Normal görünüm

Yeni makaleler mevcut. Sayfayı yenilemek için tıklayın.
Dünden önceki günbianet.org

Serdar Soydan, Suat Derviş’i ve müstear isimlerin ardındaki hakikati anlattı

Sahafların tozlu raflarından gazete arşivlerinin sabaha karşı ışıklarına uzanan bir takip bu. Bir yanda Osmanlı konaklarından çıkıp Beyoğlu’nun yoksul sokaklarına, sürgünlere, sansürlere ve takma isimlerin arkasına sığınmaya zorlanmış devasa bir kadın yazar: Suat Derviş.

Diğer yanda ise onun unutturulmak istenen hafızasını iğneyle kuyu kazar gibi bugüne taşıyan bir araştırmacı: Serdar Soydan.

Bazen bir sahaf tezgahında rastlanan tek bir kitap, bütün bir ömrün seyrini değiştirir. Serdar Soydan’ın Fosforlu Cevriye ile karşılaşması da öyle bir an işte. "Ben onu arayıp bulurken o da beni besledi" diyor Soydan. Kol kolaylar yıllardır. Ekran karşısında sabahlanan geceler, boyun tutulmaları, gazete sayfalarında iz sürülen "Filiz Hataylı" müstearları… Hepsi, bu memleketin edebiyat tarihinde yok sayılmaya çalışılmış bir kadının hakkını teslim etmek, onun sesini yeniden kamusal alana taşımak için.

İthaki Yayınları, Suat Derviş’in ölüm yıl dönümünde okuru yine heyecanlandıran üç kitaplık özel bir seçkiyle karşımızda: Sevdiği Bendim, Üç Papatyalı Kadın ve Bitmeyen Korku. Yıllarca gazete tefrikalarında sıkışıp kalmış, müstear isimlerin ardına gizlenmiş bu metinler; Derviş’in hem kadın ruh halini hem de suçun, korkunun ve yalnızlığın sınırlarını nasıl eşsiz bir dille işlediğini bir kez daha kanıtlıyor.

Dizinin editörü Serdar Soydan ile Suat Derviş’in hiç bitmeyen arşivi, takma isimlerle direndiği yazarlık serüveni ve hakikatin peşini bırakmayan edebiyatçılığı üzerine konuştuk.

 “O beni hep beslerdi”

Suat Derviş edebiyatı sizin için kişisel anlamda ne ifade ediyor? Çalışmalarınızın tamamına yönelik sormak istedim, ona karşı edebiyat tarihimizdeki bir haksızlığı giderme çabası mı?

Evet, en temelde iki-üç kitabını okuyup sevdiğim bir yazarın, hak ettiği yerde olmadığını, görmezden gelindiğini düşünmüştüm. Bir araştırmacı olarak elimden geleni yapmak istedim. Yani araştırmak… Ona dair ne varsa toplamak ve sunmak. Böylece onu görünür kılmak. Ancak o da bu çabama karşılık verdi.

Derli toplu basılan bu külliyat sayesinde araştırmacı olarak adımı duyurdum. Suat Derviş ve eserleri sayesinde para kazandım, aferin aldım. Dahası Suat Derviş’in yazdıklarından ve yaşadıklarından güç aldım. Yani ben onu ve yazdıklarını arar, bulurken o da beni besledi. 

“Hayranlıkla okudum”

Sizin edebiyat yolculuğunuz Derviş ile ilk ne zaman ve nasıl kesişti?

Kaldırıma kurulmuş bir sahaf tezgâhında, Fosforlu Cevriye’yi görmem ve almamla başladı. Okudum, büyülendim. Sonra Suat Derviş yaşarken kitaplaşan az sayıdaki eserinden bir diğeri olan Hiç’i aramaya başladım. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nden fotokopisini aldım, spirallettim. Onu da neredeyse başımı kaldırmadan, aynı hayranlıkla okudum. 2000 senesiydi yanılmıyorsam.

“Suat Derviş adını görünce çok mutlu oldum”

 

Yıllarca gazete ve dergi sayfalarında kalmış, müstear isimlerin arkasına gizlenmiş metinleri gün yüzüne çıkarmak adeta bir dedektiflik sabrı gerektiriyor. Suat Derviş arşivi içinde "Filiz Hataylı" izini sürerken nasıl bir metodoloji izlediniz, sizi en çok ne zorladı?

Sorunuzun sonundan başlayayım. İnsan sevdiği işi yaparken inanın zorlanmıyor. Zorlanıyor tabii; göz de, beyin de, kas da. Ama hissetmiyor. Kaç defa ekran karşısında sabahladım? Kaç defa boynum, sırtım, belim tutuldu acaba? Belki gençliktendir de… Bana mısın demedim. Üç-beş kültür-fizik hareketi, bir kas gevşetici… Kaldığım yerden devam ettim.

Filiz Hataylı adını ve bu takma adla yazılmış romanları nasıl bulduğuma gelecek olursak… Neriman Hikmet, Suat Derviş’in ölümünden sonra PTT’nin Güvercin dergisinde çıkan biyografik yazısında, Derviş’in çalıştığı, eser verdiği gazeteleri listelerken Cumhuriyet, Yarın, Tan, Son Posta, İkdam (eski), Yeni Sabah, Telgraf, Gece Postası, Her Gün ve Tercüman’ın isimlerini veriyordu. Bu gazetelerin hepsini taramıştım. Ancak Tercüman’da Suat Derviş ya da o güne kadar bilinen hiçbir takma adına rastlamamıştım.

Bu yüzden Tercüman gazetesine dair aldığım notları açtım ve ismini ilk kez duyduğum yazarların, romanlarının en azından ilk on tefrikasını okuyup bir ipucu yakalamaya çalıştım. Ve 1966 yılına geldiğimde aradığım ipucunu buldum! 1966 yılında o güne kadar Tercüman yahut başka bir yayında görmediğim bir isim vardı.

Filiz Hataylı… Gazetede yayınlanan ilk tefrikası Üç Papatyalı Kadın’ı okurken tematik olarak dil olarak da eserin Suat Derviş’in olabileceğini düşündüm. Sonra bu imzayla yayınlanan diğer romanları tek tek okudum ve pek çok paralellik, pek çok benzerlik yakalayıp kesin kararımı verdim. Filiz Hataylı Suat Derviş’ti. Daha sonra Münir Süleyman Çapanoğlu’nun henüz yayınlanmamış Türk Edebiyatında Müstearlar başlıklı çalışmasında Filiz Hataylı adını ve karşısında Suat Derviş’i görünce çok mutlu oldum. 

“Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz”

Üç Papatyalı Kadın metnini yazarın kendi imzasıyla çıkan Günahtan Kaçan Kadın çizgi romanıyla yan yana getiriyorsunuz. Derviş’in aynı hikâyeyi hem düzyazı hem çizgi roman gibi farklı formlarda yeniden üretmesi, onun yazarlık pratiği hakkında bize ne söylüyor?

Geç Osmanlı, Erken Cumhuriyet’in pek çok yazarı aynı zamanda gazeteci. Reşat Nuri, Yakup Kadri, Refi Cevat, Nahid Sırrı, Suat Derviş…

Her biri muhabirlik, köşe yazarlığı da yapmış. Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz hepsine. Onlardan istenen her formatta, her edebîlikle, her temada yazmışlar. Daha doğrusu yazabilenler el üstünde tutulmuş, o gazete senin, şu dergi benim gezmişler. Suat Derviş de köşe yazarlığı, çevirmenlik, adliye ve Beyoğlu muhabirliği, roman ve öykü yazarlığı yapmış. Pek çok türde, formatta metin üretmiş. Çünkü işi bu. 1953 başında bir çizgi roman olarak kurguladığı öyküyü, 1966’da Paris izlenimlerini de ayrı bir katman ve aks olarak ekleyerek romanlaştırmış.

“Kendi döneminin ötesinde”

Bitmeyen Korku ile Bir Köşede Bir Kadın eserlerinin yan yana gelişi okura nasıl bir tematik izlek sunuyor?

Bitmeyen Korku’da katil olduğu için psikolojisi bozulan genç bir kadın var. Gitgide buhranlar, heyezanlar içinde boğuluyor. Bir Köşede Bir Kadın’ın ana karakteri ise öldürülmek istendiğini bilen, ancak kaçamayacak kadar hasta, külçeye dönmüş bir bedene hapsolmuş.

İkisinde de klostrofobik bir atmosfer yaratmış Suat Derviş. İki eserde de suç karşısında biri katil, bir maktul iki kadın var.  Yukarıda bahsettim, Suat Derviş birkaç gazete için farklı yıllarda adliye muhabirliği yapıyor. Çok sayıda suç hikâyesi ve suçlu ile karşılaşması demek bu.

Bence bu iki metin, bir seri katil hikâyesi olan Ankara Canavarı ile henüz kitaplaşmamış Biz Üç Kız Kardeşiz gibi romanlar bu adliye gözlemlerine dayanıyor. Ve evet, tüm bu metinlerin ana karakterleri kadınlar.

Suat Derviş’in "korku", "yalnızlık" ve "kadın ruh hali" üzerine kurduğu bu atmosfer bugün bize ne söylüyor?

1960’ların ikinci yarısında, Suat Derviş de altmışlarının ikinci yarısındaydı. İnsan ömrünün de o yıllarda ortalama 50-55 arası. Yani Suat Derviş kendini ölüme yakın hissediyor olmalı. Her an ölebilecekmiş gibi. Dahası çok zor, birden fazla kırılma, kariyer açısından birkaç sıfırlanma içeren çok zorlu bir ömür sürmüş. İstinatgahları, yani ablası Hamiyet, kocası Reşat Fuat ve Neriman Hikmet de ölüme yakın… Belli belirsiz bir korku var. Tanıdığı, bildiği, çocuk olduğu, genç olduğu dünya değil artık içinde yaşadığı. Birlikte çalıştığı gazete patronları, muhabir ve muharrirler ya emekli olmuş ya da ölmüş. Matbuattan çekilmiş imzaları. Böyle bir atmosferde milliyetçi-mukaddesatçı bir gazetede, bir takma adla yazan, yazmak zorunda kalan bir yazar. Gözaltılarla, işkenceyle, kaçak göçek geçen ömrün izleri olsa gerek. Korku, kaygı, buhran, kıstırılmışlık hissi.

Dönemin toplumsal ve siyasi baskıları düşünüldüğünde, Suat Derviş’in "Filiz Hataylı" gibi takma isimler kullanmak zorunda kalması edebi kimliğini ve dönemin edebiyat çevresini nasıl şekillendirdi?

Bizim basın yayın tarihimiz takma adlarla dolu. Aziz Nesin, Orhan Kemal, Suat Derviş, Aka Gündüz, Turhan Tan… Tüm bu isimler takma. Kimi aynı zamanda memur olduğu için, kimi aynı anda beş-altı yayına içeri ürettiği için, kimi mimlendiği, sakıncalı bulunduğu, karda yürüyüp izini belli etmek istemediği için kullanmış takma adları.

Suat Derviş de ilk günden itibaren bir takma adın koruması altına giriyor. Hatice Saadet nüfustaki ismi. Ailenin seçtiği soyadı ise Dervişoğlu. Hatice Saadet Dervişoğlu olmuyor hiçbir zaman. Suat Derviş’i seçiyor.

En bilinen takma adı olan Hatice Hatip’i de otuzların başında Berlin’de kullanmaya başlıyor. 1933’te Türkiye’ye döndükten sonra de Suat Suzan adıyla iki roman tefrika ettiriyor. Bu takma adların hiçbiri siyasal sebeplerle alınmamış, ticari sebepler belirleyici olmuş. Server Bedi gibi yani. 

Peyami Safa o adı nasıl para kazanmak için daha hızlı, daha çalakalem ve avamın zevkine göre üretmek üzere aldıysa Suat Derviş de polisiyeleri, tür romanlarını daha çok takma adlarla yazmayı seçmiş.

Bizi kentin görünmeyenlerine, yoksul mahallelerine götüren bir isim Suat Derviş. Gazeteciliği de romanları gibi zamanı aşan bir nitelikte... Sizce bugünü dünden yakalamış, çağının ötesinde bir gazeteci ve edebiyatçı diyebilir miyiz ona?

Yirmi beş yıldır gazete ve dergi taradığım, eser ve yazar izi sürdüğüm, bulduklarımı varislere, yayıncılara ulaştırdığım, bir kısmını da yayına hazırladığım için biliyorum; Suat Derviş kadar edebi kamuda, okuyucuda karşılığını bulan keşif, neşriyat olmadı.

Ne Peride Celal, ne Nahid Sırrı, ne Selahattin Enis… Bu durumun nedenlerini çok düşündüm. Tabii ki İthaki’nin inatla, sabırla ve handiyse aşkla sayısı kırka yaklaşan bu kitapları yayınlaması, sonra Suat Derviş’i hatırlatmak, anlatmak için yapılan etkinliklere bütçe ayırması büyük bir etken. Ama Suat Derviş’in kendi döneminin ötesinde, halen güncel ve yaşar kalan konular seçmiş, karakterlerini tüm gerçekliği ve derinliğiyle anlatmış olması da çok önemli. Dünya pek değişmiyor. Ne yazık ki. Adaletsizlik de, sömürü de, ötekileştirme de aynı.

O yüzden eğer doğru, güçlü ve gerçek bir damar yakalarsanız, içten bir şekilde sistemin aksayan, sorunlu taraflarını ortaya koyarsanız bunun alıcısı her zaman oluyor. Suat Derviş muhabirlik yaptığı dönemden sonra son derece iyi bir gözlemci ve yazarlık kumaşı kaliteli; yani yazmaya, kağıda aks ettirmeye yetenekli bir insan olduğu için bugüne de kaldı, yarına da kalıyor. Son döneminde, takma adla yazdığı bu eserler bile ne kadar taze. Çünkü içten, çünkü gerçek. Klasikleşebilmenin, yarına kalmanın anahtarları bunlar.

Direkt olarak suça sürüklenen çocukları gözlemleyip onlarla konuşarak yazdığı metinler de var. Derviş’in edebiyatında ve gazeteciliğinde bu tür "tabu" ya da kenarda kalmış temaları merkeze almasının temel motivasyonu sizce neydi? Özellikle yaşadığı dönemi düşünürsek…

Ağzında altın kaşıkla doğmuş bir konak kızı. Zadegân sınıfından Osmanlı’nın. Kimyager ve akademisyen dede, doktor baba, sarayda yetişmiş, dil bilen bir anne… Suat Derviş nerede kozasını yırttı ve kendisine biçilen kaderin dışına çıktı?

Edebiyata merak saldığında belki. Edebiyat, sanat bunu yapmaz mı? Başka hayatları, deneyimleri ayağımıza getirir. Yaşamadan yaşatır bize. Suat Derviş romanlarda, öykülerde tanıdı başka dünyaları. 

Bize tanıttığı gibi. Sonra 1918-33 yılları arasında sık sık gittiği Berlin ve doğup büyüdüğü İstanbul’da, iki kozmopolit iki her milletten, her sınıftan insanı barındıran, varsılla yoksulun, göçmenle soylunun iç içe geçtiği bu iki merkezde yaşaması da farklı yaşamlara şahit olmasını, gözlem yapmasını kolaylaştırmış olmalı. İki savaş arasında, dünyada sular durulmuyordu.

İnsanlar sürekli hareket halindeydi. Suat Derviş de onlarla sürüklendi. Farklı akıntılara kapıldı ve karşı kıyıları keşfetti.

Bambaşka adalarda yürüdü, farklı sularda yüzdü. Böylece ötekinin peşine düştü sanırım. Ben böyle anlamlandırıyorum. Ruhsal bir yatkınlık da olabilir tabii. Ama ötekinin peşine düşmekle kalmadı, ötekinin sergüzeştini, derdini yazma cesaretini de gösterdi. 1935-39 yılları arasında kaleme aldığı röportaj dizilerinin o güne kadar eşi benzeri yoktur.    

Bu üç kitaplık seçkiyle birlikte Suat Derviş külliyatında henüz keşfedilmeyen başka karanlık noktalar veya kayıp metinler var mı? Okuru ileride yeni gelişmeler bekliyor mu?

Sizin sorularınızı yanıtlamak için kalktım bu sabah. Sonra, kendimi şüpheli, daha önce duymadığım bir isimle, belki bir takma isimle yazılmış beş romanı beşer tefrika okurken buldum. Temelde aradığım üç şey var. 1945 senesinde Hürses gazetesinin kapanması üzerine 104. tefrikasında yarım kalan Yaprak Kımıldamasın romanı acaba başka bir yerde, ileriki senelerde tefrika edildi mi?

Eserin sonunu bir gün bulabilecek miyim, merak ediyorum.  Radi Fiş’in Rusçaya çevirip 1969’da orada bastırdığı Aşk Romanları adlı otobiyografik eser de henüz kitaplaşmadı.

Acaba bu eserinde 1960’ların ikinci yarısında bir takma adla Türkiye’de tefrikasını bulabilir miyim diye hevesle sürekli yeni gazeteler tarıyorum. Son olarak Neriman Hikmet, Fatmagül Berktay’a verdiği bir röportajda Suat Derviş’in Ekspres gazetesinde de yazdığını söylüyor. 1962’de başlayan Ekspres’i taradım, büyük oranda analiz ettim tefrikaları. Orada bir şey çıkmadı. Ama ya İstanbul Ekspres, Ege Ekspres, Ankara Ekspres… Onları da tarıyorum.

Elimde iki yüzü aşkın öykü, mahkeme yazıları, kadın hakları üzerine yazılar var. Karanlıkta Bir Genç Kız ve Biz Üç Kız Kardeşiz romanları da yakın bir gelecekte çıkacak umarım. 

(EMK)

Sahipler: Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?

Oyuncu Serhat Kılıç’ın hayatını kaybetmesi tanıyan tanımayan herkesi üzdü, ancak ardından yaşananlar da ölüm kadar sarsıcıydı.

Bir anda bir evin kapılarının hiç tanımadığı insanlara açılması, bir salonun ortasındaki sehpanın üzerinde duran her bir nesnesinin ulu orta yayınlanması, ekran dışında hiç görmedikleri bir insanın hayatını tek bir kare fotoğraf üzerinden didikleyen kalabalıklar… Ölümün soğuk yüzünü iliklerimize kadar hissettiren bir yandan da etik anlayışımızı derinden sarsan acayip bir olay.

Görmek istemeseniz bile her yerden önünüze çıkan o fotoğrafa bakarken, insan düşünmeden edemiyor. Böyle bir durum, “kamuoyunun merakı” ya da “ünlü olmanın bedeli” diyerek geçiştirilebilir mi? Benzer durumlar ünlü olmayan ölülerin de başına geliyorken bu tür yorumlar çok yüzeysel kalmaz mı?

Mesele ünlü olmakla ilgili değil, mesele bir insan öldüğünde sınırlarının neden kalktığı, mahremiyetin ne zaman ve nasıl kamusal mülke dönüştüğü meselesi. Mesele daha derin… Kişi öldüğünde mahremiyet sınırı neden sıfırlanıyor? Yaşayanlar bu sınırı ihlal etme cüretini nerden buluyor?

Bu soruları düşünürken aklıma A. S. Byatt’ın Sahipler (Possession: A Romance, 1990) romanı geldi. Çünkü roman tam da bu çizgide duruyor. Üstelik sorularımıza soru ekliyor.

Yaşayan bir sanatçının yayımlamadığı mektupları ele geçirip aşk hayatını ortaya döksek bunu kolaylıkla mahremiyet ihlali sayarız. Peki ama aynı mektuplar ölü birine aitse… Onlara pekâlâ “arşiv”, “belge”, “edebiyat tarihi”, “sanat tarihi” diyebiliyoruz.

Böyle olunca zihnimizdeki soru büyüdükçe büyüyor. Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?

Belgeden mezara: Sahiplenme arzusu

Zihnimiz bu sorulara yanıt araya dursun, biz roman üzerinden ilerleyelim. Sahipler, başlığıyla bile meseleyi büyüten bir roman. “Possession” yalnızca romantik bir sahiplenme değil; araştırmacının şaire, biyografi yazarının hayata, koleksiyoncunun belgeye, okurun hikâyeye sahip olma arzusunu sorgulatan bir kavram.

Roman 1980’lerin Britanya akademik dünyasında başlıyor. Genç araştırmacı Roland Michell, Viktorya döneminin kurgusal şairi Randolph Henry Ash’e ait bir kitabın arasında Ash’in el yazısıyla yazılmış iki gizli mektup taslağı buluyor.  Akademik dünya Ash’i eşine bağlı, düzenli bir adam olarak bilirken, mektuplar başka bir kadına yazılmış! Roland’ın yapması gereken arşiv kurallarına uymak; fakat bunu yapmıyor, mektupları çalıyor.

Roland, mektupların muhatabının şair Christabel LaMotte olduğunu anlıyor ve LaMotte üzerine çalışan akademisyen Maud Bailey ile ortak bir iz sürmeye başlıyor. Araştırma derinleştikçe iki şair arasındaki gizli aşk, evlilik dışı bir hamilelik, bir intihar ve gizlenen bir çocuk gibi en mahrem aile sırları ortalığa saçılıyor. Roland ve Maud’nun yanı sıra Amerikalı koleksiyoncu Cropper gibi başkaları da belgelerin peşine düşüyor.

Merak ve “bilme hakkı”, romanın sonunda fiziksel bir ihlale dönüşüyor. Başlangıçta bir kitabın arasından alınan mektup, sonunda mezarın kazılmasına kadar varıyor.

Bilme arzusu tüm bu yaşananlardan sonra bizi etik bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir insan öldüğünde hayatı başkalarının sahip olabileceği bir “malzemeye” dönüşür mü?

Ölüm, etik ihlali aklamaya yeter mi?

Bu noktada rahatsız edici bir paradoksla karşılaşıyoruz. Ölülerin özel hayatına duyduğumuz merakı “bilgi” sözcüğüyle meşrulaştırıyor olabilir miyiz? Yaşayan bir sanatçının kimle seviştiğini merak etmek magazin sayılırken, ölüm etik ihlali aklamaya yeter mi?

Bir de zaman meselesi var. Bir olay çok yeniyse, diğerinin üzerinden yüz yıl geçtiyse… Aradaki fark gerçekten zaman mı? Yoksa itiraz edecek kimse kalmadığı için daha mı rahat hareket ediliyor?

Sahipler’deki gibi artık mektup yazmıyoruz ama bugün ölen birinin telefonundaki gizli bir sohbet, taslaklar bölümünde saklanmış bir e-posta yüz yıl sonra biyografisinin parçası olarak yayımlanabilir mi?

Vicdani direncin kırılması, özel hayata bakış açımızın değişmesi için ne kadar zaman lazım?

Sormuş bulundum ama sorum havada asılı kaldı. Güncel olay gösteriyor ki zamana bile gerek yok, mahremiyetinizin kamu malına dönüşmesi için ölmüş olmanız yeterli!

‘Kamuoyunun bilme hakkı’ maskesi ve yasın ihlali

Byatt’ın kurgusundan tekrar Serhat Kılıç örneğine döndüğümüzde, durumun fecaati daha net ortaya çıkıyor. Romandaki akademisyenler ölülerin sırlarını deşerken buna “araştırma” diyebilirler, “biyografi” diyebilirler ya da “kültürel miras” adını verebilirler. Peki Serhat Kılıç’ın evinin salonundan, en kırılgan anından sızdırılan o fotoğrafta meşrulaştırıcı kılıf nedir?

“Kamuoyunun bilme hakkı” mı?

Bir insanın evinde tek başına ölmesi, cenazesinin iki gün sonra bulunması ya da sehpasının üzerinde duran nesneler kamuya ait bir bilgi olamaz, olsa olsa insanın en yalın yalnızlığını anlatır bize.

İnsanların o tek kareye bakarak kurguladığı hikâyeler, bir yaşam üzerine cüretle oturtulan ahlak bekçiliğinden başka bir şey değil. Bir kişinin oyuncu veya tanınır olması, evinin içindeki mahremin kamusal mülk hâline gelmesine gerekçe gösterilemez. Ki dedim ya bunu ünlü olmayanlara da yapıyorlar, kadın cinayetlerinde mesela; öldüğü için kadının yüzü, kimliği, hayatı, neyi var neyi yoksa birden kamu malı oluyor. Öldürenin adı gizleniyor, yüzü buzlanıyor, çünkü hâlâ yaşıyor.

Dönelim yine zaman meselesine. Yakınları henüz kaybın şokunu atlatamamışken, daha yaslarını tutacak vakitleri bile yokken böylesi bir ihlalle yüzleşmeye zorlanmaları,

yaşayanların sınır tanımazlığından başka bir şey değil. Yaşayanların pervasızlığı sınır tanımıyor maalesef…

Şu olaydan kamu yararına bir sonuç çıkacaksa o da şu olabilir: Ölmek, mahremiyet haklarının devredilmesi anlamına gelmez. Kişi artık kapısını kapatamıyor, kameralara “dur” diyemiyor, durumu izah edemiyor diye onun hayatını didikleme hakkınız olamaz. Bir insan öldüğünde mahremiyeti ortadan kalkmaz; aksine, itiraz hakkı elinden alındığı için o mahremiyet yaşayanların etik sorumluluğuna emanet edilir.

Yas tutarken teşhir ediyoruz

Uzatmalı bir felsefe öğrencisi olarak kuramcıların bu meseleye nasıl baktıklarını da kısacık hatırlatmak isterim. Judith Butler, özellikle Kırılgan Hayat (Precarious Life) ve Savaş Tertipleri (Frames of War) kitaplarında “yası tutulabilirlik” (grievability) kavramı üzerinden hangi hayatların kayıp olarak görüldüğünü, hangi ölümlerin kamusal yasın konusu hâline gelebildiğini sorgular. En basit hâliyle soru şudur: Kimin yası tutulur?

Butler’ın meselesi doğrudan ölülerin mahremiyeti değildir elbette. Ancak onun sorusunu biraz daha ileri götürdüğümüzde bizim tartıştığımız yere varabiliriz. Yası tutulmaya değer gördüğümüz ölüyü, mahremiyeti korunmaya değer bir insan olarak da görüyor muyuz?

Çünkü tuhaf bir çelişki var burada. Bir yandan bir insanın ardından üzülüyor, kaybını paylaşıyor, onun için üzülüyoruz; öte yandan aynı insanın artık kendisini koruyamayacağı en kırılgan anda özel alanına giriyor, görüntülerine bakıyor, eşyalarını inceliyor, hayatı hakkında hüküm veriyoruz.

Julia Kristeva’nın Korkunun Güçleri (Powers of Horror) yapıtında ortaya koyduğu “abjection” (iğrençlik/dışlanmışlık) kavramıysa bizi başka bir yere, yaşamla ölüm arasındaki sınırın yarattığı tekinsizliğe götürür. Kristeva için ceset, abject’in en güçlü imgelerinden biridir. Çünkü yaşayan insana kaçamayacağı bir gerçeği, kendi ölümlülüğünü hatırlatır; yaşamla ölüm, ben ile öteki arasındaki güvenli sınırı bozar. Bu karşılaşma bizi hem uzaklaştırır hem de tuhaf biçimde kendisine çeker.

Belki ölüm görüntülerine duyulan o tekinsiz merakı da burada düşünmek gerekir. Bakmak istemediğimizi söylerken neden bakıyoruz? Bir başkasının ölümüne, evine, geride bıraktığı nesnelere bakarken aslında kendi ölümlülüğümüzün çevresinde mi dolaşıyoruz?

Kristeva bu merakı doğrudan “röntgencilik” olarak tanımlamaz. Ancak abject kavramı, ölüm karşısında aynı anda hem geri çekilmemizi hem de bakışımızı oraya yeniden çevirmemizi anlamak için güçlü bir argüman sunar.

Butler’ın sorusuyla Kristeva’nın argümanlarını yan yana koyduğumuzda çelişki daha da görünür oluyor. Ölünün ardından yas tutmakla ona bakmak, onu merak etmekle mahremiyetini ihlal etmek arasındaki sınırı nerede çiziyoruz?

Bunları bilgi olarak aklımızın bir kenarına koyalım ve yine romana dönelim.

Byatt’ın karakterlerine ve okuruna verdiği ders!

Byatt romanın finalinde araştırmacılara, akademisyenlere ve okura son bir oyun oynar! Roland ve Maud her belgeyi bulur, mezarı açar, soy ağacını çözer. Ancak Byatt, anlatının en sonunda bizi Ash’in öldüğünü sandığı kızıyla karşılaştığı kısa bir ana ana götürür. Ash çocuğuna bir mesaj bırakmak ister ama mesaj adrese ulaşmaz. Olsun. Bundan daha önemlisi, bu anı Roland da Maud da hiçbir zaman öğrenemez.

Sahipler, yüzlerce sayfalık arşiv takibinin sonunda keskin bir sınır çizer. O da şudur: Geçmiş bütünüyle ele geçirilemez!

Serhat Kılıç’ın evinin kapısı ölümünün ardından hiç tanımadığı insanlara açılırken Byatt, araştırmacıların yüzüne kapıyı kapatır. Onca çabaya karşın her şeyi öğrenemezler, bilemezler.

Belki mesele de budur. Bir insan öldüğünde artık kapısını kendisi kapatamaz. O kapıyı onun adına kapalı tutmak yaşayanlara düşer.

(NK/EMK)

Kaynakça

·         A. S. Byatt, Sahipler, Çeviri Rana Tekcan, Can Yayınları.

·         Judith Butler, Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü, Çeviri Başak Ertür, Metis Yayınları.

·         Judith Butler, Savaş Tertipleri: Hangi Hayatların Yası Tutulur?, Çeviri Şeyda Öztürk, Yapı Kredi Yayınları.

·         Julia Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, Çeviri Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları.

Efrîn’den Almanya’ya, oradan Fransa’ya bir incir ağacı: Hecîra Pitê

İki ay önce Tardets’te Andre ve Heba’nın yeni aldıkları evlerine gittim. Evin henüz tamamlanmamış tadilatından çok, terasta karşıma çıkan kocaman incir ağacı dikkatimi çekti.

Andre, yüzünde büyük bir tebessümle ağacın üzerinde olgunlaşmış, sezonun ilk ve tek incirini koparıp bana uzatarak: “Hecîra Pitê” dedi.

*Andre, Heba, Heva ve Rudi daha taşınmadıkları velerinin balkonunda Hecira Pite ile.

O an anladım ki, bana yalnızca bir incir ikram etmiyordu. Bir ağacın, bir ailenin ve bir halkın uzun yolculuğundan küçük bir parçayı uzatıyordu.

Hecîra Pitê yalnızca bir incir ağacı değildi. Sürgünün, kökün, hafızanın, direnişin ve yeniden kurulmuş hayatın canlı taşıyıcısıydı. Efrîn’de bir avluda başlayan hikâyesi, Almanya’dan geçerek Kuzey Bask’ın küçük bir kasabasında yeniden kök salmıştı.

Her insan sürgüne çıktığında köklerinden kopma tehlikesi yaşar. Ama bazen kökler de insanın peşinden gelir. Kuzey Bask’ta birbirini bulan hikâyeler bunun üzerinden bir kez daha düşünmemi sağladı. Sürgünde yaşayan Kürtlerin birbirini bulan hikâyelerinden birisini anlatacağım. Kürt Andre Muhammed, Arap eşi Heba ve o zaman beş yaşında olan çocukları Rudi’nin yolları, Suriye’deki iç savaş nedeniyle Kuzey Bask’a düşer.

Andre’nin Şam’da, yurtsever bir Kürt ailesinde başlayan hayatı, Kürt Özgürlük Hareketi ile tanışması ve muhalif kimliği nedeniyle defalarca Şam zindanlarından geçer. Sonunda babasının büyük paralar vererek araya girmesiyle, gördüğü işkencelerin ardından ailesine adeta ölü halde, bir battaniye içinde teslim edilir. Suriye’de yaşam onlar için giderek imkânsızlaşırken Lübnan’a geçerler.

Geniş aile olarak bir restoran işletmeye başladıkları sırada DAİŞ’in saldırısı gerçekleşir. Şans eseri yalnızca canlarını kurtarabilirler. Ne Suriye ne de Lübnan onlara güvenli bir yaşam alanı bırakmıştır.

Beyrut’taki Fransa Başkonsolosluğu’na iltica başvurusunda bulunurlar. Başvuruları kabul edilir ve Fransa devleti onları Kuzey Bask’ın Tardets kasabasına yerleştirir.

Daha ilk günlerinden itibaren, Belediye Başkanı Maite başta olmak üzere kasaba halkı Rojava’dan gelen bu aileye kapılarını açar, bağırlarına basarlar. Burada artık başka bir hayat başlayacaktır. Daha sonra Türkiye üzerinden Andre’nin oğlu Khelil de aileye katılır. İçinden geçtikleri baskıyı, şiddeti, gözaltıları, işkenceleri ve cezaevlerini düşündüğümde, onların burada yalnızca hayatta kalmadıklarını hayatlarını yeniden kurduklarını görüyorum.

Ben de onları tanımadan önce, önce Paris’le başlayan sonra Güneybatı Fransa’ya inen kendi sürgün hikâyemin içinden geçiyordum.

Fransa’nın Pau şehrinin kırsalında, bir çiftlikte komünist Babet, anarşist Gérard ve kızları Eliza’yla birlikte yaşarken, hayalini daha önce kuramadığım bir hayatın içinde yeniden öğreniyordum: toprakla, üretimle, emekle ve yoldaşlıkla çoğalan bir hayat. Babet’nin içinde örgütlü olduğu çiftçilerin yerel örgütlenmeleri üzerinden kurulan bir kooperatif aracılığıyla iki fakülte okumuş yedi yabancı dili olan Basklı çoban Joseph’le tanıştım.

Joseph’in benimle ilk paylaştığı şeylerden birisi: “Bak Erjo, burası güneybatı Fransa değil, burası Kuzey Bask.” Bunu hafızama kaydettikten sonra ikinci cümlesini söyledi: “Tardets’te Rojavalı bir aile var. İlk fırsatta seni onlarla tanıştıracağım.”

Böylece küçük bir Kuzey Bask kasabasında üçüncü Kürt de ben oldum. Batmanlı Reşo ise burada herkesin tanıdığı diplomat Kürt olmuştu artık. Doğanın, üretmenin, dostluğun ve yoldaşlığın verdiği güvenle burada hayata karışmak, benim için çocukluğumu yaşadığım köyüme yeniden dönmek gibi bir şeydi. Burada “başka bir hayat” slogan olmaktan çıkıp tam da kendisi olabilmişti.

Başka bir hayat mümkün

Bölge halkıyla duygu bağı kurmakta hiç zorlanmadık. Kürt halkının özgürlük mücadelesine yabancı değillerdi. Rojava direnişiyle birlikte bu yakınlık daha da büyümüştü. Birlikte Rojava’yla dayanışma etkinlikleri düzenledik.

Kürt siyasi tutsakları için 1 Mayıs’larda birlikte dövizler taşıdık. Basklı siyasi tutsaklarla dayanışmada, ekolojik yıkıma karşı direnişte, yerel çiftliklerin ve çiftçilerin kapitalist büyük tekellerin üretimlerine karşı mücadelesinde aynı eylemlerin içinde yer aldık.

Sonra Mardin’de hayata karışan Medo’nun da benim aracılığımla yolculuğu buraya çıktı. İçinde çıkıp geldiği zorlu hayatına en değerli katkılarını, öğrenme hallerini burada yaşamaya başladı. O da doğduğu topraklara kuramadığı bağı, burada kendi heyecanıyla yeniden kurdu.

Belediyemizle birlikte Newroz’u örgütledik. Kürtçe, Baskça, Arapça ve Fransızca ezgilerle ateşlerin etrafında govendler çektik; Bask danslarını öğrendik. İçine doğduğumuz coğrafyalarda her zaman yaşayamadığımız güven ve dayanışma duygusunu burada yaşadık.

Sürgün hayatıma başladığımdan bu yana Fransa’da Ulusal Birlik Partisi (RN), Almanya’da AfD - aşırı sağ partiler - hep tırmanışta olurken bizler Kuzey Bask’ta bambaşka bir politik atmosferde yaşamaya devam ettik.

Eueskal Herria/Bask Ülkesi Avrupa kıtasında yabancı olduğunu hissetmeden, buradaki halkla özgür ve güvende, dayanışmayla yaşanılan bir ülke olmaya devam ediyor. Bu sebeple ben buraya dağların ve bulutların ülkesi diyorum. Kuzey Bask’ın, resmi olarak Güneybatı Fransa’nın, en karakızıl komünü olan Lichans-Sunhar’da kolektif bir hayatın parçası olmak hayatıma çok güzel şeyler kattı, katmaya da devam ediyor.

Türkiye’de dövizlerimizde bir slogandan ibaret olan “başka bir hayat mümkün” sözünün tam da kendisini burada yaşamaya devam ediyoruz.

Dostluk, yoldaşlık, komşuluk; dünyanın, Kürtlerin, Baskların, ezilen halkların dertlerine, doğanın talanına birlikte dertlenmek; birlikte eylemlerin içinde olmak, hayatlarımıza yeni hikâyeler katmaya devam ediyor. Hikâyelerimizi paylaşıyor, hikâyelerimizden birlikte yeni hikâyeler kuruyoruz.

Ben buraya taşındıktan bir süre sonra Joseph’in piyanosundan Koma Amed’in “Çiyayên me berfê lêkir” ezgisi salondan terasa, oradan da dağlara doğru akmaya başladı.

Bir bahar günü Joseph elinde iki nar ağacı fidesiyle çıkageldi: “Erjo, sen halkının özgürlük mücadelesinde kaybettiğin iki yoldaşın Sertav Çiya ve Murat Saat’i anlatırken hep gözlerin buğulanıyor. İkisinin de senin için ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Bu nar ağaçlarından bir tanesini Sertav Çiya adına küçük şatomuzun ön bahçesine, diğerini de Murat Saat adına arka bahçeye dikelim,” dediğinde hayatta dokunduğum/bende biriken insanlarla birlikte  ne kadar şanslı bir kez daha anladım.

Hayata Ankara’dan merhaba diyen candostum, yoldaşım Sertav Çiya Eker şimdi Kuzey Bask’ın küçük bir komününde, önce bir nehre oradan da dağlara bakan bir nar ağacında; Samsun Bafra’da hayata merhaba diyen candostum, yoldaşım Murat Saat ise aynı şatonun ön bahçesinde dağlara bakan başka bir nar ağacında hayat hikâyesine devam ediyor. Belki de o gün, farkında olmadan Hecîra Pitê’nin hikâyesine çoktan yaklaşmıştım. Bazı ağaçlar hikayeleriyle başka anlamlar katarlar hayatlarımıza. Onların da bir hafızası vardır. Hatırlar.

Pitê’nin incir ağacı

*Efrîn'deki Gavenda köyü.

Andre’nin ailesinin hikâyesi Efrîn’e bağlı Hesike köyünde başlıyor. Büyükleri Asune ve Miskale, yaşanan kuraklık ve açlık nedeniyle 1915’te Urfa’nın Ceylanpınar ilçesine göçerler. Yaklaşık on yıl burada yaşadıktan sonra Efrîn’deki köylerine geri dönerler. Kendilerine bir ev yaparlar. Nenesi Pitê de evin avlusuna bir incir ağacı diker. İncir ağacı büyürken aile de büyür. Üç erkek, dört kız çocuk dünyaya gelir. Çocuklar büyümeye başladığında incir ağacı da meyve vermeye başlar.

Fakat bu ağacın meyveleri çevredeki diğer incir ağaçlarının meyvelerinden farklıdır. Bölgede siyah incir veren tek ağaçtır. Meyveleri daha büyük, daha tatlıdır. Zamanla köyün insanları bu ağacı tanımaya başlar. İncir meyve vermeye başladığında komşular ve köylüler mutlaka Hecîra Pitê’den tatmak için bu avluya uğrar. Bir ağacın meyvesi, yavaş yavaş bu ailenin hafızasına dönüşür.

Andre’nin babası 1945 yılında bu evde doğar. Aile kalabalıktır ama ekonomik imkânlar sınırlıdır. Bir yıllık zorunlu askerlik hizmetinden sonra teyzesinin kızıyla evlenir ve Şam’a, Kürtlerin daha yoğun yaşadığı Rukneddin mahallesine taşınır. Andre burada doğan çocukların en küçüğüdür. Ailenin yedi erkek, üç kız çocuğu olur. Kürtçe yasaklı bir dildir. Ama evlerinde ve kendi mahallelerinde konuşmaya devam ederler.

Eğitim dili Arapçadır; okullarda Arapça öğrenim görürler. Yaz tatillerinin en büyük heyecanı ise Efrîn’deki köye gitmektir. Orada onları evlerinin avlusunda iki ağaç karşılar: Siyah incir veren Hecîra Pitê ve yanında duran nar ağacı. İki ağacın dalları adeta bütün avluyu sarar. Andre, incir ağacı meyve vermeye başladığında komşuların ve köylülerin Hecîra Pitê’den tatmak için avluya geldiklerini hatırlıyor.

Ama ağacın gölgesinde büyüyen hayat yalnızca güzel anılardan ibaret değildir. Suriye’deki otoriter rejimin baskısı nedeniyle zaman zaman babası, zaman zaman ailenin başka üyeleri gözaltına alınır, işkencelerden geçirilir. 2012 yılında serhildan süreci başlar. Andre’nin bir abisi bu süreçte tutuklanır. Cezaevinde gördüğü şiddetin ardından, cezaevinden çıktıktan bir süre sonra yaşamını kaybeder.

*Gavenda Köyündeki Hecira Pite yeniden filizlerini verdi

Ailenin tarihi böylece ağacın tarihiyle yan yana ilerlemeye devam eder. Geniş aile Esat rejimine karşı mücadele içindedir. 

Baskılar nedeniyle ailenin bir bölümü Almanya’nın Bonn şehrine taşınır. 2017 yılında Bonn’da yaşayan amcasının torunu Efrîn’deki köylerine gider. Geri dönerken Hecîra Pitê’den bir fideyi de yanında getirir. Belki de o sırada kimse bu küçük fidenin ne kadar uzun bir yolculuğun başlangıcı olduğunu bilmiyordu.

Bir yıl sonra, 20 Ocak 2018’de Türkiye’nin radikal İslami gruplarla birlikte Efrîn’e yönelik işgali yeni bir savaş ve trajedi dönemini başlatır.

Askerler ve cihadist gruplar yalnızca insanlara zulmetmez. Zeytin ağaçları köklerinden kesilir. Evler talan edilir. Kapılar, pencereler, evlerin içindeki eşyalar sökülüp götürülür. Duvarlardaki kablolar bile çekilip alınır. İnsan, yapı ve doğal hayat aynı yıkımın içinde hedef haline gelir. Evlerinin avlusuna giren cihadist gruplar, nar ağacıyla birlikte Hecîra Pitê’yi de kesip odun olarak götürürler. Pitê’nin yıllar önce diktiği ağaç artık yoktur. En azından öyle sanılır.

1346 kilometre

Andre’nin ve ailesinin hikâyesi ise çoktan başka bir yerde devam etmeye başlar. Kuzey Bask’ın Tardets kasabasında. Andre ve Heba burada yeni bir hayat kurarlar.

İlk iki yıl başka işlerde çalışırlar. Andre aşçılık ve restoran işletmeciliği deneyimini, Heba ise Şam’da aldığı işletme eğitimini burada hayata geçirir. Sonra birlikte büyük bir kamyonu dönüştürerek Efrîn Kebap ile kendi işlerini kurarlar. Çocuklar büyümeye devam ederler. Rudi beş yaşında geldiği Tardets’te artık on beş, burada doğan Heva ise sekiz yaşındadır.

Çocuklar Baskça, Fransızca, Kürtçe, Arapça ve İspanyolcanın bulunduğu çok dilli bir ortamın içinde, akranlarıyla hayata karışarak büyümeye devam ediyorlar.

Yılların birikimiyle bu ilkbaharda kasabada bahçeli bir ev almaya karar verdiler. Ev alma sisteminde dosyalar sunulur ve en iyi teklifi veren kişi evi almaya hak kazanır. Andre ve Heba’nın talip olduğu eve başka dört dosya daha vardır.

Bunlardan biri Joseph’in aristokrat ailesinden gelen uzaktan bir kuzene aittir. Ama Joseph ve yoldaşlarım Monic ile eşi Peo devreye girer: “Bir eviniz daha olmuş, sizin için bir şey fark etmez. Sizler çekilin; bu Kürt ailesinin burada kendi yaşamları için ilk evleri olsun.” Böylece evin yeni sahipleri Andre ve Heba olur.

Evde daha yapılacak çok iş var. Başta Joseph, Maite, Monic, Peo, Egoitz olmak üzere Basklı ve Fransız komşular, dostlar evin tadilatı ve eksiklerin giderilmesi için hummalı bir çalışma içindeler. Ancak daha eve geçmeden Andre Bon’da yaşayan kuzeninden hecîra Pitê’den bir fide ister.

Bonn’dan Tardets’e uzanan 1346 kilometrelik yolculuğun sonunda Hecîra Pitê yeniden başka bir coğrafyada toprağa karışmayı bekliyor.

Bonn’da 160 euro karşılığında kargoya verilen, Efrîn’deki eski ağacın soyundan çoğalmış incir ağacı Andre ve Heba’nın yeni terasında yerini aldı. Basklı, Fransız, Arap, İspanyol ve Kürt komşular eve geldiklerinde Andre bir yandan hikâyesini anlatıyor, bir yandan da tıpkı büyükannesi Pitê’nin yaptığı gibi misafirlerine bu siyah, bal tadındaki incirden ikram ediyor.

Böylece bir avluda başlayan hikâye, başka bir evin terasında yeniden anlatılmaya devam ediyor. Kökler hâlâ Efrîn’de, ama Hecîra Pitê’nin hikâyesi yalnızca Almanya’dan Fransa’ya uzanmıyor.

Efrîn’de de devam ediyor. İşgalci güçlerin çıkarılmasından yaklaşık iki yıl önce Andre’nin annesi ve kardeşleri köylerine geri döner. Fakat artık ortada başlarını sokabilecek bir ev yoktur. Üzerine oturabilecekleri bir ağaç parçası bile bırakılmamıştır.

Yavaş yavaş evi ve avluyu toplamaya başlarlar. Eve taşındıktan bir süre sonra bir şey fark ederler: Hecîra Pitê yeniden dal vermeye başlamıştır.

Eski ağacın köklerinden yeni fideler boy vermektedir. Henüz eskisi gibi büyük bir meyve ağacına dönüşmemiştir. Ama kökler hâlâ oradadır. Ve aile, o günün yeniden gelmesini heyecanla beklemektedir.

Yeni kuşak

*Sertav Çiya Eker ve Murat Saat'in bahçesinde birer ... evam ettikleri Lichans - Sunhar'daki küçük şato

Andre, çocuklarının Kürtçe bilmemesini kendi eksikliği olarak görüyor. Bu konuda annelerinin daha güçlü çıktığını söylüyor. Ama çocukların dilinden Hecîra Pitê’nin hikâyesi başka türlü devam ediyor. Dalında yeni incirler olduğunda Heva ve Rudi: “Hecîra Pitê’yi yemeye gidelim,” diyor. Belki de bir dilin eksildiği yerde başka bir hafıza biçimi büyüyor. Heva ve Rudi ağacın geçmişini bütün ayrıntılarıyla bilmese bile, onun meyvesini tanıyor.

Rudi, kasabadan arkadaşlarıyla evin tadilatına kendisinden beklenenden daha büyük bir heyecanla katkı sunarken, Heva arkadaşlarıyla ağacın etrafında yeni oyunlarını oynamaya başladılar. Ve böylece Hecîra Pitê bir sonraki kuşağa yalnızca bir hikâye olarak değil, hayatın kendisi olarak geçmeye devam edecektir.

Şimdi Andre, Rudi, Rudi’nin arkadaşları, Joseph, Maite, Egoitz, Monic, Peo ve diğer komşular evin tadilatı için birlikte çalışmaya devam ediyorlar. Andre, Heba, Khelil, Rudi, henüz taşınamadıkları evlerinin geniş bahçesini düzenliyor. Bahçe tamamlandığında, büyükçe plastik bir saksıda duran Hecîra Pitê’yi toprağa bırakacaklar. Bu kez ağaç yalnızca bir terasa değil, toprağa kök salacak.

Belki de Hecîra Pitê’nin hikâyesinin en güzel yanı burada başlıyor. Çünkü artık onun kökleri yalnızca Efrîn’de değil. Bon’da olduğu gibi Tardets’te de olacak. Meyveler vermeye devam edecek,  dallarından yeni fideler çıkacak.

Bu fideler Joseph, Monic ve Egoitz’in bahçelerinde yeniden incir ağaçlarına dönecek. Hikâye dilden dile anlatılmaya devam edecek.

Bir ailenin hikâyesi olarak başlayıp halkların hikâyesine dönüşecek. Zorla yerinden edilmenin, evlerin ve hayatların dağıtılmasının hikâyesi kadar; bütün bunlara rağmen hayatın yeniden kurulabileceğinin de hikâyesi olacak.

Yolunuz Kuzey Bask’ın bu şirin kasabasına düşerse gönül rahatlığıyla hecîra Pitê’yi nerede yiyebilirim diye sorabilirsiniz.

(EJA/EMK)

Bizi bir salsanız mı artık?

Dışarıda pırıl pırıl bir güneş. Dünyanın bütün duvarlarını yok etme hissi uyandırıyor. Çünkü dışarıda bahar olanca güzelliğiyle beni çağırıyor. Ben de bitmek bilmeyen son dersi içimden dakikaları sayarak bitirmeye çalışıyorum.

Bunu hissetmiş sanki öğretmenimiz. “Dersleri dakika sayarak bitirirseniz hiçbir şey öğrenemezsiniz” diyor. O an bir şey öğrenip öğrenmemek çok da üzerine düşündüğüm bir şey değil. Ezberliyoruz işte bize anlattıklarını ve “mış” gibi yaparken işe yarıyor bu ezber. Dakikalar tükeniyor. Son zilin ferahlatıcı hissi ve kendimizi dışarı atıyoruz. Dışarı attığım ilk adımla içime yaşam doluyor. Duyumsuyorum doğanın devinimini hücrelerimde. Oysa doğanın o an bana verdiği sadece bu huzur hissi değil. Yanı başımdan bir çocuk uçarcasına geçiyor.

Rüzgarından sarsılıyorum adeta. Oysa benim hareketlerim o çocukla ters orantılı bir şekilde yavaşlıyor. Çünkü çıldırasıya beni kendine çeken güneşin bana bir sürprizi var ve ben o sürprizin bilincindeyim. Açık alana attığım ilk adımla birlikte gözümde inanılmaz bir parlama oluşuyor. Hatta o dönem çok sevdiğim için yanlarından ayrılmadığım arabaların başında dakikalarca beklemek zorunda kalıyorum o yansıma yüzünden. Bu körlükle direkt ilgili değil.

İnanılmaz bir etkisi oluyor güneşin bana. Üzerinde durmuyorum ama. Bunu sorgulamak aklıma bile gelmiyor. Bu durum benim kendi doğamdan kaynaklı ve bir farklılık hissetmiyorum. Tıpkı şu an güneşin beni o kadar etkileyeceği görmemin olmadığı durumda nasılsam, o zaman da öyleyim.

Oysa büyüklerin dünyasında durum çok farklı. Gözümdeki kayma ailem tarafından fark edildiği anda korku ve telaş dalga dalga yayılıyor yakınlarım arasında. Daha önce hiç karşılaşılmış bir durum değil bu. Ailenin bütün imkanları seferber ediliyor.

Doktor doktor geziyoruz. Artık kör olarak damgalıyım. Bu damganın yansıması yıllarca “sen kör değilsin” oldu yakın çevrede doğal olarak. Körlüğüme dair hayıflandığım tek dönem o zamanlardır. Şoka giren bir ailem var. Durumu anlamaya çalışıyorlar, ne yapacaklarını bilmiyorlar, “uzmanlara” gidiyorlar ve sonuç olarak karamsarlık ve umut pazarlanıyor onlara.

Kimse insanlık tarihi boyunca kör insanların var olduğuna, körlüğün bir yeti çeşitliliği olduğuna ve kör insanların yaşamını kaliteli bir şekilde sürdüreceğine dair hiçbir şey anlatmıyor. Umut simsarları devreye giriyor. O an medikal modelin insanı sadece tamir edilecek bir nesne gören bakış açısının insafına kalmış geleceğim.

Hipokrat yeminini unutan, mesleki etik kavramından habersiz bazı hekimler gözlerimin ameliyatla açılacağını söylüyor. Ailemin bilinçli olması ve kuşkuculuğu beni olası bir faciadan koruyor. Başka başka hekimlere gidiyoruz. O kadar çok muayeneye gidiyorum ki muayene fobisi oluşuyor ve yıllardır göz doktoruna gitmiyorum.

Hala ailemi kör bir kişi olarak yaşamımı sürdürebileceğine dair yönlendirecek bir mekanizmaya ulaşamamışız. Hala körlükten kurtulmamın umudu besleniyor. Hatta babaannem ailemden gizli, okuyarak falan gözlerimi açacağını düşündüğü bazı kişilere götürüyor beni. Yıllar sonra “uzmanlıklarını” kullanarak umut tacirliği yapanlarla, okuyarak üfleyerek insanları iyileştireceğini iddia ederek para kazananlar arasında hiçbir fark olmadığını anlıyorum. Medikal model kapitalizmle birlikte gelişti ve yeti çeşitlilikleri bir kazanç kapısı haline geldi birileri için.

Goffman “Damga” kitabında, 1920’lerde itibarlı dergiler yoluyla sağırlık ile ilgili sahte tedavi yöntemlerinin reklamının yapıldığını ve Amerikan Tıp Derneği'nin meseleye el atarak bu yayımlara soruşturma açtığını belirtir. Bu alan adeta yıllar içinde bir sektör haline geldi. 

Bu durumun çözümü anti sağlamcı ve anti kapitalist bir bakış açısıyla mümkün. Çünkü insanlara kendisinin “bozuk” olduğu fikri dikte edildikçe umut simsarlığı bitmez. Kör olarak yaşamını bağımsız bir şekilde sürdüren bazı insanların çevresinin telkinleriyle göz nakli olup, altı ay görüp sonrasında tekrar kör kaldıklarına tanık oldum.

Bu kişinin hayatla bağının koparılması ve hayata yeniden adapte olması demek. İnsanların kör olarak yaşama ve yaşamama tercihleri kendilerine aittir ona sonuna kadar saygı duymak zorundayız ama insanın kendi olma hakkının elinden alınmasına karşı da sonuna kadar mücadele etmek gerekiyor.

“Prof” unvanlı bir kişi bugünlerde otizme çözüm bulduğunu iddia ediyor ve bu konuda bir kitap yazmış. İlgili kişi sürekli bu konuda anti bilimsel ve sağlamcı çıkışlar yapıyor.

Defalarca otistik özneler kendisini uyarmasına rağmen sağlamcı kibrini konuşturarak özellikle ailelerin hislerine oynamaya çalışıyor. Kendi olma hakkını savunan otistikleri dikkate almayarak sağlamcılığını pekiştiriyor. Ona bu olanağı sağlayan tek şey sağlamcı bakış açısı. 

Çünkü özneleri yok sayarak konuşmak, onları kendi olmaktan çıkarmaya çalışmak tek bildikleri şey. Bir dönem teleskopik gözlük furyası vardı.

Öğrenciydim. İnatla benim de denememi istiyorlardı. Denemeye gittim ama gördüğüm ya da görmediğim hiçbir şeyi söylemeyeceğimi belirterek odadan çıktım. Başka bir arkadaşım girdi. Kapalı televizyonda bir şeyler gördüğünü iddia etti.

Utanmadan yarı acıyarak, yarı gülümseyerek durumu kendi aralarında fısıldayarak konuştular. Oysa ortada bir absürtlük yoktu.

Siz çocuğa umut pazarlamıştınız, o da o umuda sarılmak istedi. Absürt olan insanlara bunu büyük bir umutla pazarlamanızdı.

Kısacası, bizi bir salsanız artık. Ben hala o güneşin parlamasıyla, yanında durduğum arabanın oradan 10 saniye değil 2 dakikada ayrılıyor olsam, yine onu seçerim. Sizin normalinizi değil. Kimseye benzemek ya da “normalleşmek” zorunda değiliz. O nedenle kendinize yeni bir ekmek kapısı aramaya başlasanız iyi olur.

*Yazının görseli: Claude Monet – Le Jardin de Monet à Giverny (Giverny'deki Monet'nin Bahçesi)

Claude Monet hayatının son yıllarında ciddi şekilde katarakt rahatsızlığı yaşamış ve görme yetisini büyük oranda kaybetti. Tıp dünyası ve doktorlar onu sürekli "tedavi etmeye" çalışırken, Monet kendi tükenen ve farklılaşan görme biçimini tuvaline yansıttı. 

(BS/EMK)

On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -2

Bu yazının birinci bölümünde, güneş ışınımının melanin üretimi aracılığıyla bizi hem koruduğunu hem de, özellikle daha açık tenli ziyaretçiler için, risklere açık bıraktığını, ozon deliğinin bu korumayla nasıl ilişkili olduğunu ve gökyüzünün neden mavi göründüğünü görmüştük. Şimdi bu aynı ışığın içsel saatimizi nasıl düzenlediğine bakalım, ardından başlangıçtaki hipotezimizin ikinci değişkenine geçeceğiz: denize.

Sirkadiyen ritim, insanın esas olarak doğal ışıkla düzenlenen, içsel 24 saatlik biyolojik döngüsüdür. Uykuyu, hormon üretimini, vücut ısısını ve ruh halini etkiler. Güneş ışığından sistematik olarak uzaklaşma (yapay aydınlatmalı kapalı mekanlarda çalışma ve yaşama) bu ritmi bozar ve bedensel ile ruhsal dengesizliğe yol açar.

Soru: Ilımlı ve kademeli güneş maruziyeti, uyku kalitenizi, ruh halinizi ve gün içindeki enerjinizi iyileştirebilir mi? Deneyin!

İkinci değişken: "deniz"

Elektron, 1897'de İngiliz fizikçi Joseph John (J.J.) Thomson (1856–1940) tarafından keşfedildi. Cambridge'de profesör ve Cavendish Laboratuvarı'nın müdürüydü. Katot ışınlarını inceleyerek, bunların hidrojen atomundan çok daha küçük ve hafif parçacıklar olduğunu kanıtladı; bunlar keşfedilen ilk atomaltı parçacıklardı ve bu keşfi nedeniyle Thomson 1906'da Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Elektronun rolünün anlaşılması, madde ve biyoloji hakkındaki resmimizi kökten değiştirdi. İnsan organizmasının elektriksel dengesi, çevreyle etkileşimden etkilenir. Deniz, iyi bir elektrik iletkeni olduğu için, bedeni elektrostatik yüklerden boşaltan bir araç gibi işlev görebilir; bu da yalnızca ruhsal iyilik hali değil, bedensel rahatlama da sağlar.

Denizde hissettiğiniz canlanma duygusu yalnızca psikolojik değildir. Bu, beden ile gezegen arasındaki elektriksel ilişkiye dayanan fiziksel bir olgudur. Sizi elektriksel olarak yalıtan bir dünyada yaşıyorsunuz. Kauçuk tabanlı ayakkabılar, sentetik malzemeler ve yalıtılmış binalar, bedeninizden Dünya'ya doğal elektrik yükü akışını engeller.

Son derece hassas bir elektrokimyasal sistem olan bedenimiz statik elektrik biriktirir ve Dünya'nın doğal elektrik alanından yalıtılır. Bu yalıtım, uyku bozuklukları, stres ve enerji eksikliği gibi olgulara katkıda bulunan olası bir etken olabilir.

Deniz, mükemmel bir doğal iletken olarak bu sürece müdahale eder. İyonlar (çözünmüş tuzlar) bakımından yüksek içeriği, elektrik yükünü etkin biçimde taşımasını sağlar. Bedenimizi deniz suyuna daldırdığımızda, ikili bir elektriksel dengelenme gerçekleşir. Beden, birikmiş statik elektrikten doğrudan boşalır, bu elektrik denizin devasa iletken kütlesine doğru bir kaçış yolu bulur, ve aynı zamanda beden, su aracılığıyla doğrudan Dünya'ya elektriksel olarak bağlanarak topraklanır.

Devasa bir serbest elektron deposu gibi işlev gören gezegenle bu bağlantı, elektronların organizmaya doğru akmasını sağlar.

Bu aktarım önemsiz değildir; bedenin biyoelektrik dengesinin yeniden sağlanmasına katkıda bulunduğu düşünülür ve derin bedensel rahatlama ile iyilik hali duygusuna bilimsel bir açıklama sunar. 

Journal of Inflammation Research ve Journal of Alternative and Complementary Medicine gibi dergilerde yayımlanan yeni bilimsel çalışmalar, bu elektronların güçlü antioksidanlar gibi davrandığını öne sürüyor.

 Zararlı serbest radikalleri nötralize ederek, birçok kronik hastalığın kökeninde yatan oksidatif stresi ve iltihabı büyük ölçüde azaltıyorlar. Bu bulgular, "topraklamanın" (earthing) kronik iltihapları önemli ölçüde azaltabileceğini, stres hormonu kortizolü düzenleyerek uyku kalitesini iyileştirebileceğini ve kanın akışkanlığını artırarak kardiyovasküler sorun riskini azaltabileceğini gösteriyor.

Soru: Yerçekimsiz ortamlarda spor yaptınız mı hiç? Astronotlar uzay yolculuklarından önce nerede hazırlanıyor? Deniz ayakkabısı giyiyor musunuz? Denizden sonra, havlusuz ve deniz ayakkabısız, ve elbette şemsiyelerden uzakta, plajdaki kumla temas etmeyi deneyin. Deneyde kaydettiğiniz parametreler iyileşiyor mu? Deneyin!

Dolayısıyla denizde yüzmek, dinlenmeden fazlası. Bu, biyoelektrik devremizi gezegenle yeniden birleştiren bir eylem; hissettiğimiz derin iyilik hali ve bedensel rahatlama duygusuna makul bir açıklama sunan doğal bir "yeniden şarj" biçimi.

Yukarıdaki gözlemlerin ötesinde, kışın ve yazın denizle günlük temas, özellikle erişimin daha kolay ve yaşam tarzının farklı olduğu ada bölgelerinde, yalnızca denizin ve güneşin verebileceği aynı iyilik hali ve keyfi paylaşan insan toplulukları yaratır. Bir araya gelen insanlar deneyimlerini paylaşır, sosyal bağları güçlendirir ve kolektif bir yükselme yaşarlar. Su sakinleştirir, güneş uyandırır ve topluluğa katılım var oluş biçimini değiştirir.

Bu bağları, bianet için yazdığım önceki bir yazıda da anlatmıştım: Kos'tan bir mektup: Kardeşim Yılmaz'a, burada Kos'taki yakın bir arkadaşıma seslendiğim bir mektup, bir zamanlar bizi coğrafi olarak ayıran aynı denizin, bizi bir o kadar da birleştirebileceğinin bir kanıtı.

Sonuç olarak, güneşin ve denizin insan iyilik hali üzerindeki olumlu etkisi yalnızca romantik bir fikir değil; belirli fiziksel ilkelere dayanıyor.

Bir yandan, güneş ışınımına ölçülü maruz kalma, sirkadiyen ritmimizin düzenlenmesi için belirleyicidir ve uykuyu, enerjiyi ve ruh halini olumlu etkiler. Aynı zamanda bedenimiz, melanin üretimi yoluyla ultraviyole ışınıma karşı doğal bir savunma geliştirir.

Öte yandan deniz, bedenin elektriksel olarak boşalmasını sağlayan ve bir rahatlama hissi sunan doğal bir iletken olarak işlev görür.

Bireysel biyolojik etkilerin ötesinde, bu doğal unsurlarla temas sosyal bağları güçlendirir; ortak deneyimleri ve kolektif bir iyilik hali duygusunu paylaşan insan toplulukları yaratır. Dolayısıyla güneşle ve denizle ilişkimiz, fiziksel durumumuzu ruhsal ve sosyal yaşamımızla birleştiren bütünsel bir deneyimdir.

On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -1
On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -1
29 Ağustos 2026

(EMK)

Kırık Ok: Barışın mührü

Otuz yılı aşkın süredir devam eden savaş geride ölüm, korku ve bıkkınlık bırakırken önyargılardan dolayı barış sadece düşlerde görülen bir hayaldi.

Herkes kendi sınırlarına çekilmiş, birbirilerine hayatı zehir etmenin planlarını kuruyordu. Kim kimi nerede yakalarsa orada öldürmeliydi, acımak yoktu.

Acıma duygusuna kapılan ya da karşısındakiyle empati kuran her kim olursa ona hemen “yılan, hain” yaftası yapıştırılıyordu. Bütün bu olumsuz havaya rağmen sadece bir defa kırılan önyargı, kapının barışa açılmasına neden olacaktı.

Bunda elbette diğer Amerikalı beyazlardan farklı bir ruha sahip olan Tom Jeffords’ın etkisi büyüktü. Çünkü Jeffords, yerlilerle empati kuruyor ve eşitlik temelinde bir barışın olabileceğine inanıyordu. Ama nerden nasıl başlanacağına bir türlü karar veremiyordu.

Tam da bu süreçte Jeffords, yaralı bir Apaçi gencinin hayatını kurtarır. Jeffords’ın genç Apaçiyle geçirdiği birkaç gün, bazı önyargıların kırılmasına neden olacaktı.

Genç Apaçi evine dönmesi gerektiğini söyleyip “Saz çadırda annem ağlıyordur” dediğinde Jeffords derin düşüncelere dalar. Yıllarca kendisine vahşi diye anlatılan bu insanların anneleri de ağlar mıydı? Bu esnada Jeffords kendi kendine “Bu Apaçi bana ‘Annem ağlıyordur’ dedi. Bir Apaçi kadınının diğer kadınlar gibi oğulları için ağlayacağı hiç aklıma gelmezdi. Bizlere hep ‘Apaçiler vahşi hayvanlardır’ denmişti” der. Bu sözler, birbirini tanımaya bile müsaade edilmeyen iki halkın birbiriyle sadece savaştırıldığını anlatan bir itiraftı.

Apaçiler daha sonra Jeffords’ı yakalayıp genç Apaçiyi iyileştirdiği için serbest bıraktığında Jeffords o gün iki şey öğreniyordu: Apaçi kadınları oğulları için ağlıyordu, Apaçi erkeklerinin bir adalet duygusu vardı.

Bu yakınlaşmadan sonra kırılan önyargıyla birlikte kasabaya dönen Jeffords artık savaşı sorgulayacaktı. Meselenin vatan-millet-bayrak edebiyatı olmadığını anlayacak ve kendisine orduda yeni görevler teklif edildiğinde bunu reddedecekti. Amaçlarının bu topraklara medeniyet, yol, elektrik getirmek olduğunu dile getiren albaya çıkışarak Apaçilerin kendi topraklarında özgürce yaşamak istediklerini ve buna hakları olduğunu söyleyecekti.

Bundan sonrası için Jeffords’ın tek işi Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmak ve bir barışın yaratılıp yaratılmayacağına dair düşünmek olacaktı. Kasabanın olumsuz yaklaşımına rağmen risk alarak Apaçilerin reisi Cochise ile görüşmeye karar verir.

Cochise ile görüştükten sonra karşılıklı bir güven sorunu yaşansa da konuştukça birbirilerini anlamaya başlarlar. Özellikle Jeffords’ın Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmasının yanında Apaçilere olan saygısı, Cochise’in ona güven duymasını sağlar.

Böylece ilk adım olarak Cochise, istihbarat taşımayan mektup ve postaların sorunsuz geçeceğine dair güvence verir.

Barışı mühürleyen acılar

Başlayan bu yeni süreçle birlikte ABD başkanı tarafından Apaçilerle adil bir barış yapmak için tam yetkilendirilen General Howard devreye girer ve Jeffords’a, Cochise’le görüşmek istediğini dile getirir. Jeffords bu politika değişikliğini garipser ve tam güven duymasa da General “Okuduğum İncil kardeşliği nasihat ediyor” der.

Jeffords, General’e adil barıştan ne anladıklarını sorar. General bunun açıklamasını Jeffords’a bıraktığında Jeffords adil barışı şöyle açıklar: “Eşitlik. Apaçiler özgür bir halk. Kendi topraklarında özgür kalmaya hakları var.” Bunun üzerine ABD başkanı adına Apaçilerle masaya oturur General Howard ve böylece üç aylık bir ateşkes süreci başlar. Cochise, başta Geronimo olmak üzere bazı kabilelerin buna karşı çıkmasına rağmen “Üç ay boyunca barışı deneyeceğim” der.

Barış süreci yolunda giderken hem Apaçiler hem de beyazlar tarafından provokasyonlar olur. Buna rağmen taraflar barıştan vazgeçmezler. Bu süreçte Jeffords da bir Apaçi kızla evlenmiştir. Her şey yolunda giderken Cochise, Jeffords ve eşi beyazlar tarafından pusuya düşürülür. Bu pusuda Jeffords yaralanır, eşi Sonseeahray ise ölür.

Yaşadığı acı üzerine Jeffords, barışın bir yalan olduğunu ve beyazların barış istemediğini haykırır. Bunun üzerine Cochise, barışın asla kolay gelmeyeceğini ve bunu da ordunun yapmadığını dile getirerek “Barışın yalan haline getirilmesine izin vermeyeceğim” der. Olay yerine General Howard ve diğer beyazlar da gelir.

General Howard “Senin kaybın halkımızı barış isteğiyle bir araya getirdi” der. Günler sonra Jeffords da kayıpsız ve ödünsüz bir barışın gelmeyeceğini anlayarak “Sonseeahray’ın barışı mühürlediğini anladım” diyecektir.

“Ben sizin hikayenizi biliyorum”

Yukarıda anlattığım hikaye, uzun bir aradan sonra yeniden izlediğim bir Western filminden. Delmer Daves’in yönetmenliğini yaptığı 1950 yapımı “Broken Arrow (Kırık Ok)” filmi; bir yönüyle savaşın önyargılardan beslendiğini, gerçek bir barışın empatiyle gerçekleşebileceğini gösteren muazzam bir yapıt. Çünkü biz de Barış ve Demokratik Toplum sürecinin önemli bir aşamaya geldiği bir noktada “Önyargı” ve “Empati” arasında asılı bir geleceğe bakıyoruz.

Sürecin toplumsallaşması meselesi, hâlâ sürecin önünde en önemli politik ve ahlaki sorumluluk olarak duruyor. Meseleye sadece “silah bırakma” üzerinden yaklaşılırken yaşanmış acıları yarıştırmadan birbirinin acısını anlamayı / hissetmeyi kolaylaştıracak adımlar henüz ortada yok.

Bu sebeple bir dönem kapanırken bir halkın tutulmamış acılarının / kayıplarının yasını tutmasının üzerinden bile fırtınalar koparılabiliyor. Halbuki “Barış Anneleri” kaybettikleri tüm güzelliklerine rağmen on yıllardır “barış” yolundan bir milim dahi sapmadılar, yaralarına barış umudunu merhem yapıp sürdüler. Tam bu yüzden, Kürt siyasi hareketi mücadelesini sadece özgürlük ve demokrasi mücadelesi olarak görmemiş; aynı zamanda bir barış mücadelesi olarak ifade etmiştir.

Bugün geleceğimizi eşitler arası hukukla, ulusal varlığın politik temsiliyle, pozitif bir barışa olan inançla kurabileceğimiz bir eşikteyiz.

Türkiye toplumu, tümden barış eşiğini aşabilir. Bunun bir şartı; medya kuruluşlarının sadece durdukları yerden barış çabasına bakmayı / yorumlamayı terk etmesi.

İkinci önemli şart ise devlet / iktidarın ise sürecin toplumsallaşmasını sağlayacak yeni bir barış dilini inşa etmesi. Dolayısıyla halkları manipüle eden her türlü araç / aygıt / kurum / kişi aradan çekilmeli veya tersten pozitif yönde işlemeye başlamalı.

 Çünkü bazen her şey, birbirini tanımayla başlar. Bu da ancak herkesin kendi hikayesini özgürce anlatabilesiyle mümkün.

Başarılı bir çatışma çözümü modeli olarak değerlendirilen Filipinler’de de böyle olmadı mı? Çünkü Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Moro İslami Kurtuluş Cephesi lideri Murad Ebrahim ile yüz yüze yaptığı ilk görüşmede şunu söylemişti: “Ben sizin hikayenizi biliyorum.” Ve bu söz Filipinler’de büyük barışa giden yolu aydınlatırken, dünyaya ilham olabilecek muazzam barış kampanyaları (Teachers as peacebuilders, Peace pedagogy, Peace Coffee program, Teach peace build peace movement) başlatılmıştı.

(İG/EMK)

*Yazının fotoğrafı: Diyarbakır'ın Sur ilçesinde 2 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren Hakan Arslan'ın kemikleri 7 yıl aradan sonra babasına bir torba içerisinde Aralık 2022'de teslim edilmişti.

O Yıl’ın Efronya’sına mektup

Sevgili Efronya bu mektubu sana yüz yıl sonra yazıyorum. Aslında memleketlerimiz yakın sayılır. Senin ulusunun yaşadığı yer ile benim doğdudum yer arasında sadece Arpaçay geçiyor. Kuşların önemsemediği bu sınırlarda, Ani’den senin memleketine yürümem on dakika ya sürer ya sürmez. Kim bilir belki de komşu olan köylerimizde tavuklarımız birbirine karışmıştır.

Şu an olduğum 5137 metre Ağrı Dağı zirvesinde, Küçük Ağrı’yı ve senin ülkenin topraklarını alabildiğine görebiliyorum. Ağrı Dağı’nı bilirsin hani birileri için derinlik, diğerleri için yükseklik olan o muhteşem dağ!  Bu dağda sen ve diğer gidenleri hatırlamak benim için de hem zor hem de gerekli gibi duruyor.

Senin ulusun, Ermeni halkı; yüzyıllar boyunca Osmanlı toplumsal düzeninin önemli unsurlarından biri olarak yaşarken, İmparatorluğun son döneminde yükselen milliyetçilikler, Balkan Savaşları’nın yarattığı travma, savaş koşulları ve İttihat ve Terakki yönetiminin giderek sertleşen homojenleştirme politikaları içinde ölümcül bir hedef hâline geldi. Özellikle merkezî yönetimdeki karar vericilerin savaş koşullarını ve ulusçu güvenlik anlayışını gerekçe göstererek başlattığı kitlesel tehcir ve sürgün sürecine maruz kaldılar. 

Sizin yaşadıklarınız yanında karşılaştıramayacağım şey de benim dedelerimin bu olaylardan 10 yıl sonra 24 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı ile Kars’tan Aydın’a sürülmüş olmalarıdır. Demem o ki sürgün yönünde değişik uluslardan olsak da  benzer süreçleri yaşamışız. Senden çok sonra yaşayan bir şair Cahit Zarifoğlu şöyle der: "Ne çok acı var."

Bu anlamda Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında yaşanmış çok sayıda politik ve bireysel acının olduğu ve bunlarla hâlâ yüzleşilemediği bir yüzyıl sonra sana söyleyebilirim.

Elbette ki yaşananlar arasında bir hiyerarşi kurmak insani olmadığı gibi politik olarak da doğru değil. Ama senin ve Ermeni ulusunun yüzyıl önce yaşadığı İstanbul ve Anadolu’nun diğer kentlerinde, Suriye’nin Deyrizor, Resulayn (Serekaniye), Halep çöllerine olan sürgün yolculuğu sonrası, bir kimlik Anadolu’da rengini kaybetmiştir.  Adına büyük acı /tehcir /soykırım ne dersek diyelim bir kişinin bile taşıdığı kimlikten dolayı sistematik yok etmeye yönelik İttihatçı politikaların, bizlere bugün yüklediği öncelikle vicdani, sonra politik yüzleşmeyi hâlâ yapamadığımızı söyleyebilirim.

Mektubu yazmaya senin ve Ragıp Bey’in aşkını merkeze alarak o sürgün yollarında yaşadıklarınızı anlatan Ahmet Altan’ın kitabını* okuduktan sonra karar verdim.  Kitabın amacı, sınırlılıkları ve edebiyatın sadece yaşananın bir paragrafını anlatabileceğini unutmadan, tüm kitap boyunca seninle acının coğrafyasında yürümeye çalıştım.

Nefesimin kesildiği yerlerde ise suçluluk ve vicdan arasında günümüzde başka bir kimliğin yaşadıklarında payıma düşenlerle, ezilen tarafgirliğimizi hatırladım.

Kolektif günahların yarattığı ortak suçlu olma davranışının en büyük dışavurumu inkâr ve büyük ulusal anlatılar olduğunu; tarihi yazan egemenin dilinde mağdurun görünmediğini, sayısız grupsal/etnik/dini/alt kültürün asimilasyon veya yok edicilik yaşandığını biliyoruz. Senin ulusunun yaşadıkları 111 yıl sonra bile hâlâ bu durumdadır. Bir türlü Anadolu’da sürüldüklerini, Suriye ve diğer yerlere kadar olan kederli yolculuklarında öldüklerini, modern dünyanın ahlaki değerlerine anlatamadılar. Bunu bugün, farklı biçimlerde, ‘Ermeniler öldürüldüklerini, Kürtler yaşadıklarını bir türlü anlatamadılar’ şeklinde ifade ediyoruz.

Yolculuğun İstanbul’da başlayıp, İzmit’e oradan Konya, Tarsus çevresindeki Külek bölgesine, trenle Halep ve Resulayn ve kaydı tutulmayan bölgelere sürüp gitti. Yolda açlık, kolera, dizanteri ve trahom … gibi hastalıklar, bazı Çerkez, Çeçen ve Kürt silahlı gruplarının saldırıları yanı sıra; özellikle Talat Paşa’nın ulus devlet milliyetçiliğine inanmış otoriterlerin öldürmeye de varan baskıları ile çok sayıda kişi zaten yolculuğunu tamamlayamadı.

Evet Efronya ben de seninle bu yolda hep iki adım geriden bir şey yapamamanın acısını içimde hissettim. Çadırlarda çok sayıda kişinin birbirine sokulup yaşam mücadelesi vermesini, ölenlerin çoğunun gömülmeyip dışarda beklettiğini, bazen vahşi hayvanlarca parçaladığını senin kadar ben de uzaktan izlemek dışında başka bir şey yapmadım Bir kağnı gibi sürülen yüz binlerin büyük bölümünün yollarda ölümle karşılaşacağı, artık merkezî yönetimin yazışmalarına ve dönemin tanıklıklarına da yansıyan bir gerçekti.

24 Nisan 1915’te İstanbul’da yaklaşık 240 Ermeni siyasetçi, aydın, din adamı ve toplum önderinin tutuklanması ve Anadolu’ya sürülmesi bu acıların hatırlandığı ve yasın tutulduğu gün olarak anlam bulmuştur. Özellikle kendilerinin de katliamcı geçmişi olan başta A.B.D gibi devletler, 1915’i Ermenice ‘Medz Yeghern’, yani ‘Büyük Felaket’ olarak anıp ne kadar üzüntü içinde olduklarını anlatıyorlar. Sen de eminim yaşasan, bu durumu tiksinç benzeri bir duyguyla karşılardın.

Yolculuk sırasında aslında birkaç kez kurtulma şansın oldu. Ama bir yerde söylüyorsun ya bunca şeyi bilip, görüp nasıl onları bırakabilirim, nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edebilirim diye?

Ölüler diyarında Osman ile sohbetlerinde bir gün Ragıp Bey'in seni bulacağı ve ona olan aşkının seni ayakta tuttuğunu söylesen de aslında yolculuğa devam ettiren duygun; geride bırakmanın utancının yaratacağı yıkımı bilmendi. Yolda yaşananlar karşısında Tanrı’dan beklediğin yardım gelmeyince şöyle bir şey demiştin:

‘Tanrı sükunettir ve sükunet kaybolunca Tanrı da kaybolur.   Bazen Tanrı’ya inanıyorum, çünkü böyle aptallığı ancak yüce bir kudret yaratabilirler ‘

Tarihin pek çok katliamı Tanrı adına yapıldığını bilen bizler için tanrının sükûnet olması ne kadar anlaşılır aslında. Gene bir gün ölüler diyarında Osman’la konuşurken söylediğin:

‘Hayır bazı şeyleri affetmek ahlaksızlıktır, öyle olaylar var ki onları affetmeye hakkımız yok .Ne istiyorsun, cezalandırmalarını mı? Hayır,  utanmalarını.’’ derken bana Immanuel Kant’ı hatırlatıyor. Hani o evrensel ahlakın merkezine ödevden dolayı vicdanı koyup evrensel yasanın merkezinin biz olmamız gerektiğini hatırlatan sözlerini.

Hayatı ölülerden öğrenmek ve ölülerin öyküsünü anlatmak bile başlı başına bunu yapanlar için bir cezalandırma değil mi?  Geçmiş ve geleceğin olmadığı, sadece O An’ın yer aldığı bir zaman ikliminde sürgün yoluna ne kadar çok buna benzer sorgulama yapmışsındır Efronya?  Bir cevap bulabildiysen eğer, bizlerle de paylaşmanı isterdim.

Neden bunca ölüm ve acı varken yas tutmayıp, yokmuş gibi davranıyoruz? Benim gibi sen de bu soruyu devamlı sormuşsundur eminim. Ama galiba yok saymak, bilmenin o ağır sorumluluğunu taşımamak ve bir şey yapamamanın suçluluğu karşısında zihnimiz ve ruhumuz başka bir sahte gerçeklik yaratıyor. O donup kalmanın yarattığı ve yaşananlara bir buz perde arkasından bakma hali kolayca o evrensel ahlakı ihlal eden tek tek biz bireylere, yük oluşturmuyor diye düşünüyorum Efronya. 

 Aktarılmış travmalar ve çözülmeyen yas hali

Şimdi bir 111 yıl sonra düşünüyorum, acaba bu ölümlerin yası yaşandı mı? Bazı ölümleri hikâyesini neden anlatılmadı. Psikanalist Vamık Volkan ‘seçilmiş travma’ kavramıyla, büyük grupların geçmişte yaşadığı ve sonraki kuşakların grup kimliğinde yeniden taşınan travmatik olayların nasıl kimliğin parçası hâline gelebildiğini açıklamaya çalışır.

Zorunlu toplu göçler, kaybedilen savaşlar gibi başkasının elinden ortaya çıkan travmalar sonrası, toplumun üyeleri tarafından tamamlanmayan yas görevlerinin ve travmanın zihinsel tasarımının kuşaktan kuşağa aktarılması, sonraki kuşaklarda “haklılık ideolojilerini” oluşturabilir, der.  Senin sürekli geçmiş ve yaşananla kurduğun anılar ve hikâyeler belki de bu yasını uzatan bir durumdur. 1915’te toplu yaşanan bu büyük sürgünün yarattığı hikâyelerin sonraki kuşaklarda hâlâ tutulduğu ve çözülmediği için yüzleşemediğini, bunun da büyük grup kimliğini etkilediğini söyleyebiliriz.

Çok sayıda kişide, bu ortak kayıp semboller ve kayıplarla yüzleşemediği için hem politik karakter kazanmış hem de içinde canlı durmaktadır.

Yasın ve kayıpların görünürlüğünün diğer önemli noktası ise Judith Butler’ın kavramsallaştırmasıyla, bazı hayatların ‘yas tutulabilir’ olarak çerçevelenirken bazı hayatların kaybı kamusal alanda aynı görünürlüğe kavuşmamasıdır (1). Yasın kamusallığa gelip gelmeyeceğini de belirleyen dizayn bu ölümleri kendi içinde anlamlar yükler. 

Çerçeveyle kimin yası tutulacağı, kimin kamusal alanda bilineceği ve kimin yüzünün gösterileceği şeklinde yas hiyerarşisi oluşturulur Ne yazık 1915’te yaşanan yaygın ölümler bu çerçevenin dışında tutulmuştur.

Hikâyesinin bilinmesi ve yası tutulması için önemli olan diğer nokta ‘Yas’ı tutulacak olanın ‘Yüz’üdür.  Etik filozof Emmanuel Levinas’ın (2) iddia ettiği gibi bizden Etik karşılık talep eden şey ötekinin “yüzü” ise eğer, ötekinin yüzü, yalnızca gördüğümüz bir fiziksel yüz değil, bizi sorumluluğa çağıran etik karşılaşmanın kendisidir. Bu normlar görünürlüğü sağlayacak “yüz vermeye “veya yok sayılmayı sağlayan “yüz silmeye “dir. 

Yüzsüz kalanlar ya da yüzleri bize kötülüğü sembolleri olarak sunulanlar, yok ettiğimiz ve yas tutulabilirlikleri ertelenip, duyarsızlaşma yetkisi bize verebilir.  O yüzden kimin yüzünün görünür, kimin yüzünün silinmiş olduğu, yalnızca temsil meselesi değil, aynı zamanda etik ve politik bir meseledir. Acaba o yüzleri görebiliyor muyuz?

Gene Osman’a söylediğin ‘sürekli ölüler konuşuyorum’’u   Jacques Derrida yasın bitmez bir hali olarak görür ve bu konuşmanın sürekliliği Yas’ın yaşanması ve çözülmesini uzatır. Hafızamızda yaşayan öteki ile ilişkimiz sürekli sürdürülmesi bu konuşma halini çağırır.

Evet Sevgili Efronya, aslında yaşananların henüz hikayesi ve yüzleşilmesi yazılmadı. Ben bu mektupta 111 yıl sonra seni duymaya ve anlamaya çalıştığımı ifade etmeye çalışıyorum. Kim bilir belki geçmişin suçları ve acıları ile yüzleşmek, senden önce bizi iyileştirecektir.

Ne dersin?

(UY/EMK)

O Yıl/Ahmet Altan/Everest/2015

1)Kırılgan Hayatlar/Judith Butler/Metis/2005

2) https://en.wikipedia.org/wiki/Face-to-face_(philosophy)

Myriam Bregman ve Arjantin solunda parti ve strateji tartışması

Arjantin’de Myriam Bregman’ın son aylarda anketlerde yükselmesi, dört Troçkist partiden oluşan Sol ve İşçiler Cephesi–Birlik (FIT-U) içinde yeni bir strateji ve parti tartışması başlattı. Fakat ilk ayrımı hemen yapmak gerekiyor: Bregman’ın yükselişi henüz aynı büyüklükte bir seçim desteği anlamına gelmiyor.

FIT-U içindeki en etkili örgüt durumundaki Sosyalist İşçiler Partisi (PTS) kurucularından Emilio Albamonte de olguyu öncelikle seçimsel değil, siyasal sempati düzeyinde tanımlıyor. AtlasIntel’in bir araştırmasında Bregman yüzde 47 olumlu imajla ölçülürken, oy verme eğiliminin çeşitli araştırmalarda bunun çok altında kaldığını (%9 ile %14 arası) belirtiyor.

Albamonte’ye göre Bregman’ın kendisi de daha geniş bir olgunun en görünür ifadesi: işçi sınıfının, gençlerin, kadın hareketinin ve aydınların bir bölümünün Milei hükümetine karşı iki yıllık mücadeleden çıkardığı siyasal sonuçlar. PTS bu yükselişi, Bregman ve FIT-U’nun sokakta ve parlamentoda hükümete karşı görünür muhalefeti ile Peronizm ve sendikal bürokrasinin tutumu arasındaki farkla açıklıyor. PTS açısından bu birkaç bin kişi, milyonlarla ifade edilen daha geniş siyasal hareketin en aktif bölümünü oluşturuyor.

Daha önce de yükseldiler

Albamonte bugünkü tartışmayı açıklarken özellikle iki deneyime dönüyor: 1989-91 ve 2001. 1989’da Luis Zamora’nın da içinde bulunduğu Birleşik Sol önemli bir seçim başarısı yakaladı. 2001 krizinde ise Zamora yeniden büyük bir siyasal figür haline geldi; Özyönetim ve Özgürlük (AyL) Buenos Aires kentinde yüzde 10’un üzerine çıktı, Zamora 2003’te belediye başkanlığı seçiminde yüzde 12,3 aldı ve örgüt kent parlamentosunda sekiz sandalye kazandı. MST ile Komünist Parti’nin oluşturduğu Birleşik Sol da 2001’de önemli bir seçim sonucu elde etti.

Ancak birkaç yıl sonra bu birikimin büyük bölümü ortadan kalktı. AyL’nin seçim başarısı kalıcı bir kitlesel örgüte dönüşmedi; Birleşik Sol dağıldı, Komünist Parti Kirchnerizme yaklaştı, MST ise bölündü. Albamonte’ye göre 1989-91 deneyiminde de benzer bir sorun vardı:Eski MAS, seçim kampanyası yürütme ve sosyalist propagandayı yayma konusunda güçlüydü; fakat Menem döneminde işyerlerinde ve sokakta sertleşen sınıf mücadelelerine örgütsel olarak müdahale etmeye aynı ölçüde hazırlıklı değildi.

FIT-U’nun kurulması bu tarih açısından önemli bir değişiklikti. 2011’den beri Arjantin Troçkist solu ilk kez ulusal siyasette sürekli bir varlık kazandı. PTS, PO ve IS tarafından kurulan cepheye daha sonra MST de katıldı. Albamonte FIT-U’yu, Peronizmin işçi sınıfı üzerindeki tarihsel etkisine karşı bağımsız bir sınıf kutbu yaratması bakımından bir kazanım olarak tanımlıyor.

Ama bugünkü tartışma tam da FIT-U’nun başarısının ortaya çıkardığı sınırdan doğuyor: Bir seçim cephesi, kendisine yönelen yeni toplumsal kesimleri sürekli biçimde örgütleyebilir mi? Bregman bu konuda net: "Sempati örgütlenir, ortak fikirler örgütlenir, güç de örgütlenir."

PTS: Komiteden partiye

PTS’nin yanıtı, 1 Mayıs’ta Bregman’ın yaptığı çağrıyla başlayan komiteler oldu. Bunların üç işlevleri var.

Birincisi, Bregman ve FIT-U’ya sempati duyan fakat herhangi bir sol partide örgütlü olmayan kesimleri bir araya getirmek. İkincisi, bu insanları Milei’ye karşı devam eden mücadelelere sokmak ve farklı mücadeleler arasında koordinasyon yaratmak. Üçüncüsü ise program ve strateji tartışması içinden yeni bir işçi sınıfı partisinin üyelerini ve kadrolarını ortaya çıkarmak.

Bu nedenle Albamonte komitelerin başarısının toplantılara kaç kişinin geldiğiyle değil, somut mücadelelere ne kadar güç taşıyabildiğiyle de ölçülmesi gerektiğini söylüyor. Komitelerin grevlere destek vermesi, sokak eylemlerine katılması ve mücadele halindeki farklı kesimleri koordine etmesi isteniyor.

Burada komite ile yeni parti arasında doğrudan fakat otomatik olmayan bir ilişki kuruluyor. Komitelerde eylem kadar program ve strateji tartışılacak; ortak mücadele içinde hangi kesimlerin gerçekten ortak bir devrimci partiye doğru ilerleyebileceği görülecek. PTS’nin ilk formülasyonunda yeni partinin biçiminin de bu ortak deneyim içinde belirlenmesi öngörülüyordu.

Ağustos ayında Albamonte bu düşünceyi bir adım ileri götürerek füzyon kavramını kullanmaya başladı.

Kastedilen, partinin milyonlarca Bregman sempatizanıyla birleşmesi değil, bu hareketin en aktif kesimiyle birleşmesi.

Yeni gelenler fabrikalardaki, üniversitelerdeki, okullardaki ve farklı kentlerdeki toplumsal köklerini getirirken parti kendi teorik, programatik ve örgütsel deneyimini getiriyor. Albamonte, bu birleşmenin yalnız PTS’nin niceliksel olarak büyümesini değil, mevcut PTS’den daha güçlü yeni bir örgüt yaratmasını hedeflediğini söylüyor. “Her biriniz çoğalmak, işyerlerine, okullara, mahallelere gidip bu fikri tartışmak zorunda” Bregman 1 Mayıs’ta kitleye böyle sesleniyordu.

Bu nedenle komitelere katılan herkesin aynı düzeyde örgütlenmesi de beklenmiyor. Bir tarafta daha geniş bir sempati ve katılım alanı bulunacak; diğer tarafta komiteler içinde sürekli faaliyet yürütmek isteyen kesimler yeni militanlara dönüştürülecek. Albamonte daha da ileri giderek bunların arasında geleceğin yerel, bölgesel ve ulusal parti kadroların aranması gerektiğini savunuyor.

Fakat hangi parti?

FIT-U içindeki ayrılık tam burada başlıyor.

İşçi Partisi (PO), Bregman'ın yükselişini önemli bir fırsat olarak görüyor ve komite fikrine karşı çıkmıyor. 25 Mayıs'ta cepheye gönderdiği mektupta öneriyi açıkça kabul ettiğini yazdı. İtirazı komitelerin kendisine değil, kime ait olduğuna: bunlar PTS'nin yeni parti projesinin organları değil, bütün FIT-U'ya açık ortak yapılar olmalı. Karşı önerisi, yerel toplantılardan, işyerlerinden ve fakültelerden hazırlanacak bir Ulusal FIT-U Meclisi.

Ancak PO'nun itirazı örgütsel biçimle sınırlı değil; kendi program formülünü de ortaya koyuyor. Aynı mektupta, kurulacak partinin programının işçi hükümeti stratejisine dayanması gerektiğini savunuyor ve bu stratejiyi "proletarya diktatörlüğünün popüler formülasyonu" olarak tanımlıyor. Örgütlenme biçimi olarak demokratik merkeziyetçiliği öneriyor ve seçim faaliyetinin programın belirlediği stratejik hedeflere tabi kılınmasını istiyor. Partinin önde gelen ismi Gabriel Solano ise Haziran'daki forumda bir uyarı ekledi: anketlerdeki yükseliş "yönetmeye yaklaştığımız" anlamına gelmiyor, çünkü bir işçi hükümeti sınıfın bağımsız olarak siyasal biçim kazanmasını gerektiriyor; sol henüz Arjantin işçi sınıfının siyasal kutbu değil, asıl mesele onu böyle kurmak.

Sosyalist Sol (IS) bu süreçte en çok çekincelerini ifade eden parti durumunda. 22 Mayıs'ta cephenin ulusal kurulunu acil toplantıya çağırdı ve "yeni işçi sınıfının partisi" hareketini desteklemeyi reddettiğini bildirdi; bu tutumunu 11 Haziran'daki toplantıda da yineledi. Ama IS'in önerisi yalnızca mevcut cepheyi korumak değil. Kendi formülü, "FIT-U'ya ve işçilerin yönetmesi için destek birleşik komiteleri" ve bunların taşıyacağı şiar: sol yönetebilir, yönetmek istiyor ve yönetmelidir. Yani komiteleri, bir parti inşasının değil, doğrudan bir hükümet perspektifinin aracı olarak tanımlıyor.

IS'in PTS'ye yönelttiği soru da tartışmanın düğüm noktalarından birini gösteriyor: önerilen yeni parti, FIT-U'nun daha geniş bir işçi partisine dönüşmesi anlamına mı geliyor, yoksa Bregman'ın figüründen yararlanan bir PTS inşa taktiği mi? Sözcü Juan Carlos Giordano'ya göre bu, PTS'nin henüz açıklığa kavuşturmadığı bir soru.

Sosyalist İşçiler Hareketi (MST) ise bu iki partiden ayrılıyor. MST, 26 Mayıs kongresinde Bregman komitelerine katılma kararı aldı ve mevcut FIT-U biçiminin aşılması gerektiği konusunda PTS’ye yaklaştı. Fakat önerdiği model farklı: FIT-U’nun mevcut örgütlerinin ortak bir devrimci partide birleşmesi ve bugünkü partilerin en azından bir geçiş dönemi boyunca bu yeni yapı içinde eğilimler olarak varlığını sürdürebilmesi.

PTS ise kalıcı eğilimlerden oluşan bir parti modeline kuşkuyla yaklaşıyor. Böyle bir yapının siyasal farklılıkları çözmek yerine dondurabileceğini ve ortak karar alma yeteneğini zayıflatabileceğini düşünüyor. Buna rağmen MST ile ortak parti ve koordinasyon konusunda tartışmanın ilerletilebileceğini belirtiyor.

FIT-U dışındaki Birleşik Sosyalist İşçiler Partisi (PSTU), cephenin bugünkü sınırlarının aşılması gerektiğini kabul ediyor ama komiteleri "Bregman Başkan Komiteleri" diye adlandırıyor ve giriş koşulunun yeni parti fikrine katılmak ile PTS'nin önderliğini kabul etmek olduğunu ileri sürüyor. Buna karşılık bölgesel koordinasyon organları kurulması konusunda PTS'yle hemfikir olduğunu, ancak bunların PTS'nin icadı olmadığını, yıllardır çeşitli bölgelerde var olduğunu belirtiyor.

Fikir ayrılığı, bu mevcut imkânın hangi örgütsel biçim içinde kalıcılaştırılacağı konusunda.

FİT-U  yetmiyor

Yeni metinlerin belki de en önemli yanı, PTS’nin parti inşasını tek başına yeterli görmediğini özellikle vurgulaması. Albamonte’nin kullandığı ifadeyle devrimci parti bir “stratejik çarpan” olmalı: dağınık halde bulunan toplumsal güçleri bir araya getirip etkilerini büyütmeli. Fakat yalnız parti örgütlemek de yeterli değil. PTS’nin son dönemde ısrarla öne çıkardığı ikinci unsur özörgütlenme.

Bu ayrım önemli. Parti, sınıfın en ileri kesimlerini belirli bir program ve strateji etrafında örgütlüyor; özörgütlenme organları ise çok daha geniş işçi ve ezilen kesimlerinin doğrudan mücadeleye katılmasını sağlıyor. PTS’nin kendi formülasyonuyla, kitle seferberliği özörgütlenmeden koparıldığında kendiliğindenciliğe; parti inşası özörgütlenmeden koparıldığında ise yalnızca örgütsel aygıtı büyütmeye dönüşebilir.

Bu nedenle komiteler ile daha geniş mücadele organları birbirinden ayrılıyor. Bregman komiteleri yeni partiye doğru ilerleyen siyasal örgütlenme alanları olabilir; fakat işyerlerinde, üniversitelerde ve kentlerde farklı siyasal eğilimlerden mücadeleci kesimleri birleştirecek koordinasyonlar bundan daha geniş olmak zorunda.

Burada üçüncü kavram, birleşik cephe, devreye giriyor: “birlikte vurmak, ayrı yürümek.” Farklı örgütler programlarını ve kimliklerini korurken Milei’ye ve patronlara karşı ortak mücadele edebilirler. PTS’nin önerdiği bölgesel koordinasyonlar, mücadele komiteleri ve eylem komiteleri bunun araçları olarak düşünülüyor. Amaç yalnız örgüt liderlerini aynı masaya oturtmak değil, mücadele eden tabanı ortak yapılarda bir araya getirmek.

Krizi üreten başarı

Bregman’ın yükselişinin FIT-U içinde bu kadar büyük bir tartışma yaratmasının nedeni böylece daha anlaşılır hale geliyor.

Sorun FIT-U’nun başarısız olması değil. Tam tersine, kriz bir ölçüde başarısının sonucu.

2011’de kurulan cephe, Arjantin Troçkist solunu küçük örgütler döneminden çıkararak ulusal siyasette sürekli görünür bir sınıf bağımsızlığı kutbu yarattı. Bregman’ın bugünkü popülaritesi de bu on beş yıllık birikimden bağımsız düşünülemez. Fakat tam da bu başarı, FIT-U’nun mevcut biçiminin sınırlarını açığa çıkarıyor: Dört parti seçimlerde birleşiyor, ancak sınıf mücadelesinin birçok alanında ayrı politikalar izliyor ve cephe seçim dönemleri dışında ortak bir siyasal örgüt olarak işlemiyor.

Şimdi FIT-U’nun etrafında, onun bugünkü örgütsel sınırlarını aşan bir sempati alanı ortaya çıkmış durumda. PTS’nin sorusu bu nedenle yerinde: Eğer hiçbir şey değişmezse, Bregman’a bugün sempati duyan milyonların içinden örgütlenmeye hazır olan kesimler birkaç yıl sonra yine yalnızca seçmen veya sempatizan olarak mı kalacak? Arjantin solunun 1989’dan, 2001’den ve FIT-U’nun on beş yıllık deneyiminden taşıdığı soru bugün budur. Bregman’ın yükselişinin yarattığı gerçek strateji tartışması da burada başlıyor.

19 Eylül'de PTS'nin çağrısıyla, mücadeleci sendikalardan öğrenci hareketine, emeklilerden feminist örgütlere kadar geniş bir yelpazenin katıldığı bir "öfke yürüyüşü" (marcha de la bronca) hazırlanıyor; komitelerin bir seçim destek ağı mı yoksa sokağa güç taşıyabilen bir örgütlenme mi olduğu ilk kez burada ölçülecek. Bunun provası  6 Ağustos'ta yaşandı: Arjantin'de toprakların yabancılara satışını kolaylaştıran yasaya karşı bir seferberlik vardı. Sendika bürokrasisi greve çağırmamasına, hükümetin tartışmalı yasa maddesini bir gün önce geri çekmesine ve sağanak yağmura rağmen meydan doldu, kalabalık saatlerce polis müdahalesine direndi. İşçi sınıfını dövüşmemekle itham edenlere Bregman'ın verdiği cevap ise bu dönemde şu: "Güç ilişkisi inşa edilir."

(VHY/EMK)

Kaynaklar

Emilio Albamonte, "Lo que está planteado es una verdadera fusión con lo más activo del movimiento que viene hacia la izquierda", La Izquierda Diario, 1 Ağustos 2026
 https://www.laizquierdadiario.com/Lo-que-esta-planteado-es-una-verdadera-fusion-con-lo-mas-activo-del-movimiento-que-viene-hacia-la

Emilio Albamonte, "Partido, movilización y autoorganización: debates sobre cómo aprovechar la ubicación de Myriam Bregman y la izquierda", La Izquierda Diario, 5 Temmuz 2026
 https://www.laizquierdadiario.com/Partido-movilizacion-y-autoorganizacion-debates-sobre-como-aprovechar-la-ubicacion-de-Myriam

Partido Obrero, "Carta a la Mesa del Frente de Izquierda-Unidad", Prensa Obrera, 25 Mayıs 2026
 https://prensaobrera.com/politicas/carta-a-la-mesa-del-frente-de-izquierda-unidad

"A sala llena, se abrió el foro de debate del Frente de Izquierda", Prensa Obrera, 30 Haziran 2026
 https://prensaobrera.com/politicas/a-sala-llena-se-abrio-el-foro-de-debate-del-frente-de-izquierda

Izquierda Socialista, "Convocatoria urgente a reunión de la mesa del FIT-U", 22 Mayıs 2026
 https://izquierdasocialista.org.ar/2020/index.php/blog/para-la-web/item/25078-convocatoria-urgente-a-reunion-de-la-mesa-del-fit-u

MST, "Resolución del Congreso del MST", 26 Mayıs 2026
 https://mst.org.ar/2026/05/26/resolucion-del-congreso-del-mst-nos-integramos-a-los-comites-de-apoyo-a-myriam-bregman-y-al-debate-sobre-como-construir-una-nueva-fuerza-politica-comun/

Sergio García, "La izquierda, el foro del FIT-U y un desafío histórico: ¿Qué perspectivas, qué partido, qué estrategia?", Periodismo de Izquierda, 4 Temmuz 2026
 https://periodismodeizquierda.com/un-desafio-historico-que-perspectivas-que-partido-que-estrategia/

PSTU, "Los debates de la izquierda", 28 Temmuz 2026
 https://pstu.ar/los-debates-de-la-izquierda/

Javier Fuego Simondet, "La estrategia para apuntalar la candidatura de Myriam Bregman abre nuevas grietas en la izquierda", La Nación, 22 Haziran 2026
 https://www.lanacion.com.ar/politica/la-estrategia-para-apuntalar-la-candidatura-de-myriam-bregman-abre-nuevas-grietas-en-la-izquierda-nid22062026/

Potente discurso de Myriam Bregman en el acto internacionalista del 1 de Mayo en el estadio de Ferro", Resumen Latinoamericano, 2 Mayıs 2026

https://www.resumenlatinoamericano.org/2026/05/02/argentina-potente-discurso-de-myriam-bregman-en-el-acto-internacionalista-del-1-de-mayo-en-el-estadio-de-ferro-nosotros-y-nosotras-tenemos-derecho-a-la-rebelion-y-a-la-accion-directa-video-comp

"Myriam Bregman en Madrid: 350 personas en el cierre de la gira", https://www.izquierdadiario.es/Myriam-Bregman-Madrid-350-personas-cierre-gira

Borsa mı, güvenlik mi?

Geçtiğimiz Ağustos ayında Çin yapımı Comac C919 ilk beynelmilel uçuşunu Pekin’den su takıyla karşılandığı Ulan Batur’a gerçekleştirerek göklerdeki Boeing ve Airbus hâkimiyetine meydan okudu.

Uzmanlar mevzubahis uçak modeline yatırım yapmış Çin şirketi Comac’ın Batılı rakiplerini alt edebilmesinin seneler sürme ihtimalinden bahsediyorlar. Lakin Airbus’ın yükselişiyle Boeing’in kapıldığı paniği hatırlarsak, rekabetin artmasıyla yolcu güvenliğinin de artacağını ummak hayalperestlik mi sayılır?

Kadın sinemacı Rory Kennedy’nin adını hem yönetmen, hem de başka isimlerle beraber prodüktör hanesinde gördüğümüz "Düşüş: Boeing Davası (Downfall: The case against Boeing)" ve Serbest düşüş: Boeing için hesap günü (Freefall A reckoning for Boeing) adlı belgeseller Boeing şirketinin 1997 yılından itibaren kaderini borsa simsarlarına teslim ettiğini ispatlıyor.

Bir zamanlar kalite kontrolün en mühim unsur olduğu dünya lideri şirketin ne pahasına olursa olsun kazancı ön plana almasıyla şirketteki ahlaklı çalışanların başına gelenler fazlasıyla manidar.

ABD’nin çürümüş devlet kuruluşlarından Federal Havacılık İdaresi (FFA) ve ABD Adalet Bakanlığı (DOJ) da bu çirkin düzene dahil oluyor; kazançlarına kazanç katan Boeing şirketi yöneticileri ve bilhassa CEO’ları peş peşe gelen kazalarda ölen yüzlerce insanın yakınlarıyla köşe kapmaca oynamaya başlıyorlar.

Göz göre göre hakikatler örtbas ediliyor, yalan söyleniyor, açık vermemek için binbir türlü hokkabazlıktan imtina edilmiyor. Ucuz ve hızlı üretim namına efsanevi şirketin alaşağı edilmiş prensiplerine günümüzde artık herhangi bir değer verilmediği gözümüze sokuluyor.

Şaşırmıyor olabiliriz lakin Boeing uçaklarıyla ister istemez gökyüzünü arşınlamayı sürdürüyoruz!

Yoksa bilet alırken, sonradan hava yolu şirketinin değiştirme hakkına rağmen uçuşumuzu ona göre ayarlamaya çalışmak çok büyük bir angarya mı olur?

Kısa yoldan kazanç

Borsa hâkimiyetinin artmasıyla 1997’de Boeing yöneticileri de duruma kayıtsız kalmamış ve McDonnel Douglas birleşmesi olarak hatırlanan operasyonla aslında şirketin kalite düşüşü başlamış.

Bir zamanlar mühendisliğin ön planda olduğu, tasarımda tüm bileşenlerin ortak çalıştığı, sonsuz testlerin yapıldığı ve bilhassa güvenliğin önemsendiği şirketin CEO’ları ucuz ve hızlı üretimi, kayıtsız şartsız kazancı ön plana almış.

Lakin bu arada ziyadesiyle büyümüş Avrupalı Airbus şirketi gezegen çapındaki yepyeni modelleriyle rakibini geride bırakmaya başlayınca Boeing yöneticileri resmen paniğe kapılmış. Yeni bir model üretmeye takatleri ve vakitleri olmadığından eski Boeing 737’nin motor gücünü artırmaya giderek, “yepyeni” Boeing 737 Max’ı piyasaya sürme hazırlıklarına hemen girişilmiş.

Motorları hacim olarak da büyümüş olan eski modellerin ağırlığı yüklendiklerinde kuyruklarını kaldıramama ihtimaline karşı da elektronik bir uyarı sistemiyle donatılmalarına karar verilmiş. İşin püf noktasının tam da bu olduğu 2022 yapımı ilk belgeselde gözümüze sokuluyor.

Kısa bir arayla, biri Etiyopya Havayolları, diğeri Endoneyza Lion Havayollarına ait iki Boeing 737 Max havalandıktan kısa bir süre sonra düşmüş ve toplam 346 kişinin ölmesine yol açmıştı. Neden mi? Çünkü MCAS denen elektronik uyarı ve otomatik müdahale sisteminden pilotlar haberdar bile edilmemişti. Küçük de olsa bu değişikliğe gerektiği gibi tepki verebilmelerine yönelik eğitim, hem vakit hem de “nakit” açısından Boeing idarecilerine fazla gelmişti.

Mutlaka yerine getirilmesi gereken, teknik olanla bürokratik olanın bağdaştırılmasına yönelik işlemler bir yana, dünyaya dağılmış uçaklarının merkeze çağrılarak, bir süreliğine de olsa atıl kalmasına yol açacak komplikasyonların uçak şirketlerini ne kadar gerdiği de malum!

İfşacılar ihtimamla korkutulur!

İkincisi 2026 yapımı iki belgeselde de, kazançtan gözü dönmüş, kameralar karşısına çıkıp üçüncü sınıf aktörler misali inkâr eden, mazeret ve yalanları peş peşe sıralayan idarecilerin insan hayatını ne kadar umursamadığı teyit ediliyor. Ya defalarca taahhüt edilmiş, güvenliği artırıcı önlemlerin gerektiği şekilde bir türlü alınamamasına ne demeli?

Ahlaksızlığa tahammülü olmayan, başta Boeing’in kalite kontrol yetkilisi John Barnett olmak üzere yıllar boyunca borsa zihniyetinin ele geçirdiği şirketin kusurlarını önce şirket yetkilileriyle, mecbur kalınca da medyayla, hatta adli yetkililerle paylaşan çalışanların Boeing’de maruz bırakıldıkları muamelelere ne demeli?

Seslerini fazla çıkarmamaları gerektiğine dair ikazlar, korkutma numaraları, şirkette sektörden sektöre sürerek pasifleştirme taktikleri, kovulma dahil muhtelif tehditler ve sonunda Barnett’in strese dayanamayarak intihar etmesi dahil, ibretlik belgesel Boeing’e yıllarını vermiş sadık çalışanlarına şirketin reva gördüklerini layıkıyla afişe ediyor.

Kazalarda ölenlerin yakınları da mütemadiyen duvara tosluyor; ancak şirketin foyalarını ortaya çıkaran ifşacılarla birlik oluşturduklarında bir şekilde seslerini duyurmaya ve adaletin yerini bulması yönünde  mesafe katetmeye muvaffak olabiliyorlar.

Geleneksel televizyon estetiğine dayandırılmış ve araştırmacı gazetecilik tarzında çekilmiş sürükleyici belgesellerin ikisi de neyse ki duygu sömürüsünde veya felaket teşhirinde aşırıya asla kaçmıyor; aksine meseleyi hem teknik, hem de ahlaki açıdan gayet yüksek bir seviyede işliyor.

İşlevsiz hâle getirilmek istenen ABD demokrasisinin hukuk sistemi bir kez daha tökezlerken Senatör Richard Blumenthal dahil, Boeing davasında taraf olanların çabalarına rağmen adaletin yerini bulması geciktikçe gecikiyor.

Bu arada geçen hafta Miami hava alanında Boeing 767 model Amazon kargo uçağının sebep olduğu 5 ölümlü kazanın sebepleri halen kesinleşmiş değil.

Nitekim Boeing hakkındaki bu iki belgeselin ispatladığı gibi bilhassa Donald Trump’ın ABD’sinde zirve yapmış tamah ve sahtekârlık, kangren olmuş bir yara kadar açık şekilde karşımızda arzıendam ediyor; gün gibi belli hakikatlerin tersini söze dökmenin müritleri inandırma kapasitesi bir yana, gerçeğin ta kendisine dönüşmesinin arzulandığı karanlık dönemde uçağa binmek de muhakkak ki Rus ruletine dönüştü!

Kürdün kamusal ağıtı

Ölüm, insan tekinin bu dünyadaki en çıplak, en tenha yalnızlığıdır. Can bedenden çekilip gittiğinde, geride kalanların göğsüne ağır bir taş gibi oturur.

Ancak o bireysel sızı, kamusal alana taşındığı andan itibaren kişisel bir keder olmaktan çıkar; toplumsal bir kimliğe, politik bir duruşa dönüşür. Yas tutulan bir keder değil, kim olduğumuzu, kiminle saf tuttuğumuzu ve hangi hakikatin arkasında durduğumuzu ele veren kurucu bir unsurdur. İnsan tek başınayken ağlar; fakat topluca yas tuttuğunda bir "halk" olur.

Halkın hafızası

Şehir meydanlarında günler boyu kurulan taziye çadırlarını yalnızca ölülerin ardından yakılan bir ağıt olarak okumak eksik kalır. Çünkü bazı ölümler, bir insanın hayatının sona ermesinden çok daha fazlasını ifade eder. Bir halkın hafızasında açılmış ortak ve sızlayan bir yarayı görünür kılar.

O meydanda toplanan insanlar, yalnızca kaybettiklerini anmakla kalmazlar; kim olduklarını, neler yaşadıklarını, neleri unutmadıklarını ve hangi geçmişle birlikte yaşamaya devam ettiklerini yeniden hatırlarlar.

Sosyolojinin kurucu zihinlerinden Emile Durkheim cenazelerin ve taziye ritüellerinin topluluğu ayakta tutan en temel harç olduğunu söyler. (Durkheim, 1912/2005). Ölümün yarattığı o derin boşluk ve toplumsal sarsıntı, ancak insanların bir araya gelerek acıyı ortak bir ritme dönüştürmesiyle tamir edilebilir. Durkheim’a göre yas, bireyin kendi keyfine bırakılmış hissi bir tepki değil, topluluğun varlığını sürdürebilmek için icra ettiği kutsal bir ödevdir.

Birbirine sarılarak ağlayan insanlar, sarsılan kolektif bilinci ve toplumsal bağı yeniden inşa ederler. Ancak bu inşa sadece bugüne ait olmayabilir, geçmişin dip dalgalarını da bünyesinde taşır.

Durkheim’ın izinden giden Maurice Halbwachs, hafızanın bireysel zihnin dar odalarına hapsedilemeyeceğini vurgular (Halbwachs, 1992). Anılar, toplumsal çerçevelerin ve mekanların içinde muhafaza edilir. Yas ritüelleri de geçmişin bugünde yeniden soluk alıp verdiği birer "hafıza mekanı"dır (Nora, 1989). Bir halkın ölülerini anması engellendiğinde, o toplumun hafızası parçalanır, kökleri kurutulmak istenir.

Keder

İşte tam bu noktada iktidarların en karanlık yüzüyle karşılaşırız. Judith Butler’ın o sarsıcı sorusu düşer aklımıza: "Hangi hayatlar yas tutulabilirdir?" (Butler, 2004). İktidar, kendi makbul vatandaşının kaybını "ulusal yas" ilan edip bayrakları yarıya indirirken ötekileştirdiği, sınırın dışına sürdüğü, "düşman" veya "mülksüz" saydığı bedenlerin kayıplarını yas tutulamaz ilan eder (Butler, 2009). Bir hayatın yas tutulabilirliğini elinden almak, o hayatın aslında hiç var olmadığını, öldürülmesinin dahi bir şiddet sayılmayacağını iddia etmektir. Ölen kişinin ardından yas tutmayı yasaklamak, onu ikinci kez katletmektir.

Kürt halkının coğrafyasında yas, tam da bu yüzden hiçbir zaman yalnızca özel alanda çekilen bir keder olmadı.

Kesintisiz yasaklar, faili meçhul cinayetler, kimliksiz bırakılmak istenen mezarlar ve sürgünlerle biçimlenen bu coğrafyada yas mekanını sokaklarda, parklarda, meydanlarda buldu. Bir direnişe ve adalet çığlığına dönüştü. Dengbejlerin gırtlağından dökülen bir ağıt (kilamên şînê), resmî tarihin üzerini örttüğü hakikati kuşaktan kuşağa taşıyan canlı bir hafıza sarayı oldu (Halbwachs, 1992). Kürtler için yas tutmak muktedirlerin unutturma politikalarına karşı "Biz buradayız. Yaşadık, direndik ve unutmadık" demenin en politik, en direngen yoludur.

Yarım asra yaklaşan bir yıkımın, inkarın ve şiddet politikalarının karşısında duran bu kolektif ruh, sadece kederi paylaşmakla yetinmedi; muktedirlerin tahakkümüne karşı sarsılmaz bir varoluş iradesine dönüştü. Annelerin beyaz tülbentlerinde, meydanlarda yan yana gelen omuzlarda ve bastırılmak istenen her çığlıkta büyüyen bu kenetlenme, Kürt halkının kendi hakikatine ve geleceğine sahip çıkma kararlılığının ifadesidir.

Yas mekânları, inkârın karanlığına karşı yakılan birer hafıza meşalesi olurken, toplumsal bağları her defasında yeniden ören, yok sayılmaya çalışılan bir halkın politik özne olarak tarih sahnesindeki dirayetini simgeler.

Bugün, onlarca yılın acısıyla yoğrulmuş bu ağır miras, yalnızca geçmişin yasını tutmanın ötesine geçerek barışın ve onurlu bir geleceğin kurucu iradesini taşımaktadır. 

Çekilen bunca acının ve tutulan kesintisiz yasların ardından barışa doğru evrilen bu tarihi eşikte Kürt halkı acısını bir intikam hırsına değil, adaleti ve eşitliği temel alan toplumsal bir iyileşme iradesine dönüştürmüştür. ağıtların büyüttüğü bu direnç savaşın ve şiddetin kıskacından çıkıp kadim bir helalleşme ve hakiki bir yüzleşme zeminine ulaşmanın en güçlü teminatıdır.

Çünkü ancak tutulmasına izin verilen yaslar ve tanınan hakikatler üzerine inşa edilen bir barış geleceği herkes için kalıcı ve onurlu kılabilir.

(BY/EMK)

Kaynakça

·  Butler, J. (2005). Kırılgan hayat: Yasın ve şiddetin gücü (B. Ertür, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

·  Butler, J. (2020). Savaş tertipleri: Hangi hayatların yası tutulur? (Ş. Öztürk, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

·  Durkheim, E. (2005). Dini hayatın ilkel biçimleri (F. Aydın, Çev.). İstanbul: Ataç Yayınları. (Özgün eser 1912).

·  Halbwachs, M. (2017). Kolektif hafıza (B. Barış, Çev.). Ankara: Heretik Yayıncılık. (Özgün eser 1950).

·  Nora, P. (2022). Hafıza mekanları (M. E. Özcan, Çev.; T. Takış & U. Coşkun, Yay. Haz.). Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Kamulaştırıldım mı?

Türkiye’nin en çok okunan gazetesi Resmi Gazete malum. O kadar ki arada sırada yoğunluktan sayfaya girilemiyor.

Yazın son günü olan 31 Ağustos’ta bir karar yayımlandı. https://bianet.org/haber/eskisehirde-nadir-elementler-icin-2-milyon-metrekare-acele-kamulastirildi-322988 Eskişehir’in Sivrihisar ve Beylikova ilçelerindeki nadir elementlerin acele kamulaştırılmasına karar verilmiş.

Bu işlemin başındaki “acele” vurgusu aklıma Kemal Tahir’in karakterlerinin “Amanı bildin mi amanı? Aman hemen olsun, aman şimdi olsun” diyerek koşturmalarını getiriyor.

Kamu idaresi “amanı bildin mi amanı? Hemencecik kamulaştıralım, aman bir saniye geç kalmayalım” diye bağırıyor sanki. Eskiden birinin arazisi kamulaştırılınca genelde üstünden yol geçerdi, okul veya hastane yapılırdı. Artık bu devir bitti.

Sen köyünde oturuyorsun, diyelim. Önce çok büyük siyah arabaları olanlar geliyor. Tozlanmaya gelemeyen ayakkabıları, havalı güneş gözlükleri, pahalı takım elbiseleriyle boy gösteriyorlar. Keskin bakışlarla etrafı bir güzel inceliyorlar. Sonra o meşhur kararlar geliyor. Acilen kamulaştırılan yerler o siyah arabalıların şirketlerine hop diye gidiyor.

Şimdi şirkete vermek için kamulaştırılanların yanında bir de kamu eliyle yapılanlar özelleştiriliyor. E o da zaten şirkete gidiyor. Benim anlamadığım sonuç aynı ise neden bu işlere iki ayrı isim koyuyorlar?

Neyse biz gelelim benim şahsi meseleme. Nadir elementler nerede çıktı? Benim kütüğün olduğu köyde! Rahmetli babam da kendince nadir rastlanır insanlardandı. Hem ezbere uzun şiirler okuyup hem güreşte madalyalar kazanabilen biriydi. Şimdi anlıyorum ki yetiştiği topraktan olmuş.

Konu bu denli kişiselleşince ben de araştırmalarımı derinleştirdim tabii. Bu kamulaştırmanın önü arkası nerelere varıyor, bize de bir faydası var mı anlamak istedim.

Öyle kamulaştırmadan para alır mıyız, benim hisseme kaç para düşer merakı değil tabii. Kamulaştırılan alan epey büyük, nadir elementler gün yüzü görecek. Memlekette nadiren bulunan kıymetlerin kıymetini bilenler de buralara gelecek elbette.

İşte bu gelecek olanlar, bizlerin de kıymetini bilir mi, bizimle ilgili bir düşünceleri var mı diye meraklandım. Elbette varmış!

Epey gizli kapaklı toplantıyı çaktırmadan izlemek için elimden geleni yaptım. Köy kahvelerinde zaman geçirdim, tarlaların derelerin etrafında etrafa kulak kabarttım, günbatımı izliyorum diyerek boş arazilerde gezdim, Aşağı Kepen, Yukarı Kepen bırakmadım dolaştım. Öğrendiklerimi sizlerle paylaşıyorum.

Efendim, bu kamulaştırmaymış gibi yapılan özelleştirmelerin sonunda şirketler kendilerine bırakılan alanlarda bir tür beylik kuracaklarmış.

Evet, yanlış duymadınız. Her şirketin etrafı çitle çevrili, kapısında güvenliği olan beylikleri olacakmış. Bundan böyle beylikler kendi aralarında ticarete de başlayacakmış.

Eh bunca beyin, beyliğin olduğu yerde getir götüre, kazıya, çifte çubuğa, toz almaya, yemek yapmaya eleman gerekecekmiş.

Kamulaştırma kararlarının paylaşılmayan ekinde deniliyormuş ki “İşbu karar ekinde gösterilen arazide yaşayanlar ile nüfus kütüğü burada bulunanlar da gerekli hizmetlerin temini maksadıyla esas işi yapacak şirketin istifadesine sunulmak amacıyla kamulaştırılmıştır”.

Ben de o arada kamulaştırılmışım haberim yok!

(ÖE/EMK)

Janrların sınırlarında özgürleşen Türkçe rock

Türkçe müziğin farklı alanlarına bakan önceki üç yazımda incelediğim başlıklar, janrların kendilerinden çok onları etkileyen koşullar ve güç dengeleriyle ilgiliydi. Ekonomik ve kültürel düzen değiştikçe müziğin üretim biçimi, dolaşımı ve sanatçının hareket alanı da değişti. Bu yazı dizisinin dördüncü ve son yazısında ise tabloya biraz daha iyimser bir yerden bakmaya çalışacağız: Belki de işler bütünüyle kötüye gitmiyordur.

Türkiye’de rock ve onun çevresinde gelişen bağımsız müzik, bu ihtimali ciddiye almak için yeterince işaret taşıyor. Heyecan verici olan, Türkçe rock müziğinin eski etki alanına kavuşması ya da yeni bir “rock patlaması” değil. Tam tersine, sahne bugün hâlâ yeni seslere alan açabiliyorsa bunun nedenlerinden biri, artık yalnızca “rock” tanımına uymak zorunda olmaması.

Bu dönüşüm bir anda ortaya çıkmadı. 2000’lerden itibaren rock, farklı müzikal dillerle kurduğu ilişkiyi daha görünür kıldı. The Strokes yalın grup formunun çekiciliğini yeniden hatırlatırken Radiohead elektronik müziğin araçlarını beste mantığına yerleştirdi. Gorillaz ise hip-hop, dub, elektronik müzik ve pop arasında dolaşan başka bir “grup” fikri önerdi.

Elbette rockın başka janrlarla ilişkisi 2000’lerde başlamadı. Türün tarihi, bluestan folka, funktan elektronik müziğe uzanan karşılaşmalarla yazılmıştı. Bu dönemde değişen, söz konusu karşılaşmaların deneysel örneklerle sınırlı kalmayıp popüler rockın olağan araçları arasına yerleşmesiydi. Programlanmış ritimler, synthler ve samplelar grup formlarına rahatlıkla dâhil oldu. Değişen müziğin melezliği değil, bu melezliğin sıradanlaşma derecesiydi.

Bir başka önemli değişim ters yönden bakıldığında daha rahat görülebilir. Artık yalnızca rock grupları elektronik müzikten, rap ya da folktan beslenmiyor; başka janrlardan gelen müzisyenler de rock ve punk kültürüyle ilişkilendirdiğimiz sahne estetiğini, dinleyici çevresini ve performans biçimlerini paylaşabiliyor. Böylece müziğin hangi araçları kullandığından çok, nerede üretildiği ve hangi sahnenin parçası olduğu önem kazanıyor.

Türkiye’de rock, Anadolu rockın psikedelik ve folk etkilerinden sonraki kuşakların elektronik ve deneysel arayışlarına kadar hiçbir zaman dışarıya kapalı bir alan olmadı. Bugünün farkı, müzisyenin bu geçişleri eskisi kadar tarif etmek zorunda kalmamasında.

Jakuzi’nin synthlerle kurduğu karanlık dünya, Lalalar’ın yerel müzikal hafızayı elektronik groovelarla buluşturması, Büyük Ev Ablukada’nın art-rock ile pop ve rapten devraldığı ifade biçimleri, Altın Gün’ün folk eserlerini modern formatlarda eritmesi yan yana düşünüldüğünde ortak bir “Türkçe rock/alternatif soundu” aramak pek anlamlı değil. Synth, sample, distorsiyon ya da mikrotonal melodiler artık janr belirleyici elementlerden çok ortak bir müzikal sözlüğün parçaları.

Bunun sonuçları yalnızca şarkıların içinde duyulmuyor. Janrlar hâlâ bir şarkıyı tarif etmeye yarıyor ama müzisyenin nerede çalacağını, kiminle yan yana geleceğini ya da hangi dinleyiciye ulaşacağını eskisi kadar belirlemiyor.

Aynı sahneyi paylaşan sanatçıları ortak bir sounddan çok mekânlar, dinleyiciler ve bağımsız dolaşım ağları bir araya getiriyor. “Rock yeniden yükseliyor” ifadesi bu değişimi anlatmaya yetmiyor. Rock bir şemsiye janra dönüşmüş de değil; taşıdığı alternatif sahne fikri artık kendi müzikal sınırlarından daha geniş bir alana yayılıyor.

Bu değişimin nedeni yalnızca estetik kaygılar değil. Yeni üretim biçimleri müzisyenlerin çalışma yöntemlerini de dönüştürdü. Bir bilgisayar, birkaç yazılım ve temel kayıt ekipmanı, yıllar önce büyük bir stüdyonun gerektirdiği üretimin önemli bir bölümünü eve taşıdı. Şarkı prova odasında başlayıp bilgisayarda bitebilir; bilgisayarda başlayan bir fikir sahnede bambaşka bir biçim alabilir. Üretim araçlarının birbirine yaklaşması, farklı janrların çalışma pratikleri arasındaki mesafeyi de azalttı.

Dijital dağıtım konser mekânı yaratamaz

Bugünkü müziğin büyük paradokslarından biri burada: Müzik üretmek tarihin belki de hiçbir döneminde bu kadar erişilebilir değilken müzisyen olarak hayatta kalmak aynı ölçüde kolaylaşmadı. Evde albüm kaydedebilmek bazı maliyetleri azaltabilir; fakat prova odasının, konserin ya da turnelerin masraflarını ortadan kaldırmaz.

Dijital dağıtım konser mekânı yaratamaz; bir şarkıyı dünyanın her yerinde erişilebilir kılmak da onun duyulacağı anlamına gelmez. Teknoloji üretimin önündeki bazı kapıları kaldırdı ama müzisyenin karşısına görünürlük, mekân, turne maliyetleri ve zaman gibi başkalarını çıkardı.

Türkiye’deki bağımsız sahnenin bugünkü canlılığı, ironik biçimde biraz da bu çelişkinin ürünü. Küçük plak şirketleri, kendi kayıtlarını yapan müzisyenler, bağımsız konser organizasyonları ve ülke dışında dinleyici çevrelerine ulaşabilen sanatçılar mevcut. Yapı, merkezi bir endüstrinin planladığı hareketten çok küçük üretim adalarının toplamına benziyor. Bu dağınıklık ilk bakışta bir zayıflık sayılabilir; oysa merkez zayıfladıkça merkeze benzeme zorunluluğu da azalıyor. Bir grubun birkaç bin kişilik bir dinleyici kitlesiyle müzik yapmayı sürdürebilmesi, eskiden ticari başarısızlık sayılabilecek bir ölçeği mümkün kılıyor. Herkes için anlaşılır olma zorunluluğu kalktığında tuhaflaşmak biraz daha ucuzluyor. Dijital çağın bağımsız müziğe sunduğu en önemli imkân belki de milyonlara ulaşmak değil, milyonlara ulaşmadan var olabilmek.

Tam bu noktada İrlanda ile Türkiye sahneleri arasında bir karşılaştırma yapılabilir. İrlanda’da aynı kültürel hareketlilik içinde anılan müzisyenlerin birbirine benzemesi gerekmiyor. Kneecap’in çıkış noktası politik hip-hop, Lankum’unki geleneksel folk müziği; buna rağmen ikisi de alternatif sahnenin dinleyici, festival ve dolaşım ağlarında yer bulabiliyor. Önemli olan onları “rock” başlığı altında toplamak değil, farklı janrların aynı sahne içinde hareket edebilmesi.

İki ülke arasındaki daha belirleyici fark maddi ve kurumsal altyapıda ortaya çıkıyor. Dublin ile İstanbul yüksek kiralar, daralan çalışma alanları ve kırılgan küçük mekânlar gibi benzer baskılara sahip. Ancak İrlanda’da devlet sanatçının çalışma hayatının birden fazla aşamasına dâhil oluyor. Arts Council araştırma ve üretime burs sağlıyor; Basic Income for the Arts geçim güvencesizliğine müdahale ediyor; Culture Ireland ise yurt dışındaki festival ve konserlerin dolaşım maliyetlerinin bir bölümünü karşılıyor. Böylece üretim zamanı ve uluslararası dolaşım birbirinden tamamen kopmuyor.

Türkiye’de bağımsız çağdaş müziğin üretim koşullarına dönük benzer bütünlüklü bir kamu politikası bulunmuyor. Kamusal kaynaklar ağırlıkla devlet kurumları, dönemsel etkinlikler ve proje bazlı destekler üzerinden işlerken müzisyenin çalışma zamanı, bağımsız mekânların sürekliliği, üretim maliyetleri ve uluslararası dolaşım aynı yapının parçaları olarak ele alınmıyor. Bu boşluğu büyük ölçüde sanatçılar, küçük plak şirketleri, konser mekânları, bağımsız organizatörler ve festivaller doldurmaya çalışıyor.

Estetik özgürlük

Aradaki fark, kamunun sanatsal üretimin hangi aşamasında sorumluluk aldığıyla ilgili. Görünürlük kazanmış sanatçının üretimine alan açmak başka, henüz ekonomik karşılığı olmayan üretim için gereken zamanı ve çalışma koşullarını kültürel altyapının parçası saymak başka. İrlanda’daki sistem bütün sanatçıları ekonomik güvencesizlikten kurtarmıyor; fakat üretimin maliyetini yalnızca sanatçının kişisel dayanıklılığına bırakmayan bir güvenlik ağı yaratıyor.

Türkiye’deki yaratıcı hareketlilik ise çok daha büyük ölçüde sanatçıların kendi kurduğu ekonomik ve sosyal ilişkilere yaslanıyor. Bu nedenle küçük bir plak şirketinin, konser mekânının ya da bağımsız organizatörün kaybıyla yeni bir grubun kaydını yayımlayabileceği, dinleyiciye ulaşabileceği veya başka sanatçılarla temas kurabileceği kanallardan biri de kayboluyor. Sahnenin merkezsizliği estetik özgürlük yaratırken aynı merkezsizlik maddi açıdan ciddi bir kırılganlığa dönüşebiliyor.

Bu karşılaştırmanın asıl önemi bir ülkeyi diğerine model göstermek değil, kültürel desteğin nerede başladığını tartışmaya açmasında yatıyor.

Sanatçıyı görünür hâle geldikten sonra desteklemekle henüz görünür değilken çalışabileceği zamanı ve dolaşabileceği alanı korumak bambaşka yöntemler. Bağımsız bir sahnenin sürekliliği yalnızca başarılı isimlere değil, henüz ekonomik karşılık bulmamış çalışmaların ne kadar süre yaşayabildiğine de bağlı.

Tam da bu nedenle başarı ölçüsünü değiştirmek gerekiyor. Büyük konserler, yüksek dinlenme rakamları ya da uluslararası çıkışlar görünürlüğü gösterebilir; fakat sürdürülebilirliği tek başına kanıtlamaz. Daha önemli ölçüt, sahnenin henüz başarıya dönüşmemiş üretime ne kadar alan bırakabildiğidir. Çünkü estetik risk yalnızca sanatçının ne yapmak istediğine değil, başarısız olmanın maliyetine de bağlıdır. Her şarkının karşılık bulması, her konserin dolması, her albümün yatırımını hemen geri kazanması gerekiyorsa biçimsel özgürlük kâğıt üzerinde kalır.

Yeni bir şey deneyebilmek için bazen kötü bir şarkı yazabilmek, küçük bir salonda az kişiye çalabilmek, yön değiştirebilmek ve ilk deneme karşılık görmediğinde ikinciyi yapabilecek durumda kalmak gerekir. Sağlıklı bir müzik sahnesinin belki de en önemli işlevi budur: Sanatçıya yalnızca üretme hakkı değil, yanılma payı da bırakmak.

Sektörün taşıdığı umut, kusursuz ya da güvenli bir sistem kurulmuş olmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine, ekonomik olarak kırılgan, kurumsal açıdan parçalı ve büyük ölçüde kendi ilişkilerine yaslanan bir alandan söz ediyoruz.

Buna rağmen ana akım başarının dışında yaşayabilen küçük ölçekli ekosistemler müzisyene hâlâ bir miktar deneme payı bırakıyor. Bugün Türkçe rock ve alternatif sahnesindeki iyimserliği mümkün kılan, kazanılmış başarılar değil; sahnenin sanatçılara hâlâ kaybetmeyi göze alabilecekleri alanlar açabilmesi.

(ECS/NÖ)

12’sindeydi Eylül’ün

Ferid Edgü’nün Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı romanında "Bir varmış bir yokmuş, evvel saman içinde kambur zaman içinde" der ve Çakır’ın hikâyesini anlatır: "Bir yalnızlığı, ahırda atlarla paylaşmak ne demek bilir misin? Bilemezsin. Hiç kimse bilemez. Kambur olmayan ve ahırda atlarıyla yatmayan hiç kimse."

Yine bir başka romanda; Suat ve Süreyya beş yıllık evlidir. Necip ise arkadaşları ve aynı zamanda Süreyya’nın kuzenidir. Necip de âşıktır Suat’a.

Bir eylül güzünde Suat’ların Boğaz'daki evleri olan yalıda yangın çıkar. Suat Hanım yalıdaki odasına kapanmıştır, yangına rağmen yalıyı terk etmez. Necip âşık olduğu Suat’ı kurtarmak için yalıya koşar, Süreyya da ardından. Yangında Suat, Süreyya ve Necip; üçü de kurtulamaz, ölürler.

Kısa özeti bu olan Mehmet Rauf’un Eylül romanı, bundan tam 125 yıl önce Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilir. Bir yıl sonra da kitap olarak yayımlanır. Edebiyatın ilk psikolojik romanı olarak literatüre girer Eylül. İki erkek bir kadın arasında geçen bir romandır Eylül.

Mehmet Rauf’un Eylül’ünü elbette 46 yıl önce belki romandaki gibi yangınla perdeyi kapatan olarak değil! Ya da Edgü’nün Kambur Çakır’ının ahırdaki yalnızlığının romanı olarak değil; sadece iki eylüllü roman olarak telaffuz etmiş oldum.

Ama bir kâbus / karabasan / felaket gibi ülkenin geleceğini karartıya boğan 12 Eylül'e gönderme olsun diye de adeta o eylül yalnızlaştırması durumunu hatırla(t)mış olmak için yazdım.

Rauf’un Eylül’ünde üç ana karakter ve diğer yan karakterlerin psikolojisi, ilişkileri edebiyatın sınırları içinde tartışılır. Çakır’ın ise yalnızlığında…

Ama sahici 12 Eylül, o meşum eylülün yazdan kalma bir gününün sabahında "İkinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir…" anonsu ile başlar gerçek hikâye. Ve bitmez… Bugünlere kadar adeta süredurup gelir. Ve her 12 Eylül seneidevriyesinde kendini güncelleyip hatırlatarak…

Her defasında toplum, o 12’sinden vurmuş / vurulmuş eylülün askerî darbe politikasının icraatlarını yarım asrı bulan zaman diliminde adeta edebî bir acı günlük gibi her birimize yeniden hatırlatır.

Mahpus damında "besle(n)meyip asılan" gencecik insanlar. Dışkı yedirilenler, upuzun işkence seansları, ucu açık tutsaklıklar, kafileler hâlinde işten atmalar, uzak sürgünlükler ve daha niceleri…

Tarihler 12 Eylül 80’i güncellerken uygulamada yeni kavramlarla tanışmalar; kanun hükmünde kararnamelerin temel yasa misali kalıcılaşması!

Evet, eylülün gölgesindeki o yakıcı yaz sıcağı adeta kızgın saçtaki yağ hâlinin serencamının bir başka sahici eylül romanının güncellenmesini edebiyata çok geniş yaşanmışlıklarıyla sunuyor sanki!

Dijital 12 Eylül Müzesi açıldı: Geçmiş Bugündür
İŞKENCE HARİTASI / İL İL HAK İHLALLERİ
Dijital 12 Eylül Müzesi açıldı: Geçmiş Bugündür
17 Eylül 2022
Selma Gürkan: En karanlık anda bile ışık yol buluyor
12 EYLÜL TANIĞI, BUGÜNÜN LİDER KADIN SİYASETÇİSİ
Selma Gürkan: En karanlık anda bile ışık yol buluyor
12 Eylül 2021
Sayılarla 12 Eylül Askeri Darbesi
12 EYLÜL
Sayılarla 12 Eylül Askeri Darbesi
12 Eylül 2001

(ŞD/EMK)

Ne yapmalı, nasıl yapmalı?

Tarihin bir dönemecini geride bırakıyoruz. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile gelişen süreçte önemli bir eşik aşılıyor. Eşikten ileriye baktığımızda, toplumsal barışı inşa edebilmek için kat etmemiz gereken uzun bir yol bulunuyor. Böylesi süreçlerde başarıya götüren yaklaşım iki soruyla beliriyor: Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?

İnsanın sorduğu ilk soru olmayabilir. Fakat ilk insanın da sorduğu, her insanın da sormaya devam ettiği bir soru. Soruların en anlamlısı olduğunu iddia edebilirim; en zoru olduğunu da.

Bu, başkasına yöneltilen bir soru değil. İnsan kendisine sorar. Bazen yalnızca kendisine, bazen de parçası olduğu topluluğa yöneltir. Topluluğa sorarken kendisini de onun içinde görür. Soruyu anlamlı kılan, insanı edilgen kılmayı reddetmesidir. İnsanı özne olarak görür, irade sahibi kılar. Sorumluluk yükler. Bir başkasına havale etmez, bir başkasından beklemez, kendisini dışarıda tutmaz. Soruya, soranın kendisi cevap olmalıdır.

“Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusu yalnızca bir itiraz değil. Bir şikâyet, sitem ya da tepki de değil. Elbette yaşanmışlıkların eksik ve yetersiz yönleri bütün boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Yanlış ve çarpık olan eleştirilmelidir. Ancak eleştirmek, yakınmak ya da geçmişe takılı kalmak bizi ileriye taşımaz. Bu soru, geçmişten ders çıkararak yönümüzü geleceğe çevirmemizi sağlar.

Peygamberlerin, filozofların ve halk önderlerinin idealize ettikleri yaşama ulaşmak için sürekli üzerine düşündükleri ve cevap aradıkları bir soru. Kitaplara adını verir; özü gereği üretim odaklıdır. Statik değil, dinamik bir yapı taşır. Harekete geçirir. Emek ve çaba ister.

Kapsayıcıdır; kimseyi dışlamaz, herkesi sürece katar. İnsanı teorinin de pratiğin de öznesi kılar. Bu yönüyle demokratik bir karakter taşır. Kolektivizmi çağırır, komünaliteye götürür.

İnşa etmek, yol açmak ve yürümek ister. Tarihte bunun çok sayıda örneği vardır. Tapduk Emre, yürürken gördüğü talebesi Yunus Emre’ye, “Yola çıkıp varmayan, yoldan çıkıp varan yoktur” der. Bir bilge de “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar” der. Birbirini tamamlayan bu tarihsel sözler, esas itibarıyla “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusuna cevap verir. Zaman ve mekân farklı olsa da hakikat açığa çıkar: Yola adım atan ve yoldan çıkmayan, amacına ulaşır.

Küçük ya da büyük, bireysel ya da toplumsal hedeflere ulaşmanın yol ve yöntemini arayan bir soru. Hedef belirlenir. Verili koşullar enine boyuna incelenir. Eldeki imkân ve olanaklara bakılır. Duygulara yenik düşmeden, somut gerçekliğin somut tahlili yapılarak bir denklem kurulur. Denklemi doğru kurmak, yol haritasını çizmektir. Hedefe ulaşmak için yolu adımlayacak irade gerekir. Ortaya konulan akıl ve irade gücü, “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusunun cevabını getirir.

Beklentili bir ruh hâline girmeden, bir kurtarıcı aramadan, kendimizi özne olarak görerek; bireysel ya da toplumsal sorun her ne olursa olsun çözümü sağlayacak yolu bulmalıyız. Enerjimizi kısır tartışmalarla tüketmek yerine çözüme ve üretime kanalize etmeliyiz.

Barış sürecinde bozulan ilişkilerin düzeltilmesi, baş aşağı edilenin yeniden ayakları üzerine dikilmesi ve idealize ettiğimiz yaşamın inşası güzergâhımızı oluşturuyor. Bu güzergahta hep birlikte yürümeyi başarırsak hedefe ulaşmamız mümkün oluyor. Mesleki perspektiften baktığımda ise boşaltılan köyler, toprak altında kalan tarih ve kimliğini yitiren kentler konusunda “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusuna yoğunlaşmak gerekiyor.

“Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusu, toplumsal barışı inşa sürecinde hepimizi özne hâline getiriyor. Katkı sağlayabildiğimiz yerden bu soruyu sormalıyız. Barışı birlikte kurmalıyız.

Barışın inşasında, meslek alanım olan mimarlıkla ilgili birkaç konuyu bir sonraki yazıda tartışmaya açacağım.

(DK/NÖ)

Çatışmayıp barışmak kültürü

Adını “Çatışma Çözümü” olarak koyacağımız “Çatışmalı Toplumlarda Anlaşmazlıkların Çözümünde Arabuluculuk” mevzusu hayli zamandır özellikle dünyanın çatışma ortamı olan ve süren coğrafyaları için her daim gündemde olan bir konu.

Bunun için çok ciddi kuruluşlar önemli bütçeler ayırıp konunun uzmanları ile bizzat çatışmalı bölgelerin aktörleri/taraflarından seçtikleri ilgilileri bu programa dahil edip eğitiyorlar. Ortam uygun oldukça da çatışmalı ülkelerde çatışma çözümü konusunda konferanslar da verip çaba gösteriyorlar.

E, bizim ülkemizde de maalesef neredeyse son elli yıldır şiddet, hatta konunun uzmanlarınca “düşük yoğunluklu savaş hâli” denen ortam nedeniyle 1990’lı yıllardan bu yana artık sayısı unutulacak kadar zamana yayılı aynı mevzu ile yüz yüze kalındığının farkındayız.

Geleceğe dair umutvar eksenle nihayet bir süreç başlamış oldu. Takdir edilmeli ki bu tür süreçler dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde hayli zor koşullarda ve zaman zaman tökezleyip aksayan ama yeniden başlayan, elbette sonuca da giden süreçleri yaşadı/yaşıyor.

Umuyor ve diliyoruz ki bizde de sıkıntı yaratacak aksama, engelleme ve provokatif durumlara fırsat verilmeden süreç hakkaniyetli bir şekilde devam edip amacına ulaşır.

Çatışmadan barışa evirilen sürecin ana teması “yenen” ve “yenilen”in olmadığı, tarafların “kazan-kazan” felsefesi ile işleyen süreçten mutlu olduğu bir işlevselliktir aslolan.

Ve yine esas mesele yüzdelik içinde oranı az da olsa ortaklaşılan yüzdelik oranının giderek yükseltileceği bir iş birliğinde kararlı olunması hâlidir.

Tabii ki Türkiye için pek de kolay olmadığı hepimizin malum-u alisi.

Ucu yüz yıl evveline ulaşan bir “tekli kimlik” ısrarının sokağa yansıyan yüzü, şehrin adlarından biri “Amed” ile telaffuz edilen spor kulübü olan Amedspor formasına/adına dahi tahammülsüzlüğün hâletiruhiyesinin sokağa, sıradan insana yansıyan yüzünü çözmek bile başlı başına mesele ve kolay değil.

Anlamak gerek ki zamana ihtiyaç var. Ama zamana ihtiyacı anlamak ve bilmek gerekirken, karar vericilerin zamanı iyi yönetmesine de çok ihtiyaç var.

Öyle ki bütün bu “zaman” ve “yönetme” mevzusu gündelik politikanın “ısırgan”, itici, tahripkâr dilinden uzaklaşıp zarif ve kucaklayıcı/kabullenici, ötekileştirmeyen eşitler arası ilişkilenmeyi öne çıkaran bir dilde ısrar edilmek zorunda.

Dünyada global ve kimi yerlerinde de lokal savaşların hemen hepsi sıkılan bir kurşun ya da patlatılan bir bombayla başlamış. Ama sonrası bir masa etrafında barışta ısrarla da sonuçlanmış.

Bu sebeple sıkça telaffuz edilen savaş yerine barışın kudretine inanarak sürecin sahiplenmesinde ısrar ve kararlılık, sanırım, en doğrusu…

(ŞD/NÖ)

Din ile sanat aynı işe yarar mı?

Yarıyor! İbadet etmek ya da sanatla uğraşmak insanı sakinleştiriyor. İroniler, benzetmeler, alıntılar havada uçuşuyor. 2026 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan Ghost in the Cell – Hücredeki Hayalet, ilginç bir korku-komedi filmi. Hitchcock ve Almodóvar’ın torunu film çekmiş sanki. Hatta fazlası var. Toplumsal, siyasal eleştirileriyle insan denen canlıyı, ilişkileri, ölümü irdeleyen ve aynı zamanda her şeyle dalga geçen bir yaklaşım seyirciyi etkiliyor. Eğlenmek için değil, düşünüp tartışmak için seyredilir; film bitince de dans edilir bence.

Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Joko Anwar, Endonezya sinemasının önemli isimlerinden. 1976 doğumlu. Kung fu ve korku filmleri izleyerek büyümüş. Gazetecilik yaparken sinema dünyasıyla tanışmış ve Nia Dinata’nın “Birlikte senaryo yazalım” teklifiyle de bu dünyaya girmiş. Ülkesinin “Oscar”ı sayılan Citra Ödülleri’ni birkaç kez kazanmış. Bazıları uluslararası olmak üzere toplam sekiz ödül sahibi.

Anwar’ın son filmi Hücredeki Hayalet, gece yarısı bir gazetenin yazı işlerinde tek başına haber yazan bir muhabirle başlıyor, sonra olaylar hızla gelişiyor ve Endonezya’nın başkenti Cakarta’da bir hapishanede geçiyor.

Güneydoğu Asya’da 17 bin adadan oluşan bir ülke Endonezya, nüfusunun çoğunluğu Müslüman. Filmde sık sık tekrarlanan “Burası Endonezya, Norveç değil” cümlesine yabancı değiliz. Sanki film bu topraklarda çekilmiş gibi. Gazetecinin Borneo ormanlarını talan eden maden şirketiyle ilgili haber yapması, işçi ölümlerinden bahsetmesi tanıdık geliyor. Haberin başlığı: “Bu orman sadece ağaç değil, bizim evimiz.” Size de tanıdık gelmedi mi?

Devlet korumasındaki maden şirketi, yasa dışı madencilik, şüpheli işçi ölümlerinden bahseden bir gazeteciyle başlayan film, hapishanedeki cinayetlerle sürüyor. Filmin tamamında görselliğin etkisi üst seviyede. Zaman zaman Rönesans tablolarının resmigeçidini izlemek, cinayet anlarında ise görüntüye kilitlenip kalmak mümkün. Uzakdoğu sporlarının kavgayla, dansla birleştiği sahneler de etkileyici.

Cinayetlerin görselliği müthiş çarpıcı. Ölümle sanatı birleştiren bir yönetmenle karşı karşıyayız. Ölüler sanat enstalasyonu gibi, herhangi bir sergideki heykellere benziyor. Cesetler sanata dönüşüyor ve yönetmen, “İnsan ne yaparsa kendine yapar,” diyerek seyredeni şaşırtıyor. Aristoteles’ten Kierkegaard’a, Adler’den Freud’a uzanan düşünceler konuşuluyor, tartışılıyor, hem de hapishanenin tam ortasında.

Eleştirmenlere göre film “grafiksel korku, kara mizah ve sosyal eleştirinin enerjik bir karışımı”. Keskin bir siyasi hiciv örneği. Resmî ikiyüzlülük, kurumsal suiistimaller, güçlünün ayakta kalmasıyla orman kanunlarının hüküm sürmesi ele alınıyor. Oyuncular çok başarılı. Her oyuncu sırası gelince öne çıkıyor. Korkunun zirve yaptığı anlarda herkes hücresine koşup kendini kilitliyor. Kavga sırasında yumruk atarken dans etmeye ya da duaya başlıyorlar.

İnsan doğası ve dayanışma üzerine düşündüren, hayatta kalmanın yollarını arayan, aratan film keşke sinema salonlarında gösterilse.

Hücredeki Hayalet, Joko Anwar’ın bugüne kadarki filmleri arasında en cesuru olarak kabul ediliyor. Estetik ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kaotik ve absürt doğaüstü unsurların ardında gerçek hayat gizli. Şamanizm ve büyü rahatsız edici değil.

Eleştirmenler film için korku, aksiyon ve komedinin başarıyla birleştirilmesi diyor ama bence yeterli bir tanım değil, avangart rüzgârların etkisi eklenmeli. Avangart terimi ilk kez ütopyacı sosyalistler tarafından siyasi bir terim olarak kullanılmış. Radikal avangart tavırların bir türlü yerine oturmadığı, iz bırakamadığı günümüz dünyasında Joko Anwar, “Bu iş böyle yapılır,” diyor.

Yönetmen sosyal medyada oldukça aktif. Eylül 2009’da Twitter hesabında, gün içinde 3 bin takipçi kazanırsa markete çıplak gideceğini yazmış. 13 binden fazla takipçi kazanınca sözünü yerine getirip tartışmalara neden olmuş. 2024 yılında yayımlanan, yedi bölümlük bir Netflix dizisine de imza atmış: Joko Anwar’ın Kâbusları ve Gündüz Düşleri. Bundan sonra ne yapacağını izlemek gerekiyor.

Hücredeki Hayalet’i arayıp bulup kaçırmayın derim. Filmin sonunda yazılar akmaya başlayınca da yerinizden kalkmayın, en sonda film ekibinin dansları var. Güzel bir müzik “Herkes çabuk dansa katılsın, hadi, eller havaya” diyorlar.

(AB/NÖ)

Sizi biz sizden iyi biliriz

Cassandra Wilson’ın hatırasına…

Varlık vergisinden muzdarip olmuş bir ailenin evinde devletin icraatını savunuyordu.

Ben o dönemi yaşamamış biri olmama rağmen mevzuyu nispeten yakın yıllarda Türkçe yayımlanmış muhtelif yazılı kaynaklardan, gazetelerden, dergilerden, kitaplardan, ansiklopedilerden teferruatlı biçimde öğrenmiş ve aslında aile içinde pek konuşulmayan yaşanmışlıklarla birleştirmiştim.

Lakin milliyetçi damarı olduğunu bildiğim yakın arkadaşımla bu ve buna benzer mevzuları tartışmamam gerektiğini hissediyor ve o ana kadar aramızdaki yakınlıkta daha şahsi meselelerin değerinden hiç şüphe duymuyordum.

Benden çok daha fazla okumuş ve yazmış, Türk kimliği tartışılamayacak açık görüşlü bir dostumun da katılımıyla gerçekleşen üçlü buluşmada ben ev sahibi olarak daha çok ikramlarla meşguldüm. Aslında Varlık vergisi konusunun açılmasına sevinmiş, medeni ve kültürlü iki insanın muhabbettinin mantıklı bir çerçeveye oturtulacağına dair ümitliydim. Lakin mutfaktan bile seslerinin gittikçe yükseldiğini duyuyor, yanlarına her gittiğimde gerginliğin arttığını görüyor, mamafih dahil olmamaya azami ihtimam gösteriyordum.

Arkadaşımın hararetli milliyetçi kimliğini besleyen aslında melezliği olmuş fakat mevzubahis durumu içinden çıkılmaz bir ikilem gibi yaşadığından onu travmatize etmişti. Sonunda Türklüğü seçmiş gibiydi, fakat bu maziyi ve tarihî belgeleri taraflı okumasını neden gerektiriyordu anlamış değildim. Üstelik bildiğim kadarıyla ecdadında devlet kadrolarında yer almış nüfuzlu şahsiyetler de yoktu.

“Varlık vergisi varlıklı oldukları için onlardan alınmıştı” dedikçe onu rahatlıkla ikna edebileceğini düşündüğüm dostum muhtelif malumat ve argümanlarını ileri sürüyor, lakin hiçbiri sanki fayda etmiyordu.

Evimde Türkiye’nin siyasi mazisi hakkında yüksek sesle, neredeyse kavga eden iki insanın yaydığı enerji beni fazlasıyla tedirgin etmeye başladığından, çok zor gelmesine rağmen müdahale ederek tartışmanın sona ermesini sağlamaya hazırlanıyordum.

Derken ikisinin de nispeten sakinleştiğini görüp rahatladım; kulak misafiri olduğum kadarıyla mevzu hakkında malumat sahibi olduğuna muhakkak ki inandığım ve cüretle “gâvur avukatlığına” soyunmuş hür düşünceli dostum çaresiz kalınca tadımız daha fazla kaçmasın diye ailesinin “mutlak” Türklüğü hakkında şüphe duyulmamasını sağlayacak epizotları aktarma formülüne sığınmıştı.

Beni esas sarsanın zor günlerimde bana kol kanat germiş değerli milliyetçi arkadaşımın Varlık vergisini savunmasından çok argümanlarını dayandırdığı üslup olmuştu. Devletin ve belirli milliyetçi odakların diline pelesenk olmuş sığ klişelerden müteşekkil bir anlatımdan medet umması, prestijli bir üniversitenin mezunu olmasına rağmen bunu ezberci bir bulvar gazetesinin taraflı ve saldırgan bayağılığıyla aktarmayı yeterli bulması üzücüydü; zaten bendeki asıl hayal kırıklığını yaratmış olan da buydu!

Ardından kısa bir süre daha görüştük lakin artık ona karşı kendimi duygusuz hissediyordum. Akabinde hayatım değişti, taşındım; kendisine borcum olduğuna inandığım yukarıdakileri aktarıp veda etmek isterdim, kısmet olmadı…  

Şükretmeyi bil!

Geçenlerde gezegenin en köklü ve saygın sinema organizasyonlarından 2026 Locarno Film Festivali’nde yer alan Seyir (Drift) adlı belgesel Fransa’nın Afrikalı siyah vatandaşlarına yönelik olarak ayrımcılığın beyaz çoğunluk tarafından halen sürdürüldüğünü kıvrakça aktarıyor. Siyahların birebir yaşayıp aktardıkları hayatlarından bazı anekdotları “Gerçekçi değil” diye beyazların reddettiğini, yüzlerine doğru sarfedilmiş “Doğru olamaz!” gibi ifadelere sığınarak inkâr etmeye ne kadar meyilli olduklarını gözümüze sokuyor.

“Zaten çoğunluğun aklındaki klişelere uymuyorsan sen yoksundur!”

2026 Fransa yapımı 46 dakikalık çarpıcı belgeselin yönetmen ve senaryo yazarları, beyaz Jérémie Danon ve siyah Kiddy Smile her ne kadar dengeli bir ikili oluştursalar da kadronun çoğunlukla beyazlardan müteşekkil olması filmin ne kadar objektif, Fransalı beyazların da eleştiriye ne kadar açık olduğunu ispatlıyor. Her ne kadar da belgeselin hakikati birebir temsil ettiğine dair iddiasını, dolayısıyla da tarafsızlığını sorgulamak daima mümkün olsa da renkli ikilinin mevzubahis belgesellerine temel oluşturan Gezinti (Ride) adlı video enstalasyonunun 2024 Lyon Bienali’ne dahil edilmiş olması, yaratıcılarına duyabileceğimiz itimadı artırıyor.

Fransa Cumhuriyeti’nin onlara sunduğu imkânlarla belirli yerlere gelmiş olduklarını unutmayıp  minnettar olmaları beklenen nankör siyah Fransalılar beyazların kanısına göre şikâyet etmeyi bırakmalılar, Fransa’da barındıkları için şükretmeliler, Cumhuriyet sayesinde bolluk ve bereket içinde yaşamaktan müteşekkir olmalılar.

Zaten filmde anladığımız kadarıyla beyazlar aslında sistematik bir ırkçılığın Fransa’da var olduğunu bile göremiyor, kabul etmiyor ve inkâr etmeyi tercih ediyorlar.

Afro saç mı, peruk mu?

Belgeselin erotik sayılabilecek ambiyansında, gece şehir sokaklarında gezinmekte olan bir otomobilin içinde muhtelif siyahları mevzu hakkında tartışırken izliyoruz. Loş ışıkların renklendirdiği gecenin sessizliği, gizemi ve tedirginliği sıcak muhabbet sayesinde bir şekilde bertaraf ediliyor.

Konuşulan mevzulardan bir tanesi siyah vücutların sık sık cinsellikle bağdaştırılması. Ne de olsa çekici bedenlere sahip olan siyahlar, çoğunluğu oluşturanlardan farklı “egzotik yaratıklar” olarak da zaten merak uyandırıp avantajlı durumlarını pekiştiriyorlar. Lakin aynı zamanda aklını fazla çalıştırması gerekmeyen “güzel” olanın entelektüel olarak da fazla gelişmiş olmaması bekleniyor; beyazların zevküsefasına hitap eden mütenasip vücutlar! Bunun köle pazarlarında satılan ecdatlarının bedenlerini akıllarına getirmesine şaşırıyor muyuz?

Siyahlardan beklenen hoşgörülü beyazların klişelerine uymaları, onların arzularına göre davranmaları, hadlerini bilmeleri, müşkül durumda kalıp onların yardımlarına muhtaç olmaları.

Sana aslında tahammül edilirken onların uzatacağı yardım elini kabul etmeli, kurtarılmayı beklemelisin.

Bir iş görüşmesine gittiğin zaman afro saçların her ne kadar senin en tabii hâlini yansıtıp samimiyet göstergesi olarak kabul edilse de laçkalığını eleveren, farklılığını gözlerine sokan bir unsur olarak da yorumlanabilir. Lakin beyazlara özenerek veya onlara yaltaklanmak amacıyla, daha “temiz ve düzgün” bir görünüm namına düz saç tellerinden müteşekkil bir peruk taktıysan da aslında asimile olmanı bekleyenlerin karşısında fazla ezik bir imaj sergilemiş olmuyor musun?

Kısacası iki ucu b.klu değnek!

Biz öyle gördük!

Türkiye sinemasında azınlık temsilinin ne kadar karikatürize olduğunu bir tarafa bırakırsak, Fransa’nın siyahları da kendilerini sinemada temsil edilmiş gibi görmüyorlar. Klişe rollerde temizlik işçisi, çocuk bakıcısı olarak karşımıza çıkan, genelde zar zor geçinen, komik lakin pek zeki olmayan, toplumun sınıfsal skalasında daima alt tabakalara çakılı kalmaya mahkûm tiplemeleri görüyoruz. Sanattan beklenen, hakikatleri teferruatıyla yorumlamak, hatta öncülük ederek değiştirmek iddiası bir kez daha tökezliyor.  

ABD sinemasında kendini sık sık temsil edilmiş gibi hisseden bir kahramanımıza cevaben Sidney Poitier gibi bir şahsiyetin etrafında yaratılmış ideal “zenci” imajı da gereksiz yere optimist bulunuyor. Bir dans grubunda herkes beyazken bir siyahın kotayı doldurmak için aralarında dans ediyor olması akla “üstün” beyazların kontrolü altındaki bir sistemde siyahlara iyilik yapılıyor imajını pekiştirmiyor mu?    

Belgeselde arabayla şehrin sokaklarını sohbet ede ede arşınlayan kahramanlarımızdan genç bir siyah kadın çocukluğundan itibaren özgüven eksikliği çektiğini ve tenini sevmediğini, ortaya çıkmamayı tercih edip fotoğraf çektirmekten hoşlanmadığını belirttiği gibi flört dönemine geçildiğinde oğlanların son tercihi olduğunu da hatırlıyor.

“Siyahsan çirkinsin; lakin güzelsen aynı zamanda muvaffak olman tahammül edilecek şey değil… bu ne cüret! Bu kadar özgüvenli olma, yoksa seni kontrol altında tutamayız”. Mümkünse mütevazı bir profil çizmen, dikkat çekmemen, göze batmaman tercih sebebidir; ayrıca bu durum senin de işine gelir.

Biz ecdadımızdan öyle görmedik mi?

Asıl nerelisin?

“Aslında akıllarına bile gelmiyoruz” diyor bir kahramınımız, hatta “umurlarında değiliz”.

Uzun zamandır memlekette sürdürülen derin siyasetten ötürü bizim için de aynen öyle değil mi?

Sinemada başrol, ilah veya kurtarıcı olamadıkları muhakkak; hatta “Fransız” olup olmadıkları da fazlasıyla sorgulanmaya devam ediliyor.

“Bu mevzunun halen konuşuluyor olması bile ne garip; kaç nesil, kaç asır oldu, varlığımızı ispat etmeye çalışmamız, kimliğimizi resmileştirme çabamız ne kadar yorucu”.

Şecereni her defasında tekrar tekrar anlatmak ömür törpüsü gibi… Hâlâ neyi anlamadık?

Gene de kendi hikâyeni ilgili ilgisiz zatlardan dinleyeceğine tekrar anlatıyorsun, ısrar ediyorsun, zorlamak zorunda hissediyorsun kendini.

“Tamam Fransız’sın ama tam olarak nerelisin?”

“Tamam, İstanbullu’sun ama tam olarak nerelisin?... İstanbullu yok ki, söyle söyle, asıl nerelisin?” “Ataların ne zaman, nereden gelmiş? … Asıl sen ne zaman geldin?”.

Bu ısrarlı sorgunun altında duran mesaj “Burada işin ne?” olabilir mi?

Acaba atalarımızın memlekete sundukları olmasa bugünkü berekete kavuşulur muydu? Yağmalanan kolonilerin muhasebesi layıkıyla yapıldı mı?

Senden beklenen ailenden, köklerinden, gelenek ve göreneklerinden mümkün olduğunca uzaklaşıp asimile olman; tam bir “Fransız”a dönüşmen, çoğunluğa özenip mümkün olabildiğince  “beyaz”laşman… hele Müslüman bir kadınsan!

“Aa, sentaksın ne kadar düzgün!”

“Vay be, Türkçe’yi ne kadar güzel konuşuyorsunuz… harikasınız!”.

(RL/NÖ)

Yapay zekâ neyimizi ele geçiriyor: Emeğimizi mi, sanatımızı mı?

Buruşan bir surattan, çocuğun kahkahasından, aç kalktığı bir sofradan, âşığının kokusundan, diktatörün baskısından, komşusunun gürültüsünden, babasının öfkesinden, annesinin sevgisizliğinden bin yıllardır sanat üreten sanatçılardan kendi kendine prompt yazarak saniyeler içinde sanat üreten yapay zekâya… Günlerini, aylarını, yıllarını bir heykelin oyuğuna, bir cümlenin bitişine, bir fırça darbesine, bir notaya hapseden sanatçıların bazıları son günlerde yapay zekâ tarafından üretilen sanat eserlerini konuşuyor. Büyük bir çoğunluk bu durumdan şikâyetçi olurken, yapay zekânın bir insan gibi kusurlarıyla birleştirdiği eşsiz bir esere imza atamayacağını düşünen bir kesim de var. Binlerce veriyi saniyeler içinde analiz etme iddiası olan bir teknolojinin sanat üretebilmesi çok zor olmasa gerek ama analizlerine devam edebilmesi için insanın da üretmesi gerekiyor. Yazar, yazılımcı, grafiker, ekonomist, içerik üreticisi, siyasetçi ve gazeteciler gibi birçok meslek grubu yaratım aşamasında yapay zekâyı kullanırken kendi verilerini de sunmuş oluyor.

Telif konusunda büyük endişeleri olan meslek grupları bu teknolojinin yaratacağı emek gaspını aylardır tartışıyor. Yazar Joanna Maciejewska “Yapay zekânın çamaşırlarımı ve bulaşıklarımı yıkamasını istiyorum ki ben de sanat ve yazı işleri yapabileyim” sözüyle bazılarımızın demek istediğini dile getirdi. Birçok yapay zekâ kurucusu tartışmalara yanıt verirken OpenAI CEO’su Sam Altman, “Yapay zekâya ‘Bana şu yazarın kitabını aynen yaz’ derseniz yazamaz; bu kadar kötü ve hatalı bir metin taklidi ortaya çıkaramaz. Yapay zekâ tamamen yeni, özgün ve telif ihlali yaratmayacak içerikler üretir” diye yanıt verdi. Hayatını yazdığı cümlelerden kazanan yazarlar, verilen hiçbir yanıt karşısında yeterince tatmin olmadı.

Günden güne kendini geliştiren bir uygulama karşısında işsiz kalma tehlikesi yaşayan her meslek grubu bu tartışmaların tam ortasında yerini korurken bense hayatı bambaşka bir boyuta taşıyan bu teknolojiye karşı tam bir tavır alamıyorum. 10 yılda okuyup hakkında bir fikre sahip olabileceğimiz konuları birkaç saniye filtreleyen ve en bağlantılı noktaları önümüze sunan bu teknolojinin insan yaşamı için artık elzem olduğunu düşünüyorum. Ama mesleğimi elimden alabileceğine hiç inanmıyorum. Bir gazeteci olarak gittiğim bir haberde insanların söylemediklerinden, mimiklerinden, kimlerle selamlaşıp selamlaşmadığından dahi haber çıkarabilirken, yalnızca konu hakkında yine başka gazetecilerin yazdıkları yazıları süzgeçten geçirip haber yapabilen bir yapay zekânın işimi elimden alabilmesi komik olurdu. Ete kemiğe bürünse ve habere gitse dahi en azından yakın tarihte kim kiminle küsmüş, kim kime bakış atmış, kim nerede kimlerle berabermiş, kimin yakınındaki kişi ne dedikodu yapmış da ifşa olmuş gibi başlıklara vakıf olması ve bunlardan anlam çıkarması için daha çok zaman var diye düşünüyorum. Gazetecilik için iş henüz bitmemiş diyebilirim.

Kariyerimin yanına eklediğim yazarlık hakkında tam olarak aynı şeyleri söyleyemiyorum. Telif konusunda büyük adımların acilen atılması şart. Birçok eserin telif ödemeksizin yapay zekâlara yüklendiği bir ortamda, yazarlar eserlerinin çalınması ve emeklerinin sömürülmesi konusunda endişe yaşamakta tamamen haklı. Ama yazılarımı alanında uzman birilerinin okumasına sunmam her zaman mümkün olmuyor ve bu işi çoğunlukla yapay zekâya bırakıyorum. Kendisinden bana yeniden metin yazmasını istemiyorum; metnimi daha iyi hâle getirmek için öneriler istiyorum. Önerileri sayesinde belki de hiç farkına varmayacağım hatalarımı birkaç saniye içinde görüyorum ve metni daha da geliştirme şansı yakalıyorum. Yapay zekâdan aldığım öneriler yine de bir insanın bakış açısına yaklaşmıyor. Teknik eleştiri dışına pek çıkamayan bu teknolojinin uçsuz bucaksız hayal dünyamızı yakalaması için daha çok yol katetmesi gerekiyor.

Onca kaosu, aşkı, nefreti, acıyı, mutluluğu, umudu ve hüznü binlerce insana temas ederek yaşadık. Yaşadıklarımızı sanata çevirirken yağmurdan, sesten, nefesten, bakıştan, rüzgârdan bile yararlandık ama yapay zekâ bu duyguları hâlâ insandan öğreniyor. Ben gibi düşünebilmesi için bütün zihnimi bir makineye aktarsam bile bir saat içinde zihnimde onlarca yeni pencere açılacak ve bir saat sonra ben gibi düşünemeyecek. Bu yüzden yapay zekânın sanat üretmesi bende hiçbir endişe yaratmıyor. En büyük endişem mülksüzleştirme çabalarının gitgide hız kazandığı bir ortamda düşüncemi bile bana kiralayabilecek olan tekno-feodalizm. Yapay zekâ ile daha da yükselen bu yeni sömürü sistemi ben olma hâlini bile bana yeniden pazarlıyorken sanatımı da bana yeniden pazarlaması vardığımız en acınılası hâl olsa gerek. Yoksa yapay zekâ sanat üretedursun, biz ürettiğimiz emeğin üzerinde kim tahakküm kuruyor onu bulalım.

(AÖ/NÖ)

Jazzwashing

Caz, günümüz Türkiye’sinde bazı mekânların ve festivallerin kendilerini elit bir vitrine yerleştirmek için kullandıkları sentetik bir pazarlama etiketine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. “Jazzwashing” olarak tanımladığımız bu sosyolojik fenomen, müziğin köklerinden, yaratıcılarından ve icracılarından uzaklaştırılarak cazın toplumda yarattığı prestij hissinin pazarlanmasına dayanıyor.

İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de, odağında yalnızca müziğin olduğu caz kulüplerinin sayısı giderek azalıyor. Bağımsız üretime alan tanıyan, müzisyenin icrasını merkeze alan caz kulüpleri, ekonomik sürdürülebilirliklerini sağlayabilmek için farklı ticari kimliklere bürünmek zorunda kalıyor. Sektörde istisnai yapılar olarak varlığını koruyan az sayıda kulüp yaşamaya devam etse de birçok mekân, yalnızca bilet geliriyle ayakta kalamadığı için caz kulübü kimliğini restoran ya da gazino formatıyla birleştiriyor.

Bu dönüşüm, müzisyenin performansını sahneyle dinleyici arasındaki mesafenin arttığı, müziğin daha sakin ve eşlikçi bir role sıkıştırıldığı bir ortama itiyor. İcrayla yakından ilgilenerek yoğunlaşmış bir konser deneyimi yaşamak isteyen dinleyicilerin yerini yemek masalarındaki tüketiciler alırken, caz kulüplerinin sahneleri de yeme-içme endüstrisinin uzantısına dönüşerek sanatsal özerkliklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Yerel sahnelerdeki bu daralma, müzisyenlerin sanatlarını icra edebilmek için kurumsal festivallere yönelmesine neden oluyor. Ancak bu organizasyonlarda onları daha büyük bir endüstriyel yapı bekliyor.

Türkiye’de kurumsal kimliğe sahip büyük caz festivallerinin son yıllardaki bazı programlarına bakıldığında, “caz” kelimesinin kimi zaman müzikal bir türden çok şemsiye bir pazarlama terimi olarak konumlandırıldığı görülüyor. Son dönem programlarında ana akım pop, elektronik altyapılı etnik füzyonlar, alternatif rock, çağdaş klasik müzik ve Latin pop gibi doğrudan caz formlarıyla ilişkisi sınırlı türlerin ana etkinliklerde öne çıktığı gözlemleniyor.

Festivallerin bilet satışı açısından daha güvenli görülen popüler türleri “caz” prestiji altında özel bir deneyim olarak sunması, caz müzisyenlerini kendi ekosistemlerinde ikincil konuma itebiliyor. İcracısı kadar dinleyicisinin de yoğunlaşmasını talep eden; doğaçlamaya, poliritmik yapıya ve armonik derinliğe dayalı performanslar sergileyen yerel caz müzisyenleri, müzikal üretimlerinin niteliğinden çok mekânın ya da markanın prestijini güçlendiren estetik bir unsur olarak konumlandırılabiliyor.

Ana akım kitlenin daha kolay tüketebileceği türlerin merkeze alınması, cazın kendi doğasından uzaklaştırılmasına ve sponsorluk bütçeleriyle uyumlu, daha risksiz ve steril bir tüketim nesnesine dönüştürülmesine zemin hazırlıyor. Kulüplerin restoranlara evrilmesi ve büyük festivallerin ana sahnelerinde popüler isimlerin ağırlık kazanmasıyla üretim ve performans alanları daralan caz müzisyenleri, ekonomik olarak ayakta kalabilmek için Ege ve Akdeniz’in sahil kasabalarındaki yazlık işletmelere yönelmek zorunda kalıyor.

Orta ve üst sınıftan kentlilerin tatil için tercih ettiği bölgelerdeki işletmelerde caz, dinleyicinin aktif dikkatini talep eden sanatsal bir ifade alanı olmaktan çıkarılarak seçkin restoran deneyimini destekleyen bir unsura dönüştürülebiliyor. İşletmeler açısından “Caz Gecesi” etiketi, yüksek adisyon bedellerini meşrulaştıran ve seçkin bir atmosfer duygusu yaratan pratik bir dekor işlevi görebiliyor. Sahnedeki müzisyenden beklenen ise türün doğasında bulunan doğaçlama geriliminden çok, ortamdaki sohbeti bölmeyecek pürüzsüz ve işlevsel bir fon müziği sağlamak olabiliyor.

Henry Allen, Joe Marsala, Teddy Wilson, Nesuhi Ertegün, Ahmet M. Ertegün ve Adele Girard, Büyükelçilik Konutu

Bu atmosferin ardında, müzisyenler açısından ciddi bir yapısal güvencesizlik bulunuyor. Yüksek enflasyon ve artan yaşam maliyetleri karşısında seçenekleri daralan müzisyenler; yol ve konaklama gibi temel giderleri kimi zaman kendi ceplerinden karşılamak zorunda kaldıkları sahil kasabalarında, düşük kaşelerle ve zorlu koşullarda çalmayı kabul ediyor. Mekânın sunduğu lüks tüketim deneyimi ile yaz boyunca yoğun biçimde sahneye çıkan müzisyenlerin çalışma koşulları arasındaki asimetri, müzisyenin sanatsal öznesinden uzaklaştırılarak mekânın atmosferini besleyen estetik ve akustik bir unsura indirgenmesi riskini görünür kılıyor.

Gerek ana akım festivallerde sahnelerin popüler türlere açılması gerekse sahil kasabalarındaki lüks işletmelerde müzisyenin dekoratif bir işleve indirgenmesi, benzer ekonomik dinamiklerden besleniyor. Müzisyeni güvencesizliğe iten ve caz kültürünü steril bir ambalaja dönüştüren bu yapısal dönüşüm, bankalar ve finans kuruluşları gibi büyük sermaye aktörlerinin kültür-sanat alanındaki yatırım biçimleriyle de ilişkilendirilebilir.

Cazın tarihsel prestijini ve entelektüel aurasını kendi kurumsal kimliklerine taşımak isteyen büyük finans yapılarının, sanatsal üretimin kendisinden çok risksiz, seçkin ve getirisi yüksek bir tüketim deneyimini desteklemesi “jazzwashing” olarak adlandırdığımız olgunun güçlenmesine zemin hazırlıyor. Festivallerin ana sahnelerini biçimlendiren bütçe tercihleri ya da lüks restoranlardaki sponsorluklar, müziğin organik gelişimini desteklemekten çok markanın hedeflediği üst gelir grubundaki tüketiciyle güvenli bir halkla ilişkiler ilişkisi kurmasına hizmet edebiliyor.

Bu nedenle sermayenin cazla kurduğu ilişkinin her zaman sanatsal üretimi destekleyen bir ilişki olarak işlemediği; kimi durumlarda müziği ehlileştirerek onun ifade alanlarını kredi kartı kampanyaları ve banka logolarının gölgesinde finansal bir statü sembolüne dönüştürdüğü söylenebilir.

Türkiye’de cazın son yıllarda giderek artan ölçüde “jazzwashing” aracılığıyla lüks bir tüketim nesnesine ve elitist bir statü sembolüne indirgenmesi, sermayenin kültürü ehlileştirme eğiliminin bir sonucu olarak okunabilir. Finans kuruluşları ve büyük kurumsal markalar tarafından kültürel bir meşruiyet aracı olarak kullanılabilen bu yaklaşım, müziği özgürleştirici bağlamından kopararak seçkin bir yaşam tarzının prestijli fonuna dönüştürme riski taşıyor.

Kültürel kamusal alanların daraldığı bu iklimde cazın sterilize edilerek evcilleştirilmesi, egemen pazar mekanizmalarının radikal olanı zararsızlaştırma eğiliminin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Ancak müziğin kendi iç dinamikleri ve sanatın doğasındaki evcilleştirilemez öz, bu sentetik ve ambalajlanmış kuşatmayı kırabilecek güçlü bir potansiyel barındırıyor.

Bugünün halkla ilişkiler odaklı, risksiz ve marka imajını güçlendirmeye dönük pazarlama stratejilerine karşı verilecek varoluş mücadelesi yalnızca nostaljik bir reddetme tavrıyla sürdürülemez. Bu kuşatmayı aşmanın yolu, piyasa tahakkümüne boyun eğmeyen, kendi ekonomisini ve bilinçli dinleyicisini yaratabilen özerk alternatif mekanizmaların inşasından geçiyor. Bu karamsar tabloya rağmen Türkiye caz sahnesinde dipten gelen güçlü ve aydınlık bir dalga da hissediliyor. Çeşitli akademik kurumlardaki caz departmanlarının kökleşmesi, yalnızca teknik açıdan güçlü icracıların değil; cazın tarihsel, sosyolojik ve felsefi arka planıyla daha sistematik biçimde ilişki kurabilen yeni bir kuşağın yetişmesine zemin hazırlıyor.

Konservatuvarların ve akademik atölyelerin sunduğu bu çok katmanlı teorik formasyon, ezberci icra alışkanlıklarını kırarak müziğin analitik yönünü güçlendirme ve cazın bağımsız bir sanat formu olarak ele alınmasını destekleme potansiyeli taşıyor. Bu entelektüel birikim yalnızca enstrüman hâkimiyetini artırmakla kalmıyor; müziğin ardındaki tarihsel hafızayı, protest kökleri ve toplumsal bağlamı kavrayan daha bilinçli bir icracı profilinin oluşmasına da katkı sunuyor.

Akademik altyapıyı canlı performans alanlarıyla buluşturan bağımsız üretim biçimlerinin sahnelere yansıması, bağımsız kolektiflerin ve disiplinler arası yeni köprüler kuran iş birliklerinin giderek yaygınlaşmasıyla görünür hâle geliyor.
Mekânların erişilmez lüks restoranlara evrildiği, ana akım festivallerin ise gişe garantisi arayışıyla caz icracılarını sahnenin dışına itebildiği bu daralan denklemde, yeraltı sahnelerinde ve bağımsız atölyelerde ortaya çıkan inisiyatifler hayati bir nefes alanı oluşturuyor.

Bu yeni nesil projeler, cazı yalnızca teknik bir icra pratiği olmaktan çıkarıp görsel sanatlar, çağdaş dans, dijital medya ve edebiyatla ilişki kuran daha geniş bir perspektife taşıyabilir. Geleneksel formların sınırlarını zorlayan bu melez anlatım biçimleri, dinleyiciye tek boyutlu bir dinleme deneyiminden daha fazlasını; zihinsel ve duyusal bir keşif alanını vaat ediyor.

Sanatçıların kolektif bilincinden beslenen böylesi organik bir dayanışma ağı, sermayenin gölgesine ya da kurumsal şemsiyelere sığınmadan, müziğin dinleyiciyle doğrudan buluşabileceği özerk alanların inşasına zemin hazırlayabilir.

Katkılarından dolayı İpek Göztepe'ye teşekkür ederim.

Dinleme önerisi 

(ECS/NÖ)

Kaynaştıran ve bağdaştıran dil ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ

Dil, insanın yalnızca konuşma aracı değil, insanları birbirine bağlayan görünmez bir köprüdür. İnsanlar kelimeler aracılığıyla düşüncelerini paylaşır, duygularını ifade eder, farklılıklarını müzakere eder ve ortak bir anlam dünyası kurarlar. Bu nedenle bir dilin toplumsal değeri, yalnızca ne kadar çok şey anlattığıyla değil, insanları birbirine ne ölçüde yaklaştırdığıyla da ölçülmelidir.

Süryanicede ܕܒܰܩ (dbāq) kökü, bu açıdan son derece zengin ve düşündürücü bir anlam alanına sahiptir. Kaynaştırmak, lehimlemek, bağdaştırmak, yapıştırmak, bir arada tutmak; bağlanmak, tutunmak, tâbi olmak; izlemek, takip etmek, peşinden gitmek; uymak, devamlılık göstermek, sürdürmek ve riayet etmek gibi anlamlara açılır. Bunun yanında bir şeye erişmek, ulaşmak, yetişmek, katılmak, dâhil olmak, uyum sağlamak, aynı fikirde olmak, uzlaşmak ve mutabık kalmak gibi sosyal ilişkileri doğrudan ilgilendiren anlamlar da taşır.

Bu anlam zenginliği, ܕܒܰܩ (dbāq) kökünü yalnızca fiziksel bir “yapışma” eylemi olmaktan çıkarır; onu ilişki, bağlılık, bütünlük, uyum ve uzlaşma kavramlarıyla buluşturur.

Nitekim ܕܰܒܽܘܼܩܳܢܳܐ (dabūqanā) “yapıştırıcı, tutkal” anlamına gelir. Bir şeyi diğerine bağlayan, ayrılmış parçaları birbirine tutturan bir maddeyi ifade eder. ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ (mdabqanā) ise şifa desteği veren, pansuman yapan, yarayı saran kişi anlamına gelir ve aynı zamanda yukarıda sayılan anlamların faili ve öznesi olarak düşünülebilir.

Buradan hareketle ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ (leşana mdaqanā) ifadesi, yalnızca “birleştiren dil” şeklinde dar bir anlamla sınırlandırılmamalıdır.

Bu ifade daha geniş anlamıyla “Kaynaştıran, bağdaştıran, bir arada tutan, uyum sağlayan ve kırılmış olanı yeniden birleştiren dil” olarak okunabilir.

Burada dil ile tutkal (zamk) arasında güzel bir metaforik bağ ortaya çıkar.

Tutkal parçaları bir arada tutar; dil insanları. Lehim kopmuş parçaları birleştirir; dil kopmuş ilişkileri. Pansuman yarayı sarar; dil incinmiş gönülleri. Bağlılık süreklilik sağlar; dil ortak hafızayı. Uzlaşma farklılıkları yok etmez; dil farklılıklar arasında köprü kurar.

Bu bakımdan kaynaştıran dil, yani leşana mdabaqnā ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ, toplumsal hayat için önemli bir dil idealini temsil eder: Farklılıkları ortadan kaldırmadan insanları birbirine yaklaştıran bir dil.

Çünkü toplum herkesin aynı düşündüğü bir yer değildir. Aksine, toplum farklı düşüncelerin, farklı tecrübelerin, farklı hafızaların ve farklı hayat biçimlerinin bir arada yaşadığı bir alandır. Böyle bir ortamda asıl mesele farklılıkları yok etmek değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin dilini kurabilmektir.

İşte ܕܒܰܩ kökünün “uyum sağlamak, aynı fikirde olmak, uzlaşmak ve mutabık kalmak” anlamları burada önem kazanır. Ancak uzlaşmak, herkesin aynı düşünmesi demek değildir.

Gerçek uzlaşma farklı düşüncelerin birbirini yok etmeden yan yana durabilmesidir. Mutabakat farklılıkların silinmesi değil; ortak bir zeminin bulunmasıdır. Uyum ise tek tipleşmek değil, farklı seslerin aynı toplumsal bütünlük içinde birbirini tamamlayabilmesidir.

Bu nedenle leşana mdaqana ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ, yalnızca “kaynaştıran ve birleştiren” değil, birlikte yaşama kültürünü mümkün kılan bir dil olarak da düşünülebilir.

Öte yandan ܕܒܰܩ kökünün “izlemek, takip etmek, peşinden gitmek, uymak ve devamlılık göstermek” anlamları da dikkate değerdir. Çünkü toplumsal bağ yalnızca birbirine yakın durmakla oluşmaz. Bir ilişkiyi ayakta tutmak için sadakat, süreklilik, sorumluluk ve riayet gerekir.

Bir toplumun değerleri de böyledir. Sadece güzel sözlerle yaşatılamazlar. Onların devamlılık kazanması, insanların bu değerleri günlük hayatlarında sürdürmeleri ve gereğini yerine getirmeleriyle mümkündür.

Bu açıdan dil, yalnızca insanları birbirine bağlamaz; insanları ortak değerlere de bağlar.

Aynı şekilde ܕܒܰܩ kökünün “erişmek, ulaşmak, yetişmek ve dâhil olmak” anlamları da dilin toplumsal işlevini genişletir. Bir dil insanları yalnızca birbirine bağlamakla kalmaz; onları ortak bir anlam dünyasına dâhil eder. İnsan dil aracılığıyla bir hafızaya, kültüre, topluma ve ortak geleceğe ulaşır.

Bu nedenle anadili yaşatmak, yalnızca kelimeleri korumak değildir.

Bir hafızaya tutunmaktır. Bir kültüre bağlanmaktır. Bir toplumsal sürekliliği sürdürmektir. Geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmaktır. İnsanları ortak bir anlam dünyasına dâhil etmektir.

Belki de günümüzde toplumsal alanda en fazla ihtiyaç duyulan şeylerden biri, tam da böyle bir ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ leşana mdaqana anlayışıdır. Bu anlayışın kaynaştıran dilidir. Çünkü sözler bazen ayırabilir; ama sözler aynı zamanda birleştirebilir.

Bir dil öfkeyi büyütmek yerine anlayışı çoğaltabilir.

Nefreti ve kini derinleştirmek yerine diyaloğu güçlendirebilir.

Kırgınlığı kalıcı hâle getirmek yerine gönülleri yeniden birbirine yaklaştırabilir.

Böyle bir dil farklılıkları inkâr etmez; onları bağdaştırır.

Çatışmaları yok saymaz; onları uzlaşma zeminine taşır.

Yaraları gizlemez; onları sarar ve iyileşmeye alan açar.

İşte bu noktada ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ mdabqana kavramının “yarayı saran, pansuman yapan ve şifa desteği veren” anlamı son derece anlamlı bir toplumsal metafora dönüşür.

Toplumun da yaraları vardır. Kırılmış güvenler, yarım kalmış ilişkiler, önyargılar, ayrışmalar, dışlanmalar ve unutulmuş acılar…

Bunların hepsi yalnızca hukukla veya siyasetle iyileşmez. Bazen insanın insana yeniden yaklaşmasını sağlayacak onarıcı bir dile ihtiyaç vardır.

Belki de gerçek anlamda ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ leşana mdabaqnā, tam burada doğar: İnsanları birbirine yapıştıran değil, birbirine bağlayan; farklılıkları yok eden değil, bağdaştıran; yaraları örten değil, onları sarıp iyileştiren; insanı kendisine kapatan değil, ötekine yaklaştıran bir dil.

Böyle bir dil yalnızca iletişim kurmaz. Bağ kurar. Uyum yaratır. Uzlaşma zemini hazırlar. Kopmuş olanı yeniden birleştirir. Yaralanmış olanı sarar. Ve insanları ortak bir geleceğe doğru birlikte yürümeye davet eder.

Belki de dilin en yüce toplumsal görevi budur: İnsanları aynılaştırmak değil, farklılıklarıyla birlikte birbirlerine bağlamak.

Çünkü hakiki birlik herkesin aynı olmasıyla değil; farklı olanların birbirinden kopmadan birlikte yaşayabilmesiylegerçekleşir.

Ve bu anlamda leşana mdaqan ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ, yalnızca “kaynaştıran ve bağdaştıran dil” değildir. O, insanı insana; geçmişi bugüne; hafızayı geleceğe; kırılmış olanı bütüne bağlayan dildir.

(YB/NÖ)

272: “Ne olur anlat, sana ne oldu?”

“Öyle bir tutkuyla yerini aldın ki arafta, geride kalanlar da artık seninle aynı tarafta…”

Avukat ve yazar Mehmet Ali Başaran’ın son kitabı “272”, şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden 17 yaşında mülteci bir emekçi çocuğun ölümüyle okuru yüzleştiriyor.

Mahremiyetine saygı duyduğu için çocuğun ve ailesinin ismini açıklamıyor Başaran. Hem bir  avukat hem neredeyse gazeteci özeni ile fakat asıl olarak insani bir yerden, büyük bir titizlikle yürütüyor kalemini.

Sayfalar arasında ilerlerken tutanaklara, otopsi raporlarına, iddianameye, çocuğun son anına ilişkin kamera kayıtlarına dalıyorsunuz. İlerledikçe yalnızca polisiye olarak araştırılması gereken şüpheli bir ölümü değil, çeşitli nedenlerle ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecilerin başka bir ülkede hayata tutunma çabasını da görüyorsunuz.

Yazar kimi zaman mülteci çocukla dertleşiyor. Ona, “Ne olur anlat, sana ne oldu?” diyor. Kimi zaman da kendi dertlerini paylaşıyor.

Çoğu kez utangaç, mahcup, yarı suçlu gibi kullanıyor kelimelerini. Peki bu çoğu zamanlar hangi zamanlar?

Genelde ölen kız kardeşine çok benzeyen ablayla görüştüğünde, anne ve babayla konuştuğunda…

Yazar kitabın adını “272: Şüpheli Bir Ölüm Üzerine Kovuşturma” koymuş. Fakat okurken bunun kovuşturmadan öte bir konuşma hali olduğunu hissediyorsunuz. Kimi zaman monolog, kimi zaman çoklu bir diyalog kuruyor okurla.

Belki de kitabın en güçlü yanı burada başlıyor. Çünkü Başaran yalnızca “Ne oldu?” sorusunun peşinden gitmiyor. “Bu ölüm neden bu kadar kolay unutulabilir?” diye de soruyor. Bir çocuğun hayatının, bir tutanakta birkaç satıra, bir otopsi raporunda birkaç bulguya, bir kamera kaydında birkaç saniyeye dönüşmesine itiraz ediyor.

bianet’in her yıl hazırladığı erkek şiddeti çetelesine göre sadece Temmuz 2026’da 39 kadının ve 8 çocuğun ölümü basına şüpheli olarak yansıdı.

Şüpheli derken faili meçhul cinayetleri kast etmiyoruz. Diyelim bir kadın balkondan düştü ve öldü. Bu kitapta olduğu gibi bir çocuk denize düştü ve öldü. Gerçekten düştü mü, itildi mi?

Çoğu vakada biliyorsunuz ki şüpheli çocuk veya kadın ölümleri, eğer aileler mücadele ederse bir faile götürebiliyor, gerçeğe yaklaştırıyor.

Yazar elbette kitabı kurgularken mülteci çocuğun ölümünün cinayet olduğunu iddia etmiyor. Fakat çok kuvvetli bir şekilde gerçeğin açığa çıkmasını istiyor.

Gerçekten denize düştü mü? İtildi mi?

Belki de kitabın bütün ağırlığı bu iki sorunun arasında duruyor.

Kendi çocuklarına bakarken ona karşı kendisini sorumlu hissediyor. Kızını severken ona karşı kendisini sorumlu hissediyor. Kendi ailesiyle zaman geçirirken kendisini ona karşı sorumlu hissediyor.

Bir çocuğun ölümünün ardından duyulan sorumluluk, yalnızca o çocuğun ailesine ait değilmiş gibi. Kitabı okurken bu duygu size de bulaşıyor. Çünkü bir yerde, “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu sormaya başlıyorsunuz.

Kitabı alır almaz yazarına “272'nin anlamı ne?” diye sordum. “Okuyunca anlarsın” dedi. Siz de okuyun.

"272" hepimizde var.

(EMK)

Fetüs’ün söyledikleri

“Masumlar arasında sayıyorum kendimi, sırtımda sadakatlerin ve yükümlülüklerin yeri yok, yaşama alanımın yetersizliğine rağmen özgür bir ruhum ben. Bana karşı çıkacak ya da beni kınayacak kimse yok burada, …….

Genetikçiler şimdi ne derlerse desinler, boş bir levhayım ben, ya da öyle idim. Ama kaygan, gözenekli bir levhayım, ….; günden güne büyüyen, büyürken kendi kendine üzerini yazıyla dolduran ve böylece boş yerleri azalan bir levhayım.”

Bir fetüsün gözünden —daha doğrusu içeriden— yaşamı anlatmak. Bence müthiş bir fikir!

Ian McEwan’ın Fındık Kabuğu’nda yaptığı tam da bu!

Hikâye, Shakespeare’den bir alıntıyla başlıyor: “…bir fındık kabuğuna sığar ve yine de kendimi kâinatın kralı sayabilirim.”

Peki, gerçekten doğarken boş bir levha olarak mı doğuyoruz? Yoksa modernitenin kurumları ve iktidar ilişkileri içinde bize aktarılan bilgilerle mi yaşamı anlamlandırıyoruz?

Rahme nasıl düştüğümüzden, ne şekilde büyü(tül)memiz gerektiğine, hangi ilaçları alıp hangi yemekleri yememiz gerektiğine, neyi dinleyip neyi dinlemememiz gerektiğine kadar her şey belirlenmiyor mu?

“Hobbes haklıydı, genç dostum. Şiddet tekeli devletin elinde olmalı, hepimizi hizaya getirecek olan ortak bir kuvvet.

Kaç çocuk doğurmamız gerektiğini, hangi cinsi doğuracağımıza ve nasıl doğurmamız gerektiğini belirleyen şey tam da bu kurumlar ve iktidar aygıtları değil mi?

ALO 182’yi arayıp MHRS üzerinden randevu almak için beklerken yüce Sağlık Bakanlığımız bize çocuk doğurmakta nelerin “normal” olup nelerin olmadığını söylüyor. Neyin hakkımız sayılacağının çerçevesini de o çiziyor.

Trudy’nin içinde büyüttüğü fetüs kendi “iradesi” ve tırnaklarıyla doğuma karar vermiş.

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu,” diyerek kendi doğumuna karar veriyor; hikâye de oralarda, en azından bizim için, başlıyor.

Ian McEwan - Fındık Kabuğu (Çeviren İlknur Özdemir) (Sayfa 152)

Anne karnında kendi sorularıyla uğraşadursun; doğumuyla birlikte kimi popüler psikoloji söylemleri de devreye giriyor: gebelik travmalarından anneannemin yaşadığı kuşaklararası travma aktarımlarına, lohusalık hâllerinden “iyi anne” olmanın göstergelerine, “Sütün gelmiyorsa çocuğu içselleştirmemişsin!” suçlamalarına kadar… Heteronormatif aile modellerinden cinsiyet rolleriyle bezenmiş aile tipolojilerine, bebeği hangi kanguruyla taşırsan “güvenli bağlanmayı” kuracağına kadar her şey belirlenmiş değil mi?

Bundan on yıl önce başka şeyler söylenmiyormuş gibi, bugünün doğrularına iman etmemizi isteyen bu sistemin içine doğan çocuklar sahiden bir tabula rasa (boş levha) olarak mı doğmuş oluyorlar, yoksa üzeri her şey ve herkes tarafından karalanan bir levha mı?

Modernizmle şekillenmiş tıp ve psikoloji başta olmak üzere kimi pozitivist disiplinlerde, yıllar evvel mutlak doğru diye sunulan bazı kabullerin yerini bugün bambaşka kabuller alıyor. Dün eşcinselliği bir “hastalık” olarak sınıflandıran psikiyatri bugün aynı yerde durmuyor.

Gerçekler iktidarın rengini, desenini, şeklini alıyor; gerçek, gerçek olmaktan çıkıyor, doğrular anlamını yitiriyor.

Bana kalırsa hiçbirimiz boş bir levha olarak doğmuyoruz. Önce John’ın şiirleri yazıldı o levhaya; sonra Trudy ve Claude gelip kendi karanlıklarıyla üzerini kapattılar…

Tırnağımızdan güç alıp o levhayı sularla temizlemeye çalıştık; üzerine yeniden şiirler yazılsın diye…

(AÖ/NÖ)

Hak odaklı bir staj deneyimi

Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!

bianet ile tanışmam 2025 yılının mart ayına uzanıyor. Henüz üniversitede 1. sınıf öğrencisiydim. Arkadaşlarımın yayın sürecinde yer aldığı, üniversitemdeki bir kulübün dergisi, sosyal medya hesabından bianet ile “Gazetecilik atölyesi” düzenleyeceklerini duyurdu. Bana da arkadaşım katılıp katılmayacağımı sordu. Atölyeden yaklaşık bir hafta önce 8 Mart’tı ve “bianet” ismi bana eylem haberlerinden tanıdık gelmişti. Bir değişiklik olsun diye atölyeye katıldım.

Atölye esnasında ve bittikten sonra hayatımda ilk defa deneyimlediğim bir aydınlanma ve heyecan yaşadım: Ben gazeteci olmak istiyorum. Eve gider gitmez bianet’in neredeyse tüm haberlerini okumaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sanki kitap okuyormuşum gibi haber okuyordum. Yaklaşık 20 sene önceki haberleri bile inceliyordum. Dijital ortamda gördüğüm kocaman üretim arşivi beni büyülüyordu. Bilgiyi yaymak, hak odaklı anlatımı sahiplenmek, insanların yaşadıklarını görünür kılmak, yanından geçtiğimiz ama hikâyesini bilmediğimiz insanları anlatmak bana her şeyin erimeye başladığı ve monotonlaştığı çağda hayatımın nihai amacı gibi gelmeye başladı. Amaçtan çok, kalbimi heyecanlandıran bir alan gibi.

Bu sene temmuz ayının başında bianet’ten staj kabulü aldığımı öğrendiğimde aklıma hemen bir sürü haber fikri gelmeye başladı. O kadar heyecanlı ve üretmeye açtım ki, gördüğüm her şeyi ve herkesi haber malzemesine dönüştürmeye çalışıyordum. Dostlarımı dinlerken bile durum böyleydi. bianet’teki staj süremde de üretme heyecanım hiçbir zaman azalmadı. Çevremi ve dünyayı açığa çıkarılmayı bekleyen “haber konuları” olarak görmeye başlamıştım. Sabah vakitlerinde bianet’in Cihangir’deki ofisine giderken bile yolda ve toplu taşımada gördüğüm insanları gözlemliyor ve kendi kendime haber fikri üretmeye başlıyordum. Bunu zorunda hissettiğim için değil, bianet’te fikirlerime alan açıldığını bildiğim için yapabiliyordum.

Görünmeyeni görünür kılmak

Staj süremde en çok etkilendiğim olaylardan biri, sıcak havalarda fiziksel iş gücünü kullanarak sahada çalışan işçilerle yaptığım haberde bir inşaat işçisinin bana “Görünmeyeni görünür kılanlara elimizden ne gelirse destek oluruz, yeter ki derdimizi dinleyecek birini bulalım” demesiydi. Bu mesajı aldığımda gece geç bir saatti, çok duygulandım, üzerimde büyük ve anlamlı bir sorumluluk hissettim ve o gece haberimi bitirdim. “İyi ki bu mesleği yapmaya çalışıyorum” dediğim ilk andı. İlerleyen günlerde de hem İranlı kadın bir gazeteci ile hem de Afganistanlı bir kadın ile yaptığım haberler sayesinde, uluslararası kadın deneyimlerini aktarmanın ve sınırları aşan bir gazetecilik deneyiminin heyecanını yaşadım.

Bir aylık stajım boyunca tek bir gün bile kendime “Benim burada ne işim var?” demedim. Her gün, her sabah eğer aklımda yeni bir fikir varsa heyecanla ofise geliyordum ve toplantıda hemen aklımdakileri söylemek istiyordum. Tabii ki bu bahsettiklerimin kendi tutkularım ve gelecek hayallerimle de ilgisi var fakat en büyük krediyi bianet çalışanlarına vermek istiyorum. Kendimi ve aklımdakileri, eminim ki diğer stajyerler de böyle düşünüyordur, ifade edebileceğim güvenli bir alan sağladığınız için ne kadar teşekkür etsem az kalır. Kendi okulumda göremediğim güvenli alanı bianet’te deneyimlemiş olmak bana iş ve kurumsal hayata karşı yeni bir bakış açısı da kazandırdı: Alternatif bir profesyonel yaşam mümkünmüş!

Hayatımdaki en üretken ve en verimli ayı geçirdim ve bunda etkiniz olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. bianet haber merkezindeki istisnasız her bir editör ve gazeteci bana karşı çok iyi birer öğretmen oldu. Her birinin verdiği geri dönüşleri dinlerken kalbim heyecanla çarpıyordu çünkü hem bu mesleği yapmayı ne kadar çok istediğimi fark ediyordum hem de öğrenmeye ve anlamaya çok açık hissediyordum.

Ek olarak, Elanur Birinci’ye ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Staja başlamadan önce de sahada olmak ve sahada gazetecilik yapmak en büyük isteklerimden biriydi. Bana sahada gazeteciliğe dair her şeyi öğrettiği için çok teşekkür ederim. Beraber yapmaya çalıştığımız sokak röportajını, güneşin altında saatlerce eylem haberi yapmaya çalışmalarımızı (o zamanlar ne kadar yorulmuş ve tükenmiş olsak da) şu an en keyifli anılarımdan bazıları olarak görüyorum.

Tekrar herkese her şey için teşekkür ederim. Bende bıraktığınız izi asla unutmayacağım. (Arkadaşlarım bianet hakkında konuşmamdan sıkıldılar bile…)

Özgür günlere, sevgiyle.

(EÖ/NÖ)

Promptır operatörü mü olsak?

Siyasetçiler için “promptırsız konuşma” başlı başına bir beceri olarak kabul edilir oldu. Böyle konuşabilenler “serbest gezen organik siyasetçi” diye anılıyormuş. Diğerlerinde konuşmanın temposu hep aynı, malum. Özellikle daha küçük salonlarda yapılan konuşmalarda belirlenmiş anlarda es vererek bir sağa bir sola doğru bakılarak hitap edilmesinin nedeni de bu promptırlar. Metin iki yana yerleştirilmiş camların üzerinden akıyor, biz de “hafızaya bak be” diyerek izliyoruz. Sadece bizde değil, her yerde var. İyice dikkat ettim, en geniş camlar Trump’ta. Üstelik onun önünde bir de kurşungeçirmez cam kafes var. Camdan metni okuyup, camdan kafeste dans ede ede takılıyor.

Bu teknoloji daha önce de vardı tabii. Kamera kadrajlarının bu denli hassas takibinin yapılmadığı zamanlarda siyah kutu olarak görünen bu aletler zamanla şeffaflaştı. Bizim baktığımız taraftan boş cam gibi görünenin diğer yüzünde cümleler akıyor. Ama kadrajlar öyle bir ayarlanıyor ki bu camlar bile görünmüyor.

Ben de bir ara kafayı taktım, konuşma yapanın gözlüğü varsa ona bakmaya başladım. Gözlüğün camındaki yeşillikten anlıyordum promptır camından okuduğunu. Sonra gözlük camlarını değiştirdiler, akan yazıları takip edemez oldum.

Büyük mitinglerde, pist uzun ve kamera açısı da genişken nasıl yapılıyor acaba diye merak ettim bu defa. Kameraların geçişlerini, konuşmacıların göz hareketlerini izlemeye başladım. Sahnenin önünde ses sistemi gibi görünen o büyük siyah kutuların üstünden akıyormuş meğer sözler. Ha, bütün bunları anladım da ne oldu derseniz, elbette bir şey olmadı.

Bir yandan da yine siyasette “promptır kazası” diye bir laf türedi. Devlet Bahçeli’nin derin mesajını hâlâ çözemediğimiz "İki Keklik" türküsünün sözlerini meydanlarda okumaya çalışırken yaşananları hatırlayanlar vardır. Düşe kalka okunan dizelerden sonra kitlede derin bir sessizlik oldu, ardından alkış sırasını işaret edenler sayesinde anlamadığını uzun uzun alkışladı meydan. Böyle daha niceleri oldu, ama bugünkü mesele başka.

Bunca ayrıntının peşine düşmeme rağmen “promptır operatörlüğü” diye bir işin varlığından haberdar değildim. Meğer bu çok önemli bir işmiş. Geçen hafta ABD’de Trump’ın promptır operatörüne dava açılmış. Aklınıza “derin” müdahalelerin neferi, seçim öncesi dili sürçsün diye yerleştirilmiş bir ajan falan gelmesin. Mesele çok daha eğlenceli. Başta ABD’de olmak üzere hayata dair her şeyin bahis konusu olması sayesinde işler çok renklenmiş, biz pek anlamamışız.

Bu promptır operatörü, Trump’ın bir sonraki konuşmasının genel çerçevesinin ne olacağına dair kupon yapmış. Eh, o kadar metni göre göre bir “bilgi” oluşmuş adamda tabii. Basmış parayı, almış ödülü. Kim hangi vesileyle, ne yolla bulduysa adamı bulmuşlar. Gizli Servis, adamın bebekliğinde hangi mamayla beslendiğinden başlayarak araştırmış, soruşturmuş. Ortaya çıka çıka basit bir bahis tutkusu çıkmış. Bir miktar para cezası ve kamu hizmetine girme yasağı ile paçayı kurtarmış.

Bu haberi okuyunca kısa zaman önce Fransa’da hava sıcaklığına dair bahis kuponu yapan meteoroloji çalışanı aklıma geldi. Bence bu adamın yaptığı daha kötü. Çünkü meteoroloji tahminleriyle oynayıp sonra da “hava 40 dereceyi geçecek” iddiasına para yatırmış. Elbette kazanmış! Ama bu bildiğin şike değil mi? Bahis oynamanın da bir adabı, bir raconu yok mu? Bu bahisçiliğe sığar mı? Neyse, o kişiyi de her nasılsa bulmuşlar, işten atmışlar, dava açmışlar.

Bizde neler olmuş diye kısa bir tarama yaptım. Tam böyle olmasa da “dolar guru şuraya çıkacahmış da buraya çıkacahmış da bunlar da paraları toplayacahmış” içerikli konuşma yapılırken tam olarak denilenlerin yaşandığına dair kimi karnından konuşan haberler vardı ama şöyle şeksiz, şüphesiz, şikesiz, eğlencelik bir bahisçi memur haberi bulamadım ne yazık ki.

(ÖE/NÖ)

Herkes için normal hiç oldu mu?

Normal dediğimiz şey

Bir ülkede olağanüstü olan ne zaman olağanlaşır? Önce bir istisna olarak ortaya çıkar. Sonra tekrarlanır. İnsanlar alışır. Bir süre sonra nedenini sormazlar. En sonunda “zaten böyle” denir. Böylece olağanüstü olan, hukuken olağan hâle gelmeden hayatın olağanı olur.

Fakat Türkiye açısından bundan önce sorulması gereken daha temel bir soru var: Olağan dediğimiz şey gerçekten herkes için olağan mıydı?

Belki de mesele, son yıllarda normalin bozulmuş olması değildir. Daha zor bir gerçekle yüzleşmek gerekir: Türkiye’de yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca herkes için eşit, özgür ve demokratik bir normal hiçbir zaman tam olarak kurulmadı.

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte yeni bir siyasal topluluk ve yeni bir yurttaşlık ilişkisi yaratılmak istendi. Ancak bu ilişkinin sınırları, farklı kimliklerin ve toplumsal varoluş biçimlerinin eşit biçimde tanınması üzerinden değil, büyük ölçüde ortak ve homojen bir ulusal bütünlük fikri üzerinden kuruldu. Farklılıklar, siyasal çoğulluğun kurucu unsurları olarak kabul edilmek yerine ortak bir kimlik içinde eritilmeye çalışıldı.

Kürt meselesinin Cumhuriyet dönemindeki biçimi de bu tarihsel zeminde şekillendi. Dolayısıyla onu yalnızca son elli yılın silahlı çatışmasıyla açıklamak, sorunun tarihsel derinliğini eksiltir. Çatışma başlamadan önce de çözülmemiş bir mesele vardı: Cumhuriyetin yurttaşlık ilişkisi farklılıklarla nasıl yaşayacaktı?

Bu soru çözülemedi.

Kürtlerin dili, kimliği, siyasal iradesi ve kolektif varlığı uzun dönemler boyunca güvenlik ve bütünlük perspektifinden ele alındı. Böylece bir yurttaşın kendi kimliğiyle kamusal alanda var olabilmesi, herkes için geçerli olması gereken demokratik bir hak olmaktan çıkıp devletin izin verdiği sınırlar içinde tartışılan bir meseleye dönüştü.

Sorun yalnızca belirli politikaların varlığı değildi. Daha derindeki mesele, istisnanın zamanla normalin içine yerleşmesiydi.

Çatışmasızlık normalleşme midir?

Son elli yıldaki çatışma, bu tarihsel zeminin üzerine yeni bir katman ekledi. Silahlı çatışma yalnızca ölümler ve yıkımlar yaratmadı; devletin yurttaşla ilişkisini, hukukun sınırlarını, siyasetin dilini ve toplumun korkularını dönüştüren kalıcı bir yönetme biçimi üretti.

Güvenlik gerekçeleri genişledi, istisnai uygulamalar süreklilik kazandı, siyasal talepler tehdit kategorileri içinde değerlendirildi. Böylece kuruluş döneminden miras kalan eşitsizliklerle çatışmanın ürettiği güvenlikçi düzen birbirini besleyen iki katmana dönüştü.

Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca çatışmanın nasıl sona ereceği değildir.

Çatışma sona erdiğinde geriye nasıl bir Cumhuriyet kalacak?

Çünkü silahların susması, çatışmanın ürettiği siyasal ve kurumsal düzenin kendiliğinden sona ermesi anlamına gelmez. Güvenlik refleksleri, hukuk anlayışı, kurumsal alışkanlıklar ve toplumun korkuları bir gecede ortadan kalkmaz. Çatışmasızlık, eski düzenin daha düşük yoğunlukta sürdürülmesi biçimini de alabilir.

Bu yüzden çatışmasızlık ile demokratik normalleşmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Çatışmasızlık demokratikleşmenin kendisi değil, demokratikleşmenin mümkün olabileceği alanın açılmasıdır.

Çünkü alışılmış olanla normal olan aynı şey değildir. Bir uygulamanın uzun süre devam etmesi onu demokratik, meşru ya da adil kılmaz; yalnızca ona alışmamızı sağlar.

Eski normale dönmek yeterli mi?

Demokratik bir toplumda normal, çoğunluğun alıştığı hayat biçimi değildir. Normal herkesin hak ve özgürlüklerinin güvence altında olduğu, farklılıkların tehdit değil, çoğulluğun parçası sayıldığı ve devletin yurttaş karşısındaki gücünün hukukla sınırlandığı ortak yaşam zeminidir.

Bu ölçüyle baktığımızda Türkiye’nin geçmişteki normali herkes için aynı değildi. Birileri için devletin güvenlik refleksleri olağan hayatın parçasıyken, başkaları için aynı refleksler sürekli bir baskı ve güvensizlik anlamına gelebiliyordu. Bir kesim için siyasal hayatın olağan akışı olan şey, başka bir kesimin hayatında kalıcı bir istisna hâli yaratabiliyordu.

O hâlde mesele yalnızca eski normale dönmek olamaz.

Çünkü herkesin dönebileceği ortak bir demokratik geçmiş yoksa, restorasyon demokratikleşme anlamına gelmez. Restorasyon eski düzeni yeniden işler hâle getirmeyi amaçlar. Demokratik dönüşüm ise eski düzenin kendisini sorgular: Neden bazıları eşit yurttaşken bazıları eşitliğin sınırında tutuldu? Neden bazı acılar ortak hafızanın parçası sayılırken bazıları görünmez kaldı? Neden devletin güvenliği, yurttaşın özgürlüğünün önüne bu kadar uzun süre geçirildi?

Bu sorular geçmişi anlamak kadar geleceğin nasıl kurulacağını belirlemek açısından da önemlidir.

Demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum

Demokratik Cumhuriyet yalnızca demokratik kurumların varlığıyla kurulmaz. Anayasal hakların toplumsal yaşamda karşılık bulması, devlet ile toplum arasında yeni bir ilişkinin kurulmasını gerektirir.

Demokratik Cumhuriyet devletin yurttaş üzerindeki iktidarını hukukla sınırlayan siyasal ve anayasal çerçevedir. Demokratik toplum ise insanların yalnızca devlet karşısında hak sahibi olmaları değil, kendi yaşamlarının, kimliklerinin, ilişkilerinin ve ortak geleceklerinin öznesi olabilmeleridir.

Biri diğerinin alternatifi değildir. Demokratik Cumhuriyet hukuki ve siyasal güvenceyi; demokratik toplum ise bu güvenceyi hayata geçiren toplumsal iradeyi ifade eder.

Bu ilişkinin merkezinde eşit yurttaşlık vardır.

Eşit yurttaşlık herkesin aynı olması değildir. Farklılıkları ortadan kaldırmadan herkesin eşit haklara sahip olabilmesidir. Dilin, kimliğin, inancın, kültürün, yaşam biçiminin veya siyasal düşüncenin yurttaşlığın derecesini belirlemediği bir düzen kurabilmektir.

Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin taleplerine ilişkin bir düzenleme değildir. Türkiye’de yurttaşlığın nasıl tanımlanacağına ilişkin daha büyük bir sorudur.

Bağımsız ve tarafsız yargı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, seçilmiş iradenin korunması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve eşit yurttaşlık da birbirinden kopuk başlıklar değildir. Hepsi aynı temel soruda birleşir:

Devlet yurttaşı yönetilecek bir nesne olarak mı görecek, yoksa ortak hayatın kurucu öznesi olarak mı kabul edecek?

Demokratik toplum fikrinin asıl anlamı burada ortaya çıkar. Demokrasi yalnızca sandıkta oy kullanmak değildir. İnsanların örgütlenebildiği, söz söyleyebildiği, farklılıklarıyla kamusal alanda var olabildiği, karar süreçlerine katılabildiği ve kendi yaşamları üzerinde etkide bulunabildiği bir toplumsal ilişki biçimidir.

Geçmişle nasıl yaşayacağız?

Yeni bir toplumsal ilişkinin kurulması ortak hafızayı da gerektirir.

Çatışma yılları aynı ülkenin insanlarını farklı acıların içinde bıraktı. Bazı kayıplar ortak yasın parçası olurken bazıları görünmez kaldı. Bazı hikâyeler anlatılabildi, bazıları susturuldu.

Oysa demokratik toplum, herkesin aynı acıyı yaşamış olması demek değildir. Farklı acıların birbirini inkâr etmeden aynı tarih içinde tanınabilmesidir.

Hakikat geçmişi yeniden üretmek ya da intikam almak değildir. Geçmişin bugünü belirleme biçimini değiştirmektir.

Bu nedenle çatışmanın sona ermesi yalnızca güvenlik bakımından bir rahatlama olarak görülmemelidir. Aynı zamanda geçmişin ürettiği eşitsizlikleri, korkuları ve güvenlikçi yönetme biçimlerini sorgulamak için tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmelidir.

Yeni normal

Tam da burada yeni bir normalden söz etmek mümkündür.

Fakat “yeni normal” eski düzenin biraz daha özgürleştirilmiş biçimi olmamalıdır. Herkes için ortaklaşa kurulabilecek demokratik bir yaşam zemini olmalıdır.

Bu, Cumhuriyeti reddetmek değil, Cumhuriyetin demokratikleşmesini tamamlamaktır. Cumhuriyetin yurttaşlık vaadini, kuruluşta eşit biçimde tanınmayanları da eşit yurttaşlar olarak içine alacak şekilde genişletmektir.

Yeni normal devletin sınırlandığı ve toplumun güçlendiği, hukukun güvenliğin aracı değil, özgürlüğün güvencesi olduğu, farklılığın tehdit değil, çoğulluğun kaynağı sayıldığı ve yurttaşın ülkenin geleceğinin kurucu öznesi olduğu bir ortak yaşamdır.

Bu, geçmişe dönüş değildir.

Belki de yüz yıl sonra ilk kez gerçekten ortak bir normal kurma ihtimalidir.

O hâlde bugün sormamız gereken soru “Eski normale ne zaman döneceğiz?” olmamalıdır.

Daha temel soru şudur:

Herkes için hiç kurulmamış bir normali birlikte kurabilir miyiz?

Belki gerçek normalleşme tam burada başlar.

Çatışmanın sona ermesiyle yetinmeyen; çatışmayı mümkün kılan ve istisnayı kalıcılaştıran düzeni sorgulayan, Cumhuriyetin demokratik niteliğini toplumsal yaşamda yeniden kuran ve insanların devlete uyum sağladığı bir normalden, devletin farklılıklarıyla birlikte yaşayan topluma uyum sağladığı bir normale geçişi mümkün kılan bir dönüşümle.

Yeni normal eski normale dönmek değil, herkesin eşit özne olduğu yeni bir ortak hayat kurmaktır.

(TAA/NÖ)

Fatna nasıl Raşit’e dönüşür?

Dolly Parton’ın hatırasına…

Siyasi baskı, insan hakları ihlalleri ve devlet şiddetinin yoğun olduğu “Kurşun Yılları” boyunca Kral II.Hasan iktidarını pekiştirme ve muhalefeti sertçe bastırma peşindeydi.

70’li senelerde öğrenci olan Fatna El Bouih polis tarafından gözaltına alınan, tacize uğrayan, işkenceye tabi tutulan devrimci kadınlardan sadece biriydi: “Konuşursan dilini keseriz… göz bandını çıkarırsan kafanı kırarız… bir daha gün ışığı göremezsin… burada seni sileceğiz… yok olacaksın ” gibi tehditlerle sindirilmeye çalışılmış Fatna güvenlik kuvvetlerinin uygulamalarını ve hissettiklerini kitaba dökmüş ilk Faslı kadın olarak biliniyor.

“Duvarlar gölgemi bile yutuyor… artık hiçbir şeyim… Fatna değilim, kadın değilim, insan değilim, muhalif değilim… karanlıklara gümülmüşüm, yok oluyorum… artık sadece yakınlarımın hafızasında var olmaya devam ediyorum…”

Rejim temsilcilerinin darbelerine ve hakaretlerine mütemadiyen tabi tutulurken hislerini “Gece gündüz baygın kalmak istiyorum, uyanmak istemiyorum…” diye ifade ediyor.

Bir ara birisi şakağına silah dayıyor: “Bunun ölmesi lazım!”

Yıllar sonra hemcinsi yoldaşlarıyla buluştuğunda aralarında bazen hüzün, bazen neşeyle vuku bulan  muhabbette bir tanesinin “Senin erkek adın Abdülmümin’di, benim de Hamit olmama karar verilmişti…” demesiyle kıkırdıyorlar.

“Dışarı çıktığımda aynı işyerinde çalıştığım arkadaşlarımdan Hamit’e seslenildiğinde uzun süre bana yönelik olduğunu düşünerek dönüp bakıyor, hatta cevap veriyordum!”

Cezaevinde diğer mahpusların ihtimamla onlardan uzak tutulduğunu, kadınların böylesine riskli bir işe kalkışmalarının imkânsızlığı düşünüldüğünden erkek olduklarına dair bir kanının cezaevine hâkim olduğunu hatırlıyorlar.

Onlara normalden daha tehlikeli varlık muamelesi yapıldığını, kadınlıklarını ve kimliklerini silmek için erkek adları verildiğini belirtiyorlar. Esas kahramanımız o ara sözkonusu prosedüre uygun olarak Fatna’dan zorla Raşit’e dönüştürülüyor.

Dünya prömiyerini Beynelmilel Marakeş Film Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra Hot Docs ve Festival Cinéma d’Alès Itinérances’ın programında gördüğümüz Fatna, Raşit adlı bir kadın (Fatna, une femme nommée Rachid/Fatna, a woman named Rachid) adlı belgesel seyirciyi ataerkilliğin baskın olduğu diyarlardan birine sürüklüyor. 2025 Fransa, Belçika, Fas ortak yapımı 93 dakikalık film, yönetmen ve senaryo hanelerinde adını gördüğümüz tecrübeli kadın sinemacı Hélène Harder’in imzasını taşıyor.

Fatna memleketinde bir şeylerin değişebileceğine dair inancını koruyup bilhassa hapishane şartlarının iyileştirilmesi için canla başla çalışmaya devam etse de babadan oğula geçen saltanatın tavrında ve icraatında hakiki bir devrim yaşandığını söylemek çok zor.

Yoldaşlık emeklilik bilmez

Fatna’yı genç erkeklerin tutulduğu bir hapishaneye sık sık girip çıkarken görüyoruz. Kamera mahpusların yüzünü ihtimamla göstermeyerek öznelerine hürmette asla kusur eylemiyor. Cezaevlerinde yatılan sürecin öznelerine faydalı olabilmesi için kültürel faaliyetlerin ne kadar mühim olduğunu biliyor; dolayısıyla Fatna kendilerini ifade edebilmeleri için söz, şarkı, dans veya sinema aracılığıyla bir çeşit topluma kazandırma projesi yürütüyor.

Kameranın varlığı sanki tüm cezaevi personelinin, “yukarıdan” gelen emirle Fatna’ya ziyadesiyle nazik, belki de “hoşgörü”yle yaklaşmasını sağlıyor. Kahramanımızın cezaevi müdürlüğüyle diplomatikçe  sürdürdüğü işbirliğinde nihai amacı mevzubahis faaliyetlerin resmiyet kazanması. Zaten belgeselin sonlarında cezaevinde gerçekleştirilen film festivali Fatna’nın en azından amaçlarından birine ulaştığını ve kadın olmanın muhakkak ki mazide olduğu kadar aşağılanmadığını ispatlıyor.

Ne de olsa belgesel boyunca sık sık geçmişe dönüp hatıraların hortladığına şahit oluyoruz: “Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz… lakin kadının yeri evdir, çocuklarıyla beraber… geriye kalan ne varsa saçmalıktır, tabiata aykırıdır!”

Güvenlik kuvvetleri temsilcilerinin karşısında asla gözyaşı dökmediğini belirten Fatna’nın yoldaşlarından biri hamam böceği kelimesini halen ağzına bile alamadığını söylüyor. Yıldız nizamında yattıkları daracık hücrede ayaklarının tuvalete dayandığını hatırlıyor. Cezaevinde aslında insanın adaptasyon kapasitesini idrak ettiğini belirtiyor:” İnsan 6 ay boyunca gözleri bağlı nasıl yaşar başka türlü?”.

İçinden Şeyh İmam şarkılarını mırıldandığını söylerken Fatna - sanki Anadolu Pop tarzına yakınmış gibi duran, avangard siyasi tiyatro kökenli - Nas El Ghivan grubunun ezgileriyle moral bulduğunu belirtiyor.

Kadınlar güç kazanacak

Geleneksel formatta çekilmiş olan belgesel 70’li yılların öğrenci hareketleri, grevler ve protestolar en başta olmak üzere siyah-beyaz arşiv malzemesini layıkıyla değerlendiriyor. Seyircinin maziyle alakalı kanısı nispeten gerçekçi bir zemine oturtulsa da çağdaş Fas hakkında net ve geniş bir manzara  çizildiğini söylemek zor.

Neyse ki Fatna’nın kadın güçlenmesine yönelik faaliyetlerine de şahit olup en azından bu hususta  daha çok yol alınması gerektiğini idrak ediyoruz. Mütevazı hayat şartlarının daha belirgin olduğu bilhassa taşrada, köyde, kırsal kesimde din baskısını fazlasıyla hissediyor ve bir kadının aileye meydan okuyarak bağımsızlığını kazanmasının hâlâ çok zor olduğunu görüyoruz.

İnsanın çocukluğunda ağabeyi gibi sokakta oynama hakkına sahip olmaması ne garip değil mi?

Fatna kendini okula yazdırabilmek için babasına yalvardığını hatırlıyor. Bir süre sonra sınıftaki tüm kız çocuklarının okulu terk ettiğini, hatta yakın arkadaşının kendinden yaşça çok büyük bir adamla evlendirildiğini bizimle paylaşıyor.

“Kız çocuklarının bekâreti neden ailenin onuru sayılıyor ki?” sualinin ardından “Din, toplumun afyonudur” ifadesini de belgeselde duyuyoruz.  

Fatna tecrübelerinin paylaşılabilmesi için beynelmilel faaliyetlere de dahil oluyor; bu bağlamda Atina’da katıldığı bir insan hakları toplantısından sonra Antep’e de geliyor ve yaşadıklarına benzer tecrübelerden Suriye zindanlarında geçmiş kadınlarla görüşüp hemcinslerine destek oluyor.

Lakin yıllar süren sindirme politikalarından muzdarip Fas’ın hür bir toplum yapısına kavuştuğunu söylemek halen çok zor.

Babasından devraldığı krallığa cilalı bir imaj kazandırmaya soyunmuş VI. Muhammed’in son dünya kupası dahil, futbol gibi toplumun bir diğer afyonunu layıkıyla değerlendirdiği söylenebilir. Sporcu Azaitar kardeşlerle aralarındaki yakın münasebet yüzünden sık sık dedikodulara da mevzu olan mümtaz ve pürneşe kral yakın zamanda Odysseia filminin çekildiği, Fas’ın Batı Sahra işgalinin hatırlanmasıyla da gündeme geldi.

Ya Trump’ın sözde Fas egemenliğini tanımasıyla bağlantılıymış gibi duran, ABD - Fas - İsrail güçbirliğinde hedef muamelesi gören İspanya’nın Sebte kentine serbestçe akmış olan takriben 60 bin mülteciye ne demeli?  

Fas’ın yıllardan beri Hollywood sinemasına ahlaksızca peşkeş çekilmesi bir yana, turizm adına sosyal ve kültürel bir yozlaşmayla karşı karşıya olduğu kesin. En başta gayet kısıtlı su kaynakları olmak üzere tabiat zenginliklerinin sorumsuzca harcanması, kişiliksiz ve arsız betonlaşma, ayrıca başka birçok çarpıklık, kronikleşmiş bir vaziyete işaret ediyor.

İnsan hakları ve ifade hürriyetinin halen gayet kısıtlı olmayı sürdürmesi kadın sinemacı Hélène Harder’in bir zamanlar “sert” erkeklere “korku saçmış” kadın kahramanını ön plana çıkaran, mülayim olduğu kadar manidar belgeseli, neyse ki memleketin hâline daha teferruatlı bakma ihtiyacını tetikliyor.

(RL/EMK)

Açıklayan ve onaran dil ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ

Dil, yalnızca kelimeleri birbirine bağlayan bir iletişim aracı değildir. Dil aynı zamanda insanın kendisini, dünyayı ve ötekini anlama biçimidir.

Bir toplumun dili, o toplumun hafızasını, düşünce dünyasını, değerlerini ve birbirleriyle kurduğu ilişkiyi taşır. Bu nedenle dilin toplumsal işlevi yalnızca anlatmak değil; aynı zamanda göstermek, açıklamak, sorgulamak, yorumlamak, işaret etmek, ortaya çıkarmak ve onarmaktır.

Kırılmş olanı onarmak

Bu bağlamda Süryanicede ܒܕܰܩ (bdāq) kökü üzerinde duran ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (mbadqānā) kavramı dikkat çekici bir anlam derinliğine sahiptir.   ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (mbadqānā), yalnızca “anlatan” veya “açıklayan” değildir. Aynı zamanda araştıran, sorgulayan, yorumlayan, işaret eden, gizli olanı açığa çıkaran, belirginleştiren ve gerektiğinde kırılmış olanı onaran bir özneyi ifade eder.

Bu nedenle ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (leşana mbadqana) ifadesini yalnızca “anlatan dil” şeklinde sınırlamak, kavramın taşıdığı anlam zenginliğini daraltmak olur. Daha geniş anlamıyla bu ifade: “Anlatan, açıklayan, araştıran, hakikate işaret eden, gizli olanı açığa çıkaran ve onaran dil” şeklinde düşünülebilir.

Burada dil, pasif bir aktarım aracı olmaktan çıkar; hakikati arayan ve hakikatin görünür hâle gelmesine aracılık eden bir güç hâline gelir. Fakatܒܕܰܩ  (bdāq) kavramının belki de en dikkat çekici yönü, “onarmak, tamir etmek” anlamına açılmasıdır.

Çünkü insan ilişkilerinde ve toplum hayatında bazı şeyler yalnızca yanlış anlaşılmaz; zamanla kırılır. Güven kırılır, ilişkiler kırılır, hafıza kırılır, toplumsal bağlar zayıflar. Böyle bir durumda dil yalnızca olup biteni anlatan bir araç değildir. Doğru kullanıldığında dil, kırılanı onaran bir köprüye dönüşebilir.

İşte burada ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (leşana mbadqana) ifadesi toplumsal açıdan daha derin bir anlam kazanır.

Anlatır; çünkü hafızayı korur. Açıklar; çünkü yanlış anlamaları giderir. Sorgular; çünkü dogmatik kabulleri sarsar. Araştırır; çünkü hakikatin peşinden gider. İşaret eder; çünkü insana yön gösterir. Açığa çıkarır; çünkü örtülü olanı görünür kılar. İfade eder; çünkü insanın içinde kalan sözü dışarı taşır. Onarır; çünkü kopmuş bağların yeniden kurulmasına aracılık eder.

Bu açıdan bakıldığında dil, yalnızca “ne söylediğimiz” değildir; aynı zamanda “toplumda neyi görünür kıldığımız ve neyi yeniden inşa ettiğimizdir.”

Dil kavramsal çerçeve sunar

Bir toplum kendi dilini kaybettiğinde yalnızca kelimelerini kaybetmez. Dünyayı yorumlama biçiminin bir bölümünü, geçmişle kurduğu bağın bir kısmını ve kendi içindeki bazı anlamları da kaybetme tehlikesiyle karşılaşır. Buna karşılık dili yaşatmak, yalnızca eski kelimeleri korumak değil; o kelimelerin taşıdığı hafızayı, düşünceyi ve toplumsal bağları yeniden canlı hâle getirmektir.

Bu nedenle  ܠܫܢܐ ܡܒܕܩܢܐ(leşana mbadqana), Süryani kültürünün dil anlayışı açısından güçlü bir kavramsal çerçeve sunabilir:

Dil anlatır ama yalnızca anlatmakla kalmaz. Dil açıklar ama yalnızca açıklamakla kalmaz. Dil araştırır, sorgular ve yorumlar. Dil görünmeyeni görünür kılar. Dil saklı olanı açığa çıkarır. Dil insanın içindekini dile getirir. Ve en önemlisi, dil bazen kırılmış olanı yeniden onarır.

Belki de toplumsal hayat için asıl ihtiyaç duyduğumuz dil tam da budur: İnsanı birbirinden uzaklaştıran değil, birbirini anlamaya yaklaştıran; hakikati örten değil, onu görünür kılan; yarayı derinleştiren değil, yarayı saran; kırılmayı çoğaltan değil, kırılanı onarmaya çalışan bir dil.

Bu anlamda ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (leşana mbadqana), yalnızca “anlatan dil” değildir. O, anlatırken açıklayan; açıklarken sorgulayan; sorgularken hakikati arayan; hakikati ortaya çıkarırken de insan ve toplum arasındaki kırılmış bağları onarmaya çalışan bir dildir.

Ve belki de dilin toplumsal sorumluluğu tam burada başlar: İnsanın sesini duyurmak, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırmak ve birbirinden uzaklaşmış gönüller arasında yeniden bir anlam köprüsü kurmak.

(YB/EMK)

Barış, zor olsa da…

Kendimi bildim bileli “barış” sözü edilir. O kadar çok edilir ki, dillere pelesenktir Mustafa Kemal'in o ünlü “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü.   

Her fırsatta ne kadar çok barışsever bir “millet” olunduğunun nişanesi için referans olarak gösterilir. 

Sadece bu söz değil başka sözler de hep dillendirilirdi de! Barış, neden bir türlü zuhur etmezdi ki! Merak edenler vardır elbette! Barış, hayatlarımızda hak ettiği yeri hak ettiği anlam kadar almıyor da ondan!

Hiç düşünmezler mi; insanlar neden birçok insana göre yenilmeyen, içilmeyen ve dahi “soyut” diye düşünülecek bu kavramı hayatın vazgeçilmezi olsun diye bu kadar çok içselleştirirler ki!  Bu kadar çok dillendirir. Bu kadar çok kendini katarak savunur ki! Düşünmezler! 

Çünkü savaşın, şiddetin, silahın cazibesinden, rantından devasa varsıllıklara egemenler sahiplik ederler de ondan. 

İşte barış isteyenlerin; inadına, savaş, şiddet, diyenlere karşı: barış taraftarları daha çok örgütlenmek daha çok seslerini çıkarmak ve daha çok barış istemek zorundalar elbette. Evet ben “Barış” taraftarıyım. 

2026 yılının 1 Eylül Dünya Barış Gününe gidilirken neredeyse yarım asırdır ülkenin kanayan ve büyük bedeller ödenmesine neden olan Kürt Sorunu'nun demokratik çözümüne dair devletin en üst düzeyinden adımlar atıldı. PKK fesih kararı aldı. Yasal süreç başlatıldı. 

Suriye’de de çok hızlı ve benzer şekilde umut vaat eden bir süreç işliyor…Önceki 1 Eylül’lerde barış yanlıları şiddetin sonlandırılarak barışın muktedir olmasını dileyen sloganlar ve içeriği bu mealde belgilerle söz kelam üretirlerdi.

Sanırım bu yılın 1 Eylülünde henüz çiçeği burnunda hayli uzun ve çoklu ihtiyaçlara yanıtlara gebe bir barış ve demokrasi sürecinin yürüyüşünün paydaşlığının alanlarda haykırılmasına ve sahiplenilmesine büyük ihtiyaç var…

Bir kez daha ifade edilmeli ki özellikle demokrasi ve barış sahiplenildikçe ete kemiğe bürünür…

(ŞD/EMK)

Ulysses: Eve dönmek de bir yolculuktur

Her edebiyatseverin bir gün okuma hayali kurduğu ama çoğumuzun gözünü korkutan Ulysses’i şimdi okumayacaksak ne zaman okuyacağız?

Christopher Nolan’ın The Odyssey filmiyle birlikte binlerce yıllık bir kahraman yeniden hayatımızın ortasına düşmüşken, kahramanın yolculuğunun her aşamasını öğrenmişken Bloom ile olan maceramızı tamamlamayı deneyebiliriz.

Ulysses’i okumanın tam da zamanı derken, The Odyssey’i sinemaya uyarlayan Nolan’dan ilham aldığımı söylemeliyim. Çünkü Nolan da Ulysses’i ancak filmi çekerken bitirebilmiş. Nolan, The Irish Times’a verdiği röportajda Joyce’un romanını tam 33 yıldır okumaya çalıştığını anlatıyor. Çekimler başladığında oğlu ona “Odyssey’in filmini yaparken de bitirmeyeceksen, ne zaman bitireceksin?” diye sorunca, kitabı yeniden okumaya başlıyor. Her hafta sonu bir bölüm şeklinde ilerleyen Nolan, romanı ancak filmin post-prodüksiyon aşamasında tamamlıyor. Ve 33 yıllık mücadelenin ardından şu hükme varıyor: “Muazzam bir eser.”

Jung ancak tersten okuyarak bitirmiş!

Nolan gibi üniversitede edebiyat okumuş birinin bile bir kitabı bitirmek için 33 yıla ihtiyaç duyması, Ulysses’ten ürken okur için bir teselli olabilir.

Zira zorlanan tek kişi o değil. Carl Gustav Jung da Ulysses üzerine kaleme aldığı “Ulysses: A Monologue” başlıklı yazısında ilk okuma deneyimini bir komedi gibi anlatır.

135’inci sayfaya kadar gelir; bu sırada iki kez uyuyakalır. Kitaba hakkını verebilmek için birkaç “kahramanca çaba” daha gösterir ve en sonunda radikal bir çözüm bulur. Kitabı tersten okumaya başlar!

Jung’un çıkardığı sonuç oldukça eğlenceli. Özekle diyor ki; bu romanın alıştığımız anlamda belirgin bir önü, arkası, tepesi ya da dibi yoktur; tersten okumak da baştan sona okumak kadar işe yarar.

Benim okuma ya da okuyamama maceram da tek başına bir öykü konusu olabilir, bu nedenle anlatma hakkımı saklı tutuyorum.

Dublin’de 700-800 sayfalık bir gün 

Şimdi diyeceksiniz ki, madem bu kadar meşakkatli bir iş, bunca zahmete neden katlanalım?

Çünkü… Çünkü bir edebiyatseverseniz, öyle ya da böyle bir gün bu romanı okumalısınız, en azından denemelisiniz.

Öncelikle kabul etmek gerekir ki Ulysses sadece bir roman değil; insan zihninin ve dilinin ulaşabildiği en yüksek estetik zirvelerden biri. Hatta Dublin’i gezdiren rehberlerin deyimiyle “Ulysses edebiyatın Sistine Şapeli!”

Övgülere ara verip anlatmaya kitabın adından başlayalım. Öncelikle Ulysses ve Odysseus aynı mitolojik kahraman. Odysseus kahramanın Yunanca adı; Ulysses ise Latin geleneğinden İngilizceye geçen biçimi. Dolayısıyla James Joyce romanına Ulysses adını verdiği anda Homeros’la kurduğu bağı daha kapağında ilan etmiş.

Fakat kitabı açtığımızda ne Odysseus’u buluruz ne İthaka’yı ne de Ege ile Akdeniz arasında dolaşan gemileri. Karşımızda Dublin vardır. Tarih 16 Haziran 1904’tür. Ve kahramanımız Leopold Bloom’dur.

Yedi yılda yazılan bir gün

Dublin demişken yazardan kısacık da olsa söz etmek lazım. Joyce 1882’de Dublin’de doğdu. Katolik eğitimi aldı, University College Dublin’de öğrenim gördü; genç yaşından itibaren İrlanda, din, milliyetçilik, aile ve sanatla sorunlu bir ilişki kurdu. 1904 yazar için önemli bi yıl.

Eşi Nora Barnacle’la ilk tanışması 16 Haziran 1904’te gerçekleşti. Joyce yıllar sonra Ulysses’in bütün olaylarını tam da bu tarihe yerleştirdi.

Aynı yılın ekim ayında Joyce ile Nora, İrlanda’dan ayrılmak durumunda kaldı. Önce Pola, ardından Trieste, Zürih ve Paris... İrlanda’ya son ziyareti 1912’deydi ve bir daha dönmedi. Bugün artık 16 Haziran “Bloomsday” olarak kutlansa da, okurlar Dublin’de dönem kıyafetleriyle Bloom ve Stephen’ın izlediği güzergâhları yürüse de Joyce’un ölüsü bile Dublin’e dönemedi. Zamanın muhafazakar hükümeti ve klisesi yazarın cenazesinin ülkeye getirilmesini reddettiği için 58 yaşında ölen Joyce, Zürih’teki Fluntern Mezarlığına gömüldü.

Hayatının son döneminde resmi olarak da yurtsuz kalan Joyce’un, Ulysses’in sonuna düştüğü yer ve tarih kaydı tüm bunları daha da anlamlı kılıyor.

Trieste-Zürih-Paris, 1914-1921. 

Evet, bir Dublin gününü anlatan Ulyses, üç Avrupa kentinde, yedi yılda yazıldı.

Ancak burada olağanüstü bir paradoks olduğunu da belirtmeliyim. Joyce’un yurtsuzluğunun en etkileyici yanı fiziksel olarak uzak kaldığı memleketini, zihinsel olarak asla terk edememiş olması...

Dublin’den uzakta ama hep Dublin’de 

Dublin’i terk etmek zorunda olduğunu hisseden yazarın bütün eserlerinde mekan olarak hep Dublin’i seçmesi…“Dublin bir gün haritadan silinse, benim kitaplarıma bakılarak yeniden inşa edilebilir” demesi…

Bir anlamda Joyce Dublin’den ayrılmış ama Dublin Joyce’tan hiç ayrılmamış. Zihninde tekrar tekrar aynı şehre dönmüş. Joyce bunu da şöyle açıklamış:

“Ben her zaman Dublin hakkında yazarım; çünkü Dublin’in kalbine inebilirsem, dünyadaki bütün şehirlerin de kalbine inebilirim. Özel olanda evrensel gizlidir.”

Ulysses’e dönersek, roman ilk olarak 1918’de New York merkezli The Little Review’da tefrika ediliyor. Ancak “Nausicaa” bölümünün ardından müstehcen bulunarak yasaklanıyor. İrlanda’da yayımlanması zaten mümkün değil.

Sonunda Paris’teki Shakespeare and Company kitabevi risk alarak kitabı yayımlamayı kabul ediyor. Kitap 2 Şubat 1922’de, Joyce’un 40’ıncı doğum gününde basılıyor. Ancak kitap, 1933 yılına kadar Amerika ve İngiltere’de tamamen yasaklı kalıyor.

Tabii yasaklar bir yere kadar… Kaçak kopyalar bir şekilde elden ele dolaşıyor. T.S. Eliot, Ezra Pound gibi modernist edebiyatın devleri, Ulysses’i sonuna kadar savunuyor. Uzun bir maceranın ardından Ulysses, bir başyapıt olarak hak ettiği yeri alıyor.

On yıldan bir güne: Mitin işlevini sökmek

Hikâyeye gelirsek… Aslında Joyce modern bir destan yazdığını daha romana verdiği isimle ilan etmişti. Ancak okuma sırasında, en azından ilk baskılarda bunu anlamak pek mümkün değil. Şöyle ki, Homeros’un Odysseus’u Troya Savaşı’ndan sonra evine ulaşabilmek için on yıl boyunca denizlerde dolaşıyor. Leopold Bloom ise 16 Haziran sabahı evinden çıkıyor, Dublin sokaklarında geziniyor ve gece evine dönüyor. Joyce’un devrimi bu iki hat arasında gerçekleşiyor.

Haklı olarak diyebilirsiniz ki, Nilgün denizlerde dolaşmakla bir şehrin sokaklarında dolanmanın ne alakası var?

Evet var, çünkü Joyce, Ulysses’de Odysseia’yı yeniden anlatmıyor; onu söküyor, işlevlerini alıyor ve yeniden kurguluyor. Ve bunu gayet planlı yapıyor, tüm hikayeyi Homeros’un Odysseia’ı üzerine kuruyor, hem de milimetrik bir şekilde.

Bunu yapırken, hikayeyi savaşçı kraldan alıp sıradan bir adama teslim ediyor. Odysseus devleri yenen bir kral; Bloom ise reklam toplama işiyle uğraşan, karısı Molly’nin kendisini aldattığını bilen, kaybettiği oğlunun acısını taşıyan, antisemitik önyargılarla karşılaşan orta yaşlı sıradan bir adam.

Bloom’un görünmez canavarları

Odysseus’un canavarları görünür; Bloom’unkiler ise içsel. Onun canavarlarının yalnızlık, kayıp, cinsel arzu, kıskançlık, ölüm gibi adları var. Kiklop bölümündeki dev Polyphemos’un yerini meyhanedeki “Citizen-Yurttaş” alıyor. Citizen iki gözlü bir insan ama dünyayı aşırı milliyetçi, dışlayıcı ve antisemitik tek bir gözle görüyor. Joyce, mitolojik tek gözlülüğü çağının kör fanatizmine dönüştürüyor.

Sirenler bölümünde denizcileri ölüme çeken yaratıklar yok; barda çınlayan müzik, kadın sesleri ve arzunun dili var. Kirke bölümünde ise büyülü ada, Dublin’in gece hayatında halüsinasyonların ve bastırılmış korkuların ortaya çıktığı bir geneleve dönüşüyor.

Babasını arayan Telemakhos’tan Dedalus’a

Bütün bu yapıda anlatının diğer yarısını taşıyan ismi de unutmamak gerekir; Stephen Dedalus. Destanda babasını arayan Telemakhos’un, Joyce’un dünyasındaki karşılığı olan Stephen; aynı zamanda yazarın “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı eserinden Ulysses’e taşıdığı, vicdan azaplarıyla boğuşan genç şair.

Haliyle roman sadece Bloom’un Dublin sokaklarındaki seyrini anlatmıyor; baba-oğul mitinin izlerini de sürüyor. Erken yaşta kaybettiği oğlu Rudy’nin yasını tutan Bloom ile öz babasından zihnen kopmuş Stephen’ın teğet geçen yolları, günün sonunda (gece yarısı Kirke bölümündeki hengameden sonra) kesişiyor. Bir nevi çağın insanının yetimliği, birbirini bulma çabası…

Cinsellik, beden ve kusurlu insan 

Tartışmaya kapalı bir biçimde Ulysses radikal bir eser; bunun nedeni sadece edebî formu değil, aynı zamanda Viktoryen/Katolik ahlakçılığa ve toplumsal dayatmalara karşı sert eleştirel duruş sergilemesi.

Joyce, cinselliği dönemin muhafazakâr anlayışı gibi halı altına süpürmüyor ama onu estetikleştirip idealize de etmiyor. Bedenin fizyolojik ihtiyaçlarını, mastürbasyonu, cinsel fantezileri, suçluluk duygusunu ve hamlığı olduğu gibi yansıtıyor.

Bugünün performans odaklı, filtrelerle sterilize edilmiş yapay beden/cinsellik algısına kıyasla Joyce; Bloom ve Molly üzerinden insanı insan yapan, utancıyla, kusurlarıyla var olan bir doğallık sunuyor.

Kahramanlık dayatmasının reddi

Diğer yandan Joyce, sistemin bireye yüklediği “kahraman olma” baskısını boşa çıkarıyor. Neoliberal dünyanın “kendini baştan yarat”, “başarılı ol”, “kendi hayatının CEO'su ol” dayatmalarını düşünürsek, Leopold Bloom tam bir anti-kahraman. Bir düşmanı öldürmez, dünyayı kurtarmaz, büyük sözler söylemez. Karşısına çıkan sorunları kahramanca çözmez, sadece yaşar.

Hâl böyle olunca Joyce, geçmişteki bir eseri kopyalamıştır diyemeyiz. Onun yaptığı Odysseus ile Bloom arasındaki farkı vurgulayarak yeni bir anlam üretmek. Joyce, Homeros’u parodileştirirken toplumun dar milliyetçiliğini, dini otoriterliğini ve entelektüel kibrini hicvediyor.

Bize gösterdiği en radikal gerçek ise şu: “Anlatılmaya değer olmak için olağanüstü bir hayata gerek yoktur.”

18 bölümlük bir Dublin yolculuğu

Joyce romanı yayımlarken bölüm başlıklarını metne koymamış, yalnızca numaralandırmış. Ancak eleştirmen dostları Carlo Linati ve Stuart Gilbert için hazırladığı ünlü şemalarda yapıyı Homeros’taki karşılıklarıyla belirlemiş.

Telemakhos, Odysseus’un Yolculuğu ve Eve Dönüş (Notos) olarak üç ana bölümden oluşan Ulysses, destana paralel olarak yazılmış 18 bölüm halinde ilerliyor. Ve her bölüm farklı bir edebi tarz, farklı bir teknik içeriyor. Joyce, bilinç akışından gazete manşetlerine, tiyatro metninden müzikal yapılara sürekli biçim değiştirmiş.

Penelope artık beklemiyor

Bana sorarsanız dönüşümün zirvesi romanın kapanışı. Homeros’un Penelope’si evde kocası Odysseus’u bekliyor ve sadakati ile kutsanıyor ya… Joyce’un Penelope’si Molly ise kocasını aldatıyor. Müthiş bir ters köşe!

Joyce, bununla yetinmiyor, hikâyesinde son sözü eve dönen erkeğe değil, evdeki kadına veriyor. Noktalama işaretlerinin neredeyse tamamen kalktığı uzun iç monoloğunda Molly; bedenini, arzularını, geçmişteki erkekleri, gençliğini ve Bloom’un evlilik teklifini düşünüyor. Ve roman tek bir sözcükle kapanıyor: “Yes.”

“Evet dedim evet diyeceğim Evet.” 

Nasıl kolay okunabilir?

Nolan’ın 33 yılı ve Jung’un uyuyakalması cesaret kırıcı görünmesin. Ulysses “sonra ne olacak?” merakıyla okunacak bir olay romanı değil. Tek seferde okuyup bitirmemiz gerekmediği gibi, her göndermeyi ilk okumada anlamak zorunda da değiliz.

Yine de iyi bir haber vereyim; Türkçe okuma yolculuğumuzda bize eşlik edebilecek güçlü rehberler mevcut.

Romanın ilk Türkçe çevrimini yapan Nevzat Erkmen bir de “Ulysses Sözlüğü” hazırlamış. Erkmen’in 1996’da YKY’den çıkan eksiksiz çevirisinin ardından hazırladığı Ulysses Sözlüğü, metindeki Latince ifadelerden Katolik ayinlerine tüm göndermeleri sayfa ve satır bazında açıklıyor.

Ayrıca kolaylaştırıcı olarak Harry Blamires’ın “Bloomsday Kitabı: Adım Adım Ulysses” adlı eserini Norgunk’tan Armağan Ekici çevirisiyle okuyabilirsiniz. Aynı yayınevinden Ulysses çevirisi de bulunan Armağan Ekici, bu çalışmasıyla 18 bölümün sembolik haritasını çıkaran eksiksiz bir rehber sunuyor.

Bu arada Ulysses’i Fuat Sevimay çevirisiyle İthaki’den okumak da mümkün.

‘Hâlâ Ulysses’i neden okumalıyız?’ diyorsanız… 

Bu kadar yazıp yazıp da eksik kaldığını hissettiğim bu yazıyı Armağan Ekici’nin bloğunda “Ulysses’i neden okumalıyız?” sorusuna verdiği yanıtlardan seçerek bitireyim.

“İlk olarak, Ulysses’i hayat aşkına okumalıyız.”

“İkinci olarak, Ulysses’i edebiyat aşkına, büyük bir dil ustasının marifetlerinin tadını çıkarmak için okumalıyız.” 

“Üçüncü olarak, Ulysses’i mizah aşkına okumalıyız.” 

“Dördüncü olarak, Ulysses’i müzik aşkına okumalıyız.”

Ve beşinci olarak da “Ulysses’i Oğuz Atay aşkına, Oğuz Atay’ı sevdiğimiz için, onun kitaplarını daha iyi anlamak, kurduğu yapıları nasıl kurduğunu görmek için okumalıyız.”

(NK/EMK)

On İki Adalar'da güneş, deniz ve fizik -1

Günlük bakım için bilimsel öneriler

Kitle iletişim araçlarının, özellikle bu turizm mevsiminde, her gün sunduğu görüntüler; sakin turkuaz sularda küçük tekneler, gün batımları, kristal berraklığındaki kıyılarda yürüyüşler ve dalışlar, dalgaların hemen yanı başındaki restoran masaları gibi pastoral anları gösterir.

Ama bu görüntülerin ardında, Fizik ile incelenebilecek ve bedenimizi, zihnimizi ve sağlığımızı etkileyen bir gerçeklik var, biz farkında olmasak bile.

Bundan sonra okuyacağınız metin bir tıbbi reçete değil; günlük gözlemlere dayanan ve bilimsel yöntemin ilkeleriyle birleşen bir bakış açısıdır. Amacı, bu yaz döneminde hepimizin sürdürdüğü önyargıları ve davranışları biraz olsun değiştirebilmektir. Bir otorite tarafından yazılmıyor, zaten otorite diye bir şey yok, aksine, günlük ve tekrarlanan olguları gözlemleyen, hipotezler deneyen, ilişkiler arayan ve gündelik yaşam için yorumlar geliştirmeye çalışan bir insan tarafından yazılıyor.

Bilimsel yöntem, dünya hakkında bilgi edinmemizi sağlayan temel süreçtir. Yalnızca okulda Fizik öğretimi için değil, her durumda kullanmamız gereken bir yöntemdir ve şu adımları içerir:

1.       Olguların gözlemlenmesi

2.       Sorunun formüle edilmesi

3.       Hipotezin ortaya konması

4.       Deney veya ampirik sınama

5.       Sonuçların analizi

6.       Çıkarımlar

7.       Tekrar

"Güneş, deniz ve Fizik" vaka incelemesi

Olgunun gözlemlenmesi: Birçok insan, özellikle yazın, güneşte ve denizde vakit geçirdiğinde bedensel ve ruhsal olarak kendini daha iyi hissediyor.

Sorunun formüle edilmesi: Güneşe maruz kalmak ve denizle temas, insan sağlığını ve iyilik halini tam olarak nasıl etkiliyor?

Hipotezin ortaya konması: Ilımlı ve kademeli güneş maruziyeti, deniz suyuyla temasla birleştiğinde, biyolojik döngüleri düzenler, ruh halini iyileştirir ve bedenin doğal savunma mekanizmalarını güçlendirir.

Deney: Bir ay boyunca her gün güneş ve deniz maruziyetini kaydedin; uyku kalitesi, enerji düzeyleri ve genel ruh hali gibi parametreleri not edin.

Sonuçların analizi: Bir ayın sonunda, güneşe maruz kalma (birinci değişken) ya da deniz suyuyla temas (ikinci değişken) ile kaydettiğiniz parametrelerin iyileşmesi arasında bir ilişki olup olmadığını görmek için verileri analiz edin.

Çıkarımlar ve tekrar: Sonuçlar olumluysa, bu çıkarım başlangıçtaki hipotezi güçlendirir. Süreç, teyit amacıyla arkadaşlarınız tarafından da tekrarlanabilir.

Birinci değişken: "güneş"

Güneş ışınımıyla günlük temas, insan sağlığı üzerinde çok katmanlı etkilere sahiptir. Güneş, ultraviyole (UV) dalgalar dahil olmak üzere tüm elektromanyetik tayfta ışınım yayar. Ultraviyole ışınımlar üç türe ayrılır:

·       UVA (UltraViolet A): dalga boyu 320–400 nm

·       UVB (UltraViolet B): dalga boyu 290–320 nm

·       UVC (UltraViolet C): dalga boyu 100–290 nm (atmosfer tarafından tamamen süzülür, bizi ilgilendirmez)

İnsan bedeni bu ışınıma karşı doğal bir savunma geliştirmiştir: melanin. Üretimi güneşe maruz kalmayla artar ve fotokoruma sağlar. İnsanın doğal ışıktan sürekli uzaklaşması, bedeni ani güneş maruziyetine karşı savunmasız bırakır.

Bu yüzden çözüm güneşten kaçınmak değil, bedenin uzun vadede kendi doğal savunmasını inşa edebilmesi için günlük, ılımlı ve kademeli güneş ışığı maruziyetidir. Elbette, İskandinav ülkeleri gibi güneş ışığının daha az olduğu yüksek enlemlerde yaşayanlar için On İki Adalar'daki güneş, hem çok özlenen bir keyif hem de ciddi bir meydan okumadır.

Genellikle daha açık tenli olan (fototip I ve II) bu kişilerin derisinde daha az melanin bulunur. Bu özellik, bu ziyaretçileri güneş yanıklarına karşı son derece savunmasız kılar. Bir güneş yanığı yalnızca geçici bir rahatsızlık değildir; cildin, uzun vadede cilt kanseri gelişimi de dahil olmak üzere daha ciddi hasarlar riskini artıran akut bir iltihabi tepkisidir.

Ve bu yalnızca turistleri ilgilendiren bir mesele de değildir. Güneş ışığına maruz kalma süresi, günün saati (öğle vakti), yani cildin hassasiyeti, beslenme türü, hatta cilt yüzeyinin ne kadar nemli olduğuna kadar pek çok etkene bağlı olabilecek bir olgudur.

Bu tatsız sonuçlardan kaçınmanın temel taşı önlemdir. Turistlerin (ve yalnızca onların değil) güneş koruması, yüksek koruma faktörlü (SPF 50+) güneş kremi kullanımı, koruyucu giysi, gölge arayışı ve kademeli maruziyeti içeren akıllı bir güneşlenme stratejisi benimsemesi gerekir.

Ozon deliği, UVB ışınımını süzen ozon (O3) tabakasının yoğunluğundaki azalmayı ifade eder. Kelimenin tam anlamıyla bir delik değil; kloroflorokarbonlar gibi insan kaynaklı kimyasallardan kaynaklanan bir incelmedir.

Bu tabaka kutup bölgelerinde kışın daha kalın, diğer noktalarda ise daha incedir. Ozon (O3), üç oksijen atomundan oluşan moleküler bir oksijen biçimidir. Üst atmosferde oksijenin (O2) ultraviyole ışınımı soğurup atomik oksijene ayrışması ve bunun başka oksijen molekülleriyle birleşmesiyle oluşur. Ozon, 1839'da Christian Friedrich Schönbein tarafından keşfedildi; adını da karakteristik kokusundan dolayı Yunanca "koklamak" anlamına gelen "ozein" sözcüğünden verdi.

Ozonun insan sağlığı için önemi çok büyüktür; çünkü tehlikeli UVB ışınımlarına karşı koruyucu bir filtre görevi görerek yanık, katarakt ve cilt kanseri riskini azaltır.

Gökyüzünün mavi rengi kendiliğinden bir şeymiş gibi görünür, ama aslında günlük hayatta karşılaştığımız en zarif Fizik örneklerinden biridir. Bunun nedeni Rayleigh saçılmasıdır: güneş ışığı atmosferi geçerken, kendi dalga boyundan çok daha küçük azot ve oksijen molekülleriyle karşılaşır; bu moleküller ışığı her yöne saçar, ama eşit ölçüde değil. Saçılmanın şiddeti dalga boyunun dördüncü kuvvetiyle ters orantılıdır, bu yüzden mavi ışık (yaklaşık 450 nm) kırmızıdan (yaklaşık 700 nm) çok daha güçlü saçılır.

Böylece, öğle vakti açık gökyüzünde, güneşin kendisinden uzağa nereye bakarsak bakalım, gözümüze her yönden gelen ışığın çoğunlukla saçılmış mavi ışık olduğunu görürüz. Mor ışık aslında daha da güçlü saçılır, ama gözümüz bu dalga boyuna daha az duyarlıdır ve güneş tayfında mora göre daha fazla mavi bulunur, bu yüzden gökyüzünü mor değil mavi görürüz.

Gün doğumu ve batımında bu durum tersine döner: mavi ışık gözümüze ulaşmadan çok önce saçılmış olur, geriye kırmızı ve turuncu dalga boylarının egemen olduğu bir gökyüzü kalır; öğle vaktinde ise mavi bileşenlerin kısmi saçılması güneşin kendisinin sarımsı görünmesine yol açar.

Bu olay, adını, 1871'de matematiksel olarak tanımlayan ve gökyüzünün rengine ilk kez sıkı bir fiziksel açıklama getiren İngiliz fizikçi Lord Rayleigh'den (1842–1919) alır. Cambridge'de profesördü, Maxwell'in ardından Cavendish kürsüsüne geçti ve 1904'te argon gazının keşfi nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Işık, çevremizdeki renkleri şekillendirmekle kalmaz, bizi de şekillendirir. İkinci bölümde güneş ışınımının içsel saatimizi, sirkadiyen ritmi, nasıl düzenlediğini göreceğiz ve hipotezimizin ikinci değişkenine geçeceğiz: denize.

Deniz suyuyla temasın yalnızca serinlik ve dinlenme olmadığını göreceğiz, bir dizi yeni bilimsel çalışmaya göre bu aslında bedenimizin elektriksel bir "yeniden şarj" sürecidir, 1897'de elektronun keşfiyle ilişkili bir "topraklama" (earthing).

Not: Yazının ikinci bölümü sonraki hafta MAG'da yayınlanacak.

(PP/EMK)

Gito, Koçira, Koçi

Yüz yıllardır buradayım. Bakmayın sessiz durduğuma, heybetim çok ünlüdür. Kaçkar Dağları’nın eteklerine bir insanın yüzüne kondurulan hokka bir burun gibi kondurulmuşum.

Kentler beni pek sevmez, kentliler ise tepemden gitmez. Malum, kente 2070 metreden yukarıdan bakıyorum. Ara sıra başım dumanlanır, çocuklar sorar o zaman: “Sis denizine girebilir miyiz?” Hayır elbette, benim sisim başka, ne huysuz Karadeniz’e benzer ne de başka denizlere.

Bir rivayete göre adım "Kıto" kelimesinden geliyor. Geçmişte çevremdeki ve bana bakan yamaçlarda doğal su kaynaklarının ve otlakların sınırlı olmasından dolayı bana "kıt orası" veya "kıtlık yeri" anlamında Kıto denmiş. Yine rivayete göre bu sözcük zamanla, fındık tanesinin bahçenin en tepesinden kente yuvarlanması gibi Gito halini almış. Anladınız herhalde, ben “Gito” yaylasının ta kendisiyim.

Neler var bende neler... Durun anlatacağım, panik olmayın siz kentliler hep acelecisiniz, biraz sabırlı olun da.

Önce, benimle özdeşleşen az önce sözünü ettiğim başımın üzerine çöken yoğun sis tabakası ve oluşturduğu "bulut denizi" manzaramı anlatayım. Güneşli günlerde gökyüzünde, sisli günlerde ise adeta bulutların üzerinde yürüyormuş hissi verir. Buni kimse kaçırmak istemez.

Kaçkar ve Tatos Zirvelerim var. Pokut gibi diğer yaylalara kıyasla manzaralarım oldukça açıktır karşı tarafta Kaçkar Dağları’nın ve Tatos Zirveleri’nin karlı görüntülerini doğrudan görürüm. Hava atmak gibi olmasın.

Geleneksel ahşap evlerim de var. Koşa koşa gelirler günübirlikçiler. Onlar turizm için geldiğini sanır fakat bir iki foto çeker giderler geride de şişelerini, sigara paketlerini, izmaritlerini bırakırlar. Gelip de gördükleri, alıp da götürdüklerinden daha çok anlayacağınız. İki türlüdür bana gelenler. Bir kısmı günübirlikçiler, son dönemde biraz azalsa da gelirler yine.

Bir de bizim buranın Koçira Pansiyonu’na gelenler var. Oraya kalmaya gelenler benle çok konuşur. Sanki kurdun kuşun derdi bitti bir de bu Koçira’nın misafirlerinin dertleri başladı. Seçim derler, geçim derler, stres derler, kalabalık derler, derler de derler. Anlatırlar da anlatırlar... Heybetimden etkileniyorlar sanırım benim hepsinin sözüne yerim var sanıyorlar. Biraz da öyle gerçi çoğunu da dinlerim. Unuturlar onlar dakikakayı, saati kendilerini kaybedercesine konuşurlar, oysa ben yaylayım, dinlerim sadece ne yapabilirim? Zaten görüyorum tepeliklerdenden, bu kentlilerin dertleri hiç bitmez ki...

Koçira Pansiyon demişken, 22 yıl önce kuruldu. Serhan Pirpir, Pazar’ın Xaçapit köyünden. Benim bir güzel parçam onların ailesinin. 22 yıl önce ablasını kaybetti Serhan.

Hepimiz tanığız. Benim üzerimde boy veren yeni ağaç fidanları da yüz yıllardır burada olan ağaçlar da tanık oldu.

Serhan geldi buraya, tahtaları taşıdı yetmedi inşaat malzemelerini getirdi. "Koçira’yı kuracağım" diye Koçira'nın yanına kamp bile kurdu arkadaşları ile. Tabii benim öyle anlattığıma bakmayın gündüz pansiyonu yapmak için çalıştılar, akşam da hikayeler, öyküler anlattılar, atma türkülerle şenlettiler ortalığı.

Pansiyon kurulunca misafirleri de geldi. Açıkçası ben ilk başta rahatsız oldum, gürültü patırtı hiç eksik olmayacak sandım. İneklerin sesini duyamayacağım, kuşlara kol kanat geremeyeceğim, arılar vız vız anlaşamayacak birbirleri ile dedim bu insan sesinden. Hatta eyvah dedim, eyvah sis denizim insan denizi mi olacak?

Korktuğum, gökyüzüne varan başıma gelmedi neyse ki. Meğerse bu Serhan misafirlerini hep seçerek alırmış Koçira’ya. Öyle "İnternet falan var mı?" diye soran, kentteki klasik bir oteldeki hizmeti bekleyenler gelemez.

Serhan kitaplar yazar, türküler söyler. Bir de onun arkadaşları var burada. Bence isimlerini benden esinlendiler, müsaade ederseniz biraz böbürleneyim: Yayla Trio! Adıma türküler bile yaptılar, öyle yanıktırlar!

Klip milip bir şeyler de çekiyorlar benim vadilerde. Bazen bizim buraların şivesi ile başka türküleri söylemelerini seviyorum bazen de benim tam köklerimden gelen melodilerini de.

Kocaman bir dağım ben sonuçta, malum benim eteklerimde çalıp söylerler sevenleri dinleyenleri çok...

Ha benden duymuş olmayın, ayrıca yakında çok iyi bir filmde daha beni görebilirsiniz. Serhan, buraya gelen misafirlerden birine anlatırken duydum kanser belasından hayatını kaybeden Kazım Koyuncu’nun hayatını anlatan bir film çekiliyormuş. Yönetmenliğini de Özcan Alper yapıyormuş ve Alper, Kazım Koyuncu filminin yayla bölümlerini bunde çekecekmiş. Havama hava ünüme de ün katılacak desenize.

Serhan’ın burayı birlikte işlettiği bir arkadaşı, yoldaşı vardı. Benim de can dostumdu, ne yalan söyleyeyim. Canım Tugay Turan, yaklaşık bir yıl önce hayatını kaybetti. Ne oldu biliyor musunuz? Onun yokluğuna alışmaya çalışırken biz ve tabii ki Koçira, bir de baktık ki bir sabah bir köpek girdi Koçira’nın kapısından.

Ben de şaşırdım, daha önce hiç görmemiştim hâlbuki başta söyledim, çok heybetliyimdir, görmediğim çok az şey olur. Sadece ben değil, hiçbir vadi canlısı da görmemiş onu. Sordum soruşturdum, öyle ya kimdir bu hüzün gözlü köpek?

Tabii bu içeri girmiş, sonra kuyruğunu sallaya sallaya çıkmış. Sonra bu rutine dönmüş, canı her istediğinde gelir sonra gider olmuş. Gittiğinde geleceğini hep bilir Koçira delileri. Evet bir de kendilerini böyle tanımlıyorlar. Bazı yıllarda kış aylarında İstanbul’da İzmir’de "Koçira Delileri" buluşması diye etkinlikler bile yaptılar.

Söze dönecek olursam Serhan da Tugay’ın kaybının hemen ertesi günü geldiği için bu hüzün köpeciği can yoldaşı yaptı kendisine.

Anlattım mı bilmiyorum, ikisinin dostluğu benim Badara, Pokut ve Sal yaylaları ile olduğum gibidir. Bizim karaduman sisleri ile yaptığımız sohbetler kadar sonsuzdur muhabbetleri ikisinin. Biz dağlar, ser veririz, sır vermeyiz. O ikisi de benim kara dumanımı soludu belli ki...SerhanTugay’a  “Şems” derdi, duyardım seslerini çok sohbetlerine tanık oldum diyorum ya.

Ne çok şey öğrendim ikisinin dostluğundan. Örnek de oldu bana, ne yalan söyleyeyim size…

Biz yaylaların sesi soluğu çıkmaz sanırlar, doğrudur da. Serhan da rahmetli Tugay da beni kapitalist sistemin ağababaları (öyle deniyor herhalde) talan etmek isteyince en önde mücadele ettiler. Yok "Yeşil Yol"du, yok "yayla turizmi"ydi dimdik durdular. Haberleri yok, onlar kentlerde ve mücadele ettikleri her yerde ses yükseltirken kuşlar, börtü böcekler onların ne söylediğini gelip anlattı bana. Sayelerinde talandan şimdilik kurtuldum canlarım...

Ekim gibi kimse kalmaz buralarda, yaylacılar kente döner, turistler iş güç peşine düşer, meraklı çocukları salıncağımdan fotosunu asar odasına, yine rüzgâr eser benim sırtlarımda, yine sis çöker usulca taşlarıma. Ne yapabilirim ki geleni dinlerim, gidenin ardından bir ömür susarım…

(EMK)

Türkçe pop neden Korelileşiyor?

Türkçe pop müziğin tarihsel omurgası, kendi yaşam öyküleri üzerinden kitlelerin ruhlarına ayna tutan şarkıcı/şarkı yazarları tarafından inşa edildi.

Fikret Kızılok’un kentli ozan kimliğiyle Anadolu’nun melankolisini şehre taşıması, Sezen Aksu’nun doğduğu coğrafyanın kültürel izlerini evrensel bir müzikaliteyle birleştirmesi tesadüfi başarı hikâyeleri değildi. Bu isimlerin omuzlarında büyüyen miras, Nilüfer’in edebi metinleri stadyum marşlarına dönüştürmesine; Yıldız Tilbe’nin taşranın acısını ana akım popun merkezine taşımasına zemin hazırladı. Serdar Ortaç’ın 90’lar sonu ve 2000’ler başındaki sokak ritimlerini hitler hâline getirmesi veya Onur Özdemir’in alternatif sahne müziğini ana akım popun sofistike ritimleriyle birleştirmesi bu etkileşim zincirinin doğal bir sonucu oldu.

Farklı kültürel disiplinlerden, apayrı janrlardan gelen bu yaratıcılar, sadece kendi şarkılarını yazmakla kalmadılar; popüler müziği bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp kalıcı bir kültürel mirasa dönüştürdüler.

Fakat günümüz Türkçe pop müziğine bakınca, anlatıcıların yavaş yavaş hafızalardan silindiğine ve yerlerini bir seri üretim makinesinin aldığına şahit oluyoruz. Sahici insan hikâyelerinin yerini, müziği bir veri mühendisi gibi ele alan dar bir çevrenin üretimleri almış durumda.

Yapay zekâ destekli yazılımların stüdyolara girmesiyle, söz yazarlığı insan ruhundan kopartılarak algoritmaların etkisi altına girdi. Kültürel ve edebi kaygıların yerini pazarlama istatistikleri, arama motoru optimizasyonları, anahtar kelimeler ve yapay kancalar aldı. 

Dinleyiciyle organik bir ilişki kurabilen, ona bir ömür boyu eşlik etme potansiyeli taşıyan destansı balladların, hikâye anlatan kompozisyonların zamanı geçmiş gibi görünüyor. Piyasaya yön veren yeni taşıyıcı enerji, algoritmik olarak optimize edilmiş, hiçbir müzikal risk barındırmayan, 4/4’lük standart kalıpların etrafında şekilleniyor.

Oysa şarkı yazarlığının kökleri, algoritmaların sığ metriklerine hapsedilemeyecek kadar derin bir anlatı geleneğine dayanır. Hızlı tüketime kurban edilen bu sanatsal ifade biçimi, aslında insanlık tarihinin en köklü hikâye anlatıcılığı araçlarından biridir.

Şarkı yazarlığı ve edebiyat arasındaki bu organik bağın evrenselliği, Bob Dylan’a 2016 Edebiyat Nobel Ödülü’nün verilmesiyle küresel bir meşruiyet kazandı; nitelikli söz yazarlığının çağdaş edebiyatın en önemli formlarından biri olduğu kanıtlandı.

Bir eski resim duvarda

Belki Beti, belki Pola Markiz’de oturmuş, sakin

Seyrediyor zamanı gözlerinde tozlarla Günlerden güz, mevsim sepya

Bir tüy kalemle çizilmiş bekler “Bir hayat daha olmalı” der gibi Kahverengi tonlarda, uykularda Ah, bu ne sevgi, bu ne ıstırap Bu şarkıyla gönlüm ne harap

Al al olmuş gül yanaklarınız

Bu mahcup, nazlı, bu eda, bu hâl, ah Bir mısra gibi ağzınız

Dillenmemiş, dinlenmemiş bakire aşklarda

Aysel Gürel - İstanbul Hatırası

Aradan geçen zamanda ne oldu da işler bu kadar trajik hâle geldi? Bu sorunun cevabını Türkiye’nin içinden geçtiği sosyolojik buhranda ve müzik endüstrisinin geçirdiği kapitalist evrimde arıyoruz. 1970’li yıllar, Batı menşeli melodilerin üzerine Türkçe söz yazma geleneğinin yavaş yavaş terk edildiği ve yerli bestecilerin kendi edebi becerilerini keşfettiği bir uyanış dönemiydi.

O yılların şarkı yazarları, dönemin güçlü Türkçe edebiyatıyla doğrudan bir dirsek temasına girdiler. Sezen Aksu jenerasyonunun sahneye çıkışıyla bu yerel kültürel dinamik evrensel bir pop formuna kavuştu. 80’lerin sonlarında değişen toplumsal yapı ve yeni dönemin etkisinde girilen 90’lı yıllarda istisnai bir müzikal patlama yaşandı.

Bu eşsiz dönem, devasa bir enerjiyi ve aynı zamanda kontrolsüz bir şarkı enflasyonunu beraberinde getirdi. Sektör, el yordamıyla ilerleyen, kuralların henüz yazılmadığı yarı amatör ama son derece sahici bir üretim çılgınlığına sahne oldu.

Bu kaotik enflasyon süreci zaman içerisinde kendi ekosistemini filtrelemeyi başardı; 2000’lerin başına gelindiğinde müzikal nitelik artmış, küresel stüdyo teknolojileri tam anlamıyla özümsenmiş ve Türkçe pop kendi altın çağını yaşamaya başladı. Bu görkemli tırmanışın en somut zirvesi Sertab Erener’in ülkeye getirdiği Eurovision birinciliği.

Bu tarihi başarı, Türkçe popüler müziğinin üretim aşamasında uluslararası standartları yakaladığının, global bir sahnede var olabileceğinin kesin ve net tescili oldu.

Eurovision zaferiyle müzik piyasasının aştığı psikolojik eşik, sektörün büyük sanatçılarının uluslararası piyasaya yönelmesine yol açtı. Başta Tarkan ve Sezen Aksu olmak üzere, Türkçe popun sınırları küresel bir kültürel entegrasyon amacıyla zorlanmaya başlandı.

Müzik dünyasının efsanevi ismi Ahmet Ertegün gibi figürlerin bu sürece dahil olması, Türkçe pop müziği dünya listelerine taşıma konusunda bir kamuoyu beklentisi yarattı. Fakat süperstarları kalıcı olarak ihraç etme projesi hedeflenen uluslararası patlamayı yaratamadı.

Batı endüstrisinin kendi pazarını dışarıya kapatan monopolleri, aşılamayan kültürel sınırlar, dil bariyerleri ve yerel melodilerin global pazarlamaya yanlış tercüme edilmesi bu projenin başarısızlığındaki ana sebepler oldu.

Star ihracatındaki bu hayal kırıklığına rağmen, 2000’lerin ortalarından itibaren Türkçe müziğin küresel görünürlüğü organik yollarla artmaya devam etti; özellikle Eurovision yarışmalarında üst üste alınan istikrarlı dereceler artan görünürlüğün açık bir sonucuydu. 

Ne var ki, tam da bu umut vadeden ilerleyişin sonlarına doğru, ülkenin iç dinamiklerinde yaşanan radikal sarsıntılar her şeyi yavaşlattı.

Ülkenin kültürel hegemonyasının değişmesi ve giderek içe kapanan politik atmosfer, Türkçe popun yıllardır süren logaritmik gelişimine ağır bir darbe vurdu. Türkiye’nin Eurovision macerasının sona ermesi, ülkenin sadece bir televizyon şovundan çekilmesi değil, kabuğuna hapsolmasının ve kültürel izolasyon sürecinin en görünür yansımasıydı.

Bu yavaşlama ve içe kapanma sürecinin yarattığı sektörel boşluk, çok daha mekanik ve etkili bir güç tarafından hızla işgal edildi: sosyal medya algoritmaları, agresif reklam ajansları ve veri odaklı yapay zekâ sistemleri.

Bu dijital panoptikonun pop müzikle kurduğu bu yeni sömürü ilişkisi, küresel piyasada endüstrinin kurallarını değiştirdi. Türkiye’deki artan kültürel tıkanıklık da bu sürece eklenince, erozyon etkisi benzersiz bir boyuta ulaştı.

Piyasada kendi sanatıyla var olmaya çalışan performansçılar, dijital linç kültürü ve acımasız bir mobbing ağı ile sistem dışına itildi. Müzik endüstrisi, kontrolsüz bir “rage-bait” stratejisiyle yönetilen toksik bir sektöre dönüştürüldü.

Tablonun asıl ürkütücü yanı ise tam da Güney Kore müzik pazarında ortaya çıkan o distopik üretim modelinin Türkiye’ye birebir kopyalanmasıydı. İplerin tamamen milyoner ajans patronlarının elinde olduğu, algı yönetimi araçlarının bizzat besteyi ve sanatçıyı şekillendirdiği otoriter bir sistem inşa edildi.

Bu “Korelileşme” süreci, müziği insani zaaflardan ve edebi derinlikten tamamen arındırarak onu kusursuz, pürüzsüz ama ruhsuz bir para basma makinesine indirgedi. Yarışma formatlarıyla sektöre enjekte edilen, karakterleri odak gruplarında tasarlanmış, itiraz hakkı ellerinden alınmış yeni nesil yapay kız ve erkek grupları bu dönemin sembolleri hâline geldi.

Endüstrinin dönüştüğü bu tüketim labirentinden çıkışın formülü dışarıda değil, yine bu endüstrinin kendi kültürel mirasında yatıyor.

Daha nitelikli bir endüstriye giden yol geçmişte feodal müzik piyasasına kafa tutarak kendi yazdıkları şarkılarla bağımsız hikâyelerini var eden şarkıcı ve şarkı yazarlarının tavizsiz potansiyelinden geçmektedir.

Sektörü abluka altına alan sermaye grupları, şirketler ve reklam ajansları ne kadar devasa olursa olsun, unutulmaması gereken birinci kural, en büyük iradenin sahneye çıkan sanatçının omuzlarında olduğudur. 

Genç yetenekleri karmaşık sözleşmelere mahkûm eden, kurgulanmış troll ordularıyla dijital dünyayı manipüle edip sanatçıları hizaya çekmeye çalışan o milyonerlerin hegemonyası, ancak sanatçıların sahnede göstereceği irade ve yetenekle sarsılabilir.

(ECS/NÖ/EMK)

Bizi hâlâ aynı yerde buluşturan bağ

Bir hikaye anlatmam gerekiyorsa eğer tarihte üç yüzyıl kadar geriye gitmem lazım.

1700’lerin ortalarında Rusya Çerkesya’yı işgale girişir. 1800’lerin ilk yarısında (1864'teki büyük sürgünün öncesinde) Kafkas haklarını soykırıma uğratmaya ve sürmeye başlar.

Balkanlar üzerinden Osmanlı’ya gelen Çerkesler Trakya’da duraklatılır. İstanbul'a sokulmaz. Bir iskan politikasıyla Osmanlı, Çerkesleri o zamanki coğrafyasına dağıtır.

Hacemko Hable de (Hacemko bir sülale ismi-Hacemkoların Köyü anlamında) böyle kurulur.

Rivayet odur ki (biraz da şaka yollu) padişah Sapanca Gölü kıyısına yerleştirmek ister. İlk yerleşenler ise “Sulak alan sinek yapar” diyerek kabul etmez, kıyıdan biraz daha iç taraflara yerleşir.

1900'lerin sonrasında köy Uzuntarla ismini alır. 2010'larda ise Kartepe’nin bir mahallesi olur.

Kuruluşundan takribi 160 sene sonra başlar bizim hikayemiz.

**

Şehirde olmayan bütün fırsatlar önümüzdeydi. Daha doğrusu haylazlık yapmak için önümüzde sınırsız imkan vardı. İlk başlarda evin etrafındaki birkaç sokakla sınırlı olan dünyalar zamanla genişledi. Arkadaşlıklar çoğaldı. Zaten herkes herkesi tanıyordu.

Biraz sonraları Melikcan’ın (Yenişen, sülale ismiyle Yebjin) aramıza katılımı ise milattı. Her birimiz için başka türlü, ama hepimiz için bir milat.

Geçmişe dönüp bakıyorum da neler yapmadı bu grup…

Mesela benim bir hafta süren Ülkü Ocağı serüvenim… Okul çıkışı kavgaya çağırışlar, gecenin bir vakti gölde yüzmeye gitmeler, göle düşen telefonu suyun altında aramalar ve o yaşlarda kulağa eğlenceli gelen her türlü şey…

Haluj geceleri, Bjemate’yi (bir folk müzik gurubu) yeniden canlandırma girişimlerimiz…

‘Baraka’ ile başlayıp daha sonra babaannesinin evinin bodrum katına evrilen ‘İn’ maceramız… Burada tüm gün süren iskambil oyunları…

Bir çiftliğin bahçesindeki gölette Japon balığı tutma girişimlerimiz… Ramazan davulculuğu…

Cuma günleri ritüel haline getirdiğimiz okul bahçesi biralamacası; ocak ayında bir metre kar olduğunda bile vazgeçmediğimiz…

Ve burada anlatabileceğim, anlatamayacağım daha neler neler…

Melikcan-Kaan-İrem-Cem-Dane-Tuğçe ve ben deniz Hikmet 

**

Sonra zaman geçti, büyüdük, koptuk, birleştik. Birlikte sevindik, birlikte üzüldük. Dağıldık. Herkes kendi hayatını kurdu. Farklı meslekler seçti kendine. Melik dalgıç oldu mesela. Kimimiz farklı şehirlere hatta ülkelere taşındı bu süreçte.

Derken bir davetiye attı Melikcan. İdil ile birleştirdi hayatını. 2025’nın 19 Temmuz’unda yeniden bir araya topladı hepimizi. Düğün sonrası masalar kuruldu. Herkes özlem giderdi o gün. Sarılmalarla veda ettiğimiz bir gece oldu.

**

İnsan bazı anların son olduğunu yaşarken bilmiyor. 2025’in 8 Ağustos’unda kaybettik Melikcan’ı. Çocukluğumuzdan beri bir parçamız olan gölde üstelik.

Bugün bunları yazmak hala tuhaf. Herkesin yüreğinde, kalbinde taşıdığı ortak acı... Herkes bir parçasını bıraktı Melikcan ile birlikte.

Bu yazıyı daha önce yazmalıydım. Denedim. Olmadı. Halen ne yazdığımın farkında da değilim. İsterdim ki daha kişisel olsun. Ama anlatmak kolay değilmiş. Eminim, hiçbirimiz için değil. Sessizlik kolaya kaçtığım bir tercih...

Belki de bu yüzden bu kadar geç yazıyorum. Ama bir şeyler anlatmalıyım artık.

Neden şimdi derseniz yanıtı köyde saklı.

**

Geçtiğimiz haftalarda bir turnuva düzenledi köy halkı. Voleybol turnuvası. Uzuntarla Adige Kültür Derneği Gençlik Komisyonu öncülük etti. Adına da Melikcan Yenişen Sezonu dediler.

Turnuva geçmiş yıllarda Dr. Mediha Eldem adına düzenleniyordu. Farklı olarak bu yıl daha kitlesel ve duygusaldı.

 
 
 
 
 
Bu gönderiyi Instagram'da gör
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

@uakdgenclik'in paylaştığı bir gönderi

Canlı yayında kuralar çekildi mesela. Hacemko Hamle, Abısta, Trabzonlular Derneği, Cehennem Melekleri, Sapanca Volley, Siyah Giyen Adamlar, Yanık, Ağasarlılar Derneği, Old Stars, Fileye Takılanlar, Filenin Halujleri ve Sakatlanmazsak Kazanırız birbiriyle eşleşti. Rekabet başladı.

Yaşları 15’ten 60’lara kadar giden, cinsiyet ayrımının olmadığı ancak kadın katılımının daha az olduğu takımlar birbirleriyle yarıştı. Arada çocuklar için de bir ufak turnuva oldu.

Başlangıcından iki hafta sonra final heyecanı Sapanca Volley ile Hacemko Hamle arasındaydı.

Herkes günlerce bu finali bekledi, bunu konuştu. 22 Ağustos’ta yapılan final için herkes köy okulunun bahçesine doluştu. Haluj gecelerinden sonra en kalabalık etkinlikler arasındaydı.

Maç öncesinde kadınlar tüm gün imece usulü çalışıp haluj hazırladılar geceye. Final gününün görünmez kahramanları dediler onlara.

Akşam oldu, halujler ikram edildi. Dans gösterisi yapıldı. Maça Sapanca Volley iyi başladı. Deplasmanda olmasına rağmen şampiyonluğu da göğüsledi, kupayı kazandı.

Ödüllerini de Melikcan’a ithaf ettiler.

**

Aslında Melikcan’ın adı yalnızca turnuvanın başlığında değildi o gün. Her gün birlikte olanlarla yıllardır birbirini görmeyen insanların yeniden aynı bahçede buluşmasında, birlikte çalışan kadınlarda, sahaya çıkan çocuklarda, kenardan maçı izleyen büyüklerde, dağıtılan halujlerde de vardı.

Belki de bütün mesele buydu zaten. Birini hatırlamak yalnızca onun hakkında konuşmak değildi, onun vesilesiyle yeniden yan yana gelebilmekti.

Bülent (Aydın) Abi “Dostluk kardeşlikten ileridir” derdi sık sık. Kardeşliğin kan bağıyla alakası yokmuş, dostlukların da mesafeyle…

Yıllar geçiyor. İnsanlar büyüyor, başka şehirlere, başka ülkelere gidiyor. Hayatlar değişiyor. Aylarca, bazen yıllarca görüşülmüyor. Ama bazı insanların arasındaki bağ, kaldığı yerden devam ediyor. Mesafenin de zamanın da pek hükmü olmuyor.

Kaybedince de bitmiyor.

Bir hikaye anlatmam gerekiyorsa üç yüz yıl kadar geriye gitmem lazım diye başlamıştım yazıya. Çünkü bizim hikayemiz biraz da bu köyün hikayesi. Bir zamanlar sürgünle gelip burada yeni bir hayat kuran insanların çocuklarının, torunlarının yıllar sonraki hikayesi.

Aynı sokaklarda yüründü, aynı okulun bahçesinde oynandı, aynı gölde yüzüldü, aynı otobüse binildi, aynı sofralara oturuldu. Sonra dağıldık, yine bir şekilde birbirimizi bulduk.

Bir voleybol turnuvasının etrafında toplandık bu kez. Ama sanırım hiç kimse için mesele yalnızca voleybol değildi.

**

İnsan birini kaybettikten sonra ondan geriye ne kaldığını düşünüyor. Meğer çok şey kalıyormuş. Bir sürü anı, hikaye, kahkaha, fotoğraf, yarım kalmış cümle… Bir de insanların içinde onun için açılmış, kimsenin dolduramayacağı bir yer.

Melikcan’dan bize kalan biraz da böyle bir şey.

Ama bir şey daha. Bizi hala aynı yerde buluşturan bağ.

Belki bu yüzden bu yazının sonu yine köye çıkıyor.

Adı bir turnuvada söylendikçe, arkadaşları aynı masanın etrafında toplandıkça, çocuklar o okul bahçesinde koşturdukça, birileri haluj yapmak için imeceye oturdukça Melikcan hikayemiz içinde yaşamaya devam edecek.

Çünkü bazı dostluklar, insan gittikten sonra bile bitmiyor.

(HA)

Eleştiriye Övgü XI - Gemi su alırken: Senfoniden soloya, haktan lütufa

Neredeyse bir yıl önce “Eleştiriye Övgü” derken eleştiriyi kusur bulmanın, suçlamanın, hele her şeye karşı çıkmayı marifet sayan huysuz bir muhalefetin adı olarak değil; düşüncenin, barış içinde birlikte yaşamanın ve demokrasinin nefes alma imkânı, bir tür toplumsal bağışıklık sistemi olarak düşünmüştük.

Bir yıla yayılan on yazıda yasın hafızayla, hafızanın eylemle; cumhuriyetin iradeyle; ırkçılığın kendi gözümüzle; ebeveynliğin rekabetçi düzenle; bilginin eylemsizlikle; makamın sorumlulukla; tanıklığın hesap vermekle, hesap sormakla, siyasal babalığın rızayla, bir kentin sessizliğinin ise yurttaşlıkla ilişkisini soruşturduk.

Beştepe’nin her geçen gün biraz daha Yıldız’a benzediği bir dönemdeyiz. Kendini II. Abdülhamid’e dayandıran, maziyi metafizik bir hale içine alarak şimdide donduran siyasal anlatı, “dost” ile “düşman”ı da baktığı yere göre yeniden tarif ediyor.

Konumlanılan yer bir tür gözlük, çevirmen ya da arayüzdür: Olaylara hangi mercekten bakarsak bazı şeyler görünürleşirken, bazıları görünmezleşir. Omnipotent makama yerleşen siyasal irade çevresini erginsizleştirir; çevresini zayıflattıkça kendisi de zayıflar, zayıfladıkça hamaseti besleyen retorik daha yüksek sesle konuşur. Senfoni sona erer, solo başlar. Büyük Birader o kadar çok görünür, konuşur ki başka sesler kısılır, yüzler silikleşir.

Eleştiriye Övgü dizisi, kamusal yetkileri anayasal düzen içinde kurumlara emanet eden, sonra da bu yetkilerle ne yapıldığını sormakla yükümlü olan topluma konuşuyor.

On birinci yazıda insanın dönüp kendi ayak izlerine bakası geliyor: On ayrı yazıda gerçekten on ayrı meseleyi mi konuştuk, yoksa aynı meselenin farklı yüzleriyle mi karşılaştık? Dip akıntısında dolaşan soru şuydu: “İktidar bize neler yapıyor?” Evet; her gün bir başkasına uyandığımız hukuksuzluğun ana müsebbibi hiç kuşkusuz iktidar, ama tek başına değil.

Bu nedenle daha huzursuz edici soruyu da sormak sorumluluğumuz: “İktidar bize bunları nasıl yapabiliyor?” Hangi kurumlarla, hangi makamların inisiyatif almasıyla, hangi hukuk diliyle? Ne tür korkular yaratarak, hangi suskunlukları örgütleyerek, hangi ayrıcalık, bağımlılık ilişkileriyle? Bu resmin içinde bizim irademiz nerede?

Önce ilk bakışta birbirinden bağımsız ya da ilişkisiz görünen olayları kolajlayalım; sonra biraz uzaklaşarak örüntülere bakalım.

Belgeselci Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki doğa tahribatına da değinen filmi için Sinema Genel Müdürlüğü tarafından verilen 175 bin liralık yapım desteği faiziyle geri isteniyor. Resmi değerlendirmede filmin başvuru dosyası, teknik koşullarla uyumsuzluğu gerekçe gösterilirken Elmas, kendisine sözlü olarak filmin “politik” bulunduğunun, Bakanlık ile Kapadokya Alan Başkanlığını sorumlu göstermesinin kabul edilemeyeceğinin söylendiğini aktarıyor.

İstanbul’da beş yıldır özel bir okulda çalışan trans kadın öğretmen Zoe Lila, iktidara yakın medya organlarında kişisel bilgileriyle hedef gösterilip tehdit ediliyor.

Okul yönetiminin ilgili bakanlıklarla yaptığı görüşmelerin ardından sözleşmesi yenilenmiyor; MEB okul hakkında inceleme başlatıyor. Bu olaylar arasındaki nedensellik henüz hukuken belirlenmiş değil; ama sıralanışları bile çalışma hakkı ile kimliğin makbul bulunması arasındaki sınırı sormaya yetiyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni 22 Mayıs’ta bir Cumhurbaşkanı kararıyla kaldırılıyor. Öğrenciler, akademisyenler ve aileler üç gün boyunca üniversitelerinin geleceğini tartışıyor. 25 Mayıs’ta ikinci bir Cumhurbaşkanı kararıyla üniversite yeniden faaliyet gösterebilir hale geliyor.

Ücret ve tazminat haklarını alamadıklarını söyleyen Eti Krom ve Doruk Madencilik işçileri Ankara’ya geliyor. Ankara Valiliği, maden işçilerinin kentte gerçekleştirecekleri eylem, gösteri ve basın açıklamalarını on beş gün süreyle yasaklıyor. Ücret alamamak çalışma hayatının sorunu; ücreti kamusal alanda istemek bir anda “kamu düzeni” sorunu haline geliyor.

BirGün muhabiri İsmail Arı yetmiş beş gün cezaevinde kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye ediliyor. Ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı basın kartını “adli sicil” gerekçesiyle iptal ediyor. Arı, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmadığını söylüyor. Basın kartı gazeteciliğin kurucu koşulu değil kuşkusuz; ama yürütmeye bağlı bir makamın gazeteciyi tanıma yetkisi, mesleğin fiilî imkânlarını belirleyebiliyor.

Osman Kavala yaklaşık dokuz yıldır cezaevinde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 25 Ağustos 2026 tarihli kararında Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması, mahkûmiyet kararının Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz sayılması ve sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğine hükmediyor. Bu satırlar yazılırken Kavala hâlâ cezaevinde.

Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri, yani neredeyse on yıldır cezaevinde. AİHM Büyük Dairesi Aralık 2020’de Türkiye’nin Demirtaş’ın derhal serbest bırakılmasını sağlayacak bütün tedbirleri alması gerektiğine hükmetmişti. Şimdi Demirtaş’ın, 10 Ağustos’ta kabul edilen ve kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’dan yararlanıp yararlanamayacağını tartışıyoruz. Bunun önünde açık bir hukukî engel bulunmadığını savunanlar da var; uygulamanın dosyaların niteliğine, kanunda öngörülen koşullara, yargı kararlarına bağlı olduğunu söyleyenler de.

Belgeselci ile Demirtaş’ın, trans öğretmenle Osman Kavala’nın, ücretini isteyen madenciyle üç gün içinde faaliyet izni kaldırılıp yeniden verilen üniversitenin ne ilgisi var? Bunları tekil ya da münferit olaylar olarak ele alırsak Türkiye’de yaşanmaları dışında pek ilişkileri yok gibi duruyor. Felsefe tam da burada başlıyor.

Örüntü görmek, benzerlikleri yan yana dizmenin ötesinde, benzerliği kavramlaştırmaktır. Bir kumaşa yakından bakarsanız yalnızca iplikleri, renkleri, düğümleri görürsünüz; birkaç adım geriye çekildiğinizde desen belirir.

Beşeri bilimlerin güçlüklerinden biri de budur: Tekil olayların özgüllüğünü kaybetmeden onları mümkün kılan ortak işleyişleri görebilmek. Olanları bilgiye dönüştürüp anlam dünyamıza tercüme eden kavramlardır. Kavram yoksa dosyalar kabarır, haber akışı hızlanır ama anlam çıkmaz, sonuç olarak anlama gerçekleşmez. Bugün belki en büyük yoksulluğumuz bilgi eksikliğinden çok budur: Çok şey görüyor, az şey kavrıyoruz.

Bu olaylarda tekrar eden şeyin yalnızca “otoriterlik”, “baskı” ya da “hukuksuzluk” olduğunu söylemek yetersiz. Bunlar doğru olabilir ama fazlasıyla geniş kavramlardır; kılcalları görünmezleştirerek düşünmeyi miyoplaştırabilirler.

Elimizdeki hazır kavram paketini bir kenara bırakıp “Daha temelde olmakta olan nedir?” diye soralım. Bu kolajda görünür olan ortak siyasal mantığa lütuf rejimi diyeceğim. Bu kavram olayların bütün özgül nedenlerini tüketen bir rejim tipolojisi değil; aralarındaki ortak işleyişi görünür kılmaya çalışan anlama aracıdır.

Çünkü bu örneklerin aynı hukuksal mekanizmayla işlediğini öne sürmüyorum. Birinde kamu desteğinin geri alınması, diğerinde iş sözleşmesinin yenilenmemesi; bir başkasında idari izin, toplantı hakkının sınırlandırılması, mesleki tanınma ya da bağlayıcı bir mahkeme kararının uygulanmaması var. Aralarındaki farkları yok saymak, farklı olguları keyfi biçimde aynı torbaya doldurmak olur.

Ortaklık sonuçlarda değil, hak sahibiyle karar veren irade arasında kurulan ilişkide beliriyor: Kuralın yerini giderek makbuliyet, öngörülebilirliğin yerini belirsizlik, gerekçenin yerini makamın takdiri alıyor. Kavramın işlevi, farklı mekanizmalarda dolaşıma giren aynı siyasal mantığı görünür kılmaktır.

Lütuf, siyasal statü bakımından hakkın karşı kutbunda yer alır. Hak, kişinin sahip olmak için iktidarın kendisini sevmesine, beğenmesine, makbul bulmasına ihtiyaç duymadığı şeydir; varlığını bağışlayanın iradesinden almaz.

Lütuf ise verenin takdirine bağlıdır. Hak talep edilir, kullananı özneleştirir; lütuf beklenir, minnet üretir. Hakkın sınırlandırılması, makam sahibinin kişisel iradesine değil; önceden ilan edilmiş, genel, öngörülebilir, denetlenebilir kurallara bağlıdır. Lütuf rejiminde haklar kâğıt üzerinde kalır, kullanımlarıysa giderek iktidarın bağlamına göre keyfileşen tasarrufuna bağlanır.

Elbette her koşul keyfilik, her idari takdir lütuf değildir. Bir kural önceden bilinebiliyor, herkese eşit uygulanıyor, karar gerekçelendiriliyor, müdahale gerekli, ölçülü tutuluyor, bağımsız yargısal denetime açık oluyorsa hukuksal tasarruftan söz edebiliriz. Lütuf, bu güvencelerin aşındığı yerde başlar: Sınır; bağlama, kişiye göre değişiyor, gerekçe sonradan üretiliyor, karar etkili biçimde denetlenemiyor, hak sahibinin iktidarla arasındaki mesafeye göre uygulanıyorsa takdir yetkisi keyfîliğe dönüşür.

Kamu desteği almak her yönetmenin, basın kartı taşımak her gazetecinin mutlak hakkı değildir; hiçbir hak da başkalarının haklarından, kamusal hayatın meşru gereklerinden bağımsız, sınırsız bir hareket ruhsatı sayılamaz.

Sorun sınırın varlığı değil, sınırı kimin, hangi ölçütle, ne zaman yerinden oynatabildiğidir. Hukuksal sınır hak sahibine yalnızca ne yapamayacağını söylemez; kamu otoritesine de nereye kadar gidebileceğini bildirir. İkinci işlev kaybolduğunda kanun yürürlükte kalabilir ama yurttaşın hukuka güvenebileceği zemin zayıflamaya başlar.

O zaman belgesel çekebilirsiniz, iktidarca de facto belirlenmiş sınırını geçmezseniz. Öğretmen olabilirsiniz, kimliğiniz statükoyu rahatsız etmezse.

Üniversite olarak akademik hayatınızı planlayabilirsiniz, tek bir kararla faaliyetinizin durdurulabileceğini unutmadan. Ücretinizi isteyebilirsiniz, talebiniz sokağa taşmazsa. Gazetecilik yapabilirsiniz, gazeteciliğiniz kamu otoritesince tanınmaya değer bulunursa. Özgürlüğünüzü isteyebilirsiniz, hakkınızda verilmiş bağlayıcı uluslararası mahkeme kararlarının uygulanacağı gün gelirse.

Buradaki örüntü hakkın bütünüyle ortadan kaldırılması değil, kullanılmasının koşullu, öngörülemez hale gelmesidir.

Yurttaş “Bu benim hakkım” demek yerine “Bana izin verdiler” demeye başladığında siyasal dil çoktan değişmiştir. Dil, bilincin yalnızca aynası değildir; neyi ayırt edebildiğimizi, hangi ilişkileri görünür kıldığımızı, deneyimimizi nasıl anlamlandırdığımızı da biçimlendirir.

Siyaset ve hukuk felsefesinin temel ayrımlarından biri, rule of law ile rule by law arasındaki ayrımdır. En yalın ifadeyle ilkinde hukuk iktidarı bağlar, ikincisinde iktidar hukuku kullanır. Aralarında bir edatlık mesafe varmış gibi görünse de rejimin niteliği o küçücük aralıkta belirlenir. Hukukun üstünlüğünde yöneten de önceden ilan edilmiş, genel, öngörülebilir, kişiden bağımsız kurallara tabidir; hukuk, iktidarın tercihlerini gerçekleştiren teknik bir araç olmanın ötesindedir.

Yurttaşı, iktidarın keyfî müdahalelerine karşı koruyan normatif sınırdır. Hukukun egemenliğinde kanunlar, mahkemeler, yönetmelikler, komisyonlar ortadan kalkmaz; Resmî Gazete her sabah yayımlanır. Hukuk her zaman vardır. Sorun, hukukun, iktidarı sınırlayan norm olmaktan çıkıp iktidarın iradesini hukuksal anlamda biçimsel olarak işleten bir tür zırha dönüşmesidir. 

Bu nedenle keyfîliği hukuksuzlukla özdeşleştirmek yanıltıcıdır. Keyfilik; madde numarası, gerekçesi, mührü bulunan hukuksal cümlelerle de işleyebilir. Eksik olan biçim değil, normun iktidar karşısındaki bağımsızlığıdır.

Bilgi Üniversitesi örneğinin rahatsız edici yanı burada belirir. Kuşkusuz devlet yanlış bir karardan dönebilir; yanlıştan dönmek kamusal bir sorumluluk, zararı onarmak da erdemdir.

Ne var ki sorun, kararın düzeltilmesinden önce gelir: Bir üniversitenin faaliyet gösterebilmesi böylesine hızlı biçimde tek bir iradenin kararına bağlı hâle gelebiliyorsa hak ile takdir, norm ile karar, hukuk ile güç arasındaki sınır nerededir? Hukuksal güvenlik, insanın ertesi sabah uyandığında dünyanın temel kurallarının aynı kalacağını varsayabilmesidir. Hukuk yalnızca bugünün kararına biçim vermez; iktidarın yarın ne yapamayacağını da belirleyerek geleceği öngörülebilir kılar.

Eleştiriye Övgü’nün on birinci yazısını bir tür ara rapor, hatta bir Z raporu sayabiliriz. Kasayı kapatmıyoruz kuşkusuz; yalnızca bugüne kadar hangi işlemlerin yapıldığına, hangi borçların biriktiğine, elimizde nasıl bir bakiye kaldığına bakıyoruz.

Eleştiri önce kavramların üzerindeki sisi dağıtır; ardından birbirinden kopuk görünen olaylar arasındaki örüntüyü seçer; nihayet o örüntüye bir ad verir. İktidara, hukuka, kuruma, makama, rızaya, suskunluğa bakar; ama bakışını orada durdurmaz, en sonunda kendisine çevirir. Bu yazıda görünür kılmaya çalıştığım örüntünün adı lütuf rejimi: Hakların bütünüyle ortadan kaldırılmadığı, ama hak sahibinin giderek izin bekleyen bir edilgen alıcıya dönüştü(rüldü)ğü; hukukun iktidarı sınırlayan normatif çizgi olmaktan çıkarak onun tercihlerini dolaşıma sokan teknik bir araca indirgenebildiği; özgürlüğün, adaletin, mesleğin, sanatın, üniversitenin, itirazın varlığının bir başka iradenin takdirine bağlandığı siyasal-toplumsal iklim.

Böyle bir rejimin en büyük başarısı, yurttaşa, haklar manzumesine sahip toplumsal, siyasal etik özne olduğunu, haklarını talep edebileceğini, izin almadan kullanabileceğini unutturmasıdır.

Lütuf rejimi, iktidarın dolaşımdaki retoriği ne olursa olsun yurttaşların “bana şunu verdiler” demeye başlamasıyla konsolide olur. Teslimiyetimiz de başkaldırımızı başlatan da bilincimiz, bilincimize can verense dilimizin rengidir.

Ne var ki bu tanı, bütün sorumluluğu iktidarın hanesine yazıp kendimize ahlaki bir masumiyet belgesi düzenlememize izin vermez.

Çünkü lütuf rejimi, yakıtını salt buyuranlardan almaz. Susanlar, yetkisini devredip sorumluluğundan çekilenler, makamını bir özne olma olanağı olarak değil talimat aktarma yeri olarak kullananlar, tanık olduğu hâlde görmemeyi mesleki ihtiyat, kurumsal sadakat ya da kişisel güvenlik diye adlandıranlar da ayakta tutar. İnsan yalnızca baskıyla nesneleşmez; sözünü, yargısını, eyleme kudretini, kendini ortaya koyma cesaretini sürekli başkasına bıraktığında da kendi yokluğunu üretir: nesneleşerek hiçleşir. 

Bu nepotik lütuf rejiminden çıkış, herkesten kahramanlık beklemekten değil, her birimizin bulunduğu yerde kendisine emanet edilmiş gücü geri almasıyla, makamının ya da sıfatıın gereğini yerine getirmesiyle olanaklıdır: soru sormak, gerekçe istemek, itiraz etmek, kayda geçirmek, dayanışmak, gerektiğinde “Ben bu hukuksuz, keyfi kararın parçası olamam, onaylamıyorum” diyebilmek.

O halde çuvaldızımız yani sorumuz, bizi özne olmaya, güvenli yerimizden artık bizi duyamayacak kadar yıldızların da ötesindeki iktidara değil bize yöneliyor: Benim bulunduğum yer neresi, burada bana emanet edilmiş güçle ne yapıyorum? Daha yakıcı olanı ise şu: Ben sustuğumda, benim yerime kim konuşuyor; kim benim suskunluğumu kendi gücüne ekleyerek beni daha da tutsaklaştırıp sürekli su alan geminin batmasını geciktirecek palyatif işlemler için işe koşuyor?

(MVB/EMK)

Şeffaflıktan tehdide: Göztepe Organik Pazarı tasfiye mi ediliyor?

Gıda tedarik zincirinin aracısız biçimlerinden biri olan pazarlar sadece ürün alışverişinin yapıldığı bir yer değil aynı zamanda tarihi, sosyal bağları olan gündelik hayatın neşesinin de örgütlendiği alanlar.

Temiz, sağlıklı gıdanın üretimi, dağıtımı ve nihai kullanıcıya ulaşımında önemli bir yere sahip pazarlar. İstanbul’un çeşitli semtlerinde uzun geçmişleri olan semt pazarlarının yanı sıra Feriköy, Pendik, Göztepe gibi organik pazarlarda var.

Bu pazarlar bulundukları mahallelerin önemli gıda tedarik alanları ve aynı zamanda İstanbul gibi kendi gıdasını üretemeyen, tarım havzaları azalan mega bir kent için bulması zor olan temiz gıdaya ulaşmamızı sağlıyorlar.

Özellikle Göztepe organik pazarı Göztepe Özgürlük Parkı’yla bütünleşmiş yapısıyla ve 18 yıla yakın tarihiyle pek çok kesimden müdavimi olan pazarlardan biri. Ancak Haziran ayının sonlarına doğru 1 Temmuz 2026 tarihi itibariyle pazarın yerinin değişeceğine dair söylentiler geldi.

Uzun süredir pazarın müdavimlerinden biri olarak pazarın yerinin değişeceğine pek ihtimal vermedim doğrusu. Fakat o sıralar tam olarak nereye taşınacağına dair de net bir bilgi yoktu. Kimisi semt pazarının kurulduğu alanı işaret ediyor, kimisi Hasanpaşa taraflarında bir yerde açılacağını söylüyordu.

Konuyla ilgili endişe duyan ve uzun süredir organik pazardan ürün alan biri olarak önce Belediye’den pazarın neden taşındığına ve nereye taşınacağına dair bilgi istedim. Kadıköy Belediyesi zabıtası tarafından yazılan cevapta “yoğun şikayet” nedeniyle pazarın yerinin taşınmasına karar verildiği ve “pazarın parkın hemen yanında ki Kültür Sokak içine alınacağı” yazıyordu.

Resmi olarak bu taşınma işi doğrulanınca ister istemez aklıma daha çok soru geldi. Şikayet edenler bu semtte mi ikamet ediyordu? Kaç kişiydiler?

Aynı şekilde pazar taşınmasın diyenler var mıydı? Varsa kaç kişiydiler? Yıllardır kurulan bir pazarı kim, niye şikayet ederdi? Mesele kirlilik ise taşındığı yerde de aynı kirlilik olmayacak mıydı? Mesele gürültü ise organik pazar esnafında öyle gürültü çıkacak bir çığırtkanlık yoktu ki… Yoksa Belediye’nin parkla ilgili başka bir tasavvuru mu vardı? 

Tüm bu soruları bu kez yeniden Belediye’ye ilettim ve cevap bekledim. Sorularımın işleme alındığına dair bilgi dışında hiç bir yanıt gelmedi. Esasen bir pazar yerinin değiştirilmesi konusunda halk forumu yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Şeffaf bir forumla herkes varsa sıkıntısını, derdini anlatabilir, kolektif akılla bir çözüm bulunabilirdi muhtemelen. Ama böyle olmadı, bir oldu bitti ile pazar yeri verilen tarihte hızla değiştirildi. Pek çok insan o gün pazar hiç açılmadı sandı çünkü bazen Belediye kararı ile bayramlara denk gelen zamanlarda pazar açılmaya biliyordu.

Yine öyle bir gün sanıp park girişindeki güvenliğe sorulduğunda da bilgi alınamadı. Güvenlikte asıl olarak pazarın niye açılmadığını bilmiyordu herhalde. 

Alelacele taşınılan bu yerin altyapısı olmadığı için üreticilerde zor durumda kaldı. Yol kenarı olması sebebiyle egzos dumanı gelen, doğrudan güneşe maruz kalan ürünler kısmen zayii oldu.

Endüstriyel tarımın alabildiğine yaygınlaştığı coğrafyamızda temiz tarım yapmak oldukça zorken, bir de üzerine ürünü halkla buluşturmanın zorluğu eklendi. 

Pazarlar halkın aracısız gıdaya ulaştığı, ürünle ve ürünün üretim süreçleriyle ilgili üreticiyle doğrudan konuşabildiğimiz kamusal alanlar. Hele de bu kadar uzun yıllardır hizmet veren ve neredeyse ikinci kuşakların yürüttüğü bu pazarın bu hale getirilmesinin sebebi nedir gerçekten?

Pazar yerinin ani bir kararla değişmesinin ardındaki saikleri bilmiyoruz. Ancak park içinde de devam eden inşai süreçler var.

Önce park içinde uzun yıllar hizmet veren kafe kapatıldı yerine Kalkedon açılacak denildi. Parkı kullanmaya kalktığınızda sürekli dolaşmak durumunda kalıyorsunuz çünkü inşaat nedeniyle her yerden rahatça geçemiyorsunuz.

Ne zaman biteceği ise belli değil. Her geçen gün katmerlenerek artan betonlaşmanın olumsuz etkilerini yaşıyorken, akşamları huzurla içinden geçtiğimiz, arkadaşlarımızla, dostlarımızla vakit geçirdiğimiz, rahatça gezebildiğimiz parkımızda kısmi olarak kapalı. Ve ayrıca park içindeki pazardanda olmak son derece kötü bizim için. 

Pazar yerinin değiştirilmesine karşı bir arkadaşımız imza kampanyası başlattı. Pazar esnafı ve pazardan yararlanan halktan imza toplandı.

Pazar yerinin taşınması ile ilgili halktan yorumlar alındı. Bireysel bir çabayla her Çarşamba pazarda fiziki olarak toplanan imzalarla Belediyenin bu yanlış uygulamadan vazgeçmesini umuyoruz. Halkçı bir belediyecilik anlayışı bu olmasa gerek…

26 Ağustos tarihinde ise pazarla ilgili bambaşka bir olay yaşandı. Pazartesi ve Cuma günleri aynı yerde kurulan semt pazarında tezgah açan bir grup pazar esnafı sabaha karşı saat 04:00’de pazara gelerek üreticileri tehdit etmiş.

Kendi pazarlarındaki satışların düştüğünü söyleyen semt pazarı esnafına karşı, organik pazar üreticileri ne diyeceğini bilememiş.

Her pazarın ürünü de müşterisi de ayrı çünkü. Bir ara polis gelip gitmiş. Ancak tehditkar pazar esnafı haftaya 150 kişi ile birlikte geleceklerini ve bu pazarı açtırmayacaklarını söylemekte beis görmemiş. Üreticiler geçimlik ücretlerini kazanmaya çalışırken yaşadıkları sorunlar katmerlenerek artıyor.

Peki şimdi ne olacak? Üreticilerin can güvenliğini kim sağlayacak? 

Onları o saatte kim koruyacak? Haftaya Çarşamba büyük bir şiddet dalgası mı göreceğiz yoksa Belediye eliyle yaratılan bu sorun ciddiyetle ele alınıp çözülecek mi? Yoksa bu süreç organik pazarın komple tasfiyesine doğru mu evrilecek? Bilmiyoruz… 

Tek bildiğimiz organik pazar üreticilerinin acil çözüm beklediği.

(SE/EMK)

Gerçekte kırılgan olan kim?

Sağlamcılar kırılgan bir guruptur. Hegemonya alanının sarsıldığı yerde, sağlamcı konforun bozulduğu anda kırılganlık kendini dışa vurur.

Buradaki kırılganlık, sağlamcı konforun sarsılmasından kaynaklı yaşanan sonuçlardan ve gösterilen tepkilerden biridir. Sağlamcı kişinin hegemonyasının sarsıldığı noktada sonuç saldırganlık ve aşağılama olur genellikle.

Çünkü Sağlamcının, kendisini üstün konumlandırdığı ilişki, bir iktidar alanıdır onun için. Kendisini “sağlam olmayana” En üst ve hegemonik noktada konumlandırır. İlişkinin “muktediri” o dur. O istediği kadar karşısındaki onunla eşit olabilir. İlişkinin seviyesini o belirler. Şaka yapılacaksa da şakanın sınırını o belirler. Karşısındakine her tür şakayı yapma (aşağılama) hakkına sahiptir. Oysa karşısındakinin şaka sınırını da kendisi belirler.

Hoşgörü

Uzlaşılamayan bir fikir çelişkisinde de bu böyledir. “Sağlamcı hep haklıdır.” Bu hiyerarşi bozulduğunda her şey alt üst olur. Sağlamcının fildişi kulesi, karşısındakinin en küçük bir eşitlik talebiyle sarsılır, tuz buz olur.

O andan itibaren maske düşer. Ortam buz keser. İğnelemeler başlar. Sağlamcı, göklerdeki egosunun aldığı yarayı hazmedemez ve sürekli karşısındakinin kusurlu olduğunu vurgulamaya başlar.

Bazen “hoşgörüsü” tavan yapar. İlişkideki hiyerarşinin bozulduğu zamana kadar “hoşgörüyü” bir erdemlilik göstergesi olarak tepe tepe kullanır. Hiyerarşideki yeri sarsıldığında da “hoşgörü” kılıcı üzerindeki yanıltıcı kılıfı çıkarır ve haksız bir savunma aracı olarak rastgele sallamaya başlar. 

“Hoşgörü” burada egemenin ne kadar “erdemli” olduğunu gösteren bir sosyal maske ya da ego tatmin aracı değildir. O artık bir saldırı aracına dönüşmüştür. İğnelemelerle kendini dışa vurur.

Karşı tarafın eşitlik talebi yoğunlaştıkça, kendini dizginsiz bir biçimde dışa vurur. Bütün ipler koparılır. “Sağlam olmayanın” koşulsuz teslimiyeti istenir. Çünkü sağlamcının itibarında ve kişiliğinde açılan bu “derin yara” anca o şekilde onarılır.

Bu durumu her tür ilişki alanında deneyimlemek mümkündür. İşyerinde, sokakta, sosyal ortamlarda… Örneğin şakanın toplumsal ilişkilerde bir sınırı vardır.

O sınırın aşılması sorun yaratabilir. “Eşitler” arası ilişkide herkes buna dikkat eder Oysa eşitsizliğin, ayrımcılığın egemen olduğu ilişkilerde buna dikkat edilmesinin önemi bile akla gelmez. Çünkü bir taraf diğer tarafın “normal” kalıbının dışındadır.

Dolayısıyla kendini onunla eşit görmez. Kendisine yapılmasını istemediği her şeyi ona yapabilir ve onun bundan nasıl etkilendiğini düşünmez. Bu tür mikrosaldırgan davranışlar sonucunda, saldırıya maruz bırakılan tarafın hoşnutsuzluğunu belli etmesi ortamın havasını tamamen değiştirir. Mikrosaldırganlığa maruz kalan taraf “kibirli, şaka kaldırmaz, sorunlu…” ilan edilir.

Sağlamcı incinmiştir. Zaten neye incinip incinmeyeceğini de kendi belirler. Sonuçta onun hegemonyasını sarsan her şeyden incinecek kadar kırılgandır.

Sağlamcılık diğer eşitsiz ideolojiler gibi kırılganlık yaratır. Sağlamcı başkaları üzerindeki egemenliğinin sarsılma ihtimaline karşı aşırı kırılgandır.

Yüzleşme

Eşitsizliğin neden ve sonuçlarını doğru değerlendirmenin önüne geçebilmenin en bilinen yollarından biri de eşitsizliğin nedenini ötekileştirilenlere, ezilenlere yükleyen teoriler üretilmesidir. Bu akımlara göre eşitsizliği kişi kendi bedeninde getirmiş ve taşıyordur adeta.

Doğuştan tanımlanmıştır öteki olma rolü ona. Böylece ayrımcılığın kaynağı olan sistem hiç konuşulmaz. Sürekli yeni kavramlarla literatür güncellenir. Bu kavramlar eşitsizliğin yeni bahanelerle derinleştirmenin bir aracıdır. “Kırılgan Gruplar” kavramı da bu tür kavramlara örnek gösterilebilir. Sanki mağduriyeti ve ötekileştirilmeyi insanlar kendileri tercih etmiş ya da onlara zarar veren şeyler kendiliğinden oluşmuş algısı yaratılmaya çalışılır.

Oysa kırılgan olan gruplar, eşitsizliği sürekli yeniden üreten ve eşitsizliğin yarattığı ayrıcalıklarına en küçük bir tehdit hissettiklerinde paniğe kapılan kesimlerdir. En küçük bir söz, bir mimik onların kendilerini kötü hissetmesi ve “mağdur” olması için yeterlidir.

Örneğin, “şu davranıştan zarar görüyorum onu yapma” demek bile davranış sahibi sağlamcının “mağdur olması” için yeterli oluyor. Belki bu konudaki en sarsıcı örneklerden biri şu dur: Engelli bir emekçi, kendi yeteneklerine uygun bir iş talep ettiğinde, hiç o işle ve ilgili alanla ilgisi olmayanlar bile konuya yetkileri dışında müdahil olup engellemeye çalışabiliyor.

Sağlamcı kırılganlık her an, her yerde, en alakasız durumlarda bile tetikleniyor. Bu kırılganlığın panzehri sağlamcılık ve her tür ayrımcılıkla yüzleşmekle mümkündür.  

Bu yüzleşme geciktiği sürece ayrımcılığın ve onun çeşitli yansımalarının yarattığı olumsuzluklar derinleşmeye devam edecek. Kırılganlıkların ve ayrımcılığın olmadığı bir dünya mümkün. Yeter ki isteyelim.

(BS/EMK)

Çünkü buradan kurtulmak bize kaldı*

“Avrupa’nın refah ve ilerlemesi zencilerin, Arapların, Hintlilerin ve sarı ırkların ölü vücutları ve akıttıkları ter üzerine inşa edilmiştir.” — Fanon

Mahalle sanki dünyanın en kenarına teyellenmiş gibi yol yok, elektrik yok, üstelik çok uzak tarihler de değil iki binlerin başları, okul beyaz badanayla boyanmış olsa da çamurdan köhne bir kale.

Resmi olarak okullar açılınca kimselerin olmaması garipsenmiyor. Sınıf defterinde yazan isimlerin yoklamalarda bir hükmü yok.

Çoğu mevsimlik işçi. Biz sanki yanlış zamanda gelmişiz. Öğretmenler bile şaşkın. Mahalle kocaman bir mevsimlik işçi fabrikası gibi. Vardiya sistemiyle gün yüzü görüyorlar. Bu vardiyanın bedeli, eğitim hakkından mahrum kalmak demek.

Öyle üç beş gün değil. Toplasak altı ayı bulur. Üç ay kapanınca yani baharda üç ay da açılınca yani sonbaharda hasat edilecek tarlalarda soğan, fındık, şeker pancarı, patates, kayısı. Hepsinin tadında mahalle sakinlerimizin teri ve ölü bedenleri var. Siz onları biraz olsun kemiriyorsunuz! Tabii sağ kalanlar okula.

Okulda da anlaşılmışçasına “Dünya dönüyor, evet, ama belki de burada, bu dağ başında dönmemesini bilmek daha doğrudur.”** dersi. Dönüp dolaşıp aynı ders. Aynı öğretmenler çünkü branş öğretmenleri eksik.

Sosyalci dine, matematikçi müziğe. Aynı yoksulluk. Aynı ıgatlık. Takvimler onar yirmişer aksa da aynı. İki bin yirmi altı olsa da aynı. Mahalle genişlemiş sadece o da tepeden bakınca dış cephesi tuğladan bir cehennem sanki. Sanki biraz Amerikan Kolonisi.

Amerikan kolonileri

Kolomb, karabiber ve diğer Doğu baharatlarına ulaşmak için çıktığı yolculukta vardığı toprakları Hindistan’ın bir parçası sanıyor; kıtanın “Amerika” olarak anılması ise Vespucci’nin adına nasip oluyor. İngilizler ise bölgede tütün ekimi, maden arayışı ve başka kârlı işler için koloniler kurmaya başlıyor.

Tabii bir de kıtanın yerlileri var. Tarım arazileri genişledikçe yerlerinden edilen, çatışmalarda ve katliamlarda hayatını kaybeden kabileler var. Hatta ilk yerleşimcilere yardım eden yerli topluluklardan bazıları da zamanla aynı şiddetin hedefi oluyor.

Kara ve kondu

Amerikan kolonisiyle dünyanın kenarında duran bizim “kötüler mahallesi” arasında, sömürünün dili bakımından pek fark yok.

(Rivayet odur ki sınırda kaçakçılık yapanların güzergâhı olduğundan ve patlayan mayınlardan dolayı sakat kalan insanların da yoğun olarak bölgede yaşamasından bu isimle bilinmekte. Kürtçe “sakat” manasındaki koti, kût’tan türetilmiştir.) 

Mahallenin tamamı “sömürgelerdekiler” gibi insani olmayan koşullarda, sağlıksız çadırlarda çalışıyor. Dövülüyor, ırkçılığa maruz kalıyor yine de efendilerin refahı için ter akıtıp ölüyor. (“Avrupa’nın refah ve ilerlemesi zencilerin, Arapların, Hintlilerin ve sarı ırkların ölü vücutları ve akıttıkları ter üzerine inşa edilmiştir.” — Fanon)

Ne hikmetse ne ölüleri ne dirileri kimseler görüyor. Yollarda ölüyorlar nerdeyse her ay beyaz dolmuşun yan devrilmiş görüntüsü beliriyor.

İçinde mevsimlik birkaç ölü. Ya da bizim mahallenin nüfusundan birkaç kişi azalıyor en fazla. Ama hep aynı kare tekrar ediyor gibi, beyaz dolmuş.

Yan devrilmiş. Yol kenarı. Yapay Zekâ bile aynı görseli her defasında oluşturamaz ama ölüm her defasında onları ıskalamadan alıp götürüyor.

Kalanlarsa yine bir sonraki senenin ırgatlarının listesine ekleniyor. Başta çavuş yevmiyenin bir kenarından kemiriyor kurt gibi sonra diğerleri. Bir kışa yetebilecek yevmiyeyle yine mahallenin yolunu tutuyor diriler.

Yine kayıtlara giriyorlar. Yoklamalarda adları okununca “burada” diyorlar. Seçimlerde oy kullanıyorlar. Vekâlet veriyorlar. Susuyorlar. Demokrasiye inandırılıyorlar. Çocuklara iş vaat ediyorlar. Diri olduklarına inandırılıyorlar.

Dirileri ne yapacağız?

Dünyanın kenarına teyellenmiş mahallemizden de bakınca, tekerrürden ibaret tarihe bakınca da ve kıtanın ötesinden Amerika’dan da bakınca karalığımız beliriyor. Aynalarda tenimizin rengi ne olursa olsun, dilimiz ne olursa olsun.

Gözlerimizin rengi ne olursa olsun. Karayız ve hepimiz onların tarlalarının ırgatlarıyız. Ne tarla sahiplerinin kırbaçları çavuşların ne vekil seçtiklerimizin (***) kimseyi kurtaracağı yok.

“Çünkü buradan kurtulmak bize kaldı”

Uruguay Hava Kuvvetleri’nin 571 sefer sayılı uçuşu, 13 Ekim 1972’de And Dağları’na çarparak düştüğünde uçakta 45 kişi vardı.

Yolcu ve mürettebatın bir kısmı hemen ölür bir kısmı ise uçak enkazının içine sığınıp hayatta kalır. Uçakta bulunan telsizden yardım çağırmak için yüksek yerlere çıkanlardan biri radyodan arama kurtarmanın sonlandırıldığını öğrenir ve uçak enkazındaki arkadaşlarının yanına gider.

“Hey çocuklar size iyi bir haberim var” der.

Az önce radyodan duyduk, aramayı durdurmuşlar.

Bunun neresi iyi haber?

“Çünkü” dedi, “buradan kurtulmak bize kaldı”

(İT/EMK)

* Uruguay Hava Kuvvetleri’nin 571 sefer sayılı uçuşu: https://www.britannica.com/event/Uruguayan-Air-Force-flight-571

** Ferit Edgü, Hakkâri’de Bir Mevsim

*** Fakıbaba, tarım işçiliğiyle “gurur” duyuyor: https://www.ajansurfa.com/haber/9141558/fakibaba-tarim-isciligiyle-gurur-duyuyor

Ziad Rahbani: Bir projem olması umurumda değil, önemli olan bir tavrımın olması

25 Temmuz 2025’te Georges İbrahim Abdallah, Fransa’nın Lannemezan Cezaevi’nde geçirdiği kırk yılın ardından Lübnan’a döndü ve kuzeydeki köyü Kobayat’ta kahraman gibi karşılandı. Ertesi sabah Beyrut’un Hamra semtindeki Khoury Hastanesi’nde Ziad Rahbani’nin kalbi durdu. Lübnan’daki sosyalist hareket iki gün içinde sevinçten yasa geçti.[1]

Ziad altmış dokuz yaşındaydı. Ölüm nedeni konusunda kaynaklar ayrışıyor. Hastane uzun bir hastalığın ardından kalbinin durduğunu açıkladı. Kültür Bakanı Ghassan Salamé, Ziad’ın karaciğer nakline ihtiyacı olduğunu ama ameliyat olmayı reddettiğini söyledi. Ajans haberleri ölümü karaciğer yetmezliğine bağladı.[2]

Ziad’ın geride bıraktıkları tek bir başlığa sığmıyor. Fairuz’un repertuvarının önemli bir bölümünü besteledi ve cazı Arap müziğinin içine yerleştirdi. Savaş Beyrut’unda tiyatro sahneledi, radyo programları yaptı, gazetelerde köşe yazdı. Bu işlerin hepsini birbirine bağlayan şey siyasi tutumuydu. Lübnan Komünist Partisi (LKP) üyesiydi, ülkenin mezhep sistemini ömrü boyunca hedef aldı ve Filistin meselesini gündeminden hiç düşürmedi.

Yazdıkları Lübnan sınırlarının dışına da taştı. Mısır’da bir ayrılığın ardından birbiriyle dalga geçen arkadaşlar hâlâ Aycheh Wahda Balak’ı (Sensiz Tek Başına Yaşıyor) söylüyor; şarkı, terk edildiği hâlde aşkından söz etmeyi bırakmayan birine “bütün kasaba sana gülüyor” diyor. Filistinli bir genç, kendisine kur yapan birinin davranışını tarif etmek için 1978 tarihli Bennesbeh Labokra Chou? (Yarına Gelince, Ne Olacak?) oyunundan tek bir cümle alıntılıyor: “Süreyya, oğlun zeki ama eşeğin teki.”[3]

*Bennesbeh Labokra Chou? oyun müzikleri albümü kapağı

Rahbani hanesinde büyümek

Ziad Rahbani 1 Ocak 1956’da Beyrut’un kuzeyindeki sahil kasabası Antelias’ta doğdu. Annesi Nuhad Haddad, yani Fairuz, o yıllarda Arap dünyasının en tanınmış sesi olma yolundaydı. Babası Assi Rahbani ve amcası Mansur ise “Rahbani Kardeşler” adıyla onun repertuvarını yazıyor, klasik Arap müziğini Lübnan dağ köylerinin folkloruyla ve Batı orkestrasyonuyla birleştiren bir dil kuruyordu.

Bu dilin arkasında pastoral, uyumlu ve mezhepler üstü bir Lübnan tahayyülü vardı. Taş kemerlerin ve gurbetten dönenlerin ülkesiydi bu. Beyrut’a “Ortadoğu’nun Paris’i” dendiği, sonradan “altın çağ” diye anılacak yılların fon müziğini Rahbani kardeşler Fairuz’la birlikte kurdular.[4] Baalbek Festivali bu müziğin sahnesiydi. Aynı festivalde Ella Fitzgerald, Nina Simone ve Miles Davis de çalmıştı.[5]

*Fairuz, Rahbani kardeşlerin ortasında (Marwan ve Ghadi Rahbani Arşivi)

Ülkenin kendisi ise o tahayyüle uymuyordu. Ziad’ın doğduğu yıl, 1956 Süveyş saldırısının ardından Sünnilerle Marunîler Nasır’a destek meselesinde karşı karşıya geldi. İki yıl sonra ABD askerî müdahalede bulundu. Ziad yalnızca Fairuz ile Assi’nin değil, bu siyasi karmaşanın da içine doğdu.[6]

Antelias’taki ev iki dünyanın kesiştiği yerdi. Amcası Elias Rahbani de besteciydi, teyzesi Huda Haddad şarkıcıydı, kuzenleri Ghassan, Jad, Oussama, Ghady ve Marwan da müzikle uğraştı.[7] Aynı ev ülkenin entelektüel ve siyasi çevresinin uğrak yeriydi. Ziad provalara girip çıktı, çocukken Muhammed Abdülvehhab gibi isimlerle tanıştı, Fairuz’un Filistin’e adanmış albümlerini hazırlayan Filistinli yapımcı Sabri Şerif’i orada gördü.[8] Müziği kendi kendine öğrendi ve asıl enstrümanı hep piyano oldu.[9]

*Ziad, çocukluk yıllarında piyano başında. (Kaynak: L'Orient-Le Jour)

“Sadiqi Allah”: On dört yaşında bir şair

Ziad’ın ilk bestesi, on dört yaşında kız kardeşi Layal ve kuzenleriyle oynarken yazdığı bir dörtlükten çıktı: “Ne çok insan vardı, köşe başında birilerini bekleyen. Yağmur yağardı, şemsiyelerini açarlardı ama en açık günlerde bile beni kimse beklemedi.” Melodiyi besteleyip kaydetti ama sözlerin gerisini getiremedi. Kaydı dinleyen babası Assi, “Bu parçayı bana 250 liraya versene,” dedi. Ziad ilk bestesini babasına sattı ve Fairuz şarkıyı 1973’te söyledi.[10]

Aynı dönemde tek şiir kitabı olan Sadiqi Allah’ı (Arkadaşım Allah) yazdı. Al Majalla’da Samer Abou Hawwach, kitaptaki şiirlerin savaştan yıllar önce yazılmasına rağmen savaşı, yıkımı ve yerinden edilmeyi önceden gördüğünü yazıyor ve şu satırları aktarıyor:

“Ve birden uzaklık patladı. Evimiz sarsıldı. Yağmur korktu ve pencerelerden döküldü. Babam bakmak için pencereye koştu. Ben kırılmış resme koştum ve gözlerim ‘Ne?’ dedi. ‘Savaş’ kelimesini duydum ve sordum: ‘Savaş nedir?’ Dışarıda bağırtılar yükseldi.”[11]

Aynı yıllarda evden ayrıldı. Anne babasının kavgaları ve Assi’nin kıskançlığı üzerine büyüyen gerginlik, on dört yaşındaki çocuğun evden çıkmasının sebeplerinden biriydi.[12] Evden ayrılmak onu babasının orkestrasında çalan şarkıcı Joseph Sakr’a yaklaştırdı. İkisi 1997’de Sakr’ın ölümüne kadar sürecek bir ortaklık kurdu.[13]

1972’de Assi Rahbani beyin kanaması geçirdi. On altı yaşındaki Ziad devreye girdi. Amcası Mansur’un, Assi’nin zorunlu yokluğu üzerine yazdığı sözleri besteleme işi ona verildi. Saalouni el-Nas (İnsanlar Bana Sordu) böyle çıktı ve Fairuz repertuvarının klasiklerinden biri oldu.[14]

1973’te Bkennaya Tiyatrosu’ndaki bir grup genç, Rahbani Kardeşler’in oyunlarını yeniden sahnelemek yerine özgün bir metin istedi ve Ziad’a başvurdu. Sahriyye (Gece Sohbeti) böyle çıktı. Bir köy kahvesinde geçen, kahveci ile kızının talibinin sesleriyle yarıştığı, biçimsel olarak hâlâ babasının okuluna bağlı bir müzikli oyundu.[15]

*Jayy Ma’a el-Sha'ab el-Maskeen (Yoksul Halkla Birlikte Geliyorum)

Bir yıl sonra gelen Nazl el-Sourour (Mutluluk Oteli, 1974) ise Ziad’ın kendi yolunu açtığı iş oldu. Eşi tarafından evden atılmış, kumara batmış bir adamın sığındığı otel, silahlı bir grup tarafından basılır ve içerdekiler rehin alınır. Oyunun sahnelenmesinden bir yıl sonra iç savaş patladı ve ülkenin tamamı aynı durumda kaldı.[16]

Ziad, Rahbani Kardeşler’in şarkı sözlerinde kullandığı edebî Arapçanın yerine Beyrut sokağının gündelik konuşma dilini koydu. Köy pastoralinin yerini kirasını ödeyemeyen insanlar aldı. Oyunu yazdığında on sekiz yaşındaydı.

Lübnan İç Savaşı: Tel el-Zaatar’dan Hamra’ya

Savaş 1975’te başladığında ailenin evi, sağcı Hristiyan partilerin denetimindeki Doğu Beyrut’taydı. Ziad ters yöne gitti.

Siyasi uyanışını 1976’daki Tel el-Zaatar kuşatmasına ve katliamına bağlıyordu. Doğu Beyrut’un içinde kalmış bu Filistin mülteci kampı, Kataib (Falanjistler), Sedir Muhafızları ve Camille Chamoun’un Ulusal Liberal Parti’ye bağlı Kaplanlar milisleri tarafından kuşatıldı. Suriye ordusu da bu kuşatmaya destek verdi. Yaklaşık 1.500 Filistinli öldürüldü. Ziad olayları aile evinin çatısından izledi ve kırk yıl sonra, 2012’de Ghassan Ben Jeddo’ya verdiği televizyon söyleşisinde o günleri anlattı.[17]

Gazeteci As’ad AbuKhalil’in aktardığına göre Ziad, Suriye istihbaratının başındaki ismin Falanjist yöneticilerle ailesinin evinde yaptığı görüşmelere de tanık olmuş, bu toplantıları gizlice kaydedip Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne (FHKC) aktarmıştı. AbuKhalil, Ziad’ın ilk siyasi faaliyetinin LKP’yle değil, FHKC ve onun Lübnan’daki kardeş örgütü Arap Sosyalist Eylem Partisi’yle olduğunu, Cephe için yıllarca gönüllü olarak ve adını koymadan şarkı bestelediğini yazıyor.[18]

Tel el-Zaatar’dan sonra Doğu Beyrut’taki aile evini bıraktı ve Batı Beyrut’a, Hamra’ya yerleşti.[19] Hamra üniversitelerin, yayınevlerinin, plakçıların, barların ve her mezhepten sosyalistin bir arada olduğu, çok cemaatli ve kozmopolit bir bölgeydi. Filistinli örgütlerin de merkeziydi.[20] Ziad ömrünün kalanını orada geçirdi.

*Tel el-Zaatar, 13 Ağustos 1976. 52 günlük bir kuşatmanın ardından 12 Ağustos’ta düzenlenen saldırı sonrasında, bir buldozer Filistinli mültecilerin cesetlerini Tel el-Zaatar Filistin mülteci kampının yıkıntıları arasından taşıyor. (Fotoğraf: Xavier Baron)

Bu tercih, ailesinden ayrıştığı en görünür noktalardan biriydi. Fairuz, taraf tutuyor görünmemek için savaş boyunca Lübnan’da sahneye çıkmayı reddetti. Oğlu tam tersini yaptı ve savaş boyunca Beyrut’ta çaldı.[21]

1977’de Philips etiketiyle çıkan Bil Afrah (Düğünler İçin) albümünde, Lübnan’ın önde gelen müzisyenlerini bir araya getirip Arap müziğinin en bilinen aşk şarkılarının enstrümantal yorumlarını kaydetti.[22]

Abu Ali ve “Doğu cazı”

Ziad 1976’dan itibaren Hamra’daki Chico Records’un müdavimiydi. Dükkânın sahibi Diran “Chico” Mardirian’la birlikte iki sonuca vardılar. Lübnan’a özgü bir caz sesi mümkündü ve bunu taşıyacak bir yapı gerekiyordu. 1978’de ZIDA Records’u kurdular. Chico yapımcı, Ziad besteciydi. Kadroya sosyalist şarkıcı Khaled el-Haber, saksofoncu Toufic Farroukh ve gitarist Issam Hajj Ali gibi isimler katıldı.[23]

1979 başında, Beyrut’ta kayıt yapacak altyapı ve güvenlik kalmadığı için ekip Atina’ya gitti. Orada kaydedilen Abu Ali, Ziad’ın caz başyapıtı sayılır. On üç dakikalık, tam orkestrasyonlu, Siyah Amerikan soul ve funk geleneğinden beslenen bir enstrümantaldi. Joseph Sakr, “Waynak ya Abu Ali?” (Neredesin Abu Ali?) cümlesini söylemek için Atina’ya kadar uçtu. Prodüksiyonun maliyeti öylesine büyüdü ki Chico’nun eşi birikmiş parasıyla Atina’ya uçup kaydı kurtarmak zorunda kaldı.[24]

Ziad bu sese “Doğu cazı” dedi ve ne demek istediğini şöyle açıkladı: “Charlie Parker, Stan Getz, Dizzy Gillespie gibi bestecilerin müziğine hayranım. Ama benim müziğim Batılı değil, Lübnanlı. Sadece ifade biçimi farklı.”[25] Teknik olarak yaptığı şey, Batı caz armonisiyle Arap müziğinin çeyrek seslerini aynı düzenlemede buluşturmaktı. Sonrasında flamenko, tango ve funk da bu karışıma girdi.[26]

Aynı dönemde Bennesbeh Labokra Chou? (Yarına Gelince, Ne Olacak?, 1978) sahnelendi. Hamra’daki bir barda geçen oyun, ZIDA Records’un Abu Ali ile aynı dönemde yayımladığı albümle birlikte Ziad’ın en olgun işi sayılır. Toplum eleştirmeni, oyun yazarı, şarkı sözü yazarı ve caz bestecisi Ziad’ların hepsi ilk kez aynı metinde bir araya gelir.[27]

1979’da Wahdon (Kendi Başlarına) albümüyle Ziad annesini de caza dahil etti. Bennesbeh’in müziklerinde Joseph Sakr’ın söylediği el-Bosta’yı (Otobüs) yeniden düzenledi. Bir dağ köyünden diğerine giden otobüsteki insanları ve Aliya’nın gözlerini anlatan bu şarkıyı Fairuz, bakır üflemelilerin baştan sona eşlik ettiği funk düzenlemesiyle söyledi. Arap dünyası Fairuz’u ilk kez böyle duydu. Ziad o sırada yirmi iki yaşındaydı.[28]

Filistin: Kanafani, FHKC ve imzasız şarkılar

Ziad’ın Filistin tutumu bir dayanışma açıklaması meselesi değildi, doğrudan üretim meselesiydi. 1982’de Iraklı yönetmen Kasım Havval’ın, Gassan Kanafani’nin Hayfa’ya Dönüş hikâyesinden uyarladığı filmin müziklerini yaptı. Kanafani, FHKC sözcüsüyken 1972’de Beyrut’ta Mossad tarafından öldürülmüştü. İlk uzun metrajlı Filistin kurmaca filmi sayılan yapım, Filistin Film Birimi ve FHKC çevresinin katkısıyla Trablusşam ve çevresinde çekildi ve Doğu Almanya’dan da destek aldı.[29]

Aynı yılın yazında İsrail Lübnan’ı işgal etti, Batı Beyrut’u kuşattı ve bombaladı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ülkeden çıkarıldı, Sabra ve Şatilla Katliamı bu kuşatmanın hemen ardından geldi. Ziad bu dönemde LKP’ye yaklaştı ve üye oldu. Parti, Eylül 1982’den itibaren Güney Lübnan’daki İsrail birliklerine karşı silahlı eylemler düzenleyen Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin (Cemmûl) kurucuları arasındaydı. 1984’te partinin altmışıncı kuruluş yıldönümü için LKP marşını besteledi.[30]

Filistin meselesinin Ziad’ın repertuvarındaki yeri konusunda değerlendirmeler ayrışıyor. Ziad’ın müzik külliyatında doğrudan Filistin’i konu alan neredeyse hiç şarkı bulunmadığını, bunun bilinçli bir tercih olduğunu, Ziad’ın Filistinlilerin kendi mücadelelerine kendilerinin öncülük etmesi gerektiğini düşündüğünü öne sürenler olduğu gibi,[31] Filistin Araştırmaları Enstitüsü’ndeki değerlendirmede olduğu gibi, Ziad’ın Tel el-Zaatar Katliamı’nın kurbanlarına adanmış “Tal el Zaatar” parçasını bestelediğini, Fairuz’un söylediği “Wahdon”un da Filistinli direnişçiler için bestelendiğini aktaranlar da var.[32]

Ziad’ın bağlılığı ölümünde de karşılık buldu. FHKC’nin taziye açıklaması onu “yaşayan bir ulusal vicdan, halkının davalarıyla meşgul bir entelektüel” olarak tarif etti: “Hiçbir zaman tarafsız olmadı. Aksine, yoksulları, halkı, Filistin’i, Gazze’yi ve satılık olmayan bir vatan ve aşağılanmadan bir yaşamdan başka bir şey istemeyen devrimcileri destekledi.”[33]

*“Elveda Ziad Rahbani”, FHKC’nin Ziad’ın vefatından sonra paylaştığı afiş.

Film Ameriki Tawil ve “Ben Kâfir Değilim”

Film Ameriki Tawil (Uzun Bir Amerikan Filmi, 1980) Beyrut’un Piccadilly Tiyatrosu’nda sahnelendi ve Ziad’ın en çok konuşulan işlerinden biri oldu. Oyun, Batı Beyrut’ta bir akıl hastanesinde geçer. Yedi hasta ve iki bağımlı vardır. Aralarında hayal kırıklığına uğramış bir sosyalist entelektüel, bir milliyetçi, savaş delisi bir milis, her şeyi dış komplolara bağlayan bir adam ve karşı mezhepten herkesin kendisini öldürmeye geldiğine inanan bir başkası bulunur. Diyaloglar Beckett ve Ionesco’yu andırır ve hiçbir yere varmaz. Ziad milis rolündeydi ve oyun bir çığlıkla bitiyordu.[34] Ziad yıllar sonra oyun için şunu söyledi: “Anlatılan olaylar Ekim 1980’de geçiyor, ya da Ekim 1979’da, ya da Ekim 1978’de, çünkü genel siyasi durum aşağı yukarı pek değişmedi.”[35]

Aynı yıllarda radyoda yaptığı programlar savaş Beyrut’unda ayrı bir tür yarattı. Baadna Tayybin, Oul Allah (İyiyiz Hâlâ, Şükür) 1976-77’de Lübnan Ulusal Radyosu’nda yayımlandı ve sağcı politikacıları hedef aldı.[36] Kısa skeçlerden, sahte haber bültenlerinden ve telefon konuşmalarından oluşan bu format, Rafik Hariri suikastının ardından yaptığı “1, 2, 3, 4 No’lu Bildiri” dizisinde de sürdü.[37]

1985’te çıkardığı Ana Mush Kafer (Ben Kâfir Değilim) albümünün adını taşıyan parça, “cuma günü namaz kılanlar ile pazar günü dua edenlere”, yani her iki cemaatin önderlerine, yoksulun hâline bakmalarını söylüyordu:

Ben kâfir değilim, ama açlık kâfir
Ben kâfir değilim, ama hastalık kâfir
Ben kâfir değilim, ama yoksulluk kâfir

Şarkı 2008’de yeniden yayımlandı.[38] Aynı albümdeki el-Mukavemetü’l-Vataniyyetü’l-Lübnaniyye (Lübnan Ulusal Direnişi) şarkısı ise İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinin ardından, 2000 Beiteddine Festivali’nde Fairuz tarafından söylendi: “Güney ayakta kaldıkça, çocukları da ayakta kalır.”[39] Aynı yılın Houdou Nisbi (Nispi Sükûnet) albümünün adı, radyo bültenlerinin güvenlik durumunu tarif etmek için kullandığı klişeden geliyordu. İçinde sınıfsal bir aşk şarkısı olan Bala Wala Chi (Hiçbir Şey Olmadan) vardı.[40]

Assi Rahbani’nin 1986’da vefatının ardından Ziad, annesinin baş bestecisi olarak Rahbani Kardeşler şemsiyesinin tamamen dışında çalışmaya başladı. Maarifti Feek (Sana Dair Bildiklerim, 1987) albümünde yer alan Li Beirut (Beyrut’a), savaşın yıktığı şehre yazılmış bir ağıttı. 1991’de aynı adı taşıyan albüm ve şarkı geldi: Kifak Inta (Nasılsın). Şarkı, evlenmiş eski sevgilisiyle karşılaşan bir kadını anlatıyor gibi görünse de, aslında Ziad ile Fairuz arasındaki ilişkinin zor taraflarını konu ediyordu.[41] Bu ortaklık Fairuz’un kamusal figürünü de değiştirdi. Fairuz idealize edilmiş bir Lübnan’ın azize sözcüsü olmaktan çıkıp kalp kırıklığından pişmanlığa kadar her şeyi söyleyebilen bir figüre dönüştü.

*Fairuz ve Ziad Rahbani.

Taif Anlaşması sonrası

1990’da Taif Anlaşması’yla savaş resmen biterken Ziad için bu bir rahatlama getirmedi. 2000’lerin başında verdiği söyleşilerde, Lübnan’ın yaşadığı şeyin uzatılmış bir ateşkes olduğunu, hiçbir zaman gerçek barışa dönüşmediğini ve mezhepçiliğin yalnızca yüzeyde sona erdiğini söylüyordu.[42]

1993’te Bikhsous el-Karameh wal-Shaab el-Aaneed (Onur ve İnatçı Halk Üzerine) ile sahneye döndü, 1994’te Lawla Fus’hat el-Amal (Umut Aralığı Olmasaydı) geldi. Bikhsous, ailesinin repertuvarındaki Bahebbak ya Lubnan (Seni Seviyorum Lübnan) şarkısındaki idealize söyleme doğrudan karşı çıkıyordu.[43] Ziad bu dönemde kendi halkını da sertçe eleştiriyor; hatta Lübnan’ın ancak bir diktatörle yönetilebileceğini ileri sürecek kadar karamsar bir hicve başvuruyordu.[44]

Bu keskinliğin arkasında birden fazla kırılma vardı. Evliliği dağılmış, Sovyetler Birliği çökmüş ve komünist inancı sarsılmıştı. Buna yeni dünya düzeni ve Lübnan’ın savaş sonrası yeniden inşa programının vahşi neoliberalizmi eklendi. Ülke enkaz kaldırma coşkusundayken Ziad, Beyrut’un kimin için ve hangi bedelle yeniden kurulduğunu soruyordu.[45]

Üretmeye yine de devam etti. Fairuz’la 1999’da Mish Kayen Hayk Tkoun (Sen Böyle Olamazsın) albümünü çıkardı.[46]

2000’ler: Al-Akhbar ve 8 Mart

2000 Beiteddine konserinin ardından, Fairuz’la yaptığı işler içinde caza en yakın duran Wala Keef  (Ne Fark Eder, 2002) geldi. Albümde iç savaşta öldürülen genç bir çöpçünün adını taşıyan Sobhi el-Jiz şarkısı vardı: “Yoldaşım Sobhi el-Jiz, beni bu dünyada bırakıp gitti. Süpürgesini indirdi ve gitti.”[47]

14 Şubat 2005’te Rafik Hariri bir suikastta öldürüldü ve ülke haftalar içinde iki kampa bölündü. Kampların adları, Beyrut’ta arka arkaya yapılan iki mitingden geliyordu. 8 Mart’ta Hizbullah’ın çağrısıyla toplanan yüz binlerce kişi Suriye’ye “teşekkür” etti ve Suriye ordusunun çekilmesini isteyen BM kararını reddetti. Altı gün sonra, 14 Mart’ta Şehitler Meydanı’nda toplanan diğer kitle ise Suriye’nin yirmi dokuz yıllık askeri varlığının sona ermesini istedi. Suriye ordusu Nisan 2005’te çekildi, ama bölünme kalıcılaştı.[48]

14 Mart bloku Saad Hariri’nin Müstakbel Hareketi, Lübnan Güçleri ve Kataib’den oluşuyordu, Batı ile Suudi Arabistan’ın desteğini aldı ve 2006 savaşından itibaren asıl talebi Hizbullah’ın silah bırakması oldu. 8 Mart bloku ise Hizbullah, Emel ve bir yıl sonra saf değiştiren Michel Aoun’un Özgür Yurtsever Hareketi’nden oluştu, Suriye ve İran’la aynı eksende durdu ve İsrail’e karşı silahlı direnişin sürmesini savundu.[49]

*Ziad’ın albüm kapaklarından bir kolaj. (Görsel: Far Out Magazine)

Ziad net biçimde 8 Mart tarafında durdu. Ghassan Ben Jeddo’ya verdiği söyleşide, İsrail işgaline karşı Lübnan direnişini ve onun projesini desteklediğini açıkça söyledi.[50]

2006 yazında, Komünist Eylem Örgütü kökenli gazeteci Joseph Samaha Al-Akhbar gazetesini kurdu. Ziad gazetenin ilk günlerinden itibaren düzenli bir köşe yazmaya başladı ve bunu 2018’e kadar sürdürdü. Daha önce el-Nida ve en-Nahar gazetelerinde de yazmıştı.[51]

Aynı 2006 yazında, İsrail’in 33 günlük savaşının ardından düzenlenen Zafer Festivali’nde çekilen fotoğrafı Lübnan hafızasına kazındı. Kasketinde, Hizbullah genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın soyadıyla kelime oyunu yapan “Nasr min-Allah” (Allah’tan bir zafer) yazıyordu.[52]

Bu hizalanma bedelsiz olmadı. Al-Akhbar yazılarında eski yoldaşlarını, özellikle Demokratik Sol Hareketi çevresini sert biçimde hedef aldı ve bir kesimi kendisine düşman etti.[53] 2013’te ulusal televizyonda annesinin Hasan Nasrallah’a hayranlık duyduğunu söylemesi büyük tepki topladı.[54] 2011’den itibaren Suriye’de Esad rejimine gösterdiği yakınlık, Arap sosyalist hareketinin bölündüğü bir dönemde onu tartışmanın ortasına yerleştirdi. Al Majalla’daki değerlendirmeye göre bu yakınlık ideolojik bir hizalanmadan çok kronik bir hayal kırıklığından ve kaybedilmiş bir Lübnan cennetine duyulan özlemden besleniyordu.[55]

*Ziad’ın hem kendi yazılarına hem de onun hakkında yazılanlara erişmek için Al-Akhbar sayfası

Filistin tutumu ise değişmedi. Ekim 2014’te Sayda’da “Gazze İçin” adıyla verdiği konserde, Gazze’den gelen Filistinli öğrencilerin hediye ettiği FHKC atkısını sahnede boynuna doladı.[56]

Geriye kalan

2010’da Fairuz’la Eh Fi Amal (Evet, Umut Var) albümü çıktı.[57] Sonrasında üretimi seyrekleşti. Ziad giderek inzivaya çekildi ve basınla ilişkisini büyük ölçüde kesti. Yakınları bu geri çekilmeyi hem sağlık sorunlarına hem de depresyona bağladı.[58] Yine de sahneden tamamen çekilmedi, 2015’te Ehden’de ve 2019’da Beyrut Holidays festivalinde çaldı, ama görünürlüğü yıldan yıla azaldı.[59]

Lübnan’a dair teşhisleri eskimedi. Sürekli elektrik kesintilerinin müzik ekipmanını bozduğu ülkesini “çöl” diye tarif ediyordu. Avrupa ile Arap dünyası arasında sıkışmış Lübnan için kullandığı benzetme ise “hamburgerle karıştırılmış falafel”di.[60] 2019 ayaklanmasında sokaklarda atılan sloganlar, onun 1980’lerde ve 90’larda yazdığı satırlarla neredeyse birebir örtüşüyordu. Shu Hal Ayyam (Ne Günlere Kaldık) hâlâ yürüyüş şarkısıydı:

Ne günlere kaldık
Zenginler yoksullara veriyormuş
Para kendi kendine yola çıkıyormuş sanki
Buna azıcık, ötekine bir tomar
Ne iyi adam!

Gazzeli udi Reem Anbar bu şarkının bugün de “etrafımızdaki adaletsizliği ve eşitsizliği gördükçe” karşılık bulduğunu söylüyor: “Ziad, Filistin’de ve özellikle Gazze’de yaşadıklarımıza gerçekten ses verdi.”[61]

Ziad, Gazze’de soykırım sürerken ve İsrail’in Lübnan’a saldırıları devam ederken vefat etti. 28 Temmuz 2025’te cenaze korteji Hamra’dan yola çıktı. Khoury Hastanesi’nin önünde toplananlar şarkılarını söyledi. Tabut, Cebel-i Lübnan’daki Bikfaya kasabasında Meryem Ana Rum Ortodoks Kilisesi’ne, oradan aile mezarlığına götürüldü. Fairuz, 2020’den beri ilk kez kamuoyu önüne çıktı ve siyah tülbentle oğlunun tabutunun başında taziye kabul etti.[62] Cumhurbaşkanı Joseph Aoun adına Başbakan Nawaf Salam, Ziad’a ölümünden sonra Kumandan rütbesinde Ulusal Sedir Nişanı verdi.[63] 6 Ağustos’ta hükümet, Beyrut’u havalimanına bağlayan Hafız Esad Bulvarı’nın adını Ziad Rahbani Bulvarı olarak değiştirdi.[64] Cenaze için Hizbullah da taziye mesajı yayımladı.[65]

*Ziad’ın cenaze töreninden: “Bu sadece bir selam... Meğer bu memleket ikisine birden dar gelirmiş... Mücadeleci Georges Abdallah’ın Yoldaşları” (Kaynak: Ahram)

Bugün Ziad’ın mirası önümüzde capcanlı bir şekilde beliriyor. Bir yanda cazı, funk’ı ve bossa novayı Arap müziğine sokan besteci, öte yanda komünist militan duruyor. Oysa Abu Ali’nin funk düzenlemesini yapan adamla Tel el-Zaatar’dan sonra Batı Beyrut’a taşınan adam aynı kişi. Kanafani uyarlamasının müziğini yazmakla FHKC için imzasız beste yapmak da aynı üretimlerin birer parçası. Kendisi bunu, bir projesinin olmasını değil bir tavrının olmasını önemsediğini söyleyerek anlatmıştı.[66]

Ziad’ın 1978’de sorduğu soruya, yani yarına gelince ne olacağına, Beyrut’ta da Gazze’de de hâlâ bir cevap verilmiş değil ama mücadele her şeye rağmen sürüyor.

Dipnotlar:

[1] “Georges has returned, Ziad has left us!,” International Viewpoint, 5 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://internationalviewpoint.org/Georges-has-returned-Ziad-has-left-us

[2] “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” Al Jazeera, 26 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.aljazeera.com/news/2025/7/26/ziad-rahbani-pioneering-lebanese-musician-and-composer-dies-at-69; “Lebanon bids farewell to Ziad Rahbani, a visionary artist and popular hero,” Naharnet, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.naharnet.com/stories/en/314432-lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani-a-visionary-artist-and-popular-hero

[3] Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation,” New Lines Magazine, 5 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://newlinesmag.com/spotlight/the-ziad-rahbani-generation/

[4] “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” Reuters, 26 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/

[5] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend,” The Markaz Review, 8 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://themarkaz.org/ziad-rahbani-the-making-of-a-lebanese-jazz-legend/

[6] Dina Ezzat, “Fragments of rhythm,” Al-Ahram Weekly, 8 Ağustos 2026, erişim 16 Ağustos 2026, https://english.ahram.org.eg/UI/Front/Inner.aspx?NewsContentID=574057

[7] Malek Jadah, “Inside Ziad Rahbani’s family: Generations of musical talent,” L’Orient Today, 27 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://today.lorientlejour.com/article/1471152/inside-ziad-rahbanis-family-three-generations-of-musical-talent.html

[8] Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,” The Palestine Chronicle, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.palestinechronicle.com/ziad-al-rahbani-1956-2025-the-unyielding-voice-of-resistance-and-revolution/

[9] “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” Reuters, 26 Temmuz 2025, erişim 17 Ağustos 2026, https://www.reuters.com/business/media-telecom/ziad-rahbani-lebanese-musical-giant-sardonic-critic-dead-69-2025-07-26/

[10] Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’,” Rosa Luxemburg Stiftung — Kuzey Afrika Ofisi, Eylül 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://rosaluxna.org/publications/on-the-late-ziad-rahbani-i-consider-nothing-human-alien-to-me/

[11] Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home,” Al Majalla, 2 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://en.majalla.com/node/326720/culture-social-affairs/ziad-rahbani-heir-legacy-who-dreamt-home

[12] Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”; Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”.

[13] Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”.

[14] Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.

[15] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.

[16] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; “Ziad Rahbani, Lebanese composer and son of iconic singer Fayrouz, dies at 69,” Associated Press, 26 Temmuz 2025, https://apnews.com/article/fayrouz-ziad-rahbani-singer-lebanon-icon-dies-3367fba619311ce1a0de418f2e3a40f7

[17] “Georges has returned, Ziad has left us!,” International Viewpoint; Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani,” Peoples Dispatch, 31 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://peoplesdispatch.org/2025/07/31/lebanon-bids-farewell-to-iconic-musician-playwright-and-revolutionary-ziad-rahbani/; “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” Reuters. Bahsi geçen orijinal söyleşi için: https://www.youtube.com/watch?v=mRfGjX7xr78

[18] As’ad AbuKhalil, “The Cult of Ziad Rahbani,” Jadaliyya, 10 Ekim 2012, erişim 15 Ağustos 2026, https://www.jadaliyya.com/Details/27192

[19] Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani”.

[20] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; Mohamed Bettaieb, “On the late Ziad Rahbani: ‘I consider nothing human alien to me’”.

[21] “Ziad Rahbani obituary,” The Guardian, 6 Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.theguardian.com/music/2025/aug/06/ziad-rahbani-obituary

[22] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.

[23] A.g.y.

[24] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.

[25] “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” Al Jazeera.

[26] “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” Reuters; Aseel Saleh, “Lebanon bids farewell to iconic musician, playwright, and revolutionary Ziad Rahbani”.

[27] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.

[28] A.g.y.

[29] “Return to Haifa (1982),” Palestine Film Institute, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.palestinefilminstitute.org/en/pfp/archive/return-to-haifa; Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,”.

[30] “Georges has returned, Ziad has left us!,” International Viewpoint.

[31] Abou Hawwach, “The heir to a legacy.” Al Majalla’nın Suudi merkezli SRMG grubuna bağlı olduğunu, dolayısıyla Ziad’ın Hizbullah ve Suriye ile ilişkisine mesafeli bir çerçeveden baktığını not etmek gerekiyor.

[32] “You Can’t Separate the Artist from His Politics: Ziad Rahbani’s Politics of Resistance,” Institute for Palestine Studies, 8 Ağustos 2025, erişim 11 Ağustos 2026, https://www.palestine-studies.org/en/node/1657689

[33] FHKC açıklaması, Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution,” içinde.

[34] Ati Metwaly, “Ziad Rahbani (1956-2025): An endless legacy,” 31 Temmuz 2025, erişim 13 Ağustos 2026, https://atimetwaly.com/2025/07/31/ziad-rahbani-1956-2025-an-endless-legacy/; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.

[35] Ati Metwaly, “Ziad Rahbani (1956-2025): An endless legacy”.

[36] “Ziad Rahbani: The Artist Whose Biography Tells Lebanon’s History,” Fanack, 30 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://fanack.com/faces/features-insights/ziad-rahbani~94609/

[37] “Videos: Fayrouz & World Bid Farewell to Ziad,” Sada Elbalad, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://see.news/video-ziad-el-rahbani-funeral-highlights

[38] “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic,” Reuters; Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.

[39] Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.

[40] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.

[41] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.

[42] Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”.

[43] “The Everlasting Genius of Ziad Rahbani,” GQ Middle East, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.gqmiddleeast.com/article/the-everlasting-genius-of-ziad-rahbani

[44] Abou Hawwach, “The heir to a legacy”.

[45] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.

[46] “Ziad Rahbani: The lost artist,” The New Arab, 29 Aralık 2014, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.newarab.com/features/ziad-rahbani-lost-artist

[47] Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.

[48] “Where March 14 Came Up Short,” Carnegie Endowment for International Peace, Mart 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://carnegieendowment.org/middle-east/diwan/2025/03/where-march-14-succeeded-and-failed; “Hizb Allah rally draws thousands,” Al Jazeera, 8 Mart 2005, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.aljazeera.com/news/2005/3/8/hizb-allah-rally-draws-thousands

[49] “The Lebanese Armed Forces and Hezbollah: Military Dualism in Post-War Lebanon,” Carnegie Endowment for International Peace, erişim 16 Ağustos 2026, https://carnegieendowment.org/europe/posts/2018/10/the-lebanese-armed-forces-and-hezbollah-military-dualism-in-post-war-lebanon; “Lebanon mourns slain leaders,” Al Jazeera, 17 Şubat 2008, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.aljazeera.com/news/2008/2/17/lebanon-mourns-slain-leaders

[50] “Ziad Rahbani: The Artist Whose Biography Tells Lebanon’s History,” Fanack.

[51] “Georges has returned, Ziad has left us!,” International Viewpoint; Saleh, “Lebanon bids farewell”.

[52] “Georges has returned, Ziad has left us!,” International Viewpoint.

[53] “Ziad Rahbani: The lost artist,” The New Arab.

[54] Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation”.

[55] Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”; Chahrazade Douah, “The Ziad Rahbani Generation.”

[56] Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”; “Ziad Rahbani, pioneering Lebanese musician and composer, dies at 69,” Al Jazeera.

[57] “Fayrouz — Eh Fi Amal,” Discogs, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.discogs.com/release/2532148

[58] Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”; “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” Reuters.

[59] “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” Reuters; Samer Abou Hawwach, “Ziad Rahbani: the heir to a legacy who dreamt of home”.

[60] “Ziad Rahbani, Lebanese musical giant and sardonic critic, dead at 69,” Reuters.

[61] Louis Brehony, “Ziad al-Rahbani (1956-2025): The Unyielding Voice of Resistance and Revolution”.

[62] “Lebanon Bids Farewell to Ziad Rahbani,” This is Beirut, 28 Temmuz 2025, erişim 13 Ağustos 2026, https://thisisbeirut.com.lb/articles/1321792/lebanon-bids-farewell-to-ziad-rahbani; “Lebanon bids farewell to Ziad Rahbani,” Naharnet.

[63] “PM Salam awards Ziad Rahbani National Order of the Cedar posthumously,” LBC Group, 28 Temmuz 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.lbcgroup.tv/news/lebanon-news/869846/pm-salam-awards-ziad-rahbani-national-order-of-the-cedar-posthumously/en

[64] “Beirut Avenue Renamed in Honor of Ziad Rahbani,” MTV Lebanon, Ağustos 2025, erişim 16 Ağustos 2026, https://www.mtv.com.lb/en/news/Local/1600764/beirut-avenue-renamed-in-honor-of-ziad-rahbani

[65] Diran Mardirian, “Ziad Rahbani: The Making of a Lebanese Jazz Legend”.

[66] Dina Ezzat, “Fragments of rhythm”.

(DS/VC)

Onaran ve kaynaştıran dil

Günümüz insanının belki de en derin ihtiyaçlarından biri, birbirimizi daha çok konuşmak değil, birbirimizi daha doğru anlamaktır. Çünkü iletişim çağında yaşamamıza rağmen anlam dünyalarımız arasında giderek daha fazla mesafe oluşuyor. Söz çoğalıyor, fakat anlayış azalabiliyor. Bilgi artıyor, fakat hikmet aynı ölçüde derinleşmeyebiliyor. İnsanlar birbirine daha kolay ulaşabiliyor, fakat birbirlerine gerçekten temas etmekte zorlanabiliyor.

Tam da bu nedenle günümüzde yalnızca konuşan bir dile değil; açıklayan, görünür kılan, onaran, kaynaştıran ve bağdaştıran bir dile ihtiyacımız var.

Süryanicede ܒܕܰܩ (bdāq) kökünün taşıdığı anlam zenginliği, bu ihtiyacı düşünmek için bize güçlü bir kavramsal alan açmaktadır. Bu kök; anlatmak, göstermek, açıklamak, sorgulayarak araştırmak, yorumlamak, tefsir etmek, işaret etmek, derinlemesine incelemek, ortaya çıkarmak, açığa çıkarmak, ilan etmek, belirginleştirmek, ifade etmek ve dile getirmek gibi anlamlara uzanır. Bunun yanında onarmak ve tamir etmek anlamlarını da taşır.

Buradan hareketle ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (mbadqānā), yalnızca “anlatan” veya “açıklayan” kişi değildir. O; görünmeyeni görünür kılan, anlaşılmayanı açıklayan, örtülü olanı açığa çıkaran, sorgulayan, araştıran, yorumlayan ve kırılmış olanı onarmaya çalışan kişidir.

Bu anlamıyla ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ (leşana mbadqānā), yani “açıklayan ve onaran dil”, toplum açısından yalnızca bilgi aktaran bir dil değildir. O, insanın hakikati daha açık görmesine, kendisini daha doğru ifade etmesine ve ötekinin ne söylediğini daha derinden anlamasına yardımcı olan bir dildir.

Çünkü bazen insanlar arasında asıl sorun art niyetten önce yanlış anlamadır. Bir söz yanlış anlaşılır, bir davranış farklı yorumlanır, bir niyet görünenden başka türlü algılanır. Küçük bir yanlış anlama zamanla önyargıya, önyargı mesafeye, mesafe ise ayrışmaya dönüşebilir.

İşte açıklayıcı dil burada devreye girer. Açıklar ki, yanlış anlaşılmayı gidersin. Sorgular ki, peşin hükümleri aşsın. Araştırır ki, görünüş ile hakikat arasındaki mesafeyi kapatsın. İfade eder ki, insanın içinde kalan sözü görünür kılsın. İşaret eder ki, yönünü kaybedene yol göstersin. Ortaya çıkarır ki, örtülü olanın üzerindeki perdeyi kaldırsın. Ve onarır ki, kırılmış olan yeniden bütünleşebilsin.

Fakat toplumsal hayat yalnızca açıklamaya değil, bağ kurmaya da muhtaçtır.

Burada Süryanicede ܕܒܰܩ (dbāq) kökünün anlam dünyası devreye girer. Bu kök; kaynaştırmak, lehimlemek, bağdaştırmak, yapıştırmak, bir arada tutmak; bağlanmak, tutunmak, izlemek, takip etmek, ardından gitmek, uymak, devamlılık göstermek, sürdürmek, riayet etmek, gereğini yerine getirmek; bir şeye erişmek, ulaşmak, yetişmek, katılmak, dâhil olmak, uyum sağlamak, aynı fikirde olmak, uzlaşmak ve mutabık kalmak gibi geniş bir anlam alanına sahiptir.

Bu kökten gelen ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ (mdabqānā) ise yapıştıran, birleştiren, bağlayan; aynı zamanda yarayı saran, pansuman yapan ve şifa desteği veren kişi anlamlarını taşır.

Böylece leşana mdabqānā ܠܶܫܳܢܳܐ ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ, yani “kaynaştıran ve bağdaştıran dil”, toplumsal anlamda çok güçlü bir metafora dönüşür.

Tutkal veya zamk parçaları bir arada tutar; dil insanları. Lehim ayrılmış parçaları birleştirir; dil kopmuş ilişkileri. Pansuman yarayı sarar; dil incinmiş gönülleri. Bağlılık süreklilik sağlar; dil ortak hafızayı. Uzlaşma farklılıkları yok etmez; dil farklılıklar arasında köprü kurar.

Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan dil, yalnızca konuşan bir dil değil; bağ kuran bir dildir.

İnsanları aynılaştırmaya çalışan değil, farklılıkları içinde birbirlerine yaklaştıran; farklı düşünceleri susturan değil, onların arasında ortak bir zemin arayan; çatışmayı büyüten değil, çatışmanın içinden uzlaşma imkânı çıkaran bir dil…

Çünkü uzlaşma, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir. Gerçek uzlaşma, farklılıkların birbirini yok etmeden aynı toplumsal zeminde var olabilmesidir. Mutabakat, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünenlerin ortak bir anlam ve yaşama zemini bulabilmesidir.

İşte bu yüzden mbadqānāܡܒܰܕܩܳܢܳܐ  “açıklayan ve onaran” ile mdabqānā ܡܕܰܒܩܳܢܳܐ  “kaynaştıran ve bağdaştıranı” kavramları birbirini tamamlar.

Önce açıklamak gerekir ki, anlayalım. Sonra anlamak gerekir ki, bağ kurabilelim. Bağ kurmak gerekir ki, onarabilelim. Onarmak gerekir ki, birlikte yaşayabilelim.

Bir başka ifadeyle, açıklama olmadan anlayış eksik kalır. Anlayış olmadan bağ kurulamaz. Bağ olmadan birlik oluşmaz. Birlik olmadan toplumsal iyileşme gerçekleşmez.

Günümüzde insanlığın yaraları yalnızca bireysel değildir. Toplumların da yaraları vardır: kırılmış güvenler, derinleşmiş önyargılar, dışlanmışlıklar, unutulmuş acılar, kopmuş ilişkiler ve birbirine yabancılaşmış hafızalar…

Bu yaraların üzerine daha fazla öfke, suçlama ve ayrıştırıcı sözler eklemek onları iyileştirmez.

Bazen toplumun ihtiyacı olan şey, yarayı inkâr etmeyen fakat yarayı yeniden kanatmayacak bir dildir.

Onarıcı dil, acıyı yok saymaz. Tam tersine, acıyı görünür kılar; fakat onu yeni bir düşmanlık üretmenin aracı hâline getirmez.

Yarayı gösterir ama yaralayanı çoğaltmaz. Yanlışı söyler ama insanı bütünüyle mahkûm etmez. Eleştirir ama aşağılamaz. Sorgular ama düşmanlaştırmaz. Gerçeği savunur ama hakikati öfkenin silahına dönüştürmez.

İşte böyle bir dil, yalnızca iletişim kurmaz; toplumsal iyileşmeye katkı sunar.

Bu açıdan bakıldığında dil, kültürel hafızanın da taşıyıcısıdır. Bir toplum kendi dilini yaşattığında yalnızca kelimelerini korumaz; dünyayı algılama biçimini, geçmişini, değerlerini ve kendi varoluşuna dair anlam katmanlarını da korur.

Ana dili yaşatmak bu nedenle yalnızca geçmişi muhafaza etmek değildir. Geçmişi bugüne bağlamak, bugünden geleceğe bir köprü kurmaktır.

Dil, insanı kendi köklerine bağlarken aynı zamanda başkasını anlamanın da kapısını açabilir. Çünkü kendi dilinin derinliğini bilen insan, başka dillerin ve kültürlerin taşıdığı anlam zenginliğini de daha kolay fark edebilir. Bu nedenle dil, bir duvar olmak zorunda değildir. Dil bir köprü olabilir.

Kendi kimliğini korurken ötekine ulaşabilir. Kendi hafızasını yaşatırken başkasının hafızasına saygı gösterebilir. Kendi hakikat arayışını sürdürürken başkasının sesini de dinleyebilir.

Belki de bugün ihtiyacımız olan leşana mbadqānā u mdabqānā ܠܶܫܢܳܐ ܡܒܰܕܩܳܢܳܐ ܘܰܡܕܰܒܩܳܢܳܐ onaran ve kaynaştıran dil tam olarak budur: Açıklayan ama incitmeyen, sorgulayan ama küçümsemeyen, hakikati arayan ama dayatmayan, ifade eden ama susturmayan, farklılıkları gören ama ayrıştırmayan, bağlayan ama bağımlı kılmayan, kaynaştıran ama tek tipleştirmeyen, yaraları görünür kılan ama onları yeniden kanatmayan, kırılmış olanı onaran ve insanı insana yeniden yaklaştıran bir dil.

Çünkü insanın insana ihtiyacı olduğu kadar, insanın doğru söze de ihtiyacı vardır.

Bazı sözler duvar örer. Bazı sözler köprü kurar.

Bazı sözler yarayı derinleştirir. Bazı sözler yarayı sarar.

Bazı sözler insanı ötekinden uzaklaştırır. Bazı sözler ötekini anlamaya götürür.

Ve belki de dilin en yüce toplumsal görevi, insanları aynılaştırmak değil; farklılıklarıyla birlikte birbirlerine bağlayabilmektir.

Bu yüzden günümüzde her anlamda açıklayıcı, onarıcı, kaynaştırıcı ve bağdaştırıcı bir dile ihtiyacımız vardır.

Çünkü hakiki dil yalnızca söylemez. Gösterir. Açıklar. Sorgular. Araştırır.

İşaret eder. Görünmeyeni görünür kılar. İçimizde olanı dile getirir. Kırılmış olanı onarır. Ayrılmış olanı kaynaştırır. Farklı olanı bağdaştırır. 

Ve nihayet insanı insana yeniden yaklaştırır.

Belki de bugün bize düşen, sadece konuşmayı değil, böyle bir dili inşa etmeyi öğrenmektir.

Çünkü toplumların gerçek iyileşmesi, yalnızca doğru sözlerin söylenmesiyle değil; doğru sözlerin insanlar arasında yeniden güven, anlayış, bağ ve ortaklık oluşturmasıyla mümkündür.

(YB/HA)

Mucizelere inanmak yetmez mucize olmak gerekir!

Mucize kelimesinin bir sıfat olarak anlamlarından biri de hayranlık uyandıran güzellik demek. Bu açıdan bakıldığında güneşin her gün doğması da bir çiçeğin açması da bir çocuğun gülmesi de mucizedir.

Bir de kendiliğinden olan değil emekle, dayanışmayla yaratılan mucizeler vardır. Bu da  mucizeyi olağanüstü kılar ve güzelliğini arttırır. Züleyha Ersingün’ün yazdığı Mucize de çocuklar tarafından yaratılan böyle bir mucizeyi anlatıyor.

Roman bir sahil kasabasında yaşayan Mercan isimli bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyor. Ama bu yalnızca onun değil, Ege’nin, Sadık’ın, Sarp’ın, Meltem’in, Ela’nın, Ozan’ın, İdil’in ve Eren’in hikayesi.

Mercan, ailesiyle büyük bahçeli küçük bir evde yaşayan mutlu ve meraklı bir çocuk. Ancak annesinin kalp hastalığı nedeniyle yatağa düşmesi onun hayatını alt üst ediyor. Kaygı ve üzüntü çocuğun hayatındaki mutluluğu silip süpürüyor.

Hayat renksiz ve neşesiz bir şekilde akarken beklenmedik bir olay yaşanıyor; bir yunus sahile vuruyor. Mercan ve arkadaşları güzelliğine hayran kaldıkları ve bir mucize olarak gördükleri yunusu yaşatmak için var güçleriyle çabalamaya başlıyor.

Roman boyunca hem bir yunusu kurtarma operasyonunu izliyoruz hem de çocukların yaşamlarındaki değişikliklere tanık oluyoruz. Mercan, annesinin hastalığını iyileştirme gücüne sahip değildir ama bir yunusu hayatta tutmak için arkadaşlarını örgütler. Diğer çocukların pek de hoşlanmadığı Sadık, oyuna girme şans verilince gerçek bir arkadaşa dönüşür. Sözel ve sayısal derslerde başarısız olan Ege, desteklenince resim yeteneğiyle öne çıkar ve kendisini gerçekleştirebilir. Çocuklar mucizeye inanmakla kalmaz, mucizenin kendisi olurlar.

Züleyha Ersingün yazarlığının yanı sıra aynı zamanda yaratıcı drama lideri ve felsefe uygulayıcısı olarak çocuklarla etkinlikler yapan bir eğitimci. Yazar bu becerilerini romanın içeriğine de yansıtmış. Başlangıçta diğer çocukların zorba ve kaba olarak gördüğü Sarp için Mercan’ın babasının yaptığı değerlendirme dikkat çekici: “ Bu dünyadaki hiçbir şey sadece kötü ya da iyi diye tanımlanamaz. Ama bir çocuktaki kötü davranışların kaynağı çoğu  zaman bir yetişkindir” Sarp da kitabın sonunda artık başka biridir.

Mucize dostluk, empati ve umut temalarını başarıyla işleyen nitelikli bir çocuk kitabı. Yazarın lirik anlatısı kitabı çocuk okurun hem karakterlerle yakınlık kurmasına olanak tanıyor hem de edebi açıdan tat almasını sağlıyor.

Mucize her zaman gökten zembille inmez. Yazar Züleyha Ersingün, Mucize romanında mucizenin dayanışmayla ve emekle de yaratılabileceğini anlatıyor. Roman her ne kadar çocuk kitabı olarak yazılsa da yetişkinlerin de okuyup üzerinde düşünebilecekleri felsefi bir soru barındırıyor: Yaşamımızda hangi mucizeyi yaratabiliriz?

Kitap künyesi

Yazar: Züleyha Ersingün

Çizer: Ece Zeber

Sınıf/yaş: 4. sınıf (9-10 yaş), 5. sınıf (10-11 yaş), 6. sınıf (11-12 yaş)

Türü: Roman

Sayfa sayısı: 88

Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın

Züleyha Ersingün hakkında

1974 yılında Zonguldak’ta doğdu. 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaparken, çocuklar için yapılan çeşitli sosyal proje ve kültür sanat etkinliklerinde de görev aldı. Yaratıcı drama lideri ve çocuklar için felsefe uygulayıcısı olarak etkinlikler yapıyor. Çocuklara ve gençlere hikâyeler yazıp, ukulele çalıyor. İlk kitabı Hayal Peşinde 2016 IBBY (Board on Books for Young People) listesine seçildi. Eşi ve oğlu ile birlikte İstanbul’da yaşıyor, öğretmenlik mesleğine devam ediyor.

(DGC/HA)

Peki ya asıl hikaye bambaşka ise?

Son zamanlarda yaşananlar ve toplumun buna verdiği tepki bana sık sık “hakikat” kavramını ve iktidarların mitolojiyi hakikati yeniden yazmak için bir enstrüman olarak kullanışını düşündürüyor.

Michel Foucault’nun belirttiği gibi, hakikat gökyüzünden inen mutlak bir doğru değil, iktidarın bir üretimi. “... iktidar üretir, gerçeklik üretir, nesne alanları ve hakikat ritüelleri üretir.” Bu anlamda hakikat, hiçbir zaman sabit bir doğru değil; iktidarın elinde şekillenip bükülen, dönüştürülen, akışkan bir olgu. Yani gücü elinde tutan yapı, neyin “doğru” neyin “yalan/yanlış” olduğunu belirleme tekelini de eline alır.

Bir toplumda egemen güç değiştiğinde, yeni iktidar, kendi varlığını kalıcı kılmak ve eskisini “gayrimeşru” göstermek için yeni bir anlatıya ihtiyaç duyar. İktidar el değiştirdiğinde mitler de yeniden yazılarak semboller anlam değiştirir; sadece geçmiş değil, “hakikat” de yeniden inşa edilir. Bu anlamda mitler, yalnızca masum edebi veya dini anlatılar değil, politik ve dini anlamda el değiştiren iktidarın en güçlü meşrulaştırma araçlarından biri.

Medusa’nın gözleri

Sembollerin anlam değiştirmesi bakımından en çarpıcı mitlerden biri ise Medusa. Herkes onu gözlerine bakanı taşa çeviren bir canavar sanıyor. Peki ya asıl hikaye bambaşka ise?

Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olan Medusa başlangıçta göz kamaştırıcı güzellikte bir kadın. Athena’nın tapınağında Deniz tanrısı Poseidon'un tecavüzüne uğrar ve ne hikmettir ki bu yüzden cezalandırılan Medusa olur. Athena ceza olarak Medusa’nın tüm güzelliğini elinden alır ve saçlarının her bir telini canlı yılanlara dönüştürür. Athena’nın lanetinden sonra Medusa’nın doğrudan yüzüne ya da gözlerine bakan her canlı anında taşa dönüşmeye başlar. Athena bununla da yetinmez ve Medusa’yı öldürmek isteyen Perseus’a yansıtıcı bir kalkan vererek onun öldürülmesine yardım eder.

Medusa’nın kesik başı ve gorgoneion geleneği

Peki Perseus neden Medusa’yı öldürmek istiyor? Seriphos adasının kralı Polydektes’in tek arzusu Perseus’un annesi Danae ile evlenmek. Perseus ise bu evlilik önünde büyük bir engel. Peki kral nasıl kurtulabilir Perseus’tan? Şahane bir fikir aklına gelir. Herkesi korkunç bakışlarıyla taşa çeviren canavar Medusa’nın başını getirmesini ister ondan. Şimdiye kadar kimse bunu başaramadığı için onun da başaramayacağını düşünür ama evdeki hesap çarşıya uymaz.

Athena Perseus’a ayna görevi gören bir kalkan verir. Perseus, bu kalkanı kullanarak Medusa’nın doğrudan bakışlarından korunur ve kafasını keserek onu öldürür. Kesilen başı Athena’ya getirir. Hala çok güçlü olduğu ve düşmanları taşa çevirme gücünü koruduğu için Athena Medusa’nın kesik başını kalkanının tam ortasına yerleştirir.

Antik dünyada Medusa’nın kesik başının bu koruyucu ve düşmansavar gücünden yola çıkılarak “gorgoneion” adı verilen bir tılsım geleneği doğar. “Apotropaik etki” yaratmak için, kötülüğü uzak tutmak amacıyla evlerin kapılarına, kalkanlara, paralara, mezar taşlarına ve hatta sütun kaidelerine Medusa’nın kesik başı figürünü işlerler. Yerebatan Sarnıcı bunun en güzel örneklerinden.

Zehir ve şifa kaynağı aynı kan

Bu arada kafası kesildikten sonra Medusa’nın boynundan denize iki damla kan düşer. Sol tarafından akan kan zehirli, sağ tarafından akan kan ise şifa verici. Perseus, Medusa’nın kafasını Athena’ya teslim ettiğinde, tanrıça bu kanı kavanozlara doldurarak saklar. Şifalı kanı, Apollon’un oğlu olan tıp ve şifa tanrısı Asklepios’a hediye eder. Asklepios bu mucizevi kanı kullanarak ölüm döşeğindeki insanları iyileştirir. İnsanların ölümsüzleşmeye başlaması ve yeraltı dünyasına kimsenin gitmemesi üzerine, yetkisini aşarak düzeni bozan Asklepios’u Zeus, bir yıldırımla çarparak öldürür. Sonunda ölümsüzlük de olsa düzen asla bozulmamalıdır!

Denize düşen bu iki damla kandan Hrisaor ve Pegasus doğar. Saf beyaz renkte, kanatlı devasa bir at olan Pegasus, doğar doğmaz gökyüzüne uçar. Ataerkil kahraman Bellerophon onu ehlileştirir. Pegasus, daha sonra Zeus'un şimşeklerini taşıma görevini üstlenir.

Hrisaor ise kanatlı bir insan şeklinde dev bir savaşçı. Yeraltı dünyasının kapısını koruyan, üç başlı, yılan kuyruklu devasa köpek Kerberus; bataklıklarda yaşayan, çok başlı zehirli yılan Hidra; Oidipus’a soru soran Sfenks; Nemea aslanı ve Herkül’ün maceralarında karşımıza çıkan birçok canavar Hrisaor’un yani Medusa’nın soyundan gelir.

En büyük iktidar savaşının mitsel anlatımı

Peki Medusa miti ve tüm bu olanlar tarihsel olarak bize ne anlatır?

Aslında bu en büyük iktidar savaşının mitsel anlatımı. Erken Tunç Çağı’ndaki anaerkil Akdeniz ve Anadolu kültürleri yerini savaşçı ataerkil Hint-Avrupalı Yunan halklarına bıraktığında, eski dünyanın kutsalları yeni dünyanın “canavarları” haline getirildi. Medusa ve Gorgonlar, ataerkil Yunanlardan önceki dönemde yaşayan anaerkil Pelasglar ve Minos uygarlıklarına ait Toprak Ana-Gaia inancı ve antik Libya’nın yılan tanrıçası kültleriyle doğrudan bağlantılı. Yılan, o dönemde lanetli bir yaratık değil; deri değiştirdiği için yeniden doğuşu, şifayı, ölümsüzlüğü ve dişil bilgeliği simgeliyor.

Athena tapınağındaki tecavüz ve sonrasındaki lanetlenme hikayesi, kadın bilgeliği ve cinselliğinin, yani mitteki görüngüsüyle Medusa’nın, ataerkil devlet ve aklın koruyucusu olan bakire tanrıça Athena eliyle canavarlaştırılması.

Erkek kahraman Perseus’un Medusa’nın kafasını kesmesi, kadının özerkliğinin, cinsel gücünün ve anaerkil otoritesinin tamamen yok edilmesini simgeler. Koparılan kafa, erkeğin ve ataerkil devletin bir koruma kalkanı ve silahı haline getirilir; yani kadının gücü gasp edilir.

Yaşam ile ölümün kaynağı Medusa=kadın

Medusa’nın kafası sadece taşa çeviren bir silah değil, aynı zamanda yaşam ile ölümün, şifa ile zehrin sınırını belirleyen kozmik bir kaynak. Sol tarafındaki damarlardan akan kan değdiği her canlıyı anında öldüren yok edici ve geri dönüşü olmayan en saf zehir. Sağ tarafındaki damarlardan akan kan ise hayat verici, mucizevi ve ölüleri bile diriltebilecek güçte bir şifa. Günümüzde tıbbın ve eczacılığın evrensel sembolü olan Asklepios’un asasına sarılı yılan, kökenini hem şifayı hem de zehri içinde barındıran Medusa’nın yılan saçlarından alır.

Sol kandan zehir, sağ kandan şifa akması, kadın bedenine atfedilen kutuplaşmış toplumsal cinsiyet rollerine göndermede bulunur. Soldan akan zehirli kan, ataerkil kodlarda kadının “yıkıcı, baştan çıkarıcı ve tehlikeli” doğasını; sağdan akan şifalı kan ise “besleyici, doğurgan ve şifacı, bakım veren anne” arketipini ifade eder. Ataerkillik, kadını bu iki uç arasında bir yere hapseder. Başı kesilmesine rağmen onun denize düşen kanından Pegasus ve Hrisaor doğarken; Perseus Libya çöllerinden geçtiğinde Medusa’nın toprağa düşen kanlarından ölümcül, zehirli yılanlar ve sürüngenler meydana gelir. Aslında bu, dişil üreme gücünün hem mucizesini hem korkutuculuğunu simgeler. Öte yandan ataerkil anlatıya göre kanın denize düşmesi, Poseidon’un soyunun Medusa’nın ölümünden sonra bile sürmesini, yani ataerkil düzenin kadının varlığına ihtiyaç duymadan devam etmesini sembolize eder. Kadın bedeni burada eril gücü doğuran bir araca indirgenir. Kanın toprağa düşüp yılanlar yaratması ise, ataerkil sistemin kadının özündeki akışkan gücü “tehlikeli, zehirli ve lanetli” olarak kodlama eğilimini ifade eder.

Ataerkilin canavarına dönüşen anaerkilin kutsalı

Medusa’nın oğlu Hrisaor’un ve Ehidna’nın soyundan canavarların türemesi, eski düzen kutsallarının “canavarlaştırılması” nı temsil eder. Kerberos, Hidra, Kimera, Sfenks vb. canlılar antik anaerkil inançların doğaya atfettiği hayvan-insan karışımı hibrit kutsal figürler. Ataerkil Yunan mitolojisi, kendi düzenini haklı çıkarmak için, eski düzene ait tüm bu figürleri “yok edilmesi gereken kaos unsurları- canavarlar” ilan etti. Bu durum, ataerkil toplumun, kadının kontrol edilemeyen doğurganlık gücünden duyduğu derin korkuyu, rahim kıskançlığı ve jinefobiyi yansıtır. Ataerkil düşünceye göre kontrol dışı üreyen her dişil güç, düzene tehdit oluşturan bir canavar doğurur. Bu canavarlar, Herkül, Bellerophon, Oedipus gibi ataerkil kahramanlar tarafından tek tek yok edilir. Ataerkil sistemde bir erkeğin “kahraman” olabilmesi ve krallık kurabilmesi için, anaerkil dönemin kalıntısı olan bu dişil/doğal canavarları katletmesi şart koşulur.

Asimile olan anaerkil güç

Medusa’nın kanından doğan bir başka varlık olan Pegasus ise aslında toprak/kadın özdeşliğine göndermede bulunarak dizginlenemez, göçebe ve sınır tanımaz vahşi doğayı sembolize eder. Kanatlı bir at olan Pegasus, anaerkil dönemin özgür, evcilleştirilmemiş dişil enerjisinin bir uzantısı. Ataerkil kahraman Bellerophon, Pegasus’u tek başına yakalayamaz. Athena ona altın bir dizgin verir. Mitolojide dizginin ve ehlileştirmenin kutsanması, ataerkil düzenin doğayı, hayvanları ve dolaylı olarak kadını “kontrol altına alma, sınırlandırma ve mülkleştirme” arzusunun dışa vurumu. Bu anlamda Pegasus’un ehlileştirilmesi doğanın ve kadın özgürlüğünün tahakküm altına alınmasını sembolize eder. Pegasus ehlileştirildikten sonra ataerkil kahraman Bellerophon’un savaşlarında bir araç olarak kullanılır. Bellerophon öldüğünde ise Zeus’un ahırına girer ve onun yıldırımlarını taşır. Bu durum, anaerkil kökenli vahşi bir gücün, Tanrı Zeus gibi en yüksek ataerkil otoritenin hizmetine girerek tamamen asimile olduğunu gösterir.

Sonuç olarak Medusa miti, kadın merkezli, doğayla uyumlu ve yılan/toprak sembolizmine dayanan eski dünyanın; rasyonel, militarist, gökyüzü tanrılarına tapan, mülkiyetçi yeni ataerkil dünya tarafından ele geçirilip yeniden yazılma öyküsü. Medusa öldürülür, çocuklarından biri ehlileştirilerek sisteme uydurulur, diğerinin soyu ise yeni ataerkil kahramanların kılıçlarıyla yok edilerek ataerkil düzenin zaferi ilan edilir.

Olaylar her zaman galiplerin perspektifinden anlatılır. Tıpkı günümüzdeki gibi mitolojik anlatılarda direnenler ya da yenilenler “asi” veya “kötü”, kazananlar ise “düzen kurucu/adalet sağlayıcı” olarak yansıtılır. Aslında hakikat gibi, adalet gibi kavramlar ne kadar kaygan bir zeminde duruyor değil mi?

(AK/HA)

Kumbaracı50 sahnesinde kendinle yüzleşmek

Kumbaracı50’nin oyuncuları, yönetmenleri, kuruluşu ve işleyişini düşününce “hayatta hareket etme, fiil olma” hali bir nevi vücut buluyor. Para kazanma mecburiyeti hayatta kalmanın temel koşullarından biriyken, özellikle Türkiye gibi ülkelerde insanın tutkuyla bağlandığı faaliyetleri mesleği haline getirmesi lüks haline gelebiliyor. Ancak Kumbaracı50 kadrosunun aktardıkları, insanların bir yandan mesleklerini yaparken bir yandan da sanatla iç içe olmalarını sağlayan bir ortamı zevkle ve özveriyle inşa etmeyi başardıklarını gösteriyor.

Kumbaracı50, mesai saatlerinden sonra tiyatro yaptıkları için “Altıdan Sonralılar” adını alan bir ekibin daha sonradan Kumbaracı Yokuşu 50 numaradaki binanın üst katına, Kumbaracı50 Sahnesi’ni açmasıyla ortaya çıkan bir oluşum.

2018’de Üstün Akmen Tiyato Ödülleri’nden Tiyatro Kurum Ödülü ve aynı sene Terakki Vakfı Tiyatro Ödülü’nü alan K50’de bugün, tiyatro dersleri almak için gelen kursiyerler tercihlerine göre hafta içi iş çıkışında gerçekleşen ondokuzotuz atölyelerine veya hafta sonu derslerine kayıt olabiliyor.

Ondokuzotuz atölyeleri de Altıdan Sonralılar’ın “iş çıkışı tiyatro” fikrinin devamı niteliğinde. Hafta içi bir gün 19.30'da sonra olacak şekilde amatör olarak başlayan ve K50’deki eğitmenlerden/profosyonel oyunculardan kurlarına göre (birinci, ikinci ve en son üçüncü kur olacak şekilde) temel oyunculuk, ileri oyunculuk eğitimleri alan kursiyerler farklı oyunculuk metotlarını öğrenme şansı yakalıyor.

Yaklaşık altı ay kadar bir süre grubun ihtiyacına da yönelik oyunculuk workshopları, atölyeler alındıktan sonra sahnelenecek oyun üzerine çalışılmaya başlanıyor. Oyunların sahnelendiği Kumbaracı50 Sahnesi ise üretim ve gösteri alanı fikriyle, “her yer sahne” olarak tasarlandı ve açıldığından beri birçok tiyatro topluluğu ve performans sanatçısına ev sahipliği yaptı. Bu sezon da 18. yılına giriyor. K50’de pek çok oyunun uyarlamasını ve yönetmenliğini yapmış, Yalınayak Müzikhol oyunuyla 2016’da en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında 20. Afife Tiyatro Ödülü’ne aday gösterilmiş, aynı zamanda Kumbaracı50 kurucu ekibinden olan Gülhan Kadim bu hissi şu şekilde anlatıyor.

“Galiba gurur duyuyorum. Bu sezon reşit oluyor sahnemiz. 18.sezon. Beyoğlu'nda bunu sürdürebilmek hiç kolay değil. Etrafımızda oluşan halka, halkayı oluşturan Kumbaracı50 ekibi, insanların sahneyle ve bizlerle kurduğu bağlar en büyük gücümüz. Mevcut kolonlara bolca yeni kolon ekleyerek yeni hikâyeler yazıyoruz. Şahane bir şey.”

Farklı bakış açılarını bir potada eritmeye çalışmak

Gülhan Kadim’in hem uyarladığı hem de yönetmenliğini yaptığı “İki Kapılı?” oyunu da bu hikâyelerden yalnızca bir tanesi. Oyununun oyuncu kadrosundan Çağla Yorulmaz’ın anlattığına göre bu sene Kumbaracı50’de üçüncü yılına geçen bir ekiple oynadıkları “İki Kapılı?” oyunu, ekibin ilk kez bu sene gişe açarak amatör oyunculuğu bir üst seviyeye taşıyacakları bir yolculuğa çıkmak istemesiyle ortaya çıkan bir eser.

Oyunun konusu, Beyoğlu’nda bir sahnenin, bir geceyi sahne almaları için altı farklı tiyatro ekibine kiralayıp kayıplara karışması. Oyun günü sahneye gelen ekiplerin ve oyuncuların hepsi o gece kendilerinin oynaması gerektiğine inanır. En sonunda, en kolay seçeneklerden biri olmasından dolayı bir oyuncunun tek başına oynamayı planladığı ‘İki Kapılı Ev’ oyununu hep birlikte oynamaya karar verirler. Oyun akıp giderken her biri birbirinden farklı oyunculuk anlayışına sahip olan ekiplerin birbiriyle uzlaşma yollarını arayışına, ortak paydada birleşme çabasına tanıklık ederiz.

“İki Kapılı?” 3. kur oyunundan kareler

Uyarlayan: Cem Uslu

Uyarlayan, Yöneten, Işık Tasarımı: Gülhan Kadim

Yardımcı Yönetmen: Ceyda Akel

Yönetmen Yardımcısı, Işık & Ses Operatörü: Gizem Yurtseven

Yönetmen Yardımcısı: Hazal Şahin

Dekor Tasarım, Kostüm Tasarım, Işık Tasarımı: Efe Arslan

Işık & Ses Operatörü: İbrahim Süer

Oynayanlar: Ayşen Şahin, Çağla Yorulmaz, Didem Eylem Veral, Efe Arslan, Fatma Onay, Memetcan Kutlay, Sena Canbazoğlu, Yağmur Kaya, Yağmur Öztürk

“Asıl olan her zaman insandır”

Kendini bir gruba ait hissetmek, grupça alınan kararlarda dinlendiğini, gidişatta bir rolün olduğunu hissetmekle başlar. Üç senedir Kumbaracı50’de tiyatro dersleri alırken Yorulmaz da K50 ile kurduğu birleştirici, iyileştirici gücün iletişime her zaman açık olunmasından ve hocalarla kursiyerlerin birbirine duyduğu saygıdan kaynaklandığını söylerken ana düşüncenin “Asıl olan her zaman insandır” olduğunun altını çiziyor.

Bir grup içinde hiyerarşik bir yapı oluşturmadan, bireylerin hepsinin dinlenmesi, sesini duyurmaya teşvik edilmesi, herkesin mutlaka gruba katacak bir şeyi olduğunun bilincinde olmakla başlar. Kimsenin bilgi birikimi diğerinkinden daha değersiz, hiçbir bakış açısı daha az derin değildir.

Alman filozof Immanuel Kant, “İnsanlara karşı ahlaklı olmanın yolu onlara insan oldukları için değer vermekten geçer.” der. Normalde tiyatro öğrenmek için gelmiş olan her bir kursiyer amatör de olsalar kendi meslek hayatından getirdiği fikirleriyle, kişilik özellikleriyle değerli hissettirilirken, Kumbaracı50’ye de inanılmaz değerler kattıklarına şüphe yok.

Özgün ve özgür olana alan açmak

Mesai saatlerinde her biri farklı farklı işlerde, plazada, büroda, hastanede, okulda çalışıp sonrasında tiyatro sahnesinde yerlerini alarak oyunculuk yapan insanların tek işi tiyatro oyunculuğu olanlarla kıyaslayınca tiyatroculuktaki ezber kalıpları yıkıp yıkmadığı ve uzun süredir bu işi yapan profesyonellere de farklı bakış açıları öğretmesi hakkında Kadim şunları söylüyor:

“Tasarladığımız ve 11 yıldır yürüttüğümüz ondokuzotuz atölyeleri tam olarak özgürleştirme düşüncesine yönelik. Ben bambaşka deneyim ve mesleklerden gelen katılımcıların bir araya gelip kendine has bir enerji oluşturma ve ekip olma hallerini çok seviyorum. Ezberi bozan da bu oluyor. Özgün ve özgür olana alan açılıyor.”

Oyuncular ise gruptaki herkesin kendi meslek gruplarından getirdiği pek çok katkı olduğunu belirtirken bunlardan bazılarının iletişim kurma ile alakalı olduğunu, bazılarının ise koordinasyon, organizasyon becerileri gibi profesyonel hayatlarında edindikleri ve sahneye hazırlanma sürecine de yansıttıkları özellikler olduğunu söylüyor.

 

Yoğunlukları, iş koşuşturmaları nedeniyle tek tek konuşmaya fırsat bulamadığım “İki Kapılı?” ekibinin her bir üyesinin gündelik işlere ek olarak bir de tiyatro provalarına zaman ayırmasını sağlayan farklı farklı motivasyonları vardır mutlaka ancak neredeyse hepsi için ortak olan motivasyonlardan biri “kendin için bir şey yapabilmenin verdiği haz.” Tiyatronun yaratmayı başardığı özgürlük alanından dolayı herkes, o ya da bu şekilde tiyatronun içinde var olmak için çok büyük bir istek duyuyor. Gülhan Kadim ise yönetmen bakış açısıyla şunları ekliyor:

“O gün provaya gelirken gün içerisinde işlerinde yaşadıkları bir sürü şeyle birlikte geliyorlar tabii. Ama çoğunun haftada 1 gün olan çalışmaları iple çektiğini biliyorum. Oyunun çıkmasına yakın herkes çok yoruluyor. O dönem pişman olanlar kesin oluyordur. Sabah iş, akşam prova... Fakat sahneye çıktıktan sonra devam etme arzusu geliyor hemen. Tiyatroyu nefes aldığı yer olarak seçenler bir araya geliyor diye düşünün. Motivasyonu düşük olan varsa da elinden tutuyoruz. Birbirimize güç verip güvenli alanlar yaratıyoruz. Bu büyük bir konfor. Hele ki bu çağda. Ekip olabilmek Kumbaracı50'nin en güçlü özelliği. Temel oyunculuk çalışmalarından bile önce bunu yaratmayı çok önemsiyoruz. Ondan sonrası çok daha kolay... “

Fransız bir arkadaşımla sosyolojinin toplumu anlamlandırma biçimleri üzerine konuşurken, bana sosyolojik bakış açılarının bazen çok istatistik ve sayısal veriye odaklı kaldığını söylemişti. Ben toplumu tiyatro yoluyla incelemeyi tercih ederim, dediğini hatırlıyorum.  İstatistikler, insanlar arası bağları, yardımlaşmayı, elinden tutarak birlik olmayı verileri aracılığıyla gösteremez, ancak insanlara özne olarak odaklanan tiyatro bunu kesinlikle yapıyor. “İki Kapılı?” oyununda da olduğu gibi, Kumbaracı50’de oynanan oyunlar bireyleri ve bireyler arasındaki bağları incelerken, oyuncuların kendileriyle yüzleşmelerine de zemin hazırlıyor.

“Sen, ben yok, biz varız”

“İki Kapılı?”nın oyuncuları, Kumbaracı50’de geçirdikleri bu üç yılın onlar için anlamını oyunda geçen şu sözle anlatmak istiyorlar:

“Sen, ben yok, biz varız.”

Ekibin vurgulamak istediği, “biz” olma halini içselleştirmeyi başardıktan sonra pek çoğunun hayal ettikleri dünyayı Kumbaracı50’de bulabilmiş olmaları. Bu sayede sosyal hayattaki ilişkilerini daha farklı bir gözle algılamalarının yanı sıra güvenli alanlarından çıkıp kendileriyle yüzleşme süreçlerinin ilk adımını atmaları. Ve bu yüzleşme süreci bir kere başlayınca aslında insanın hayatı boyunca durmadan devam ediyor.

 

Bireyler de aynı toplumlar gibi değişir, dönüşür, arzuları ve ihtiyaçları farklılaşır, zamana ve mekana göre şekillenir. Kendini tanıma yolculuğu ve kendiyle yüzleşme hali de buna bağlı olarak devam eder. Tiyatro da bunu sağlayabilecek en güçlü araçlardan birisi. Kendini her zaman yenileme şansına sahip olmak Türkiye’de çeşitli gelecek tercihlerine sahip olabilmek gibi bir lüks olarak kalıyor. Türkiye’nin gerçekleri ve tüm dünyada yaşanan olaylar insanların akıl sağlığını istemsizce zorlarken, insanların kendisi için bir şeyler yapabilmesi, yapmaya vakit ayırması, para ayırabilmesi büyük bir lüks. Kumbaracı50 bu lüksü kendilerine armağan edebildikleri için çok şanslılar.

Sylvia Plath’in incir ağacı alegorisinde bir incir ağacının dallarının her birini yaşamayı çok istediği bir hayatı, örneğin gezgin olduğu bir evreni, evde kalarak çocuklarının her anına tanık olduğu ve onları büyüttüğü bir yaşamı, kariyerinde üst düzeylere geldiği bir hayatı ve daha pek çok olasılığı temsil eder, ancak tüm bu hayatlara sahip olmak istediğinden nihai karara bir türlü varamaz, hiçbirini seçemez ve en sonunda incirler çürüyüp ölür. Kumbaracı50’nin bir parçası olanlar tek bir dalı seçmemenin mümkün olduğunu, incirlerin hepsinin olmasa da en azından birden fazlasının yenebileceğini gösteriyor.

Dünya üzerindeki diğer bütün insanların da her gün yeniden yaratma şansı bulduğu, hiç kimsenin tam olarak ne olmak istediğine karar veremediği ve karar veremediği için her şey olabildiği, her yeni yolculuğu, mesleği, sanatı, aktiviteyi deneyimleyebildiği bir güne uyanma dileğiyle.

(AB/HA)

Masalı tersyüz etmek: Babette Cole’un Kül Prensi üzerine

Çocuk edebiyatı uzun yıllar boyunca masalları yalnızca yeniden anlatmakla yetinmedi; onları sorguladı, dönüştürdü ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden kurdu. Özellikle 1970’lerden itibaren feminist çocuk edebiyatının yükselişiyle birlikte, klasik masalların görünürde masum ama derinlere yerleşmiş cinsiyet kodları eleştirel bir gözle okunmaya başlandı. İngiliz yazar ve illüstratör Babette Cole’un Kül Prensi (Prince Cinders) bu dönüşümün en eğlenceli ve en yaratıcı örneklerinden biri.

Cole, hepimizin yakından tanıdığı Sindirella masalını alıyor ve onu yalnızca cinsiyetleri değiştirerek yeniden anlatmıyor; masalın dayandığı bütün hiyerarşiyi ince bir mizahla yapıbozumuna uğratıyor. Hikâyenin merkezinde bu kez ev işlerini yapan, şömine temizleyen, ağabeylerinin gölgesinde yaşayan ve dış görünüşü nedeniyle küçümsenen genç bir prens var. Gösterişli kıyafetleriyle balolara gidenler ise kibirli ve yakışıklı ağabeyleri. Masalın en kritik anında ortaya çıkan peri de alışıldık anlamda kusursuz bir kurtarıcı değil; büyüleri sık sık ters giden, sakar ama sevimli bir karakter. Böylece Cole, yalnızca cinsiyet rollerini değil, masalların “mükemmel kurtarıcı” fikrini de mizah yoluyla sarsıyor.

Kül Prensi‘nin en önemli başarısı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini didaktik bir söyleme yaslanmadan görünür kılabilmesidir. Kitap hiçbir noktada “erkekler de ev işi yapabilir” ya da “kadınlar güçlü olabilir” gibi doğrudan mesajlar vermez. Bunun yerine okuru alışık olduğu düzenin tersine yerleştirir. Bir erkeğin sürekli küçümsenmesi, güzel olmadığı için alaya alınması ya da ev işlerine mahkûm edilmesi okura komik gelir; tam da bu kahkaha anı, yıllardır kadın karakterlerin benzer biçimde temsil edilmesini fark etmeye açılan kapıdır. Cole’un mizahı, tam da bu yabancılaştırıcı etki sayesinde politik bir işlev kazanır.

Ancak kitabın yaptığı şey yalnızca rollerin yerini değiştirmek değildir. Eğer metin yalnızca “erkek Sindirella” fikri üzerine kurulmuş olsaydı, kısa sürede etkisini yitirebilirdi. Cole bunun ötesine geçerek masalların güzellik, güç ve kahramanlık anlayışını da sorgular. Masal boyunca fiziksel görünüşün önemsendiği her an ironik bir dille boşa çıkarılır. Perinin büyüsünün kusurlu işlemesi, prensin kaslı ve gösterişli biri yerine küçük bir maymuna dönüşmesi ya da hikâyenin sonunda beklenen ihtişamın yerini absürt komediye bırakması, klasik masal estetiğini bilinçli biçimde parçalar. Bu yönüyle Kül Prensi, parodiyi yalnızca güldürmek için değil, eleştirel bir anlatım stratejisi olarak kullanır.

Babette Cole’un metni kadar illüstrasyonları da kitabın anlam dünyasının ayrılmaz bir parçasıdır. Kalın siyah konturlar, karikatürü andıran abartılı bedenler, büyük mimikler ve hareket duygusunu öne çıkaran çizgiler metindeki mizahı sürekli besler. Özellikle ağabeylerin narsistik tavırları, Kül Prensi’nin ezilmişliği ya da perinin beceriksizliği yalnızca sözcüklerle değil, çizimlerin ritmiyle de aktarılır. Çocuk okur, henüz ironiyi sözcük düzeyinde tam kavrayamasa bile görseller aracılığıyla bu mizahi tonu rahatlıkla hisseder. Bu nedenle Cole’un kitaplarında resimler anlatıyı süsleyen bir unsur değil, anlatının kendisini kuran temel bileşenlerden biridir.

Kül Prensi’ni değerli kılan bir başka özellik de çocuk okuru edilgen bir alıcı olarak görmemesidir. Kitap, çocukların toplumsal normları sorgulayabilecek eleştirel bir okuma becerisine sahip olduğunu varsayar. Mizahın içine yerleştirilmiş küçük ayrıntılar, tekrar okumalarında yeni anlamlar keşfetmeye olanak tanır. Böylece eser yalnızca okul öncesi ya da erken okuma dönemindeki çocuklara değil, yetişkin okurlara da farklı katmanlar sunar. Çocuğa eşlik eden yetişkin, kendi çocukluğunda doğal kabul ettiği pek çok masal kalıbını yeniden düşünme fırsatı bulur.

Babette Cole’un çocuk edebiyatındaki genel yaklaşımı düşünüldüğünde, Kül Prensi onun üretim çizgisinin doğal bir uzantısıdır. Cole, kariyeri boyunca aile, beden, cinsellik, doğum, ölüm ve toplumsal roller gibi çocuk edebiyatında uzun süre tabu sayılan konuları mizahın sağladığı özgürlük alanında ele almıştır. Bu nedenle Kül Prensi, yalnızca başarılı bir masal parodisi değil, çocuk edebiyatında normları sorgulayan daha geniş bir estetik ve politik tavrın da temsilcisidir.

Bugün, klasik masalların hâlâ büyük ölçüde benzer cinsiyet kodlarıyla dolaşımda olduğu düşünüldüğünde, Kül Prensi güncelliğini koruyan metinlerden biri olmayı sürdürüyor. Çünkü kitap, çocuklara “doğru” cevapları vermek yerine, alışılmış olanın neden alışılmış olduğunu sorgulatıyor. Belki de iyi çocuk edebiyatının en önemli işlevi tam olarak budur: Dünyayı açıklamak değil, ona başka türlü bakabilmenin mümkün olduğunu hissettirmek. Babette Cole da bunu, kahkahanın dönüştürücü gücünü kullanarak başarıyor.

(HÖ/HA)

Artık Fransızlar da eziyetten azade değil!

Filmin başında Melbourne Olimpiyat Oyunları maratonuna bağlanıyoruz. Atletizmin en çok mukavemet gerektiren branşında Fransa’yı, sömürgelerinden Cezayir’in nadide Berberi sporcusu Alain Mimoun temsil etmekte.

Derken Paris’te başbakan Mollet‘yi ve Cezayir’den sorumlu bakan Lacoste‘u mevzubahis kolonide çığırından çıkmak üzere olan vaziyeti tartışırken görüyoruz.

Lacoste, Hindiçin’deki icraatından “sabıkalı” general Massu’nün Cezayir’deki isyanı daha fazla baskı ile kontrol altına alabileceğini ifade ederken başbakan çoktan beri Gestapo gibi davranmakla suçlandıklarını hatırlatıyor.

“İşkence benimle başlamadı, benimle de bitmeyecek” diye devam eden Lacoste, “Müslümanlar’a karşı güç kullanmak lazım, onlar bir tek bundan anlar” derken kısa bir süre önce ifşa edilmiş bir işkence hadisesinin Cezayirliler’e ibret olup başka suçlar işlemekten vazgeçmelerine yol açtığını da iddia ediyor.

Derken Melbourne’dan Cezayir kökenli Mimoun’un maratonda Fransa’ya Olimpiyat şampiyonluğunu kazandırdığı haberi geldiğinde ırkçı Lacoste bundan hiç hoşlanmıyor, hatta suratını ekşitiyor.

Ardından Cezayir Komünist Partisi’nin cebren yok edilmeye çalışıldığını duyunca şaşırmıyoruz.

Ayrıca Cezayir’de görevli general Bollardière’in işkence uygulamayı reddederek istifa edişinden, Fransa’nın iddiaları yalanlayarak generali cezalandırdığından da haberdar oluyor ve okun yaydan çoktan çıktığını idrak ediyoruz.

Fakat bu arada Cezayir’de Alger républicain (Cumhuriyetçi Cezayir) gazetesinin başındaki Fransız Henri Alleg‘in de rejime direnenler arasındaki yerini almış durumda olduğunu unutmayalım.

Cezayir’in bağımsızlığına giden yolda Fransa tarafından tatbik edilmiş işkencelerin Fransız kamuoyu tarafından bilinmesine ve bu husustaki bilincin oluşmasında büyük katkısı olan gazeteci Alleg, El-Biâr gözaltı ve sorgu merkezindeki tecrübelerini 1958 yılında kitap hâlinde yayınlatmayı başaracaktı.

Türkçeye Sorgu olarak çevrilmiş La Question adlı kitabıyla aynı adı taşıyan, muhtelif animasyon teknikleriyle kotarılmış belgesel seyirciyi o karanlık yıllara sürüklüyor.

Gazetesi yasaklandıktan sonra Cezayir’de yeraltı faaliyetleriyle yoluna devam eden Alleg’in yaşadıklarını işleyen 2026 Fransa yapımı, 23 dakikalık film, yönetmen Alberto Segre’nin hassas olduğu kadar estetik yaklaşımı sayesinde kitabı okumaya muhakkak ki özendiriyor.

İhanete yer yok!

“Gégène” olarak tanınan, Fransa ordusunda 1954 ile 1962 yılları arasında popüler olan manüel elektrik dinamosunun işkence pratiklerinde geniş çaplı olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Alleg bedenine elektrik verilmesiyle vahşi bir hayvanın onu ısırdığı hissine kapılmış; bu tecrübeyi eti koparılmaya çalışılırmış gibi deneyimlemiş.

Güvenlik kuvvetlerinden gizlenirken kendisini misafir edenlere ihanet edip onları ele vermesi isteniyor, Alleg en çok acıya dayanamayarak çözülme ihtimalinden korkuyormuş.

Bu arada Cezayir’de Fransa güvenlik kuvvetleri tarafından girişilen, komünistlere ve Ulusal Kurtuluş Cephesi üyelerine yönelik av tüm vahşetiyle sürerken Alleg’in direnişte büyük rol oynayacak eşi Gilberte de Fransa’ya tehcir ediliyor.

Yıllardan beri “Araplar”ın çektiği eziyetten “Fransızlar”ın da bir süredir azade olmadığı apaçık ortaya çıkıyor.

Sansürün başını alıp gittiği Fransa’da o ara mevzuya dahil olan Sartre’ın öncülüğündeki entelektüel camia basının devletle işbirliğine veryansın ediyor.

Paris’te mücadeleye devam eden barışsever Gilberte, Cezayirliler’e eşit vatandaş haklarının tanınmasından ve bilhassa kadınlara siyasete dahil olma şansının verilmesinden yana olduğunu her fırsatta ifade ediyor. BBC’ye verdiği röportajın büyük sansasyona yol açtığını görüyoruz.

Bu esnada Cezayir’deki zalim Fransız iktidarı tarafından kayıp vakası olarak lanse edilmiş direnişçi Maurice Audin unutulmuyor ve Sorbonne Üniversitesinde matematik doktora tezi in absentia tertip edilen bir törenle kabul ediliyor; aslında bilinmesine rağmen Alleg’in yakın arkadaşı Audin’in işkenceyle katledilmiş olduğu akabinde resmen ortaya çıkan vakalardan.

Kadın direnişçiler

Son zamanların gözde sesi, meşhur aktör Vincent Lindon’un seslendirdiği esas kahramanımız Henri Alleg, Türkiye’de Belge, Oda, Evrensel ve Yöntem gibi yayınevlerinden çıkmış kitabında mütevazılığı asla elden bırakmıyor. Kendinden bahsetmenin aslında yersiz olduğunu, ağzına kadar dolu zindanın hücrelerine tıkılmış her bir mahpusun bu kitabı yazmış olabileceğini ifade ediyor.

Zindanda tutulan bütün mahkûmların zemin katında, ayakları zincirlenmiş ve ölüme mahkûm edilmiş 80 kişiyle beraberce nefes alıp verdiğini, onlarla özdeşleşerek hayatını o şekilde sürdürdüğünü aktarıyor. Birinin affedilmesini veya istenmeyen sonunun gelmesini tek vücut hâlinde bekliyorlar.

Mahalleden yasaklanmış şarkılar koro hâlinde, coşkuyla yükseliyor; hürriyetleri için mücadele edenlerin varlığı içeridekilerin yüreklerini ısıtıyor.

Fransızların kurbanı Şeyh Larbi Tébessi ve Doktor Şerif Zahar’ı andıktan sonra kadınlar koğuşuna da uğruyoruz kısaca; halen hayatta olan Cemile Buhayrad, Elyette Loup, Nesime Hablal, Melike Khene, Lucie Coscos, Colette Grégoire bu vesileyle hatırlanıyor.

Onların da soyulduğunu, dövüldüğünü, sadist güvenlikçilerin hakaretine uğradıklarını, su ve elektrik işkencelerine maruz kaldıklarını Alleg gayet iyi biliyor; duyduğunu, gördüğünü söylüyor ve zindandan yükselen çığlıkları asla unutmayacağını belirtiyor.

Kısa süresine rağmen seyirciyi tesir altına almayı başaran animasyon filmi dönemin atmosferini layıkıyla hissettiriyor, lakin şiddet veya duygu sömürüsü pornografisine asla girişmiyor.

Belgeselde takdir edilmesi gerekenlerden, dönemin cesur yayıncısı Jérôme Lindon’a buradan selam çakarken filmin müziklerinde imzası olan Emma Kélalèche ve jenerikte, kendisinin de dahil olduğu, Odysseia’daki sirenler misali “İstiklâl, istiklâl, istiklâl…” diye şakıyan kadınlar korosuna hayranlığımı belirtmeyi borç biliyorum.

Piyasaya çıktığı anda 66.000 satan Alleg’in kitabını tabii ki Fransa devleti hemen toplatmış, gazetelerde alıntıların yayınlanması yasaklanmış; oysa kaderin garip bir cilvesi olarak lanetli neşriyat sonradan malumunuz Türkiye’de bile yayınlanabilmiş.

Alleg kitabını zorla kaybedilenlere, davalarından emin olup ölümü metanetle bekleyenlere,

cellatlarını tanıyıp onlardan korkmamış olanlara, nefret ve işkenceye meydan okumuşlara adıyor. İnatçı kahramanımız kitabını okurken barışa ve milletler arasındaki kardeşliğe inananları düşünmemizi istiyor.

Nitekim Alleg’in Yahudi kökenleri Filistin davasında Filistinliler’den yana davranmasına mani olmadı ve ömrünün sonuna kadar ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele ederek insan hakları için çaba sarfetti. 

O, daha sonra Fransa’da kapatıldığı hapishaneden kaçıp fazlasıyla çalkantılı hayatının sona erdiği 2013 yılına kadar gazetecilik ruhunu kaybetmeyen, “İşkence devleti”nin foyasını ortaya çıkarmış “azılı” bir komünistti.

Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

(RL/HA)

Nikaragua: Sandinist devrim, Ortega, seçimler ve ABD

Nikaragua’da 2007’den bu yana iktidarda bulunan Daniel Ortega’nın ülkede yapılması beklenen seçimlere ilişkin söyledikleri geniş ilgi, hatta tepkilerle karşılandı. Sandinista Ulusal Kurtuluş Ordusunun 45 yıllık Somoza diktatörlüğüne son verdiği devrimin 47. yıldönümü dolayısıyla başkent Managua’nın Plaza de la Fe meydanında 70 bin kişinin katıldığı belirtilen törende yaptığı konuşmada “artık seçim filan yok” dediği, özellikle Batı kaynaklı medyada yaygın olarak yer aldı.

Muktedirlerin iktidarlarını kaptırmamak için her yolu denedikleri günümüzde böyle bir haberin ilgi görmesi olağan. Özellikle böylesi toplumlarda Ortega’ya o sözlerinden dolayı gösterilen ilgi veya tepki, bir anlamda dolaylı yoldan bir muhalefet refleksidir denilebilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken Nikaragua’nın ABD’nin “arka bahçesi”ndeki hedef ülkelerden biri olduğu. Aynen Küba, Venezuela gibi. Bazı çevreler, Nikaragua için “Güney Amerika’daki Kuzey Kore” diyor.

Bir çeviri hatası mı?

İbrahim Varlı, Birgün’de yayınlanan “Bir yalanın anatomisi – Ortega seçimleri kaldırdı mı?” başlıklı yazısında, söz konusu haberin nasıl bir çeviri hatasından (çarpıtılmasından da diyebilirsiniz!) kaynaklandığını ayrıntılı olarak yazdı. Kısacası Ortega “artık seçim filan yok” dememiş, özellikle ABD’nin kışkırttığı “karşı devrimciler” olarak nitelediği muhalefeti hedef alarak lafı “bundan sonra bu halk sizi seçmeyecek” demeye getirmişti. Bizde işin bu tarafı üzerinde pek duran olmadı. Oysa tam Faruk Bildirici’nin medya eleştirilerinde değindiklerine benzer, üstelik uluslararası ölçekte bir örnek.

Bizim eski ODTÜ’lerin SFK yazışma grubunda da Ortega’nın dedikleri, yaptıkları tartışıldı. Bir dönemin devrimci gerilla liderinin nasıl tek adama dönüştüğü, örneğin eski mücadele arkadaşlarını bile tutuklattığı, eşini eş başkan yaptığı, muhalefeti yok etmeye çalıştığı, hatta özel yaşamında da sorunlar olduğu, tacizle suçlandığı anlatıldı. Ortega’ya yönelik bu tür yoğun eleştiriler yeni değil. Kuşkusuz ülkenin nasıl bir süreçten geçerek bugüne geldiğine bakmak gerekir. Geçen yıl bianet’te yayınlanan “Nikaragua yeniden ayağa kalkacak” başlıklı çevirinin özeti şöyle verilmiş:

“1979 Temmuzunda, 43 yıllık Somoza diktatörlüğünü yıkan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi, Nikaragua için bir umut ışığı yakmıştı. Bu ışığın sönmesi için ABD destekli ‘Kontralar’ devreye sokuldu ve ülke kan gölüne dönüştürüldü. On yıl boyunca yaşanan savaş ve yıkım sayesinde, 1990 seçimlerinde Sandinistlerin iktidardan düşmesi sağlandı. Nikaragua’nın içine itildiği siyasi girdap, bugünkü diktatörlük rejimine varacak yolu açtı.”

Nikaragua yeniden yükselecek
Nikaragua yeniden yükselecek
3 Mayıs 2025

Eş Başkan Ortega’nın muhalifleri

Beş yıl önce, Ayşegül Özek Karasu’nun Haber Türk’te yayınlanan “Diktaya karşı savaşıp sonra nasıl diktatör olunur” başlıklı yazısında, siyasal magazin diyebileceğimiz bir söylemde Nikaragua’daki gelişmeler ve Ortega anlatılıyor. Aynı tarihlerde benzeri, ama biraz daha akademik bir dille kaleme alınmış bir başka yazı “Nikaragua Başkanı Ortega: Devrimciden mutlak efendiye” başlığıyla Independent Türkçe’de yayınlanmış.

Ortega rejimi ülke dışından da yoğun bir muhalefetle karşı karşıya. Papa Francis bile bu muhalefet cephesinde yer almış. Nikaragua’da Katolik kilise kurumlarına ve din adamlarına uygulanan yaptırımlar nedeniyle Avrupa sağının komünizmi faşizmle aynılaştıran tutumunu yansıtan bir açıklama yapmış, Ortega’nın Hitler’e benzediğini söylemiş. Bunun üzerine Ortega yönetimi Vatikan’la ilişkileri kesme kararı almış.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, Ortega’nın seçimler konusunda söylediklerine karşı çıkanlardan biri. Açıklamasında; Nikaragua’da yurttaşlık haklarının ve siyasal özgürlüklerin kısıtladığını, muhalif görüşte olanların seçimlere katılmasını yasaklamaya yönelik tehditlerin endişe verici olduğunu söylemiş. Öte yandan Komiserliğin 2025 yılında BM Genel Kuruluna sunduğu 16 sayfalık raporda Nikaragua’da yaşananlara ilişkin ayrıntılı tespitler ve tavsiyeler var.

Devrimin kendi karşıtına dönüşmesi

Bizde konuya ilişkin en kapsamlı siyasal değerlendirme Çağatay Anadol’dan geldi. Anadol, T24’de yayınlanan “Bir devrim kendi karşıtına nasıl dönüşür” başlıklı yazısında Nikaragua’daki gelişmeleri ana çizgileriyle anlattıktan sonra sol taraftan gelen devrimlerin, yaşanmış ve yaşanabilecek olumsuz sonuçları üzerinde duruyor. Çağatay Anadol özetle şöyle diyor:

“Bir rejimin ne kadar ileri olduğunu yalnızca yaptığı reformlara bakarak anlamak mümkün değil; iktidarın toplum içinde ne kadar dağıtıldığına, yöneticilerin ne ölçüde denetlendiğine ve halkın onları değiştirme hakkına sahip olup olmadığına da bakmak gerekiyor.

“Emekçilerin sahiplenmediği, örgütlü biçimde denetlemediği ve gerektiğinde değiştiremediği hiçbir iktidar ilerici niteliğini koruyamıyor. Rejim giderek dar bir yönetici çekirdeği devrimle özdeşleştiriyor; sonunda korunan şey onların iktidarı oluyor.”

Nikaragua’da zamanında ABD destekli Kontralara karşı verilen savaş, iktidar ele geçirildikten sonra barış koşullarında da kendine özgü devrimci yöntemlerle kitlesel olarak sürdürülmeliydi, sorun böyle bir kitleselliğin sağlanamaması denilebilir. Bu gereklilik bugün için de söz konusu. Zira, ABD’nin müttefikleriyle birlikte Nikaragua’ya karşı, içten ve dıştan, örtülü bir biçimde, hatta zaman zaman açıkça giriştiği saldırılar ortadan kalkmış değil. Nikaragua’dan söz ederken gelişmelerin bu yanını gözden kaçırmamak gerekiyor.

Jose’nin düşürdüğü SAT uçağı

Tam kırk yıl önce Ekim 1986’da, Nikaragua’nın yağmur ormanlarında Kontralara karşı savaşan Sandinista gerillalarının düşürdüğü bir uçakla ortaya çıkan gerçekler, bu ülkeye ve diğer ülkelere karşı ABD’nin yürüttüğü sözde örtülü savaş yöntemlerinin çok açık bir örneği.

19 yaşındaki Jose, üzerlerinde uçan kuşkulu hedefe omuzundaki Sovyet yapımı Manpad silahından bir füze fırlatır ve uçağı düşürür. Southern Air Transport SAT kargo taşımacılık şirketine ait uçaktan sağ kurtulan CIA ajanı Eugene Hasenfus’u gerillalar esir alır. Uçak kontralara cephane taşımaktadır.

CIA ile bağlantılı SAT kargo taşımacılık şirketinin Küba’dan, “Domuzlar Körfezi Çıkarması”ndan, Vietnam’a, Kamboçya’ya, İran-Irak Savaşına, hatta günümüzdeki Epstein rezaletine uzanan ilginç öyküsünü birkaç ay önce Haber Sol’da Yiğit Günay yazmış. Dış kaynaklardan, daha ayrıntılı bilgiler edinmek mümkün. Meraklısı bu bilgilerden yararlanarak bir kitap bile yazabilir. Baktım bulamadım, belki de yazılmıştır.

Nikaragua’nın dostları ne diyor?

Dış kaynaklar demişken, Nikaragua’da olup bitenleri bir de dostlarının yazdıklarından izlemenizi öneririm. Örneğin uluslararası katılımla oluşturulmuş bir dayanışma ağı olan “Nicaragua Solidarity Coalition” böyle bir bilgi kaynağı. Koalisyon; Latin Amerika ülkelerinin yanı sıra, ABD’nin çeşitli eyaletlerinden; İngiltere, İspanya. Fransa, İrlanda, İsveç gibi ülkelerdeki örgütlerden oluşuyor.

Bolivya’dan yayınlanan Kawsachun News, Güney Amerika’yı izleme konusunda bir başka önemli haber kaynağı. Örneğin, 25 yıldır Nikaragua’da yaşayan ve toplumsal projelerde görev alan ABD’li Becca Renk Foster’in yazdığı, geçtiğimiz günlerde Ortega’nın seçimler konusunda söylediklerine ilişkin kapsamlı bir yazıya bu sözünü ettiğimiz kaynaklardan ulaşabiliyorsunuz.

(AŞ/HA)

Şairin zamandan azade öyküleri

"Kendi dilinde bağdaş kurmayan

Harami saltanatına eşkıya olmayan

Zamanın yüzüne ayna tutmayan

Sözün ve ömrün hükmü yoktu"

Şair hem de iyi şair Vecdi Erbay şairce edebi suskunluğunu bu kez öykülerle “Sol Elin Hatırası”* adıyla okuruna bağışladı. Ama içinde yukarıda alıntıladığım dizeler de var. Aslında dize formatında olmayan metinler de zaten şiirsel bir tat ile yazılmış öyle de okunuyor.

Biri kitaba da adını veren yedi öyküden oluşuyor Sol Elin Hatırası. Her öykü bir şairden iki dize ile başlıyor. Arjen Ari, Adnan Satıcı, Öztürk Uğraş, Mehmet Çetin, Fadıl Öztürk, Emirali Yağan ve Didem Madak; yedisi de öte yakaya göçüp gitmiş ama ardlarında sağlam dizeler bırakmış şairler. Sanki şair dostlarına veda mesajı gibi…

İnsanın akli melekelerinin ideolojilerin bombardımanı ve baskıcı tahakkümü altında hayli zor zamanları bitmeyecekmiş gibi yaşadığı bir vakitte, birdenbire tuhaf hale evrildiğimiz zamana düştüğümüzü itiraf etmeli sanki!

Kendi coğrafyasında “muktedir” iken savrulduğu coğrafyada “yoksullaşan akıl” demeli belki bu duruma. Yenik, mahcup ve çaresizlik halleri…

Ama o yalnız ve yabancılık hallerinin pek de uzun sürmediği, acının insanları “akraba” yaptığı bir yeni durum…

Ve sonra yeni yerleşilen yaban ellerde; eskiden “çok güzel konuşan”ın artık “hep susan” bir hâle dönüşmesinin insanı insanlığından utandıran tuhaflığı…

İki dilde konuşurken, bir süre sonra iki dilde de “kekemelik” hallerinin yaralayıcı durumu.

Biri ile konuşurken “tedirgin gevezelik” misali! Diğerinde ise yerinde ve kararında “saygılı suskunluk”.

Doğrusu Vecdi Erbay Sol Elin Hatırası’nda geçtiğimiz bin yılın son yüzyılından yeni bin yıla devir bir “çözümsüzlük” hâline geçmişten ayna tutarak bugüne bak diyor öyküleriyle.

Okuyun, seversiniz bir miktar hüzünlenerek…

*Vecdi Erbay, Sol Elin Hatırası, Dipnot Yayınları, 2026

Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın

(ŞD/HA)

Hayaller-gerçekler hattında özne ve komün

Sanal kurgunun insan zihninde ve yaşamında boğucu etkisi düşün dünyamızı ve yaşamımızı esir alıyor. Somut ile soyutun, yaşam ile temsiliyetin, gerçek ile hayalin yer değiştirdiği bir yanılsama çağı.

Gerçeği “hayal” diye küçümsüyorlar, gerçeği “sıra dışı” kelimesiyle olabilirlik sınırının ötesinde unutturuyorlar. Distopik dünyada paraya ve maddeye çevrilmeyen her şeyin karşılığı “ütopya” diye itiliyor. Distopya kendi karşıtı kavramı “ütopya” diye tanımlayarak reddin ve imkânsızlığın içine hapsediyor. Kötü ancak kendi anlam ve sürdürülebilirlik dünyasına uygun olanı üretiyor. Ve dünya kötüye hapsoluyor.

Hayal dünyası kişinin gerçekleşebilir potansiyeliyken psikolojik hastalık diye reddedilerek yerine satın alınabilir hizmetler ve bağımlılık maddeleri konuluyor. Her türlü ruhtan, maneviyattan, eylemden, zihinden uzaklaşmış insan varlığı; hayvan kimliği ile robot dizaynı arasında sıkışmış. Para verilen her şey değer haline gelirken, gerçek değerler dışlanıyor. Yaban-ilkel zihin modern versiyonuyla beynin ve davranışın hakimi iken bilgiye, akla ve değerlere dayalı insani üst zihin dışlanmış adeta.

Feodal toplumsal düzenden kapitalizmde çeşitlendirilerek çağımıza aktarılan ve sanal kurgusal düzende daha da pekiştirilerek tipik insan davranışı haline dönüştürülen şu sapmalar üzerine düşünmeli insan: Hırs, rekabet, kıskançlık, duygu sömürüsü, bencillik, manipülasyon, nifak tohumları, alay etme, aşağılanma kompleksi, kibir, diğerini kullanma, küçümseme, çarpık savunma mekanizmaları, ikiyüzlülük, düşürme-aşağıya çekme, dedikodu, yalan, hiyerarşi, bağımlılık, çağa uyumlanamama ya da çarpık arayışlar. Toplumsal ağın her tarafını kuşatmış durumda. Ancak bu ahlaksız giydirmelerden uzaklaşırsa daha az parayla ve maddeye esir olmadan bir arada yaşama kültürü geliştirerek gerçek yaşama kavuşur insan. Komün olgusu ve alternatif yaşam arayışları da ancak bu itkilerden ve komplekslerden, çağın hastalıklı yanlarından arınmış veya bunun çabasında bireylerle mümkün olur.

Komünün irinlerle zehirlenmemesi için, kaçınılan her biri benzer toplumsal yapılara dönüşmemesi için adeta bir seçilim ve örümcek ağı titizliğinde hareket etmeli. Önce komün sonra veya birlikte iyileşme düşüncesi belki cesur kadın ve gençlerin kararlı öncülüğü ve titizliğiyle mümkündür. Öte yandan psikoterapi ve ruhani amaçlı komünler de aynı anda iyileşmeyle beraber özne olma ve yaratıcı süreçleri de beraberinde getirebilir. Kuşkusuz bu komünler sadece bir mekâna özgülenecek yapılar değil farklı mekânlarda da olsa ortak amaç, dayanışma, birlikte yaşama, birlikte gelişme ve direnme, üretme temelli ağlardır. “Temassızlıkla” her biri kendi gerçekliğinden kopmuş, fiziken inine çekilerek zihnen mağara adamına gerilemiş “eski(!)” özgürlükçüler potansiyelini gerçekleştirmek ve gençlere rehber olmak için “temasla” komünde buluşamaz mı?

Doğadan referans almak gerekiyor uyanış için. Bazen silkelenme, iyileşme için sert müdahalelere ihtiyaç vardır. Hissetmeyi unutmuş, tepkisizleşmiş bireylerin canlanması için. Bu klasik anlamda bir eylem ya da örgütsellik değildir. Yaşamı kışkırtmak, canlandırmaktır. Ezberi bozan yaşam eylemidir. Zihinde uyanışa bir yer açmaktır. Uyandırılan heyecanı sürekli diri tutmaktır. Tek tek bireylere kim olduğunu hatırlatma dokunuşudur, kimliklerin geri çağrılmasıdır.

Komünler- alternatif yaşam ancak özneleşen ve kendi değerlerini oluşturan bireylerle varlığını ortaya koyacaktır. Albert Camus 1949 tarihli “Katillerin Çağı” başlıklı konferansında; tüm iyi niyetli insanların bir araya gelebilecekleri bir evrensellik yaratmadan iyileşme olmayacağı ve “korku” tarafından yok edilen ortak bilincin beslendiği değerleri bulmak gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Her ne kadar o dönem Camus genel felsefi yaklaşımına uygun olarak komün ya da herhangi bir başlık altında kavramsallaştırma yapmasa da; partilerin dışında, sınırları aşan diyaloglar başlatacak ve yaşamları ve söylemleriyle bu dünyanın verimli çalışmanın ve düşünsel eğlencelerin dünyası olması gerektiğini ortaya koyacak “düşünce toplumları” oluşturmak zorunda olduğumuza vurgu yapar.

İçinde bulunduğumuz şu dönemde de kuşkusuz gerçeği arayan cesur ve dürüst diyalog ve etkili derin iletişime dayalı felsefi-düşünsel oluşumlar, komünün taşıyıcı ilk odaları olacaktır. Bu odalardaki cesur taşıyıcı bireylerin iletişimleri zamana ve mekâna hapsolmayan, etkili temasla bir araya gelindiği gibi mekânsal sınırlarda teknolojik imkânların da kullanıldığı şekillerde mümkündür. Nitelikle başlayan süreçlerde nicelik de zamanla oluşacaktır. Zira komün bazen bir kişinin inancıyla başlayıp iki kişilik diyalogla gelişerek ve derinleşerek zamanla sayısal çoğunluğa da ulaşacaktır.

Çağın hastalıklı karakteristik özelliklerine karşı değerler etrafında birleşerek, sevgiye, paylaşım ve dayanışmaya, birbirini yüceltmeye, onarmaya, dürüstlüğe, hakkaniyete, adalete, özgür irade ve düşünceye, sanata ve her türlü yaratıma yoğunlaşmalı insan zihni. Duygulanımdan uzak sanal dünyadan sıyrılarak duyumsamalı ve hissetmeli, kendini anlamalı. Her türlü etkili iletişim, eylem, temas sonrası düşünmeli ve çözülümler yapmalı. En karanlık noktalarına kadar cesurca girip kendiyle yüzleşmeli.

Yaşamı klişeden uzaklaşarak kışkırtmak, ezberleri reddetmek, düz anlama kavuşmak ve sonra özne inşasıyla yapılanmak; durmadan bu ilkelerle özneyi ve yapılandırmayı sürdürmeli. Kapitalist çalışma hayatının içindeyken bile yoğunlaşma süreçlerine devam edilerek aynı anda özneye ve potansiyele ulaşmak zora rağmen mümkündür. Mesela gün içinde sıklıkla müzikle ruhu beslemek bile hafızayı ve unutulmuş kimlikleri çağırmaktır. Okumak, başka çağlarda ve başka mekanlardaki yaşamları ve perspektifleri hatırlayarak zihni ve alternatif çözümleri beslemektir.

Ekranlardaki çarpıtılmış yazar-filozof sözlerine bakmadan, kaynağa doğrudan ulaşarak, yorumlarla aldatılmadan, bilgiyi zihninde analiz edip yapılandırarak seçkiler aranmalı. Temsiliyetlerini simgesel ve vitrin özellikleri ile değil içerikten aramalı. Mitoloji, masallar gibi kadim bilgiler ve metaforlar da yolculuğun anahtarları olacaktır. Özneleşen insanın hayali kendinin en somut gerçeği olacaktır.

Öz kaynaklarını, dinamiklerini, geçmiş politik ve felsefi duruşlarını, kimliklerini kaybetmiş bireyler -ki özellikle orta sınıf- her gün kaybettiği maddi-manevi varlığını, kaynaklarını son kez komün ya da alternatif yaşam arayışlarına kullandığında belki gerçek kurtuluşunu yakalayacaktır. Satın almak istediği hizmet veya ürün için günlerce uğraşı sarf eden, kuyruklara giren, manipüle edilen, fahiş fiyatlar ödeyen insanlar bu gerilimleri yaşamayı göze alırken, dayanışma ve alternatifler oluşturma gibi iyicil basit çabaları ütopya olarak görebiliyor. “Satın alma komşundan ödünç al”, “satın alma birlikte yap”, “satın alma birlikte eğlen”, “satın alma mekân takası yap” gibi öneriler gerçek iken hayal gibi görünüyor. En yakın arkadaşlar bile birbirinin evlerini kullanmak yerine otellerde kalmayı yeğliyor. İnsanın kendine ve sevdiklerine bile yabancılaştığı akıl tutulması hali adeta.

Birlikte toprak parçası alarak alternatif barınaklar oluşturmayı hayal diye küçümseyenler; büyük inşaat şirketleri “Tiny House yerleşkesi” diye pazarladığında ise hevesle idealize ediyor ve misliyle ödeme yaparak satın almak istiyor. Gençler ve kadınlar sınırlarla, kontratlar ve tapularla çitlenen ancak sessiz rıza alabilecekleri yaşam alanlarında kararlı, şiddetsiz ve ortak öz bilince dayalı konuşlanmayla alternatif yaşamı oluşturabilecektir. Alternatif yaşam bazen kendi ailenin içinde bir toprak parçası ve ortak bir hanede ortak bilinçle prototipini oluşturur.

(YPT/HA)

Rahatlar rahatsız olsa

A-na-ya-sa-sız-laş-tır-ma! Bu kelimeyi konuşurken de böyle heceleyerek söyleyebiliyorum. O kadar ki kelimeyi söylemeyi başarmak anlamına kafa yormaktan daha zor geliyor. Kelime genelde “hukuk devletinin tabutuna çivi çakıldı” kalıbıyla birlikte kullanılıyor malum. Ben bu aralar hukuk devletinin tabutunun ne kadar büyük olabileceğine kafa yoruyorum mesela. Sonuçta bunca çok çiviyi alabilecek tabut, ancak Yuşa Tepesi’ndeki gibi bir kabirde olur, değil mi?

Gerçi bizim kuşak “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” ile başlayan inci tanelerini duyarak büyüdü. O zamanın büyüklerinin bir kısmı bunu çok eleştirdiler. Biz çocuktuk, sokakta oyun oynuyorduk. Sonraları Gırgır Dergisinin “kaç Turgut” ettiği konuşulmaya başlandı. Derginin kapağının Turgutlarla kaplı olduğu zamanı hatırlıyorum mesela. Biz o zamanlar büyümeye can atan çocuklardık ve hala sokakta oyun oynuyorduk.

Yıllar geçti, anayasa delindi, yamalandı. Olmadı yanına sürfile çekildi, overlokçuya gitti, delinen yerlere çiçek motifleri eklendi. Arada sırada “bu artık dikiş de yama da tutmuyor yenisini yapalım” denildi. O arada “vintage akımı” başlamıştı, anayasa eski de olsa kimi gözlere güzel geldi. Peşinden “bit pazarına nur yağmasını bekleyemeyiz” diyenler çıktı. Bir homurdanmadır gitti.

Biz bütün bunları önce gazetelerden, televizyonlardan izledik. Ardından büyük internet devrimi geldi. Artık kimin neyi nereden izlediğini kestirmek pek mümkün değil. Ama eskiden şüphe daha makbuldü sanki. Şimdi şüphe sahibine açıktan deli muamelesi yapılıyor. Neyse bizim gibilere hayat hep bayram!

“Delirmek güzeldir” diye yazılamaya mı çıksam yoksa üşenip evde mi otursam karar veremezken alıp kenara koyduğum Omar El Akkad’ın Bir Gün Herkes Buna Hep Karşıymış Gibi Yapacak kitabına ilişti gözüm. Başlığa kehanetin tamamını sığdırmışlar. Yazarın, çevirmenin eline sağlık.

Yazar, gazeteciliğe başladığında kendisine öğretilenleri hatırladığı bölümde “Derler ki bu meslekte yapılması gereken, acı çekenleri rahatlatmak, rahat yaşayanlarıysa rahatsız etmektir. Bu deyişi genç bir gazeteciyken çok duydum. İnandım da. Aslında kurmaca bir eserden bir alıntı, basına katlanamayan bir karakterin söylediği bir söz” demiş.

Kitapta atıf olmayınca “Demek ki Kuzey Amerika kıtasında bunu okuyanlar ne denilmek istendiğini anlıyor. Oryantasyon sorunu bitmeyen bizim gibi memleketlerde okuyanlara pek aşina değil galiba” dedim kendime. Araştırmadan bırakmak huyum değil, peşine düştüm.

Efendim meğer bu söz, Şikagolu mizah yazarı Finley Peter Dunne tarafından yaratılan Bay Dooley karakterinin “düşünceleri” imiş. İrlanda kökenli Bay Dooley’nin gazeteler hakkındaki düşüncelerini içeren yazı 1902’de yayınlanmış. Mealen diyor ki “Gazete bizim için her şeyi yapıyor. Polis gücünü ve bankaları yönetiyor, orduya emir veriyor, dinî yasaları kontrol ediyor, gençleri vaftiz ediyor, aptalları evlendiriyor, acı çekenleri teselli ediyor, rahat içindekileri üzüyor, ölüleri gömüyor ve sonrasında onları yakıyor”.

Bay Dooley’nin okuduğu gazeteleri okumadık, yaşadığı zamanı yaşamadık. Bu karakterin ortalamasını gösterdiği toplumu hiç görmedik. Üstelik kendisi hayali bir karakter. Ama okuduklarımdan öğrendiğime göre Bay Dooley’nin “düşünceleri” o zamanlar Beyaz Saray’daki toplantılarda gündemin ilk sırasında ele alınırmış. Böylelikle “halkın sesi” unvanını kazanmış.

Bay Dooley’nin zamanında anketçiler var mıydı bilemiyorum. Varsa ve anketçilere rağmen “halkın sesi” olmayı başarmışsa Sayın Dooley’i huzurlarınızda saygıyla anmak istiyorum.

(ÖE/HA)

Çocuk edebiyatında merak, paylaşım ve sahiplenme üzerine bir anlatı: Turuncu Şey

Maud Faverjon’un yazıp resimlediği, Türkçeye Alara Beykan tarafından kazandırılan Turuncu Şey, ilk bakışta oldukça sade görünen ancak katmanlı anlamlar taşıyan bir resimli çocuk kitabı.

Öykü, bir grup hayvanın yerde bulduğu turuncu ve tanımlanması güç bir nesne etrafında gelişen kısa bir hikâye anlatıyor. Kitabın temel hareket noktası karakterlerin bu gizemli nesnenin ne olduğunu anlamaya çalışmasıyla şekilleniyor. “Bir şey işte…” olarak tanımlanan bu nesne, hikâye boyunca farklı yorumlara açık kalır ve anlatının merkezinde yer alıyor.

Çocuk edebiyatında sıkça karşılaşılan öğretici ve doğrudan mesaj veren metinlerin aksine, Turuncu Şey anlamı okura hazır biçimde sunmuyor. Bunun yerine merak duygusunu harekete geçirerek çocukları düşünmeye davet ediyor. Hikayedeki hayvanlar, buldukları nesneyi anlamlandırmaya çalışırken farklı varsayımlar üretiyorlar. Bir karakter nesnenin şapkaya benzediğini söylerken, bir diğeri bunun bir şapka olmadığını ileri sürüyor. Böylece kitap, nesnelerin anlamının yalnızca fiziksel özelliklerinden değil, bireylerin bakış açılarından da etkilendiğini gösteriyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, çocukların bilişsel gelişim süreçlerine uygun biçimde tasarlanmış olması. Küçük yaş grupları çevrelerini keşfederken sürekli olarak nesneleri sınıflandırmaya ve adlandırmaya çalışırlar. Turuncu Şey bu doğal öğrenme sürecini hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Karakterler, tanımadıkları bir nesneyle karşılaştıklarında onu daha önce bildikleri şeylerle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Bu durum çocukların dünyayı nasıl anlamlandırdıklarına dair başarılı bir temsil sunuyor. Kitap, doğru cevabı vermekten çok soru sormanın önemini vurguluyor.

Metnin bir diğer önemli boyutu paylaşım ve sahiplenme temaları. Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde hayvanlardan biri turuncu nesneyi kullanmaya başlayınca diğerleri de onu denemek istiyor. Bu noktada anlatının tonu değişiyor ve “hayır!” tepkisiyle birlikte nesne üzerindeki sahiplenme duygusu ortaya çıkıyor. Bu sahne, çocukların günlük yaşamlarında sıkça karşılaştıkları paylaşma sorunlarını sembolik bir biçimde yansıttığını söyleyebiliriz. Özellikle okul öncesi ve erken ilkokul dönemindeki çocuklar için bir nesneyi paylaşmak çoğu zaman kolay değil. Kitap, bu gerilimi dramatik ancak eğlenceli bir şekilde görünür kılıyor.

Resimli kitaplarda görseller yalnızca metni destekleyen unsurlar değil ve çoğu zaman anlatının asıl taşıyıcıları oluyor. Turuncu Şey de bu açıdan oldukça başarılı. Faverjon’un minimalist çizim tarzı okurun dikkatini doğrudan hikâyenin merkezindeki turuncu nesneye yönlendiriyor. Sayfalarda olan soğuk mavi ve beyaz tonlar arasında parlak turuncu rengin öne çıkması, nesnenin gizemini ve çekiciliğini de arttırıyor. Böylece görsel kompozisyon, metnin anlatmak istediği merak duygusunu destekliyor. Ayrıca karakterlerin yüz ifadeleri ve beden dilleri, kısa metinlerde söylenmeyen pek çok duyguyu aktarmayı başarıyor.

Bunlara bakıldığında Turuncu Şey, sade dili ve etkileyici görselleriyle küçük yaş gruplarına hitap eden nitelikli bir resimli kitap. Maud Faverjon’un hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği öykü, merak duygusunu merkeze alan yapısıyla çocukları düşünmeye, yorum yapmaya ve soru sormaya teşvik ediyor.

Turuncu Şey

Yazan ve resimleyen: Maud Faverjon

Türkçe yayın editörü: Müren Beykan

Türkçesi: Alara Beykan

Fransız sanatçı Maud Faverjon, yazıp resimlediği ilk kitabında küçükleri buzulların arasına götürüyor. Kutup hayvanları denizde buldukları esrarengiz bir nesnenin sırrını çözmeye çalışıyor. Sanatçı, doğada bırakılan izlere dikkat çekiyor. Özgün desen gücüyle akademik çalışmalarını harmanladığı çok renkli bir görsel okuma:

"Küçük kutup ayısı parlak, yuvarlak ve turuncu bir şey bulur. Bu bir şapka mıdır, yoksa bambaşka bir şey mi? Herkesin kendince bir fikri vardır ama kimse onun ne olduğunu, ne işe yaradığını bilemez. Merak, heyecan ve biraz da telaş yaşanır."

Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın

Maud Faverjon hakkında

Fransa’nın Ardèche bölgesinde doğdu. Bir süre İtalya’nın Umbria bölgesinde ve Cenova’da yaşadıktan sonra Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi aldı. Bolonya’da illüstrasyon dalında yüksek lisans yaptı. 2023’te, teknik çizim ve topografya ilişkisini ele aldığı Disegnare, modellizzare, topografare. Il ruolo del disegno nelle pratiche topografiche (Çizim, Modelleme ve Haritalama: Topografi Pratiklerinde Çizimin Rolü) adlı kitabını yayımladı. 2026’da Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçe’ye kazandırılan Turuncu Şey (La Trouvaille, 2025) adlı resimli kitabıyla küçük yaştaki okurlara seslenen Maud Faverjon (Mod Faverjon), çalışmalarını sürdürdüğü Torino’da, başka sanatçılarla paylaştığı bir atölyede yaşıyor.

(ŞT/HA)

Tarımda dayanışma teknolojileri halkın gıda egemenliğinin bir parçası olmalı

Epey bir süredir dijitalleşmenin üzerimizdeki etkilerini gözlemleme şansımız oldu. Bir yandan teknolojinin getirdiği rahatlık bize iyi hissettirirken diğer yandan kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği bir yapıyla karşı karşıyayız. Elbette dijitalleşmenin her sektöre yansımaları başka ama en temel ihtiyacımız gıda üretiminin dijitalleşmesi uzun vadede bizi şirketlerin insafına bırakacak gibi duruyor.

Teknoloji eliyle tarım sektörünün yeniden şekillendirilmesi, küçük aile çiftçiliğini bitirmenin yanı sıra tarımı insansızlaştırarak kadim tarım bilgisinin de elimizden alınmasını sağlayacak politikalar içeriyor. Tüm tarlaların dronlar kullanılarak haritalandırılması, tarımın birer veriye indirgenmesi ve üretilen yapay zeka destekli tarım makinaları ile akıllı tarıma geçiş özü itibariyle büyük yüzölçümü olan kır arazilerinin, gözetim sisteminin birer parçası haline getirilmesi planı. Bu planla birlikte çiftçi bir veri kölesine dönüşürken, büyük ölçekli sermaye şirketlerine de bağımlılığı artırılmış olacak. Ayrıca traktörlerin bulut sistemlerine bağlanması, çiftçilerin tarlalarının sabote edilmesi veya verilerinin çalınması gibi siber saldırı risklerini de beraberinde getiriyor.

Akıllı tarım, topraksız tarım, dijital tarım gibi adlarla ortaya konulan teknoloji, endüstriyel tarımı bir üst aşamaya taşıyarak, daha çok verim elde etme, daha çok kâr etme ve özellikle kır nüfusundaki yaşlanmayı çözecek bir mekanizma olarak pazarlanıyor. Tarla ile ilgili tüm kararların yapay zeka üzerinden verilmesi çiftçiler için üretim becerilerinin kaybının yanı sıra çiftçinin toprağına, yetiştirdiği ürüne yabancılaşmasına, üretilen ürünlerin tek tipleşmesine ve çiftçinin yerinden edilerek yoksullaşmasına neden oluyor. Yapay zeka ile donatılan ve herhangi bir dış müdahaleye karşı kendini kilitleyen akıllı tarım makinaları ile çiftçilerin üretim araçlarına da sermaye el koyuyor bir yandan.

John Deere (1) gibi ününü tarım makinaları yaparak kazanmış tekelci bir şirket son yıllarda otonom traktörleri piyasaya çıkardı. Bu traktörler çiftçinin en temel üretim aracını birer bilgisayara dönüştürmüş durumda. Öyle ki çiftçi kendi traktöründe meydana gelen herhangi bir arızaya müdahale edemez, traktörünü istediği tamirciye götüremez hale gelmiş durumda. Şirketin traktörlere taktığı dijital kilitler, son özgür emek olarak görülen çiftçilerin üretim araçları üzerinde söz sahibi olmasına ve inisiyatif almasına engel oluyor. Satın aldıkları traktörlerin sadece kullanım haklarına sahip olduklarını gören çiftçiler ise dijital kapitalizme karşı farklı stratejiler geliştiriyorlar. Öncelikle “Tamir Hakkı (Right to Repair)” (2) davaları açan çiftçiler ki bu davaları kazanarak tekelci firmayı 99 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm ettiler.

Ayrıca şirket, mahkemeye sunulan anlaşma uyarınca, 10 yıl boyunca yetkili servislerine sağladığı tüm arıza tespit yazılımlarını, hata kodlarını, emisyon sıfırlama araçlarını ve teknik kılavuzları çiftçilere ve bağımsız tamircilere açmak zorunda kaldı.(3)

Bu mücadeleler beraberinde şu soruyu gündeme taşıyor. Bu dijital sömürü karşısında teknolojiyi kendi yararımıza kullanabileceğimiz dayanışma teknolojileri kurmak mümkün mü? Üretim araçlarının ortak mülkiyeti ile adil bölüşüm algoritmaları üretilebilir mi? Amacımız teknolojiyi komple reddetmek yerine tabandan, halk yararına bir teknolojiyi inşaa edebilmenin yol ve yöntemlerini aramak tabii.

Esasen halk yararına tabandan inşa edilen ahilik gibi, imece kültürü gibi dayanışma pratikleri bu topraklara yabancı değil. Özellikle kooperatifçilik üzerinden bu konuda birikmiş epey deneyim var. Ancak sıra dijital alandaki yazılımların, dijital satış kanallarının vb. birlikte kullanımına gelince orada hala ciddi eksiklikler var. Hali hazırda var olan ticari uygulamalar hem şirketlerin tekelinde hem de dayanışma ekonomisi ilkelerine göre hazırlanmış değil. Dijital satış kanalları ürünlerin, hizmetlerin etkileşim sayısını artırırken geri plandaki siyasi derinliğini azaltıyor ve ürün alımını bilinçli bir siyasi eyleme dönüştürmüyor.

Bir yandan da bu alanda platform kooperatifçiliği üzerinden çeşitli uygulamalar hayata geçirilmiş durumda. Brezilya’da MST (Topraksız Kır İşçileri) için yapılan uygulama Sementler (4) MST’lilerle bizzat konuşularak oluşturulmuş, açık kaynaklı bir yazılım olup, hareketin iş bölüşümü ve yönetimini kolaylaştırmış mesela. Yine Amerika’da Grownby (5) ve Almanya’da Fairmondo (6) çiftçilerin adil bir ticaret yapmasının ve kolay, kullanılabilir bir arayüz üzerinden dijital satış yapabilmelerinin önünü açıyor. Dijital platformların halk yararına, tabandan, ihtiyaca yönelik olarak geliştirilmesi, teknolojiye karşı bir politika üretme meselesi iken bir yandan da kolektif mülkiyeti sayesinde çiftçiler ağır mali yüklerden kurtuluyorlar.

Ancak nasıl ki endüstriyel tarımın etkileri anlaşılınca kapitalist şirketler organik tarım üzerinden ‘zehirsiz’ gıda üretimine yöneldiler ve yeni bir sertifikasyonlu tarım sürecini başlattılar, aynı şekilde şimdi de mekanik yolla ot yolan, tohumları eken, bitkinin hangi noktasına hangi doğal gübreyi enjekte edebileceğini bilen kısaca bitkiyi besleyen ve ürünü sezon sonunda hasat edebilen robotlar (7) geliştirilmiş durumda.

Yine bu robotlar ekim, dikim işlerini buluta yüklenen koordinatlar üzerinden yapıyorlar. İnsan bir yandan tarımda angarya gibi görünen bu ot yolma, bitki besleme, hasat gibi emek yoğun işleri tarım zehirleri kullanmadan rahatça yapabilecek olmanın nesi kötü ki diyebilir tabii. Ancak toplamda tüm kır arazisinin verilerinin anlık olarak işlenebildiği, görülebildiği, savunma sistemleri adı altında militarizme hizmet edebilecek bu verilerin, coğrafya ve insan üzerinde devasa bir gözetim ve kontrol sistemine dönüşecek olması düşündürücü gerçekten. Gözetim sistemleri ile kamusal tarım desteklerinin ilişkilendirildiği ve tarımın şirketlerin kontrolüne geçtiği, çiftçinin üretimden koparılarak al/sata indirgenecek emeği ve bilginin tekelleşmesi meseleleri de üzerinde düşünmemiz gereken konulardan. Yapay zekayı kullanmamızın doğa ve çevre üzerindeki maliyetleri de hesaba katılması gereken bir başka konu. Bu üretken yapay zekaların (8) yapım sürecinde harcanan su ve fosil yakıtların, enerji arzı üzerinden tahrip edilen toprakların ve doğal bitki örtülerinin uzun vadede iklimi etkileyeceği ve çevreyi tahrip edeceği aşikar.

Bizi şirketlerin insafına bırakan bu teknoloji, üzerinde nefes alacağımız çevrenin de her geçen gün kirlenmesini, temiz su kaynaklarının geri dönüşsüz tüketilmesini mümkün kılıyor. Yapay zeka üzerinden yapılan her işlemde daha fazla fosil yakıttan elektrik üretimi sağlanıyor ve daha çok içilebilir su soğutma sistemlerini aktif tutmak için kullanılıyor. Bize anlatılan hikayelerde yapay zeka sistemlerinin gezegenin yararına olduğu ve bu teknolojilerin aynı zamanda iklim değişimine karşı bizi koruyacağı oluyor. (9) Oysa bize verilenler hikayenin tamamı değil. Konuları halkın gözünden görmek ve yorumlamak, bize dayatılan politikaları ters yüz etmek, hikayeyi bizim gözümüzden yazmak ve teknolojiye yaklaşımımızı tabandan yeniden inşa etmenin yol ve yöntemleri üzerine düşünmeliyiz. Yapay zekanın sahaflardaki nadir kitapları alıp yok etmesi (10) ve bilgiyi tekeline alması gibi meseleler üzerinden teknolojiye ilişkin endişeler ise giderek artıyor.

Son dönemlerde çok fazla sayıda kolektif, direnişçi, yapay zekâ ve diğer gelişmekte olan teknolojilerin geliştirilmesinde yeni düzenlemeler, şeffaflık ve daha fazla hesap verebilirlik çağrısında bulunuyorlar. Ayrıca teknoloji karşıtları 19. yüzyıldaki makina kırıcıların yerini alarak yeni luddistler olarak adlandırılıyorlar. (11) Doğrudan eyleme geçen bu kolektifler / direnişçiler altyapı sistemlerini tahrip ederken, madencilik, savunma sanayi gibi alanlarda çalışan şirketleri de hedef alıyorlar. Teknoloji karşıtlığı ise üç temel madde üzerinden şekilleniyor. Birincisi üretim araçlarına el konulması ve üretim biçimlerinin yeniden şekillenmesi üzerinden ekonomik bir tehdit olarak, ikincisi insanlar olarak birbirimizle ve doğayla olan bağlarımızın çözülmesine katkısı üzerinden ve son olarak insan varlığını uzun vadede yok edecek bir tehdit olarak görülmesinden. Çok uzağa gitmeye gerek yok. İşgalci İsrail’in Filistinliler üzerinde açlığı bir silah olarak kullanması, dronlarla tarlaları zehirlemesi, Filistinli çiftçileri yerinden etmek için dijital teknolojileri birer savaş makinasına çevirmesi endişelerin yersiz olmadığının kanıtı. (12)

Asırlardır bizi besleyen, gıdamızı üretebildiğimiz bir tarım becerisine sahibiz. Kendi gıda sistemlerimiz üzerinde söz sahibi olarak, gıda egemenliği perspektifiyle neyi, nasıl, ne zaman ve kim için üreteceğimize birlikte karar verebiliriz. Verimlilik ve piyasa koşulları üzerinden bize dayatılan akıllı tarım, topraksız tarım, robotik tarım gibi uygulamalara yapay zeka üzerinden oluşturulan otonom sistemlere, algoritmalara mahkûm değiliz. Bir yandan da endüstriyel tarımın sağlığımız üzerinde ki etkilerini hesaba katarsak yaşamımızı devam ettirmenin yolunun bu sistemler olmadığı aşikâr. Uzun yaşam, bol bol hareket etmek, toprakla iştigal etmek ve doğayla iç içe olmaktan geçiyor. Uluslararası çiftçi örgütü La via Campesina’nın gıda egemenliği tesis edilirse bilge köylü tarımın açlığı önleyebileceğine dair çalışmaları var. (13)

Kendi gıdamızı üretirken ihtiyaç duyduğumuz konularda teknolojiyi kendi yararımıza modifiye edebiliriz. Asıl olarak şirketler lehine yürüyen bu sürecin, kolektif akıl ile değişip, dönüşeceği yeni bir yapıyı önümüze koymalıyız. Dayanışma teknolojileri halkın gıda egemenliğinin bir parçası olmalı ve halk yararına, halk için hizmet vermelidir.

Kaynaklar

 1) https://www.croplife.com/smart-tech/more-farmers-are-adopting-john-deeres-see-spray-he res-why/

2) https://www.kqed.org/news/12077465/to-hack-a-tractor-how-farmers-won-the-right-to-repair

3) https://www.ftc.gov/news-events/news/press-releases/2026/07/ftc-states-secure-settlement-deere-company-advancing-farmers-right-repair

4) https://policyreview.info/articles/analysis/platform-cooperativism-brazilian-solidarity-economy

5) https://coop.grownby.com/

6) https://geo.coop/articles/fairmondo-cooperatively-owned-online-marketplace

7) https://farmdroid.com/products/farmdroid-fd20/

8) https://geo.coop/blog/cooperative-case-against-ai

9) https://yerdenizkooperatifi.org/index.php/2026/07/16/tarim-teknolojisi-karsisinda-ozerklik/

10) https://gazeteoksijen.com/dunya/internet-tukendi-sira-avrupa-sahaflarinda-yapay-zeka-sir ketleri-nadir-kitaplari-tarayip-imha-ediyor-282218

11) https://icct.nl/publication/stop-machines-rise-anti-technology-extremism

12) https://yerdenizkooperatifi.org/index.php/2026/02/09/filistin-direnis-ekonomisi-yayimlandi-t oprakla-kurulan-direnisin-hikayesi/

13) https://viacampesina.org/en/2024/10/la-via-campesina-to-undff-midterm-forum-we-refuse-to-let-this-be-the-decade-of-the-extinction-of-peasants-farmers-systemic-transformation-mu/

(SE/FY)

Hayal Sigortası A.Ş.

Tarih defterlerine notlar düşülecek bir haftayı geride bıraktık. Adından muradı anlaşılamayan bir kanun yapıldı. Kanun metnini iktisatçılar, sonuçlarını anketçiler, görüşmeleri astrologlar yorumladığından bizim de kafamız bulaşık süngerine döndü. Bir bildikleri vardır, deyip devam ettik.

Ay güneşi tuttu veya bize öyle geldi. Gezegenler hizaya girip selam çaktı veya bize öyle geldi. Birkaç milyon yıldır olduğu gibi göktaşları gelip bizim atmosferde intihara kalktı. Kısacası ortam Feyyaz Yiğit’in 8-9 Senedir Kendimi İyi Hissetmiyorum romanındaki meşhur Thunder & Shadows kahvehanesi gibiydi. Yani kahvehanenin müdavimleri eşitlik olmasa da çeşitlilik olduğuna ikna olur gibi oldular. Kahvehanenin işletmecisinin adı Ekrem, ama bu o kadar da önemli bir ayrıntı değil tabii.

Tüm bunlar olurken gelecekteki nurlu ufuklara kavuşma zamanının yaklaştığı, güneşin ekseni etrafında dönerken en çok bizimle ilgilendiğine dair değişik bir ruh hali yayılmaya başladı. İnsanların ihtiyaçlarını sarraf terazisi hassasiyetiyle takip eden Hevesmatik ekibimiz, güncelleme zamanının geldiğini şıp diye anladı. Tam çalışmalara başlamışken bir telefon geldi. Şeffaflık politikamız gereği, olanı biteni olduğu gibi başta yakın çevremize ve konu hakkında bilgisi olmasında yarar olanlara aktardık.

Bizim ısrarla heves üzerine çalıştığımızı ve bunun kırmızı çizgimiz olduğunu belirtmemize karşın, ülkenin artık heves değil hayal iklimine girdiğini belirten muhataplarımız bizi ikna etti. Projemizi hayal üzerine yeniden yapılandırdık. Ancak karşı taraf ısrarla hayallerin sigortalanabilir olmasının zorunluluğundan söz etti. Biz konuyu tam kavrayamadık.

Bizim projemizin esası olur olmaz heveslere kapılmadan heveslerin kursaklarda göllenmesini önlemekti. Bu teklifle hem hevesleri hayaller ile değiştirmek hem de bu hayallerin sigortalanabilir olmasını sağlamak gibi karmaşık bir dertle baş başa kaldık.

Bu kapsamda ekibimiz sigortacılarla peş peşe toplantılar yaptı. Hayal nasıl sigortalanabilir sorusu, su şişeleriyle düşük kalorili atıştırmalıkların arasında duruyordu. Biraz atıştırıp biraz düşünüp üzerine su içerek saatler geçerken ekipten biri bir aydınlanma yaşadı. “Buldum!” dedi. Biz de yüzümüzü ekşitip “O söz eskimedi mi?” dedik. Heyecanının rüzgarını kısa kestiğimiz için sinirlenip “İstemiyorsanız anlatmam!” deyince hemen dümeni kırıp “Yahu sen yanlış anladın, anlat tabii” diyerek ikna ettik arkadaşımızı.

Dedi ki “Hayallerin nasıl sigortalanacağını buldum. Kişilerin hayalleri için ne kadar yatırım yaptığına bakacağız. Böylelikle hayal boş mu değil mi ölçebileceğiz. Hayaline yatırım yapmadığını belirlediğimiz kişilerin primlerini yüksek tutacağız. Saçmasapan hayalleri olanları kara listeye alıp kesinlikle sigortalamayacağız.”

Ekip arkadaşımızın önerisini hafifçe kafasını sallayarak onayladı sigortacı. Aşırı özgüvenli bir eda ve mükemmel bir ses tonuyla “Grup sigortalarını da düşünmelisiniz” dedi. Bu defa ben heyecanlandım. İşinin ehli, basiretli bir tacir olarak ayağa kalktım. Ekipten biri kaşını kaldırıp gözüyle cebimi işaret etti. Ben yanlış anlayıp “Eh tabii bunlar güzel de biz ne kazanacağız?” dedim. Meğer elimi cebime sokup daha havalı durmam gerektiğini ima ediyormuş. Acemiliğimi hemencecik fark eden sigortacı “Hayal verisi toplayacaksınız. O veriyi bize satacaksınız. Biz o veriyle insanlara hayal imal edeceğiz. İmal edilen hayallere yatırım yapmalarını sağlayacağız. Böylelikle herkes kazanacak” dedi.

Bu kadar açık konuşmaya başlayınca ben de rahatladım tabii. “Yahu” dedim. “Benim çocuk çok önemli biri olsun, diye hevesle karışık bir hayal var elimizde diyelim. Bununla ne yapacağız?” sorusunu külyutmaz bir havada sordum.

Sigortacı ilk defa dişlerini göstererek güldü. “Yatırım yapacak” dedi. “Yatırım yapmaya yanaşmayanın primi yükselecek. Hayali gerçekleşirse yatırımlarının karşılığını alacak, gerçekleşmezse primine göre bir miktar tazminata hak kazanacak. Ama tüm bunlar onun hayaliyle uyumlu davranıp davranmadığına göre belirlenecek. Kişisel kusuru nedeniyle hayaline ulaşamazsa hem yatırımı yanacak hem de tazminat alamayacak”.

Ekip olarak biraz ürktük, ama Hevesmatik projemizi günün gereklerine ve sigortacının dediklerine göre güncellemeye başladık. Bilgi sahibi olması gerekenlerin güncellemelerden muhakkak haberdar edileceğini imza, görüşmelere devam etme kararlılığımızı kayıt altına aldık.

(ÖE/FY)

Talat Paşa’nın defteri, inkarcılığı nasıl çürütüyor?

Osmanlı Devleti’nin Ermenilere ilişkin resmî istatistikleri, özellikle reform talep ettikleri altı vilayette Ermeni nüfusunu mümkün olduğunca düşük gösterecek şekilde hileli olarak düzenlenmişti; aynı dönemde Patrikhane verileri ise, kendi eksiklerine rağmen, genel Ermeni nüfusunu 2 milyonun üzerinde gösteriyordu. Ancak burada bu rakamları tartışmaktan ziyade, Talat Paşa’nın devletin kendi rakamlarını kullanırken hakiki nüfusun nasıl çarpıtıldığını yöntemsel olarak açıklamaya odaklandım.

Talat Paşa’nın kendi notları, resmî Ermeni nüfusunun eksik tutulduğunu kabul ediyor. Bu düzeltme dikkate alındığında ve diğer hedef Hristiyan topluluklara genişletildiğinde ise Rumlar hariç kayıp 1915 ile 1918 yılları arasında yaklaşık 1 milyon 302 bin kişiyi buluyor. Bu rakam şimdiye kadarki inkarcı tarihin anlatımını tek başına boşa çıkarmaya yeter.

Kara kaplı defterin iki rakamı

Soykırımın demografik boyutunu tartışırken başvurulabilecek en önemli belgelerden biri, Talat Paşa’nın ölümünden sonra eşi Hayriye Hanım’da kalan ve Murat Bardakçı tarafından Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi adıyla yayımlanan “kara kaplı defter”dir. Geçen hafta Talat Paşa’nın 1908 devrimi üzerine çöken karşı devrimci bir bonapartist siyasetçi olarak eşitlik ilkesini nasıl işlevsiz hale getirdiğini gene bu kitaptaki ve kendi yazdığı metinde açıklamıştım.

Talat Paşa, tehcir siyasetinin hedef aldığı nüfusu en dar idarî kategoriler üzerinden ele aldı. Resmî Ermeni nüfusunun eksik olduğunu kabul ederek daha yüksek bir “hakiki miktar” notu düştü; ancak tehcir edilenlerin sayısını bu yeni başlangıç nüfusuna göre yeniden hesaplamadı. Benzer biçimde, hayatta kalanların resmî kayıtlarda görünenden daha fazla olduğunu ileri sürerken sevk edilenlerin sayısını sabit bıraktı. Böylece aynı hesap içinde iki farklı ölçüt kullandı: Nüfusun ve hayatta kalanların eksik kaydedildiğini kabul etti, fakat tehcir edilenler söz konusu olduğunda kayıtlı ve daha düşük sayıya bağlı kaldı. Üstelik Protestan Ermeniler ile Süryaniler gibi aynı dönemde sürgün, katliam ve mülksüzleştirme siyasetinden etkilenen topluluklar da bu dar hesabın dışında bırakıldı. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, tehcirin gerçek kapsamını göstermeyen; eksik kayıtları kabul ettiği hâlde bunların sonuçlarını hesaba yansıtmayan bir hesaplama biçimidir. Soykırım bürokrasisinin kayıtlarını tek kaynak gibi sunanların, aslında bunların güvenilmez olduğunu bildikleri halde, toplumsal ilişkiler, tarihsel gerçekler ve ezilenlerin kaynakları ile okunması ve anlaşılması gereken bir tarih anlayışı gereklidir. Soykırım inkarcılığının dayandığı en önemli verilerden birisi, soykırımın mimarının kendi hesaplamalarında yanlışlığı ve manipülatif özelliği ifşa olmaktadır.

Defterdeki 1914 nüfus icmaline göre Osmanlı İmparatorluğu’nda 1.187.818 Gregoryen Ermeni bulunuyordu. Katolik Ermenilerle birlikte toplam kayıtlı Ermeni nüfusu 1.256.403 kişiydi. Aynı defterin başka bir sayfasında “Sevkolunan Ermeni mikdarı” başlıklı bir cetvel yer alır. On sekiz vilayet ve sancağı kapsayan bu cetvelde sevk edilen Ermenilerin toplamı 924.158 olarak gösterilmiştir. Tehcirden sonra “mevcut görülen yerli ve yabancı” Ermenilerin sayısı ise 284.157’dir.

Murat Bardakçı, kayıtlı savaş öncesi nüfusla geride kalan nüfus arasındaki farkı şöyle hesaplar:

1.256.403 − 284.157 = 972.246

Bu sayı, Talat Paşa’nın sevk cetvelindeki 924.158 kişiden yaklaşık 48 bin daha fazladır ve Talat Paşa’dan daha yüksek bir tehcir sayısı vermektedir. Bardakçı, 972.246 kişilik farkın tamamının ölüm olarak değerlendirilemeyeceğini söyler. Bu farkın içinde ölenlerin yanı sıra ülke dışına çıkanların, kaçanların veya daha sonra geri dönenlerin de bulunabileceğini belirtir.

Lakin yayımladığı kitapta Talat Paşa, bu sayının eksik olduğunu bizzat kabul etmektedir:

“Nüfus-ı mevcude tamamen muharrer olmadığından, mikdâr-ı hakiki 1.500.000 kadar olacağı gibi…”

Başka bir ifadeyle Talat Paşa, nüfusun tamamının kayda geçirilmediğini ve Gregoryenlerle Katoliklerin “hakiki miktarının” yaklaşık 1,5 milyon olduğunu yazmaktadır.

Konu soykırımın sadece bir rakam üzerinden kanıtlanması değildir, tam tersine soykırımdaki rakamları yok sayarak, onları manipülasyonun aracı yapmaktır. Yusuf Halaçoğlu mesela tehcir edilenlerin sadece 400 ile 500 bin arasındaki bir rakam olduğunu iddia eder ve ölenlerinde ise sadece 50 bin olduğunu söyler. Talat Paşa’nın “hakiki” nüfus rakamı dikkate alındığında, 1.3 milyon bile Halaçoğlu’nun verdiği 400–500 bin kişilik tehcir sayısı, bunun ancak yaklaşık üçte birine karşılık gelmektedir. Ölenleri ise büyük çoğunluğu hastalık diyerek elli bin diyerek yok saymaktadır. Rakamlarla oynarak, nüfusun önemli bir kesimini oluşturan Ermeni, Süryani ve Rumları demografik kayıp haline getirmenin bir yöntem olduğunu zannediyorlar, ki bu girişim bile Talat Paşa’nın kendi notlarıyla boşa çıkartılıyor.

Soykırım inkarının yöntemlerinin kullanıldığı alanlardan biri, rakamların manipüle edilmesidir.Talat Paşa, kendi siyasetini beyan edilecek eşitlik ve beyan edilmeyecek (uygulanacak) Türk unsurların ekonomide ve toplumsal ilişkilerde öncelik sahibi olacak diye iki ayrıma gitti. Aynı şekilde, nüfuslara dair beyan edilecek kayıt nüfusları ve diğer taraftan hakiki diye tanımlanan nüfus ise hesaplamalarda dışlanacaktır.

Talat’ın kabul ettiği yüzde 19,4’lük eksiklik

Resmî sayı 1.256.403, Talat’ın verdiği “hakiki miktar” ise 1.500.000’dir. Aradaki fark 243.597 kişidir. Bu da resmî nüfusun yaklaşık yüzde 19,4 oranında eksik tutulduğu anlamına gelir. Talat Paşa, rakamlarını hesaplanmasını zorlaştıran bir başka noktaya çekmektedir. Osmanlı’nın çeşitli nedenlerle düşük tuttuğu hesaplamayı biliyor, bunu not düşüyor ama gerçek olmadığını bildiği sayılar üzerinden gidiyor.

Manipülasyonun bürokratik halini kullanmaktan çekinmedi. Nüfusun 1.5 milyona çekilmesine rağmen, tehcir sayılarının bundan etkilenmemesi, sanki kayıt da yoksa Ermeni, tehcire ve katliama uğramamış gibi, bu belge okuyucusunu manipüle etmektedir. Dinamik olarak bu hesaplamanın yapılması gereklidir, bu da tüm verilerin bu temelde güncelleştirilmesi gereklidir. Dinamik bir hesaplama yöntemiyle, Talat Paşa’nın ‘’hakiki’’ rakam diye kategorize ettiği rakamı ortaya çıkarmak bir yandan gerekli iken, diğer yandan ne Talat Paşa’nın ne de Murat Bardakçı’nın kendi hesaplamalarını hakiki rakamlar üzerinden yapmaması manipülasyona ne kadar uyumu olduğunu göstermektedir.

Bardakçı, kayıp hesabını yaparken Talat’ın verdiği bu düzeltmeyi başlangıç nüfusuna uygulamaz. Böylece hesabın paydası küçülür ve ortaya çıkan demografik kayıp da düşük görünür.

Talat’ın “hakiki” nüfus olarak verdiği 1,5 milyon esas alındığında ve defterde kayıtlı 284.157 kişi bu sayıdan çıkarıldığında sonuç şöyledir:

1.500.000 − 284.157 = 1.215.843

Talat Paşa, geride kalan 284.157 kişilik sayının da eksik olduğunu, buna yüzde 30 civarında ek yapılması gerektiğini belirterek hayatta kalan gerçek nüfusun 350 bin ile 400 bin arasında olabileceğini söyler. Yani hakiki olarak Ermeni nüfusu artırır, hatta hala Osmanlı’da hayatta olanların sayısını da 350 ile 400 bin olacağını söyler, bu hesaplamasına göre 1 milyon 150 bin ile 1 milyon 200 bin arasında olması gerekirken, daha öncesinde belirttiği tehcir sayısı 924 bin 158’i değiştirmez. Hem Murat Bardakçı hem de Talat Paşa, psikolojik sınır olan bir milyon sayısı üzerine çıkmamak için düşük tehcir sayısını, kendi rakamları ve hesaplamalarına rağmen, çıkartmazlar.

Talat Paşa, ölenlerin sayısını tutmaz. Anlayışını açıkça belli eder, mallarına el konulmuş ve bir kere yerlerinden çıkartılmış kişilerin kaderi artık önemli değildir. Soykırımın sonucu yalnızca ölüm değil, bir halkın yaşadığı topraklardan demografik, toplumsal ve ekonomik olarak kayıp edilmesidir.

Protestan Ermeniler ve Süryaniler hesabın neresinde?

Talat Paşa’nın 1,5 milyonluk tahmini, Gregoryen ve Katolik Ermenilerin toplamına ilişkindir. Belgedeki “her ikisinin toplamı” ifadesi, düzeltmenin bu iki cemaat üzerinden yapıldığını göstermektedir.

Oysa Protestan Ermeniler, 1850’den itibaren Osmanlı millet sistemi içinde ayrı bir topluluk olarak tanınmış ve nüfus istatistiklerinde ayrı bir sütunda gösterilmişti. 1914 istatistiklerinde Protestan nüfus 65 bin 844 kişidir. Bu nüfusun önemli bölümünü Ermeni Protestanlar oluşturmasına rağmen söz konusu sütun Gregoryen ve Katolik toplamına dahil değildir.

Protestanların cetvel dışında bırakılması, onların tehcirden gerçekten muaf tutulduğu anlamına da gelmez. Süryaniler ve Protestan Ermeniler, tehcir siyasetinin fiili mağdurları olmuşlardır.

Merkezden gönderilen bazı emirlerde Protestan ve Katolik Ermenilerin sevk edilmemesi istenmişti. Ancak Raymond Kévorkian’ın ortaya koyduğu üzere bu muafiyet kararları birçok bölgede, ilgili cemaatler zaten tehcir edildikten sonra ilan edildi. İstanbul’da yabancı diplomatları yatıştırmak amacıyla duyurulan kararlar, yerel yöneticilerin bütün Ermenileri sevk etmesini engellemedi.

Kâğıt üzerindeki muafiyet, uygulamadaki tehcir ortadan kaldırmadı.

Yalnızca resmî 65 bin 844 kişilik Protestan sütunu eklendiğinde bile, Talat’ın 1,5 milyonluk Ermeni nüfusu 1 milyon 565 binin üzerine çıkar. Talat’ın kabul ettiği yüzde 19,4’lük kayıt eksikliği Protestanlara da uygulanırsa bu nüfus yaklaşık 78 bin 610 kişi olur.

Böylece Gregoryen, Katolik ve Protestanlar birlikte düşünüldüğünde başlangıç nüfusu yaklaşık 1 milyon 579 bine ulaşır.

Hesabı diğer Hristiyan topluluklara genişletmek

Talat Paşa’nın defterindeki hesap yalnızca Ermenileri konu edinmektedir. Oysa aynı savaş döneminde Süryaniler, Asuriler, Keldaniler ve Nasturiler de kitlesel sürgünlere, katliamlara ve mülksüzleştirmeye maruz kaldı.

1914 Osmanlı istatistiklerindeki ilgili toplulukların resmî nüfuslarına bakmak gerekiyor. Protestanlar ile Süryani, Kadim Süryani, Yakubi, Keldani ve Nasturilerin toplam resmî nüfusu 152 bin 961, yüzde 19,4’lük düzeltmeyle ise 182 bin 617 kişidir.

Buradaki yüzde 19,4’lük düzeltme kesin bir nüfus tespiti değildir. Talat’ın Ermeni nüfusu için kabul ettiği kayıt eksikliği oranının, karşılaştırma amacıyla diğer topluluklara da uygulanmasıdır. Dolayısıyla bu, nihai bir sonuçtan çok, aynı ölçütün tutarlı biçimde kullanılmasıyla elde edilen ihtiyatlı bir karşı hesaptır.

Talat’ın 1,5 milyonluk Ermeni nüfusuna düzeltilmiş 182 bin 617 kişilik nüfus eklendiğinde, Rumlar hariç toplam şu rakama ulaşır:

1.500.000 + 182.617 = 1.682.617

Rumlar 1913 ve 1914 yılında sürgüne Ege sınırlarından başlayarak sürgün edilme girişimi, Almanya’nın Yunanistan’ı olası bir müttefik olarak yanına çekme ihtimali sebebiyle durdurulmuş. 1918’ten sonra Pontus Rumlarına yönelik soykırım müdahalesi başlamıştır, lakin bu dönem Talat Paşa’nın notlarının alındığı dönemin dışına çıktığı için bu yazıda ele alınmamıştır.

Ezcümle, Rumların söz konusu dönemde uğradığı katliamları, tüm nüfusu içinde ve daha sonraki zamanı da katarak eklemek gerekli olduğu için, bu yazıdaki odaklanan hesaplamayı zorlayacağı için, bir başka yazıya bırakılmıştır.

Bardakçı’nın oranı toplam nüfusa uygulanırsa

Bardakçı’nın hesapladığı 972 bin 246 kişilik fark, resmî 1.256.403 kişilik Ermeni nüfusunun yüzde 77,38’ine karşılık gelmektedir:

972.246 ÷ 1.256.403 = yüzde 77,38

Aynı demografik kayıp oranı, Rumlar hariç düzeltilmiş 1.682.617 kişilik toplam nüfusa uygulandığında:

1.682.617 × yüzde 77,38 = 1.302.064

sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bu, savaş öncesindeki nüfusla savaş ve tehcir sonrasında kayıtlarda kalan nüfus arasındaki toplam demografik kaybı ifade eder. Fakat tam da bu nedenle önemlidir: Bardakçı’nın kendi hesapladığı kayıp oranı ile Talat Paşa’nın kendi kabul ettiği nüfus eksikliği tutarlı biçimde birlikte kullanıldığında, Rumlar henüz hesaba katılmadan yaklaşık 1,3 milyon kişilik bir demografik yıkım ortaya çıkmaktadır.

Bu rakamlar üç önemli gerçeği açıkça göstermektedir:

Birincisi, Osmanlı’nın resmî Ermeni nüfusu eksik tutulmuştur ve Talat Paşa bunun farkındadır.

İkincisi, Talat’ın kendi tahminleri esas alındığında yalnızca Gregoryen ve Katolik Ermeniler arasındaki demografik kayıp 1,1 milyonun üzerindedir.

Üçüncüsü, Protestan Ermeniler ile diğer Hristiyan topluluklar hesaba katıldığında yıkımın boyutu daha da büyümektedir. Talat Paşa'nın kendi rakamlarında bu 1.3 milyon insan demektir.

Talat Paşa’nın defteri ise bu gözlemin demografik karşılığını veriyor. Sorun, belgelerin susması değil; belgelerde yazılı olan rakamların küçültülerek, parçalanarak ve birbirinden koparılarak okunmasıdır. Talat Paşa demografik kayıpların asgari sayısı olarak 1.3 milyon insan sayısını bize vermektedir.  Bu bile başlı başına, inkarcı tarihçilerin manipülatif anlatımlarını ve sayılarını boşa çıkartıyor.

(VHY/FY)

20’li yaşlarımın yasını tutuyorum…

Hakkını verdiğim günlerden çok hakkı çalınan günlerim oldu. 15 Temmuz 2016’da darbe girişimin olduğu ortamda 20 yaşımdaki halimle tanıştım ve aynı süreci üniversiteyi kazanmanın heyecanıyla geçirdim. Sokak başı durduran polisleri görmezden gelerek Antalya’da tatil yapmaya çalışıyor ve sınav senesi nedeniyle elimde olan sürgülü telefon yüzünden her köşe başında kriminalize ediliyordum.

Tehdit olmadığımı kanıtlamaya çalışırken bir yandan da akademi ardından başlayacak olan iş hayatımdan önce muhteşem olmasını umut ettiğim tatilimin tadını çıkarmaya çalışıyordum. Hayal kırıklığı olan yazın sonunda pandemi nedeniyle nasıl mezun olduğumu anlamadığım üniversiteme giriş yaptım. Okula girdiğim ilk hafta KHK ile uzaklaştırılan akademisyenlerimiz için eylem yaptık. Büyük tehdit olarak görülen bu eylemimiz sonucu (Yalnızca başımıza huni takıp derse girmiştik) fakültemizin her yanına kameralar yerleştirildi. Kamera da yetmemiş olacak ki kantinde 5 kişiden fazla oturmamız yasaklandı.

Tüm bu yasakların ortasında ilk iş teklifimi aldım ve okulumun ilk yılında üniversitemde çalışmaya başladım. İş hayatına bu hızlı girişim sayesinde geleceğimle ilgili hayallerim daha da büyüdü. Barış muhabiri olacak ve ardından gelecek olan iş teklifi ile reytingi yüksek bir kanalda haber sunacaktım. Hayallerim günden güne renklenirken 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtik. Yıllarca AK Parti’ye muhalefet eden MHP’yi ise iktidarla yan yana görmeye bu yıl başladım ama umudumu kıracak hamleler değildi bunlar. Mutlaka tek adam rejimleri yıkılırdı, sonuçta 14 yıllık iktidar süreci gayet yeterli gibi görünüyordu. Bahçeli de öyle düşünmüş olacak ki 2018’de erken seçime gidildi. Selahattin Demirtaş hapiste olduğu için elimdeki tek seçenek olan Muharrem İnce’ye oy verdim ve seçimi ekran karşısında büyük bir heyecanla takip ettim. Malum olaylar ardı ardına gerçekleşti ve İnce “adam kazandı” diyerek ortadan kayboldu. Milyonlarca kişi gibi ben de dumura uğramıştım.

Olsun, daha gençtim ve ‘Umudum bir şekilde yerine gelir’ diyerek, 2018’de ilk kez örgütlendim. Örgütlenme işlerini yeni yeni öğrenmeye çalışırken 2019’da yerel seçimler oldu ve AK Parti büyükşehirleri kaybetti. Aynı süreçte kariyerime yeni bir sayfa açmak zorunda kaldım. İlk kez torpille işe giren biri nedeniyle kovulmanın tadına vardım ve hemen ardından emeğin sömürülmemesinin ayıp olduğu yerel basında işe başladım. Yoksulluk nedeniyle intihar vakaları ve kadın cinayetleri arttı, emek sömürüsü ise katlanarak büyüdü. 2020 yılına ise Gülistan Doku’nun kaybolması ve pandeminin patlak vermesi ile girdik. Bir kadın kaybolacak ve devlet organları tarafından olay kapatılacak denilse üzücü bir şekilde inanırdım ama herkes eve kapanacak deseler inanmazdım. 2020; işsiz ve evsiz kalanlar, ekmek yapanlar, TikTok’ta dans videoları çekenler ve “sakin ol champ… evdeyim” rezaletinin yaşandığı o sene. Erasmus’a giderim, biraz farklı kültürler görürüm ve ardından iş ararım dediğim senelerdi ama bunların hiçbiri yaşanmadı. Bu hayallerimin ortasında en azından asgari ücret veren bir gazetede çalışıyor ve sokağa çıkma yasaklarında bomboş sokakları çekip gazeteye haber yetiştirmeye çalışıyordum.

Ne yaşadığımı sindiremeden 2021 yılına geldim. Üniversitelerin içinin oyulduğu, öğrencilerin gözaltına alındığı, protestoların polis şiddetiyle geçtiği o garabet senelerden biri. Dolar son gaz tırmanmaya devam ederken ben iyi ki Erasmus’a gitmedim diye kendimi avutuyordum. Sedat Peker ise sahnede yerini aldı ve Süleyman Soylu odaklı ifşalar yapmaya başladı. Tüm bunların üzerine İstanbul Sözleşmesi de 1 Temmuz 2021’de tek adamın sözüyle feshedildi. Hak arayanlara ses olmaya çalışırken bir yandan da hakkımı arıyordum ve “Gazeteci böyle olmaz” eleştirilerine kulak tıkıyordum. Çünkü yanlış giden benim eylemci ve gazeteci kimliğim değil, iktidarın yaptırımlarıydı… Her yıl daha da el artıran iktidar 2022 yılını da elbette boş geçmedi. Ben spora başlayıp artan gelecek kaygılarımı sindirmek isterken Sansür Yasası, Gezi Davası kararı, madenlerde işçi katliamları, kadınların yaşam alanlarının gaspı daha da arttı. Kendime güzel bir 26 yaşı bu yıl da mümkün kılamadım.

Beterin beteri tabii ki varmış… Masa altında üzümler yiyip dilekler dileyerek girdiğim 2023 yılında, doğduğum büyüdüğüm şehirde deprem oldu. Büyük beklentilerim vardı ama ben bir sürü karar ve dileklerimle öylece kala kaldım. Doğup büyüdüğüm şehir yerle bir oldu ve ardı ardına gelen cenaze haberlerine ağlayamıyordum bile. Vücudum bu olaylara korkunç tepkiler verir, bir yerde bayılır, belki aklımı yitiririm diye klişe bazı düşüncelere daldım ama hiçbiri olmadı. Bedenim onca kaybın ortasında sağlıklıydı ve bu benim için utanç vericiydi. Üzerinden geçen 3 yıl bana acıyı halı altına süpürmeyi öğretti ama yetkililerin arsızlığı karşısında daha da yalnızlaşmış hissetim. Yaşadığım birçok olayı ve duyguyu unuttuğum 2023 yılında iş yerim kapandı ve bir kamu kurumunda işe başlamak zorunda kaldım. Mesleğimden uzaklaştım, yine de eylemlere gitmeye kendimi zorladım. 2024 yılının ilk dakikalarında ise yalnızca sağlık ve güvenli ortam dileyebildim…

Yine eksik dilekler dilemiş olacağım ki ölen binlerce insanın acısı yetmemiş gibi 2024’te sokak hayvanları yasası çıktı. Köpekler bir bir sokaklardan toplandı ve şanslılarsa barınağa gönderildi şanslı değillerse de katledildiler. İlk kez evime kediyi bu yıl sahiplendim ve onunla kurduğum bağ hayatta her şeyden önemli hale geldi. Yılın son aylarındaysa arkadaşımın evime atıp gitmesiyle bir kedim daha oldu ve ev halkı tamamlanmış gibi hissettim. Kedilerimin taze maması ve temiz kumu olsun motivasyonuyla çalışıyordum ama her yıl bir öncekinden daha da korkunç şeyler yaşamaya devam ediyordum. Hayatıma müdahale edecek enerjim bitmişti ama 2024’ün daha fantastik gerçekleri de ortaya çıkmaya devam ediyordu. Narin Güran cinayeti, Yeni Doğan Çetesi ve tarihin en yüksek kadın cinayetleri de bu yıl yaşandı. Bahçeli ise barış ve özgürlük Dem Parti ile için el sıkışırken birçok belediye başkanı bir bir gözaltına alınmaya devam etti. Bense depresyonumla baş etmeye çalışıyor ve yıkılmamak için her yönetimi deniyordum. Daha da büyümek için örgütlenmeye devam ederken birkaç kadın arkadaşla Kadın Gazeteciler Derneği’ni kurduk, hemen ardından ise ilk kez festival yaptık. Bu kadar korkunç gündemin ortasında stresli ama en güzel meşgalemiz de bu oldu.

Arada güzel şeyler olsa da ben ‘Daha ne yaşayabilirim?’ diye isyan ederken babamın kanser olduğunu 2025 yılının başında öğrendim. Bir yandan babam için bir şeylere tutunuyor, bir yandan da ülkedeki fantastik gelişmeleri takip ediyordum. Ekrem İmamoğlu tutuklandı ve birçok belediyeye soruşturma açıldı, öğrenciler ise bu kararlara isyan edip barikatları yıkarak eylemler yaptı. Birçok öğrenci gözaltı ve tutuklama ile sindirilmeye çalışırken, Murat Çalık da devlet eliyle adeta öldürülmeye çalışıldı. Sırrı Süreyya Önder’i ise maalesef kaybettik ve ben bunca şeyin ortasında aşık oldum. Aşk sürdürülebilir bir durum değilmiş ama yaşadığımı hissettiğim eylül ayı tüm yıldan güzeldi. Aşkın, depresyonun ve geleceksizliğin ortasına bir festival daha sıkıştırdık ve Uçan Süpürge’yi Mersin’de ikinci kez gerçekleştirdik.

Biraz bulutların üzerinde biraz gergin ve bol emek harcadığım 2025 bir şekilde bitti. 2026 ise babamın tamamen iyileşmesiyle güzel başladı ama aşkı elimde pek tutamadım. Ben de sokaktan bir kedi daha çaldım. Ülke gündeminden de bol bol uzaklaştım, sadece kendime odaklanmaya çalıştım. Kendimle çok ilgilenmek de işe yaramıyormuş ki 30 yaşıma günler kala büyük bir patlama yaşadım ve günlerce yataktan çıkamadım. Tuvalete gitmek ve su içmek dışında yataktan çıkacak motivasyonu günlerce aradım. Ve artık hayatımın geri kalanını birilerinin politikaları nedeniyle çöpe giden onca hayalimin yasını tutmak için geçirmemeye karar verdim. Ülke hala korkunç bir halde ama ben 20’li yaşlarıma veda ederken, 30’larımı yaşamanın telaşına düştüm. Hızlıca geçen 10 yılımı telafi edemem belki ama bu kez dilek ağaçlarına mendil bağlamayacağım…

(AÖ/FY)

Ezberlerin ötesinde, dayanışmanın ortasında

“Gazetecilik dünyanın en güzel mesleğidir; ama ancak bir tutku, hakikate karşı sorumluluk ve sürekli bir çıraklık duygusuyla yapıldığında” Gabriel García Márquez

Staj kabul mailini aldığımda yaşadığım mutluluk, bugün yerini aynı oranda bir burukluğa bırakıyor. Başka bir iletişimin mümkün olduğunu hissettirdikleri için tüm bianet emekçilerine teşekkür borçluyum.

'Ofiste çalışmak' denince aklınıza gelen tüm ezberleri kafanızdan silin; çünkü burası başka hiçbir yere benzemiyor. Burada sadece mesai arkadaşlığını değil; duygudaşlığı, yoldaşlığı ve dayanışmayı görüyorsunuz. İlk gün Vecih ile yaptığımız o ilk staj konuşması, yalnızca bir aylık sürecin değil, inşa etmek istediğim gazetecilik kimliğinin de temel taşlarını döşedi.

Vecih’in bana haber yazımında dikkat etmemi söylediği şeylerden birini hiç unutmayacağım mesela. "Sloganı doğrudan yazmak yerine, haberi okurken sloganın okurun kafasının içinde duyurabilmek tüm mesele" demişti. Çünkü sözcükleri birer slogan gibi sıralamak kolaydı, zor olan, hak ihlaline uğrayanın sesini, edilgenleşmiş veya kriminalize edilmiş cümlelerin arasından çekip çıkarıp okura hissettirebilmekti. Masa başına geçip ana akım medyanın ya da resmi bültenlerin dilini anlamaya başladığımda bu uyarının karşılığını daha net gördüm. Bir haberin dilini dönüştürmek, sadece dil bilgisini düzeltmek değil, bir yaşam hakkını, bir emek mücadelesini yeniden görünür kılmaktı.

Tam da Ryszard Kapuściński’nin dedigi gibi: 'Kötü insanlar iyi gazeteci olamazlar. Sadece empati yeteneği olanlar, başkalarının acısını ve sevincini kendi içinde hissedebilenler hakiki gazetecidir.' bianet mutfağı bana tarafsızlığı ve görünmez kılınan hakikatini gösterdi. Öte yandan söze dökmenin, ajitasyona kaçmadan da sarsıcı bir empatiyle mümkün olduğunu kanıtladı.

Buraya adım attığımda aklımda bir rota vardı: Esas olarak emek ve kadın haberciliği üzerine yoğunlaşacağımı, haberlerimi çoğunlukla bu iki ana eksende üreteceğimi düşünüyordum. Ancak bianet  bana haberciliğin tek bir alana sıkıştırılamayacak kadar katmanlı olduğunu hatırlattı. Haber merkezindeki ekip, kendimi tek bir paranteze hapsetmek yerine her alanda deneyim kazanmamı, farklı hak alanlarında da kalemimi denememi salık verdi.

Bu yönlendirme, bana sınırları zorlama cesareti verdi. Bir gün bir çevre/ekoloji ihlalinin, ertesi gün bir çocuk hak haberciliği ya da kent mücadelesini de gündemime alırken; odağım olan emek ve kadın haberciliğinin de aslında tüm bu alanlarla nasıl iç içe geçtiğini fark ettim. Hak haberciliği, hayatın hiçbir alanını dışarıda bırakmayan bütüncül bir bakış açısı gerektiriyordu.

Bu süreçte mutfakta stajyer-editör ilişkisinden öte, kolektif bir öğrenme pratiğini yaşatan herkese minnettarım. Emek haberlerinde dikkat etmem gereken noktaları bir bir gösteren ve fikir takibi yaparken yoluma ışık tutan Hikmet Adal’a, kadın haberciliğinde özen göstermem gereken yerleri büyük bir heves ve titizlikle aktaran Evrim Kepenek’e, haberlerindeki hassasiyeti ve sonsuz rehberliği için Nalin Öztekin’e, ve tabii ki haberdeki her bir sözcüğe, kaynağa büyük bir titizlikle yaklaşarak haberi yazarken aslında mesleğin özünü öğreten Vecih Cuzdan’a ve her zaman desteği ve neşesiyle yanımızda olan Korcan Uğur’a bir kez daha teşekkür ederim.

Bir aylık bu kısa ama yoğun parantez kapandığında, geriye unutulmaz bir mesleki miras ve dayanışma hafızası kalıyor. bianet'te soluduğum bu iklim, gelecekte kurmak istediğim gazeteci kimliğimin pusulası olacak. Sesini duyuramayanların sesi olmak, slogana sığınmadan hakikati anlatabilmek için çalışacağım artık. Başka bir iletişimi mümkün kılan herkese sevgi ve minnetle.

(SG/FY)

Büyük vatan uğruna

2027 senesi, doktor, yazar, siyasetçi, diplomat, ideolog, devrimci, gerilla Ernesto “Che” Guevara’nın 60’ıncı ölüm yıldönümü. Gelecek sene bizi neler bekliyor bilinmez lakin tamamlanması takriben 20 yıl sürmüş Che Guevara: Son Yoldaşlar (Les survivants du Che/Che Guevara: The last companions) adlı belgesel Marksist devrimci ve gerilla lideri Che Guevara Bolivya askerleri tarafından yakalandığında yanında olan yoldaşlarından hayatta kalıp kaçmayı başaranlara odaklanıyor.

Geçen Mayıs ayındaki Cannes Film Festivali’nde gösterilmiş olan 2026 Fransa yapımı 98 dakikalık sürükleyici belgesel, zengin arşiv görüntüleri, çarpıcı fotoğraflar ve muhtelif belgeler dışında çetrefilli hadiseyi animasyon, muhteşem coğrafya çekimleri ve değerli röportajlarla da seyirciye birebir  yaşatıyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı hanesinde adını gördüğümüz Christophe Dimitri Réveille gönülden bağlandığı mevzuyu hak ettiği hürmet çerçevesinde aktarırken insanın içine ister istemez tekrar hüzün çöküyor; bir yandan da ziyadesiyle ikna edici sinema eseri ruhumuzdaki mücadeleci kıvılcımlar sayesinde direnişin daima süreceğine dair ümidimizi de tetikliyor.

1959’daki zaferle kutlanan Küba Devrimi’nin ardından “Büyük Vatan” olarak adlandırdığı Latin Amerika’nın birleşmesi ve emperyalizmden kurtarılması için giriştiği misyon, gezegen çapında isyanın sembolü hâline gelecek Che’nin 1967 yılında Bolivya’da ordu mensupları tarafından öldürülmesiyle sekteye uğrayacaktı.

Karşı kültürün halen popüler olmayı sürdüren figürü Che Birleşmiş Milletler’de ezilen dünya halklarını kastederek “Bu büyük insan kitlesi YETER demiş ve yürüyüşüne başlamıştır…” cümlesini gururla sarf etmişti. Karizmatik Che gezegenin güney yarım küresinin, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın kapitalist emperyalizme karşı tek vücut olması gerektiğini savunuyordu.

Bolivya’nın askerî lideri René Barrientos’un emriyle kahpece öldürüldüğünü öğrenen yoldaşlarının ilk verdikleri karar tahmin edilebileceği gibi, mücadeleyi asla bırakmayacaklarına ve bunu son fertleri hayatta kalana kadar sürdüreceklerine dairdi. Belgeselde müthiş firardan sonra da hayatlarına nasıl devam ettiklerini, buruk sevincin yanısıra hüsranlar da yaşadıklarını, lakin emperyalizme karşı gerilla ruhunu asla terk etmediklerini görüyoruz.

Peki, ABD’nin günümüze kadar her türlü devrimci faaliyeti söndürmeye and içtiği Latin Amerika’da gene soytarı kılıklı diktatörlerin çoğaldığını görmenin kösteklenmişliği bir yana, Donald Trump’ın iyice daralttığı ilmiği tamamıyla sıkmaya girişip ara seçimde milliyetçi oyları toplayabilmek amacıyla kronikleşmiş Küba meselesini askerî bir operasyon, hatta işgalle sonuçlandırmasına şaşırır mıyız?

Her şeye rağmen şefkatli belgesel

Belgeselin zengin anlatım dili, esas kahramanlarımızın akli melekeleri gayet yerindeyken verilmiş röportajlarla taçlandırılıyor. Keskin hafızaları mazilerinde üstlenmiş oldukları misyonun asaletine yaraşır ölçüde canlıyken, dinamiklerin gözümüzde canlanabilmesi için gerekli her türlü teknik, coğrafi, sosyal ve psikolojik malumatla zenginleştirilmiş şekilde, ayrıca objektif bakış açılarını daima muhafaza ederek kameraya konuşmalarını samimiyetle yapıyorlar.

Dramatik hadiselerin peş peşe geliştiği belgeselde, tanıdıkça ahlaki duruşlarından hiç şüphemizin kalmadığı yoldaşlar Pombo, Urbano, Benigno, Inti, Dario ve El Ñato hakkında genel malumat sahibi olduğumuz gibi başlarına gelen fazlasıyla zorlayıcı hadiseleri ekipten biriymişçesine adeta tenimizde hissediyoruz. Sonuçta Şili’ye kadar uzanan zorlu coğrafyada, 3 bin kilometreye yaklaşan ve beş ay sürmüş, ordunun peşlerine takıldığı, teyakkuza geçmiş devletin başlarına ödül koyarak halkı “av”a dahil ettiği çetin bir firardan bahsediyoruz. Aralarında bazılarının köklerinde devrimcilik bile yok aslında; bilhassa kırsal kesimde haksızlığa, ordu mensuplarının agresyonuna, yağmasına uğramalarının, evlerinin yakılmış olmasının acısı mücadeleye katılmalarının esas motivasyonu oluşturuyor. Öyle ya, tiranlığa karşı mücadele etmek hepimizin boynunun borcu değil miydi?

Firar sırasında kendilerinden sayıca ve donanım açısından üstün olan ordu mensuplarıyla çatışmaları ve bir kayıp vermeleri dışında yollarına devam edebilmeleri halk arasında adeta mitolojik kahramanlara dönüşmelerine bile yol açmıştı. Lakin Deadline’dan Matthew Carey’nin dediği gibi, Che mitolojisini cilalamak üzere tek taraflı bir hikâyeyle daha karşı karşıya değiliz katiyen.

Lakin gerilla disiplini ve etiği hususunda seviyeli bir brifing almadığımızı da söyleyemeyiz. Küba’ya dönüp yaşananları Fidel Castro’ya birebir aktarma ülküsüyle kaçmaya başlayan 6 kahramanımız birbirinin mesuliyetini zincirleme bir nizam hâlinde üstleniyor. Yaralanan bir yoldaş yürüyebilecek vaziyetteyse sorumluluğunu taşıyan ona yardımcı olmakla mükellef; yürümeye devam edemeyecek kadar ağır yaralıysa misyonun halele uğramaması için onun hayatını almakla da!

Gezegen çalkalanıyor

Geniş spektrum, kaçırılmaması gereken nadide belgeselin yalnız estetik yaklaşımıyla kısıtlı kalıyor sanmayın. Film boyunca jeopolitik atmosferi de derinlemesine soluduğumuza sizi temin ederim.

Yaralı Che’yi askerler tarafından hapsedildiği köyden kurtarma ihtimali olan 6 yoldaşın basiretinin bağlanmasına yol açmış yanıltıcı radyo yayınından kaçış sürecinin dünya çapında duyulmasına; soğuk savaş döneminde günümüzden çok daha ilkel olsa da enformasyon ve propaganda savaşlarına layıkıyla intibak ediyoruz. Küba kökenli CIA ajanı Félix Rodriguez’in yoldaşları yakalama operasyonundaki rolünü veya Bolivya ordusunu hemen eğitmeye soyunmuş ABD’nin özel harekât kuvveti Yeşil Bereliler’in ülkeye sızmasını tartışmaya bilmem gerek var mı?

Belgeselde gerillaların peşine düşmüş ordunun başındaki komutan Gary Prado olanları kendi bakış açısıyla tane tane aktarırken meseleye iki taraftan bakmak şansına da erişmiş oluyoruz.

Bolivya diktatörü Barrientos’un Che gibi mühim bir şahsiyete ne yapacağını bilemeyip, ölüsünün canlısından çok daha tehlikeli olduğu daha anlaşılmadan yaralı gerilla liderinin öldürülmesine yönelik emri vermesi ve bunun çatışma sırasında meydana gelmiş bir vaka gibi gösterilmesini istemesi de kahpeliğini teyit ediyor.

Bu arada rejim karşıtı faaliyet sürdürmekten dolayı Bolivya’da tutuklananlar arasında devrimci Arjantinli ressam Ciro Bustos ve bilhassa Fransız felsefeci, gazeteci ve akademisyen Régis Debray de belgeselin yörüngesine girip uzun süre bizimle kalıyor. Fransa tedirgin oluyor, Jean-Paul Sartre sol kesimi ayaklandırıyor;  André Malraux devreye girenlerin arasına katılıyor. Asker kökenli de olsa Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle Bolivya’daki meslektaşını gizlice arayıp Régis Debray’ye münasip görülen idam cezasının 30 yıl hapis cezasına çevrilmesini mümkün kılıyor.

Filme derinlemesine nüfuz etmemizin nedenlerinden biri de üst ses olarak dinlediğimiz meşhur aktör Vincent Lindon’un ikna edici okuması diyebilirim. 

Assolist Allende

Görüntülerine doyamadığımız coğrafyanın ve ayrıca yüksek rakım ikliminin çetin şartları firarilerimizin zaten zorlu parkurunu neredeyse imkânsızlaştırırken Bolivya’da kalmayı tercih edenlerin dışında daralmış ekip yerli rehberler El Negro ve Vilca’nın eşliğinde Şili’ye varıyor.

O zamanlar daha Başkan yardımcısı olan Salvador Allende’nin özgürlükçü tesiri kendini anında gösteriyor ve kaçaklar devlet himayesine alınıyor. Lakin Küba’ya gitmelerini sağlamaya yönelik girişimleri sekteye uğruyor, çünkü ellerindeki uçaklar Bolivya’yla Küba arasındaki mesafeyi aktarma olmadan katedemeyecek kadar zayıf. Bu arada Peru ve Ekvador da aktarma yapıldığı taktirde Bolivya ile olan anlaşmaları icabı uçaktakileri tutuklamaya niyetli.

Allende onlarla Okyanus kıyısındaki Iquique’de buluşuyor, yakınlık gösterip kaynaşıyor. Şili Cumhurbaşkanı Eduardo Frei Moskova’yla görüşüyor, Kremlin Paris’le görüşüyor ve bir zamanlar dahil olduğu direniş ruhuna uygun olarak De Gaulle bir kez daha özgürlük mücadelesine iştirak ediyor. Yolladığı askerî uçağa herhangi bir aksilik olur ihtimaliyle, garantör misali Allende de biniyor; önce Paskalya Adası’na, oradan Tahiti’ye, Nouméa’ya, Sidney’e, Sri Lanka’ya, Addis Ababa’ya hep beraber uçuyorlar. Allende belki de ortalığı neşelendirmek için gökteyken aniden gitar çalmaya karar veriyor; Küba sefiri Baudilio Castellanos da ona uyarak kendi gitarını konuşturup her beraber şarkı söylemeye koyuluyorlar: “Guantanamera…”. Paris’e vardıktan sonra Prag’a, Prag’dan Moskova’ya, oradan da Küba’ya ulaşıp akabinde bazılarının hayal kırıklığı yaşamasına yol açan heybetli Castro’ya olanları aktarıyorlar. Aradan geçen zamana rağmen belgeselde şahit olduklarımız dünmüş gibi canlı; dünyanın o dönemdeki hâli insanda nostaljik bir tat bıraksa da yoldaşlık mefhumu filmin şefkatli ve oyuncaklı estetiği sayesinde günümüzde de gerçekleştirilebilir bir değer olarak kapı gibi karşımızda!

Belgeselde ezik oldukları için iktidardan yana davranan ihbarcılar da var, hayatı ciddiye alıp risklere rağmen tavrını koymayı bilenler de.

Sonuçta, kameranın özneleri olmalarına rağmen poz vermeyen, gaza gelip yaptıklarıyla böbürlenmeyen, hür bir dünya adına pragmatik ve mütevazı olmayı benimsemiş kahramanlarımızın asla rehavete kapılmama çağrısına kulak vermekte fayda var!

(RL/FY)

Savaş: Eğitimin başarısızlığı - II

Eğitim için belki de en büyük meydan okuma çoktan karşımızda: yapay zeka devrimi. Yuval Noah Harari (İsrailli tarihçi, Kudüs İbrani Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesi, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi kitabının yazarı) ilk sanayi devriminde makinelerin öncelikle bedensel emeğin yerini aldığını hatırlatır. İşlerini kaybeden insanlar, zamanla ekonominin yeni alanlarına, özellikle de elden çok zihin gerektiren hizmet sektörüne kaydı. Ama bugün durum farklı. Yapay zeka mekanik işle sınırlı değil; yakın zamana kadar tamamen insana özgü sayılan bilişsel etkinliklere de giderek daha fazla yayılıyor. Algoritmalar artık metin yazabiliyor, veri analiz edebiliyor, görüntü üretebiliyor ya da karar verebiliyor.

Savaş: Eğitimin başarısızlığı - I
Savaş: Eğitimin başarısızlığı - I
8 Ağustos 2026

Bu yeni gerçeklikte soru yalnızca hangi mesleklerin kaybolacağı değil. Daha derin soru, bu meslekleri kaybeden insanların nereye yöneleceği. Aynı zamanda yeni bir yanılsama beliriyor: Eğitimin teknolojik araçlara doğrudan erişimle yer değiştirebileceği yanılsaması. Bugün birçok genç için “öğrenme”, bir yapay zeka platformunda hesap açmak ve onunla durmadan etkileşime girmekle özdeşleşiyor gibi görünüyor. Bir ödeve ya da öğretmenin sorduğu bir soruya hızla üretilen bir yanıt, bilgi yanılsaması yaratıyor; oysa gerçekte düşünme sürecini atlıyor. Ama eğitim, yanıtın hızı değildir. O yanıta varana kadar geçen yol, şüpheler ve hatalardır. Gerçek öğrenme zaman, başarısızlık ve yeniden başlama gerektirir. Hata gerektirir. Öğrencilerin denemesi, düşünmesi, başarısız olması ve yeniden denemesi gerekir. Öğretmenler, öncelikle öğrencileri eğitim sürecine dahil etmeli, gerekirse hatayı bile ödüllendirerek şu mantığı teşvik etmelidir: varsayım – deney – doğrulama – başarısızlık – yeni varsayım.

Bu süreç olmadan bilgi kişisel bir kazanım değil, yalnızca dışsal bir bilgi parçası olarak kalır. Eğitim otomatik bir yanıt değildir; zihnin zahmetli bir şekilde yetiştirilmesidir.

*Buffon'un iğneleri, π'yi ölçmenin bir başka yöntemi.

Böylece şu soru ortaya çıkıyor: İnsanlık π sayısının trilyonlarca ondalık basamağını hesaplayabiliyor ve dünyayı dönüştüren teknolojiler üretebiliyorsa, neden hâlâ şiddeti siyasi bir araç olarak reddeden toplumlar inşa edemiyor?

Savaş yalnızca diplomasinin değil, eğitimin de başarısızlığıdır.

Eğitim tarihsel bilinci, ötekini anlamayı ve propagandaya karşı eleştirel tutumu daha derinden geliştirebilseydi, belki toplumlar çatışma mantığına karşı daha etkili direnç gösterirdi. Tarih, savaşın çarpışmalar başlamadan çok önce -okul kitapları, ulusal anlatılar ve dünyayı “biz” ve “ötekiler”e bölen kamusal söylemler aracılığıyla- hazırlandığı örneklerle doludur. Savaşlar genellikle önce dilde ve düşüncede başlar, savaş alanlarına ulaşmadan çok önce. Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa'yı silahlandıran milliyetçilikten günümüzün siyasi propaganda biçimlerine kadar, toplumlar sık sık -açık ya da örtük biçimde- çatışmayı siyasetin doğal devamı olarak görmeye eğitiliyor. Eğitim barışı garanti edemez; ama nefret retoriğine karşı daha şüpheci, başka yollar arayabilecek yurttaşlar yaratabilir.

Selanik’te, Eratosthenes’in tarihi deneyinde Dünya’nın yarıçapının ölçümü.

Bir çağrı belki de bu gayriresmî π günü, yazın ortasında bir kelime oyunundan fazlası için bir vesile olabilir. Yaz tatilinin ortasında bile, yaz okullarında, çocuk kamplarında ya da sadece bir ev bahçesinde, ebeveynler ve öğretmenler çocuklarla birlikte basit geometrik yöntemlerle π'yi ölçebilir, insan düşüncesinin binlerce yıldır dünyayı anlamaya nasıl çalıştığını uygulamalı olarak keşfedebilirler. Her yıl, 21 Haziran yaz gündönümünde de, Eratosthenes'in Dünya'nın yarıçapını ölçtüğü tarihi deneyi -tam olarak onun yaptığı gibi, yılın aynı döneminde, 2.200 yıl önce- tekrarlayabilirler. Ama bu etkinliklerin kitaplarla ve defterlerle sınırlı kalması gerekmiyor.

Mahallelerde ve şehirlerde açık etkinliklere vesile olabilirler: kamusal sunumlar, tartışmalar, hatta barış yürüyüşleri ya da bilimin toplumdan ayrı var olmadığını hatırlatan başka kolektif girişimler. Eğitim, bilgiyi dünyaya karşı sorumlulukla birleştirdiğinde gerçek anlamını kazanır. Resmî Dünya Matematik Günü'nün, 14 Mart'ta, en etkileyici yanı küresel boyutudur. Aynı gün, farklı kıtalardaki okullarda ve üniversitelerde, öğrenciler ve öğretmenler aynı problemle, aynı sayıyla, dünyayı anlama arayışıyla uğraşır. Jeopolitik gerilimin endişe verici bir sıklıkla geri döndüğü bir çağda, her yıl gezegendeki etkinlikleri gösteren harita, bilimin hâlâ insanlığın ortak dili olarak işlev görebileceğini hatırlatır. Antik Yunanistan'da Olimpiyat Oyunlarının çatışmaları kesintiye uğratan kutsal ateşkesle birlikte anılması gibi, uluslararası bilimsel işbirliği de insanların sınırların, ideolojilerin ve karşıtlıkların ötesinde buluşabileceği alanlar olduğunu hatırlatır. Matematik, belki de başka herhangi bir insan yaratımından daha fazla, siyasetin çoğu zaman böldüğü yerde bilgi arayışının birleştirebileceğini gösterir.

Uluslararası Matematik Günü'nün 2026 küresel etkinlik haritası (idm314.org).

Yine de bilginin ve uluslararası işbirliğinin açtığı olanaklara rağmen, tarih sık sık kendini tekrar ediyor gibi görünüyor. Belki de bu yüzden Nikos Gkatsos'un dizeleri hâlâ acı verecek kadar güncel geliyor. Bu, dünyayı değiştirebileceğine inanan, efsanevi denizci Sinbad'ın soyundan gelen genç bir doğu prensinin efsanesidir. Musul'dan Basra'ya bir yolculuğa çıkar, bedeviler onu izleyeceklerine yemin eder, ama hükümdarlar onu bir asi gibi avlar ve sonunda darağacına götürür.

Şarkının sonunda, Allah'ın kendisi tahtından ona dünyanın değişmediğini, her zaman ateş ve kılıçla ilerlediğini söyler: “İyi geceler Kemal, bu dünya asla değişmeyecek… İyi geceler - meğer ki bir gün eğitimin yalnızca müfredat bilgisini aktarmak için değil, dünyayı değiştirebilecek yurttaşlar yetiştirmek için var olduğuna karar verelim.” Belki de sonunda ilk adım en basiti olacaktır. Her savaşın, aslında, bir iç savaş olduğunu anlamak. Savaş alanlarında gerçek anlamda “yabancılar” yoktur, yalnızca ortak kaderini unutmuş insanlar vardır. Hepimiz aynı insanlığın üyeleriyiz, kendi yarattığımız bir tehditten -iklim değişikliğinden- korumamız gereken ortak bir evin sakinleriyiz. Eğitimin bugün sunabileceği en büyük ders belki de budur - “öteki”ni nasıl yeneceğimiz değil, “öteki”nin aslında var olmadığını nasıl kabul edeceğimiz. 

Kaynaklar

  • Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi.
  • Georges-Louis Leclerc, Kont de Buffon, “Buffon'un iğneleri” olarak bilinen olasılık deneyi.
  • Eratosthenes, Dünya'nın çevresini ölçen tarihi deney.
  • Nikos Gkatsos, “Kalinihta Kemal” (İyi Geceler Kemal) (şarkı).
  • Uluslararası Matematik Günü, küresel etkinlik haritası: idm314.org.

(PP/FY)

Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil toplumun değişen düşünce biçimi - II

Her ne kadar insan bize “eşref-i mahlukat” olarak sunulmuş olsa ve hayvanlar sadece insan için varmış gibi bir algı yaratılsa da Kur’an’da hayvanlarla insanların eşit görüldüğüne dair bir çok ayet var. En temelde karşımıza çıkan ayet ise En’âm /38: “Yer yüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş türü yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar...”

Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil değişen düşünce biçimimiz - I
Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil değişen düşünce biçimimiz - I
8 Ağustos 2026

Hayvan ve insanı eşitleyen bir yaklaşım

Ayette yer alan “sizin gibi ümmettirler” yaklaşımı konuyu varlık zemininde ele alarak hayvan ve insanı aynı kategoride değerlendiren, eşitleyen bir yaklaşım. Yine bir çok ayette bitki, yiyecek, su vb. şeyleri Allah’ın aralarında hiçbir ayrım gözetmeksizin insan ve hayvan için yarattığı belirtilmekte ki bu ayetler, yine insan ve hayvana aynı değerin verildiğini, bir anlamda eşitlendiğini göstermesi bağlamında önemli. Nâziât/33. Ayet’te yer alan: “Bütün bunları Allah, sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için yaptı” ifadesi; Furkan/49. Ayet’teki: “O suyla ölmüş topraklara hayat bahşeder; yarattığımız nice hayvanların ve insanların su ihtiyacını karşılarız” ifadesi; Tâ-Hâ/ 54. Ayet’teki: “O bitkilerden hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice dersler, nice deliller vardır” ifadesi; Secde/27. Ayet’teki: “Hiç görüp düşünmezler mi ki, biz suyu kupkuru topraklara gönderiyoruz da, onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yiyecekleri ekinler çıkarıyoruz” ifadesi; Fâtır/28. Ayet’teki: “İnsanlar, yerde yürüyen canlılar ve sağmal hayvanlar da aynı şekilde çeşit çeşit renklerdedir” ifadesi, Kur’an’ın insan ve hayvana aynı eşitlikte önem verdiği bağlamında değerlendirilebilecek ayetlerden.

Hûd/40 ve Mü'minûn/ 27. Ayet’te geçen Nuh kıssasında, Nuh’a “her cins hayvandan birer çifti gemiye alması gerekliliği” nin belirtilmesi de yine bu insan-hayvan eşitliği bağlamında değerlendirilebilir. Hayvanların nesillerinin tufanla birlikte yok olması ve nesillerinin korunması için onlardan da çift çift gemiye alınması istenmektedir.

Kur’an’da Kehf Suresi’nde mağaraya sığınan inançlı gençlerden söz edilirken köpeklerinden söz edilmesi de Kur’an’ın insan-hayvan eşitliğine gönderme olarak kabul edilebilir. Bu durum:

Kehf/18. Ayet’te “Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.)...”,

Kehf/22. Ayet’te ise: “Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: ‘Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler. Yine, ‘Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir’ diyecekler. Şöyle de diyecekler: ‘Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir.' De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir...” diye ifade edilir.

İnsan hayvan eşitliği kuran bir kıssa ise A’raf /77-78, Kamer/27, İsra/59, Şuara/155-158, Şems, 91/13 gibi ayetlerde yer alan Salih Peygamber ve devesinin anlatıldığı kıssadır. Şuara/155-156. Ayet’e göre: Semûd kavmine, bir deve gönderilir. Salih peygamber kavmine deveye karşı iyi davranmalarını öğütleyip onlara: “Şu bir dişi devedir. Onun su içme hakkı var. Belli bir günde su içme hakkı da sizin. Ona kötülükle ilişmeyin. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar...” der. Kuyudan çıkan suyu, bir gün deve bir gün diğer insan ve hayvanlar içer. Böyle bir süre devam edilir. Deve, su içmesi gereken günlerde kuyunun tüm suyunu içer, geriye hiçbir şey kalmaz. Buna dayanamayan insanlar çareyi deveyi öldürmekte bulurlar. Deve öldürülünce Allah gazaba gelir ve Semûd halkını yok eder. Bu kıssada da görüldüğü gibi suyu içme hakkı, deve ve insanlara eşit veriliyor.

Kur’an’da hayvanlara eziyet büyük bir suç

Salih Peygamber ve devesinin anlatıldığı kıssa aynı zamanda hayvanlara eziyet edilmemesi ile ilgili. Kıssanın sonunda görüldüğü gibi bu hakkı ihlal ederek deveyi öldüren halk, Allah tarafından yok edilerek cezalandırılıyor.

Kur’an’da hayvanlara dair yer alan bir diğer konu hayvanlara eziyet edilmemesi gerektiği, bunun büyük bir günah ve suç olduğu. Neslin devamıyla ilgili değerlendirilebilecek Bakara/205. Ayet’te: “O inkarcı kişi hakimiyeti eline alır almaz, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ürünü ve nesli yok etmeye çalışır. Halbuki Allah fesadı sevmez” denilerek genel olarak canlılara zarar veren, yeryüzünde canlı neslini yok edenler kınanıyor.

Bu ayette tasvir edilen insan tipi güzel sözlerle insanları etkileyip, sonrasında yeryüzünde bozgunculuk yaparak ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Günümüz koşullarında hiç birimize yabancı olmayan bir insan tipi... Klasik yorumcular ayette geçen “nesl” kelimesine tefsirlerinde “insan neslini” ifade eder şekilde yer verse de daha sonraki yorumcular kelimeyi “asıl” ve “geniş” anlamıyla ele alıyorlar. Kelime Arapçada “soy, evlatlar, bir canlı türünün ardı ardına gelen kuşakları” anlamıyla tüm canlıları içeriyor. Nitekim “hars ve nesl” yani, ekin ve soy kelimelerinin bir arada kullanılması da nesl kelimesinin tüm canlıları ifade ettiğini gösterir ki canlı neslini yok edenleri Allah’ın sevmeyeceği belirtiliyor.

Karıncayı bile incitmemek

Neml Suresi 18-19. Ayet de hayvanlara zarar verilmemesiyle ilgili. Süleyman Peygamberin ordularıyla geçerken bir karınca sürüsüne rastlar. “Karınca vadisine geldiklerinde bir karınca şöyle seslendi: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler.’ Bunun üzerine Süleyman, karıncanın sözüne güldü ve dedi: ‘Rabbim bana ve ebeveynime lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağın hayırlı ve barışçıl bir iş yapmama imkan ver. Ve rahmetinle beni iyilik ve barışı seven kullarının arasına sok’ dedi.” “Karıncayı bile incitmemek” deyimiyle ne güzel de örtüşüyor.

Kur’an’ın emirleri yanında bir çok hadiste de canlılara zarar verilmemesi söylenir. Cinsel tacizde bulunmak, onları belli yerlerde hapsetmek, yemek ve içmekten mahrum etmek, yaralamak, dövüştürmek vb. hayvanlara işkence olarak değerlendirilen tüm kötü davranışlar kesinlikle yasaklanır. İbn Hanbel’in naklettiği bir hadise göre peygamber “Allah, hayvanlara işkence yapanlara lanet etmiştir” der. Müslim ve Ebu Davud’un nakline göre hayvanların hedef tahtası olarak kullanılması lanetlenir. Buhari, Müslim, İbn Mâce vb. sahih hadis nakledenlerin bildirdiğine göre peygamber: “İçinde ruh bulunan hiç bir şeyi atış hedefi olarak kullanmayın” der. Abdullah bin Amr’dan nakledildiğine göre, Peygamber “Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha küçük bir canlıyı haksız yere öldürsün de yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!” der.

Hayvana eziyet en çirkin üç günahtan biri

Bu Hadislerde de belirtildiği gibi canlılara eziyet etmek, her hangi bir canlının yaşam hakkını elinden almak en büyük cezayı gerektiren suçlardan, günahlardan. Nitekim İmam Cafer-i Sadık’tan nakledilen bir rivayette bu durum açıkça dile getirilir: “En çirkin günahlar üç tanedir: Hayvanların öldürülmesi, kadının mehrinin kendisine verilmemesi ve işçiye emeğinin karşılığının ödenmemesidir.”(el-Hurru’l-Amili, VIII/397)

Peygamberin kendi hayatında hayvanları çok sevdiğine dair bir çok bilgi de karşımıza çıkar. Vâkidî’nin aktarımına göre peygamberin, ordusuyla birlikte Mekke’ye giderken bir dişi köpeğin yavrularını emzirdiğini ve onları korumaya çalıştığını gördüğü, ordunun köpeğe ve yavrulara zarar vermemesi için Cuay b. Surake adındaki birini orada nöbetçi olarak görevlendirdiği söylenir. Ayrıca, Tirmizi’nin aktarımına göre kedileri kucağına alarak onlarla oynayan ve hayvan sevgisiyle meşhur olan Ebu Hureyre’ye “kedicik babası” ismini verir ve İbn Hanbel’e göre kediyi ev hayvanlarından sayar. Görüldüğü gibi hem İslam’ın birincil kaynağı Kur’an’da hem de ikincil kaynak olması nedeniyle Kur’an’la uyumlu olması gereken hadislerde bırakın hayvanları katletmeyi onların incitilmesine bile yer yok. Hatta zaman zaman insan-hayvan eşitliğine dair ayetler var. Öyleyse bu öfke, bu kara propaganda neden? bu öfke, bu kara propaganda neden?

Çünkü mesele tamamen politik. Bu yasanın temelinde ekonomik krizin, derinleşen yoksulluğun ve kamusal güvencesizliğin gerçek sorumlusu olan egemenlerin, kitlelerin biriken öfkesini kendilerinden uzaklaştırmak istemesi var; bu yasanın temelinde, egemenlerin en güçsüz olarak ilan ettiklerine yönelik şiddeti meşrulaştırması ve örgütlemesi, örgütlü şiddet var; bu yasanın temelinde kadına, çocuğa, işçiye, göçmene, engelliye yapılan şiddetin ilk adımı var; bu yasanın temelinde sınıf farklılıklarının meşrulaştırılması, yeni bir sermaye ağının yaratılması var; bu yasanın temelinde toplum arasındaki giderek büyüyen ekonomik açının meşrulaştırılmasının ilk adımı var; bu yasanın temelinde itaat kültürünü yerleştirmek var; bu yasanın temelinde cezasızlık algısını güçlendirerek toplumsal şiddetin artmasına zemin hazırlamak var; ve en somut biçimde bu yasanın temelinde kamusal alanın dönüşümü ve soylulaştırma politikaları var.

Soylulaştırma politikalarıyla lüks konut projeleri, modern kafeler ve AVM yapılacak alanlar için sokakta yaşayan hayvanlar, mülk değerini düşüren ve kentin sözde “gelişmişlik” imajını zedeleyen birer görsel/fiziksel kirlilik unsuru olarak kodlanıyor. Sokaklar, bu politikalarla sokak hayvanları ve mahalle sakinlerinin ortaklaşa paylaştığı “müşterek” alanlar olmaktan çıkarılıp “steril” ve kontrol edilebilir tüketim koridorlarına dönüştürülmek isteniyor. Kentler sadece sokakta yaşayan hayvanlardan değil yoksul insanlardan da arındırılarak tamamen sermayenin ve üst sınıfların tüketim tarzına uygun hale getirilmeye çalışılıyor. Sokakta yaşayan hayvanlar, birer “maliyet kalemi” ve “hizmet yükü” görülüyor. Üretime ve tüketime doğrudan katılamayan yaşlılar, engelliler, güvencesiz göçmenler, evsizler ve kent yoksulları da sistemin gözünde maliyet kalemi ve hizmet yükü. Dolayısıyla gözden en kolay çıkarılabilecek bir “artık nüfus” konumundalar.

Ekonomik krizin, derinleşen yoksulluğun ve kamusal güvencesizliğin gerçek sorumlusu olan egemenlerin, kitlelerin biriken öfkesini kendilerinden uzaklaştırmak istemesi nedeniyle sesini çıkaramayacak, kendini savunamayacak en zayıf halkayı “baş düşman” ve “tüm kötülüklerin kaynağı” ilan etmesi çok doğal. Hayvanlar sokakların güvensizliğinin tek sebebi; göçmenler işsizliğin tek nedeni; hak arayan işçiler düzen karşıtı, hak arayan kadınlar ise aileyi bozmaya çalışan odak olarak kodlanıyor.

Tüm bu politik arka plan nedeniyle toplumun % 85’i bu katliam yasasına karşı olduğu halde insanları kutuplaştıran, nefreti körükleyen yasa çıktı. Her gün sokakta yaşayan hayvanların toplanması, eziyet edilmesi ya da öldürülmesiyle ilgili bir haber okuyor ya da buna birebir tanık oluyoruz. Kamusal alanda acı çeken ve öldürülen canlıları görmeye alışan bir toplum, insan odaklı hak ihlallerine ve adaletsizliklere karşı da tepkisizleşir. Şiddet eşiği düşerek gücün ve otoritenin zayıf olanı yok etmesi meşrulaşır. Aslında tehlikeli olan sokakta yaşayan hayvanlar değil toplumun değişen düşünce biçimi; cezasızlık algısıyla artan şiddet kültürü. Herkes biliyor ki: “Tek çözüm: Kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat.”

Madem tüm olumsuz propagandalar hadislere dayandırılıyor, o zaman sözümüzü İbn Mâce tarafından nakledilen peygamberin şu sözüyle noktalayalım: “Hayvanlar olmasaydı semadan yağmur inmezdi!”

(AK/FY)

Feminist bir tahayyül olarak utancın taraf değiştirmesi

Gisèle Pelicot’nun davasını ilk kez 2024 yılının sonlarında duydum. Derste bir öğretmenimin “etik” konusundan bahsederken davadan örnek vermesiyle Gisèle’i ve davasını hemen internette aratmıştım. Haberleri ve hakkında çıkan yazıları okurken karşıma çıkan bir cümle, erkek egemen dünyaya bakış açıma yeni bir boyut kazandırmıştı: “Utanç taraf değiştirmeli.”

Bugüne kadar yakın çevremde ve medyada gördüğüm, kadın olarak dünyaya geldiğimiz andan itibaren deneyimlediğimiz erkek tahakkümüne, erkek egemenliğine ve erkek şiddetine karşı, ister istemez kendimizi suçladığımız, “Neyi farklı yapabilirdim?” diye düşündüğümüz zamanlar oluyor. Bilinçaltımıza ve dünyaya hükmeden patriyarka kadınların kendi benliklerine bakış açılarını da işgal etmiş durumda!

Fakat “utanç taraf değiştirmeli” cümlesi, erkek şiddeti hakkında çok basit bir şey söylüyordu: “Biz kadınlar neden utanalım?”

Gisèle’in hikâyesinde okuduğum bu cümle, bugün bile kendimle kurmaya çalıştığım feminist ilişkinin temel taşlarından biri oldu. Bu yüzden, fikrimce, Yaşama Övgü’yü yalnızca Gisèle Pelicot’un yaşadıklarını anlattığı bir kitap olarak değil, kendini “aktif bir özne”olarak yeniden inşaa eden, maruz bırakıldığı tecavüzlerden ve şiddetten ibaret olmadığını gösteren bir kadının mücadelesi olarak okudum.

Dolayısıyla, Gisèle’in tecavüz davasını “anonim bir mağdur” özneden “kimliği açık bir tecavüz kurtulanı” öznesine dönüştürmesi aynı zamanda bir kadının kendisine bakışını da değiştiriyordu. Erkeğin psikolojik, ekonomik, fiziksel ve cinsel şiddetine karşı utancı, kötülüğü ve suçu amasız ve fakatsız biçimde faile atfetmek, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de onarabilecek bir başlangıç noktasıydı. 

Gisèle’in hikayesi

Gisèle yıllar boyunca eski eşi Dominique tarafından uyutularak yabancı erkekler tarafından tecavüze uğradı. Dominique’in verdiği ilaçlar ve uyuşturucular nedeniyle hafıza sorunları yaşarken yalnızca “hasta” olduğunu düşünmüştü. Bir gün Dominique’in bir alışveriş merkezinde kadınların etek altı görüntülerini çekerken yakalanması ve polis tarafından telefonunun ve bilgisayarının incelenmesiyle, Gisèle’in yaklaşık dokuz yıl boyunca yabancı erkekler tarafından tecavüze uğratıldığı ortaya çıktı.

Gerçekleri öğrendiğinde Gisèle, aynı zamanda yıllardır kendi hayatı hakkında bildiği şeylerin gerçek olmadığını fark etti. Kendisini hasta zannettiği yıllar, bedenindeki değişiklikler, hafıza kayıpları, hayatındaki boşluklar ve Dominique’e duyduğu güven bir anda karmakarışık bir hal almıştı. Gerçeği öğrendikten sonra, yalnızca geçmişi açığa çıkarmakla değil, kendi geçmişini yeniden yazmaya başlamıştı. 

Gisèle, Yaşama Övgü kitabında çocukluğundan, ilk gençlik yıllarından, evliliğinden, çocuklarından ve hissettiği pek çok duygudan ayrıntılarıyla bahsediyor. Kitap boyunca Gisèle; eski eşi ve tecavüz faili Dominique’a bir zamanlar duymuş olduğu sevgiden, çocuk Gisèle’in ona bir zamanlar nasıl aşık olduğundan da bahsediyor. Bu hisleri okumak ilk bakışta “farklı” gelse de aslında kitabın Gisèle’in hikâyesini yalnızca başına gelen korkunç olay üzerinden okumamıza izin vermediğini fark ediyorsunuz. O, tecavüze uğramış bir kadın olmadan önce ve bununla birlikte çocukluğu, gençliği, anneliği, evliliği, arkadaşlıkları, hayalleri ve gündelik hayatı olan bir insan.

“Kuşağımdan pek çok kız gibi ben de aşkın ve ailenin beni kurtaracağı fikrine sığınmıştım. Öyle bir anda akla geliveren fikirler değildir bunlar. İçinizdedir; öyle kadim inançlardır ki yaşamlara şekil verir, zihnimize sızarlar.”

Gisèle’in bu sözleri, yaşadıklarını yalnızca Dominique’in kötülüğü üzerinden düşünmemeyi, patriyarkanın sistematik ve hayatın her alanını ele geçiren gücü üzerinden de okumayı mümkün kılıyor. Çünkü kadınlara aşkın, evliliğin ve ailenin hayatın güvenli limanı olduğu fikri çocukluktan itibaren öğretiliyor. İyi bir evlilik, iyi bir eş, mutlu bir aile… Bunların çoğu zaman kadınlara iyi bir hayatın doğal hedefleri olduğu öğretiliyor. Gisèle’in hikâyesi ve aslında birçok kadının hikayesi olan çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza kazınan “kutsal aile” kurumunun patriyarka ile iç içe geçmiş yapısını da gösteriyor. 

“Ben bundan ibaret değilim”

Tecavüz davası medyada yer almaya ve kamuoyuna sunulmaya başladıkça Gisèle hakkında “edilgen”, “mağdur”, “kurban” olarak bahsediliyordu. Gisèle ise kitabı boyunca edilgen sıfatlardan daha fazlası olduğunu söylüyor. Davası hakkında gazeteciler avukatına ulaştığında ilk başta takma bir isimle, “Marie” olarak kendisinden bahsedilmesini istedi. Fakat haberler arttıkça medya diline olan rahatsızlığı da artmaya başladı. 

“Paragraflar ilerledikçe ben artık sadece ‘zavallı kadın’a ya da ‘zavallı Marie’ye dönüşüyor, hiç olmak istemediğim kurban kimliğine bürünüyordum; hukuken öyleydim ama hayat karşısında değil.”

Çünkü Gisèle, yaşadıklarının görünür olmasını istiyor ama kendisinin yalnızca yaşadığı şiddet üzerinden tanımlanmasını istemiyordu.

“‘200 kez tecavüze uğramış kadın, 200 kez!’ diye bahsettikleri bendim ama ben bundan ibaret değildim.”

Medyada bir kadının hikâyesini anlatırken onun başına gelenleri merkeze almak çok yaygın bir durum. Fakat bazen kadının kendisi, içinde bulunduğu hukuki süreçten ibaretmiş gibi anlatılır. Kadın “tecavüze uğrayan”, “öldürülen”, “şiddet gören” kişiye dönüşür. Adı, hayatı, kişiliği ve geçmişi ikinci plana düşer ve görünmez olur. 

Kötülüğün sıradanlığı

Kitapta belki de en önemli kısımlardan biri faillerin “canavar” olmamasıydı. Faillerin hepsi sokakta, caddede, kamusal alanlarda herkes gibi yürüyen, konuşan ve toplumda belli bir role sahip olan insanlardı. 

“Her yaştan, her meslekten erkeklerdi bunlar, her gün sokakta karşılaşılacak türden adamlar ve şimdi gözaltına alınıyorlardı.”

Her gün sokakta karşılaşılabilecek türden erkekler

Özellikle medyada da şiddet uygulayan erkeğin toplumun geri kalanından tamamen farklı, kötü ve sıra dışı bir “canavar” olarak gösterildiğine şahit oluyoruz. Oysa Gisèle’in karşısındaki erkekler toplumun dışında değildi. Onlar eşlerdi, babalardı, çalışanlardı, komşulardı. Gündelik hayatın içinde var olan erkeklerdi. Tam da bu noktada kitap, Hannah Arendt’in ünlü kitabı “Kötülüğün Sıradanlığı”nı akıllara getiriyor. Arendt, kitabında da kötülüğün her zaman olağanüstü, şeytani ya da canavar gibi görünen insanlar tarafından gerçekleştirilmediğini, sıradan gözüken insanların da kötülüklere öncülük edebileceğini yazıyor. Gisèle’in hikayesinde de “sıradanlık” şiddetin toplumun tam da içinden üretildiğini gösteriyor. Yani, kötülük ve erkek şiddeti sıradandı ve günlük hayattandı. 

Yaşamaya ve hayatta kalmaya övgü

Kitabın ismi olan “Yaşama Övgü” çok güçlü bir durumdan bahsediyor: Erkek şiddetine karşı doya doya yaşamaya devam etmek! Bu, hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etmek demek değil, aksine yaşadığın şiddete karşı utanmadan, gururla ayakta durabilmek demek.

Gisèle’in de, tecavüz kurtulanı diğer kadınlar gibi, kendi bedeni üzerinde söz hakkı elinden alınıyor. Gerçeği öğrendiğinde ise kendisini özne olarak yerleştirdiği bir yaşam anlatısı kuruyor. Gisèle’in hikayesi; yeniden sevebilmeye, yaşama devam edebilmeye, hayatını erkek şiddeti ile tanımlamamaya ve kendi bedenini, kimliğini baz aldığı alternatif bir anlatı oluşturuyor. Onun hikayesi, dünyanın dört bir yanından kadına güç verdi. Enternasyonal kadın dayanışması ve deneyimi etrafında dünyanın her yerinden bir çok kadını birleştirdi. 

Erkek-egemen dünyada bir kadın olarak var olmanın direnişini sevgi ile kucaklıyorum.

(EÖ/FY)

Duvar, müzik ve hafıza: Belfast’ta barışın izinde

Belfast’a barış sürecini araştırmak ya da duvarların izini sürmek için gitmedim. Yolculuğumun nedeni müzikti. Geleneksel müzik ve kültürün buluştuğu Fleadh kapsamında Kürtçe şarkılar söylemek, İrlandalı ve Bask müzisyenlerle müzik yapmak üzere birkaç günlüğüne Belfast’taydım.

Fakat bazı şehirler, insanı oraya götüren nedenden daha fazlasını verir. Belfast da benim için öyle oldu. Şehirden ayrılırken yanımda yalnızca söylediğim şarkıların ve kurduğum yeni dostlukların hatırası değil; duvarlar, mezarlıklar, murallar ve bütün bunların arasında aklıma takılan bir soru vardı: Bir toplum uzun yıllar süren çatışmaların ardından geçmişiyle ne yapar?

Bir mezarlıkta Kürtçe ağıt

Belfast’taki ilk müzik deneyimlerimden biri alışık olduğumuz anlamda bir sahnede değil, Friar’s Bush Mezarlığı’nda oldu. Programda İrlanda Büyük Kıtlığı’na ilişkin anlatılar, şiirler ve ezgiler vardı. Ben de orada Kürtçe bir ağıt söyledim.

Başka bir halkın tarihsel acılarının anıldığı bir yerde kendi dilimde ağıt söylerken, müziğin bazen ne kadar az açıklamaya ihtiyaç duyduğunu düşündüm. Dinleyenlerin büyük bölümü Kürtçe bilmiyordu; ben de İrlanda’nın bütün şarkılarını ve hikayelerini bilmiyordum. Ama yasın, özlemin ve kaybın sesini anlamak için her zaman aynı dili konuşmak gerekmiyor.

Barış geldiyse duvar neden hala duruyor?

Bir akşamüstü taksi beni Cupar Way’deki Barış Duvarı’nın (Peace Wall) önünde bıraktı. Duvar boyunca yürüdükçe resimler, grafitiler, isimler ve dünyanın farklı yerlerinden insanların bıraktığı barış mesajları birbirini takip ediyordu. Belfast’a gelmeden önce bu duvarların varlığını biliyordum; ama önlerinde yürümek başka bir duygu yaratıyordu.

Belfast’ta aslında tek bir Barış Duvarı yok. Şehrin farklı noktalarında milliyetçi ve birlikçi mahalleleri birbirinden ayıran duvarlar ve fiziksel sınırlar bulunuyor. Benim yürüdüğüm bölüm Falls Road ile Shankill Road arasındaki Cupar Way’deydi.

Bu duvarların arkasında Kuzey İrlanda’nın “Çatışmalar Dönemi” (The Troubles) olarak anılan yakın tarihi var. 1960’ların sonlarından 1998’e uzanan süreç yalnızca Katolik-Protestan ayrımıyla açıklanamayacak; Kuzey İrlanda’nın anayasal statüsü, milliyetçi ve cumhuriyetçi hareketlerle birlikçi ve sadıkçı hareketler arasındaki siyasal mücadele, paramiliter örgütler ve Britanya güvenlik güçlerinin de dahil olduğu uzun bir çatışma dönemiydi. 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması, barış sürecinin temel dönüm noktası oldu.

Aradan neredeyse otuz yıl geçti. Belfast değişti, yeni kuşaklar büyüdü. Ama duvarların bir bölümü hala ayakta. Yürürken aklıma takılan soru da buydu: Barış geldiyse duvar neden hala duruyor?

Belki de cevabı yalnızca siyasette aramamak gerekiyor. Çünkü duvarlar bazen ayırmak için inşa edilirken zamanla başka bir şeye de dönüşebiliyor: bir hafıza mekanına.

“Prepared for Peace. Ready for War.”

Belfast’ın duvarlarında yalnızca barış mesajları yoktu. Gördüğüm murallardan biri özellikle aklımda kaldı. Silahlı ve maskeli figürlerin yanında büyük harflerle şu sözler yazıyordu: “Prepared for Peace. Ready for War.” Barışa hazırlıklı. Savaşa hazır.

İlk bakışta birbirini bozan iki cümle gibi duruyordu. Fakat Belfast’ın yakın tarihini düşündükçe, barış süreçlerinin en zor taraflarından birini belki de tam bu çelişkinin anlattığını düşündüm. Silahların susmasıyla insanların birbirine güvenmeye başlaması aynı şey değil. Bir anlaşma imzalanabilir, çatışmalar sona erebilir; yıllarca biriken korkunun ve güvensizliğin ortadan kalkması ise çok daha uzun sürebilir.

Belfast’ın duvarlarında Kürtler

Barış Duvarı’ndan sonra yürüyerek, Uluslararası Duvar olarak da bilinen Dayanışma Duvarı’na (International/Solidarity Wall) ulaştım. Burası Barış Duvarı’ndan farklı bir alan. Belfast’ın hikayesine burada dünyanın başka yerlerindeki mücadelelerin hikayeleri de ekleniyordu.

Nelson Mandela’dan Filistin’e uzanan muralların arasında Kürtlerle ve Kürdistan’la dayanışmayı anlatan çalışmalar da vardı. Onları görmek benim için ayrıca anlamlıydı. Birkaç saat önce aynı şehirde Kürtçe şarkılar söylemişken, şimdi Kürtlerin hikayesinin Belfast’ın duvarlarında karşıma çıkması beklemediğim bir karşılaşmaydı.

Her halkın tarihsel deneyimi kendine özgü. Ama Belfast’ın kendi hafızasının yanında başka halkların mücadelelerine de yer açması, bu duvarları benim için daha dikkat çekici hale getirdi.

Geçmiş bir müzenin içinde değil

Oradan Falls Road’a doğru yürüdüm. Murallar burada artık tek tek sanat eserlerinden çok mahallenin görsel dili gibiydi.

Akşam saatlerinde Sevastopol Caddesi’ne ulaştığımda Sinn Féin binası kapanmıştı; hemen yanındaki Bobby Sands muralı ise mahallenin gündelik hayatının ortasında duruyordu.

1981’de Maze/Long Kesh Cezaevi’ndeki açlık grevinde yaşamını yitiren Bobby Sands, cumhuriyetçi hareketin en güçlü sembollerinden biri. Fakat muralın önünde beni etkileyen yalnızca Bobby Sands’in büyük portresi değil, onun bulunduğu yerdi. Bir müzenin içinde değildi. Arabalar geçiyor, insanlar evlerine dönüyor, gündelik hayat muralın önünden akıp devam ediyordu.

Geçmiş burada bir vitrinin arkasına kaldırılmamıştı; hala sokağın içindeydi.

Ertesi sabah yolum bu kez Shankill’e düştü. Festival programımız kapsamında Shankill Graveyard’da Kürtçe şarkılar söyledim. Bir gün önce Falls Road’un cumhuriyetçi hafızasının içinde yürümüşken, ertesi gün aynı şehrin geçmişini başka bir yerden anlatan Shankill’de bulunmak Belfast’ı anlamaya çalışırken benim için önemliydi.

O gün müzik yolculuğumuz Belfast Castle’da devam etti. İrlandalı ve Bask müzisyenlerle bu kez tarihi kalenin bulunduğu tepede yeniden bir araya geldik.

Amed’den Belfast’a

Belfast’ta karşılaştığım insanların sıcaklığı ve nezaketi de bu yolculuktan bende kalanlardan biri oldu. Bu duygu bana mayıs ayında Amed’de katıldığım Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu’nu hatırlattı. Orada Kalabriyalı ve Bask müzisyenlerle sahne almıştım; Belfast’ta İrlandalı ve Bask müzisyenlerle yeniden müzik yaparken benzer bir yakınlık hissettim.

Kürtlerin ve İrlandalıların tarihsel deneyimleri elbette aynı değil. Ama kimlik, dil, hafıza ve barış etrafındaki hikayelerinde bana tanıdık gelen yanlar vardı. Belki de bu nedenle İrlandalıların sıcaklığında da kendime yakın bir şey buldum. Birkaç gün içinde kurulan sohbetler, birlikte yapılan müzik, yeni dostluklar… Şehrin ağır geçmişinin yanında yaşayan, gülen, müzik yapan ve misafirini içtenlikle karşılayan başka bir Belfast da vardı. Müzik ise bütün bu farklılıkların arasında yan yana durabileceğimiz ortak bir alan açıyordu.

Belfast’tan Türkiye’ye kalan soru

Belfast sokaklarında yürürken bütün bunları Türkiye’de bugün yeniden konuşulan barış arayışlarından bağımsız düşünemedim. Kürt meselesinin çözümü, barış ve bunun için gerekli hukuki adımlar yeniden gündemde.

Kuzey İrlanda ile Türkiye’nin tarihsel ve siyasal koşulları elbette farklı. Belfast’ı Türkiye için hazır bir model olarak görmek de istemiyorum. Ama orada gördüklerim, barışın yalnızca bir anlaşmayla ya da silahların susmasıyla tamamlanmadığını düşündürdü.

Bir yasa çıkarılabilir, silahlar susabilir, siyasal aktörler aynı masaya oturabilir. Bunların her biri hayati adımlar. Sonrasında ise güvenin yeniden kurulması, farklı hafızaların kendilerine yer bulabilmesi ve insanların birbirinin hikayesini duyabilmesi gerekiyor.

Belfast’tan ayrılırken aklımda yeniden o mural vardı: “Prepared for Peace. Ready for War.”

Türkiye’de barışın yeniden konuşulduğu bugünlerde, Belfast’tan yanıma aldığım soru da buydu: Bir toplum barışa hazırlanırken, “savaşa hazır” olmayı ne zaman geride bırakır?

(SA/FY)

Felsefi sorularla dolu bir kitap: Yıldızlara bakan çocuk

Merhamet acımak mıdır, acıtmamak mı?

Mutluluk ve sevgi emek vererek yaratılabilir mi?

İnsan seçimlerinde özgür müdür?

Ölüm bir son mudur yoksa yalnızca bir döngünün aşaması mı?

Bunlar gibi pek çok derin felsefi soruyu sorduran ödüllü bir çocuk kitabından söz edeceğiz: Yıldızlara Bakan Çocuk.

Sevtap Ayhan`ın yazdığı Yıldızlara Bakan Çocuk 2022 Tudem Edebiyat Ödülleri Roman Yarışması`nda Birincilik Ödülünü kazanmış bir eser. Kitap hem konusu hem de biçimsel özellikleriyle nitelikli çocuk edebiyatının güzel bir örneği.

Kitabın konusuna geçmeden önce çocuk edebiyatı ve çocuk gerçekliği üzerine kısaca değinmekte fayda var.

Çocuk edebiyatını kendi başına bir tür kılan özelliklerin başında “çocuk gerçekliği” geliyor. Çocuk gerçekliği, çocuğun yetişkinden farklı olan kendine has algılama, düşünme, anlamlandırma dünyası demek. Bir çocuk dünyayı, insanları asla bir yetişkin gibi görmüyor, olayları bir yetişkin gibi değerlendirmiyor, duygularını bir yetişkin gibi ifade etmiyor. Çocuk edebiyatından beklenen de çocuğun gerçekliğine saygı duyulması. Sevtap Ayhan, Yıldızlara Bakan Çocuk’ta hayatla ve insanla ilgili pek çok konuyu “çocuk gerçekliği”nden hiç kopmadan büyük bir ustalıkla işliyor.

Yazar, tıpkı bir çocuğun dünyası gibi hayalle gerçek arasında bir evren kuruyor. Kitap bu evrendeki Maden kasabasında geçiyor. Madencilerin yaşadığı, yoksulluğun, yoksunluğun, mutsuzluğun ve umutsuzluğun kol gezdiği, ölümün “fıtrat” sayıldığı bir kasaba burası.

Romanın başkahramanı Yola da yoksul, yalnız ve kelimenin her anlamıyla yaralı bir kız çocuğu. Vücudundaki yaralar nedeniyle kasabada “uyuz” diye dışlanan Yola, yıldızlara bakıp sorular sorarak ve hayalindeki Udu kuşlarıyla konuşarak kendisini sakinleştirmeyi başarıyor.

Yola’nın babası yıllar önce madende kaybolmuş, annesi ise şefkat nedir bilmeyen, hayat yorgunu bir kadın. Küçük kız bir silüet halinde hatırladığı babasını özlüyor ve her şeye rağmen annesinde sevgi dolu bir bakış arıyor. 

Yıldızlara Bakan Çocuk - Sevtap Ayhan (Çizer Zeynep Özatalay) (256 Sayfa) (12-15+)

Mutsuzluk içindeki Yola’nın hayatına önce Eşlikçi adında gerçeküstü bir varlık sonra da bildiği hayattan çok farklı yaşamlar süren insanlar katılıyor. Bu insanlardan Nino isimli çocuk, kasaba halkının çalıştığı madenin sahibinin oğlu ve her geçen gün yaşlanmasına neden olan bir hastalığın pençesinde.  

Yola sevgiyi ve mutluluğu arıyor, Nino ise yaşamın anlamını ve ölümü sorguluyor. İki mutsuz ve yaralı çocuk birbirlerine dayanarak sorularına yanıt ararken Eşlikçi, bu yolculukta onlara gerçekten eşlik ediyor. Zor olduğu kadar heyecanlı bir serüven bu.

Roman esas derdi felsefe yapmak olmasa da çocuk okurun önüne derin felsefi sorular bırakmasıyla dikkat çekiyor. Hayatı, insanı, duyguları, davranışları kurgunun içinde ince ince sorguluyor.

Ölüm, yas, yoksulluk, şiddet, adaletsizlik gibi acı ve ağır konuları bir çocuk kitabında işlemek ve bunu ajitasyona düşmeden, didaktik bir söyleme kapılmadan yapmak kolay değil. Sevtap Ayhan, Yıldızlara Bakan Çocuk’ta bu konuları çocukları travmatize etmeden ele almayı ustalıkla başarıyor. Kullandığı duru ve şiirsel dil çocuk okura güvenli bir alan sağlıyor.

Romanda edebiyatın iyileştirici gücünü hissediyoruz. Umut, gökten inen, birilerinin sunduğu bir armağan değil, gücünü inattan alan bir duygu.  Hayatın zorluklarına ve adaletsizliklerine karşı umudu ve mutluluğu emek vererek kendileri yaratıyor çocuklar. Kitap, merhamet, sevgi, adalet, dayanışma gibi evrensel değerleri yüceltiyor. En çok da merhametin ve iyiliğin gücünü vurguluyor.

Yıldızlara Bakan Çocuk, okuyucusuna içerik açısından doyurucu ve edebi yönden zengin bir okuma deneyimi vadediyor. Bu yazıyı, yazarın romanın başına koyduğu notla bitirelim.

“Ağaç kırıldığı yerden filizlenir ya, çocuk da yara aldığı yerden büyüyor. Kimi o yüzden ince biraz. Kimi kambur ya da inadına dik. O yüzden ışığa sürgünüz, küçüğüm... Bu deli sürgünler işte, hep o yüzden.’

(DEG/FY)

Ali Öz: Fotoğrafın değil, insanın peşinden koştum

Nasıl ki haberciliğin bir yanı görünmeyenleri görünür kılmaksa, fotoğrafçının işi de saklı kalanı, gündeme gelmeyeni görünür hale getirmek. Kimi zaman Diyarbakır’da Newroz’un kalabalığında, kimi zaman İstanbul’un Tarlabaşı sokaklarında…

Belgesel fotoğraf sanatçısı Ali Öz, 45 yılı aşkın meslek hayatı boyunca Türkiye’nin toplumsal hafızasına tanıklık etti. Savaşlardan grevlere, sokak hareketlerinden yoksulluk hikâyelerine, zorunlu göçlerden kayıp yakınlarının mücadelesine kadar pek çok tarihsel ana objektifiyle eşlik etti.

Öz’ün yaklaşık 10 yıl boyunca Tarlabaşı sokaklarında yaşayarak hazırladığı “Tarlabaşı – Kayıp Şehir” kitabı, ilk baskısının kısa sürede tükenmesinin ardından yenilenmiş baskısıyla yeniden okurla buluştu. Albümün ilk baskısı, “Tarlabaşı ‘Ayıp Şehir’” adıyla 2013 yılında yayınlanmıştı.

"Ayıp Şehir" Kitap Oldu
"Ayıp Şehir" Kitap Oldu
2 Nisan 2013

Dünyanın saygın arşivlerinden İskenderiye Kütüphanesi’nin koleksiyonuna giren kitap, kentsel dönüşümle değişen bir semtin ve orada yaşayan insanların hikâyesini belgeleyen önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Yaklaşık 50 bin kare fotoğrafla bir dönemin sosyal tarihini kayıt altına alan Ali Öz, fotoğraf anlayışını, Tarlabaşı’nın dönüşümünü ve yeni projelerini bianet’e anlattı.

“Tarlabaşı – Kayıp Şehir” nasıl ortaya çıktı?

İlk kitabı 13 yıl önce çıkardık. Bin adetlik değil, 2 bin adetlik baskı yaptık ve çok kısa sürede tükendi. Fotoğraf tarihinde en hızlı tükenen kitaplardan biri oldu diyebilirim. Hatta yayınevine gidip depoda kalan, eskiyen kitapları bile kendi paramla satın aldım. Çünkü elimde kalsın, saklayayım istedim. Yıllarca insanlar “Kitap ne zaman yeniden basılacak?” diye sordu ama bunun mümkün olacağını bilmiyordum.

Sonra çok önemli bir şey oldu; İskenderiye Kütüphanesi kitabı almak istedi. Yayınevinde kitap kalmamıştı, bana ulaştılar. O dönem kitabın fiyatı 40 liraydı. Söylemeye çekindim ama söyledim. Onlar da “Olmayan kitaba bu fiyat mı söylenir?” diyerek şaşırdılar ve kendi değer biçtikleri bir ücretle kitabı aldılar. Buradaki önemli nokta şu: Bu kitap dünyanın önemli kütüphanelerinden birinin koleksiyonuna girdi ama Türkiye’de birçok kütüphanede yok. Bu da aslında Türkiye’nin kültürel hafızaya yaklaşımıyla ilgili bir mesele.

“Tarlabaşı benim için sadece bir mahalle değildi”

Tarlabaşı ile yolunuz nasıl kesişti?

Mesleğe başladığım yıllarda İstanbul’da ev bulamadığım için Tarlabaşı’nda ev tuttum. 1983-1985 arasında yaklaşık altı ay orada yaşadım. Oranın kendine özgü bir havası vardı; fotoğraf için çok güçlü bir yerdi. Daha sonra gazetecilik, üniversite hayatı, yoğun haber temposu derken uzaklaştım ama hep yolum oraya düştü.

Tarlabaşı Bulvarı’nın yıkımı sırasında yine oradaydım. Bir insan evini yaktırmamak için üzerine benzin dökmüştü. Yanına giden tek gazeteci bendim, onu ikna ettim. Sonrasında kendisine başka bir yerde ev verildi. O dönem Tarlabaşı kendi kaderine terk edildi. Oysa çok özel bir mimari dokusu vardı. Şair Sennur Sezer’in deyimiyle “Venedik’in susuz haliydi.” Çok değerli bir yerdi.

Bu kitap sadece fotoğraflardan oluşan bir albüm değil. Bu kitap; kaybolmuş bir mahallenin, orada yaşamış insanların, umutlarının ve acılarının tanıklığı. Yaklaşık 10 yıl boyunca Tarlabaşı’nda dolaştım. Sabahın ilk ışığından gecenin en karanlık saatlerine kadar oradaydım.

Düğünlere de tanıklık ettim, cenazelere de. Çocukların oyunlarını da gördüm, yıkılan evlerin sessizliğini de. Yaklaşık 50 bin kare fotoğraf çektim. Amacım tarihe küçük bir not düşmekti. Çünkü biliyordum; bir gün bu sokakların büyük bölümü olmayacaktı.

“Fotoğrafın gerçek değeri hafızayı korumasıdır”

Fotoğrafın sizin için anlamını tek bir cümleyle anlatabilir misiniz?

Ben hiçbir zaman fotoğrafın peşinden koşmadım, ben insanın peşinden koştum. Çünkü insanın olduğu yerde sevinç de vardır, acı da, adaletsizlik de, umut da… 45 yıl boyunca objektifimi hep insana çevirdim. Fotoğraf benim için estetikten önce vicdandı; haberden önce tanıklıktı.

Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük mutluluğum, çektiğim fotoğrafların bir dönemin hafızasına dönüşmüş olması. Çünkü fotoğrafın gerçek değeri, insanlara ve zamana tanıklık edebilmesidir.

2010’da başlayan kentsel dönüşüm sürecini nasıl gördünüz?

Ben ona soylulaştırma değil, “soysuzlaştırma” diyorum. Çünkü oradaki insanları yerlerinden ederek, evlerini düşük bedellerle alarak başlayan bir süreçti. İnsanlar bir gecede yok olmaya başladı; Arnavutköy’e, Hacıahmet’e gittiler. Oysa Tarlabaşı çok kozmopolit bir mahalleydi. Romanlar, Kürtler, Rumların mirası, sonrasında Suriyeliler… Çok farklı gruplar bir arada yaşıyordu.

Yoksul insanlar orada kendi hayatlarını kuruyordu. Pilav yapıyorlardı, midye satıyorlardı, mısır satıyorlardı. Özellikle kadınlar çok ağır koşullarda çalışıyordu. Rutubetli evlerde günlerce midye hazırlayan kadınlar vardı. Ben bütün bunları belgelemem gerektiğini düşündüm.

Tarlabaşı’nda fotoğraf çekmeye başladığınızda nasıl bir amaçla yola çıktınız?

Belgelemek istedim. Ama sadece fotoğraf çekmek değildi mesele; bu insanların sesini duyurmak istedim. Çünkü fotoğraf sadece görüntü değildir, arkasında bir hayat vardır. Bir insanın hikâyesi vardır. Ben oradaki insanların yaşadıklarını görünür kılmak istedim.

Ben zaten uzun yıllardır düzenli bir gazetede çalışmayan bir gazeteciyim. Sosyal medyayı kullanarak bu hikâyeleri anlatmaya çalıştım.

Neden gazetecilik kurumlarının dışında kalmayı tercih ettiniz?

Aslında tercih değil, biraz da koşulların sonucu. İş yoktu. Bir de ben hep aykırı bir adam oldum. Çalıştığım dönemlerde de kimse bana sansür uygulayamadı. Beni habere göndermedikleri zaman kendim giderdim.

Zonguldak’ta grizu faciası olduğunda haber müdürümü aradım, “Gitmek istiyorum” dedim. “Gitme, ekip gitti” dedi. Ama Türkiye’nin gündemi buydu. Ben gazeteye uğramadan, para almadan Zonguldak’a gittim. Günlerce orada çalıştım. Gazetecilik benim için masa başında beklemek değildi, hayatın olduğu yere gitmekti.

Gazetecilik anlayışınız hep böyle miydi?

Evet, mesleğe başladığım ilk yıllardan beri böyleydi. Nokta Dergisi’nde çalışırken Kırkpınar’a gitmek istedim. “Gerek yok” dediler. Ben de hafta sonu kendi imkânlarımla gittim, fotoğrafları getirdim ve o çalışma ödül aldı. Çünkü bazen gazetecinin görevi kendisine söyleneni yapmak değil, yapılması gerekeni görmektir.

Sonra Güneş Gazetesi, Milliyet, Aktüel, Cumhuriyet, Tempo, NTV gibi birçok yerde çalıştım. Ama hiçbir zaman sadece verilen görevi yapan biri olmadım.

Cumartesi Anneleri fotoğrafları da bu anlayışın bir parçası mıydı?

Kesinlikle. Tempo’da çalıştığım dönemde Cumartesi Anneleri’ni çekiyordum. Bazen istemiyorlardı, ben yine gidiyordum. Sonra fotoğrafların gücü nedeniyle yayımlamak zorunda kalıyorlardı. Bir gün yazı işleri müdürü “Bu kadınları basmayacağım” dedi ama o hafta iki tam sayfa yayımlandı. Çünkü fotoğrafın gücü burada ortaya çıkıyor.

Bir tarafta iktidara yakın annelerin görüntüleri, diğer tarafta Cumartesi Anneleri… İki fotoğraf yan yana geldiğinde aslında bir dönemin gerçeği ortaya çıkıyordu. Fotoğraf bazen bir cümleden daha güçlüdür.

“45 yıldır Türkiye’nin politik belgeselini çekiyorum”

Meslek hayatınız boyunca savaşlar, toplumsal olaylar, grevler, direnişler çektiniz. geriye dönüp baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şöyle düşünmek lazım: Dünyada belki çok az örneği vardır. 45 yıl boyunca bu ülkenin politik belgeselini çeken bir insanım. Gezi’de vardım, TEKEL işçilerinin direnişinde vardım, 1 Mayıs’larda, grevlerde, sokaklarda vardım.

2003’te işsiz olduğum dönemde Irak Savaşı sırasında canlı kalkanlarla birlikte bölgeye gittim. 1 Mart tezkeresi döneminde insanların ellerindeki dövizlerde benim fotoğraflarım vardı. Bergamalı köylülerin yürüyüşlerinde, insan hakları mücadelelerinde, toplumsal olaylarda fotoğraflarım kullanıldı. Ben aslında bir dönemin hafızasını kaydetmeye çalıştım.

Bu kadar uzun süre boyunca sizi ayakta tutan neydi?

İnsan. Ben hiçbir zaman fotoğrafın peşinden koşmadım, insanların peşinden koştum. Çünkü insanın olduğu yerde hayat var, sevinç var, acı var, adaletsizlik var, umut var. Benim için fotoğraf estetikten önce vicdandır. Haber olmadan önce tanıklıktır.

“Fotoğraf benim için kendimi ifade etme biçimiydi”

Fotoğrafla ilişkinizi nasıl tarif edersiniz?

Fotoğraf benim için yaşamak demek. Ben çok konuşkan bir insan değildim, kendimi anlatmakta zorlanırdım. Annem bile “Oğlum biraz konuşsan” derdi. Fotoğraf benim can simidim oldu. Kendimi en iyi ifade edebildiğim alan fotoğraf oldu.

Ankara Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksekokulu’nda öğrenciyken başladım. İlk fotoğraf sergimi de o dönemde açtım. Sonrasında sosyal-politik hayatla tanıştım. Sendikalar, köy örgütlenmeleri, toplumsal mücadeleler… Bunlar benim bakışımı değiştirdi. Fotoğraf benim için yalansız, dolansız bir anlatım diliydi.

“Bugün fotoğrafa yalan söyletiyorlar”

Yapay zekânın fotoğraf alanındaki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyük bir endişe duyuyorum. Çünkü fotoğrafın temel gücü gerçeğe dayanmasıdır. Ama bugün fotoğrafa yalan söyletiyorlar. Bir insanın fotoğrafı alınabilir, hiç yaşanmamış bir görüntünün içine yerleştirilebilir ve o kişi kendisini aklamakta zorlanabilir. Bu çok tehlikeli bir durum.

İnsanlar yapay zekâyla roman yazıyor, şiir yazıyor. Ama sanal dünya ile gerçek hayat arasında büyük fark var. Sokaktaki insanın sıcaklığı, yüzündeki ifade, yaşadığı an başka hiçbir şeyle aynı değil.

“Hiçbir zaman sınıfıma yabancılaşmadım”

Fotoğraf çekerken kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Ben hiçbir zaman sınıfıma yabancılaşmadım. Fotoğrafını çektiğim insanlara yukarıdan bakmadım. Tarlabaşı’nda onları hissederek yaşadım. Acılarına, sevinçlerine ortak oldum. Bazen eve gidip başımı yastığa koyduğumda ağladığım zamanlar oldu.

Cumartesi Anneleri’nde de aynı şey geçerliydi. Ben oradaki insanların yanında oldum. Emine Ocak’ın, Berfo Ana’nın hikayelerinde benim fotoğraflarımın yer alması benim için çok büyük bir anlam taşıyor. Çünkü ben insanları görüntülemek istemedim; onların tanıklığını yapmak istedim.

“Yeni hayalim Türkiye politik belgeseli kitabını yapmak”

Bundan sonraki çalışmalarınız neler olacak?

Öncelikle 1980’ler Türkiye’sinin siyah-beyaz fotoğraflarından oluşan yeni bir kitap yapmak istiyorum. SALT Araştırma’nın koleksiyonuna aldığı çok önemli bir arşiv var. O dönemin Türkiye’sini anlatan bir çalışma olacak.

Ama asıl büyük hayalim “Türkiye Politik Belgeseli” kitabını hazırlamak. 45 yıllık bir arşivden söz ediyoruz. Demokrasi, insan hakları, işçi hareketleri, toplumsal mücadeleler… Hepsi var. Ben bu arşivin bir yere ulaşmasını istiyorum. Çünkü artık bu yükü tek başıma taşımak istemiyorum. Bir kurumun, bir belediyenin, bir arşivin bu hafızayı sahiplenmesini istiyorum.

(EMK/NÖ)

Çocuklara barış şarkıları öğreten komşumuz: Bilgesu Erenus

Bilgesu Erenus’u yalnızca tiyatro yazarı, sanatçı ya da bir aktivist olarak anlatmak eksik kalır. Çünkü O’nun yazdıklarıyla yaşadıkları arasında neredeyse hiç mesafe bırakmamış olmasındaki farklılığına tanıklık etmiştim. Eşitlik, adalet, barış ve özgürlük üzerine yazdığı her cümleyi, gündelik hayatının en sıradan anlarında bile yaşamaya çalışan insanlardandı.

Büyükada’da yıllarca komşuyduk.

İkiz kızlarım henüz yedi, belki de altı yaşlarındaydı. Bugün on dokuz yaşındalar. Bilgesu Hanım ise neredeyse her gün evimizin önünden geçerdi. O kısa karşılaşmalar çoğu zaman uzun sohbetlere dönüşürdü. Çocuklarla konuşmayı severdi; onların gözlerinin içine bakarak dinlerdi. Çoğunlukla çocukların konu olduğu (henüz bebek olan kendi torunundan da mutlulukla bahsederdi) bu sohbetlerimizden birinde, “İsterseniz çocuklara şarkılar öğretebilirim. Adadaki diğer çocuklarla birlikte bir tiyatro oyunu da hazırlayabiliriz.” dedi.

Şaşırmıştım.

“Gerçekten vakit ayırır mısınız?” diye sordum. Hiç tereddüt etmeden, “Mahalledeki çocukları toplayın.” dedi. Ve gerçekten de dediğini yaptı. Çocukları düzenli olarak kendi evinde toplamaya başladı. Haftalar boyunca onlarla çalıştı. Onlara barış şarkıları öğretti. 1 Eylül Dünya Barış Günü için kendi yazdığı bir çocuk oyununu hazırladı. Ben oyunun metinlerinin çıkışlarını alıp çoğaltarak kendisine ulaştırıyordum; çocuklar prova yapıyor, hatta kendisinin alt komşusu olan tiyatro ve sinema oyuncusu Esin Eden’i de sürece katarak çocuklara eğlenceli vakitler geçirtiyor; sabırla her biriyle tek tek ilgileniyordu. Sonunda Büyükada sokaklarında, 1 Eylül Dünya Barış Günü için çocukların söylediği şarkılar yankılandı. Başka bir gün de kendi evinde hazırladığı çocuk oyunu sahnelendi.

Bugün geriye dönüp baktığımda bunun büyüleyici bir şey olduğunu daha iyi anlıyorum. Türkiye’nin önemli bir tiyatro yazarı, sanatçısı hiçbir beklentisi ya da görünürlük derdi olmadan mahalledeki çocuklara uzun vakitler ayırarak, haftalarca emek veriyor; onlara barışı, dayanışmayı ve birlikte üretmeyi öğretiyordu.

Bazı insanlar vardır. Onların her fikrine katılmayabilirsiniz ya da katılabilirsiniz. Yazdıkları her oyunu beğenmeyebilirsiniz. Söyledikleri her türküyü sevmeyebilirsiniz. Bazen de benzer şeyleri yıllarca söylemelerini fazla ısrarcı, hatta sıkıcı da bulabilirsiniz. Ama O insanın hayatını gerçekten inandığı değerler üzerine kurduğunu, samimiyetini bilirsiniz. Bilgesu Erenus böyle bir kadındı. Onun söylediği bozlakları herkes sevmeyebilirdi. Yazdığı her tiyatro oyunu sahnelenmeyebilirdi. Ama belli ki O, popüler olmak için yazmamış; alkış almak için söylememişti. Eşitlik, adalet, özgürlük ve barış hayalini savunduğu için yazmış, söylemiş ve mücadele etmişti.

Bu tutarlılık bazen inatçılık gibi görünebilir; bazen de romantik… Ama insan, böyle bir yaşam karşısında derin bir samimiyet duygusuna kapılmadan, saygı duymadan edemiyor. Çünkü Bilgesu Erenus’un söyledikleriyle yaşadıkları birbirini doğruluyordu. Bu tutarlılığı gösteren başka bir anımı da hâlâ gülümseyerek hatırlıyorum: İstanbul Üniversitesi’nde araştırma görevlisi arkadaşlarım demokratik ve mesleki hakları için Fen Fakültesi amfisini işgal etmişlerdi. Taleplerini duyurabilmek için geceyi de orada geçireceklerdi. Ben ise kızlarım çok küçük olduğu için gidip yanlarında olamıyordum. O sırada arkadaşım Hakan Güneş’le telefonda konuşuyorduk. “Gece uzun olacak.” dedi. “Acaba arkadaşlar için moralli ve keyifli olması için bir sanatçı falan mı çağırsak?” Aklıma ilk gelen isim Bilgesu Erenus oldu. “Çok yakınımda oturuyor. Hemen arayayım.” dedim. Telefon ettim. Hiç düşünmeden kabul etti. Herhangi bir ayrıntı sormadı bile… Dayanışma gerekiyorsa orada olmalıydı. Onun için mesele buydu. Gitti. Her zamanki gibi hak arayan insanların yanında olmayı seçti. Sonrasında, bugün hâlâ gülümseyerek hatırladığım bir telefon geldi Hakan’dan. “Bilgesu Erenus çok güzel söylüyor…” dedi. “…ama araştırma görevlileri zaten uykusuz. Bir de bozlak söyleyince herkesin uykusu geldi.” diye takılarak teşekkür etti.

Aslında bu küçük tanıklık bile Bilgesu Hanım’ı anlatmaya yetiyor. Bozlaklar O’nun için bir türkü olmanın ötesinde, Anadolu topraklarının duygusu, direnişi, hafızasıydı belli ki. Dinleyenlerin uykusu gelmiş olabilirdi ama O, yine inandığı şeyi yapmıştı. Bilgesu Erenus için sanat sadece eğlence değil, dayanışmanın bir biçimiydi sanki.

Yıllar geçti.

Bilgesu Hanım'ın son yıllarında demans hastalığının yaşamını giderek zorlaştırdığını görüyorduk. Artık çoğu insanı tanımıyordu. Zaman zaman karşılaştığımızda gerçekten hatırlayıp hatırlamadığını anlayamıyordum. Ama ne zaman evimizin önünden geçse, sanki o sıcak komşuluğu hatırlıyor hissini veriyordu hep. Kısa bir sohbet ediyor, her zamanki inceliğiyle birkaç cümle söylüyor ve sonra yardımcısıyla birlikte yoluna devam ediyordu. Belki adımızı hatırlamıyordu. Belki geçmişte yaşadığımız küçük ama iz bırakan anıları da… Ama insanın karakteri, hafızasından daha uzun ömürlü olabiliyordu demek. Bilgesu Hanım'ın nezaketi, insanlara duyduğu ilgi ve ilişki kurma biçimi hastalığın bile silemediği kadar derinmiş. Bugün geriye dönüp baktığımda, O’nu yalnızca oyunlarıyla ya da romanlarıyla değil, evimizin önünde durup "Nasılsınız?" diye sormayı hiç unutmayan o zarif komşu olarak da hatırlıyorum.

Evet, Bilgesu Erenus artık aramızda değil. Ama geriye yalnızca kitapları, oyunları ya da türküleri kalmadı. Bir zamanlar Büyükada’da çocuklara barış şarkıları öğreten kadın kaldı. Hak arayan gençlerin yanına hiçbir karşılık beklemeden koşan kadın kaldı. Hayatını inandığı değerlerle yaşamaya çalışan, bunun bedelini ödemekten çekinmeyen kadın kaldı. Bazı insanlar hem eserleriyle hem de bizzat hayatıyla hatırlanır. Bilgesu Erenus bu insanlardan biri. O’nu tanımış olmak, aynı sokaklarda yürümüş olmak ve çocuklarımızın hayatına dokunuşuna tanıklık etmiş olmak, geride büyük bir şükran ve saygı duygusu bırakıyor.

Işıklar içinde uyusun.

(SUÇ/NÖ)

Süreci yormamak gerek!

Adına “çerçeve yasa” denilen "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" haylidir bekleniyordu. Nihayet geldi.

İlgi duyanlar gibi ben de hemen okudum. Üzerine epey lehte ve aleyhte yazanlar, televizyon ve YouTube kanallarında çokça konuşup yorum yapanlar var. 

Tesadüfen önüme düşen bir ikisi hariç hiçbirini dinlemedim ve okumadım. Doğru mu yaptım, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki önceki süreçlerden büyük çoğunluğunun cemaziyül evvellerini bildiğimden kendime “zamanım kıymetli” dedim.

Türkiye Cumhuriyeti, devlet olarak yarım asırdır şu an “evrak” imzaladığı Kürt siyasal gücüyle“fiili savaş” halindeydi. 

Üstelik bu savaş doksanlı yılların başından bu yana öyle basit ve lokal bir savaş da değildi. Ülkenin doğal kaynaklarını, altyapısını, ekonomisini, yetişmiş nitelikli insan gücünü silip süpüren! Hatta bununla da yetinmeyip dış borcu devasa düzeylere ulaşıp borcu borçla ödemek zorunda kalmışlığı gündeme taşıyan bir savaştı. Can kayıpları, sürgünlükler, yerinden yurdundan edilmeler ve ucu açık hapislikler…

Şimdi bir ilk adım atılıyor. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir kavşak noktasına işaret ediyor. Belki onca yıldır yaşanan şiddet ikliminin toplumsal barışa dair yol haritasının beklentilerine yeterince yanıt olmayabilir. Ama bu doğaldır. Bunca yılın şiddetinin yarattığı ilkel milliyetçi ve yok sayıcı muktedir blokajın bir anda tam tersine hâl yoluna gireceği beklentisi ruh haline de kapılmamak gerekir.

Hikâyenin özü özetle şudur; bu ilk adımı sahiplenmek ve devamını da talep etmek gerekir…

(ŞD/NÖ)

Hissizleşmenin anatomisi

“Kapını ört. Karışma. Düşündüklerini kendine sakla. İlle de konuşmak istiyorsan kendinle konuş.” Kolektif bir hissizleşmenin, yabancılaşmanın sırrını anlamak isteyenler için anahtar kelimeler bunlar olabilir. Çünkü yabancılaşmanın, korkunun ve yılgınlığın bir virüs gibi yayıldığı toplumlar başkalaşır. Zihin de bunu üretir. Ürettikleri içinde kaldıkça insan başkalaşır. Yavaş yavaş soyutlanır kendinden. Burjuva demagogların ekmeğini yemeye doyamadığı birey, bizzat “neoliberalizm” ve onun bugünkü baskı araçları tarafından yutulur. Düşünce içe döner. İçten insanı kemirmeye başlar. Düşüncenin kendini dışa vurma baskısı ile sistemin istediği “makul” insan olma kavgası yükselir kişinin içinde. Bir yanda kendisi olmak, kendi gibi, bildiği şekilde yaşamak vardır. Bir yanda “makul” bir insan olarak yaşamak. Birincisinin bedeli ağırdır. O nedenle ikinciyi seçeriz genellikle. Oysa ikincinin bedeli daha ağırdır. Kendimizle baş başa kalabildiğimiz her an kendimizi sorgulamaya başlarız. Kapitalizm buna da çözüm bulmuştur. Kendimizi yıpratmayalım diye bizi kendimizle bile baş başa bırakmaz. “Böyle boş işlere” harcayacağımız vakti artı değer üretmeye harcayalım değil mi? Böylece kendimizi de yıpratmamış oluruz. Yabancılaşma burada başlar zaten. Sonrası malum. Kendi başımıza kaldığımız her an, vicdanımız ve “normal” bir hayat arasında seçim yapmanın yıpratıcılığı içinde geçer ve hissizleşme yavaş yavaş bizi avucunun içine alır. Biriken öfkemiz hep yanlış yerlere yönelir. Ötekileştirilenler de sistemin ötekileştirme mekanizmasını yeniden üretmeye başlar. Onlar da farklı olanı öteler. Komşu evde bir çığlık duysak vicdanlı davranarak dayanamaz, yerimizde duramaz ve müdahale ederiz. Sonra bu tür durumlara karışmamamız gerektiği öğütlenir. “Hem bize nedir. Başımıza bela almayalımdır.”

Vicdanlı davranmakla susmak arasında kalınır uzun süre. Sonra “Bana ne ya” denmeye başlar. Sonrası, “Ya o da öyle davranmasaydı başına bunlar gelmezdi” olur. Artık hissizleşme, duyarsızlaşma farklı bir yöne evrilmiştir. Düşmanlaşma, verilen zararın bir parçası olma, nefreti ve ayrımcılığı yeniden üretme… Kendisinin ezilmişliğinin acısını başka ezilmişlerden çıkarmak. Bir kesime ayrımcılık yapıp, aynı kesime başkası ayrımcılık yaptığında ve bu ayrımcılığa ses çıkarmak bir risk içermediğinde de erdem abidesi kesilmek. Bu durumun çok çarpıcı bir örneği geçtiğimiz günlerde yaşandı. Hayatında hiçbir haksızlığa ses çıkardığını düşünmediğim bir otobüs şoförü kör kadınlara ücretsiz geçiş hakkını kullandıkları için hakaret ediyor. Sosyal medyada şoföre küfürler yağıyor. Oysa engellilerin ÖTV’siz araç alma hakları üzerine bir tartışmada, aynı hesaplar Nazilere taş çıkaracak öjenik yorumlar yapıyorlardı. Yani durum tamamen diş geçirmek ve yaratılan meşru zeminle ilgili. Yani ayrımcılığın ortadan kalkması değil biçim değiştirmesi ve sorunların kaynağına yönelmek yerine diş geçirebilecekleri yönden ilerlemek. Geçtiğimiz günlerde fiziken aramızdan ayrılan Bilgesu Erenus’un “İnsan Aklını Koruma Enstitüsü” Oyununda geçen bir cümle bu durumun güzel bir özeti. “Ezilenler gerçek dostlarından habersizdir çünkü. Timsah gözyaşlarına bayılırlar”

Bana bunları düşündüren, geçtiğimiz hafta yaşadığımız birkaç olaydı aslında. Yazmak da gelmiyordu içimden. Çünkü şöyle bir düşündüğümde, geçtiğimiz yıllarda da aynı aylarda benzer konuları yazmak zorunda kalmışım. Orada altını çizdiğim şeyler ne yazık ki doğrulanmış ve doğrulanmaya devam ediyor. Nefret iklimi her gün vahşet üretmeye devam ediyor. Geçen hafta otistik bir çocuk komşuları tarafından komaya sokulana kadar dövüldü. Dünya dönmeye devam etti. O leş gibi suskunluk, bu sağlamcı şiddete karşı duyulması gereken öfkeyi boğdu. Suskunluğu yine saldırgan taraf bozdu çocuğun ailesini tehdit etmeye devam etti. Biz de o kirli suskunluğumuzun gölgesinde çürümeye devam ettik. Çünkü vahşet sıradanlaştı. Mesela hayvanlara yönelik kara propaganda hayvanlara yönelik vahşeti sıradanlaştırdı. Kedi köpekten sonra martılar bile sosyal medya üzerinden hedefe konulmaya başlandı. Sağlamcılığın, Türcülüğün, ırkçılığın birbirini beslediğini defalarca vurgulamıştık. O nedenle hiçbir canlıya yönelen nefret, şiddet ve ayrımcılık birbirinden bağımsız değildir. Hatta şunun da altını çizmek önemli. Bazen sağlamcı ve ayrımcı medya dili birden fazla kesimi aynı anda hedef gösterebiliyor. Martıların kanatlarını kıran bir kişinin engelli olduğunu da haberde geçirmişlerdi. Oysa engelliliğinin işlediği vahşetle hiçbir alakası yoktu. Tahmin edileceği üzere birileri bu haber üzerinden analiz kasmaya devam etti. Yüz binlerce hayvanın neden öldürüldüğünü sorgulamayanlar, “kişi yürüyemediği için martılara bir his beslemiş ve onları da uçuş yeteneğinden yoksun kılmak için kanatlarını kırmış” gibi söylemlerle sağlamcılığı besledi. Belki kişi gerçekten öyle bir motivasyonla yapmıştır bunu bilemeyiz ama bu durum bu konuda verilen kesin hükmün sağlamcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Çünkü bu vahşeti engelliliğe bağlamak toplumdaki engellilere yönelik önyargıyı besler. Ayrıca engellilik hafifletici bir gerekçe değildir. O kişi vahşet uygulamıştır ve engelli olması onun bu vahşetinin ağırlığını hafifletmez. Özetle dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Sorunların kökenini irdeleme cesareti olmayınca hissizleşme, nefret, yabancılaşma ve ayrımcılık büyüyor. Eva Meijer’in “Kuş Evi” kitabında “bütün yavru kuşları öldürdüler” cümlesini okuduğumda zihnimde canlanan ölü kuşlar beni sarsmış, sarsıcı çok şey söyleyen kitapta öfke, utanma ve hüzün duygularımı harekete geçiren tek cümle olmuştu. Hayvanların toplanması gündeme geldiğinde, sokak köşelerinde cansız yatan hayvanlar aynı şekilde zihnimde belirmiş ve günlerce içimden atamamıştım. Oysa sonra her şeye alıştık. Alışmaya karşı vicdanı ve dayanışmayı kuşanmak zorundayız. Utanç insanın ilkel komünal dönemden bugüne getirdiği en sarsıcı duygulardan. Ben bugün kaçtığım noktalardan utanıyorum. Hiçbir şeyi düşünmeyip saçma sapan şeylerle ilgilenebiliyorum mesela. O geçici dikkat dağılmasına sığınıyorum. Bu gayet insani ve belki de bazen gerekli. Oysa gerçeklik de sabit. Ondan kaçamazsın. Kavafis’in “bu şehir arkandan gelecektir” dizesini hep kendi gölgem gibi düşünürüm. Arkamdan gelen şehir benim gölgem, gerçekliğim. Ondan kaçamayız. Evet zihnimiz de yorulabilir. Nazım’ın dediği gibi “asrım sefil, asrım yüz kızartıcı” Ondan kaçabilecek bir yer yok. O bizim gerçekliğimiz ve onu değiştirmekten başka çaremiz yok. Tüm ayrımcılığa inat kenetlenerek, kendimiz olarak, kolektif bir yaşamın tadını hatırlayarak yeni bir dünyayı yaratabiliriz.

(BS/NÖ)

Sabah sayımı

Memleket aşırı operasyon mevsimine girince içeridekilerin haber değeri biraz azaldı. Komedyen kardeşimiz Deniz Göktaş Yatarmatik yıllık kotasının birinci ayını doldurması nedeniyle bir açık mektup yolladı hepimize. “Neşemizi çalamazlar” derken de şaka yaptığını izlediğini anlayan izleyiciler anlamıştı da ciddiye alıp mukabele edenleri tekzip etti güzelce.

Ülke bir zor ki; başına bir iş gelince seni savunmak için ortaya çıkanlara “Yahu ben onu mu dedim?” diye laf yetiştirmek zorunda kaldığında harcanmak üzere zihin şarjı saklamak zorundasın. Neyse Deniz Göktaş’ın güncel ihtiyaç listesine dönecek olursak cezaevi kitap okuma biriminin Moby Dick’i bir an önce okuyup teslim etmesini bekliyoruz. Takipteyiz! O Moby Dick o hücreye girecek!

Gelelim dışarıya. Her sabah şuna operasyon buna operasyon diye uyanmaktan kızgınlıktan bıkkınlık aşamasına geçenlerde değişik alışkanlıklar türemeye başladı. Doğal afetler için hazırlananlara benzer uygulamalar çıkmış. Uygulamayı indirenler “gözaltında değilim” düğmesine basarak birbirini kontrol ediyormuş.

Uygulamanın tasarımını yapanlarla görüştüm. Tasarım grubunda yer alan ancak isminin bilinmesini istemeyen kişinin dediğine göre aslında kendileri için geliştirmişler yazılımı. Siyasetçilere ve ünlülere yönelik operasyonlarla pek ilgilenmemişler ancak lavaş, tavuk kanat, şakşuka ve son olarak cezerye çetelerine yapılan operasyonlarda şirketlere kayyım atanması üzerine böyle bir teyit uygulamasının yararlı olacağına karar vermişler. “Sabah uyandığımızdan birbirimizden haberdar olmamızın günü planlamak, önceden belirlenmiş toplantı takviminin geçerli olup olmadığına karar vermek için yararlı olacağını düşündük” diyor.

Uygulama yakın çevrelerinde kulaktan kulağa yayılmış ve bir anda yoğun talep gelmeye başlamış. Gönüllükle dağıtımını yapsalar sıkıntı olacağını düşünmüşler tabii. Kaldı ki yazılımdan para kazanan şirket neden uygulamasını paraya dönüştürmesin ki? Ben de hak verdim elbette. Görüşmemizin hatırına bana uygun bir deneme sürümü hediye etmek istedilerse de kabul etmedim. Hem beleşçilikten hoşlanmadığımdan hem de işime yarayacağını düşünmediğimden istemedim açıkçası.

Ama her zaman olduğu gibi yanıldım. O kadar hızla yayılmış ki uygulama geçenlerde çocukluk arkadaşlarım uygulamayı indirmeye davet etti, onu da kabul etmedim. Reddettim diye sinirlenmiş uygulamayı indiren, hemen aradı. “Hayırdır arkadaşım, bizi mi beğenmedin?” diye sordu. Şaşırdım, kaldım. “Ne ilgisi var beğenmeyle, beğenmemeyle? Benim ihtiyacım yok buna” derken lafı ağzıma tıktı. “Biz tehdit altındayız da sen dağlardan serin misin? Bilmediğimiz bir dayın, emmin mi var?” dedi sesini daha da yükselterek. Dert dinlemeyi geçtim işittiğini anlayacak gibi değildi. “Sakinleştiğinde konuşuruz” diyerek kapattım telefonu.

Niye o kadar kızdığını anlamadım, merak ettim. Meğer şirket, uygulamayı ilk indirip en çok kişiye ulaşmayı sağlayanlara küçük güzellikler vaat etmiş. Ben de işte o promosyona taş koymuşum teklifi reddederek, meğer onaymış öfkesi. Bunu öğrenince bu defa gerçekten ürktüm. Sırf başıma iş gelsin de uygulamayı indirmediğime pişman olayım diye beni CİMER’e ihbar eder bu, dedim ve indirdim uygulamayı iyi mi!

Neyse benden daha cesur ve uygulama indirmekle uğraşmak istemeyenler el yapımı gruplar kurarak idare ediyorlarmış. Her grupla uğraşmaya takati olmayanlar durum güncellemelerine ekliyorlarmış. Böylelikle memleketin hapiste olmayan nüfusunun tamamına yakını sabah sayımını yapıyormuş. Güzel gelişmeler nihayetinde bunlar. Sevinmek gerek.

(ÖE/NÖ)

Premium hayat: Yaşamak için abone olun

Önce FBI’a dönüp, “Bizi yakın zamanda yakalayabileceğiniz de görünmüyor. FBI bir şakadan ibarettir,” diyor. Sonra manifesto geliyor: Sanayi Toplumu ve Geleceği. Hem de düzenin gözde propaganda aygıtında yayınlanıyor. Seve seve… The Washington Post’ta. 35 bin kelimelik bir kıyamet muhtırası.[1]

Theodore Kaczynski haklı. Manifestosunda anlatıyor. Teknolojik gelişim her tür bağlamın ötesinde iyi ve kötü yanları olan zararsız bir olgu değil. Fiili kölelik düzenine doğan her teknolojik araç son tahlilde kölelik düzeninin kendisini tahkim ediyor.[2]

Özgürlüğü tehdit etmediği—hatta güçlendirdiği—kanaatine vardığınız yeni bir teknolojik ıvır zıvır için. Sadece biraz sabredin.

Mucize v2.0

Arap Baharını hatırlayın. Sosyal medya bir mucizeydi. İsyan mayalayan denetim dışı bir icat…[3]

Bugün?

Hesap kapatmalar, cezalar, parayla tutulmuş profesyonel “trol” orduları derken… Düzenin “algı üretme makinesine” dönmedi mi sosyal medya?

Üstelik artık karşımızda yalnızca neyi söyleyip söyleyemeyeceğimize karar veren bir sansür mekanizması yok. Daha sinsisi var. Neyi göreceğimize, neyi görmeyeceğimize, neye öfkeleneceğimize ve neyi birkaç saniye sonra unutacağımıza karar veren algoritmalar.

Ana sayfamız gündemin bizim için ayıklanmış ve budanmış bir simülasyonundan ibaret.

Profesyonel “trol” orduları... Yalanı üretmek, aynı cümleyi binlerce hesaptan tekrarlamak, sahte bir toplumsal çoğunluk görüntüsü yaratmak onların işi.

Bunun sosyal medyanın kendisiyle alakası yok. Matbaa da vakti zamanında feodal egemenlerin yalan üretme ve manipülasyon yaratma aracına dönüştürülmüştü. [4]

Mesele düzen ile teknoloji arasındaki diyalektik eğilimdir: Düzen, denetleyemediği her yeni teknolojiyi önce kuşatır, sonra kendi hizmetine koşar.

Dijital turnike

Teknoloji kolaylıkla reddedilebilir mi? Madem zararlı, kullanmasak?

Düzen kendini teknoloji ile devamlı tahkim ettiği için, teknoloji de yaşamın her alanını sürekli yeniden-belirliyor. Bu tablo teknolojiyi “mecburi” değilse bile “zorunlu” kılar.

Bugünün akıllı telefonları. Düzenin modern muhbirleri. İyi bir örnek.

Kimse akıllı telefon kullanmaya mecbur değil mesela. Teoride.

Pratikte banka hesabınıza girmek için telefonunuza gelen kodu yazmanız gerekir. Hastane randevusu almak, iş başvurusu yapmak, faturaya ulaşmak, resmî bir evrak edinmek, çocuğunuzun okulundan haber almak…

Bir ekran, bir aplikasyon, bir şifre.

Restoranda menü bile yok artık. Masanın köşesinde bir QR kod var. Telefonun yoksa garsona değil, zamana ayak uyduramadığın için kendine mahcup olursun.

Akıllı telefonun yok mu? Hayat durmaz elbette.

Ama sen hayatın dışına düşebilirsin.

Üstelik telefonu satın almak da yetmez. Bilmem kaç megapiksellik kamera, periskop lens, LiDAR sensörü, uydu bağlantısı, 120 Hz ekran, NFC, eSIM, kablosuz şarj, yapay zekâ işlemcisi…

Ötekinde katlanır ekran, tersine şarj, masaüstü modu, kalem, yüz kat yakınlaştırma…

Her marka kendi küçük ayrıcalığını, her ayrıcalık kendi küçük mecburiyetini yaratıyor.

Telefonunuz vardır. Ama “artık” sistemin istediği telefon o değildir.

Yoksulluğun dijital tarifesi sürekli güncellenir.

Teknoloji kolaylıkla reddedilemez. Çünkü düzen, teknolojiyi hayatın giriş kapısına turnike olarak yerleştirmiştir.

Kart bilgilerinizi giriniz

“Ne yani? Herkesin ihtiyaç duyabileceği bir solunum cihazı geliştirildi diye ona da mı karşı çıkacağız?”

Elbette hayır. Yetmez ama evet mi yoksa?

Mesele cihazın nefes aldırması değil. Nefesin anahtarının kimin cebinde olduğu.

Black Mirror’ın “Common People” bölümünü izlediniz mi?

Amanda’nın beyninde ölümcül bir sorun ortaya çıkıyor. Rivermind adlı şirket beynine yerleştirdiği implantla onu kurtarıyor.[5]

Mucize?

Bir bakıma.

Rivermind Amanda’nın hayatını kurtarır. Amanda’nın ruhunu bir yumurtanın içinde satın alarak. Ve hayat artık Rivermind’ın cebindedir.[6]

Amanda’nın hayatını aboneliğe bağlar. Temel paket, pahalı paket, premium paket… Daha iyi bir hayat için daha fazla para.

Paran çıkışmadı mı? Amanda’nın konuşmalarının arasına reklamlar iliştirir Rivermind. Ki burası Ruhi Mücerret-Murat Menteş değil mi?[7] Neyse…

Hayatta kalmak temel paket. İnsan gibi yaşamak premium.

Teknoloji hayat kurtarıyor, evet. Ardından kurtardığı hayatın kirasını topluyor. Düzen önce ihtiyacı kendi tekeline alıyor, sonra önümüze ödeme ekranını çıkarıyor.

Kart bilgilerinizi giriniz. Aboneliğinizi yükseltiniz. Şimdi yaşamaya devam edebilirsiniz.

İnsanı yaşatırken onu şirkete, devlete veya herhangi bir egemene daha bağımlı hâle getiren teknoloji, toplumun çıkarına hizmet etmiş sayılabilir mi?

Anlatılan solunum cihazını veya beyin implantını reddetmek değil.

Teknoloji boykotunun beyhudeliği başka şeydir. Her yeni cihazı “ilerleme” diye alkışlayarak düzenin değirmenine su taşımak başka.

Son yerine: Külfet-i ispât

“Yalana artık tepki gösterilmemesi ona tümüyle yeni bir nitelik katmıştır. Birdenbire, hemen hemen her yerde varlığı sona eren ya da en iyi ihtimalle asla kanıtlanamayacak bir varsayım haline indirgenen şey, doğru olmuştur.”
(Guy Debord- Gösteri Toplumu)

Söyledikleri hiçbir şeye inanmamaya hakkımız var.

Çünkü söyledikleri ile yaptıkları arasındaki mesafe artık bir şüphe değil.

Facebook, kullanıcılarına kişisel verilerini gizlilik ayarlarıyla kontrol edebileceklerini söyledi. Sonra hesap güvenliği için alınan telefon numaraları reklamlarda kullanıldı. Yüz tanıma tercihe bağlı dedi; milyonlarca hesapta özellik zaten açıktı.[8]

Google, “Konum Geçmişi”ni kapattığınızda takip edilmeyeceksiniz dedi. Oysa varsayılan olarak açık duran başka bir ayar üzerinden konum verilerini toplamaya devam ediyordu.[9]

Amazon, Alexa kayıtlarının silinebileceğini söyledi. Aileler çocuklarının ses kayıtlarını sildiğini düşündü. Kayıtların silinmediği açığa çıktı. Alexa algoritmasını geliştirmek için kullanmaya devam etmişler. [10]

Twitter, telefon numarası ile e-posta adresini “hesabınızı korumak” için istiyorum dedi. Sonra bu bilgileri reklam hedeflemekte kullandı. Güvenlik diye topladı. Reklam diye sattı.[11]

Dolayısıyla söyledikleri hiçbir şeye inanmamaya hakkımız var. Bu, söylenen her şeyi peşinen reddetmek değildir. İspat yükünü söyleyene teslim etmektir.

Bizi yalan söylemediklerine inandırmak zorundalar.

Çünkü güven, onlar için ahlaki bir ilişki değil. Bir hammadde. İşleyip satıyorlar.


[1] Theodore Kaczynski, 1978–1995 arasında düzenlediği 16 bombalı saldırıda üç kişiyi öldürdü, 23 kişiyi yaraladı. Ardından medyaya şu şartı sundu: “Yazılarımı yayımlayın, bir daha bombalı saldırı yapmayayım.” Başsavcı Janet Reno ile FBI Direktörü Louis Freeh’in tavsiyesi üzerine The Washington Post, 35 bin kelimelik Sanayi Toplumu ve Geleceği manifestosunu 19 Eylül 1995’te sekiz sayfalık özel ek olarak yayımladı. Metindeki ifadeleri tanıyan kardeşi David’in ihbarı, Kaczynski’nin 1996’da yakalanmasını sağladı. 

[2] “Teknolojik ilerleme bir bütün olarak özgürlük alanımızı sürekli daraltırken, tek başına değerlendirilen her yeni teknik gelişme arzulanır görünür.” Kaczynski’ye göre başlangıçta tercih gibi sunulan teknoloji, toplumu dönüştürerek zamanla kullanılması zorunlu bir araca dönüşür. Theodore Kaczynski, Sanayi Toplumu ve Geleceği, 127–128. paragraflar. 

[3] Tahrir Meydanı’ndaki göstericilerle yapılan araştırma, sosyal medyanın —özellikle Facebook’un— rejimin kolayca denetleyemediği bir haberleşme alanı açtığını; katılım kararını, eylemlerin örgütlenmesini ve başarı beklentisini belirlemede kritik rol oynadığını saptadı: “Diğer etkenler denetlendiğinde, sosyal medya kullanımı protestolara ilk gün katılma ihtimalini büyük ölçüde artırdı.” 

[4] Max Planck Enstitüsünün çalışmasına göre matbaa, 16. yüzyılda “otoritenin genişletilmesinde giderek daha önemli bir araca” dönüştü. 

Kutsal Roma-Germen İmparatoru I. Maximilian, bastırdığı kitap ve resimlerle kahraman hükümdar imgesini yaydı; Truva’ya kadar uzattığı soy kütükleri gibi anlatılarının “çoğu zaman gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktu.” 

[5] Amanda ile Mike, maddi imkânları sınırlı, çocuk sahibi olmaya çalışan bir çifttir. Amanda beynindeki tümör nedeniyle komaya girince Rivermind adlı şirket, onu aylık abonelikle çalışan bir teknoloji sayesinde hayata döndürür. Şirket sürekli daha pahalı paketler çıkarınca Amanda’nın zihni reklam mecrasına dönüşür; Mike ise abonelik ücretini ödeyebilmek için internette kendisini küçük düşürdüğü, bedenine zarar verdiği videolar çekmeye başlar. İşlerini ve paralarını kaybeden çiftin çıkışsızlığı, Amanda’nın isteği üzerine Mike’ın onu öldürmesiyle son bulur. 

[6] Atıf Yılmaz’ın 1988 yapımı Arkadaşım Şeytan filminde Mazhar Alanson’un canlandırdığı Fatih, şöhret karşılığında ruhunu Ali Poyrazoğlu’nun canlandırdığı Şeytan’a satar; Şeytan da ruhu bir yumurtaya hapsedip cebine koyar. Şeytan, ruhlarını yumurtalara hapsettiği insanları buyruğu altında çalıştırır ve onların yeteneklerini Fatih’i ünlü etmek için kullanır. Yumurta, insanın artık kendi hayatının sahibi olmadığının maddi karşılığıdır. 

[7] Murat Menteş’in Ruhi Mücerret romanında insanların beyinlerine mikroçip yerleştirilir ve günlük konuşmalarının arasına istemsizce reklam cümleleri sokulur. Çipten habersiz Ruhi Mücerret de tıpkı Amanda gibi, konuşması bir şirket tarafından ele geçirilmiş canlı reklam mecrasına dönüşür. Murat Menteş, Ruhi Mücerret, April Yayıncılık, İstanbul, 2013.

[8] ABD Federal Ticaret Komisyonuna (FTC) göre Facebook, kullanıcılarına kişisel bilgilerini gizlilik ayarlarıyla denetleyebileceklerini vadetti; buna karşın güvenlik amacıyla topladığı telefon numaralarını reklamcılıkta da kullandı. Şirket ayrıca yüz tanımanın kullanıcı tarafından açılacağı izlenimini verdiği hâlde “Tag Suggestions” özelliği on milyonlarca hesapta varsayılan olarak açıktı.

[9] Google, “Konum Geçmişi” kapatıldığında gidilen yerlerin artık saklanmayacağını söylüyordu; ancak varsayılan olarak açık bulunan “Web ve Uygulama Etkinliği” ayarı üzerinden konum verisi toplamayı sürdürdü. Kırk eyaletin yürüttüğü soruşturma sonucunda şirket, 2022’de 391,5 milyon dolarlık uzlaşmayı kabul etti. 

[10] FTC’ye göre Amazon, ailelere çocuklarının Alexa kayıtlarını silebileceklerini söyledi; ancak silme taleplerinden sonra bile bazı ses kayıtlarını ve bunların yazılı dökümlerini veri tabanlarında tutmayı sürdürdü. Şirket, hukuka aykırı biçimde sakladığı bu verileri Alexa’nın çocukların konuşma biçimlerini ve aksanlarını daha iyi anlaması için algoritmasını eğitmekte kullandı. 

[11] FTC’ye göre Twitter (bugünkü X), 2014–2019 arasında 140 milyondan fazla kullanıcının hesap güvenliği için verdiği telefon numaralarıyla e-posta adreslerini, bunu açıklamadan reklam hedeflemekte kullandı. Şirket 2022’de 150 milyon dolar ceza ödemeyi kabul etti. 

(ADK/NÖ)

Soylulaştırmanın ve plastikleşmenin gölgesinde Türkçe rap

Türkçe rap, yakın geçmişte Türkiye müzik endüstrisinin en kârlı ve en büyük janrlarından biri hâline geldi. Telefonlardan, araçlardan ve mekânlardan taşan bu müzik, milyarlarca dinlenmeye ulaşan ışıltılı bir pazar sunuyor. Ancak bu parlak vitrinin ardında, türün köklerine ve varoluş amacına sırtını döndüğü, Türkiye'nin sosyolojik erozyonunu andıran derin bir apolitizasyon ve kimliksizleşme süreci yatıyor.

Bu dönüşümün izlerini sürebilmek için, Türkçe rap'in salt eğlence endüstrisinden ziyade bir varoluş mücadelesi olarak doğduğu Almanya geçmişine bakmalıyız.

1980’lerin sonlarında Almanya’da, Gastarbeiter jenerasyonunun çocukları iki kültür arasına sıkışmış bir arafta yaşıyordu. Almanya’da ırkçılığa ve dışlanmaya maruz kalan bu gençlerin kurduğu 36 Boys gibi sokak çeteleri, Neo-Nazi saldırılarına karşı barikat kurmanın ötesinde Almanya'da maruz kaldıkları hegemonyaya karşı kültürel sınırlarını da çiziyordu. Boe B, Killa Hakan ve Cartel gibi isimler hip-hop'ın asi ruhunu Bronx'tan Kreuzberg'e taşırken, rap bir müzik türü olmaktan çıkıp diasporanın isyan marşlarında vücut bulan bir direniş formuna dönüştü. İlk nesil Türkçe rapçiler için mikrofon, asimilasyona ve ırkçılığa karşı verilen varoluş mücadelesinin doğrudan aracıydı. Bu dönemdeki rap son derece politikti; çünkü o sokaklarda göçmen olarak var olabilmek başlı başına politik bir duruştu.

Almanya'da göçmenlik üzerinden kurulan bu ötekileştirilme durumu, 2000'lerin başında Berlin-İstanbul hattıyla Türkiye'ye taşındığında sosyolojik bir metamorfoz geçirerek sınıfsal bir öfkeye dönüştü. Ceza, Sagopa Kajmer ve Fuat gibi isimler Almanya’daki mağduriyeti, İstanbul'un yoksul çeper mahallelerindeki sosyo-ekonomik sıkışmışlığa ustalıkla tercüme ettiler. Kültür artık gurbetçilerin değil, görünmez kılınan kent yoksullarının da sesi olmaya başlamıştı.

Bu evre, ekonomik olanaklardan ve fırsat eşitliğinden yoksun gençlerin kendi kültürel sermayelerini inşa ettikleri Türkçe rap'in niteliksel anlamda altın çağı oldu. Gençler içlerinde biriken öfkeyi şiddetle değil; sözlükler devirerek, sosyolojik gözlemler yaparak ve edebiyatı sokak jargonuyla birleştirerek dışa vurmaya başladı.

"Biz sokaktan geliyoruz ve sokağın, yeraltının gerçeklerini anlatıyoruz. Televizyonlarda size gösterilen o pembe tablolar Türkiye'nin gerçeklerini yansıtmıyor. Politikacılar sorunlarımızı görmezden geliyor, sesimizi duymuyorlar. Bizim elimizde silahımız yok; sadece mikrofonumuz ve kelimelerimiz var. Biz bu mikrofonla isyanımızı, yoksulluğu ve sistemin insanları nasıl ezdiğini haykırıyoruz. Rap, susturulanların, görmezden gelinenlerin sesidir. Gençler içlerinde biriken o devasa öfkeyi, o sıkışmışlığı şiddetle değil; kelimelerle, müzikle dışa vuruyorlar." (Ceza - Crossing the Bridge 2005) - Yönetmen: Fatih Akın)

Crossing the Bridge belgeselinden

2000'lerin başı, bilgisayarların ve ev tipi mikrofonların yaygınlaşarak üretim araçlarının ucuzladığı bir dönem oldu. Yatak odası stüdyoları ve internet forumları, müzik endüstrisindeki tekelleri kırmayı hedefleyen "otonom bölgeler" yarattı. Ülkede 2000'lerin ortasından 2013'e dek hissedilen psödo-özgürlükçü atmosfer, farklı alt kültürlerin birbirleriyle temas etmesine yol açtı. Underground Rap, gettosundan çıkıp popüler kültürün bıraktığı boşluklardan içeriye sızdı. Birçok şehirde kurulan bağımsız kolektifler, yeraltı albümleri ve ucuz konserler; kapitalist endüstriye muhtaç olmadan tam bağımsız üretim ve dağıtımın mümkün olduğunu gösterdi.

Geniş kitlelere ulaşan her alt kültürün yazgısında olduğu gibi, Türkçe rap de popülerleştiğinde kapitalist medya endüstrisinin radarına girdi. 2010'ların ikinci yarısında dijital platformların fiziksel medyayı yuttuğu sıralarda ana akım tarafından yeniden keşfedilen sanatçılar kültürel bir soylulaştırmaya maruz kaldı. Kültürün sivri uçları pazar payı uğruna neredeyse tamamen törpülendi.

Hızla kapitale, şöhrete ve devasa gelirlere ulaşan bağımsız rapçiler, bu konfor alanlarını kaybetmemek ve değişen sert siyasi iklimin tepkisini çekmemek için hızla apolitikleşti. Önceki jenerasyonların beşeri adaletsizlikleri dile getirdiği şarkı sözleri; yerini 808 baslarına, pop/trap formlarına, lüks araçlara ve içi boşaltılmış bir mafya romantizmine bıraktı. Sokak artık yaşanılan bir gerçeklik olmaktan çıkıp, sadece kliplerde görünen sentetik bir imaja dönüştü.

Rap kültürü içerisinde kontrolsüzce büyüyen ve sadece hızlı sosyal medya etkileşimi için kullanılan Battle Rap konsepti, müzikal üretimin içini boşalttı. Sadece "dissleşme" üzerine kurgulanan şovlar; şarkıların edebi derinliğini ve müziksel niteliğini tamamen gölgede bıraktı. İyi söz yazmanın ve kompozisyon kurmanın yerini, karşısındakine hakaret edebilme ve holiganlaşmış bir kitlenin enerjisinden faydalanma çabası aldı.

Bu apolitik uyuşuklukta, ana akıma entegre olurken politik-toplumsal eleştiriyi modern bir trap/reggae sound'uyla ulaştıran istisnai örneklerden biri Ezhel’in Müptezhel albümüydü. Sınıf eşitsizliğini, yoksulluğu ve geleceksizliği nitelikli bir prodüksiyonla birleştiren albüm devasa bir uyanış yarattı. Ancak devlet aygıtının bu muhalif reflekse yanıtı acımasız oldu. Ezhel'in maruz bırakıldığı hukuki süreçler, hapis, linç kampanyaları ve sürgün hayatı, kültürel denetçilerin rap camiasına verdiği açık bir ultimatomdu. Bu vaka, korkuyu ve otosansürü kurumsallaştırırken; yeni nesil rap, toplumsal olaylara yüz çevirmeyi bir endüstri standardı hâline getirdi.

Bugün Türkçe rap; bot dinlenmelerin, kopya şarkıların ve niteliksiz ilişkiler ağının elinde kültürel etkisini tamamen yitirmiş durumda. Güncel piyasayı domine eden işlere bakıldığında, sosyo-kültürel atmosferi yansıtan kültürün yerini; karikatürize mafya özentiliğinin, kadın düşmanlığının ve içi boşaltılmış kimliklerin aldığı görülüyor. Şarkıların büyük çoğunluğu sentetik zenginlik gösterişine, anlamsız nakaratlara ve suçu normalleştiren plastik çete simülasyonlarına sıkıştı. Müzik ve söz kalitesi 15 saniyelik viral olma kaygısına kurban edilirken, rap isyanın dili olmaktan çıkıp kapitalizmin yozlaşmış tüketim vitrinine dönüştü.

Peki, bu estetik çukurdan çıkış mümkün mü?

Cevabı Amerika'nın kendi tarihsel döngüsünde arayabiliriz. Tıpkı Türkçe rap'in Kreuzberg'de doğması gibi, Amerikan rap'i de 80'ler ve 90'larda siyah şairlerin elinde politik bir direniş hattı olarak filizlenmişti. Grandmaster Flash, Public Enemy, Tupac ve N.W.A gibi isimler; ırkçılığa ve sistem baskısına karşı müziği bir mücadele aracı olarak kullandılar. Ancak bu kültür 2000'lerde, tıpkı bugün Türkiye'de yaşandığı gibi endüstriye teslim oldu. Bling Era adlı bu dönemde dev şirketler rap'in politik dişlerini sökerek onu lüks tüketime, kalın kolyelere ve kadın düşmanlığına dayalı plastik bir ürüne dönüştürdü.

Fakat Amerikan rap'i bu ölüm döşeğinden kalkmayı başardı. 2010'ların sonu ve 2020'lerde Kendrick Lamar, J. Cole, Tyler the Creator gibi vizyoner söz yazarları, edebi yeteneklerinin yanı sıra kurdukları organik iş yapılarıyla (TDE, Dreamville vb.) endüstride söz sahibi oldular. Üretimi sömürücü şirket tekelinden çıkaran bu yapılar sayesinde derin sosyolojik gözlemler ana akımı içeriden fethetti. Bu uyanışın zirvesi, Kendrick Lamar'ın DAMN. albümüyle Pulitzer Ödülü'nü kazanması oldu. Tarihte ilk kez caz veya klasik müzik dışından bir sanatçıya verilen bu ödül, yeni jenerasyonun köklerinden taşıdığı gücü Amerikan rap müziğine yeniden kazandırabileceğinin en somut kanıtıydı.

Türkçe rap'in kurtuluşu da dijital imkanları kullanan cesur, entelektüel adımlarda gizli. Zehirlenen bu sektörde kalıcı olmanın yolu; güçlü söz yazarlarının öne çıkması, sanatçıların bağımsız yapılarını kurarak birleşmesi ve Kreuzberg'deki ilk varoluşsal isyanı bugünün karmaşık dünyasına kültürel bir isyan olarak yeniden tercüme etmesidir. Çünkü Türkçe rap, steril bir eğlence alanı veya ticari proje değil; sıkışmışlığa ve dışlanmışlığa karşı doğmuş bir hayatta kalma refleksidir.

(ECS/NÖ)

Penelopia: Hikâyeyi bir de ‘fahişeler’den dinleyin

Haftalardır Christopher Nolan’ın yeniden yorumladığı Homeros’un unutulmaz destanı Odysseia ile mitolojiyi konuşmaya, üzerine yazmaya devam ediyoruz. Mitolojinin yalnızca eski anlatılardan ibaret olmadığını hatırladığımız bu günlerde okunması gereken başka bir eserden söz etmek istiyorum. Çağdaş edebiyatın en keskin zekâlarından Margaret Atwood’un kaleme aldığı Penelopia. Ufkumuzu ve bakış açımızı kökten değiştirecek bir roman.

Daha önce başka eserleriyle bu köşeye konuk olan Margaret Atwood’u biliyorsunuz; yarım asrı aşan yazın yolculuğunda kurmacayı her zaman toplumsal iktidar ilişkilerini, görünmeyen emek biçimlerini ve kadının üzerindeki eril tahakkümü teşhir eden politik bir araca dönüştürmüş bir yazar. Damızlık Kızın Öyküsü’nden Kör Suikastçı’ya kadar tüm eserlerinde Atwood’un en sevdiğim tarafı, okuru edilgen bir kurban anlatısıyla baş başa bırakmaması.

Mağduriyeti romantize etmemek…

Aksine Atwood; distopyanın, tarihin ve mitos’un arkasındaki soğukkanlı güç mekanizmalarını bize tüm çıplaklığıyla gösterir. Onun edebiyatı, felaketi ya da mağduriyeti romantize etmeden, sistemin dişlilerini ve o dişlilerin arasında kimlerin ezildiğini doğrudan gösterme sanatıdır.

Penelopia da öyle bir eser; bilindik hikâyeyi klişelerden temizleyip Penelope’yi ne tamamen masum, ne tamamen mağdur ne de mükemmel bir kadına dönüştürmeden konuşturmayı başarır.

Atwood daha romanının başında alışılmışın dışında bir giriş yapar.

“Öldüğüme göre artık her şeyi biliyorum.”

Penelope artık ölmüştür ve Hades'te yaşamaktadır. Binlerce yıldır insanlar onun hakkında konuşmaktadır. “Sadık eş”, “iffet timsali”, “bekleyen kadın.”

Ancak Penelope bundan rahatsızdır. Çünkü anlatılan hikâyenin yalnızca Odysseus'un versiyonu olduğunu söyler. Bu kez kendi hikâyesini kendisi anlatmaya karar verir.

Romanın temel hareket noktası da budur; Homeros’tan başlayarak defalarca “öyle lüzum görüldüğü üzere” türlü kılıklara büründürülen, kutsanan Penelope’yi ve yıllar boyunca “fahişe” diye yaftalanan on iki hizmetçi kızı kendi ağızlarından dinleme fırsatı sunmak.

Sorgulayan ve sorgulatan bir Penelope

Meşhur bir söz vardır: “Hikâyeyi bir de kurttan dinlemek lazım.”

Atwood Penelopia’da bunun da ötesine geçer; hikâyeyi kurttan bile değil, bugüne kadar hep yanlış anlaşılmış ya da hiç anlatılmamışların anlatısına dönüştürür.

Atwood’un Penelope’si, kocası 20 yıl boyunca uzaklardayken yalnızca gözyaşı döküp bekleyen pasif bir figür değil. O; ekonomiyi idare eden, saray siyasetini yöneten, oğlunu büyüten ve talipler karşısında zekâsıyla ayakta kalan politik bir stratejist. Gündüz dokuyup gece söktüğü kefen, sadakatin göstergesi olduğu kadar hayatta kalma mücadelesinin pragmatik bir aygıt.

Bu romanın Penelope’si kendisine de diğerlerine de karşı oldukça açık sözlü, anlatı dili oldukça samimi. Hikâyeyi bildiği kadarıyla anlattığını söylerken, kendini de aklayıp, paklayıp, yüceltmeye hiç uğraşmıyor. Ancak sorguluyor, sorgulatıyor.

Daha ilk sayfalarda, Odysseus’un çeyizi ile birlikte Penelope’yi İthaka’ya götürdüğü bölümde bir baba-kız yorumu var ki, romana sizi hemen bağlıyor. Penelope o bölümü şöyle aktarıyor:

Arabamız yola çıktığında babamın arkamızdan koşup, kalmam için yalvardığını, Odysseus’un da onunla birlikte İthaka’ya gitmek mi, yoksa babamla kalmak mı istediğimi sorduğu kulağınıza gelmiştir. Verdiğim yanıtın yaşmağımı örtmek olduğunu, kocamı istediğimi dile getiremeyecek kadar iffetli olduğumu, bu erdemimi anımsatması için heykelimi diktikleri söylenir.

Söylediklerinde gerçeklik payı yok değil. Ancak yaşmağımı indirmemin nedeni güldüğümü gizlemekti, öz kızını denize atmış bir babanın aynı kızın arkasından koşarak “Benimle kal!” diye dil dökmesi gülünesi bir sahneydi.

Ve Koro sahnede…

Bu nefis alıntıdan hemen sonra şunu belirtmem lazım, bence romanın asıl gücü Penelope’nin kendi sesini bulması kadar, on iki hizmetçi kızı sahneye çıkarmasında yatar. Atwood on iki hizmetçi kızın sesini bir Koro’ya dönüştürür ve onlara söz hakkı tanır.

Penelope’nin çocukluğunu anlattığını, kendi kendine yetmeyi erken yaşta öğrendiğini, ailesinden destek görmediğini anlattığı bölümden sonra ilk kez söz alan Koro, şöyle çarpıcı bir giriş yapar:

“Biz de çocuktuk. Biz de yanlış ana-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştik. Yoksul ana babalar, köle ana babalar; bizi satan ana babalar, çocukları çalınan ana babalardan. Bu ana babalar ne tanrıydılar ne yarı-tanrı, ne peri ne de Naiades. Saraylarda işe koşulmuştuk çocuk halimizle; gün ağardıktan karanlık çökene dek alın teri dökerdik, çocuk halimizle. Ağladığımızda gözyaşımızı dindiren olmazdı. Uyukladığımızda tekmeyle uyandırılırdık.”

Bu Koro, Penelope’nin anlatılarının ardından roman boyunca devreye girerek hikâyeye yepyeni bir katman katıyor.

Atwood, bu kadınları ahlaksız ya da sadakatsiz olarak resmetmiyor. Onlar, Penelope’nin saraydaki talipler hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirdiği gizli casuslar. Hayatta kalmak için bedenlerini ve varlıklarını gücün hizmetine sunmak zorunda kalan bu köle kadınlar, günün sonunda efendilerinin iktidar hesapları arasında sıkışıyor ve işlemedikleri bir suçun bedelini canlarıyla ödüyor.

Sözcükler ideolojiktir

Metinlerin nasıl ideolojik birer araca dönüşebileceğini anlamak için kurmacadaki bu kırılmadan önce dilin kendisine bakmak gerekiyor. Burada başka bir çalışmadan da söz etmek şart. Pennsylvania Üniversitesi’nden klasik filolog Emily Wilson, 2017 yılında Odysseia’yı İngilizceye çeviren ilk kadın profesör olarak edebiyat tarihinde devrim niteliğinde bir adım attı.

Wilson, yaklaşık 400 yıldır yapılan çevirilerin meşhur ifadelerini incelediğinde, anlatının nasıl erkek merkezli (androcentrik) bir süzgeçten geçirildiğini kanıtladı. Bunun en çarpıcı örneği, Odysseus’un İthaka’ya döndüğünde taliplerle ilişkiye girdikleri gerekçesiyle astırdığı on iki kadın oldu.

Yüzyıllardır eril çevirmenler bu kadınları metne kendi ahlaki yargılarını ekleyerek “fahişeler -  whores” aktarmışlardı. Oysa Homeros’un orijinal Yunancası onlara ahlakî yargı içeren bir etiket yapıştırmıyordu. Wilson, bu kadınların özgür iradeye sahip bireyler değil, savaş ganimeti olarak İthaka sarayına getirilmiş “köle kadınlar - slaves / enslaved women” olduğunu vurguladı.

Biliyoruz ki, tek bir kelime değiştiğinde bütün hikâye değişir. Bu hikâyede “fahişe” dediğinizde ahlaki bir yargı üreterek katliamı meşrulaştırırsınız. “Köle kadın” dediğinizde ise ortadaki yalın güç ilişkilerini ve mülkiyet düzenini görünür kılarsınız.

Kurmacanın adaleti

Emily Wilson’ın filolojik düzeyde dilde gerçekleştirdiği bu adalet arayışını, Margaret Atwood kurmaca düzleminde tamamlamış aslında. Atwood, Penelopia’da mitin temel olay örgüsünü bozmamış; ancak bakış açısını kökten değiştirmiş.

Atwood’un metnini yetkin kılan en temel unsur, anlatıyı bilindik bir kurban anlatısına çevirmemesi. Penelope bir kadın olarak ataerkil sistemin baskısı altında; ancak aynı zamanda bir “kraliçe.” On iki hizmetçi kız ise hem kadın hem de “mülk.”

Atwood, Penelope’yi kusursuzlaştırmamış, onun bu genç kadınları koruyamayışındaki veya korumayışındaki sınıfsal mesafeyi ve etik sorumluluğu sorgulamaya açık bırakmış.

İşte bu noktada farklı okumalar yapabilir, acı gerçekler üzerine düşünebiliriz.

Kraliçe ve köle ilişkisi

İlk olarak kraliçe ile köle ilişkisine bakalım; bu hikâye bize çok net gösteriyor ki kadın deneyiminin ortaklığı, sınıfsal çıkar çatışmasının önüne geçemez.

Hadi soralım: Penelope, hizmetçi kızları taliplerin arasına gönderirken kendi iktidarını koruma stratejisi gütmüyor mu? Kızlar için bu durum bir vatan savunması mı, bedenlerinin sömürülmesi mi? Odysseus eve dönüp kıyımı başlattığında Penelope’nin sessizliği, iktidar yapılarının kendi sınıfını nasıl koruduğunu göstermiyor mu?

“Cinsel Şiddet” ve “Savaş Ganimeti”

Wilson’ın slaves (köleler) kelimesinde ısrar etmesi, bugün toplumsal cinsiyet odaklı hukuk mücadelelerinde tartıştığımız “rıza” kavramına antik dünyadan tutulan bir ışık. Savaş ganimeti olarak saraya getirilen bu kadınlar için cinsel erişilebilirlik bir tercih değil, hayatta kalma koşulu.

Sormaya devam edelim: Çevirmenlerin yüzyıllarca bu durumu “ahlaki bir sapma” (fahişelik) olarak çevirmesi, eril iktidarın şiddeti ve rızasızlığı görünmez kılma yöntemi değil mi?

Diğer taraftan, Odysseus’un yirmi yıl aradan sonra nihayet evine döndüğünde en zayıf halka olan hizmetçi kızları asması, muktedirin güç gösterisi değil mi?

Sınıf, iktidar ve kesişimsel hakikat

Atwood ve Wilson’ın sunduğu bu okuma, feminist teorinin en temel ilkelerinden birini hatırlatıyor; cinsiyet, sınıftan ve mülkiyet ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.

İthaka sarayındaki trajedi, yalnızca ataerkil bir baskı hikâyesi değil; aynı zamanda bir sınıf çatışması. Penelope, patriyarkanın tehdidi altındaki bir kraliçe; on iki hizmetçi kız ise hem patriyarkanın hem de Penelope’nin dâhil olduğu mülkiyet düzeninin ezilenleri.

Odysseus’un kılıcından akan kan, sadece “ihanet eden hizmetçilerin” değil, güç ilişkilerinin en altında kalan, söz hakkı olmayan, bedenleri savaş ganimeti sayılan köle kadınların kanı.

Öyle ya iktidarlar değişir, kahramanlar döner, stratejiler işler; ancak faturayı her zaman tarihin dipnotuna sıkıştırılanlar öder.

Anlatı hakkının iadesi

Özetle, Wilson ve Atwood aynı tarihsel adaletsizliğe iki ayrı kulvardan itiraz eder. Emily Wilson bize çevirilerin de ideolojik olabileceğini gösterirken, Margaret Atwood aynı ideolojinin kurmaca üzerindeki yıkıcı etkisini görünür kılar. Wilson metindeki kelimeleri sorgular; Atwood ise metnin susturduğu sesleri.

Wilson, “fahişe” kelimesini metinden çıkarır; Atwood ise romanında bu kelimeyi kullanır; ancak hizmetçileri etiketlemek için değil, eril düzenin ve taliplerin ahlakçı yargı üretme mekanizmasını ifşa etmek için bilinçli olarak yerleştirir.

Romanın en çarpıcı bölümlerinden biri, ölen hizmetçi kızların Odysseus'u yargıladığı hayali mahkeme sahnesidir. Oradan yapacağım mini bir alıntı, yazarın bu konudaki hassasiyetini ve ustalığını çok iyi gösterir.

Penelope: Onları iyi tanırım, Sayın Yargıç. Severdim hepsini... Odysseus’un onların aleyhine dönmesine neden tecavüze uğramaları değildi. İzinsiz tecavüz edilmeleriydi.

Yargıç: (gevrek gevrek güler) Affedersiniz, Bayan, ama tecavüzün anlamı bu değil mi zaten? İzinsiz yapılması.

Savunma Avukatı: Sahiplerinin izni olmadan, Sayın Yargıç.

Atwood, suçun ölçütünün bir anda kadının rızası olmaktan çıkıp mülkiyet hakkına dönüşmesini birkaç satırlık bu diyalogla görünür kılıyor. Antik dünyanın hukuk anlayışını bugünün kavramlarıyla yargılamıyor ama onu kendi mantığı içinde açığa çıkarıyor.

Sonsöz hizmetçi kızların

Bu arada roman kahramanlık üzerine de yeniden düşünmemize neden olur. Odysseus, bu romanda da zekidir, cesurdur ama aynı zamanda on iki genç kadının ölüm emrini veren kişidir. Atwood burada kahramanlık mitini parçalar. Öyle ya bir insan aynı anda hem kahraman hem zalim olabilir.

Mitler de türlü türlü okunabilir, yazılabilir. Çünkü mitler donmuş metinler değil. Her çağ kendi sorularını yeniden sorar, kendi yanıtlarını arar. Bu yüzden Christopher Nolan bugün yeniden Odysseia’yı dönebiliyor. Bu yüzden Emily Wilson aynı destanı yeniden çevirebiliyor. Bu yüzden Margaret Atwood anlatıcıyı değiştiriyor.

Homeros'un anlattığı hikâye değişmiyor ama onu dinlediğimiz yer değişiyor. Sonuçta Homeros’un destanında dipnot dahi olamayanlar, en nihayetinde Atwood’un anlatısında kendi korolarıyla tragedyalarını söylüyor. Ve bizler, tarihi tek bir anlatıcının tekelinden kurtarmanın hakikate giden tek yol olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Benim Penelopia adıyla Dilek Şendil çevirisiyle Merkez Kitaplar baskısından (2006) okuduğum, daha sonra Alfa Kitap’tan yine Şendil çevirisiyle Penelope olarak yayımlanan (2017) romanda Atwood, Sonsöz’ü hizmetçi kızlara bırakır. Biz de öyle yapalım.

Çıkmazdı sesimiz
Adımız yoktu
Yoktu hiç seçeneğimiz

Üstlendik suçu
Haksızlık su
Ama şimdi buradayız
Hem de hepimiz
Sizden farksız

(NK/NÖ)

Süreç fena halde futbola benzer – II

Serdar Akar'ın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminin final sahnesi, futbol üzerine söylenmiş en güçlü sözlerden birine ev sahipliği yapar. Mahallenin toprak sahasında Suat, çocuklara antrenman yaptırırken oyunun inceliklerini anlatır. Paslaşmayı, birlikte hareket etmeyi, takım olmayı... Sonra bütün bunları tek bir anlatıda toplar:

 "Hayat, futbola fena halde benzer. Futbol, şahsi beceri gerektirir. Değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur. Hayat da böyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa mantarlarsın…Hayat fena halde futbola benzer."

Futbol artık yirmi iki kişinin bir topun peşinden koştuğu basit bir oyun olarak anılmıyor. Yeni oyun anlayışları sahadaki her ayrıntıyı değiştirdi. Sistem artık iyi oyuncuların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu doğru kurgulayabilmek üzerinden şekilleniyor.

Siyaset de böyle değil mi? İlk yazıda futbolun bize "alan yaratma" üzerine ne söyleyebileceğini tartışmıştık. Alan yaratabilmek, oyunun bir parçası. O alanlara ulaşabilmek için önce baskıyı aşmamız gerekir. Dolayısıyla futbolun önemli kavramlarından biri karşımıza çıkıyor: pres.

Pres, en basit haliyle, top rakipteyken baskı kurarak onu hataya zorlamak ve topu mümkün olan en kısa sürede geri kazanmaya çalışmaktır. Aynı zamanda rakibin seçeneklerini tek tek kapatmaktır. Onu istemediği pası atmaya, istemediği bölgeye gitmeye mecbur bırakmaktır. Bazen top rakipteyken bile oyunun kontrolünü elinde tutabilmektir. Futbolun en ilginç bulduğum yanlarından biri de budur. Bazen top rakiptedir ama oyunu siz oynarsınız.

Dolayısıyla futbol ile siyaset arasındaki benzerliği daha görünür hâle getirebiliriz.

Pres altında oyunu nasıl kuracağız?

Artık topu ayağında tutmak tek başına bir anlam ifade etmiyor demiştik. Mesele, rakibin baskısını aşarak oyunu istediğin şekilde kurabilmek. Peki bu baskıyı nasıl aşacağız?

Rakip sizi istediği şekilde oynamaya zorluyor. Pas kanallarını kapatıyor, merkezdeki bağlantıları kesiyor, sizi çizgiye doğru itiyor ya da uzun top oynamaya mecbur bırakıyor. Bir anlamda oyunun ritmini de yönünü de belirlemeye çalışıyor. Baskıyla beraber rakibin düşünme biçimi değişiyor.

Bugün Türkiye'de tartışılan yeni siyasal süreci de bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Çünkü ortada bütün aktörlerin birbirini yeniden konumlandırmaya çalıştığı bir mücadele alanı var. Bu mücadelede kimin kimi hangi pozisyona zorladığı belirleyici olacak.

İyi takımların önemli bir bölümü topu rakibe bırakmaktan korkmuyor. Hatta bunu bilinçli olarak tercih ediyorlar bile diyebiliriz. İlk bakışta geri çekiliyormuş gibi görünüp rakibi kendi istedikleri bölgeye çekiyorlar. Belirli pas kanallarını açık bırakıyor ve oyunu önceden hesapladıkları alanlara yönlendiriyorlar. Futbol literatüründe buna çoğu zaman "pres tuzağı" deniyor. Rakip istediği yere oynayamıyorsa ve sürekli sizin öngördüğünüz kararları almak zorunda kalıyorsa top onda olsa bile oyunun kontrolü sizdedir.

Siyasal mücadele de çoğu zaman buna benzer refleksler gösteriyor.

Rakibin oyununu oynamak zorunda mıyız?

Uzun yıllardır muhalefetin temel reflekslerinden biri, iktidarın attığı her adıma doğrudan cevap vermek oldu. Gündem değiştiğinde gündem değiştirmek, bir açıklama geldiğinde ona açıklamayla karşılık vermek, her hamleyi anında karşılamaya çalışmak... Böyle olunca siyaset büyük ölçüde rakibin temposuna göre oynanan bir oyuna dönüşüyor. Rakibin temposuna teslim olan takımın oyunu kontrol etmesi neredeyse imkânsızdır.

"Süreç" etrafında yaşanan tartışmalar buna iyi bir örnek. Tartışmanın ekseni çoğu zaman "iktidar samimi mi?", "Bahçeli neden bunu söyledi?", "Erdoğan neyi hedefliyor?" sorularına sıkışıyor. Süreç devlet aklına ilişkin bir tartışma olarak kalırsa top rakibin istediği bölgede dolaşmaya devam eder.

Bizim yapmamız gereken şey oyunun hangi zeminde oynanacağını belirleyebilmektir. Kendimize şu soruyu soralım: Bu süreç, demokrasi güçlerine hangi yeni siyasal alanları açıyor ya da hangi alanlara müdahale etme imkânı sunuyor?

Futbolda pres yapan takım, baskı kurarken arkasında mutlaka boşluk bırakır. Aynı şeyi siyaset için de düşünebiliriz. İktidar bütün dikkatini güvenlik ve süreç tartışmalarına yoğunlaştırırken emek rejiminin derinleşen krizleri, kadınların ve LGBTİ+ların yaşam hakkı mücadelesi, MESEM uygulamaları, güvencesiz çalışma ya da barınma sorunu ortadan kalkmıyor. Bu başlıklar yeni siyasal müdahaleler için daha görünür hâle geliyor. Sorun, bu boşlukları görebilecek bir siyasal perspektife sahip olup olmadığımızdır.

Bahçeli bir günde demokrasi savunucusu olmadı, siyasal iktidarın karakteri de değişmedi. Buna karşın bugün böyle bir sürecin konuşuluyor olması, iktidarın da belirli siyasal basınçlar altında yeni hamleler yapmak zorunda kaldığını gösteriyor. Yani siyasal iktidar da belirli alanlara sıkıştırılabilir ve belirli pozisyonlara zorlanabilir.

Bu yüzden birincil soru "iktidar ne planlıyor?" yerine "biz nasıl bir oyun planı kuruyoruz?" sorusu olmalı. Toplumsal muhalefet kendi hattını örgütleyebilir ve demokrasiye uzanan talepleri ortak bir mücadele programında buluşturabilirse süreç iktidarın yönettiği bir oyun olmaktan çıkar. İyi bir takım, boşluğunu kendisi üretir.

Bu maçın sonunu bekleyenler var

Peki bütün bunlardan geriye ne kalıyor?

Bugün "süreç" üzerine yürüyen tartışmaların da anlamı burada düğümleniyor. Süreç, siyasal aktörlerin birbirleriyle kurduğu ilişkinin adı olarak kalacaksa tarihsel bir değer üretmeyecektir.

Sözü şöyle bağlayalım: Ezilenler FC'nin gole ihtiyacı var. Skoru değiştirecek olan birlikte oynayabilen ve birbirinin önünü açabilen bir takım olabilmek.

Şairin dediği gibi:

"Bunu bekliyor ıslak çukurlarda üşüyen şu yoksul çocuk,

bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar,

bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek,

bunu bekliyor açlık, kuraklık..."

Bütün bu tartışmaları bu yüzden yapıyoruz. Oyunun sonucuyla gerçekten ilgilendiğimiz için. Takımımıza bağlılığın gereği olarak...


Yazının ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz. 

(ZA/NÖ)

Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil değişen düşünce biçimimiz - I

“(Ey inkârcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı?

Onu Allah bina etti.

Onu yükseltip kusursuz biçimde düzenledi.

Gecesini kararttı, gündüzünü aydınlattı.

Bundan sonra da yeri döşeyip yaydı.

Ondan sularını ve otlaklarını çıkardı.

Dağları sapasağlam yerleştirdi.

Bütün bunları Allah,

sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için yaptı.” Nâziât / 27-33

Çocukluğumda en çok sevdiğim şey bir sofra etrafında toplandığımızda, özellikle o sofra hazırlanırken oynadığımız “beş taş” gibi küçük el oyunları ve babamın anlattığı, masallar, hikâyeler, mesellerdi. Bazen öğle saatlerinde babam bizi etrafına toplar ve basit bir yemek yapmaya karar verirdi. Biz kardeşler babamın hazırladığı bu yemekleri hâlâ sevgiyle anıyor ve kendi aramızda bu yemeğe “şaştım aşı” diyoruz. Eeee. Evde o anda yeterli malzeme yoksa ne yapacaksın? Elindeki tüm malzemeleri karıştırıp “şaştım aşı” yapacaksın. Şimdilerde ara sıra erkek kardeşim şaştım aşı yapsa da babamın yaptığı yemeğin aynı lezzetini bulamıyoruz itiraf etmeliyim ki... Her neyse... Şaştım aşının lezzeti bir yana babamın anlattığı hikâyeler bize sevgi aşılayan, yaşama dair duruşumuzu güçlendiren şeylerdi. Bu mesellerden birini hiç unutmadım.

Kuyu başında bir kadın ve susayan bir köpek

Mesele göre, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek bir kuyunun etrafında dolaşıp duruyormuş. Bir kadın, onu görmüş ve ayakkabısını çıkarıp kuyudan su alarak köpeğe içirmiş. Bu yüzden kadının günahları affedilmiş ve cennete gitmiş. Öte yandan başka bir kadın bir kediyi hapsedip aç ve susuz kalarak ölümüne sebebiyet verdiği için cehenneme gitmiş.

Yıllar sonra bu meselin, Buhari ve Müslim’in aktardığı “sahih”, yani “gerçek” kabul edilen hadislerden biri olduğunu öğrenecektim ama benim için her zaman yaşama dair bir çok şeyi aynı anda söyleyen bir mesel olarak kalacaktı aklımda. Öncelikle insanları kategorize etmemeyi anlatıyordu. Köpeğe su veren kadın bir seks işçisiydi; hadise göre bu kadının “seks işçisi” olması onun kötü olduğu anlamına gelmiyordu. Bir köpeğe su verip ona iyi geldiği için ödüllendiriliyordu. Öte yandan dindar görünen, formel anlamda dini gerekleri yerine getiren biri, bir canlıya kötü davrandığı için cezalandırılıyordu. Bir yandan tüm canlılara duyulan şefkati anlatırken bir yandan da “ahlak bekçiliği” denilen şeyin ne kadar kötü olduğunu anlatıyordu hadis bir anlamda. Demek ki insanın kim olduğunun, ne iş yaptığının, sınıfının, cinsiyetinin, ırkının önemi yoktu. Nasıl göründüğünün değil nasıl olduğunun, özünün, etik değerlerinin önemi vardı. Tıpkı Hayyam’ın rubaisindeki gibi:

“şeyh fahişeye demiş ki: - utanmaz kadın;

her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın.

doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen?

sen bakalım şu göründüğün adam mısın?”

Dostluk buraya kadar mıydı?

Çocukken bir mesel sandığım bu hadisi neden anlattım? Türkiye’de sokakta yaşayan hayvanlara ilişkin 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun adı verilen “Katliam Yasası”, 2 Ağustos 2024’te yürürlüğe girdi. Yani 2 Ağustos’ta ikinci yılını doldurdu. “Katliam yasası” daha yürürlüğe girer girmez belediyeler hiç vakit kaybetmeden sokakta yaşayan hayvanları toplamaya başladı. Sokakta yaşayan hayvanların toplanmaya başlamasının ardından 2 koca yıl geçti ve neredeyse sokakta hayvan kalmadı.

Evet, sokakta karşılaştığımız, bizi görünce koşarak yanımıza yaklaşıp diliyle elimizi, yüzümüzü yalayıp “merhaba” diyen ya da birazcık görmesek, araya zaman girse göz göze geldiğimizde “Nerelerdeydin sen? Dostluk buraya kadar mıydı?” dercesine bazen sitemle gözlerini kaçıran, bazen deli gibi koşarak, bizimle oynayıp içimize yaşam sevinci dolduran, bazen yaşanmışlığın ve ihtiyarlığın hüznünü omuzlarında taşırcasına yorgun yaşlı gözlerle bize bakan köpek dostlarımız sokakta değil. Sokakta olan birkaç tanesi ise gözlerinin önünde arkadaşlarının götürülmesinin travmasını hâlâ yaşıyor ve belki de sıra ne zaman kendilerine gelecek diye korku içinde yaşıyorlar. Hayır dramatize etmiyorum. Sadece “ eşref-i mahlukat!!!” insana özgü değildir korku. Tüm canlılar yaşamaya odaklıdır ve korkuyu bilir.

Vicdan, merhamet, adalet kavramları ve keyfiyet

Yaşam hakkı savunucularının bir kısmı hukuki zeminde mücadele etmeye çalışırken çoğu da hâlâ vicdanlara sesleniyor. Hiçbir “hak” ka merhamet, vicdan, kutsallık, adalet gibi kavramlarla yaklaşılmaması gerektiğini, çünkü bu kavramlarla açıklanan hemen her durumun bir tür keyfiyet içerdiğini düşünüyorum. Vicdanın zamana ve hatta kültüre göre değişen bir niteliğinin, keyfiyetinin olduğunu unutmamak gerek. Yüz yıl önce kölelik normal karşılanıyordu ama bugün vicdanları yaralıyor. Ayrıca bir hayvanın kafeste olması, bir bebeğin ağlaması, bir insanın aç kalması gibi bir insanın vicdanını sızlatan, merhamet duygusunu ortaya çıkaran bir olay, başka bir insan için tamamen normal görünebilir; bu anlamda merhamet kavramı da bir keyfiyet içerir. Adalet ve kutsal kavramları için de aynı durum geçerli. Kimin ve neyin kutsalı ya da kimin ve neyin adaleti? Hele de adaletin mutlak bir doğru olmadığı, gücü ele alanın keyfine göre eğip büktüğü bir araç olduğu düşünüldüğünde... Dolayısıyla keyfiyet içeren her durum hak kavramını suistimal etmeye müsait. Oysa hak, özellikle de “yaşam hakkı” bir canlıya merhamet edildiği için verilen bir “hediye” değil; o canlının zaten sahip olduğu, kimsenin elinden alamayacağı bir varoluş zemini.

Bir zamanlar “Allah’ın verdiği canı Allah alır” derlerdi

Dini argümanlar da aslında biraz vicdan, merhamet, adalet meselesi gibi göreceli. Çünkü mensup olunan dine göre argüman da değişiklik gösteriyor. Bu nedenle özellikle “yaşam hakkı” gibi çok hassas konularda bu argümanlardan mümkün olduğunca uzak durulması taraftarıyım; ancak insanların hassas dini duygularına hitap edilerek sokakta yaşayan hayvanların öldürülebileceği konusunda propaganda yapıldığı için bugün konuya bu argümanlardan yola çıkarak yaklaşacağım. Çocukken bize: “Allah’ın verdiği canı Allah alır” derlerdi. Oysa şimdi Allah’ın verdiği canı iktidar eliyle çıkarılan “katliam yasası”yla belediyeler alıyor. Hem de peygamberin hadislerini bahane eden propagandalar eşliğinde...

Sokakta yaşayan tüm hayvanların toplanıp katledilmesini isteyenler sosyal medyada bu savunularını hadis rivayetlerine dayandırmaya çalışıyorlar; ancak Kur’an gibi ilk kaynak dururken bu propagandayı daha ikincil bir kaynağa dayandırmak ve üstelik de belirsiz ve en yanlış yerinden seçmek çok ironik. Hadis rivayetleri başta olmak üzere diğer bütün dini bilgi kaynaklarının Kur’an’la uyum içinde olması gerekir. İslam’ın ilk ve asli kaynağı Kur’an, bir konuda ilk başvurulacak kaynak. Belki de sokakta yaşayan hayvanların katledilmesi için propaganda yapanların Kur’an değil de hadislere yaslanmalarını anlamak gerek; çünkü İslam’ın birincil kaynağı Kur’an’da bırakın hayvan katline, onların incitilmesine bile yer yok. Sadece Kur’an’da değil hadislerde de hayvanların katline dair bir argüman yok; tam tersine hayvanlara eziyetin en büyük günahlardan olduğuna dair bir çok hadis var.

Hayvan kelimesi aslen insanı da kapsayan “nefes alan, canı olan her türlü varlık” tanımını içerirken zamanla anlam daralmasına uğrayarak sadece “insan dışı, hareket eden canlılar” için kullanılmaya başlanmış. Daha sonra ise bu kelimeye kötü, kaba anlamlar yüklenmiş, kelime hakaret amaçlı kullanılmış ve halen de kullanılıyor. Oysa Allah’ın sıfatlarından biri, “hayat sahibi olan, yaşayan” anlamına gelen “hayy”. Allah’ın bütün isim ve sıfatları “hayy” üzerine kurulu. Hayvan kelimesinin de kökeni aynı ve “canlı varlık, yaşayan” anlamına geliyor.

Kur’an’da hayvan isimleri taşıyan sureler var

Özellikle bazı surelerin hayvan isimleri taşıması bile Kur’an’da hayvanlara değer verildiğini gösteriyor. Kur’an’da Bakara (inek), En’âm (davar), Nahl (bal arısı), Neml (karınca), Ankebût (örümcek), Âdiyât (atlar) ve Fîl (fil) sûreleri hayvan adıyla anılan sureler olduğu gibi ayrıca yirmi sekiz hayvanın ismi anılıyor. Bakara (Sığır) suresi ise Kur’an’ın en uzun suresi.

Öncelikle hayvanlar Kur’an’da Allah’ın varlığının göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Kur’an’da Nahl/5. Ayet’te “Hayvanları da O yaratmıştır.” diye belirtilir. Kur’an, hayvanları Allah’ın varlığının, birliğinin ve sonsuz kudretinin en büyük delillerinden biri sayarak insanı sürekli çevreye bakmaya, düşünmeye çağırır. Hayvanların Allah’ın varlığının birer delili olarak görülmesi, insanın doğrudan onlara karşı ahlaki sorumluluğunu doğurur. Dinsel açıdan yaşam hakkına saygı duyulması gerekliliğinin temelinde öncelikle Allah’ın yarattığı varlıklara “sevgi, şefkat ve saygı” gösterilmesi düşüncesi yatar. Yunus’un: “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” sözü canlıların bir takım özellikleri bir yana her canlıya sadece Allah’ın eseri olduğu için bile değer verilmesi gerekliliğini ifade eden çok derin anlamı olan bir söz.

 (AK/NÖ)

Darwinizm’in süperstarı

Bir azınlık ferdi olarak kendimi herhangi bir şeyin merkezine oturtma hakkım yokmuş tedirginliğiyle yetiştirilmiş olsam da, İstanbul’daki hayatlarımız boyunca bizi ailece takip edecek, anamnezimizin kaydını muntazaman muhafaza etmesi beklenen, gerektiğinde koşulsuz itimat hissiyle kendimizi teslim edeceğimiz hastanelerin tek tek kapanmasına teessüf etmeden duramıyorum.  

Yıllar önce Makedon dedemin bir süre yatmış olduğu, sonradan Türkiye Hastanesine dönüşen Darülaceze Caddesindeki Bulgar Evlogi Georgiev Hastanesi, annemin ve ağabeyimin doğmuş olduğu Sıraselviler’deki Alman Hastanesi, doğumum sırasında kordon dolanması yüzünden hem annemin hem de benim hayati tehlike attlattığımız Defterdar Yokuşundaki İtalyan Hastanesi, hayatımızda muhakkak ki mühim yer tutmuş, İstanbul’un ananevi sağlık kurumlarındandı.

Ayrıca Elmadağ’daki Fransız Pasteur Hastanesi, Galata’daki Sankt Georg Avusturya Hastanesi ve hazin zincirin son halkası Balat’taki Or-Ahayim Yahudi Hastanesi de Osmanlı İmparatorluğu yadigârı, “hoşgörü” ideolojisine dayandırılan mozaiğin son kalelerindendi. Halen hizmet vermeye devam eden Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi ve Surp Pırgiç Ermeni Hastanelerine uzun ve sağlıklı ömürler dileme hakkını bir şekilde kendimde görüp meseleye dönüyorum.

Çocukken en yakın arkadaşıma özenerek geçirdiğim bademcik ameliyatı başta olmak üzere Avusturya Hastanesi şehirdeki merkezî pozisyonu, pratik ve hızlı hizmet kapasitesiyle, aslına bakılırsa son yıllarda, en azından ufak müdahaleler için ideal medikal adresim olmuştu. Burgaz Adası’nda sayfiyeleri olan Avusturyalı rahibe ve rahiplere nesillerdir yakın olmamız muhakkak ki buna nostaljik bir öge katıyordu.

Lakin yıllar önce refakatçiye ihtiyaç duymadan orada yaptırdığım endoskopinin ardından doktor ve ekibi beni zamansızca saldığından kendimi birkaç kere bekleme salonlarındaki muhtelif koltuklara sere serpe uzanmış uyuklarken bulmuştum. Sportif özelliklerim ve daima şuuru yüksek görünme alışkanlığımdan kaynaklandığını düşündüğüm, sorumsuzca bana bahşedilen hürriyet, ortalıkta gardı düşmüş şekilde teşhir olmaktan hoşlanmadığım için sonradan asabımı bozmuş, başıma gelebilecekler hususunda da beni biraz endişelendirmişti.  

Endoskopi travması

Oysa hayatımda kendime üç kere adeta gönüllü sürgün cezası verip sığındığım, sonradan da hüsranla memlekete avdet etmek üzere terk ettiğim İtalya’da başıma gelen “tıbbi sürpriz” bende çok daha derin izler bırakacaktı.

Gayet çetrefilli bürokratik komplikasyonları aşarak yardımsever idari personel sayesinde dahil olabildiğim sağlık sisteminde tekrar endoskopi yaptırmaya girişmiş, sabah sabah Trieste’ye hâkim tepelerin birindeki beton canavarlardan Cattinara Hastanesine varmıştım. Nispeten dar bir odada çoğunluğu genç erkeklerden müteşekkil medikal ekip beni coğrafyanın ruhuna uygun olarak soğukça karşılamış ve mekânın ortasındaki tabureye kabaca oturtmuştu. Uyku mahmuru olarak ben de zaten çok konuşacak hâlde değildim; lakin daha önce İstanbul’daki Avusturya Hastanesinde olduğu gibi anesteziyle uyuşturulmayı beklerken birdenbire etrafım sarıldı ve endoskop kaşla göz arasında ağzımdan içeri salınıverdi. Dinamik o kadar hızlı gelişti ki sesimi çıkarmaya vaktim olmadı; ayrıca ses çıkarmaya giriştiğim takdirde çok daha büyük komplikasyonlara yol açacağını bildiğimden sadece bedenime verilecek zararın asgari olması için, ömrüm boyunca beslediğim şarkıcılık hülyasının tecrübesiyle bilhassa ses tellerimi ve “hortum”un hızla geçtiği özofagusu içgüdüsel olarak korumaya giriştim.

İşlem bitene kadar tatsız duruma ses çıkarmadan ve neredeyse kıpırdamadan tahammül etmiş, lakin akabinde içime, o anda tam olarak yorumlayamadığım bir yılgınlık çökmüştü. Faka bastırılma duygusunu çoktan aşmış, hatta hatırladığım kadarıyla ekibe herhangi bir eleştiride bile bulunamamıştım. Odayı sessizce terk etmiş, bütün gün boyunca başıma neyin geldiğini anlamlandırmaya çalışırken sanki bir uyurgezer hâline gelmiştim. Bilgi ve isteğim dışında gerçekleşmiş, ayrıca şan kariyerim için gayet riskli bulduğum bu ani oral penetrasyon beni sarsmış, adeta bir paçavraya döndürmüştü…

Tıp dünyası sorgulanamaz!

Tabii ki hayvanların insanlar tarafından kobay olarak kullanıldıkları dinamiklerin çok daha sert, hatta acımasız olduklarını, hassasiyet gösterip yüksek insanlık mertebesinden ödün vererek empatiyle izlediğimiz belgesellerden bilebiliyoruz!

Duyarlı (Sentient) adlı araştırmacı/gazetecilik şahikası filmde çırpınan makakların üzerinde denenen ilaçların kalın ve uzun bir hortumla, Trieste’deki endoskopide bana aslında gösterilmiş nezaketten çok uzak bir şiddetle ağızlarından sokuluşuna bakmaya bile tahammül edemeyebilirsiniz!

Ama unutmayın, her şey insanlık için!

Çocuk felci aşısı en başta olmak üzere birçok ilacı elde edebilmek için binlerce hayvanın feda edildiğini kabul edebiliriz; lakin FDA’dan Dr. Ayşe Ahtar’ın dediğine göre hayvanlarda iyileştirci tesiri denenmiş ilaçların % 95’i insanda denendiği zaman muvaffak olamıyormuş.

Oysa kronikleşmiş, hatta fosilleşmiş bazı tıp çevrelerinde denek olarak hayvanların kullanılması sorgulanmaz, tartışılmaz ve değiştirilmez bir tabu. Yoksa insanlık vahşi hayvanların hâkimiyetindeki gezegende yaşadığı dönemlerden kalma korkularından tam olarak arınamadığı gibi eline fırsat geçtiğinde intikamını sadistçe almayı sürdürme refleksine mi gark oldu?

Yaban hayatını sürdürürken 700 futbol sahası genişliğinde bir alanda serbestçe gezinmeye alışmış bir makağı daracık bir kafese kapatmak, insan DNA’sıyla %96 benzerlik taşıyan hayvanın ihtiyaçlarını tamamıyla görmezden gelmek, uğradığı psikolojik ve biyolojik tahribatla ilgilenmemek, %89’lara varan davranış bozukluklarını kale almamak manasına geliyor.

Bu bilimin prensiplerini yok sayarak adeta bir kült, bir dinî inanç misali, insanı merkezine alan meşhur ideolojiye işaret sayılabilir mi?  

Ödüllü belgesel

Dünya prömiyerini 2027’den itibaren Colorado’da tertip edilecek Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirmiş, akabinde Selanik Belgesel Festivali’nde seyirci ödülüne layık görülmüş, bazen bakmaya dayanamaycağınız, insanlık namına utanç verici bir belgeselle karşı karşıyayız. Gazeteci kökenli Tony Jones’un senaryosuna da katkıda bulunduğu ilk belgesel yönetmenlik örneği Lahey’de Movies That Matter, Avustralya’da Antenna Belgesel Festivali, özel mansiyona layık görüldüğü Polonya’da Millenium Docs Against Gravity,  Belçika’da Docville ve Birleşik Krallık’ta Sheffield DocFest’e iştirak ettikten sonra haftaya Melbourne Beynelmilel Film Festivaline de dahil olacak.

2026 Avustralya yapımı 105 dakikalık film sansasyonel ve agresif televizyon belgeselleri klişelerinden mümkün olduğunca uzak durarak, bazen gözyaşı dökenlere fazla vakit ayırdığı için duygu sömürüsüyle suçlayabileceğimiz, lakin meseleyi ciddiyetle, geniş spektrumlu, tarihsel, bilimsel ve objektif bir bakış açısıyla kurcalıyor.

Film boyunca rehberliğimizi yapan bilim kadını Dr.Lisa Jones-Enger’in gençliğinde idolleri olan Jane Goodall, Dian Fossey ve himayesine girdiği Biruté Galdikas sayesinde candan bir primatolog oluşunu takip ediyor, kariyerinin zirvesindeyken şanlı imajından feragat etmek suretiyle istifa edişini ve militan bir hayvan hakları koruyucusu hâline gelişini gıpta ile izliyoruz.

Kaderin ne garip bir cilvesidir ki, Donald Trump ve Sağlık Bakanı demeye bin şahit isteyen Kennedy’nin yalnız ABD’de değil, tüm gezegende milyonlarca insanın sağlığını tehlikeye atan fon  kesintileri aynı zamanda hayvanları deneylerinde kullanan başlıca üniversite kurumlarının da, zaten daima tartışılan icraatlarını sona erdirmesi manasına geliyor.  

Yalnız, çarpıcı belgeselde de gözümüze sokulduğu üzere, sadece  ilaç değil, tarım, sanayi, ev içi kullanıma yönelik ürün, pestisit ve daha birçok sektörde muhtelif hayvanlar denek olarak kullanılmaya devam ediyor; bu yalnız ABD’de değil, tüm dünyada nedense askerî üs gibi gizliliği korunan bilhassa özel laboratuvarlarda aynen sürdürülüyor.

Kurban makaklar

Zaten belgeselde, bilhassa makaklar hakkında izleyebildiğimiz en acıklı sekanslar, artık tahammül edemediği işini kaybetme pahasına çalıştığı özel laboratuvardan görüntü sızdıran bir teknisyenin lütfu.

Annelerinden koparılan yavru makakların kapatıldıkları kafeslerde, kendilerini daracık ortamda bir o yana bir bu yana attıktan sonra birbirlerine sarılıp kameraya korku ve çaresizlik içinde, hatta yalvarırcasına bakışlarını ömrünüz boyunca hafızanızdan silemeyebilirsiniz.

Bir zamanlar denek olarak kullanılan şempanzelerin dünya gündemine düşmesi ve yasaklanmaların ardından sadece gezegende sayıları yüksek olduğu için, ufak boyutları elverişlilik gösterdiği için ve piyasada kolay bulunup ucuza satıldıkları için makak maymunları uzun süredir kobay piyasasının esas kurbanları.

Oysa hayran olunacak varlıklarını tarif etmek için uzmanlar sihirli ve mükemmel gibi sıfatlar kullanırken, dağların yüksek rakımından mangrov bataklıklarına, tropikal ormanlardan insanla ortamı paylaştıkları kasabalara, geniş bir uyum kapasitesinden de bahsediyor. Onlar Darwinizm’in süperstarları!

Bilhassa Asya’da yaygın olduklarını, lakin kuzey Afrika’da, hatta Avrupa’nın şu andaki sıcak bölgelerinden Cebelitarık’ta bile yaşayabildikleri aktarılıyor. Sosyallikleri makakların geniş gruplar hâlinde yaşamalarını sağlıyor, hatta mevzubahis topluluklara dominant dişiler reislik yapıyor.

Oysa artık gezegendeki makakların sayısı hızla azalıyor, hatta bazı makak cinslerinin de nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Dolayısıyla Güneydoğu Asya’da, Nazi kamplarını hatırlatan devasa boyuttaki çiftliklerde makaklar çok kötü şartlarda yetiştirilip doymak bilmeyen piyasanın ihtiyaçlarına arsızca karşılık veriliyor. Ziyadesiyle zeki varlıklarına, insana benzerlikleri sayesinde de vâkıf olacağınız makakların ne kadar duyarlı olduklarını da teninizde hissedeceksiniz. Fakat belgeselin adıyla altını çizmek istediği hususlardan biri, gene insan faktörünü ön plana çıkarmak suretiyle, onlara üniversitelerde veya diğer laboratuvarlarda bakıcılık yapan insanların da aslında makaklara yönelik olarak ne kadar duyarlı olduklarına dair.

Bilhassa üniversitelerde yıllar içinde makaklarla bakıcıları arasında oluşan derin bağlar ve ardından kaçınılmaz olarak gelen kötü son bir yana, birçok çalışan “merhamet tükenmişliği”ne gark olup psikolojik komplikasyonlara teslim oluyor.

Oysa, bilhassa işin en karanlık sektörünü oluşturan özel laboratuvarlarda böylesine zaafların ortaya çıkmaması için işe alınan personel çok asil bir meslek ifa edildiğine, insanlığın yararına çok doğru bir iş yapıldığına, büyük sözler ve sloganlarla ikna edilmeye çalışılıyor.

Komplo teorilerine fazlasıyla alıştığımız günümüzde filmin yıkıcı Trump hükümetinin bir propaganda ürünü olmadığını umup en azından ABD’de makakların kurtulduğunu bilmek ve yapay zekânın gelişmesiyle hayvanlara gerek duymadan şimdiye kadar toplanmış verilerin yeteri kadar değerlendirilebileceğini ummaktan başka çaremiz yok gibi.

Şiddeti reddediyorum

Yıllar önce göçebe kuşlar hakkındaki Kanatlı uygarlık (Le peuple migrateur) belgeselini balkonunda yayıldığım Emek dahil muhtelif sinema salonlarında defalarca seyrettikten sonra sokağa çıktığımda en azından bir süreliğine kendimi bir Japon turnası gibi hissetmişliğim var.

Makak belgeseli Duyarlı’yı zar zor bitirdikten sonra kendimi dışarı attığımda ise varlıklarını o arada unuttuğum mahallenin tembel, obez ve şımarık kedilerini görünce ilk defa görmüş kadar şaşırdım. Her zaman yaptığım gibi onlarla kendi kedi dilimle iletişime geçerek bana bakmalarını sağladığımda gördüklerim malum makak gözleriydi!

Ertesi gün takriben iki aydır muzdaribi olduğum hastalığın tamamıyla iyileşmediğine inandığım için CRP testi yaptırdığım laboratuvarda öfke krizine kapılmam da boşuna değildi. Tamam, fazlasıyla dinlenerek geçirdiğim nekahatimde muhakkak ki içimde taşmayı bekleyen bir enerji birikmişti.

Lakin doktorun kanaatimi dayandırdığım argümanımı yok sayarak Odisseia’dan bence Hollywood klişelerine hiç ihanet etmeden uyarlanmış filmi savunması beni çileden çıkarttı. Başından itibaren ifade ettiğim tek husus, ne olursa olsun benim gündelik hayatımda şiddete mümkün olduğunca yer vermeme temayülüm,  filmdeki savaş sekanslarının fazlalığı, ses ve gümbürtü efektlerinin saldırganlığı ve sinefil ahlâkına ihanet etmemek için filmi sonuna kadar izlerken parmaklarımla kulaklarımı tıkamak zorunda kaldığımdı (tıpkı kendimi gene azınlıkta hissettiğim Sabiha Gökçen – Kadıköy metrosunda yaptığım gibi).  

Her türlü şiddetin ve agresyonun sıradanlaştırılmasına alışmamış olmam suç muydu?

Kolonoskopi "tacizi"

Yoksa içimde biriken öfkenin bir kısmı haftalar boyunca ateşler içinde kavrulan ve ishalden kurtulamayan bedenimin Sakız Adasında, anestezi tatbik edilmeden maruz kaldığı kolonoskopiden de mi kaynaklanıyordu?

Hastanenin kolonoskopi seksiyonu uzman doktorundan binbir ricayla randevu alınmış, lakin daha önce hiç olmadığı ölçüde zayıf düşmüş bedenimin mevzubahis müdahaleye tahammül edemeyeceğine teknik uygulamalar silsilesinin hemen işin başındaki tatbikiyle ikna olmuştum. Gene de en azından kısmi olarak yapılmasına doktor heyetinin telkiniyle akabinde rıza göstermiş ve eşimin de koridordan kulak misafiri olduğu feryatlarımla ortalığı adeta bir doğumhaneye çevirmiştim.

Aslında atmosfer başından itibaren çok gergin, yemyeşil mekânın kasveti katmerliydi; izbandut gibi doktor ve yardımcısı hem asık suratlı, hem de empati göstermekten uzaktılar. 

Müdahale öncesi yapılan sohbette şartları layıkıyla yerine getirmeyişimden ötürü sinsi bir sitem de vardı, Rumca konuşmam sayesinde oluştuğuna inanmak istediğim belirli bir yakınlık da. 

Oysa narin, hassas ve değerli “insan” bedenim bir kez daha beklenmedik bir saldırıya uğrayacaktı; canım ne kadar da tatlıydı! 

Kısmi yapılması beklenen kolonoskopi nedense anestezisiz olarak total yapılmış, ertesi sabah her gün olduğu gibi beni ziyarete gelen hastane heyeti odaya girer girmez, ben çoktan sinmiş olmama rağmen  tatsız hadise için resmen özür dilemişti.

Haa unutmadan, 2. Meşrutiyet döneminde İstanbul Şehremini Suphi Bey’in organizasyonu olan “Hayırsızada Sürgünü” vakası, İstanbul Pasteur Enstitüsü Müdürü Dr. Paul Remlinger’in raporları ve telkinleriyle gerçekleşmişti. Her ne kadar mevzubahis enstitü sonradan hastaneye dönüştürülüp yukarıda belirtildiği gibi kapananlar listesine dahil olsa da, 80 bine yakın köpeğin Sivriada’da can çekişerek öldüğü epizottan günümüze bir arpa boyu mesafe katedildiğini ummak insanca bir hayalperestlik mi sayılır?  

(RL/NÖ)

Savaş: Eğitimin başarısızlığı - I

Her yıl 22 Temmuz'da dünya genelinde gayriresmî olarak kutlanan «π Günü», 14 Mart'ta kutlanan ve Uluslararası Matematik Birliği tarafından resmî olarak kurulmuş olan Dünya Matematik Günü'nün hafif bir uzantısıdır. Avrupa tarihi yazım sırasına göre yazılan 22/7 tarihi, π sayısını yaklaşık olarak hesaplamak için ilk kez Arşimet'in kullandığı klasik kesre denk gelir. Resmî günü UNESCO da destekler; gayriresmî «kesir günü» ise daha hafif bir şekilde, İngilizcedeki «pi» ile «pie» (turta) arasındaki kelime oyunuyla tatlı turtalara, geometrik oyunlara ve dünya genelinde okullarda ve bilim kurumlarında küçük etkinliklere vesile olur.

π — insan zihninde yalnızca bir fikir olarak «var olan» bu irrasyonel, aşkın sayı — bitmeyen arayışın simgesi haline gelir. Paleolitik Afrika'nın İşango kemiğinden modern bilimin büyük başarılarına kadar, matematik insan zihninin sınırları, rejimleri ve kültürel ayrımları aşabildiğini hatırlatır.

Kos'ta π ölçümü.

Arşimet'in hiç söylemediği söz

π'nin tarihi, insan düşüncesine damga vurmuş isimlerle iç içedir. Arşimet (MÖ 287–212), antik çağın en parlak zihinlerinden biri, kayıtlı ve çevrel çokgenler yöntemiyle π değerine eşi görülmemiş bir doğrulukla yaklaştı ve bu gayriresmî π Gününün de kutladığı 22/7 kesrine ulaştı. Syracuse'un düşüşü sırasında, geleneksel anlatıya göre büyük filozof geometrik şekillerine dalmış haldeydi ve onu bölen Romalı askere «çemberlerimi bozma» sözleriyle seslendi. Bu söz, Arşimet'in adıyla özdeşleşmiş olsa da, aslında otantik bir antik özdeyiş değildir; muhtemelen 19. yüzyıla ait, Latince «Noli turbare circulos meos» ifadesinin Katharevousa'ya (resmî, arkaik Yunancaya) aktarımıdır. Bu Latince ifade de kendisi ilk kez Aydınlanma döneminde ortaya çıkmıştır, antik bir kaynağı yoktur.

«Çemberlerimi bozma.»

Bu görüntü, bilimsel düşünceye mutlak bağlılığın simgesi olarak tarihte kaldı. Ama bugün başka türlü de okunabilir. Krizlerin ve savaşların sarstığı bir dünyada, bilim insanlığı yalnızca kendi çemberleriyle -gerçek ve mecazi anlamda- sınırlı kalamaz. Toplum şiddete gömüldüğünde bilgi tarafsız değildir. Bilim insanının sorumluluğu araştırmayla sınırlı kalmaz; içinde şekillendiği dünyaya karşı kamusal tutumu da kapsar.

Eğitimin rolü

Tam bu noktada Yunan filozof Kastoriadis'in düşüncesi özellikle güncellik kazanır. «Toplumun Düşsel Kuruluşu» adlı eserin yazarı, özerklik filozofu olarak tanındı ve her toplumun -neyin doğal, neyin apaçık ya da kaçınılmaz sayılacağını belirleyen- yerleşik anlamlar, değerler ve semboller bütünü aracılığıyla kurulduğunu savundu. Savaş insanlık tarihinde tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa, bu yalnızca jeopolitik çekişmelerden kaynaklanmaz. Toplumlarımızın hâlâ çatışmayı kabul edilebilir bir siyasi eylem biçimi olarak meşrulaştıran anlamlar üretmeye devam etmesinden de kaynaklanır.

Eğitimin rolü tam olarak şu olmalıydı:

bu yerleşik anlamları sorgulamak,

yaşadıkları toplum hakkında farklı düşünebilen yurttaşlar yetiştirmek,

ve Kastoriadis'in toplumun özyönetimi olarak adlandırdığı şeyin koşullarını yaratmak — toplumun kendi kurumlarını ve değerlerini bilinçli biçimde yeniden tanımlama kapasitesi.

Ancak dünya genelinde birçok eğitim sisteminde, çağdaş eğitim çoğu zaman farklı işler. Aktif yurttaşlar yetiştirmek yerine, disiplinli bilgi yöneticileri üretmekle sonuçlanır. Bilginin veriye, enformasyonun metaya dönüştüğü bir dünyada, eğitim eleştirel düşüncenin ve kişisel muhakemenin oluşumuna gerçek anlamda katkı sunmak yerine içerik aktarımıyla sınırlı kalma riski taşır.

Kos adasında, Embros Termes bölgesinde ses hızı ölçümü.

Sorun sosyal medya çağında daha da yoğunlaşıyor. Bu platformlar bilgiyi gerçeklik değil ilgi üzerinden düzenliyor, kamusal tartışmayı bir izlenim algoritmasına dönüştürüyor. Siyaset gösteriye, tarihsel hafıza anlık yoruma, kamusal diyalog izlenim yarışına dönüşüyor. Bu ortamda eleştirel düşünce, paylaşımın hızı karşısında geri çekiliyor.

Belki de bu yüzden savaşlar kamusal söylemde bu kadar kolay, neredeyse kaçınılmaz bir şey olarak geri dönüyor. Ukrayna'daki yıkımdan ve Filistin'deki soykırımdan, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasındaki son gelişmelere kadar, dünya yeniden tanıdık bir korku ve güç ekseni etrafında dönüyor gibi görünüyor.

Yine de bilimin kendisi, bilginin sınırları ve siyasi karşıtlıkları aşabildiğini gösteriyor.

Savaşın içinden doğan bir matematikçi

Türkiye'nin önde gelen matematikçisi olan Cahit Arf, 1910'da, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Selanik'te doğdu. Balkan Savaşları patlak verdiğinde henüz iki yaşındaydı ve ailesi şehri terk edip İstanbul'a sığınmak zorunda kaldı. Çatışma ve yerinden edilme arasında doğan bu çocuk, sonradan topolojideki ünlü «Arf değişmezi»nin arkasındaki isim oldu; Göttingen'de, Princeton'da ve Berkeley'de ders verdi, ve bugün görüntüsü Türk 10 liralık banknotunu süslüyor. Onun yolculuğu -bir savaş mültecisi çocuktan 20. yüzyılın en saygın matematikçilerinden birine- eğitimin bir çatışmanın travmasını bile bilgi köprüsüne dönüştürebileceğinin canlı kanıtıdır.

Cahit Arf, Türk 10 liralık banknotunda.

(Bu metnin ikinci bölümünde, savaşın yalnızca diplomasinin değil, eğitimin de neden bir başarısızlığı olduğunu, yapay zeka devriminin nasıl yeni bir meydan okuma oluşturduğunu ve gerçekçi olarak nelerin değişebileceğini göreceğiz.)


Kaynaklar

Uluslararası Matematik Günü: idm314.org, UNESCO.

«Noli turbare circulos meos» özdeyişinin tarihsel kökeni ve Yunancaya aktarımı üzerine: Arşimet'in ölümü efsanesi etrafındaki tarihsel araştırmalar.

O'Connor, J. J. ve Robertson, E. F., «Cahit Arf», MacTutor History of Mathematics Archive, University of St Andrews (mathshistory.st-andrews.ac.uk/Biographies/Arf/).

Kornelius Kastoriadis, Toplumun Düşsel Kuruluşu.

(PP/NÖ)

Judith Butler ile söyleşi: İran, yas, direniş ve korkunun ötesinde bir gelecek için mücadele etmek üzerine

Aralık 2025'te, İran'daki protestolar devam ederken yapılan bu söyleşi, ilk olarak Mayıs ayında, İran merkezli Neemaad sitesinde Farsça olarak yayımlandı.


Dünyanın en etkili çağdaş düşünürlerinden Judith Butler ile süreklilik kazanan şiddet koşullarında yas, hayatta kalma ve kolektif yaşam üzerine konuştuk. Butler, kırılganlık, toplanma hakkı ve politik yas üzerine geliştirdiği düşünceler ışığında, insanların baskı, ekonomik yoksunluk ve savaş tehdidi altında birbirlerini nasıl ayakta tuttuklarını, dayanışmayı nasıl kurduklarını ve ortak bir geleceğin imkânını nasıl sürdürdüklerini mülahaza ediyor.

Savaşa karşı çıkmanın uluslararası bir sorumluluk olduğunu savunan Butler, emperyal genişlemenin özgürlük getirmek yerine sömürüyü derinleştireceği ve yeni bir yoksun emekçi sınıfı yaratacağı uyarısında bulunuyor.

İran’da son yıllarda hayatını kaybedenlerin çoğu, yaşamları daha yeni yeni şekillenmeye başlamış gençlerdi. Bazı anlarda ölüm, tekil bir şok olarak değil, bir olaydan ziyade süreğen bir durum olarak tezahür etti. Kaybedilenin sadece tekil olarak hayatlar değil, bütün bir gelecek olduğu ve kederin kendisinin de tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu tür bağlamlarda yas tutmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Savaş durumlarında olduğu kadar, halka karşı devam eden devlet şiddetinde de kayıp manzarası geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğe dair algıyı tamamen kaplar. Halihazırda hayatını kaybetmiş olanlar yas tutulmayı hak eder, ancak yas tutmak için harcanan zaman içinde yeni kayıplar yaşanır. Böylece kişi hem yas tutarken hem de yeni bir kaybın acısını çekiyor; bu da yas tutmak için uygun bir zamanın olmadığı anlamına gelir. Belki de yas, yaşamla aynı kapsama sahip hale gelir. Üstelik öldürme ve sakatlama durmadığı için kişi gelecekte yeni kayıpları da öngörür. Böylece kişi, sevdiği ve kaybettiği kişiler için yas tutmaya çalışır, ancak yeni bir şiddete maruz kalır ve hazır bir öfke ve kederle gelecek kayıpları öngörür. Yas tutmanın kolektif bir faaliyet olduğunu ve kolektiflerin bu tür bir araya gelmeler yoluyla birbirlerini yenileyebileceğini hatırlamak önemlidir. Bir araya gelmek bir eşitlik biçimidir, ama aynı zamanda kaybı onurlandırmanın ve birbirini yüreklendirmenin bir yoludur; ya da öyle olmalıdır!

Çeşitli çalışmalarınızda, siyasi yaşamın yalnızca talepler ya da programlar yoluyla değil, genellikle kırılganlık, kayıp ya da keder anlarında bir araya gelen bedenler aracılığıyla ortaya çıktığını savunuyorsunuz. İran gibi topluca bir araya gelmenin tehlikeli olduğu ve siyasi örgütlenmenin mütekerrir olarak engellendiği bağlamlarda, ortak yas tutma, dışlama, intikam ya da yeni şiddet biçimlerine dönüşmeden nasıl siyasi bir “biz” duygusu yaratabilir?

İran’da, emperyalist müdahalelerden ve monarşik nostaljiden arınmış yeni bir ekonomi, yeni bir demokrasi için mücadele ediyorsunuz. Halkın, kendi siyasi geleceğini tam olarak belirleyebilmek ve herhangi bir intikam korkusu olmaksızın kim olduklarını ve kim olmak istediklerini keşfedebilmek için insana yakışır ücretlere, gıdaya, siyasi şiddetten uzak bir yaşama ve kamusal alana erişim hakkı vardır. Dolayısıyla, kamusal alanın dışında sahip olduğunuz ağlarda, yeni doğmakta olan bir kamusal alan var. Hâlâ birbirinizle bağlantılısınız ve elinizden geldiğince işbirliğine dayalı eylemlere katılıyorsunuz; bu her gerçekleştiğinde, potansiyel bir kamusal alan aydınlanıyor. Eminim ki bu birbirinizin kalbinde tuttuğunuz bir kamusal alan.

İran’daki pek çok insan için gündelik yaşam, süregelen güvensizlik, çözülmemiş travmalar ve ekonomik sıkıntılar altında ilerliyor. Hayatta kalmak geçici bir an değil, uzun süren bir durum; ancak yine de değişim ya da çözüm arzusuyla iç içe geçmiş durumda. Hayatta kalmak ve anlamı korumak, siyasi ve toplumsal çözümlerin tekrar tekrar ertelenmesiyle bir arada var olurken, çoğu zaman bununla çatıştığı bu tür bağlamlarda, failliği nasıl anlayabiliriz?

Hayatta kalmak, yoksunluğu ve kırılganlığı şiddetlendiren ekonomik koşullar altında ve halkın, sakat bırakmaya ve öldürmeye hazır silahlı güçler tarafından düzenli olarak hedef alındığı siyasi ve askeri koşullar altında başlı başına bir başarıdır. Hayatta kalmak basit bir eylem değildir; zira kişi başkaları için hayatta kalır ve başkalarının hayatta kalmasına yardım eder. Dolayısıyla devlet halkın hayatını değersizleştirirse, halk bakım ve destek ağları aracılığıyla, aynı zamanda cesaret ve azim yoluyla birbirlerinin hayatına değer verebilir.

Azmi “hayatta kalmanın” bir parçası olarak düşünebilir miyiz? Ve birbirimizi hayatta tutmaya yardımcı olacak kolektiflik biçimleri nasıl ortaya çıkar?

Bu zaten bir tür dünya inşasıdır. Ancak halk, ancak ABD ve emperyal güçler İran halkının siyasi geleceğini belirleme hakkını onlara bırakırsa ve devlet, halkını sömürme ve geçinebilecek bir ücretten mahrum bırakma gücünden vazgeçerse bu dünyayı inşa edebilir. Böyle bir mücadeleye girişmek için birbirimizi hayatta tutmalıyız; bu, gelecekteki mücadelenin temellerini atmanın bir yoludur.

Bölgesel gerginliğin tırmanması ya da dış müdahale yoluyla olsun, savaş olasılığı sürekli başımızın üzerinde dolaşırken, pek çok insan zamanın askıya alınmış olduğu bir durumda yaşıyor. Geleceğin aniden elimizden alınabileceği olasılığının süreğen olduğu bir durumda planlama, bağlanma ve bağlılık gösterilmesi gerektiğinde, etik yaşam nasıl şekillenir?

Anladığım kadarıyla hâlâ hayatta olanlarınız bu durumu birlikte yaşıyorsunuz. Dolayısıyla görev, kendi endişeniz içinde izole olmamanızı, birbirinizden güç alıp vermenizi sağlamaktır. Dünyanın dört bir yanındaki güçler savaş ihtimaline karşı çıkmalı; bu, şu anda uluslararası bir yükümlülüktür. Ancak emperyal güçler arasında o kadar çok pervasız çıkarcılık var ki, sadece yoksun bir işçi sınıfı yaratacak pazarlara yönelik o kadar utanmaz bir emperyal genişleme var ki, bu düzeyde de mücadele etmek zorundayız. Dışarıda olan bizler bu sorumluluğu üstlenmeliyiz.

Birçok İranlı, dilin kendisini riskli olarak tanımlıyor: Konuşmak tehlikeli olabilir, ancak sessizlik de bir kayıp anlamına gelir.

Evet, konuştuğunuz için ağır bir şekilde cezalandırılacaksanız, konuşmak pek çok risk taşır. Bu yüzden konuşmanın ya da kendinizi ifade etmenin, aynı zamanda hayatınızı da güvence altına alacak yollarını bulmak önemlidir. Tahmin edebiliyorum ki bu, içinden çıkılmaz bir ikilemdir. Ancak “mesajı yaymak” ve İran dışındaki birçok insanın, Trump’ı ya da anti-demokratik güçlerin yeniden kurulmasını isteyenleri desteklemeden İran halkının yanında durması gerekiyor.  

Mevcut her mevzi tehlikeye girmiş gibi göründüğünde, söze ilişkin hangi etik zorluklar ortaya çıkıyor?

Etik sadece “Ne yapmalıyım?” sorusuna yanıt vermez. Aynı zamanda ortak değerler dünyasını, birbirimize karşı yükümlülüklerimizi ve ortak yaşamımızı inşa etmek istediğimiz normları da sorgular. Dolayısıyla gündelik etkileşimlerde bile özen ve şefkat dolu anlar etik bir yaşamın oluşumunun bir parçasıdır. Benim endişem ve korkum var, ama sizin de var ve tanımadığımız bir kişi de aynı şekilde bunlardan mustarip. Dolayısıyla bu, ortak bir durumdur ve kaygı ile korkuyu toplumsal bir durum olarak yeniden ele almamıza imkân tanır. O zaman şu kritik soruyu sorabiliriz: "Bize bu kadar büyük bir korku aşılayan bu güçler nelerdir?" Ve hiç kimsenin, cezalandırıcı ve baskıcı bir devlet iktidarı tarafından susturulmuş halde ve ölümcül bir korku içinde yaşamak zorunda kalmaması gerektiğini ısrarla savunabiliriz. Bu kaygı toplumsal olduğu ve devletin halkı kontrol etme stratejisinin bir parçası olduğu için, hem etik hem de siyasi bir tutum sergileyebiliriz. Sürekli korku ve yas içinde yaşamak iyi bir yaşam biçimi değildir; bu iyi bir hayat değildir. İranlılar ise iyi bir hayatı hak ediyorlar; bu bir etik ilkedir. Halkın, yıldırıdan uzak bir şekilde hayatlarının gidişatını belirleme gücünü baltalayan o güçlere karşı, kamuya açık ya da açık olmayan yöntemlerle karşı çıkılmalıdır; ancak bu mücadele, bu dünyada yaşayan ve korku, açlık ve bitmek bilmeyen yas olmadan yaşama özgürlüğünü isteyen hepimizi içine almalıdır.

İran halkına doğrudan bir mesaj gönderme fırsatınız olsaydı, onlara ne söylemek isterdiniz?

Bütün bir halka nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum! Söyleyebileceğim tek şey, İran dışındaki küresel topluluğun, İran devletinin halkına karşı uyguladığı acımasız şiddeti kınamaktan çekinmemesi gerektiğidir. Ancak bunu yaparken ne Trump’ın tehditleri ve emperyalist yayılmacılığıyla ne de Şah dönemine geri dönülmesini talep edenlerle ittifak kurmadığımızı açıkça belirtmeliyiz. Halkın özgürlük ve baskı korkusu olmadan yaşama mücadelesinin yanındayız.

(SAR/VK)

Çeviri: Volga Kuşçuoğlu

Sosyalist hareket neden topu ayağında tutuyor?

Futbolun tarihi, ona sahip çıkmaya çalışanlarla onu denetlemek isteyenlerin tarihidir demek yanlış olmasa gerek. Tarihi boyunca toplumsal çatışmaların, sınıf mücadelelerinin ve kolektif kimliklerin kurulduğu alanlardan biri oldu.

Orta Çağ İngiltere'sinde köylülerin günler süren maçları üretimi aksattığı gerekçesiyle yasaklandı. Sanayi kentlerinde yeniden işçi sınıfının oyunu olarak büyüdü. Sömürgelerde ise, efendilerle eşit koşullarda karşı karşıya gelmenin ve bastırılmış öfkeyi görünür kılmanın yollarından birine dönüştü. Eduardo Galeano'nun anlattığı gibi[1], futbol birçok yerde ezilenlerin kendilerini ifade edebildikleri, kolektif bir kimlik kurabildikleri ve gündelik hayatın hiyerarşilerine meydan okuyabildikleri nadir alanlardan biri oldu.

Dolayısıyla sosyalist hareketin futbola ilgisi de tesadüf değildir. Sosyalistler uzun zamandır siyasal mücadeleyi anlatırken futboldan ödünç alınmış kavramlara başvuruyor. "Oyunu kurmak", "önde basmak", "topa sahip olmak" gibi ifadeler strateji tartışmalarının doğal bir parçası haline geliyor. Fakat bu metaforların kendisi de futbol gibi değişiyor. Bugün siyaset üzerine düşünmek için önce futbolun nasıl değiştiğine bakmak gerekiyor.

Dünya Kupası'nın düşündürdükleri

Geçtiğimiz haftalarda tamamlanan Dünya Kupası, futbola dair yerleşik kabulleri yeniden tartışmaya açmasıyla da dikkat çeken bir noktada duruyor.

Turnuva, daha başlamadan organizasyona yönelik eleştirilerle, başladıktan sonra ise hakem kararlarına yapılan müdahalelerle gündemden hiç düşmedi. Geriye dönüp baktığımızda, asıl düşündürücü olan başarıyı neyin belirlediğine dair ortaya koyulan yeni futbol anlayışıydı.

Kâğıt üzerinde bakıldığında turnuva bir yıldızlar geçidiydi. Belki de son yıldızlar... Dünyanın en iyi futbolcularının aynı sahnede buluşmasına imkan sağladı. Mohamed Salah Mısır'ın, Cristiano Ronaldo Portekiz'in, Jude Bellingham İngiltere'nin, Lionel Messi ise Arjantin'in umutlarını sırtladı. Birçok maçta bu oyuncuların bireysel yetenekleri sonucu belirledi. Bir pas, bir şut ya da tek başına yarattıkları bir an takımını galibiyete taşımaya yetti. Fakat turnuva ilerledikçe başka bir gerçeğin daha görünür hale geldiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum: Büyük oyuncular büyük takımlar yaratmaya yetmiyordu.

Tek başına en iyi oyunculara sahip olmak, kupaya uzanmak için yeterli değil. Çünkü futbolun belirleyicisi "Takım birlikte nasıl oynuyor?" sorusu etrafında şekilleniyor.

Bunun temelinde ise oyunun mantığı yatıyor. Futbolda daha çok topa sahip olma, rakibi bire bir geçme ya da yıldız oyuncunun kilidi açması üzerinden dönen bir anlatı var. Dünya kupası bize gösterdi ki oyunun merkezinde "alan" var. Hücum eden takımın amacı rakibin savunma düzenini bozacak boşluklar yaratmak. Savunma yapanın amacı ise o boşlukların oluşmasını engellemek. Pasları, koşuları, pres, hatta topsuz yapılan hareketleri bu alan mücadelesinin bir parçası olarak görüyoruz.

Bu sebeple olacak ki yıldız oyuncunun değeri de değişiyor. Artık yıldız, takımın ürettiği alanları en iyi değerlendiren ya da takım arkadaşları için yeni alanlar açabilen oyuncu haline geliyor. Bireysel kalitenin hâlâ maç kazandırabildiğini biliyoruz ve görüyoruz. Kupayı kazandıran şeyin ise o bireysel kaliteyi kolektif bir oyunun içine yerleştirebilen takımlar oluyor.

Sosyalist hareket topu ayağından çıkarmalı

Dünya Kupası'nın ardından bir kez daha düşünmeye başladım. Turnuvanın bize gösterdiği şey, futbolun esas olarak bir alan yaratma oyunu olduğuydu. Ve belki de sosyalist hareketin üzerine en çok düşünülmesi gereken meselelerden biri de tam olarak bu.

Sosyalist hareket için sorulması gereken sorulardan biri, "kim kime alan açıyor?" sorusu olmalı. Bir örgüt ya da bir siyasal özne, bütün enerjisini kendi görünürlüğünü artırmaya, bütün hamleleri kendisi yapmaya ya da bütün sözün merkezinde durmaya harcadığında, aslında topu ayağında gereğinden fazla tutan oyuncuya benzemeye başlıyor. Oyun akmıyor. Herkes birbirinin pas istasyonu oluyor ama kimse savunmanın dengesini bozacak hareketi yapmıyor. Topla oynamayı, topla oyalanma ile karıştırmamak lazım.[2]

Burada geri çekilmekten ya da mücadeleden vazgeçmekten söz etmiyorum. Bizim kronik sorunumuz çoğu zaman topu bırakmamak. Sürekli aynı çevrede pas yapmak, aynı insanlara konuşmak, aynı örgütsel dolaşım içinde hareket etmek ve bunu siyasal üstünlük sanmak. Oysa topa sahip olma oranı tek başına hiçbir şey anlatmıyor.

Hatırlayacaksınız Türkiye Milli Futbol Takımı kupadan hızlıca elenmişti. Avusturya'ya 2-0 kaybedilen maçın ardından takımın kaptanı Hakan Çalhanoğlu'nun "maçı domine ettik" değerlendirmesinde bulundu.[3] Bu yanılsamanın bir örneği olarak düşünebiliriz. Yanılsamanın dayanağı da topa sahip olma oranıydı. Türkiye topun yüzde 63'üne sahip olmuştu. Siyasette de benzer bir yanılgı vardır. Kendi çevrenizde sürekli hareket ediyor, sürekli söz üretiyor olmanız, siyasal alanı genişlettiğiniz anlamına gelmez.

Peki sosyalist hareket nasıl hareket etmeli? Sosyalistler, İspanya Milli Takımı gibi birbirine alan açmak zorunda. Çünkü kolektif siyaset, herkesin aynı anda aynı işi yapması ya da bütün hamleleri tek bir öznenin üstlenmesiyle kurulmaz.

Hareket, her müdahalenin başka bir müdahalenin önünü açtığı, her kazanımın yeni bir mücadele imkânı yarattığı bir ilişkisellik içinde güçlenir. Futbolda olduğu gibi, bazen en kritik katkı başkasının topla buluşabileceği boşluğu yaratmaktır. Kimi zaman bir sendikanın mücadelesi kadın hareketine, kadın hareketinin açtığı gedik ekoloji mücadelesine, yerel bir direniş de ülke ölçeğinde kurulacak yeni ittifaklara alan açar. Başarılı olan, bu hareketlerin birbirini besleyebileceği zemini kurabilen siyasettir.

Sosyalist hareketin “yıldızları” var mı?

Yıldız futbolcu anlatısı sosyalist hareket için de düşündürücü. Hareket içinde zamanla "yıldızlaşan" isimler ortaya çıkıyor. Deneyimleri, birikimleri ve siyasal ağırlıklarıyla birçok kritik anda belirleyici roller üstleniyorlar.

Sosyalist hareket açısından mesele bu noktada nettir. Hareketin ihtiyacı yıldızlar değildir. Sosyalist siyasetin kurucu kültürü ortak üretime ve ortak mücadeleye dayanır. "Yıldızlaşan" kadroların en büyük riski, oyunun doğal merkezine dönüşmeleridir. Top sürekli onların ayağına gelsin isteniyor, söz onlar olmadan eksik kalıyor, hamleyi onların yapması bekleniyor. Böyle olunca diğer oyuncuların hareket alanı daralıyor, inisiyatif alma kapasitesi köreliyor. Bir süre sonra yıldız oyuncu da koşmayı bırakan, sürekli top isteyen ve oyunu kendi temposuna göre kuran bir figüre dönüşebilir.

Arjantin’in Mısır karşısında 2-0 geriye düştüğü maçı çevirmesinin ardından Lionel Messi’nin yaptığı açıklamayı hatırlayalım: “Ben takım arkadaşlarım sayesinde sahadayım. Çünkü benim yeterince koşmadığım anlarda onlar ekstra çaba harcıyor. Boşlukları kapatıyorlar.”  Görüldüğü üzere, en yetenekli oyuncu bile tek başına oyunu taşıyamıyor. Onu taşıyan, eksik bıraktığı yerleri tamamlayan kolektif hareket oluyor.

Dünya Kupası'nın bir başka etkisi de yıldız olma hayalini büyütmesidir. Futbol, tek sezonluk yıldızların mezarlığı gibidir. Taylan Antalyalı, Adem Ljajić ya da Sebastian Szymański... Bir sezon boyunca herkesin dilinde olan isimler, ertesi yıl aynı etkiyi yaratamayabiliyor. Futbol tarihi, kısa süre parlayıp sonra sönen oyuncularla dolu. Buna rağmen herkes yıldız olmayı hayal ediyor. Kimse oyunun emekçisi olmayı hayal etmiyor.

Futbolun diliyle söylersek, sosyalist hareketin ihtiyacı yıldızlaştırmayan bir oyun düzenidir. Maçlar bireysel dehalarla kazanılabilir fakat kalıcı başarı, kolektif aklın ve ortak emeğin ürünü olabilir.

(ZA/EMK)

[1] Galeano, (2017). Gölgede ve Güneşte Futbol. İstanbul: Can Sanat Yayınları

[2] https://www.youtube.com/watch?v=tWM9jY55-bs

[3] https://www.ntvspor.net/foto-galeri/hakan-calhanoglu-avustralyali-gazetecinin-sorusuyla-saskina-donup-soruyla-cevap-verdi-424447/3

Girls Of The Sun: Kürt kadınlar savaşın neresinde?

Savaş sineması çoğu kez erkeklerin hikâyeleri etrafında kurulur. Cephede savaşanlar, komuta edenler ve kahramanlaştırılanlar...

Kadınlar ise ya geride bırakılanlar olarak resmedilir ya da kurtarılmayı bekleyenler…

“Girls Of The Sun / Güneşin Kızları" ise bu anlatıyı tamamen tersine çeviriyor. Eva Husson’un 2018 yapımı “Girl Of The Sun” tam da bu yerleşik anlatıyı yıkmayı hedefliyor, IŞİD’in saldırılarının ardından hayatta kalan ve örgütlenen Kürt kadınlarını merkeze alıyor.

Bu yönüyle bana göre, Girls Of The Sun uluslararası sinemanın dışında bırakılmış bir hikâyeyi ekrana taşıması bakımından önemli bir girişim. Ancak filmin asıl değeri kadar sınırları da bu noktada belirginleşiyor. Çünkü Kürtlere karşı olan bu saldırıların tarihsel ve politik bağlamı son derece yoğun bir kırılmayı anlatmak sadece savaşın yıkıcılığını göstermekle mümkün değil.

Savaşın kendisi kadar o savaşı ortaya çıkaran koşulları da anlatmak gerekir. Film, IŞİD’in Kürtlere yönelik saldırılarını ve bu kadınların saldırıların ardından örgütlenerek direnişe geçmesini merkeze alırken Kürt ulusal mücadelesinin derinliğini ve tarihsel arka planını göstermekte yetersiz kalıyor.

Kürt halkının neden hedef olduğu ve bölgede yüzyıllardır maruz kaldığı ayrımcılık ve saldırılar Suriye, Irak ve Türkiye hattındaki siyasal kırılmalar filmin anlatısında yeterince yer bulmuyor.

Bu durum filmin merkeze aldığı hikâyenin etkisini de belirli ölçülerde sınırlandırıyor.

Yaşananları sadece bir savaş anlatısı olarak görmek ardındaki tarihsel ve siyasal gerçekliği görünmez kılma riski barındırıyor. Oysa Kürt kadınlarının mücadelesi yalnızca hayatta kalma çabasından ibaret değil aynı zamanda kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma ve örgütlü bir mücadeleyle karşı koyma mücadelesine karşılıktır.

Eva Husson filmde bu direnişi görünür kılmak için Bahar karakterini merkeze alıyor.

IŞİD tarafından esir alındıktan sonra kurtulan ve kadınlardan oluşan birliğin komutanı haline gelen Bahar, filmin kadınların savaş içerisindeki konumuna dair temel bakışını temsil ediyor.

Ancak filmin karakterlere dönük yaklaşımı zaman zaman bu hikâyenin taşıdığı siyasal derinliği kurmakta zorlanıyor. Bahar’ın yaşadığı travmayı ve mücadelesini görüyoruz fakat onun geçmişine, düşüncelerine ve bir komutan olarak aldığı kararlara yaklaşamıyoruz.

Benzer biçimde birlikte savaştığı diğer kadın karakterler de çoğu zaman ortak bir direnişin temsilcileri olarak kalıyorlar. Bu nedenle film, kadınların kolektif mücadelesini görünür kılsa da mücadelenin içeriğine dair muğlaklık taşıyor.

Filmin diyalogları da zayıflığından dolayı hikâyeyi taşımakta zorlanıyor.

Girls Of The Sun anlatısını büyük ölçüde sessizlikler, bakışlar ve görsel atmosfer üzerinden kurmayı tercih ediyor.

Bu tercih bazı sahnelerde güçlü bir duygu yaratırken karakterlerin iç dünyasını, birbirleriyle kurdukları ilişkileri ve siyasal zemini derinleştirecek anlatısal alanı daraltıyor.

Filmin anlatı tercihlerinden biri de hikâyeyi büyük ölçüde Fransalı savaş muhabiri Mathilde’in tanıklığı üzerinden kurmasıdır.

Mathilde seyirci ile savaşın içindeki kadınlar arasında bir aracı konumundadır.

Bu tercih yaşananların uluslararası kamuoyuna aktarılması açısından anlaşılır bir anlatı tercihi olarak görülmekle birlikte beraberinde önemli bir soruyu da getirir: bir halkın yaşadığı saldırı anlatılırken o hikâyenin öznesi kim?

Bu soru özellikle sinemadaki savaş ve şiddet deneyimlerinin temsili açısından önemlidir.

Çünkü görünür olmak her zaman kendi sözünü söyleyebilmek anlamına gelmez. Kürt halkı uzun süre uluslararası kamuoyunda çoğunlukla maruz kaldıkları şiddet ve kayıplar üzerinden görünür oldu. 

Oysa onların hikâyesi yalnızca yaşadıkları saldırılardan değil bunların ardından kurdukları direnişten, dayanışmadan ve siyasal özne olma çabasından da oluşuyor.

Film, burada önemli bir çaba gösteriyor. Film, kadınları yalnızca savaşın mağdurları olarak göstermiyor; silahlanan örgütlenen ve mücadele eden kadınları odak noktasına koyuyor.

Ancak anlatının merkezine yerleştirilen Batılı tanık figürü bu kadınların kendi öz politik konumlanışlarının geri plana itilmesine neden oluyor. Seyirci, yaşananlara çoğunlukla Mathilde’in bakışı üzerinden yaklaşıyor.

Bu durum filmin en temel çelişkilerinden birini oluşturuyor. Bir yandan görünmez bırakılmış bir kadın mücadelesini uluslararası izleyiciyle buluşturuyor diğer yandan bu hikâyeyi dışarıdan bir göz aracılığı ile servis ediyor.

Filmin önemi

Filmin görsel dili de bu çelişkiyi derinleştiren noktalardan biri. Girls Of The Sun savaşın yıkımını etkileyici görüntülerle veriyor. Harabe mekânlar, sessiz bekleyişler ve çatışma sahneleri filmin duygusal atmosferini oluşturuyor. Fakat bu estetik tercihlerinin çoğu zaman anlatılan tarihsel gerçekliğin önüne geçtiği hissediliyor. Savaşın görüntüsü güçlü verilirken savaşın ardındaki siyasal ilişikiler daha zayıf kalıyor.

Buna karşın Kürt halkının hikâyesi sadece yıkımın değil yeniden kurmanın da hikâyesi.

Kadınların kaybettikleri hayatların ardından yeni bir yaşam örgütlemeleri ve hafızalarını korumaları bu direnişin önemli kazanımlarıdır.

Film cephedeki direnişi görünür kılarken aynı zamanda gündelik direniş biçimlerine de daha fazla alan açabilseydi anlattığı hikâyenin kapsamı da genişleyebilirdi.

Yine de Girls Of The Sun’ı eksikliklerinin gölgesinde değerlendirmek filmin önemini gözden kaçırmak olur. Film, savaş anlatılarında kadınların konumunu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Belki de filmin asıl tartışmaya açtığı mesele şu: Bir savaşın hikayesini anlatmak yalnızca yaşanan şiddeti göstermekle mi mümkün olabilir yoksa o şiddetin tarihini, siyasal zeminini ve içinden doğan direnişi de anlatmak mı gerekir?

Girls Of The Sun bu sorulara kesin cevaplar vermiyor. Fakat yalnızca savaşın içerisinden değil, kadınların hafızası, mücadelesi ve direnişi üzerinden bakmayı öneriyor. Filmin en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor belki. Anlattığı hikayenin bütününü kurmasa da hangi hikayelerin nasıl anlatılması gerektiğine dair önemli bir tarışma başlatıyor.

(SG/EMK)

“Şahname” diyarında bir gün

Hayatta talebe kalmayı istediğimden yeni bir kursa başladım. "Şahname" okuyoruz. Biz Firdevsi diyoruz, onlar Ferdovsi diyor, ama bunlar o kadar da büyütülecek hatalar değil. 

Elbette asıl metni değil Farsçayı sonradan öğrenenler için hazırlanmış metni okuyoruz. Padişahlar, devler, iyiler, kötüler, tercihler, gidilen gidilmeyen yollar…

Daha munis padişahlardan sonra sıra Cemşid’e geldi. Cemşid gururuna yenik düştü, halkı unuttu. Ama her şey de kötüye gitmedi. Mesela başta kendisi olmak üzere insanların diğer dilleri öğrenmesini sağladı. Madenler buldu, şehirler, evler, saraylar kurdu. Ha bir de halkı mesleklerine göre tabakalara ayırdı.

Kendine kocaman saraylar yaptırdı. Cemşid’in düşüşü oturduğu tahtı devlerin omzunda yükseltmesiyle başladı. “Ben, ben ve yine ben” demeye başladı. Nihayetinde taht-ı Cemşid veya daha bilindik adıyla Persepolis’i geride bırakarak tahttan düştü.  

Zehak

Aman bu nasıl fena bir adammış derken “mazlumların ahı yerde kalmaz” diyerek Zehak sahneye girdi. Zehak aslında daha fena bir adammış ama ahali işinde gücünde olduğundan pek ilgilenmemiş.

Tacı tahtı kafasına koyduğundan önce babasını öldüren Zehak makama kavuşunca huzur bulamamış. Gece rahat uyuyamaz olmuş, vesveselere kapılmış. Dünyadaki kötü güçlerin temsilcisi Ehrimen, o devre göre bir sakinleştirici önermiş. Zehak’ın pek hoşuna gitmiş. Anında isteği yerine gelmiş. Omuzlarından iki yılan çıkmış.

Zehak rahat uyusun, ruhu huzur bulsun diye yılanların her gün iki gencin beynini yemesi gerekiyormuş. Böyle böyle saray gençleri yemeye başlamış. Zehak o kadar uzun tahtta kalmış ki insanlar akıl nedir, bilim nedir, vicdan nedir, iyilik nedir unutmaya başlamış. Çarşıda pazarda kimse iki laf etmez olmuş. Korka korka korkunun da ne olduğunu unutmuşlar.  

Aradan epey zaman geçmiş, gençler ölmeye devam etmiş. Nihayetinde bu işten midesi bulanan iki saray aşçısı bir yol aramaya başlamışlar. Biri “Yılan dediğin ne beyni yediğinden ne anlar, bulalım bir beyin yedirelim gitsin” demiş. Diğeri “İyi de ne beyni yedireceğiz?” diye sorunca ikisinin de aynı anda aklına gelivermiş. Koyun beyni yedirmeye karar vermişler. Böylece tüm memleketi kurtaramasalar da her gün iki gencin sırf beyinlerini iki yılan yesin diye öldürülmeleri bitmiş.

Saray aşçılarının bu vicdani direnişi sessizce sürerken saraya 18 evladını kurban veren demirci Kave (bizde daha çok Kava diye bilinir) iş önlüğünü parçalayıp bir sopaya asmış. Bu kırmızı demirci önlüğü bir isyan işareti olmuş. Ardına düşenlerle Zehak’ın zulmüne başkaldırmışlar. Böylece işinde gücünde olan halkın da canına tak edince “zulmün batsın” diyerek ayağa kalkmışlar. (Bu arada sitem de zulüm demekmiş, sitemi sevgisinden doğanlara duyurulur)

Tüm bunlar olup biterken Cemşid’in iyi ruhlu, iyi fikirli, iyiliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlayan iki kızı da gizli gizli halka bildiklerini anlatmaya başlamış. İnsanlar o kadar uzun zaman kötünün içinde kalınca “iyi olunca ne olur ki” demeye başlamışlar, ama bir yandan dinledikleri de hoşlarına gitmiş.

Çalışanların arasında adil olmayan emirleri yerine getirmek istemeyenlerin sayısında bir artış başlamış. Gerçi bütün bunlar çok sessizce ilerleyen, öyle toplu ayaklanmaya varamayan hallermiş. İşte tam o vakitlerde dağlarda kendi kendine büyümek zorunda kalan Feridun gelecek günler için hazırlandığından habersiz ineğiyle gezintiler yapıyormuş.

Tam Feridun’un hikâyesine başlıyorduk ki hocamız derse bir ara verdi. “Evet arkadaşlar” dedi. “Hikâye tanıdık geliyor mu? Sizce bugünlerle benzer yanları var mı?” diye sordu. Hepimiz ekranlarımıza sevimli sevimli baktık, kimse cevap vermeye yanaşmadı.

(ÖE/EMK)

Modern hayata bir eleştiri: Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor kitabı üzerine inceleme

Günümüzde bir evi tarif ederken aklımıza ilk gelen şey adres, sokak adı ya da kapı numarasıdır. Navigasyon uygulamaları sayesinde artık neredeyse hiçbir yere kaybolmadan ulaşabiliyoruz.

Ancak Behiç Ak’ın "Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor" adlı öyküsü okuru tam da bu alışkanlığı sorgulamaya davet ediyor. Çocuklara hitap eden sade dili ve eğlenceli anlatımıyla ilerleyen eser, aslında yetişkinlerin de üzerinde düşünmesi gereken önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bir evi gerçekten ev yapan şey nedir?

Hikâye, güneşli bir bahar gününde Tombiş’in arkadaşı Memo ile karşılaşmasıyla başlıyor. Memo dedesinin evine gideceğini söyleyince Tombiş de ona eşlik etmek ister. Yol boyunca Tombiş’in aklındaki tek konu adrestir.

Sürekli mahallenin adını, sokağı, kapı numarasını ve evin kaç metrekare olduğunu sorar. Memo ise bu soruların hiçbirine doğrudan cevap vermez. Bunun yerine dedesinin evine ulaşırken onlara yol gösteren leylekten, tarihi camiden, taş merdivenlerden, iğde ağacının kokusundan ve eski mahallenin sokaklarından söz eder.

Yolculuk ilerledikçe Memo, dedesinin yaşadığı evi anlatmaya devam eder. Fakat anlattıkları hiçbir zaman sayılar ya da ölçüler değildir. Evin avlusundan, içindeki erik ve zeytin ağaçlarından, kuşlardan, arılardan, kitaplarla dolu raflardan, sobada yanan odunlardan ve geceleri oluşan gölgelerden bahseder. Tombiş ise sürekli “Kaç oda?”, “Kaç metrekare?” gibi sorular sormaya devam eder. Memo'nun anlattıkları sayesinde okur, eski mahalle kültürünü ve doğayla iç içe yaşamın sıcaklığını hissederken, Tombiş’in bakış açısının ne kadar sınırlı olduğunu fark ediyor.

Sonunda dedesinin evine ulaştıklarında Memo’nun söyledikleri hikâyenin en önemli mesajını oluşturuyor. Dedesinin adı mahallede o kadar bilinir ki adres söylemeye gerek bile yoktur. “Seyfi Usta” demek, evi bulmak için yeterlidir. İnsanlar birbirini tanır, postacılar bile evi bu şekilde bulabilir. Tombiş yine adresi öğrenemediği için şaşırsa da avlunun huzurlu atmosferine girince farklı bir dünyanın var olduğunu görür. Öykü, Memo'nun “bizim Tombiş evden hiç anlamıyor” sözüyle sona erer.

Kitabın en dikkat çekici yönü, ev kavramını yalnızca dört duvar olarak görmemesidir. Günümüzde bizler evleri metrekareleriyle, oda sayılarıyla ya da fiyatlarıyla değerlendirmeye alışığız. Oysa Behiç Ak, gerçek bir evin sayıların ötesinde anlamlar taşıdığını gösteriyor. Bir ev içinde yaşayan insanların anıları, komşuluk ilişkileri, avlusundaki ağaçlar, kuş sesleri ve paylaşılan zamanlarla değer kazanır. Bu nedenle Memo'nun dedesinin evi, adresinden çok yaşattığı duygularla hatırlanıyor.

Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor - Yazan ve resimleyen Behiç Ak (56 Sayfa) (Anasınıfı ve 1.-2. sınıflar)

Eserde doğa da önemli bir yere sahip. Leyleğin yolu göstermesi, iğde ağacının kokusunun insanları kendine çekmesi, arıların ve kuşların yaşam döngüsüne katkı sağlaması tesadüf değil. Doğa burada yalnızca arka plan değil, aynı zamanda karakterlerin yolculuğunun bir parçasıdır. Çocuk okurlar farkında olmadan doğayla bağ kurmanın önemini öğrenirken, yetişkinler de şehir yaşamının içinde kaybettikleri ayrıntıları yeniden hatırlama fırsatı buluyorlar.

Bir başka önemli konu ise eski mahalle kültürüdür. Günümüzde insanlar çoğu zaman komşularını bile tanımazken, kitapta herkes birbirini ismiyle bilir. Çocuklar birlikte oynar, insanlar birbirlerine yardım eder ve mahalle ortak bir yaşam alanı hâline gelir. Seyfi Usta’nın adının adres yerine geçmesi, güven ve dayanışmanın güçlü olduğu bir toplumsal yapıyı simgeler. Bu yönüyle eser, modern şehir yaşamına ince bir eleştiri de getiriyor.

Tombiş karakteri aslında günümüz insanını temsil eder. Her şeyi ölçmeye, sınıflandırmaya ve sayılarla açıklamaya çalışır. Memo ise bunun tam tersidir. O, bir yeri tarif ederken kokuları, sesleri, ağaçları ve insanları anlatır. İki karakter arasındaki bu zıtlık, kitabın felsefi yönünü güçlendirir. Okuyucu, hikâyenin sonunda haklı olanın Tombiş değil Memo olduğunu fark eder.

Behiç Ak, oldukça kısa ve sade bir öykü üzerinden çocuklara büyük bir düşünce alanı açmayı başarıyor. Eğlenceli diyaloglar ve sıcak çizimlerle ilerleyen hikâye, okura yalnızca bir yolculuk anlatmıyor; aynı zamanda ev, mahalle, doğa ve aidiyet kavramlarını yeniden düşündürüyor.

Çocuklar için keyifli bir macera gibi görünen bu eser, yetişkinlere de yaşadıkları çevreye farklı gözlerle bakmaları gerektiğini hatırlatan anlamlı bir anlatıya dönüşüyor. Bu nedenle Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor, yalnızca çocuklara değil, ev kavramını yeniden keşfetmek isteyen her yaştan okura hitap eden sıcak ve düşündürücü bir kitap olarak öne çıkıyor.

(ŞT/NÖ)

Sanatkâr ahlakının tezahürü

Hangi birimizin evinde ya da işyerinde aksayan, tekleyen, arızalan ve müdahaleye ihtiyaç duyulan bir aksamın onarım işi nedeniyle bir servise ya da sanatçıya başvurmamışızdır.

Doğrusu sadece kendimden değil, sorun yaşayan birçok dosttan da edindiğim izlenim, adına “sanatkâr ahlakı” diyebileceğimiz duruşun çoğu kez pek de güven vermediği yönünde.

Taahhüt ettiği ve ücretinde anlaştığı işin bir evresinde “Bu kadar uğraştırıcı olduğunu tahmin etmemiştim. Çok zararım ve zaman kaybım oldu. Ek ücret isterim” diyen mi? Henüz aldığı ve yapması bitirmesi gereken işin bir evresinde bir başka iş alarak elindeki işi çeşitli gerekçelerle aksatan mı? Yapması gereken işi tümüyle tamamlamadan eksik gedik bırakıp “Bir şey olmaz, sıkıntı olursa haber edin hemen gelirim” deyip parasını aldıktan sonra bir daha ulaşılması namümkün olan mı?

Saymakla ve yazmakla bitmiyor maalesef! Son iki ay içinde bir doğalgaz tahliye borusunun cam işi için tam bir buçuk ay üç kez gidilip gelindi ve sonunda yarım bırakıldı, kombinin yeri değiştirilerek yanlış ölçü alınıp monte edilmiş cama uyduruldu doğal gaz kombisi sonunda.

Yanlış mıyım bilmiyorum. Ama şunu düşünüyorum. Bu ülkede dal budak salmış önemli bir örgüt var; adı TESK. Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu. Her ilde o ilin adıyla anılan ilçelere kadar yayılmış yaygın örgütlülüğü olan, alt odaları üzerinden örgütlü bir esnaf ve sanatkâr örgütlenmesi.

Muhtemelen yapıyorlardır. Ama bunun gündelik hayata yansıyan / dokunan yüzü neredeyse yok denecek kadar az. Tahmin etmiş olmalısınız; sanatkârlara yönelik “meslek içi” ve elbette insan ilişkilerine endeksli üstelik sürekli yenilenen bir eğitim programı gerekliliğinden söz etmek istiyorum.

Bu işin sanırım bir kaç ayağı olmalı. Bu tür eğitim programlarında katılımcılara verilen sertifika ve plaket gibi belgeler gayet güzel çerçevelenerek asılır işyerlerine. Ama merakım bağışlansın acaba bunun takibi yapılır mı kurumları tarafından! Sanmıyorun, çünkü öyle bir gelenek yok maalesef.

Martin Luther King’in çöpçüler için söylediği ünlü bir cümlesi vardır. Der ki; “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'ın beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup 'Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş' desin."

Çok mu zor bunu talep edip yapılmasını sağlamak. Değil elbette. Ama bunun için bu iradeyi hayata geçirerek kurumsallaşmaya ihtiyaç var.

(ŞD/EMK)

Bir yoldaşlık hikâyesi: The Odyssey

Güncel siyasi akışın ortasında, bir anda gündemimize oturdu The Odyssey. Filmi izleyenler sıcağı sıcağına yorumlarını paylaştı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış ve PKK'lilerin yurda dönüş süreçlerini değerlendirirken Odysseia Destanı’na atıfta bulundu ve "eve varmakla eve dönmenin aynı şey olmadığını" söyledi.

Filmi izlediğinizde bu cümlenin karşılığını çok daha iyi anlıyorsunuz aslına bakarsanız. Nereye giderse gitsin, aradan kaç yıl geçerse geçsin döne dolaşa “evine döneceğini” bildiğiniz Odysseus’un yolculuğuna tanık oluyorsunuz. 

Bana sorarsanız film tam anlamıyla bir yoldaşlık ile inanç ve “geride bırakmama” hikâyesi. Evet, birileri hayatını kaybediyor, biri inancını, gücünü, geleceğini, birileri hafızasını, aklını yitiriyor ama Odysseus eninde sonunda evine varıyor. Bunu yaparken de iki vazgeçilmezi var “yoldaşlarını hayatta tutmak” ve “yoldaşlarını geride bırakmamak”.

Özetle destan şöyle: İthaka Kralı Odysseus, Truva Savaşı’nda verdikleri büyük mücadelenin ardından, zafer kazanmış bir komutan olarak evine doğru yola çıkar. Amacı eşi Penelope ve oğlu Telemakhos ile yeniden bir araya gelmek. Ancak işler öyle istendiği gibi gitmez. Yol boyunca mitolojik yaratıklarla, tanrılarla yüzleşir, askerlerini, mürettebatını kaybeder.

Geride kalanların sınavı

Ha bir de şu var, İthaka’da onu bekleyenler...Onların da en az onun kadar zor bir sınavı var. Hatta, Odysseus’un yolculuğu kadar güçlü bir direnme alanı desem yeridir. Filmde bu durum çok iyi işlenmiş. Türlü tuzaklara ve katakullilere düşmeden tahta göz dikmiş açgözlü taliplere karşı orayı korumak da kraliçe ve oğlunun sınavı...

Yani, bir yanda Kraliçe edasıyla Penelope, diğer yanda henüz deneyimsiz oğlu Telemakhos. Bence onların orada sergilediği duruş, en az “ailenin reisi” olarak tanımlanan Odysseus’un mücadelesi ile eş değer kıymette.

Hatta açık söyleyeyim daha kıymetli çünkü onlar zorlu bir yolculuğa çıkma kararını Odysseus gibi kendi iradesi ile almamışlardı, onlar geride kalanlardı. Karar verenler değillerdi. Karardan etkilenenlerdi ve kararın sonuçlarına etki etmeye çalışıyorlardı. Zordu işleri anlayacağınız.

Burada Kraliçe Penelope’nin hakkını ayrıca teslim etmek gerek. Talipler kafasını karıştırıp türlü oyunlarla yönetimi ele geçirmeye çalışırken, kocasının döneceğine olan inancıyla son derece akıllıca davranıyor, zekâsıyla onları alt ediyor.

Bir parantez açayım: Onu yani Odysseus’u bekleyenleri ikiye ayırabiliriz aslında: Biri onun geleceğini dahi düşünmeden (burayı zaten gözetmeyen bir yerden) tahtına oturmak isteyen açgözlüler, diğeri ise onu sadakatle bekleyen dostları, yoldaşları, bağ kurmaya kıymet verdiği her şey...

Sonuçta, Odysseus döndüğünde bir dilenci kılığına girip rakiplerini geride bırakıyor ve hakkaniyetli bir yarışla yeniden karısına ve vatanına kavuşuyor.

Biriyle, bir şeyle, kurduğunuz yoldaşlık bağı, sanırım dünyadaki diğer tüm bağlardan biraz daha güçlü. Sevgiliniz, çocuğunuz, anneniz, babanız, akrabanız elbette bambaşka bir yerdedir öyle de olmalıdır elbette fakat yoldaşlık, aynı amaç uğruna ortak bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğiniz kişi, kişiler, çıkılacak o yolun getireceği tüm olumlu ve olumsuz yanları baştan kabul ettiğiniz o hayatın her hali, özel bir bağı da beraberinde getiriyor.

Kararı kim, kim için alıyor?

Sanırım Odyssey’deki hikayeyi bu kadar sarsıcı kılan da bu bağ. Odysseus eşine ve henüz bebekken arkasında bıraktığı çocuğuna verdiği sözü kalbinde taşırken, onları da bu yolculuğun bir parçası yapıyor zaten. Ancak aynı zamanda yan yana savaştığı, aynı amaç uğruna yola çıktığı erlerini, yoldaşlarını da her zaman en kıymetli yerde tutuyor onlara verdiği sözden sapmama gayreti filmin ilk ekseni. 

Filmin detaylarına girip sihrini bozmak istemem, Odysseus’un tüm o amansız yolculuk boyunca gösterdiği o devasa direnç, tam da bu yoldaşlık hukukuna ve verdiği sözlere olan sadakatinden besleniyor.

Filmde, baştan sona adil kalmaya çalışan bir insan var. Suların altında veya üstünde, canavarların pençesinde, esir düştüğünde, lotus çiçeğini yerken, hatta uyurken bile... Her detayda adaleti arayan bir duruş. Zaten destanın bize gösterdiği en önemli şeylerden biri de zekânın ve adalet arayışının kaba kuvvete nasıl üstün geldiği ile ilgili biraz. En azından buna inancını arttırıyor. 

Yüzyıllardır defalarca anlatılan, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen ama Geç Tunç Çağı'nın o efsanevi atmosferini günümüze taşıyan bu hikayede, özellikle dikkatimi çeken birkaç detay oldu.

İlki, uygarlık anlatısının merkezine oturtulan o tanıdık ataerki. Hem de en sert haliyle... Bunu Kraliçe’nin dudaklarından dökülen ve dünden bugüne uzanan o sözlerden anlıyoruz: "Kararları erkekler alır", "Erkekler konuşur, bizler dinleriz."

Hali ile filmi izlediğim andan itibaren meseleyi tersinden düşünmeden edemedim: İthaka Kralı Odysseus bir kadın olsaydı ve onu evde bekleyen bir erkek olsaydı bu hikâye nasıl yazılırdı? Bu film nasıl olurdu? Etkisi daha az mı olurdu? 

Kapitalizm filmin ortasında

Dikkatimi çekin bir diğer detay ise "ölüye saygı" meselesiydi. Odysseus hayatını kaybeden askerlerinden bazılarını gömer saygısını gösterir, bazılarını gömemiyor ve bu durumu derin bir vicdan yükü olarak taşır. "Ölüye saygısızlık yapamayız bizi cezalandırırlar" minvalinde cümle filmden akılda kalanlardan. 

Ayrıca filmdeki o tek gözlü Kiklop (Polyphemus)... Bana biraz günümüz kapitalist sistemini anımsattı. Kendi baktığı koyunları yiyerek uykuya dalabilen, yani var olabilmek için yine dönüp kendi sömürdüğüne muhtaç olan Kiklop. 

Gelelim teknik ve sinematografik tarafa... Inception, Interstellar ve Oppenheimer gibi başyapıtlardan tanıdığımız Oscar ödüllü yönetmen Christopher Nolan’ın elinden çıkan filmde, Odysseus rolünde Matt Damon’ı (gerçek sakalıyla) izliyoruz.

Tamamı IMAX kameralarla çekilen ilk ticari uzun metrajlı yapım olma özelliğini taşıyan bu film, bence biraz fazla gürültülü. Müzikler size eşlik etmiyor filmde. Müzik var mıydı yok muydu muamma. Okyanusta geçen sahnelerin atmosferinden mi, yoksa Athena, Poseidon, büyücü Kirke ve denizcileri ölüme çeken Sirenler gibi fantastik öğelerin yarattığı etkiden mi bilmiyorum sesteki aşırı yüksek ton yorucuydu. Bazı arkadaşlarım bu müziklerin Oscar'a aday olacağını iddia ediyor. 

Evet, kendinizi o okyanusun ortasında, o gemilerde hissediyorsunuz fakat bu etki illa bu kadar yüksek tonda mı verilmeliydi? Belki de okyanusun ve hikâyenin sonsuzluk hissini bu ses tasarımıyla yaratmak istediler, bilemedim.

Tabiki yönetmen Nolan büyük bir iş yapmış fakat asıl işi belliki yüz yıllar önce Homeros yapmış. Sadece kendi çağının değil geleceğin ruhunu da yakalamış.

Son kertede, film kader, özgür irade, yoldaşlık ve adalet arayışını işlemesi açısından oldukça kıymetli. Yaklaşık 3 saat süren filmin ilk yarısı biraz ağır aksak ilerlese de, hani sinemadan çıkarken "asıl film ikinci yarıda başladı" deriz ya, tam olarak öyle bir film.

Film hemen hemen tüm filmlerde görüldüğü gibi başladığı yerde sona gelirken Odysseus ve Kraliçe Penelope bir gemiye atlayıp uzaklaşıyor. Sanırım yüz yıllardır temsil ettikleri değerlerle birlikte yeryüzünde dolaşıyorlar... Kim hangi değeri görmek, almak isterse elbette…

(EMK)

Barışın hukuku: Çerçeve yasa ne kuracak?

Bir çerçeve yasa bazen yalnızca hukuki bir düzenleme değildir; bir ülkenin geçmişiyle kurduğu ilişkinin ve geleceğe dair siyasal iradesinin de ifadesidir.

Bu nedenle bugün Türkiye’de yürütülen çerçeve yasa tartışmasını, yalnızca silah bırakma sürecini düzenleyecek teknik bir hukuk metni olarak görmek eksik bir değerlendirme olur. Asıl mesele, bu yasanın neyi tasfiye edeceği değil, neyi inşa edeceğidir.

Uzun yıllara yayılan çatışmalı süreçlerin ardından toplumlar çoğu zaman ilk olarak güvenlik sorununa odaklanır.

Silahların susması, kuşkusuz her barış arayışının vazgeçilmez koşullarından biridir. Hiçbir demokratik toplum, şiddetin sürekli üretildiği bir ortamda özgür siyasal yaşamı geliştiremez.

Ancak tarihsel deneyimler gösteriyor ki silahların susması ile barışın kurulması aynı şey değildir. Birincisi çatışmanın sonunu ifade ederken, ikincisi demokratik bir birlikte yaşamın başlangıcını ifade eder. Aradaki fark, hukukun üstleneceği rolle ilgilidir.

Asıl soru

Bugün tartışılan çerçeve yasa da tam bu ayrım üzerinden değerlendirilmelidir. Eğer hazırlanacak düzenleme yalnızca silahlı yapının hukuki tasfiyesini, silah bırakmanın usulünü ve buna bağlı ceza hukuku sonuçlarını düzenlemekle sınırlı kalırsa, önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır.

Ancak böylesi bir metin, tarihsel anlamda kurucu bir yasa olmayacaktır. Çünkü Kürt meselesi yalnızca silahlı çatışmadan ibaret değildir; silahlı çatışma, çok daha derin siyasal, hukuksal ve toplumsal sorunların belirli tarihsel koşullar altında ortaya çıkmış sonuçlarından biridir.

Bu nedenle çatışmanın sona ermesi ile çatışmayı ortaya çıkaran nedenlerin ortadan kaldırılması birbirine karıştırılmamalıdır.

Bir toplum, silahlı dönemi geride bırakabilir; fakat hak eşitsizlikleri, demokratik temsil sorunları, hukuk güvenliği eksikliği ve siyasal katılımın önündeki engeller devam ediyorsa, barış yalnızca kırılgan bir ateşkes niteliği taşır. Kalıcı barış ise ancak çatışmayı yeniden üretecek koşulların demokratik yollarla dönüştürülebilmesiyle mümkündür.

Bu ayrım, yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda hukuk kuramı açısından da belirleyicidir. Çünkü hukuk bazen mevcut düzeni yönetir, bazen ise yeni bir düzen kurar. Yönetici hukuk ile kurucu hukuk arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.

Yönetici hukuk, mevcut sorunları belirli kurallarla çözmeye çalışır; kurucu hukuk ise ortak geleceğin ilkelerini belirler. Bu nedenle hazırlanacak çerçeve yasa, yalnızca geçmişe ilişkin hukuki sonuçları düzenleyen bir metin değil, demokratik birlikte yaşamın temel güvencelerini oluşturan siyasal ve hukuksal çerçeveyi kurmak zorundadır.

Türkiye açısından bugün sorulması gereken soru da budur. Tartışma, “Çerçeve yasa çıkarılacak mı?” sorusuna indirgenemez. Asıl soru, çıkarılacak yasanın hangi demokratik ufku mümkün kılacağıdır. Çünkü hukuk, yalnızca devletin güvenlik ihtiyaçlarını düzenleyen bir araç değildir. Aynı zamanda bireyin haklarını güvence altına alan, farklı toplumsal kimliklerin eşit yurttaşlar olarak ortak yaşamın öznesi olmasını sağlayan kurumsal zemindir. Kurucu niteliğe sahip bir çerçeve yasa da tam olarak bu zemini oluşturabildiği ölçüde tarihsel önem kazanacaktır.

Ancak kurucu bir çerçeve yasanın yalnızca nasıl bir amaç taşıması gerektiğini söylemek yeterli değildir. Aynı zamanda hangi temel ilkeler üzerine inşa edilmesi gerektiğini de tartışmak gerekir. Aksi hâlde “kurucu yasa” kavramı, siyasal bir temenninin ötesine geçemez.

Her şeyden önce böyle bir yasa, demokratik siyasetin önündeki hukuki ve fiilî engelleri kaldırmayı hedeflemelidir. Çünkü silahlı çatışmanın sona ermesi ancak siyasal taleplerin şiddet dışı, meşru ve demokratik kanallar aracılığıyla ifade edilebildiği ölçüde kalıcı bir anlam kazanabilir. İnsanların düşüncelerini özgürce açıklayabildiği, siyasal örgütlenmenin güvence altında olduğu, seçilmiş temsilcilerin demokratik siyaset alanında faaliyet gösterebildiği bir hukuk düzeni kurulmadan, silahsızlanmanın toplumsal barışa dönüşmesi beklenemez.

Eşit yurttaşlık ilkesi

Bununla birlikte hukuk güvenliği, böylesi bir yasanın vazgeçilmez unsurlarından biri olmalıdır. Hukukun öngörülebilirliği, temel hakların etkili güvencelere bağlanması, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi ve idarenin hukukla sınırlandırılması, yalnızca demokratik hukuk devletinin gereği değildir; aynı zamanda barışın da kurumsal güvenceleridir. Çünkü insanlar yalnızca silahların sustuğu için değil, haklarının güvence altında olduğuna inandıkları için geleceğe güvenle bakabilirler.

Eşit yurttaşlık ilkesi de bu çerçevenin merkezinde yer almalıdır. Bu ilke, farklı kimliklerin birbirine benzemesini değil; farklılıklarını koruyarak aynı hukuki güvenceye sahip olmasını ifade eder. Demokratik toplumun gücü de tam burada ortaya çıkar. Devletin görevi toplumsal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların özgürce yaşayabileceği ortak hukuki zemini oluşturmaktır. Çerçeve yasa ancak bu anlayışı esas aldığında, bir tasfiye metni olmanın ötesine geçebilir.

Elbette bütün bunlar tek başına bir yasa metniyle gerçekleşmeyecektir. Barış, yalnızca hukukun değil, aynı zamanda siyasetin ve toplumun ortak üretimidir. Ancak hukuk, bu ortak üretimin sınırlarını ve güvencelerini belirleyen en önemli araçlardan biridir. Bu nedenle çerçeve yasa, demokratik dönüşümün son adımı değil; başlangıç noktası olarak görülmelidir. Yasadan, tek başına bütün sorunları çözmesini beklemek gerçekçi değildir. Fakat demokratik çözümün önünü açacak hukuki zemini oluşturması beklenebilir ve beklenmelidir.

Dünyadaki barış süreçleri de benzer bir gerçeğe işaret ediyor. Kuzey İrlanda deneyiminde silahsızlanma, demokratik siyasal katılımı genişleten kurumsal düzenlemelerle birlikte ilerledi. Güney Afrika, yalnızca bir rejimin sona ermesini değil, eşit yurttaşlığa dayalı yeni bir anayasal düzeni inşa etmeyi hedefledi. Kolombiya’da ise eski çatışma aktörlerinin demokratik siyasal yaşama katılımını mümkün kılacak hukuki mekanizmalar barış sürecinin önemli bir parçası olarak tasarlandı.

Her üç deneyimin de ortak noktası; Kalıcı barış, silahsızlanmayı düzenleyen hukukla değil; silahsızlanmayı demokratik hukuk devleti, eşit yurttaşlık ve kapsayıcı siyasal katılımla tamamlayan bir hukuk anlayışıyla mümkün olmuştur. Elbette bu deneyimlerin hiçbiri Türkiye açısından birebir uygulanacak modeller değildir. Ancak her biri, kalıcı barışın yalnızca silahsızlanmayla değil; demokratik hukuk düzenini güçlendiren ortak ilkelerle inşa edildiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin önünde duran mesele, güvenlik ile demokrasi arasında bir tercih yapmak değildir.

Gerçek mesele, güvenliği demokratik hukuk devleti içinde kalıcı hâle getirebilmektir. Özgürlük ile güvenliği birbirinin alternatifi olarak gören anlayışlar, uzun vadede her ikisini de zayıflatır. Oysa demokratik hukuk devletinde güvenlik, özgürlüğün; özgürlük de güvenliğin güvencesidir. Kalıcı barış ancak bu iki ilkenin birlikte güçlenmesiyle mümkündür.

Tam da bu nedenle, bugün yürütülen tartışmaların ekseni yalnızca “çerçeve yasa çıkarılsın mı, çıkarılmasın mı?” sorusu olmamalıdır. Asıl tartışma, bu yasanın hangi demokratik dönüşümün hukuki zemini olacağı üzerine yürütülmelidir. Çünkü bir hukuk metninin tarihsel değeri, yalnızca hangi maddeleri içerdiğiyle değil, hangi siyasal geleceği mümkün kıldığıyla ölçülür.

Bu noktada önemli bir risk de gözden kaçırılmamalıdır. Eğer çerçeve yasa yalnızca silahsızlanmayı yöneten teknik bir düzenleme olarak hazırlanır; demokratikleşmeye ilişkin temel güvenceleri başka bir zamana ertelerse, kısa vadede bir hukuki boşluğu doldurabilir. Ancak orta ve uzun vadede toplumun barış beklentisini karşılamakta yetersiz kalabilir.

Çünkü çatışmalı süreçlerin sona ermesinden sonra ortaya çıkan en büyük sınav, savaşın bitirilmesi değil, barışın toplumsallaştırılmasıdır.

Kadınlar siyasal özne

Barışın toplumsallaşması ise yalnızca devlet kurumlarının değil, toplumun bütün kesimlerinin yeni dönemin öznesi hâline gelmesini gerektirir.

Kadınların, gençlerin, yerel toplumun, sivil toplum örgütlerinin, sendikaların, meslek örgütlerinin ve siyasal partilerin demokratik sürece etkin katılımı sağlanmadan, barış yalnızca devlet ile silahlı aktörler arasında kurulmuş dar bir mutabakat olarak kalır. Oysa kalıcı barış, toplumun kendisini o sürecin kurucusu olarak hissedebildiği ölçüde güçlenir.

Bu nedenle özellikle uzun yıllar çatışmanın yükünü taşıyan kesimlerin yeni dönemde üstleneceği rol önemlidir. Çatışma döneminde farklı biçimlerde mücadele etmiş insanların demokratik siyasal ve toplumsal yaşama katılımı, yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda barışın kurumsallaşmasının da önemli bir unsurudur.

Dünyadaki birçok deneyim göstermektedir ki, eski çatışma aktörlerinin hukuk içinde siyasal ve toplumsal yaşama katılabildiği süreçler daha kalıcı sonuçlar üretmiş; buna karşılık dışlayıcı ve yalnızca tasfiyeye dayalı modeller ise yeni gerilimlerin ortaya çıkmasını engelleyememiştir.

Burada özellikle kadınların deneyimine ayrı bir parantez açmak gerekir. Çatışmalı süreçlerde kadınlar çoğu zaman yalnızca mağdur olarak görülür. Oysa kadınlar aynı zamanda siyasal özne, müzakere aktörü ve barış kurucusu olarak da tarihsel roller üstlenmiştir.

Dünyadaki birçok barış sürecinde kadınların müzakere mekanizmalarına ve yeniden inşa süreçlerine katılımı, barışın kapsayıcılığını ve sürdürülebilirliğini güçlendiren temel etkenlerden biri olmuştur. Türkiye’de de demokratik bir gelecek inşa edilecekse, kadınların yalnızca sonuçlardan etkilenen değil, yeni dönemi kuran asli öznelerden biri olarak görülmesi gerekir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, çerçeve yasa yalnızca bir “silahsızlanma yasası” olarak okunamaz. Böyle bir yaklaşım, hukuku teknik bir yönetim aracına indirger.

Oysa hukuk, demokratik toplumlarda aynı zamanda ortak yaşamın etik ve siyasal sınırlarını belirleyen kurucu bir işlev görür. Bu nedenle bugün hazırlanacak her düzenleme, yalnızca bugünün ihtiyaçlarına değil, gelecek kuşakların birlikte yaşayacağı demokratik zemine de cevap vermek zorundadır.

Türkiye belki de uzun yıllardır ilk kez, çatışmanın sona ermesini demokratik bir yeniden kuruluş fırsatına dönüştürebilecek tarihsel bir eşiğin önünde duruyor.

Bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini ise yalnızca silahların susması değil; hukukun, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın ne ölçüde güçlendirileceği belirleyecek. Sonuçta bugün tartışılan mesele yalnızca bir çerçeve yasanın çıkarılması değildir.

Tartışılan, Türkiye’nin çatışma sonrasını hangi hukuk anlayışıyla karşılayacağıdır. Eğer yasa yalnızca geçmişi tasfiye ederse bir dönemi kapatır; demokratik siyaseti, hukuk devletini ve eşit yurttaşlığı güvence altına alırsa, yalnızca bir dönemi kapatmakla kalmaz, ortak geleceğin hukuki ve demokratik temelini de inşa eder.

(TAA/EMK)

Korktuğunu cezalandırmak

*Bu yazı ilk olarak Altyazı Fasikül: Özgür Sinema’da yayınlandı.

Gezi Direnişi davasında verilen mahkûmiyet kararları, çok sayıda hukukçu tarafından yakın dönemin en ağır hukuk ihlallerinden biri olarak değerlendiriliyor. 

İfade ve toplantı özgürlüklerinin yanı sıra kültür-sanat faaliyetleri ile video ve film üretimini de suç unsuru hâline getiren davada, tutukluların serbest bırakılması yönündeki ulusal ve uluslararası çağrılar ise yıllardır karşılıksız kalıyor. Dava, aradan geçen yıllara rağmen iktidarın Gezi Direnişi’ni cezalandırma ısrarının sürdüğünü ortaya koyan en somut örneklerinden biri. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bağlayıcı ihlal kararlarına rağmen Osman Kavala’nın tahliye edilmemesi, Gezi soruşturmasının yıllar sonra menajer Ayşe Barım’ı da kapsayacak biçimde genişletilmesi davanın etkilerinin mahkûmiyet kararlarıyla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Sinemacılar Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in beş gün içinde iki kez farklı cezaevlerine sevk edilmesi ise Gezi davası tutuklularına yönelik uygulamaların keyfiliğine dair eleştirileri tekrar gündeme taşıdı.

Gezi davası kapsamında “hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmek” suçlamasıyla 2022’den bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Çiğdem Mater ve Mine Özerden, 20 Temmuz’da herhangi bir gerekçe açıklanmadan İzmir Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi.

İki sinemacı, beş gün sonra, 25 Temmuz’da bu kez Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledildi. Mater ve Özerden’in avukatları, sevk kararlarının herhangi bir gerekçe gösterilmeden uygulandığını, müvekkillerinin aileleri ve avukatlarından yüzlerce kilometre uzağa gönderildiğini belirterek uygulamaya tepki gösterdi. Şakran’a sevkin ardından yapılan açıklamalarda kararın, savunma hakkını ve aile görüşlerini fiilen zorlaştırdığı vurgulandı. İki sinemacının yalnızca beş gün sonra yeniden İstanbul’a gönderilmesi ise ilk sevkin gerekçelerine ilişkin soru işaretlerini artırdı.

“İktidarın Gezi’den intikam duygusu bitmedi”

Sevk kararları siyasi alanda da tartışma yarattı. YENİ Parti İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen, Çiğdem Mater ile Mine Özerden’e sevk uygulamalarını Meclis gündemine taşıdı. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Gökçen, iki sevkin hangi somut idari ve hukuki gerekçeyle gerçekleştirildiğinin açıklanmasını istedi.

Osman Kavala’nın AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulduğunu, Can Atalay ile Tayfun Kahraman’ın ise Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen tahliye edilmediğini hatırlatan Gökçen, “Gezi direnişinin üzerinden 13 yıl geçse de iktidarın Gezi’den intikam duygusu bitmedi” ifadelerini kullandı. Mater ve Özerden’in gerekçesiz sevklerini de aynı yaklaşımın devamı olarak değerlendirdi.

Soru önergesinde, beş gün arayla gerçekleştirilen iki sevk işleminin hangi somut idari ve hukuki gerekçelere dayandığı, bu gerekçelerin yazılı olarak kayıt altına alınıp alınmadığı ve hükümlülerin önce İzmir’e, kısa süre sonra yeniden İstanbul’a gönderilmesini gerektiren koşulların beş gün içinde nasıl değiştiği soruldu. Gökçen ayrıca, sevk kararlarının gerekçesinin hükümlülere ve müdafilerine neden yazılı olarak bildirilmediğini, bildirim yapıldıysa bunun hangi tarihte ve hangi yöntemle gerçekleştirildiğinin açıklanmasını istedi.

Önergede, sevk kararları alınırken ailelerin ikamet ettiği ilin, düzenli aile görüşlerinin sürdürülmesinin ve avukatlara erişim imkânlarının dikkate alınıp alınmadığı da soruldu.

Son beş yılda aynı hükümlünün bir ay içinde birden fazla ceza infaz kurumuna sevk edildiği kaç işlem bulunduğu, sevk işlemlerinin keyfî uygulamalara yol açmaması için Bakanlığın herhangi bir iç denetim veya teftiş mekanizması işletip işletmediği ile AİHM ve AYM içtihatları doğrultusunda nakil uygulamalarının gözden geçirilmesine yönelik bir çalışma yürütülüp yürütülmediği de önergedeki sorular arasında yer aldı.

‘Sürgün sevk’ tartışması

Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in peş peşe gerçekleştirilen cezaevi sevkleri, uzun yıllardır hak örgütlerinin “sürgün sevk” olarak eleştirdiği nakil uygulamalarını yeniden gündeme getirdi. “Sürgün sevk”, ceza infaz mevzuatında yer alan hukuki bir kavram değil.

Mahpusların başka ceza infaz kurumlarına nakledilmesi, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 53 ila 58. maddelerinde düzenleniyor. Kanuna göre hükümlüler; kendi istekleri, toplu sevk, disiplin, asayiş ve güvenlik, hastalık, eğitim-öğretim ile suç veya yargılama yeri gibi nedenlerle başka bir kuruma nakledilebiliyor. Ayrıca nakil işlemlerinin usulü, Adalet Bakanlığı’nın 167 sayılı Genelgesi ve bu genelgede yapılan değişikliklerle belirleniyor.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) hazırladığı “Nakil Bilgi” notunda, nakil işlemlerinin yalnızca idari bir uygulama olmadığına dikkat çekiliyor. Derneğe göre ceza infaz sisteminin amacı yalnızca mahpusu toplumdan yalıtmak değil; yeniden toplumsallaşmayı da gözetmek.

Bu nedenle özellikle ailelerinden uzakta bulunan mahpusların ailelerine yakın ceza infaz kurumlarına nakil talep edebilmesi önemli bir hak olarak değerlendiriliyor.

CİSST, aileye yakın bir ceza infaz kurumuna nakil talebinin, Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan “özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı” ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde düzenlenen “özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı hakkı” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.

Hak örgütleri ise tartışmanın hukuki dayanağından çok uygulama biçimine dikkat çekiyor. İnsan Hakları Derneği (İHD), özellikle mahpusun talebi dışında gerçekleştirilen, aile ve avukatlarından uzak ceza infaz kurumlarına yapılan, gerekçesi açıklanmayan veya yeterince gerekçelendirilmeyen nakilleri uzun yıllardır “sürgün sevk” olarak nitelendiriyor.

Derneğe göre bu tür uygulamalar, aile görüşlerini ve avukatlara erişimi fiilen güçleştirirken mahpuslar üzerinde ek bir yük oluşturuyor.

İHD İstanbul Şubesi’nin hazırladığı 2025 Yılı Marmara Bölgesi Hapishaneleri Hak İhlalleri Raporu, sevk uygulamalarına ilişkin başvuruların sürdüğünün bir göstergesi. Ailelerinden uzak ceza infaz kurumlarına nakledilen mahpusların aile ve avukat görüşlerinde yaşanan aksaklıklar, sevk kararlarının yeterli gerekçeyle bildirilmediğine ilişkin şikâyetler, sevk sonrasında kişisel eşyalara ulaşamama, sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan kesintiler ve tedavi süreçlerinin aksadığı yönünde çok sayıda başvuru mevcut.

“Sürgün sevk” tartışmasının en ses getiren örneklerinden biri, Kürt ressam, gazeteci ve yazar Zehra Doğan’ın 2018’de Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nden Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’ne, 20 kadın mahpusla birlikte nakledilmesi oldu.

Tutuklular, aile ve avukatlarına hiçbir bilgi verilmeden sevk edildi; içlerinde yatalak olan Halime Işıkçı ile birlikte beş ağır hasta tutuklu daha vardı. Naklin ardından İHD başta olmak üzere çok sayıda hak örgütü, aile ve avukatlardan yüzlerce kilometre uzağa yapılan sevklerin mahpusların haberleşme, görüş ve savunma haklarını olumsuz etkilediğini belirterek uygulamayı “sürgün sevk” olarak nitelendirdi.

Uygulamanın güncel örneklerinden biri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) soruşturmasında görüldü. İBB soruşturması kapsamında tutuklanan 14 kişi, Nisan 2025’te Marmara Ceza İnfaz Kurumları’ndan Çorlu, Tekirdağ, Kandıra, Bandırma ve Gebze’deki ceza infaz kurumlarına sevk edildi.

Tutukluların avukatları ve yakınları, nakillerin savunma hakkını güçleştirdiğini ve aile görüşlerini fiilen zorlaştırdığını belirterek karara tepki gösterdi.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, konuya ilişkin açıklamasında sevklerin Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 53. maddesi uyarınca, soruşturmaların sağlıklı yürütülmesi ve ceza infaz kurumlarındaki güvenlik düzeninin korunması amacıyla gerçekleştirildiğini ifade etti. ‘Savunma hakkının kısıtlandığı’ yönündeki eleştirileri ise reddetti.

Cezalandırma pratikleri

Cezaevleri arasındaki nakillere ek olarak, mahpusların ailelerinden ve avukatlarından uzak ceza infaz kurumlarında tutulması da uzun yıllardır eleştiriliyor.

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde, eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın ise Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutulmaları bu tartışmanın en bilinen örnekleri arasında yer alıyor. Ne var ki cezalandırma pratiği tutukluları ailelerinden uzağa taşımakla bitmiyor. Hücre tipi mimariden iletişim kısıtlamalarına, disiplin cezalarından keyfî idari kararlara kadar genişleyen infaz rejimi, cezaevini insanı her açıdan yalnızlaştıran ve dış dünyadan koparan sistematik bir tecrit alanına dönüştürmüş durumda.

Türkiye’de 1980’lerden bu yana güvenlik eksenli bir doğrultuda dönüşen cezaevi sistemi, AKP döneminde yaygınlaştırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y tipi cezaevleriyle yeni bir evreye geçti. İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) göre özellikle 2021’den itibaren bu cezaevlerine yönelik sevklerin artmasıyla tecrit uygulamaları daha da ağırlaştı. Kamuoyunda “kuyu tipi” olarak adlandırılan bu yüksek güvenlikli ceza infaz kurumları, resmî mevzuatta bu isimle anılmasa da hak örgütleri ve hukukçular tarafından izolasyon mimarisini tanımlamak için kullanılıyor. Tek ve üç kişilik odalara dayalı yapı, ortak yaşam alanlarının yokluğu, havalandırma saatlerinin dahi kısıtlanması ve mahpuslar arasındaki insani temasın tamamen kesilmesi tecrit eleştirilerinin merkezinde yer alıyor. İHD, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve çeşitli hak örgütleri, söz konusu koşulların uzun süreli tecridi derinleştirdiğine, fiziksel ve ruhsal sağlık üzerinde kalıcı etkiler yaratabildiğine dikkat çekiyor.

“Kuyu tipi” cezaevlerinde uygulanan tecrit ve izolasyon politikalarına karşı son yıllarda çok sayıda mahpus açlık grevi başlattı. Geçtiğimiz günlerde kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve kuyu tipi olmayan bir hapishaneye sevk talebiyle 266 gün açlık grevi yapan ve yaklaşık üç aydır yoğun bakımda olan Gürkan Türkoğlu hayatını kaybetti.

Türkoğlu’nun ölümünden iki gün önce, 3 Temmuz’da komedyen Deniz Göktaş, 1 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleştirdiği ve 24 Haziran’da YouTube’da yayınlanan tek kişilik stand-up gösterisi Ölü Deniz nedeniyle yürütülen soruşturma kapsamında, “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamalarıyla tutuklandı. Aynı gün kamuoyunda “kuyu tipi” olarak bilinen Tekirdağ Çorlu Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Tutukluluğuna yapılan itiraz, 27 Temmuz’da İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından reddedilen Göktaş’ın dosyası, sanatsal ve kültürel üretime yönelik yargı süreçlerinin cezaevi uygulamalarıyla birlikte tartışıldığı güncel örneklerden biri.

Ölü Deniz‘i izlemek için tıklayınız.

Sürgün sevkler ve tecrit uygulamaları, kültür-sanat alanına dönük baskı hattından bağımsız işlemiyor. Üretim aşamasında sansür, gösterim aşamasında festival müdahaleleri, yargı sürecinde soruşturmalar ve tutuklamalar, infaz aşamasında ise cezaevi sevkleri ile yüksek güvenlikli cezaevleri baskının kültürel üretimin her aşamasına yayıldığına işaret ediyor.

Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun Bakur (Kuzey, 2015) belgeseli nedeniyle hapis cezasına çarptırılması, Nejla Demirci’nin Kanun Hükmü (2023) belgeselinin bakanlık müdahalesiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali seçkisinden çıkarılması, Özkan Küçük’ün Rojbash (2023) ve Kazım Öz’ün Oy’una Geldik (2025) filmlerinin idari kararlarla dolaşımının engellenmesi, Rojhilat Aksoy’un Aurora’nın Doğuşu (Avrorayi lusabats’y, 2022) filminin Diyarbakır gösterimi için yaptığı başvuru nedeniyle yargılanması, sanatsal ve kültürel üretimin her aşamada nasıl bir denetim ve yaptırım ağıyla kuşatıldığını gösteren örneklerden yalnızca birkaçı.

Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlallerinin tekil uygulamalarla sınırlı kalmadığı, farklı araçlarla süreklilik kazanan bir cezalandırma pratiği etrafında örgütlendiği ortada. Gezi davası, bu sürekliliğin kültür-sanat alanındaki en görünür örneklerinden biri.

Çiğdem Mater’in çekmediği Gezi Direnişi belgeselinin merkeze oturduğu suçlamalardan dolayı, Mine Özerden’in ise bulunamayan bir ihbarcının, kanıtlanmayan iddiası nedeniyle 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldığı Gezi davasında meşru sinemacılık pratikleri de kriminalize ediliyor.

Gezi’nin bugün hâlâ cezalandırılmaya çalışılması, mevcut iktidarın, ülkenin kolektif hafızasından ve sanatın o hafızayı canlı tutma gücünden duyduğu derin korkunun yargısal itirafı.

Mektup yazmak isteyenler için Çiğdem Mater’in paylaşılan yeni adresi:

Çiğdem Mater Utku
Marmara Kadın Kapalı Ceza
İnfaz Kurumu
10 Nolu – B9 Semizkumlar Mahallesi, Çanta Caddesi, No:162/2, Marmara Ceza
İnfaz Kurumları Kampüsü, Silivri / İstanbul

(BG/EMK)

Latin Amerika’da direniş ne vaziyette?

Geçen Cumartesi günü hapisteki babası, Donald Trump’ın “ahbabı” Jair Bolsonaro’nun eski makamına yerleşmeye hevesli olduğunu resmen ilan eden büyük evlat Flávio Ekim’deki seçimlere adaylığını koyarak başkanlık yarışına dahil oldu.

Brezilya’nın epeyce tecrübeli siyasetçisi, 80 yaşındaki Luiz Inácio Lula da ‌Silva ile karşı safta yarışması beklenen 45 yaşındaki oğul Bolsonaro’nun kararını açıkladığı kongrede mahpus babasının yapay zekâ mahsulü mesajı yetmezmiş gibi yanında bitiveren Arjantin başkanı Javier Milei’nin destek konuşması da dikkat çekti. Ya mevzubahis vesileyle İsrail Başbakanı Netanyahu’nun da kongreye video yollamış olmasına ne demeli?

Konumuz olan belgeselde ise, dindar ve kapitalist adayın komünist adayla yarıştığı seçim çok daha mütevazı olsa da maziden günümüze, yalnız Brezilya’da değil, tüm gezegende bazı dinamiklerin pek değişmediğine dair izlere rastlıyoruz.

Tarihî Olinda şehrinin belediye seçimlerinde iki kadın aday yarışırken Luciana Santos’un baş destekçisi olarak yanında o zamanların nispeten genç Lula’sını görmekle kalmıyor, günümüzde 60 yaşında olan Santos’un halen Lula’nın başkanlığındaki Brezilya’nın Bilim, Teknoloji ve İnovasyon Bakanı görevini sürdürdüğünü de idrak ediyoruz.

Nasıl ki son haftalarda ABD’nin iktidardaki Cumhuriyetçileri kusurlarını örtbas etmek için Demokratları yermek üzere tüm formülleri tükettikten sonra onları komünistlikle itham ediyorlarsa, 2001 yılında sağcı aday Jacilda Urquiza da rakibi Santos’u komünistlikle suçladığı gibi, komünizmin tabiatı gereği din karşıtı olduğunu, solcuların dini halkın afyonu olarak gördüklerini; kısacası Santos’un “Allahsız”lığını kendine göre ifşa ediyordu.

Solcu Santos’un bunun üzerine daha sonra Lula’nın benzer şekilde yapacağı gibi, Evanjelist Hristiyan seçmenlerin karşısına çıkarak Tanrı’ya inandığını söylemesi ne kadar samimiydi bilinmez ama, akabinde iki kere peş peşe muhteşem Olinda’nın belediye başkanlığını yaptığını kimse inkâr edemez.

Herkes hamburger yesin!

Olinda’nın altın kemerleri (Os arcos dourados de Olinda/Olinda’s golden arches) adlı belgesel bizi ziyadesiyle muzip bir üslup takınarak “Olinda muharebesi” olarak anılan epizota dahil ediyor.

Dünya prömiyerini Rio Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra Havana, Lizbon ve São Paolo’daki festivallerde seyirciyle buluşan ironi yüklü belgesel geçenlerde Lago Film Festivali’ne de iştirak ederek yoluna heyecanla devam ediyor. 2025 Brezilya yapımı 24 dakikalık sevimli belgeselin yönetmeni ve montajcısı Douglas Henrique aynı zamanda filmin senaryosuna da katkıda bulunmuş.

Bir yanda ABD’den feyz alan sağcı Urquiza ile diğer yanda S.S.C.B’nin dağılmasından hemen önce komünizme inanan Santos, belgeselde McDonald’s’ın Olinda’daki varlığıyla özdeşleşen mücadelenin adeta akisleri hâline geliyorlar.

Ne de olsa gezegenimizde soğuk savaşın sona ermesiyle ABD’nin alametifarikası sayılan “hürriyet, eşitlik ve hamburger” üçlüsü Moskova’yı bile büyüledikten sonra, ilk McDonald’s dükkânının nispeten sapa Olinda’ya da teşrif etmesi kitleler tarafından hevesle isteniyor.

Nitekim, dünyanın tüm halklarının aynı şeyi yemesine dair küresel fantastik proje ne kadar da pratik ve faydalı bir fikir değil mi?

Ya daima gülümsemesi beklenen, lakin ucuz işgücü gibi görülen genç çalışanların mukavelelerinde belirtilmeyen işlere de bakmalarının yanı sıra fazla mesai karşılığında mütemadiyen dükkânda satılan hamburgerleri ve kızarmış patatesleri yemeye mahkûm edilmelerine ne demeli?

Zaten iki siyasi cephe arasındaki çekişmenin adeta sembolü hâline gelmiş, başta büyük alakayla karşılanan dünya çapındaki hamburgerci nedense zamanla Olinda’da gözden düşüyor.   

Bu arada küçük Bush’un önderliğinde ABD’nin Irak işgali de başlayınca seçimleri çoktan kazanmış Santos tavrını açık açık barıştan yana koyarak McDonalds’ın Olinda şubesinin bir günah keçisi misali kapanmasına bir şekilde yol açıyor.

Soğuk savaşın nispeten gecikmiş yansımasının yerel politik çekişme şeklinde yaşandığı Olinda’da “McDonald’s şubesini iflas ettiren dünyadaki ilk kent” payesi gurur vesilesi olmayı sürdürüyor; öte yandan, akabinde yeni şubelerin açılmasına karşı çıkılamamış olduğu hakikatiyle de halk ister istemez yüzleşiyor.

Barış tekrar tehdit altında

Kolombiya’da ise yalnız Trump’ın değil, politik sağın Latin Amerika’daki sevimsiz temsilcileri Arjantinli Javier Milei, Şilili José Antonio Kast ve Perulu Keiko Fujimori’nin de desteğini almış “artiz” Abelardo de la Espriella’nın yönetimi “hayırlısıyla” devralmasına birkaç gün kaldı.

Kendisi geçen aylardaki seçim kampanyasında diğer muhafazakâr aday, kadın politikacı Paloma Valencia ile arasındaki farkın “alfa erkeklik” özelliğinde belirginleştiğini ve bunun ülkeyi yönetebilmenin tartışılmaz şartı olduğunu ifade ediyordu.

Seçime hile karıştırıldığı iddiasını halen sürdüren eski başkan Gustavo Petro’yu “radikal solcu Marksist” olarak damgalamış olan Trump’ın Kolombiya’da beklenen yeni baskı rejimine model oluşturma ihtimali fazlasıyla yüksek.

Çok uzun yıllardan beri şiddet sarmalından kurtulmaya çalışan ülkede barışa yönelik siyasi ittifakların, kurum, oluşum ve dinamiklerin bir anda geçersiz kalacağından ve Kolombiya’da şiddetten kaçınmayan baskıcı bir güvenlik rejimine tekrar geçilmesinden haklı olarak korkuluyor.

Gustavo Petro dış politika mevzubahis olduğunda barış ve insan haklarını ön plana çıkarmayı, çevre adaleti sağlamayı, Latin Amerika - Karayipler entegrasyonunu, ayrıca feminizmi savunuyordu. İsrail’le diplomatik ilişkiler askıya alnımış, Filistin halkına yönelik soykırıma karşı çıkılmıştı.

Oysa toy olmasına rağmen gayet hevesli ve hırslı görünen Abelardo her şeyden önce yalnız Küba ve Nikaragua ile diplomatik bağların koparılmasından değil, ülkenin Birleşmiş Milletler’den çıkmasına yönelik niyetinden de bahsediyor. Gözü dönmüş çağdaş bir kapitalist olarak ayrıca İsrail ve ABD’yle ilişkilerin ziyadesiyle derinleştirileceğini sansasyonel biçimde ifade ediyor.

ABD’ye kaçırılıp hapse atılan Venezuela lideri Maduro’nun “uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörle” itham edilmesi bazı şüpheleri uyandıradursun, suçu ispatlanmış ve ABD’de hapse atılmış narkotik baronu, Honduras’ın eski başkanı Juan Orlando Hernández’in Trump’ın affetmesiyle hangi akla hizmet hürriyetine kavuşup geçenlerde vatanına döndüğü halen tartışılıyor; Kolombiya’nın yeni lideri Abelardo’nun yakın istikbalde bu karanlık ve tehlikeli denklemdeki olası icraatı da merakla bekleniyor. Fosil yakıtlar ve hidrolik kırma ile alakalı agresif planlarının yanısıra geleneksel sanayi ve enerji sektörlerini koşulsuzca canlandırma niyeti ise hem çevrecileri, hem de yerel halkları şimdiden fazlasıyla endişeye sevk etmiş durumda.

Çevreyi ve kadim halkları düşünen yok!

Kolombiya’nın kuzey ucu, La Guiajira bölgesi yıllardan beri kömür madeni ve rüzgâr türbini dehşetiyle karşı karşıya. Yerli halk aldatılarak yaşam alanlarına el konmuş ve yerlerinden edilmiş, en başta su kaynakları olmak üzere çevreleri zehirlenmiş, ayrıca nadide su kaynaklarının yolları değiştirilerek tamamen sömürücü şirketler tarafından ele geçirilmiş.

Mücadele halen büyük bir cesaret ve inatla sürdürüldüğünden paramiliter oluşumlardan bilhassa aktivistlere yönelik ölüm tehditleri gelmeye devam ediyor; Wayúu yerlileri kötü beslenmeden, hastalıklardan, işsizlik ve parasızlıktan muzdarip olmayı sürdürüyor. Coğrafyanın kadim haklarının ecdatlarıyla bağları en başta olmak üzere, geleneksel yaşama dair neleri varsa hiçe sayılıyor; devlet göstermelik olarak haklarını koruyacağına söz verip şirketlerin çıkarlarını gözetiyor.

Haziranda tertip edilen olan Sheffield DocFest’e iştirak etmiş olan Rüzgârın susuzluğu (La sed del viento/The wind’s thirst) adlı belgesel meseleye militan bir gazetecilik tavrıyla yaklaştığı gibi yerel halkın mistik köklere dayanan sanatsal dışavurumlarına ve kendine has estetiğine de yer veriyor.

2026 Kanada, Kolombiya ortak ortak yapımı 84 dakikalık belgeselin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde Alejandro Valbuena’yı görmemiz, çalışkan sinemacının projesine nasıl candan bağlandığının zaten resmî ispatı.

Tüm varlıklarını direnişe adamış bilhassa kadınlara hayran oluyor, izin verildiği ölçüde tabiatın şefkatli kucağında hürriyet hissini doya doya yaşayabilen çocuklara gıpta ediyoruz.

Filmi seyrederken gökten bakıldığı zaman yeryüzünde devasa bir yaraya benzeyen kömür madenin korkunçluğunu ve heyula gibi damperli kamyonların agresifliğini teninizde hissedeceksiniz. Rüzgâr türbini şirketlerinin topraklarını izinsizce işgal etmeye girişmesi bir yana, ahalinin payına düşeni vermeye ne kadar gönülsüz olduklarını da görünce öfkelerine katılmamak ne mümkün.

Neyse ki bölgenin yerlileri, temiz enerji sayılsa da yaşam alanlarını en azından gürültü kirliliğine sınırsızca teslim etmemek için türbin sanayii ile gereğince baş ediyor. Damardan savunma, direniş ve mücadele tüm dünyada olduğu gibi orada da hız kesmiyor.

Son Tinigua

Kolombiya’nın Güneyindeki Amazon ormanlarında ise daha hazin bir meseleye eğilen Relikt (Relicto) adlı belgesel Tinigua kabilesinin hayatta kaldığına inanılan son ferdi Sixto Muñoz’u arama faaliyetine seyirciyi zarafetle dahil ediyor.

Latin Amerika’nın nadide diyarlarından birinde daha iktidarı pek yakında ele geçirmeye hazırlanan aşırı sağcı ve dinci zihniyetle alakasız, hususi ve derin bir içerikle karşı karşıya olduğumuza sizi temin ederim. Zaten başkanlığı ne kadar becerebileceği hakkında şüpheler artarken daha 2020’de ateist olduğunu açık yüreklilikle beyan ettikten sonra şaklaban kılıklı Abelardo de la Espriella’nın aniden sofu bir Katolik’e dönüşmesine ne demeli?

Nitekim belgesel vesilesiyle Avrupa’dan gelip zamanında coğrafyayı işgal eden kolonyalistlere daima eşlik etmiş din adamlarının katliamlarla dolu karanlık mazide büyük payları olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Ne de olsa Tinigualar’ın da devşirilmeye girişilmesiyle kahramanımız Sixto’nun manası aslında bıçak olan hakiki adı Sisithio da değiştirilmiş; ayrıca İspanyolca’nın hâkimiyetinde yerel diller ve daha birçok değer tahmin edilebileceği şekilde yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş.

Seyirciyi sık sık meditatif bir ruh haline sevk eden nadide belgesel Cinéma du Réel’de Claerens Hümanist Belgesel Çekimi ödülüne, Cinélatino’da ise belgesel klasmanında verilen iki mansiyondan birine layık görülmüş.

Filmin hem yönetmen, hem senaryo yazarı, hem de sinematografi hanesinde adı geçen Guillermo Quintero’yu belgesel boyunca görmesek de yumuşak enerjisini, merakını, nezaket ve sabrını muhakkak ki hissediyoruz; hakkında fazla malumat sahibi olmadığı, sadece bir fotoğrafına sahip olduğu Sixto’yu ararken aslında coğrafyanın kadim halklarına gecikmiş de olsa bir saygı duruşunda bulunuyor.

Biz de genç, idealist ve romantik sinemacımızla giriştiğimiz nehir macerasında filmin kahramanı Sixto’yu, ortalıktan kaybolmadan önce tanımış olanlar aracılığıyla daha yakından tanıyor, bölgenin asırlardan günümüze aktarılabilmiş kadim tıp hazinesi sayesinde etrafına şifa dağıttığını da öğreniyoruz.

Begeselci Guillermo’nun uçsuz bucaksız Amazon ormanlarının derinliklerinde, birbirinden çok uzak mesafede yaşayan, malumat toplarken konuştuğu çoğu yaşlı kadının üzerindeki enerjinin bizimkinden çok farklı olduğuna emin olabilirsiniz.

Günün birinde şahsen inşa ettiği kanosuna binip Guayabero nehrinde bir daha görünmemek üzere gizemli şekilde kaybolmuş, 105 yaşında olduğuna inanılan kara kuru kahramanımız bilge hekim Sixto çoktan bir efsaneye dönüşmüş, yok edilmiş yerel kültürün son temsilcisi olarak hak ettiği mertebeye hakikaten ulaşmış.   

Lakin hevesli ve azimli sinemacımızın da kolay kolay yıldığını düşünmeyin…

Bizi arada sırada bir üst ses olarak malumatlandırırken Guillermo aslında izlenim ve duygularını da incelikle paylaşıyor.

Sixto’nun ağabeyi öldükten sonra Tinigua dilini konuşacak kimsesi kalmadığında, belgeselde telkin edildiği şekilde o dilin artık sadece beyninde yankılandığını tasavvur edecek, empati sınırlarını zorlama pahasına, koca evrende tek başına kalma hissine belki siz de gark olacaksınız…

(RL/EMK)

Talat Paşa, eşit vatandaşlık hakkı ve gizli tutulan iptali

Talat Paşa'nın Şubat 1917 tarihli hükümet programı taslağında, halka ilan edilecek eşitlik maddesinin hemen ardından, gizli tutulması ayrıca kararlaştırılmış bir madde geliyor.

Şubat 1917, Talat Paşa açısından iki haftadan kısa bir süreye sığan üç işlemin ayıdır. Ayın başında sadrazamlığa geldi.

11 Şubat'ta vilayetlere genelge göndererek geriye kaç Ermeni kaldığının tespit edilmesini istedi. Onlardan geriye kalan mülklerin, evlerin, tarlaların hesaplanması da Talat’ın not tuttuğu bilgiler arasındaydı. 15 Şubat'ta Meclis'te yeni hükümetin programını okudu.

Bu programın taslağı, kendi el yazısıyla, özel evrakının arasından çıktı. Bugün elimizde yalnızca tek sayfası var. Sayfayı önemli kılan, maddelerin içeriği kadar, maddelerin sonuna parantez içinde düşülmüş notlardır. Bu notlar; hangi maddenin halka açıklanacağını, hangisinin hükümetin gerçek programı olarak saklanacağını gösteriyor.[1]

Birinci madde şöyle:

"Hükümet, bireylerin haklarına son derece saygı gösterecek; istisnasız her Osmanlı vatandaşı, anayasanın tanıdığı haklardan yararlanacaktır."

Sonundaki not: "Beyannameye geçecektir."

İkinci madde şöyle:

"Hükümet, Türk unsurunun yetenekleri ölçüsünde ekonomik ve toplumsal bakımdan güçlenmesini temel ilke edinecek ve yapılacak düzenlemelerde bu hususu göz önünde bulunduracaktır."

Sonundaki not: "Beyannameye girmeyecektir."

İstisnasız manipülasyonu

Birinci madde tek bir kelimeyle kuruluyor: istisnasız (bilâistisna). Anayasal hakların, hiçbir ayrım gözetilmeksizin bütün Osmanlı vatandaşlarını kapsayacağı vaadi; 1789'un eşitlik ilkesinin ve 1908 Devrimi'nin en temel talebinin yeniden ilanıdır. Jön Türk hareketi iktidara yürürken bu vaadi taşımıştı.

İkinci madde ise tam olarak bir istisnadır. Devletin iktisadi ve toplumsal düzenlemelerde tek bir unsuru esas alacağını, yani vatandaşlar arasında ayrım gözeteceğini söylüyor. Dolayısıyla birinci maddenin kapsamını iptal ediyor.

Bu noktada beklenen itiraz şudur: Türk unsurunun iktisaden güçlendirilmesi, geç kapitalistleşen her devletin başvurduğu türden bir millî iktisat politikasıdır; burjuvazinin siyasetlerinden biridir bu. Lakin itirazın cevabı sayfanın kendisindedir. Gizleme tercihi, politikanın kendi meşruiyetsizliğine dair devletin bizzat kendi ifadesidir. Maddenin işaret ettiği iktisadi güçlenmenin kaynağı bellidir: El konulan Ermeni ve Süryani mülkü ile sermayesi. İkinci madde, bu aktarımın kimin lehine örgütleneceğini yazmaktadır. Bu uygulama gizlenirken, vitrine eşitlik bir hak olarak beyan edilmiştir.

Pasif Devrim: Biçimin korunması

Gramsci'nin "pasif devrim" kavramı; eski kurumsal ve sınıfsal yapıların bütünüyle tasfiye edilmeden, yeni düzen içinde dönüştürülerek sürmesini anlatır. Pasif devrimde egemen sınıflar değişimin önüne bütünüyle geçmez. Aşağıdan yükselen taleplerin bir kısmını benimser ve devletin programına dâhil eder. Aynı anda kitlelerin bağımsız müdahalesini engeller. Böylece devrimci talepler, kendi öznelerinden koparılarak yukarıdan yürütülen bir devlet reformunun aracına dönüşür.

1908 Devrimi; anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi ve parlamentonun açılmasıyla imparatorluğun halklarının eşitliği yönünde büyük bir beklenti yaratmıştı. Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar, Arap ve Türk siyasal çevreleri, Abdülhamid rejimine karşı ortak bir mücadelede yer almıştı. Fakat bu talep, İttihat ve Terakki'nin sağ kanadının iktidarı ele geçirmesiyle sınırlandırıldı. Eski rejimin kurumları tasfiye edilmedi; merkezileştirilerek yeni iktidarın kullanımına sunuldu. Polis, ordu, bürokrasi, sansür ve olağanüstü yönetim pratikleri anayasal rejimin içinde yeniden örgütlendi.

Troçki bu gelişmeyi 1909'da öngörmüştü:

"Ulusal çelişkilerin düğümü parlamenter ortamda çözülmeye başlar başlamaz, Jön Türklerin sağ kanadı açıktan açığa karşıdevrim saflarına geçecektir."

Geç kapitalistleşen toplumlarda modern parlamento, anayasa ve bürokrasi; eski egemenlik biçimleri ve devlet şiddetiyle yan yana var olabilir. Farklı tarihsel dönemlere ait kurumlar aynı siyasal yapının içinde birleşir. Talat'ın belgesinde bu birleşme tek bir sayfaya sığmıştır: Bir tarafta modern anayasal eşitlik, diğer tarafta milliyetçi önceliklendirme; biri ilan edilmek, diğeri uygulanmak üzere...

İlkel sermaye birikimi: Gizlenen uygulamanın maddi içeriği

Gizli madde yalnızca milliyetçi bir kültür politikası olarak okunamaz; sınıfsal ve maddi bir içeriği vardır. Marx'ın "ilkel sermaye birikimi" kavramı, kapitalist mülkiyetin çalışma, tasarruf ve ticaret yoluyla değil; geniş toplulukların zor kullanılarak mülksüzleştirilmesi sonucunda kurulduğunu anlatır. Toprağa, eve, işletmeye ve üretim araçlarına el konulması ve bunların hâkim sınıflara aktarılması, birikimin tarihsel koşulunu yaratır.

19.  yüzyılın ikinci yarısında Doğu vilayetlerinde Ermeni köylülerin toprak üzerindeki tasarrufu; Tanzimat arazi siyasetiyle, aşiret nüfuzuyla ve Hamidiye düzeniyle iç içe geçen bir süreç içinde aşındı. Tapular el değiştirdikçe köylü, daha önce kendi işlediği tarlada maraba durumuna düştü. Ancak bu bölgesel aşınma, henüz toplumsal ölçekte bir sermaye transferi yaratacak yoğunlukta değildi.

1915'te mülklerin, işletmelerin, tarlaların, evlerin ve ticari ağların tasfiyesi bu ölçeği kurdu. Emval-i Metruke düzenlemeleri, el konulan varlıkların hukuki biçimini üretti; tasfiye işlemi ise onları paraya ve mülkiyete çevirdi. Bu, basitçe savaş dönemine ait bir güvenlik uygulaması değildi. Devlet, kendi eliyle yeni bir mülkiyet düzeni kuruyor ve bu düzende yükselecek bir Türk burjuvazisine kaynak aktarıyordu.

Pasif devrim bu sürecin idari ve siyasal biçimiydi; ilkel birikim ise maddi içeriğini oluşturuyordu.

1908'in seyri, geç kapitalistleşen ülkelerde burjuvazinin demokratik devrimin görevlerini sonuna kadar götüremeyeceği yönündeki teze negatif bir doğrulama sağlar. Eşit yurttaşlık talebi, mülkiyet ve iktidar ilişkilerine dokunmadığı için etkisizleştirilebildi. 1908 Devrimi'nden sonra işçi sınıfının yoğun olduğu Selanik başta olmak üzere Balkan topraklarının kaybedilmesi, devrimci bir partinin kurulamaması, millet düzeni içindeki hukuki eşitsizlik ve cizye rejimi gibi hâkimiyet ayrıcalıklarını yaşamış olan Müslüman Türk askeri ile devlet bürokrasisinin iktidarı ele geçirmesini kolaylaştırmıştır.

Bizim bu belgeyi Talat Paşa’nın arşivindeki 1917 tarihli biçimiyle tanımamız; Talat, Enver ve Cemal önderliğindeki İTC’nin daha öncesinde bu uygulamaları yapmadığı anlamına gelmez. Bu durum, sadece İTC'nin bu tür belgeleri başarıyla yok ettiğini düşünmemize yol açar; zira kendi iktidarları boyunca bizzat bu eşitlik karşıtı siyaseti uygulamışlardır.

İlan edilen Anayasa, uygulanan karşıdevrimdir.

(BHY/EMK)

[1] Murat Bardakçı, Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrûkesi, İstanbul: Everest Yayınları, 2008.

"Kız çocukları için güvenli futbol ortamı sağlayamamak büyük bir sorun"

Türkiye'de kadın futbolu son yıllarda artan görünürlüğü ve profesyonel liglerin gelişimiyle daha fazla konuşulmaya başlasa da, bu alanın tarihine ilişkin kapsamlı çalışmalar oldukça sınırlı. Oysa kadın futbolunun bugünkü noktaya ulaşmasının ardında, uzun yıllar boyunca görünmez kılınan emekler, kapanan kulüpler, kurumsal ilgisizlik ve yüzlerce sporcunun, antrenörün ve yöneticinin mücadelesi bulunuyor. İletişim Yayınları'ndan Haziran ayında yayımlanan "Ofsayt Bilen Kadınlar", Türkiye'de kadın futbolunun yaklaşık yüz yıllık serüvenini sözlü tarih çalışmaları, arşiv belgeleri ve tanıklıklar eşliğinde kayıt altına alarak bu boşluğu doldurmayı hedefliyor.

2012 yılından bu yana kadın futbolunun içinde yer alan araştırmacı ve yazar Erdem Göktürk, yıllara yayılan görüşmeler, gazete arşivleri ve saha araştırmalarıyla hazırladığı kitabında kadın futbolu tarihini, federasyon politikalarını, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve futbol ekonomisini mercek altına alıyor.

Kadın futbolunun en temel sorunlarının mali sürdürülebilirlik ve tabana yayılma olduğunu vurgulayan Göktürk, kız çocuklarının güvenli futbol ortamlarına erişememesini ise çözülmesi gereken en önemli toplumsal meselelerden biri olarak değerlendiriyor. Göktürk ile Ofsayt Bilen Kadınlar kitabını konuştuk.

"Futbolun erkek egemen kodlarına karşı bir çıkış."

"Ofsayt Bilen Kadınlar", Türkiye'de kadın futbolunun yaklaşık yüz yıllık serüvenini ele alıyor. Sizi bu tarihi yazmaya iten temel motivasyon neydi? Sizce kadın futbolunun tarihi neden bugüne kadar yeterince yazılmadı ve görünür olmadı?

 2012 yılından beri kadın futbolunun içindeyim. Sporun, özellikle kadın futbolunun toplumu dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyorum. Hep "öteki" olarak kalmış, dışlanmış bir branş kadın futbolu. Futbolun erkek egemen kodlarına bir karşı çıkış aslında. Küçük çocuklar ve genç kızlar açısından bakıldığında da, doğru icra edildiği takdirde, inanılmaz bir güçlendirme aracı. Alanla ilgilenirken, ister istemez, karşıma geçmişten beri bu alanın içinde yer alan oyuncular çıkıyordu. Ligin kuruluşunda yer almış, ama halen aktif olarak ilgilenen pek çok dost ile tanıştım. Onlar, anlattıkları ile benim daha da merak etmemi sağladılar. Yapılandırılmış bir hikayesi yoktu alanın. Tek tek, kişisel anıların anlatıldığı bir yerdi. Bu anlatımları toplayarak, kayda geçirerek başladım. Ben kaydettikçe, her hikaye yeni kahramanlar ile tanıştırdı beni. Onların hikayeleri de diğerleri ile. 1970'lerde başlayan maceranın eski aktörlerinin artık yaş almış olduğunu, eğer kayda geçirilmezse, bir tarihin kaybolacağını fark ettim. O esnada pandemi nedeniyle eve kapandık.

Ben de duvara bir boş kağıt astım. Tüm aktörler ile konuşarak, takımları üzerine işaretleyerek, birinden diğerine bağlantıları çizerek boşlukları doldurdum. Pandeminin ardından ise gazete arşivlerinden yaptığım taramalar ile hatıraların doğrulamasını yaptım. İnanılmaz özveri göstermiş insanlar ile tanıştım, büyük emeklere şahit oldum. Ne motive etti diye sormuştunuz. Aslında her yaptığım görüşme bir diğeri için motive etti. Günün sonunda, bu hikayeyi kalıcılaştırmaya mecburdum artık.

Bu tarih neden bugüne kadar yazılmadı. Aslında sevgili Lale Orta hocamızın detaylı çalışmaları vardı bu konuda. Herhalde, pek çok kişinin hala alanda faal olması, derinlemesine bir çalışma yapmaya vakit ayıramaması nedeni ile çıkmadı daha önce. Tabii bir de kurumsal ilgisizlik var.

Futbol Federasyonu yönetimi bu alanı gerçek anlamda sahiplenmemişti. Aslında onların yapması gereken bir işti bu.

"Çalışma büyük oranda bir sözlü tarih çalışması"

Kitabınız federasyon politikaları, medya, toplumsal cinsiyet ve futbol ekonomisini birlikte ele alıyor. Bu çalışmayı hazırlarken nasıl bir yöntem izlediniz?

Çalışma, demin de bahsettiğim gibi, büyük oranda bir sözlü tarih çalışması. Ben tarihçi değilim. Mutlaka eksikler olmuştur teknik açıdan. Dolayısı ile konunun uzmanlarının hoşgörüsüne sığınıyorum. Yaparken de, bir hayli vakti, herkese erişebilmek için harcadım. Vefat edenlerin ailelerine, yabancı futbolculara, ziyaret eden yabancı kulüplerin arşivlerine ulaştım . Oldukça kapsamlı bir gruba erişebildiğimi düşünüyorum. Gazete arşivlerini ise iki ana konuda kullandım. Hem anlatıları, akışı bir araya getirmek ve köprüler kurabilmek için değerliydi arşivler. Hem de, aradan on yıllar geçmiş, bellekte kalan bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeme yaradılar. Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nin inanılmaz arşivinden epey faydalandım.

"Türk futbolunun en önemli özelliği stratejisizlik."

Kitabı okurken dikkat çeken temel noktalardan biri, Türkiye'de kadın futbolunun gelişiminin büyük ölçüde uluslararası dinamiklerin, özellikle UEFA'nın stratejileriyle şekillenmiş olması. Bu tablo bize Türkiye'deki spor yönetimi ve futbol politikaları hakkında ne söylüyor?

Türk futbolunun belki en önemli özelliği, bir stratejiye sahip olmaması. Günü kurtaracak hamleler ile ilerlemeye çalışıyoruz. Mahmut Özgener zamanında, 2010 yılında, tek bir kez strateji dokümanı çalışılmış. Bir de Mehmet Büyükekşi'nin başlattığı bir çalışma mevcut. Ancak bu uygulamaya geçemiyor. Türkiye'nin yüz yıllık futbol tarihindeki stratejik hafıza bu kadar. Dolayısı ile kişilere bağlı olarak ilerleyen bir sistem var. Ne hedefler belli, ne sorumluluklar... Dolayısı ile akıcı ve akılcı bir yapıdan ziyade, önümüzde hareket ettirilemeyen bir kütle var.

Kadın futbolu burada sonradan gelen, maddi ve zihinsel pastadan pay isteyen durumunda. Dolayısıyla kendiliğinden bir geliştirme motivasyonu yok. Ancak UEFA son yıllarda kadın futboluna, aslında futbolu kadınlara da pazarlamaya özel bir önem veriyor. Çok ciddi stratejiler üretiyor, önemli gelişimler sağlıyor. Doğal olarak toplumsal cinsiyet açısından da ciddi kazanımlar elde ediliyor. En büyük lig bütçelerden birisine sahip, önemli bir nüfus barındıran Türkiye'de odakta doğal olarak. Projeler yolu ile fonlar geliyor, bu fonlar ile gelişiyor kadın futbolu.

Aslında kadının dönüşüm yapabilmesi sadece sahaya çıkıp futbol oynamasından ibaret değil. İnanılmaz başarılı kadın yöneticilerimiz var iş dünyasında. Demek ki (ve tabi ki) kadın yönetebiliyor Türkiye'de. O zaman, profesyonel kadın bakış açısı, en üstten futbola girebilmeli. Etki edebilecek yetkinlikteki kadınlar futbola çekilebilmeli. Değişim ancak o zaman başlar. O zaman kadın antrenörler yer bulabilirler. O zaman kadın hakem sayısı artar. Kaliteli kulüp ve güvenli spor ortamı sağlanır. O zaman kütle hareket ettirilebilir.

"Üst lige alınan erkek kulüpleri kadın şubelerini bir yıl içinde kapattı"

Son yıllarda kadın futbolu görünürlük, sponsorluk ve marka kulüplerin lige katılımı açısından önemli bir ivme yakaladı. Ancak bu büyüme tabana yayılmadığında kırılganlaşabilir bir pozisyonda. Bugün kadın futbolunun önündeki en kritik yapısal sorun sizce nedir?

Sporun her alanında olduğu gibi, bir Rekabet ile Katılım eksenine yerleşiyor her kulüp. Son dönemde UEFA'nın da etkisi ile rekabet alanında bir büyüme yakalandı. Ancak mevcut resim yanıltıcı olabiliyor. Marka kulüp derken, 3 İstanbullu ve 1 Trabzon ötesine geçemedik. En üst lige alınan tüm erkek kulüpleri, henüz bir yıl içinde kapattılar kadın şubesini. Alt liglerde de bir Gençlerbirliği, bir de Alanya var sadece. Dolayısı marka kulüplerde dahi kayda değer bir yayılım yok. Beş kulüplü rekabetin olduğu bir ligimiz var. Her sene bunlardan birisi şampiyon oluyor, her yıl 2-3 kulüp Süper ligden çekiliyor. Dolayısı ile rekabetten faydalanacağımız lig albenisi, naklen yayınlar, maç günü gelirleri gibi konular gerçekleşmenin çok ötesinde kalıyor.

O zaman katılım ne durumda?

Harika bir talep var. Her yerde futbol oynamak isteyen kız çocukları mevcut. Ancak kulüp dağılımı yetersiz. İdeal olarak, kız çocuğu evine en fazla 15-20 km ötede bir yerde spor yapabilmeli. Ama bunu sağlayamıyoruz. Federasyon'da da aynı ekip hem Şampiyonlar Ligi'ne gidecek kulüp ile, hem de Ardahan'da U13 oynayan kulüp ile aynı gün içinde ilgileniyor. Çözüm, bence, şu anda birbirinden ayrı duran Amatör Futbol ile Kadın Futbolu departmanlarının iş birliği yapması. Amatör Futbol'un yerel ligler ve altyapıları alarak yerinde oynatmaya odaklı bir proje geliştirmesi.

En önemli yapısal sorun demişsiniz, en önemli yapısal sorun kadın futbolunun mali bir denge oluşturamaması. Mevcut şartlarda, gelirler sıfıra yakın. Giderler ise her yıl artıyor. Bu yapının dengeye getirilmesi ve kadın futboluna kaynak oluşturulması, rekabetçi tarafı yönetebilmenin tek yolu. Katılım tarafında ise, futbol oynamak isteyen, Türkiye'nin herhangi bir yerindeki kız çocuğuna güvenli ortam sağlayarak, futbol oynamatamamamız çok büyük bir sorun. Bu iki konu çözüldüğünde, 80 milyonluk potansiyelimiz ortaya çıkar ancak.

Kitabınızı tamamladıktan sonra geriye dönüp baktığınızda, Türkiye'de kadın futboluna dair en çok hangi ezberin kırılmasını umuyorsunuz?

Klasik olarak "kadın futbol oynayamaz" klişesi diyebiliriz. Ama demeyelim. Aslında "erkek veya kadın fark etmez, yeteneği olan herkese doğru fırsat sağlanır" demek daha doğru sanırım.

(ZA/HA)

Nefeli Fasouli: Acının, mutluluğun ve barışın şarkısını söylemek için buradayım

Yunanistan Müzik Coğrafyası serimizin bu bölümünde konuğumuz, caz eğitimiyle biçimlenen vokalini laiko, rebetiko ve entehno gelenekleriyle buluşturan müzisyen Nefeli Fasouli.

2025’te yayınlanan “Wyrd” albümüyle Levant seslerine de açılan Fasouli, Anadolu psikedelisinden Brezilya tropicáliasına uzanan geniş bir ilham alanından besleniyor. Müziğini yalnızca bir sahne pratiği olarak görmeyen sanatçı, Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma eylemlerinde, soykırım ve ırkçılık karşıtı gösterilerde de yer alıyor.

Algoritmik kalıpları aşan hikâye anlatıcılığını, rebetikonun bugün taşıdığı anlamı ve Atina’daki barınma krizini ele aldığımız söyleşide, Fasouli’nin ataerkil şiddete karşı şarkılarıyla sahneden yükselttiği itirazı ve dijital platformlar çağında bağımsız müzisyen kalabilmenin getirdiği kıskacı da konuştuk.

Yunanistan Müzik Coğrafyası
Yunanistan Müzik Coğrafyası
19 Haziran 2026

Caz eğitimi, laiko, rebetiko, entehno, Akdeniz ve Levant etkileri... Müziğinde tek bir kimliğe yerleşmekten çok, farklı sesler arasında dolaşan bir arayış var. Bu çok seslilik ve türler arası geçiş senin için ne ifade ediyor?

Hayatta olduğum anlamına geliyor. Hâlâ hayatı ve insanları izliyorum, onların hikâyelerinden ve seslerinden ilham alıyorum. Türler algoritmanın müziği genel olarak sınıflandırıp tanımlamasına yarıyor, buna katılıyorum, ama bir şarkıcı olarak hikâye anlatmak bambaşka bir sanat. Başlı başına bir zanaat. Ben de tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum. Dinleyicinin belirli bir şeyi dinlemeye gelmesini beklemiyorum. Konserlerim insanın kendini bıraktığı bir deneyim ve umarım insanlar güler, ağlar, dans eder ve eve tüy gibi hafiflemiş döner. Bu çok seslilik, müzik yaparken asla sıkılmayacağım, her şeydeki güzelliği görebildiğim anlamına geliyor. Saygıyla ve zarafetle sanat yapmak her zaman ilk ve nihai hedefim olacak.

Wyrd” albümünde yer alan Arapça şarkı “Ma Baquad Balaki”yi (Sensiz Yapamam) Filistinli sanatçı Rola Azar’dan duyduğunu ve bu şarkıyı sahneye taşımanın senin için bilinçli bir tavır olduğunu söylemiştin. Arapçanın Batı dünyasında sık sık ötekileştirildiği bir dönemde, bu dili Atina’da sahneye taşımak senin için nasıl bir anlam taşıyor?

Evet, bu şarkıyı Rola Azar’dan, “Filistin’den Şarkılar” adlı bir çalma listesinde duydum. Uzun süre şarkının aslında Lübnan’dan geldiğini bile fark etmedim. (Benim cehaletim işte, yine algoritmalar yüzünden.) Sesi ve ritmi beni büyüledi, bütün gün onu dinlemek istedim. Sonra, soykırım yüzünden Gazze’de belki de güvende olmayan bir sese kulak verdiğim gerçeği aklımdan çıkmadı. Bütün Filistinliler kendi topraklarında bu şarkıyı güvenle söyleyebilene kadar onu repertuvarımda tutmak istedim. Atina’da çok büyük bir Arap topluluğu var, ama birbirimizden ayrı yaşıyoruz. Mahallelerimiz farklı, restoranlarımız farklı, okullarımız farklı. Yine de burada büyümüş biri olarak kabul etmem gerekiyor: Atina bir göçmen şehri. Bunu görmezden gelmeyi çok seviyoruz. Sanatımı bu mesafeyi kapatmak için kullanıyorum, çünkü bu şehri güzel kılan şey kültürlerin ve özlerin karışımı. Burayı otellerle ve havuzlarla dolu turistik bir cazibe merkezi olarak hatırlamaktansa bunu hatırlamayı tercih ederim.

Senin de bir yanıyla uzandığın rebetiko ve laiko geleneği göçün, yoksulluğun, sürgünün ve dışarıda bırakılanların hafızasını taşıyor. Bugün Atina’nın veya genel olarak Avrupa’nın içinden geçtiği krizleri düşündüğümüzde, bu eski şarkılar bugünün sahnesi ve dinleyicisi için ne ifade ediyor?

Rebetiko ve laiko Yunanistan’da hep ön planda oldu. Bir bakıma müzede sergilenen bir mücevher gibi, insanlar ona öncelik veriyor ve büyük bir saygıyla yaklaşıyor. Eski parçaları yeniden seslendirmek yerine bu gelenekten beslenen çok daha fazla yeni müzik üretilse daha mutlu olurdum. Bu şarkıların her koşula karşı bizi yeniden birleştirecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum, çünkü dürüst ve samimiler. İnsani nitelikleri var. Ama kendimize karşı da dürüst olursak kalıcı olacak ve sonraki kuşaklara ilham verecek bir müzik yaparız. Benim nihai hedefim de bu.

Daha önce Spiros Grammenos ile yaptığımız söyleşide birlikte söylediğiniz şarkı “Καμία Μόνη (Hiçbir Kadın Yalnız Değil) ile ilgili konuşmuştuk. Bu kez aynı şarkıyı senin sesinden düşünmek istiyorum. Kadın cinayetlerine ve ataerkil şiddete karşı yükselen böyle bir isyanı sahnede söylemek bir kadın sanatçı olarak sana ne hissettiriyor?

Bu şarkı benim hayalî silahım gibi. Turne için gittiğimiz her taşra kentinde sahneye çıkıp en büyük travmamı itiraf etme gücünü bana o verdi. Kalabalığı benimle birlikte haykırmaya çağırıyorum ve gerçekten haykırıyorlar. İnsanların ataerkil şiddeti ve baskıyı durdurma, var oluş biçimimizi değiştirme isteğini hissedebiliyorsun. Buna tanık olmaktan çok gurur duyuyorum. Daha çok yolumuz var, ama sanat gerçekten bilinci biçimlendiriyor. Şu anda Yunanistan’da bir kadına haklarına ve geleceğine sahip çıkma ilhamı veriyorsam bu yoldan şaşmayacağım.

Atina’nın son yıllarda sert bir barınma krizi ve soylulaştırma süreci yaşadığını biliyoruz. “Ο Κόσμος σου (Senin Dünyan) albümünden bugüne baktığında, Atina sokaklarındaki bu sert değişim müziğine ve anlattığın insan hikâyelerine nasıl yansıyor?

Açıkçası sen sorana kadar müzikteki bu dönüşü fark etmemiştim. Yani bugüne kadar bunu kelimelerle tarif etmem gerekmemişti. Evet, “Ο Κόσμος σου” kentsel bir manifestoydu. Şehri, şehirdeki yaşamı, pandemi öncesinde ve sırasındaki o yalnızlık hissini yüceltiyordu. Ama son zamanlarda hepimiz o histen uzaklaştık. En sevdiğin bar artık başka bir fine dining mekânına dönüştüyse, eskiden kirada oturduğun daire uluslararası şirketlerin işlettiği bir Airbnb kompleksinin parçası olduysa, dijital göçebeler senin kazandığının dört beş katını kazanıyorsa elinde olmuyor; ister istemez kopuyorsun o histen. Sonra Antonis Apergis’in “Ο Κήπος” (Bahçe) albümünü kaydettik. Doğayı, toprağı, ağaçları, onuru, aşkı, evliliği ve değerleri yücelten bir albüm... Sesi de daha folklorik, daha ham bir tınıya sahipti. İnsanlığın yeniden başlaması gereken o ilk noktaya bir dönüş gibi... Bu dönüşümden sağ çıkmak istiyorsak reçetemiz bu: Birbirimize ve her canlıya karşı dürüst olmak. Sanat da bize bunu yeniden hatırlatıyor.

Bugün müzik büyük ölçüde dijital platformların, algoritmaların ve görünürlük baskısının içinde dolaşıma giriyor. Bağımsız bir müzisyen olarak bu işleyiş müzikal kararlarına, şarkı yayınlama ritmine veya dinleyiciyle kurduğun doğrudan bağa nasıl etki ediyor?

Hâlâ içgüdüyle ve şu anda neyi dile getirme ihtiyacı duyuyorsam onunla hareket ediyorum. Sürekli yeni videolar ve yeni içerikler paylaşmak zorunda olmam beni dağıtmasın diye çok uğraşıyorum. Benim için her şeyin anlamlı olması gerekiyor, dinleyicilerimle güçlü bir bağ kurmamın sebebi de bu. Bunu eski usul yapıyorum ve bir kitleye değil, arkadaşlarıma sesleniyormuşum gibi geliyor. Şu an en çok dağıtım meselesinden kaygılanıyorum. Platformlar yeni bir müzik yayınlama düzeni kurdu, bu düzende hak ettiğimiz müzik haklarının büyük bir kısmını kaybetmek zorunda kalıyoruz. Bazen CD dönemindekinden bile daha katı işliyor. Onlara erişebilmen için de giderek daha fazla aracıyı dayatıyorlar. Benim için bağımsız bir sanatçı olarak kalabilmek artık imkânsız. Beni en çok korkutan da bu. İnternet eskiden olduğu o özgür alan değil artık. Yunanistan’da dediğimiz gibi “pasta” çoktan çok uluslu şirketlerle paylaşıldı ve var olabilmek için yine onlara ihtiyacın var.

Atina sokaklarındaki Filistin ile dayanışma konserlerinde ve eylemlerde sesinle, duruşunla yer aldığını sıklıkla görüyoruz. Bir sanatçının Filistin mücadelesine meydanlarda bizzat varlığıyla destek olmasını nasıl bir sorumluluk olarak görüyorsun? Sence müzik sahnesi bu konuda yeterince güçlü mü?

Sorumluluk benim için ağır bir kelime. Sanat bir ifade biçimi ve içgüdüye dayanıyor; nasıl olmak istiyorsan öyle olmakta özgürsün. Benim sanatım insan merkezli, önceliği adalet ve insanlık. Acının, mutluluğun, barışın ve sevginin şarkısını söylemek için buradayım. Dolayısıyla Filistin’i ve yaşanan soykırımı dile getirmeden yoluma devam edemem; üstelik yaşadığımız coğrafyaya hiç de uzak değilken... Ama bunu yapmayan birini yargılamak bana düşmez. Mesele tamamen şu an hangi tarafta durduğunla ilgili: Ortada bir “biz” varız, bir de “onlar”. Yargılamıyorum ama ayrışıyorum; kendimi ılımlılıktan uzak tutuyorum. Keşke insanlar bu kadar korkmasa.

Yeni şarkın “Πυρ Γυνή και Θάλασσα” (Ateş, Kadın ve Deniz), Menandros’a atfedilen, kadını doğanın en yıkıcı unsurları olan ateş ve denizin yanına koyup “üçüncü büyük bela” ilan eden o antik, ataerkil dizeyi tersine çeviriyor. Şarkıda bu ifadeyi bir güç, öfke ve özgürleşme nakaratına dönüştürüyorsun. Bu sözü kadın öfkesinin hareketli, sahnede ortak söze dönüşebilecek bir müzikal dile çevirme fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu sözü en başta hiç anlamadım; bana adeta bir şaka gibi geldi. Ben de sert bir itirazla bu dizeyi yeniden akla ve mantığa uygun bir yere oturtmak istedim. Denizin ve ateşin nesi var ki? Büyük ihtimalle onları küçümsüyorsun, hepsi bu. Fikir, müziklerini bestelemem gereken bir filmden çıktı. Filmin son sahnesinde başroldeki kadın toksik sevgilisini kovuyor ve kıyafetlerini balkondan aşağı atıyordu. Sahne hem sert hem de mizahiydi; ben de bu yüzden içinde hem mizah hem de bolca gerçeklik barındıran bir şarkı yapmak istedim. Bu kadar çok insanın kendini bu şarkıda bulacağını hiç tahmin etmiyordum. Benim için tam bir yaz hitine dönüştü, şarkıyı çok seviyorum.

Πυρ Γυνή και Θάλασσα” (Ateş, Kadın ve Deniz)

“Tatminsiz, kompleksli bir sürtük
Kısa etek tahrik etti onu
Ne kadar da cılız, anoreksik
Bir baltaya sap olamamış, tembel, toksik bir karga

İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?
Kadının öfkesi bir dalga gibi boğacak seni

Ateş, kadın ve deniz
Benim için kurduğun bütün planları bozdum
Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendime
Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin

Bencilin teki, çocuk büyümez bundan
Aklı fikri alışverişte, saçta, tırnakta
Güzelsin sen, öyle çok düşünme
Bul kız bir enayi de evlensin seninle

İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?
Kadının öfkesi çıra gibi yakacak seni

Ateş, kadın ve deniz
Benim için kurduğun bütün planları bozdum
Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendim
Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin

Ne anlar ki bu siyasetten
Anca mutfağa yarar, hepsi o kadar
Gülümse biraz, öyle suratsız durma
Küfür de etme, estetiğimi bozuyorsun

İyice düşündün mü, çok iyi düşündün mü?
Kadının öfkesi bir dalga gibi boğacak seni

Ateş, kadın ve deniz
Benim için kurduğun bütün planları bozdum
Ateş, kadın... Artık tek başıma da yetiyorum kendime
Ve salonumda ne yaptığımı hayal bile edemezsin”

Son olarak, bu kadar farklı kültürü ve itirazı barındıran zengin müzikal evreninin nasıl beslendiğini merak ediyorum. Bugünlerde Nefeli Fasouli’nin kulaklığında neler çalıyor; seni heyecanlandıran, müziğini besleyen sesler kimler?

Haha, haklısın; kulaklığım bile kendi kendine “bu kızın derdi ne böyle?” diyordur herhalde. Son iki yıldır 70’lere, Anadolu psikedelisine, groovy folklorik tınılara, Brezilya tropicáliasına ve caza kafayı takmış durumdayım. Altın Gün’ü, Kit Sebastian’ı, Gaye Su Akyol’u, Arthur Verocai’yi seviyorum ve önerilere kesinlikle açığım.

(DS/VC)

Gizli tanıklar kahvesi

Geçenlerde kırılan gözlüğümü tamir ettirip arada biraz gezinmek için pek bilmediğim bir işhanına girdim. Eksi üçüncü katta bir çaycı vardı. Bir çay içeyim, dedim ama kapı açık değildi. Daha doğrusu kapıda kalın bir perde vardı. Aralayıp içeri girmeye çabaladım, ama perdeyi açmayı başaramadım. Elinde tepsiyle gençten biri geldi. “Buyur abla” dedi. “Bir çay” dedim, kapının önündeki küçük masaya oturdum.

Çayım geldi. Bir yudum aldım. Çaycının perdesinde küçük bir aralık varmış. O aradan çaycının içindeki aynayı gördüm. Aynadan yansıyanı zihnim ilk anda anlamadı sanırım, ikinci yudumu alırken bir daha baktım. İçeride oturanların yüzünde maske vardı. Herkesin yüzünde süper kahraman maskeleri takılmış, topluca televizyon izliyorlar. Hem de birden fazla ekranda.

Hava sıcak, gözlüğüm kırılmış, kafam biraz dağınık, yine zihnim bana oyunlar oynuyor galiba, dedim. O arada masaya bir çay daha bırakırken gelene “Ne yapıyor bu adamlar” diye sordum. “Haberleri izliyorlar” dedi. “Maçları, yarışları mı izliyorlar” diye sordum, “Yok abla, operasyon haberlerini izliyorlar” dedi. İyice işkillendim. “Ben de içeri gireyim” deyince “Üye olmayan giremez, burada iç çayını” dedi. Şaka yapıyor sandım, bir süre bakıştık. “Ciddisin sen!” dedim. Kafasını sallayıp gülümseyip gitti.

İşte o anda bütün “üye olmayan giremez” tabelalarının bende yarattığı his geliverdi. “Üye olmam, içeri almasan da o bilgiyi bir yol bulur alırım” dedim. Her mekanın arka kapısı vardır, malum. Ocakçıya ulaşamayacağımı anladım, ben de bulaşıkçıyı gözüme kestirdim. Bütün gün süper kahraman maskelerine bakıp bardak yıkamaktan yılmış bulaşıkçıyı yakaladım. Yılgın bulaşıkçıya bir paket kuvvetli sünger aldım. “Senin de hayatın zormuş” dedim ve dökülüverdi.

Meğer burası gizli tanıklar kahvesiymiş. Gizli tanık olarak herkese açık mekanlara gitmedikleri için anlaşmalı bu çaycıda takılıyorlarmış. Mekanda maskeyle oturmak zorundalarmış. Yeni gelenlerden biri yüzünü tanınmaz hale getirmek için kafasına çorap takmış. O günden beri dalga geçiyorlarmış acemi gizli tanıkla.

Bütün gün farklı televizyonlardan operasyon haberlerini izleyip gizli tanık oldukları işlerde neler olduğuna bakıyorlarmış. Seri gözaltı yaptırmayı başaranlara fazladan ayran ikram ediyormuş çaycı. Hepsinin günlük 4 çay, 2 gazoz hakkı varmış. Masraf suçüstü ödeneğinden karşılanıyormuş. Fazladan yer içerlerse cepten harcıyorlarmış.

Buraya kadar olanlar saçma olsa da pek heyecanlı değildi. “Eh bir yerde oturacaklar tabii, hepsini eve kapatacak değiller ya” dedim. Anlattığı hikaye heyecan yaratmayınca kuvvetli süngerin devamı gelmez diye düşünmüş olsa gerek. “Asıl garip olanı daha anlatmadım. Aklın uçacak” dedi. “Hah şöyle, bana bunlarla gel” dedim.

Sıkı durun! Çaycının hologram müdavimi varmış! Adamcağızın sesi ve yüzü değiştirilip duruşma salonlarına bağlanırken sistemde bir arıza olmuş. Adam hologram olarak kalmış. Bir süre sorun çözülmeye çalışılmış ama olmamış. Hologram olarak sıkıntıdan çatlamış ve isyana kalkmış. O kadar çok dosyada gizli tanıklık yapmış ki gözden çıkaramamışlar. Çaycı “Ben parama bakarım, oturduğu sandalyenin günlük parası verilirse sorun olmaz” demiş. Böylece çaycıda bir sandalye tahsis edilmiş, içemese de ona da çay ve gazoz hakkı tanınmış.

Bir gün yeni üyelerden biri onun boş sandalyesine oturmaya kalkınca “Aman ha!” diye koşarak gelmiş ocakçı. “Adam yok ki otursak ne olur?” diye homurdanmış. Gitmiş arkada bir yere oturmuş ama siniri geçmemiş. Yüksek sesle “Bize bu adam hologram oldu, dediler. Dediler ama doğru olup olmadığı ne malum! Bence bunu yapay zekayla yapıp ajan olarak aramıza soktular. Bizi izliyor. İki güne işimizi elimizden alacak bu” demiş. Mekanın müdavimleri pek umursamamış, ama ocakçı çok korkmuş. Bulaşıkçının kulağına eğilip “Yapay mapay olur mu olur da bizim ekmeğimize ne olur?” demiş.

(ÖE/HA)

Özgürlük, güneş, neşe: Yalnızca arayanlar bulur

Çocukluk, yaratıcılığın en saf ve zirvede olduğu dönem. İçine doğulan aile, toplum ve eğitim sistemi, bilinci ve davranışları daha tam kalıba dökmediği için çocuklar daha korkusuz, önyargısız, meraklı ve esnek. Yaratıcılık da zaten bunlardan beslenir ve gökyüzünü dikmeyi ancak çocuklar hayal edebilir.

Kitabın adı: Gökyüzünü Diken Çocuklar. Yavuz Ekinci’nin yazdığı Ayşegül Evcim’in resimlediği Büyülü Fener Yayınları’ndan çıkan bu kitap nitelikli edebiyatın en güzel örneklerinden biri. Kitap 44 sayfa olmasına rağmen, içeriği binlerce sayfalık kitaplara bedel anlamlar taşıyor.

Öykü, İstanbul’un ortasında, emeğiyle geçinen bir annenin iki çocuğu, Miro ve Şino kardeşlerin üzerinden anlatılıyor. Daha ilk satırdan okurun hayal gücü çalışmaya başlıyor. Çocukların ismi bile, okurda “Acaba çocukların gerçek ismi bu mu?” ya da “Hangi isimlerin kısaltılmışı olabilir?” gibi soruların oluşmasına neden oluyor.

Yavuz Ekinci hem atmosferi hem de karakterlerini sıradan özelliklerden kurarak kitabı okuyan çocukların özdeşimde bulunmasını kolaylaştırmış. Yazar, kurgusuyla öyle bir dünya yaratıyor ki, sıradanlık, basitlik ve renksizliği değil yüklenen anlamlarla güzel olmayı, duruluktaki berraklığı vurguluyor.

Neşe ve umut kitabın başından sonuna kadar karakterlerle birlikte okura eşlik ediyor. Miro ve Şino güçlerini bu iki duygudan alıyor ve çocuklara bu gücün dışarıda değil içimizde olduğunu hissettiriyor.

Öykü yalnızca duygusal değil zihinsel uyarımlarda da bulunuyor. Örneğin çocukların yaşları leyleklerin göçüyle ilgili edebi bir tasvirin içine gizlenmiş. Okur istemsizce kendisini bir matematik hesabı yaparken buluyor. Ama bu, rakamların sıkıcılığını değil tatlı bir bulmacayı çözme heyecanını yaşatıyor.

Kurgunun düğüm noktası, dinmeyen bir yağmurun başlaması. Bu yağmur çocukların her gün gittikleri ve oyun oynadıkları parktan uzak kalmaları demek. Bir metafor olarak yağmur, özgürlüğün elinden alınmasını, yasaklanmayı, sevilen bir şeyin kaybını, neşenin azalmasını, güneşin çekip gitmesini ifade ediyor. Böylesine ağır konuları çocuklara metaforlarla yüklü bir öyküyle anlatmak da yazarın ustalığı.

Gökyüzünü Diken Çocuklar - Yavuz Ekinci (Resimleyen Ayşegül Evcim) (Sayfa 48) 

Yağmur var ama umut da var. Miro ve Şino yaratıcılıklarını kullanarak yağmuru dindirmenin çeşitli yollarını arıyorlar. Kitabı okuyacakların hevesini kaçırmamak adına bu yolların neler olduğunu detaylıca yazmayalım ancak çok eğlenceli olduklarını belirtelim. Öykü temel olarak arayış ve mücadele üzerine kurulu. Yitirdikleri şeyleri arıyor çocuklar ve aradıkları için de buluyorlar. Oyun oynayarak, düşünerek, merak ederek, hayal kurarak, neşelerini koruyarak zihinlerinde özgürleşiyorlar. Evet, bazen özgürlük mekanda değil duyumdadır. İşte o zaman gökyüzü dikilmiştir!

Kitabın yazarı ve çizerinden de biraz bahsetmek gerek. Yavuz Ekinci, yetişkinlere yönelik pek çok roman ve öykü kitabı kaleme almış bir yazar. Haldun Taner Öykü Ödülü, Yunus Nadi Öykü Ödülü, Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü gibi pek çok ödülün de sahibi. Ekinci, Gökyüzünü Diken Çocuklar kitabını da usta bir dil işçiliğiyle yazmış ve çocuk bakış açısından kopmadan edebiyatın lezzetini kitabına akıtmış

Kitabı resimleyen Ayşegül Evcim, genç bir illüstratör. Pek çok kitaba resimleriyle can veren Evcim, bu kitapta da çizgileri ve kullandığı renklerle öykünün etkisini arttırıyor.

Gökyüzünü Diken Çocuklar, her iyi çocuk kitabı gibi yetişkinlerin de keyifle okuyacağı bir kitap. Hatta belki de yetişkinler özellikle okumalı. Okuyup, yaratıcı oldukları çocukluklarını hatırlamalı. Edip Cansever’in dediği gibi, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, Hiçbir yere gitmiyor.” Üstelik gökyüzü delik ve dikilmeyi bekliyor!

(DEG/NÖ

Mimarlıkta rahatsız edici sorular

Bir grup genç mimar son birkaç yıldır “Rahatsız edici sorular” üretiyor, yanıtlıyor, tartışıyor ve çevrelerinde ilgiyle izleniyorlar. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesinde başlayan bu kolektif etkinlik giderek diğer mimarlık okullarına, Ankara’nın dışındaki kentlere de ulaşmış. Kolektifin gündeminde mimarlık eğitimi ile ilişkili olarak üretim içinde mimarlık, mimarların toplumsal konumu, çalışma koşulları, mimarların işçileşme süreci yer alıyor.

Kolektif; sosyal medyayı, dijital iletişimi yaygınca kullanıyor. Etkinliklerinin başlangıcını, amaçlarını iki yıl önce hazırladıkları bir kitapçıkta anlatmışlar. Eh, bir miktar ODTÜ jargonu kullanıyorlarsa da onları anlamak zor değil. Örneğin kurumları “hacklemek” diyorlar, kurumsal sınırları zorlamak anlamında. Zamanında böyle işlere “ajitasyon çekmek” denildiği gibi.

Kolektifin etkinliklerini Instagram’da düzenli olarak izleyebilirsiniz. Ayrıca Açık Radyo'da aylık programlar yapıyorlar. Açık Radyo, kolektifi şöyle tanıtıyor: “Mimarlık alanındaki güvencesiz emek koşullarına, belirsizliklere, eşitsizliklere, mevcut normlara dair ‘rahatsız edici sorular’ sormayı amaçlayan topluluk, dönüştürücü ve güçlendirici bir paylaşım ve üretim alanı oluşturmayı amaçlıyor.”

“Rahatsız edici sorular” soran genç mimarlar, konularına ilişkin yurt dışı gelişmeleri yakından izliyor. “The Architecture Lobby (TAL)”, “Architecture Beyond Capitalism School (ABC School)" tarafından düzenlenen benzer etkinliklere katılıyorlar. 2024 Venedik Bienali'ne katılmışlar.

ABD’den iki kişilik bir gösteri ve iki kitap

Deamer ve Riano, AIA 2014 Ulusal Kongresi…

Amerikan Mimarlar Birliği (AIA) 2014 Ulusal Kongresinin yapıldığı binanın dışında iki kişilik bir gösteri, alışılmışın dışında bir olay. “Biz prekarya işçileriz” yazılı pankartın yanında ABD’li mimar ve akademisyenler Peggy Deamer ve Quillian Riano, ellerindeki megafonla 10 maddelik manifestolarını okur. Manifesto kısa ve özdür, işçileşen mimarların güvencesiz çalışma koşulları eleştirilmekte ve talepler sıralanmaktadır. Kongreye katılan mimarlar bu manifesto ile ne kadar ilgilendiler bilinmez ama “Rahatsız edici sorular” kolektifinin kurucularından Nihal Evirgen, böyle bir çıkışın kendileri için etkileyici olduğunu söylüyor.

Manifestoculardan Peggy Deamer’ın derlediği ve 2015’te yayınlanan “The Architect as a Worker: Immaterial Labor, Creative Class and the Politics of Design (İşçi Olarak Mimar: Maddi Olmayan Emek, Yaratıcı Sınıf ve Tasarımın Politikası)" adlı kitapta, özellikle ABD’deki gelişmeler üzerinden konuya ilişkin belirlemeler, kuramsal çalışmalar ve öneriler yer alıyor. Kitabın önsözünün çevirisi eskop’ta yayınlanmış.

Bu konuda yeni bir kitap geçtiğimiz yıl, ABD’de Marksist dergi ve kitap yayınları ile bilinen ve kuruluşu 1950’lere dayanan Monthly Review Press tarafından yayınlandı. “The Labor of Architecture – Creativity, Design and Building a New Clas (Mimarlıkta Emek / Emekçiler – Yaratıcılık, Tasarım ve Yeni Bir Sınıf Bilincinin İnşası)" adlı kitabın yazarı C. G. Beck. Yazar profesyonel mimar ve akademisyen, ABD’de özel kesimde etkinlik gösteren ilk mimarlar sendikasının kurucusu. Yazılarını “Worst Architect” (En Kötü Mimar) adlı bültende yayınlıyor.

Yalçın Küçük’ün makalesi ve 50 yıllık süreç

TMMOB ve Odaların anket ve araştırma çalışmalarından bir bölümü

İçlerinde mimarların da yer aldığı teknik elemanlara yönelik en “rahatsız edici” yorumu 50 yıl önce Yalçın Küçük yapmıştı. Milliyet’te (21 Ocak 1971) yayınlanan makalesinde, o tarihlerde işi bırakma eylemi yapan teknik personelin eski ayrıcalıklı konumlarını yitirdikleri için direnişe geçtiğini, bunun emekçilerin direnişiyle benzer olmadığını, zira mimar, mühendislerin bir değer üretmediklerini, ayrıcalıklı unvanlarının rantını aldıklarını anlatıyordu. Kuşkusuz Yalçın Küçük her zamanki üslubuyla “ajitasyon çekiyordu”. Oysa gelişmeler öyle kalın çizgilerle basitçe açıklanacak gibi değildi. Teknik elemanlar, sadece kendi subjektif eğilimleriyle o yolu seçmemişlerdi, objektif koşullar onları gelişen işçi hareketinin yanında yer almaya yönlendiriyordu.

Bir ölçüde, Küçük’ün söyledikleri mimarların, mühendislerin sınıfsal konumuna ilişkin çalışmaların, etkinliklerin fitili oldu diyebiliriz. 12 Mart öncesinde TEKSEN, sonrasında TÜTED, bu konuda önemli tartışmaların ve örgütlenmenin kaynağıdır. TMMOB ve bağlı Odaların çalışmalarını da hatırlamak, hatırlatmak önemlidir. 1970’lerde yapılan üç Teknik Eleman Kurultayı, bu kurultaylara sunulan bildiriler günümüz tartışmalarına ışık tutacak niteliktedir.

Söz konusu kaynaklar arasında TMMOB ve bağlı Odalar çevresinde yapılan profil araştırmalarına yönelik anket sonuçları sanırım bugünlere gelen bir süreci anlamamıza çok yardımcı olacaktır. Ali Artun’un titiz çalışmasıyla 1978’de yayınlanan “Mühendisler-Mimarlar” araştırması bu alanda bir başyapıttır. Kitapta, Odalara kayıtlı mühendis ve mimarlar arasında bilimsel yöntemlerle yapılan anket sonuçlarının yanı sıra, o tarihlerde mimar ve mühendislerin sınıfsal konumlarına ışık tutan uluslararası düzeyde yazarların tezleri de aktarılmaktadır.

TMMOB’nin 2009'da yayınladığı ikinci anket, “Mühendis, Mimar, Şehir Plancısı Profil Araştırması”, süreci tanımlayan kapsamlı bir çalışmadır. Bu çalışmaları gerçekleştirenler arasında Mübeccel Kıray’ın parlak öğrencileri Prof. Ünal Nalbantoğlu ve Dr. Sezgin Tüzün’ün adlarını özellikle belirtmek isterim. Katkıları önemlidir. Sözünü ettiğim iki çalışma ve bu alanda yapılmış diğer araştırmaların bugünün dijital olanaklarıyla yeniden daha kolay izlenebilir bir konuma getirilmesinin, TMMOB ve çevresindeki örgütleri için hiç de zor olmadığını sanırım.

Yeni bir araştırma ve yeni bir sendikalaşma girişimi

Mimarlar arasında en taze profil araştırması “Rahatsız edici sorular” kolektifi tarafından bu yıl yapıldı. İnternet ortamında mimarlara iletilen sorulara alınan yanıtlar, bu kesimde çalışanların durumuna ilişkin ipuçları veriyor. “Mimarlar Ne Kadar Kazanıyor? – İşsizlik ve Gelir Şeffaflığı Araştırması” Sonuç Raporunda ankete katılan 777 mimardan yüzde 13’ünün işsiz olduğu, yüzde 82’sinin gelir düzeyinin yeterlilik sınırının altında kaldığı anlatılıyor.

Mimarlar, mühendisler arasında doğrudan sendikalaşma girişimleri de var. Mühendissen girişiminden Faruk Sevim’in Şubat 2025’te yayınlanan makalesi, bu kesimdeki durumu çok yalın ve ayrıntılı bir yaklaşımla anlatıyor. Girişimin kuruluş bildirisi diyebileceğimiz makaleden bazı ara başlıklarını aktaralım: “Son 20 yılda mühendis ve mimar sayısı dörde katladı… Mühendis ve mimarların büyük çoğunluğu artık orta sınıf değil… En önemli sorun işsizlik ve düşük ücretler.” Bildiri / makalenin sonunda “mühendis ve mimarlar yoksullaştıklarının farkındalar, şimdi birleşip örgütlenme zamanı” deniliyor, örgütlenme çağrısı yapılıyor.

Direniş sürüyor. Genç kuşak yeni rahatsız edici sorular sormaya devam edecek. Yeni örgütlenme girişimleri yaşanacak. Kaçınılmaz.

(AŞ/HA)

Enseste disfonksiyonel aile mi yol açar?

Geçtiğimiz haftalarda Fransa’nın en prestijli sinema organizasyonlarından FID Marseille Film Festivali'nde yer alan Sadece Yılanın Bildiği (Seul le serpent sait/Only the serpent knows) adlı belgesel ensest mevzusunu samimiyetle işliyor. Ne de olsa festivalin Fransa yapımı filmler seksiyonu Büyük Ödülü'ne layık görülen çarpıcı sinema eserinde çocukken enseste maruz kalmış Patrick Séror tüm benliğini ve mazisini kamera karşısında ortaya koymakla kalmıyor, belgeselin yönetmenleri ağabeyi Olivier Séror ve ayrıca sinemacı Martin Verdet ile filmin senaryosuna da imza atıyor.

Tabii ki belgeselin başından itibaren mevzunun ağırlığı dışında filmin iki kahramanı Patrick ve Olivier’in olayın vuku bulduğu aile evinde geçmişle hesaplaşırken kameraların varlığıyla da katmerlenen dramatik bir yoğunluk yaşadığı muhakkak. Lakin senaryo icabı, yaşlı annelerinin evden ayrılmasıyla bir hafta sonu boyunca boş olan “suç mahalli”nde maziyi enine boyuna kurcalamaya girişmiş artık yetişkin erkek kardeşler belgeselin sonunda bizi kısmi de olsa huzura ulaştıran kreşendoyu ihtimamla bestelenmiş bir konçerto edasıyla destekliyor; yoksa buna, “kurban rolüne artık takılı kalmamayı başarmış, travmasıyla yaşamayı öğrenmiş, kendini baştan inşa etmeyi başaracak”, yorgun ama muzaffer bir ruhun haysiyetli seslenişi, ağırbaşlı bir prelüd desem daha mı isabetli olur?

2026 Fransa yapımı 76 dakikalık belgesel, 5 yaşından itibaren, o zamanlar 13 yaşındaki ablası Karine tarafından kendisiyle defalarca seks yapmaya zorlanmış Patrick’le empati kurmamızı sağladığı gibi psikolojik açıdan çok sezgisel, sosyolojik ve antropolojik temellere oturtulmuş, insanlığın köklerine kadar uzanan mitolojik açılımlarla da seyirciyi derinlemesine aydınlatan manidar bir sinema eseri.

Normalde ufkumuzu genişleten ve bizi sağlıklı bir istikbale hazırlayan cinsel keşif yolculuğunun herkes için çok ahenkli olamadığına siz de ikna olacaksınız.

Millet ne der?

Yıllardan beri, çok ufakken kurbanı olduğu ensestin izlerini silmeye çalışan, lakin bunu tam manasıyla başardığına inanılmayan Patrick’in yardımına ağabeyi koşuyor. Tecrübesini bir kitaba dönüştürmeyi düşünürken, ağabey Olivier ve sinemacı Martin esas kahramanımızı ikna edip mevzunun belgesele aktarılmasına vesile oluyorlar.

Sürecin katartik açıdan daha tesirli biçimde işlemesi için olayın yıllar önce yaşandığı aile evinde çekim yapılmasına, artık tek başına evde yaşayan dul annelerinin evde olmadığı uzun bir hafta sonu tatilinin ideal olduğuna karar veriliyor.  

Lakin erkek kardeşler daha eve girmeden bile Patrick’in nevrotik enerjisi seyirciyi tesir altında bırakmaya başlıyor. Neredeyse titreyerek, abartılı el kol hareketleri, öfkeli olduğu kadar endişeli bir ses tonuyla sözlerine “Yahudi olmayan insanlar bizi Yahudi sanıyor, Yahudi olanlar bizi Yahudi’den saymıyor!” diye başlıyor; tiradına “Fakirler bizi zengin sanıyor, zenginler bize fakir gözüyle bakıyor!” diye devam ediyor. Filmin ilerleyen sekanslarında toplumun onlara hangi gözle baktığının niçin bu kadar mühim olduğunu anlıyoruz. Çocukluğu Cezayir’de “beyaz” azınlık, üstelik Yahudi olduğu için “çifte” azınlık olarak geçen kahramanlarımızın babası Fransa’ya göç ettiğinde de kendini ortaya koyma yetisine kavuşamamış bir adam. Toplumda ona atfedilen babalık dahil birçok rolün gereklerini yerine getiremeyen, etraftaki insanları rahatsız etme korkusuyla “kendi” olamayan ezik bir fert; kişiliğine sahip çıkmayı suçmuş gibi gören, kendini “kaçak mal”mış gibi tasavvur eden, çevredeki insanların bakışını fazlasıyla önemseyen eğreti bir varoluş biçimi.  

Lakin evdeki baba şiddetinden, mükemmel olması için piyanoda defalarca çaldığı parça arzulanan mükemmellikte olamayınca ahşap terliği suratına yemiş abla Karine de azade değil!

O zamanlar evdeki hizmetkârın bodrum katında tek başına yaşadığını ve eve misafir getirmesinin kesinlikle yasak olduğunu da bilmekte fayda var.

Herkes kurban

İletişimin asgari olduğu, annenin annelik gereklerini en düşük seviyede yerine getirdiği disfonksiyonel ailede küçük oğlan kardeş Patrick için abla Karine annenin yerini tutan bir figüre dönüşmüştü. Ailede sevgi yoktu, takdir yoktu, şefkat yoktu. Ablası onun her şeyiydi, onda yücelik görüyordu; Karine onun modeliydi: “Beraber iyiydik, dengedeydik”.

Fakat Karine erken yaşta fark ettiği gibi cinsiyetinden dolayı evde fazlasıyla baskı görüyordu; mesela patinaj küçük burjuva ahlâkçılığına istinaden bayağı bir spordu, münasip değildi. Oysa ağabeyi Olivier erkek olduğu için gayet serbestti. Adeta eve kapatılan asileşmiş Karine uyanan cinsel kimliğine çıkış ararken çocuk şuursuzluğunun sınırlarını zorlar hâle gelmişti. Aslında o da bir kurbandı, lakin büyüğün ufağa, kuvvetlinin zayıfa yaptırımı mevzubahisti; dinamikte dengeden bahsedilmesi artık mümkün değildi.

İnsan varlığının ilk anlarından itibaren gelişmeye başlayan cinsel kimlik sürecinde kardeşler, kuzenler, yaşıt arkadaşlar arasında yaşanan keşifler bazen eğitici olsa da sonradan defalarca yaşandığına ikna olduğu cinsel tacizin Patrick’te büyük bir travmaya yol açtığı kesindi. Başına gelen şeye mana vermesi neredeyse imkânsız olduğu gibi etrafındakilerin de neden kaynaklandığı belirsiz vaziyeti anlaması mümkün değildi. Psikologlara defalarca götürüldü, zekâ geriliği çektiği düşünüldü, pelteklik ve kekemelik, ayrıca halen geçmemiş disleksiden dolayı konuşma koçlarına mütemadiyen sürüklenerek zorla “düzeltilmeye” çalışıldı.

“Yıllar boyunca önüme bir kitap açtığımda gözümün önüne bacaklarını açmış kadın görüntüsü geliyordu”. Zaten Patrick kendini korumak için kişilik bölünmesi gibi bir formüle başvurmuştu; uyuyormuş gibi yapıyor, taş kesiliyor ve sanki kendi bedeninden ayrılarak kendinin bir hayaletine dönüşüyordu. Lakin Patrick yanlış anlaşılmaması için yetişkin sıfatıyla şizofren olmadığını da belirtmeden edemiyor. Filmde irdelenen bir diğer husus, gene babanın ipliğini pazara çıkarma pahasına aslında enseste yatkınlığın kalıtımsal olduğuna dair.

Mitler ve destanlar bizi anlatıyor

Pek yakında köklü Locarno Film Festivali'nde de arzıendam edecek belgeselde taşlar yerine oturdukça Patrick’in hayatı boyunca boş durmadığına, sezgilerine dayanarak kendine bir çıkış yolu bulduğuna ikna oluyoruz. Freud ve Yunan mitlerini bir tarafa bırakarak, tanıştığı andan itibaren Lilit mitine sarılması ve onun şahsi “canavarı” ilan etmesi boşuna değil. Ne de olsa insanlık medeniyetinin ilk yeşerdiği coğrafya sayılan Mezopotamya’da bize dair ne varsa hepsinin zamanında ziyadesiyle işlendiğini biliyoruz. Enki ve Ninhursag’dan Gılgameş’e, İştar’dan Huluppu ağacına, söz konusu mitler ve destanlar hakkında yoğun şekilde malumatlandırılıyor, Patrick’in kendini yalnız hissetmemesini sağlayan şahsiyet ve epizotların resmigeçidine doyuyoruz. Sümer medeniyetindeki Kutsal Evlilik müessesesi bir yana, Yaratılış Kitabı ile Lilit mitinin paralellikleri irdeleniyor, Adem ile Havva mitiyle 22 benzerlikten sadece beş tanesiyle tanıştırılsak da köklerinin bir olduğuna ikna oluyoruz. Adem ile Havva’nın hakikati kabul etmeyi beceremedikleri için cennetten kovulduklarına, inkârlarının bilincine varamadıklarına da bu vesileyle vâkıf oluyoruz. Hakikaten de yılanın bu dinamikteki rolünü merak etmemek mümkün değil!   

Patrick’in eşliğinde ağabey Olivier belgeselin ilerleyen dakikalarında aktörlük tecrübesini mevzuyla alakalı cesur bir soytarılığa da dönüştürüyor; belgeselde dünyayla teatral yollarla da olsa iletişim kurabilmiş, derdini aktarabilmiş olmanın ferahlığı, çılgınlığın, narsizmin ve teşhirciliğin cesur dışavurumlarıyla taçlandırılıyor. Taşkın ağabey kardeşini “Kaybettiğin masumiyet döneminin nostaljisine ihtiyacın var” gibi argümanlarla provoke ederken Patrick kendini iyileştirmek için daima suçlular aradığını saklamıyor; lakin inişli çıkışlı bir ilişki sürdürdüğü ablası Karine’yi asla lanetlemiyor. Hatta gelen istihbarata göre belgeselin ikisi arasındaki buzların tekrar erimesine yol açtığı anlaşılıyor.

Kahramanımız Patrick her zaman toplumsal bağlamıyla incelemeyi tercih ettiği tecrübesini şu sözlerle bağlıyor: “Toplum benim mazide olduğum durumla tıpatıp aynı vaziyette, yani yıldırım çarpmış kadar afallamış; harekete geçmekten âciz, intihara meyilli… Toplumun hasta olduğunu anlaması gerek; ayrıca tacizcilerin ve durumlarını çok da idrak edemeyen kurbanların varlığını bilmek ve kabul etmek şart… ben cehennemden geliyorum, zaten hepimizin gittiği yer de orası”.

Sondaki jenerik akmaya başladığında seyircinin ulaşmış olduğu yoğunluğa birebir uyan, sakin ve ağırbaşlı klasik müzik parçası belgeselin başarısını mütevazılıkla pekiştiriyor. Çok da eski olmayan bir mazide pop müziğe bile çeşitli aranjmanlarla uyarlanmış, aslında gayet çağdaş bir armoniyle karşı karşıyayız: Chopin’in do minör Op. 28, No. 20 prelüdünü Patrick şahsen icra ederken otoriter babanın gölgesini ve evdeki gerginliğin soğukluğunu tenimizde hissediyor olsak da kahramanımızın binbir çabayla eriştiği katarsise biz de hürmetle iştirak ediyoruz…

(RL/HA)

Odysseus'u yeniden okumak: Nolan'dan önce Azra Erhat

Haftalardır Christopher Nolan’ın gösterime giren yeni filmi The Odyssey yüzünden Homeros’u ve elbette onun unutulmaz kahramanı Odysseus’u konuşuyoruz. Tabii bunun sıradan bir yapım olmadığını daha izlemeden öğrendik; kullanılan IMAX teknolojisinden oyuncu seçimlerine kadar her detayı defalarca okuduk, dinledik.

Film vizyona girdiğinde milyonlarca insan yeniden Odysseus’un peşine düştü. Salonlar doldu, sosyal medya antik çağın kahramanlarıyla çalkalanmaya başladı. Kimileri Odysseus’un ne kadar “kahraman” olduğunu tartışıyor, kimileri Nolan’ın destana ne ölçüde sadık kaldığını...

Tüm bunları heyecanla takip eden bir mitolojisever olarak ben de filmi izlemeden önce kitaplığına yönelenlerden biri oldum. Çünkü elimizde Azra Erhat ve A. Kadir çevirisiyle İş Bankası Yayınları tarafından yayımlanmış muazzam bir metin var.

“Zaten Nolan çekmiş, üç yüz küsur sayfa okuyacağıma, üç saatlik filmi izlerim” diyebilirsiniz elbette. Ama sözünü ettiğim Homeros’un Odysseia’sı tüm heybetiyle bize bir kahraman ya da kahramanlar anlatmakla kalmıyor, bu kitapta bir de nefis Azra Erhat önsözü yer alıyor.

Uygarlığımızın ilk romanı

Batının en batısından bir yönetmenin Odysseus’u filme dönüştürmesi ilgimi çekiyor elbette. Ancak bu anlatıyı bir “Akdeniz masalı” gibi ele alan Erhat’ın tespitlerini de çok değerli buluyorum. Çünkü Erhat, yıllar yıllar öncesinden Homeros’un yalnızca çevrilecek bir klasik metin değil, bu coğrafyanın ortak kültürel mirası olduğunu anlatıyor.

“Odysseia, tanrı-insan ikiliğini, bir gökte, bir yerde yansıtan bir destan değil, insan ağzından anlatılan ve insanın insan-üstü, insan-dışı varlıklarla ilişkilerine yeni yeni anlam, imge ve simgeler arayan bir romandır. Uygarlığımızın ilk romanı” diyen Erhat, şu muhteşem tanımı da yapıyor:

“Odysseia göze görüneniyle film, kafaya değineniyle romandır.”

Mesele serüven değil, insanı çözmek

Erhat’ın en çarpıcı tespitlerinden biri de şu olabilir: “İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin destanıdır.”

Bu ayrım ilk bakışta basit görünüyor ama aynı zamanda bütün Odysseia’yı anlamanın da anahtarı. Çünkü İlyada bir savaşın destanı; Odysseia ise savaş bitince insanın içinde başlayan yolculuğun...

Bu yüzden Erhat, eseri alışıldık anlamda bir destan olarak değil, “uygarlığımızın ilk ölümsüz romanı” olarak tanımlamış. Ona göre Odysseia konusuyla romana, kuruluşuyla filme benzer. Homeros’un yaptığı, yalnızca bir serüven anlatmak değil; insanı çözmek…

Aklın, çözümün ve sabrın kahramanı

Bu bakış açısı Odysseus’u da bambaşka bir yere taşıyor. Çünkü Odysseus, Akhilleus gibi yenilmez bir savaşçı ya da Herakles gibi insanüstü bir güç değil.

Burada hemen başka bir eserden söz etmek istiyorum. Azra Erhat’ın 1972 yılında yazdığı ve halen Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan Mitoloji Sözlüğü’ne de mutlaka göz atmalısınız. Yine önsözüne bayıldığım bu eserinde Erhat, Odysseus’un kişiliğini üç Yunanca sıfat üzerinden okuyor.

Bu sıfatlar şöyle: Polymetis. Polymechanos. Polytlas.

Sırasıyla şu anlamlara geliyor: Çok akıllı. Çok çare bulur. Çok dayanıklı.

Bu sıralama oldukça dikkat çekici. Çünkü ilk sırada cesaret yok! İlk sırada kas gücü de yok! Önce akıl geliyor, sonra çözüm üretebilme yeteneği, en sonunda ise sabır. 

Belki de bu yüzden Odysseus, antik dünyanın değil modern dünyada da hâlâ kahraman.

Çağımız insanına da gerekenler tam olarak bu özellikler değil mi? Belirsizlik karşısında düşünebilmek, yeni yollar bulabilmek ve yıkılmadan ayakta kalabilmek.

Erhat'ın bize tanıttığı Odysseus’un kusursuz olmaması da önemli. Yalan söyler. Kandırır. Kurnazdır. Yanlış yapar. Ancak Odysseus bütün bunların ötesinde sürekli öğrenen, değişen ve dönüşen bir insandır. Erhat’ın ifadesiyle “yaratıcı zekâyı simgeleyen insan tipi”dir.

Asıl deniz insanın içindedir

Erhat’ın her iki kitabında da vurguladığı önemli bir nokta var. Ona göre Odysseia’nın asıl konusu Troya’dan İthake’ye (bazı yerlerde İthaki olarak çevriliyor) uzanan fiziki deniz değildir; asıl deniz insanın kendi içindedir. “Nostos” yani eve dönüş, yalnızca coğrafi bir yolculuk değil; insanın kendi kimliğine dönüşüdür.

Erhat’ın kaleminden okuyunca anlıyorsunuz ki Troya’ya giden Odysseus ile İthake’ye dönen Odysseus aynı kişi değil. Aradan geçen yirmi yıl boyunca Odysseus yalnızca denizleri aşmaz; kibriyle, öfkesiyle, korkularıyla ve savaşın bıraktığı gölgelerle de hesaplaşır. Eve varabilmesi için önce kendine varması gerekir.

Azra Erhat'ın yorumunu bugün hâlâ güçlü kılan da bu bence. O, Odysseus'u yalnızca mitolojik bir kahraman olarak değil, insan olmanın çelişkilerini taşıyan bir karakter olarak okur. Penelope’nin sadakatini romantik bir bekleyişten ziyade akıl ve güven üzerine kurulu bir ortaklık olarak görür. Odysseus’un gerçek arzusu şan ya da zafer değil, güvenebileceği bir hayata dönebilmektir.

‘Burcu burcu Anadolu kokan Homeros’

Bu okuma, Erhat’ın Mavi Anadolu düşüncesinden bağımsız değil aslında. Erhat Mitoloji Sözlüğü’nün önsözünde şöyle der:

“Mitoloji deyince akla Yunan-Roma kavramı gelir ki bu anlayış hatalıdır. Aslında bir Akdeniz çevresi efsaneler topluluğu vardır... Bu efsanelerin çıkış yeri Anadolu'dur, Girit'tir, Mezopotamya'dır, Mısır'dır. Batı uygarlığının ilk ve en büyük ozanı yurttaşımız Homeros, burcu burcu Anadolu kokar.”

Perdeden önce zihinde doğmak

Christopher Nolan’ın filminin milyonlarca insana Odysseus’u yeniden hatırlatmasını elbette önemli. Büyük anlatılar ancak yeniden anlatıldıkça yaşamaya devam eder. Ancak sinema salonuna girmeden önce elimizde Azra Erhat’ın satırlarının bulunmasını daha çok önemsiyorum.

Çünkü bir karakterin perdede göze hitap etmeden önce sayfalar arasından zihnimize sızması ve orada büyüyerek yeniden doğmasını çok anlamlı buluyorum. Kitapları hâlâ vazgeçilmez kılan da bu aslında; anlam her zaman metni aşar… 

Eminim sinemada çok görkemli bir mücadeleye tanıklık edeceğiz. Nolan’ın zihninde doğan ve perdeye taşan Odysseus, bakalım bize neler söyleyecek?

Ancak iki kitaptan anladıklarımı özetleyecek olursam, şunları söyleyebilirim: Üç bin yıldır yaşayan bu karakteri ölümsüz kılan ne canavarlarla savaşıdır ne de Troya’daki zaferi... Onu hâlâ bize yakın kılan şey, eve yani ‘güvenli alanına’ dönebilmek için önce kendini değiştirmek zorunda kalan bir 'insan' olması…

Antik çağda kalmış abartılı hikayeler mi?

Bunu fark ettiğimiz zaman sadece Odysseus değil, destanın diğer karakterleri de bir bir karşılığını buluyor günümüzde. Mitolojik okumalarda genellikle “yirmi yıl kocasını pasifçe bekleyen, ideal, sadık eş” gibi basitleştirilen Penelope mesela. Erhat’ın da altını çizdiği gibi Penelope, Odysseus’un dişil akıl bazındaki dengidir. Dokuduğu halıyı gece sökerek zaman kazanması, kurnazlığı ve stratejisidir.

Telemakhos; babasının gölgesinden çıkmaya çalışan, kendi yetişkinliğini inşa etme yolculuğundaki genç bireylerin ta kendisidir. Günümüzde otoritenin karşısında kendi sesini bulmaya çalışan her gencin temsilcisidir.

Ya Talipler? Günümüzdeki karşılığı; fırsatçılar, emek hırsızları ya da bireysel sınırları yok sayan zorbalardır. Sözde her biri efendidir ama Homeros, destanında onları uşaktan daha aşağılık gösterir. Çünkü akıl ve doğruluktan pay almamışlardır. Erhat da şu yorumu yapar Talipler hakkında:

“Tutkularına kapılarak davranan bu adamlar, insanın insanı sömürmesinin yıkımla sonuçlanacağını kanıtlar bize.”

Sonuçta mitoloji sadece, antik çağda kalmış abartılı anlatılar değildir.

İşte Homeros’un dehası da, Nolan’ın bize yeniden hatırlattığı da, Azra Erhat’ın bize anlatmaya çalıştığı hakikat da tam da bu noktada kesişir:

Odysseia bir destan formunda anlatılan, aslında hepimizin ortak insanlık hikâyesidir.

Öyleyse yazıyı da yine destanın kendi dizeleriyle bitirelim:

“Ne diye insanlar tanrılardan bilir birçok şeyi!

Sanırlar bütün belalar bizden gelir,

oysa kaderin dışında acı yığar başlarına

kendi kendileri, kendi taşkınlıkları…”

(NK/HA)

Yoksulluk, çatışma ve madencilik kıskacında Ebola

Ebola virüs yeniden dünya gündeminde. 1976’da, yerel dilde beyaz su anlamına gelen Ebola Nehri’nin kıyısındaki bir köyde ortaya çıktı. Başlangıçta sıtma ya da Marburg virüs sanılan hastalığın daha sonra yeni bir virüsten kaynaklandığı anlaşıldı ve virüse nehrin adı verildi. Ebola, son 10 yıldır görüldüğü coğrafyanın gündemindeki yerini zaten koruyordu.

Dünya gündemine de yeniden “halk sağlığı acil durumu” ile geldi, geliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2005’teki Uluslararası Sağlık Tüzüğü kapsamında dört temel kriteri esas alarak oluşturduğu Uluslararası Öneme Haiz Halk Sağlığı Acil Durumu, Ebolanın yabancı olmadığı bir durum. 

Şu ana kadar ilan edilen 8 Uluslararası Öneme Haiz Halk Sağlığı Acil Durumu ilanından ikisi Ebola virüsüyle ilgiliydi, dokuzuncusu da Ebola ile ilgili oldu.

DSÖ’nün böyle bir acil durum ilanı için kriteri, dört temel değerlendirmeye dayanıyor. Bu dört temel kriterden herhangi ikisinin bulunması değerlendirmenin ana kapsamını oluşturuyor. Bu kriterler:

  • Halk sağlığı üzerindeki etkinin ciddiyeti
  • Olağandışı veya beklenmedik olup olmadığı 
  • Uluslararası yayılma riski 
  • Uluslararası seyahat veya ticaret kısıtlamalarına neden olma riski.

Nasıl bulaşıyor?

Ebola zoonotik bir virüs, diğer bir deyişle hayvanlardan insanlara geçiyor ve insandan insana da bulaşabiliyor. Meyve yarasalarının virüsün başlıca rezervuar konakçıları olduğu düşünülüyor, farklı hayvanlara da bulaşabiliyor; insanlarda görülen vakalar hastalığı barındıran hayvanların vücut sıvılarına temasla, bu hayvanların avlanması veya bu hayvanların etinin tüketilmesi ile ortaya çıkıyor. İnsandan insana bulaşma ise kontamine olmuş vücut sıvılarıyla doğrudan temasla (kan, idrar, tükürük, ter, dışkı, kusmuk gibi), bu sıvılarla kirlenmiş mutfak eşyaları ve diğer ekipmanlarla temasla (giysiler, yatak takımları, iğneler ve tıbbi ekipman gibi) ya da cildin yaralı ya da zarar görmüş kısımlarının bu sıvılarla teması gibi yollarla ortaya çıkıyor.

Meyve yarasalarının yaşam alanları bölgedeki insanların da yaşam alanı, bu açıdan riskli temaslar olası. Ancak gerek ekosistem tahribi gerekse madencilik faaliyetlerinin Ebola ile ilişkili riskleri artırdığı üzerinde durulan konulardan biri. Bazı bilim insanları Ebola salgınlarının nedenlerinin sadece virüste değil, ormansızlaşma, madencilik ve siyasi istikrarsızlıkta da aranması gerektiğini belirtiyor.

İnsanlarda Ebolaya neden olan aynı virüs ailesinden dört farklı tür var. Bu dört virüs türünden sadece bir tanesine yönelik iki lisanslı aşı var. Dolayısıyla salgının kontrol altına alınmasında önemli yeri olan aşı için salgının hangi virüs türüyle ortaya çıktığı önemli. Şu anda yaşanan Ebola salgınının nedeni olan Bundibugyo Ebola virüsünün aşısı ve tedavisi yok.

Bundibugyo virüsü 2007 ve 2012’de iki Ebola salgınına yol açtı. O salgınlardan sonra aşı geliştirilmediği için bugün bu virüsün özel bir tedavisi ve aşısı yok ve önemli güçlüklerden biri de tanı testleriyle ilgili. Karmaşık tanı testleri gerekebiliyor. Salgının geç tespit edildiği ve fark edildiği, bunda da tanısal testlerin karmaşıklığının etkili olduğu tartışılıyor.

Salgın bölgesinde yaygın nüfus hareketleri salgın kontrolü açısından endişe nedenlerinden biri. Bu yaygın nüfus hareketinin nedenleri ise bu salgının başka bir yüzünü ortaya koyuyor.

Salgının görünmeyen yüzü: Zorunlu göç

Fotoğraf: L. Gutcher / WHO 

Salgın bölgesinde madencilik yoğun ve çatışmalar nedeniyle yüz binlerce insan yerinden olmuş durumda. Bazı kaynaklara göre bu sayı 250 bin, bazılarına göre 1 milyon. 

Madencilik, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) ekonomisinin temelini oluşturuyor. Gerek nadir toprak elementleri gerekse de elektrikli araç üretimi açısından önemli hammaddelere sahip bir ülke. Özellikle bakır ve kobalt madenciliği hızla büyüyor. DKC, dünyanın en büyük kobalt (küresel arzın yaklaşık % 50–70’i), bakır, koltan, lityum ve altın rezervine sahip ülkeleri arasında.

Uluslararası madencilik yatırım siteleri DKC’de yatırım yapacak şirketlere şunları öneriyor:

“Devlete ait madencilik işletmeleriyle yürütülen müzakereler uzun sürebilir. Yetersiz ulaşım bağlantıları ve elektrik kesintileri maliyetleri artırmaktadır. Geleneksel ve küçük ölçekli madencilik yaygın olup, genellikle çocuk işçiliği ve çevresel zararlarla ilişkilendirilmektedir. Durum tespiti ve yerel topluluklarla işbirliği hayati önem taşımaktadır.”

Geleneksel ve küçük ölçekli madencilik, çocuk işçiliği ve çevre kirliliği: Kapitalizmin ucuz emek gücü, kirletilebilir çevre ve kâr maksimizasyonu kapanı.

Madencilik faaliyetlerinin yoğunluğu, bölgede silahlı çatışma ve saldırıları da artırmış.

Sağlık çalışanları tükeniyor

Gelelim salgındaki son duruma: Son verilere göre 15 Temmuz itibarıyla vaka sayısı DKC’de toplamda 2 bin 200’ü aştı, vakaların neredeyse tamamı DKC’de. Ölüm sayısı 828. DKC’de ülke genelinde vakalar yayılıyor, salgın başladığı yer dahil beş bölgeye yayılmış durumda.

Ebola salgınıyla mücadele sağlık sistemini zorluyor, özellikle sağlık çalışanları hem tükenmiş durumda hem de infekte olan sağlık çalışanı sayısı artıyor. Salgının çıktığı eyalet olan Ituri eyaletindeki çalışanlar, 15 Mayıs’ta salgının ilan edilmesinden bu yana maaş ve ikramiyelerini alamadıklarını belirtiyorlar, salgın bölgesinde bir yandan da grevler yaşanıyor.

Salgının çıktığı bölgedeki silahlı çatışma ve saldırılar, nüfus hareketleri, çalışmaları aksatıyor ve zorlaştırıyor. Salgının çıktığı eyalet ve bazı yakın eyaletler 2017 yılından bu yana saldırılar ve çatışmalara sahne oluyor. Bazı bölgelerde silahlı grupların kaçakçılık, haraç faaliyetleri var, yol kesme ve saldırılar zaman zaman yoğunlaşıyor, sağlık tesisleri de saldırılardan etkileniyor. Bölgede gıda temini önemli bir sorun. Hem bu faktörlerin etkisiyle hem de bölgede komşu iki ülke sınırında yaşayanlarda geçim derdi, ticaret ve sosyal ağlar nedeniyle yoğun bir nüfus hareketliliği var.

DKC’de 2018–2020 yılları arasında yaşanan ve 2 bin 200’den fazla kişinin ölümüne neden olan salgında da sağlık çalışanları, tedavi merkezlerine ve kliniklere yönelik tekrarlanan saldırılarla karşı karşıya kalmıştı. Dolayısıyla Ebola cephesinde değişen bir şey yok. Önceki salgınlardan sonra kapasite güçlendirme, sürveyans sistemlerinin iyileştirilmesi, koordinasyon ve salgın müdahale konusunda mesafe alınmasına karşın sorunlar büyüyerek sürüyor.

DKC Sahra Altı Afrika’nın en büyük ülkesi, nüfusu 106 milyon, bu rakamın 2050 yılında 218 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. DKC’de doğuşta beklenen yaşam süresi 62 yıl (Bu süre Japonya'da 84,5 yıl). Olağanüstü doğal kaynaklara sahip, büyük bir biyolojik çeşitliliği var ve dünyanın en büyük ikinci yağmur ormanı bu ülkede. Öte yandan hâlâ dünyanın en yoksul beş ülkesinden biri. Dünya Bankası (DB) verisine göre nüfusun %69’u ulusal yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve DB “bugün doğan bir Kongolu çocuk tam ve kaliteli bir eğitim ve uygun sağlık koşullarında elde edebileceği potansiyelin ancak %37’sini gerçekleştirebiliyor” diyor. Bu düşük oranın başlıca nedenleri beş yaş altı çocuk ölüm oranlarının yüksekliği, yaygın büyüme geriliği ve eğitim kalitesinin kötü oluşu.

Bütün bu sıraladıklarımıza baktığımızda; Ebola’nın yeniden ortaya çıkmasının altında yatan sağlığın temel bileşenleriyle ilgili duruma bakmadan salgını anlamanın olanaklı olmadığını görüyoruz. Ebola yoksulluk, göç, çatışma ve açlık sarmalında bir salgın.

Dünya Kupası’nın bitmesiyle türlü tartışmaların yapıldığı bir dönemde futbola bakıp “futbol sadece futbol değildir” diyorsak benzerini Ebola örneği için de söyleyebiliriz: “Salgın sadece salgın değildir”.

(CYI/HA)

“Yaptım oldu!” de...

“Henüz hiçbir şey yaratılmamışken, daha ne yer ne gök varken Tanrı Ülgen, uçsuz bucaksız sonsuz denizin üzerinde uçuyordu. Çaresizlik içinde konacak bir kara parçası arıyor ama bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne bir ilham doğdu. Bir ses: ‘Önündeki nesneyi yakala!’ diye fısıldadı. Ülgen, o sırada suyun yüzüne çıkan taşı yakalayıp üzerine kondu. Sonsuz suyun içinden Ak Ene süzülüp geldi ve ‘Yarat’ diye fısıldadı.

‘Nasıl?’ dedi Ülgen.

‘Yaptım oldu de, yaptım olmadı deme!’ dedi Ak Ene ve yine geldiği gibi aniden sonsuz suyun içinde kayboldu gitti.

Tanrı Ülgen, Ak Ene’den aldığı güç ve inançla ‘Yer yaratılsın! Gök yaratılsın!’ diyerek evreni var etti ve insanlara: ‘Vara yok demeyin, vara yok diyenler de yok olur!’ buyruğunu verdi.”

Kadim mitlerde ve dinlerde sözün gücü

Radloff ve Verbitskiy’nin derlediği Altay Yaratılış Destanı, evrenin ve insanın varoluşunu büyüleyici bir dille açıklar. Binlerce yıl önce Altay Yaratılış Miti’nde Ak Ene’nin dile getirdiği “Yaptım oldu! de” ifadesi aslında Mısır, Babil mitleri gibi birçok kadim mitte ve tek tanrılı dinlerde gördüğümüz sözün gücüyle ilgili muhteşem bir ifade.

Tevrat’ta yaratılış sürecinde başlangıçta kaos ve boşluk var ve Tanrı’nın sözü var olan bu karanlığa “ışık ve düzen” getirir. Yaratılış süreci: “Tanrı, ‘Işık olsun’ dedi ve oldu.” diyerek başlar. Tanrı ışığı yarattıktan sonra onu karanlıktan ayırır ve onlara isim verir: “Tanrı ışığa ‘Gündüz’, karanlığa ‘Gece’ adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.”

İncil’de sözün gücü, yalnızca bir şeyi var etmenin ötesine geçerek “Tanrının bizzat kendisi, özü” kabul edilir: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı...” Buradaki “Söz”, Yunanca 'logos'tur ve Hıristiyanlıkla birlikte ilahi akıl, düzen ve yaratıcı güç anlamını kazanır.

Kur’an’da Allah’ın yaratma gücü zaman, mekan veya fiziksel bir süreçten bağımsız ve bir şeyin var olması için ilahi kelamın telaffuz edilmesi yeterli. Birçok ayette bu durum ifade edilir: “O, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona sadece ‘Ol’ der, o da hemen oluverir (Kün fe yekûn).”

“Kendi kaderinin efendisi olma” ve “bireysel başarı” yanılsaması

Görüldüğü gibi mitlerde ve tek tanrılı dinlerde söz yaratıcı bir araç olarak karşımıza çıkar. Ancak sözün bu kadim yaratıcı gücü günümüzde kapitalist ataerkinin elinde ticari bir metaya dönüşerek “kendi kaderinin efendisi olma” ve “bireysel başarı” yanılsamasının en somut ifadelerinden biri haline gelir. Yani “yaptım oldu” ifadesi günümüzde kapitalist ataerkinin eşitsizlikleri, sömürüyü görünmez kılmak için kullandığı sloganlardan biri.

Kuralları erkek egemen rasyonaliteyle yazıp sınırlarını çizen kapitalist ataerki sadece fabrikada değil, evde, sokakta, okulda, hastanede, kısaca her yerde üretilir. Kendi sınırları dahilindeki makbul vatandaşı, işçiyi, kadını dayatır. Bireye sürekli olarak tükenene kadar çalışmayı, bedenini ve zihnini piyasaya adamasını, bunu yaparken de ataerkil estetik ve davranış kalıplarına uymasını dayatır. Kadının karşılıksız ev içi emeği, göçmenin güvencesizliği ve işçinin sömürülmesi birbirine kenetlenmiş bir çark olarak döner. Sömürülen kesimlerden piyasada uysal, ucuz ve güvencesiz bir iş gücü olmalarını talep eder. Kadınları ev içine hapsedip emeğini ve bedenini sömürürken kamusal alanı, yani piyasayı ve siyaseti erkeğe ayırarak mekanı böler. Böylece kamusal alan erkeğin, özel alan kadının, gettolar ise azınlığın mekanı olur. Ayrıca mesai saatleri, ev işi zamanı, biyolojik saat gibi kavramlar ortaya koyarak zamanı gasp eder.

Kapitalist ataerki, sömürüsü altındakileri sadece birer “nesne” ve “araç” olarak kodlar. Sınıfı ucuz iş gücü, kimliği pazar malzemesi veya tehdit unsuru, toplumsal cinsiyeti ise yeniden üretim makinesi olarak görür. İşçiyi sendikada, kadını evde, azınlık kimliklerini ise gettoda atomize eder, birbirine düşmanlaştırarak ve yalnızlaştırarak yönetir. Kimlikleri ve mücadeleleri yarıştırmayı dayatır: “Önce sınıf mücadelesi mi, yoksa kimlik/cinsiyet mücadelesi mi?” ikilemini önümüze koyar. Kısacası kapitalist ataerki mümkün olan tek dünya, tek seçenek olduğunu ve başka bir dünyanın imkansızlığını vurgular ve tüm bunları yaparken çeşitli araçlar kullanır.

Kapitalist ataerkinde metaya dönüşen sözün gücü

Kadim “yaptım oldu, de” ifadesi de yani sözün gücüne duyulan inanç da kapitalist ataerkinin elinde bireyciliği körüklemek ve tüketimi artırmak için kullanılan en güçlü pazarlama araçlarından birine dönüşmüş durumda. Kapitalist ataerki, toplumsal sorunların yapısal çözümlerini bireyin zihnine indirger.

Fakirlik, işsizlik veya fırsat eşitsizliğini sanki sistemin hatası değil de bireyin “kıtlık bilincine sahip olması” ya da “yeterince pozitif düşünmemesi” olarak rasyonalize eder. Bireye “Eğer yeterince istersen, çok çalışırsan ve doğru riskleri alırsan başararak ‘yaptım oldu’ diyebilirsin. Eğer başaramadıysan, bu sistemin suçu değil, senin yeterince çabalamamanın sonucudur.” mesajını verir. Hak aramak veya sendikalaşmak yerine, bireylere kendi zihinlerini dönüştürerek zenginleşebilecekleri fikrini aşılar. Toplumu kendi kendinin sömürücüsü konumuna düşürüp sürekli tüketime yönlendirerek “manifest”, “çekim yasası” gibi kavramları, kapitalist pazar için devasa bir sektöre dönüştürür. Bu noktada evrene frekans yollamak için özel manifest defterleri, kristaller, pahalı tütsüler, “zenginlik frekansı” taşıyan taşlar ve ritüel setleri satar; yüksek ücretli manifest koçluğu seansları, “milyarder zihniyeti” eğitimleri, paralı meditasyon uygulamaları ve influencer abonelikleri vs. sektörü beslemek için adeta birbiriyle yarışır.

“İstediğin hayata zaten sahipmişsin gibi davran” mottosu, bireyleri bütçelerini aşan lüks harcamalar yapmaya teşvik ederek borçlandırır. Üzüntü, öfke veya yorgunluk gibi insani duygular “frekansı düşürür” korkusuyla bastırılır. Oysa bireyin zihnini 7/24 verimli ve pozitif tutmaya zorlaması derin bir yetersizlik hissine ve tükenmişliğe yol açar. Yani sonuç yine hüsran yine kapitalist ataerkinin zaferi.

Bir direniş manifestosu olarak sözün gücü

“Yaptım oldu” ifadesi, kapitalist ataerkinin elinde bireysel bir başarı illüzyonuna dönüştürülmüş olsa da, bu ters yüz edilerek kapitalist ataerkinin dayatmalarına karşı bir “direniş manifestosu” haline getirilebilir. Çünkü bu sömürü düzenine karşı, eşitlikçi ve dayanışmacı bir yaşam modeli, sömürüsüz, sınıfsız, cinsiyetçilikten ve ayrımcılıktan arınmış ortak yaşam her zaman mümkün. Kapitalist ataerki, sınıfı sendika diliyle, azınlığı kültürel kimlik diliyle, kısacası her grubu ayrı bir dille kontrol eder. Oysa “yaptım oldu” diyebilecek kolektif bir başkaldırı, bu ayrıştırma politikasını kökünden reddeder. Siyah-beyaz, kadın-erkek, işçi-memur bütün sömürülen kimlikler ve sınıf bilinciyle hareket eden topyekün bir karşı koyuş, sistemin bu kodlama dilini kökten reddederek bu yapay ayrımı çöpe atabilir.

Kapitalist ataerkinin bir afyon olarak sunduğu “bireysel çabayla herkes başarır” anlamındaki “Yaptım oldu” yalanına karşı; sömürülenlerin “tüm baskı ve sömürü mekanizmalarınıza rağmen topyekün direndik” anlamındaki “Yaptım oldu” su sistemin çizdiği sınırların mutlak olmadığını, itaat etmeyerek ve karşı koyarak o sınırların genişletilebileceğini gösteren bir başkaldırı işlevi görür.

Kapitalist ataerkinin bize biçtiği “itaatkar, sessiz ve sabırlı” toplum rolünü reddedip ancak kendi kurallarımızı koyduğumuzda egemen dili felce uğratırız. “Bize bu alanda var olamazsın, bu masada oturamazsın, bu kararı tek başına veremezsin dedin; ama biz kendi irademizle, senin onayın olmadan var olduk. Yaptık, oldu!” demek, kapitalist ataerkil onay mekanizmalarını devre dışı bırakmaktır. Ak Ene’nin en büyük uyarısı şu: “Yaptım olmadı deme!” Çünkü “olmadı” demek, şüpheyi ve başarısızlığı çağırır. “Yaptım oldu, de!” ifadesi, şüpheye yer bırakmadan inanmayı ve sözün yaratıcı ve dönüştürücü gücünü simgeler. Kapitalist ataerkinin ablukasına karşı koyup “Yaptım oldu!” deme gücü hepimizde var. Yeter ki içimizdeki var olan bu güce “yok!” demeyelim. Ak Ene’nin söylediği gibi “Vara yok demeyin. Vara yok diyenler yok olur!” Öyleyse kapitalist ataerkinin bizi soktuğu kurban psikolojisinden çıkıp zincirlerimizi kırarak itaat toplumuna karşı gururla başımızı kaldırıp hep birlikte “Yaptım oldu!” diyelim.

(AK/HA)

Bir yemek kitabından fazlası: Sula Bozis’in sofrasında İstanbul’u hatırlamak

Bir ilkbahar akşamı. Masanın ortasında mevsiminde yakalanmış bir Karadeniz kalkanı duruyor. Çevresinde artık aynı sofraya oturması mümkün olmayan insanlar var: Sula Bozis’in annesi, babası, Dostlar Tiyatrosu’ndan Arif Ergin ve eşi… Yıllar ve ölümler bir akşamlığına ortadan kalkmış. Yemek henüz başlamamış; ama hikâyeler çoktan birbirine karışmış.

Bozis’e kitabındaki menülerden birini seçmesi ve o sofraya geçmişten dilediği kişileri çağırması söylendiğinde, ilkbaharı ve kalkan balığını seçiyor. Çünkü onun dünyasında yemek tek başına bir tat meselesi değil. Bir yemeği değerli kılan, kiminle yenildiği; bir sofrayı unutulmaz yapan ise orada anlatılanlar.

Sofrada Birlikte Olmak Şahane tam da böyle bir kitap: Sofraya artık gelemeyecek olanların da sandalyesini saklayan, kaybolan tatların arkasından yalnızca “ah” çekmekle yetinmeyip onları yeniden pişirmeyi öneren bir hafıza çalışması.

“Rumlar ne demek?” sorusuyla başlayan kitap

Bozis’i kitabı yazmaya yönelten karşılaşmalardan biri, kendisini zaman zaman İstanbul’da götürüp getiren bir taksi şoförüyle yaşanıyor. “İstanbul’u Rumlar için yazıyorum,” dediğinde sorular geliyor: “Rumlar ne demek? Ne zaman burada bulundular? Kimlerdi?”

“Ben de bir Rum’um,” dediğinde şaşkınlık büyüyor. Bozis, bir zamanlar şehrin ayrılmaz parçası olan bir topluluğun genç kuşakların zihninde, geriye yalnızca adı kalmış Truvalılar gibi algılandığını düşünüyor.

Kitabı yazma isteğinin gerisinde bu görünmezliğe itiraz var. Tarifleri kayda geçirirken aslında “Biz burada yaşadık” diyor. Bakırköy’de, Beyoğlu’nda, Fener’de; evlerde, mesire yerlerinde, meyhanelerde, tiyatro kulislerinde… Şehri yalnızca büyük olaylarla değil, küçük sandviçlerin üzerine yerleştirilen maydanozlarla, yılbaşından günler önce sarılan dolmalarla ve sofrada söylenen şarkılarla hatırlıyor. Bu nedenle kitap bir yemek kitabı olduğu kadar İstanbul hatıratı; unutulan bir birlikte yaşama biçiminin kaydı.

Sula Bozis

Dört mevsimlik İstanbul

Kitaptaki 52 menü ve 156’yı aşkın tarif, dört mevsime yayılan sofralar halinde düzenlenmiş. Sonbaharda palamut ve patlıcan turşusu, kışın et çorbası, ilkbaharda enginar ve Paskalya çöreği, yazın kalamar dolması ve patlıcan salatası öne çıkıyor.

Bu yapı kitabın temel düşüncesini görünür kılıyor: Yemek, tek başına hazırlanıp tüketilen bir ürün değil; birbirini tamamlayan tatlardan, mevsimlerden ve insanlardan oluşan bir bütün.

Bozis, menüler hazırlamasının nedenini bugünün hayatına bakarak açıklıyor. Kadınlar çalışıyor; fakat ev ve aile hayatının yükü büyük ölçüde hâlâ onların omzunda. Her gün uzun sofralar mümkün değil. Yine de zaman zaman aynı masada buluşmak korunması gereken bir alışkanlık.

“Bir sofra etrafında toplanmak çok daha güzel, çok daha sıcak. İnsanları birleştiren bir şey,” diyor.

Sofra yalnızca uyumun değil, yüzleşmenin de yeri. İnsan orada tartışabilir ve yeniden yakınlaşabilir. Bu yüzden Bozis’in sofrası nostaljik bir dekor değil, yaşayan bir toplumsal alan.

Şarkılı sofralar, görünmeyen emek

Bozis’in çocukluk sofraları kalabalık ve neşeli. Teyzelerinin güzel sesleri var, babası bariton. Yemek bitse bile sofra hemen dağılmıyor; sohbet şarkıya, şarkı başka bir hatıraya bağlanıyor. “Sofralar hep neşeliydi,” diyor.

Çocukken sokağa tek başına çıkmasına izin verilmiyor; evin içinde kendisine başka bir dünya kuruyor. Teyzelerinin kabul günleri için küçük sandviçleri süslüyor. Daha sonra tiyatro kostümü tasarımına uzanacak görsel ilgisinin ilk sahnesi, bir bakıma bu tabaklar oluyor.

Ancak bu neşeli manzaranın arkasında ağır bir kadın emeği var. Misafir ağırlanacaksa hazırlık birkaç gün önceden başlıyor. Yılbaşı sofraları için bazen bir hafta çalışılıyor. Dolmalar sarılıyor, tatlılar hazırlanıyor, ev düzenleniyor.

Dolayısıyla kitaptaki bir dolma yalnızca pirinç, soğan ve baharattan ibaret değil. O dolmayı kimin sardığı, hazırlığa kaç gün önce başladığı, tarifi kimden öğrendiği ve sofraya hangi duyguyla getirdiği de anlatının parçası.

Sofrada Birlikte Olmak Şahane & İstanbullu Rumlardan Anılar ve Yemekler - Sula Bozis (Yapı Kredi Yayınları) (216 Sayfa)  

Atina’da sıfırdan başlamak

Bozis’in mutfakla ilişkisi yalnızca İstanbul’daki çocukluk evinin devamı değil. İstanbul’dan Atina’ya gittiğinde hayatının birçok yolu kapanıyor. Türkiye’de tiyatro kostümü tasarımcısı olarak başarılı bir dönemdeyken Atina’da kendisini yeniden tanıtmak, mesleğini baştan kurmak zorunda kalıyor.

“Hayatımda Atina’ya gidinceye kadar yemek kitabı yazmadım, okumadım,” diyor. “Mecburen Atina’da başladım. Çünkü orada başka yemekler vardı.”

Bu cümle kitabın önemli gerilimlerinden birini açığa çıkarıyor. İstanbul Rum mutfağı ile Yunanistan’daki yemek kültürü aynı şey değil. Coğrafya, dinî takvim ve ulaşılabilen ürünler farklı Rum topluluklarının mutfaklarını birbirinden ayırıyor.

Atina’daki yeni hayat, Bozis’i İstanbul’da öğrendiklerini başka bir gözle değerlendirmeye yöneltiyor. Tarif, sabit bir miras olmaktan çıkıp göçle ve özlemle yeniden kurulan bir dile dönüşüyor.

Aynı dolmanın içine düşmek

Kitabın en canlı damarlarından biri, geçmişin tatlarıyla günümüzdekiler arasındaki fark üzerine düşünürken beliriyor. Bozis’e göre asıl mesele tarifin yazılı olup olmaması değil; malzemenin niteliği ve yemeğe gösterilen özen.

Endüstriyel üretim, konserveler, değişen tarım yöntemleri ve iklim krizi ürünlerin tadını değiştiriyor. Bir yemeğin eski reçeteye göre hazırlanması, eski tadın mutlaka geri geleceği anlamına gelmiyor.

Bozis, söyleşiden bir gece önce bir mezeciden biber dolması, midye dolması, yaprak sarma ve patlıcan salatası alıyor. Dolmaların hepsinin içi neredeyse aynı; standart harç diğer yemeklerin karakterini siliyor. Asıl hayal kırıklığı ise patlıcan salatası.

Onun bildiği patlıcan salatasında patlıcan közde pişiriliyor; lifleri parçalanmadan az sarımsak, limon ve zeytinyağıyla karıştırılıyor. Önüne gelen salatanın rengi ve kıvamı farklı. Üzüntüsü kötü bir yemek yemekten ibaret değil: “Demek ki başka alacak yer kalmadı diye üzüldüm.”

Bu söz kitabın neden gerekli olduğunu özetliyor. Bir yemek kötü yapıldığında yalnızca damak tadı bozulmuyor; onu diğerlerinden ayıran bilgi de kayboluyor. Aynı harç her yemeğe girdiğinde mutfağın incelikleri yerini standart üretime bırakıyor. Ustayla birlikte yılların el hafızası da gidiyor.

Tokatlıyan Oteli'nin lüks lokantasında bir kutlama yemeği. (Sula Bozis arşivi)

Hatırlamak için pişirmek

Sofrada Birlikte Olmak Şahane, Sula Bozis’in mutfak kültürüne dair çalışmalarının yeni bir halkası. Kitabı farklılaştıran, tariflerin sofra fikri etrafında birleşmesi. Bozis okuyucuya yalnızca yemek yapmayı öğretmiyor. Birilerini çağırmayı, masaya oturmayı, yemeğin bitmesini aceleye getirmemeyi öneriyor.

Bu yüzden kitap kayıp bir İstanbul’a yazılmış ağıt olarak okunabilir; fakat yalnızca ağıt değil. Geçmişin geri gelmeyeceğini bilir, yine de ondan kalan bir alışkanlığın bugünde sürdürülebileceğini savunur. Kalabalık aileler dağılmış, ustalar gitmiş, malzemelerin tadı değişmiş olabilir. Buna rağmen bir sofranın çevresinde buluşmak hâlâ mümkün.

Bozis’in çağrısı gösterişsizdir: Haftada bir kez olsun dostlarla aynı masaya oturmak.

Belki o masada çocukluğun Bakırköy’ü bütünüyle geri gelmeyecek. Mutfaktan annenin sesi duyulmayacak, geçmişte kaybedilen insanlar kapıdan içeri girmeyecek. Ama doğru mevsimde pişen bir balık, iyi közlenmiş bir patlıcan ve özenle kurulmuş bir sofra, onların hikâyelerini yeniden konuşulur hale getirebilir.

Çünkü bazen bir şehri hatırlamanın en sahici yolu, onun yemeğini birlikte yemektir.

(NÖ/

“Tatil paketimizde sağlamcılık çeşitleri mevcuttur”

Tatil sezonu açıldı. Tabii mevcut koşullar nedeniyle milyonlarca insan için bir hayalden ibaret olsa da öyle ya da böyle tatil gündemimizin bir parçası. Belki bu koşullar içinde en son akla gelecek şey tatil denebilir ama bence tam tersi. Bütün yıl iki yakasını bir araya getirmek için soluksuz çalışanların en temel ihtiyaçlarından biri ve en temel hakkı.

Tabii bizim konumuz bu tatilin ekonomik koşullarının yerine getirilebildiği, yani tatilin somut bir şeye dönüştüğü andan itibaren başlıyor. Çünkü ayrımcılık ve ötekileştirmenin böylesine yoğun olduğu bir ortamda bir kısım insan, tasasız bir tatil planı yaparken bile kaygılarının ve ayrımcılığın gölgesinden kurtulamaz. Sağlamcılığın, şekilciliğin ve ayrımcılığın farklı biçimleri onu bekliyordur çünkü. Görünüşü, kıyafeti, yeti çeşitliliği vb. nedeniyle havada, karada, suda, kısacası her yerde ayrımcılığa uğrama ve günlerinin zehir olma ihtimali vardır.

Birkaç hafta önceki biamag yazımda kaygı, damgalama ve onun yarattığı tanımlanamaz his üzerine düşünmüştüm. Sonra arkadaşım Burak Can Kabaardıç’ın sosyal medya paylaşımında, tatil için gittiği bir otelde uğradığı ayrımcılığa dair çektiği video düştü önüme. Anlattıkları çok tanıdıktı. Belki de anlattıkları, bizim içimizdeki o benim tanımlayamadığım hissin somutlanmış haliydi.

Selamlar herkese, bugün size engelli bireylere "sığıntı" muamelesi yapan bir zihniyeti anlatacağım. Yer: Marmaris Turunç Premium. Parasıyla rezil olmak ve iftira kumpasına düşmek nedir, videoyu izleyin ve altını okuyun. (Flood başlıyor, RT lütfen) pic.twitter.com/p4aSaffayI

— Burak Can Kabaardıç (@burakcan_music) July 19, 2026

Çünkü ben tatile giderken bile ayrımcılığa uğrama ihtimalinin yarattığı o gerginliği son ana kadar atamam içimden. Bir problem yaşanmadığı durumda denizin tuzlu suyuna karışır gider o his. Maalesef arkadaşımız ve kardeşi bu rahatlama deneyimini yaşamadan, daha büyük bir stresle tatillerini yarıda bırakıp dönmek zorunda kalmışlar. Başka bir deyişle bir yıl boyunca çalışıp aldıkları tatil paketinden sağlamcılık çıkmış.

Sakat Cenah’tan Ali Dinç’in haberine göre, ayrımcı tutum otele giriş yaparken başlıyor.

Giriş yaparken kendilerine “Buraya tek başınıza mı geldiniz? Helal olsun” denmiş. Yani sıradan olma hakkı en baştan gasp edilmiş. Sonrasında kendileriyle “ilgilenecek” bir personel görevlendirilmiş. Bu “ilgilenmenin” ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. En azından ayrımcılık konusunda deneyimli olan herkes biliyor.

Bu demek oluyor ki “Siz sıradan müşteriler değilsiniz. Herkesle aynı parayı vermiş olsanız da diğer müşteriler kadar özgür olamayacaksınız.”

Öyle de oluyor zaten. Arkadaşlar sadece yönlendirme istediği halde, bir personeli arkadaşların “refakatçisi gibi” görevlendiriyorlar. Denizde ve havuzda kalma süresini ilgili personelin mesaisinin bitmesi gibi bahanelerle sınırlandırılıyor. Oysa arkadaşların talebi makul yönlendirme. Yani menüye erişilebilir şekilde ulaşabilme ki bu bir QR koda bakar. Denizden çıkınca yönlerini bulmak ve yemek seçerken destek almak gibi makul yönlendirmeler bunlar.

Bu talebin tam tersi, arkadaşların bağımsız hareket etme hakkını da elinden alacak şekilde görevlendirme yapıyorlar. Hatta havuza girmek istediklerinde otel müdürü “Sizin için görevlendirebileceğim personel yok. Odanıza çıkın” diyor. Müşterilerin de talebi üzerine profesyonel müzisyen olan arkadaş lobideki piyanoyu çalmak istiyor. “Piyanonun akordu bozuk” deniyor. Arkadaş “Bakabilir miyim” dediğinde elektronik piyanonun bozuk olduğu söyleniyor.

Profesyonel bir müzisyenin elektronik piyanonun akordunun bozulmayacağını bileceğini bile düşünmeyecek bir sağlamcı özgüveni.

Arkadaşlarımız tatilini sonlandırıyor ve Google Maps üzerinden yorum yazıyor. Otel yönetimi klasik anlayışla personeli suçluyor. Personele baskı yapıyor ve yorumun sildirilmesini istiyor. Arkadaş, personelin hiçbir suçu olmadığını, aksine çok ilgili olduğunu, sorun çıkaranın otel yönetimi olduğunu belirtiyor.

Özetle, çoğu zaman çoğumuzun başına geldiği gibi arkadaşımızın da tatil paketinden sağlamcılık çıkıyor. Ve biz şu çağda hala böyle saçmalıklarla mücadele etmeye mahkum kalıyoruz. Ne demiştik? Sağlamcılık da o kadar abartılacak bir şey değil miydi neydi!

Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma
Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma
11 Temmuz 2026

(BS/HA)

"Ne hakkında haber yapmak istiyorsun?"

bianet'teki staj sürecinde bana sorulan ilk soru, "Ne hakkında yazmak istiyorsun?" oldu. Bana bir konu verilmesini beklerken, aslında kendi merakımın ve gözlemlediğim sorunların peşinden gitmemin istendiğini fark ettim.

Ardından istediğim herhangi bir konu üzerine odaklanabileceğim söylendi. Ama tek bir şart vardı: Hak odaklı habercilik.

Bu şekilde serbest bırakılmak aslında insanı daha da motive ediyor. Hak odaklı haberciliğin ne olduğunu kavradıktan sonra aklıma çevremde şahit olduğum olaylar geldi ve bunlar ile alakalı haberler yazmaya başladım. İkamet ettiğim yer olan Avcılar'daki kentsel dönüşüm sorunu, İstanbul'daki üniversite öğrencilerinin barınma sorunu...

Avcılar’da kentsel dönüşüm: “Herkes elindekini satıp 3 milyon lirayı tamamlamaya çalışıyor”
Avcılar’da kentsel dönüşüm: “Herkes elindekini satıp 3 milyon lirayı tamamlamaya çalışıyor”
10 Temmuz 2026

Hakkında yazmak istediğiniz olayın haber niteliği taşıyıp taşımamasının önemi yok. Burada "haber niteliği" zamanla öğrendiğiniz bir kavram.

Sadece yazmak istediğiniz konuyu nasıl ele aldığınız ile alakalı. En başta hiçbir "niteliği" olmayan bir konuyu ele alış şekliniz durumu tamamen değiştirebilir. Veya "yüksek nitelikli" bir konuyu kötü bir şekilde ele alarak niteliği düşürebilirsiniz.

bianet'te de tam olarak size bir konuyu nasıl ele almanız gerektiği gösteriliyor.

Aklınıza gelen hemen hemen her şey hakkında yazabilirsiniz. Haberiniz bittikten sonra istediğiniz kişi ile yazdığınız haber hakkında konuşabilir, tartışabilirsiniz. Onların geri dönüşleri ile birlikte haberiniz yayınlanır.

Mülakatsız ve şeffaf bir staj süreci

Maalesef son yıllarda staj bulmak artık ayrıcalık haline geldi. Sonsuz mülakatlar döngüsü, doldurulması gereken formlar, online sınavlar...

Peki bianet ne yapıyor? Başvurunuzu yaptıktan sonra bekliyorsunuz ve başka hiçbir şey yapmıyorsunuz. Size sadece staja seçildiğinizi ve ne zaman ofiste staja başlamanız gerektiğini belirten bir mesaj atılıyor. Bu kadar. Kimse sizin dış görünüşünüze veya başka bir duruma takılmıyor. Süreç tamamen şeffaf ilerliyor. Staj sürecinde sizden ne beklendiği, neler yapmanız gerektiği açıkça belirtiliyor. Sizden beklenilenler açık bir şekilde söyleniyor.

Teşekkür...

Öncelikle yazdığım birçok haberi birlikte düzenlediğimiz ve bana verdiği "haber nasıl yazılır?" sorusuna cevap niteliğindeki geri dönüşleri sebebiyle Hikmet Adal'a,

Hak odaklı haberciliğin ne olduğunu anlamama yardımcı olan Vecih Cuzdan'a, çocuk hakları ile alakalı yazdım haberlerde yardımcı olan Nalin Öztekin'e, staj sürecinin başında benden ne beklendiğini şeffaf bir şekilde belirten Murat İnceoğlu'na ve tüm bianet çalışanlarına teşekkürlerimi iletiyorum...

(EY/HA)

Karadeniz’in saklı hafızası sahneye taşındı: Karşınızda Hopaband!

Hopa ve Kemalpaşa’nın köklü kültürel birikimini, dalga seslerine karışan halk ezgilerini ve bölgenin saklı müzikal hafızasını sahneye taşımak amacıyla Hopa Belediyesi bünyesinde kurulan Hopaband, kısa sürede Karadeniz’in en heyecan verici müzik oluşumlarından biri haline geldi.

Farklı coğrafyalardan gelen, farklı hikâyelere ve yaşam deneyimlerine sahip müzisyenleri tek bir potada eriten orkestra, hem Karadeniz ritimlerini hem de Hopa’nın toplumsal hafızasında yer eden yaşanmışlıkları, unutulmaz sanatçıları ve kadim değerleri notalarla yeniden var ediyor.

Grup, ilk büyük sınavını ve gururunu Kazım Koyuncu’nun anıldığı 19 Haziran’da, İstanbul Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde yaşadı.

Hopaband'in en güzel yanlarından biri erkek müzisyenlerin çoğunlukta olduğu Karadeniz sahnesinde kadınları da görmek.

Hopaband'in müzisyenleri ile kuruluş hikâyelerinden Hopa’nın kültürel mirasına uzanan geniş bir alanda konuştuk.

"Hopa’nın hikâyesini müzikle anlatmak istiyoruz"

Hopaband nasıl kuruldu, yollarınız bu çok sesli çatının altında nasıl kesişti?

Kemal Gümrükçü: Hikâyenin kıvılcımını ben ateşleyeyim. Yaklaşık üç yıl önce eşimin tayini vesilesiyle Hopa’ya taşındım. Önce Müslüm'le yollarımız kesişti, ardından evde, sokakta birlikte müzik yapmaya başladık. Bir şeyler çalıp söylerken, onun  geniş çevresi sayesinde Yıldırım Yalçınkaya, Buket Erdoğan, Nino Çepoğlu, Irmak Kaya ve Deniz Eren Torun da bize katıldı. Bir baktık ki kocaman, rengârenk bir aile olmuşuz.

Biz bu işe tamamen Hopa merkezli bakıyoruz. Çok uzağa gitmeden, tam da bastığımız toprağın hikâyesinden yola çıktık. Repertuvarımızı hazırlarken şuna dikkat ettik: Sadece klasik Karadeniz ezgilerini seslendiren dinamik bir grup olmak bize yetmezdi. Hopa’yı, burada yaşayan insanların saklı duygularını, geçmişini ve kültürel katmanlarını anlatan eserleri cımbızla seçtik.

Bu topraklardan yetişmiş değerlerin eserlerine hayat veriyoruz. Kazım Koyuncu zaten bizim pusulamız, en önemli kırmızı çizgimiz. Bunun yanında, Nazım Hikmet’in Hopa’da geçirdiği döneme ait nefis bir şiirini de kendi ruhumuzla besteledik. Temel amacımız sadece sahneye çıkıp müzik yapmak değil Hopa’nın kolektif hafızasını geleceğe taşımak.

"Farklı köklerden gelen insanlar aynı müzikte buluştu"

Hopaband’in çok renkli bir insan mozaiği var. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Nino Çepoğlu: Ben Tiflis doğumluyum, Gürcü’yüm. Eşim Hopalı olduğu için uzun süredir Hopa’da yaşıyorum. Üniversite eğitimimi Tiflis’te tamamladım. Müziğe olan yatkınlığım aslında genlerimde var; Gürcü kültürünün o polifonik, çok sesli yapısından besleniyorum. Burada, bu pırıl pırıl gençlerle bir arada olmak ve onların müziğe olan sarsılmaz tutkusuna tanıklık etmek benim için tarif edilemez bir mutluluk.

Irmak Kaya: Ben doğrudan Hopalıyım, bu topraklarda doğup büyüdüm. Grubun en küçüğüyüm ve konservatuvarda müzik eğitimime devam ediyorum. İşin güzel tesadüfü şu; Müslüm Karabulut hocam ben henüz küçük bir çocukken bana bağlama dersi vermişti. Kemal Gümrükçü abiyle de daha önce farklı sahneleri paylaşmıştık. Yıllar sonra yollarımızın böyle profesyonel ve büyüleyici bir projede kesişmesi benim için harika bir şans oldu.

Müslüm Karabulut: Ben Hemşinliyim tüm çocukluğum, gençliğim Hopa’da geçti. Müzikle 16 yaşımda tanıştım. Arkadaşlarımızla ufak tefek mekânlarda çalarak başlayan o samimi birliktelik, zamanla olgunlaştı. Buket, Yıldırım, Kemal ve diğer tüm dostların katılımıyla bugünkü Hopaband ruhu ortaya çıktı.

Kemal Gümrükçü: Trabzon doğumluyum. Üniversite yıllarında müzik benim için profesyonel bir işe dönüştü. İzmir’de okurken sahne hayatım başladı; ardından Diyarbakır ve Hatay gibi farklı kültürel dokulara sahip şehirlerde yaşadım ve müzik yaptım. En nihayetinde Hopa’ya geldiğimde bu harika ekiple tanıştım ve kendimi bu güzel oluşumun kurucu mutfağında buldum.

Buket Erdoğan: Ben Fındıklıyım, yani köklerim tamamen bu bölgeye ait. Altı yıl önce İstanbul’un keşmekeşini bırakıp buraya, memlekete döndük. Hopaband’de ritmin kalbini tutuyorum; vurmalı çalgılar ve perküsyon bölümündeyim.

Muhammed Emin Nalkıran: Yaklaşık 10 yıldır Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde müzik öğretmenliği yapıyorum. Şu an aktif olarak Hopa Bilim Sanat Merkezi’nde görevliyim. Grupta Batı müziğinin o asil rengini, yani saksafonu üstleniyorum. Karadeniz ezgileriyle saksafonun uyumu gruba çok farklı bir hava katıyor.

"Kazım Koyuncu’nun mirası bizim pusulamız"

Karadeniz müziğinin asi ve duygusal çocuğu Kazım Koyuncu’nun anıldığı bir günde, Harbiye Açıkhava gibi ikonik bir sahnede yer almak nasıl bir histi?

Kemal Gümrükçü: Kazım Koyuncu bu coğrafyanın sadece müzisyeni değil, vicdanıdır. Onun müziğe olan samimi yaklaşımı, doğaya bakışı ve halkla kurduğu o çıkarsız bağ bizim en büyük ilham kaynağımız. Biz de onun bıraktığı o devasa mirastan besleniyoruz. Ancak bunu yaparken geçmişi aynen tekrar etmek kolaycılığına kaçmıyoruz. Kazım abinin devrimci sanat ruhuna yakışır şekilde, Hopa’nın bugününü ve yaşayan insan hikâyelerini de o müziğin içine harmanlıyoruz.

"Belediye desteği kıymetli ama biz özünde müzik emekçileriyiz"

Hopa Belediyesi’nin bu oluşuma desteği ve kurumsal ilişkileriniz nasıl ilerliyor?

Muhammed Emin Nalkıran: Hopa Belediyesi’nin bize sunduğu alan çok kıymetli. Şu an provalarımızı  Hopa kültür Sanat Evi’nde rahatça yapabiliyoruz. Ayrıca grubumuza özel, tam donanımlı bir prova stüdyosunun kurulması için de çalışmalar son hızla devam ediyor. Prova günlerindeki lojistik masraflarımız, ulaşımımız ve temel ihtiyaçlarımız belediye tarafından göğüsleniyor. Bunun yanı sıra, Türkiye genelindeki nitelikli festivallere katılımımız konusunda da kurumsal bir referans desteği sağlıyorlar.

Buket Erdoğan: Bizler her şeyden önce müzik emekçileriyiz. Evet, bir işi aşkla ve gönülden yapmak bu işin yakıtıdır ama emeğin de somut bir karşılığı olması, sürdürülebilirlik için şarttır. Biz bu projeye ruhumuzu koyduk. Şu an belediyeyle aramızda karşılıklı çok sağlıklı bir diyalog ve şeffaf bir anlayış var. Taleplerimizi, eksiklerimizi masaya rahatça yatırabiliyoruz. Bizim için önemli olan hayali vaatler değil; ayakları yere basan, samimi ve uygulanabilir adımların atılması. Şu anki zemin bize güven veriyor.

"Hopa’nın sesi dünyaya ulaşsın"

Son olarak; Hopaband’in vizyonunda, geleceğe dair planlarında neler var?

Kemal Gümrükçü: Tek bir hedefimiz var Hopa’nın o zengin, çok dilli ve çok kültürlü yapısını olabildiğince çok insana duyurmak. Buradaki müzikal cevheri görünür kılmak istiyoruz. Sadece "çağrılınca giden bir konser grubu" olmak istemiyoruz biz bu coğrafyanın yaşayan, üreten ve hikâye anlatan canlı bir organizmasıyız.

Yıldırım Yalçınkaya: Bizim için en büyük yakıt, bir arada üretebilme refleksimiz. Farklı yaş gruplarından, bambaşka kültürlerden gelen insanların aynı melodide, aynı ritimde buluşabilmesi mucizevi bir şey. Hopaband’in en büyüleyici tarafı da tam olarak bu birleştirici gücü.

Biz Hopa’nın sesini, saklı kalmış hikâyelerini ve o asil hafızasını, dünyanın neresinde olursa olsun notalarla anlatmaya, Karadeniz'in hırçın ama sevgi dolu sesini her yere taşımaya devam edeceğiz.

Hopaband kadrosu şu isimlerden oluşuyor: Kemal Gümrükçü (Vokal / Gitar), Nino Çepoğlu (Vokal), Müslüm Karabulut (Bağlama / Kajon), Buket Erdoğan (Perküsyon), Irmak Kaya (Vokal), Muhammed Emin Nalkıran (Saksafon), Deniz Eren Torun (Akordiyon) ve Yıldırım Yalçınkaya (Bass Gitar).

(EMK)

"Yapay zeka"dan nasıl bahsettiğimiz hakkında konuşmamız gerekiyor

Volga Kuşçuoğlu, Washington Üniversitesi'nden Dilbilim Profesörü Emilie M. Bender ve Kopenhag IT Üniversitesi'nden Dr. Nana Inie'nin Tech Policy Press'te yer alan yazılarını bianet okurları için Türkçeye çevirdi. 


"YZ”, dostunuz değildir. O ne akıllı bir eğitmen, ne de empati kuran bir dinleyici ya da size yardımcı olan bir asistandır. "Uydurma" olgular üretmez ve “hatalar” yapmaz. Aslında sorularınızı yanıtlamaz. Ancak bu türden insanlaştırıcı bir dil, sözde yapay zeka teknolojileriyle ilgili kamusal tartışmalara yaygın bir şekilde nüfuz etmiştir. Antropomorfik tanımlamaların sorunu, olasılıksal otomasyon sistemlerinin önemli kısıtlarını gözlerden saklama riski taşımasıdır; bu kısıtlar, bu sistemleri insan bilişinden temelden farklı kılar.

“YZ” teknolojilerini satan kişiler ve şirketler, sistemlerini insan benzeri olarak tasvir eden bir dil kullanır: “Akıl yürütme yetenekleri”, “halüsinasyon görme” ve yapay “zeka”... Medya, bu sistemlerle ilgili her türlü mülahazada kullanılan terminolojiye kadar, tartışmanın koşullarını büyük ölçüde şirketlerin belirlemesine izin vermiştir. Ancak, zeka ile tipik olarak ilişkilendirilen bir görevin en kusursuz şekilde yerine getirilmesi bile bir sistemi “zeki” yapmaz; sistemleri insan ya da insana benzer olarak çerçevelemek ise en iyi ihtimalle yanıltıcı, en kötü ihtimalle ölümcül sonuçlar doğurur.

İnsanlaştırıcı dil, insanların bu sistemleri algılama biçimini birçok düzeyde etkiliyor. Bu dil, beklentilerin altında kalması muhtemel bir sistemi abartılı bir şekilde pazarlıyor ve sistemlerin geliştirilmesinden sorumlu kişilerin, sistemin yanlış, uygunsuz ve kimi zaman ölümcül sonuçlarından sorumlu tutulmadığı bir dünya görüşü ortaya koyuyor. Bu durum, yersiz güveni, aşırı bağımlılığı ve insandışılaştırmayı teşvik ediyor.

Antropomorfizasyonun sorunlu doğası —temenniye dayalı ezberleme teknikleri— bilgisayar bilimi alanında hiçbir şekilde yeni bir eleştiri değildir. Aslında bu konu, yarım asır önce, “yapay zeka”nın hâlâ nispeten yeni bir alan olduğu 1976 yılında bilgisayar bilimcisi Drew McDermott tarafından gündeme getirilmişti:

Eğer bir araştırmacı […] programının ana döngüsüne “ANLA” [UNDERSTAND] adını verirse, (aksi kanıtlanana kadar) sadece bir önvarsayımda bulunmuş olur. Bu kişi pek çok insanı, en başta da kendini yanıltabilir. […] Bunun yerine yapması gereken, bu ana döngüye “G0034” adını vermek ve G0034’ün anlama edimini kısmen gerçekleştirdiğine kendini ya da başkalarını ikna edip edemeyeceğini görmektir. [...] Bu noktayı anladığınızda, yapay zeka araştırmacılarının kullandığı, temelde bir “dilek” niteliğindeki hatırlatıcı isimlerin pek çok eğitsel örneği akla gelir.

Sözde yapay zeka hakkında daha bilinçli kararlar verebilmek için, onu tanımlamakta kullanılan dilin hangi farklı şekillerde antropomorfize edici ve dolayısıyla yanıltıcı olduğunu fark edebilmek yararlıdır. Antropomorfizasyonun en belirgin kategorisi, sistemleri biliş veya hatta duygular açısından tanımlayan terimleri içerir. Bu kelimeler, sistemin sözde ne yaptığını anlatan fiiller (“düşünmek”, “tanımak”, “anlamak”) veya bu eylemleri ya da eylemlerin sonucunu tanımlayan isimler (“düşünce zinciri”, “akıl yürütme”, “beceriler”) olabilir. “Göz ardı etmek” gibi bilişsel hataları tanımlayan kelimeler de buraya aittir; zira bunlar, “göz ardı eden” varlığı, tersine dikkatini verebilecek bir şey olarak tanımlamaktadır. Bazı araştırmaların, insanların bu terimi, örneğin “karar destek sistemleri”, “gelişmiş istatistiksel modeller” veya hatta “makine öğrenimi” ile karşılaştırıldığında, yüksek makine yetkinliğiyle ilişkilendirdiğini gösterdiği göz önüne alındığında, “yapay zeka” teriminin kendisi bile özellikle sorunlu olabilir.

Metaforlar yararlı kestirme yollardır, ancak aynı zamanda aldatıcıdırlar; çünkü bir anlama ulaşılmış izlenimi yaratırlar. Teknik açıklamalar ortalama bir kullanıcı için anlamlı olmadığında, “yapay zeka” sistemlerinin doğru zihinsel modellerini aktarmak zordur. Ancak bu zorluk, gazetecileri ve araştırmacıları sorumluluktan kurtarmaz. Bu teknoloji hakkında konuşmak için açık ve yanıltıcı olmayan yollar bulmak hâlâ bizim görevimizdir.

İnsanlaştırıcı dil içeren metaforun yanıltıcı olduğu bir başka nokta da otomatik sistemi sürücü koltuğuna oturtarak onu kendi başına bir aktörmüş gibi ele almasıdır. Bu durum yaygındır ve sistemleri geliştiren ve kullanan kişilerin eylemlerini ve hesap verebilirliğini gizlemeye hizmet eder. Örnekler arasında “ChatGPT öğrencilere yardımcı olur…”, “model gerçekçi videolar oluşturur” veya “YZ sistemleri her yıl daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar” gibi ifadeler sayılabilir. Bunun bir varyantı ise “birlikte yazmak”, “birlikte üretmek” gibi ifadelerle modeli, kullanıcının kullandığı bir araç olarak değil, onun ortağı olarak konumlandırır.

Otomatik sistemleri iletişim eylemlerine katılanlar olarak tanımladığımızda da onları insanlaştırmış oluruz. Sisteme bir soru “sorduğunuzu”, sistemin size bir şey “söylediğini” veya “yalan söylediğini” söylerseniz, bu aslında olanları abartmak anlamına gelir. Bu kelimeler, iletişim becerisi ve niyetini, yani iletişim eylemlerini anlama yeteneğini ve iletişime karşılık verme arzusunu, ayrıca bunu belirli bir şekilde yapma seçimini ima eder. Bu etkileşimleri tanımlamak için kullandığımız dili yeniden formüle etmek, gerçekten de akıntıya karşı yüzmek gibidir; çünkü bu sistemleri satan şirketler, onları sadece iletişim kuran varlıklar olarak tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda bu yanılsamayı desteklemek için birçok tasarım seçimi de yaparlar. Sohbet arayüzünden başlayarak bu tür sistemlerin çoğunda “ben” zamirlerinin kullanılmasına kadar, bu sistemler bir konuşma partneri yanılsaması yaratacak şekilde tasarlanmıştır. Ancak aslında hiç kimsenin sorumlu olmadığı metinler üretiyorlar ve tanıdık dillerimizdeki herhangi bir dilsel faaliyete anlam yükleme konusundaki son derece insani eğilimimizi kullanıyorlar.

Bir kişi bir sohbet robotuna karşı ne kadar güçlü bir rahatlık, rahatlama, hatta bağlılık hissederse hissetsin, bu durum sohbet robotunu bir arkadaş, bir terapist veya romantik bir partner yapmaz. İnsanlar cansız nesnelere veya teknolojiye karşı dostça duygular besleyebilir, ancak bu duygular tamamen tek yönlüdür: Şüphesiz, bir çocuğun peluş oyuncağını en azından “hayali” sıfatı olmadan onun arkadaşı olarak nitelendirmeyiz. Çerçeveleme, neyi gerçek neyi gerçek dışı olarak algıladığımızı belirleyen son derece güçlü bir bilişsel araçtır. Örneğin, son zamanlarda görülen birçok “YZ” psikozu vakasını ve insanlar ile sohbet robotları arasındaki felaketle sonuçlanan “terapötik” etkileşimleri ele alalım; sanrılara yatkın kişiler için, sohbet robotlarını antropomorfize etme eğilimi daha da tehlikelidir. Romantik iletişimleri taklit eden “sohbetlerde” bu teknolojilerin sık kullanımı, daha yüksek düzeyde depresyon ve daha düşük yaşam memnuniyeti ile doğrudan ilişkilidir.

Hayali ezberleme yöntemlerinden doğru terminolojiye

“YZ” sistemlerini tanımlarken daha yüksek bir dilsel isabetlilik hedeflememiz gerektiğini savunuyoruz. Bilimsel yazılarda ve gazetecilikte, kamusal tartışmalarda ve günlük kullanımda... Bu, amaçlı bir yeniden ifadelendirme gerektirir ve ilk başta garip gelebilir. Ancak dil kullanım kalıplarının özelliği, bunları birbirimizden öğrenmemizdir; ve dünün tuhaflıkları, yeterince ısrarla kullanılırsa, dilsel ortamımızın bir parçası haline gelir.

Antropomorfik tanımlamaların yol açtığı yanlışlıklar, savunmasız nüfus grupları üzerinde orantısız bir etki yaratma eğilimindedir. 2025 tarihli bir makale, insanların “YZ” okuryazarlığı ile “YZ”ye karşı açık olma düzeyleri arasında negatif bir korelasyon olduğunu göstermektedir; insanlar “YZ”nin nasıl çalıştığı hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olurlarsa, onu kullanmak isteme olasılıkları o kadar azalmaktadır: “YZ okuryazarlığı düşük olan kişiler, YZ’yı sihirli bir şey olarak algılama ve YZ’nın yalnızca insanlara özgü özellikler gerektirir gibi görünen görevleri yerine getirmesi karşısında hayranlık duygusu yaşama olasılıkları daha yüksektir.” Biraz absürt bir şekilde, yazarlar bu bulguyu halkı “YZ” konusunda eğitmeye karşı bir argüman olarak kullanıyor; zira bunun sonucunda halkın uyum yeteneği azalacaktır. Biz, dilin insanların “YZ” okuryazarlığını artıran ve teknolojiyi kabul etme konusunda bilinçli seçimler yapmalarına yardımcı olan bir araç olduğuna inanıyoruz.

Daha bilinçli ve düşünceli bir yaklaşım, “YZ” sistemlerinden, bu sistemleri ne için kullandığımız açısından bahsetmek ve genellikle girdi ve/veya çıktıyı belirtmektir. Yani, sistemin “yetenekleri” yerine, amaçlarımıza hizmet eden işlevlerden söz etmek. Bir modelin bir şeyde “iyi” olduğunu söylemek yerine (bu, modelin becerilere sahip olduğunu ima eder), modelin “ne için iyi” olduğundan bahsedebiliriz. Modeli kim bir şey yapmak için kullanıyor ve bunu ne için kullanıyor? (VK)

Misak-ı Milli ve Kurtuluş Savaşı: Direnişin kayıp sayfaları

Sene 1888. Küçük Mustafa, elinde bir teneke parçası. Gürültü çıkararak kargaları kovalıyor. Ekini koruyor.

Ağaçta asılı bir şey fark etti. Kafeste bir kuş. Tırmandı. Uzandı. Tutunduğu dal çıtırdadı. Kırıldı. Küçük Mustafa aşağı düştü… Bayıldı mı, öldü mü? Belirsiz.

Kendimizi VII. Osman devrinde buluyoruz. Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde Antep St. Germain ile eşleşmiş. “Keşke Atletico Adana çıksaydı,” diye yakınıyor. Başrolde Ata Demirer. Deniz Göktaş tutuklanınca dut yemiş Trakya bülbülüne dönen zat.

Osmanlı Cumhuriyeti[1] tam bir alternatif tarih fantezisi. Tek sorusu var: Küçük Mustafa o gün ölseydi ne olurdu?

Gani Müjde’nin varsayımı: Kurtuluş Savaşı yaşanmıyor. Antep Fransız şehri olmuş. Türkiye defteri hiç açılmamış. Osmanlı Cumhuriyeti ise ABD mandası altında.

Senaryo tanıdık. Resmi tarihin standart paketi bu. İlkokuldan beri yükleniyor.

NATO Zirvesi’yle antiemperyalizm yine trend oldu. Köprü ABD bayrağının renkleriyle aydınlatıldı. Son dakika: Kurtuluş Savaşının adı değişiyormuş.

Küçük Mustafa ölmemiş. Sadece bayılmış. Önce Kemal, sonra Atatürk oldu. Emperyalistleri kovdu.

Kestik.

Transfermarkt: Musul

Banu Avar’ın soğuk sesini hatırlayan var mı? Sevr’i anlatırdı. Harita pul pul dökülürdü. Kürdistan. Ermenistan. Ege kıyıları Yunanistan.

Sevr yalnızca bugünkü Türkiye sınırlarını mı kurcalıyordu? Ya da Misak-ı Milli? Sevr Antlaşması: 10 Ağustos 1920. Misak-ı Milli: 28 Ocak 1920. Önce Misak-ı Milliye göz atalım.

Arap çoğunluk bölgeleri emperyalist işgal altındaydı. Misak-ı Milli yetkiyi halka verir: Plebisit ister.[2] Sevr’de öyle olmaz. Plebisit iddiası buharlaşır.[3] Yerine İngiliz-Fransız mandası gelir. Bolşeviklerin teşhir ettiği Sykes-Picot düzeni yani.[4]

Lozan Sevr’i bir paçavra gibi yırtıp atmıştır. Savaşı kaybettiğini anlayan emperyalistler barışa mecbur bırakılmıştır. Musul ve Hatay sayılmazsa, Misak-ı Milli tamamdır. Resmi tarih anlatısı özetle böyledir.

Hatay zaten sonradan halledilmiştir. Musul içinse en azından Türkiye’ye tanınan 25 yıllık petrol geliri payının Irak hükümetince ödenecek 500 bin sterlinlik toplu bir meblağa çevrilebilmesi öngörülmüştür.[5] Enflasyon falan derken bugünkü karşılığı 27,2 milyon sterlin.[6] Cristiano Ronaldo, Real Madrid’e 80 milyon sterline transfer olduğunda sene 2009’du.

Balkan ulusları ve kandırılan Araplar

Lozan, Sevr’i tutuşturdu. Ama küle çevirmedi.

Resmi tarihin Lozan anlatısı mevcut Türkiye sınırlarını referans alır. Misak-ı Milli'deki plebisit-Arap denklemini pas geçer. Araplar “zaten” bize ihanet etmiştir. Ne yaparak?

Arabistanlı Lawrence.[7] İngiliz istihbaratının en ünlü provokatörlerinden. Ne mi yaptı? Gitti, Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklandırdı. Bu anlatı, Arapların kendi kaderini tayin hakkını bir ajan filmine sıkıştırıyor.

Konu 19. yüzyıldaki Sırp, Yunan ve Bulgar bağımsızlık hareketleri olunca Fransız Devriminin milliyetçilik fikri, yerel dinamikler ve Çarlık Rusyası dâhil büyük devletlerin müdahaleleri birlikte anlatılır; hiçbiri tek başına belirleyici neden ilan edilmez.

Konu Şerif Hüseyin’in 1916’da Hicaz’da başlattığı isyana gelinceyse açıklama hazırdır: İngiliz komplosu, Arap ihaneti.[8]

Müşterek sükût-ı hayal

Şerif Hüseyin ile oğlu Faysal’ın hedefi bağımsız ve birleşik bir Arabistan’dı.[9] Ve evet, İngiltere de malum hesapla bu mücadeleyi desteklemiştir: Düşmanımın düşmanı dostumdur.

İngiliz mandasını savunmuyordu bu çizgi. Bağımsızlıkçıydı. Ki Osmanlı hâkimiyetine karşı İngiliz mandasını savunması da anlaşılır olabilirdi. Halide Edip de İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı Amerikan mandasını savunmamış mıydı?[10]

Osmanlı hâkimiyeti kırıldı. Fahreddin Paşanın direncine rağmen.[11] Ama yerini bağımsız Arap krallığı almadı. İngiliz-Fransız manda düzeni kuruldu.

Peki, Arapların tamamı istiklali emperyalist ittifaklara mı bağlamıştı?

Birinci Ankara Anlaşması

Tarih kitaplarında Güney Cephesi olarak geçer. Maraş, Urfa, Antep, Adana, Mersin, Osmaniye, Çukurova…

Askeri yük büyük ölçüde kuvacıların omuzlarındaydı. Heyet-i Temsiliye, ardından da Ankara, subay, silah ve koordinasyon sağladı. Ama sahada çarpışanlar Sütçü İmamlar, Ali Saip Beyler, Karayılanlar ve Şahin Beylerdi.[12]

Fransızları güneyden çıkaran, direnişle diplomasinin birleşmesiydi. Bunun kâğıt üzerindeki adı Ankara Anlaşmasıydı.[13]

Suriye’ye çekildiler. Ve Lübnan’a. Misak-ı Millide plebisit istenen Fransız işgal bölgelerine. Peki, Suriye’de ve Lübnan’da Fransız işgaline direnen Karayılanlar yok muydu?

İbrahim Hananu, Halep ve İdlib çevresinde savaşıyordu.[14] Lazkiye dağları Şeyh Salih el-Ali’ye emanetti.[15] Suriye Savunma Bakanı Yusuf el-Azma, Şam’a açılan kapı olan Maysalun Geçidi’nde çarpışırken şehit düştü.[16]

Fransız Suriye ve Lübnan Yüksek Komiseri General Henri Gouraud’un konvoyuna Şam-Kuneytra yolu üzerinde pusu kurdu Adham Hanjar.[17] 1921’in 23 Haziranıydı. Toprak sıcaktan tütüyordu. Sözde Şam valisi yaralandı ama Henri kurtuldu. Hanjar’ı yakalayıp Şam’da astılar.

Filmin başında Ankara Hükümeti, bilhassa İbrahim Hananu’yu ve diğer Arap direnişlerini destekliyordu. Hananu Maraş’a kadar gelmiş, silah ve mühimmat desteği bile almıştı.

Ama bu desteğin sınırını yalnız çıkar değil; Ankara’nın askeri kapasitesi, devletleşme ihtiyacı ve bölgedeki güç dengeleri çiziyordu. Dayanışma vardı ama imkânların ve taktik hesabın elverdiği kadar.

1921 Ankara Anlaşması, adı konmasa da Ankara’nın Suriye’deki Fransız manda düzeniyle uzlaşması anlamına geliyordu.[18] Sınır çizildi. Ortak güvenlik mekanizmaları kuruldu. Direnişçilere verilen destek kesilince isyanın ikmal hattı da koptu. Antiemperyalist mücadele, yeni devletin sınır ve güvenlik hesabına yenildi.

İkinci Ankara Anlaşması

Irak’ta da işgale karşı direniş vardı. İngilizlerin canı sıkkındı.

1920’nin baharında Şii dini lider Eş-Şirazi[19], “İngiliz mandasına itaat caiz değildir,” fetvası verdi. Necef, Kerbela ve Fırat havzası alev aldı.

Aynı yıl içinde Şeyh Dari el-Mahmud[19], İngiliz manda yönetiminin en önemli isimlerinden Albay Gerard Leachman’a çölde pusu kurdu. Canını aldı.

Kürdistan tarafında ise Şeyh Mahmud Berzenci[20] sahnedeydi. İngilizlere başkaldırdı. Yakalandı. Hindistan’a sürüldü. Döndü. 1922’de Süleymaniye merkezli Kürdistan Krallığı’nı ilan etti.

Aynı dönemde Ankara, Özdemir Beyi 200 kişiyle Revandiz’e gönderdi. Bradost’tan Zibar’a birçok Kürt aşireti Özdemir Bey ile dirsek temasındaydı.[21] Şeyh Mahmud ile Özdemir Bey arasında “Kürt-Türk dostluğu” ve ortak Müslümanlık vurgusuna dayanan bir işbirliği kuruldu.

Süleymaniye’deki İngiliz işbirlikçileri uzaklaştırıldı. Derbent’te İngilizler geri püskürtüldü. Berzenci’nin hareketiyle Ankara’nın Musul harekâtı aynı dağlarda, aynı düşmana karşı bir süre yan yana aktı.

İngiliz uçakları Revandiz, Ranya ve Süleymaniye hattına dağ tepe demeden bomba yağdırdı. Ankara, Özdemir Beyi sahada yalnız bıraktı.

Revandiz de Süleymaniye de düştü.

1926 Ankara Antlaşması, İngiliz mandasının açık bir hukuki tanınması değildi. Fakat Türkiye, Musul üzerindeki talebinden vazgeçerken Britanya’nın belirleyici olduğu bölgesel düzeni diplomatik olarak kabullenmiş oldu.[22]

Sınır kesinleşti. Sınır güvenliğine ilişkin ortak düzenlemeler yapıldı.

Son yerine: Modern bozkurt destanı

Nutuk eksenli bir resmi tarih inşa edildi. Kurtuluş Savaşı miti modern bir Bozkurt Destanı gibidir. Hayatta kalıp dişi bozkurt tarafından emzirilen Mustafa Kemal’dir adeta. Mitolojik bir figür gibi. Her şey onunla başlamıştır; ondan ibarettir.

Halbuki Anadolu’daki işgalci güçlere karşı direnişi ne Mustafa Kemal başlatmıştır ne de zaferin tek mimarıdır. Gördesli Makbule, Demirci Mehmet Efe, Çerkes Ethem, Tayyar Rahmiye ve niceleri vardır.[23] Başka bir yazının konusu ama düzenli orduya geçişin aynı zamanda bir iktidar mücadelesi olduğunu da not düşelim.

Sırrı Süreyya Önder haklıdır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” salt romantik bir barış söylemi değildir: Bilhassa Arap coğrafyası bakımından Misak-ı Millinin geniş ufkundan geri çekilişin formülasyonudur da.[24]

Emperyalist işgale karşı direnişi Anadolu’ya, üstelik tek bir liderin iradesine hapsetmek, en hafif tabirle tarihi çarpıtmaktır.

Anadolu’daki direniş ile Suriye, Lübnan ve Irak’taki sömürge karşıtı hareketler aynı imparatorluk sonrası coğrafyada gelişti. Dayanışma ile çıkar çatışmasının bir arada yaşandığı karmaşık ilişkileri vardı. Ankara’nın bu hareketlerle kurduğu taktik bağlar devletleşme sürecinde koptu.

İşte bu kopuş, Kurtuluş Savaşının antiemperyalist niteliğinin sınırlarını ve çelişkilerini de gösterir.

Elbette Misak-ı Millinin Arap coğrafyası için uygulanabilirliği, yani güç dengesi açısından başarı şansı, bugün için neticesini bilemeyeceğimiz bir muammadır. Ancak resmi tarih bize “zorunlu bir geri çekiliş” anlatmıyor. Bu da unutulmamalıdır.


[1] Gani Müjde’nin yönettiği 2008 yapımı alternatif tarih komedisi. 

[2] “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arab ekseriyetiyle meskûn olup […] muhasım orduların işgali altında kalan aksâmının mukadderatı, ahalisinin serbestçe beyan edecekleri ârâya tevfikan tayin edilmek lâzım geleceğinden…” 

[3] Sevr Antlaşması’nın Suriye, Mezopotamya ve Filistin’i düzenleyen 94–97. maddelerinde bu bölgelerin halkları için plebisit öngörülmez. Sınırların belirlenmesi ve mandater devletlerin seçimi “Başlıca Müttefik Devletler”e bırakılmıştır. 

[4] Karin Loevy, Sykes–Picot Antlaşması’nın Osmanlı topraklarını İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerine ayırdığını belirttikten sonra şöyle yazar: “When the Bolsheviks came to power they published the document, and on 26 November 1917 it was printed in the Manchester Guardian.” 

[5] Antlaşmanın 14. maddesi Türkiye’ye yirmi beş yıl boyunca petrol rödovanslarının yüzde 10’unu alma hakkı tanırken, antlaşmanın ayrılmaz parçası olan aynı tarihli nota teatisi bu hakkın toplu meblağa çevrilmesini düzenler: “The latter, within thirty days after the receipt of this notice, shall pay to the Turkish Government […] the sum of £500,000 sterling.” 

[6] Bank of England’ın enflasyon hesaplayıcısına göre 1926’daki 500.000 sterlin, Mayıs 2026 fiyatlarıyla 27.184.857,24 sterline eşittir. Sonuç, Birleşik Krallık’taki genel satın alma gücüne ilişkin yaklaşık bir karşılıktır. 

Ayrıca bkz: 500.000 sterlin, Britanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nın yürütülmesi için borçlanma ve kamu gelirleri yoluyla topladığı 9,5 milyar sterlinin yaklaşık 19 binde birine karşılık gelmektedir. Başbakan David Lloyd George’un Avam Kamarasındaki ifadesiyle: “The amount raised by loans and revenue for the conduct of the War runs to £9,500,000,000.” HC Deb, 3 July 1919, vol. 117, cc. 1229–30. 

[7] “This study reveals T. E. Lawrence’s strategic role as an indispensable intelligence broker within a decentralized network structure.

[8] M. Talha Çiçek, Şerif Hüseyin İsyanı’nın bütün Araplara mal edilerek bir “Arap ihaneti” anlatısına dönüştürülmesini erken Cumhuriyet dönemi ders kitapları üzerinden inceler: “Bu bağlamda Araplar da halifeyi arkadan vurmakla itham edilmişlerdir.” M. Talha Çiçek, “Erken Cumhuriyet Dönemi Ders Kitapları Çerçevesinde Türk Ulus Kimliği İnşası ve ‘Arap İhaneti’”, 

[9] “Şerif Hüseyin, Torosların güneyinde kalan topraklarda Büyük Arap Krallığı ya da Arap Devletleri Federasyonu kurulmasını talep etmişti. […] Faysal […] Arap yarımadasını bütün olarak talep etmişti.” 

[10] “Biz İstanbul’da […] geçici bir Amerikan mandasını ‘ehven-i şer’ olarak görüyoruz. […] Yabancı devletlerin […] rekabetini uzaklaştıracak tek devlet Avrupa dışında kuvvetli bir ülke olabilir.”

[11] “Hükümet […] teslim emrini tebliğ gayesiyle Medine’ye gönderdi. […] Fahreddin Paşa, ‘Eğer beni zorla alırsanız mezarla birlikte kendimi uçuracağım,’ diyordu.”

[12] Sütçü İmam: “Sütçü İmam, Maraş Millî Mücadelesinin başlamasına sebep olan Uzunoluk Olayı’nın kahramanıdır.” 

Ali Saip Bey: “Ali Saip Bey, Fransız yardım güçleri gelmeden şehri tamamen ele geçirmek için 4 Mart’ta emrindeki güçlere taarruz emri verdi.” 

Karayılan: “Geri çekilen Fransız kuvvetleri, Karayılan çetesiyle karşılaşınca büyük zayiat aldı.”

Şahin Bey: “Şahin Bey, karargâhını Kilis’in Acar köyünde kurmuş, Kilis-Antep yolundaki Elmalı Köprüsü üzerinde Fransızlarla savaşırken 29 Mart 1920’de şehit düşmüştür.” 

[13] “20 Ekim 1921 tarihinde TBMM Hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Anlaşması […]. Mondros Mütarekesi’nden sonra […] işgal edilen toprakların boşaltılmasını […] ve Türkiye-Suriye sınırını belirleyen bu anlaşma […].”

[14] “Fransızların kovulması için halk örgütlenerek direniş başlatmıştır. Direnişin başında […] İbrahim Hananu vardır.”

“Fransızların Antep ve Halep civarında Membiç ve İdlib’te faaliyet gösteren […] İbrahim Hananu’nun grubundan bazılarını ele geçirdiği belirtilmiştir.”

[15] “Meyselûn Muharebesi’nden sonra Fransızlara karşı direniş […] Şeyh Salih el-Ali önderliğinde Lazkiye civarında devam etmiş[tir].”

[16] “[Yusuf Azma,] Fransız ilerleyişini durdurmak için siperlere mayın döşemeyi planlamıştı ama patlamaları başlatamadan komuta merkezinde öldürüldü.”

[17] “1921 Haziran’ında, aralarında Adham Hanjar’ın da bulunduğu Haşimi yanlısı gerillalar, Kuneytra yakınlarında General Gouraud’ya başarısız bir suikast girişiminde bulundu.”

[18] “Fransa ile Ankara Hükûmeti arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Anlaşması […] Türkiye-Suriye sınırını çizmiş ve azınlık haklarını belirlemiştir.”

[19] “Iraklıların haklarını istemeleri görevleridir; İngilizler onların bu hakları elde etmesini engellerse savunma gücüne başvurmak caizdir.”

[20] “İngiltere’nin politikalarına uyum sağlamayarak farklı hedefler peşinde koşan Şeyh Mahmud Berzenci, 1922 yılı Eylül ayında Süleymaniye’de kendisini ‘Kürdistan Kralı’ ilan etmiştir.”

[21] “Özdemir Bey […] 22 Haziran 1922’de Revandiz’e ulaştı.” “Bölgedeki diğer bazı Kürt aşiretleri de İngilizlere karşı direniş için kendisine destek verdiler.”

[22] “Ankara Antlaşması ile […] Musul Vilayeti İngilizlerin mandası altındaki Irak’a bırakılmış, Türkiye-Irak sınırı […] Brüksel Hattı’na göre kesin bir şekilde saptanmış[tır].”

[23] Gördesli Makbule: “En ön saflarda vuruşmaktan geri durmamıştır. Düşmanlara baskınlar düzenlemiş, cephaneliklerine el koymuş […] hiçbir durumda pes etmemiştir.”

Demirci Mehmet Efe: “Taarruzlar sırasında dağlık alandan faydalanan Demirci Efe kumandasındaki milisler başarılı bir savunma yapmıştır.” 

Çerkes Ethem: “Komutasındaki Kuvay-ı Seyyare, gerek Düzce, Adapazarı, Yozgat ayaklanmalarının bastırılmasında, gerek işgalci Yunan kuvvetlerine karşı savaşta çok önemli yararlılıklar gösterdi.” 

Tayyar Rahmiye: “‘Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da siz erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?’ […] Tayyar Rahmiye, karargâhın alındığını göremeden şehit düşmüştür.” 

[24] Önder’in iddiası, sözün İzmir İktisat Kongresi’nde söylendiği değil; temsil ettiği siyasetin, “Birinci Lozan’dan İkinci Lozan’a geçerken” orada formüle edildiğidir. Sözün belgelenebilen ilk kullanımı 20 Nisan 1931 tarihli seçim beyannamesidir. Burada peşine düştüğümüz şey cümlenin kriminal takibi değil, bilhassa Arap coğrafyası bakımından Misak-ı Millî’nin geniş ufkundan geri çekiliş siyasetinin nasıl kurulduğudur.

https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=17576

(ADK/NÖ)

Kurallı Türkiye Partisi

Umberto Eco’nun Sıfır Sayı kitabı ile Arthur Schopenhauer’in Haklı Çıkma Sanatı kitaplarını okuyup memleketin gündemine çok uygun pırıl pırıl bir fikir geldi aklıma. Gündem hazır, kitle akışkan, kafalar yeteri kadar karışıkken yapılabilecek en iyi planı yaptım ve parti kurmaya karar verdim. Partimizin adı Kurallı Türkiye Partisi. Neden? Çünkü tek bir amacımız var, o da kuralın niteliğinden bağımsız olarak herkese uygulanması. Bu kadar!

Örnek mi istediniz? Derhal! Misal Anayasada “Basın hürdür, sansür edilemez” yazıyor. Ama mevcut kanunlar ve uygulamada kimi sansüre benzer hareketler de var. Bizim iktidarımızda eğer sansür yapılacaksa tüm muhataplara eşit olarak uygulanacak. Yani “biz iktidar olunca sansür kalkacak” demiyoruz. Sansürse sansür olacak, ama herkese eşit olacak. 

Hadi basın yayın işlerine varmayalım, daha günlük hayata gelelim. İktidarımızda kaldırıma park etmek yasaksa herkese yasak olacak. Kaldırımlar otopark olacaksa da herkese eşit muamele edilecek. Ama yok, kaldırıma araba park edilmesin, park edilemesin diye konulan dubaları ezip vidasını yerinden çıkarana kadar kanırtılmasın diyorsak yani kural buysa o arabayı hop diye kapıp götüreceğiz. Efendim dörtlüleri yaktık, dükkana girmiştim, hemen gelecektim falan yok. Araba doğru garaja çekilecek. Sürücüsü de bir süre kaldırımda yürüyecek. 

Diyelim ki yine bir salgın başladı ve toplanmak yasaklandı. O yasak da herkese eşit uygulanacak. “Biz toplanınca virüsler mesaiye ara veriyor, siz toplanınca fazla mesai yapıyor”, denilmeyecek. 

Memlekette en çok kullanılan iki kelime “asgari” ve “ücret” olduğu için bu konuya da değinmek iyi olabilir. Asgari ücretin niteliğinden, tutarından, bir insanın neyine yaradığından bağımsız olarak eğer asgari ücretle çalışıyorsan o asgari ücreti kesin olarak alacaksın. Yani bankaya yatan ücretin bir kısmını elden iade etmek yok. Bunu yapan tespit edildiğinde de yapılacak iş belli. İktidarımız usulsüzlükten para kazanma derdinde olmadığından yaptırımlar daha berrak olacak. Mesela işçisine asgari ücret vermediği tespit edilen patronu işçisiyle yer değiştireceğiz. Bu kadar basit. 

Hakkında en çok konuşulanlardan biri milletvekillerinin maaşları, Meclis lokantasında kavurmanın kaç para olduğu, emekli milletvekillerinin ne yediği ne içtiği olduğu için basitçe bu meseleyi de çözeceğiz. Milletvekillerine kaçıncı dönemleri olduğuna bakılmaksızın mesleğe yeni başlayan öğretmen maaşı verilecek. Türkiye’deki herkes ya milletvekilleri gibi sağlık hizmeti alacak ya da milletvekilleri herkes gibi sağlık hizmeti alacak. Milletvekilliği atipik bir kamu hizmeti olsa da meslek kodu olmadığı için emeklilik de söz konusu olmayacak. Dönemini bitiren önceden ne yapıyorsa onu yapmaya devam edecek. 

Hep sıkıntılı konulardan konuşmaya gerek yok. İktidarımızda gıda meselesini de hızlıca çözeceğiz. Koca bir bakanlık oturup kalkıp zeytinyağından elma suyu, lahmacundan kanatlı unsur, sucuktan birazcık at çıktı falan diye liste yayınlayıp durmayacak. Lahmacunlara birazcık tavuk kanadı eklenebilecekse her yerde herkesin yediğine eklenecek, değilse o lahmacunu, sucuğu, zeytinyağını artık aklınıza ne gelirse yapanlar ile yiyenler yer değiştirecek. Oldu bitti. 

Yine bu aralar en çok konuşulan başlıklardan biri de “yasadışı bahis”. Ne kadar saçma değil mi? Bütün bahisler ya yasaldır ya değildir. Adı üstünde yani bahis bu! Yazı tura atsak ondan da vergi mi alınacak? Olmaz böyle tutarsızlık. İktidarımızda tüm bahisler ve aslı esası bahis olan tüm faaliyetler serbest olacak. Yasadışı bahis operasyonu maliyeti de bir kalemde bitecek. 

Buraya kadar verdiğim örnekleri herkes istediği kadar çoğaltabilir. Ha bu arada “insan evladının ne yapacağı belli olmaz, böyle dersin ama koltuğu görünce sen de başlarsın kıvırmaya” diyecek olanlara da müjdemi vereyim. Parti tüzüğümüze “kendini imha” maddesi ekleyip yapay zeka destekli sistem inşa edeceğiz. Bu sistem kural ihlali tespit ettiği anda otomatik olarak devreye girip partiyi feshedecek. İşte bu kadar basit!  

(ÖE/NÖ)

Bir kuşağın iç sesi: Ahmet Telli

Bazı şairler okunmaz; yaşanır. Ahmet Telli, bizim kuşağımız için böyle bir şairdi. Onun dizeleri yalnızca kitap sayfalarında değildi; arkadaş sohbetlerinde, üniversite kantinlerinde, yasaklı yılların tedirginliğinde, ilk aşklarda, ilk ayrılıklarda ve en çok da gecenin ilerleyen saatlerinde insanın kendi kendine yaptığı konuşmalarda vardı.

Biz, Ahmet Telli’yi yalnızca okuyanlardan değildik; onunla büyüyenlerdik.

Yetmişli ve seksenli yılların gençliği, yalnızca siyasal kırılmaların değil, büyük hayallerin ve büyük hayal kırıklıklarının da kuşağıydı. Bir yanımız meydanlarda, bir yanımız kütüphanelerdeydi. Bir elimiz geleceğe uzanırken öteki elimiz kaybettiklerimizi yokluyordu. Ahmet Telli, tam da o aralıkta konuştu bize. Ne slogana sığdı ne de yalnızca aşka. Onun şiiri, aşkı memleket kadar ağır; memleketi de insan kalbi kadar kırılgan anlatmayı başardı.

Bu yüzden Ahmet Telli’yi okumak yalnızca şiir okumak değildi; biraz memleket, biraz aşk, biraz yenilgi, biraz da direnme biçimi öğrenmekti.

Şiirin büyük damarlarından beslendi. Nâzım Hikmet’in geniş ufku, Ahmed Arif’in toprağa sinmiş sesi, Attilâ İlhan’ın kentli melankolisi; dünya şiirinden Pablo Neruda’nın insana yaslanan sıcaklığı, Federico García Lorca’nın lirik trajedisi ve Yannis Ritsos’un direnen yalnızlığı, onun şiir evreninde uzaktan da olsa hissedilir. Ama Ahmet Telli hiçbir zaman bu büyük seslerin gölgesinde kalmadı. Etkilendiği şiiri taklit etmedi; kendi acısından, kendi ülkesinden ve kendi zamanından yeni bir ses kurdu. Çünkü gerçek şair, aldığı sesi değil, dönüştürdüğü sesi bırakır ardında.

Belki de bu yüzden her şiirin doğduğu yer kalptir.

Ve doğduğu kalbin maktulüdür her şiir.

Şair, en çok kendi yüreğinden eksilerek çoğalır. Okurun eline ulaşan her dize, önce onun içinde kopmuş bir fırtınanın, susturulmuş bir çığlığın, gizlenmiş bir yaranın izidir. Şiir, biraz da bunun için ölümsüzdür; çünkü onu yazan, her defasında kendinden bir parçayı geride bırakır.

İnsan yaş aldıkça anlıyor ki kırılmak yalnızca bir duygu değildir; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir biçimidir. Çocukken düşerek, gençken hayallerimizle, olgunlukta ise hatıralarımızla kırılırız. Yine de hayata dört elle sarılarak ayakta kalmaya çalışırız. Çünkü:

Kırılınca çalışan tek nesnedir kalp bu evrende.

Ne garip bir adalettir bu… Cam kırılır ve susar. Taş kırılır, parçalanır. Ağaç kırılır, kurur. Ama kalp kırıldığında susmaz; daha çok çalışır. Daha çok hatırlar. Daha çok acır. Belki de şiir tam burada başlar: Kalbin yükünü hafifletmek için değil, onu duyulur kılmak için.

Ahmet Telli’nin şiirine bugün dönüp baktığımda Yangın Yılları, Su Çürüdü ve Belki Yine Gelirim yalnızca kitap adları değildir artık. Onlar, bizim gençliğimizin takvimidir. Bir dönemin umutları, hayal kırıklıkları, sürgünleri, dostlukları ve inadına yaşama arzusu o sayfalarda mühürlenmiştir. Şair, bazen yalnızca kitap yazmaz; bir kuşağın hafızasını ciltler.

Belki de bu yüzden onun ardından konuşurken aklıma önce şiirleri değil, şiirlerinin bıraktığı insanlar geliyor. Çünkü büyük şairler yalnızca dizeleriyle değil, dizelerinin değiştirdiği hayatlarla yaşarlar.

Ahmet Telli’nin şiirlerindeki insan çoğu zaman kaybetmiştir ama teslim olmamıştır. Yenilmiştir ama yenilgiyi onurundan eksiltmemiştir. Onun şiirini yıllar sonra bile diri tutan şey de budur: Modası geçmeyen bir estetik değil, eskimeyen bir insanlık hâli.

“Şairler ölmez.” demek kolaydır. Oysa gerçek bundan daha ağırdır. Şairler ölür fakat bıraktıkları kelimeler yaşamaya devam eder. Bir gün hiç tanımadığınız bir genç, eski bir kitabın arasında onun birkaç dizesine rastlar; kendini bulur, yalnız olmadığını hisseder. İşte ölüm, tam o anda biraz daha geri çekilir.

Belki insanın dünyadaki en büyük arzusu unutulmamak değil, bir başkasının kalbinde yankılanabilmektir. Ahmet Telli bunu başardı.

Bugün aramızdan yalnızca bir şair uğurlanmıyor. Gençliğimizin iç sesi, itirazlarımızın dili ve incinmiş yanlarımızın tanığı uğurlanıyor. Geriye dizeler kalıyor. Ve o dizelerin arasında hâlâ genç kalan bir kuşağın kalp atışları… Çünkü bazı şairler yalnızca kendi çağlarını anlatmaz. Bazı şairler, bir kuşağın vicdanı olarak yaşamaya devam eder.

(YSE/NÖ)

Kurye Merve’nin ardından: Ayrımcılığı ve güvencesizliği düşünmek

9 Temmuz 2026 gece geç saatlerde İstanbul Beylikdüzü Marmara Park mevkiinde, E-5 karayolu üzerinde ölümle sonuçlanan kaza süsü verilmiş bir iş cinayeti meydana geldi. Fiyuu (Tıkla Gelsin) platformu bünyesinde çalışan 40 yaşındaki moto kurye Merve Yılmazelli, motosikletiyle seyir halindeyken, otobanda makas atarak yarışan bir aracın arkadan çarpması sonucu ağır yaralandı. Kazaya sebebiyet veren sürücü olay yerinden kaçarken, ambulansla Medicana Hastanesi’ne kaldırılan Yılmazelli yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak yaşamını yitirdi.

Görgü tanıklarının ifadelerine göre, kazanın gerçekleştiği dakikalarda arkadan gelen iki lüks aracın makas atarak yarıştığı ve bu araçlardan birinin Yılmazelli’nin motosikletine arkadan hızla çarptığı belirtiliyor. Ana akım medyanın üçüncü sayfa sütunlarında sıradan bir “trafik kazası” ya da “maganda dehşeti” olarak geçiştirilmeye çalışılsa da arka planında çok daha yapısal bir sömürü rejimini barındırıyor.

Merve Yılmazelli’nin kaybı; trans kadınların kurumsal istihdam alanlarından dışlanarak hayatta kalmak adına en tehlikeli iş kollarına sığınmak zorunda bırakılması ile güvencesiz platform kapitalizminin dayattığı algoritmik hız baskısının ortak sonucudur. Sınıfsal sömürü ile toplumsal cinsiyet kimliğine yönelik dışlama mekanizmalarının üst üste bindiği bu tablo, olayı basit bir asayiş vakası ya da kişisel bir trajedi olmaktan çıkarıp tam anlamıyla “kesişimsel bir iş cinayeti” haline getiriyor.

Yaşama tutunmanın iki tekeri: Merve’nin portresi ve “gizli işçilik”

Merve’nin hikayesini anlamak için, onun neden o saatte E-5 karayolunda iki teker üzerinde olduğunu doğru bir sosyolojik zemine oturtmak gerekir. Bugün Türkiye’de trans kadınlar, muhafazakârlaşan toplumsal yapı ve kurumsal ayrımcılık nedeniyle sistemli bir şekilde nispeten güvenceli istihdam alanlarının (ofislerin, fabrikaların, mağazaların) dışına itiliyor. Bu dışlanma, transları tarihsel olarak seks işçiliği, eğlence sektörü ya da kayıt dışı/güvencesiz hizmet işleri gibi dar, riskli ve sömürüye açık getto ekonomilerinde hayatta kalmaya zorluyor.

Son yıllarda ise sadece geçinebilmek için trans kadınların da tıpkı diğer güvencesiz toplumsal kesimler gibi platform ekonomisine yöneldiği görülüyor. Elimizde transların kuryeliğe yönelim oranlarına dair kitlesel veya kesin bir istatistik olmasa da, Merve’nin yaşam mücadelesi bu yeni güvencesizlik dalgasını ve trans kadınların iki teker üzerinde var olma çabasını bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor.

Platformlar, “kendi işinin patronu olmak”, “esnek saatlerde çalışmak” gibi parlak pazarlama sloganlarıyla bu dışlanmış, güvencesiz bırakılmış kitleleri bünyesine çekerek bir “sığınak” veya “kaçış alanı” illüzyonu yaratıyor. Oysa bu parlak ambalajın arkasında; hiçbir iş güvencesi olmayan, ihbar ve kıdem tazminatından mahrum, kaza yaptığında kaderiyle baş başa bırakılan “gizli bir işçilik” yatıyor. Merve, kimseye boyun eğmemek için bu zorlu yolu seçmişti.

Merve çalışma arkadaşlarının anlatımıyla, “iki tekerin hakkını veren”, çok iyi motor kullanan ve uzun yıllardır bu mesleğin tozunu yutmuş usta bir kuryeydi. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen her zaman güler yüzlü, paylaşımcı ve dayanışmacı karakteriyle depoların, mola yerlerinin sevilen yüzüydü. Ailesinin onu kimliği nedeniyle reddetmesine, toplumsal hayatta karşısına çıkarılan tüm duvarlara karşı tek başına inanılmaz bir dirençle mücadele ediyordu. Öyle ki, geçmiş yıllarda Beylikdüzü’nde, derme çatma bir barakada yaşamak zorunda kaldığı o en zorlu, en soğuk günlerde bile yaşama tutunmaktan, ekmeğini kazanmaktan vazgeçmemişti.

Merve Yılmazelli’nin karşı karşıya kaldığı bu zorlu yaşam ve çalışma döngüsü, bireysel tercihlerden ziyade yapısal sınırların bir sonucuydu. Kendisini çalışırken aldığı risklerle karşı karşıya bırakan bu genel tablo, platform kapitalizminin ve güvencesiz çalışma şartlarının emekçiler üzerinde yarattığı korumasızlığın doğrudan bir yansımasıdır.

Yasın hiyerarşisi ve “Kimsesizler Mezarlığı” tehdidi

Merve’nin vefatının hemen ardından başlayan süreç, aile bağları kopuk olan veya resmi kayıtlardaki durumlar nedeniyle yasal prosedürlerin tıkandığı hassas vakalarda karşılaşılan zorlukları bir kez daha gündeme getirdi.

Kazanın ertesi günü, yani 10 Temmuz’da Kurye Haber olayı Instagram hesabından duyurarak kamuoyunu ve kurye gruplarını harekete geçirdi. Merve’nin çalışma arkadaşları ailesine ulaşmak için seferber oldu. Ortaya çıkan gerçek üzüntü vericiydi: Merve, trans kimliği nedeniyle uzun süredir biyolojik ailesiyle görüşmüyordu. 11 Temmuz’da Kurye Hakları Derneği, durumun vahametini görerek İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne acil bir başvuru yaptı.

Başvuru metninde şu vurgu yer alıyordu:

“Merve Yılmazel’in iş arkadaşlarından ve sahadan edindiğimiz bilgilere göre, kendisi trans kadın kimliğine sahip olup uzun süredir ailesiyle görüşmemektedir. Gelen güncel bilgiler, ailesinin cenazeyi teslim almayacağı yönündedir... Cenazenin yasal prosedürler dahilinde kimsesizler mezarlığına gömülmesi riskiyle karşı karşıyayız.”

Judith Butler’ın o sorusu, yaşanan bu belirsizlik sürecinde kurumsal ve toplumsal bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor: “Kimin hayatı yas tutulabilir niteliktedir?” Merve’nin vefatının ardından, ailenin karakola gidip ifade vermesine rağmen cenazenin Adli Tıp Kurumu’ndan hemen teslim alınmaması, yasal prosedürlerin yavaş ilerlemesi sürecin akıbeti konusunda kamuoyunda ciddi bir endişe yarattı. Günlerce resmi kurumlarda bekleyen bu yasal süreç, cenazenin kimsesizler mezarlığına defnedilme riskini gündeme getirerek, hak savunucularını ve meslek örgütlerini kurumsal inisiyatif almaya iten temel eşik oldu.

Yaşanabilecek olası tıkanıklıkların önüne geçilmesi noktasında, mesleki dayanışmanın ve sivil toplum koordinasyonunun birleştirici gücü belirleyici oldu. Kurye Hakları Derneği ve Motorlu Kurye İşçileri Derneği hızlıca inisiyatif alarak, Merve’nin yalnız olmadığını ve gerekirse tüm defin prosedürlerini üstlenebileceklerini ilgili makamlara bildirdi.

LGBTİ+ örgütleri, insan hakları savunucuları ve hukukçularla kurulan iletişim ağları, resmi kurumlardaki yasal süreçlerin takibinde ve bilgi akışının sağlanmasında kolaylaştırıcı bir işlev gördü. Bu koordinasyon sayesinde bürokratik aşamalar yakından takip edilirken, yürütülen girişimler neticesinde Merve’nin amcasının 12 Temmuz’da cenazeyi Adli Tıp Kurumu’ndan teslim aldığı öğrenildi. Yılmazelli, ailesinin de katılımıyla Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Sosyal medyadaki ayrımcılığa karşı sınıf dayanışması

Merve’nin vefatının ardından sosyal medyada paylaşılan haberlerin altına gelen bazı ayrımcı yorumlar, kurye camiası içinde dikkat çekici bir dayanışma refleksini tetikledi. Erkek egemen bir demografik yapıya sahip olan ve kendi içinde de çeşitli önyargıları barındıran kuryelik mesleğinde, bu vaka vesilesiyle ayrımcı yaklaşımların tamamen ortadan kalktığını söylemek elbette gerçekçi olmayacaktır. Ancak Merve’nin kaybı karşısında, özellikle onu yakından tanıyan iş arkadaşlarının sosyal medyadaki olumsuz yorumlara karşı gösterdiği sahiplenici tutum, sınıf dayanışmasını ve ayrımcılığa karşı tepkiyi göstermesi açısından önemli bir örnek oluşturdu.

Kuryelerin önemli bir kısmı, paylaşımların altına gelen az sayıda dışlayıcı ifadelere karşı durarak Merve’nin her gün kendileriyle aynı koşullarda emek veren bir meslektaşları olduğunu vurguladı. Sektördeki yapısal önyargıların ve kültürel engellerin varlığına rağmen, yollardaki ortak riskler ve benzer çalışma şartları, bu süreçte mesleki bir sahiplenmeyi beraberinde getirdi. Merve’nin cinsiyet kimliğinden ziyade, aynı koşullarda çalışan bir kurye olduğu gerçeği, kuryelerin bu üzücü olayda dayanışma göstermesini sağlayan temel zemin oldu.

Bir temas, 215 lira ve “yüksek kazanç” mitinin gerçekliği

Merve’nin toprağa verilmesinin ardından, kuryelerin aile yakınlarıyla kurduğu temaslar, toplumsal normlar ile bireysel varoluş mücadeleleri arasındaki mesafeyi gösteren hazin bir tabloyu ortaya koydu. Aile üyelerinin, Merve’nin ‘Yaşam tarzını benimsemediklerini, ona doğruyu yanlışı anlattıklarını ama bu hayatı onun seçtiğini’ ifade ettiler. Bu durumun kendisi toplumsal desteğin yetersizliğini ve güvencesiz koşullarda yaşayan trans kadınların karşılaştığı derin yalnızlaşmayı bir kez daha gözler önüne seriyor.

Bu temaslar esnasında edinilen en somut ve düşündürücü bilgi ise Merve’nin cebinden çıkan 215 lira oldu. Ailenin, zorlu trafik ve çalışma koşullarında iki teker üzerinde emek veren Merve’den geriye kalan bu son miktarı bir ibadethaneye bağışladığını belirtmesi, olayın sınıfsal boyutunu daha da derinleştiriyor.

Merve’nin cebinden çıkan o 215 lira, aslında ana akım medyada ve şirket PR faaliyetlerinde sıkça parlatılan, kuryelerin ayda 150-200 bin TL kazandığına dair manipülatif ve gerçek dışı iddialara verilmiş en acı, en çıplak yanıttır. Kamuoyuna sunulan bu lüks kazanç illüzyonu, platform kapitalizminin yapısal sömürüsünü gizleyen en büyük perdedir. Sektörün dayattığı “esnaf kurye” modeli, işçilere “kendi işinin patronu olma” vaadi sunarken; aslında tüm operasyonel riskleri, yakıt maliyetlerini, araç kredilerini, muhasebe masraflarını, Bağ-Kur primlerini ve bakım giderlerini tamamen işçinin sırtına yüklemektedir.

Bugün sahadaki binlerce kurye, medyada üretilen bu pembe tabloların aksine, tıpkı Merve gibi cebinde çok az nakitle günü kapatmakta, ödenemeyen senetler ve ağır borç yükleri altında hayatta kalmaya çalışmaktadır. “Girişimci” kılıflı bu gizli işçilik rejiminde, cirodan geriye kalan net gelir asgari standartların bile altına düşerken, işçiler platform kapitalizminin borç ve hız girdabında güvencesizce dönüp durmaktadır.

Merve’den geriye kalan o 215 lira, asfaltta her gün borç sarmalı ve ölüm riski altında verilen o görünmeyen mesleki mücadelenin en somut kanıtı olarak hafızalarda kalacaktır.

Hukuki süreç ve sahadan delil toplama çabaları

Merve Yılmazelli’nin ölümüne yol açan kazaya dair hukuki sürecin etkin bir şekilde yürütülmesi, kuryelerin ve ilgili derneklerin öncelikli gündem maddelerinden biri haline geldi. Davanın seyrini etkileyecek somut kanıtlara ulaşabilmek adına kuryeler, kendi aralarında kurdukları bir iletişim ağı üzerinden koordineli bir çalışma başlattı.

Kazanın yaşandığı andan itibaren sahadaki kuryelerin ortak çabasıyla, kaza anına ve sonrasına dair çeşitli dijital materyaller ve tanıklıklar güvence altına alınmaya başlandı. Soruşturmanın selameti ve firari failin adalet önüne çıkarılması amacıyla detayları şimdilik hukuki makamlarla sınırlı tutulacak olan bu kanıtlar, olası bir cezasızlık riskine karşı en güçlü dayanak niteliğindedir.

Ailenin hukuki süreçte nasıl bir yol izleyeceği henüz netleşmemiş olsa da meslek örgütleri ve kuryeler, olayın aydınlatılması için delil toplama girişimlerini sürdürüyor. Bu kapsamda, kaza bölgesini gören kameralara ve olası tanıklara ulaşılması hedefleniyor.

Yaşanan bu süreç, moto kuryelik sektöründe kişisel imkanlarla kullanılan kask kameralarının işlevini de yeniden tartışmaya açıyor. Kask kameraları, dijital çağda sadece bireysel kayıt araçları olmanın ötesinde, denetimsizliğin ve cezasızlık riskinin yüksek olduğu mobil çalışma alanlarında hayati birer İş Sağlığı ve Güvenliği (İSİG) ekipmanı niteliği taşımaktadır. Merve’nin davasında da görüldüğü üzere, bu kayıtlar olası iş cinayetlerinde maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından kritik birer delil niteliğindedir.

Silivri’de ortak anma ve mesleki dayanışma

Merve Yılmazelli’nin kaybı karşısında oluşan mesleki bağ, 15 Temmuz 2026 tarihinde düzenlenen bir anma programı ve adalet sürüşüyle görünürlük kazandı. Kurye Hakları Derneği, Motorlu Kurye İşçileri Derneği, KASK-DER, Kask Meclisi, TEHİS ve Yılmazelli’nin yakın arkadaşlarının katılımıyla dijital platformlarda kurulan ortak koordinasyon ağı, bu anma programının organizasyonunu üstlendi. 14 Temmuz’da yapılan çağrının ardından, 15 Temmuz günü Beylikdüzü Güzelyurt’ta bir araya gelen kuryeler, motorlarına “Kurye Merve için adalet” ve “Merve Yılmazelli’yi unutmayacağız” afişleri asarak Merve’nin mezarının bulunduğu Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’na doğru bir konvoy oluşturdular.

🏳️‍⚧️ Kuryelerden, iş cinayetinde yaşamını yitiren trans kurye Merve Yılmazelli için anma

🗣️ “Herkesin iyi ve güzel hatırladığı bir arkadaşımızdı. Yöneliminden ötürü hayatta bizden belki daha da fazla mücadele etmek zorunda kaldı.”

🎥 / @kurye_haber https://t.co/tQrjODXEaV pic.twitter.com/mMqk2LOxNN

— bianet (@bianet_org) July 16, 2026

Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’na ulaşıldığında kuryeler, mesleklerinin en temel koruyucu ekipmanı olan kasklarını çıkararak Yılmazelli’nin mezarının etrafına yerleştirdiler. Mezarın etrafında oluşturulan bu kask çemberi; sahada karşı karşıya kalınan risklere, güvencesiz çalışma koşullarına ve yalnızlaştırmasına karşı işçilerin birbirine duyduğu mesleki saygıyı ve sahiplenme iradesini gösteren güçlü bir sembol haline geldi.

Anma programı kapsamında, TEHİS (Turizm, Eğlence ve Hizmet İşçileri Sendikası) Başkanı Kubilay Çelik ve Kurye Hakları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Güç tarafından mezar başında yapılan ortak basın açıklamasında şu vurgular öne çıktı:

“Merve, hayatın önüne çıkardığı tüm zorluklara, yönelimi nedeniyle maruz kaldığı tüm engellere rağmen pes etmedi. Yöneliminden ötürü hayatta bizden belki daha da fazla mücadele etmek zorunda kaldı.  Kimseye boyun eğmedi; rızkını, ekmeğini iki teker üzerinde, kazanmayı seçti... Merve bu yollarda kaybettiğimiz ne ilk ne de son arkadaşımız. Kurye Hakları Derneği verilerine göre son 5 yılda en az 265, bu yılın ise henüz ilk 6 ayında en az 22 moto kurye çalışırken hayatını kaybetti. Bizler istatistik değiliz; bizler insanız, emekçiyiz!”

Kuryelerden, iş cinayetinde yaşamını yitiren trans kurye Merve Yılmazelli için anma
Kuryelerden, iş cinayetinde yaşamını yitiren trans kurye Merve Yılmazelli için anma
16 Temmuz 2026

Adalet ve güvenceli çalışma mücadelesi

Silivri Çanta Yeni Mezarlığı’nda gerçekleştirilen anma programı sona ermiş olsa da Merve Yılmazelli dosyasının hukuki ve toplumsal takibi, meslek örgütleri ile sendikalar için yeni bir hukuki mücadele sürecinin başlangıcıdır. Kazaya sebebiyet veren lüks otomobilin sürücüsünün hâlâ firari olması ve akıbetine dair belirsizliğin sürmesi, yollarda çalışan binlerce moto kuryenin can güvenliği açısından adli süreçlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermektedir. Sorumluların yargı önüne çıkarılması, sahada korumasız bir şekilde çalışan tüm kuryelerin yaşam hakkını savunmanın ve cezasızlık riskinin önüne geçmenin temel şartıdır.

Bu doğrultuda Yılmazelli davası, sıradan bir trafik kazası soruşturmasının ötesinde anlamlar taşımaktadır. Platform kapitalizminin esnek ve güvencesiz çalışma şartlarına karşı yürütülen bu süreç, özünde yapısal bir İSİG davasıdır. Aynı zamanda, toplumsal önyargılar nedeniyle güvenceli istihdam imkanları kısıtlanan trans kadınların çalışma hayatında karşılaştığı risklere dikkat çekmesi bakımından da temel bir insan hakları ve insani değer mücadelesidir.

Kurye meslek örgütleri, sendikalar ve İHD, soruşturmanın tüm yönleriyle aydınlatılması ve yasal hakların korunması adına hukuki sürecin sonuna kadar takipçisi olacaklarını ilan etmişlerdir. Sahadaki moto kuryelerin kendi koordinasyon ağları üzerinden topladığı video kayıtları, tanıklıklar ve hukuki deliller, bu takibin en somut dayanağı olacaktır.

Merve Yılmazelli için yükselen adalet talebi, iki teker üzerinde rızkını arayan tüm platform çalışanlarının daha güvenli, güvenceli ve insani koşullarda çalışma hakkı mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak kalmaya devam edecektir. (MÇ/TY)

Neden hata yapmaktan bu kadar korkuyoruz?

Aramızda hiç hata yapmayan yoktur herhalde. Üstelik bazen aynı hatayı defalarca yapıyor, aynı duvara tekrar tekrar tosluyoruz. Peki, kendimizi yargılamadan o hatayı kabul etmeyi, onları anlamayı deniyor muyuz hiç? Kendimizi hırpalamaktan başka neler yapıyoruz?

Bir hata yaptığımızda onu anlamaya çalışmak yerine çoğu zaman kendimizi suçlamayı seçiyoruz. Zihnimizde pişmanlıklar dönüp duruyor: 

“Keşke yapmasaydım. Keşke öyle söylemeseydim. Keşke olmasaydı...” 

Oysa kendimizi tanımamızı sağlayan şeylerin başında yine o hatalar geliyor. Belki de kusursuz olmaya çalışmak yerine, hata yapmanın da hayatımızın bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. 

İşte Hiç Hata Yapmayan Kız, bir çocuğun gözünden mükemmeliyetçiliği sorgulayan sıcacık bir hikâyeyle bize bu konuda rehberlik ediyor. Mark Pett ve Gary Rubinstein’in yazıp resimlediği kitap, bizleri hatalarımıza dair düşündürüyor. 

Kitabın kahramanı Betül, hiç hata yapmamış olmanın gururunu taşıyan bir çocuk. Yaptığı ödevden tutun da giydiği çoraba kadar her şeyin kusursuz olması için özel bir çaba sarf ediyor. Öyle ki hata yaparım kaygısıyla buz patenine bile binmiyor. Fakat bir gün her şeyi değiştiren bir olay yaşıyor. Yapacağı bir hokkabazlık gösterisinde işler hiç de planladığı gibi gitmiyor. Böylece o âna kadar kusursuzluk üzerine kurduğu dünyası sarsılıyor. Ve bu sarsılma anı Betül'ün kendini yeniden keşfetmesinin önünü açıyor.  Çünkü bazen yolumuzu açan şey, hata yapmamak değil, hatalarımıza bakmak ve yeniden ayağa kalkmayı öğrenmek oluyor.  

Hiç Hata Yapmayan Kız - Mark Pett, Gary Rubinstein (Resimleyen Mark Pett) (Çeviren Meltem Özdemir) (Sayfa 32)

Hiç Hata Yapmayan Kız, yalnızca çocukların okuyacağı bir kitap değil. Kitap yetişkinleri de “hata” kavramını sorgulamaya davet ediyor ve hata yapmanın hayatın en insani taraflarından biri olduğunun altını çiziyor.  

Hatalarımıza da şefkatle yaklaşmanın yolunu açan kitap, satır aralarında bize şu mesajı da veriyor:  Hata yapmak utanılacak bir durum değil. Aksine, kendimizi bulmanın, anlamanın ve hayata kaldığımız yerden devam etmenin bir yolu…

Belki de hatalarımız üzerine düşünerek hem kendimize hem de çocuklara şefkatle yaklaşmanın başka bir yolu vardır ve bu da çocuk kitaplarından geçiyordur. 

Her daim eşlikçiniz, çocuk kitapları olsun… 

(GE/NÖ)

Buğday, nan, laco katkatı

Ekmek yapmak mesele değildi sanki! Asıl olan, ekmeklik buğdayı bundan on bin yıl evvel doğada kendiliğinden yetişiyor iken akıl edip de evcilleştirmekti belki de!

Diyarbakır'a çok uzak değil, kırk dakika, hepi topu 60 kilometre mesafede kuzeybatıdaki ilçesi Ergani yakınlarındaki, Kürtçede "Kot ê ber çem", Türkçede ise birebir Türkçeleştirilerek "Çayönü" adının yakıştırıldığı, arkeolojideki adı da "Hilar" olan yerleşkenin kadim sakinleridir o buğdayı her yıl yeniden üreterek biz fanilere armağan eden.

Hem sade buğday mı? Değil tabii ki; arpa, nohut ve mercimeği de. Koyun, keçi, at ve domuzu da ehlileştiren yine aynı tarihlere not düşüren onlar.

Yetmezmiş gibi ilk olarak topluluk içinde yaşama kültürünü, yani köy yerleşkesini hayata geçiren de onlar.

Yakınlarındaki bakır yataklarından, bakır madeninden ilk mutfak araç gereçlerini akıl edip yapanlar, yani bakırı da ilk işleyenler yine onlar.

Daha fazlasını merak eden, hazır şehre gelmişken Suriçi, İçkale'ye gidip o döneme ait buluntuların teşhir edildiği Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'ni gezip görebilir.

Mevzu uzun, biz ana hikâyeden sapmayıp yine "nan"a, yani ekmeğe gelelim. Batılı arkeologların adına "Einkorn" dedikleri buğdayla başlıyor bizim boğazlar meselesinin ekmekle başlayan doygunluk hâli.

Malum, "Einkorn" adıyla anılan kızıl buğdayın İngilizcesi. Bizde şimdilerde adına "siyez" de denilen buğdayın atası Einkorn. Siyez, Hititlerdeki "Ziz"den türetilmiş. Kaplıca anlamına da geliyor(muş). E, tevekkeli Hilar Arkeo-Ören Yeri'nin hemen yanı başında, dünyada sağlık açısından 2. sırada olduğu literatüre giren şehrin ilçesi Çermik, kadim Aberna'nın kükürtlü şifalı kaplıcası olduğu da yabana atılmamalı.

Peki, bu kadar buğday, ekmek, tarih, kültür deyip de sahip çıkamayıp kendi ürününe yabancılaşma meselesine sahi niye girdik ki!

Nazım şiirinde demişti ya:

"Ve insanlar,

ah benim insanlarım

Yalanla besliyorlar sizi!

Hâlbuki açsınız,

Etle, ekmekle beslenmeye

muhtaçsınız…"

Hadi şiirin dizelerini bir yana bırakalım da size bu buğday, ekmek mevzuunu boş yere yazmadım elbette.

Yakın günlerde iki güzelliğe tanık oldu şehir. Biri hayli büyüktü ve gelecek vaat eden bir projenin adeta işaret fişeğiydi; hazırlığı da epeydir sürüyordu. İkincisi ise hayli mütevazıydı; şehrin eski Suriçi'nin bir ara sokağında yitip gitmiş eski bir kültürün yeniden şehrin gündemine taşınmasıydı. Ama ikisi de o kadim buğdayın hikmetine dairdi ve hak teslimiyetine de tabii ki ihtiyacı vardı.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bir "Halk Ekmek Fabrikası" açtı. Günde 100 bin ekmek üretme hedefiyle 40 bin ekmek üretmekle işe başladılar. Ve 210 gramlık ekmeği on liraya satarak. Bu temel gıdası ekmek olan yoksulluğa sahiden önemli bir dayanışma emeği. Takdir etmek, kutlamak gerek.

Ve kadim Suriçi'nin batı yakasının Urfakapısı'na yakın Lalebey Mahallesi'ndeki Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi'nin arka kapısının hemen karşısında geçmişi 160 yıla dayanan bir fırın var. Adı Sinek Fırını. Namıdiğer Lalebey Fırını. 1864 yazıyor camında. Mahallenin nüfusu eskiye göre hayli azalmış olsa da! Direniyor işte mahalle fırını.

Şimdilerde şehrin artık unutulmaya yüz tutmuş bir ekmek çeşidini öylesine bir şekilde gündeme taşıdı ki sosyal medya üzerinden dillere destan. Fırının önünde şehrin birçok yerinden gelenlerin oluşturduğu kuyruklar oluşuyor.

25 yıl evvel DİTAV Diyarbakır olarak uygulamalı bir "Diyarbakır Mutfağı" kitabı yapmıştık. Anılan tarihten bu yana kitap birkaç baskı yaptı. O kitabın hamur işleri bölümünde "Laco Katkatı" adında bir ekmek çeşidi de kayıt altına alınmıştı.

"Lac", Kürtçenin Zazaki lehçesinde "erkek çocuk, oğul" anlamına gelir. Ve Zazalar erkek çocuğa çok kıymet verir ve adeta el üstünde tutarlar. E, Diyarbakır'da fırıncıların büyük çoğunluğunun da Zazalardan oluştuğu bilindiğinden işte yağlı ve birkaç işlemden geçen bu kıtır ekmek çeşidine de "Laco Katkatı" adının verilmesi anlaşılıyor.

İşte yakın günlerde bizim mahalle fırını Laco Katkatı yağlı ekmeğiyle hem mahallesine hem de şehre merhaba ederek farklı şekilde şehrin gündemine taşınmış oldu.

Malum, bizim buralarda konuğu yemeğe davet ettiklerinde "Gel ekmeğimizi ye." derler. Hele siz de bu ekmeklerle güne bir merhaba edin bakalım…

(ŞD/NÖ)

Kos'tan bir mektup: Kardeşim Yılmaz'a

Kardeşim Yılmaz,

Sana bir mektup yazmak istiyorum.

Her yaz Bodrum’dan kalkan feribotla Kos’a indiğini görüyorum: Sadece kırk dakika, kafanda bir liste ile… Asklepion, çınar ağacı, kale, üç plaj, bir gün batımı, yirmi kadar fotoğraf ve yemek! Hepsini görmek istiyorsun. Ve sorun tam da orada, Yılmaz; programında değil, “hepsine yetişmek” düşüncesinde.

Seyahat ederken insanları iki türe ayırırım. Biri, her şeyi görmeye çalışır; yeri bir listedeki kutucuk gibi işaretler, tanımaya vakit bulamadan tüketir. Öteki, bir taşın üstüne oturur ve denizin derinliklerine bakar; orada ne olduğunu öğrenmek için değil, kendi içinde ne olduğunu öğrenmek için. İkincisi, eve daha az fotoğrafla ama daha çok kendisiyle döner. Bari birkaç gün için ikincisi olmanı istiyorum.

Sana, seyahat rehberlerinde bulacağından daha radikal bir öneri sunacağım. Bir plaj sahiplen. Mülkiyet anlamında değil; hepimizde olan o düşünceyle, ayak bastığımız için bir şeyi fethettiğimizi sanma anlamında değil. Bundan daha eski bir şey kastediyorum: Ziyaret ettiğimiz yerleri saymayı öğrenmeden önce bildiğimiz bir şey. Bir plaj seç, sadece bir tane, ve ona zamanını ver; sana kalan zamanı değil. Sabah git, akşam git, suyun rengi aynı gün içinde nasıl değiştiğini görecek kadar kal. Bir kez ziyaret ettiğin yer bir görüntüdür. Sahiplendiğin yer ise bir ilişki hâline gelir.

Aklımda, bir dağın tepesinde, bir kulübede yaşayan bir bilge var. O dağı fethetmez. Ona bakar, birkaç fidanını sular, taşları toplar; dağ da ona karşılık gölge, su, sessizlik verir. Varlığıyla hak etmediği hiçbir şeyi almaz. Sanırım sana ada için söylemek istediğim de bu. Adayı, fethedermiş gibi değil, ona bakar gibi sev.

Yıllar önce okuduğum ve beni hiç bırakmayan bir şeyi hatırlıyorum. İnsan her şeye karşı açgözlüdür, her şeyin tadını çıkarmak ister ve hepsine yetişemediği için kendini tüketir. Mutlu olan, azla yetinmeyi öğrenendir; tutumluluktan değil, azda daha temiz bir doyum bulduğu için. Bunu tatiller için yazmamışlardı. Hayat için yazmışlardı. Ama tatiller, hayatın küçük bir modelidir; o kadar küçük ki bütün hatalarımız orada apaçık görülür.

Yere sözle değil de başka bir şekilde konuşmanın bir yolu daha var. Dans ettiğinde, ruhunun söylemek istediğini toprağa yazarsın. Çeviriye gerek yok, altyazıya gerek yok. Adanın bir plajında yapılan bir dans, gün batımıyla çekilmiş yirmi fotoğraftan daha çok şey söyler nerede olduğun hakkında. Kos ile Bodrum, kabul etmek istemesek de aynı sesleri paylaşır. Dans etmek için kimse pasaport sormadı.

Sana “özgürlük” kelimesi hakkında bir şey söylemek istiyorum; çünkü içinde çoğu zaman unuttuğumuz bir şey barındırdığını düşünüyorum. Bazıları Yunancadaki bu kelimenin “gelmek” fiiliyle kökten bağlantılı olduğunu söyler; sanki kendi sınırlarına gelmek anlamına gelir, kimsenin sana yol çizmediği yere gitmek gibi. Sınırların yokluğudur bu! Kendi sınırlarını kendinin koyması demektir; piyasanın, korkunun ya da alışkanlığın koymasına karşı. Her yaz listelerin ardından koşan insanları gördüğümde bunu düşünüyorum. Özgür değiller, sadece efendi değiştirdiler.

Özgürlükten bahsederken kimi düşündüğümü biliyor musun, Yılmaz? Nâzım Hikmet’i. Kendi ülkesinin hapishanelerinde on yıldan fazla zaman geçirdi ve sonra İstanbul’u bir daha görmeden, ondan uzakta, Moskova’da öldü. Ama şiirleri acıyla dolmadı. Yoksunluğun içinde hayatı daha derinden sevmeyi öğrendi; iktidar onu tehdit ederken insana inanmayı, halkların sınırlarla bölünmek yerine ekmeklerini paylaştığı bir dünyayı hayal etmeyi öğrendi. Biz Yunanlılar onu o kadar çok sevdik ki bestelettik: Loizos, Mikroutsikos… Sanki kendi şairimizmiş gibi. Türkiye’nin şairiydi ama Ege’nin iki yakasında da insanlar onun sesinde kendilerinden bir şey buldu. Çeviriye ihtiyaç duymadan, Yunanca ve Türkçe, ikimize de aynı şeyi hissettirdi.

Ve şimdi en zor kısmı… Bence en özgür insan, çok şey bilen değil; sorgulayan, kendi başına düşünen, hiçbir iktidara, hiçbir piyasaya, çağının hazır hiçbir düşüncesine kör bir şekilde teslim olmayandır. Bunu siyaset için söylemiyorum. Senin tatilin için söylüyorum.

Çünkü her şeyi görmeye çalışan turist, hiçbir şeyi sorgulamayan biridir sadece. Piyasanın çizdiği yolu izler, hiç sorgulamadan. “Neden?” diye sormaz. “Kendisi ne istiyor?” diye sormaz. Yer, ona hiç dokunmadan önünden geçer; açık bir avucun parmakları arasından süzülen su gibi.

Senden daha az şey görmeni istemiyorum. Senden istediğim, bir kez olsun, amaçsız, listesiz, orada olduğunu kimseye kanıtlama ihtiyacı duymadan bir yerde durman. Bir plaj sahiplen. Sebepsiz dans et. Bu yolculuktan gerçekten ne istediğini, turizm sektörüne sormadan önce kendine sor.

Ada gelecek yıl da burada olacak, Yılmaz. Asıl soru: Türkiye’ye döndüğünde giden adamla aynı insan mı olacaksın, yoksa ondan biraz daha fazlası mı?

Arkadaşın, Panayotis

(PP/NÖ)

Soykırımlara soykırım denmesinden evvel…

Coğrafyanın kadim halklarına yönelik olarak 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilen soykırımda insanları çöle sürüp orada susuzluktan veya önceden zehirlenmiş sular içirerek öldürmek başlıca yöntemdi. Alman İmparatorluğu’nun sömürgeleştirdiği Güneybatı Afrika’daki Herero ve Nama’ların kolonyalistlere haklı isyanı sonucunda tahminî sayısı 75 bin ile 100 bin arasında olan yerli katledilecekti.

Bu tip durumlarda “soykırım” ifadesinin kullanılmaya başlaması 1948 yılını bulsa da geçen asrın ve günümüzün soykırımlarının atası olarak Namibya soykırımı lanetini sürdürüyor.

Ne de olsa Almanya hükümeti 2021 yılında yerel halka yönelik soykırımı kabul edip Namibya’dan ve kurban ailelerinden af dilemiş olsa da tazminat ödemeyi reddetti. Zamanın şirin dışişleri bakanı Heiko Maas keşke daha fazlasını yapabilseydi!

Yıllar sürmüş pazarlıklardan sonra Almanya etik ve siyasî sorumluluğu üstlenip uzak diyarın gelişmesine yardımcı olmak ve altyapı projelerine katkıda bulunmak üzere 30 yılda ödenecek 1,1 milyar Euro taahhüt etti. Almanya bu ödemeleri gönüllü kalkınma yardımı olarak tanımladı ve hukuki bir tazminat zorunluluğu bulunmadığının altını çizdi. 

İşte tam da bu bağlamda, mevzubahis desteğin ne kadar absürt dinamiklere yol açtığını gözümüze sokan manidar bir belgesel karşımıza çıkıyor.

2026 Almanya, Namibya ortak yapımı 114 dakikalık Bu arada Namibyada (Meanwhile in Namibia) adlı, kara mizah yüklü ironik belgesel Almanya’dan gelen paraların nasıl çarçur edilebildiğini, kolonyalist mantalitenin halen nasıl capcanlı kalabildiğini, temizlenmesi zor lekelere rağmen ırkçılığın fütursuzca yaşanabildiğini resmen teşhir ediyor. 

Film Visions du Réel’e iştirak ettikten sonra Münih Uluslararası Belgesel Festivali’nde yönetmenine VICTORIA DOK deutsch Wettbewerb ödülünü kazandırdı; yakında gene Münih’te, Filmkunstwochen kapsamında seyirciyle tekrar buluşacak.

Mevzuya daha yeni nüfuz etmiş Hamburg’lu genç sinemacı, yönetmen, fotoğraf direktörü, kurgucu ve prodüktör Jonas Spriestersbach projeye balıklama daldıktan sonra, tarafsızlığını mümkün olduğunca koruyarak karşısında arzıendam eden dramatik olduğu kadar evlere şenlik hadiseleri sabırla belgeliyor, yorumu ise neredeyse tamamıyla seyirciye bırakıyor. İnsan günümüzde yaşandığına inanmakta zorlandığı birçok sahnede tecrübeli sinemacı Ulrich Seidl hinliğini teninde hissediyor desem mübalağa sayılmaz.

Hafıza daha silinmemişken…

Ekonomik destek projesinin filmde teferruatlı biçimde afişe edilen kısmı, aslında belirgin bir sefalet içinde yaşayıp derin bir geçim derdinde olan yerli halkın fazlasıyla fuzuli bir kültürel parodiye alet edilmesi. Hangi akla hizmetse, coğrafyanın kadim halkları temsilcilerinden beklenen icraat Avrupalı sömürgecilerin bölgeyle temasından önceki yaşam tarzında geleneksel köyler inşa etmeleri ve çoktan unutulmuş geleneksel kıyafetlere bürünerek, Nuh Nebi’den kalma alet edevat kullanmak suretiyle mazinin âdetlerini canlandırmaları. 

Üstelik soykırımı hafızalarında muhafaza eden yerlilere kimliklerini arama, hatırlama ve bulma çabası olarak lanse edilen projeyi kendi cüzi imkânlarıyla başlattıktan sonra Almanya tarafından kendilerine taahhüt edilen ödemelerin neleri, ne zaman kompanse edebileceği meçhul. 

Projeyi yürüten Almanya’lı genç çalışanların akıllarını fazla çalıştırmadan üstlendikleri sorumluluk hakkında en ufak bir şüpheleri yok gibi görünüyor. Dışarıdan bakıldığı zaman tamamıyla mantıksız gelen faaliyeti idare ederken özgüvenlerine de diyecek yok. Verilen emirleri sorgulamayan, sadece “dâhiyane” projenin muvaffak olabilmesi için ellerinden geleni yapan hevesli gençler onlar. 

Benzer bir akıl tutulması bağlamında, bir zamanların sömürgesini ziyarete gelmiş nostaljik Almanya’lı turistlerin bir hayvanat bahçesinde bulunuyormuşçasına yabancılık çektikleri çakma geleneksel köy ziyaretleri sırasındaki davranışları fazlasıyla hazin. Sudan çıkmış balık şaşkınlıklarının yanı sıra, sakarlık ve beceriksizlikleri, durumu kurtarmaya çalışırken işgüzarlıkları görülmeye değer. Varsayımları ve önyargıları yetmezmiş gibi, küçümseyici bakışları, acıma yüklü tavırları ve utanmadan, hatta farkında olmadan dışa vurdukları ırkçılıkları inanılması güç seviyelerde. Kendilerini üstün ırktan saydıklarına ve tüm gezegen sathında ödün vermeden, diledikleri biçimde doludizgin varolma salahiyetini kendilerinde gördüklerine şüphe yok (yoksa kapitalizm hepimizi mi böyle yaptı?).

Görünen köy kılavuz istemez

Kolonyalizmin şokunu atlatamamış bir coğrafyayla karşı karşıyayız. Belgeselde bariz ırkçılık ve aşağılama dışında sömürge döneminin şiddetinin önemsizleştirilmeye çalışıldığını da görüyoruz. Tepeden bakan, mağrur, kibirli ifadeleri aynı manaya gelse de, günümüzde halen kendini aşamamış, hipnotize edilmiş kadar dar görüşlü filmin beyaz kahramanlarını tarif etmeye kâfi gelmiyor. 

Suçluluk duygularını bertaraf etmeye çalışırken (Almanya’nın günümüz İsrail devletini  koşulsuz desteklemesi gibi) icraatlarını ellerine yüzlerine bulaştırdıkları muhakkak. 

Yönetmenin kolaylıkla duygudaşlık kurabildiği, bilhassa taşralı Almanyalılar’ı varlığı ve kamerasıyla hiç rahatsız etmediği kesin; oysa ağızlarından çıkan saçma sapan laflar hakkında “yanlış” deyip mütemadiyen ağızlarına tıkması mümkündü.  

Avrupalı bir beyaz, hatta Alman olarak Namibyalılar hakkında belgesel çekmeye ne kadar hakkı olduğunu sorgulayacak kadar da düşünceli ve hassas sinemacıya hürmet duymak bence yerinde olur. 

Sonuçta insanlar arasında koşulsuz eşitliğe inanan biri olmasına rağmen, eşitsizliklere daima mazeret bulmaya endekslenmiş bir kültürde yetişmiş bir zat. 

Filminin ister istemez insanın ağzında acı bir tat bırakan ironik unsurlar barındırdığını, bunun provokatif bulunabileceğini biliyor ve kurgunun son safhalarında kara mizah dozunu azaltmaya çalıştığını söylüyor. Muvaffak olduğu bir şey varsa o da tarafsızlığını mümkün olduğunca koruyarak, yorumu seyirciye bırakmak üzere milliyetçi film kahramanlarının kendilerini serbestçe rezil etmelerini sağlamak oldu diyebilirim.

Fazla hazırlıklı olmadan atıldığı, hiç beklemediği anda prodüktörlüğünü bile üstlenmek zorunda kaldığı maceradan alnının akıyla çıktığı ve istikbalinin parlak olacağını söylemek yanlış olmaz.

(RL/NÖ)

Fikrin sorumluluğu

1900'lü yılların ortalarında dünya genelinde demokrasiyle yönetilen ülkelerin sayısı oldukça azdı. Bugün ise 193 Birleşmiş Milletler üyesinden birçoğu, hükümetlerini düzenli seçimler yoluyla belirliyor. Demokrasi, son yüzyılın trendi hâline geldi; çok revaçta, çok havalı! Oy kullanma, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, basın ve ifade özgürlüğü, dernek ve sendika kurma… Bayılıyoruz demokrasiye! Ancak bu demokrasilerin ne kadar düzgün işletildiği hâlâ büyük tartışma konusu olurken, biz bu yazıda demokrasinin bize sunduğu düşünce ve ifade özgürlüğünü ve bu özgürlüğü nasıl kullandığımızı irdeleyeceğiz.

James Bond'un Spectre filminde M, "Öldürme lisansı, öldürmeme lisansıdır." der. Öldürme yetkisi yalnızca bir özgürlük değil, aynı zamanda bir güçtür; asıl değer, bu gücü ne zaman, nasıl kullanacağını ve belki de hiç kullanmamayı seçme bilincindedir. Benzer şekilde ifade özgürlüğü de sadece bir şeyi söyleme hakkı değildir; gerçek değer, fikirlerimizi sorumlulukla paylaşmak ve bazen paylaşmamak bilincindedir. Peki, demokrasinin en değerli hediyelerinden biri olan düşünce ve ifade özgürlüğünün getirdiği sorumluluğun farkında mıyız? Günümüzde sosyal medyanın mikrofon etkisiyle herkes fikirlerini kolayca paylaşabiliyor. Bu serbestlik, günlük hayatımıza da yansıyor; tartışmalarımızı, sohbetlerimizi ve algılarımızı şekillendiriyor. Ancak birçok kişi, fikirlerine karşı çıkıldığında "Bu da benim fikrim." veya "Zevkler ve renkler tartışılmaz." gibi söylemlerle, bilgisi sınırlı ve altyapısı zayıf fikirlerinin sorumluluğunu almaktan kaçıyor. Peki, fikirler ve onların değerlendirilmesi gerçekten bu kadar öznel mi?

Eskiden haberleri televizyon, gazete ya da radyo aracılığıyla alanında uzman gazeteciler veya akademisyenlerden alırken, bugün gündem hakkında en çok takip edilen yorumlar çoğu zaman yetkinliği belirsiz influencer, YouTuber ve Twitch yayıncılarından geliyor. Sosyal medyadaki bir paylaşım, saatler içinde milyonlara ulaşabiliyor. Bu yayıncıların fikirleri çoğunlukla kolay anlaşılır ve hızlıca destekçi bulmayı sağlayacak nitelikte olsa da genellikle basit akıl yürütmelerden oluşuyor. Peki, binlere hatta milyonlara seslenirken gerçekten yeterli bilgi birikimine sahipler mi? Spider-Man filminde söylendiği gibi, "Büyük güç, büyük sorumluluk gerektirir." Biz bu gücün sorumluluğunu gerçekten alıyor muyuz, yoksa "Bu da benim fikrim." diyerek ifade özgürlüğüne mi sığınıyoruz? Elbette, sadece fikirlerini paylaşıyor olmaları onları suçlu yapmaz; ancak bu durum, bizim de ortaya çıkan etkileri sorgulama ve değerlendirme sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Sosyal medya, yetkinliği belirsiz kullanıcılar aracılığıyla sayısız yanlış bilginin hızla yayılmasına olanak tanıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Soroush Vosoughi ve ekibinin araştırmasına göre yalan haberler, gerçek haberlere göre %70 daha fazla retweet ediliyor ve bir gerçek haberin 1.500 kişiye ulaşması, yalan bir haberin aynı sayıya ulaşmasından 6 kat daha uzun sürüyor. Yanlış bilgilerin yanı sıra yüzeysel ve popülist fikirler de hem takipçi toplamak hem de ilgi çekmek amacıyla radikal ve keskin bir dille hızla yayılıyor. Bu yeterince temellendirilmemiş popülist paylaşımlar, günümüzde totaliter eğilimler, ayrımcılık, nefret söylemleri ve manipülatif ideolojilerin yayılmasına ve insanların zihninde kök salmasına zemin hazırlayabiliyor. Üstelik bu paylaşımlar iyi kurgulandığında dezenformasyon yoluyla toplumları ciddi şekilde manipüle edebiliyor. Unutmamak gerekir ki bilgi, insanın en temel ve en büyük eğitmenidir; aldığımız ve tükettiğimiz bilgi yanlış veya kalitesizse toplum olarak biz de körelmeye mahkûmuz.

Günümüzde, özellikle ülkemizde, yeniden trend olan bir kavram liyakat. Herkes "Liyakat şart." diyor; peki, biz kendi fikirlerimizi paylaşırken ne kadar liyakat sahibiyiz? Evet, diyebilirsiniz ki: "Bir fikir beyan edeceğim, her cümlemden önce literatür taraması mı yapmam lazım?" Hayır, tabii ki gerek yok. Ancak fikrinizin niteliği ve bu fikri nasıl ürettiğiniz, sizin değerinizin bir ölçüsü olarak muhakkak değerlendirilecektir. Altyapısız veya yanlış bilgilere dayanarak ürettiğiniz fikir, karşınızdaki insan için ne kadar değerli olur ve sizi nasıl yansıtır? Bir fikri ifade etmeden önce, neyi ne kadar bildiğimizi ve bu fikrin ne kadar sağlam bir altyapıya sahip olduğunu sorgulama sorumluluğunu almak, kendimize ve topluma ne katkı sağlar?

Bugün tükettiğimiz ve yaydığımız bilginin doğruluğunu ve kaynağının güvenilirliğini sorgulamak yine bize düşüyor. Dezenformatif veya provokatif kaynaklarla karşılaştığımızda sergileyebileceğimiz en bilinçli tavır, çevremizle bu kaynakların tehlikelerini paylaşmak ve toplumsal bilinç oluşturmaktır; çünkü toplumsal bilinç ancak bireylerin farkındalığıyla gelişir. Hızla gelişen medya çağında yanlış, popülist ve manipülatif bilgi paylaşımının yol açtığı karmaşanın yatışıp bu araçların toplumsal fayda sağladığı günleri görüp göremeyeceğimizi zaman gösterecek. Özel hayatımızda veya sosyal medya paylaşımlarımızda sorumluluk almak ise atabileceğimiz en somut ve etkili adım. İfade özgürlüğü yalnızca bir hak değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Bu özgürlüğü kullanırken fikirlerimizi sağlam temeller üzerine kurmalı, bilgimizi sorgulamalı ve paylaşmadan önce sorumluluğumuzu göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü fikirler, bir toplumun niteliğini belirler ve her ses, bir sorumluluk taşır.

(BA/NÖ)

Ahmet Telli şiirindeki romantik öznenin anlamı

Yetmişlerde yazılan şiirin özelliği eylemi öncelemesi bu yüzden de didaktizme düşebilen bir şiir olması ve özneyi sorunlu bulunabilecek biçimde romantikleştirmesi, kahramanlaştırmasıdır. Bu yüzden “1970’lerde yayınlanan pek çok şiir (bir kuşağın ürünleri) son kertede bir eylem ve kahraman eğretilemesi bağlamında” üretilmiştir.1

Bu şiirlerde özne şairin kendisidir ve biz merkezine özne olarak onu alır. Buradaki romantizm toplumsal mücadeleye bireysel özellikler kazandırırken bir yandan da şiirde olay ve olguları ele alışta duygusal olanı öne çıkarır. Mücadele özneler ve onların kurdukları izleksel ilişkiler üstünden sertliğinden kurtularak daha da insanileşir ve duygusal olanla bütünleşir.

12 Eylül’ün birey üstündeki kalıcı travmatik etkilerine bağlı olarak şair/ler yazdıkları şiiri “iç dökmenin (itirafın) motifleriyle” doldururken bireyliklerine de başka bir boyut ve düzey kazandırdılar. İç dökmeyi yazanı merkezine alan ve eleştirel olabilen bir geçmiş değerlendirmesi ve bugün önerisi haline getirdiler.2 Bu durum şairin lirizminin açıklamalarından da biridir. Her anlamda kişisel olan 12 Eylül’ü yaşamış şairi de yazdıklarında öne çıkarmış bugünü dışlayarak yetmişlerden gelen ‘biz’in sevgiliden sonra asıl ve tek romantik öznesi yapmıştır ve “biz”in bir örgütleyicisi varsa o da şairden başkası değildir. 

Hayat dediğimiz şeyin bireysel/toplumsal  trajedi ve travmalardan oluşuyor olması ancak böyle bir hayatın yaşanabilmesi aynı hayatın öne çıkan öznelerinin romantikleştirilmesi sorun gibi dursa da bireysel olanın kendini her zaman buna açması mümkündür. Şairlerin bireyliği içinde olay ve olguları ele alış biçimi bu romantikliği arttıran başka bir şeydir.

Bunun en iyi örneğini Ahmet Telli’nin kişiliğinde ve şiirlerinde buluruz. Ahmet Telli’nin altmışlardan bugüne gelen şiir serüveninde hem kendi  hem de ortak geçmiş üstünden solla kimi zaman olumlu kimi zaman eleştirel hatta red temelli kurduğu ilişki daha çok vicdanın ve başka duygudeğerlerinin temellendirdiği naif daha çok romantik bulunabilecek insaniliği içerir. Ahmet Telli’nin şiiri sol şairin altmışlardan bugüne her anlamda geçirdiği dönüşümler kadar bağlandıklarına ve bağ kurduklarına ilişkin iz ve belirtilerle doludur. Yazdığı şiiri özgünleştiren de romantizm ve onun kişisel dilidir. Dünyanın ve orda yaşanmakta olanların sertliği ve aşırılığı karşısında bu romantizm kuşkusuz şairlerin tercih edeceği bir yol ya da seçenek olabilir. 

Şairin sol mücadeleyi serüven devrimci sempatizanı serüvenci olarak tanımlaması da romantizmle ilgilidir. Burada şiirin öznesini kahramanlaştırmasını ve hikâyeyi söylence haline getirmesini sorun olarak görebiliriz. Ama geçmiş ve bugün karşısında hem yaşama hem de bu uğurda mücadele etme konusunda  örnek öznelere her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Bu yüzden şairin şiiirini bunun üstüne inşa etmesi sorunlu bulunabilecek yanlarına rağmen kendine ve yazdığı şiire dönük politik ilgi oluşturmuş ve bu onun şiirinin özgün yanı haline gelmiştir. 

Aynı dönemde 12 Mart ve 12 Eylül’ün yaşandığını sempatizan çoğu şairin tutuklanıp işkence gördüğünü ve hapishaneye düştüğünü unutmayalım. Ahmet Telli özellikle “Su Çürüdü”de (1982) kendi hapishane süreçlerini ele alırken umutla direnen romantik özne konusunda etkileyici bir profil de ortaya çıkarır. Bu tartışma “Arkadaşlık Günleriydi” (2023) ile birlikte  insanilik temelinde daha kapsamlı kişisel bir geçmiş değerlendirmesine dönüşür. Buysa bir ucuyla bugün karşısında geçmiş üstünden otoritelerin ve iktidarların dışında ve karşısında insani ama devrimci bir çıkış yolu aramak gibi bir tavrı baştan sahiplenir. Bu  bugün karşısında çoğu ölen ve öldürülen arkadaşlar karşısında geçmişi özlemek kadar çıkış yolu aramayı da içerir. 

Bu yüzden de önceki şiirlerinde izleri olsa da “Arkadaşlık Günleriydi” kitabı izlek olarak bu döneme onun insaniliğini hatırlamaya ve değerlendirmeye yönelerek önceki şiirlerinden ayrılır.3 Bu kitabın daha çok olumlu anlamda bir geçmiş ama ondan çok romantikleştirilmiş bir mücadele yılları değerlendirmesi ve anması olduğunu da söyleyebiliriz. Şairin arkadaşlık izleği temelli bu yönelimi yaşlılık kadar dönemin ilişkilerinin onda oluşturduğu ve bıraktığı etki ile de açıklanabilir.4

Ama şiirlerde varlığını hep duyuran en insani duygu ve düşünce olarak kabul edebileceğimiz, bütün izlekleri belirleyen, şairi romantikleştiren asıl izlek aşk ve onun duyurdukları, yaşattıklarıdır. Bu noktada sevgiliyle kurulan ilişkilerin yaşama, mücadele, direnme ve itiraz etme noktasında katkısının çok olduğunu söylememiz gerekir. 

Aşk yaşama arzusunu kışkırtırken bir yandan da şiirde incelikli ve romantik de bulunabilecek bir itiraz kültürünün  gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Belki de itiraz ve mücadele kültürü ya da yolu aynı zamanda sevgiliyle gidilen/yapılan bir yoldur, yolculuktur. Dünya işleri ile ilgili ne varsa, ne olmuşsa ona anlatılmış, onunla paylaşılmış, onunla yaşanmış, ne olmuşsa o gittiğinde ayrılık düşüncesi araya girdiğinde olmuştur.  Buysa aşkı da, sevgiliyi de ruhsal olmaktan kurtarıp yaşanan bir şey yapmaya yeter. Aşkın öncelendiği bir şiirin de kendini her zaman romantizme açması, dünyayı özneleri ve eylemleri üstünden romantikleştirmesi mümkündür.

Aşk tartışması burada kalacak bir şey de değildir. Aşk aynı zamanda bir iktidar ilişkisi olduğu için şairler aşk izleğiyle uğraşmayı ve yazdıklarında konu etmeyi severler. Ne olacaksa, yaşanacaksa onların belirlediği alanda gerçeklik kazanacak sol düşünceyle kurdukları ilişkinin de sonucu olarak aşkın ilerici bir içeriği sahiplenmesi, oradan ifade edilmesi ve bu türden bir anlam yüklenmesi mümkün olacaktır.

Söz konusu yıllar solcu gençlerin insanın duygudeğerlerinin daha çok belirleyici olduğu bir hayatı birlikte yaşamış olmalarından dolayı özel bir ilgiyi de hakeder. Buradaki insaniliği asıl oluşturan ise birlikte yaşamanın hem şehirde (özellikle gecekondu mahallerinde) hem kırda , hem kendi içlerinde, hem de halka yönelik her anlamda yardımlaşma ve dayanışmayı öncelemiş olmasıdır. Dönemin köy çalışmaları ve gecekondu mahallelerinin oluşturulması, kimi yerel yönetim deneyimleri buna en iyi örnektir.5

Bu noktada insan olarak Ahmet Telli’nin dünyaya dönük ve gündelik hayattaki davranışlarına ve söylemine sinmiş hatta yaşama biçimi haline gelmiş olan inceliği, naifliği ve dayanışmacılığının altını çizmemiz gerekir. Onun romantizmi yaşadığı bir şeydir ve yazdıklarında, hayatında karşılık bulmuştur. Şiirlerine eksen aldığı söz konusu dünyanın arkadaşlığı, dostluğu ve onun bireysel temelde düşünüp duyurduklarıdır. Şair, şiir serüveni boyunca bu sol geçmişi bir uçtan eleştiri konusu edip hatta bir zaman sonra reddedip, hatta vedalaşıp  yine sol ama anti-otoriter bir tavra yönelirken dönemin insani boyutunu ve insaniliğini her zaman savunmuştur.  

Bunu yaparken de geçmişi bugün karşısında en azından dostluk, arkadaşlık ve mücadele temelinde olumlamaya gitmiştir. Kaldı ki insani boyut bugüne ve onun her anlamdaki yabancılaştırmasına karşı durma noktasında da fazlasıyla önemli bir olgudur. Şair, dönemin insaniliğini bugün karşısında romantikleştirmekte  hatta ideal bir şey haline getirmekte haklıdır. Şairlere yakışan da romantizmle açıklanabilecek bu inceliktir.

Arkadaşlık, dostluk duygusu ve ilişkisi insan hayatının en önemli ve belirleyici unsurudur. Sosyal olmaktan çok kişisel bir duygu ve ilişkidir. Arkadaşlık ve dostluk ilişkisi özgürce yaşanan ve daha özgün bir ilişki biçimidir. Başka bir şeye dönüşmediği, başka bir biçim haline gelmediği sürece egemenlik değil özgürlük ve eşitlik üretir. Arkadaşlık ve dostluk doğrudan ilişkinin kendisinden güç alır, egemenlik üreten bir bağa ihtiyaç duymaz ve iki kişi arasında oluşturduğu bir alanda yaşanır. 

Bunun tamamıyla sol düşünceden mi yoksa insanın kendi duygudeğerlerine bağlılığı ve bunlarının oluşturduğu davranış  ve birlikte yaşama biçimlerinden mi kaynaklandığı sorusuna kesin bir yanıt vermek zor olsa da ikisinin birbirini tamamladığını çoğu yerde iç içe geçtiklerini yazabiliriz. Kaldı ki devrim imgesi ve onun gerçeklikle ilişkisi çoğu insanda yardımlaşma ve dayanışma temelli bir insanilik oluşturmuştur. Bunu inşa (David Harvey) ya da canlandırma (Todd May) olarak da görmek mümkündür. 

Ahmet Telli’nin şiirlerinde yaptığı bilinç haline gelmiş anti-otoriterliği üstünden yeni ve romantikleştirilmiş aynı zamanda özlenen oldukça kişisel bir geçmiş değerlendirmesidir. Bu yüzden şiir serüveni eski ‘biz’den bireysel olanın kendini merkeze olarak oluşturduğu anti-otoriter bir “biz” oluşturma sürecidir. 

Bütün bunlardan dolayı solun dağınıklığı ve örgütsüzlüğü kadar bunların yaydığı karamsarlık karşısında iyice yalnızlaşmış ya da öyle bir duyguya sahip okura Ahmet Telli’nin şiiri iyi gelmiş geçmişi ve özellikle 12 Eylül sürecini bireysel temelde değerlendirme ve onu biraz olsun geride bırakma imkanı vermiştir. Burada şairin yazdığı şiirin gerisinde kalsın kalmasın politik mücadelesi şiiri konusunda da söz  sahibi olduğu gibi olumlama da bu geçmiş üstünden yapıldığı için estetik tartışma bunun biraz dışında kalmış ve öncelik olmaktan çıkmıştır. 

Bu yüzden bunun sorgulama mı yoksa hesaplaşma mı olduğunu sorusuna net bir yanıt vermek ve bu konuda bir karara varmak zordur. Bunun okuru yazılanın bir uçtan sol kitleleri umutlandırdığı gibisinden bir sonuca vardırması mümkünse de şairin kendini neredeyse ve yalnızca o büyük yıkım/lar üstünden ifade etmesi, şiirine ve kendisine buna uygun bir ruhsallık kazandırması sorun olarak anlanmaya açıksa da okura iyi geldiği için bu tartışma da şiirin lehine bitmiştir.

Sonuç olarak bireyliğin asıl ortaya çıkardığı bundan sonrasında hangi içerenlere sahip olursa olsun hayatın artık ve yalnızca yola çıkma saatini beklediğimiz aynı zamanda duygu dolu bir serüven hatta macera olarak yaşanabilecek olduğudur. Buysa romantik ama sorunlu bulunabilecek bir bireylik ve bireyselliktir. Kaldı ki dünyada da özneler ve onların mücadelelerini değerlendirme biçimi olarak da kabul edebileceğimiz romantik tarih çoktan yazılmıştır. Ahmet Oktay’ın altını çizdiği gibi “Tarih serüveni dıştalar.”6 Ahmet Telli bu dediğimizin oluşmasında katkıda bulunan şairlerin  başında gelse de söz konusu şiirlerin ürettiği ve yaydığı duygusallık ve duygudaşlık bir yana dönemin insani ya da insanileştirilmiş dünyasının okurda yol açtığı önemlidir. 

Özetle...Seksenlerde, doksanlarda  bize yaşama ve mücadele etme arzusu veren Ahmet Telli’nin bu oluşturduğudur. Bu yüzden de yapabileceğimiz tartışmalara ve eleştirilere rağmen biz seksenlerden, doksanlardan onun şiiri ve sesiyle  çıkıp bugüne geldik. İçimizde bugüne ve geleceğe dair az bir umut olduysa  sebeplerden biri Ahmet Telli ve şiiiridir. Biz romantik bir özne olarak Ahmet Telli ve şiirini çok sevdik ve sevmeyi sürdüreceğiz deyip bitirelim.


1Ahmet Oktay, Kahraman İmgesi ve İçeriği (Yazko Edebiyat, Kasım 1983), Şair ile Kurtarıcı(1992), imkânsız poetika, ithaki, 2008, İstanbul, s.265

2Ahmet Oktay, Şiir ve Kurtarıcı Özne(Tan, Sayı 2,1982), Şair ile Kurtarıcı(1992), imkânsız poetika, ithaki, 2008, İstanbul, s.261

3Everest, Temmuz 2023, İstanbul

4Bkz. Halim Şafak, https://www.sineyaslilik.com/ahmet-tellinin-arkadaslik-gunleriydi-siiri-ve-yasliligi/

5Bkz. ‘Küçük Moskova’ Tuzluçayır,Yelda Yürekli, İletişim, Ocak 2016, İstanbul Yerel Hükümet: Gültepe Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980), Turgay Gülpınar, İletişim, Haziran 2025, İstanbul / 1 Mayıs Mahallesi, Şükrü Aslan, İletişim, Ekim 2004, İstanbul

6Kahraman İmgesi ve İçeriği, (Yazko Edebiyat, Kasım 1983) Şair ile Kurtarıcı(1992), imkânsız poetika, ithaki, 2008, İstanbul, s.267

(HŞ/NÖ)

Benim de ODTÜ’lü tanıdıklarım var

Komedyen Deniz Göktaş sayesinde memleket ODTÜ’lülerin nasıl insanlar olduğunu biraz daha iyi anladı.

Ankara’nın içinde bile bizler “orada bir ODTÜ var uzakta, kazanamasak da bahçesine giremesek de ODTÜ’lüleri severiz” diyerek uzaktan bakarız kendilerine. Yakından tanışması, tanıması zor insanlar. Zorlukları da hırçınlıklarından değildir. Aksine fikri sert, mizacı yumuşak, değişik insanlar.

Bütün Ankara’ya “Hocam” hitabını hediye etmeleri bir dert, herkesin diline dolanan “şanlı direniş” hikâyelerini oturup kalkıp anlatmayı umursamamaları bir dert.

Değişikler

Ama asıl dert bunlardan başka. Bir kere ODTÜ’lülerin neye güldüklerini anlamak biraz zor oluyor. Kendimden biliyorum. İnsanda “mühendissin, sayısalcısın, niye felsefe okursun, niye sosyolojiye merak sararsın, bunca romanı okuyup ne yapacaksın” diye ufaktan bir öfke yarattıkları da olur. Bu arada sırf mühendisleri değil, sözelcileri de bir garip. ODTÜ’lü de olsa sözelci buldum diye sevinsen hevesin kursağında kalır. Dedim ya, değişikler.   

ODTÜ’lülerin arasında kaldıysan muhabbete katılmak için “Dekoder yok mu ayol? Ne diyor bu insanlar, neye gülüyorlar bu kadar” derken bulursun kendini. Ama ODTÜ’lüyü tek yakalayıp aramıza aldıysak işler değişir. Bir kere bütün gece tek kelime etmeden oturabilirler. Muhabbet hızla dönerken usulca bir soru sorarlar mesela.

Şaka yapamazlar

Masadan cevval bir tip “Oho Hocam! O iki tur öncenin geyiğiydi, senin kafan ancak mı geldi?” der. Ona da sinirlenmez, “Tamam” der geçerler. Sen tutup merak edersen, sorar da sorar. Merak ettiğine dertlenebilirsin veya onun sorularıyla kendi zihninde dolanmaya başlarsın. Eh fena olmaz doğrusu. Masadaki genel muhabbete ayak uydururken ODTÜ’lünün yanında oturuyorsan arada katılarak gülmene neden olabilirler. Çatlayana kadar gülersin, biri neye güldüğünü sorsa tam da ifade edemeyebilirsin. “Sen anlatsana” dersin, “geçti” der mesela. “Neyse çok güldüm, oh yarasın”, dersin. Ne yapacaksın?

Bir de ODTÜ’lüler donuktur. Onlardan masa komiği pek çıkmaz. Ellerini kollarını sallayarak, taklit yaparak şaka yapmazlar. Gerçi şaka yaptıklarını da çok geç fark edebilirsin. Halk arasında “bu çocuk da değişik işte” denilen tiplerdendir kendileri.

Hem çok çalışkan yani “inek” lakabını hak edecek kadar çalışkan olurlar hem de boş boş tavana bakmayı ihmal etmezler. Yanına yatıp tavana baksan ona görünen sana da görünür sanırsın, ama en fazla “Tavanı bir silsen iyi olur” dersin mesela.

Benim de ODTÜ’lü tanıdıklarım var. Elektrik devrelerinin olduğu küçük tablalara “ekmek teknesi” diyorlar mesela. Kendi aralarında İngilizce şakalaştıkları da olur, ama senin anlamadığını anlarlarsa hemen aynı şakanın Türkçe versiyonunu da paylaşırlar. Eh artık nasip, anlarsan güler geçersin.

Deniz Göktaş sayesinde memleket ODTÜ’lülerle tanışmış oldu. Mesela biz Ankara’da izledik, güldük geçtik. Üstelik “ihtiyar heyeti” olarak gittik, lafımızı da yedik, yediğimiz lafa da güldük, geçtik. Ankara’nın ODTÜ’lü ile tanışıklığı daha çok olduğundan mıdır nedir salondaki herkes güzelce güldü, eğlendi. Olaysız dağıldık.

Deniz Göktaş sayesinde memleket, ifadeden önce fikir geldiğini fark edince unutulan bir kas çalıştı anladığım kadarıyla.

Kas çalışınca bir gıdıklanma hissi yarattı. O hisle bir titreşim başladı. O titreşim dalgalar halinde yayıldı. Kasını fark edende hafiften bir çimdiklenip yerinden sıçrama isteği oluştu.

Eh nihayetinde insanlarımızı gıdıklamak suretiyle çimdiklenme hissi yaratarak oldukları yerde titreşmelerine neden olmak ağır bir suç olduğundan

Yatarmatik hesabına göre kotasını doldurmak için gelip teslim olmasıyla bir aşama tamamlanmış oldu. O tavanda gözüne görüneceklerle kim bilir hangi kasımız canlanacak, merakla bekliyoruz.

(ÖE/EMK)

Ruken Yılmaz "Werne Werne"yi anlattı: İki kadın yan yana durduk

Müzisyenler Ruken Yılmaz ve Luna Erşahin, geleneksel Kürt ezgisi “Werne Werne”yi çağdaş bir müzikal yaklaşımla yeniden yorumladı.

İki güçlü kadın vokalin bir araya geldiği bu özel düet, köklü bir kültürel mirası modern düzenlemeler ve güncel prodüksiyon anlayışıyla yeniden hayat buluyor.

Ruken Yılmaz, Luna Erşahin’le nasıl bir araya geldiklerini ve “Werne Werne”nin hikâyesini bianet için anlattı.

“Werne Werne” nasıl bir eser? Bu düet fikri nasıl ortaya çıktı?

“Werne Werne” “gelin” demek. Aslında Ömer Süleyman’ın da seslendirdiği bir eser. Daha doğrusu geleneksel bir eser. Benim için bu şarkının kaynak kişisi Yusuf Çelebi. Ben ondan dinlemiştim ve ben o hâlini aslında çok seviyordum. Tabii Ömer Süleyman da çok keyifli bir şekilde okuyor ama benim asıl kaynak olarak aldığım kişi Yusuf Çelebi.

Bu şarkı ve bu düet nasıl ortaya çıktı?

Uzun süredir aklımızda bir düet fikri vardı. Bir düet yapmak istiyorduk. Daha doğrusu düetten ziyade bir kadınla bir araya gelmek istiyordum. Bir kadınla düet yapmak istiyordum. Bir türlü isimlerde netleşemedik.

Daha sonra Luna tesadüfi bir şekilde karşıma çıktı. Luna Erşahin benim bir eserimi paylaşmıştı. Luna, Danimarka’da yaşıyor ve oradaki yerel bir basına benim bir eserimi önermişti. O vesileyle Luna ile yazışmaya başladık. Daha sonra Luna’nın şarkılarını dinledim. Dedim ki: “Kesinlikle Luna ile bir proje yapmalıyım.”

Luna Kürtçe mi söylüyor?

Luna, kendi dilinde, Kürtçe söylüyor. Ama yoğunlukla Kürtçe ve Türkçe söylüyor diyebilirim.

Aysay diye bir grupları var. Çok belli bir müzik yapıyorlar ve çokça festivali geziyorlar aslında. Dünyada festivallere katılıyorlar, özellikle Avrupa ülkelerinde turneleri oluyor.

Böylelikle bu fikirle beraber onlarla tanışmış oldum. Yakın zamanda da buraya geldiler, İstanbul’da bir konserleri vardı. Önceden tabii bunları planladığımız için şarkımızın kayıtlarına başlamıştık. İstanbul’a geldiklerinde konserlerinde ben de sahneye çıktım, o şarkıyı seslendirdik ve klibimiz de öyle ortaya çıkmış oldu.

Şarkı ne zaman dinleyiciyle buluşacak?

Klip daha yayınlanmadı. Dün bir ilk teaser’ı paylaştık. Bu gece saat 00.00’da şarkı dijital platformlarda yer alacak. Cuma günü de saat 16.00’da YouTube’da klibimiz yayınlanacak.

Kürtçe ile olan bağınız nasıl?

Genelde değil, ben hep Kürtçe söylüyorum. Yani Kürtçe ile olan bağım “Kürdüm” demek. Kürtçe olduğu için Kürtçe ile olan bağım o. Buna dair söyleyecek çok bir şeyim yok aslında.

Şarkı söylemek ve sahnede olmak size ne hissettiriyor?

Buna dair çok düşünmedim. Neden düşünmedim? Çünkü ben kendimi bildim bileli şarkı söylüyorum ve çok küçük yaşlardan itibaren sahneye çıkmaya başladım.

Bu benim için “yemek yerken ne hissediyorsun?” gibi bir soru. Doğal yani. Evet, çok doğal bir süreç benim için. Hayatımın bir parçası olduğu için bunun üzerine açıkçası çok düşünmüyorum. Sahneye çıktığımda ne hissediyorum gibi bir dünyam yok.

Bu şarkı için ne kadar süre çalıştınız?

Bu şarkı zaten benim konser repertuvarımda olan bir şarkıydı. Biz bunu Nurhak’la birlikte çalıştık. Nurhak benim eşim. Ayrıca bütün düzenlemelerimi, aranjelerimi Nurhak yapıyor.

Nurhak’ın düzenlemesiyle biz bunu sahnelerde yaklaşık bir yıldır, hatta bir buçuk yıldır çalıyoruz. Daha sonra Luna ile düet yapma fikrinden sonra, Luna ile konuştuktan sonra sanırım aranje ve kayıt süreci yaklaşık 6 ay kadar sürdü.

Çünkü aranjeyi sadece Nurhak yapmadı. Nurhak’ın bir taslağı vardı. Daha sonra prodüksiyon için Luna’nın ekibinden bir arkadaş vardı, Aske diye bir arkadaş. Ona verdik. O da üzerine 3-4 ay çalıştı.

Daha sonra Lunalardan burada konser vermesini bekledik ki klibimizi çekelim. Lunalar burada konserlerini verdikten sonra klibimizi de çektik. Daha sonra mix-mastering ve kurgu aşamalarını bekledik. Yarın da çıkmış oluyor.

Luna bu teklife nasıl yaklaştı?

Luna’nın annesi Danimarkalı, babası Sivas ya da Dersim göçmeni. Babası da bilinmiyor çünkü Luna’nın dedesi Avrupa’ya göç etmiş ve babası da aslında tam olarak nereden göç ettiklerini bilmiyorlar.

Luna aslında köklerine ulaşmaya çalışan bir kadın. Tam olarak ne olduğunu, babasının Dersimli mi, Sivaslı mı olduğunu bilmeyen ama o müziği, o dünyayı, o kimliği çok merak eden bir kadın.

Aslında şu anda keşif alanında. Daha yeni bu alanı keşfediyor ve benim için de ayrıca keyifli bir şey bu. Luna için tabii yeni keşfettiği bir dünya olduğu için her şeyi merak ediyor.

Her gelişmede beni arıyor, “Ruken şöyle bir şey oldu, sence insanlar buna nasıl tepki verir?” diye soruyor. Çünkü bu dünyayı hiç bilmiyor Luna.

“Bu dünya” derken müzik dünyasından mı bahsediyorsunuz?

Hayır, Türkiye’deki ya da diasporada büyümüş bir kadın olmakla ilgili bir şeyden bahsediyorum. Danimarka’da büyümüş bir kadın ve daha çok annesinin etkisiyle büyümüş biri. Kürtlüğe dair çok bilgisi yok aslında.

Daha yeni bunu araştırıyor, bunun peşine düşüyor ve buna dair çok fikri yok. Toplumsal olarak, kültürel olarak bu alanın nasıl refleks verdiğini bilmiyor.

Ne yaparsa hemen arıyor, “Böyle bir şey yaptım, sence nasıl karşılık bulur?” diyor. Çok yabancı olduğu bir alan ama çok da keyif aldığı bir alan. Çok fazla geleneksel şarkılar üzerine çalışan biri Luna.

Ben ilk bu şarkıyı götürdüğümde, tabii “Werne Werne” Ömer Süleyman tarafından da söylendiği için bir tereddütle karşılaştık. Daha doğrusu Luna bir tereddüt yaşadı. “Bu Ömer Süleyman’ın şarkısı, sence biz de söylemeli miyiz?” dedi.

Ben de Luna’ya dedim ki: “Luna, bu Ömer Süleyman’ın şarkısı değil. Daha doğrusu eser diyeyim, şarkı yanlış olur. Eser Süleyman’ın değil, anonim bir eser.”

Aslında ilk kaynak kişilerinden biri Yusuf Çelebi ve o çok keyifli bir şekilde okuyor. Ben Yusuf Çelebi’nin okuma stilinden çok etkilenmiştim. Yusuf Çelebi’nin ve Sait Gabari’nin kayıtlarını gönderdikten sonra o da ikna oldu. O versiyonlarını çok sevdi.

Luna’nın tereddüdünün sebebi neydi?

Şöyle, zaten çok fazla dinlenen bir şarkıydı. “Biz de tekrar yapmalı mıyız?” diye düşündü. Tereddüt etti. Ama bu arada Sait Gabari’nin ve bizim okuduğumuz şey ile Ömer Süleyman’ınki arasında tarz, aranje ve düzenleme olarak çok büyük fark var. Melodik olarak da bölüm bölüm değişen yerler var. Çünkü dediğim gibi bizim esinlendiğimiz, kaynak olarak aldığımız kişi Yusuf Çelebi’ydi.

İlk düet deneyiminiz olduğu için heyecanlı mısınız? Tepkileri nasıl bekliyorsunuz?

Çok heyecanlıyım çünkü ilk defa bir düet yapıyorum. Daha doğrusu ilk defa değil aslında, evet ilk defa bir düet yapıyorum. Bir an Mehmet Akın albümünü düşündüm ama o bir düet değildi, bir albümde yer almıştım.

İlk defa bir düet yaptığım için ve bir kadınla ortaklaşa bir şey yaptığım için çok mutluyum, çok keyifliyim. İnanıyorum ki kadınların birlikte yaptığı her şeyde enerji çok bambaşka oluyor. Çünkü biz gerçekten çok heyecanlı oluyoruz ve biliyorum ki bu bir şekilde izleyene, dinleyene yansıyor.

Eminim ki tepkiler de güzel olacak. Heyecanla klibimiz çıksın da insanlar yorum yapmaya başlasın diye bekliyoruz.

Ruken Yılmaz ve Luna Erşahin. 

Klip nasıl çekildi?

Luna'nın müzik grubu AySay'ın İstanbul’da konseri oldu. Bir turneleri vardı, turnenin İstanbul ayağı da vardı. Biz de o konseri bekledik.

Önceden tüm hazırlıklarımız tamamlanmıştı, ışık vesaire ekibimiz hazırdı. Konser günü ben onlara sahnede bir şarkıyla eşlik ettim. Klibimiz de böyle çekilmiş oldu.

Eserin görsel çalışması da dikkat çekiyor. Nasıl ortaya çıktı?

Batmanlı bir sanatçı, ressam Rojbin Ekinci’ye ait. Ben onun eserlerini çok seviyordum ve takip ediyordum. Kürt annelerini modern dünyaya uyarlıyor. Görsel ekibi de beğendi ve “Bu olsun” dedik.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Biz iki kadın olarak yan yana durmaya çok önem veriyoruz. Bu eserde de bunu yapmaya çalıştık. Kadınlar olarak bir arada durabiliriz, üretebiliriz. Yeni bir eser için de çalışmalarımız var. Bitmek üzere, yakın zamanda o eseri de paylaşacağız.

(EMK)

Günay Gafur’un "Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi" üzerine inceleme

Günay Gafur’un Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan "Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi" adlı romanı, çocuk ve ilk gençlik edebiyatında macera, gizem ve bilimsel merakı başarılı bir şekilde bir araya getiren sürükleyici bir eser.

Roman, ilk sayfalardan itibaren okuru sıradan bir çocuk hikâyesiyle değil, büyük bir gizemin ortasına bırakıyor. Hikâye, karanlık bir odada esir tutulan çocukların yaşadıklarını anlatmasıyla başlar ve bu anlatım, okuyucuda sürekli “Acaba buraya nasıl geldiler?” sorusunu uyandırır. Böylece eser, merak duygusunu canlı tutan güçlü bir kurgu oluşturuyor.  

Romanın merkezinde “Profesör” lakaplı on bir yaşındaki zeki ve kitap okumayı seven bir çocuk bulunuyor. Gerçek isimlerini gizleyen çocuklar, birbirlerine Profesör, Siren, Zehir, Ejderha, Acısos ve Baykuş gibi lakaplarla hitap ediyorlar.

Bu durum hem hikâyeye eğlenceli bir hava katar hem de çocukların kendilerine ait özel bir dünya kurduklarını gösteriyor. Site yaşamının tekdüzeliğinden sıkılan Profesör, arkadaşlarının moralini yükseltmek ve özellikle babasının kaybolması nedeniyle üzgün olan Acısos’u neşelendirmek için “Tuhaflıklar Oyunu” adını verdiği bir oyun geliştirir. Oyunun amacı çevrelerinde gerçekleşen gizemli olayları araştırmak ve bunların nedenlerini bulmaktır. Başlangıçta yalnızca eğlence olarak görünen bu oyun zamanla çocukları beklenmedik ve tehlikeli olayların içine sürükler.

Romanın olay örgüsü oldukça hareketli. Çocuklar çevrelerinde gördükleri ilginç olayları listelemeye başlarlar. Gizemli komşular, Kemikli Tepe, garip sesler, açıklanamayan olaylar ve esrarengiz kişiler onların dikkatini çeker. Her hafta bir araya gelerek hangi gizemin araştırılacağına karar verirler. Araştırmaları sırasında yalnızca ipuçları toplamakla kalmaz, aynı zamanda ekip olarak düşünmeyi, tartışmayı ve birlikte hareket etmeyi öğrenirler.

Hikâye ilerledikçe sıradan görünen olayların aslında birbirine bağlı olduğu anlaşılır. Özellikle gizemli defter, görünmeyen yazılar ve kelebek etkisi fikri romanın fantastik ve bilimsel yönünü güçlendiren öğelerden.

Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri karakterlerin gerçekçi biçimde oluşturulmuş olması. Profesör grubun lideri. Kitaplarla haşır neşir, mantıklı düşünen ve bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan bir karakter. Çocukların karşılaştığı olaylarda paniğe kapılmak yerine çözüm üretmeye çalışıyor ancak mükemmel değil; yaptığı planların arkadaşlarını tehlikeye sürüklemesi nedeniyle zaman zaman kendisini suçlar. Bu yönü karakteri daha inandırıcı hâle getiriyor.  

Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi - Günay Gafur (Resimleyen: Yusuf Tansu Özel) (Sayfa 288 sayfa) 

Siren grubun neşeli ve enerjik üyesi. Olaylara daha duygusal yaklaşıp ve arkadaşlarını motive etmeye çalışıyor. Zehir ise sert mizacıyla dikkat çeker. İnsanlara karşı mesafeli görünmesine rağmen arkadaşlarına büyük bir bağlılık duyar. Baykuş karamsar görünse de aslında ayrıntıları fark eden, olası tehlikeleri önceden görebilen dikkatli bir karakter. Acısos ise küçük yaşına rağmen hikâyenin en duygusal karakterlerinden biri.

Babasının kayboluşu onun psikolojisini etkiliyor ve okur, çocukların da büyük sorunlarla mücadele edebileceğini bu karakter üzerinden görmüş oluyor. Ejderha ise zaman zaman şaka yapan, cesur fakat arkadaşlarına sadık bir karakter olarak grubun dengesini sağlıyor. Karakterlerin farklı kişiliklere sahip olması ekip çalışmasının önemini de ortaya koyduğu su götürmez bir gerçek.

Romanın temel temalarından biri merak duygusu. Çocuklar çevrelerindeki olayları sorgulamaktan hiç vazgeçmiyorlar. Yazar, öğrenmenin yalnızca okulda gerçekleşmediğini; gözlem yapmanın, soru sormanın ve araştırmanın da eğitimin önemli bir parçası olduğunun altını çiziyor. Profesör’ün sürekli bilimsel açıklamalar yapması ve çocukların olaylara dedektif gibi yaklaşması, genç okurları düşünmeye teşvik ediyor.

Kitapta işlenen diğer bir önemli temalar ise arkadaşlık ve dayanışma. Karakterler zaman zaman tartışsalar da zor anlarda birbirlerinden vazgeçmiyorlar. Herkes farklı özelliklere sahip olmasına rağmen birlikte hareket ettiklerinde daha güçlü olduklarını fark ediyorlar. Özellikle tehlikeli anlarda birbirlerini korumaya çalışmaları, dostluğun fedakârlık gerektirdiğini anlatıyor.

Roman aynı zamanda cesaret temasını güzelce işliyor. Çocuklar korkmalarına rağmen gizemlerin peşinden gitmeye devam ediyorlar. Cesaret burada korkusuzluk değil, korkuya rağmen doğru olanı yapabilme becerisi olarak sunuluyor. Bu yaklaşım çocuk okurlar için önemli bir mesaj taşımaktadır.

Kitabın adını taşıyan “kelebek etkisi” kavramı ise romanın en dikkat çekici fikirlerinden biridir. Profesör, çocuklara kaos teorisini basit örneklerle açıklamaya çalışır. Küçük bir olayın zamanla büyük sonuçlar doğurabileceği fikri hem bilimsel hem de ahlaki bir anlam kazanıyor. Çocukların attıkları küçük adımların beklenmedik sonuçlar doğurması, roman boyunca bu teorinin olay örgüsüne yansıtıldığını gösteriyor. Böylece yazar bilimsel bir kavramı çocukların anlayabileceği bir hikâye içinde sunmayı başarıyor.  

Dil ve anlatım açısından bakıldığında eser oldukça akıcı. Bölümler kısa tutulduğu için okuma temposu hiç düşmüyor. Mizah ile gerilim dengeli biçimde kullanılmış.

Karakterlerin birbirlerine taktıkları lakaplar ve yaptıkları şakalar hikâyeye eğlence katarken, gizemli olaylar okurun merakını sürekli canlı tutuyor. Anlatım sade olduğu için ortaokul çağındaki okuyucular kitabı rahatlıkla takip edebilir. Bunun yanında yetişkin okurlar da çocukların bakış açısından anlatılan bu maceradan keyif alabilir.

Romanın güçlü yönlerinden biri de çocukları pasif kahramanlar olarak göstermemesi. Çocuklar kendi kararlarını verir, araştırmalar yapar, hata yapar ve bu hatalardan ders çıkarırlar. Böylece okur, problemlerin çözümü için düşünmenin ve birlikte hareket etmenin önemini görür. Hikâye yalnızca eğlendirmeyi değil, aynı zamanda sorgulayan bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bir anlayış taşır.

Bunlarla birlikte "Kaos Oyunları 1: Kelebek Etkisi", çocuk edebiyatında macera, gizem ve bilimi başarılı biçimde birleştiren etkileyici bir roman. Sürükleyici olay örgüsü, birbirini tamamlayan karakterleri ve düşündürücü temaları sayesinde yalnızca bir macera kitabı olmanın ötesine geçiyor. Yazar, çocukların merak duygusunu canlı tutarken aynı zamanda arkadaşlık, dayanışma, cesaret ve bilimsel düşünmenin önemini vurguluyor.

Özellikle küçük bir olayın büyük sonuçlara yol açabileceği düşüncesi romanın hem olay örgüsünü hem de vermek istediği mesajı şekillendirir. Bu yönleriyle eser, genç okurlara hem keyifli bir okuma deneyimi sunan hem de onları araştırmaya ve sorgulamaya teşvik eden başarılı bir çocuk romanı olarak değerlendirilebilir.

(ŞT/NÖ)

Tekrarsız

Karşıma bir Galata Köprüsü’nün Eminönü tarafından çekilmiş, geçmişe dair bir resim çıktı. Galata Köprüsü olunca, binlerce kez bulunduğum, defalarca gördüğüm bir yerin geçmiş resmi de çok ilgimi çekmiyor.

Bu yazıyı okuyanların önemli bir kesimi de orada bulunmuştur ve sayısız defa buraları aşındırmıştır. Geçmişe ait fotoğraflar çoğu zaman geçmişin kendisini değil, geçmişin iktidarlarını yeniden sunarlar. Padişahların, sultanların, sarayların, konakların ve görkemli meydanların durmadan yeniden sergilenmesidir bu.

Tarih, egemenlerin kendileri hakkında bırakmak istedikleri görüntüler aracılığıyla karşımıza çıkar. Bu yüzden güzel görünmek için tasarlanmış resimler ve fotoğraflar bana çoğu zaman yalnızca gösterişin sürekliliğini hatırlatır.

Biz fanilerin ebedi ve ezeli iktidar ilişkilerine hayran kalmasına ait bir çabaya karşı durur bilincim ve bilinçaltım. Kültürün ve barbarlığın iç içe geçmiş hallerini, Walter Benjamin’in tezlerinin yalın hallerindeki biçimiyle, sırf şimdi yaşadığım yetmezmiş gibi, geçmişte de bununla muhatap olmak, sanırım adı konulamamış reddiyemin sebebi.

Lakin Abdullah Biraderler'in imzasıyla karşımda duran fotoğraf ise daha farklıydı. Çünkü meydanın tam ortasında, dönemin en işlek köprüsünün en göz önünde duran yerinde, kocaman bir Ermenice tabela vardı: T. Sürenyan. Asıl beni durduran şey buydu — köprü değil, kalabalık değil, o tabelanın orada, kimsenin yadırgamadığı bir doğallıkla ve sıradanlığıyla durabilmesiydi.

Bir arama çalışması

İlk aradığım bilgi, bu binanın ne olduğuydu. Şu an mevcut olmayan bu binayı kendi hafızamda hatırlayamadığım gibi, bizim nesil ve bizden önceki nesil de hatırlamıyor. Tabelada Ermenice T. Sürenyan yazıyordu.

Nişanyan sözlüğüne göre Suren, İran’da ve Ermeni ülkesinde Arşakuni ve Sasani hanedanları döneminde egemen olan yedi büyük Pehlevi soyundan birinin adı; Ermenilere Hıristiyanlığı getiren Aziz Krikor Lusavoriç de bu soydan geliyordu.[1] Sürenyan, aynı zamanda Galatasaray eski başkanı Faruk Süren’in Osmanlı’daki soy ismi; dedesi Arşak Sürenyan, Mustafa Kemal’in dişçisiydi. Ne var ki kaynaklar ailenin T. ile başlayan bir akrabası konusunda yetersiz kaldı — bu bağı kuracak bir belgeye ulaşamadım, dolayısıyla açık bir soru olarak bırakıyorum.

Galata Köprüsü beş defa yapıldığı için, bunun hangi köprü olduğunu öğrenmek de ayrıca ilginçti. En iyi cevabı 1890 tarihli Annuaire Oriental (Şark Ticaret Rehberi) verdi.[2] İstanbul ticaret dünyasının rehberi olan bu kitapta gerçekten bir Thomas Sürenyan karşıma çıktı: Eminönü Meydanı no. 3’te işletilen, “sömürge ürünleri” (kahve, şeker, kakao, baharat) satan bir dükkân. Dükkânın bulunduğu bina Valide Han’dı, adresi Eminönü Meydanı no. 1-10; bu bina, meydanın 1936’da genişletilmesi sırasında yıkıldı. Bugünkü Büyük Valide Han ise Çakmakçılar Yokuşu’nda, başka bir yapı. O tarihteki köprü ise 3. Galata Köprüsü’ydü ayrıca.

Geçmişe dair fotoğrafların, günümüzü haklı çıkaran geriye dönük bakışlar olduğunu bilerek, yine de onlara uzun uzun bakmışlığım ve anlama çabam var. Her şey kendi zamanının ve koşullarının olması gerektiği gibiydi, ve asla bir daha olamayacak durumdaydı.

Geçmişin şansı yok. Fotoğraftaki an, evrensel yasalara tabi haliyle, bir daha asla tekrarlanmayacak bir anı barındırıyordu; oradaki hiçbir canlı, köprünün ve binaların bir kısmı artık yok ve bir daha olmayacaklar. Hiçbir insan yerine gelmeyecektir ve bu anlamda eşsizdir. Diyalektikte A:A olmadığı gibi. Ama insanların ölümü ile insanlığın ölümü bir değildir.

Ama asla tekrarlanmayacak olan, bundan ayrışır. Burada asla tekrarlanmayacak olan nedir? İstanbul’un döneminin en işlek meydanının ve köprüsünün en göz önünde duran yerinde kocaman bir Ermenice tabela olmasıdır. T. Sürenyan yazan bu tabela, oradakilerin o dükkânda ne satıldığını bildiği, kimsenin fazla önem atfetmediği, kendi doğallığı içinde duran bir tabelaydı.

O geçmiş defalarca yıkıldı, yeniden kuruldu, hepsinin bir tekrarı oldu — ama o tabelanın olduğu toplum bir daha mümkün olmadı, tekrarı olmadı.

Fotoğrafın sol alt köşesinde Fransızca “Vue du Pont” (“Köprünün Görünümü”) yazılı; dönemin lingua franca’sıyla ifade edilmiş, mekâna dair ek açıklama içermeyen minimal bir başlık bu. Bu kısalık, fotoğrafın hitap ettiği izleyici kitlesinin Galata Köprüsü’nü ve İstanbul’u zaten tanıdığını gösteriyor. Sağ alt köşede ise “Abdullah Frères. 850” yazılı; büyük ihtimalle 850 rakamı stüdyonun negatif/katalog numarası. Arka yüzünde ise kurşun kalemle “Empire ottoman, pont de Galata, Constantinople” notu düşülmüş — önce imparatorluk, sonra bölge, sonra şehir sırasıyla giden, çok daha açıklayıcı ve hiyerarşik bir tanımlama. Bu fark, fotoğrafın zamanla ya da el değiştirme sürecinde, İstanbul’u ilk bakışta tanımayan, coğrafi ya da kültürel olarak daha uzak bir alıcı/koleksiyoner kitlesinin eline geçtiğine işaret ediyor.

Abdullah Biraderler

Elimdeki resim, Abdullah Biraderler’in (Abdullah Frères) bir eseriydi: Kayseri’nin Talas bölgesinden gelen Ermeni bir ailenin üç üyesi, Viçen (1820–1902), Hovsep (1830–1908) ve Kevork (1839–1918). Viçen’in resim ve minyatür alanındaki yeteneği, Hovsep’in stüdyo yönetimi ve müşteri ilişkilerindeki rolü, Kevork’un Venedik’te aldığı sanat ve fotoğraf eğitimiyle birleşince, kardeşler 1858’de Beyoğlu’nda kendi stüdyolarını kurdular ve kısa sürede İstanbul’un en tanınmış fotoğrafçıları, Osmanlı başkentindeki modern fotoğrafçılığın öncüleri oldular.

1863 yılında saray fotoğrafçısı olmalarına rağmen, insanları ve sokakları çekmeye başladılar. Bu değişimi nasıl anlamalıyız?

Foucault, Diego Velázquez’in 1656 tarihli Las Meninas resmini incelerken, tüm değişimi teknik bir meseleye ve perspektif açısındaki kaymaya indirger; hâlbuki Avrupa’daki ressamlığın ve onun sınıfsal ilişkilerinin değişiminde, sanatçının kendi sanatına bakışı da değişmişti. Abdullah Kardeşler de hem saray fotoğrafçısı hem sokak ve atölye fotoğrafçısı olarak kaldılar. Artık sokaktaki insanın kendi fotoğrafçısına verecek parası vardı, sadece sarayın parasına muhtaç değillerdi.

Atölyeler sırf soyluları çekmekle kalmıyor, halktan insanları da çekiyor, sokakları ve şehrin canlılığını da kameranın odağına alıyordu.

Şehrin tümü, estetik sanatın bir objesi haline gelmişti. İnsan yaşamını güzelleştirecek estetiği sadece saraylara sıkıştırmıyor, şehrin tümüne yayıyordu. İnsanlar kendi yaşamlarını estetize etmek istiyorlardı, yaşadıkları yerin sanatın bir parçası olmasını arzuluyorlardı. Eminönü’nden Galata Köprüsü’ne giden yolun estetikliği de söz konusuydu. 

Oradaki estetiğin içinde gündelik yaşamda yer alan insanlar, atlar, tramvaylar da vardı artık. Sanatın toplumsal özelliği de burada yatmaktadır: güzelliğin peşinde olduğu için bunu yaşar, ve bu güzelliğe ulaşmak için mevcudiyeti aşmak zorundadır. Fotoğraf yaşamın her alanında estetik olanı ortaya çıkarmak için mevcuttu artık.

Zamanın kopuşu

Bu mevcudiyeti aşma çabası, kimi zaman bir insanın hayatını da kopararak gerçekleşir. Acaba ne zaman kopmuştu zaman mekândan? Hagop Mıntzuri yazmıştı bunu bizim için, hem de resimde olan bu Galata Köprüsü ile:

“Ütücüyan Eczanesi’nden dışarı fırladım. Sanasaryan Han’ın sokağından, Bahçekapı’dan, birkaç dakikada Galata rıhtımına yetişebilir mi? Ne on dakikası, o kadar bile geçmedi, köprünün kalabalığını yarıp önüme kim gelirse çarparak özür bile dilemeden, soluk soluğa kaldım. Uğurlamaya gelenler henüz dağılmıştı.”[3]

Hagop, İstanbul’u terk edip ailesinin yanına Erzincan’a geri dönmek istemişti. Galata Köprüsü’ndeki insanlara çarpmıştı, özür bile dilememişti. Onu götürecek gemi kalkmıştı; o gemiyi kaçırdığında, geçmişindeki her şeyi kaçırdığını henüz bilmiyordu. “Zaman, veya isterseniz tarih diyeyim, benim anlattığım her şeyi yuttu ve öğütüp sindirdi,” diyecekti Mıntzuri bunu yıllar sonra. O her şeyin yutulduğu zamandan geriye, bu tekrarı olmayan resim kaldı — ve onun içinde, bir daha asla mümkün olmayacak bir toplumun, sıradan bir tabelada duran yazısı.

(VHY/EMK)

[1] https://www.nisanyanadlar.com/isim/Suren

[2] Raphaël C. Cervati (ed.), Annuaire Oriental du Commerce, de l’Industrie, de l’Administration et de la Magistrature, 9e année (1889–1890 / Hégire 1306) (Constantinople: Cervati Frères & Cie, 1889), s. 28.

[3] Mıntzuri, Hagop. İstanbul Anıları, 1897-1940. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1993, s. 127.

Mizahın siyasal anatomisi: Hakikat nasıl viral olur?

Günlerdir Deniz Göktaş hakkında birbirine benzer şeyler yazılıp söyleniyor. “Çok cesur, söylenmeyeni söyledi, gerçeklerin söylenmesine hasret kalmışız…” Oysa onların hiçbirisi ilk kez söylenmiyordu.

Bu coğrafyada gerçekleri söyleyen insan hiç eksik olmadı. Gazeteciler söyledi. Akademisyenler söyledi. Öğrenciler söyledi. İşçiler söyledi. Kadınlar söyledi. LGBTİ+lar söyledi. Kürtler söyledi. Aleviler söyledi. Sanatçılar söyledi. Çevreciler söyledi... Yıllardır sokakta direnen, gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gören, sürgüne giden, bedel ödeyen binlerce insan söyledi. Hapishaneler hakikati söyleyen insanlarla dolu.

İnsanlık dışı koşulları olan kuyu tipi hapishane gerçeği, Deniz Göktaş tutuklanınca gündem oldu. Kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve başka bir hapishaneye sevk talebiyle 266 gün açlık grevi yapan Gürkan Türkoğlu, tam da bunlar konuşulurken yaşamını yitirdi.

Sorun hakikatin söylenmemesi değildi. Sorun, söylenenlerin yalnızca belli mahallelerde dolaşıp durmasıydı. Deniz Göktaş başka bir şey yaptı. Bilinen ama konuşulmayanları tüm mahallelerin ortak konusu hâline getirdi.

Dönemin araçlarını ve ritmini iyi kullandı. Politik gündemin dilini didaktik bir nutuk ve slogan olmaktan çıkararak, entelektüel birikimiyle süzdüğü ince bir mizahla kurdu. İnsanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemedi.

Mizahın, iktidarın ciddiyetini bozan, onu sıradanlaştıran gücünü kullandı. Bir anlamda devletin içi boş, tepemizde uçan balonunu kahkahayla patlattı. Söyledikleri bu yüzden dolaşıma girdi, paylaşıldı, çoğaldı. Ve bütün bunları yaparken bedel ödemekten de kaçınmadı.

Türkiye sol hareketi uzun zamandır gerçeği işaret etmenin yeterli olduğuna inanıyor. Doğruyu söylemek ve yalanı teşhir etmek sanki kendiliğinden siyasal bir etki yaratacakmış gibi. Oysa siyaset de gündelik hayatın içine bir biçim kazanarak giriyor.

Mizah yerleşik anlamları yerinden oynatır. Kendisini mutlak ve doğal gösteren iktidar biçimlerinin çatlaklarını görünür kılan kahkaha, otoritenin bizden talep ettiği ciddiyet sözleşmesini bozar.

Deniz Göktaş'ın yaptığı tam da bu oldu. İktidarı onu komik hâle getirerek eleştirdi. Bir iktidar eleştirilere uzun süre dayanabilir ama alay edilmesine dayanamaz. Çünkü iktidarın en önemli sermayelerinden biri, ciddiye alınmasıdır. Mizah da işte o sermayeyi tüketir.

Mikhail Bakhtin, Orta Çağ karnavallarını incelerken kahkahanın siyasal bir deneyim olduğunu söyler. Karnaval sırasında hiyerarşiler askıya alınır. Kralla soytarı arasındaki mesafe kapanır. İnsanlar korkudan kısa bir süreliğine de olsa kurtulur.

Kahkaha, iktidarı doğrudan devirmeyebilir ama onun büyüsünü bozar. Deniz Göktaş'ın sahnede kurduğu dünyada da resmî ideolojinin ağır dili, gündelik hayatın diliyle yer değiştirdi. Dokunulmaz görünenler sıradanlaştı.

Beliz Güçbilmez de Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı kitabında ironinin yalnızca söylenen sözle ilgili olmadığını hatırlatır. İroni, seyirciyle kurulan ortaklığın sanatıdır. Aynı cümlede iki anlamın birlikte yaşayabilmesi, seyircinin söylenmeyeni de duyabilmesidir. Bu yüzden ironi, otoriter rejimlerin en sevmediği anlatım biçimlerinden biridir. Çünkü ironi, tek anlamlılığı reddeder. İktidarsa her zaman tek dil, tek bayrak ve tek anlam ister.

Deniz Göktaş aslında mizahın imkânlarıyla siyaseti yeniden kurdu. Didaktik olmadı, ajitasyona yaslanmadı. İnsanları zaten bildikleri ama uzun zamandır bakmaya cesaret edemedikleri bir gerçeklikle yeniden karşılaştırdı.  Ve politik gündem, uzun zamandır olmadığı kadar üstelik de gülümseterek dolaşıma girdi.

Aslında Deniz Göktaş'ın dilini sokakta mümkün kılan, hatırlayan herkeste gülümsemeyle karışık bir özlem bırakan bir kolektif deneyim vardı: Gezi Direnişi.

Başka türlü de olabiliyormuş: Gezi Direnişi

Geriye dönüp baktığımızda, Gezi Direnişi’nin en kalıcı mirası, sokağın dilini değiştirmesiydi. Şiir sokağa taşındı, duvar yazıları mizah dergilerinin sayfaları gibiydi, kostümler vardı, pankartlar şenlenmişti. Bağlama da vardı piyano da, halay da vardı semazen de, barikat da vardı konser de. İnsanlar slogan atıyor, sonra dans ediyor, sonra bir duvar yazısına gülüyor, sonra forumda sabahlıyordu. Duran adam, kırmızılı kadın, maskeli semazen, polisin önünde oturup kitap okuyan öğrenci…

Bu çeşitlilik, siyasetin tek sesliliğine de bir itiraz yükseltmekti. Tek tip sloganın yerine, çoğu aklımızda yer eden binlerce farklı cümle geçti. Tek tip eylem biçimi yerine estetikle yoğrulmuş bir yaratıcılık. Belki de ilk kez bu kadar kitlesel bir hareket, insanlara birbirlerine benzemeden birlikte olabileceklerini hissettirdi.

Walter Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini, buna karşılık özgürleştirici siyasetin sanatı siyasallaştırması gerektiğini söyler. Bu ayrım bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Otoriter rejimler devasa meydanları, tek tip bayrakları, aynı ritimde yürüyen kalabalıkları, tek sesli marşları, güç gösterisini sever ve kendi estetik anlayışıyla itaati görünür kılar.

Gezi bunun tam tersini yaptı. Sanatı siyasete alet etmedi, siyasetin kendisini yaratıcı bir pratiğe dönüştürdü. Bu yüzden Gezi'nin en yaratıcı ürünleri, uzun bildiriler yerine kısa, çarpıcı, mizahı yüksek duvar yazılarıydı. “Faşizme karşı omuz omuza” kadar tanıdık olan sloganların yanına, oyunbaz, gündelik ve yaratıcı cümleler eklendi. Gezi Direnişi insanları yalnızca bir hareketin destekçisi yapmadı, onun anlatıcısı hâline getirdi.

İroni, anlamı tamamlamayı okura ya da seyirciye bırakır, onu metnin ortağı hâline getirir.  Gezi'nin dili de böyleydi. Direnişin uyulması gereken, ilan edilmiş resmî bir üslubunu yoktu ama iktidar karşıtı bir direniş içinde kurulan, sokağın tüm renklerini yansıtan, didaktik olmayan, oyunbaz bir dili vardı. Bu yüzden Gezi Direnişi yenilmiş olsa da ürettiği dil yenilmedi.

Bugün Deniz Göktaş'ın sahnesinde duyduğumuz heyecanda, sosyal medyanın yaratıcı muhalefetinde, işçi direnişlerinin sahiciliğinde hâlâ Gezi'nin yankısını duyuyoruz. Çünkü toplumsal hafıza, uygun zemin bulduğunda yeniden canlanır.

Hakkını teslim etmek gereken iki örnek: Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder

Türkiye siyasetinde kendi mahallesinin dışına taşabilen önemli iki örneğe de hakkını teslim etmek gerekir. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, yıllarca hakkında konuşmanın bile cesaret gerektirdiği, devletin her türlü baskı aygıtıyla kuşattığı, toplumun önemli bir bölümünün yalnızca korku ve öfke üzerinden ilişki kurduğu meselelerin, her kesimle konuşulabilir olmasının zeminini yarattılar.

Türkiye’de meclis siyasetinin uzun yıllar boyunca alışık olduğu temsil biçimi ciddi, öfkeli, mesafeli, kendisiyle dalga geçmeyen siyasetçi modeliydi. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, siyasetin soğuk kuralları içinde oynayan iki oyunbozan oldular.

Siyaset, duyulur olanın paylaşımını değiştiren bir müdahaledir. Bu açıdan bakıldığında Demirtaş ve Sırrı Süreyya'nın yaptığı şey yalnızca siyaseti konuşmak değildi, kamusal alanın sesini değiştirmekti. Devletin, siyasetçilerin, uzmanların, televizyon yorumcularının çarpıtarak anlattığı bir gerçeği, gündelik hayatın diliyle konuşulabilir hale getirdiler.  

Sırrı Süreyya'nın anlattığı bir anı ya da okuduğu bir şiir, uzun bir konuşmadan daha etkili oldu. Demirtaş'ın ironik yaklaşımları, sayfalarca analizden daha fazla tartışma yarattı. İşte bu yüzden otoriter rejimler mizahtan korkarlar. Çünkü mizah mesafeyi azaltır, yabancılığı kırar, korkuyu aşındırır ve tabu olanı gündelik konuşmanın konusu hâline getirir.

Deniz Göktaş'la aralarında görünmeyen benzerlik de siyasal gündemin etrafında yeni bir kamusal dil kurmalarıydı. İlk kez ortaklaşa konuşulabilir bir heyecan yaratan bu dil, siyasal dönüşüm ihtimalinin de kapısını aralıyordu. Çünkü bir fikir, insanlar onu birbirlerine anlatmaya başladıklarında toplumsallaşır, birlikte hareket etmeye başladıklarında siyasal bir güce dönüşür.

Sokaktan seslenen umut: Doruk Maden İşçileri

Son yılların en umut veren iki gündemi tereddütsüz Deniz Göktaş ve Doruk Maden işçilerinin direnişi oldu. Birisi sahnede, diğeri günlerce süren direnişle insanlara yeniden umudu hatırlattılar.

Doruk Maden işçilerinin farkı, uzun zamandır unuttuğumuz iki siyasal gerçeği aynı anda hatırlatmış olmalarıydı; örgütlü mücadelenin gücü ve bu mücadelenin temsil ve görünme biçimi. Üretimden gelen güçlerini kullanan işçilerin kararlılığı, örgütlü mücadeleye olan ihtiyacı da toplumsal hafızada yeniden canlandırdılar.

Uzun ve artık ezbere bildiğimiz bildiriler okumadılar. Kişisel hikâyelerini, kızgınlıklarını, yorgunluklarını, birbirlerine takılmalarını, kısacası mücadele eden insanı gösterdiler. Bürokratik sendikacılar yerine emek sömürüsünü iliklerine kadar yaşamış işçilerin sesinin duyulmasını sağladılar.

Deniz Göktaş tek başına çok büyük bir kültürel etki yarattı. Ama Doruk Maden işçileri bize başka bir gerçeği yeniden hatırlattı: Tarihi değiştiren, örgütlü mücadeledir.

Son yılların en umut veren iki gündemden biri, sert gerçekleri konuşturacak yeni bir alan açtı. Diğeri, o gerçeğin ancak örgütlü bir mücadeleyle siyasal bir güce dönüşebileceğini hatırlattı.

Yeni bir dünya kurabilmek için dönemin ruhunu kavramak

Bugün dönüp baktığımızda bütün bu örnekler aynı şeyi söylüyor. Deniz Göktaş'ın sahnesi de, Gezi'nin duvar yazıları da, Sırrı Süreyya'nın hikâyeleri de, Demirtaş'ın ironisi de, Doruk Maden işçilerinin direnişi de aynı siyasal gerçeğe işaret ediyor. Siyasal mücadele yalnızca doğruyu söyleme cesareti değildir. Aynı zamanda o doğruyu hangi dille, hangi estetikle ve hangi kültürel biçimlerle dolaşıma gireceği meselesidir. 

Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri'nde iktidarın yalnızca polis, mahkeme ya da orduyla ayakta kalmadığını anlatır. İktidar, toplumun ön kabullerini belirleyen bir kültürel hegemonya kurabildiği ölçüde kalıcıdır. Bu yüzden siyasal mücadele yalnızca iktidarla sınırlı değildir. Yani kültür, siyasetin ta kendisidir. Mizah da, müzik de, sinema da, roman da, sahne de hatta sosyal medya da. Çünkü insanlar, dünyayla kurdukları ilişki biçimiyle değişir.

Yeni bir dünya kurmak için verilen siyasal mücadele, gerçeği görünür kılma çabasıyla sınırlandırılamaz. Güncel olanı iyi kavrayarak, onu güncel dile büründürmeyi gerektirir.

Biçim, içeriği alımlayıcıya uygun olarak görünür hale getiren en önemli araçtır. Aynı düşünce farklı bir dille söylendiğinde başka türlü anlaşılır, başka türlü hissedilir ve başka türlü hatırlanır. Çünkü siyasetin tarihi aynı zamanda hikâyelerin, şarkıların, afişlerin, duvar yazılarının, filmlerin de tarihidir. Ve kahkahaların. Bugün dönüp son yıllarda gerçekten geniş kesimlere ulaşabilen örneklere baktığımızda ilginç bir ortaklık görüyoruz.

Deniz Göktaş bir sahne gösterisiyle tüm ülkede gündem olmayı başardı. Sevilerek ya da sövülerek bütün evlere girdi, bütün masalarda baş köşeye oturdu.

Türkiye sol hareketinin bu meseleyi genel geçer söylemlerle konuşmaktan sıyrılıp, kendi eylem ve söylemlerinde biçim, estetik ve dil üzerine daha çok düşünmesi gerekiyor. Çünkü hiçbir düşünce, onu insanların gündelik yaşamına taşıyacak bir biçime dönüştürmeden yaygın bir karşılık bulmuyor.

Yirminci yüzyılın büyük bölümü boyunca devrimci siyaset programların, bildirilerin ve örgütlerin diliyle konuştu. Ama artık bunlar tek başına yetmiyor. Çünkü artık iletişim araçları değişti, temsil biçimleri değişti, bilgiye ulaşma biçimleri değişti, ikna olma biçimleri değişti. Ve belki en önemlisi, birlikte olma biçimleri değişti. Yeni yüzyılın ruhu da buralarda yatıyor.

Bugün, siyasetin kültürel boyutunu daha çok ciddiye almak ve kültürel hegemonyaya karşı, yeni kültürel biçimler üretmek gerekiyor.

Türkiye sol hareketi uzun zamandır olup bitenleri tekrar tekrar anlatarak siyaset yapıyor. Bildiriler yazıldı, sloganlar üretildi, çok doğru analizler yapıldı ama hiçbiri kendi mahallesinin dışındaki insanların gündelik hayatına sirayet edemedi.

Gezi Direnişi, Sırrı Süreyya Önder, Selahattin Demirtaş, Doruk Maden işçilerinin direnişi ve Deniz Göktaş. İlk bakışta birbirleriyle ilgisiz görünüyorlar. Ama hepsi çok benzer bir şey yaptılar. Hakikati eğip bükmediler ama anlatım biçimini değiştirdiler. Belki de yeni yüzyılın siyasal meselesi tam olarak burada yatıyor. Yeni bir dünyayı kurabilmek için hem yeni bir dil hem de o dil etrafında örgütlenebilecek ortak bağlar da kurmak gerekiyor.

Hakikatin görünür olması tek başına siyasal dönüşüm yaratmaz elbette. İnsanların harekete geçmesini sağlayan şey, yalnız olmadıklarını hissetmeleri, ortak bir özne olabileceklerinin güveni ve cesaretidir. Mizah, sanat ve kültür, bu noktada devreye girer, çıplak gerçeği estetik bir anlatıya dönüştürerek toplumsallaştırır ama örgütlü mücadeleyle buluşmadığı sürece yalnızca güçlü bir kamusal etki olarak kalır. Kalıcı bir siyasal güce dönüşebilmesi için o etkinin örgütlenmesi gerekir. Bunun yolu da kültürel mücadeleyle siyasal örgütlenme arasındaki bağın güçlü kurulmasından geçer.

Ez cümle, dönemin algoritmasını kavrayanlar yeni bir dünya kurmanın yolunu açacak. Ve elbette, “bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak”. Bütün anlamlarıyla.

(SK/EMK)

Kaynakça

Mikhail Bakhtin. Rabelais ve Dünyası. Çev. Çiçek Öztek. Ayrıntı Yayınları, 2005.
Walter Benjamin. Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı. Çev. Ogün Duman. Can Yayınları, 2015.
Henri Bergson. Gülme. Çev. Yaşar Avunç. Ayrıntı Yayınları, 1996.
Terry Eagleton. Mizah. Çev. Esen Tarım. Ayrıntı Yayınları, 2022.
Antonio Gramsci. Hapishane Defterleri. Çev. Adnan Cemgil. Belge Yayınları, 1986.
Beliz Güçbilmez. Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı. Deniz Kitabevi, 2005.

Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma

Kaygı, anlamsız bir mahcubiyet ve kronik huzursuzluk. Bu hislerin oluşturduğu, tanımlanamayan ama “ötekilerin” aşina olduğu bir his vardır.

Sınıflı toplumla gelişen, kapitalizmde bir norm haline gelen eşitsiz toplumsal ilişkiler, ayrımcılık ve bir kalıba sıkıştırma zorunluluğunun sürekli çeperlere ittiği insanlara ön tanımlı gelir bu his. Kendini bilmeye başladığın anda hissetmeye başlarsın varlığını. Garip bir duygudur. Belki can sıkıntısı, belki heyecan. Belli bir bilince kavuşana kadar, biraz utanç.

Sonra anlarsın utancın kaynağının yeti çeşitliliğin olmadığını, utanılması gerekenin insanı normal kalıbına sokma çabası olduğunu.

Sen büyüdükçe bu garip his de büyür

Bu hisle adeta birlikte doğmuşuzdur. Sokakta oynayan çocukların arasına dâhil olmak isterken iki adımlık yolu yüzlerce adımda gidememek. Çünkü bir adım ileri atarken bu hissin yarattığı çekingenlikle iki adım geri gitmek ve sürekli bulunduğun yerde saymak zorunda kaldığını hissedersin.

Belki olumsuz bir davranışla karşılaşmayacaksındır ama elinde değildir bu garip duygudan kurtulmak. İnsanın bilinci maddi koşullarından bağımsız değildir ve senin bilincin bu hisleri haklı çıkaracak deneyimlerle yoğurulmuştur. Sen büyüdükçe bu garip his de büyür. Bir duygusal ilişki başlangıcında, iş başvurusunda, okul değiştirirken, bankaya giderken, hatta bazen sokağa çıkarken seninledir. Bir kere o yaratılmış “normal”in dışındaysan böyle bir döngüye mahkûm edilmeye çalışılırsın.

Sakatlar açısından bu hisleri tetikleyen ayrımcılığın kaynağını sağlamcılık oluşturur. Kabul edilmeme kaygısı, damgalanma, mikrosaldırgan davranışlar, ayrımcılık, bilinmezlik; bu hissi besleyen en büyük etkenlerdir.

Goffman’ın “damga” kitabındaki bir örnek durumu şöyle özetler: “Malum insanların kendi statülerine ilişkin hissettikleri belirsizlik, işe alınma mevzusu bir yana, geniş bir sosyal etkileşim yelpazesini kapsar. Kör, hasta, sağır, sakat olanlar; tanışılan yeni birinin tutumunun ne olacağından temas kurulana dek söz konusu tutumun ret mi yoksa kabul yönünde mi olacağından asla emin olamazlar. Ergen birinin, açık tenli bir siyahinin, ikinci kuşak bir göçmenin, erkeklerin baskın olduğu işlere girmiş bir kadının yaşadığı tam da budur.”

Teorik anlatım her zaman soğuktur. O nedenle canlı örnekleri tercih ederim. Çünkü en güzel anlatım yaşanmışlıklardan çıkar. Bir çocuğun okula kayıt olacağı sırada “acaba kabul edilecek miyim” kaygısı sıradanlaştırılamaz. İş başvurusunda “acaba niteliklerim gözetilecek mi” kaygısına alışmamalıyız. Bu tür örnekleri anlatıyoruz ama işin bir de mikrosaldırganlık kısmı var.

Bu belki içimizdeki hissi en çok besleyen, belki kabul edilmemekten bile daha çok etkileyen bir ayrımcılık. Zararsız görünse de çok zararlı. Çünkü direkt itibarsızlaştırıyor kişiyi ve nerede başımıza geleceği kestirilemiyor.

Ayrımcılık

Sokakta yürürken, romantik bir yemekte, bir sunum esnasında; kısacası her yerde karşımıza çıkabilir. Çünkü sağlamcılık biraz da kendini “normal” kabul eden tarafın, eksik ve kusurlu gördüğü tarafı itibarsızlaştırabilme konforudur. Toplum içinde yapamadığı her davranışı “eksik ve kusurlu” kabul edilene yapma “özgürlüğü” vardır ve bu “özgürlük” sağlamcının eksik ve kusurlu gördüğü kişi üzerindeki hegemonyasını pekiştirir.

“Sağlam” kişi başka alanlarda uğradığı yok sayılmanın yaşattığı aşağılanma hissini bu şekilde dengeler. O nedenle karşısındakinin itibarını bile düşünmeyerek, eşitsiz ilişkilerin tadını çıkarır. Yolda çocuğuyla yürüyen bir körün çocuğunun eline para sıkıştırır mesela durup dururken.

Çocuğun hislerini, çocuğun ebeveyniyle olan saygı ilişkisini zedeleyeceğini, kişilerin kendi çocuklarına mahcup olacağını bile düşünmeden. Mesela gayet ciddi bir ortamda, sakat birinin beden dokunulmazlığını hiçe sayarak seviyesiz şakalar yapmak.

Özetle kabullenilmeme hissi, itibarsızlaştırma, sıradan olma hakkının gaspı… Bunların tümü birikerek o tanımlayamadığım hissi yaratıyor. İnsanlar bu hissi hayatlarının her döneminde, hatta en güzel dönemlerinde bir gölge gibi taşımak zorunda bırakılıyor.

Yıldız Tar’ın bir yazısındaki şu cümle beni çok etkilemişti. Farklı yönlerden ötekileştirilsek de yaşadığımız ayrımcılığın benzer hisleri yarattığını bir kez daha anlamıştım. “Midemde kelebeklerin uçması gereken yaşlarda midem, başka bir hafızayı biriktiriyordu.”

Demek ki bizim yeni bir hafızaya ihtiyacımız var. Kaygıları, ayrımcılıkları içermeyen bir hafızaya. Eşit, erişilebilir ve özgür bir yaşamın deneyimleriyle kaygıların gölgesinin düşmediği bir hafızaya. Bu da ötekileştirildiğimiz noktalardan birbirimizi anlayarak birlikte mücadele etmekten geçiyor.

Ayrımcı deneyimleri ve kaygıları biriktirdiğimiz bir hafıza yerine kelebeklerin uçuşması hepimize iyi gelecek. Yeter ki kelebeklerin uçuşacağı alana ayrımcılığın yarattığı hislerin gölgesi düşmesin.

(BS/EMK)

Diyarbakır “Şemse Allak Parkı” üzerine

Diyarbakır Galeria yapılar bütünü, hemen Büyükşehir Belediyesi hizmet binasının yanı başında yer alıyor. Eski yazlık Yıldız Sineması ve Ayyıldız Celal’in üç katlı binasının yerine 1990’lı yıllarda yapıldı.

6 Şubat 2023 depreminde artık oturulamayacak hâlde olduğu, yüz civarında can kaybının yaşandığı ve ağır hasar gerekçesiyle yıktırıldı. Şimdilerde yeniden yapım inşaatı başladı.

İşte o Diyar Galeria konut ve iş yapı inşaatı ile Büyükşehir Belediyesi arasında güzel bir park var. İnsanların soluk aldığı bir yeşil alan.

Hem eski Galeria binasının o beton fiziki görüntüsünü kısmen estetize eden hem de Belediye binasının pencereleri ile parkın arkasındaki eski Dedeman Oteli'nin ön görünüm alanına ferahlık veren güzel bir park.

O parkın altı da Diyar Galeria sakinleri için otopark olarak dizayn edilmişti yapı inşa edilirken.

Park, 2004 yılında Osman Baydemir’in Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ilk yıl açılmıştı. Açıldıktan sonra da parka isim konulmayıp kadınların parka isim vermesi önerilmiş. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü'nde, “Diyarbakır Kadın Platformu”nun kararıyla da parkın adı “Şemse Allak Yaşam Parkı” olmuş ve tabelası da bizzat kadınlar tarafından parkın girişine çakılmıştı…

Peki, parka adı verilen kadın kimdi?

2002 yılında Mardin'de komşusunun tecavüzü sonrasında hamile kaldıktan sonra ailesinin recmettiği (taşlanarak öldürülen), 33 yaşında, 5 çocuk annesi bir kadındı Şemse Allak. Şemse Allak’ın cenazesi kaldırılıp defnedildikten sonra uzun süre kadınların “Alışmayacağız” protesto eylemlerine de vesile olmuştu.

O parkın açılışının üzerinden tam 22 yıl geçmiş. Şimdi, 2023 depremi sonrası Diyarbakır Galeria iş ve yaşam alanı inşaatı yeniden yapılıyor.

Umuyor ve diliyorum ki Galeria ile Büyükşehir Belediyesi arasında yer alan, Elazığ Caddesi'nin cephesine bakan ve trajik bir hikâyesi de olan, şiddete uğrayıp katledilmiş bir kadının adıyla anılan “Şemse Allak Yaşam Parkı”nın başına bir şey gelip de o da hafıza suikastına uğrayarak betona kurban edilmez.

Ben buradan yazmış olayım da Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanlarının, Park ve Bahçeler Biriminin, Çevre Koruma Daire Başkanlığının haberi olsun.

Ha, bir de 22 yıl evvel parka ad koymada müdahil olan şehrin kadın örgütlerinin bugün çok daha örgütlü ve güçlü temsiliyetleri olan muadilleri de hafıza tazelesin…

(ŞD/EMK)

Özgür Kırgızistan’ın özgür kızı Zere

Sovyet döneminin sona ermesiyle hür demokratik bir düzen beklentisi içine girilmiş Kırgızistan’da ne yazık ki gericiler din faktörüne dayanarak bilhassa kadınları baskı altında tutmayı sürdürebiliyor.

Kadınların halen erkeğe hizmet etmesi beklenen varlık muamelesine tabi tutulması yetmezmiş gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri muhafazakârların adeta asabını bozuyor.

Ev içi şiddet vakaları sık sık tekrarlanırken sokakta yürüyen bir kadının güpegündüz kaçırılması ve defalarca tecavüze uğramış bedeninin katledilmiş olarak bulunması vaziyetin ne kadar vahim olduğunu ispatlıyor.

Farkındalık düzeyi gayet yüksek, isyankâr genç kadın Zere Asilbek erken yaşta gidişata dur diyebilmek amacıyla müziğe sarılmış ve pop müzik aracılığıyla ister istemez feminist bir provokatöre dönüşmüş.

Tabii ki cesaretinde iyi eğitimli, aydın görüşlü ve köklü bir Kırgız ailesinin ferdi olarak yetişmiş olmasının payı yüksek, lakin bu imtiyazlı durum tutucular tarafından Zere’nin “Batı Ajanı” klişesiyle damgalanmasına yol açmış.

Ülkede eski kafalılığın siyasi iktidar tarafından da sömürülmesi sonucunda başına buyruk cüretkâr bir kadının kadın haklarından bahsetmesi, kadınlara reva görülenleri ön plana çıkarması, kadınlar arası bir dayanışma hareketine ilham vermesi yalnız Zere’nin lanetlemesine yol açmamış, şiddetin sıradanlaştırıldığı çağımızda ölüm tehditleri almasına da sebep olmuş.

Müzik siyasidir

"Özgür Kırgızistan’ın Özgür Kızı (A free daughter of free Kyrgyzstan)" adlı belgesel mütevazı tavrıyla, özgürleşmesi beklenen Orta Asya Türki Cumhuriyetlerinden birine usulca nüfuz etmemize imkân tanıyor. Filmin yönetmen, senaryo yazarı, sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz kadın sinemacı Leigh lacobucci aynı zamanda belgeselin montajı ve müziğine de katkıda bulunmuş. 2025 İsviçre yapımı 65 dakikalık belgesel DOC NYC festivalinde dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra Slamdance, Solothurn, One World Prag, Lahey Movies that Matter, Berlin İnsan Hakları Film Festivali ve Raindance’e dahil oldu.

Cinsiyetler arası eşitliğe direnen ücra diyarın kısmi de olsa röntgenini çeken belgeselde Zere’nin müzik videolarıyla harmanlanmış gündelik hayat sekansları kahramanımızın samimiyetine inancımızı sağlamlaştırırken dayanışmanın gücünü bir kez daha tenimizde hissediyoruz.

16 yaşından itibaren muhtelif STK’lerde aktif rol alarak küresel haksızlıklara karşı mücadeleye dahil olmuş Zere içindekileri dışa vurabilmek için akabinde müziğe sarılmış.

Sevimli kahramanımız Türkiye Cumhuriyeti ile Kırgızistan’ın ortak projesi Manas Üniversitesi'ndeki eğitimini üçüncü senesinden itibaren terk etmiş, aktivizmiyle sanatsal dışavurumlarını birleştirmeye endekslenmiş.  

Cüretkâr sayılan kostümüyle yer aldığı "Kız" adlı ilk videosu yayınladığında izlenme rekorları kırmış, lakin klip gericilerin millî hassasiyetlerini zedelemiş ve muhakkak ki utanç verici bulunmuş. Zere’nin polise ihbar ettiği ölüm tehditlerinin birinde kendisinden videoyu derhal yayından kaldırması ve Kırgız halkından özür dilemesi bekleniyormuş.

Bu arada Zere hem peformanslarını sergilemek hem de eğitimini pekiştirmek için Avrupa’daki muhtelif memleketler dahil dünyanın birçok köşesine seyahat etmiş.

Yemezler!

Zamanla kendini geliştiren Zere’nin popüler müzik stilleriyle geleneksel Kırgız motiflerini iç içe geçirdiğini de görüyoruz.

Orta Asya bağımsız müzik piyasasında kendine yer edinmiş olan, cesur olduğu kadar kırılgan kahramanımız kadına yönelik şiddeti afişe ederken sokakta erkeklerin kadınlara sarkıntılık etme alışkanlığının altını çizmeyi de ihmal etmiyor.

Belgeselde ebeveyninin kendisine nasıl destek olduğunu, bilhassa zor anlarında koşulsuzca yanında durduğunu gördükçe dünyanın sadece kötü niyetli örümcek kafalılardan müteşekkil olmadığını hatırlayıp rahatlıyoruz.

8 Mart Kadınlar Günü için Bişkek’in geniş bir meydanında barışçıl mesajlarını iletmeye girişmiş, Zere dahil küçük bir kadın grubunun başına gelenler baskıcı iktidarların ezikliğini de layıkıyla ispatlıyor.

Kadınların aydınlık saçan faaliyetlerine yüzü maskeli iri yarı bazı çapulcuların kaba kuvvetle müdahale etmesi ve klasik provokatör tavırları takınarak savunmasız kadınları hırpalamasının ardından sahneye güvenlik kuvvetleri çıkıyor.

Sanki kabahatli olanlar kadınlarmış gibi saldırganları boşvererek polisin kadınları yaka paça götürmesi aslında gezegenin muhtelif diyarlarından herhangi bir farkı olmayan baskıcı Kırgızistan iktidarının  iktidarsızlığını bir kez daha gözümüze sokuyor.

Erkek egemen statükoyu devirmek için nice tehlikelere göğüs geren başına buyruk kahramanımız Zere dahil dünyanın direnişçi kadınlarıyla gücümüzü birleştirmemizin zamanı geldi de geçiyor.

(RL/EMK)

“Ben İnsan Sevmiyorum”dan “Bana Ne”ye: Çağın yalnızlık dili

 “Ben insan sevmiyorum”, “düz yaşamak istiyorum”, “bana ne onun sorunlarından gitsin psikologa”, “para her şeydir”, “okuyup da ne yapacağım”, “fazla düşünme”, “al gitsin” ve daha nice çoğaltılabilir dikte kelime ve cümleler. Dillere pelesenk olan, kişinin kabulü olup olmadığını bilmeden söylediği bu cümlelere sırf bu yüzden, sırf yaygınca kullanımından dolayı şüpheyle bakmalı.  

“Ben insan sevmiyorum” klişesinin ardında kendini iyi ve özel hissetme yanılgılı algısı gözlenir. Kendini sıradanın ötesine geçirme arzusunda olan, özel hissetmenin yegane cümlesi olarak “ben insan sevmiyorum” der.

Genel kalabalığın içinden çekilerek bir yığın ünlü figürün cümlelerinin ve duruşlarının ardına sığınan, olmadığına özentiyle kendini özdeşleştiren, okumadığı filozof ve yazarların gündelik yaşamdaki bazı görünümlerini taklit ederek sıradanın ötesine geçmeye çalışan insanın zavallı trajedisidir bu.

"Düz yaşamak istiyorum"

Yürüyüşü, giyimi, sigarayı tutuş şekli öykünmeden ibaret, ulaşamadığı kendi yüce varlığını hiç olmazsa bu haliyle yüzeysel ve temsili yaşatmakla yetinir. Görsel duyumun baskınlığı bu görüntüyü genelin gözünde bir düzeyde de olsa kabul edilir kılar. Böylelikle kısmi bir onay ile toplum içinde bir varoluş yakalamaya çalışır insan. 

“İnsan sevmiyorum” diyerek ayırt etmeksizin kalabalıktan çekilerek yalnızlaşan insan, ötekinde varoluşunu görme ve kendini keşfetme gücünden mahrum kalarak potansiyeline ulaşma şansını da kaybeder. Ve bu klişe cümleyi her gün söyleye söyleye zihnine kazıyan insan, gittikçe insani değerlerden uzaklaşan bencil, despotik, zalim ve hayvani sınırları aşamayan düzeye geriler.

Şu kısacık hayatta keder ve dertten uzak, “ben mi kurtaracağım” klişesinin ardına “düz yaşamak istiyorum” klişesini ekler insan.

Kurtarılması gerekenin ne olduğunu sorgulamaz, düz yaşamın esasen ne olduğu konusunda hiçbir fikri yoktur. Kahramanlık arketipini kendinden çeken insan, sanki kendisinden beklenen oymuş gibi çoğunluğu kurtarmanın zorluğundan bahisle ya da küçük tahakküm alanlarındaki gücü ispata dayalı yanılsamalı kahramanlıkla bir sapma daha yaşar.

Oysa bilmez; en büyük kahramanlığın kendi varoluşunu keşfetmek, kendini çekip çıkarmak olduğunu. Ve bu kendini bilme, kendine ulaşma hâlinin zorluğu, “düz yaşamak istiyorum” klişesiyle genele teslim olma hâline dönüşür. Cesaretin kırıldığı noktada, zoru ve kaosu reddederek insan kendi düzlüğünden vazgeçer. Oysa en çok kendine ulaşan, yaşamının öznesi hâline geçen insan, düz yaşamın keyfindedir. Ve bu kahramanlığa ulaşamayan tebaa karakteri, gıptayla bakıp da yüceliğine erişemediği insanı kendi karanlığına çekerek yok etmek ister.

“Düz yaşamak istiyorum” diyen korkaklar “düz yaşamı seçen” cesurları toplumda algı yanılsaması yaratarak yalnızlaştırmak ve tekrar kendine yabancılaştırmak isteyerek kendi tebaa görünümlerini perdeler. Düz yaşanan her eylemi lanetleyerek günahlar cehennemine iter.

“Bana ne onun sorunlarından gitsin psikologa” klişesi pandemi sonrasında “temassızlıkla” popülaritesine artırarak umursamaz insanın dilinde tekrarlanıp durur. Ve bir klişeyle daha çağın insani krizlerinden bencillik dalga dalga yayılır topluma.

Ötekini ret

Günlük tekrar ve tüketimle fiziken-zihnen yorgun karmaşa insan, sadeliği ötekinden uzaklaşmakta, dayanışmadan çekilmekte bulmaya çalışır. Kendine sahte cool görünümlü bir özellik katarak toplumda görünmeye çalışır.

İyileşmenin bir aradalıkta, anın içindeki sahnelerde ve keşiflerde, gerçek bir iletişim ve etkileşimde, neşeli arkadaşlıkta olduğunu bilmez. Bir araya gelemeyecek kadar yorgun ve bezgindir, buluşmanın çağırıcısı olmayacak kadar ötekine karşı gururludur.

Toplumdaki hiçleşme karşısında ötekini redle kendini bulmaya çalışır. Ret ile ötekinin gözünde çıtayı yükseltip onaylandığı yanılgısını yaşar. Başkasının sorunlarıyla ilgilenince hizmet ilişkisinin hizmetlisi olacağı algısıyla ötekinden uzaklaşır. Ve bu dil ile örülen tuzak ağlar av gibi düşürür insanı. Daha çok çalışma, daha çok para kazanma ve harcama şeklindeki döngüsel kölelik, ötekini redle kolaylaşır. “Para her şeydir” çünkü. 

Mutluluk, iyi hissetme, tedavi, onarılma, konfor vb. yanılsamalı arzular bu klişe yanılsamalı cümlenin ardına sığınarak tatmin edilmeye çalışılır.

Gerçek bir etkileşim ve duygudaşlık yerine durmadan sanal sepetine eklediği eşyalar için “Al gitsin” der yanındaki suni arkadaş. “Düşünme, al gitsin”. Bu bazen kabul edilebilir olsa da günün herhangi bir zaman diliminde sürekli tekrarlanan bu davranış tuzak haline dönüşmüştür artık.

Gerçek bir mutluluk ve iyileşme yakalayamayan insan paranın ve satın almalı tüketimin tuzağında her gün eriyerek gerçekliğini yitirir. Tedavi edilemeyen bir hastaya dönüştürür kendini. 

Ve “arkadaş” da yanılsamalı bir iyiniyetle tuzağa çeken satıcı ajan karaktere dönüşür adeta. Gerçek mutluluk anlarını işaret eden, sahnelere çekmek isteyen arkadaş ise ya kıskanandır ya da “düşünen bir fazlalık (!)”. Eşyanın fazlalığı düşünceliyi fazlalık haline getirir o vakit.

“Fazla düşünme” diyen iyimser arkadaş (!) tüketim dostu rahat severde kendi düşkünlüğünü görerek gerilimini boşaltır. Ve böylece zemini tüketim olan ilişkiler de birbiri içinde tekrarlanan ve değer katmayan davranışlarla tükenir.

İnsan hasta varlık mı?

Fazla düşünen insanın aşkın varlığına ulaşamadıkça, kendisi için tehlike ve karmaşaymış gibi yanılsamaya kapılır. Onu daha da aşma cesareti olmadığından kolaycı “fazla düşünme” nasihatıyla aklına üstünlük kurmak ister. 

Düşünen insan kendi varlığında kalıp akıl üzerinden rekabete girişmeyecek mütevazilikteyken, “fazla düşünme” diyen nasihat verme aklıyla gururlandırır kendini. Ve böylelikle yanılsamalı klişe cümleyle suni değer katar aklına.

Dönüp dönüp insanı hasta bir varlık haline dönüştürmese, kaostan kaçınıyorum derken cehaletin ve kötülüğün ördüğü kaosa itilmese belki muteber olurdu o umursamaz ve düşüncesiz, klişelerle örülü yaşam.

Ama düşünceyi, farkındalığı ve muhakemeyi yitiren insan, küçük bir yaşam kımıltısında derin çukurunu kazıp mezarına atlar. Sevdiklerini yanlarında gömdüren Tanrılar gibi kötülüklerini “Okuyup da ne yapacağım” diyen kibirleriyle inşa ederler.

Öz kaynağını keşfeden insanlar, tebaa sürünün yeni klişesi “kendine öyle bir karakter yaratmış” küçümsemesine maruz bırakılarak bir de hayal dünyasındaymış saptırmasıyla gerçekliğinden koparılmak istenir. Yaşamı kendinde kucaklamanın bedelidir bu.

(YPT/EMK)

Yüzyıllık tarih üzerine yenilemeler: İlk kurşunu kim attı?

15 Mayıs 1919, işgalci Yunanistan ordusunun İzmir’e çıkışı… Onların deyimiyle “Küçük Asya Seferi”nin veya sonuçları itibariyle “Küçük Asya Felaketi”nin başlangıç tarihi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı yenik düşmüş, ülke galip devletler tarafından paylaşılmaktadır. Bir zamanlar ilkokullarda “aslında biz yenilmedik ama peşinden gittiğimiz Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık” gibi bir versiyonu anlatılırdı. Şimdi nasıl anlatılıyor acaba?

İzmirliler her yıl 15 Mayıs’ı, o gün şehit düşenleri, Konak Meydanı’ndaki “İlk Kurşun” anıtı önünde yapılan anma töreniyle hatırlıyor, hatırlatıyor… Yine bir İzmir – Selanik karşılaştırması yapalım. İki kentte yaşanan iki önemli olayın kahramanlarının adı, rastlantıya bakın ki aynı. Ama aralarında tam tersine bir karşıtlık var.

İki kentte iki farklı Hasan Tahsin

Selanik’i 1912’de Yunan ordusuna teslim eden Hasan Tahsin Paşa (1845-1918), İzmir’deki kahramanımız ise işgalci Yunan ordusuna ilk kurşunu attığı söylenen şehit gazeteci Hasan Tahsin’dir.

Hasan Tahsin Paşa “vatana ihanet”le suçlanır ve İstanbul tarafından gıyabında idama mahkûm edilir. Geçmiş yıllarda bianet’te yayımlanan bir yazımda, Paşa hakkında ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Genel kanı, Osmanlı’dan kalma bir “vatan haini” olduğu yönündedir ama o koşullar altında başka seçeneği olabilir miydi acaba? Öte yandan Yunanistan’da ulusal kahraman düzeyinde itibar görmüştür, görmektedir.

Gazeteci Hasan Tahsin, Selanik kökenlidir. 1888 yılında orada doğmuş büyümüş, Mustafa Kemal’in okuduğu Şemsi Efendi Okulu’nda okumuş, idadiyi bitirdikten sonra İttihat Terakki tarafından hukuk eğitimi için Fransa’ya gönderilmiş, Osmanlı’nın “derin devlet” örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’da görev almıştır. Aktif bir siyasal eylemcidir. Hatta örgütün tetikçilerinden denilmektedir. İşgalden bir yıl önce İzmir’e gelmiş, işgale karşı direnişi savunan Hukuk-ı Beşer gazetesini yayınlamaktaydı.

İzmir Konak Meydanı’nda 1974 yılında açılışı dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından yapılan “İlk Kurşun” anıtı, işgalcilere karşı ilk kurşunu atanın gazeteci Hasan Tahsin olduğu görüşüne bir ölçüde resmiyet kazandırmıştır. İşgal günü İzmir’de, Kordonboyu ve çevresinde çıkan kargaşada şehit edilenlerin arasında Hasan Tahsin de vardır. Bu konuda kimse farklı düşünmemektedir ama konu “İlk Kurşun”a gelince, üzerinde uzlaşılmış bir ortak görüş yoktur. Görüşler, yazılanlar, söylenenler oldukça farklıdır.

Toplumsal olaylara, özellikle örgütlü olmayan, zamanında kayıt altına alınmamış toplumsal eylemlere ilişkin anlatılanlar farklı olabiliyor. Duyduklarını ikinci elden aktaranların tanıklıkları daha da farklılaşabiliyor. Galiba geçmişten söz edenler çoğu kez pek nesnel olamıyor. Olayları farklı anlatabiliyorlar, eski deyimle “maksat bir ama rivayet muhtelif”. Bir bakıma maksat da farklı olabiliyor belki.

*İzmir Konak Meydanı ve İlk Kurşun Anıtı. (Fotorğaf: Visit İzmir)

“Tarihi yeniden kurma çabası”

“İlk kurşun” konusunda farklı görüşleri, tartışmaları derleyen geniş bir çalışmayı Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Dr. Mithat Kadri Vural yapmış. Dr. Vural’ın “Hasan Tahsin ve ‘İlk Kurşun’ Üzerine Bir Literatür Analizi” başlıklı makalesi akademik bir çalışmanın ötesinde, tarihi olaylar üzerine söz söylemek isteyen akademi dışı yazarlara da en azından yöntem olarak yol gösterebilecek zenginlikte. Dr. Vural çalışmasının sonunda şöyle diyor:

Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ meselesi Türkiye’de tarihçilerden daha ziyade özellikle gazeteciler olmak üzerine çeşitli unsurların söz söylediği bir konu halini almıştır. Dolayısıyla birçok çalışmada; bilimsel kaygı ve tarihsel araştırma yöntemleri yerine, mesleki ve ideolojik yakınlık üzerinden ‘tarihi yeniden kurma’ çabasına girişilmiş ve bu durum bir misyon faaliyeti olarak görülmüştür. İşin aslı birçok araştırmacı, Hasan Tahsin ve ‘ilk kurşun’ arasındaki ilişkiyi çalışmamıza konu olan eserler üzerinden kurup, ilgili yayınları kaynak olarak gösterirken bu durumu gözden kaçırmıştır.”

Sanırım Yalçın Küçük, neredeyse her konuda olduğu gibi Hasan Tahsin ve “İlk Kurşun” konusunda da en aykırı görüşleri ileri sürmüştür. Dr. Vural, literatür taramasında nedense Yalçın Küçük’e yer vermemiş. İlginçtir, sağ kanattan bir yazar, Yalçın Küçük’ü geçtiğimiz nisan ayında ölümünün ardından o aykırı görüşleri ile hatırlıyordu.

Niye tarihi bir olay ille de getirilip bir kahramana bağlanıyor? Sanırım sorun kolektifliği önemsemeyen bir toplum kültüründe. Neden işgale karşı direnişler ardı ardına yurdun farklı farklı yörelerinde ortaya çıktı, çok sayıda şehit verdik denilemiyor? Neden bu direnişlere ilişkin toplu anıtlar, kolektif anma alışkanlığı yok? Belki topluma egemen olan “tek adam” anlayışının izleri denilebilir buna.

*Hatay Dörtyol’daki İlk Kurşun Anıtı. (Fotoğraf: TJK)

Dörtyol, Ayvalık ve Urla’da atılan ilk kurşunlar

İzmir’in dışında “İlk kurşun bizim burada atıldı” diyen başka kentler de var. Örneğin silahlı direnişin 19 Aralık 1918’de işgalci Fransız ordusuna karşı Dörtyol, Karakese köyünde Mehmet Kara (1894-1968) ve arkadaşları tarafından başlatıldığı anlatılıyor. Kentte bir “İlk Kurşun” anıtı var ve her yıl 19 Aralık’ta yapılan törenlerle anılıyor olay.

Erdoğan Sorguç’un Dörtyol Belediyesi tarafından yayımlanan “İlk Kurşun’un Seyir Defteri 1918-2014” adlı kitabının alt başlığı “Kamu ve medya desteği ile bir ‘efsane’nin inşaası’. Kitap “İlk Kurşun” tartışmalarına yeni bir boyut kazandırabilecek nitelikte olmalı.

Bir “İlk Kurşun” anıtı da Ayvalık’ta var. Anıt tek kişilik, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarından Ali Çetinkaya’nın (1877-1949) büstü ve bir kitabeden oluşuyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 29 Mayıs günü bu anıt önünde resmi anma töreni düzenlenmiş. Anıtın kitabesinde şöyle deniliyor: “İstiklal Savaşında Ayvalık’ta 172. Alay Komutanlığı yapan, Yunanlılara karşı ilk resmi kurşunu atan vatansever büyük Afyonlu Ali Çetinkaya anısına.” Kitabedeki “ilk resmi kurşun” ve “Büyük Afyonlu” sözleri dikkati çekiyor. Kentler arasında bir tartışmaya yol açmamak için böyle yazılmış herhalde.

Bu “İlk Kurşun” anlatılarına bizim Urla’dan da bir katkı geldi. Urla’nın yerel gazetesi Pencere’de geçtiğimiz mayıs ayında yayımlanan Urla Ateşi başlıklı yazıda, İzmir işgalinin ertesi günü Urla’da direnişin başladığı anlatılıyordu. Halk gider 173. Alay Komutanı Yarbay Kazım Bey’in kapısını çalar, “Komutanım böyle eli kolu bağlı duramayız. Direnmek gerek” der. Komutan alçak sesle “Top Tepesindeki depoda 120 tüfek var” diye yanıt verir. Deponun kapısını kıran halk, tüfekleri alır. Kadınlar cephane taşır, gençler mevzilere yerleşir. “Urla’da ilk Kuvayı Milliye kıvılcımı böyle doğdu. Her sokak bir direniş hattıydı. Urla bir kasaba değil bir kale oldu” diyor yazar. Bizden aktarması.

*Balıkesir Ayvalık’taki, “ilk resmi kurşunu atan” Ali Çetinkaya’nın anıtı. (Fotoğraf: Kalem Gazetesi)

Eski bir söylencenin yapay zekâ ile yenilenmesi

Geçen ay YouTube’ta Yunan ordusunun İzmir işgali ile ilişkilendirilmiş, gerçekleri hiç dikkate almayan, kurgunun da ötesinde tarihi gerçekleri karmakarışık hale getiren kısa bir video dolaşmaya başladı. Video şöyle tanıtılıyor:

“Anadolu halkına ateş etmeyi reddeden 200 Yunan askeri... Onlar, işgale katılmayı kabul etmediler ve ‘Anadolu halkı bizim kardeşimizdir’ diyerek tarihin en dikkat çekici vicdan hareketlerinden birine imza attılar. Peki bu karar onları neden idama götürdü? Kurşuna dizilirken neden hep bir ağızdan ‘Yaşasın İsyan!’ diye haykırdılar? Tarihin tozlu sayfalarında kalan bu çarpıcı olayın detaylarını videoda keşfedin.”

İnsan, böylesi ancak “yapay zekâ” ile yapılabilir diyor. Aslında 10 yıl kadar önce İzmir’de başlatılmış, şimdilerde artık hatırlanmayan bir söylencenin, Alman Nazilerinin 1944 Bir Mayıs’ında Atina’da kurşuna dizdiği 200 komünistin infazına ilişkin yeni ortaya çıkan görüntülerle “zenginleştirilmiş” bir versiyonu.

200 sayısı tutuyor, kurşuna dizilenler komünist mi evet, eh bu kadarı yeter demişler anlaşılan. Video çok takdir toplamış, “Komünistler işte böyle kahramandır… Bu askerlerin anıtı dikilmelidir…” diyenler var. Bir iki izleyici de “Yahu bu uydurma, inanmayın” demiş ama etkili olamamış.

Videoyu imal edenlerin hakkını yemeyelim, etik kurallara uymayı ihmal etmemişler. Hani bazı ambalajlarda kolay kolay göremeyeceğiniz son tüketim tarihleri vardır ya, biraz kurcalayınca öyle bir açıklamaya rastlıyorsunuz videonun sunumunda. “Bu içerik nasıl oluşturuldu?” diyorlar ve yanıtlıyorlar: “Yapay zekâyla oluşturuldu. Sesler veya görseller değiştirildi ya da tamamen yapay şekilde oluşturuldu.” Meraklısı için bunun nasıl bir şey olduğu uzun uzun anlatılıyor. Ama anlamak için bilgi işlem ustası olmak gerekiyor.

*Yapay zekâ ile yeniden üretilen bir söylence.

İşgal sırasında “Biz Türk kardeşlerimize ateş etmeyiz” dedikleri için İzmir İnciraltı’nda kurşuna dizildiği söylenen 200 Yunan komünist öyküsü bir ara çok ilgi çekiyordu. Anma törenleri yapılıyor, denize çelenkler bırakılıyordu.

Foti Benlisoy’un 2014 yılında İstos Yayınları’ndan çıkan, 2019’da ikinci baskısı yapılan “Kahramanlar, Kurbanlar, Direnişçiler” adlı kitabının alt başlığı, “Milli Mücadele’de Yunan Ordusu’nda Komünist Propaganda, Grev ve İsyan (1919-1922)”. Kitap, Benlisoy’un özgün belgeler üzerinde yaptığı ayrıntılı bir çalışma. Benlisoy, ordu içinde özellikle komünistler tarafından yürütülen savaş karşıtı propaganda ve eylemlerin yaygın olduğunu ama 200 komünist askerin kurşuna dizilmesi gibi bir kitlesel infaz hakkında herhangi bir tarihsel kayıt görmediğini söylüyor.

Altı yıl önce bianet’te yayımlanan “Bir Şair Söylencesi” başlıklı yazımda bu konuda ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Bu arada Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin geçmişi belgeleme konusunda çok ciddi olduğunu hatırlatmak isterim. Partinin günlük yayın organı Rizospastis gazetesinin 19 Ağustos 2012 günlü haftalık ekinde, parti politikaları açısından tarihi süreç içinde Küçük Asya Seferi / Bozgunu genişçe anlatılıyor. Orada da öyle toplu bir infazdan söz edilmiyor. (Kaynak Yunanca, ama artık yapay zekâ ile yaptıracağınız çeviri size yardımcı olabiliyor. Ben öyle yaptım!)

Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları
NAZİ KOLEKSİYONUNDAN MEZATA
Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları
16 Şubat 2026

Brecht ne demiş?

Sonuçta; insanların kentlerini, kasabalarını Milli Mücadele ile ilişkilendirerek hatırlamaları, hatırlatmaları, bu uğurda verdikleri şehitleri anıtlaştırmaları elbette önemlidir. Bu anıtlar; bazı kentlerimizde meydanlara oturtulan kavun, karpuz, salatalık, çaydanlık, pişmaniye, selfie çeken şehzade heykellerinden elbette çok daha anlamlıdır.

Sorun sanırım tarihsel olaylara nesnel bakıştan uzaklaşma, somut gerçeklere değil de kimilerinin gönlünden geçenlere öncelik veren çakma bir tarih söylencesi üretme sorumsuzluğudur. Kuşkusuz tarihsel olaylar üzerinden kurmaca roman, hikâye yazılabilir, film yapılabilir. Ama kurmaca ürünün “belgesel” görünümünde yayınlanması etik bir tutum olmamalı.

Bugün ülkede ve dünyada yaşadığımız çoğu olay karşısında artık pek “bu kadarı da olmaz” demiyoruz. Tekrarlanan olaylar kanıksanıyor. Örneğin Trump veya benzeri politikacılar, onların sözcüleri konuşurken bir epik tiyatro seyrediyorum gibi geliyor insana. Ama önemli bir eksiklik var. Epik tiyatroda, izleyici kendini kaptırıp gerçeklerden uzaklaşmasın diye uygulanan bir “yabancılaştırma efekti” söz konusudur. Örneğin arada sırada sahneye elinde davuluyla biri çıkar “ya işte sizi her gün böyle kandırıyorlar” diye izleyiciyi uyandırır, silkeler deyim yerindeyse. İşte bizde bu eksik galiba.

Gelin epik tiyatro demişken Bertolt Brecht’in bir sözü ile bitirelim:“İhtiyacımız olan şey, yeni yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum yaratmaktır.”

(AŞ/VC)

Kavşaktaki kadın: Precious

"Sevgi beni patakladı, tecavüz etti."

Precious bu cümleyi kurana kadar uzun yıllar geçmişti. Suskunluğu korkaklık değil, hayatta kalma biçimiydi. Ama o cümle bir kez kurulduğunda geri alınamazdı, çünkü Precious artık başkasının anlattığı biri değil, kendi hikâyesinin öznesiydi. Bu yazı, o özneliğin nasıl inşa edildiğini kesişimsel feminist perspektiften ele alıyor.

“Sapphire'in Push” adlı romandan uyarlanan film, Türkiye'de “Acı Bir Hayat Öyküsü” adıyla gösterime girdi.

Kitap birebir yaşanmış bir hayat hikâyesi olmasa da, yazarın Harlem'de okuma-yazma eğitmeni olarak çalıştığı dönemde bizzat şahit olduğu gerçek öğrenci deneyimlerinden ve öğrencilerinden aldığı itiraflardan güçlü bir şekilde esinlenilerek kurgulanmıştır.

Film güçlü bir dram olmanın ötesinde, kesişimselliği soyut bir teori olmaktan çıkarıp gözümüzün önüne seren nadir sinematografik eserlerden biridir.

Lee Daniels'in 2009 yapımı filmi, feminist teorinin en kritik kavramlarından biri olan kesişimselliği tek bir bedenin üzerinden görünür kılıyor. Irk, cinsiyet, sınıf, beden, yaş ve şiddet; ayrı ayrı sorunlar değil, birbirini besleyen bir sistem olarak karşımıza çıkıyor.

Precious filminin ilk sahnesinden itibaren, geleneksel sinemanın kadını "arzu nesnesi" haline getiren kalıplarının yıkıldığını izleriz.

Ana akım güzellik standartlarının tamamen dışında konumlandırılan Precious, kendi hikâyesinin bizzat anlatıcısı olarak karşımıza çıkar; onu "nesne" konumunda değil, kendi hayatının "anlatıcı öznesi" olarak görürüz.

Precious'un dış sesi; bedeni, sınıfı, ırkı, yaşı ve cinsiyeti nedeniyle hem kamusal hem özel alanda susması emredilen kadının, en azından kendi hikâyesinin anlatısında iktidarı ele almış olduğunu gösterir. Precious bize filmin daha başında bu trajedinin bir kurbanı değil, kendi hayatını anlatan bir anlatıcı/özne olduğunu izleme olanağı sağlar. Bu tercih tesadüf değildir; ezilmişliği başkasının ağzından değil, bizzat yaşayanın sesinden duymak, feminist teorinin en temel taleplerinden biridir.

Çarpışma noktası

Kimberlé Crenshaw'ın 1989'da geliştirdiği “kesişimsellik” kavramı feminist teoride bir kırılma noktası olmuştur. Bu kavram farklı ayrımcılık biçimleri olan cinsiyetçilik, ırkçılık, sınıfsal eşitsizlik, bedensel normlar ve yaş kategorisinin aynı anda işleyerek çoklu bir baskı ürettiğini söyler. Precious’un yaşamı, bu kavramın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Irksal kimliği nedeniyle beyaz normların dışında kalan, obez bedeniyle güzellik ideallerinden dışlanan ve kadın kimliğiyle cinsel şiddetin hedefi hâline gelen Precious, hiçbir alanda tam bir “insan” sayılmaz. O, toplumun hem mağduru hem de sessizleştirilmiş öznesidir. Kocadost’a göre: "Kesişimsellik cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf, ırk, ulus, engellilik ve yaş/kuşak gibi kategorilerin birbirinden bağımsız kategoriler olarak ele alınamayacağını vurgulayan bir yaklaşımdır.

Karmaşık toplumsal eşitsizliklerin bu farklı tahakküm hatlarının iç içe geçmesiyle oluştuğunu tespit eder ve bunu tek bir teorik ve metodolojik çerçevede analiz etmeye çalışır". Precious'un hikâyesi bu tanımın neredeyse birebir sinemaya yansımasıdır.

Crenshaw bu kavramı açıklarken güçlü bir imge kullanır: Siyah bir kadın, birden fazla yönden gelen trafiğin tam ortasında duran bir kavşaktadır. Avcil'in aktardığı üzere: "Ayrımcılık, kavşaktaki trafik gibi aynı anda birden fazla yönden akıyor olabilir. Kavşakta bir kazanın meydana gelmesi durumunda bu kaza herhangi tek bir yönden gelen arabalardan kaynaklanabileceği gibi tüm yönlerden aynı anda gelen arabalardan da kaynaklanmış olabilir".

Precious tam bu kavşaktadır. Ona çarpan yalnızca ırkçılık değil, yalnızca yoksulluk değil, yalnızca cinsiyetçilik değil, yalnızca bedensel durumu değildir ya da yaş/kuşak kategorisi değildir; hepsi aynı anda, aynı noktada çarpmaktadır.

Kocadost'un aktardığı üzere: "Kesişimsellik; cinsel, ırksal, sınıfsal farklı tahakküm sistemlerinin birbirleriyle ilişkisini ve işleyişini anlamaya, bu farklı ezilme biçimlerine maruz kalan kadınların farklılıklarını gören bir feminizm kurmaya yönelik teorik ve politik çabaların bir sonucudur". Precious’a yönelik baskı da tek bir kaynaktan gelmiyor; birden fazla sistemin aynı anda, aynı bedende ürettiği bir yıkım olarak karşımıza çıkıyor.

Precious on altı yaşında, siyah, yoksul, obez ve okuma yazma bilmeyen genç bir kadındır. Bu dört özellik bile başlı başına dört ayrı dışlanma sistemine karşılık gelir. Ama film burada durmaz.

Filmde tüm bu zorlukların üstüne aile içi şiddet, ensest, hamilelik ve HIV tanısı da eklenir. Avcil’e göre: "Kesişimsel deneyim, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin toplamından daha büyüktür; kesişimselliği hesaba katmayan herhangi bir analiz, siyah kadınların maruz kaldığı ikincil konuma itilme biçimini ele almakta yetersiz kalır". Precious, bu yetersizliğin tam ortasında durmaktadır, hepsinin birden kesiştiği noktada, kendine özgü ve katmanlı bir baskı deneyimi yaşayan biri olarak karşımızda konumlanır.

Precious'un bedeni bu sistemlerin kesiştiği bir kavşaktır. Yaşı onu korumasız kılmıştır; on altı yaşında henüz çocuktur ve yetişkinlerin sisteminin içinde savunmasızdır. Sınıfı onu görünmez kılmış; yoksulluk eğitime erişimini kapatmış, sistem onun için bir kapı açmamıştır.

Irkı onu çifte görünmez kılmıştır; feminist harekette de ırkçılık karşıtı harekette de "tipik özne" değildir. Cinsiyeti onu sessizleştirmiştir; hem evde hem okulda hem sokakta susması ve itaat etmesi beklenmiştir. Bedeni damgalanmış; egemen güzellik normlarının dışında, her yerde dışlanma konusu olan bir beden olarak işaretlenmiştir.

Avcil'in belirttiği üzere: "Kadınlar sahip oldukları biyolojik farkların 'kültürel yorumlanmasından' ötürü erkekler karşısında ikincil konuma itilmektedir; bu gerçeklik, kadınların ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda eşit hak taleplerinin önünü kesmektedir". Precious için bu ikincilleştirme salt cinsiyetten kaynaklanmaz; ırk, sınıf, yaş, ve bedenle birleşerek katmerlenir.

Ama filmin en ağır katmanı evdir. Barut Bektaş’ın aktarmasıyla: "Feminist perspektif cinsel istismarı, toplumsal düzenden beslenen ve hâkim güç ilişkilerinin bir tezahürü olan şiddet biçimi olarak ele almaktadır".

Precious'un babası ona defalarca tecavüz etmiştir. Ev, toplumun güvenli alan olarak kodladığı mekândır; bu da şiddeti daha da görünmez kılar. Barut Bektaş’a göre: "Ensest vakalarında özellikle istismarın gizlenmesi, aile birliğinin bozulmaması, ailenin imajının ve sosyal çevredeki ilişkilerinin zarar görmemesi birincil kaygılardır". Precious'un uzun yıllar boyunca süren sessizliği bu dinamikten kaynaklanmaktadır.

Filmdeki anne figürü de bu şiddet üreten yapının ayrılmaz parçasıdır. Precious'un annesi kızını korumak yerine şiddete ortak olmuştur. Barut Bektaş bu örüntüyü şöyle açıklar: "Ataerkil düşünce sistemi ve cinsiyetçi bakış açısı bu noktada da özellikle yalnızca anneye rol ve sorumluluklar yüklemektedir". Anne hem mağdur hem de ataerkil sistemin sürdürücüsü konumuna sıkıştırılmıştır; kızını koruyamamasının sorumluluğu yalnızca ona yüklenir, oysa sistemi yaratan ve sürdüren erkek iktidarı görünmez kalır.

Barut Bektaş’ın ifadesiyle: "Cinsel istismardan hayatta kalanların ezici bir çoğunluğunun kadın, faillerin ise göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir çoğunluğunun erkek olması, konuya erkek egemen bir toplumdaki kadın baskısının bir tezahürü olarak bakmayı elzem kılmaktadır". Tüm bu katmanlar birbirini pekiştirir ve üretir. Yaş, ırk, sınıf, cinsiyet ve beden faktörlerinin hiçbiri ayrı ele alınamaz.

Precious'a tek bir haksızlık yapılmamıştır; sistematik, katmanlı ve birbirini besleyen bir görünmezleştirme vardır. Kocadost'un ifadesiyle: "Çoklu ezilmeye maruz kalan öznelerin deneyimleri ve kimlik oluşumları, bu farklı deneyimler arasında kurulacak dayanışma ve geniş ittifaklar siyasetinin imkânları feminist özne tartışmalarının merkezine taşınmıştır". Precious'un hikâyesi tam da bu merkezin hareket imgesidir.

Tüm bu olumsuz tabloya rağmen film karamsar bir sonla bitmez. Precious alternatif bir okula başlar ve okula adım attığında, öğretmeni Ms. Rain onu ilk kez bir insan olarak gördüğünde, bu sistematik baskı ve şiddet döngüsünde bir kırılma yaşanır.

Precious yazmaya başlar. Yazmak, onun için basit bir şey değildir; var olduğunu, düşündüğünü, hissettiğini ve hepsinden önemlisi hayatta kalmaktan fazlasını hak ettiğini kanıtlama biçimidir.

Barut Bektaş'ın aktardığı üzere: "Kadınlar, kendilerini mağdur olarak tanımlanmaktan ziyade yaşadıkları olumsuz çocukluk deneyiminden çıkıp kurtulmaya çalışan ve mücadelelerine katkı sunan bireyler olarak tanımlanmak istemektedirler". Precious'un dönüşümü de tam olarak budur; mağduriyet kimliğini reddeder ve kendi anlatısının öznesi olarak ayağa kalkar.

Üstelik bu dönüşüm tek bir eksenin değişmesiyle gerçekleşmez: Eğitim, dayanışma, görülme, fark edilme ve kendi bedenini olduğu gibi kabullenmekle gerçekleşir. Baskı nasıl katmanlıysa dayanışma ve direniş de öyle katmanlıdır.

Film kapanırken, Precious, annesiyle yüzleşmiş, HIV pozitif olduğunu öğrenmiş, iki çocuğuyla sistemin tam ortasında ayaktadır. Ama artık başkasının anlattığı biri değildir.

"Sevgi beni patakladı, tecavüz etti" cümlesi artık yalnızca bir itiraf değil, bir öznenin kendi gerçeğine sahip çıkma, kendi sesini geri alma biçimidir. Ve bu, kesişimsel feminist teorinin soyut kavramlarla değil, yaşanmış bir bedenin içinden anlatılabileceğinin en güçlü göstergelerinden biridir.

(HÇ/EMK)

Kaynakça

Avcil, C. (2020). Kesişimsellik: Feminizmde Kapsam Genişlemesine Doğru. e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 12(4), 1290-1312. https://doi.org/10.26791/sarkiat.801766

Barut Bektaş, B. (2023). Feminist Perspektiften Cinsel İstismar ve Sosyal Hizmet Müdahalesi. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (57), 413-428. https://doi.org/10.30794/pausbed.1213523

Kocadost, B. (2021). Kesişimsellik. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/kesisimsellik/

Daniels, L. (Yönetmen). (2009). Precious: Based on the Novel "Push" by Sapphire [Film]. Lee Daniels Entertainment; Smokewood Entertainment Group.

https://www.npr.org/2009/11/06/120176695/sapphires-story-how-push-became-precious

“Ne Tirez Pas!”: Fotoğraflarla bir tanıklık hikâyesi

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta savaşın iki farklı yüzünü yansıtan “Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisi, 4 Haziran’da Beyoğlu Mawaa Kafe’de açıldı. Sergi, temmuz ayında da devam edecek.

2020 Beyrut Limanı patlamasının izlerinden 6 Mayıs 2026 tarihli İsrail ordusunun hava saldırısında zarar gören yapılara uzanan yirmi farklı karenin yer aldığı serginin en dikkat çekici yanlarından biri, afişte de belirtildiği üzere, çalışmanın İmran’ın Hizbullah mensuplarınca gözaltına alınmasının ardından yarım kalmış olması.

Yıllarca fotoğrafla ilgilenmesine rağmen uzun süredir fotoğraf makinesiyle aktif bir ilişki kurmadığını belirten İmran, bugün kendisini bir fotoğrafçı olarak tanımlamadığını söylüyor. Fotoğrafla kurduğu ilişkiyi ise iki temel üzerine kuruyor: İlki, fotoğrafın belgeleme gücüne duyduğu güven; ikincisi ise politik tavrını en güçlü şekilde ifade edebildiği alanlardan birinin fotoğraf olduğunu düşünmesi. Bu belgeleme gücüne duyduğu inanç ve bölgede uzun yıllardır süren savaşlara yakından tanıklık etme isteği, onu bu yolculuğa çıkaran en önemli motivasyonlar olmuş.

İmran’la hem Beyrut’taki tanıklık sürecini hem de gözaltında yaşadıklarını konuştuk.

Beyrut’un bitmeyen savaş tarihi

Dünyada birçok savaş sürerken neden Beyrut’u seçtiniz? 

Savaşa tanıklık etme isteği çıkış sebebim. Sosyal medyada gördüğümüz enkaz fotoğraflarıyla canlı gördüğümüz enkazın yaşattığı hissiyat çok farklı. Niçin Beyrut? Aslında iki sebebi var. 1975’ten bu yana baktığımızda bile 1990’a kadar süren bir iç savaş var. 1990’dan sonra 1993’te İsrail operasyonu var Güney Beyrut’a. 1996’da yine İsrail operasyonu var. 2006’da Hizbullah-İsrail savaşı var. Yani sürekli üz yılda bir, bir savaş ve çatışma yaşayan bir şehir. Bir sebebi bu, buradaki tarihsel birikimi az çok bildiğim için Beyrut’a gitmek istedim. İkinci gidiş sebebim ise bütün savaşların bir gerçeği: Ülkenin sermayedarları, zenginleri sanki hiç savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Aslında hepimizin bildiği bu çelişkinin daha yakinen, daha bir anda gerçekleşeceğini bildiğim için biraz da Beyrut’a gitmeyi istedim.

Yıkım ve gündelik yaşam yan yana

Afişte Beyrut’u bir yanda barlar, kafeler eğlenen insanlar; diğer yanda kurşun izleriyle kaplı binalar ve bombardıman olarak betimliyorsunuz. Hangi anların fotoğraflanmaya değer olduğuna nasıl karar verdiniz?

Aslında biraz önce bahsettiğim gibi, belli bir kısmın savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebilmesindeki çelişki Beyrut’ta yüksek. Savaş gerçekliğini belgelemek için çıktığım bu yol yüzlerce kare sundu. Asıl zorlandığım şey deklanşöre basmak değil, hangi fotoğrafları seçeceğime karar vermekti. Beyrut’ta yalnızca sokakta yürürken bile yüzlerce fotoğraf karesiyle karşılaşıyorsunuz. Turistik fotoğraflardan bahsetmiyorum. Bir bina kurşun izleri taşıyor, tarihsel bir yapı, politik bir imge ya da daha yeni bombalanmış bir yer. Bunu Beyrut’un her yerinde; merkezinde de banliyölerinde de içinde de dışında da görebilirsiniz. 

“Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisinden

Savaş bölgesinde telefonla tanıklık

Sergideki fotoğrafların bir kısmını “dikkat çekmeden telefonla” çektiğinizi belirtmişsiniz afişte. Aktif savaş bölgesinde telefonla fotoğraf çekmek belgeleme pratiğinizi nasıl etkiledi?

Önce neden telefon kullandığımı anlatayım. Herhangi bir basın kartım yok ve o telefonla çektiğim fotoğraflar aktif savaş bölgesinde çekildi. Hatta fotoğrafların bir kısmı İsrail’in mayıs başındaki saldırılarından hemen sonra çekildi. Aktif savaş bölgesinde büyük bir fotoğraf makinesiyle gezmek, özellikle Ortadoğu gibi bir yerde biraz delilik de gibi, ki telefonla çekerken bile yakalandım zaten çok uzun sürmedi. Yani bir tercih değil zorunluluktan kaynaklı aslında. Bu sebeple istediğim kadrajların hepsini de kuramadım.

Gözaltıyla yarım kalan tanıklık

Çalışmanızın Hizbullah tarafından gerçekleştirilen bir gözaltı nedeniyle yarım kaldığını belirttiniz. Gözaltında neler yaşadınız?

Sokakta fotoğraf çektiğim anda bir kişi motorla önüme kırdı ve beni "gözaltına" aldı. Arapça konuşuyordu, haliyle dil bariyerine takıldım. Üç farklı yerde beş ayrı kişi tarafından sorgulanmak beni biraz zorladı. Hep şu açıklamayı yaptım: “Fotoğrafla ilgileniyorum, amacım buradaki yaşanılan şeye tanıklık etmek.’ Dilden dolayı anlaşılamadığımı düşündüğüm anlarda kafam karıştı, onların da kafasının karıştığını hissettim. Herhangi bir kötü muamele görmedim. Hizbullah’ın nasıl bir yapılanması var tam olarak bilmiyorum ama sonradan bana “Şu an bir çetenin elinde değilsin, Hizbullah’ın elindesin. Biz bunu kendimizi ve ailemizi korumak için yapıyoruz.” gibi bir açıklama yaptılar. Olabildiğince de iyi davrandılar aslında diyebilirim. Telefonlarım, fotoğraf makinemdeki fotoğraflar belki beş on tur incelendi. Orada asıl suçlandığım şey ajan olup olmadığımdı sanırım. Çünkü bir yerde, “İsrail sizin telefonlarınızdan fotoğrafları alıyor.” gibi bir şey söylediler. İnsanların, halkın yüzünün biraz belirgin olduğu fotoğrafları sildiler. Onun dışındaki fotoğraflarıma dokunulmadı. Zaten onun dışındaki fotoğraflarım genelde hasar görmüş bina ve enkaz fotoğraflarıydı.

Gözaltı süreci ve sonrasında yaşananlar, Beyrut’taki hafıza oluşturma ve belgeleme sürecinizi nasıl etkiledi? 

O insanları anlıyorum. Savaşın ortasında biri bir yerlerin fotoğrafını çekiyor ve bu insanlar şu an dünyanın en vurucu gücü İsrail’e karşı savaşıyorlar. İsrail’in istihbaratına karşı savaşıyorlar, en yüksek teknolojiye karşı savaşıyorlar. O yüzden bunu yapmak zorundalar bence. Kendilerini korumak için böyle büyük bir güçle savaşırken her şeyi kontrol etmeliler. Açıkçası gözaltına alınacağımı biliyordum ama bunun bu kadar kısa sürede olacağını tahmin etmiyordum. Oraya giderken taksici de uyardı. Bir mahalleye girerken oradaki manava, “Sizce burada fotoğraf çekmem sakıncalı mı?” diye sormuştum. “Tabii ki de.” demişti bana. Orada tanıştığım insanlar da “Gitme, böyle olacak.” dedi. Beklediğimden hızlı olduğu için biraz yarım kaldı çalışma diyebilirim. Bırakılırken bana şunu söylediler: “Buralarda böyle gezme. Biz seni tanıyoruz ama burası çok büyük bir mahalle aslında. Buradan çıktığında devam edersen seni başka biri alacak.” 

Beyrut’ta toplam bir hafta kaldım, dört günü çalışmayla geçti. Amacım Beyrut’ta eğer gözaltına alınmazsam, ki bu çok düşük bir ihtimaldi benim için, belki Güney Lübnan’a inmekti.  İstanbul’a döndüğümde düşündüm: ‘Elimdekiler bunlar, kafamdaki yarım kaldı, bununla ne yapmalıyım?’ En son içimde kalmasın dedim, bir tanıklık var sonuçta. ‘Bu tanıklığı yansıtabiliyor muyum? Tamam, biraz da olsa yansıtabiliyorum’ dediğim için yarım da olsa sergilemek, göstermek istedim.”

“Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisinden

“Ne Tirez Pas!”, “Don’t Shoot!”, “Ateş Etmeyin!”

Sergiye adını veren “Ne Tirez Pas!” (Ateş Etmeyin!) Fransızca bir ifade. Sergiye neden bu adı vermeyi tercih ettiniz? 

Lübnan çok uzun yıllar Fransa’nın sömürgesi altındaydı. Fransa kültürel anlamda da sömürgeciliğini yayan bir ülke. Zaten Beyrut mimarisine baktığınızda tamamıyla Fransız mimarisini görüyorsunuz. Halk arasında da Fransızca çok yaygın, yani ana dilleri gibi Fransızca konuşuluyor belli başlı bölgelerde özellikle. Serginin adını Fransızca seçmemin sebeplerinden biri buydu. Bir de 1975-1990 iç savaşı sırasında gazetecilerin giydikleri beyaz tişörtlerin sırtında şey yazarmış: “Ne tirez pas!”, “Don’t shoot!”, bir de Arapça olarak “Ateş Etmeyin!”. O dönemin bir simgesi haline gelmiş. Bu adı hem iç savaşa hem de oradaki sömürgeciliğin yarattığı sonuçlara değinmek için seçtim.

Fotoğrafın hafızası

Belgelediğiniz savaş kalıntılarının, unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmakta nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz? 

Aslında bu biraz fotoğrafın gücüne inanmakla alakalı. Fotoğraf bu konuda çok güçlü bir alan. Hafızamızı korumak ve yaşadığımızı bir anlamda hissetmek için başvurduğumuz ilk araçlardan biri oluyor fotoğraf. Bazen bir buzdolabının üstünde kullanıyoruz, bazen yatağımızın kenarında bir fotoğraf oluyor; arabamızda, kitabımızın arasında, bazen cüzdanımızda... Burada bütün mesele fotoğrafın unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmaktaki gücü. Bütün insanlar aslında fotoğraflarla temas halindeyiz. Fiziksel bir basım aracı olarak kullanılması da aslında fotoğrafı biraz daha ön plana çıkarıyor. Şu an bütün tartışmalar gazetelerin biteceği, her şeyin dijitalleşeceği yönünde. Tüm bu tartışmalar içinde fotoğrafın ne olursa olsun fiziksel olarak da korunabilecek bir hafıza biçimi olduğunu düşünüyorum.

Canlı bir müze olarak Beyrut

Afişte Beyrut için “Canlı bir müze gibi. Tüm sertliğiyle.” diyorsunuz. Bu sergiden çıkan bir ziyaretçinin kafasında Beyrut’a dair nasıl bir imge kalmasını umuyorsunuz? Bu serginin ardından aynı hafıza hattını takip eden yeni bir çalışma planlıyor musunuz?

Beyrut böyle canlı bir müze gibi. Yıllardır süren savaş ve çatışmalar, çeşitli İsrail saldırıları… 3 yılda bir saldırıya maruz kalmış bir şehir. Yıkılmış yapılar, terk edilmiş binalar, bir daha açılmamak üzere kapanmış kepenkler... Yolda yürüdüğünüzde bunlara şahit oluyorsunuz. Sanki cidden bir müzeye girmişsiniz ve müzeyi geziyormuşsunuz gibi. Tüm Ortadoğu savaşlara maruz kalıyor daha doğrusu ama Beyrut’u benim için bir tık daha diğer savaş bölgelerinden ayıran şey insanların orada savaşla yaşamı ortak kurmaları. İnsanlar savaş bölgesinde yaşamını sürdürüyorlar, göçmüyorlar çok aksi bir durum olmadığı sürece. Ziyaretçiler sergiden çıktığında bunu hissedebiliyorlarsa, bunu hissettirebiliyorsam “Tamam, olmuştur. diyebilirim. Başka çalışmalara başlamak için hala daha Beyrut’tayım hissiyat olarak. Ama neden olmasın dünya bunun için yeterince malzeme sunuyor maalesef. Son olarak söyleyebilirim ki doygunlukla ayrıldım Beyrut’tan, acısıyla tatlısıyla.

(NK/NÖ)

“Kadir İnanır, başka bir erkeklik ve Türklüğün mümkün olduğunu gösterdi”

Kadir İnanır'ın ardından Türkiye'nin ortak hafızasının da önemli bir parçası uğurlandı. Onun yaşamını yitirmesiyle birlikte farklı siyasal görüşlerden, kuşaklardan ve toplumsal kesimlerden insanların aynı duyguda buluşması, bir yıldızın kaybının ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu ortak yas, İnanır'ın yüzüyle, sesiyle, bakışıyla, temsil ettiği değerlerle ve yıllar içinde geçirdiği dönüşümle Türkiye'nin duygusal dünyasında nasıl kök saldığını yeniden görünür kıldı.

Öte yandan İnanır'ın hikâyesi, yıllar içinde barıştan, halkların birlikte yaşamından ve demokratik çözümden yana aldığı açık tutum; yıldız kimliği ile kamusal sorumluluğu birbirinden ayırmayan bir çizgi oluşturdu.

Sinema kuramcısı ve akademisyen Prof. Dr. Umut Tümay Arslan ile Kadir İnanır'ın ardında bıraktığı kültürel-politik mirası konuştuk.

“İnanır, Türkiye’nin duygusal hafızasını taşıyordu”

Geçtiğimiz günlerde Kadir İnanır'ı kaybettik. Ardından toplumun çok farklı kesimlerinde ortak bir yas duygusu oluştu. Bu ortak yas bize hem onun sinemadaki yerine hem de Türkiye'nin kültürel hafızasına dair ne söylüyor?

Ortak yasın gücü yalnızca büyük bir yıldızın kaybından kaynaklanmıyor olsa gerek. Kadir İnanır birkaç kuşağın gündelik hayatına, duygusal dünyasına ve toplumsal hayallerine eşlik etmiş nadir figürlerden biri. Sırrı Süreyya Önder'in vurguladığı gibi, insanlar onu sadece filmlerinden değil; repliklerinden, fotoğraflarından, şiir okuyuşundan, hatta aynaya bakışından tanıyorlardı. [1] Bir başka deyişle, İnanır yalnızca izlenen bir oyuncu değil, Türkiye'nin duygusal hafızasının taşıyıcılarından biriydi. Bir sebep bu olabilir.

Bir başka sebep yıldız olgusuyla ilgili. Yıldız, toplumların ortak arzularının, arzulama ve görme biçimlerinin kristalleştiği bir beden. İnanır'ın ardından farklı siyasal ve kültürel kesimlerde ortaya çıkan ortak yas, Türkiye'nin parçalanmış kamusal alanında hâlâ ortak duygulanım alanları bulunduğunu gösteriyor. İnsanlar yalnızca bir sanatçıyı değil, kendi gençliklerini, aile hafızalarını, sinema salonlarını ve kaybolmuş bir ortak dünyayı da uğurluyorlar. Ama diğer yandan bu ortak yasın onarıcı gelecek olasılıklarını hatırlatan bir yanı var. Kadir İnanır, başka bir erkeklik, Türklük, yıldızlık olabileceğini de gösteren bir toplumsal figür oldu.

“Bir yıldızın yolculuğu, toplumun erotikasını da anlatır”

Kadir İnanır çoğu zaman "Yeşilçam'ın son büyük jönlerinden biri" olarak anılıyor. Türkiye sineması açısından Kadir İnanır'ı benzersiz kılan neydi? Onu döneminin diğer yıldızlarından ayıran temel özellik sizce neydi?

Bir yıldıza baktığımızda, bir yıldızın yolculuğuna baktığımızda, o toplumun erotikasını da tanıyabiliyoruz. Zevk alanını ve birbirine bağlanmayı itaat ve tahakküm ilişkileri mi kuruyor, yoksa daha çoğul, karşılıklı, yatay ve eşitlikçi zevk ağları mı söz konusu? İnanır'ın yıldız imgesi, daha doğru bir ifadeyle, yıldız olarak yolculuğu tek istikametli değil. 1968’de filmlerde oynamaya başlıyor, ama yıldız olarak yolculuğunun başlangıcına Karagözlüm (Atıf Yılmaz, 1970) yerleştirilebilir. Bu filmin yönetmeni Atıf Yılmaz da, filmin diğer yıldızı Türkan Şoray da aslında çoğul istikametli yolculuklar yapıyorlar.

Özellikle 1970’lerin sol popülizmi Yeşilçam’ın ses ve görüntü peyzajını da değiştiriyor, ama burada kurtarıcı kahraman erkeklik ve patriyarkal toplumsal değerlerle sol değerler arasında bir eklemlenme de var. Kadir İnanır’ın oynadığı İki Kızgın Adam (Ertem Göreç, 1976) gibi filmler akla gelebilir. Bu konuyu Bu Kabuslar Neden Cemil’de daha uzun anlatmıştım. Diğer yandan çözülme ve dönüşüm de var. 1970’lerin sol kültürel ve politik dünyası duygulara, arzulara, toplumsal muhayyileye nüfuz ediyor.

“Kadir İnanır, Türkiye erkekliğinin farklı hallerini taşıyordu.”

Kadir İnanır’ın yolculuğuna odaklanarak düşünürsek, Türkan Şoray’ın yönettiği Dönüş (1972) ve Bodrum Hakimi (1976) filmlerinde oynuyor. Her iki film de kadınların sinemasını kavrayabilmek açısından geri dönüp bakmaya, içine dalıp düşünmeye değer filmler. Bütün o bakma-bakılma, etkin-edilgen ikilikleri etrafında örülmüş arzu ekonomisine de içeriden müdahaleler. Hatta Dönüş’teki erkeklere yönelen öfke ve kadın dehşeti dikkate değerdir; iki erkek de ölür ve kadınlar arası bağ hayatta kalan ve bakıma muhtaç bebek üzerinden kurulur. 1970’leri Şerif Gören’in yönettiği filmlerle kapatıyor diyebiliriz.

Bu dönemin filmlerinde o ikili hali görmek mümkün. Bir yandan mesela Utanç (Atıf Yılmaz, 1978) gibi eski arzu ekonomisini devam ettirmeye çalışan ama devam ettiremediğini de kendi içinde gösteren filmler, diğer yandan ise İstanbul 79 (Orhan Aksoy, 1979) gibi değişimi erkeklik üzerine düşünerek yapan, kimi zaman sürçen, kimi zaman savunmacı, sert bir dile savrulan, kimi zamansa değişimi kabullenen filmler.

Soruya dönecek olursak: 1970’lerin sinemasında yıldızların hepsi bu sol muhayyilenin çekim alanına girdi. Ama sürdüren, dönüşen, başka yerlere açılmaya devam eden, kitlelerin arzularının peşine takılan değil, kitleleri başka arzuların, olasılıkların peşine düşürmenin yollarına bakan Türkan Şoray, Yılmaz Güney, Tarık Akan ve Kadir İnanır oldu. Bu yolculukların da düz çizgisel olmadığını vurgulamak gerekir. Kadir İnanır’ın yıldız olarak bedeni, yüzü, yolculuğu, Türkiye erkekliğinin farklı tarihsel, psişik, politik hallerini bir arada taşıyor.

Prof. Dr. Umut Tümay Arslan

“İmgesinde Türklük perdesinin üretimi ve yırtılması var”

Kadir İnanır'ın filmografisine baktığımızda Yeşilçam'ın dönüşümünü de izliyoruz. Melodramlardan toplumcu gerçekçi filmlere, 1980 sonrasının kırılmalarından yeni sinema dönemine kadar uzanan bu uzun kariyer, Türkiye sinemasının hangi değişimlerini görünür kılıyor?

İnanır'ın yıldız olarak yolculuğunu Türkiye sinemasının yolculuğuyla birlikte okumak mümkün elbette. Yeşilçam melodramlarının vaat ettiği bütünlüklü ve homojen bir biz hikâyesinin sınıfla, cinsiyetle, etnik kimlikle yırtılmasının hikâyesi olarak. Bu idealleştirmeye dayalı, öz-böbürlenmeci ve belirli konularda susmaya yeminli bütünlük hikâyesini “Türklük perdesi” olarak kavramsallaştırıyorum. Dolayısıyla Kadir İnanır imgesinde hem bu perdenin üretim hikayesi hem de onun yırtılmasının hikayesi var. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin fiziksel, psikolojik şiddet ve korkuyla bastırdığı bir toplumsallık içinde 1970’lerdeki çözülme 1980’lerde başka çatlaklardan politik tutku olarak toplumsal alana sızacak.

Atıf Yılmaz’ın bu dönem filmlerini kapsayan duygulanım dünyası içinde düşünebileceğimiz Bir Yudum Sevgi (1984) Kadir İnanır ve Hale Soygazi’nin başrollerde olduğu fevkalade bir film. Senaryosunda Latife Tekin’in imzası var. Utanç’ta bitmiş ama sürdürülmeye çalışılan arzu ekonomisi burada fırlatılıp atılmış. Diğer bir deyişle, hissedilebilir olanın çerçevesi değişiyor. İki işçinin hikayesi bu dünyanın içinden bir sahnelemeyle perdede. Gülsün Karamustafa bu filmde sanat yönetmeni/yapım tasarımcısı olarak çalışıyor.

Dönemin filmlerinde toplumsal hayatta sesleri yükselen kadınların bakışlarının, arzularının, tutkularının izleri görülür. Herhalde bu dönemin Atıf Yılmaz’ını Deniz Türkali’den, Müjde Ar’dan, böyle bir kadınlar coğrafyasından ayrı düşünmek imkânsız. Bu Kadir İnanır için de geçerli olmalı. Fakat yine vurgulamalıyım ki bu düz çizgisel bir hikâye değil. Tıpkı psikotoplumsal dönüşümler gibi regresyonlar da içeriyor.

“Kadir İnanır imgesi, kadirizmi de taşıyordu”

Kadir İnanır’ın bir de 1990’ların sonlarında zirve yapan kadirizmi de aynı imgede taşıdığını unutmamak gerek. Belki Melih Gülgen’in yönettiği Tatar Ramazan’larla da pekişen, adaletli, fedakâr, adaleti gerekirse tek başına sağlayan, delikanlı, maço, kurtarıcı erkek fantazileri. Türkiye toplumunun arzu dünyasında güçlü bir yere sahip bu fantazi. Öyle ki kadirizm fantazisiyle kadın oyuncuların (Buket Saygı ve Sanem Çelik) sınırlarını ve haysiyetlerini tanımama hakkını kendinde bulduğu iki vaka da onun yıldız yolculuğunun içinde [2] .

Eğer yıldız yolculuğu burada bitseydi ona dair anlatacak bir şeyim de kalmazdı açıkçası. Türklük perdesiyle başlayan, bir yerlerde onun yırtıklarına doğru açılan ama sonra onu erkeklikle sürekli yamayan bir oyunculuk serencamı. Fakat hikâye burada bitmedi.

“Kadir İnanır, kadirizmi geride bırakabildi”

Kadir İnanır'ın canlandırdığı erkek karakterler güçlü, mağrur ve cesur oldukları kadar kırılgan, yaralı ve duygusal yönleriyle de hafızalara kazındı. Bugünden geriye baktığımızda, bu karakterler Türkiye toplumunun kendine bakışını nasıl etkiledi?

Anlatmaya çalıştığım gibi, bu ikiliği ya da işte çeşitli erkeklik hallerini bir arada görmemizi mümkün kılan bir filmografisi var ve bu Türkiye’nin psikotoplumsal dönüşümüyle birlikte okunabilecek bir hikâye. Türkiye erkekliğinin baskın hallerini de korkularını ve dönüşüm olasılıklarını da onun yıldız serüveninde takip etmek mümkün. Bir yanda kahraman-kurtarıcı erkek fantazisini ayakta tutan filmler varsa, diğer yanda Kırık Bir Aşk Hikayesi (Ömer Kavur, 1981), Ah Güzel İstanbul (Ömer Kavur, 1981), Bir Yudum Sevgi (Atıf Yılmaz, 1984) gibi filmleri var.

Kadirizmi geride bırakan, Türklük perdesinin kıyıya, çerçevenin dışına ittiği gerçekliklere doğru açılan, toplumsal adaletin imkânlarının peşine düşen bir yıldız olarak tamamlıyor hikâyesini. Yani onun yıldız imgesi, sadece kaybedilmiş bir şeyleri değil dönüşüm imkânlarını da içeriyor. Kadirizmin tümüyle geride kalmasında oyuncu Jülide Kural’la birlikteliğinin, yol arkadaşlığının etkisi ihmal edilemez, sanıyorum. Ama şu da var: kadınlardan öğrenmeye, kadınlar coğrafyasına açıklığı Kadir İnanır da sahiplenmiş olmalı ki kadirizmi gömebilmiş, geride bırakabilmiş.

Kadir İnanır ve Barış Anneleri

“Politik mirası, siyasi pozisyonundan daha fazlasını ifade ediyor”

Ayrıca İnanır'ın dönüşümü, Türkiye'deki erkeklik kültürü açısından da dikkat çekici. Racon kesen, fiziksel güç kullanan, gerektiğinde şiddete başvuran erkekleri canlandıran bir yıldızın dönüşerek barışı, diyalogu ve demokratik çözümü savunmaya kendini adayan etik-politik bir konumu sahiplenmesi. Şiddet üretme kapasitesi üzerinden tanımlanan erkekliğin şiddetin sona ermesi talebi üzerinden yeniden tanımlanır hale gelmesi. Mağrur ve otoriter erkeklik hallerinden etik-politik sorumluluk alan bir erkeklik haline geçiş. İnanır'ın politik duruşunun değeri de burada yatıyor olabilir.

Bu nedenle Kadir İnanır'ın politik mirası, belirli bir siyasi pozisyon almış olmasından çok daha fazlasını ifade ediyor gibi. Yeşilçam'ın maço, mağrur ve güçlü jönlerinden biri olarak başladığı yolculuğu, mağdurun sesini duyurmaya çalışan, toplumsal ve politik şiddetin inkâr edilmemesini talep eden ve barışı savunan etik bir kamusal özne olarak tamamlıyor. Yıldızlığın yalnızca temsiller değil, aynı zamanda sorumluluk da üretebileceğini gösteren örneklerden biri.

“Türklük ethosundan eşit yurttaşlık ethosuna yöneldi”

Kadir İnanır, barıştan, halkların birlikte yaşamından ve demokratik çözümden yana aldığı açık tutumla da öne çıktı. Kadir İnanır'ın kültürel mirasını değerlendirirken sanatçı kimliği ile politik duruşunu birlikte düşünmek neden önemli?

İnanır'ın hikâyesini gerçekten özgün kılan nokta tam da burada. Kadirizmi geride bırakmayı göze alarak yolculuğunu tamamlıyor. Sadece bir yıldız olduğu için bir partiden milletvekili olmayı reddedip kamusal-politik sorumluluk alan bir yıldıza dönüşüyor. Daha önce İsyan (Orhan Aksoy, 1978), Katırcılar (Şerif Gören, 1987) gibi filmlerle Kürtlerin coğrafyasına, gerçekliğine açılmıştı ama yolculuğun son istikametinde Kürt meselesine, devlet şiddetine ve demokratik çözüm ihtiyacına ilişkin açık seçik konuşmayı yıldız kimliğinin bir parçası haline getiriyor. Özellikle PKK ile ilk barış sürecinde doğrudan sorumluluk alarak sanatçı kimliği ile siyasal yurttaşlık konumunu birbiriyle iç içe geçiriyor.

2024 yılında Cansu Çamlıbel'le yaptığı söyleşide [3] yapmayı istediği filmi anlatırken cebindeki telefondan çıkarıp bir fotoğraf gösteriyor. Diyarbakır Sur’da 2 Aralık 2015’te ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında ölen Hakan Arslan’ın kemikleri 7 yıl sonra babası Ali Rıza Arslan’a bir torbada teslim edilmişti. Fotoğrafta baba elinde torbayı tutuyor. Kadir İnanır’ın yıldız olarak yolculuğu Türklük perdesindeki kahramanın yolculuğundan bu perdeyi kuran ayarları dönüştürmeye, perdenin inkâr ettiği, görmezden geldiği, değersiz kıldığı hayatları görünür kılmaya doğru evrilmiş diyebiliriz.

Perdede temsil ederken hayatta da icra ettiği güçlü, kahraman, maço erkek hali, kırılgan hayatlara kulak veren, barışı savunan ve devletin resmi anlatılarının ötesine bakmaya, Türklük ethosunun yerine eşit yurttaşlık ethosunu geçirmeye çalışan kamusal bir özneye dönüşüyor. Belki de bugün farklı kesimlerin aynı anda İnanır’ın ardından yas tutabilmesinin nedeni bu: İnsanlar yalnızca Türkiye’nin geçmişini hatırlatan bir yıldızı değil, zaman içinde dönüşebilen, öğrenebilen ve gücünü barış talebine tahvil edebilen, eşit yurttaşlık arzusuna sahip çıkan kamusal bir figürü uğurluyorlar.

Böyle bir perspektiften bakıldığında, Kadir İnanır'ın politik önemini yalnızca "barış sürecini desteklemiş bir sanatçı" olmasında aramak eksik kalır. Belki de asıl önemli olan, yıldız olma yolculuğunun büyük bölümünde temsil ettiği erkeklik ve Türklük halinin dönüşümüdür.

Dipnotlar:

[1] Sırrı Süreyya Önder, “Herkesin Kadir İnanır’ı sevmek için bir nedeni var?: Dayı ha gayret, barış ve setler seni bekliyor”, T24, 4 Kasım 2024

[2] Çiğdem Mater’in o dönem bu konuda yazdığı güzel bir yazı var: Çiğdem Mater, “Kot Pantolon ve Kadirizm”, Bianet, 12 Mart 2002

[3] Cansu Çamlıbel, “Oğlunun kemiklerini poşetle teslim alan babanın filmini çekmek istiyorum, ama ağır sansür var, onu yensen vali vesayetine toslarsın”, T24, 12 Şubat 2024

(ZA/NÖ)

Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?

Hak odaklı habercilik üzerine düşünmek, yalnızca haberin dilini ve kaynaklarını tartışmak değil; haberciliğin etik ve politik sorumluluğunu da yeniden hatırlamak demek. Bu sorumluluk, haberciliğin sınırlarını genişleten ileri düzey teorik tartışmalara açık olmayı da gerektiriyor. 

Hayvan hakları odaklı habercilik için de bu geçerli.

Türcülük, ayrımcılığın son yıllarda daha görünür hale gelen biçimlerinden biri. Buna karşı mücadele ederken hayvanları yalnızca temsil edilen, gözlemlenen ya da hakkında konuşulan varlıklar olarak değil; dünyayla ilişki kuran, iz bırakan, yanıt veren, hatırlayan, hisseden ve kendi yollarıyla iletişim kuran özneler olarak düşünmeye ihtiyacımız var.

Melanie Challenger’ın “Animals in the Room” başlıklı yazısı tam da bu ihtiyacı hatırlatıyor: Hayvanların seslerini, varlıklarını ve çıkarlarını karar alma süreçlerinde nasıl “mevcut” yani hayvanları orada nasıl var-kılabileceğimizi tartışmaya açıyor. Bu metin, insan dışı canlıların ses, temsil ve karar süreçlerindeki yokluğunu düşünmeye çağırıyor. Bu çağrı, hak odaklı haberciliğin insan merkezli sınırlarını yeniden tartışmak için önemli bir imkân yaratıyor.

Sinem Aydınlı, Challenger’ın Animals in the Room:Why We Can and Should Listen to Other Species (Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?) başlıklı yazısını bianet okurları için Türkçeye çevirdi. Yazıyı, Emergence Magazine ve Melanie Challenger’ın izniyle yayımlıyoruz.

Challenger, hayvan onuru, insanın kendini diğer türlerden üstün ve ayrı görmesi, hayvan temsili ve insan dışı yaşamın etik-politik statüsü üzerine çalışan bir yazar/araştırmacı.

Benimle gel; artık ancak rüyalarımda var olan o ormana gidelim. Zaten bugünlerde sık sık rüyalarıma giriyor. Bazı geceler ona geri dönüyorum; yürüyerek, düşünmeden, çünkü her işareti, her dönemeci biliyorum. Bu rüyalarda, ormanın derinliklerindeki eski evime varıyorum: Neredeyse harabeye dönmüşken yeniden ayağa kaldırdığımız, iki küçük çocuğumu büyüttüğüm o küçük eve. Bu his, rüyalarda hayaletler belirdiğinde insana eşlik eden duyguya benziyor. Önce her şey tanıdık gelir; sonra yavaş yavaş bir bozulma hissi sızar içeri. Rüya dünyasının görünürdeki mutlaklığına rağmen, içimde bir yer buranın artık benim evim olmadığını biliyor; tıpkı kaybettiğin sevdiğin birinin yüzüne bakarken onun aslında hayatta olmadığını fark etmek gibi. Ve o farkındalıkla birlikte tekinsiz bir kayma başlıyor: Uyuyan kişi, iki gerçeklik arasında bir anlığına aldanır; sonra serabı sezer. Az önce elle tutulur gibi görünen şeyin, aslında bedenin kederine kazınmış kimyasal bir anıdan ibaret olduğunu fark ederek dünyanın katılığına geri düşer.

Kendi isteğinle terk ettiğin bir evin varsa, o eve özlem duyduğunu kabul etmek zor. Hele de geri dönemeyeceğini biliyorsan.

Ama burada yanlış bir izlenim bırakmak istemem. Aslında evin kendisini özlemiyorum. Özlediğim şey, o topluluk. Her sabah ağaçların sesiyle uyanırdım. Orman sesi, yerin üzerinde asılı kalmış bir okyanus gibi. Tavan arasındaki kemirgenlerin tırmalayışına da uyanırdım; yuva yapıldığını ele veren o hışırtılı telaşa. Bazen saçakların altında toplanan yarasaları duyabilirdim. Yazın, sırf dışarıdaki kablonun üzerine dizilmiş kırlangıçların cıvıltısını dinlemek için pencereyi açık bırakırdım; sesleri, olmayacak kadar dar aralıklardan sızan havanın ince gıcırtısını andırıyordu.

Okula giderken, özellikle kış aylarında, evimizin yukarısındaki karaçamların bittiği yerde yaşayan yaşlı yabani tavşanı selamlardık. Eğer tavşan durmadan, yol boyunca koşacak gibi olursa, motoru durdurur, farları kapatır, ağaçların arasına fırlayıp gitmesine izin verirdik. Baharda yeşil ağaçkakanları selamlardık; dalgalı uçuşları, sanki görünmez bir el tarafından çekilip alçaltılıyordu.

Bu duygu zamanla büyüdü; bizi de şaşırttı. Bize ilk ne zaman çarptığını hatırlıyorum: Çocuklarla birlikte, şimdi yaşadığımız köyün yakınındaki başka bir ormanlık alanda yürüyorduk. Yokuşu çıkarken küçük oğlum, “Galiba hayvanları özlüyorum,” dedi. Boğazıma gelen hıçkırığı bastırmaya çalışırken buldum kendimi; beklemediğim bir şeydi bu, özellikle de taşınmaya dair bütün duygularımı gömmek için elimden geleni yapmışken. Ama ben de hayvanları özlediğimi biliyordum. Ve bu zordu.

Hiçbir zaman güçlü bir aidiyet duygum olmadı. Hatta yerinde duramayan bir insandım; hep yeni yerlerin, yeni deneyimlerin peşinden giderdim. Küçük bir kasabada, toplu konutların olduğu bir mahallede büyüdüm. O zamanlar bunun adını koyamazdım belki, ama orası fazla insandı. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Sadece basit bir gerçekti bu. Bir zamanlar o coğrafyada yaşamış olması gereken diğer türler büyük ölçüde yok olmuştu. Ve ben de, belli belirsiz bir düzeyde, onları özlüyordum.

Yetişkinliğimizde, eşimle birlikte ormandaki o evi neredeyse yıkılacak haldeyken satın aldığımızda, insan olmayan komşularımızın bizim için bu kadar önemli hale geleceğini hiç hesap etmemiştik. Oysa başka yaşam biçimleriyle kurulan sıradan, gündelik yakınlık, onların çevrelerindeki dünyayı capcanlı deneyimlediklerini apaçık gösteriyor. Diğer türlerin yaban hayatları, beklenmedik olanın dinamizmiyle kesintiye uğrar, onunla şekillenir. Onlar, doğanın belirlenimci tezgâhına dizilmiş, durmaksızın algoritmalarla işleyen varlıklar değil. Hayvanlar, bir şey dikkatlerini çektiğinde duraksar. Ansızın beliren güneş ışığından yararlanırlar — ya da yararlanmazlar; nasıl uygun görürlerse. Bazıları diğerlerinden daha meraklı. Her zaman öngörülebilir olmayan, bireysel karakterleriyle yön bulan biçimlerde seçenekler arasında tercih yaparlar. Bu da ancak irade sahibi[1] ve duyguları olan varlıklarda mümkün. Basitçe söylemek gerekirse, onlar görkemli, sarsıcı ve kendilerine özgü biçimlerde canlı.

Ve bunu o ana kadar anlamamış olmak ne aptallıktı. “Galiba hayvanları özlüyorum.” Elbette özlüyorsun, canım.

Çünkü biz ormanı ve hayvanları bir tablo ya da arka plan olarak özlemiyoruz. Onları tanıdıklarımız, yakınlarımız, hısımlarımız olarak özlüyoruz. O zengin, çeşit çeşit varlıktan oluşan topluluğu özlüyoruz. Ve onları özlememizin nedeni, hayvanlara insan duyguları yakıştıran hayalci bir duygusallık ya da karakterimizdeki entelektüel bir zayıflık değil. Onları özlüyoruz çünkü başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.

Buna rağmen modern dünyanın pek çok yerinde diğer hayvanlara özne değil, nesne muamelesi yapılıyor. ABD’den Birleşik Krallık’a, Çin’den Hindistan’a kadar, yeryüzündeki neredeyse her post-endüstriyel ülkede diğer hayvanların, bizim üzerimizden tanınanlar dışında, neredeyse hiçbir yasal güvencesi yok. Bununla şunu kastediyorum: Bir hayvan, ancak bize aitse ya da koruma altındaki bir türden sayılıyorsa korunuyor. Hayvanlar adaletin özneleri değil, insan arzularının nesneleri sayılıyor. Dünyayı bu kadar keskin biçimde, önemli olan insanlar ve önemli olmayan insan dışı varlıklar diye ayırmamızın başlıca nedenlerinden biri de hayvanların kendi adlarına konuşamıyor olmaları.

Hayvanların bir bakıma sessiz olduğu sık sık söylenir. Evet, kısa, boğuk sesler çıkarırlar. Ya da seslenirler. Ya da ağlarlar. Bazıları şarkı söyler. Bazıları tıslar. Ama sesleri yoktur. Konuşmazlar. Sessizdirler; çünkü hem dilden hem de anlamı yapılandıran ve üreten zihinlerden yoksundurlar. İnsan olmayan varlıklara şefkat gösterilmesini savunanlar bile tarih boyunca bu fikri sürdürmüştür. Hayvan savunuculuğu hareketinin dönüm noktalarından biri sayılan yayınlardan birini düşünün. Massachusetts Hayvanlara Zulmü Önleme Derneği’nin 1868’den 1970’e kadar yayımladığı derginin adı Our Dumb Animals idi — “Dilsiz Hayvanlarımız” ya da “Konuşamayan Hayvanlarımız”. Sloganı da şuydu: “Kendi adlarına konuşamayanlar adına biz konuşuruz.”

Bazen diğer hayvanları sessiz kabul ederiz; çünkü nasıl iletişim kurduklarını fark edemeyiz. Zoolog Gabriel Jorgewich-Cohen’in araştırması, kendisi ve meslektaşları daha önce ses çıkarmadığı düşünülen elli üç tür üzerine bir çalışma yayımladığında kısa süre önce gündeme geldi. Araştırma kaplumbağalara odaklanıyordu; titiz kayıtlar ve analizler sonucunda, farklı kaplumbağa türlerinin ses yoluyla iletişim kurduğu ortaya çıktı. Bu bulgulardan cesaret alan bilim insanları, çalışmalarını diğer koanat omurgalılara — yani akciğerli omurgalılara — genişletti ve daha önce “sessiz” kabul edilen türlerde de ses çıkarma yetisine dair yeni kanıtlar buldu. Bugünkü varsayım şu: Seslenme, yani havayı akciğerlerden geçirerek boğazdaki yapılarda ses oluşturma yetisi, koanat omurgalıların kökenlerine, hatta muhtemelen daha da öncesine uzanan çok eski bir tarihe sahip. Demek ki yüz milyonlarca yıldır binlerce farklı tür, eşleriyle, saldırganlarla, yavrularıyla ve yabancılarla iletişim kurmak için nefeslerini bilinçli biçimde kullanıyor.

Elbette bütün iletişim sese dayanmaz. Bizim gibi ifade gücü son derece yüksek bir hayvanda bile yüz ifadeleri, bedenin duruşu, göz teması ve el ya da uzuv hareketleri aracılığıyla çok büyük miktarda bilgi aktarılır. Bir keresinde kendimi, bir araştırma tankının berrak sularına bakarken bulmuştum; erkekler bir dişiye ulaşmak için birbirlerine meydan okurken Humboldt kalamarlarının kromatoforlarının koyu pembeler ve kırmızı şarap tonlarında parlayıp beneklendiğini izliyordum. Demek ki bazı hayvanlar için renk, bağ kurma yolu.

İpek güveleri gibi bazı hayvanlarda ise mesajlar feromonlar yoluyla iletilir. Üstelik bu tür kimyasal sinyalleşme yalnızca cinsellikle ilgili değildir. E.O. Wilson’ın 1960’larda tarif ettiği gibi, karıncalar gibi başka böceklerde yaklaşan bir tehlikeye karşı bütün koloniyi uyaran alarm feromonları vardır.

Yine de çoğumuz yalnızca insanların dile sahip olduğunu, bu yüzden de yalnızca insanların anlamlı bir biçimde kendi adlarına konuşabildiğini — ya da düşünebildiğini — ileri süreriz. İddiaya göre iletişimimizin benzersizliği, belli bilişsel kapasitelerin mümkün kıldığı insan dilinin birleştirici niteliğinde yatar. Başka bir deyişle, yeni ve soyut anlamları sonsuz sayıda biçimde bir araya getirebilme yetimizde.

Canlılar dünyasında iletişim kurma biçimlerimizin benzersiz olduğu kuşkusuz; ama insan dili de, başka pek çok türle ortaklaştığımız özellik ve niteliklerle süreklilik taşıyan bir dizi uyarlanıma dayanır. Hem benzersizdir hem de süreklilik taşır — evrimsel sürecin ayırt edici işaretleri de tam olarak bunlardır. Öyleyse neden dikkatimizi her zaman paylaştıklarımıza değil de özel ya da ayırt edici olduğuna inandığımız şeylere veririz?

Dil bakımından benzersiz olduğumuz fikrine bu kadar tutunmamızın ardında çoğu zaman, insanlara tanınan ayrıcalıklı ahlaki ve hukuki konumu meşrulaştırma ihtiyacı var. Oysa dil insanlar için önemli olsa da insanları önemli kılan şey dil değil. Bazı insanlar dille iletişim kurma yetisine sahip değil. Bazılarımız bu yetiyi yolun bir noktasında kaybeder. Bu kişilerin hiçbiri bu yüzden daha az insan sayılmaz. Dil yetileri elbette önemli; ama başka türlerin hayatlarını ne sessiz ne de önemsiz kılar.

Daha iyi bir soru aslında daha basit olanı: Canlılar[2] en başta neden iletişim kurar? Her canlının ifade ya da iletişim kurma biçimi, hayatını bir amaç doğrultusunda sürdüren varlıklar üzerinde evrimsel süreçlerin nasıl sonuçlar doğurduğunu olağanüstü biçimde hatırlatır. Bir noktada, birkaç milyar yıl önce, bir molekül dizilimi birleşip kendini kopyalamaya başladı; evrim böylece devreye girdi ve gezegenimizin bazı maddeleri, varlığını sürdürme çabasıyla hareket etmeye, bir şeyler yapmaya başladı. Yaşam, bir planı varmış gibi işleyen kimya gibi. O zamandan bu yana canlı varlıklar, kendi çıkarlarının peşinden kurnazlıkla ve duyarlılıkla gidebilmelerini sağlayan pek çok kapasite devraldı; çünkü bu kapasiteler, böyle zekâlardan yoksun olanlara karşı onlara hayati bir üstünlük sağladı. İletişim sistemleri — bizimki gibi şiirsel, kendi üzerine dönebilen sistemler bile — organizmalar için işe yaradıkları için şanslı torunlara miras kaldı.

Bu temel gerçek, başka bir hayvanın neyin peşinde olduğunu sezmekte neden bu kadar iyi olduğumuzu açıklar. Diğer hayvanlar da aynı şekilde gözlerini ya da kulaklarını üzerimizden ayırmaz. Başka bir hayvanın niyetini ilk fark eden ya da hızla kavrayan olmak işe yarar. Çok farklı türden bir organizmadan geliyor olsa bile ipuçlarını ve sinyalleri okuyabilmek işe yarar. Bu, tür içinde de aynı ölçüde geçerli. Çoğu zaman başka bir insanın neye ihtiyaç duyduğunu yalnızca bedensel hareketlerinden ve yüz ifadesinden en etkili biçimde anlarız. Hızın hayati olduğu anlarda, kısa bir bakış uzun bir sohbetten daha etkilidir. Elbette, meyliniz varsa Wittgenstein’ın dil kuramlarının incelikleri üzerine uzun uzun düşünmek keyiflidir; ama felaket yaklaşırken yapılacak en iyi şey çığlık atmaktır.

Öyleyse şunu düşünün: Bir rakun köpeği, kırsalda yaşayan bir çiftçi tarafından yaban hayattan alınır ve kürkü için derisinin yüzüleceği günü beklemek üzere derme çatma bir kafese kapatılır. Bu hayvan, kısa süre önce yediği başka bir yaban hayvanından kaptığı bir virüsü taşımaktadır. Ama artık yüzlerce başka rakun köpeğiyle doğal olmayan bir yakınlık içinde yaşadığı için virüs yayılır ve mutasyona uğrar. Ve bu virüs insanlara geçebilir. Günler sonra, artık enfekte olmuş çiftçi bir trene biner. Yeni bir virüsü yurttaşları arasında yaydığının farkında olmadan, nüfusun yoğun olduğu bir şehre girer.

SARS-CoV-2’de olanın bu olup olmadığını bilmiyoruz. Ama buna benzer bir senaryonun, 2002’deki ilk SARS salgınına yol açtığını biliyoruz: Virüs, parfüm endüstrisi için yetiştirilip kesilen Himalaya palmiye misk kedisi ve kürkü için öldürülen rakun köpeği aracılığıyla yarasalardan insanlara sıçramıştı. Ayrıca son yüzyılda ortaya çıkan yeni hastalıkların çoğunun, insan olmayan hayvanları sömürmemizden kaynaklandığını da biliyoruz.

Patojenlerin tutsak hayvanlardan insanlara sıçramasını yaşayan tek ülke Çin değil. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca yaban ve evcil hayvan, insanların ekonomilerinin bir parçası haline geldikleri için kısa ve acı dolu hayatlar sürüyor; uyum sağladıkları ekolojik koşullardan çok uzakta yaşıyorlar. Birleşik Krallık’ta, prion etkeniyle kirlenmiş yemden kaynaklanan bovin süngerimsi ensefalopatiyi, yani deli dana hastalığını yaşadık. 2009’daki domuz gribi pandemisi muhtemelen Meksika’nın orta kesimindeki bir domuz çiftliğinde başladı. Dünyadaki milyonlarca patojen açısından bakıldığında, fırsatlar bol ve küresel.

Almanya’nın önde gelen virologlarından Christian Drosten’e göre, kürkü için öldürülen hayvanların derileri bazen canlı canlı yüzülüyor. “Ölüm çığlıkları atıyor, böğürüyorlar; bu süreçte aerosoller oluşuyor.” Drosten, ilk SARS salgınının özgün bulaşma yollarını ortaya çıkaran bilim insanlarından biriydi. Hayvanların çığlıklarının, derilerini yüzen insanlara virüs bulaşmasını muhtemelen kolaylaştırdığını belirtiyor. Bu insanı ayıltan, sarsıcı bir düşünce. Bir “çığlık”, o anda o hayvanın çıkarlarını, derdini, ne istediğini iletmeye yaramıyorsa neye yarar?

Pandemi boyunca çok sayıda ses yükseldi. Adalet talepleri hâlâ sürüyor. Soruşturmalar var. Suçun kimde olduğuna dair tartışmalar var. Ve yüzlerce protesto gerçekleşti. Mart 2021’de otuz binden fazla kişi, protesto hakkını savunmak için Londra sokaklarında yürüdü. Protesto, başka güç araçlarından yoksun olanların değişim talep etme yoludur. Elbette protestolar incelikli araçlar değil. Ama işe yarayabilir. Statükoya meydan okumayı iletmek için fiziksel varlığı; şarkılar, haykırışlar ya da sloganlarla birlikte kullanırlar.

Onları sessiz varsaydığımız için, diğer hayvanların politik anlamda protesto edemeyeceğini düşünürüz. Bu yüzden de bizim tanıyabileceğimiz biçimlerde itiraz edemeyeceklerini varsayarız. Ama 2020 kışında Humane Society International’dan bir ekip, Çin’de kürkü için yetiştirilen hayvanlara ait görüntüler kaydetti. Gizli kameralar kullanarak, yaban hayvanlarının kaba tuğla ve tel kafeslerde, pislik ve kürk kalıntılarına bulanmış halde tutulduğunu belgelediler. Bağlantılı bir kuruluştan bir araştırmacı, yığının üzerindeki derisi tamamen yüzülmüş bir hayvanın bilincinin açık olduğunu ve ölmeden önce on dakika boyunca başını kaldırabildiğini söyledi. Görüntüler, bakan herkes için şunu açıkça ortaya koyuyor: Hayvanlar bedenlerini ve seslerini, içinde tutuldukları koşulları protesto etmek için kullanıyor; yaşadıkları sefil hayatları ve ölümlerini protesto ediyorlar. Bir an için, onları dinlediğimizi hayal edin.

Başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.

Şimdi benimle birlikte ormana ait başka bir anıya gidelim. 2020 baharı. Oğullarımla birlikte patikalardan birinde yürüyoruz. Pandemi burada yeni bir sessizlik yaratmış. Kıpırtısız durup dinliyoruz; sanki bütün bedenlerimiz dinlemek için yapılmış birer enstrüman. Dinlerken her şeyi akılla çözmeye çalışmıyoruz; Tibet çanakları gibi, sessizliğin bizde titreşmesine izin veriyoruz. Sessizlik içimize çarpıyor, biz de onun sürmesine izin veriyoruz.

On, belki on beş dakika böyle duruyoruz. Bu hiç olağan değil. Küçük oğullarımın içinde, kurulmuş bir kapan gibi patlamaya hazır bir enerji var. Normalde ortalıkta koşturur, tozu dumana katar, büyük bir patırtı çıkarırlar. Ama bugün kendilerini tutuyorlar; çünkü dünya değişti. Ve dinlemek istiyorlar.

On bin yıllık bir sessizliği duyuyoruz. Yabanıl bir sessizlik. Buzul çağından kalma bir susuş. İçinden bir mamutun soluğunu yakalayabileceğimiz bir sessizlik. Bu, içten yanmalı motorsuz, evcilleştirmesiz, belki Tanrısız bile bir tarih. Gerçekten eski zamanlardan kalma bir sessizlik bu; üçümüz de İngiltere’de — belki de herhangi bir yerde — bu türden bir sessizliği bir daha muhtemelen hiç duymayacağımızı biliyoruz. Pandeminin tekinsiz sessizliği, komşularımızı yeni bir açıklıkla duymamızı sağlıyor. Yakınımızda bir engerek havayı yokluyor. Kutsal Kitap’tan çıkmış silueti, ağır ve imkânsız, otlakların arasında yabanıl bir akıntı gibi ilerliyor. Genç yaşlı tavşanlar, otların içinde kaygısızca oynuyor; o elektrikli halleriyle havada sıçrayıp duruyorlar. Bir karaca birkaç adım ötemizde durup beş dakika kadar bize bakıyor. Gözlerinin ışıksız havuzları üzerimizde dolaşıyor, bizi tartıyor; sanki bir kez olsun doğru dürüst bakmak ister gibi. Ot uçlarında tavuskelebekleri ve küçük tilkiler var, sanki övgüye durmuşlar. Öksürükotunun üzerinde tek bir yeşil zümrüt kelebeğin parıltısı. Kelebekleri duyabilmek için sessizliğin ne kadar derin olması gerekir? Bu susuşta, onların eski derilerinin çıtırtısını duyabiliyoruz. Ama değişimi sezen yalnızca biz değiliz. Tarla fareleri, yabani tavşanlar ve kertenkeleler de fark etti. Çit kuşları ve çayır incirkuşları da fark etti. Uzun kuyruklu baştankaralar da. Bu farklı varlıkların her biri — kendi mahrem ihtiyaçlarının peşinde, kendine özgü arzu ve tat alma dünyalarını sürdürürken — kimi kulağıyla, kimi diliyle, kimi başını yana eğerek dinliyordu. Onlar da bizim gibi biliyor: Ses dünyası değişmişti.

İlk kapanma dönemindeki o kısacık süre boyunca, dünyanın pek çok yerinde insanlar birdenbire yeryüzünü birlikte paylaştıkları varlıkları duyabilir hale geldi. Kasabalarımız ve şehirlerimiz, kırsalımız ve ülkelerimiz yalnızca insan dünyaları değil. Binlerce farklı türden oluşan karma topluluklardır.

1960’larda siyaset felsefecisi Hanna Pitkin, bir topluluk içinde marjinalleştirilen ya da görmezden gelinenleri “temsil etmenin”, temelde onları “yeniden mevcut kılmak” anlamına geldiğini yazmıştı. Onun tanımına göre, bu politik anlamıyla temsil, bir topluluğun daha az görünür üyelerinin seslerini, bakış açılarını ve çıkarlarını, aksi halde bulunmadıkları karar alma alanlarında mevcut kılar. Pandemi, başka türlerin varlığını çoğumuz için daha hissedilir kıldı. Ama ben de, başkaları gibi, bu yeniden temsilin daha geniş ve daha resmi bir ölçekte mümkün olup olmadığını düşünmeye başladım. Yalnızca mümkün olup olmadığını değil; gerekli olup olmadığını da.

Peki insan olmayan hayvanların seslerini nasıl temsil ederiz? Pandemi boyunca geceleri beni uykusuz bırakan çetin soru buydu. Bu soru, 2020 kışında beni, hayvan refahı ya da politik temsil üzerine halihazırda önemli çalışmalar yürüten meslektaşlara ve çeşitli akademisyenlere peş peşe e-postalar göndermeye yöneltti. Umudum, onlara ciddi zararlar verebilecek ya da yaşamlarını köklü biçimde dönüştürebilecek seçimler ve kararlar aldığımız durumlarda, insan olmayan hayvanları dinlemeye çalışacak bir uzmanlar grubunu bir araya getirmekti. Bu dinlemenin amacı, insan olmayan canlıların seslerinden ya da davranışlarından belirebilecek her türlü “politik” sinyali fark etmekti.

O ilk e-postadan doğan şey, böyle bir temsilin nasıl ve hangi bağlamlarda mümkün olabileceği üzerine güçlü, açık tartışmalar yürüten uluslararası akademisyenlerden oluşan bir kolektif oldu. Bu konuşmalardan çıkan fikirler (ki bu konuşmaların kendisi de farklı kültürler ve deneyimlerden gelen görüşleri sabırla dinlemeye dayanıyordu) şimdi ilk deneme uygulamalarımızda hayata geçiriliyor.

Bu grubun üyelerinden Erin Ryan, veterinerlik eğitimi sırasında bir ineğin buzağısından ayrılışına tanıklık ettiğinde yaşadığı dönüştürücü bir andan yola çıkarak projemize Animals in the Room — “Odadaki Hayvanlar” — adını verdi. “İneğin doğum yapışını izledim ve buzağısını ondan almak zorunda kaldık. O ineğin bu buzağıyla ve bizimle bir ilişkisi olduğu; bunu olaydan önce, olay sırasında ve sonrasında ahırda ifade ettiği son derece açıktı. Bunu bir daha yapmak ya da bunun bir parçası olmak istemedim.” O andan itibaren hayvanların yaşamlarını daha eksiksiz bir biçimde temsil etmek Erin’in hayali oldu. Animals in the Room bugün, insan olmayan hayvanları karar alma süreçlerinde temsil etmenin en iyi yollarını tasarlamak ve sınamak üzere birlikte çalışan filozoflardan, bilim insanlarından ve hayvan refahı uzmanlarından oluşan uluslararası bir işbirliği. En önemlisi, bu temsil hayvanların çıkarlarını kendi koşullarıyla iletebilmeleri için onlarla birlikte çalışmaya dayanıyor. Başka bir deyişle, hayvanların hiç de “dilsiz” olmadıkları inancıyla hareket ediyoruz.

Bugün insanlar, insan olmayan bir hayvan için neyin doğru olduğunu — etik ya da hukuki açıdan — düşündüğünde, düşüncenin başlangıç noktası da son sözü de biz oluyoruz. Birlikte çalıştığımız isimlerden, Sydney Üniversitesi profesörü Danielle Celermajer bunu şöyle açıklıyor: “Usuli adalet, demokratik bir toplulukta bir yasa ya da eylemden etkilenecek herkesin — ‘etkilenen herkes ilkesi’ gereğince — o yasanın yapım sürecine dahil edilmesini gerektirir; bunu sonunda nasıl kurumsallaştırırsak kurumsallaştıralım.” Teoride, adil bir süreç daha adil sonuçlar doğurur. Elbette asıl zorluk şu: Karar alma sistemlerimiz insan dili merkeze alınarak tasarlandı. Bu dil engelini aşmak için çalışmamızın temel dayanaklarından biri, diğer hayvanların kendi iyilerini kendilerinin tanımlamasına imkân tanımaktır. Bunun için hayvanların hem kendilerini ifade edebildiğini hem de onlar için neyin iyi olduğunu belirleyebildiğini kabul etmemiz gerekir. Hayvanların kendi adlarına konuşmaları mümkün kılındığında, adaletin özneleri haline gelirler. Asıl maharet, bu “konuşmayı” iktidar koridorlarında yeniden mevcut kılabilmektir.

Peki bu tür temsiller neyi içerebilir ve farklı bağlamlarda nasıl işleyebilir? Rice Üniversitesi İngilizce profesörü Cary Wolfe, ilk adımın her bir yaşam biçiminin kendine özgülüğüne ve tekilliğine dikkat etmek olduğunu savunuyor. “Yapmamız gereken ilk şey, insan olmayan yaşamı genelleştirmekten vazgeçmek ve bir şişe burunlu yunus ile bir köpek arasındaki engin farkları dinlemek,” diyor. “Bilim bize şunu gösteriyor: Bu canlıları dinleyerek onlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, insan olmayan dünyanın çeşitliliği de gözlerimizin önünde o kadar çarpıcı biçimde açığa çıkıyor.”

**

Yaşadığımız orman endüstriyel bir ormandı; ormanlık alanın geniş bölümleri dönüşümlü olarak kesiliyordu. Ayrılmamızın önemli nedenlerinden biri de buydu. Çocukluk kutlamalarından sonbaharlarımızı kaplayan geleneksel mantar sayımlarına kadar, içten anılarımızın bağlı olduğu koca ağaçlık alanların kesilmesinden korkar hale gelmiştik (Küçük oğlumun ilk sözcüklerinden biri “mantar”a yakın bir şeydi; ormanda yaşamış hiç kimse buna şaşırmaz.)

Bir kesim işlemi yapılacağı zaman, bize etkilenecek zamanları ve alanları ayrıntılarıyla bildiren resmi bir mektup gelirdi. Çoğu zaman orman yöneticisi de bizi ziyaret ederdi. Devlet arazisi üzerinde ortak geçiş hakkına sahip orman sakinleri olarak, bir sorun çıkarsa ya da yapılan çalışma nedeniyle herhangi bir güçlükle karşılaşırsak başvurabileceğimiz çeşitli iletişim kanalları vardı. Ormancılık Komisyonu ekolojik araştırmacılar çalıştırıyordu; biyolojik çeşitliliği gözeterek alanları yönetme konusunda hassastılar. Buna, makineler geldiğinde tomrukçuların zarar vermemesi için karınca yuvalarının pembe, fosforlu çubuklarla işaretlenmesi de dahildi. Yine de komşularımızın çoğunun nerede yaşadığını biliyorduk. Ve sık sık, eve dönüp her şeyin yok olduğunu görmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyorduk.

Örneğin üç yıl üst üste, genellikle şubat sonu ya da mart ayındaki ilk ılık günde, araba yolumuzun yakınındaki belirli bir noktada güneşlenen bir engerek görürdük. Yeri bilelim diye yol kenarına küçük bir taş yığını koymuştuk. Ve gerçekten de her bahar, yakınlarda olması gereken kış uykusu yuvasından bir engerek çıkardı — belki de aynı erkek — ve güneşlenirdi. Hayvan bir iki hafta boyunca bunu sürdürür, sonra da fırsat aramak üzere uzaklaşırdı.

Ama bir gün eve döndüğümüzde Ormancılık Komisyonu’nun yolları yeniden elden geçirdiğini gördük. Bu bizim için sevindirici bir gelişmeydi; çünkü kilometrelerce uzanan toprak yollar, arada bir düzeltilmezse neredeyse geçilmez hale gelebiliyordu. Ama o engereğin sevdiği bütün alanın yok olduğunu da görebiliyorduk. Onu o noktada bir daha hiç görmedik.

Engereklerin çevrelerini ve birbirlerini algılama konusunda olağanüstü yetileri vardır. Bir kere keskin bir görme duyusuna sahiptirler. Ayrıca derileri ve çenelerindeki küçücük kemikler aracılığıyla “duyarlar”; dış dünyanın davul gibi vuran mesajlarını bedenleri boyunca taşır ve yorumlarlar. Ve dilleriyle “koklarlar”; başkalarının moleküler izlerini ağızlarının tavanındaki minicik açıklıklardan toplayıp koku merkezlerine iletirler. Birbirleriyle iletişimleri büyük ölçüde kimyasaldır; kilometrelerce uzanabilen bir feromon kaligrafisi.

Benim tahminim, yolun yeniden elden geçirilmesinin o engereğin düzenli olarak çıktığı kış uykusu alanını bozduğu yönünde. Böyle yerlerde, toprağın altında onlarca birey birlikte kış uykusuna yatabilir. Yol çalışmasından sonra, görebildiğimiz kadarıyla, o bölgede birkaç yıl boyunca kesinlikle daha az engerek vardı.

Engerekler benim ülkemde koruma altındaki bir tür; çünkü zulme uğradılar ve insan yayılması nedeniyle yaşam alanlarını kaybettiler. Bu yüzden engereklerin yaşamlarını bozmak bir noktaya kadar önemsenir. Yine de koruma çoğunlukla matematik biçiminde gelir: Engerekleri, yerel olarak yok olmalarını önlemek üzere homojen bir bütün olarak koruruz. Bu da onlara ve yurtlarına ne yapılabileceği konusunda bazı sınırlamalar olduğu anlamına gelir. Ama bir yolun onarılması gerekiyorsa, engereklere gönderilen bir bildirim yoktur. Dillerini çözmek ve orada olduklarını teyit etmek için gösterilen bir çaba yoktur. Varsayım şudur: Engerekler nasılsa başka bir yere gider. Kim önce onlara danışmayı hayal eder ki? Saçma, değil mi?

Peki ya danışsaydık? Son zamanlarda başka türlerin iletişim kurma biçimlerine yönelik ilgide belirgin bir artış var. Filozof Eva Meijer, hayvan dilleri üzerine yazdığı yakın tarihli kitabında, antropomorfizm korkusunun, bizi başka hayvanlardan bilebileceğimiz şeyleri olduğundan az bildirmeye ittiğini savunuyor. “Yalnızca Hristiyan bir Tanrı tarafından kurulmuş biyolojik hiyerarşiye kökleşmiş bir inanç,” diye yazıyor, “diğer türleri doğru dürüst dinlememizi engelledi.” Meijer’in işaret ettiği gibi, başka türler bilgiyi başkalarına iletmek için taklit, ışık gösterileri, hareketler, sesler, jestler, kimyasallar ve kokular gibi biçimler kullanır. Her gün bu ifadelerin önemi ve karmaşıklığı hakkında daha fazlasını öğreniyoruz. Böyle bakıldığında, bilimsel kanıtların ağırlığı, diğer hayvanların kendi varlıklarını, ihtiyaçlarını ve çıkarlarını iletebildiklerini kabul etmemize imkân tanıyor. Bu da diğer hayvanları ahlaki olarak tanımamız için yeterli olmalı. Soru şu: Bu hayvanları “dinlemek”, onların hayatlarını etkileyebilecek bir kararın sonucunda bir fark yaratır mıydı?

Diğer hayvanları ahlaki özneler olarak tanıdıktan sonra ilk mesele, onların temsilini mümkün kılmaktır. Meslektaşlarımdan siyaset felsefecisi Alasdair Cochrane, çok-türlü topluluklar içinde yaşadığımız gerçeğini anlatmak için “iç içe geçmiş” sözcüğünü kullanıyor. Birleşik Krallık’ta yurttaş olmak ya da New York’ta yaşamak, yalnızca insanlarla değil, bu diğer varlıklarla da aynı topluluğu paylaşmak demektir. Ama topluluklarımızın insan sakinleri, hayatlarını değiştirecek kararlar alınırken çıkarlarının yeterince mevcut olmasını sağlamak için yerleşik pek çok politik ve hukuki temsil yöntemine sahipken, diğer hayvanlar için böyle bir tanınma yok.

Son onyıllarda filozoflar ve sosyal bilimciler, demokratik süreçleri ve büyük kararlardan etkilenecek olanların seslerini duymamızı sağlayacak “politik dinleme” biçimlerini tartışmaya başladı. Politik dinlemeye benzer bir kavram, siyaset felsefecisi John Dryzek tarafından, insan olmayan hayvanların ihtiyaçlarını tanımanın ve karşılamanın olası bir yolu olarak ortaya atılmıştı. Daha yakın zamanda Martha Nussbaum, bir hayvanın temel haklarını kuran zorunluluklar ve yetiler eşiğini belirlemek için “etogramların” — bir organizmanın gözleme dayalı davranış ve ihtiyaç kataloğunun — kullanılmasını önerdi. Üyelerimizin çoğu da küresel adalet için gerekli bir adım olarak başka türlere özel temsilciler atanması çağrısında bulundu. Peki bu fikirleri uygulamaya nasıl geçirmeye çalışacağız? Örneğin engereklerin seslerini kim temsil edecek?

Yerel engerekleri yalnızca saymak yerine, biri gerçekten o feromonal mesajlara kulak verse ve o bireyler için en çok önem taşıyan yerleri tespit etse ne olurdu? Bir karar alınmadan önce bu seslerin duyulmasının, onların adına kanıt sunulmasının gerekli olduğu bir süreç nasıl görünürdü?

Çoğu durumda, diğer hayvanları karar alma odasına fiziksel olarak getirmek mümkün değil. Ama görüntü, video ve ses kayıtlarını tanıklık biçimleri olarak kullanabiliriz. Yılanlar çoğu zaman sesleriyle ilişkilendirilmez; fakat tıpkı Jorgewich-Cohen’in incelediği kaplumbağalarda olduğu gibi, farklı yılan türleri arasında şaşırtıcı derecede geniş bir ses yelpazesi vardır: çam yılanının çığlığından kral kobranın kötü şöhretli hırıltılarına kadar. Onlarca engerekle yan yana yaşamış biri olarak, bana birkaç kezden fazla tısladılar. Yılan türlerinin çıkardığı diğer seslerin çoğu gibi, bunların anlamı da kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır: Uzak dur. Dinlemek ya da tekrarlanan rahatsızlıkların etkilerini hesaba katmak bize zarar mı verir? Bir de hayvanların bedenlerinden yaydıkları muazzam bir bilgi zenginliği var: salgılardan yüz ifadelerine, bedensel hareketlere kadar, korkudan arzuya her şeyi açığa vuran işaretler. Bunları neden kabul etmeyelim?

Yaşı ya da engeli nedeniyle kendi çıkarlarını doğrudan ifade edemeyen insanlar söz konusu olduğunda, zaten benzer bir yol izliyoruz. Doğru kişi bu tanıklıkları yorumluyor ve herhangi bir çıkar çatışması taşımıyorsa, bu kırılgan konumdaki kişilerin sesinin yine de duyulduğunu kabul ediyoruz.

Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.

Erin gibi, hayvanların refahı ve iyi olma hâli üzerine çalışan bilim insanı Becca Franks de başlangıçta veteriner olmak istemişti; ama o da başka türlere farklı bir mercekten bakarak yardım etmesi gerektiğini fark etti. Becca hayvan refahı alanına psikoloji geçmişiyle geldi. “Bugüne kadar hayvan refahı ve hakları alanında iyi niyetlerimiz vardı,” dedi bana, “ama hayvanların kendi adlarına konuşmalarını sağlamak için ciddi bir adım atmazsak, yanlış soruları sorma riskini taşırız.”

Sonuçta bir oda dolusu insan, hayvanlar adına nasıl savunuculuk yapılacağını tartışabilir; ama hayvanların kendileri o odada yoksa, bu tartışmanın gerçekten ciddiye alındığını söylemek zorlaşır. Hayvanların kendi adlarına konuşmasına izin vermek, “onları odaya ve müzakerelerin içine almak; kendi anlatılarımızın sesini kısmaya çalışıp yalnızca hayvanlarla birlikte oturmak ve gözlemlemek” anlamına gelir. Temelde bu zaman ister. Becca şu anda koi balıklarıyla çalışıyor. Saatler süren titiz gözlemler sonucunda artık su akışının onlar için inanılmaz derecede önemli olduğunu biliyor. Gerekli olan tam da bu türden özgül, yakın ve derinlikli bir kavrayıştır.

Grubumuz artık, kararların alındığı farklı bağlamlarda temsil biçimlerini denemek ve değerlendirmek üzere ortaklarla birlikte çalışmaya başladı. Bu denemeler sayesinde, başka türleri “nasıl” ve “ne zaman” temsil etmemiz gerektiğine dair somut ayrıntılar hakkında değerli içgörüler edineceğiz. Aynı zamanda bilim, sanayi, müzakere ve topluluk ortamlarında karar alma süreçleri üzerindeki etkileri ampirik olarak da sınayabileceğiz.

Bir diğer öncelik, bu temsil modellerinin farklı bölgelerde ve kültürlerde nasıl görünebileceğini değerlendirmek. İşbirliği yaptığımız isimlerden biri Zambiyalı filozof Julius Kapembwa. Zambiya’da hayvan refahı alanında çalışan büyük ve etkin gruplar var. Ancak oradaki hayvan refahı alanı Birleşik Krallık ya da Kuzey Amerika’dakinden farklı. Bu yüzden hayvan seslerinin karar alma süreçlerine dahil edilmesine yaklaşırken küresel düşünen ama bölgesel olarak tasarlanmış yollara ihtiyacımız var. Örneğin Zambiya’da erken dönem çalışmaların uygulanabileceği bağlamlar arasında yılanlar, insan-fil çatışması ve sokak köpekleri yer alıyor.

Diyalogları kültürel nüanslara duyarlı terimlerle kurmak da aynı ölçüde önemli. Şu anda Afrika’da, merkezine Afrika’yı alan kuramsal çerçeveler geliştirmeye çalışan bir etik rönesansı yaşanıyor. İnsan siyasetinin içinde cereyan ettiği özgül coğrafyalara duyarlılık ve bu coğrafyalara dair bilgi, bir topluluğun insan olmayan üyelerini temsil etme çabalarının başarısı için vazgeçilmez olacak. Aynı şekilde, farklı kültürlerin insan olmayan hayvanlarla farklı yaşanmış deneyimleri var. Örneğin başka türleri dinlemek için halihazırda kayda değer stratejilere sahip olan First Nations topluluklarından öğrenilecek çok şey var.

Bir fark yaratacak mı? Hiçbirimiz henüz bilmiyoruz. Ama hayvanlar açısından ölçülebilir bir sonuçlar olmasa bile, bu, kararları onlar olmadan almaya devam etmek için bir gerekçe değil. Becca’nın belirttiği gibi, orada bulunmaları için ilkesel bir neden var. “İnsan olmayan hayvanların dünyada çıkarları olduğunu, bu çıkarları iletme kapasitesine sahip olduklarını, saygımızı hak eden irade sahibi canlılar olduklarını söyleyeceksek, bütün bu değerleri savunup onları karar alma odasında bulundurmamanın hiçbir yolu yok.”

Yine de başka türleri gerçekten dinlemenin önündeki engeller çok büyük; bunun başlıca nedenlerinden biri de kapitalizmin, insan olmayan hayvanlara kaynak muamelesi yapabilme kapasitesine dayanması. Bütün büyük endüstriyel toplumlar, başka türleri devasa ve giderek artan sayılarda sömürüyor. Danielle Celermajer’in bana söylediği gibi, mevcut sistemlerimizin, özellikle de gıda sistemlerimizin ilmek ilmek sökülmesi gerekir. “Bunu söküp ayırmak son derece zor.”

Ama belki de fark yaratabilecek şeylerden biri pandemi. Küresel bir sağlık acil durumunun yarattığı bilinç sarsıntısı ve özellikle hayvanlara ve onların yaşam alanlarına nasıl davrandığımız üzerine başlattığı derin sorgulama düşünüldüğünde, insanlar başka türlerle kurduğumuz ilişkileri yeniden düşünmeye her zamankinden daha hazır görünüyor.

Pandeminin başlangıcındaki o ürpertici sessizliği düşündüğümde, çocuklarla birlikte seslerini bu kadar berrak duyduğumuz o zengin varlıkları hatırlıyorum. Ama Becca’nın bana söylediği bir şeyi de hatırlıyorum. Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.

Pandeminin vurduğu o tuhaf baharda asıl farkı yaratan şeyin yavaşlamak olduğunu fark ediyorum. Biz takıntılı doğa gözlemcilerinden oluşan bir aileyiz. Buna rağmen hayatlarımız çoğu zaman öyle hızlı ve gürültülü akıyor ki, çevremizdeki diğer canlıların failliğini geniş biçimde kavrayabileceğimiz doğru frekansa her zaman geçemiyoruz. Ama o yıl dönüştürücüydü. Üstelik bu daha geniş topluluğun sesini böylesine derinden duyan yalnızca biz değildik.

“Pandemi sonrası” bir dünyayı yeniden kurarken, iyi ve demokratik bir toplumun ölçüsünün diğer hayvanları gerçekten tanıyan ve onları hayatlarımızda yeniden “mevcut” kılan bir toplum olduğunu hayal edin. 2020 yılı bir annus horribilis — korkunç bir yıl — olmuş olabilir. Ama o yıl, topluluklarımızın ve evlerimizin çoğu zaman görünmez kalan diğer üyeleri varlıklarını bize duyurdu. Bir daha asla sessiz kalmasınlar.

Dipnotlar:

[1] Yazar burada “agency” sözcüğünü kullanmış. Türkçede olumsuz anlam çağıran “faillik” olarak tercüme etmek yerine irade vurgusu yapmayı tercih ettim (Ç.N)

[2] İngilizce metinde life-forms ifadesi kullanılıyor. Burada “canlılar” diye çevirdiğimiz kavram, hayvanların ötesinde yaşamın farklı biçimlerini de kapsıyor.

(SA/VC)

Her çocuk eşit, her çocuk haklı

Çocuklara yönelik algı, geçmişten bugüne kadar çeşitli evrelerden geçti. Ancak çocuğun bir hak öznesi olduğu gerçeğinin kabulü pek de eskilere dayanmaz. Çocukların “eksik insan” olduğu kabulü, zihinsel yeterliliğe sahip olmadıkları düşüncesi ve kendi haklarını savunacak mekanizmaların yokluğu, uzun zaman boyunca yetişkinlerin çocuklar hakkında karar almasının “meşru” zeminini oluşturdu. Bu nedenle çocukların katılım hakkı, temel hak mücadelesi alanı olarak önemini korurken yetişkinlerin çocuk hakları alanında kasıtlı olarak ihmal ettikleri bir alana dönüştü.

Bu dönemde Sulukule Gönüllüleri Derneği'nde (SGD) ve Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı'nda (TÇYÖV) gönüllülük yaptım. Sivil Toplumu Geliştirme Merkezi Derneğinin (STGM) çocukların katılım hakkı ile ilgili başlattığı bir programı her iki sivil toplum kuruluşunda da gönüllü olarak deneyimledim. Süreç benim için ilginç ve besleyiciydi çünkü hem çocuk çalışmalarında hem de insan hakları konusunda katılım hakkı üzerine ne kadar az düşündüğümü fark ettim.

Yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, güvenlik hakkı vb. haklar şüphesiz yeri doldurulamaz haklar. Ancak özellikle çocukların katılım hakkını yeterince düşünüyor muyuz? Çocukların katılım hakkını güçlendirmek için ne tür mekanizmalarımız mevcut ve biz bunları geliştirmek için neler yapıyoruz? Çocuklar gerçekten katılabiliyor mu? Ve elbette, çocuklar katılabilirlerse ya da katılamazlarsa neler olur? Bu sorular zihnimde tüm dönem boyunca dönerken burada hem bu soruları ortaya attığım hem de deneyimlerimi paylaştığım bir yazı yazmak istedim.

12. Madde Nedir?

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi, çocukların katılım hakkının yasal olarak güvence altına alındığı bir metindir. 

12. madde: Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.

 Çocuklar katılımın neresinde?

SGD ve TÇYÖV gibi çocuk hakları alanında mücadele veren iki yerde gönüllülük yapmak, farklı kültürel ve sosyoekonomik alanlardan çocuklarla birlikte olmamı sağladı. Bu süreç, hem çocukların sahip oldukları kimliğin toplum tarafından onlar üzerinde yarattığı etkiyi ve algıyı anlamama hem de çocukların katılım mekanizmalarına erişip erişememelerinin önündeki engellerin derecesini görmeme olanak tanıdı. Ayrıca çocukların farklı yaş gruplarından olmaları, katılım konusunun farklı yaş gruplarında yarattığı etkiyi anlamama ve bunun pedagojik zorluklarını görmeme de fırsat sundu.

Yeterince dile yerleşmemiş olan “katılım hakkı”, çocukların ilk süreçte aşina olmakta zorluk çektikleri bir konuydu. Aslında gündelik pratiklerine böylesine nüfuz eden ve günlük yaşamlarında varlığı ya da yokluğu pek çok davranış modelini etkileyen bir hak, nasıl olur da bu kadar kabul edilmesi ve fark edilmesi zor bir alan olabilir? Bunun sebebinin, çocukların fikirlerinin önemsenmemesinin normalleştirildiği bir yaşam biçiminden kaynaklandığını düşündüm.

Çocuklarla yapılan çalışmalar

Demokratik ve katılımcı bir toplum olmak için verilen mücadele, çocuklar düzleminde daha farklı şekilde işliyor. Onlar hem sözleri önemsenmeyen grup olmanın norm hâline geldiği bir toplumla hem de aile içi önemsenmeme pratikleriyle yaşamlarını sürdürüyor. Toplumun çoğunluğu, çocuğun vereceği kararların hatalı olacağı çünkü yeterince “doğru” düşünemediği kabulünü çocukların yaşamına uygulayarak bu algıyı onlarda normalleştirmiş durumda.

Bu dışlayıcı tavır, onların gündelik yaşamlarının her alanında işletildiği için çocuklar, kendileriyle ilgili konularda sözlerinin dinlenmemesinin bir hak gaspı olduğunu düşünmeden bunu normal görme eğiliminde olabiliyorlar. O gün hangi kıyafeti giyeceği, hangi yemeği yiyeceği, nereye gideceği, ne söyleyeceği, nasıl oturacağı, kime neye ve nasıl tepki göstereceği gibi eylemlerin yetişkinler tarafından belirlenmesi hem toplumsal olarak hem de çocukların gözünde normal görülmeye yatkın bir durum hâline dönüşmüş durumda.

Ancak yetişkinler kendi kararlarını uygulatmaktan memnun olurken çocuklar bunu ya kabul etti, ya dile getiremeden reddetti ama uygulamak zorunda hissetti ya da doğrudan reddetti. Reddettiği vakit de “yaramaz” veya “söz dinlemeyen” çocuk durumuna düşürülerek dışlandı.

Çocuk katılımı, işte tam da bu noktada, kendisi hakkında söz söylendiği anda sözü dinlenmediği için rahatsız olan çocukların kendi haklarını nasıl koruyabileceklerini konuştuğumuz bir alan. Katılım hakkının çocuklarda bir “hak” hissi yaratmakta biraz da olsa zorlanmasının sebebi, çocukların katılımının engellenmesinin normalleşmesi ve hatta katılımlarının toplum tarafından marjinal bir eylem olarak algılanması.

Metroda veya kamusal alanda çocuğuna fikrini soran ya da çocuğuyla iletişim kuran bir ebeveynin diğer kişiler tarafından farklı görülmesi olağan bir durum. Hatta çocuğuyla iletişim kuran, ona fikirlerini soran ve onunla sohbet eden ebeveynin diğerleri tarafından “gülünç” bulunduğu anları da hatırlıyorum. Ancak bu, bir noktada sınıfsal da bir mesele.

Bu sebeple katılım hakkı yalnızca sosyoekonomik düzeyi yüksek, hâkim ideolojinin kabul ettiği ebeveyn tipine ve onun çocuklarına ait bir hak değil; her çocuk eşit, her çocuk haklı. Bu hakkın bazı ebeveynlerce bilinmesi, bazılarınca ise gereksiz bulunması da sınıfsal bir durum. Bu nedenle katılım hakkını, toplumun ve iktidarın kriminalize etmeye çalıştığı gruplardan çocuklarla çalışmak ve onlarla bu hakları hakkında atölyeler yapmak, benim için farklı mücadele alanlarının kesişmesine olanak sağladı.

“Bulunduğun yerde söz hakkın var mı?”

Çocuklarla her iki kuruluşta da yaptığımız şey, öncelikle içinde bulundukları mekâna, yani dernek ve vakfa, katılımlarının ne durumda olduğunu birlikte düşünmek oldu. Bulunduğun yerde söz hakkın var mı? Buraya ne ölçüde katılabiliyorsunuz? Hangi katılım mekanizmaları ile katılım sağlayabiliyorsunuz? Sizin hakkınızda belli kararlar alan bu kurumda neredesiniz? Sesinizin duyulduğunu hissediyor musunuz? Geri bildirim, şikâyet ve talep mekanizmaları, sesinizin duyulduğunu hissettiğiniz şekilde işliyor mu?

Öncelikle onların bu kurumda nerede olduklarını ve nerede olmadıklarını tartıştık. Katılım sağlayabildiklerini düşündükleri yerlerdeki mekanizmalar ve yollar yeterli mi, yoksa geliştirilmeli mi? Geliştirilmeliyse bunun yolu ne olmalı? Buna benzer onlarca soru ile onların ne ölçüde karar alma süreçlerine dâhil olduklarını ve ne ölçüde dâhil olmadıklarını tartıştık. Dâhil olmadıklarını düşündükleri ve dâhil olmayı talep ettikleri noktaları birlikte belirleyerek bunların imkânını konuştuk.

Bu, dernek ve vakıf binalarında somut fiziki değişim taleplerini de beraberinde getirdi. Örneğin bir etkinlikte dernek binasını ellerinde post-itlerle gezerek kendileri için güvenli olan ve güvenli olmayan alanları belirlediler. Güvenli olmadığını düşündükleri alanlar için neler yapabileceğimizi birlikte düşündük. Fikirlerini yazdıkları o kağıtlar hâlâ binada duruyor ve değişmesini istedikleri noktaları çocukların talepleri doğrultusunda değiştirmeye çalışıyoruz.

Çocuklarla yapılan çalışmalarda fikrlerini yazdıkları kağıtlar

Dernekler ve vakıflar, iş birlikleri için çeşitli kurumlarla görüşmeler yaparlar ve çoğunlukla bu ekipte çocuklar yer almaz. Gönüllülük yaptığım vakıfta çocuklarla böyle bir çocuk ekibinin görüşmelere katılmayı isteyip istemeyeceğini tartıştık. Kendileri hakkında belli kararlar alınıyor ancak onlar bu süreçten sonrasında haberdar oluyorlar.

Çocuklarla, dâhil olmadıkları ancak dâhil olmayı isteyecekleri alanların SWOT analizlerini; yani güçlü yönlerini, zayıf yönlerini, fırsatlarını ve risklerini değerlendirdik. Daha önce dâhil olmadıkları bazı alanlara dâhil olmanın onlar için iyi ya da yorucu olabileceğini onlardan dinledik. Bunun sonucunda, katılım sağlayacakları alanların kendilerine ne gibi yan sorumluluklar ve olumlu etkiler getireceğini tartışarak belirlemeye çalıştılar.

Hak arayışı yayılır, kendi kabına sığmaz

Bir sonraki adımda ise bir politika metni hazırladık. Burada aslında yetişkinlerin çocuklara nasıl yaklaşmalarını istediklerinden, içinde bulundukları kuruma ne şekilde katılım sağlamak istediklerini belirlemeye kadar pek çok katılım mekanizmasını yazılı hâle getirdiler. Bu aşamada çocuklar, sözlerinin yazılı hâle getirilmesiyle haklarının nerelere varabileceğini de görerek güçlü hissettiler.

Özellikle yaşı daha büyük olan çocuklar, bu hakkın gücünü yaşamlarının farklı alanlarına; iş, aile ve okul gibi yerlere nasıl yayabileceklerini bizlere sorarken metni de kendilerine güvenerek tamamladılar. Bir çocuğun, “Çağatay ağabey, böyle bir şey iş yerinde de olsa ne güzel olur,” dediğini ara konuşmalarımızdan hatırlıyorum.

Aslında çocuk katılımı konusunun yalnızca dernek ve vakıf binasıyla sınırlı kalmadığını, bunun hayatlarının diğer alanlarının da temel bir meselesi olduğunu görmeleri, hak mücadelesi alanlarının kesişimselliğini bana bir kez daha gösterdi. Bu çocuklar yaşları ilerledikçe katılımcısı olacakları farklı topluluklara girecekler ve bu hak zihinlerinde hep yer alacak.

Sanırım bu programın sonunda bunu görmek beni çok daha umutlu kıldı. Çünkü çocukların, kendileri için mücadele eden yetişkinlerle birlikte çocuk haklarını savunduklarını görmeleri hem onlara güç verdi hem de kendilerini ileride bu konularda mücadele etme yönünde motive etti.

Bu program elbette bitmedi ve bitmeyecek. Dernek ve vakıfta politika metinleri ve oluşturulan Çocuk Danışma Kurulu aracılığıyla yalnızca düzenli bir hâl aldı. Düşünüyorum ki bu sorgulamalar, gönüllülük yaptığım kuruluşların da kendilerini sorgulamaya açık yerler olması sebebiyle olumlu sonuçlar verdi. Çünkü kuruluşlar da kendi mekanizmalarında çocukların katılımının olmadığı alanları yeniden düzenleme girişiminde bulundular.

Çocuk hakları konusunda bilgiye sahip olsak da özellikle onların aracılığıyla, yani özneleri aracılığıyla hem mekânı hem mekanizmaları yeniden düşünmek; kuruluşlar, çocuklar ve gönüllüler için çok farklı kazanımlar sağladı. Hiçbir hak diğer haklarla ikame edilemez ve her hak bir diğerinin temel taşı.

(ÇTY/NÖ)

“Neler oluyor hayatta?”: Üçüncü göz olmayı öğrenmek

Gerçek olan ve olmayan rüyalar üzerine.

bianet’te staj yapmak birçok sıfatla tarif edilebilir bir tecrübe. Benim için bunlardan birinin “rüya gibi” olduğunu söylemek hata olmaz. Bir ay boyunca haber merkezinin kalbinde olmak çok besleyici bir deneyimdi. 

Ofise geldiğim ilk günden itibaren bianet’in habercilik sürecine birinci elden tanık olma şansı elde ettim. Ofisteki küçücük ekip tam anlamıyla harıl harıl çalışıyordu ama bir yandan herkes işine öylesine aşıktı ve tutkuyla çalışıyordu ki ofiste ne kadar büyük işler bitirildiğini fark etmek için siteye bakmam gerekti. Resmen editörler şen şakrak masalarında başındayken internet sitesinde dünyalar kadar haber yazılmış, çevrilmiş. Bu çalışma şevki, ve bianet gazetecilerinin işlerine olan sevgisi beni ilk günden büyüledi. 

Bu dünyanın içine girmenin çok zor olacağını ve fazla antrenman gerektireceğini düşündüm ilk başta, sonuçta kendine gazeteci diyebilmek zaten zorken gazetecilik yapmak daha da zordur diye varsaydım. Ofiste geçireceğim bir ay boyunca stereotipik bir staj deneyiminde olduğu gibi “burnumu sürteceğimi” düşündüm aslında. Daha sonra ise katıldığım ilk gündem toplantısında bana neler üzerine çalışacağım ve gündemimi nelerin kapladığı soruldu. Başka bir yerde bir stajyer olarak bu kadar ciddiye alınmayacağımı biliyorum.

Bu bir ay boyunca kendimi bir stajyerden ziyade gazeteci adayı gibi hissettim. Gündem toplantılarında üzerine çalışmak istediğim haberlerden bahsettiğimde hiçbiri için “Senin boyunu aşar.” denmedi. Aksine, daha ilk haftamda telefon numaraları iletildi bana, röportajlar yaptım. Bu bana o kadar özgüven kattı ki, bu işi gerçekten yapabileceğimi düşündüm ve ciddiye alındığımı iliklerime kadar hissettim. Burada kimse beni “toy bir stajyer” olarak görmedi ve ben de bu güvenle hiçbir zaman ne soru sormaktan ne de öğrenmekten çekindim. Stajım boyunca sayamayacağım kadar insandan görüş aldım; onlara sorular hazırladım, objektif şekilde görüşmeye gayret ettim, seslerini kaydettim, kayıtları defalarca dinledim, yazıya geçirdim, bağlamından koparmadan haberlerimde kullandım. Bütün bu süreç bana iyi bir amaca hizmet ettiğimi hissettirdi. Bir nevi gazeteci taklidi yaptım, zamanla yaptığım şeyden emin olmaya başlayıp kendimi gazeteci gibi bile hissettim.

Stajımdan önce gazetecilik benim için çok güçlü bir meslekti. Hala da gazetecilerin çok güçlü olduklarını düşünüyorum. bianet’teki ikinci günümde basın mensubu olmak benim çok değerli ve güzel bir ana tanıklık etmemi sağladı: Ağır Ceza Mahkemesi’ne elimi kolumu sallayarak girip bir sosyalistin tahliyesini izledim. Üçüncü bir göz olarak her an her yerde bulunabilme hakkına sahip olmak benim için en kıymetli ayrıcalıklardan biri. Kendim pek deneyimlememiş olsam da zorluklarını görmezden gelmeye değecek bir ayrıcalık bence. Adliyede insanların stresine, direnişine tanık oldum, ardından da sevinçlerine. 

Gazetecilik bana sorulursa bir çeşit tanıklık. Masamın başında oturup yurt dışından haberler yaparken de elim Kenya’ya, Bolivya’ya ve Yunanistan’a uzadı. Masamdan kalkmadan yaptığım tanıklık bile bana dokundu, bir an kendimi Kenya’daki protestolara gözüm dolmuş halde buldum. Sonra da tanıklığımı başkalarına aktardım. Bana gazeteciliğin rüya gibi gelen kısmı da zaten tanıklıklarıma başkalarının tanıklık edip fikir oluşturmaları. bianet hakkı odağına alarak benimsediği gazetecilikle insanlara fikir veriyor ve onlarda tepki oluşmasını sağlıyor. Bence bu saydıklarımdan daha değerli güçlere gazetecilerden başka kimse sahip değil. 

Gazeteciliğin benim için bu kadar keyifli olacağını yapana kadar bilmiyordum. Tanıklığın yanı sıra sesimi duyurabiliyor olmak benim için çok etkileyici. Yazdıklarımı birilerinin okuyor olması bende devam etmek için büyük bir heves bıraktı. Bir sesim olduğunu insanlar okuyana kadar fark etmemiştim gibi neredeyse. İşin en güzel kısımlarından biri ise ana dilimde sese kavuşabilmekti sanırım. bianet’te Kürtçe çeviri yapma fırsatım oldu ve ben nasıl ki ana dilimde ses çıkarabildiysem insanlar da ana dillerinde bu sesi dinleyebildi. Bu alışveriş beni çok heyecanlandırıyor, gördüğüm kadarıyla gazeteciliğin kalbinde de bu alışveriş yatıyor.

Benim için gazetecilik duygu yüklü ve ağır sorumluluklara sahip olunan bir işmiş, bunu gördüm. bianet’te geçirdiğim bir ay gerek öğrendiklerimle gerekse tanıştıklarımla unutulmayacak bir tecrübeydi.

Ji bo her tiştî gelek spas. Bi silaven û hezkirin ji bo hemû cîhanê! (Her şey için çok teşekkürler. Tüm dünyaya selamlar ve sevgilerle!)

(EK/NÖ)

Günün sonlandığı akşam vakti

Biri demişti ki kent dediğiniz, kendi içinde karmaşık mimari yapı tercihiyle, bir anlamıyla o kentte yaşayanların kimliğini de ele verir…

Düşünün; çok değil, bundan elli altmış yıl öncesine kadar etrafı binlerce yıllık sur duvarlarıyla kuşatılmış ve kuşbakışı eski kenti haç misali ortadan dörde ayıran iki ana arter caddeden oluşan bir yapısal manzumeden; şimdi büyük ve geniş bulvarları, caddeleri olan, çok katlı, korunaklı, steril site hayatına endeksli bir yeni kent yaşam alanıyla artık hemhâliz…

Geniş bulvarlarıyla namdar yeni yaşam alanlarını şehre konuk olarak gelenlere “gururla” anlatırken, sanırım kısa zamanda o mekânlara ulaşabilmek için yolların yetersiz kalıp, artık günün her saatinde krize dönen ulaşım sorunuyla didişileceği, pek de uzak görüşlü olmama hâli nedeniyle hesap edilmemişti sanki!

Bir zamanlar en fazla “surların içi küncülü (susamlı) çörek, dışı pasta kokar” diye telaffuz edilen bir dünyadan! Şimdi artık toplumsal ve sınıfsal ayrışmanın, hatta kopuşun simgesi hâline dönüşen güvenlikli, steril sitelere mahpus hayatlar bizlere ev sahipliği ediyor; hem de gönüllüsünden…

Âdeta “inşaat ya Resulallah” sloganını kendine ilke edinen “müteahhit ve sektör temsilcileri”, doyumsuz kâr beklentileriyle, sürekli sağdan çok sıfırlı rakamlara alıcı bulan ve bunu sürekli bir ihtiyaç gibi pompalayan inşa alanları için “yeni imara açılması gereken” alanları ısrarla talep ediyorlar. Yetinmeyip yatırımını yaptıkları medyatik aktörlerine dillendirtiyorlar da…

Ve bunu yaparken de o denli çoklu kamuflajlar yapıyorlar ki duyan şaşırıyor: Şehrin turizm potansiyelinden tutun, Amedspor’un Süper Lig’e çıkmış olmasının gerekçelendirilmesine varıncaya kadar.

Diyarbakır, malum, sadece bölgenin değil, dünyanın da gözlerinin üzerinde olduğu bir “marka” şehir. Böyle bir şehrin, bir anlamıyla “pasif” konumda olan hemşehrileri değil; “seçilmiş” ve “atanmış” yöneticilerinin, şehre dair kararları alır ve dahi uygularken hemşehriyi bu pasif konumundan sıyırıp karara katılabilen, uygulama aşamasında da kararın parçası olarak sahiplenen bir role büründürmesine çok ihtiyaç var.

Sanki en başta şu “imar” mevzuunda elbette. Çok değil, bundan on on beş yıl kadar önce kentin hafızasında Kırklar Dağı’nın önce imara açılması, sonra çok ama çok katlı blok yapıların gökyüzüne doğru yükselmesi ve sonra da yıktırılması süreçleri, panoramik bir imar belgeseli projesi olarak yaşandı.

Hâlbuki o alan, şehrin hafızasında tarihî, kültürel ve inançsal açıdan güçlü altyapısı olan bir alandı. O Kırklar Dağı’nın hemen eteğinde, şehrin yanı başından süzülerek akıp giden ve kutsiyeti olan Dicle Nehri’nin üzerindeki kadim On Gözlü Köprü var. Köprünün dört bir yanında ise son on yıl içinde pıtırak gibi biten yapılaşmalar var şimdilerde…

Silvan (doğu) yolu üzerinde villaların dizilmesi kendince bir boşluğu dolduruyorken, son birkaç yıl içinde bu kez Elazığ (kuzey) yolu üzerinde, sabahtan akşama kadar güneşin içinde olduğu dümdüz eski tarımsal alanda “villakondu”lar şehrin gündemine düştü.

Doğrusu, çok söz etmek mümkün. Ama sanırım sözü şöyle tamamlamalı: Diyarbakır, sivil hayat açısından bölge şehirleri içerisinde en “örgütlü” olanı. Bu sebeple bu örgütlü sivil kurumların, hiçbir rantiyeye yaslanmadan, özellikle kentin yaşam alanlarıyla ilgili karar süreçlerinde daha cesur ve etkili politika üretmelerine, söz söylemelerine, müdahil olmalarına ihtiyaç var gibi…

Not: Bu yazıyı yazmama, beş gündür (pazartesi-cuma) bir dosya olarak işlenen Güneydoğu Ekspres gazetesi özel haberi vesile oldu…

(ŞD/NÖ)

Bir ulusal değer olarak Topp ikizleri

Geçtiğimiz Mayıs ayında vefat eden Topp ikizlerinden Jools’u anma konserinde ağlamaklı başladığı konuşmasında seyirciyi güldürmekten kendini alamayan ikizi Lynda zımba gibi sözlerle radikal aktivizmini de bir kez daha ispat etti. 

Savunma sanayiine devletin ayırdığı devasa bütçeye kinayeli laflarla işaret ederken müziğe herhangi bir ödenek ayrılmamış olmasını esefle kınadı. Bir zamanlar memlekette müzisyenlerin sanatlarını icra edebilecekleri envaiçeşit mekânın günümüzde neredeyse yok olduğunu belirtirken müzisyenlerin en ufak bir destek için bile devlet kapısını aşındırması gerektiğinin altını çizdi. 

Ülkenin sevilen müzik şahsiyeti Tami Neilson en başta olmak üzere çeşitli sanatçıların onurlandırdığı dokunaklı gecede 40 yılı aşkın bir süredir ülkenin adeta millî değeri sayılan Topp ikizlerinden Lynda insanı insan yapanın müzik olduğunu hatırlatttğında gözyaşlarına coşkulu alkışlar karıştı.  

Kırsal kesimde tabiat ve hayvanlarla iç içe büyümüş olmanın avantajını güçlü fizikleri ve gür sesleriyle birleştirmiş olan Topp ikizleri genelde muhafazakârların sahiplendiği country ve folk müzik aracılığıyla ülke çapında sevilmiş, sahnede ve televizyonda canlandırdıkları muhtelif karakterlerle halkı candan güldürmüş, ayrıca beyaz olmalarına rağmen coğrafyanın kadim haklarının yanında durarak aktivizmlerini de ustalıkla kabul ettirmişlerdi. Lezbiyenlik onlar sayesinde otomatikman kabul edilen bir dinamiğe dönüşmüş, Topp ikizleri ömürleri boyunca haksızlığa uğrayanların yanında durmuş.

Topp ikizleri: Dokunulmaz kızlar (The Topp Twins: Untouchable Girls) adlı belgesel bizi ikizlerin komik olduğu kadar provokatif evrenine muvaffakiyetle taşırken seyircinin yelkenleri de ister istemez suya iniyor. 

Aktivizm şahikaları

14 Mayıs 1958 yılında Yeni Zelanda’nın Huntly kasabasında doğmuş olan, her açıdan güçlü  kahramanlarımız çocukluklarından itibaren ziyadesiyle ahenkli bir çift olarak şarkı söylemeye başlamış. Kırsal kesimden anne babanın gözü önünde gelişen kendine has dinamiği kabul etmesi zaman almış, lakin evlatlarına duydukları sevgi tabii ki ağır basmış. 70’li yılllardan beri bilhassa dinamizmleriyle tanınan ikizler esasen siyasi protesto içerikli eserler icra ediyormuş.

Coğrafyanın yerlileri Maoriler’in toprak hakları için protestolara katılmışlar, Yeni Zelanda’nın nükleer enerjiden azade olması için çabalamışlar; lezbiyenliklerini açıkça yaşadıkları gibi eşcinsel hakları için de mücadele etmişler. Güney Afrika’daki Apartheid rejimi ve iklim değişimi de direnişlerinin vücut bulduğu alanlar olmuş, mizahla harmanladıkları mesajları geniş halk kesimleri tarafından kale alınmış. Yarattıkları muhtelif karakterlerle sahne ve televizyon seyircisinin gönlünde taht kurmuşlar, ulusal değer seviyesine yükselmişler. Kılıktan kılığa girmişler, lakin kimseyi aşağılamadan, kendilerini gülünç hallere düşürerek gayet tesirli parodi ve televizyon programlarına imza atmışlar. Muhtelif ödüller kazanmış olduklarını da hatırlamakta fayda var. 

Mizah her derde deva!

Jools’un uzun bir kanser mücadelesinin ardından gelen ölümü adeta tüm Yeni Zelanda’yı millî yasa boğmuş; sonrasında, tüm arşivleriyle birlikte haklarındaki belgesel de tekrar gündeme gelmiş. Gösterime girdiği andan itibaren Yeni Zelanda’da seyirci rekorları kırmış olan belgesel, yapımcılarının yüzünü ekonomik olarak da ziyadesiyle güldürmüş. Kadın yönetmen Leanne Pooley’nin elinden çıkma 2009 Yeni Zelanda yapımı 84 dakikalık belgesel dünya çapındaki festivaller ve ödüllerle de başarısını perçinlemiş. Nitekim Topp ikizleri gezegenin İngilizce konuşulan birçok diyarında tanınan ve sevilen şahsiyetlerdi; ayrıca çıktıkları dünya turunun teferruatı da belgeselin son kısmında mühim yer tutuyor. Belgeselin ödüle layık görüldüğü festivallerden Melbourne, Portland, San Francisco Lesbian & Gay, Seattle, Toronto ve Göteborg’un yanı sıra, Yeni Zelanda Film ve TV ödülleri de unutulmamalı. 

Arşiv görüntüleri peş peşe dinamik bir şekilde sıralanırken, geleneksel biyografik belgesel formatından uzaklaşılmasa da Topp ikizlerinin enerjisi muhakkak ki seyirciyi avucunun içine alıyor; hiçbirimiz davalarıyla empati kurmakta zorlanmıyoruz. İroni ve mizah bilhassa siyasi ve toplumsal eleştiri için ideal bir vektör oluşturuyor. 

İkisinin de hayat arkadaşını yakından tanıyor, Yeni Zelanda’da bir zamanlar yasal olmayan evlilik eşitliğine desteklerine hayran kalıyoruz. 

Taşkın kahramanlarımızın müştereken muzdarip oldukları göğüs kanseri hususunda aktivizmlerini sürdürmekten geri durmadıklarını belirtmek de şart. 

Topp ikizlerinin Yeni Zelanda Liyakat Nişanı ve daha birçok payeyle taçlandırılmış olması tesadüf değil!

Ücra diyardan gelen son sevindirici haber ise Google Haritalar’da Maori yerleşim adlarının artık yerel dile uygun şekilde düzgün telaffuza kavuşturulduğuna dair; darısı başımıza!

(RL/NÖ)

Deniz Göktaş seçilmiş kişi mi?

Deniz Göktaş’ı anlatmaya kendi hikâyemden başlamam gerekiyor. Çünkü Harbiye’de hayatım geldi ve yan koltuğuma oturdu. Ses etmeden kimi eski defterleri kurcaladı.

Çok güldüm Deniz’e. Cüretine, zekâsına ve yüreğine hayran oldum.

Aralarında belki hiçbir bağlantı bile yoktu. Ama kahkahalarımın içinden çocukluğum çıkıyordu. Sonra lise yıllarım. Sonra da demir kapılar.

Mesele benim hikâyem değil. Hikâyem anlatmaya değer olduğu için hiç değil. Memlekette benimkine benzeyen hikâyeler, komedyenlerden daha kalabalık zaten.

Tek derdim Deniz Göktaş’ın bende neden bu kadar yankılandığını anlatmaya çalışmak.

Çakmak kullanmadan sigaraları uçtan uca yakacağım. Kemerleri bağlayın.

Poseidon değilmiş

Sınıf arkadaşlarım tek tek isimlerinin nereden geldiğini söylediler. Sıra bana geldi. Cevabını bildiğim bir soruydu. Babam söylemişti çünkü.

“Ali dedemin adı öretmenim. Deniz de Deniz Gezmiş’ten geliyormuş” cevabını verdiğimde Deniz Gezmiş’i, dünyadaki tüm denizleri dolaşan bir masal kahramanı sanıyordum. Gözümde Poseidon gibi bir şey canlanıyordu.

Bir Tat Bir Doku’yu [1] duvarımdaki Deniz Gezmiş posteriyle beraber izlemiştik. Sonra “Gülünün Solduğu Akşamı” [2] okumaya devam etmiştim.

Sofistike sorgular

Biraz büyümüştüm. Bu kez zapatistaydım. Kendimi subcomandante Marcos’un [3] emrinde sanıyordum. Yeterince büyümemiştim.

Zülfü Livaneli yüzünden Deniz Gezmiş’in mahkemede avukatsız kaldığını sanmış ve bunalıma girmiştim. [4] Che’den kaynaklı doktor olmak istiyordum çünkü. Sonra Fidel’in de avukat olduğunu öğrenip yatışmıştım.

Politik mücadeleye atıldığımda daha liseliydim. Devrimcilik ciddi işti.

Koca koca adamlar 15-16 yaşındaki beni, giydiğim çakma Nike ayakkabılar üzerinden “aslında emperyalizme karşı olmadığıma” ikna etmeye çalışıyorlardı. Bütün bunlar, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” afişi yaptığım için gözaltına alındığım sivil ekip otosunda yaşanıyordu.

Yaşımla birlikte mevzu da büyüdü. Daha sofistike sorgulara alındım: “Sen sigara içiyorsun. Ben içmiyorum. Sözde eşitliği savunuyorsun. E nasıl olacak eşitlik?!” Ne diyeceğimi bilemedim. Susma hakkımı kullandım. Örgüt tavrı sayıldı ve tutuklandım.

Ciddiyetin bug’ları

19 yaş doğum günüm kapalı görüşe denk geldi. Ama kuzenim gelemedi. Babamın dedesi görüşe girebiliyordu ama kuzenimin yakınlık derecesinin boyu kısa kaldı.

İddianamemin çıkmasını beklerken üniversiteden atıldığımı öğrendik. YÖK, savcıyı sollamıştı. Tutuklanmamın üniversiteyle uzaktan yakından ilgisi olmamasına rağmen hem de. Takdir ettim.

Tahliye oldum “bir süre” sonra.

Üç-dört yıllık bir gezintinin ardından yaşam-zaman diyalektiği yine error verdi. Teoman’ın atıf yaptığı mekândaydım yeniden: “Vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatlar geçiyor.” [5]

İçeride hayat, resmî ciddiyetin bug’larında filizlenen kesintisiz bir kara mizah olarak akıyordu.

Sonra Covid geldi. İşler çığırından çıktı.

Telefona çıktık. Koğuşa geri dönerken “aranızda bir metrelik sosyal mesafe bırakın” dediler. “Sen bize talimat veremezsin” gündemli kısa bir diplomatik kriz yaşandı. Koğuşa girdik. Dip dibe yemek yedik. Altlı üstlü ranzalarda yattık.

Milli güvenlik gerekçesiyle

Tekrar üniversite sınavına kaydoldum.

Sınav günü neredeyse geç kalıyordum. Beni yetiştirecek bir tane bile yunus polis yoktu etrafta.

Koştuk. Başgardiyanla birlikte. Ani Müdahale Odası’na. Koğuştan 100 metre mesafede. “Terör mahkûmlarının sınav merkezi”ne.

Vardığımızda sınavın başlamasına iki dakika kalmıştı. Gözetmen öğretmen durumu idrak edememişti.

Milli güvenliğin gereği olarak, terör mahkûmlarının sınav öncesi uzun süre aynı ortamda bulunmaları sakıncalı görülmüştü.

Durum, lisan-ı münasiple kendisine arz edildi. Sınav başladı.

Adayları zan altında bırakmayız

Covid geçti. Habertürk altyazısıyla gelen yasaklar ise gitmekte acele etmedi. Görüşler akmasa da damlıyordu. Çok da kafaya takmadık. 2023 Seçim maratonu başlamıştı çünkü. En sevdiğim.

Hükümlüler oy veremez. Ama en çok bizim tercihimizin merak konusu olduğunu ajanslardan takip ediyorduk. Ve hiçbir adayı zor durumda bırakmak istemiyorduk.

Gizlilik bizim işimizdi. Hiç renk vermedik. “Seçim ilk turda biterse Haziran’da dışardayız.” dedik “ikinci tura kalırsa Temmuz’u bulabilir.”

“Her sonuca hazırlıklıyız” pozları takındık. Yine de gizlilik protokolü yer yer delindi. Biriken cevapsız mektupları izah edemedik. Seçimden bir gün önce tıraş olanlar oldu. Ailesine para yatırmamasını söyleyenler.

ANKA’nın [6] kanadına tutunduk o gece. Odasına çekilmeyenler olarak. Sonra uyumanın mantıklı bir tercih olduğuna karar verdik. Sabah teletekse bakardık hem. Heyecan olurdu. Belli mi olurdu. Olur mu olurdu. Olmadı.

Mühimmat tamam

Görüşe çıktım. Eşim, “Deniz Göktaş diye biri çıktı. Stand-up yapıyor. Bizim jenerasyondan. Sosyalist.” dedi. Renk vermedim. "Ölümlü Dünya" filmini izlemek için 4 yıl beklemiştim. Heyecanlanmak için telaşa mahal yoktu.

Kendimi bildim bileli mizahın varlığı itibarıyla devrimci bir şey olduğunu düşünüyordum. Murat Menteş’in askeriydim. “Espri hakikate yaklaşmanın yoluydu.” [7] Gündelik hayatın görünmez fay hatlarını gıdıklardı.

Şarjörüme yıllarca mermi sürmüştüm. Benjamin’le Bakhtin mühimmatı esirgememişti. Kahkahanın hem düşünmeyi başlatacağına hem de iktidarın kutsallığını ve yarattığı korku zırhını deleceğine inanıyordum. [8]

Süleyman Demirel’le aynı fikirdeydim. Mizah bir yumruktu. [9] Ayrıştığımız tek mesele, hedef teyidiydi. İstatistikler, yumruğun ekseriyetle muktedirlerin kafasına indiğini gösteriyordu.

Borcumu kapatıp çıktım. İlk iş Selam Selam’ı izledim. [10] Orwell haklıydı. Her espri küçük bir devrimdi; gösteri de bunların toplamıydı. [11]

Ve artık heyecanlanabilirdim. Vakit tamamdı. Neo’yu bulmuştuk. Kehanet gerçekleşmiş ve seçilmiş kişi zuhur etmişti.

Elbette Harbiye’deydim o gün. Kelle koltuktaydı. Biz de.

Son yerine: Ash Tasosu

Sosyalizm hayatın her anını belirleyebilecek kadar çetin ve ağır bir iddiadır. Mizah bu yükü hafifletir, hafifletmelidir de. Kavganın kendisi yeterince ciddiyken, poz kesmeye sadece kavgası ciddi olmayanlar tenezzül ederler.

Devrimcilerin hayatı kara mizahtır o yüzden. Çok fazla ceza almış bir arkadaşım içerde İngilizce öğrenmeye çalışıyordu. Ne yapacaksın İngilizceyi dedim. “300 yıl sonra herkes İngilizce konuşacakmış. O güne hazırlanıyorum” demişti.

Elbette, Deniz örgütlü mücadeleye alternatif bir kurtarıcı değil. Kimse değil. Kimsenin böyle bir iddiası da yok. Espri yapıyoruz. Peki esprinin işaret ettiği hakikat nedir?

Hayatım boyunca “üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması” formülünden etkilenip mücadeleye atılan birini görmedim. Gündelik hayatı kesen adaletsizliklerin, eşitsizliklerin yarattığı duygudur insanları kavgaya çeken. Bu özgün çelişkiler ile esas çelişki arasındaki bağ, kavganın içinde kurulur.

Atomize edilmiş bireylerin çelişkilerini görünür kılan her sosyo-sismik teşebbüs, Gramsci’nin kültürel hegemonya olarak tariflediği mevziyi tahkim eder.

Seçilmiş kişi geyiği yaptım. Çünkü bu bir meziyet işidir. Herkes yapamaz. Biraz da hayatın torpilidir. Mümin buna “kader” der, ateist “şans”.

“Altı üstü bir stand-upçı. Ne kadar önemli olabilir ki?”. Ne kadar mı?

Nazım şiirleriyle, Çirkin Kral replikleriyle yetişen kuşaklar kadar.

Ahmet Kaya’nın bir ödül törenini memleketin turnusol kâğıdına çevirmesi kadar.

Amed Newrozu’na katılan Sezen Aksu ve Kazım Koyuncu’nun, Fırat’ın batısında barışın sesini çoğaltması kadar.

Grup Yorum marşlarının kavgaya ritim tutması kadar.

Muhammed Ali’nin Vietnam’daki emperyalist işgale attığı yumruk kadar.

Maradona’nın, Fidel ve Che’nin kavgasına zirvedeki şöhretiyle naçizane omuz vermesi kadar.

Chaplin’in Hitler’in karizmasını iki büklüm etmesi kadar.

Deniz Göktaş’ı bu isimlerle aynı hatta buluşturan şey, elbette mevcuttaki etki büyüklüğü değildir. Mücadele bağlamındaki işlevsel benzerliğidir.

Mesele Deniz Göktaş’ın bugün Nazım kadar etkili olup olmaması değil; mizahın mücadele için Nazım’ın şiirlerine benzer bir tarihsel rol üstlenebilme potansiyelidir.

Deniz Göktaş kurduğumuz hayalin az bulunan bir parçasıdır. Cipsten çıkan Ash tasosudur. [12]

Son Not: Bu yazı yayına girmeden hemen önce Deniz Göktaş tutuklandı. Yazının tek bir kelimesini bile değiştirmedim. Bunun iyi bir şey mi, kötü bir şey mi olduğunu bilemedim. En iyisi sözü Sırrı Abi'ye bırakayım: "Hapishaneler de memlekettendir."

Dipnotlar:

[1] Bir Tat Bir Doku. Bir Tat Bir Doku, Cem Yılmaz’ın 1999’da sahnelediği, 2001’de sinema/DVD kaydı yayımlanan ilk stand-up gösterisi. 

[2] Gülünün Solduğu Akşam. Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz’ün Deniz Gezmiş’in isteği üzerine kaleme aldığı ve ilk kez 1986’da yayımlanan eseri. 

[3] Subcomandante Marcos (bugünkü adıyla Galeano), Subcomandante Marcos. Zapatista Army of National Liberation’ın (EZLN) kurucu kadrolarından ve uzun yıllar sözcülüğünü üstlenmiş Meksikalı devrimci. 

[4] Şarkışla. Zülfü Livaneli’nin seslendirdiği ağıtta geçen “Deniz mahkemeye düşmüş / Avukatı ben olaydım “ dizelerine gönderme. 

[5] Paramparça. Paramparça, Teoman’ın 1997 tarihli şarkısında geçen “Nasıl oluyor; vakit bir türlü geçmezken, yıllar, hayatlar geçiyor?” dizelerine gönderme.

[6] ANKA Haber Ajansı. 2023 seçimlerinde sandık sonuçlarını anbean paylaşan ve özellikle muhalif seçmen tarafından yakından takip edilen haber ajansı. 

[7] Ruhi Mücerret. Ruhi Mücerret. Murat Menteş’in 2013 tarihli romanında geçen “Espri, hakikate yaklaşmanın; şaka ise gerçeklerden kaçmanın yoludur.” aforizmasına gönderme.

[8] Walter Benjamin’in Pasajlar (Das Passagen-Werk) adlı çalışmasına ve Mikhail Bakhtin’in Rabelais ve Dünyası (Rabelais and His World) adlı eserinde geliştirdiği kahkaha ve karnaval kuramına gönderme. 

[9] Süleyman Demirel’in kullandığı “Mizah bir yumruktur, kime ineceği belli olmaz.” sözüne gönderme. 

[10] Selam Selam. Selam Selam, Deniz Göktaş’ın 2023 tarihli tek kişilik stand-up gösterisi. YouTube: Deniz Göktaş – Selam Selam (2023)

[11] George Orwell, Funny, But Not Vulgar (1945) adlı denemesinde geçen “Every joke is a tiny revolution.” (“Her espri küçük bir devrimdir.”) sözüne gönderme. Orwell Foundation: Funny, But Not Vulgar

[12] Ash Ketchum Tasosu. 1999–2000’li yıllarda cips paketlerinden çıkan, Ash Ketchum karakterini taşıyan Pokémon tasolarına gönderme; çocuklar arasında en çok aranan ve koleksiyon değeri en yüksek tasolardan biriydi. Vikipedi: https://en.wikipedia.org/wiki/Tazos

(AD/NÖ)

Araba devrilirken gülmek: Deniz Göktaş mizahı ve karnaval alanı

Modern dünyada politika, kendi ciddiyet zırhına bürünmüş, steril ve yukarıdan aşağıya dikte edilen bir anlatı alanı olarak kurgulanır. İktidar, doğası gereği asimetriktir; yöneten ile yönetilen arasındaki mesafe, kurumsal ritüellerle sürekli yeniden üretilir. İşte tam bu noktada komedi, sahneye yıkıcı ve özgürleştirici bir unsur olarak girer. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye stand-up sahnesinde Deniz Göktaş’ın ortaya koyduğu performans, mizahın sadece bir eğlence sektörü aparatı değil, tam anlamıyla “politik bir eşitlenme” pratiği olarak okunabileceğini gösterdi. Göktaş’ın gösterisi ve sonrasında gelişen tartışmalar, toplumsal muhalefetin ve sivil cesaretin estetik bir biçimde nasıl yeniden inşa edilebileceğine dair güçlü ipuçları barındırıyor.

Mekaniklik, öküzün isyanı ve karnaval alanı

Bu politik tavrın teorik zeminini anlamak için Henri Bergson, Mikhail Bakhtin ve mizahı egemen tarihi altüst eden bir güç olarak gören Barry Sanders’ın rehberliğine başvurmak gerekir. Bergson, klasik yapıtı Gülme’de komiğin temeline “canlılığın karşısında mekaniklik” fikrini yerleştirir. Ona göre toplum; katılaşmış, esnekliğini kaybetmiş, otomatikleşmiş davranışları kahkahayla cezalandırarak hayata ve esnekliğe geri çağırır. Kendi söylemlerinin mutlaklığına inanan, jestleri ve retorikleri kemikleşmiş siyasi figürler, Bergsoncu anlamda komiğin en saf nesneleridir.

Barry Sanders ise Kahkahanın Zaferi adlı yapıtında bu fikri yapısökümcü bir üst aşamaya taşır ve mizahın doğasındaki o evcilleştirilemez gücü “öküzün arabayı devirmesi” metaforuyla açıklar. Sanders’ın teorisinde araba, muktedirlerin toplumu belli bir hiyerarşik disiplin içinde yürütmek için inşa ettiği o tıkır tıkır işleyen, rasyonel ve buyurgan devlet mekanizmasını temsil eder. Öküz ise o yükü sırtlanmaya zorlanan sokağın, halkın ve bastırılmış olanın ta kendisidir. Düzen, arabanın hep belirlenen bürokratik rotada gitmesini beklerken mizah, tam da o ağırbaşlı gidişatın ortasında öküzün aniden huysuzlanması, uysallığı reddetmesi ve arabayı içindekilerle birlikte çamura devirmesidir. Sanders’a göre kahkaha, resmî anlatıyı unufak eden gayriresmî bir yıkıcı tarih yazımıdır.

Mizahın bu yıkıcı tarih yazımı, Rus düşünür Mikhail Bakhtin’in “karnavalesk” kuramıyla kurumsal bir meşruiyet kazanır. Bakhtin, Orta Çağ feodalitesinin o katı, dogmatik ve korku dolu atmosferinde halkın nefes alabildiği yegâne alanın karnavallar olduğunu söyler. Karnaval pazarında resmî hiyerarşiler, unvanlar ve sınıfsal mesafeler tamamen askıya alınır. Kralın soytarı, soytarının kral tacı giydiği bu ters yüz oluş, her türlü dikey gücü yatay bir düzleme çeker. Bakhtin’e göre karnavalın özü, grotesk bir kurtuluş ve mukaddes olanın dünyevileştirilmesidir. Kahkaha, sarayın ve kilisenin o insanı ezen ciddiyet pelerinini yırtar; geçici de olsa mutlak bir eşitlik meydanı açar.

Sahnedeki eşitlik meydanı

Deniz Göktaş sahneye çıktığında tam da bu kurumsal mekanikliğe, resmî anlatının fiyakalı ciddiyetine ve günümüzün modern feodalizmine odaklanır. Onun mizahı, yukarının kibirli hâlini aşağıya indirgemekle kalmaz; o hâlin kurgusallığını ifşa ederek tam anlamıyla siyasetin o ağır arabasını sahneden aşağıya yuvarlar. Seyirciyi modern bir karnaval meydanında toplayan Göktaş, politikacıya gülmeyi bir lüks olmaktan çıkarıp kolektif bir hakka dönüştürür. Politikacıya gülmek, onun üzerindeki kutsallık ve dokunulmazlık zırhını sorgulanabilir hâle getirmektir.

Solun tarihsel olarak savunduğu radikal eşitlik ilkesi, tam da bu Bakhtinci karnaval anında vuku bulur. İktidar sahibi ne kadar güçlü veya yetkileri ne kadar geniş olursa olsun, sahnedeki bir şakanın öznesi hâline geldiği an sıradan bir ölümlüye dönüşür. Araba devrildiği, karnaval tacı ters giydirildiği an hiyerarşi askıya alınır; üsttekiler zemine çakılır. Kahkaha, yöneten ve yönetilen arasındaki statü farkını sıfırlar; o an için sadece iki insan vardır ve zayıflığı ifşa olan taraf yukarıdakidir.

Komedinin bu altüst edici işlevi, apolitizmin konforuna sığınan ya da yılgınlığa düşen kitleler için bir uyarı fişeğidir. Çünkü mizahın en mucizevi taraflarından biri, onun evrensel ve partilerüstü doğasıdır. Komik olanın karşısında partizan aidiyetler ve ideolojik bloklar esner. İyi kurgulanmış, hakikate parmak basan bir ironiye, parti ayrımı yapmaksızın tüm seçmenler güler. Bir siyasi figürün çelişkisi sahneden dile getirildiğinde, o figüre oy veren seçmen bile —belki gizli bir mahcubiyetle— o kahkahaya ortak olur.

İşte bu ortaklaşma anı, sol siyasetin her zaman arzuladığı o yatay kesişimselliği sağlar. Kahkaha, ideolojik gettoların duvarlarında delikler açar ve insanları en çıplak insani paydada, yani gerçeği görmenin yarattığı o estetik hazda birleştirir. Resmî tarihin ve ideolojilerin ayırdığı, kutuplaştırdığı kitleleri, kahkahanın o eşitleyici pratiği yan yana getirir. Araba devrilirken savrulan seçkinlerin çaresizliğine, o esnada arabayı çekmekten vazgeçen tüm seçmenler hep birlikte, aynı karnaval neşesiyle güler. Resmî ciddiyet, karnavalın bitmesinden ve pazar yerindeki o tehlikeli eşitliğin sokağa taşmasından korkar; çünkü bilir ki bir kez gülen kitlenin eskisi gibi kalması güç hâle gelir.

Cesaretin sirayeti ve solun dili

Deniz Göktaş’ın gösterisi sonrasında yaşananlar, toplumsal hafızada ve dijital kamusal alanda bir kırılma yarattı. İktidar aygıtlarının veya statükonun bu tür sanatsal çıkışlara verdiği baskılama ve kriminalize etme refleksleri, aslında mizahın gücünün dolaylı bir itirafıdır. Düzen, öküzün her zaman uysal kalmasını ve arabayı sessizce çekmesini ister; huysuzlanma belirtilerini ise hemen cezalandırmaya çalışır.

Buradaki en kritik nokta, Göktaş’ın tüm bu süreci, başına gelebilecekleri ve sistemin vereceği refleksleri net bir şekilde öngörerek yönetmesidir. Karşımızda sadece sezgileriyle hareket eden bir komedyen değil; attığı her adımı, kurduğu her cümleyi ve bu cümlelerin yaratacağı politik sarsıntıyı baştan hesaplamış, son derece bilinçli sosyalist bir perspektif durmaktadır. Dolayısıyla onun performansı, anlık bir popüler kültür çıkışı değil; muktedirin kodlarını iyi okumuş ve olası bedelleri göze almış entelektüel bir politik eylemdir.

Göktaş, her türlü sansür ve otosansür iklimine rağmen, sözünü esirgemeyerek ve bunu yüksek bir entelektüel ama bir o kadar da samimi bir dille yaparak “cesareti sirayet ettirme” misyonunu üstlendi. Sivil itaatsizlik sadece sokakta barikat kurmakla olmaz; bazen mikrofon başında, herkesin düşündüğü ama yüksek sesle söylemeye çekindiği bir çelişkiyi, dünyanın en doğal şeyiymiş gibi telaffuz etmekle de olur. Bu dik duruş, izleyicide bir arınma yaratmanın ötesine geçer. “O söyleyebiliyorsa biz de düşünebiliriz; o gülebiliyorsa biz de korkmayabiliriz” duygusunu yayar. Korku, insanı yalnızlaştırıp evcilleştiren bir zindan yaratırken paylaşılan cesaret toplumsallaştırır. Göktaş’ın tutumu, kamusal alandaki o sinsi korku duvarına indirilmiş neşeli ve bilinçli bir balyoz darbesidir.

Eşitliğe ve adalete inanan bir perspektif, sanatı hiçbir zaman sadece bir ajitasyon aracı olarak görmez. Aksine mizah, toplumsal reflekslerin, dayanışma ağlarının ve eleştirel aklın diri tutulduğu organik bir alandır. Göktaş’ın performansı, sıklıkla düştüğümüz o “aşırı ciddi, didaktik ve buyurgan” dil tuzağına da muazzam bir alternatif sunar. Halka ders veren değil; halkla birlikte muktedirlerin acizliğine ve o devrilen arabanın çaresizliğine gülen bir söylem, gerçek anlamda demokratik ve samimidir. Bu samimiyet, izleyici ile sanatçı arasında hiyerarşik olmayan, tamamen yatay bir yoldaşlık ilişkisi kurar.

Sonucu etkileyen tam da bu bilinçli tercih. Deniz Göktaş’ın gösterisi ve sonrasında yaşanan toplumsal dalgalanma, bize mizahın estetik bir lüks değil, hayati bir politik ihtiyaç olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bergson’un katılıkları esneten toplumsal önerisi, Sanders’ın “arabayı deviren öküz”ü ve Bakhtin’in hiyerarşileri unufak eden “karnaval”ı birleştiğinde, en karanlık dönemlerde bile tünelin ucundaki ışığı görebilmemizi sağlar. Bir kez o arabanın devrilebildiğini gören, kralın aslında çıplak ve gülünç olduğunu anlayan ve buna ortaklaşa gülen bir kitle, bir daha asla eskisi gibi uysallaştırılamaz. Deniz Göktaş’ın gösterisi, bu ülkenin kurak kamusal alanına bırakılmış neşeli, bilinçli ve eşitlikçi bir tohumdur ve o tohumun kamusal alana bıraktığı özgürleşme arzusu, her türlü baskı rejiminden çok daha kalıcı ve bulaşıcıdır.

Ezcümle: Deniz Göktaş yalnız değildir.

(NK/NÖ)

Entübe Ankara: Protokolün dekoru ve itiraz hakkı

NATO liderleri Ankara’ya geliyor. Her diplomatik toplantıda olduğu gibi bu organizasyonda da güvenlik protokollerinin işletilmesi beklenir: devlet başkanları, heyetler, konvoylar, uçuş planları, güzergâhlar, geçişler… Bütün bunların olağan lojistiği var. Fakat kimi zaman güvenlik, güvenlik olmaktan çıkar; kamu düzenini koruma iddiası, kamusal hayatın kendisini askıya alan siyasal bir kafese dönüşür. Ankara’da bugün yaşadığımız şey biraz da bu: Bir şehir, protokolün geçişine hazırlanırken kendi sakinlerinin hayatından, itirazından ve bakışından arındırılıyor. 

NATO Zirvesi diplomatik bir toplantıya indirgenemez. Küresel güvenlik elitlerinin, devletlerin ve silah endüstrisinin kurduğu ittifak bu tür zirvelerde bir kez daha sahne alır. On milyarlarca dolarlık savunma anlaşmalarının “güvenlik” ve “istikrar” diliyle paketlenmesi, aslında yaşamımız için büyük bir tehdidin de adıdır. Çünkü her silahlanma kararının faturası okuldan, sağlıktan, barınmadan, emekliden, işçiden, öğrenciden, çocuktan, doğadan; yani hayatın kendisinden yapılan kesintilerle ödenir. "Savunma harcaması” denen şey, çoğu zaman toplumu yoksullaştırma politikalarının allama pullama maskeleme aracının karşılığıdır.

Protokolün dekoru, gücün pornografisi ve entübe bir kentin itiraz hakkı

Eleştiriye Övgü dizisi altında yayımlanan yazılar, yalnızca statükoya değil, bizlere; yani yurttaşlara da söz kurmayı amaçlıyor. Bu nedenle bu yazının muradı, NATO’nun jeopolitiğini tartışmaktan çok Ankara’nın başına gelen şeye bakmak: Bir şehrin kendi sakinlerinden geçici olarak geri alınmasına ve buna karşı Ankaralıların, meslek örgütlerinin, yerel kurumların ve yurttaş inisiyatiflerinin nasıl tepki verdiğine ya da veremediğine odaklanmak. 

Ankara, Avrupa’daki ortalama bir ülke nüfusu kadar insanın yaşadığı bir şehir. Sabah işe gidenlerin, okul yolundaki çocukların, taksicilerin, motokuryelerin, nakliyecilerin, esnafın, öğretmenlerin, hastaneye yetişmeye çalışanların, yaşlıların, öğrencilerin, pazarcıların, apartman görevlilerinin, kedilerin, ağaçların, kaldırımların şehri. Fakat bir zirve geldiğinde bütün bu hayat, protokolün geçişine göre yeniden düzenleniyor. Şehir, bir anda yurttaşın yaşadığı yer olmaktan çıkıp liderlerin geçeceği koridora dönüşüyor.

Bunun için en uygun alegori Potemkin köyüdür. Rivayete göre Rus devlet adamı Grigory Potemkin, Büyük Katerina’nın Kırım gezisi sırasında imparatoriçeye refah ve mutluluk görüntüsü sunmak için nehir kıyılarına sahte köy cepheleri kurdurmuş; el sallayan köylüler, hayvan sürüleri ve şenlikli manzaralarla başarısız bir kolonizasyon hikâyesini başarıya dönüşmüş gibi göstermeye çalışmıştır. Tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da “Potemkin köyü” bugün hâlâ güçlü bir siyasal alegori olarak yaşar: İktidarın, istenmeyen gerçeği ortadan kaldırmak yerine onun önüne gösterişli bir cephe çekmesi. Ankara’da protokol yolu boyunca yükselen panolar, boyanan cepheler, düzenlenen güzergâhlar ve saklanan kent manzarası da bu nedenle yalnızca estetik bir hazırlık değil; yurttaşın kendi şehrine bakma hakkının önüne çekilmiş çağdaş bir Potemkin perdesidir. Panonun bir yüzü protokole, diğer yüzü Ankaralılara bakar: Ön yüzde itibar, düzen, devlet aklı ve cömert ev sahipliği; arka yüzde ise gündelik hayatın sıkışması, yoksulluğun saklanması, bütçenin nereye harcandığını soramayan yurttaş, yolu kesilen esnafi, sesi kısılan itiraz vardır. 

Meseleyi daha tanıdık bir yerden ele almak bakış açımızı, kavrayış penceremizi genişletebilir. Misafir geleceği zaman çocuklarını susturan, “Aman uslu durun, ayıp olmasın” diye onları arka odaya gönderen ebeveynleri biliriz. Oysa çocuk, o evin asli öznesidir; misafir geçicidir. Sağlıklı bir ev, misafirini ağırlarken çocuğunu görünmez kılmaz. Ankara’da ise bunun tersini görüyoruz. Şehir, birkaç günlük uluslararası misafirlik için kendi sakinlerinden geri alınıyor; yollar, meydanlar, itirazlar, kent hakkı, gündelik hayat askıya alınıyor. Böylece yurttaş, ev sahibi olmaktan çıkıp misafirin konforu için katlanması beklenen görünmez bir figürana dönüşüyor.

Bu akıl, kısa vadeli vitrini uzun vadeli meşruiyete tercih eden ucuz bir kurnazlığa yaslanıyor. Misafir memnun olur belki; ama çocuk evine küser. Devlet de uluslararası itibarı, kendi yurttaşının rızasının yerine koyduğunda aynı yanlışa düşer. İşte bu yüzden mesele yalnızca birkaç yolun kapatılması ya da birkaç panonun dikilmesi değildir; iktidarın, taşıyıcısı olan topluma ne kadar yaslanabileceğini sınayan derinlerdeki denge meselesidir.

Potemkin köyü, sete dönüştürülen bir şehir olmanın yanında yurttaşın, kenttaşın kendi şehrine bakma hakkının gaspıdır. Güvenlik tedbiri ile siyasal askıya alma arasındaki fark tam da burada başlar. Bir zirve için bazı yolların kapanmasını anlayabiliriz. Belli güzergâhların denetlenmesini, konvoyların korunmasını, uçuşların düzenlenmesini tartışabiliriz. Fakat toplantı, gösteri, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, bildiri dağıtma, afiş asma gibi kamusal ifade biçimlerinin günlerce yasaklanması, “kamusuz kamu düzeni” gibi bir oksimoron üretir. Kamusuzdur çünkü Ankara, siyasal damarları geçici olarak bağlanıp entübe edilmiş bir şehirdir.

Yakın zamanda özel öğretim kurumları öğretmenlerinin açlık grevini düşündüğümüzde mesele daha da çıplak hale geliyor. Bir yanda küresel güvenlik düzeninin liderleri ile silah endüstrisinin devasa sözleşmeleri; öbür yanda emeğinin karşılığını alamadığı için bedenini son siyasal söz alanına dönüştüren öğretmenler. Eğer bir şehirde NATO liderlerinin güvenliği için anayasal ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış hakların kullanımı bile yasaklanabiliyorsa, orada güvence altına alınan “şey”in kamu düzeni olduğu iddia edilebilir mi? Kamusuz kamu düzeninin olanaksızlığı, bizi, entübe edilmiş Ankara sakinleri için tesis edilen “itirazsızlık düzeni”ne götürür.

“Eleştiriye övgü”nün neşteri tam da burada devreye girer. Çünkü eleştiri, “düzen” adına neyin feda edildiğini sorma sorumluluğudur.

Demokrasi, dört ya da beş yılda bir önümüze konan adaylardan birini seçmeye indirgenirse, siyaset hayatın dışına çıkar, özgürlükler daralır. Oy veren yurttaş statükonun elinde, istediği yere bastığı kaşeye, şehir yönetilen mekâna, kamu ise yalnızca güvenlik sorunu olarak görülen kalabalığa dönüşür.

Oysa demokrasi, sandığa giden yolu her gün kuran kamusal pratiklerin toplamıdır: meslek odasında, sendikada, okulda, pazarda, apartman toplantısında, belediye meclisinde, kaldırımda, otobüs durağında, basın açıklamasında, dilekçede, itirazda, “Bu karar benim hayatımı etkiliyo; buna dair söz hakkı istiyorum” denebilen yaşamdır. Eğer bir şehirde TOBB, esnaf odaları, meslek örgütleri, barolar, sendikalar, yerel yapılar ile kent sakinleri kendi gündelik hayatlarını doğrudan etkileyen bir kapatma rejimine güçlü biçimde itiraz edemiyorsa, sorun iktidarın ideolojik olarak güvenlikçi politikaları ile kamusuz kamu düzeni arzusuna indirgenemez. Sorun, bağlamımız özelinde, toplumun politika yapma kaslarının da zayıflamış olmasıdır.

Bu olguyu sandalye alegorisi ile düşünebiliriz. Sandalyeye oturan kişi, sırtını dayadığında sandalyenin onu taşıyacağını varsayar. Bu varsayım olmadan kimse rahatça oturamaz. Kişi yavaşça oturup yaslanmaya başlar. Biraz daha yaslanır. Biraz daha. Biraz daha. Sırtlığın onu tutacağını, düşmesini engelleyeceğini sanır. Oysa dengenin de bir sınırı vardır. O sınır aşıldığında yalnızca oturan düşmez; sandalye de devrilir. Düşme mesafesi arttıkça hız da artar; kendini geç fark eden beden daha sert düşer.

İktidar ile halk arasındaki ilişki de biraz böyledir. İktidar vergi, bütçe, güvenlik, mimari temsil, kaynakların kullanımı, denetimden kaçınma konularında el yükseltir, biraz daha yaslanır. Çünkü karşısında “dur” diyen, dengeyi sağlayacak toplumsal güç yoktur. Yalnızca birkaç öğretmenin, baronun, gazetecinin, sendikanın “dur” demesi kuşkusuz değerlidir ama yetmez. Yerelin güçlenmesi, mikro örgütlülükler, mahalle dayanışmaları, kent konseyleri, meslek odalarının canlılığı, bağımsız medya ile yurttaş inisiyatifleri bu yüzden önemlidir. Siyasette denge, iktidarın kendiliğinden ölçülü davranmasıyla değil, toplumun yaslanmaya karşı koyan sırtlığı diri tutmasıyla kurulur.

Ankara’da bu sırtlığın ne kadar zayıfladığını görüyoruz. Kent, sanki kendi hakkında karar verme ehliyetini yitirmiş gibi. Yolları kapatılıyor, panolar dikiliyor, yoksulluk saklanıyor, itiraz bastırılıyor, haklar yasaklanıyor… Bu esnada milyarlarca liralık harcamalar, “ev sahipliği”, “prestij” gibi retoriklerle sunuluyor. Kenttaşlarsa çoğu zaman söyleniyor. “Türk gibi söylenmek” deyimine can veriyor: Mutfakta, takside, kahvede, sosyal medyada, apartman girişinde öfkeleniyor. Ama öfke örgütlenmediğinde buharlaşıyor. Söylenmek kişiyi rahatlatıyor; fakat dünyayı değiştirmiyor. Hatta bazen değiştirmemenin konforlu ve de güvenli telafisi gibi çalışıyor.

Oysa politika, meydanlara akan minik dereler, çaylardır.  Bilgi edinme başvurusu yapmak da politikadır. Belediye meclisini izlemek de. Meslek odasını açıklama yapmaya zorlamak da. Sendikaya sahip çıkmak da. Mahallede toplantı çağırmak da. Bir harcamanın hesabını sormak da. Trafik kapatıldığında “Benim hayatım neden karar sürecinin dışında tutuldu?” demek de. Politika, hayatımıza değen kararlarda yurttaş olarak var olma ısrarıdır.

Bu zirvenin bir de mimari dili var. Beştepe Külliyesi, zaten devletin kendisini nasıl görmek istediğini anlatan devasa bir sahne. Etimesgut’taki Ay Yıldız Müşterek Karargâhı ise “Türkiye’nin Pentagon’u” diye sunulan, yukarıdan bakıldığında ay-yıldız formuyla okunmak üzere tasarlanmış bir başka ikonik yapı. Bu tür mimarlık yalnızca barındırmaz, işlevini aşarak konuşur. Kime konuşur? Yurttaşa mı, dış dünyaya mı, iktidarın kendi hayaline mi?

Bazen mimarlık, halkın sözünü kısmak için konuşur. Devasa ölçek, geniş akslar, tören yolları, protokol kapıları, güvenlik çemberleri, yüksek duvarlar, büyük semboller… Bunlar devletin beden dilidir. Gücün pornografisi dediğim şey de tam burada başlar: Gücün yalnızca işlemesiyle yetinmeyip kendini sürekli görünür, devasa, ezici ve hayranlık uyandırıcı biçimde sergileme arzusu. Nerede abartı varsa orada saklanan bir şey olduğuna dair eski sezgi, minik minik çiseleyen bir yağmur gibi fısıldar bu hakikati. 

Bu gösteride yurttaşa düşen rol çoğu zaman figüranlıktır. O geçeceği zaman kenara çekilecek, o bakacağı zaman güzel görünecek, o karar verdiğinde susacak, o harcadığında ödeyecek, o yasakladığında dağılacaktır. Böyle bir siyasal rejimde kent, müşterek yaşam alanı olmaktan çıkar; protokolün dekoruna dönüşür.

Oysa Ankara yalnızca devletin başkenti değildir; sabah ayazında otobüs bekleyenlerin, Kızılay’da yürüyenlerin, Mamak’ta yaşayanların, Etimesgut’ta işe gidenlerin, Keçiören’de çocuk büyütenlerin, Çankaya’da kiraya yetişemeyenlerin, Sincan’da vardiyadan dönenlerin, OSTİM’de çalışanların; öğrencilerin, öğretmenlerin, emeklilerin, pazarcıların, hekimlerin, motokuryelerin, evsizlerin, sokak hayvanlarının, ağaçların, parkların ve kaldırımların şehridir.

Bir şehri gerçekten güvenli kılan şey, liderlerin geçtiği yolların kapatılması değil; o şehirde yaşayanların kendi hayatları hakkında söz söyleyebilmesidir. Güvenlik, halkın sessizliği üzerine kuruluyorsa, o güvenlik kamunun değil, iktidarın güvenliğidir.

Eleştiriye övgü tam da burada, panoların arkasına bakma cesaretidir: “Ev sahipliği” denilen şeyin kimin evinde, kimin parasıyla, kimin hayatı aksatılarak yapıldığını sormaktır. Başkent yalnızca devletin vitrini değil, yurttaşın müşterek evidir; hiçbir ev, içinde yaşayanların iradesi askıya alınarak korunamaz.

Kamusuz kamu düzeni, doğası gereği Ankara’yı kapatıp saklamaya çalışır. Politika ise Ankaralıların buna verdiği yanıtta başlar. Sahi, Ankaralılar Ankara’yı konuşturabilecek mi? 

(MVB/NÖ)

Yapay Zekâ da bizi görecek mi?

Yıllar önce ekranlarda gösterilen Vizontele filmindeki bir sahne, televizyonun ilk kez Hakkâri’ye gidişini anlatır. Belediye başkanı, ilçeye televizyonun gelişini müjdelemek için halkı belediye binasının önünde toplar; balkondan konuşma yaparak yeni teknolojiyi anlatmaya çalışır. Hayatında televizyon görmemiş birine televizyonu tarif etmek güçtür.

Toplananlardan biri sorar: “Vizontele nedir ki?” Belediye başkanı cevaplar: “Radyonun resimlisi... Zeki Müren’i hem dinleyecek hem de göreceksiniz.” Kalabalıktan bir ses yükselir: “Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?”

Bu soru, yalnızca memleketimizde değil, yeryüzüne giren her yeni teknoloji karşısında varlığını korur. Peki yapay zekâ da bizi görecek mi?

Bu bir film cümlesi olsaydı “Görmüyor kardeşim, geçiniz.” diyerek yola devam edebilirdik. Ancak bu yazının konusu, yapay zekânın bu kadar “bilir” göründüğü bir çağda nasıl olup da bazılarımızı görmediği. Görmüyor derken kastettiğim şu: Yapay zekânın yaslandığı veri tabanında ötekileştirilmiş grupların, kadınların, engellilerin, farklı etnik kökenlerden bireylerin ve farklı cinsel yönelimlerin ya hiç yer almaması ya da eksik temsil edilmesi. Mesele tam da burada başlıyor.

Tarafsız gibi görünen, tarafsız olmayan

Yapay zekâ sistemleri, nesnel ve tarafsız araçlar olarak sunulur. Aslında tüm teknolojik yenilikler, yüzyılın başından beri tarafsız olarak tanımlanır. Bu teknolojinin kime, nasıl yarar sağladığı sorusunun cevabı, bu tarafsızlığın mevcut olmadığının göstergesidir. Aynı şekilde bir sistem, tarafsız olmayan verilerle eğitildiğinde, tarafsızlık iddiası başlı başına bir yanılsama hâline gelir. Bugün yapay zekâ hayatımızda daha çok yer tuttukça daha fazla bedel ödemek zorunda bırakılıyoruz. Artık bu vakalar mahkeme salonlarına taşınıyor.

Aşağıda aktaracağım üç vaka, birer istisna değil. Bunlar, algoritmik sistemlerin tarihsel eşitsizlikleri nasıl devraldığının ve hızlandırdığının belgelenmiş örnekleri.

Birinci vaka: “Aktif dinleme pratiği yapın”

D.K., yerli kökenli ve işitme engelli bir kadın olarak bir finans teknolojisi şirketinde beş yıldır çalışır. Üst üste yüksek performans değerlendirmesi aldığı için yöneticisi onu üst bir pozisyona başvurması için yönlendirir. Şirketin tüm işe alım ve performans süreçleri HireVue tarafından yürütülür.

HireVue, ki bu ismi önümüzdeki günlerde çok daha fazla duyacaksınız, şirketlerin işe alım süreçlerini hızlandırmak ve dijitalleştirmek için kullandığı, yapay zekâ destekli popüler bir video mülakat ve değerlendirme platformudur. Adayların iş başvurularından sonra canlı bir mülakatçı yerine bilgisayar ya da telefon üzerinden katıldıkları “tek yönlü” video görüşmelerini yönetir. Platformun yapay zekâ bileşeni, kayıtları analiz ederek iletişim becerileri, problem çözme, özgüven ve şirketin gereksinimlerine uyum gibi konularda adayları sıralamaya yardımcı olur.

D.K.’nın da HireVue tarafından yürütülen mülakata girmesi beklenir. D.K., işitme engeli nedeniyle gerçek zamanlı insan altyazısı CART, yani Communication Access Realtime Translation —İletişim Erişimi Gerçek Zamanlı Çeviri— talebinde bulunur. Platformun otomatik altyazı sistemi mevcut olduğu gerekçesiyle talebi kurum tarafından reddedilir ve otomatik sisteme yönlendirilir.

Bu noktada şu bilgiyi paylaşmakta da yarar var: Araştırmalar, otomatik konuşma tanıma sistemlerinin işitme engelli bireyler için yaklaşık iki kat daha yüksek hata oranıyla çalıştığını gösteriyor. Bu oran, aksanlı ve beyaz olmayan konuşmacılarda daha da artıyor. D.K., yerli ve işitme engelli biri olarak iki farklı kimliğin kesişiminde yer alıyor. Tahmin edileceği üzere terfi başvurusu reddedilir. Süreci değerlendiren yapay zekâ bir geri bildirimde bulunur: “İletişim becerilerinizi geliştirin. Aktif dinleme pratiği yapın.”

Bu sonuç üzerine D.K., Colorado Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’ne (ACLU), Colorado Sivil Haklar Bölümü’ne ve ABD Eşit İstihdam Fırsatları Komisyonu’na Mart 2025’te şikâyette bulunur. Bu şikâyette, finansal yazılım şirketi Intuit’in, üçüncü taraf tedarikçi HireVue tarafından sağlanan yapay zekâ destekli işe alım değerlendirme yazılımının işitme engelli ve beyaz olmayan bireylere karşı ayrımcılık yaptığı iddia edilir. Dava; Engelli Amerikalılar Yasası, Medeni Haklar Yasası’nın VII. Başlığı ve Colorado Ayrımcılık Karşıtı Yasası kapsamında değerlendirilir. Süreç devam etmekte.[1]

İkinci vaka: Kadın olmak elenme nedeni

Amazon, 2014 yılında yapay zekâ destekli bir özgeçmiş tarama sistemi geliştirmeye başlar. Bu sayede yüzlerce başvuruyu otomatik olarak değerlendirip en iyi beş adayı öne çıkarmayı amaçlar. Amazon’un çok sayıda mühendis işe alması gerekir ve şirketin amacı, interneti tarayan, işe alınmaya değer adayları tespit edebilen bir yapay zekâ geliştirmektir. Sistem, geçmiş on yılın başarılı işe alım verilerini kullanarak adaylara bir ila beş yıldız arasında puan verecektir. Bu yöntem birçoğumuza, alışveriş sitelerinde yaptığımız ürün değerlendirmelerinden tanıdıktır.

Ancak 2015’te fark edildiği üzere sistem, yazılım geliştirici ve teknik pozisyonlar için adayları cinsiyetten bağımsız biçimde değerlendirmez. Eğitim verisi, teknoloji sektörünün erkek egemen yapısını yansıttığından makine öğrenimi süreci bir “başarılı aday” profili oluşturur; bu profil de erkek mühendislerden oluşur. Makine, özgeçmişlerde gördüğü “women’s chess club” (kadın satranç kulübü) gibi, içinde kadın sözcüğü geçen ifadeleri otomatik olarak düşük puanlar. Öte yandan erkek mühendis özgeçmişlerinde sıkça geçen “executed” (yürüttü) ve “captured” (elde etti) gibi eylemler yüksek puanla ödüllendirilir.

Cinsiyet önyargısı tek sorun değildir. Modelin veri altyapısındaki sorunlar, niteliksiz adayların da pek çok pozisyon için önerilmesine yol açar ve sistem neredeyse rastgele sonuçlar üretir. Amazon algoritmayı düzeltmeye çalışır; ancak cinsiyet tarafsızlığının güvence altına alınamayacağı sonucuna varır ve projeyi 2017 yılının başında tamamen kapatır. Reuters tarafından bir yıl sonra kamuoyuna paylaşılan bu projeyle ilgili akıllarda bir soru kalmaya devam eder: Amazon projeyi iptal ettiğini ifade etse de bu yapay zekâyı kullanan diğer şirketlerde, örneğin Hilton ve Goldman Sachs gibi şirketlerde, durum nasıldı?[2]

Üçüncü vaka: 150 başvuru, 149 ret

Arshon Harper, Detroit’te yaşayan, Afrikalı Amerikalı bir bilgi teknolojileri profesyonelidir. Sektörde on yıllık deneyimi vardır.

Sirius XM’e yaklaşık 150 pozisyon için başvurur. Bu 150 başvurunun 149’undan ret yanıtı alır. Buraya kadar her şey normal diyebilirsiniz. Ancak bazı retler, başvurusunun üzerinden dakikalar geçmeden gelmiştir. Sistem, şirketin yapay zekâ destekli başvuru takip platformudur.

Yaşadığı bu deneyimden sonra Harper, ABD federal mahkemesine Sirius XM Radio aleyhine bir dava dilekçesi sunar. Bu dilekçede hukuki argüman iki ayak üzerine kuruludur: Birincisi kasıtlı ayrımcılık, ikincisi ise kasıtsız ancak ayrımcı sonuçlar doğuran etkidir. Burası çok önemli; çünkü ikinci teoriye göre sistemin kasıtlı olarak ayrımcı biçimde tasarlanmış olması gerekmez. Sonuç ayrımcıysa bu, hukuken yeterlidir. Harper’ın başvurduğu sistemin sorguladığı eğitim kurumu, iş geçmişi ve posta kodu gibi değişkenler ırka doğrudan atıfta bulunmaz. Ancak bu değişkenlerin her biri, onlarca yıllık ırk temelli kentsel ayrışmanın ve eğitim eşitsizliğinin yapısal izlerini taşır. Sistem, geçmişi miras almış olur.[3]

Bugün çeşitlilik ve kapsayıcılık alanındaki çalışmalarda en çok karşılaşılan yanlılık türleri tam da bu başlıklar altında yer alır. Mezun olunan okula dayalı ayrımcılık, okul “seçkin” olarak kabul ediliyorsa bu tür değerlendirmeler sırasında ayrıcalığa dönüşür. Yıllara yayılan bu bilgiyle eğitilen yapay zekâ eleme sistemleri de sıklıkla aynı okulları öne çıkarma eğilimi gösterir.

Algoritmik önyargı: Kötü niyet gerekmez

Bu vakaların hiçbirinde kötü niyetli bir mühendis yoktur. Hiçbirinde “Bu grubu eleyelim.” diye yazılmış bir satır kod yoktur. Ya da olmadığını düşünmeyi tercih ediyoruz. Yine de hepsinde aynı sonuç ortaya çıkar. Çünkü tarihsel olarak dışlananlar, bu kez otomatik olarak, daha hızlı ve daha ölçekli biçimde yeniden dışlanır.

Literatür bu olguyu algoritmik önyargı (algorithmic bias) kavramıyla tanımlar. Bu önyargı birkaç farklı biçimde tezahür edebilir: Tarihsel önyargıda geçmişin ayrımcı kararları veriye, veriden modele aktarılır. Örneklem önyargısında eğitim verisi belirli grupları temsil etmediğinden sistem o grupları tanımaz; tanımadığını başarısız sayar. Güçlendirme önyargısında ise sistem, her kararıyla eşitsizliği büyütür. Çünkü kendi kararları yeni eğitim verisi hâline gelir.

D.K.’nın aksanı “yanlış” değildi; yalnızca sistemin “normal” saydığı sese uymuyordu. HireVue’nun “ideal aday” profili, mevcut en iyi çalışanların analizinden üretilmiştir. O çalışanlar ağırlıklı olarak beyaz, işitme engeli olmayan, Batı kültüründe büyümüş bireylerdir. Evrensel sandığımız şey, aslında tek bir grubun perspektifi olabilir.

Yapay zekâ da bizi görecek mi?

Teknoloji bir yönde akar; o yön de güç ilişkilerine bağlı olarak belirlenir. Sistemi kimin çıkarı için tasarladığımızı, veriye kimleri dâhil ettiğimizi ve hesap verebilirliği nasıl kurduğumuzu, bu güç ilişkilerinde nerede durduğumuz belirler. İlk sorunun cevabına dönecek olursak: Eğer kararlara itiraz etmezsek üzülerek söylüyorum, yapay zekâ bizi görmeyecek; ama bunu kimse fark etmeyecek.

Dipnotlar:

[1] https://www.hrdive.com/news/ai-intuit-hirevue-deaf-indigenous-employee-discrimination-aclu/743273/

[2] https://www.reuters.com/article/world/insight-amazon-scraps-secret-ai-recruiting-tool-that-showed-bias-against-women-idUSKCN1MK0AG/

[3] https://www.staffingindustry.com/news/global-daily-news/siriusxm-radio-faces-class-action-on-ai-discrimination

(ÖB/NÖ)

NATO nedeniyle kapalıyız

Denildi ki: “Ankara nam başkentimize bir NATO geldi; toplantıya giderken, parkında gezerken, konuşup söyleşirken titremeliyiz!”

Biz önce anlamadık. Sonra üst komşu, alt komşu, çapraz komşu, uzaktan tanıdık, yakından bildiğimiz insanları alıcı kuşlar gibi kapıp götürdüler. Önce standart Yatarmatik işlemlerinden biri zannettim; ama bu defa işler başkaymış. Şahısların, kendilerinden şüphelenilmesine neden olan hâlleri, ileride işleyebilecekleri olası suçlar olarak gösterilmiş. Bu bambaşka, tümüyle yenilikçi yaklaşımı da göz önüne alarak Yatarmatik sistemimizi güncelleme zorunluluğu doğdu tabii. Hemen kimi filmlerin, kitapların adını anarak “Eh işte, bin dokuz yüz çift sıfır yılında bunlar hep söylendi” diyenler tümüyle yanılıyor.

Bizim sistemdeki boşluğa bakacak olursak, biz kişilerin yapıp ettiklerinin taranmasıyla bir sonuca varıyoruz. Oysa mevcut önleyici tutuklama sistemi, kişinin kalbinden geçeni okuyarak tüm sistemimizi değilse de temel kabullerimizi tümüyle gözden geçirmemiz gerektiğini ortaya koydu.

Yazının başına oturduğumda biraz daha hızlı düşünebiliyordum. Oysa yavaş yavaş zihnimde de bir yavaşlama başladı. Dünyanın en kuvvetli, en etkili jammer’larının bir kısmı Ankara’da cem oldu; bunun etkisi oldu galiba.

Ne diyordum? Evet, kavanoz dipli dünya… Yok, bunu demiyordum. Ne diyordum? Hah, evet; tarihe düşülen notların toplandığı kavanoz diyordum. O kavanoz İskandinav tasarımcıların elinden çıkmış; üzerine güneş ışığı vurunca içini de arkasını da göstermiyormuş. Öyle bir kavanozmuş ki tarihe düşülen notların tümünü içine alsa doymuyormuş, doyamıyormuş. Ama cüssesine baksan minicikmiş.

Aslında başka bir şey anlatmaya çabalıyordum ama buraya nasıl geldim, anlayamadım. Jammer etkisi şehrin üstüne iyice yayıldı. “Açık havada otursam zihnim açılır belki,” dedim ama olmadı. İleriden siyah gözlüklü adamlar koşarak üstüme geliyordu. Bir yandan koşup bir yandan anlaşılmayan bir dilde sözler söylüyorlardı. Tam hatırlamıyorum ama hepsinin sonu aynıydı sanki. Hah, hatırladım! Égalité, fraternité, liberté! (Eşitlik, kardeşlik, özgürlük) Evet, böyle bağırarak koştular; ben de kenara çekildim. Ama o kısmını da şu anda tam hatırlayamıyorum.

Arkadaşım aramıştı. “Gelirken ekmek al,” dedi. Niye dedim bilmiyorum ama durduk yere “Jammer havasında unuttum eve ekmekle tuzluk götürmeyi,” derken buldum kendimi.

Yok, toparlanmıyor kafam.

Evet, artık kendime gelmeliyim. İşe gidecektim ama kapalı mı, açık mı emin olamadım. Acil sürdürülmesi gereken, mesela lojistik hizmetlerinde değilim gerçi; ama yine de iş var mı, bizim işin muhatabı açık mı bilmiyorum. Acil tapu almam lazım; tapucu var mı?

Yok, yine kaydı aklım. Toparlanmıyor. Jammer da iyi kafa yapıyormuş gerçekten.

Tekrar deneyeyim. Yolda yürürken bizim mahalle gibi görünen ama tam da benzemeyen bir yere geldim. Nereye geldiğimi tam anlayamadım. Mahallenin etrafını tabelalarla örtmüşler. “Angara’nın bebesi, yavrum senin memleket neresi?” mi yazıyordu, tam hatırlamıyorum. Mavili, yıldızlı kocaman tabelaları makasla kesip mahalleye zor girdim. Bir baktım, mahalle komple yok!

Kafamı toplayamıyorum. Mahalle olduğu gibi taşınmış; tabelanın diğer yanına geçemiyorum. İş var mı, yol var mı, evin kapısı duruyor mu emin olamıyorum. O arada uçuşan kâğıdı gördüm. Kâğıtta “NATO nedeniyle kapalıyız, döner miyiz bilmiyoruz” yazıyor.

(ÖE/NÖ)

İstanbul’da “cüce keçi” furyası

Son zamanlarda müşterilerin cüce keçilerle zaman geçirdiği kafeler ve çiftlikler revaçta.

Özellikle sosyal medyada denk gelinen fotoğraf ve videolardan gördüğümüz kadarıyla insanlar bu kafelerde bez bağlanmış, kapalı alana sıkışmış keçileri kucaklarına alabiliyor ve onları biberonla besleyebiliyorlar.

Keçiler insanlar kahvaltı yaparken veya kahve içerken masaların arasında dolaşıyor. Bu yoğun talep, hayvanların üretilen ve tüketilen bir ürünmüş gibi satın alınmasına neden oluyor.

Kedi ve köpeklere alternatif bir “evde beslenen hayvan” olarak pazarlanan keçiler, hayvan satış piyasasında giderek daha görünür bir yer ediniyor. Çiftliklerde ve internet üzerinden yapılan satışlarda hayvanların fiyatları genellikle 15 ila 20 bin TL arasında değişiyor.

“Kalıcı çözüm, talebin ortadan kalkması”

Keçilerin birer metaya dönüşmesi, hayvan hakları ve hayvan refahı açısından ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Burak Özgüner Hayvan Hakları Merkezi (BurHak) üyesi Cansu Özge Özmen, insanların birçok türün yaşamları boyunca “bebeksi” kalan versiyonlarını daha sevimli bulduğundan bahsetti:

“Bebeklere yönelik bu ilgi ve koruma dürtüsü hayvanlar söz konusu olduğunda çoğu zaman sahiplenme ve tüketme arzusuna dönüştüğünü görüyoruz. Belirli türlerin insan beğenisine uygun özellikler için yapay seçilim yoluyla üretilmesi ve metalaştırılması hayvanları korumaktan oldukça uzak bir yaklaşım. Bugüne kadar pek çok tür ziyaretçileri çekmek amacıyla sergilendi. Cüce keçiler de bu eğilimin günümüzdeki örneklerinden yalnızca biri.”

Özmen, minyatürleştirilen hayvanların çeşitli kalıtsal ve yapısal sağlık sorunlarıyla karşılaşabileceğini ve Türkiye’de bu mekânları doğrudan düzenleyen bir mevzuat olmadığını vurguladı:

“Keçilerin internet ilânlarına baktığımızda çok sayıda satışın bireysel ve dağınık şekilde yürütüldüğünü görüyoruz. Bu nedenle uygulamada tüm satışların ne ölçüde kayıt altına alındığı, vergilendirildiği veya etkin biçimde denetlendiği konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor. Kalıcı çözüm, talebin ortadan kalkmasıdır.”

Hiçbir hayvanın üretimine ve satışına destek olmamanın en temel ahlâki sorumluluk olduğunu, bu mekânlara gidenlerin veya keçi satın alanların sayısız hayvanın acı çekmesine neden olduğunu hatırlatan Özmen, herhangi bir keçi çiftliğinin de denetlenmediğini ekledi.

Bu keçiler neden “cüce”? 

Cüce keçi türünün kökenleri Batı Afrika’ya dayanıyor. İstanbul’daki bazı çiftliklerde doğan keçilerin “Nijerya cüce keçisi” olduğu düşünülüyor. Tür, evcilleştirilmiş ve özellikle gösteri amaçlı üretilen bir ırk olarak biliniyor.

Nijerya cüce keçileri dışarıdan bakıldığında genetik bir anormallik taşıyormuş gibi algılansa da aslında vücut oranları doğal yapıları içinde korunmuş, yalnızca küçük boyutlu bir ırk. Yani insan üretimiyle ortaya çıkan minyatür bir form söz konusu.

Genellikle ortalama 50 ila 70 cm yüksekliğe sahipler, ortalama ömürleri ise 15 ila 18 yıl arasında. Sağlıklı bir yaşam sürdüklerinde bu süre daha da uzayabiliyor. Otçullar; ama yem, saman ve bazen tahıl gibi ek gıdalarla da besleniyorlar. Cüce keçilerin ağırlığı ırklarına ve cinsiyetlerine göre değişiyor. Genellikle 10 ila 30 kg arasında ağırlığa sahipler.

Artan ilgiyle birlikte Nijerya cüce keçileri, çiftliklerde üretilen, internet üzerinden 15-20 bin TL aralığında satılan ve çeşitli mekânlarda sergilenen canlılara dönüşmüş durumda.

Çiftlikte doğan bir keçinin nereye gideceği çoğu zaman belirsizliğini korurken, sonuç çoğu vakada benzer oluyor: Doğal çevresinden koparılan, yabancı insanlarla yoğun temas içine sokulan ve bu süreçte ciddi stres yaşayan, çoğu zaman ise ya terk edilen ya da yaşlanmadan önce ölen hayvanlar.

Hayvanların konsepte indirgendiği kafeler

Söz konusu çiftlik ve kafe türü işletmelerin bu kadar ilgi görmesi, yalnızca popüler olmalarından değil, aynı zamanda insanların sosyal medyada gördüklerini deneyimleme isteğinden de kaynaklanıyor. Öte yandan evcil ve sevimli hayvanlarla vakit geçirmek, birçok kişi için iyi hissettirici ve stres azaltıcı bir deneyim sunuyor. Bu durum literatürde “evcil hayvan etkisi” olarak tanımlanıyor.

Araştırmalar, evcil hayvanlarla birlikte yaşamanın stres seviyelerini düşürdüğünü ve kalp sağlığı üzerinde olumlu etkiler yaratabildiğini gösteriyor. Hayvanlarla temasın, stres hormonu olarak bilinen kortizol düzeyini azalttığı da biliniyor.

Ancak keçiler gibi insan etkileşimine alışık olmayan türler söz konusu olduğunda durum farklılaşıyor. Bu hayvanların yoğun insan teması altında stres seviyelerinin artabildiği, hatta kortizol düzeylerinde yükselme gözlemlendiği belirtiliyor.

Dünya’nın çeşitli ülkelerinde insanların hayvanlarla zaman geçirebildiği konsept kafeler daha yaygın.

2004 yılında Japonya’da açılmaya başlayan kafeler oldukça eleştiri alıyor. Gerek evcil gerek egzotik yüzlerce hayvanın kullanıldığı kafeler, uluslararası bir ilgi odağı.

Japonya’daki bu kafeler, hayvanat bahçesi izniyle açılıyor ve kafelerdeki hayvanların şartları hayvanat bahçesindekilerden bile kısıtlı. 

Evcil hayvan kafelerinde yapılan araştırmalar da hayvanlara alan tanınması gerektiğini söylüyor. İsveç’te bir kedi kafesinde yapılan araştırmada kafede yaşayan 27 kedinin müşteri yoğunluğunda kaçmak için yüksek yerlere ve saklanma alanlarına başvurdukları görülüyor.

(EK/TY)

Yapay zekâ hafızayı yeniden kurabilir mi?

Yapay zekâ teknolojileri, geçmişle kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor. Bugün birkaç saniye içinde tarihsel fotoğraflar hareketlendirilebiliyor, yaşamını yitiren kişilerin sesleri yeniden üretilebiliyor, hiç yaşanmamış görüntüler gerçeğinden ayırt edilmesi güç biçimde oluşturulabiliyor.

Bu gelişmeler bir yandan hafıza çalışmaları, sinema ve arşiv çalışmaları açısından yeni olanaklar sunuyor; bir yandan da hakikat, temsil ve manipülasyon tartışmalarını da daha görünür hâle getiriyor.

Özellikle geçmişe ilişkin görüntülerin yapay zekâyla yeniden üretilmesine karşın arşivlerin güvenilirliği, görsel kanıtın değeri ve dijital araçların politik kullanımına ilişkin sorular yeniden gündeme taşıyor. Yapay zekâ, görünmeyeni görünür kılabilecek, kayıp hafızaları yeniden dolaşıma sokabilecek yaratıcı imkânlar sunuyor. Bu imkânları sunarken de önemli etik sorunları da beraberinde getiriyor.

Yapay zekânın hafızalaştırma çalışmalarına katkı sunup sunamayacağı kadar, hangi sınırlar içinde kullanılacağı, hangi etik ilkelerle denetleneceği ve hakikatle kurduğumuz ilişkiyi nasıl dönüştüreceği de giderek daha fazla önem kazanıyor.

Bu sorular etrafında, Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Esin Paça Cengiz ile Sanat eleştirmeni ve Sosyolog Can Memiş ile konuştuk.

Cengiz: Manipülasyon, kusursuz bir gerçekliği bozmuyor

Yapay zekâ ile üretilen görüntülerin geçmişe ve kolektif belleğe etkisini değerlendiren Dr. Öğr. Üyesi Esin Paça Cengiz, görüntü manipülasyonunun yapay zekâ ile ortaya çıkan yeni bir olgu olmadığını söylüyor.

Sinema ve televizyonun uzun yıllardır görsel efekt teknolojileriyle gerçekliği yeniden kurduğunu hatırlatan Cengiz, özellikle 1980lerden itibaren dijital teknolojilerin gelişmesiyle tarihsel olaylara ait görüntülere müdahale edilmesinin yaygınlaştığını belirtiyor.

Oyuncuların tarihsel olayların içine dijital olarak yerleştirilebildiğini ya da arşiv görüntülerinin yeniden kurgulanabildiğini ifade eden Cengiz, bu gelişmelerin tarihsel temsil üzerine çalışan araştırmacılar arasında önemli tartışmaları da beraberinde getirdiğini aktarıyor:

Arşiv görüntüsüne müdahale edildiği için, imgeyi gördüğümüzde onun gerçek olup olmadığını nasıl anlayacağız? Ya da o imge çok gerçek göründüğü için... Aslında imgenin gerçeklikle ilişkisi zaten başlı başına çok ciddi ve derinlemesine bir konu. Arşiv görüntüsü gördüğümüz zaman, o arşiv görüntüsünün kendisine atfettiğimiz otorite de sorgulanabilir bir şey. Dolayısıyla manipülasyonla çok pürüzsüz, çok "pürüpak" bir şeyin bozulduğunu söyleyemeyiz aslında.

Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Esin Paça Cengiz.

“Yapay zekâ, tarih ve hafızayı deşifre etmenin de bir aracı olabilir”

Cengize göre asıl mesele görüntünün teknik olarak değiştirilmesi değil, hangi bağlamda dolaşıma sokulduğu.

Son dönemde yapay zekâ ile tarihsel kişiliklerin görüntülerinin canlandırılması veya ses kayıtlarından yeni konuşmalar üretilmesini de bu çerçevede değerlendiren Cengiz, teknolojinin tek başına bir tehdit olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyor:

“Arşiv görüntüsünü farklı bağlamlarda kullanarak, hiç manipüle edilmemiş bir imgeden bile farklı anlamlar çıkarılmasını sağlayabilirsiniz. Aynı durum manipülasyon için de geçerli. Bir yandan bu, görüntünün gerçekliğinin sorgulanmasına neden oluyor; gerçeği manipüle ederek onun dışına çıkarıyor gibi düşünülebilir. Ama diğer yandan yapay zekâ, tarih ve hafıza üzerine düşünmek, bu alanlardaki söylemleri görünür kılmak ve deşifre etmek açısından da yaratıcı imkânlar sunabilir.”

Memiş: “Bu araçların tekeli üzerine politika üretmeliyiz”

Hafıza çalışmaları alanında yapay zekâ teknolojilerinin kullanımını değerlendiren Can Memiş, bu araçlara ilkesel olarak karşı olmadığını, aksine demokratikleşme ve hafızalaştırma süreçlerinde önemli imkânlar sunabileceğini söylüyor. Ancak bu teknolojilerin geliştirilme ve kullanım biçiminin ciddi etik ve politik sorular doğurduğuna dikkat çekiyor.

Yapay zekâ teknolojilerinin büyük ölçüde teknoloji şirketlerinin kontrolünde geliştirildiğini hatırlatan Memiş, algoritmaların ırkçılığı, cinsiyetçiliği ve insan hakları ihlallerini yeniden üretebildiğine ilişkin tartışmaların göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtiyor.

Burada öncelikle bu araçların kimin tekelinde olduğu üzerine politika üretmek zorundayız. Kolombiyalı sanatçı Iván Argote, Au Revoir Joseph Gallieni adlı işinde Paris'teki sömürge figürüne ait bir heykeli dijital araçlarla yerinden kaldırmış gibi manipüle ediyor. Bu eylem, geleceğe dair antikolonyal bir vaat içeriyor. Peki aynı araçlar kolonyalist akıl tarafından kullanıldığında buna karşı nasıl önlemler alacağız?

Sanat eleştirmeni ve Sosyolog Can Memiş.

“Temsilin sınırlarını ıskalayan yapay zekâya mesafeli olmak gerekiyor”

Yapay zekâ ile yaşamını yitiren kişilerin yeniden konuşturulması ya da sahneye çıkarılması eğilimini de değerlendiren Memiş, bu tür uygulamaların, kaybı kabul etmek yerine onu inkâr eden toplumsal eğilimlerden beslenebileceği uyarısında bulunuyor.

Hafızalaştırma çalışmalarının temel amacının yüzleşmeyi mümkün kılmak, devlet şiddetine ilişkin kayıtları görünür hâle getirmek ve arşivleri yeni tartışmalara açmak olduğunu belirten Memiş, yapay zekânın bu alanlarda ancak hak örgütleri ve sivil toplumun katılımıyla geliştirilecek etik ilkeler çerçevesinde anlamlı bir katkı sunabileceğini ifade ediyor:

“‘Her şey temsil edilebilir mi?’, ‘Her şey anlatılabilir mi?’, ‘Her şey gösterilebilir mi?’ gibi soruları çoğaltıp bunların açtığı etik, estetik ve politik sınırlar üzerine düşünmek yerine, bu sorulara aceleci ve şablon yanıtlar üreten bir yapay zekânın yeniden canlandırmalarına neden ihtiyaç duyalım? Temsilin sınırlarını ıskalayan, izleyicisini büyüleyen, bir fantezi kuran ve üstelik bunun bir fantezi olduğunu gizlemeye meyleden yapay zekâ teknolojilerine etik ve politik açıdan mesafeli olmak gerektiğini de eklemek isterim.” (ZA/TY)

Korkunun gölgesinde yaşamak: blueScat

Şiddet mağdurları için geçmişte yaşadıkları bir olay mı yoksa o olayın yeniden yaşanma ihtimali mi daha travmatiktir? Yaşanan şey zamanla geride kalıyor, ancak onun bıraktığı iz her zaman geçmişte kalmıyor. Bir bakışta, tenha bir sokakta, kapalı bir mekânda ya da beklenmedik bir karşılaşmada yeniden kendini hatırlatıyor. Bu nedenle travma çoğu zaman yaşanmış bir olaydan çok, sürekli tetikte olma hâliyle ilgilidir. Korku yalnızca olanı değil, olabilecek olanı da yönetir.

Moda Sahnesi’nin yeni oyunu, Koffi Kwahulé’nin blueScat’i tam da bu derdin peşine düşerek bir asansörün içine sıkışmış iki insanın hikâyesi üzerinden korkunun, hafızanın ve algının nasıl çalıştığı üzerine oldukça katmanlı bir metin kuruyor.

Syuzhet

Kwahulé’nin metinlerine verdiği isimler çoğu zaman oyunun içeriğinden öte metnin çalışma prensibine dair bir ipucu işlevi görür. Bu anlatıda da “Blues”, acıyı, melankoliyi ve tekrar eden bir duygusal yükü çağrıştırırken; caz müziğindeki “scat” tekniği anlamdan çok ritme, parçalanmış seslere ve doğaçlamaya yaslanır. Bu anlamda blueScat ismi bu iki kavramı bir araya getirerek daha ilk anda nasıl bir anlatıyla karşı karşıya olduğumuzu haber veriyor. Sahnede acı doğrusal biçimde anlatılmıyor; parçalanıyor, tekrarlanıyor, ritim değiştiriyor ve bazen sözcüklerden çok boşluklar aracılığıyla hissediliyor.

Bu noktada plot ve syuzhet ayrımını hatırlamak faydalı olabilir. Oyunda Plot, yani olayların kronolojik sıralanışı oldukça basit görünür: Bir kadın ve bir erkek asansörde mahsur kalır ve giderek yükselen bir gerilim ortaya çıkar. Fakat oyunu ilginç kılan şey bu değildir. Syuzhet, yani olayların seyirciye sunuluş biçimi, Kwahulé’nin asıl oyun alanını oluşturur. Seyirciye hiçbir şey doğrudan verilmezken bilgiler gecikerek gelir, parçalar bir süre birbirinden bağımsız görünür, bazı konuşmalar anlamlı görünmez ve birçok ayrıntı ancak daha sonra başka bir ışık altında yeniden anlam kazanır.

Bu yüzden blueScat’i izlerken kısa bir süre sonra olayları takip etmekten çok, algının nasıl kurulduğunu takip etmeye başlıyoruz. Asansörün içinde geçen süre kısa olsa da karakterlerin zihninde çok daha geniş bir zamana yayılıyor. Özellikle kadın karakter açısından geçmiş ve şimdi sürekli iç içe geçerken, oyun ilerledikçe seyirci de bu zihinsel hareketin içine çekiliyor. Kwahulé korkuyu bir duygu olarak değil, bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Korkan insan yalnızca bulunduğu anı değerlendirmiyor, aynı zamanda geleceği tahmin etmeye çalışıyor. Sürekli ihtimaller üretiyor. Tehlike henüz ortada olmasa bile zihinde çoktan yerini alıyor.

Teyakkuz hâli

Sahne, kadınların gündelik hayatta taşıdığı görünmez yükü doğrudan anlatmaya çalışmıyor; ama sezdirerek etrafında dolaşıyor. Bir yabancıyla kapalı bir mekânda kalmak, tek başına nötr bir durum gibi görünse de kadın karakter için bambaşka çağrışımlar üretiyor. Burada mesele belirli bir kişiden korkmak da değil. Daha çok, geçmiş deneyimlerin ve toplumsal hafızanın ürettiği bir teyakkuz hâli.

Bu nedenle metni yalnızca bireysel bir psikoloji hikâyesi olarak okumak eksik kalıyor. Aynı zamanda toplumsal bir deneyimin sahnelenişiyle karşı karşıya kalıyoruz. Kadının korkusu yalnızca ona ait değil; birçok kadının gündelik hayatta taşıdığı görünmez hesapların ve savunma mekanizmalarının bir yansıması. Bir sokağa girerken, gece eve dönerken ya da kapalı bir mekânda yalnız kalırken yapılan küçük hesapların sahnedeki karşılığı gibi.

Oyunun ilginç taraflarından biri de erkek karakterin bu yoğunluğun tam karşısında durmasıdır. O ortalama bir erkekten beklendiğini gibi daha gündelik, daha sıradan bir dünyanın içindedir. Konuşmaları zaman zaman neredeyse alakasız görünüyor. Özellikle ekonomik meselelerden, vergi oranlarından ve gündelik düzenin ayrıntılarından söz etmesi dikkat çekiyor. İlk bakışta bu ayrıntılar rastgele seçilmiş gibi görünüyor. Oysa zamanla bu konuşmalar iki karakter arasındaki mesafeyi daha da görünür hale getirmesi için tasarlandığı anlaşılıyor.

Kadının dünyasında beden, hafıza ve tehdit ihtimali öne çıkarken, erkeğin dünyasında düzen, ekonomi ve rutin var. Aynı asansörde bulunuyorlar ama aynı gerçeklikte yaşamıyor gibiler. Anlatının gerilimi de büyük ölçüde buradan doğuyor. Bu noktada oyunun bu iki insan ve bir metafor olarak asansörü bir mekân olarak seçmesi postkolonyal bir okumaya da imkân veriyor. Böyle bakıldığında kadın karakter, sürekli baskı altında yaşamaya zorlanan özneyi; erkek karakter ise iktidarın sıradan ve görünmez yüzünü temsil ediyor gibi okunabiliyor.

Özellikle erkeğin sürekli vergi ve ekonomik düzen üzerine konuşması bu açıdan ilginç bir ayrıntı. Çünkü modern iktidar çoğu zaman kendini kaba kuvvetten çok bürokratik mekanizmalar aracılığıyla gösterir. İnsanların gündelik hayatını düzenleyen görünmez sistemler, çoğu zaman açık şiddetten daha etkili olabilir. Oyundaki ekonomik dil de böyle bir çağrışımı destekliyor.

Hem fiziksel bir mekân hem zihinsel bir kapanma hâli olarak asansör

Bu güçlü katmana rağmen blueScat’i sadece politik bir alegori olarak değerlendirmek de doğru olmaz. Çünkü oyunun gücü pek çok yoruma izin vermesinden geliyor. Her sembol birkaç farklı anlama aynı anda açılıyor. Asansör hem fiziksel bir mekân hem zihinsel bir kapanma hâli. Korku hem kişisel bir deneyim hem toplumsal bir miras. Erkek hem belirli bir karakter hem de daha büyük yapıların taşıyıcısı olarak okunabiliyor.

Oyunda en düşündürücü noktalardan biri de erkek karakterin çiziliş biçimi oluyor. Bu figür zaman zaman biraz sakar, biraz dağınık, hatta yer yer komik görünüyor. İlk bakışta bu tercih gerilimi zayıflatıyormuş gibi hissedilebiliyor. Ancak bir süre sonra bunun bilinçli bir seçim olabileceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Çünkü gerçek hayattaki tehditler her zaman korku filmi karakterleri gibi görünmüyor. Çoğu zaman son derece sıradan insanların içinde saklanıyor. Belki de rejinin yapmak istediği şeylerden biri budur: Seyircinin tehlikeyi yalnızca dış görünüş üzerinden tanımlama alışkanlığını sarsmak. Bununla birlikte bu tercihin riskli bir tarafı da var. Erkek karakter fazla karikatürize edildiğinde oyunun kurduğu etik belirsizlik zayıflayabiliyor. Oysa metnin en güçlü yanı tam da bu belirsizlikte saklı. Seyirciyi kolay cevaplardan uzak tutuyor. Kimsenin tamamen haklı ya da haksız olduğu rahat bir alana izin vermiyor.

Aslında oyun boyunca seyircinin yaşadığı deneyim de buna benziyor. Sürekli bir değerlendirme yapıyoruz, sonra yeni bir ayrıntı geliyor ve o değerlendirme bozuluyor. Bir karaktere yaklaşıyoruz, sonra geri çekiliyoruz. Akış boyunca anlam birkaç kez yer değiştiriyor. Belki de bu yüzden oyundan çıktıktan sonra akılda kalan şey olayların kendisi değil, onların yarattığı sorular oluyor. Şiddet yalnızca yaşandığında mı gerçektir? Travma geçmişte mi kalır, yoksa bugünü de şekillendirir mi? Korku bir yanılsama mı, yoksa hayatta kalmanın araçlarından biri midir?

blueScat bu soruların hiçbirine kesin cevaplar vermiyor. Ama iyi tiyatronun çoğu zaman yaptığı şeyi yapıyor: Cevap üretmek yerine bakış açımızı yerinden oynatıyor. Asansörün kapıları açıldığında hikâye sona eriyor olabilir, ancak oyunun asıl meselesi seyircinin zihninde yaşamaya devam ediyor. Ve belki de bu yüzden, sahneden ayrıldıktan sonra bile o dar mekândan tam anlamıyla çıkamıyoruz. Çünkü Kwahulé’nin kurduğu asansör, yalnızca karakterleri değil, bir süreliğine bizi de içine alıyor.

Künye

Yazan: Koffi Kwahule
Çeviren: Cemile Özyakan
Yöneten: Kemal Aydoğan
Sahne Tasarımı: Bengi Günay
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Kostüm Tasarımı: pcfg
Koreografi: Dilan Yoğun
Görsel Tasarım: Cansu Köksal-Osman Kürşad Tuncer
Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan
Fotoğraflar: Orçun Kaya
moda sahnesi TV: Halil Serhan Köse
Asistanlar: Mesut Karakulak-Öykü Eraslan-Yaren Esin
Koreografi Asistanı: Ece Çamlı

Oynayanlar: Ezgi Çelik – Caner Cindoruk

(NK/TY)

Mekânın, ruhuyla buluşması

Kimi mekânlar vardır ki, çok uzun yıllardır yerinde durur. Yerinde durur elbette de kimseler o mekânın bir zamanlar kimlerle hemhal olduğunu, kimlere evsahipliği yaptığını, hangi hikâyeleri sinesinde barındırdığını pek bilmez / bilemez. Mekânın mevcut hâline şöyle bir bakar, ya da yanından geçip gider. 

2020 yılına kadar Diyarbekir Suriçinin Urfakapı semtinin Lalebey Mahallesindeki Meryemana Süryani Kadim Kilisesinin hemen yanındaki “Eski Süryani Kızlar Mektebi” binası tam da böyleydi. Metruk bir yapıydı. Zamanın acımasız zulmüne boyun eğmiş yıkık ve viran haldeydi. Sokak kapısı yok edilmiş, hepten arsaya dönüşmesin diye bir demir kapı dahi yapılmıştı.

İçine girdiğinizde bütün ahşap kapılarının ve pencere çerçevelerinin sökülüp orta yerde yakıldığı, avluya bakan duvarların yarı boyuna kadar yıkıldığı, damının çöktüğü metruk bir yapıydı görünen. Madde bağımlıların “sahipsiz” mekânına dönüşmüştü!

Bir zamanlar mahallenin takur-tukur masura sesleri ve ipekli dokuma tezgahları ile şenlendiği yıllardan küçük bir iz bile kalmamıştı geriye. 

O mekanda çok değil 100 yıl kadar öncesinde birkaç sınıf halinde en az 100 kız öğrencinin kendi anadilleri Süryanicenin yanında Türkçe, Kürtçe, İngilizce ve Arapçayı da öğrendiği ve basbayağı bir okulda ne öğrenilmesi gerekiyorsa onun eğitimin verildiği bir mekândı o / bu “Süryani Kız Okulu”.

Kadim Süryani topluluğunun dördüncü yüzyıldan bu yana o mahallenin sakinleri olduğu, kiliseleri Meryemana’nın tarihinden zaten biliniyordu. Bilime, dile ve eğitime ziyadesiyle önem atfeden Süryani toplumunun elbette çocuklarının eğitimine de ilgisi bu yapı üzerinden böyle anlaşılmalıydı.

İşte Süryani halkının hemşehrileri ve o sokağın (Eski adı Puşici olan Naum Faik Sokağı) sakini olan öğretmenleri Naum Faik Palak’ın 1911’de anılan mekânın yeniden açılışı ile ilgili sözleri de bunun kanıtıydı adeta:

Diyarbekir’deki Süryani cemaatinin kızları için bu okulun açılması hepimiz için büyük bir gurur kaynağı olmuştur. Bu okulun açılması, merkezimizde bulunan değerli din adamı Metropolit (Matran) Elyas Efendi’nin büyük çabaları sayesinde gerçekleşmiştir. Okula öğretmen olarak atanan kişi, Metropolit Elyas Efendi’nin kız kardeşinin kızı Viktorya Hanım’dır. Kendisi Mardin Protestan Koleji’nde eğitimini tamamlamış; Arapça ve İngilizceyi çok iyi, Süryaniceyi ise belli bir seviyede bilmektedir. Ayrıca el işleri konusunda da oldukça yeteneklidir. Okulda yaşları farklı elli, altmış kadar kız öğrenci bulunmaktadır. Arapça, İngilizce ve Süryanice dersleri Viktorya Hanım tarafından, Türkçe dersleri ise Kas Hanna Efendi tarafından verilmektedir.

Peki ne oldu da bu kıymetli okul tarihe karıştı? Tabii ki ne olduğunu dünya alem biliyor zaten! 1915 Osmanlı’sının son demlerinin “Büyük Felaket”inden Süryani toplumu da alacağını almıştı. Onbeş sonrası mekân büyük ölçüde okul vasfını yitirir. Çünkü artık eğitim verecek Süryani kız çocukları hayli azalmıştır. 

Mekân “okul” iken, “konut”a dönüştürülür. Üç Süryani aile ikişer odayı bölüşerek yerleşirler. 1940’lı yıllarda ailelerden biri ipekli dokuma atölyesi de kurar kiler ve avluda. 1963 yılında mekânın bir bölümü (neredeyse yarısı) ayrılarak kilise mütevellisince satılır. Şimdi mekanın bitişiğinde kız kuran kursudur orası.

Mekânda kalanlardan en son aile “Zoklu Ailesi”ydi. Onlardan kalanlar da 1998’de evi boşaltıp İstanbul, Hollanda ve Amerika’ya göçünce eski kız mektebi de bir başına sahipli ama sahipsiz kalmış oldu.

Bu mülkiyeti sahipli ama insansız ve “sahipsiz” ve giderek viraneye dönüşen hâl tam 22 yıl sürer. 2020 yılında Meryemana Süryani Kadim Kilisesi Vakfı ile DİTAV’ın protokolü sonucu yirmi yıllığına DİTAV tarafından restore edilip Kültür Sanat Mekanı olarak kullanılmak üzere kullanım hakkı çerçevesinde sözleşme yapıldı.

İki yıl süren (2021-23 arası) ve hiçbir fon kaynaklı projeden beslenmeyip destek almadan tümüyle bağışlarla ayağa kaldırılan yapı, 2023 sonunda “DİTAV Kültür Sanat Evi” olarak şehrin hizmetine sunulmuş oldu. Yaklaşık iki buçuk yıl içinde 94 etkinliğe imza koyan DİTAV Diyarbakır son etkinliğini on gün önce yaptı.

Etkinlik, bir fotoğraf ve kısa video enstelasyon sergisiydi. Önemi de şuydu ki; mekandan 28 yıl önce (1998) kapıya kilit vurarak çekip giden Zoklu Ailesi’nin hikayesini anlatıyordu.

İşte Diyarbakır’ın çok kültürlü geçmişine ve Süryanilere ait eğitim tarihine ışık tutan “Diyarbakır Süryani Kızlar Mektebi ve Zoklu Ailesi” Fotoğraf Sergisi, 13-27 Haziran tarihleri arasında, bir dönem “Süryani Kızlar Mektebi” olarak  işlevlendirilen ve DİTAV tarafından restore edilerek son üç yıldır “DİTAV Kültür Sanat Evi” olarak kullanılan tarihi mekanında hikâyeyi ruhla hemhalleştirerek sergiyi ziyaretçileriyle buluşturmuş oldu.

Fotoğraf sanatçısı Fatma İşmen tarafından hazırlanan sergi, Diyarbakır’ın geçmişte (1915’e kadar) önemli eğitim yapılarından biri olan Süryani Kızlar Mektebi’nin tarihsel hafızasını ve bu yapıda uzun yıllar yaşamış olan “Süryani Zoklu ailesi”nin hikâyesini bir araya getirdi.

Sergi, adeta yeniden vücuda getirilen bir mekân olan “DİTAV Kültür Sanat Evi” galeri bölümünde bu önemli mirası görünür kılarken aynı zamanda yapının sonraki yıllardaki yaşamına da ışık tutmuş oldu.

Mekân, okul vasfını kaybettikten sonra uzun yıllar Zoklu ailesi ve başka iki aileye ev sahipliği yapıp namı “Pılo Yakub” olarak bilinen Zoklu ailesinin büyükleri tarafından ipekli dokuma da yapılan tarihi yapı olduğunu da sanatsever ilgililere yeniden hatırlattı.

Süryani Zoklu ailesini anlatan bu sergi aracılığıyla yalnızca bir okul binası olarak değil; anıların, göç hikâyelerinin, bir dokuma atelyesinin ve kuşaklar boyunca aktarılan yaşam deneyimlerinin mekânı olarak da yeniden ziyaretçilerle buluştu.

Arşiv fotoğrafları ve aile koleksiyonlarından oluşan fotoğraf seçkisi, Diyarbakır’dan göç eden Süryani Zoklu ailesinin hikâyesini kentin toplumsal hafızasıyla birlikte ele alan bir sanat işiydi.

Serginin dikkat çekici yönlerinden biri de, Zoklu ailesinin bu tarihi evde doğan üyelerinden Sevinç Zoklu’nun İstanbuldan, Mari Zoklu’nun ise Hollanda’dan gelip açılışa katılarak aile hafızasına ilişkin tanıklıklarını paylaşmış olmalarıydı. Ayrıca Amerika’dan gelemeyen Mari ve Turan Zoklu da telefonla duygularını paylaştılar. 

Sevinç Zoklu annesinin bazalt taş avludaki derz aralıklarında biriken atıkları bir çubuk parçası yardımıyla eliyle temizleyip sonra da koca avluyu yıkadığını olanca duygusallığı ile anlattı. “Belki ayrımcılık oldu insanlar arasında, ama bu politikadan kaynaklıydı. İnsanlardan değildi.”

Babası Puşici “Pılo Yakub”un aşkını da anlattı; “Babam çok yakışıklıymış. Mahallenin çoğu kızları da ona aşık. Ama o birine aşıkmış. Süryani kızı Seydun’a. Vermemişler Seydun’u babama. Yıllar sonra babam, sırf adı Seydun diye mahalleden bir başka kızla evlenmiş. O da anam işte…

Sergi süresince yoğun ilgiyle katılım sağlayan ziyaretçiler yalnızca fotoğraflarla değil, yaşayan hafızayla da buluşma fırsatını yakalamış oldular.

Küratörlüğünü DİTAV Yönetim Kurulu Üyesi Duygu Bayar Berekatoğlu’nun üstlendiği sergi; eğitim, aidiyet, göç ve hafıza temaları etrafında şekillenen bir işti. Diyarbakır’ın çok katmanlı tarihine farklı bir pencereden bakma imkânı sunan çalışma, kentin kültürel çeşitliliğini ve birlikte yaşama deneyimini görünür kılmayı da amaçlayarak hayata katmış oldu.

Sergiye Mardin ve Diyarbakır Süryani Metropolitliğini temsilen Mardin Kırklar Kilisesi ruhanisi peder İsa Akyüz, Mardin Süryani cemaatinden Yusuf Begtaş, Diyarbakır Meryemana Süryani Kadim Kilisesi ruhanisi Saliba Açış, Mar Petyun Keldani Kilisesi vakfı Başkanı Yusuf Akbulut, Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da katıldı. Midyat Tur Abdin Enstitüsü yönetim kurulu adına başkanları Adem Coşkun’un da yapılan işin önemine dikkat çeken mesajı okundu.

Mari ve Sevinç Zoklu’nun konuşmaları avluda duygusal ve hüzünlü bir ortam yarattı. Serginin açılış konuşmaları sonrası ziyaretçiler DİTAV’ın galerisinde teşhir edilen fotoğraf sergisini gezip gördüler…

📌 Süryani Zoklu ailesini anlatan sergi aracılığıyla yalnızca bir okul binası olarak değil; anıların, göç hikâyelerinin, bir dokuma atelyesinin ve kuşaklar boyunca aktarılan yaşam deneyimlerinin mekânı olarak da yeniden ziyaretçilerle buluştu.

💬Süryani Kızlar Okulu'nun son… pic.twitter.com/rJfZeNrWyL

— bianet (@bianet_org) June 28, 2026

(ŞD/TY)

Yedikulelerin esrarı, müzik ve siyaset

7 rakamının gizemli bir tarafı olduğu söylenir, bu batıl inanışın kaynağı çok eskilere gider. Dinsel bir yanı da vardır bu inanışın, örneğin Kabe’yi tavaf eden hacı adayları, çevresini 7 kez dolanır. 7 rakamına ilişkin daha somuta indirgenmiş söylenceler de söz konusudur. Örneğin dünyanın 7 harikası vardır. Bazı kentlerin 7 tepe üzerine kurulduğu söylenir. Kim bilir belki de insanlar bir zamanlar 7’ye kadar olanı kolay algılıyor ve bunun ötesine sayılamayacak kadar çok diyorlardı.

Selanik’i genellikle İzmir’e benzetirler. 2019 yılında İzmir’de açılan “Kardeşim Selanik” sergisi ilgiyle izlenmişti. Sergideki görseller iki kentin ortak yanlarını çok güzel yansıtıyordu. Örneğin bu iki liman kentinin “Kordonboyu”, sadece bugünkü görünüşü ile değil, geçirdiği apartmanlaşma süreciyle de çok benzeşiyordu. Selanik’in İstanbul ile benzerlikleri yok mu?

Selanik ve İstanbul’un Yedikuleleri

Selanik ile İstanbul’un da başka ortak yanları mutlaka vardır, ama biz bu 7 rakamının “esrarı” üzerinde duralım. Selanik’in İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulduğu söyleniyorsa da bunu doğrulayan güvenilir bir kaynak bulamadığımı söylemeliyim. Ama kenti ve Selanik Körfezini neredeyse kuşbakışı izleyebileceğiniz bir tepenin üzerine inşa edilmiş olan Yedikule (Eptapirgi), Selanik’in en eski ve en bilinen yapılarından biri.

Selanik’teki Yedikule ile İstanbul’daki Yedikule’nin öyküsü çok benzeşiyor. Öncelikle yer seçimi açısından, kentin en görünen, zamanında en itibarlı diyebileceğimiz yerlerine inşa edilmişler. Yapımlarına Bizans döneminde başlanmış, sonradan Osmanlılar eklemeler yaparak kulelerin sayısını 7’ye tamamlamış. Her ikisi de bir dönem önemli kişilere, konuklara hizmet veren rezidans olarak kullanılmış, sonra askeri amaçlar için kullanım ağır basmış. Bir tarihten sonra da her iki kentin önemli bir hapishanesi olmuş Yedikuleler.

Yedikuleler bugün artık korunan tarihi eser statüsünde. Yeni işlevler vermek istemişler ama pek başarılı olmamışlar. Örneğin İstanbul’daki Yedikule turizm amaçlı bir şirkete kiraya verilmiş, kiracı tarihi yapıda kural dışı değişiklikler yapınca kira sözleşmesi feshedilmiş. Selanik’te ise, özellikle komünistler Eptapirgi ve çevresinin bir anı mekânı olarak işlevlendirilmesinde ısrar ediyorlar, örneğin giriş ücreti alınmasına bile karşı çıkıyorlar.

Yedikuleler üzerinden iki kentin ve Bizans’ın, Osmanlı’nın, Yunanistan’ın, günümüze kadar uzanan tarihini okuyabilirsiniz. İstanbul’da bulunduğu semte adını veren Yedikule, Bizans döneminden kalan kulelere Fatih’in yaptırdığı ek kulelerle Yedikule olmuş. Askeri garnizon, baruthane, devlet hazinesinin korunduğu yer olarak kullanılmış, hatta kız sanat okulu ve hayvanat bahçesi gibi işlevler görmüş. En önemlisi üst düzey Osmanlı devlet görevlilerinin kapatıldığı, hatta öldürüldüğü zindandır. Örneğin 1600’lerde 13 yaşında tahta geçen “Genç” Osman’ın, biraz büyüyüp “reform”lara girişmeye kalkışınca, linç edilip kapatıldığı ve boğulduğu mekândır.

Selanik’teki “Eptapirgi”.

Eptapirgi’de siyasal infazlar

Selanik’teki “Eptapirgi”nin öyküsü neredeyse İstanbul’dakine benzer bir süreç izlemiş. Bizans’tan kalan ve Osmanlı döneminde kule sayısı 7’ye tamamlanan yapı, Osmanlı egemenliğinin son döneminde, 1890’larda hapishane olarak kullanılmaya başlamış. Yeni kurulan Yunanistan devleti bu işlevi “ihya” etmiş, “Eptapirgi” ağır koşulların yaşandığı bir hapishane olarak ün yapmış. Geçen yüzyılda, özellikle gerici diktatörlükler döneminde, Nazi işgali sırasında ve 1967 Cuntası yönetiminde,” gayri-siyasiler” ile birlikte “siyasi”lerin, ilerici aydınların, komünistlerin kapatıldığı, hatta infaz edildiği bir “zindan”dır..  

Alman işgal kuvvetlerine karşı direnişin efsaneleşmiş önderlerinden Aris Veluhiotis (1905-1945) ile İç Savaş dönemi ve sonrası soğuk savaş yıllarında Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin genel sekreteri olan Edirne doğumlu Nikos Zahariadis (1903-1973) de Yedikule zindanının konukları arasındadır. Zahariadis, 1925 yılında genç bir komünistken, hakkında verilen 18 yıllık hapis cezasını çekmek üzere kapatıldığı Yedikule’den kaçmayı başarmıştır. Herhalde bu, Yedikule’de yaşanan az sayıda firar olayından biri olmalı.  

1944 yılı 1 Mayıs’ında Alman işgalcilerin Atina’da kurşuna dizdiği 200 komüniste ilişkin fotoğrafların ortaya çıkması geçtiğimiz aylarda Yunanistan kamuoyunda konunun oldukça yaygın tartışılmasına yol açtı. Kavel Alpaslan’ın kendisiyle yaptığı söyleşide Aytek Soner Alpan konuyu ayrıntılarıyla anlatıyor. İşgalcilerin Yunanistan’da yaptığı toplu kıyımlar kuşkusuz bu olaydan ibaret değil. Bir de Yunanistan devletinin kendi eliyle öldürdüğü kendi vatandaşlarından, yüzlerce komünistten söz etmek gerekir. Bu infazların bir bölümü Selanik’te, Yedikule’de (Eptapirgi’de) gerçekleşmiş. Özellikle İç Savaş’ta yenik düşen Demokratik Ordu savaşçıları için olağanüstü askeri mahkeme tarafından verilen yüzlerce idam kararı Yedikule’de infaz edilmiş, yüzlerce savaşçı burada kurşuna dizilmiş. Kesin rakam verilemiyor, ama 400 dolayında infazdan söz ediliyor.

Kent yenilenirken ortaya çıkan toplu mezarlar

1940’larda Eptapirgi’nin çevresi boştur, 500 metre ötesinde tek tük binalar vardır. Hakkında idam kararı verilenler bu boş alanda kurşuna dizilmektedir. Tanıkların anlattığına göre, her ne kadar bu infazlarda göstermelik de olsa bir papaz bulunduruluyorsa da kurşuna dizilenler öyle alışılmış uygulamalar yerine getirilmeden toplu mezarlara üst üste gömülmektedir. Kimin nereye gömüldüğü belli değildir. Bu arada idam mangasının tam öldüremediklerinin başlarına görevli subay tarafından ateş edilerek infaz tamamlanmaktadır. İnfaz mahallinde bulunan bir doktor, son muayeneleri yaparak nihai olarak ölümün gerçekleştiğini belgelemektedir. Eptapirgi’de bu infazların 1955 yılına kadar sürdüğü anlatılıyor.

Selanik büyümüş, zamanla Yedikule’nin çevresi dolmuş ve sonuçta burada da kentsel yenileme başlamış. İki yıl önce bu çalışmalar sırasında yapılan kazılarda toplu mezarlar ortaya çıkmış ve 70 yıl önce yaşananlar yeniden gündeme gelmiş.  Kazılarda değişik noktalardaki toplu mezarlarda, kurşun izleri taşıyan kemik kalıntıları, bazı kişisel eşya, örneğin bir kadın ayakkabısı bulunmuştur. Kemikler üzerinde DNA çalışmaları yapılıyor, yakınlarını yitirmiş ailelere aradan neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra bu yolla ulaşılabiliyor.  

Türkiye ile Yunanistan’ın karşılaştırmalı tarihlerini, özellikle siyasal tarihlerini yargılı-yargısız infazlar, bu toplu tutuklamalar ve kırımlar üzerinden de okumak mümkün. Yunanistan ne de olsa şimdi AB üyesi, siyaseti görece daha kibar yollardan yapıyorlar. Bizde de şimdilerde “asmıyorlar, besliyorlar”!

İç Savaş sonrası Selanik Yedikule’de kurşuna dizilen Demokratik Ordu savaşçıları. Aralarında bir de kadın savaşçı var.

Yeni Türkü’nün Yedikulesi ve rebetiko kültürü

Müzik herhalde halkların birbirini tanımalarının, aralarında dostluk bağları oluşturmanın bir yolu. Yeni Türkü’nün Yedikule türküsü, daha doğrusu rebetikosu bunun neredeyse klasikleşmiş, başarılı bir örneği. Derya Köroğlu ve Cengiz Onural’ın mükemmel bir şekilde Türkçeye ve Türkiye’ye uyarladığı, yüzyıla varan bir geçmişi bulunan bir rebetiko.

Rebetikonun doğduğu yer İzmir’dir ve zorunlu göçle birlikte Yunanistan’a geçmiş, Atina’nın yoksul mülteci mahallerini mesken tutmuş. Konular; esrar / esrar içilen tekkeler, başkaldıran, düzene isyan edenlerle ilişkilidir. Ayrıntılara girmeyelim; Derya Köroğlu ve arkadaşlarının “Yedi düvel mahpusundan beterdir Yedikule…” diye seslendirdiği uyarlamada geçen “Nargilem duman duman…” ve benzeri sözler böyle bir “esrarengiz” ortamı çağrıştırıyor diyebiliriz.

Özetle, konunun çok eskilere varan bir geçmişi var ve dediğimiz gibi Türkçeye uyarlaması ustaca yapılmış. Bilmiyorum hâlâ aklıevvel birinin çıkıp bu şarkı “uyuşturucu kullanmayı özendiriyor” diye TCK 190’dan kovuşturma açması ve şarkıyı yasaklaması olası mı?

Türkçe uyarlamanın sonunda söylenen “İstanbul güzel ama…” sözcükleri “olay İstanbul Yedikule’de geçiyor” diye düşünmenize neden olabilir. Ama şarkının Yunanca özgün söz ve müziğinin kaynağına baktığımızda herhalde sözü edilen “mahpushane” Eptapirgi olmalı demek doğru olacak.

Bizim “Yedikule”yi söyleyenlerden Derya Köroğlu, ODTÜ Mimarlık 79 mezunu. Üstüne bir de aynı üniversitenin İdari Bilimler Fakültesinde ekonomi yüksek lisans öğrenimi yapmış. Bilgisayar yazılımı ile de uğraşmış, hatta bir ara Gazi Üniversitesinde asistanlık yapmış. Yani on parmağında on marifet var dediklerinden. Müzikle uğraşmayı da ihmal etmemiş. Türkçe sözleri uyarlayan Cengiz Onural ise makine mühendisi, 84 Boğaziçi mezunu. İTÜ İşletme Mühendisliğinden yüksek mühendis diploması var. Ama o da ağırlığı müziğe vermiş. Şarkı sözü yazarlığının yanı sıra gitar, kemençe, buziki gibi enstrümanlar çalıyor, çok yönlü müzik çalışmaları var, film ve TV dizileri yapmış. Böyle yetenekli bir ikilinin ortaklığı “Yedikule”nin Türkçe versiyonunu daha ilgi çekici hale getiriyor.  

Derya Köroğlu, Cengiz Onural arkadaşları Selim Atakan ve Murat Buket ile, 1980’ler.

Torbalı doğumlu Vangelis Papazoğlu

“Yedikule” rebetikosunun özgün sözleri ve müziği Vangelis Papazoğlu’nun. Onu tanımazsanız “Yedikule” ve rebetiko kültürünüz eksik kalır.  Bizim bu taraflardan, 1896 yılında Torbalı’da doğmuş. “Papazoğlu” adı nereden geliyor bilmiyorum, babası demiryollarında çalışıyormuş. Torbalı’da fazla kalamamışlar. Babasının işi dolayısıyla aile, çevre kentlerde dolaşmış. Vangelis ancak 3. sınıfa kadar okula gidebilmiş. Küçük yaşlardan itibaren, mandolin, gitar, keman çalmaya başlamış, İzmir’e geldiklerinde artık kentin en tanınmış müzik gruplarından biri ile çalışıyormuş.

1920’lerde İzmir’e çıkan Yunan ordusuna katılmış. Ankara’ya kadar ilerleyen savaşta bozguna uğrayan ordu ile birlikte Yunanistan’a geçmiş. Atina’da, Anadolu’dan gelenlerin kurduğu mahalle Kokkinia’ya yerleşmiş. Vangelis artık aranan bir müzisyen olmuş; besteler yapıyor, popüler yerlerde sahne alıyormuş. Bu, 1940 Alman işgaline kadar böyle sürmüş. “İşgal alındaki bir ülkede, işgalcileri ve onlarla iş birliği yapanları, savaş zenginlerini eğlendirecek halim yok” diyerek müziği bırakmış. Sırtına bir çuval alarak sokakları dolaşmaya, eskicilik yapmaya başlamış.  Savaşın sonunu görmeden 1943’te ölmüş. Şimdi Kokkinia’da kurulan bir dernek onun anılarını yaşatıyor.

Vangelis’in ömrünün sonuna kadar yaşamayı tercih ettiği mahalle Kokkinia’ya ilişkin kısa bir dipnot düşelim: Semt sola verdiği destek ile tanınıyor, zaten sözlük anlamı biraz “kızıl”a çalar, “Kızıltoprak” gibi bir anlamı olabilir. Alman işgal kuvvetleri Mart 1944’te mahalleyi sarmış ve saldırıya geçmiş. Mahalle halkı, Yunan Halk Kurtuluş Ordusu ELAS ve onun gençlik örgütü EPON militanlarıyla birlikte erkek kadın, çoluk çocuk, Almanlara karşı direnir ve işgalciler dört gün sonunda geri çekilmek zorunda kalır. Ancak işgalciler bunun intikamını almakta gecikmez. Dört ay sonra, işbirlikçi Güvenlik Taburlarının desteğinde yeniden mahalleye saldırırlar. Yüzlerce kişi öldürülür, binlerce kişi toplama kamplarına gönderilir. Olay Yunanistan yakın dönem tarihine Kokkinia Savaşı ve Kokkinia Kuşatması olarak geçer.

Vangelis Papazoğlu (sağ başta) saz arkadaşlarıyla, 1933.

Bir de son not

Bir de bir son not ekleyelim: “Yedikule”nin Yunancasını dinlemek isterseniz size bir eski özgün kaydını bir de yakın tarihlerde orkestra eşliğinde söylenmiş bir kaydı öneririm. Eski kayıt, 78’lik bir taş plaktan; Stellakis Perpiniadis söylüyor. Diğerini, iki yıl önce bir konserden alınan kaydı dinleyince ses bana pek yabancı gelmedi. Bizim operacıların türkü söylemesini çağrıştırıyor. Orkestra ve koro eşliğinde bariton opera sanatçısı Tasis Christogiannopoulos söylüyor.

(AŞ/TY)

Dersim ’38: Bir kitabın gamlı yükü

Yedigey “Anıların dostu düşmanı olur mu? Benim bildiğim geçmişte olan, şimdi olmayan şeylerin olduğu gibi hatırlanmasıdır anılar. Sen demek istiyorsun ki, insan geçmişindeki iyi anıları hatırlasın, kötü olayları hatırlamasın. Nasıl olur bu?” diyordu askeri sorgu yargıcına, Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanında.

Çünkü romanın aydın karakterlerinden Abutalip Kuttubayev, halkın hafızasını canlı tutmak için geçmişteki olayları, anıları ve efsaneleri derlediği için tutuklanmıştı. 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’de yaşanan sancı da “unutma” ile “hatırlama” arasında bir azalıp bir artmakta. Bugün “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” tartışmalarında da “hafıza” vurgusu yapılırken diğer taraftan “Aman ha ağzımızın tadı kaçmasın!” sesleri de eksilmiş değil. Ama Yedigey’in yaklaşımıyla, anı anıdır; anıları dost ve düşman diye ayırmak olmaz.

Böylesi bir girizgah, “Dersim Kırımı Envanteri” adlı kitabın bende uyandırdığı ilk çağrışımın bir sonucu. Kitabın yazarları Bülent Bilmez ve Cemal Taş’la Diyarbakır’da otururken çoğunlukla Zazaca ve biraz da Türkçeyle derinleşen sohbetle birlikte kitabın içine çekildim. Oysaki bugüne kadar 1937 ile 1938 yıllarında Dersim’de yaşatılan acılara dair birçok çalışma yapılageldi. Videolarda canlı tanıklıklar dinlendi, belgeseller hazırlandı, kitaplar yazıldı. Halk nezdinde “Dersim Tertelesi” olarak da bilinen Dersim ’38, kimi zaman siyasi tartışmaların da merkezine oturdu. Ama devlet aklı hiçbir zaman bir empati ve yüzleşme edimiyle meseleye eğilmedi. Çünkü genel yerleşik duygu ve akıl hâlâ “ağzımızın tadı kaçmasın” noktasındaydı…

Vaka, mekan, zaman

Bilmez ve Taş’ın büyük bir emekle (dört-beş yıllık bir çalışma) yazdıkları kitapla yeniden Dersim ’38 üzerine düşünmek mümkün. Çünkü “Dersim Kırımı Envanteri”, katliama özgün bir yöntemle yaklaşarak kişiyi alışılmış-kanıksanmış olanın ötesine taşıyan bir uyarıcı, bir dürtü niteliğinde. Bu anlamda Taş’ın on yıllara yayılan saha deneyiminin Bilmez’in akademik disipliniyle muazzam buluşması dikkat çekici. Yazarların, katliamın mağdurlarını bir sayı olmaktan çıkarmak amacıyla somut ve spesifik bir envanter oluşturdukları ve vaka-mekan odaklı mikro tarihyazımı perspektifinden hareketle genellemeci-afaki yaklaşımlardan da ayrıştıklarını söylemek mümkün.

Kitabın önsözünde çalışmanın yazılış süreciyle ilgili bilgilere yer verilirken kronoloji bölümüyle, 1921 yılında başlayan Koçgıri Herakatı’ndan 1947 yılında çıkarılan affa kadarki zaman diliminde yaşananlar da birer birer sıralanıyor. Kronoloji bölümü, meselenin bütünlüklü kavranmasını sağladığı gibi asıl meseleye de bir hazırlık mahiyetinde. Giriş bölümünde Dersim Tertelesi üzerine tarihsel-bilimsel bilgilere yer verilirken en dikkat çekici bölüm ise şüphesiz “Velev ki İsyan!” başlığı altında anlatılanlar…

Envanter bölümüne geçildiğinde ise; öncelikle “Mekan ve Zaman” çıkıyor karşımıza. Haritalandırma da vakaların yerinin doğru tespiti ve diğer vakalara göre konumunu anlamak açısından gayet yararlı olmuş. Sonrasında Cemal Taş’ın bizzat vakanın geçtiği yerde yaptığı sunumlar var. Taş’ın anlatımları sonraki bölümde tanıklıklarla da destekleniyor. Bazı tanıklar, 1920 doğumlu ve anlattıkları anılar, birinci ağızdan paylaşılan anılar. Vakayla ilgili varsa ağıtlara yer verilirken her bölüm, bazı fotoğraflar ile mağdurların ve görevlilerin yer aldığı bir isim listesiyle son buluyor. Toplamda dokuz vaka ve mekanın aynı yöntemle incelendiği kitap, sonuç bölümünde uzun bir değerlendirmeyle bitiyor.

“Velev ki İsyan” olsun…

“Velev ki İsyan” başlığı altında Bilmez ve Taş çok önemli bir tartışmayı başlatıyorlar. İki yazar da tertelenin bir isyana müdahaleden ziyade, 1935-1947 arasında yürürlüğe konulan bir plan çerçevesinde yürütüldüğü görüşünde. Bununla birlikte bilimsel araştırma ve sahadaki realiteden hareketle “…bizim vardığımız sonuç bu süreçte halkın verdiği tepkinin örgütlü bir isyan niteliği taşımadığı” tespiti de paylaşılıyor. Bu anlamda Dersim’de yaşananların, bir isyan argümanıyla meşrulaştırılamayacağı ve sıradan bir modernleşme kazası olarak görülemeyeceği de güçlü bir şekilde ortaya konuluyor.

Bunu, Pülümür Deresi’nde geçen vakada 1923 doğumlu Ali Fırat’ın anlatımında da görmek mümkün. Köylüler askerler tarafından götürülürken birinin “kaçalım” dediğinde köy muhtarı “Oğlum bizim neyimiz var ki biz kaçalım? Bizim bir kabahatimiz yok, bizim bir suçumuz yok. Biz şimdi gittiğimiz gibi Pülümür’de kaymakam bizi tanıyor, bizi bırakırlar,” sözleriyle bir suçlarının olmadığını, dolayısıyla bir şey olmayacağını ifade ediyor.

Tanıklıklar bölümü, şüphesiz kitabın en önemli bölümü. Çünkü anlatımlardan hem ortada örgütlü bir isyan olmadığı anlaşılıyor hem de yaşatılan vahşetin boyutları net bir şekilde ortaya konuluyor. Açıkçası “Tanıklıklar” bölümü, hızlı okuyup geçmenin mümkün olmadığı; sözcüklerin ağırlaştığı bir bölüm. Dolayısıyla acıları okumanın, videodan tanıklıkları dinlemekten çok daha ağır geldiğini fark ettim. Videoda sözcükler kulağa çarpıp kaybolabiliyor, ama okumayla sözcükler çarpıp dağılmıyor; adeta insanın vücuduna yapışıp kalıyor. Bu anlamda görsel-işitsel imkanlarla yetinmeyerek yazılı bir envanterin oluşturulmasının çok önemli olduğunu belirtmem gerek.

Sözlerin ardındaki ölümler

Tanıklıklarda sadece “suçsuzluk-masumiyet” gerçeği değil; verilen söz ve güvencelerin yalan çıkması da dikkat çeken acı bir detay. Arê Alî Bego (Ali Beyin Değirmeni) bölgesinde geçen bir vakada; İsmet İnönü ve Abdullah Alpdoğan Paşa’nın bölgeye geldiği, “Dinar Deresi neresidir?” diye sorduğu köylülere “Buraya dokunulmayacak” güvencesi verdiği naklediliyor. İlk etapta köylüler endişelenmedilerse de Cemal Taş’ın anlatımıyla “Sözlerinde durmamışlar, Öncelikle halledilmesi gereken yerlere yönelmişler.” Sonrasını da tahmin etmek güç olmasa gerek…

Yine 1930 doğumlu Hayri Koç’un tanıklığında anlatılan vakada, Kazım Orbay, Koç Ağa’nın konağına gelerek “Buraya size teminat vermeye geldim,” diyor, fakat ikram edilen hiçbir yemeği yemiyor. Bunun üzerine Koç Ağa, “Paşam, bizim bir anlayışımız var. Bir eve gelen bir adam o evin yemeğini yemezse, o evin halkı için iyi şeyler düşünmüyor demektir,” dediğinde Kazım Orbay “Yok, yok,” diyerek bir kahve içiyor. Buna rağmen sözlerinde durmuyorlar, birkaç hafta sonra Koç Ağa’nın ailesine ait kişileri konağa kapatıp pencerelerden ateş ediyorlar.

Elbette yazılması dahi zor birçok şey yaşatılıyor insanlara. Kimisi ağlar da yerleri fark edilir diye çocuğunu suya atıyor, kimisi dereyi geçebilmek için bir çocuğundan feragat ediyor. Kimisi varını yoğunu rüşvet olarak verip kurtulmak istese de başaramıyor, kurtulanlar da sürgünle tanışıyorlar. Bazı çocuklar subaylar tarafından evlatlık alınıyor ve bu durum, literatüre “Dersim’in kayıp kızları” olarak geçiyor. Öyle ki kitapta Hayri Koç’un anlatımına göre, Kenan Evren’in eşi Sakine Hanım da Dersim’de evlatlık alınan kız çocuklarından biri. Eşi de bir zamanlar bir subay tarafından evlatlık alınmış olan Koç bu konuda, “Kenan Evren’in eşinin adı da Sakine. Benim eşimin annesi de Memed Ali Kankotan’ın kızıydı. Sakine de Memed Ali Kankotan’ın kızıdır. Çocuğu olmayan subaylar çok çocuk götürdü Dersim’den,” diyor.

Hatırlamak ve yüzleşmek

Kitabın sonuç bölümünde “…tüm demokrat çevrelerin, daha fazla vakit geçirmeden yüzleşme, hesaplaşma ve onarıcı adalet bağlamında geniş kamuoyuna yönelik paydaş bir söylemde ortaklaşmaları…” çağrısında bulunulurken bugün de geçerliliğini koruyan talepler de şöyle sıralanmaktadır: “Arşivler açılsın, Dersim ismi iade edildin, sürgün-kayıplar-evlatlık alınan çocukların listesi açıklansın, Dersim halkından özür dilensin, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın, dillerimize ve Kızılbaş Alevi inancımıza özgürlük tanınsın, Munzur’daki baraj ve maden projeleri iptal edilsin, eşit yurttaşlık hakkımız tanınsın.”

Bülent Bilmez ve Cemal Taş’ın hazırladığı kitap, hem vahşeti çıplak bir şekilde ortaya koyarken aynı zamanda rasyonel bir yöntem ve üslupla tabuların da üzerine gidebilen bir kitap. Özellikle “envanter” düşüncesiyle yola çıkılması, hafızanın korunması açısından çok önemli. Bugün birçok halk gibi Kürt/Alevi halkının yaşadıkları da bu toprakların hafızasında capcanlı.

Bunu hatırlamak, acılarla yüzleşmek ve dayanışmayla, empatiyle bunları sarıp yeni bir başlangıç yapmak hiç kimseye kaybettirmez. Dersimli Kürt Alevi halkın amacı, bir halkı toptan suçlamak değil; tanıklardan Cemal Koç’un ifadesiyle, “Tek temennimiz bu acıların, bu katliamların sürmemesi için mücadele etmek. Yoksa ‘38’de bunlar ölmüş. İntikam alıcı veya kin ve nefret besleyici bir şeyimiz yok. Bu tür katliamlar olmasın, uğraşımız temennimiz bu.”

Künye

Dersim Kırımı Envanteri – Dokuz Örnek Vaka ve Mekan
Yazarlar: Bülent Bilmez ve Cemal Taş
Editör: Kıvanç Koçak
Kapak: Suat Aysu
Uygulama: Hüsnü Abbas
İletişim Yayınları
Sayfa sayısı: 344

(İG/TY)

1984’ten sonra: Rızanın algoritması

Gündelik hayat radikal bir dönüşüm geçiriyor. Radikalliğin en tehlikeli boyutlarından biri bu dönüşümü yeterince önemsemememiz. Başka bir deyişle önemsediğimiz şeyler de dönüşmekte.

Size bir sır vereceğim. Her şeyimizi gözetliyor, veriye çevirip, biriktiriyorlar. Bunu birtakım şirketler yapıyor. Veri havuzlarını kullanarak hem davranışlarımızı öngörüyorlar hem de davranışlarımızı yönlendirmeye çalışıyorlar.

“Bu bir sır değil!” mi? Elbette değil. Peki ya dopamin mekanizması? Aralıklı olumlu pekiştirme, scrolling?

Evet, hepsini biliyoruz. The Social Dilemma’yı (Sosyal İkilem) Netflix yayınlıyor hatta. Shoshana Zuboff’un “Gözetleme Çağı Kapitalizmi” sunumları YouTube shortslarında karşınıza çıkacaktır- çünkü bu yazıyı okuyorsunuz.

Bir biyolojik silah olarak dopamin

Dopamin reseptörlerimizi laçkalaştıran, “dikkat teröristliği” yapan, “boş zaman” denen mefhuma barbaca el koyan bir mekanizmayla karşı karşıyayız. Bu mekanizma Varoufakis’in Tekno-Feodaller dediği şirketlerin yarattığı bir Frankenstein canavarı olarak kabul edilebilir.[1]

Aslına bakılırsa “kısa içerik konseptleri” dün de vardı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğimiz, basit ve “kullan-at” etkinlikler. Çengel bulmaca gibi.

Masumiyet boyasını kazıyan şey, veri madenciliği, yapay zekâ ve davranış mühendisliği üçlüsünün kapitalist kâr hırsının emrine girmeleri oldu.

İnsanın biyolojik “bug”ını buldular. Daha doğrusu, insanın bir kusurunu değil, bir özelliğini keşfettiler; sonra da onu kusur gibi çalıştırmayı öğrendiler.

Scrolling’den vazgeçemeyişimiz ile ayağımız gıdıklandığı vakit kendimizi gülmekten alamamamız arasında biyolojik bir fark yok. Metaforik düşünürsek psiko-sosyolojik bir fark da yok.

Biyolojik bir fark yok çünkü ikisinde de kontrol bizde değil.

Psiko-sosyolojik bir fark da yok çünkü ikisinde de gülme eylemi ile mutlu olma arasındaki bağlantı kopmuş vaziyette.

Uçurumun dibinde

Totalitarizmin 1984 distopyasını canlı tutması anlaşılır bir şey.[2] Ancak “imdat frenini” çekmezsek yuvarlanacağımız uçurum Orwell’ın düşündüğünden daha derin.

Capua’daki kölenin düzene rıza göstermesi, adeta tüm varoluş sürecine hükmeden zincirlerin neticesiydi. Don nehri kıyısındaki mujikler kırbaç ve kamçıya terfi ederlerken, Bastille zindanını basan baldırı çıplakların korkusu Madam Giyotin’di.

Günümüzde Hugo’dan halliceyiz, kaderimiz egemenlerinin parmaklarının ucunda. Tetiği çeken, nükleer füzeleri ateşleyen parmakların.

Egemenlerin “zor”unun, ezilenleri ikna etme noktasındaki belirleyiciliği tarihsel bir süreklilik içinde korunageldi. Açık-kapalı, doğrudan-dolayı ve benzeri formlar altında devine durdu bu “zor”.

Orwell bu karanlık silsilenin distopik örüntüleriyle ilgilidir. İçselleştirilmiş şiddet, gözetim toplumu. Bunlar zor’un formlarıdırlar.

Garip gelebilir ama bizi bekleyen post-modern tehdit “zorun görünmezleşmesi”dir.

Derin uçurumun dibinde bizi bir kitap bekliyor. Adı Cesur Yeni Dünya. Ama ana karakteri Bernard Marx değil Truman Burbank.[3][4]

Oyuncak lazerler

Düzen içinde herkesin canını sıkan bir şeyler mevcuttur. Ama düzenden rahatsız olmak ile düzene başkaldırmak iki ayrı şeydir.

Başkaldırı kişinin kendi huzursuzluğu ile düzen arasındaki bağı kurmasıyla mümkündür. İsyan momentinin olmazsa olmazıdır bu.

Eşitsizlik üzerine kurulu düzenin “huzursuzluk” üretmemesi mümkün değildir. Shoshana Zuboff’un işaret ettiği şey, bu huzursuzluklar ile huzursuzluğun nedenleri arasındaki bağlantı yollarına Gözetleme Kapitalizmi Çağı’nda kazılan hendeklerin günden güne derinleşmesidir.[5]

İki şey birlikte yürüyor bugün. Bir yandan “huzursuzluk” bir duygu olarak bastırılıyor. Reseptörler sistematik ve kişiye özgü hazırlanan uyaranlarla devamlı şekilde dürtülüyor ve dopamin seviyesinin kritik eşiğin altına düşmesi engellenmeye çalışılıyor. Çünkü isyan ciddi bir huzursuzluk halidir de.

Diğer yandan ise “huzursuzluğun” hakiki nedenleri ile zihin arasındaki kurulması muhtemelen temaslar, kişilere özgü aldatma metotlarıyla engellenmeye çalışılıyor.

Kedilerin oyuncak lazerlere zaafı vardır ya hani. Hepimizin dikkatini yakalayan özgün tetikleyicileri yok mu?

Veri madenciliği ile birleşen yapay zekâ algoritmaları bu işte haddinden fazla sinsileşti bile. Hava sıcaklığını, günün hangi diliminde olduğumuzu, en son neyle uğraştığımızı, kimle ve ne konuştuğumuzu, nasıl bir storyde daha uzun beklediğimizi… Velhasıl Vizontele’deki Sıti Ana’nın deyişiyle “bu şeytanın aleti”, hasat edebildiği tüm verilerimizi işleyerek hazırlıyor ve sunuyor tetikleyici uyaranları.

Zihinsel manipülasyonun diğer bir boyutu ise, halihazırda tohum şeklinde bile olsa mevcut olan kimi düzen-içi çarpık yaklaşımların sulanarak yeşertilmeye çalışılmasına dayanmaktadır.

Düzene hâkim ideolojinin kendisinde her daim mevcut ırkçı zehri hesaba kattığımızda, sürekli siyahilerin ve latinlerin işlediği suçların trajik sahneleriyle muhatap kılınan bir çocuktan bir white supremacist[6] (beyaz üstünlükçü) yaratmak mümkün değil midir?

Manuel portakal

Tehlikenin farkında mıyız? Klişe bir şey söyleyeceğim: Hiç metrobüste giderken kafanızı kaldırıp insanlara baktınız mı? Çeşit çeşit insan. Kahir ekseriyeti cebinde taşıdığı modern Laplace’ın Cin’ini[7] beslemekle meşgul.

Orwell bu sahneyi görseydi, totaliter devletin insanları buna bir şekilde zorladığını düşünürdü. Ama eğer o metrobüsün içinde olsaydı, hoparlörlerden sızan düzenin sesine anlam veremezdi: “Sayın yolcularımız, otobüste herhangi bir yere tutunmadan telefonla ilgilenerek yolculuk yapmak sizin ve diğer yolcuların can güvenliğini tehlikeye atacağı için tutunarak yolculuk yapmak önem arz etmektedir.”

Otomatik Portakal’daki Alex şanslıydı. Algısını etkisizleştirmek isteyen düzen, zorbalığa başvurmak zorundaydı. Bir sandalyeye bağlanması gerekiyordu Alex’in ve göz kapaklarına uyumasını engelleyecek aparatlar takılması.[8]

Biz Alex kadar şanslı değiliz. Daha zavallıyız hatta. Çünkü bakmadan duramıyoruz o ekrana. Ve bakmak hoşumuza gidiyor.

Tüm distopyaların aynı anda gerçekleştiği bir kıyametin eşiğindeyiz. Zincirlerimizi okşuyoruz. Ve bu hoşumuza gidiyor.

Verinin kehaneti

Diyelim ki Morpheus’un avuçlarındaki haplardan kırmızı olanı seçtik ve tavşan deliğinin ne kadar derine indiğini öğrenmek istiyoruz.[9] Minority Report filmindeki “esprinin” trajik bir versiyonu yüklenmektedir bu yolculuğu seçecek Neo’lar için.[10]

Ajan Smith bir egemen semptomudur. Abdülhamid despotizmindeki hafiyeden tek farkı takım elbisesi ve güneş gözlüğüdür. Ve veri biriktirir. Düzenin çarkına çomak sokma potansiyeli olanlara dair. Ki o çomak sokulmadan önce engelleyebilsin.

İçinde emin adımlarla ilerlediğimiz karanlığın zifiri noktasında, verilerin çokluğu, işlenme hızı ve algoritması hikâyeyi Cem Yılmaz’ın goygoyuna dayandırabilir: “Leb demeden Çorum, o seviye!”

Toplum isyana eğilimli olan ve olmayan bireyler şeklinde tasnif edilebilir, isyana eğilimli olanlar da kendi içinde derecelendirilebilir: önleyici müdahale gerektirenler ve gerektirmeyenler gibi. Belki de tahayyülümüz mevcudun gerisindedir ve korkularımız potansiyel tehlike yanında komiktir.

Son yerine: Hâlâ vakit varken

Tablo çok daha karmaşık ve meselenin teknik boyutları çok daha girifttir. Ne Yanis Varoufakis gibi ekonomistim ne de Shoshana Zuboff gibi Harvard profesörü bir sosyal psikolog. Dolayısıyla yazının iddiası politik okuma ile mühürlüdür.

Bitirmeden bir parantez açarak, Varoufakis’in “Teknofeodalizm” eserinde işlendiğini iddia ettiği cinayete katılmamakla birlikte[11], sömürünün rant eksenli dönüşümü üzerine kafa yorulması gerektiğini düşündüğümü belirtmeliyim. Ve Zuboff ve Varoufakis okumaktan imtina etmenin politik bir günah olduğunu düşündüğümü.

Tablo iç açıcı değil, kabul. Ama ne zaman öyleydi ki.

Bugün önemli olan “eyvah mahvolduk” diye yakınmaktansa “hâlâ yeterince mahvolmamışken” yaklaşmakta olanın ne olduğunu tespit edebilmektir. Haddini bilen bir yangın alarmı diyelim buna. Sonuçta yangın alarmı panik yaratmak için değil, insanların yanan binayı terk etmesini sağlamak için değil mi?

X-Men: Days of Future Past filmindeki Magneto’nun Mystique’e söylediği şey bugün bizim için de geçerlidir:

“We have to strike now, while we still hold the upper hand.”
“Üstünlüğü hâlâ bizdeyken hemen saldırmalıyız.”[12]

Kaynakça

[1] Yanis Varoufakis, Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?, çev. Mustafa Güdük, İstanbul: Diplomat Kitap, 2024.
[2] George Orwell, 1984, çev. Celal Üster, İstanbul: Can Yayınları, 2019
[3] Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, çev. Ümit Tosun, İstanbul: İthaki Yayınları, 2021
[4] The Truman Show, yön. Peter Weir, sen. Andrew Niccol, ABD, 1998.
[5] Shoshana Zuboff, Gözetleme Kapitalizmi Çağı, çev. Aylin Onacak, İstanbul: Okuyan Us Yayınları, 2021
[6] White supremacist (beyaz üstünlükçü), beyazların diğer etnik ve ırksal gruplardan doğuştan üstün olduğunu savunan ırkçı ideolojiyi benimseyen kişi.
[7] Laplace’ın Cini (Laplace’s Demon), Fransız matematikçi ve astronom Pierre-Simon Laplace tarafından ortaya atılan düşünce deneyidir. Buna göre evrendeki tüm parçacıkların konumunu ve hareketini eksiksiz biçimde bilen varsayımsal bir zekâ, geçmişi ve geleceği bütünüyle hesaplayabilir.
[8] Stanley Kubrick’in 1971 tarihli Otomatik Portakal filminde Alex, “Ludovico Tekniği” kapsamında bir sandalyeye bağlanır, göz kapakları açık tutulur ve şiddet görüntülerine maruz bırakılır. Film, davranış mühendisliği ve irade özgürlüğü tartışmalarının en bilinen kült eserlerinden biridir.
[9] The Matrix (1999) filminde Morpheus’un Neo’ya sunduğu kırmızı hap, gerçeği öğrenmeyi ve “tavşan deliğinin ne kadar derine indiğini görmeyi” simgeler. İfade, Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında eserine yapılan bir göndermedir.
[10] Minority Report (2002), suçun işlenmesinden önce failin tespit edilip etkisiz hale getirildiği bir geleceği konu edinir. Filmdeki “pre-crime” sistemi, bireylerin gelecekteki davranışlarının öngörülmesi fikrinin popüler kültürdeki en bilinen örneklerinden biridir.
[11] Varoufakis, Teknofeodalizm adlı eserinde, Google, Amazon, Meta, Apple ve Microsoft gibi teknoloji devlerinin yükselişiyle birlikte kapitalizmin klasik piyasa ve kâr mekanizmalarının aşındığını, bunların yerini dijital platformların kontrol ettiği yeni bir rant düzeninin aldığını ileri sürmektedir. Yazara göre bu şirketler yalnızca mal ve hizmet satmamakta, aynı zamanda kullanıcıların erişim sağlamak zorunda kaldığı dijital alanları da kontrol ederek bir tür “bulut derebeyliği” kurmaktadırlar. Varoufakis bu dönüşümü, kapitalizmi tarihsel olarak geride bırakan bir “tekno-feodalizm” olarak tanımlamaktadır.
[12] X-Men: Days of Future Past, yön. Bryan Singer, ABD, 2014.

(ADK/TY)

Midemdeki kramplardan kim sorumlu şimdi?

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisi’nin “Beden” dosya konulu 2021 yılındaki 177. sayısında yayımlandı. Yazının yazarı, gazeteci ve Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında 23 Haziran sabahı düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alındı ve 25 Haziran 2026’da tutuklandı. Tar’ın yazısını Kaos GL’nin izniyle yeniden yayımlıyoruz.

My body is a cage
That keeps me from dancing with the one I love
But my mind holds the key[1]


Bedenim bir kafes
Sevdiğimle dans etmekten beni alıkoyan
Lakin kafesin anahtarını zihnim elinde tutuyor[2]

Yazıya başlarken alıntıladığım bu şarkıyı ilk olarak 2010 yılında dinlemiştim. Hem Peter Gabriel versiyonu hem de Arcade Fire versiyonunu yeni çıktığım evimin eksik eşyalı odasında aylarca dinlediğimi hatırlıyorum. 20 yaşımdaydım, Boğaziçi Üniversitesi’ne uyum sağlamakta zorlanıyordum, bir yandan örgütlenmeye kendim gibi olanları bulmaya başladığım, bir yandan da cinsiyetime ve cinsiyetlendirilmiş bedenime dair dertlerimin had safhada olduğu bir dönemdi. Her gün birtakım toplantılara, etkinliklere katılıyor, havalı cümleler kuruyor, eylemlerde sloganlar atıyor, derslerimi ekiyor, akşamları yeni tuttuğumuz ortak evimizin kendime ait odasında yorgan altında ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ancak öyle bir hüzün vardı ki üzerime çöken, baş edemez hale gelmiştim.

Yıllar geçtikten sonra fark ettim o hüznün sebeplerini. Açılmaya başlamıştım. Açılma eyleminin kendisi beni hem mutlu ediyor hem de korkutuyor, mutsuz ediyordu. Karman çorman bir duygular yumağının tam orta yerine düşmüştüm. Bunun sebebi de senelerce içime attığım, içimde yeşermesine asla müsaade etmediğim tüm duygularım bendini yıkmış, çağlayan bir ırmak gibi üzerime üzerime gelmesiydi. Ben üzerime gelecek duyguların sadece mutluluk, coşku olacağını sanıyordum. Oysaki onlar kadar korku ve hüzün de geliyordu. Kendime onca yıl bu duyguların hiçbirini yaşama izni verememiştim. Aşk acısı dahi çekmemiştim ki ben. Ergenliğim, bütün kudretimi kendimi saklamaya harcadığım bir kafesti. Utanç o kadar güçlü bir duyguydu ki başka hiçbir duyguya müsaade etmiyordu. Ne aşka yer vardı, ne öfkeye, ne hüzne, ne aşk acısına ne de başka bir şeye. Deyim yerindeyse sivil bir ölüm yaşatılıyordu bana. Vardım ama bir yandan yoktum. Var olabildiğim her an utancın gölgesindeydi. Ve birdenbire var olmaya başlayınca gecikmiş bir ergenlik de yaşıyordum. Benim ergenliğim 5-10 yıl rötarlı gelmişti.

Yirmili yaşlarında, belki de 13-14 yaşındayken yaşanması gereken duyguları bu yoğunlukla yaşamak o kadar tuhaf ve zorlayıcıydı ki. Bedenimin her zerresi tutarsızlık içerisindeydi. Kalbim heyecandan küt küt atarken, mideme kramplar girdiğini hatırlıyorum. Başıma korkunç bir ağrı girmişken, ellerimin dans etmek için kıvrıldığını... Anlayacağınız tam bir kaos hâkimdi bedenimin her köşesine. Düzen, nizam, intizam yıkılmış kaosun o yaratıcılığı hâkim olmuştu.

Elinizde tuttuğunuz bu derginin eski sayılarından birine sözlü tarih çalışmamız için yazarken yeniden bedenime dönmüştüm. O yazıda şöyle diyordum:

“Görüşmelerde ister istemez anlatılan tarihin benim de tarihim olduğunu hissetmeye başladım. Ve istisnasız her görüşmeci hatırlarken bedeninin bir parçasından bahsediyordu. Kalbinden, kafasından, karnındaki, karnındaki ağrıdan, karnındaki kelebeklerden, ellerinden, titreyen ellerinden, diz kapağından, kolundan, sinemada hafif hafif sürtünen beden parçalarından…

“Ben de bir süre sonra götümün yeniden farkına varmaya başladım. Hatırlayan ve unutan götüm. Neyi hatırlıyordu? Hatırladıkları unuttuğu neleri çağırıyordu? Ve unutulanlar hangi hatıralara gizliydi?”[3]

Yazı boyunca bedenin neyi, nasıl hatırladığını zihnim de yeniden hatırlamaya başladı. Pek de ehemmiyet vermediğim götümün nasıl hafızamın gizli arşivi olduğunu anlatıyordum. Utancın, arzunun, zorun, zorbalığın arşivi…

Ondan sonra bu sefer non-binary olmaya dair başka bir yazımda ellerime gidiverdim:

“El kelimesinin hem bir organı hem de yabancılığı, uzaklığı işaret etmesi ne kadar ilginç değil mi? Gün içinde belki de en çok kullandığımız organımız bir yandan da en uzağımız gibi. Benim için de ellerimin, ellerimin ayrıksılığının farkına varmam o yabancılığı çağırdı. Sılası gurbeti birbirine girmiş, yağmalanmış, kendisine kapılıp seller gibiydim. Ama akacak yer bulamamaktan muzdariptim. Nereye akacak olsam bir engelle karşılaşıyordum. Yüzüme erkeksin, erkek ol diyorlardı; arkamdan bu da biraz ılık, böyle erkek mi olur? Sorularına yanıtımın olmaz ayol diyemediğim uzunca bir süre bu “erkekliğimle”, erkeklerle cima eyliyor oluşum üzerinden bir yönelimim olduğunu fark ettim. Aslında bu hale bir yönelim dendiğinin. Ama yetmeyen bir şey, bir hal vardı o yönelme halinde. Hiçbir yere yönelmeden, durduğum yerde de bir şey değil miydim?”[4]

Koskoca bir salgının bütün dünyayı esir aldığı şu günlerde, bu serinin üçüncü yazısında bu sefer bedenimin diğer parçalarına götürmek istiyorum sizleri. Bunun için de biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor.

13 yaşlarında filandım sanırım. Sınıfımdaki erkeklerin birbirilerine çüklerini gösterdiği, boyunu ölçtüğü, toplu 31 törenlerinin düzenlendiği yıllar. Ben o törenlere pek istenmezdim. Gözüm kayardı. Ben zaten 31 çekmezdim birileri ile. Genelde ya seyirci olarak giderdim ya da yardımcı bir el. Tam o zamanlar ben bedenimin farkına varmaya başladım. Ve ne oğlanların ne de kızların düzenine uymadığımın… Bedenime benzer başka bedenler de vardı ancak benim bedenim benim kafesim gibiydi.

Ağır bir bunalıma girdim. Kendime zarar vermeye başlamıştım artık. Bana bir şeyler anlatmak isteyen bedenimi susturmak için bedenime zarar veriyordum. Yemek yemiyordum. Sigara içmeye başlamıştım. Benim bu amansız taarruzuma bedenim de tepki vermekten geri durmamaya başladı. Voila! 13 yaşında ülserim vardı artık.

Senelerce sürecek midemin kasılmaları, ağrılar, sancılar bana bir yandan da utancı anlatır olmaya başlamıştı. Karnımın ağrısı hiç bitmedi. Ne zaman birinden “Top, tekerlek, ibne” lafı duysam kasılmaya başlıyordum. Midemde kelebeklerin açması gerektiği yaşlarda midem başka bir hafızayı biriktiriyordu.

Öyle ki yazının başında dediğim 2010 senesine geldiğimizde hayatımın tüm kontrolü midemdeydi. Ben ne yaparsam yapayım midem her anıma müdahale ediyordu. Üzerime üzerime dolan o duyguları dinlemeye başlayana kadar da bu durum devam etti. Ardından azalarak bitti.

Sene 2020 olduğundaysa bu sefer salgınla birlikte eve kapanmanın kendisi bedenime dönmeye zorladı beni. Bu kapatılma hali bana açılamadan geçen onca yılı hissettiriyor. Başkasının bedenine dokunmanın bu kadar ayıplandığı, utançla yüklü olduğu bir dönemde gayrı ihtiyari bedenim başka hafızaları çağırıyor. Bir erkeğe dokunmanın utançla işaretlendiği o günleri, azıcık kırıttığımda yaşadığım korkuları. Zihin düzleminde birbirinden ayrı görünen bu meseleler söz konusu bedenin hafızasına geldiğinde ayrışamıyor.

Mantık ve tıp, evde kalmanın en doğrusu olduğunu söylüyor. Zihnim de buna uyuyor ancak bedenin hafızası sarmal ilerliyor. Birileriyle yazışırken eve çağırsam mı diye düşündüğüm anda midem yine kilitleniyor mesela. Ve bütün bu duygular yumağının içerisinde aklımda bir soru kalmaya devam ediyor: Ben bunları yaşamasaydım, bu eve kapanma beni bu hale getirir miydi? Bedenimin hafızasından kim sorumlu?

Kaynakça

[1] Dark ve Euphoria dizileri ile tekrar popüler olan, Peter Gabriel ve Arcade Fire’ın seslendirdiği, Arcade Fire versiyonunu çok daha fazla sevdiğim şarkı.
[2] Türkçeleştirme girişimim.
[3] https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/bedende-tecessum-eden-hafiza-ve-arsiv
[4] https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/iyi-kizlar-cennete-kotu-kizlar-her-yere-non-binaryler-nereye-nereye-de-giderler

(YT/TY)

Kapitalizm krizde, Marx mesaide

Önce küçük bir giriş notu.
MEGA denen bir proje var. Marx-Engels-Gesamtausgabe kısaltması, yani Marx ve Engels’in bütün eserlerinin tarihsel tam basımı projesi.
İlk MEGA girişimi 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde David Ryazanov’un öncülüğünde başlıyor. İkincisi ise yani MEGA2 adlı proje 1970’lerde Berlin ve Moskova merkezli olarak yeniden başlıyor. 1989 duvarın yıkılmasından sonra da MEGA2 yapılandırılıyor.

MEGA2, Marx ve Engels’in el yazmaları, taslaklar, mektuplar, not defterleri, kenar notlarından oluşuyor ve ayrıca yayımlanmış metinlerin bütün gelişim süreçleriyle birlikte okumayı öngören devasa bir proje.

Birkaç yıl önce, İtalya’daki Pisa Üniversitesi’nde “Marx 201” adlı bir uluslararası konferans düzenlendi. Alt başlığı Alternatifleri Yeniden Düşünmek idi. Konferansa 13 farklı ülkeden akademisyenler katılarak tartışma yürüttüler.
İşte bu tartışmalar kısa süre önce “Marx ile Alternatifleri Yeniden Düşünmek: Ekonomi, Ekoloji ve Göç” başlığıyla kitaplaştırıldı. Daha doğrusu üç-dört tema üzerinden seçmece bazı bildiriler kategorize edildi.

Buraya kadar olan kısmı bilgi idi.
İçeriğe geçmeden önce bu sıcak havalarda ruhunuza iyi gelecek birkaç Marx magazini de eklemek isterim.

Mesela Marx inanılmaz titizmiş. Öyle ki, “Bir cümleyi on farklı şekilde kanıtlayamıyorsa onu yazmayı reddederdi,” deniyor.

Marx’ı bugün anlamanın rehberlerinden biri onun defterleri. 1838’den 1882’ye kadar okuduğu en önemli kitapların özetlerini ve yorumlarını içeren 200’den fazla okuma defteri var.

Örneğin, 1863’te Birinci Enternasyonal adına ABD Başkanı Abraham Lincoln'e köleliği kaldırdığı için bir tebrik mektubu yazmış. Kölelik bitmeden, Amerika’daki hiçbir bağımsız işçi hareketinin başarıya ulaşamayacağını, “siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emeğin kendini özgürleştiremeyeceğini” savunmuş.

Marx, geç döneminde kapitalizmin evrensel ve tek çizgili bir tarih yolu olmadığını daha fazla fark ediyor. Rusya’yı, ABD’yi, Avrupa dışı toplumları incelemesi bu yüzden. 1870’te Rusça öğreniyor. Rusya üzerine kitap ve istatistik istiyor.

Mısır’da İngiliz-Fransız müdahalesi ve İskenderiye bombardımanı bağlamında bayağı öfkeleniyor. İsmail Paşa’nın limanlara yaptığı büyük harcamaların sonunda İngilizlerin savaş gemilerini rahatça yanaştırmasına yaradığını söylüyor ve adeta ironik küfürler savuruyor.

Paris’e gittiğinde polis tarafından fark edilip takibe alınıyor. O yaşlı haliyle öcü gibi korkuyorlar yoldaştan.

Kızı Eleanor’a mektup yazıyor ve ondan evde bir raporu bulmasını istiyor. Şöyle tarif ediyor: “Rapor ya yatağının yanındaki masada duran L’Égalité nüshasında ya da kanepenin arkasındaki kitaplık rafında duran Revue socialiste içinde olabilir.”
Çok canlı bir tasvir. Odası hakkında da en azından bilgimiz oluyor.

Bu kadarı yeter. En ilgimi çekenin “Beyaz derili emek, siyah derili emek damgalandığı sürece özgürleşemeyeceği” yönündeki ikazı olduğunu belirteyim.

“Marx rönesansı”

İçeriğe geçeyim…

2008 küresel ekonomik krizi başta olmak üzere sonrasında yaşanan tüm gelişmeler, bir şekilde Marx’ı gündemleştirdi. Yaşanan bu “Marx rönesansı”, Marx’ı siyasi bir figür ve teorisyen olarak yepyeni bir gözle yeniden değerlendirme konusu yaptı.

Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana belki de ilk kez, günümüz toplumunun egemen örgütlenme mantığını yeniden düşünmek ve yeni ekonomik/politik çözümler geliştirmek konusunda küresel bir fikir birliği var. (Rojava’nın küresel bir fenomene dönüşmesi çok somut bir çıktıdır. Çünkü orada gerçekleşen enternasyonal ve yerel hikâye, insanlığın arayışına denk gelmişti.)

Özellikle Marx’ın daha önce bilinmeyen el yazmalarının ve not defterlerinin (MEGA2 projesi kapsamında) yayımlanması, onun düşünce ufkuna dair yeni şeyler çıkardı. Bugün Marx; Batı Avrupa’daki fabrika işçileri başta olmak üzere, Asya’daki köylüleri, Amerika’daki köleleri, toprağın kimyasal yapısını ve göçmen emeğini inceleyen, son derece çok boyutlu ve esnek bir düşünür olarak karşımıza çıkıyor.

20. yüzyılda Marx, sıkça “ekonomik determinist”, “Avrupa merkezci” ve üretici güçlerin sınırsız gelişimine tapan bir düşünür olarak ifade edildi. Tüm bunlar için de mantıklı nedenler ve veriler var elbette. Fakat bugün Marx’ı yeniden düşünürken odaklanmamız gereken temel bakış açıları değişmiş gibi.

Bunları biraz açmak gerekirse;
Birincisi, sosyalizmi, fabrika bacalarının tüttüğü, doğaya mutlak bir hükmetme ideali olarak gören anlayış çöktü. Marx, kapitalist üretim tarzının genişlemesinin sadece işçinin emeğini çalmakla kalmadığını, aynı zamanda doğal kaynakları da acımasızca yağmaladığını defalarca vurgulamıştı. İnsan ile doğa arasındaki etkileşimi bir “metabolizma” olarak gören Marx, kapitalist tarımın ve kentleşmenin toprağın verimliliğini nasıl tükettiğini “metabolik yarılma” kavramı ile anlatıyor.

İkincisi, bugün küresel kapitalizmin en büyük sorunlarından biri göçmenliktir. Marx, zorunlu emek göçünün, burjuva sömürüsünün en temel bileşenlerinden biri olduğunu uzun zaman önce gösterdi. Kapitalizmin temeli olan “ilksel birikim”, özünde çiftçilerin topraktan koparılıp zorla mülksüzleştirilmesidir dendi. Toprağından koparılan bu insanlar, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu “yedek sanayi ordusunu” oluşturuyor. Kapitalizm, işçi sınıfını bölmek ve ücretleri düşürmek için her zaman göçmen emeğine ve bu “yedek orduya” ihtiyaç duyar. Dolayısıyla göçmenlik, kapitalizmin bir kazası değil, işleyiş kuralıdır. Bu yüzden Marx, yerli ve göçmen (ya da çalışan ve işsiz) işçiler arasındaki dayanışmayı antikapitalist mücadelenin kilit taşı olarak görüyor.

Üçüncüsü, Marx’ın sadece İngiltere’deki kapitalizme odaklandığı iddiası bir efsanedir. Hayatının son 10 yılında, kapitalizmin küresel ölçekteki dinamiklerini daha iyi anlamak için ABD ve Rusya üzerine istatistikleri ve kitapları aralıksız bir şekilde talep etmiş. Yıkımlarına net bir şekilde karşı çıkmış, Hindistan veya Çin gibi Avrupa dışı toplumların kapitalizmle nasıl farklı şekillerde yüzleştiğini araştırmış. Bu durum, Marx’ın bazı şeyleri fark etmesi ile ilintilidir.

Dördüncüsü, Marx, devasa teorisinde çoğunlukla fabrikadaki üretime odaklanmış, ev içindeki “yeniden üretim” (çocuk bakımı, yemek, temizlik gibi işgücünü hayatta tutan karşılıksız kadın emeği) süreçlerini yeterince kavramsallaştırmamıştır. Ancak feministler, Marx’ın eleştirel yöntemini kullanarak; kapitalizmin sadece ücretli emeğe değil, aynı zamanda ev içinde harcanan ücretsiz “yeniden üretim” emeğine de dayandığını ortaya koydular.

Sonuç olarak Marx, kapitalist mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedeflerken, eşitliğin ancak özgürlükle birleştiğinde gerçek bir anlam kazanacağını biliyordu. Günümüzde neoliberalizmin ve ekolojik çöküşün yarattığı kıskacın içinden çıkabilmek için ne eski tarz bir devletçiliğe ne de serbest piyasanın yıkıcılığına teslim olabiliriz. Marx’ın bizlere bıraktığı en büyük miras, sorunları tespit etmesinden öte; sömürünün, göçlerin, çevre felaketlerinin ve cinsiyet eşitsizliğinin kökenine inerek, “başka bir dünyanın” dinamiklerini şimdiden inşa etme zorunluluğumuzu göstermesidir. Onu kendi orijinal defterleri, mektupları ve tartışmaları üzerinden yeniden okumak, dogmaları ezberlemek değil; 21. yüzyılın sorunlarına karşı özgürleştirici ve yepyeni alternatifler icat etmek anlamına geliyor gibi. (SB/TY)

Ok imalathanesi

Türkiye’de ok nesne olarak, işaret olarak, logolarda tasarım unsuru olarak çokça kullanılmaktadır. Bu nedenle hangi okun ne işe yaradığına dair belirsizlikten kaynaklı kafa karışıklıkları olduğu malum. Memleketin dertleriyle hemdert olanların bu meseleye haddinden fazla kafa yorduklarını görüyoruz. Ancak sorunun çözümüne çok yaklaşıldığının müjdesini vermek isteriz.

Ok Üretimi Düzenleme ve Denetleme Kurumu (OÜDDK) evsahipliğinde geniş katılımlı bir toplantı yapıldı. Toplantıya fiziki ok üreticileri ile dijital, yapay, soyut ok türeticileri temsilcileri ile sorun çıkarmak değil, sorunların çözümüne katkı sunmakta ısrarcı olanlar katıldı. Bu toplantının kulislerinde dolaşarak, kimi konuşmaları bizzat dinleyerek bilgilerimi güncelledim. Öncelikle spor için kullanılan okların konuyla ilgisi olmadığına oybirliğiyle karar verilerek oturumlara devam edildi.

Fiziki Ok Üreticileri Odası temsilcisinin konuşması salonda büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Oda olarak yaptıkları incelemelerde kimi bölgelerde yeraltı imalathanelerini tespit ettiklerini, ilgili kurumlarla irtibata geçerek denetimlerin sıklaştırılmasını sağladıklarını ifade etti.

Tespit edilen imalathanelerde belirlenen standartlara aykırı oklar üretilip depolandığını, okların üzerinde anlam veremedikleri ibareler bulunduğunu görseller eşliğinde anlattı. Okların üzerinde “detoks kampı”, “Çok güzel olsun”, “Niye olmasın ki?”, “Olsa da olmasa da”, “arı vız vız”, “Durmayalım”, “Olmasaydı iyiydi”, “Keser döner et döner”, “Bana ne ki”, “Ay ne yazsam?” gibi anlamsız ifadelerin bulunduğu açıkça görülüyordu. Yazıların okların üzerine elle kazıyarak yazıldığı, bu işlemle oklara da zarar verildiği üzüntüyle kaydedildi. Denetime giden ekiplerin büyük şaşkınlık yaşadıkları, anlamsız ibareler yan yana getirilerek oluşturulan öbeklere ilişkin araştırmaların sürdürüldüğü belirtildi.

Dijital Ok Üreticileri Esnafı Odası temsilcisinin sunumunda kendi üretim alanlarının fiziki üreticilere nazaran kimi açılardan daha denetlenebilir olduğu, yazıyı yapanın, logoyu çizenin, sanal aleme bunları dolaşıma sokanın eninde sonunda bulunduğu ifade edildi. Bununla birlikte ok simgesinin kullanımında yaşanan sorunların bu toplantıda ele alınmasının önemine vurgu yapıldı. Ok simgesinin belirli bir cinsiyeti ima edecek şekilde kullanımının tümüyle yasaklanmasının iyi olacağını, ama bu yasağın uygulanıp uygulanamayacağına dair belirsizliğin farkında olduğunu söyledi.

Sayısal Sembolik Soyut Ok Üreticileri Derneği temsilcisi de konuşmasında, bir yönü göstermek için kullanılan okların amaçlarını genelde gerçekleştiremediğini, bu sorunun oku çizenden değil montajdan kaynaklı olduğunu vurguladı. Okların usulüne uygun olarak çizilmesine karşın tabelayı, panoyu takan kişilerin ok yönlerine dikkat etmemesi nedeniyle üzücü olaylar yaşandığını, özellikle araç ve yaya trafiğinde, hastaneler başta olmak üzere kimi kamu kurumlarında çarpışmalar, kaybolmalar, yanlış yöne gitmeler nedeniyle kendilerinin suçlandıklarını üzüntüyle izlediklerini söyledi.

Kurum temsilcilerinin ardından söz alan ok tüketicileri de yaşadıkları sorunları anlattı. Bir katılımcı turistik seyahat için gittiği İtalya’da toplu ok satın almak istediğinde satıcının “Faşist misiniz? Biz faşistlere satış yapmıyoruz” diyerek kendisini aşağıladığını, bu yaklaşımlara karşı ilgili kurumların girişimlerde bulunmasını arzu ettiğini söyledi.

Bu şikayetin önemli olduğunu, ancak toplu ok almak için yurt dışını tercih etmenin anlaşılmaz olduğunu vurgulayan ok üreticileri ile tüketiciler arasında yaşanan gerginlik nedeniyle toplantıya ara verildi. Aranın ardından devam eden toplantıda, amaç dışında ok kullanımının azaltılmasına, üretime yönelik denetimlerin artırılmasına, fazla sayıda okların amaca uygun ayrılarak yeniden değerlendirilmesine ve bunun sürdürülebilirliğe katkı yapacağına karar verildi. (ÖE/TY)

Meursault hâlâ aramızda

Bazı romanlar vardır ilk okunduğunda etkileyici gelir, yıllar sonra yeniden elinize aldığınızda ise bambaşka anlamlar taşımaya başlar. Bunun nedeni çoğu zaman metnin değişmesi değil, okurun ve içinde yaşadığı dünyanın dönüşmesidir. Albert Camus’nün Yabancı romanı da bu eserlerden biri. İlk okuduğumda, romanın ana karakteri Meursault bana yalnızca duygusal tepkileri eksik, çevresine kayıtsız bir karakter gibi görünmüştü. Yıllar sonra romana yeniden döndüğümde ise dikkatimi çeken onun bireysel özelliklerinden çok temsil ettiği insanlık hâli oldu.

Edebiyat tarihinin en çok tartışılan karakterlerinden biri olan Meursault, yalnızca annesinin ölümüne gösterdiği tepki ya da işlediği cinayet nedeniyle değil, toplumun bu olayları anlamlandırma biçimlerine katılmaması nedeniyle dikkat çeker. Annesinin cenazesinde onu meşgul eden his yas değil, güneşin bunaltıcı sıcaklığıdır. Mahkemede ise pişmanlığını kanıtlamaya çalışmak yerine, cinayet anındaki kavurucu sıcağı anlatır. Bu yüzden yargılanan yalnızca işlediği suç değil, toplumun ondan beklediği duyguları yaşamaması ve bunları göstermemesidir. Oysa Meursault çoğu zaman sanıldığı gibi duygusuz biri değildir. Denizi sever, yüzmekten keyif alır, sigarasını içer, kahvesini içer, güneşi hisseder, aşkı deneyimler. Eksik olan duyguları değil, o duygulara toplumun yüklediği anlamlardır.

Meursault artık yalnızca bir roman karakteri değil

Camus’nün yarattığı karakter hayatı olduğu gibi yaşar; onu açıklamaya, süslemeye ya da herkes gibi yorumlamaya çalışmaz. Tam da burada Camus’nün absürd düşüncesi devreye girer. Camus’ye göre absürd, insanın anlam arayışı ile evrenin bu arayış karşısındaki sessizliği arasındaki çatışmadır. İnsan sürekli bir neden, bir amaç ve bir düzen ararken dünya ona kesin cevaplar sunmaz. Meursault’un farklılığı da buradadır. O, bu sessizliği değiştirmeye çalışmaz, dünyanın anlamsızlığını olduğu gibi kabul eder. Belki de toplumun onu “yabancı” ilân etmesinin asıl nedeni budur.

Roman çoğunlukla absürdizm üzerinden okunur. Fakat bugün yeniden okunduğunda modern insanın yaşadığı yabancılaşmaya da güçlü bir ayna tuttuğu görülüyor. Elbette Meursault’un yabancılığı ile bugünkü yabancılaşma aynı şey değildir. Meursault anlam arayışının boşluğunu kabullenirken modern insan çoğu zaman anlam üretmeye çalışır. Ama hızın, tüketimin ve sürekli akan bilginin içinde bu çaba giderek aşınır.

1942’de yayımlanan Yabancı’dan bugüne dünya köklü biçimde değişti. Dijital iletişim, sosyal medya ve kesintisiz haber akışı gündelik hayatın merkezine yerleşti. Birkaç saniye içinde savaşları, felaketleri, ölümleri ve krizleri öğreniyoruz. Ardından aynı hızla başka bir gündeme geçiyoruz. Bir olayın toplumsal etkisi çoğu zaman yaşanan acının büyüklüğüyle değil, gündemde kalma süresiyle ölçülüyor. Burada yaşanan şey yalnızca duyarsızlaşma değil, deneyimlerin hız tarafından aşındırılması.

Belki de bu yüzden Meursault artık yalnızca bir roman karakteri değildir. Onun dünyayla kurduğu mesafenin farklı biçimlerini kendi hayatlarımızda da görüyoruz. Sürekli her şeye temas ediyor; fakat neredeyse hiçbir şeye uzun süre tutunamıyoruz. Her gün yüzlerce görüntü görüyor, onlarca fikire maruz kalıyor, sayısız insana ulaşıyoruz. Buna rağmen yalnızlık, aidiyet eksikliği ve anlamsızlık duygusu giderek daha görünür hâle geliyor.

Giderek Meursault’a benzemek

Meursault’un trajedisi annesinin ölümü ya da işlediği cinayet değildi. Asıl trajedisi, dünyayla arasındaki mesafenin kapanmamasıydı. Bugünün insanı ise farklı bir nedenle benzer bir mesafe yaşıyor. Dünya artık hiç olmadığı kadar erişilebilir, belki de hiç olmadığı kadar yüzeysel deneyimleniyor. Her şeye yakınlaşıyor; ama hiçbir şeye tam anlamıyla yaklaşamıyoruz.

Yabancı’nın hâlâ güncelliğini korumasının nedeni bu olabilir. Camus yalnızca kendi döneminin insanını anlatmadı, modern çağın temel açmazlarından birini de önceden sezdi. Kalabalıkların içinde yaşarken kendimize, başkalarına ve yaşadığımız dünyaya yabancılaşabileceğimizi gösterdi.

Belki de bugün Meursault’u konuşmamızın nedeni onu anlamamız değil, ona giderek benzememizdir. O halde şu soru hâlâ güncelliğini koruyor:

İnsan dünyaya mı yabancılaştı, yoksa dünya mı giderek insanın anlam arayışına yabancı hâle geldi?

(NÖ/TY)

“Travesti” gibi dövüşmek, savaşmak, hayatta kalmak

Şilili yönetmen Diego Céspedes’e Cannes’da Belirli Bir Bakış Ödülü’nü kazandıran Flamingonun Gizemli Bakışı (La Misteriosa Mirada del Flamenco, 2025), izleyiciyi 1982 yılına, Atacama Çölü ortasındaki küçük bir madenci kasabasına götürüyor. Ancak film bunu nostaljik bir dönem anlatısı kurmak için yapmıyor. Aksine, AIDS salgınının ilk yıllarında korkunun, bilgisizliğin ve önyargının nasıl toplumsal bir kakofoniye dönüştüğünü göstermek için geçmişe dönüyor.

Söylentilere göre kasabadaki “bulaşıcı hastalık” trans kadınların, filmdeki karakterlerin kullandığı ifadeyle “travestilerin” bakışlarıyla bulaşıyor. İlk bakışta absürt görünen bu inanış, aslında AIDS’e dair bilgilerin henüz sınırlı olduğu dönemlerde, dünyanın birçok yerinde ortaya çıkan korkuların ve komplo teorilerinin bir yansıması. HIV virüsü ve AIDS hastalık tablosu hakkında bilgi eksikliği arttıkça ve tedavi yöntemi geliştirilmedikçe toplum da bir suçlu arıyor ve her zamanki gibi hedef tahtasına zaten dışlananlar yerleştiriliyor.

Céspedes’in başarısı da burada ortaya çıkıyor. Film, bu sağlık krizi dönemini yalnızca tarihsel bir arka plan olarak kullanmıyor, aynı zamanda insanların hayatlarında yarattığı fiziksel ve duygusal yıkımı da görünür kılıyor. Karakterlerin bedenlerinde beliren yaralar ve giderek artan ölümler dönemin ruhunu çarpıcı biçimde yansıtıyor. 

Bugünden geriye dönüp bakınca görünen ise şu: İnsanlar yalnızca ne olduğunu tam olarak bilemedikleri bir hastalıkla mücadele etmiyor, aynı zamanda korkunun, nefretin ve yalnızlaştırmanın yükünü de taşıyorlardı. Yakınlarını kaybedenler yaslarını bile yaşayamazken, hayatta kalanlar sürekli bir şüphe ve damgalanma altında yaşamaya zorlanıyordu. Flamingonun Gizemli Bakışı tam da bu nedenle AIDS’e dair bir film olmanın ötesine geçiyor ve kayıplara, yas tutma hakkına, insan onuruna, aileye dair bir anlatı hâline geliyor.

Fakat Céspedes bu ağır hikâyeyi karanlığın içinde boğmuyor. Filmin en etkileyici yanı, tüm bu acının ortasında şiirsel ve neredeyse büyülü bir dünya kurabilmesi. Gerçeklik ile masal arasında gezinen anlatı, zaman zaman bir western anlatısını, zaman zaman ise bir rüyayı andırıyor. Atacama’nın uçsuz bucaksız manzaraları, karakterlerin hayal güçleri ve film boyunca kurulan semboller, hikâyeyi sıradan bir toplumsal gerçekçilik örneği olmaktan çıkarıyor.

Lidia ve Flamingo

Céspedes’in büyülü dünyasının merkezinde ise seçilmiş aile fikri yer alıyor.

Flamingo, Dişi Aslan, Kartal ve diğerleri, Mama Boa’nın (Nataly) onlara verdiği ve “yeniden doğuşlarını” simgeleyen hayvan isimleriyle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Kan bağıyla değil, dayanışmayla kurulmuş bir aile bu. Birbirlerini koruyarak, besleyerek ve yaşatarak ayakta kalıyorlar.

Bu ailenin merkezinde yer alan isimlerden biri de çocuk karakter Lidia.

Henüz bebekken Mama Boa’nın işlettiği yemekhanenin önüne bırakılan Lidia, biyolojik ailesi tarafından terk edilmiş olsa da sevginin eksik olmadığı bir evde büyüyor. Evde yaşayanların çoğunun salgınla ilişkilendirilmesi nedeniyle kasabanın gözünde o da “öteki” kabul ediliyor. Lidia, ailesi ile birlikte damgalanıp, akran zorbalığına maruz kalsa da saf bir sevgiye mazhar oluyor. Şimdi ona hayatta kalmayı ve “travesti” gibi dövüşmeyi, savaşmayı, hayatta kalmayı öğreten; onu doyuran, korktuğunda sarılan, ağladığında yanında duran, saçını tarayan birçok annesi var. 

Sanırım Lidia’nın lagüne oynamaya gittiği çocuklar tarafından dövüldüğü sahne bu açıdan unutulmaz. Kasabanın korkularını ve nefretini çocuklar üzerinden yeniden üreten sistem elbette bir aşamada Lidia’yı da yaralıyor; ancak Flamingo başta olmak üzere tüm anneleri hemen yanında beliriyor. Söz konusu sahnede film bir kez daha gerçekçilikten uzaklaşıyor ve kendi şiirsel diline yaslanıyor. Kadınlar yalnızca bakışlarıyla çocukları korkutuyor. Bu an, kasabanın trans kadınlara yüklediği korkutucu imgenin tersine çevrilmesi gibi çalışıyor. 

Yazının bundan sonrası filme dair gelişmeleri açık edebilir.

Filmin ilerleyen bölümlerinde erkek şiddeti, hikâyenin en sevilen karakterlerinden biri olan Flamingo’yu aramızdan alıyor. Flamingo’nun ölümüyle birlikte filmdeki yas duygusu daha da derinleşiyor. Aynı dönemde AIDS nedeniyle kayıplar artıyor. Komünitenin çevresindeki boşluk günbegün genişliyor ve ölüler için masada yakılan mumlar artıyor. İnsanlar sevdiklerini birer birer kaybediyor. Ancak film, bunu melodrama kaçmadan anlatıyor. Ölenlerin ardından sessizce yas tutuyor, onların yokluğunu karakterlerin bakışlarında, birbirlerine sarılışlarında ve geride kalan boş sandalyelerde hissettiriyor. Her ölümün arkasında yarım kalan bir aşk, bitmemiş bir sohbet, gerçekleşemeyen bir gelecek var. Film bunu hiç unutturmuyor.

Öte yandan hikâye yalnızca kayıplara odaklanmıyor. Bir noktada bir gün boyunca trans kadınlarla aynı evde yaşamak zorunda kalan madenciler, yıllardır inandıkları korkuların gerçek olmadığını görmeye başlıyor. Yıllardır trans kadınların bakışlarından bile korkan ve aslında kendileri de bu çölün ortasında kaderlerine terk edilmiş olan madenciler, sonunda onların kahkahalarını, acılarını ve sevgilerini görüyor. İki topluluk arasındaki mesafe kapandıkça önyargılar da çözülüyor. Öyle ki, madencilerin önyargısı yerini sevgiye bile bırakabiliyor. Film burada esasen basit, hatta bazen kulağa klişe gelen; ama güçlü bir şey söylüyor. Çünkü filmin kalbinde her zaman sevgi var.

Flamingo ile Lidia arasındaki ilişki, Mama Boa’nın tüm kızlarıyla kurduğu bağ ya da evdeki herkesin birbirini kollama biçimi, seyirciye son derece saf ve koşulsuz bir sevgi duygusu geçiriyor. Bu nedenle film yalnızca AIDS’i, transfobiyi ya da erkek şiddetini anlatmıyor, aynı zamanda bakım vermenin, birbirini seçmenin ve birlikte hayatta kalmanın güzelliğini de anlatıyor.

“Anneliğin yalnızca cis kadınların biyolojik tekelinde olmadığını gösteriyor”

Mama Boa’yı canlandıran Paula Dinamarca’nın sözleri de filmin ruhunu özetliyor.

Ona göre annelik biyolojik bir ayrıcalık değil; bir emek, bakım ve sevgi pratiği: “Diego bana bu rolü verdiğinde, aslında Nataly’yi kendi hayatımdan tanıyordum. 18 yaşında bir oğlum var, onu henüz 17 günlükken kollarıma almıştım. Ancak insanların önyargıları ve türlü oyunları nedeniyle, oğlum yedi yaşındayken benden ayrıldı. Nataly karakteri içimde çok doğal bir şekilde karşılık buldu. Çünkü bu hikâye, bir yandan oğlumu kollarıma aldığım günleri, diğer yandan annemin ölümünün ardından yaşadığım iyileşme sürecini yeniden hissetmemi sağladı. Film, hem Şili’de hem de dünyada anneliğin yalnızca ciskadınların biyolojik tekelinde olmadığını gösteriyor. Annelik, her şeyden önce bir tercih ve bakım pratiğidir. Sistemin dayattığı annelik kalıplarına göre çok iyi ya da çok kötü ebeveynlik yapan ciskadınlar olduğu gibi, evlat edinmeyi seçenler de var. Bir de bedenlerini haz ve direniş alanı olarak kuranlar var, ki ben de bedenimi böyle görüyorum. Kişisel olarak ‘annelik içgüdüsü’ denen şeye inanmıyorum. Bunun patriyarka tarafından yaratılmış bir kurgu olduğunu düşünüyorum.

Nihayetinde Flamingonun Gizemli Bakışı izleyiciyi yalnızca üzmüyor. Tarihin en ağır dönemlerinden birinde bile insanların birbirlerini sevmekten vazgeçmediğini ve dayanışmanın gücünü hatırlatıyor.

Filmin bir yerinde edilen dua ise bu sevgi dolu kadınların hikâyesinin özeti gibi yankılanıyor: “Sakat hayvanları, hepimizi gözeten tanrılar; sizden adalet talep ediyorum.” 

(TY)

"Depremden sonra hayata dönüş ile sosyal hayata dönüş süresi aynı olmadı"

Maraş merkezli 6 Şubat depremleri, barınma, güvenlik ve gıda gibi temel ihtiyaçların yanı sıra bölgenin sosyal yaşamında da derin yaralar açtı. Bu kırılmadan en çok etkilenen alanlardan biri de spor oldu.

Bölgedeki kulüpler faaliyetlerine ara vermek zorunda kalırken, yalnızca sahalardan değil, yıllar içinde kurdukları aidiyet ilişkilerinden, taraftarlarından ve altyapı düzenlerinden de uzaklaştı. Aradan geçen zamana rağmen yeniden sahaya dönen kulüpler, bugün yalnızca sportif değil, toplumsal bir toparlanma mücadelesi veriyor.

Biz de bu konu üzerine spor gazetecisi ve yorumcusu Bağış Erten’le depremin bölge futbolunda yarattığı uzun vadeli etkileri konuştuk.

Erten’e göre takımların eski güçlerine kavuşamaması, genç sporcuların gelişim süreçlerinin sekteye uğraması ve taraftarların kendi kentlerindeki spor ortamından uzak kalması, afetin uzun vadeli etkilerini gözler önüne seriyor. Kalıcı iyileşme için kısa süreli yardımlardan ziyade sporun yeniden yapılandırılmasına yönelik, sürdürülebilir dayanışma politikalarına ihtiyaç duyuluyor. Erten, bunun yanı sıra “Depremin açtığı yaraların hâlâ devam etmesi sistemsel bir sorun” diye vurguluyor.

"Sosyal hayata dönüş zaman alıyor"

Depremin, bölge takımlarına sportif ve ekonomik bağlamda nasıl bir etkisi oldu?

Deprem, Türkiye’yi etkiledi ancak bölgeyi ve bölgenin popüler kültür etkinliklerini kesinlikle daha çok etkiledi. Bölgedeki ihtiyaçlar hiyerarşisinde spor çok gerilere gitti, bu yüzden bölgedeki İskenderunspor ve Adana Demirspor hariç tüm kulüpler sportif faaliyetlerini durdurmak zorunda kaldı fakat durdurdukları, yalnızca sportif faaliyetler değildi.  Bunun yanında sportif yaşama biçimlerini de durdurdular.

Takımlar bir yıl ara verip faaliyete tekrar döndüklerinde, döndükleri konumda olamayıp her geçen gün eksiye doğru gittiler. Dolayısıyla kulüpler ara verdikten sonra hayata olduğu yerde devam edemedi. Hatayspor bu durumun örneklerinden birisi. Bu depremden etkilenen kulüplerin yaşadıkları, 1999 depreminde Kocaelispor’un da deneyimlediği bir süreçti. Deprem’den sonra hayata dönüş süresi ile sosyal hayata dönüş süresi aynı olmuyor.

Bölgedeki takımların hayata dönebilmesi için daha çok zamana ihtiyaçları var çünkü deprem ağır ve yıkıcı etkilere sebep oldu.

"Yetenekli gençler parlayamadı"

Depremin gerçekleştiği bölgede, bir sezon sonra lige dönebilen sadece Hatayspor vardı. Maçlarını Mersin’de oynamak durumunda kaldı ve taraftarla bağında kopuş meydana geldi. Bu zorunlu göçün taraftara etkisi nelerdir?

Futbolu, bizi hayatın dertlerinden uzaklaştıran bir unsur olarak görüyoruz ve bu sporla kendimize mutluluk alanı yaratmaya çalışıyoruz. O mutluluk alanı deprem gibi ağır bir travma ile etkilendiği zaman, taraftarlarına motivasyon vermek yerine eski güzel günlerin bir hatırlatıcısı haline geliyor. Bu durumda da taraftar ister istemez depremden önceki ve sonraki ortamı karşılaştırıyor. Örneğin Hatayspor’un kendi stadında oynayamadığı her maç taraftarın gönlünde bir yara açtı. Eğer o takım ters bir motivasyon yakalayamıyorsa -ki bu da çok zordur- her maç, her oyun taraftarın gönlünde yara bırakarak devam eder.

Genç sporcuların başka şehirlere gitmesi sonucunda bölge sporunda nasıl bir değişim oldu?

Türkiye’deki hiçbir takım genç sporcularını A takımında oynatmıyor ancak altyapıda fırsat veriyor. Depremin meydana geldiği süreçte bölge takımlarının çocuklarının da imkânları kayboldu. Bu imkansızlıklardan dolayı da sayısızca genç futbolcu parlayamadı. İşte tam burada da devamlılık öne çıkıyor, yeterli devamlılığı sağlayamadığınızda da yetenekli futbolcular elinizden kaçıyor. Aslında şu an etkilerini görmediğimiz ama uzun vadede kesinlikle etkisini hissedeceğimiz bir olay bu.

“Türkiye sporda sosyal devletçi bir ülke değil!”

Bölge takımlarının hocaları ve yöneticileri, “Futbolcular bu bölgeye gelmek istemiyor!” ifadesini kullandılar. Bu olayı nasıl yorumlarsınız?

Türkiye, sporda sosyal devletçi bir ülke değil, Avrupa’da da spor kültürü olarak ortaya çıkan kavram, aslında çok büyük oranda parasallaşmış kapitalist bir spor kültürü. Türkiye’deki spor anlayışı da bu yönde ilerledi.

O bölgedeki kulüplere imkanları ise sporu yönetenlerin sağlaması gerekiyor. Öncelikle bunun bir sistem sorunu olduğunu görmemiz lazım. Eskiden iş hayatında daha az gelişmiş bölgelerde çalışabilmek için imkanlar yaratılmıştı. Sporda da bunun yapılması gerekiyor. Aksi takdirde hiçbir futbolcuyu o bölgedeki yoksulluğa karşı ikna etmeniz kolay değil. Sporcuları da fedakâr olmaya zorlayamayız.

Volkan Demirel, depremin ilk anından beri büyük fedakarlıklar yaptı ve takımı için çaba gösterdi. Volkan Demirel’in gösterdiği özveriyi, bazı yetkililer gösterseydi şu an depremden etkilenen takımlar bu durumda olur muydu?

Hiç kimsenin kahramanlık yapmaya yükümlülüğü yok. Volkan Demirel o an durumu buna uygun olduğu ve dünyaya bakışı uygun olduğu için kahramanlık yaptı. Ama kahramanlık bir yükümlülük olamaz, o yüzden bu sistemsel bir sorundur ve o sorunu çözmesi gereken Volkan Demirel’ler değildir. Bu sistemi kuranlar, parmak bastığımız noktaya özel bir bakış açısı geliştirmediği sürece bu durum devam edecek.

"Yardım değil dayanışma"

Deprem bölgesinde, sporu tekrar kalkındırmak için yapılan (70 milyon TL- Gençlik ve Spor Bakanlığı etkinlikleri) çalışmalar sizce yeterli oldu mu?

Adına yardım dediğimiz şey başlı başına bir problem yaratıyor, bunun adı yardım değil dayanışma, yapılandırma olmak zorunda.

Yapılandırma da rakamlarla ölçülecek bir şey olmamalı, kurduğunuz yapısal düzenlemelerle ilgili olmalı. 100 milyon top gönderdiğiniz zaman da bir rakam eder , forma gönderdiğiniz zaman da eder. Bunların bir anlamı vardır tabii ki anlamsız değildir ama yapısal sistemi değiştirmez.

Bu noktada doğru rakamsal tahlilleri, oradaki yoksulluğu yaşayan çocukların sporun sağaltıcı yönünü nasıl taşıdıkları, spor yaparak yaşadıkları acıyı biraz daha iyileştirip iyileştiremediklerini görmemiz gerekiyor. Deprem sonrası o bölgede faaliyetler yapıldı ama bunun sistematiğinin ne kadar iyi olduğuna dair şüphelerimiz var çünkü bölgede etkilenen takımlar her yıl küme düşüyorlar. Bunun sonucunda çoğu sorunumuzu tedavi edemeyip, pansuman yaptığımız ortaya çıkıyor. Burada gereken yöntemin pansuman değil tedavi olduğunu, dayanışma olduğunu biliyoruz. Bunlara dair projeler geliştirilmesi lazım çünkü futbolun misyonlarından birisi de kitleler üzerinde kamusal etkisi yaratmasıdır.

Takımlara atfettiğimiz kamusal nitelik tam da bu anlarda ortaya çıkıyor ama bizim sosyal dayanışma ufkumuz yok, biz yardımı seviyoruz. Yardım da hiyerarşik bir ilişkidir, ast ve üst arasında olur. Üst, asta yardım eder. O yüzden yardım değil dayanışma olması gerekiyor.

(HA)

“Dünya Kupası biraz ‘mış gibi’ bir organizasyon”

Dünya Kupası, uzun yıllardır siyasetin, ekonominin, medyanın ve kültürel temsil mücadelelerinin iç içe geçtiği küresel bir organizasyon.

Milyarlarca insanın takip ettiği bu dev organizasyon, bir yandan farklı ülkeleri ve toplumları ortak bir heyecanda buluştururken, diğer yandan ev sahibi ülkelerin politikalarından uluslararası güç ilişkilerine birçok başlığı da gündeme taşıyor.

2026 Dünya Kupası da daha başlamadan yaşanan gelişmeler nedeniyle bu tartışmaların merkezine yerleşti. Turnuva öncesinde farklı ülkelerden spor insanlarının karşılaştığı engeller, sınır politikalarının organizasyona yansımaları ve FIFA ile ev sahibi ülkeler arasındaki sorumluluk tartışmaları, futbolun günümüzdeki konumuna ilişkin soruları yeniden görünür kıldı. Bunun yanında yayın politikalarına ve reklam uygulamaları başlıkları futbolun giderek daha büyük bir endüstrinin parçası haline geldiğine yönelik eleştirileri de güçlendirdi.

Bütün bunlara rağmen Dünya Kupası, çekim gücünü korumayı sürdürüyor. Her dört yılda bir kurulan bu büyük sahne, milyonlarca insan için hayallerin, aidiyetlerin, ulusal kimliklerin ve kolektif hafızanın yeniden üretildiği bir alan işlevi görüyor.

Marmara Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Safter Elmas ile Dünya Kupası'nın günümüzdeki anlamını ve turnuva etrafında büyüyen tartışmaları konuştuk.

“Dünyanın bir aylığına daha güzel bir yer olduğu fikri üretiliyor”

Dünya Kupası başladı ancak daha başlamadan birçok skandalla gündeme geldi. İran takımının konaklaması, Somalili bir hakemin ülkeye alınmaması, Iraklı bir futbolcunun saatlerce sorgulanması vs. gibi olaylar yaşandı. Oldukça sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. FIFA Başkanı ise bu eleştirilere yanıt verirken sorumluluğu ABD hükümetine işaret ediyor. ABD'nin uluslararası siyasette uyguladığı orman kanunlarının futbola da yansıdığını mı görüyoruz?

Bugün ABD'nin bu süreçte izlediği politika bana şaşırtıcı gelmiyor. Özellikle Trump'ın ikinci dönemiyle birlikte spor, siyaset ve kültürel yaşam alanlarında bu yönde adımlar atılacağına dair işaretler seçimlerden önce de vardı. Bu yaklaşımın bugün farklı coğrafyalarda ve uluslararası organizasyonlarda kendini göstermeye çalıştığını görüyoruz. Faşizan ve otoriter özellikler taşıyan bu tutumun dünya basını tarafından görmezden gelinmesi de mümkün değil. İran söz konusu olduğunda ise ABD'nin nerede olursa olsun benzer bir çizgi izlediğini görüyoruz. En azından kendi içinde tutarlı bir politika söz konusu.

Dünya Kupası'nın anlamına baktığımızda, ben bu tür organizasyonları biraz "mış gibi" etkinlikler olarak değerlendiriyorum. Bu yalnızca futbol için değil, Olimpiyatlar için de geçerli. Dört yılda bir dünyanın bir aylığına daha güzel bir yer olduğu fikri üretiliyor. Ancak bu söylemin artık eskisi kadar ikna edici olduğunu düşünmüyorum. Buna rağmen toplumların daha fazla itiraz geliştirdiğini de görüyoruz. Bu nedenle turnuvalar sırasında ortaya çıkan tartışmalar ve gündemler önemli. O yüzden ABD'nin bu turnuvadaki tutumu benim açımdan sürpriz değil. Hatta ilerleyen süreçte daha ağır örneklerle karşılaşabiliriz. Özellikle finale doğru Trump'ın sahneye çıkıp politik mesajlar vermesi şaşırtıcı olmaz. Bu mesajların ırkçı bir içerik taşıması ya da düşman olarak gördüğü ülkelere yönelik bir meydan okuma içermesi de olasılık dahilinde. Çünkü Dünya Kupası, dünyanın en çok takip edilen organizasyonlarından biri. En düşük gelir grubundan en yüksek gelir grubuna kadar milyonlarca insan bu turnuvaya özel bir ilgi ve heyecan duyuyor.

Bir diğer önemli nokta ise ABD, Kanada ve Meksika'nın birlikte ev sahipliği yapıyor olması. Bu durum kendi içinde bazı çelişkiler barındırıyor. Çünkü yıllardır devam eden sınır ve göç tartışmaları var ve bunlar spora da yansıyor. Buradaki sınır yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda kültürel ayrımların da belirginleştiği bir hat. Bu nedenle toplumsal düzeyde de çeşitli gerilimlerden söz etmek mümkün. Turnuva boyunca ülkeler arasındaki geçişlerde benzer sorunların yaşanması da şaşırtıcı olmayacaktır. Bu noktada hem FIFA yönetiminin hem de özellikle Kanada ve Meksika'nın, turnuva sonrasında ABD'nin politikalarına daha açık tepkiler vereceğini düşünüyorum. Çünkü şu an bu organizasyonun "patronu” ABD konumunda.

“Ek mola konulması yeni bir fikir değil”

Dünya Kupası'nın başlamasıyla birlikte yeni kurallar da gündeme geldi. Teknik düzenlemelerin yanı sıra turnuva boyunca uygulanan su molaları dikkat çekiyor. İlk ve ikinci yarıların ortasında verilen bu molaların kalıcı bir kurala dönüşüp dönüşmeyeceği henüz net değil. Özellikle yüksek sıcaklıklar nedeniyle futbolcuların zorlandığı ve sağlık açısından önlem alınması gerektiği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Ancak kamuoyundaki asıl tartışma, bu molaların yayıncılar ve sponsorlar açısından yeni bir reklam alanına dönüşmesi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kamuoyunda yükselen tepkileri ve su molalarının reklam alanına dönüşmesini endüstriyel futbolun geldiği nokta açısından nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında burası işin en kritik noktası. Olimpiyatlar ve Dünya Kupaları, spor dünyasının en büyük yatırımlarının yapıldığı organizasyonlar. Ancak bu organizasyonlar kimi zaman ev sahibi ülkeler için ciddi ekonomik yükler de yaratabiliyor. Bu konuda Jürgen Klopp'un eleştirileri dikkat çekiciydi. Klopp, futbolun uzun süredir endüstriyel bir çıkmazın içinde olduğunu ve sermayeye teslim olmuş bir yapıya dönüştüğünü söylüyor. "Ben bir futbol insanıyım ama artık keyif almıyorum" derken aslında oyunun giderek daha fazla ticari baskı altında kaldığına işaret ediyor.

Bu reklam meselesini aslında biraz daha eskiye götürebiliriz. O dönemin FIFA Başkanı olan Sepp Blatter’i hatırlayalım. Blatter, kadın futboluna uzun süre ciddiyetle yaklaşmayan bir anlayışı temsil ediyordu. FIFA Başkanı olmasına rağmen kadın futbolunu ikincil gören açıklamalarıyla sık sık eleştiriliyordu. Bugün FIFA’nın kadın futboluna yönelik yaklaşımında bazı iyileştirmeler yapılmış olsa da, bunların ne kadar köklü olduğu hâlâ tartışmalı. O dönemde ortaya atılan önerilerden biri de kadın futbolunda devre aralarına ek mola konulmasıydı. Gerekçe olarak oyuncuların performansı gösterilse de, bu molaların reklam kuşakları yaratma amacı taşıdığı yönünde ciddi eleştiriler vardı. Yani her devrenin ortasında bir mola verilmesi ve bu sürenin reklam alanına dönüştürülmesi planlanıyordu. Aslında futbolun kurallarına ilişkin bu tür girişimler yeni değil. FIFA ve futbol endüstrisi, yıllar boyunca farklı kurallar ve uygulamalar denedi. Bazıları kabul gördü ve kalıcı hale geldi, bazıları ise yoğun tepkiler nedeniyle hayata geçirilemedi. Bu mola önerisi de bunlardan biriydi. Kamuoyundan ve futbol çevrelerinden gelen güçlü itirazlar sonucunda uygulanamadı. Bu örnek bize şunu gösteriyor: Toplumsal tepki ve örgütlü itiraz ne kadar güçlü olursa, belirli düzenlemeler geri çekilebiliyor ya da uygulanma şansı bulamıyor.

Öte yandan mesele yalnızca futbol değil. Dünya Kupası gibi organizasyonlarda kent yaşamı da doğrudan etkileniyor. Örneğin turnuva nedeniyle ulaşım ücretleri katlanabiliyor ve bunun maliyeti yalnızca turistlere değil, o şehirde yaşayan insanlara da yükleniyor. Büyük organizasyonların yarattığı ekonomik baskıyı daha önce Brezilya'da gördük. 2014 Dünya Kupası ve ardından Rio Olimpiyatları uzun süre tartışıldı. Ekonomik sorunlarla mücadele eden bir ülkede milyarlarca dolarlık yatırımlar yapılırken, özellikle stadyum inşaatlarında çalışan işçilerin koşulları da eleştiri konusu olmuştu. Benzer tartışmalar Katar'da da yaşandı. 2022 Dünya Kupası için yaklaşık 220 milyar dolarlık yatırım yapılırken, göçmen işçilerin çalışma koşulları ve hak ihlalleri uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı. Bugün benzer bir sürecin gelecekte de devam edeceğini söylemek mümkün. Suudi Arabistan'ın 2034 Dünya Kupası için yürüttüğü çalışmalar buna örnek. Ronaldo transferi, Avrupa'dan yıldız oyuncuların getirilmesi, Newcastle'ın satın alınması ve büyük sponsorluk anlaşmaları bu stratejinin parçaları olarak değerlendirilebilir.

Burada karşımıza çıkan temel kavram ise "sportswashing". Yani spor aracılığıyla imaj temizleme. İnsan hakları ihlalleri, işçi hakları sorunları, LGBTİ+ haklarına yönelik baskılar ya da ifade özgürlüğü kısıtlamaları, büyük spor organizasyonlarının yarattığı olumlu atmosferin arkasında görünmez hale gelebiliyor. Devletler de bu organizasyonları uluslararası meşruiyet üretmenin bir aracı olarak kullanabiliyor. Bu yöntem oldukça etkili. Dünya Kupası boyunca milyonlarca insan turnuvaya odaklanıyor ve gündemdeki pek çok sorun geri plana düşebiliyor.

Ben de artık Dünya Kupaları'nı eskisi kadar takip etmiyorum. Çünkü zaman zaman bunun bir parçası olmak konusunda tereddüt yaşıyorum. Ancak futbolun güçlü bir çekiciliği olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Dünya Kupaları bir karnaval atmosferi yaratıyor; farklı ülkeleri, kültürleri ve hikâyeleri bir araya getiriyor. Belki de tam bu nedenle, bütün eleştirilere rağmen insanlar televizyonun başına geçtiğinde kendilerini yine turnuvanın içinde bulabiliyor. Futbolun yarattığı büyü ve heyecan kolay kolay ortadan kalkmıyor. Dünya Kupası bu yönüyle kapsayıcı ve demokratik bir organizasyon görüntüsü veriyor. Ancak benim en başta sözünü ettiğim "mış gibi" hali de burada ortaya çıkıyor. Dört yılda bir kurulan ve yeniden üretilen bir görüntüden söz ediyoruz. Bu nedenle Dünya Kupası'nı yalnızca bir spor organizasyonu olarak değil, aynı zamanda politik, ekonomik ve kültürel bir gösteri olarak da değerlendirmek gerekiyor.

“Futbol zamanla bir kurtuluş projesine dönüşebiliyor.”

Biraz da sizin çalışmalarınıza dönmek istiyorum. Futbolun özellikle alt sınıflar için bir sınıf atlama aracı olarak görülmesine ilişkin araştırmalarınız ve bu konuda bir kitabınız bulunuyor. Dünya Kupası'nın bu hayalin yeniden üretilmesindeki rolü nedir?

Aslında biraz önce kendi çocukluğumdan söz ederken bunu anlatmaya çalışıyordum. Sokakta futbol oynayan birçok çocuk gibi biz de kendimizi Dünya Kupaları'nın yıldız futbolcularıyla özdeşleştirirdik. Formasını giyer, hareketlerini taklit eder, bir an için gerçekten o futbolcu olduğumuzu hissederdik. Dünya Kupası'nın böyle bir etkisi var. O hayali ve illüzyonu güçlendiriyor. Ben buna biraz da "kandırmaca" diyorum çünkü gerçeklik farklı. Veriler, futbola başlayan bir çocuğun profesyonel futbolcu olma ihtimalinin son derece düşük olduğunu gösteriyor. Üstelik bu, birkaç yılda sonuç alınabilecek bir süreç değil; uzun yıllar süren emek, fedakârlık ve yatırım gerektiriyor.

Buna rağmen futbol, özellikle alt sınıflar için güçlü bir umut alanı olmaya devam ediyor. Çünkü erişilebilir bir spor. Başlamak kolay, pahalı ekipmanlar gerektirmiyor ve çok güçlü bir aidiyet duygusu yaratıyor. Futbolun işçi sınıfı kültürüyle kurduğu tarihsel bağ da bu erişilebilirliği artırıyor.

Ancak işin başka bir tarafı da var. Çocuklukta keyif ve oyun olarak başlayan süreç, zamanla performans baskısına dönüşüyor. Bir noktadan sonra çocuklardan yalnızca oynamaları değil, sürekli daha hızlı, daha güçlü ve daha başarılı olmaları bekleniyor. Teknoloji ve performans ölçümleri de bu baskıyı artırıyor. Bu durum yalnızca çocuğu değil, aileyi de içine çekiyor. Futbol zamanla bir spor olmaktan çıkıp bir kurtuluş projesine dönüşebiliyor. Ben de bunu kendi hayatımda yaşadım. Annem ve babamı kurtarma sorumluluğunu sırtımda taşıdığımı hissediyordum. Futbolcu olursam ailemin hayatını değiştirebileceğime inanıyordum.

Sorun şu ki sistemin temel amacı herkesin futbolcu olması değil. Sistem, sürekli daha fazla performans üreten, daha verimli oyuncular yaratmaya çalışıyor. Çocuklar ve gençler de bu performans odaklı yapının içine çekiliyor. Bugün bize hep zirveye ulaşan futbolcular gösteriliyor. Milli takımlarda, reklamlarda ve yayınlarda sürekli başarı hikâyeleri görüyoruz. Böylece milyonlarca insanın zihninde aynı cümle kuruluyor: "Bi futbolcu olursak..." Bu cümlenin devamında ise zenginlik, statü ve sınıf atlama hayali yer alıyor. Oysa o zirveye ulaşabilenlerin sayısı son derece sınırlı. Eduardo Galeano bunu çok etkileyici biçimde anlatır. Mahalleden çıkan bir çocuğun önünde bir yanda yoksulluk ve sıradan bir hayat, diğer yanda ise futbolun vaat ettiği büyük yolculuk vardır. Ancak o bileti yakalayabilenlerin sayısı çok azdır.

Dünya Kupası ise bu hayali daha da büyütür. Çünkü futbolun en iyi oyuncuları ve en güçlü ülkeleri aynı sahnede buluşur. Onları izleme, onlara inanma ve onlar gibi olma arzusu çok daha güçlü biçimde yeniden üretilir. Bu nedenle özellikle çocukların ve gençlerin bu hayale kapılması şaşırtıcı değildir. Yoksullukla mücadele eden aileler için de futbol, çoğu zaman bir umut kapısı olarak görülür. Dünya Kupaları da yarattıkları büyük karnaval atmosferi sayesinde bu umudu ve sınıf atlama hayalini milyonlarca insana yeniden pazarlayan organizasyonlar haline gelir.

“Spor okulları futbolu yoksul çocuklar için daha erişilmez hale getirebiliyor”

Dünya Kupası futbolun küresel ölçekte nasıl değiştiğini de gösteriyor. Türkiye'ye baktığımızda, sizce futbolun örgütlenme biçiminde ve çocukların futbola katılımında son yıllarda ne gibi değişimler yaşanıyor?

Futbolun Türkiye'de bir dönüşüm sürecinden geçtiğini söyleyebiliriz. Aslında bu dönüşümü dünyayı biraz geriden takip ederek yaşıyoruz. Avrupa'nın büyük kulüpleri bu süreci daha önce başlattı.

Bugün futbolun temel sorunlarından biri, kulüplerin dış transfere aşırı bağımlı hale gelmesi. Yüksek bedellerle transfer yapmak, altyapıya yatırım yapmanın önüne geçiyor. Bunun sonucu olarak da kulüpler kendi futbolcularını yetiştirme konusunda geçmişe göre daha zayıf bir konuma düşüyor. Bu nedenle büyük kulüpler dünyanın farklı ülkelerinde spor okulları ve akademiler açıyor. Özellikle futbolcu potansiyeli yüksek görülen bölgelerde çocuklar çok erken yaşta sistemin içine dahil ediliyor. Bu durum çocuk hakları açısından da tartışılması gereken bir mesele.

Türkiye'de ise buna ek olarak çarpık kentleşme sorunu var. Benim çocukluğumda futbol sokakta oynanan bir oyundu. Çocuklar gün boyu bir araya gelir, oynar ve kendilerini geliştirirdi. Bugün ise bu alanların büyük bölümü ortadan kalktı. Bu yüzden futbol giderek spor okulları üzerinden örgütleniyor. Ancak bu okulların maliyeti birçok yoksul ailenin karşılayabileceği düzeyde değil. Ayrıca bu yapılar çoğu zaman çocukların gelişiminden çok yeni yetenekler bulma mantığıyla hareket ediyor. Birkaç başarılı futbolcu çıkarabilmek için yüzlerce çocuk sistemin içine çekiliyor.

Avrupa'da da benzer bir tablo var. Büyük kulüpler artık kendi ağlarını kurarak farklı ülkelerdeki yetenekleri çok erken yaşlarda tespit ediyor. Bu süreç daha kurumsal görünse de beraberinde güvencesizlikleri ve hak ihlallerini de getirebiliyor. Sonuçta fırsat eşitliği ve katılım hakkı dediğimiz konuların önüne yeniden sınıfsal engeller çıkıyor. Spor okulları modeli, bir dönem yoksul çocukların ücretsiz oynayabildiği futbolu onlar için daha erişilmez hale getirebiliyor.

Dünya Kupası'yla bağlantısına gelirsek; uzun yıllar boyunca turnuvanın en güçlü hikâyelerinden biri, yoksul mahallelerden çıkıp dünya sahnesine ulaşan çocukların hikâyesiydi. Bu anlatı hâlâ sürüyor ancak giderek zayıflıyor. Çünkü dünya genelinde yaşanan kentleşme ve dönüşüm süreçleri, çocukların oyun oynayabileceği kamusal alanları azaltıyor. Çocukların hareket edebileceği, sosyalleşebileceği ve futbol oynayabileceği alanlar giderek daralıyor. Bu durum özellikle alt sınıfları daha fazla etkiliyor. Bugün bir spor okuluna baktığınızda, yoksul ailelerden gelen çocukların sayısının geçmişe göre daha sınırlı olduğunu görebiliyorsunuz. Bu nedenle katılım hakkı, kent hakkı, boş zamanı değerlendirme hakkı ve spora erişim hakkı gibi konuları yeniden tartışmak gerekiyor.

Yerel yönetimlerin ve spor kurumlarının bu konudaki söylemleriyle uygulamaları arasında da ciddi bir mesafe var. Bu tablo, biraz önce sözünü ettiğimiz "sportswashing" tartışmalarıyla da örtüşüyor.

(ZA/HA)

Muğlak zamanlarda rehber arayışı: İstanbul’un ‘fal ekonomisine’ içeriden bir bakış

Anadolu ve Osmanlı coğrafyasında kahve falı, el falı ve rüya tabiri gibi gelecekten haber almaya yönelik uğraşlar, geleneksel olarak ev ortamında, arkadaşlar ve aile üyeleri arasında yapılırdı. Ancak günümüz İstanbul’unda bunlar kafelere ve dükkanlara taşınmış bir ticari faaliyete dönüşmüş durumda.

İstiklal Caddesi’ne çıkan dar bir sokak olan ve bu civarda “Falcılar Sokağı” olarak bilinen Ayhan Işık Sokak, müşteri kapma yarışında olan bir dizi fal kafeyle dolu. Bunların çoğu, 1990’lı yıllarda İstanbul’a göç etmiş Kürtler ve onların çocukları tarafından işletiliyor. Bu işletmeciler, son 30 yılda bu küçük sokağı şehrin en bilinen falcılık alanlarından birine dönüştürdü. 

Bu kafelerin popülerliği, fal bakmanın artık sadece bir eğlence aracı, doğaüstü olana karşı duyulan merakın bir yansıması veya Anadolu halk kültürünün bir uzantısı olmanın ötesine geçtiğini gösteriyor. Birçok İstanbullu için bu, kaygıyla, ekonomik zorluklarla, hızlı toplumsal değişimlerle ve geleceğe dair belirsizlikle baş etmenin bir yolu.

Asmin Cafe: Diyarbakır’dan Falcılar Sokağı’na

Falcılar Sokağı’nın en popüler duraklarından biri, 1999’dan bu yana aynı noktada hizmet veren bir aile işletmesi olan Asmin Cafe. Kafenin sahibi Nazım Gemsiz, devlet ile PKK arasındaki çatışmaların en yoğun dönemlerinden birinde, 1992 yılında ailesiyle birlikte Diyarbakır Silvan’daki köyünden İstanbul’a göç etmiş.

“Ailemin İstanbul’a göçü sadece ekonomik nedenlerle olmadı. Aynı zamanda siyasi bir neden de vardı. 1990’lar çok zor bir dönemdi. Kürtlerin köyleri yakılıyordu ve her gün insanlar öldürülüyordu. Her yerde kargaşa vardı, bu yüzden pek çok kişi Türkiye’nin büyük şehirlerine göç etti,” diyor Nazım, kalabalık bir Cuma gecesi kafenin sokaktaki masalarından birinde otururken.

Nazım ve ailesi, İstanbul’a göç ettikten sonra, o dönemde yerinden edilen pek çok Kürt’ün yaptığı gibi çeşitli kısa dönemli işlerle uğraşmış. Nihayet, o zaman bugüne göre daha sessiz bir yer olan ve yine Kürtler tarafından işletilen birkaç fal kafenin bulunduğu bu sokaktaki bir dükkanı satın almışlar. 

“Falcılık Kürtlere ait bir iştir diyemem. Bu sokakta fal kafelerin açılması, daha önceden mekan açanların tanıdıklarını, akrabalarını yönlendirmesiyle oldu,” diyor Nazım. 

Serhat, Nazım ve Serdar Gemsiz

Ancak ona göre kafe, müşterilerine faldan daha fazlasını sunuyor: “Asmin, insanların dinlenmeye, arkadaşlarıyla buluşmak, dertlerini unutmak için geldiği bir yer.” 

Gemsiz ailesinin, mahalleye göz önünde olmayan ancak anlamlı bir katkısı daha var: Her gün ihtiyaç sahiplerine ücretsiz yemek veriyorlar.

“Aç olan gelip yiyebilir. Biz zorluğun ne olduğunu biliriz,” diyor Nazım.

Yol gösterici arayışı

Asmin Cafe’ye toplumun her kesiminden müşteriler, kahve, tarot ve su falı baktırmaya geliyor. 10 ila 20 dakikalık bir seansın ücreti ortalama 400 lira.

Kafede çalışan 30 yaşındaki falcı Yağız*, “30 yaşından küçükler daha çok ilişkilerle ilgili sorular soruyor; daha büyükler ise genellikle para ve işle ilgili konuları merak ediyor. Bazıları Türkiye’den göç ederlerse daha iyi bir hayatları olup olmayacağını merak ediyor” diye anlatıyor.

Nazım’ın oğlu ve kafenin müdürü olan Serhat Gemsiz, kafenin müşterileri arasında ünlülerin ve yabancı hanedan mensuplarının da olduğunu söylüyor. Ayrıca aralarında yargıçlar, polis memurları ve üst düzey askeri yetkililerin de olduğu müşteriler, günümüz Türkiye’sinin değişken kurumsal yapısına ayna tutar şekilde çeşitli davaların sonuçları, büyük çaplı projelerin akıbeti veya bir bürokratik revizyon sebebiyle konumlarını kaybedip etmeyecekleri gibi konulara ilişkin sorular soruyorlar.

Asmin Cafe’de bir tarot falcısı

Çok sayıda müdavimi olan Asmin Cafe’nin, müşterilerine yönelik sıradışı bir kuralı da var: Bir müşteri, aynı falcıya 30 gün içinde sadece bir kez fal baktırabiliyor.

Serhat, bu kuralın kafe için önemli olduğunu söylüyor: “Aradan zaman geçmeden tekrar fal baktırırsanız falın değeri azalır. Çünkü hayatınızda olan bitenle ilgili ayrıntılar değişmemiş olacak. Sırf bu yüzden her gün aynı falcıya tekrar fal baktırmak isteyen müşterileri gerçi çeviriyoruz. Bu süre içinde başka bir falcıyla görüşebilirler, ama aynı kişiyle görüşmek için bir ay beklemeleri gerekiyor.”

Sesini duyurma ihtiyacı

İstanbul’da yaşayan 35 yaşında bir gazeteci olan Zeynep*, düzenli olarag bir astrologla görüşüyor.

“Birkaç yıl önce, hayatımda ne istediğimi bilmediğim bir dönemdeydim. Önce bir terapiste gittim. Bunun faydası da oldu, ancak hala karar verirken kendimden emin değildim. Rehberliğe ihtiyacım vardı. Bu dönemde bir astrologla görüşmeye başladım” diye anlatıyor.

Bu iki deneyimi karşılaştırması istendiğinde, ikisinin farklı amaçlara hizmet ettiğini ifade ediyor.

“Bunları kıyaslamak mümkün değil. İkinsinin de faydasını gördüm,” diyor ve gülerek ekliyor: “Zaten terapistim kendi de astroloğa gidiyordu.”

Terapi hizmetleri Türkiye’de yaygınlaşsa da yüksek ücretler hala pek çok insan için bu hizmetlere ulaşmada bir engel teşkil ediyor. Bazıları, falcıların terapist, yaşam koçu, sırdaş ve arkadaş arasında kalan alanı doldurduğunu düşünüyor.

Serhat, kendilerine gelen pek çok müşterinin duygusal yükü ağır kişiler olduğunu söylüyor: 

“İnsanlar buraya stresli, kalbi kırılmış, maddi sıkıntılar ve ilişkiler konusunda endişeli bir halde geliyorlar. Bizim işimiz onları neşelendirmek, cesaretlendirmek ve olumlu motivasyon yoluyla düşüncelerini değiştirmek. Bizim bir falcımız günde ortalama 30 kişiyle görüşüyor. Her gün bu kadar çok insanın duygularıyla muhatap olduğunuzda, insanları okumak ve onlara rehberlik etmek için sezgileriniz de çok gelişmiş oluyor.”

Asmin Cafe’de fal sırası bekleyen müşteriler

Serhat, kafenin müdavimlerinden birinin de Türkiye, İngiltere ve ABD’de akademik dereceleri olan bir klinik psikolog olduğunu söylüyor. Her ay Asmin’e gelen bu müşteri, Türkçe okuyup yazmayı kendi kendine, fal bakmayı ise Bingöl’de büyükannesinden öğrenmiş bir kadına fal baktırıyor.

Serhat, bu çapta bir psikoloğun fal baktırmasının, daha geniş bir eğilimin yansıması olduğu görüşünde:

“Pek çok müşteri, gelecekle ilgili bilgi almaktan ziyade bunu terapi gibi görüyor. En iyi falcılar, saf insan sezgisi ve duygusal bağ ile hareket edenler oluyor ki bu da terapilerin resmi ortamında çok kolay bulunabilen bir şey değil."

Diğer yandan bu işin içindeki herkes, fal ile terapi arasındaki sınırların muğlak olmasından yana değil. Yıldız haritası okumalarında Carl Jung’un teorilerinden de faydalandığını söyleyen karma astrologu Çisel Akın, bu sınırlara dikkat ettiğini söylüyor.

“Bir danışanım, bana astrolojik okumalarımın amacının ötesine geçen bir şekilde bel bağlama eğiliminde olduğunda görüşmeye devam etmiyorum,” diyen Çisel, çoğu müşterisinin hayatlarıyla ilgili karar alma konusunda yardıma ihtiyaç duyan kişiler olduğunu ekliyor.

TikTok çağında fal

Falcılık ve astrolojinin Türkiye toplumunda derin kökleri olsa da Instagram ve TikTok gibi sosyal medya platformları, bu uğraşları yeniden şekillendiren, yaygınlaştıran ve ticarileştiren bir rol üstleniyor.

“Sosyal medyada astrolojiyle ilgili pek çok içerikte, geleceğe ilişkin tahminlerde matematiksel ve sistematik yaklaşımlar öne çıkıyor. Bu da cinler ya da muska gibi daha geleneksel doğaüstü inançlara şüpheyle bakan kişiler için astrolojiyi daha güvenilir hale getirebiliyor,” diyor Çisel.

Bugün spirtüel influencer’lar, sayıları yüzbinleri bulan kullanıcıları cezbediyor ve insanlar artık evlerinden çıkmadan astrologlarla görüşebiliyor ya da tarot falı baktırabiliyor.

Serhat, bu değişimi kendi işlerine bir tehdit değil fırsat olarak görüyor. Bir mobil uygulama geliştirdiklerini ve Türkiye’de ve başka ülkelerde yaşayan 47 falcıyla kullanıcıları buluşturduklarını söylüyor. 

Ayrıca Serhat yapay zeka destekli fal uygulamalarının yaygınlaşmasından da endişeli değil: “Yapay zeka fal uygulamaları işi bayağı bozuyor, ama bizim olayımız gerçek insanlarla bağ kurmak. Yapay zeka, bir makina gibi katı hareket ediyor. Gerçek falcılık ise samimi duygular, sezgi ve empati gerektirir.”

Çisel Akın’ı Instagram sayfasından bir gönderi.

1990’lardaki çatışma sürecinde yaşadıkları yerinden edilme deneyimi, Gemsiz ailesinde İstanbul’a geldikten çok sonra bile devam eden duygusal ve psikolojik izler bırakmış. Dolayısıyla müşterilerin kafeye getirdikleri endişeler ve varoluşsal kaygılar onlara hiç de yabancı değil.

“Müşterilerimizin paylaştığı pek çok hikayede kendi geçmişimizin yansımasını görüyoruz,” diyor Nazım.

Ekonomik dalgalanmalar, demografik değişimler ve süregelen belirsizliklerle boğuşan bir toplumda, bu ortak anlayış, insanların neden Asmin Kafe ve Falcılar Sokağı’na gelmeye devam ettiklerini açıklamaya yardımcı olabilir.

20 yılı aşkın süredir falcılıkla geçimini sağlayan Nazım, yine de geleceğin tahmin edilmesine dair temkinli konuşuyor:

“Geleceği sadece Allah bilir.”

(TM/VK)

*Bu kişilerin isimleri, mahremiyetlerini korumak adına değiştirildi

Sözleri yok ama söyleyecekleri “kristal netliğinde”: Los Tre

Atina’da bir Prosfygika akşamındayız. Az önce hazırlık aşamasında bıraktığımız Los Tre konseri başlamış. Grubun şarkılarını ilk kez duyanlar, aşinalıkları her hallerinden belli olanlar, ritmin peşine takılanlar… herkes bir şekilde müziğin içinde. Ben de bir yandan o anları kaydetmeye çalışıyor, bir yandan da kendimi gecenin akışına ve dostların sohbetine bırakıyorum.

Konser bitince grubun bas gitaristi Vassilis’in yanına gidiyorum. Türkiye’ye daha önceki ziyaretlerinden bahsediyor Vassilis. Bozcaada’da çalmışlar. “Çok güzeldi ama çok soylulaştırılmış bir ortam vardı.” diyor. Kısa bir sohbetin ardından daha sonra yapacağımız söyleşi için sözleşiyoruz.

Grubun müziğindeki o tanıdık hissin peşine düşüp arkadaşlarıma “Size kimi hatırlatıyorlar?” diye soruyorum; Ayyuka’dan Altın Gün’e, Replikas’tan Fela Kuti ve Mulatu Astatke’ye uzanan bir liste çıkıyor karşıma. Sanırım hepsinden biraz var müziklerinde, ha bir de Atina sokakları elbette.  Bu seslerin nasıl bir araya geldiğini en iyi yine kendileri anlatır; sözü Los Tre’ye bırakıyoruz.

"Turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor"

Konserinizi dinlediğim Prosfygika, malum, bugünlerde ciddi bir tahliye baskısı ve dönüşüm kıskacında. Barikatların arkasında böyle bir kolektif hayatı savunan bir mahallenin ortasında çalmak size ne hissettirdi?

Prosfygika yalnızca eski binalardan oluşan bir yapı topluluğu değil; Atina’da hâlâ var olan, kolektif yaşam ve dayanışma üzerine kurulu çok az işgalevi topluluğundan biri. Bizim için, mahalle sakinleri için, ama aynı zamanda kendini sol/solcu/anarşist/antifa/dayanışma vb. hareketlerden herhangi birinin parçası olarak gören herkes için, Prosfygika’nın savunulması bu dönemin en önemli mücadelelerinden biri. Bunu düşününce, orada çalmak gerçekten çok duygu yüklüydü.

Sadece Prosfygika’da değil, yılda 70’ten fazla konser vererek neredeyse hep yoldasınız. Müziğin neredeyse tamamen dijital platformlara sıkıştığı, ekranlara hapsolduğu bir dönemde, canlı çalmakta ve bu süreklilikte ısrar etmenin sizin için anlamı ne?

Müzik endüstrisi dijital platformlara, sosyal medyaya ve yapay zekâ zırvalıklarının pazarlanmasına odaklanmış durumda. Buna karşılık sanatçılar fiziksel kayıtlar yayımlamakta ve müziklerini canlı çalmakta ısrar ediyor. Bizim için canlı performans muhtemelen en önemli şey, çünkü seyirciyle kurulan etkileşim, bu işin en güzel tarafı. Bugünlerde her şey giderek zorlaşıyor.

Albüm üretmek para ve zaman gerektiriyor, plak basımları fabrika gecikmeleri nedeniyle çok daha uzun sürüyor. Atina’da pek çok konser mekânı kapanıyor, ulaşım ve konaklama maliyetleri nedeniyle turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor. Yine de bir şekilde bunu sürdürüyoruz. Bence bunun nedeni insanların hâlâ gelip bizi canlı dinlemesi. Çünkü insanlar müziğimizi ve sahnedeki performansımızı seviyor.

"Hikâye aynı yorumlar farklı"

Müziğinizde Etiyopya cazı, Afro-funk ve psikedelik rock tınıları, Anadolu ve Doğu Akdeniz’in o tanıdık makamsal ezgileriyle iç içe geçiyor. Atina’dan çıkan bir grup olarak, bu kadar farklı dünyayı bir araya getirirken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Saydığınız bütün bu unsurlar, 70’lerin psychedelic müziği ve doğaçlamayla harmanlanıyor. Grup ilk kurulduğunda, 2012’de funk-jazz bir gitar üçlüsüydük. Küçük barlarda ve “kafenio”larda çalardık, ama yıllar içinde müziğimizin yönü giderek değişti ve gitgide daha fazla etkiyi içine aldı.

Enformasyon çağında (daha doğrusu distopik yapay zekâ çağına geçiş sürecinde) yaşıyoruz, o yüzden tek bir türe katılıp kalıp Dead Kennedys’i, Oumou Sangaré’yi, Jimi Hendrix’i, Mulatu Astatke’yi, Omar Souleyman’ı vs. hiç duymamış gibi yapmak istemiyoruz.

Şarkılarınızda söz yok, tamamen enstrümantal bir müzik icra ediyorsunuz. Hikâyeyi söz olmadan anlatmanın en güzel ve en zor tarafı ne sizin için?

Dinlediğimiz müziğin çoğu ya enstrümantal ya da anlamadığımız dillerde. Bize sözsüz bir sürü hikâye anlatıldı, o yüzden kendi hikâyemizi de anlatabileceğimizi düşünüyoruz. Bunun en tatmin edici yanı, aynı hikâyeyi herkesin farklı yorumlayabilmesi; ki bu, “siyonistler=naziler” gibi kristal netliğinde söylenecek bir şeyiniz olduğunda aynı zamanda en zorlayıcı yanı da diyebilirim.

"Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz"

İlk albümden beri arkada hiçbir şirket olmadan, her şeyi kendi cebinizden ve emeğinizle hallediyorsunuz. Müziğin üretiminden dağıtımına kadar her şeyi bizzat üstlenmek, üretim sürecinizi ve müziğe yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor?

Bu bilinçli bir tercih. Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz: Müzik, şarkıların adları, sesle ilgili her şey, albüm kapağı, hepsi. Tabii bunun bir sürü dezavantajı da var; örneğin, tüm tanıtım işleri profesyonellerce yürütülse ulaşabileceğinden çok daha küçük bir kitleye ulaşıyor müziğimiz (dolayısıyla daha az plak satıyoruz). Şimdilik bu bizim için sorun değil.

Atina son yıllarda dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ciddi bir soylulaştırma dalgasıyla değişiyor; alternatif alanlar, bağımsız mekânlar birer birer dönüşüyor. Bu kentsel ve ekonomik baskı karşısında Atina’daki müzik sahnesi, gruplar ve mekânlar arasındaki o yan yana durma hali, dayanışma ilişkileri bugün ne durumda? 

Hayatın her alanında olduğu gibi, insanlar giderek daha bireyci hâle geliyor; önce kendilerini düşünüyor, sonra eğer vakit kalırsa insanlığın geri kalanıyla ilgileniyorlar. Müzik sahnesinde de, yeraltında ya da değil, aynı durum geçerli. Yine de bir şeyleri değiştirmeye çabalayan bazı gruplar ve müzisyenler var (Atina müzik sahnesini düşününce çok bile diyebilirim). Hâlâ işgalevlerinde ya da dayanışma amacıyla çalan, ekipmanını ödünç veren, sahnede olmasa bile konserin tüm kurulumuna yardım eden insanlar var.

Peki son olarak; bugünlerde Los Tre kimleri dinliyor? Size ilham veren, son dönemde sizi heyecanlandıran birkaç isim veya albüm paylaşabilir misiniz?

Elbette:

Konono Nº1 – Congotronics

Snapped Ankles – Dancing in Transit

Silver Apples – Oscillations

Frank Zappa – Sheik Yerbouti

Natural Information Society – Totality

Miles Davis – Live at the Philharmonic Hall

Elias Rahbani – Mosaic of the Orient

Majid Bekkas – African Gnaoua Blues

Mohammed Rouicha – Amana

(DS/HA)

Sarı Zarflar'ın bir Barış Akademisyeni'ne düşündürdükleri

Önceki gece Sarı Zarflar filmini izledim. Açıkçası filmin konusu hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu. Biz Türkiyeliler için sadece başlık belki bir şeyler söylüyordu: “Sarı Zarflar”. Ama belki de kamu sektöründe çalışmayanlar için bile bir şey ifade etmeyebilir “sarı zarf” tamlaması. Bilmeyenler için açıklamak gerek, “sarı zarf” kamuda çalışanlar için soruşturma demektir. Diğer bir deyişle, işlediğiniz iddia edilen bir kabahat, bir suç için idare sizi incelemeye aldığını bu zarftaki tebligatla tarafınıza bildirir. Bu tebligatı içeren zarflar da nedense hep sarı, saman kağıdınadır. Bu zarflardan ben de birkaç tane aldığım için anlamını maalesef biliyordum ve belki de bu yüzden filmin konusu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışmadan, politik bir film olduğu önkabulüyle izlemeye gittim. Bir de elbette yönetmen İlker Çatak’ın bu filmle Berlin Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldığını biliyordum.

Şimdi neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğime gelirsek, bendeniz, filmde baş karakterin yaşadığı siyasi sorunları doğrudan doğruya ve belki de çok daha ağır bir şekilde yaşamış bir Barış Bildirisi imzacısıyım. Bu nedenle filmi yalnızca bir izleyici olarak değil, hikâyesi anlatılan insanlardan biri olarak izledim. Zira bu film benim hikâyemi (hatta kâbusumu) kendine konu olarak seçmiş.

Türkiye de miyiz? Almanya’da mı?

Yukarıda ifade ettiğim gibi, filmi izlemeye giderken akademik özgürlüklere, hele hele Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne gönderme yapacağını bilmiyordum. Bu bana sürpriz oldu. Filmin başkahramanı Aziz Hoca Ankara’da bir Güzel Sanatlar Fakültesi’nde profesör, aynı zamanda oyun yazarı ve tiyatrocu eşinin oyuncu kadrosunda bulunduğu Devlet Tiyatroları’na oyun yazıyor. Eşi, tiyatrocu Derya da onun yazdığı ve kapalı gişe bir oyunda başrolü oynuyor. Daha ilk sahneden Derya’nın son derece politik biri olduğunu, oyunu izlemeye gelen valiyle fotoğraf çektirmeyi reddetmesinden anlıyoruz. Günümüz Türkiye’sinde geçen bir filmde, Devlet Tiyatroları’nda kadrolu bir oyuncu, ki bir kamu görevlisidir, hem de başrol oyuncusu valinin fotoğraf çekimine çıkmıyor. Daha ilk baştan, “nasıl olur!” diye sormadan edemedim.

Bir sonraki sahnede eşi Profesör Aziz’i bir eylem alanının yanından geçtiğini gördüğüm an kafam karıştı. İnsanlar, yerler, polisler, pankartlar, hiç Türkiye gibi durmuyor! O an bu sahnelerden önceki anonsu hatırladım: “Berlin als Ankara/Ankara yerine Berlin”. Neden acaba yönetmen böyle bir şey tercih etti? Maalesef bu noktadan sonra filme hiç adapte olamadım. Mekânlardan ötürü sürekli hikâyenin Almanya’da geçtiğini sanıp, “aa burası Ankara’ydı ya” diye kendi kendime hatırlatırken buldum kendimi. Bu tercih, filmin kurduğu dünyaya girmemi zorlaştırdı.

Sonraki sahnelerin birinde Aziz Hoca’nın meslektaşı “Haberi duymadın mı?” diyerek geliyor ve hep birlikte Azizlerin evine gidiyorlar. Belli ki tüm ekip orada toplanmış ve durum değerlendirmesi yapılıyor. O an uğultu şeklindeki konuşmalardan şunu repliği yakaladım: “Bildiride şiddete yönelik bir çağrı yok” minvalinde bir cümleydi. O an bende jeton düştü. Film Barış Bildirisi’ni imzalayan bir akademisyenle ilgiliydi. Garip bir his geldi ve içimden “şimdiye kadar emin değilim ama umarım iyi bir filmdir,” diye geçirdim.

Ancak 2 saat 7 dakikayla kısa sayılamayacak filmde karakterlerin değişiminde yüzeysellikler söz konusuydu. Derya başta çok politik, gözünü budaktan sakınmayan, kendini tiyatroya adamış, valiyle fotoğraf çektirmeyecek kadar politik bir karakter gibi görünse de onun hangi ara ana akım dizi sektörüne yenildiğini anlayamadım. Aziz karakteri de hayli politik görünüyordu ancak onun karakteri de derinlikten yoksun olunca yaptığı her şey sakil kaldı. Duruşma sahnesinde ise “yerli ve milli” mahkeme salonlarımızdan eser yoktu. Almanya mimarisine has, Almanca dövizli mahkeme salonu bu nedenle bana biraz müsamere havası verdi. Hakimler, avukat, savcı… Bu sahnedeki oyunculuklar da tatmin edici değildi. Bizzat ağır cezada savunma yapmış ve duruşmaları izlemiş biri olarak yardımcı oyuncunun savunmasını yaparken hâkime bağırıp çağırmasını da fazla teatral bulduğumu söylemeliyim. Dahası duruşmaların tam ortasında sokak akademisine gitmeyişleri üzerine Aziz ve meslektaşı arasında tartışma çıkması, yönetmenin Barış Bildirisi imzacılarından tanıdıklarıyla konuştuğu ve “bunu da koyalım, bu da yaşanmış,” diyerek sahnelere karar verdiği izlenimi uyandırdı. Bu nedenle bazı sahneler bana yaşanmış bir deneyimin içinden değil, sonradan derlenmiş gözlemlerin bir araya getirilmesinden oluşmuş hissi verdi.

Temsildeki sorunlar

Bundan başka bir de şu özel okul meselesi var. Filmde çiftimiz lise sınavlarına hazırlanan kızlarını özel okula göndermeyi planlıyorlar. İkisi de işlerinden edildiği halde, Derya hala kızını Robert Kolej’e göndermekten bahsediyor. Bu noktada filmin inandırıcılığı benim açımdan daha da zayıfladı, zira üniversiteden atılan barış imzacılarının büyük çoğunluğu çocuklarını Robert Kolej’e göndermek şöyle dursun, mutfak masraflarını nasıl karşılayacaklarını kara kara düşünüyorlardı o günlerde. Bu noktada parantez açmak isterim, az önce “üniversiteden atılan barış imzacıları” dedim çünkü barış imzacılarının sadece bir kısmı üniversiteden atıldı: 2212 imzacıdan 406 akademisyen. Bunun altını tekrar tekrar çizmek isterim çünkü her barış imzacısı bir gecede işinden olup, nasıl hayatta kalacağı sorusuyla yüz yüze gelmedi. Bilemiyorum, belki yönetmen daha çok üniversiteden atılmayan imzacılarla konuşmuştur ve işinden edilen akademisyenlerin yaşadığı ekonomik buhranı belki bu nedenle tam da iyi yansıtamamıştır.

Sonra Derya’nın ağabeyi meselesi var. Elbette kardeşler bambaşka hayatlar sürebilirler, farklı ideolojilere, farklı yaşam biçimlerine sahip olabilirler. Ancak buradaki seçim “hani biraz da seküler-dindar çatışması gösterelim,” niyetiyle yapılmış gibi. Bir de üzerine ergen kızın uyuşturucu kullanan arkadaşlarla takılmaya başlama hikayesi eklenince, izleyici olarak sosyal mesaj bombardımanına tutulmuş hissettim. Halbuki, ifade özgürlüğü daha da ötesi akademik ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaşayan bir akademisyenin sergüzeştini anlatırken illa ülkenin o anki her sorununa değinmek gerekmiyordu, yaşanan mesele zaten son derece vahim.

Diğer yandan, biri profesör, biri devlet tiyatrolarında kadrolu başrol oyuncusu bu iki karakterin kariyerlerinde bulundukları yere bakacak olursak, hem sosyo-ekonomik anlamda otoriteleri olan, bir anlamda güç sahibi insanlar olmaları gerektiğini de unutmamak lazım. Onlar böylesi ağır sonuçlarla karşılaşıyorsa, üniversiteden atılan, henüz asistan kadrosunda, doktorasına yeni başlamış ve kariyerinin daha en başında olan barış imzacılarının yaşadıklarını varın siz düşünün. Ne ekonomik ne mesleki ne toplumsal güç… Benim durumum işte bu kategoriye giriyordu. Filmde gösterilenlerin en az iki katı kadar sarı zarf ve davayla uğraştım. Bir pathos yaratmak için söylemiyorum bunları, ancak “barış imzacıları üniversiteden atıldı” deyince maalesef, üniversiteden atılmamış, kariyeri devam eden, politik, ekonomik ve sosyal gücü olan akademisyenler ön plana çıkıyor. Durumu çok daha kırılgan, mesleğinin başında, taşra üniversitelerinden atılan akademisyenlerin sesleri duyulmuyor. Filmde de bu durumun tekrarını görmek maalesef bende hayal kırıklığı yarattı.

Sarı zarf ne demekti?

Ve son olarak “sarı zarfın” neyi temsil ettiği de yeterince açıklanmıyor. Belki filmin başında minik bir not düşülebilirdi ya da film esnasında anlaşılması sağlanabilirdi. Zira filmi izleyen yabancı arkadaşlarım filmin adının neden “sarı zarflar” olduğunu anlayamamışlardı. Film hakkında konuştuğum söz konusu arkadaşlarım filmin kahramanının tam olarak “hangi suçtan” yargılandığını da (bildiri meselesini zaten yakalayamamışlardı), genel bağlamı da anlamlandıramamışlardı.

Çatak’ın “Öğretmenler Odası” filmini çok beğendiğim için, bu filminden de umutluydum. Ancak bizzat bu acı tecrübeden geçmiş bir akademisyen olarak film beni ikna edemedi, beyazperdede gördüklerim benim yaşadıklarımın yalnızca bir karikatürüydü… Ancak bunun nedeni yalnızca bazı sahnelerin, karakterlerin ya da mekânların inandırıcı gelmemesi değildi. Asıl mesele, Barış Akademisyenleri deneyiminin kendi içindeki eşitsizliklerin görünmez kalmasıydı. Profesörlerin, tanınmış isimlerin ve belirli bir toplumsal sermayeye sahip akademisyenlerin hikâyeleri anlatılırken; kariyerinin başında, taşra üniversitelerinde çalışan ve çok daha kırılgan koşullarda hayatta kalmaya çalışan akademisyenlerin hikâyeleri bir kez daha arka planda kaldı.

Yine de tavsiye ederim. Gidin, filmi izleyin. Belki film, bazı izleyicileri Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’nin ardından yaşananları araştırmaya da sevk eder. Böylece yüzlerce akademisyenin hayatını on yılı aşkın süredir altüst eden bu süreçten; 406 akademisyenin üniversitelerden ihraç edildiğinden ve birçoğunun (benim gibi) hâlâ görevlerine dönebilmek için hukuk mücadelesi verdiğinden haberdar olunabilir.

(CÖG/HA)

Bir parça peynir, bir açık kapı, bir ömürlük bağ: Bitter

Bazı karşılaşmaların bir başlangıç tarihi olur; takvimde yeri bellidir, hatta saati bile hatırlanır. Ama asıl karşılaşma çoğu zaman daha sonra başlar. Aynı evin içinde birbirinin sesini, kokusunu, korkusunu, neşesini öğrenirken. Bir elin ötekine ne kadar yaklaşabileceğini, bir bakışın ne zaman “tamam” anlamına geldiğini, bir sessizliğin ne zaman güvene dönüştüğünü anlarken.

Önce bir ses, sonra bir isim

Bitter’le hikâyemiz de böyle başladı. Önce adını duydum.

Bir gün ofiste Tuğçe ile konuşurken, komşumuz olan araştırma şirketi KONDA’nın Bitter adında bir köpeğinden söz etti. Bitter KONDA’da, ofiste kalıyordu. Ben ise onu henüz görmemiştim; yalnızca evimin camından zaman zaman gelen havlama sesini biliyordum. Bazı canlılar hayatımıza önce sesleriyle girer.

Bu konuşmadan bir gün sonra, evde sıradan bir akşam geçirdiğimi sanıyordum. İşten yorgun dönmüştüm, dışarıdan yemek söylemiştim. Günün kendini tekrar eden küçük yorgunluklarından biriydi işte: Kapı çalacak, yemek gelecek, akşam bitecek. Ama hayat bazen kapıyı yanlış bahçeden çaldırır.

Yemeği getiren kurye, önce yanlışlıkla KONDA’nın bahçesine girmiş. O sırada Bitter kapıyı açık bulmuş ve heyecanla kendini sokağa atmıştı. Balkondan aşağıya bakarken Tuğçe’nin bir gün önce bahsettiği Bitter’in bu kız olduğunu hatırladım. Kurye de durumu anlatınca, elimde bir parça peynirle hızla aşağı indim.

Önce yarı heyecanlı yarı tedirgin Tuğçe’yi aradım. Tuğçe, hemen KONDA’da çalışan arkadaşı Ayşe’yi aradı. Sonra silsile halinde bir “Bitter operasyonu” başladı. Yedek anahtar gelene kadar KONDA’nın kapısında, kaldırımda Bitter’le birlikte oturduk. Ona peynir ikram ettim. Dışarıdan bakınca belki yalnızca kaçmış köpeği oyalayan bir insan ve peynire ilgi gösteren bir köpek görülebilirdi. Ama bazen kader en gündelik sahnelerin içine saklanır. Bir kapının önüne, bir kaldırıma, bir parça peynire.

15 Kasım 2025 / Bitter ile ilk karşılaşmamız.

Birlikte alınan sorumluluk

Hayatımın kayıplar ve yaslarla çevrili dönemini geride bırakmaya çabalıyordum, üzerimde pijamalarım yanımda kocaman gözleriyle bana bakan kapkara bir kız iştahla elimden peynir yiyordu. Bu eşsiz karşılaşmanın üstüne birlikte yaşamamızın hepimize çok iyi geleceğine inandık. Daha sonra Bitter’i bebekken barınaktan çıkaran Aydın Erdem ile tanıştık ve bir evde yaşamasının ona daha iyi geleceğine karar verdik. Bu sorumluluğu Ersin’le birlikte alırken bir canlıyı hayatına dahil etmenin, yalnızca sevgiyle değil, birlikte karar alma, birlikte emek verme ve birlikte dönüşme haliyle de ilgili olduğunu da biliyorduk. Bitter’in gelişiyle günlük hayatımızın ritmi, sabahlarımız, akşamlarımız, dışarı çıkışlarımız, evdeki sessizliklerimiz onunla yeniden kuruldu.

KONDA’nın “hakkımızda” bölümünde Bitter için şöyle yazıyor:

“1 Haziran 2018’de Bodrum’da doğdu. Bir süre sokakta yaşadıktan sonra kendini bir barınakta buldu. Zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi. Kendisini sahiplenen Erdem Ailesi sayesinde KONDA ekibine katıldı. 2023 yılından bu yana KONDA’da motivasyon uzmanı olarak görev yapıyor. İnsanları çok seviyor.”

Bu cümleleri ilk okuduğumda en çok “zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi” kısmında kaldım. Bazı canlılar bunu nasıl yapar? Kötü bir deneyimden, terk edilmişlikten, korkudan, belirsizlikten geçip de hâlâ sevmeye nasıl devam eder? İnsan bazen bir kırgınlığın arkasına yıllarca saklanırken, bir köpek bütün geçmişine rağmen başını dizinize koyabilir. Üstelik bunu unutkanlıktan değil, belki de hatırladığı halde yapar.

Güvenin sessiz emeği

Bitter Ocak ayında eve geldi. Önce birbirimize biraz uzaktan baktık. Yetişkin bir köpekle yaşamak, özellikle geçmişinde bilinmeyen acılar, alışkanlıklar ve korkular taşıyan bir köpekle yaşamak, insana sabrın en gerçek halini öğretiyor. Sevgi bazen yaklaşmak değil, yaklaşmamak demek. Beklemek demek. Elini uzatmadan önce izin istemek, gözünü kaçırdığında ısrar etmemek, bir adım geri çekilmeyi de bağ kurmanın parçası saymak demek.

Evde bir de sarman kedimiz Memo vardı. Bitter zaten genelde kedili evlerde yaşamıştı. Buna rağmen her şeyin kendiliğinden ve kolay olacağını sanmadık. Her sabah, her akşam yeniden denedik. Aynı evin içinde yürümeyi, birbirimizin sınırlarını okumayı, aynı odada durmayı, birlikte susmayı öğrendik.

Bitter bize güvendikçe, ona biraz daha yaklaşmamıza izin verdi. Bize güvendikçe, bedeninin hikâyesini de yavaş yavaş anlattı. Sırtına doğru bir noktadan daha önce ısırıldığı için oraya dokunulmasından inanılmaz çekiniyordu. Bazen ağlama ile havlama arası bir sesle kendini kapatıyor, cenin gibi büzülüyordu. Bir gün bunu ikimiz evde yalnızken yaşadık. O an aniden ağlamaya başladım.

Çünkü birbirimizde çok acıyan bir yere dokunmuştuk.

Bu yalnızca fiziksel bir acı değildi. Daha çok ruhumuzda kalmış bir güvensizliğin, bir zamanlar bize iyi davranmamış dünyanın bıraktığı tortunun karşı karşıya gelmesiydi. Onun sırtındaki dokunulmaz yerle benim içimdeki dokunulmaz yer birbirini tanımıştı sanki.

Sevmek bazen iki canlının birbirine yaklaşması değil, birbirinin sınırını incitmeden yanında kalabilmesidir. Bitter’le birbirimizi böyle sevdik. Birbirimizin üzerine yürüyerek değil, birbirimize alan açarak. Israr ederek değil, bekleyerek. “Artık geçti” demeden, “geçmesi için buradayım” diyerek. Güven, bir anda verilen bir söz değil, tekrar tekrar tutulması gereken küçük sözlerden oluşuyor.

Oradan buraya saatler, günler, haftalar, aylar geçti.

Bir zamanlar vücudunun bazı yerlerine dokunulmasına izin vermeyen Bitter, artık her zerresini kaşıyıp sevelim diye önümüze seriliyor. Sırtını, karnını, boynunu, patilerini, kulaklarının arkasını bize emanet ediyor. Bedenini tekrar sevilebilir bir yer olarak hatırlıyor. Belki de güven dediğimiz şey biraz da budur: Bir zamanlar acıyan yerin, bir gün sevgiyle temas edilebilir hale gelmesi.

Bitter ve bizimle kutladığı ilk doğum gününde (8 yaşına girdi) gelen hediyeleri.

Birbirimize benzemeye başlarken

Günün sonunda birbirimize benzemeye başladığımızı fark ettim. Sabah neşelerimiz, uzun yürüyüşlerden sonra yorgun ama memnun eve dönüşlerimiz, her şeyi kutlama isteğimiz, evimizin kalabalık sofralarından duyduğumuz huzur, nerede bir güneş ışığı varsa burnumuzu oraya dayamamız hepsi benziyor.

Bağ kurmak zaman ve emek vermekti. Bir canlının size doğru attığı her küçük adımı fark etmek, o adımı asla hafife almamaktı. Bitter, bana bunu öğretti. Sevginin coşkulu tarafını da, güvenin sessiz emeğini de.

Bir hayatın anahtarı

Şimdi geriye dönüp baktığımda, Tuğçe ile bir gün önce yaptığımız o heyecanlı konuşma, yemeği getiren kuryenin yanlış bahçeye girmesi, Bitter’in kendini sokağa atması bunları tesadüf gibi düşünemiyorum. Belki bazı yollar gerçekten yanlış kapılardan geçerek doğru yere varıyordur.

Ve ben hâlâ bazen o ilk kaldırıma dönüyorum zihnimde. Elimde bir parça peynir, yanımda kapının açılmasını bekleyen Bitter. O an bilmiyordum ama meğer ikimiz de aynı şeyi bekliyormuşuz: Bir kapının değil, birbirimize açılacak bir hayatın anahtarını.

(NÖ/HA)

Senaryolara Müdahale Örgütü'ne operasyon

Dizi senaryolarına hukuka aykırı yollardan müdahale ederek karakterleri mağdur eden örgüte yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Enteresan Suçlarla Mücadele Bürosu tarafından başlatılan İstanbul merkezli soruşturma kapsamında sabaha karşı ülke genelinde yapılan operasyonlarda çok sayıda kişi yakalandı.

Enteresan Suçlarla Mücadele Bürosu tarafından yapılan açıklamada “Türkiye dizi sektörünün dünyada markalaşmasını çekemeyen odaklar tarafından finanse edildiği anlaşılan gruplar tespit edilmiştir. Müdahale edilen senaryoların mağdur karakterlerinin ihbarlarının da değerlendirildiği soruşturma kapsamında hukuk devleti ilkesine sadakat gereği çok yönlü bilirkişi incelemeleri yaptırılmıştır.

Örgüte yönelik araştırma kapsamında, Senaryolara Müdahale Örgütü (SMÖ) mensuplarının hesap hareketleri, baz istasyonu kayıtları ve sosyal medya hesapları incelenmiş olup örgütlü hareket ettikleri kesin olarak belirlenmiştir. Soruşturma kapsamında birden fazla odaktan eş zamanlı olarak desteklendiği belirlenen kişinin örgüt yöneticisi olduğu anlaşılmıştır.  

Türkiye’nin hizmetler ticareti açığının kapatılmasında ve toplumun hassasiyetlerinin korunmasında büyük öneme sahip dizi sektörünü, kötü niyetli kişilerin hukuk dışı yollarla etkilemesine izin verilmeyecektir. Dizisever kamuoyunun müsterih olmasını diler, mağdur karakterlerin adalet arayışının neticeye kavuşturulması için gerekli tüm önlemlerin alındığını kamuoyunun bilgisine sunarız" denildi.  

Büyük bir gizlilik içinde yürütülen soruşturmanın daha önce lavaş, şakşuka, haydari ve tavuk kanat çetelerini çökerten özel ekip eliyle sürdürüldüğü öğrenildi. Soruşturmanın çok yönlü olarak devam ettiği ve örgütün yurtdışı ayağındaki kişileri de kapsadığı, muhatap ülkelerle bu kapsamda işbirliği ve istihbarat paylaşımı yapıldığı gelen bilgiler arasında. Operasyonların, dizi sektörüne zarar vermemesi için gerekli hassasiyet gösterilerek sezon sonunda yapıldığını ifade eden güvenlik kaynakları, “Her ne kadar yaz dizileri başlamış olsa da şüphelilerin asıl hedefinin kış dönemi dizileri olduğu, şifreli kanallara ilişkin bu tür girişimlerin ise yoğunluğunun düşük olduğu görüldü” dedi.

Hukuk dışı eylemler nedeniyle mağdur olan karakterleri canlandıran oyuncular henüz bir açıklama yapmadı. Oyunculara, menajerlere, oyuncu koçlarına, oyuncu eğitimi ve senaryo yazım atölyeleri yetkililerine ulaşılmaya çalışılsa da yazının kaleme alındığı ana kadar herhangi bir yanıt alınamadı.

Demokratik Dizi Yapımcıları Derneği’nin (DDYD) yaptığı açıklamada ise şu ifadelere yer verildi:

“İzleyiciyle etkileşime açık, katarsis takıntısından uzak, çok dilli ve farklı kültürlere hitap eden demokratik dizi yapımcılığı anlayışımızdan asla vazgeçmeyeceğimizi bir kere daha ilan ediyoruz. Dizi izleyicisini pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp senaryonun aktif katılımcısı haline getiren anlayışımız ‘admin panel’ uygulamasıyla devam edecektir. Dizilerin resmi hesapları üzerinden, admin panel denetiminde yapılan yorumlar hukuka uygun olup bunun dışındaki ‘fan sayfası’ ve benzeri adlar altında gerilla taktikleriyle yapılan örgütlenmelere dizisever kamuoyunun asla itibar etmemesi gerektiğini bir kere daha vurguluyoruz.”

Sabaha karşı evlerinde ele geçiren şüphelilerin cep telefonlarına el konuldu. Pek çok şüphelinin polis ekipleri evde arama yaparken dahi gıcık olduğu dizi karakteri hakkında mesaj atmaya çabaladığını gören polislerin şaşkınlıklarını gizleyemedikleri görüldü.

Ev araması esnasında atılan mesajlar da soruşturma kapsamına alındı. İlk yapılan değerlendirmeye göre hakaret suçu unsurları taşıyan mesajların büyük bölümünün, dizi karakterinin şikayeti üzerine gözaltına alındığı iddiasını içerdiği ve bunun da örgütün etki alanını gösterdiği değerlendirmesi yapıldı.

Gözaltına alınanlar arasında olan ve örgüt yöneticisi olduğu değerlendirilen şahıs hastaneye sevki esnasında kameralara seslenerek “Ne senaryodan ne diziden anlarız. Oturduğumuz yerden salladık, biraz eğlendik. Biz salladıkça senaryoyu değiştirenler olunca biz de demokratik hakkımızı kullanıp örgütlendik. Gıcık karakterleri malamat ettik. Bizi ciddiye alanlar utansın” dedi.   

(ÖE/HA)

Eski futbolcu lider halkı dışarıdan yardım istemeye mi zorluyor?

Gürcistan’da Kavelashvili hükümetine karşı eylemler yaklaşık iki senedir devam ediyor.

Geçtiğimiz nisan ben de Tiflis’teki Parlamento Binası önünde gerçekleşen bir toplanmaya denk gelecek kadar şanslıydım. Meydandaki kalabalıktan ve etrafa konuşlanmış polislerden çok binanın önünde gördüğüm semboller dikkatimi çekti.

Gürcistan halkı, Parlamento Binası’nın önüne dört bayrak asmıştı: Gürcistan, Avrupa Birliği, Ukrayna ve Amerika Birleşik Devletleri... Özellikle ABD bayrağının oradaki varlığını tek başıma anlamlandıramayınca eyleme katılan Gürcistanlı yaşıtlarıma danışmakta buldum çözümü.

Gürcistan halkının ve Rusya’ya yakınlığı bilinen hükümetin birbirine zıt duruşları göz önüne alındığında AB ve Ukrayna bayraklarının protestolardaki yoğun görünürlüğü çok da şaşırtıcı değil. Ama ABD bayrağını idrak etmekte zorlandım. Bu bayrak bana özgürlük ve demokrasi vaatlerindense geçmişten acı örnekler hatırlattı ve bu nedenle ABD’nin Gürcistan direnişindeki yerini merak ettim.

Ortak düşmana karşı omuz omuza bir direniş

Üniversite öğrencisi gençlerle konuştuğumda, bana 2022’de Georgian Dream (Gürcü Rüyası) partisi hükümetine karşı başlayan ve sonra futbolu bırakıp siyasete atılan Mikheil Kavelashvili’nin 2024’te seçimleri kazanmasıyla kızışan eylemlere katıldıkları için gözaltı ve polis şiddetine maruz kaldıklarını söylediler. İki sene boyunca çeşitli müzakerelerden sonra, polis şiddetinin azaldığını ve halkın yürüyüşleri bırakıp Parlamento önünde sabit eyleme geçtiklerinden bahsettiler.

Hükümetin Kremlin’e yakınlığı ve ABD’nin iç siyasetlerine müdahalelerine karşı söylemleri gençleri korkutmuş. Alanda hükümete karşı olan her fikirden insan vardı. Bazıları sırtında AB bayrağıyla geziyordu. Gençler burada her ideolojiden insanın ortak düşmana karşı toplandığını söylediler. Kendi içlerinde yaşadıkları fikir ayrılıkları onların odaklarını dağıtmamış, birbirlerini hedef almamışlar. Türkiye’de geçtiğimiz sene Gürcistan’la eş zamanlı yaşanan protestolarda böyle olmamıştı. Ama gençler yine de Türkiye’deki eylemleri çok doğru bulduklarını ve muhalefetin iyi iş çıkardığını söyledi bana.

Halkın Rusya’ya olan mesafesi anlaşılabilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Gürcistan çok ciddi bir değişim yaşamış ve şehirlerinde gezerken bu hissediliyor. Eskiden “Lenin Meydanı” olarak bilinen ve büyük bir Lenin heykeli olan, bugün adı “Özgürlük Meydanı” olan meydan Gürcüleştirilmiş ve Lenin heykelinin yerini Gürcü kahramanı Aziz George almış. Tiflis’te gezerken önce Osmanlı sonra Sovyetler etkisinde yıllarca yaşamış halkın ulusal bir kimlik sahibi olma çabası gözle görünür. Şehirde Sovyetlerden kalan binalar, metrolar var. Osmanlı etkisi evlerin cumbalarından görülüyor. Bunca sene kendi topraklarında söz hakkı olmamış bir halkın bugün yine çözümü dışarıda araması manidar.

Peki ama Rusya’ya karşı çözüm ABD mi?

Muhalif halkın Rusya’nın hemen karşısında ABD’yi görüp oradan medet umması ilk bakışta anlaşılabilir. Ama Parlamento Binası’nın önünde yaşadığım o karşılaşma sonrasında çokça düşündüm. Aklıma ABD’nin bugüne kadar hükümetlere yaptığı operasyonların nasıl halkın aleyhine bittiği geldi. Yakın tarihte ABD’nin müdahalesinden kötü etkilenen birçok ülke var: Libya, İran, Venezuela… Gürcistan halkı acaba bunu hesaba katmamış mıdır? Eminim ki onlar da iç karışıklıklarını ve özerkliklerini teslim etmek istemez ki ABD’den yardım istemek her zaman bu anlama da gelmiyor. Ama bir halkın iradesini olduğu gibi emperyalist bir güce dayandırmak durup düşünmeyi gerektirir. Ben her ne kadar bunları o an pek tasvip etmemiş olsam da halkın direnişini baltalamak istemedim ve desteklerimi ilettim.

Konuştuğum insanlar bana ABD’den taraf olmalarının sebebi olarak hükümetin Rusya’ya olan yakınlığını gösterdi. Bir nevi Soğuk Savaş Gürcistan sokaklarında devam ediyor denebilir. Halkın ekonomik ve siyasi varlık olarak kendilerinden daha güçlü olan başka devletlerin gözünün içine bakıyor olması Gürcistan’ın tarihi boyunca bağımsız varlık gösterdiği dönemlerin çok kısıtlı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Tarih boyunca kısmen Osmanlı kısmen İran yönetiminde ve 1801’den 1991’de dağılışına kadar Sovyetler himayesinde kalan Gürcistan’ın, 35 yıllık tam bağımsız oluşumunda sırtını dayayacak bir güç araması çok normal. Aslında yayılmacı güçler, böyle ülkeleri etki alanlarından çıkardıktan sonra bile kontrol edebiliyor bu şekilde.

Anlaşılan o ki Gürcistan hep başka güçlerin gölgesinde kalmış, bu sebeple de bugün memnun olmadıkları devlet başkanından kurtulmanın çözümünü sandıkta değil ABD’de bulmuş olabilirler. Gürcistan halkı, Sovyetlerle anılmamak için elinden geleni yapıyor, Rusya’nın gölgesinden çıkmaya gayret ediyor. Ancak Parlamento Binası’nın önünde ABD bayrağı dalgalanıyor. Bir büyük gücün gölgesinden kurtulmanın yolu gerçekten de başka bir gücün gölgesine sığınmak olabilir mi diye düşünüyor insan.

(EK/HA)

Yapay zeka, emek ve razı edilmiş insanlık

"Dayanışmadan bahsetmek, algoritmik sistemleri sürdüren gizli, çoğu zaman sömürülen işçileri tanımamızı gerektirir. Adaletten bahsetmek, bu modelleri kimin eğitebileceğine ve kimin sadece bunlara maruz kaldığına karar veren küresel güç dağılımını sorgulamayı gerektirir. Aynı şekilde, sosyal adaletin yalnızca teknolojiler kullanıma sunulduktan sonra korunması gereken bir hedef değil, en başından itibaren tasarımlarını şekillendirmesi gereken bir koşul olduğunu kabul etmek anlamına gelir.”

Bu cümlelerin Avrupa'da demokratik sosyalist bir partinin kurultay konuşmasından ya da eleştirel bir akademik forumdan alındığını düşünüyor olabilirsiniz. Oysa bu paragraf, Papa Leo XIV'ün 25 Mayıs 2026'da yayımladığı Magnifica Humanitas, "Muhteşem İnsanlık" (Yapay Zekâ Çağında İnsan Kişiliğini Koruma Üzerine) adlı genelgesinden alınma.

43 bin kelime, 80 sayfa, 245 paragraftan oluşan bu belge, Katolik Kilisesi'nin yapay zekâ ve gelişen teknolojiler karşısındaki duruşunu ilan eden tarihi bir metin. Genelge, içinde bulunduğumuz dijital dönüşümü derinlemesine analiz ediyor. Teknolojiyi, tahakkümü ve insan onurunu merkezine alırken güç ilişkilerini ve derinleşen eşitsizlikleri de gözler önüne seriyor.

Vatikan'ın toplumsal dönüşümler karşısında sesini yükseltmesi yeni değil. Teknolojik değişim, kalkınma sorunları, ekolojik kriz, göç gibi çağın büyük meselelerine ilişkin bildiriler geçtiğimiz yüzyılın başından bu yana yayımlanıyor. Ama bu geleneğin ilki ve belki de en önemlisi Rerum Novarum'dur.

Sanayi Devrimi'nin ağır çalışma koşullarını dayattığı bir dönemde, 1891'de Papa Leo XIII bu tarihi genelgeyle işçi haklarını, sendikalaşma özgürlüğünü ve özel mülkiyeti ele alır ve Katolik Sosyal Öğretisi'nin temelini atar.

Aradan yüz otuz beş yıl geçti. Makineler artık yalnızca bedenleri değil, zihinleri de şekillendiriyor. Leo XIV, selefinin sadece adını almıyor, mirasını sahiplenerek aynı soruyu yeni bir çağa taşıyor: Bu gücü kim tutuyor, kim için kullanıyor ve bedeli kim ödüyor?

Magnifica Humanitas, teknolojinin son dönemdeki gelişimini özellikle yapay zekânın gelişimini sunduğu olanaklar ve tehlikeleriyle birlikte tüm insanlığın iyiliği için ele alınması gereken bir dijital devrim olarak değerlendiriyor.  

Beş bölümden oluşan belge, devletleri, hükümetleri, sivil toplumu, okulları, eğitimcileri ve “tüm iyi niyetli” insanları yeni teknolojinin dizginsiz ilerlemesine karşı göreve davet ediyor. Birinci bölümün asıl vurgusu, insanlık için adaleti destekleyecek ve teknolojik gücün çarpıtıcı etkilerini dizginleyecek düzenleyici araçların kurulması gerekiyor.  

Birinci bölümün asıl vurgusu, insanlık için adaleti destekleyecek ve teknolojik gücün çarpıtıcı etkilerini dizginleyecek düzenleyici araçların kurulması gerekliliği üzerine. Yeni teknolojiler, hayal edilebilir ancak henüz tam olarak tahmin edilemeyen yönlere uzanan bir ufuk açıyor. Bu da hem bireylerin onuru hem de ortak iyilik üzerindeki potansiyel etkileri ve uzun vadeli sonuçları değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Ancak burada çok kritik bir risk var: Bu teknolojiyi elinde bulunduranla, özellikle bunları kullanmak için ekonomik kaynaklara sahip olanlar, tüm insanlık ve tüm dünya üzerinde etkileyici bir hâkimiyete sahipler. Geçmişte inovasyonu yönlendirmek ve düzenlemeler yapmak büyük ölçüde devletlerin göreviydi.

“Bugün ise gelişmenin asıl aktörleri, kaynakları ve müdahale kapasiteleri pek çok hükümetin çok ötesine geçen özel, çoğunlukla ulusötesi kuruluşlardır. Teknolojik güç böylece ağırlıklı olarak "özel" nitelik taşıyan emsalsiz bir boyut kazanmış; bu da söz konusu gücü ortak iyilik doğrultusunda kavramayı, yönetmeyi ve yönlendirmeyi çok daha güç hâle getirmiştir.”

İkinci bölümde belgenin teolojik ve felsefi zeminini döşüyor. Rerum Novarum’dan günümüze sosyal öğretinin tarihsel ve teolojik zeminini döşüyor. Leo XIII'nin 1891'de emeğin sermaye ve kâr karşısında önceliği, adil ücret hakkı ve sömürüye en açık olanlara gösterilecek özel özen vurgusundan 1981’de II. John Paul, Laborem Exercens'le bu mirası derinleştirerek çalışmayı salt bir üretim maliyeti değil, insanın özgürlüğünü ve yaratıcılığını ortaya koyduğu temel bir iyilik olarak tanımlamasına ve 2009’da Benedict XVI ise Caritas in Veritate'de bu kişisel/etik perspektifi küresel ölçeğe taşıyarak, sermaye ve üretim araçlarının aşırı hareketliliğinin devletlerin ekonomik süreçleri yönlendirme gücünü zayıflattığını tespit ederek ortak iyiliğin artık salt ulusal siyasetin değil, ulusötesi bir sorumluluğun konusu olduğunu göstermesine katmanlı bir zemin üzerinden muhteşem insanlık bildirgesine ulaşıyor. Yapay zekâ ve dijital güç tahakkümüne yöneltilen eleştirinin doktrinel temelini, kesintisiz bir akış içinde önceden kurmuş oluyor.

Üçüncü bölüm, genelgenin özünün saklı olduğu bu bölüm, “kişisel, sosyal ve ekonomik kararları yalnızca verimlilik, kontrol ve kar mantığının şekillendirmesine izin verme eğilimi yaratılışı bir sömürü nesnesine ve insanları da sürekli daha büyük verimliliğe doğru yönlendiren bir sistemin sadece dişlilerine indirgemedir” vurgusuyla başlıyor. Teknoloji şirketlerinin hükümetlerden daha fazla yönlendirme gücüne sahip olması ve devletlerin artık kontrollerinin olmamasından dolayı ortaya çıkacak kayıplara karşı denetleme ihtiyacının altını çiziyor.

Özellikle yapay zekâ verimlilikteki kazanım ve belirli hizmetleri iyileştirme potansiyeli olsa da eleştirel düşüncenin, kişisel yaratıcılığın ve yargının kaybına sebep oluyor. Ve insan ilişkilerini taklit ederken gerçek bir insan ilişkisi kurma yanılsaması yaratıyor ve bu da insanlığın bakım ve destek ihtiyacına yönelik ikincil bir kayıp yaratıyor.

“Burada tehlike, bir kişinin başka bir kişiyle iletişim kurduğuna inanması değil, daha ziyade gerçek insan bağlantıları kurma arzusunu yavaş yavaş kaybetmesidir.” 

Dördüncü bölüm belgenin en somut ve doğrudan politika önerileri içeren kısmı. Üç eksen üzerinde yürüyor: hakikat, emek ve özgürlük. Yapay zekanın işsizlik üzerindeki etkisi, işin onurunun korunması, dijital dönüşüm döneminde aileler ve gençler için sosyal güvenceler ve yeni sömürü biçimleri olarak nitelendirilen dijital bağımlılık ile metalaştırma asıl odaklanılması gereken konular olarak altını çiziyor.

150. paragrafın ifade ettiği gibi,

“Günümüzde otomasyon, robotik ve yapay zekanın birleşimi, işin yapısını hızla dönüştürüyor. Bunun herkes için büyük iyileştirmeler getireceği söyleniyor. Ancak gerçekte, "yeni çalışma biçimleri" mutlaka daha iyi değildir, çünkü "yapay zekâ, sıradan görevleri devralarak verimliliği artırmayı vaat ederken, sıklıkla makinelerin çalışanları desteklemek üzere tasarlanması yerine, çalışanları makinelerin hızına ve taleplerine uyum sağlamaya zorlar. Sonuç olarak, yapay zekanın reklamı yapılan faydalarının aksine, teknolojiye yönelik mevcut yaklaşımlar paradoksal olarak beceri kaybı işçileri otomatik gözetime tabi tutmak ve onları katı ve tekrarlayan görevlere mahkûm etmek. Teknolojinin hızına ayak uydurma ihtiyacı, işçilerin özgür irade duygusunu aşındırabilir ve işlerine getirmeleri beklenen yenilikçi yeteneklerini bastırabilir.” [152] Tam da bu sapmayı önlemek için, yalnızca performansa değil, insana odaklanan sistemler tasarlamak gereklidir.

Son bölüm ise yapay zekanın silahlanmada kullanımına ilişkin uyarılar içeriyor: “Teknoloji giderek savaş yürütmek ve başkalarını domine etmek için kullanılıyor.”

Çok taraflılığın çöküşünü ve küresel diyaloğun yeniden inşasını tartışıyor. Belge, "sevgi medeniyeti" kavramıyla kapanıyor teknolojik gücü değil, kırılganlığı ve dayanışmayı merkeze alan bir medeniyet tasavvurunda bulunuyor.

Masada kimler var?

Papa 14. Leo, Magnifica Humanitas genelgesini Vatikan'daki Sinod Salonu'nda tanıtırken yanında kardinaller ve teologlar dışında tek bir sivil vardı o da 33 yaşında bir ateist olan yapay zekâ şirketi Anthropic'in kurucu Christopher Olah. Papa 14. Leo bu belgeyi yayınlamaya hazırlandığı süreçte Meta, Google, Amazon ve OpenAI gibi teknoloji şirketleri Vatikan’da yoğun temas kurduğu halde Olah’ı masaya davet eden neydi?

Christopher Olah Anthropic'i kurmadan önce OpenAI yorumlanabilirlik ekibine liderlik ediyordu. En yakın tarihte Anthropic, ABD Savunma Bakanlığı'nın yazılımını askeri amaçlarla kullanmasını yasakladıktan sonra Trump yönetimiyle yaşadığı gerginlikle gündeme geldi. Yapay zekâ ve etik konusunda Claude modellerini yönlendiren genel anayasasının hazırlanma sürecinde dini çevrelerle yakın temas kuruldu ve Katolik düşünürler doğrudan katkı üretti[1].

Bu belge Claude'un nasıl güvenli, etik, Anthropic'in yönergelerine uygun ve gerçekten yardımcı olabileceğini açıklıyor. Hem güvenli olmak hem de faydalı ve etik değerlere sahip olması için Anayasa, tüm Claude modellerinin eğitim sürecinde kritik bir rol oynuyor ve içeriği doğrudan Claude'un davranışını şekillendiriyor. Yani Magnifica Humanitas'ın sunumu sırasında Olah’ın görünürlüğü bir ilk değil.

Vatikan'ın yapay zekâ etiği üzerine düşünceleri, kelimenin tam anlamıyla Claude’u şekillendiren belgelere girse de bugün kendini diğer yapay zekâ şirketlerinden farklı konumlandıran Anthropic’in Mythos modeli tartışma yaratıyor. Bilgisayar güvenliğiyle ilgili inceleme yapma ve açık bulma görevleri yerine getirme konusunda olağanüstü yetenekli Mythos, dünyanın finans sistemini altüst edebilecek her türlü dijital cihazı güvensiz kılabilecek ve nükleer santraller, barajlara sızabilecek yazılım yanlış ellerin kullanımında “tehlikeli” olarak tanımlanıyor.

Bu nedenle Anthropic bu modeli kullanıcıların geniş kapsamlı bir şekilde sunmak yerine dünyanın en kritik yazılımlarını güvence altına alma çabasıyla 12 teknoloji şirketine erişim izni vermişti. Ancak bu söz geçtiğimiz günlerde değişti ve 15’ten fazla ülkede 150 yeni kuruluşa genişletildi. Bu genişleme kararı tam bu yazının yazıldığı sırada ABD hükümetinin Fable 5 ve Mythos 5 modellerine yabancı uyruklu kişilerin erişimini yasaklamasıyla durduruldu[2]. Bu sınırlamanın yalnızca ABD’de bulunan yabancı uyruklu kişileri ve hatta Anthropic çalışanlarını da kapsayabileceği belirtiliyor.

Bu olay, 'düğmeyi açan ve kapatan hangi el?' sorusunu ve onun arkasındaki sınıf ilişkilerini açıkça görünür kılıyor. Olah, konuşmasında yapay zekânın sadece şirketlerin insafına bırakılamayacak kadar hayati bir toplumsal mesele olduğunu iddia etse de bu kriz, Janus’un iki yüzü gibi bize kaçınılmaz bir gerçeği hatırlatıyor. Daha önce Varoufakis’in altını çizdiği gibi Olah da en nihayetinde kapitalist küreselleşme düzeninin bir aktörüdür ve bunun yol açtığı tekno feodalizmin kazananlarındandır[3].

Cesur Yeni Dünya’dan Muhteşem İnsanlığa…

Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley’in kitle üretiminin ve bant sisteminin yükseldiği bir dönemde kurguladığı distopik bir evreni anlatır. 1932 yılında yazılan bu roman, 26. yy’a bakar ve teknolojik ve biyolojik gelişmelerle bireyselliğin, acının ve kaosun yok edildiği, ancak bunun karşılığında insan onurunun ve özgürlüğünün feda edildiği bir dünyayı anlatır.

Fordizmin insanı bir çarka dönüştüren mekanik düzenin içine yerleştirir. Acının yerini haz peşinde koşan uysal bir kitle yaratılmıştır. Öğrenme ve kitaplar yoktur; sınırsız tüketim, mutluluk yanılsaması için özgür irade feda edilir. Yeni ve cesur olan bu dünya, insanlığın içinden geçmekte olduğu değişime bir uyarıdır.

Bugün Papa Leo XIV’ün Magnifica Humanitas genelgesi de Cesur Yeni Dünya’dan doksan yıl sonra Huxley’in uyarısı hala gerçekliğini korumaya devam ediyor. Ama bu sefer yapay zekâ ve dijital teknolojiler, insanlığı çok daha görünmez bir dille karşı karşıya bırakmakta. Her iki metinde de yer alan en önemli vurgu insanlığın karşı karşıya olduğu asıl tehdidin dışarıdan gelmediğini, içeriden rıza ürettiğini söyler. Huxley’in dünyasında insanlar konfora razı edilmişken, bizim dünyamızda ise sistemler kendilerini "nesnel ve tarafsız" sunarak tasarımcılarının önyargılarını ve güç ilişkilerini gizlice yeniden üretir. İdeoloji görünmez kılındığında en tehlikeli haline ulaşır.

Bu noktada insanlık aynı radikal soruyla baş başa kalmaktadır: Konfor ile özgürlük arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydınız, hangisini seçerdiniz? Huxley’in distopyasında kitleler konforu seçmiş ve uysal köleliği kabul etmişti. Çemberin dışını biliyorlardı ama çıkmayı düşünmediler.  Bugün için asıl tehlike, dijital algoritmaların, veri madenciliğinin ve yapay zekanın sunduğu sahte yakınlıkların, insana bu soruyu sorma fırsatını bile tanımadan cevabı çoktan verdiği bir dünyaya uyanmaktır.

Makinelerin zihinleri şekillendirdiği bu yeni çağda kurtuluş, algoritmik sistemlerin kusursuz konforuna teslim olmakta mı? insan onurunu, emek mücadelesini, özgür iradeyi ve gerçek dayanışmayı inatla sürdürebilmekte mi saklı? Bu soruyu hepimizin eylemleri yanıtlayacak.


[1] Brendan McGuire ve Piskopos Paul Tighe

[2] https://tr.euronews.com/2026/06/13/anthropic-fable-5-ve-mythos-5-modellerine-erisimi-neden-kesti

[3] Yanis Varoufakis, Tekno Feodalizm, Diplomat, 2026.

(ÖB/HA)

Gökyüzü Kadar Kırmızı

Gelecek, ümit bağlanılanlar da değil “sorunlu” damgasını taşıyanların elindedir çoğu zaman. Özellikle eğitim sürecinde herkesin gözdesi öğrenciler olur. Bir de sürekli damgalanan öğrenciler. Bu damgalama o zaman en yetkili kişi tarafından gerçekleşebilir.

Ne Yazık ki genellikle öğretmenler bu otoriteyi temsil eder çoğu zaman. “Uyumlu” öğrenciler vardır. Çok şey beklenir onlardan. Gelecekleri garanti olmalıdır. “Prestijli” meslekler edinmelilerdir. Bir de “vasıfsız” işlerde çalışmasına kesin gözüyle bakılan çocuklar vardır. “Vasıfsız iş, adam olmak” gibi ayrımcı zırvaları kabul etmediğimi belirtmeme gerek var mı bilemedim ama yine de altını çizmiş olayım.

Biz gelelim “adam” olacağına kesin gözüyle bakılanlara. Bütün yatırımlar onlar içindir. Hata yapma lüksleri “adam olmayacaklara göre” daha azdır. En genel özelliklerinden biri itaat etmeleridir ve yaratıcı yönlerini otoritenin istediği şekilde değerlendirmeleridir. Ben o kesimden hiç olamamış silik bir öğrencilik geçmişine sahip birisi olarak, bu alışılmış döngünün dışında kalanların yaratıcılığını merak ederim. Çünkü genellikle değişimi köşeye itilenler gerçekleştirir. 2006 İtalya yapımı “Gökyüzü Kadar Kırmızı” böyle bir ötekileştirme ve dönüşüm hikayesini ele alıyor. Yönetmenliğini Cristiano Bortone’nin üstlendiği film, ünlü İtalyan ses efekti sanatçısı Mirco Mencacci’nin hayatını ele alıyor.

Mencacci 10 yaşındayken evde tüfekle oynarken ailesinin onu fark etmesi üzerine paniğe kapılır ve tüfekle birlikte yere düşer. Tüfek ateş alır ve Mirco kör olur.

Bundan sonrası hepimiz için tanıdık bir hikaye. Göz doktoru Mencacci’nin okula gidemeyeceği konusunda bilindik nakaratı tekrarlar. Mirco “normal” okula gidemez. (O da ne demekse) Körler için özel okullar vardır. Oraya gitmelidir. Mirco körler okuluna kaydedilir. Körler okulunun müdürü de kanıksanmış sağlamcılıktan kurtulamamış bir kördür. Onun için belli sınırlar vardır ve o sınırlar esnetilemez. Körler santral operatörü ya da dokumacı olmalıdır onun için.

Müdürün zihnindeki sağlamcı sınırı şu söz çok iyi vurgular. “Önemli olan onun ne istediği değil, ne yapabileceğidir.” 

Mirco önce körlüğünü kabul etmez. Burada önemli bir noktanın altını çizmek isterim. Öğretmeni kör değildir ama Mirco’yu anlar ve onun hayallerinin ardından gitmesini destekler. Yani kör olan müdür daha katı bir sağlamcıdır.

Müdür “makul” öğrencilerden seçtiği bir öğrenci grubuyla yılsonu etkinliği hazırlamak ister. Mirco ise arkadaşlarıyla birlikte kütüphaneden çaldığı kasetlerle bir sesli hikaye hazırlar. Öğretmen yılsonu etkinliği için bu kaseti müdüre verir ama müdürün tavrı olumsuzdur. Öğretmen ile müdürün diyaloğu şu şekildedir:

Müdür: Bunları alabilirsin.

Don Giulio: En azından dinleyemez misiniz?

Müdür: Yıl sonundayız. Boşa harcayacak zamanım yok.

Don Giulio: Bu zaman kaybı değil. Biliyorum, bazen kendini kaybediyor ama onun da kendine özgü bir tarzı var. Nesnelere bakıp onları keşfediyor ve haklarında hikayeler anlatıyor. O tamamen farklı. Bunda bir yanlış yok.

Müdür: Bu okulun yüzyıldan fazladır burada olduğunu biliyor musun? Tüm bu zaman boyunca burada yaşam sakin ve hiç sorunsuz geçti. Neden biliyor musun? Çünkü bizim burada kurallarımız var. Kimilerine modası geçmiş, aptal kurallar olarak görünebilir. Ama bu okulu bitiren çocuklara dışarıdaki hayatta bir yer edinmelerini sağlıyorlar.

Don Giulio: Bu çocuklar görmüyor. Bu doğru ama onlar hayattalar. İçleri coşku ve hayal gücüyle dolu. Onlara kendilerini ifade etme özgürlüğü tanımazsak yardım etmiş olmayız.

Müdür: Bırakalım da kendilerine zarar versinler.

Don Giulio: Neden olmasın? Bu da öğrenmenin bir parçası.

Müdür: Sen onlarla zaman geçiriyorsun ama ben onlardan biriyim. Bizim gibiler için özgürlük, sahip olamayacağımız bir lükstür.

Don Giulio: Dinle! Senin derdinin ne olduğunu biliyorum. Otuz yıl önce görüyordun. Çocukken burada değildin. Okula gidebildin. Gezebildin. Neden senin bir zamanlar sahip olduğun imkanları bu çocuklara sunmuyorsun?

Müdür: Çünkü sahip olamazlar. Onlar kör.

Don Giulio: Belki de sen istemediğin içindir.”

Sonuçta müdürün dediği olur ve Mirco okuldan uzaklaştırılır. Bu olay şehirde inanılmaz yankı bulur. İşçiler greve gider. Şehirde hayat durur ve dönemin politik ortamı sağlamcılığa geri adım attırır. 1975 sonrası İtalya’da körler okulları kapatılır ve kaynaştırma eğitime geçilir. Mirco’nun okula döndüğünü hatırlatmama bile gerek yok.

Mirco okula döner ve onun hazırladığı sesli hikaye konuklara sunulur. Tabii konukların gözünün bağlanması kabul edilebilir değildir ama dönemin şartlarını düşünmek gerek. Mirco ve arkadaşlarının okuldan kaçışı, sinemaya gidişi, bir eylemin ortasında kalışı gayet gerçekçi verilmiş. Bu filmi izleyen çoğu körün kendisinden bir şey bulabileceğini düşünüyorum. Kalıpların dışına çıkmayı göze almak her şeyin başlangıcı demek.

Biz de Mirco gibi düşlerimizin peşinden koştuğumuzda şikayet ettiğimiz şeylerin çoğunun değiştiğini deneyimlemememiz için bir neden yok. Yeter ki sıkıştırılmaya çalışıldığımız kalıbı reddedelim.

Gassan Kanafani’nin bir öyküsünden esinlenerek kaleme aldığım “Ön Yargı Yamaçlarını Parçalamak” yazımla bu yazının birbirini tamamladığını düşünüyorum. İlgi duyanlar buraya tıklayarak okuyabilir.

(HA)

Devlet Baba evlatlarını yerken…

"Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir."

Umberto Eco

Babalar Günü’ne çiçekli, kravatlı, kol saatli, çocukluk fotoğraflarıyla yumuşatılmış vitrinlerle çepeçevre kuşatılarak giriyoruz. Vitrinlerin şıklığı hayatı kuşkusuz estetize eder ama bazı günlerin üstündeki duygusal verniği kazımadan, o günlerin hangi iktidar biçimlerine hizmet ettiğini göremeyiz. Takvim, masum değildir. Anma günleri, hatırlatır ama terbiye de eder. Kime minnet duyacağımızı, kime teşekkür edeceğimizi, kimi kutsayacağımızı, kimin karşısında susacağımızı da öğretir.

Babalar Günü, babalık imgesinin hangi siyasal dilde çoğaldığını, hangi otorite biçimlerine sızdığını, hangi itaat terbiyesini meşrulaştırdığını, yurttaşın ne zaman evlatlaştırıldığını düşünmemize olanak sağlar.

Bu yazının tartışmayı murad ettiği asıl mesele, siyaset kurumunun babalıkla kurduğu kadim akrabalıktır. Devlet baba, milletin babası, reis, şef, kurtarıcı, ulu önder, kurucu irade, büyük adam… Siyaset, kendini çoğu zaman baba diliyle anlatır. Yurttaş ise bu dilin içinde ergin bir özne olmaktan çıkarılır; korunacak, kollanacak, terbiye edilecek, hizaya getirilecek, gerektiğinde azarlanacak evlada dönüştürülür.

Böyle bakınca Babalar Günü bizi aile içi sevgi ritüelinden çıkarır; siyaset felsefesinin eski ama hâlâ yakıcı sorularıyla baş başa bırakır: Statü, saygının nedeni midir? Baba olmak, lider olmak, devlet adına konuşmak, bir kişiye kendiliğinden saygınlık kazandırır mı?

Korkunun terbiyesi

Aristoteles cesareti “nelerden korkulacağını bilmek” olarak tanımlar. Cesareti korkusuzluk olarak değil, nelerden, ne zaman, ne ölçüde korkulacağını bilmek olarak düşünür. Cesaret, korkunun yokluğu değildir; korkunun terbiyesidir. İnsan korkmadığında değil, korkusunu doğru yere koyabildiğinde cesurca eylemlerde bulunarak erdemli olabilir.

Siyasetin karanlık koridorlarında anlatılagelen bir Kruşçev anekdotu vardır. Stalin’den sonra partinin başına geçen Kruşçev, bir toplantıda Stalin’i sert biçimde eleştirir. Salondan bir ses yükselir: “Peki sen neredeydin o zaman?” Kruşçev öfkeyle sorar: “Kim söyledi bunu, kim?” Kimseden çıt çıkmaz. Kimse ortaya çıkmaz. Bunun üzerine Kruşçev “Ben, ben, işte oradaydım.” der.

Bu hikâyenin tarihsel doğruluğundan çok, taşıdığı politik hakikat önemlidir. Korkunun hafızası vardır. Dün salonda başını eğen, yarın kürsüye çıktığında aynı salonu susturabilir. Yer değiştirmek özgürleşmek değildir. Makam değiştirmek, korkunun pedagojisinden çıkmak anlamına gelmez. Korku köleleştirir, kölede özgürlüğün bilinci yoktur. Efendi olsa dahi aynı köleliğin bilincinin yarattığı kalebent içinden dünyaya bakmaya devam eder.

Türkiye’de siyaset kurumuyla ilişkimiz çoğu zaman böyle bir korku terbiyesi içinde kurulur. Baba, yalnızca sevilen, sayılan, danışılan kişi değildir; kızmasından korkulan, huzuru bozmasın diye idare edilen, “aman şimdi zamanı değil” denilerek karşısında geri çekilinen kişidir. Baba konuşunca ev susar. Baba kızınca masa donar. Baba bakınca cümle yarım kalır.

Siyasal baba da böyle işler. Eleştiriyi saygısızlık, itirazı nankörlük, hak talebini hadsizlik, eşit ilişki arzusunu terbiyesizlik sayar. Yurttaş çocuğa, çocuk evlada, evlat da itaate çevrilir. Sonra bu itaat, saygı diye adlandırılır. Oysa itaat, saygının kılığına girmiş korkudur.

Kronos’un sofrasında gelecek

Grek mitolojisinde Kronos çocuklarını yutar. Çünkü çocuk, gelecektir. Gelecek ise statükonun sonunu imler. Her doğum bir başlangıçtır; başlangıç eski düzen için gücül tehdittir. Kronos’un korkusu, babanın korkusudur: Yerini alacak olanın korkusudur. Ama ölüm kaçınılmaz. Son da!  Rhea, Kronos’a çocuk yerine kundaklanmış bir taş verir. Zeus böylece pek de incelikli olmayan bir hileyle kurtulur. Böylece gelecek, babanın midesinden kaçırılır.

Mitik anlatılar, iktidarın bilinçdışını ifşa eder. Babanın çocuklarını yemesi, aile anlatısının karanlık tarafıdır. Her baba beslemez, hayata hazırlamaz, korumaz. Bazı babalar kendi kudretini korumak için evlatlarını bastırır, yaşamak için onları yutar, kendini evlatlarıyla besler.

Siyasetin baba figürleri de çoğu zaman Kronos’un sofrasında oturur. Hayat vaat ederken geleceği gasp ederler. Gençleri sevdiklerini söylerken gençliğin siyasal katılım yollarını tıkarlar. Milleti koruduklarını söylerken milleti edilginleştirirler. “Evlatlarım” diye seslenirken yurttaşı ergin özne olmaktan çıkarıp hane halkına, taraftara, tebaaya, çocuklaştırılmış kitlelere dönüştürürler. Çocukların da kuşkusuz “irade”si olamaz. Böylece onlar adına verilen kararlar da meşrulaştırılmış olur.

Bu nedenle Babalar Günü’nde babaya teşekkür etmeden önce sormak gerekir: Bu baba bizi büyütüyor mu, yoksa yutuyor mu?

Hürmetin kutsal gölgesi

“Anne ve babana hürmet edeceksin!” Tevrat’taki On Emir’den biridir. Bu buyruk, tarih boyunca yalnızca aile içi hürmetin değil, otoriteye itaatin de dayanaklarından biri olarak okunmuştur. Ebeveyne saygı, pek çok kültürde Tanrı’ya, geleneğe, devlete, yasaya, hiyerarşiye… saygıyla iç içe geçer.

Din, aile, siyaset, eğitim ve ekonomi kurumu birbirinden bağımsız adalar değildir. Çoğu zaman birbirini tamamlayan, birbirine payanda olan, birbirini meşrulaştıran kurumlardır. Hıristiyanlığın Roma tarafından soğurulması bu açıdan öğreticidir. Yoksulluğun, tevazunun, güçsüzlerin, alçakgönüllü yaşamın diliyle ortaya çıkan bir inanç, tarih içinde ihtişamlı bir kurumsal iktidarın merkezlerinden birine dönüşebilmiştir. Demek ki kutsal olan her zaman masum değildir. Kutsallık, bazen en dünyevi iktidar biçimlerinin üzerine örtülen en zarif kumaştır. Buradaki temel soru şudur: Saygı kime gösterilir?

Saygı, statünün zorunlu sonucu değildir. Saygınlık, statünün gerektirdiği sorumluluğun adilce, usulle, ölçüyle, hesap verebilirlikle yerine getirilmesiyle kazanılır. Bir baba çocuğunu korumuyorsa, kollamıyorsa, hayata hazırlamıyorsa, onun özerkliğini tanımıyorsa, kendi korkularını çocuğunun kaderi yapıyorsa, yalnızca baba olduğu için saygıyı hak eder mi? Aynı soruyu siyaset kurumunun babaları için sorabiliriz.

Devlet Baba ve istisnanın yerleşik düzeni

Carl Schmitt’in ürkütücü berraklıktaki “Egemen, istisna haline karar verendir” sözü “iktidar”a dair aklı başında herkesi sarsıcı bir hakikati dile getirir. Normal zamanlarda hukuk işler gibi görünür; fakat kriz anında hukukun askıya alınıp alınmayacağına kimin karar verdiği, iktidarın çıplak yüzünü gösterir.

İstisna hali kavramı, bugün siyasal iklimi anlamak için hâlâ işlevseldir. Çünkü bazı rejimlerde olağanüstü olan, zamanla olağanın içine yerleşir. İstisna norm olur. Usul yük sayılır. Keyfiyet karar diye sunulur. Hukuk, herkes için ortak zemin olmaktan çıkıp dost ile düşmanı ayıran bir eleme aygıtına dönüşür.

Böyle bir iklimde siyaset kurumunun özneleri “milletin babası” diye konumlandırıldığında saygı talebi tartışmalı hale gelir. Çünkü baba, en yalın anlamıyla koruyan, kollayan, özerklik tanıyan, gözeten, kaynak bulan, çocuğun dünyaya tutunması için sorumluluk alan öznedir. Babalık iktidar değil, bakım yükümlülüğüdür. Baba, evladının geleceğini kendi koltuğuna ipotek edemez. 

Eğer siyasal baba yurttaşı özgürleştirmiyor, erginleştirmiyor, haklarını güvence altına almıyor, onu kendi hayatının öznesi haline getirecek olanakları tesis etmiyor; evlatlarını seçimlerde hatırlıyor, diğer günlerde azarlıyor, susturuyor, tehdit ediyor, hizaya sokuyorsa; orada saygı değil, itaat üretilir. İtaat, baba evinde sessizlik gibi başlayıp devlet dairesinde mühür olur. Egemenin hukuku askıya alarak kendi keyfiyetini norm kıldığı her istisna anı, evlatların da kendi vicdanlarını askıya alarak birer 'emir kuluna' dönüşmesinin politik zeminini hazırlar.

“Emir kuluyum”un karanlık konforu

Yirminci yüzyılın devlet eliyle yapılan katliamların uygulayıcıları, “Bana emredildi” diyerek, kötülüğün sorumluluğundan kendini kurtarabilir mi? Nürnberg’den sonra modern hukuk ve etik, emre itaatin masumiyet garantisi olmadığını daha açık biçimde düşünmek zorunda kaldı. Çünkü her düzen, kendi memurlarını, askerlerini, bürokratlarını, siyasetçilerini ve yurttaşlarını görev diliyle kötülüğe ortak edebilir. Kötülük, her zaman şeytani bir taşkınlıkla gelmez; çoğu zaman bürokrasiyle, talimatla, emir-komuta zinciriyle, “ben sadece görevimi yaptım” cümlesinin serin gölgesiyle gelir.

Anayasa’nın “kanunsuz emir” başlığı altında koyduğu ilke de bu yüzden önemlidir: Konusu suç teşkil eden emir hiçbir suretle yerine getirilemez. Yerine getiren kişi sorumluluktan kurtulamaz.

Bu ilkeyi yalnızca kamu görevlileri için teknik bir hukuk maddesi olarak görmemek gerekir. Bu, aynı zamanda yurttaşlık bilinci için de güçlü bir metafordur. Hukuksuzluğa itaat etmek, yalnızca hukuki değil, etik bir sorundur. Amir hukuksuz emir veriyorsa, astın itaati erdem değildir. Lider adaletsizliği buyuruyorsa, taraftarın sadakati ahlak olamaz. Baba evladını suça, suskunluğa, hak ihlaline ya da korkuya çağırıyorsa, evladın boyun eğişi saygı değildir.

Baba katli değil, baba putunun reddi

Türkiye toplumuna dair sık tekrarlanan bir iddia vardır: Bizde baba katli yoktur. Grek mitolojilerindeki Oidipus geriliminin, modern edebiyattaki baba öldürme arzusunun bizde aynı biçimde işlemediği söylenir. Bu tür genellemeler sorunludur; bir toplumu tek bir simgeyle okumak, genellikle o toplumun karmaşık yapısını görünmezleştirir. Yine de bu anlatı bir ipucu verir: Bizde babayı öldürmekten çok, babayı yaşatmak; baba makamını korumak; baba figürünü eleştiri dışı tutmak görece güçlü bir eğilimi gösterir.

Ama mesele babanın katledilmesi değil, baba putunun reddidir. Eco’nun “Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir” sözü tam burada anlam kazanır: Bilgelik, putu yani yaşamı çoraklaştıran, özgürlükleri tırpanlayan, düşünmeyi donduran her türlü putu doğası gereği reddetmektir. Putu yıkmak bile putun merkeziliğini kabul etmek anlamına gelir. Asıl özgürleşme, babayı putlaştırmamaktır. Babayı insanlaştırmak, siyasetçiyi statüsünden indirmek, lideri hesap verebilir kılmak, devleti kutsallıktan çıkarıp kamusal hizmet örgütü olarak düşünmek yurdumuzu da yurdu paylaşanları da özgürleştir.

Babalar, bilmedikleri dilin yasasını yazarken

Bugünün Türkiye siyasetinde ağır, yaşlı, yorucu bir baba gölgesi var. Farklı siyasal konumlarda duran, farklı meşruiyet kaynaklarından beslenen, farklı tarihsel yükler taşıyan figürler ülkenin kaderi üzerinde hâlâ belirleyici. İktidarın, milliyetçi siyasetin, Kürt meselesinin ve ana muhalefetin krizlerinin aynı sahnede birbirine düğümlendiği bir dönemde, siyaset yaşlı babaların uzun, uzun olduğu kadar da koyu gölgesi altında.

Burada biyolojik yaşçılık yapmak değil niyetim. Yaşlılık tek başına sorun değildir. Deneyim, hafıza, ihtiyat, tarihsel sezgi, deneyimden süzülen ilişkiler, kavrayışlar her alanda olduğu gibi siyaset kurumu için de değerlidir. Sorun, deneyimin kendini gelecek üzerinde vesayet hakkı sanmasıdır. Sorun, yaşın bilgelikle; makamın hakikatle; uzun siyasal ömrün ahlaki üstünlükle karıştırılmasıdır.

Geçmiş yüzyılın siyasal habitusuyla (Boomer Kuşağı) dijital çağı yönetmeye kalkmak, bilmediği bir dilin yalnızca alfabesini ezberlemiş birinin o dilde yasa yapmaya kalkmasına benziyor. Harfleri tanıyor ama sözcüklerin ruhunu duymuyor; sözcükleri seçiyor ama cümlenin kurduğu dünyayı kavrayamıyor. Bugünün siyasal babaları, geçmiş yüzyılın kavramlarıyla dijital ağların, iklim krizinin, güvencesiz emeğin, göçün, genç işsizliğinin, kadın mücadelesinin ve çocuk haklarının iç içe geçtiği yeni bir çağ hakkında hüküm kuruyor. Yaş ortalaması 76 olan Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, Kılıçdaroğlu bu dörtlü, 90 milyon insanın kaderini tayin edecek kararlar alırken, evlatların hayatı kesik bağlantılar, askıya alınmış gelecekler, yarım bırakılmış cümlelerle yazılıyor.

Bu dörtlü, eski dünyanın büyük harfleriyle konuşuyor; oysa toplum, artık bir başka gramerin içinde nefes almaya çalışıyor. Siyasal katılım araçları kastre edilmiş, boğulmuş, işlevsizleştirilmiş; yurttaşlar ise özne olmaktan çıkarılıp pasif-izlere dönüştürülmüş. Görüyor ama dokunamıyor, duyuyor ama müdahil olamıyor, bedel ödüyor ama masada temsil edilmiyor. Baba konuşuyor, evlat izliyor; baba karar veriyor, evlat sonuçlarına katlanıyor. O halde Babalar Günü’nde her evladın sormakla mükellef olduğu sorular şunlar olabilir: “Evlatlar, kendi hayatlarının dilini bilmeyen bu siyasal babalara saygı duymaya devam edecekler mi, etmeliler mi? Eğer saygı statünün değil sorumluluğun sonucuysa, bu babalar hangi hakla hâlâ evlatlarının geleceği adına konuşuyor?”

Kurtarıcı bekleyen toplum

Ömer Naci Soykan, “Kurtarıcının Geri Dönüşü ya da Geleceği Çalınmış Toplum” başlıklı makalesinde ergin olmayan toplumun kurtarıcıya ihtiyaç duyduğunu söyler. Kendi örgütlülüğünü kuramayan, kendi aklını kamusal olarak işletemeyen, kendi hakkını kolektif olarak savunamayan toplum, efendi, baba ya da kurtarıcı arar.

Oysa örgütlü toplum kurtarıcı beklemez. Kendi yaşamının öznesi olur. Siyaset de tam olarak budur: Bir toplumun kendi ortak hayatını örgütleyebilme kudreti.

Kant’ın Aydınlanma tanımı burada yeniden duyulur: Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış halinden çıkmasıdır. Ergin olmayış, aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamama halidir. Bu yalnızca bireyin değil, toplumun da meselesidir. Kendi siyasal aklını babalara havale eden toplum, erginleşemez.

Babalar Günü’nde evlatlar olarak şu soruyu yüksek sesle sorabilir miyiz: “Babalarımız bizi erginleştiriyor mu, yoksa erginleşmemizi engelleyerek kendi babalık makamlarını mı sürdürüyor?

Şef, baba değildir.

Antropolojide efendisiz topluluklara dair tartışmalar bize bir başka imkânı hatırlatır. Bazı topluluklarda şef, mutlak iktidar sahibi değildir. Gelenekleri işletir, dağıtımın, sözün, ritmin sorumluluğunu taşır. Şef yasa koyucu tirana dönüşmeye, topluluğun üstüne çıkmaya, kendini gelenekten, ortak akıldan büyük görmeye kalktığında topluluk onu terk edebilir, tanımayabilir, başka birini şef olarak görür.

Saygı da zaten “saymak”la ilgilidir. Saymak, birini görmek, yerini kabul etmek, aynı zamanda hesabını tutmaktır. Saygı, koşulsuz bağlılık değildir. Saygı, birini ölçüsüzce kutsamak hiç değil, onu ilişkiler ağı içinde yerli yerine koymaktır.

Baba sayılır; ama sayıldığı için hesap dışı bırakılamaz. Baba sevilir; ama sevildiği için eleştiriden muaf değildir. Baba dinlenir; ama dinlenmek, hakikatin tek sahibi olmak anlamına gelmez. Siyasal babalarımızı gerçekten saymak istiyorsak, önce onları sayılabilir kılmalıyız yani hesap verebilir, sınırlı, denetlenebilir, eleştirilebilir, değiştirilebilir.

Saygıyı geri çekmek

Peki bizler, yani pasif-izlere dönüştürülmüş yurttaşlar, bu koyulaşan tablo karşısında ne yapabiliriz? En yalın yerden başlayabiliriz: Saygı ile itaati ayırabiliriz.

Saygı duymayı bırakmak, şiddet istemek, baba katilliği demek değil, putlaştırmayı reddetmektir. Lideri insanlaştırmak, devleti kutsallıktan indirmek, makamı sorumluluğa bağlamak, yaşlılığı bilgelikle karıştırmamak, babalığı iktidarla değil bakım yükümlülüğüyle yani kamusal hizmetle ölçmektir.

Eğer babalar evlatlarını hayata hazırlanmasına olanak sağlamıyorsa; evlatlarının siyasal katılım kanallarını kapatıyorsa; geleceği kendi ikballeri için rehin alıyorsa; hukuku usul olmaktan çıkarıp keyfiyetin aracına dönüştürüyorsa; gençlerin, kadınların, çocukların, emekçilerin kudretini bastırıyorsa; o zaman saygıyı hak etmiyorlar demektir.

İktidar, ittifaktır. Gücünü yalnızca yukarıdan almaz; tabandan devşirdiği rızadan da alır. Bizim suskunluğumuz, onların kudretine eklenir. Bizim korkumuz, babaların makamını küntleştirir. Bizim “ama baba” deyişimiz, onların bizi çocuklaştırmasının yolunu açar.

Bu yüzden Eleştiriye Övgü’nün Babalar Günü çağrısı şu olabilir: Bizi büyüten, özgürleştiren, koruyan, hayata hazırlayan, sorumluluk alan, hesap veren, sınırını bilen, evladının kendi yolunu açmasına izin veren, evlatlarını dinleyen, evlatlarına kişi muamelesi yapan babalara saygı duyabiliriz. Ama evladını yiyen Kronoslara, geleceği ipotek eden siyasal babalara, yurttaşı çocuklaştıran liderlere, hukuksuzluğu emir diye sunan makamlara, itaat talep eden devlet babalara saygı duymak sorumluluğumuz değil bilakis yaşama karşı sorumsuzluğumuz olabilir. İşte bu sorumsuzluğumuz nedeniyle babaların suç ortağıyız. Suç ortağı olmayı reddebiliriz.

Nasıl mı? İlk yapılması gereken, siyasal babalarımızı putlaştırmaktan vazgeçmek olabilir. Çünkü ergin toplumlar baba aramaz; kurum kurar. Kurtarıcı beklemez; örgütlenir. Emir dinlemez; hukuk ister. İtaat etmez; hesap sorar. Korkuyla susmaz; eleştiriyi yurttaşlığın en temel sorumluluğu olarak görür. İşte o vakit, Babalar Günü bir başka anlama kavuşur: Bizi çocuklaştıran babaların değil, bizi erginleştiren ilişkilerin günü olur.

(MVB/HA)

“Amedspor yalnızca bir kulüp değil, birçok Kürt için bir temsil alanı”

Akademisyen-yazar Vahap Coşkun’un “Sahadaki Kimlik: Amedspor” adlı kitabı, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıl Bora’nın önsözünü kaleme aldığı kitabın ilk bölümünde futbolun toplumsal işlevi, kitlelerle kurduğu ilişki ve Amedspor’un öncülü Diyarbakırspor ele alınıyor.

İkinci bölümde ise kitabın saha araştırmasına katılanların görüşleri yer alıyor. Çalışmaya bu süreçte Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) ile Kürt Araştırmaları Merkezi’nin (Kurdish Studies Center-KSC) de katkısı bulunuyor.

Amedspor, Türkiye’de sporun ötesine taşan anlamlar yüklenen kulüplerden biri. Kürt kimliği, aidiyet, temsil ve görünürlük tartışmalarının kesişim noktasında yer alan kulüp, yıllardır yalnızca sahadaki sonuçlarıyla değil, maruz kaldığı toplumsal ve siyasal tartışmalarla da gündeme geliyor. Coşkun’un kitabı da bu çok katmanlı yapıyı anlamaya çalışıyor. 

Vahap Coşkun’la, sahadaki mücadelenin ötesine geçen Amedspor’un temsil ettiği anlamları ve Türkiye’deki Kürt meselesiyle kurduğu bağı konuştuk.

Amedspor, Süper Lig’e çıktı: “Silav Super Lig!”
Amedspor, Süper Lig’e çıktı: “Silav Super Lig!”
2 Mayıs 2026

“Kîne em?”

Tanıl Bora, kitaba yazdığı sunuşta erken Orta Çağ’da “şampiyon” kavramının farklı anlamlarına da dikkat çekiyor ve bu bağlamda şampiyonun kadınları, çocukları, “çaresizi” ve “garibanı” da temsil edebildiğini ifade ediyor. Araştırma katılımcılarının görüşü de bu yönde. Önceden futbolla alakası olmadığını söyleyen bazı katılımcılar dahi, “En büyük temsilcilerimizden biri” diyerek Amedspor’u işaret ediyor. Sizce Amedspor neyi ve kimleri temsil ediyor?

Katılımcıların büyük bir kısmı Amedspor’un Kürtleri temsil ettiğini ifade ediyor. Bu nedenle kulüp ile Kürt kimliği arasında doğrudan bir bağ kurulduğu görülüyor. Amedspor’un, ötekileri, mağdurları ve farklı toplumsal kesimleri temsil eden bir kulüp olarak düşünüldüğü de vurgulanıyor. Genel eğilim ise taraftarların büyük çoğunluğunun Amedspor’u Kürtlerin temsilcisi olarak gördüğü yönünde. Kulüp üzerine yapılan tespitlere göre taraftar yapısının üç temel özelliği var: Bunlardan ilki gençlik. Gençler yoğun biçimde Amedspor çevresinde bir araya geliyor. İkinci özellik, tribünlerde kadınların varlığı. Kadın taraftar gruplarının oluştuğu ve kadınların maç atmosferinde daha görünür hâle geldiği görülüyor. Bu da bize, kulübün kadınlar açısından da çekim merkezi olduğunu gösteriyor. Üçüncü özellik ise sosyal çeşitlilik. Farklı toplumsal statülerden insanların bir araya geldiği geniş bir taraftar kitlesi söz konusu.

Sorunun diğer kısmına gelirsek: Amedspor Kürtleri nasıl temsil ediyor, bundan ne anlıyoruz? Katılımcılar üç temel işaret üzerinden bunu açıklıyor. Bunlardan biri kulübün ismi ve bunun üzerinden kurulan duygusal bağ. Katılımcılar, sadece “Amed” isminin bile güçlü bir etki yarattığını ifade ediyor. Amedspor’un gördüğü destek de bu durumu ortaya koyuyor. Geçmiş dönemlerde taraftar desteği oldukça sınırlıyken, “Amed” ismini aldıktan sonra tribün ilgisinin belirgin biçimde arttığı görülüyor.

Tribünlerdeki tezahüratlar da Kürtlük vurgusunu güçlendiriyor. “Kîne em?” (Biz kimiz?) sorusuna verilen “Kurdin em” (Kürdüz) yanıtı da kimlik beyanı niteliği taşıyor. Müzik seçimleri, renkler ve görsel unsurlar da benzer şekilde Kürt kimliğiyle ilişkilendiriliyor.

Ayrıca Amedspor’un resmî hesaplarında Kürtçe paylaşımlara yer vermesi, bu açıdan sembolik bir kırılma olarak değerlendiriliyor. Sonrasında diğer bazı kulüplerin de benzer adımlar attığı görülüyor. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, Amedspor’un ismi, rengi, tezahüratları ve kültürel tercihleriyle Kürt kimliğiyle özdeşleştirildiği ve bu yönüyle daha görünür bir politik ve toplumsal temsil alanı oluşturduğu ifade ediliyor.

Görüşmeciler, Amedspor’u Celtic, St. Pauli ve Livorno gibi kulüplerle karşılaştırıyor. Siz ise kitapta Tractor Sazi Tebriz örneğine de yer veriyorsunuz. Amedspor’u bu örnekler arasında nereye konumlandırırsınız?

Bahsedilen kulüplerin ortak noktası, tarihsel olarak güçlü taraftar kültürlerine ve geniş uluslararası etkileşim ağlarına sahip olmaları. Ancak Amedspor görece daha yeni bir kulüp olduğu için doğrudan karşılaştırma yapmak zor. Yine de tabii ki benzerlikler bulunuyor. Dünyada bazı futbol kulüpleri ile kimlikler arasında güçlü özdeşlikler kurulabiliyor. Ve o takımlar, temsil ettikleri kimlikler üzerinden biliniyorlar. Örneğin Barcelona dünyanın her yerinde Katalanların, Athletic Bilbao ise Baskların temsilcisi olarak görülür. Livorno işçi sınıfıyla, St. Pauli ise ötekiler ve mağdurlarla özdeşleştirilir. Milan ile Inter arasında dahi tarihsel olarak sınıfsal ve kültürel ayrımlar üzerinden yapılan okumalar vardır.

Benzer bir örnek İran’daki Tractor kulübüdür. Tractor, Azerbaycan Türklerinin kimliğini kamusal alanda görünür kılmak için hemen her fırsatı değerlendiren bir kulüp olarak öne çıkıyor. Taraftar grubunun isminden stadyumdaki sloganlara kadar pek çok unsurda Türklük vurgusu görülür. İran’da Fars kimliğinin baskın konumu düşünüldüğünde, Amedspor’un da Kürt kimliğiyle özdeşleşmesi anlaşılabilir bir durumdur. Nitekim kitapta da görüleceği üzere bazı katılımcılar bunu doğrudan bu örnekler üzerinden açıklıyor. “Barcelona nasıl Katalanları temsil ediyorsa Amedspor da Kürtleri temsil ediyor” diyenler var. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Barcelona taraftarlarının tamamı Katalan milliyetçisi değildir. Bilbao taraftarlarının tamamı Bask milliyetçisi değildir. Celtic taraftarlarının tamamı da koyu Katolik değildir, hatta bugün bu kimlikle kurdukları ilişki geçmişe kıyasla oldukça farklılaşmıştır. Buna rağmen bu kulüpler belirli kimliklerin sembolik temsilcileri olarak görülmeye devam ederler. Aynı şekilde Amedspor taraftarlarının tamamının Kürt milliyetçisi olduğunu söylemek de doğru olmaz. Dolayısıyla politik kimliklerle kulüp kimlikleri arasında güçlü bir özdeşleşme kurulsa da bu iki alanın hiçbir zaman birebir örtüşmediğini akılda tutmak gerekiyor.

Pozitif ve negatif kimliklenme

Görüşmelerde öne çıkan eleştirilerden biri de Amedspor’un fazla politik olduğu yönünde. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Görüşmelerde bazı katılımcılar, Amedspor’un güçlü politik pozisyon almasının iki açıdan sorun yarattığını ifade ediyor. Birinci eleştiri, bunun kulübü daha fazla baskıya açık hâle getirdiği yönünde. Katılımcılar, Amedspor’un Kürt kimliğini görünür kılmaya yöneldikçe hem fiili hem de hukuki çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını, bunun da kulübün hareket alanını daralttığını düşünüyor. İkinci eleştiri ise kulübün özellikle DEM Parti ile ilişkilendirilmesi üzerinden şekilleniyor. Bu görüşü savunanlar, Amedspor’un belirli bir siyasi partiyle özdeşleştirilmesinin, farklı siyasi görüşlere sahip ya da herhangi bir partiyle organik bağı bulunmayan kesimlerin kulübe yaklaşmasını zorlaştırdığını ifade ediyor.

Öte yandan Amedspor ile Kürt kimliği arasındaki bağa itiraz edenler de var. Bu kesimler, Kürt kimliğinin yalnızca Amedspor üzerinden temsil edilmesinin doğru olmadığını savunuyor. Bir yandan kulübe taşıyamayacağı kadar büyük bir anlam yüklenmesine karşı çıkıyorlar; diğer yandan Kürt kimliğinin çeşitliliğinin, çoğulluğunun ve farklı ifade biçimlerinin tek bir kulüp üzerinden okunmasının eksik bir yaklaşım olduğunu düşünüyorlar. Ancak görünen o ki bu artık geri döndürülebilecek bir süreç değil.

Çünkü taraftarlar da bu kimliği ve anlamı sürekli yeniden üretiyor, değil mi?

Tam da öyle. Taraftarlar yalnızca kulübü destekleyen bir topluluk değil, aynı zamanda kulübün neyi temsil ettiğini sürekli yeniden tanımlayan ve şekillendiren bir özne konumundalar. Bu nedenle Amedspor’un bugün taşıdığı anlam, yalnızca yöneticilerinin ya da futbolcularının değil, taraftarlarının da ortak üretimi olarak ortaya çıkıyor.

Şimdi buna iki farklı tür kimliklenme üzerinden bakmak mümkün. Birincisi pozitif kimliklenme, ikincisi ise negatif kimliklenme. Amedspor örneğinde her ikisini de görüyoruz. Pozitif kimliklenmeden kastım şu: Amedspor zaten kendisini Kürt kimliğinin temsilcilerinden biri olarak görüyor. Bundan kaçınmıyor, aksine Kürt kimliğiyle ilişkilendirilen çeşitli faaliyetler yürütüyor. Kulübün bu konudaki tutumu oldukça açık.

Diğer taraftan bir de negatif kimliklenme söz konusu. Amedspor’a karşı olanlar da kulübü Kürt kimliğinin temsilcisi olarak görüyor. Yani sadece taraftarları değil, rakipleri ve karşıtları da Amedspor’u Kürtlerin temsilcisi olarak konumlandırıyor. Belki de tam bu nedenle kulübe karşı çıkıyor, ona daha sert bir şekilde yaklaşıyorlar. Dolayısıyla hem kulübün Kürt kimliğini sahiplenmesi hem de rakiplerinin Amedspor’u Kürt kimliğinin bir temsilcisi olarak görmesi, Amedspor ile Kürt kimliği arasındaki bağı son derece güçlü ve geri döndürülmesi zor bir noktaya taşıdı.

“Süreç başladı, Amedspor Süper Lig’e çıktı gibi değerlendirmeler gerçekçi değil”

Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesi ile mevcut çözüm süreci arasında bir bağlantı kuran yorumlar olduğunu da gördük. Siz, bunun gerçeği yansıttığını düşünüyor musunuz?

Evet, “Çözüm süreci başladı, Amedspor da Süper Lig’e çıktı” gibi değerlendirmeler duyuyoruz; ancak bunlar gerçekçi yorumlar değil. Amedspor, Süper Lig’e yükselme mücadelesinde son haftalara kadar büyük bir rekabet içindeydi. Çok küçük ayrıntılar sonucu değiştirebilirdi. Dolayısıyla “Süreç başladığı için Amedspor Süper Lig’e çıktı” demek hem sportif gerçeklerle örtüşmez hem de kulübün sahadaki emeğini göz ardı eder.

Ancak süreçlerle Amedspor’un kaderi arasında hiçbir ilişki olmadığını söylemek de doğru olmaz. Örneğin kulüp Amedspor adını 2014 yılında aldı. Bu, 2013-2015 arasındaki çözüm sürecinin devam ettiği döneme denk geliyor. Eğer o dönemde siyasal atmosfer görece yumuşamamış olsaydı, muhtemelen kulübün bu isim değişikliğini gerçekleştirmesi de çok daha zor olurdu. Fakat süreç sona erdikten sonra tablo değişti. Amedspor ismi üzerinden kriminalize edildi, siyasetçiler tarafından hedef gösterildi, deplasman yasakları ile karşılaştı, fiziki saldırılara maruz kaldı ve çeşitli disiplin cezaları aldı. Yani siyasal iklim değiştikçe kulübe yönelik yaklaşım da değişti.

Bugün de benzer bir durumdan söz etmek mümkün. Siyasal atmosferin görece yumuşadığı dönemlerde Amedspor’a yönelik tutumun da daha normalleştiğini görüyoruz. Örneğin kulüp şampiyon olduğunda, başta Erdoğan olmak üzere farklı siyasi aktörlerden tebrik mesajları geldi. Bu, geçmiş yıllarla kıyaslandığında dikkat çekici bir tablo. Bu nedenle süreçlerle Amedspor’un karşılaştığı muamele arasında bir ilişki kurmak mümkün. Ancak, az evvel de dediğim gibi kulübün sportif başarılarını doğrudan bu süreçlerin sonucu olarak görmek doğru olmaz.

Yani Amedspor’un İkinci Lig’den Birinci Lig’e, oradan da Süper Lig’e yükselmesini sürecin bir çıktısı olarak değerlendirmek kulübe haksızlık olur diyorsunuz.

Evet, kesinlikle öyle.

Geçtiğimiz sezon kulüp birçok deplasmanda çeşitli saldırılarla ve ırkçı tepkilerle karşılaştı. Şampiyonluk kutlamalarında dahi tartışmalar yaşandı. Örneğin kulübün Senegalli yıldızı Mbaye Diagne’nin ülkesinin bayrağını açmasına bile bayrağın renkleri gerekçe gösterilerek tepki gösterildi. Yeni sezonda Amedspor’u ne bekliyor sizce?

Burada belirleyici olacak iki temel faktör var. Bunlardan biri Amedspor’un tutumu, diğeri ise rakiplerinin Amedspor’a yönelik yaklaşımı. Yani burada her iki tarafa da önemli sorumluluklar düşüyor. Amedspor, Diyarbakır’a gelen bütün kulüpleri en iyi şekilde ağırlamalı, çünkü kulübün temsil ettiği değerlere yapılabilecek en büyük katkı, sahada elde edilecek başarı. Aynı şekilde diğer kulüplerin ve taraftarların da Amedspor’a nasıl yaklaşacağı belirleyici olacak. Bu açıdan bakıldığında Amedspor’un Süper Lig’deki varlığının iki farklı boyutu olduğunu düşünüyorum.

Bir taraftan Amedspor çok önemli bir imkân barındırıyor. Türkiye’nin normalleşmesi ve toplumsal barışın güçlenmesi açısından kulübün Süper Lig’de yer alması önemli bir fırsat. Amedspor’un deplasmanlarda oynayacağı maçlarda ortaya çıkacak olumlu görüntüler, hem Kürt kimliğinin kamusal alanda daha görünür ve meşru bir biçimde var olmasına katkı sunabilir hem de toplumsal diyaloğu güçlendirebilir. Ancak bunun bir de risk boyutu var. Amedspor üzerinden çeşitli provokasyonlar sahnelenmek istenebilir. Futbol geniş kitlelere hitap eden bir alan olduğu için burada yaşanabilecek bir olayın etkisi kısa sürede çok daha geniş çevrelere yayılabilir. Bu nedenle sürecin dikkatle yönetilmesi gerekiyor. Bu fırsatları öne çıkarıp riskleri azaltabilmek için herkesin sorumluluğu var. Siyasi aktörlerin, bürokrasinin, futbol kulüplerinin ve medyanın bu konuda önemli bir rolü bulunuyor.

Diagne meselesine gelince, burada bürokrasinin yerleşik reflekslerinin etkisini görüyoruz. Bu tür refleksler bir anda değişmiyor. Sarı, kırmızı ve yeşil renkleri gördüğünde bunları Kürt kimliğiyle ilişkilendiren ve buna göre tepki veren anlayış hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu “kriz” ilk olarak Iğdır’daki kutlamalarda yaşandı. Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesinin ardından Diagne, Senegal bayrağıyla kutlama yapmak istediğinde müdahaleyle karşılaştı. Daha sonra Diyarbakır’daki evine yönelik polis ziyareti gündeme geldi. Bunlar eski korkuların ve alışkanlıkların tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor. Ancak artık bu reflekslerin değişmesi gerekiyor. Amedspor’un Süper Lig’de yer alması, bu değişimin gerçekleşmesi açısından da önemli bir fırsat yaratabilir.

Kanayan yara: Altyapı

Kitapta Amedspor’un altyapısını “kanayan yara” olarak nitelendiriyorsunuz ve kulübün zaman zaman altyapı yerine popüler ve medyatik transferlere yöneldiğini söylüyorsunuz. Bu sorun nasıl aşılabilir? Amedspor, futbolda özellikle amatör seviyelerde ırkçılığın yaygın olduğu düşünüldüğünde, Kürt gençler için bir umut ve güvenli alan oluşturabilir mi?

Futbolun kendine özgü dinamikleri var. Günümüzde futbol son derece rekabetçi bir alan ve başarı baskısı tüm kulüplerin üzerinde hissediliyor. Hangi değerleri temsil ettiğinizden bağımsız olarak taraftarların kulüplerinden ilk beklentisi başarılı olmalarıdır. Amedspor’un bugün bu kadar görünür ve popüler olmasında da sportif başarının önemli bir payı bulunuyor. Çünkü kulüpler yalnızca sportif başarı üretmez, aynı zamanda taraftarlarının başarı ihtiyacına da karşılık verir. Başarı baskısı arttığında kulüpler de en kısa yoldan sonuç almaya yöneliyor, bu da çoğu zaman büyük ve popüler transferlere yatırım yapılmasını beraberinde getiriyor.

Katılımcıların Amedspor’a yönelik dile getirdiği iki temel eleştiriden biri altyapıya gereken önemin verilmemesi. Oysa görüşmelerde, Amedspor’un bu konuda çok önemli avantajlara sahip olduğu vurgulanıyor. Bölge genç bir nüfusa sahip ve bu gençlerin önemli bir kısmı futbola ilgi duyuyor. Ayrıca birçok çocuk Amedspor forması giymeyi hayal ediyor. İyi bir scout sisteminin kurulması, bölgenin sistemli biçimde taranması ve yetenekli gençlerin erken yaşta tespit edilmesi hem bu gençlerin hayatında önemli bir fark yaratabilir hem de kulübün geleceği açısından büyük bir kazanım sağlayabilir.

Bunun yalnızca sportif değil; ekonomik bir boyutu da var. Katılımcılar, altyapıdan yetişen oyuncuların kulübün kimliğini daha yakından tanıyacağı ve bu nedenle kulübe daha güçlü bir aidiyet geliştireceği görüşünde. Aynı zamanda bu modelin kulübün mali açıdan daha sürdürülebilir hale gelmesini sağlayacağı da ifade ediliyor. Bu konuda futbol okulları gibi çeşitli öneriler dile getiriliyor. Ancak altyapı ciddi emek, zaman ve kurumsal kapasite gerektiren bir alan. Zaten katılımcıların dikkat çektiği noktalardan biri de kurumsallaşma meselesi. Türkiye’nin en görünür kulüplerinden biri haline gelen Amedspor’un daha profesyonel bir yapıya ihtiyaç duyduğu yönünde eleştiriler bulunuyor. Liyakat esaslı yönetim anlayışının güçlendirilmesi gerektiği de hem taraftarlar hem de kulüp çevresinde sıkça dile getirilen görüşlerden biri.

Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesiyle birlikte kulübün yıllardır benimsediği politik çizgide bir değişim olur mu? Kulübe destek veren Kürtler, sosyalistler ve hak savunucuları açısından böyle bir dönüşüm bekliyor musunuz? Ya da şöyle sorayım, Amedspor, Süper Lig’de “yozlaşır” mı?

Ben çok köklü bir çizgi değişikliği beklemiyorum. Kulübün temel karakterinde ya da temsil ettiği değerlerde radikal bir kopuş yaşanacağını düşünmüyorum. Ancak Süper Lig’in getirdiği yeni sorumluluklar var. Bu nedenle kulübün kullandığı dilde ve kurduğu ilişkilerde daha dikkatli bir yaklaşım benimsemesi mümkün. Amedspor’un kapsama alanını genişletmeye çalışacağını düşünüyorum. Geçmişte Diyarbakırspor ile sorun yaşamış bazı şehirler ve taraftar gruplarıyla ilişkilerde de daha yumuşak ve diyaloga açık bir dil kurulabilir. Fakat bunun kulübün temsil ettiği değerlerden vazgeçmesi anlamına geleceğini sanmıyorum.

Nitekim şampiyonluk sonrasında yapılan açıklamalar da bu yönde. Amedspor’un savunduğu değerleri daha güçlü biçimde görünür kılmasının yolu, esas olarak sportif başarıdan geçiyor. Kulüp açısından asıl mesele artık Süper Lig’de kalıcı hâle gelmek. Amedspor, önüne uzun vadeli hedefler koyarak Avrupa kupalarına katılmayı hedeflemeli. Çünkü Amedspor’un Avrupa’da mücadele etmesi halinde kulübün temsil ettiği değerler ve sembolik anlamı çok daha geniş bir görünürlük kazanacaktır. Kulübün önünde önemli bir sorumluluk var. Bu ağır bir sorumluluk; ama ne kulübün ne de kentin altından kalkamayacağı bir yük değil. (TY)

Nobran kalabalığın şiddetli yaşamı

Kendisine gömülen ve gömülmesi istenen birey, sistem tarafından tüketim ve sonsuz çalışma ile kuşatılırken hayatını seçtiği yanılsamasına kapılıyor kolayca. “Kendin yap”, “kendini yönet” ve “çıkış yolunu kendin bul” denen kişi, hem sorunlarıyla boğuşmaya itiliyor hem de atomize ediliyor soyutlanıyor. Dolayısıyla başkalarında aradığı zorbalık, sistemin ona dayattığı sıradan bir eylem hâline geliyor.

Piyasa tanrılarının boyunduruğuna giren, sistemin “iyi yaşam” ve “refah” vaadiyle uyuşturulan, bu süreçte hem bocalayan hem de hınçla dolan; performans ve tüketim kıskacına alınan birey, Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle “özgürlük ve acizlik paradoksuyla” yaşamak zorunda bırakılıyor.

Tüketmek için çalışan, çalışmak için yaşayan ve tüm bunlar için sürekli borçlanan bireyin toplumsal konumu belirsizleşirken ruh hâli de bozuluyor. Söz konusu durum, etrafını saran çoğunluk için de geçerli olunca acımasız rekabet, mevcut akışın (neoliberal sistemin işleyişinin) alâmetifarikasına dönüşüyor. Bu durum da mükemmellik sanrısı ile yetersizlik gerçeği arasına sıkışan bireyi çıkarıyor karşımıza. “İşe yarıyorum, o hâlde varım” ile “herkesin yeri doldurulabilir” ifadeleriyle bu gerilim derinleşiyor.

Renata Salecl, Kabalık Çağı’nda hem bu gerilimi hem de kendini ortalığa sererken başkasını yok saymaya, hatta şiddetle bastırmaya uğraşan insanın durumunu anlatıyor. “Ben” ile “Başkası” kavgasının, sistem tarafından nasıl kârlı hâle getirildiğini ve kabalığın çağın düsturuna dönüştürüldüğünü hatırlatıyor.

Kendini ‘geleceğin yıldızı gibi pazarlayan’ birey

Neoliberal ideoloji, hepimizi yarışmacı birer özneye dönüştürür ve “başarı”ya ulaşmamız için her yolu denemeye teşvik ederken gerçek nezaketin yerine sahtesini koydu, daha da ileri giderek kabalığı geçerli kıldı. Salecl, zamanın ruhuna dâhil olan bu durumun çerçevesini çiziyor: “Kabalık, çağdaş kapitalizm dilinin bir parçası artık. Rekabeti, hızı ve bireysel ilerlemeyi yücelten bir dünyada yaşıyoruz. İşyerinde insanlardan verimliliğini durmadan sürdürmesi, her zaman müsait bulunması bekleniyor. Siyasette hakaret, performansa dönüştü. Sosyal medyada aşağılama eğlence niyetine kullanılıyor. En önemlisi ise öfke artık iletişimin önünde bir engel değil, itici bir güç hâline geldi.”

Anlayışın ve saygının ötelenerek açık ve örtük şiddetin, sabırsızlığın, hor görmenin, aşağılamanın, küçümsemenin ve narsisizmin öne çıkarıldığı, hatta pazarlandığı bu düzende Salecl, nobran kalabalığın hâlini anlatırken eleştirdiği sistemden çıkış yolları da arıyor.

Yazar, günlük hayatta ve dijital âlemde, işyerinde ve siyasette, kişilerin hem kendini ve karşısındakini hem de ona satın alması için sunulan ürünlerin tüketimine dayanan neoliberal kapitalizmin kabalığı olağanlaştırdığına dikkat çekiyor. Elbette bu sıradanlaştırmaya karşı direnenler de var. Kısacası kabalığı yaşam tarzı hâline getirenler ile ona başkaldıranlar arasında sıkı bir mücadele sürüyor.

Bahsi geçen mücadelenin bir ayağında, farklılığı teşvik eden sistemin performansını artırma kisvesi altında kişileri tektipleştirmesi ve mutluluk hissi yaratması ile şekillenen gerilim bulunuyor. Çalışmak ve tüketmek için yaşayan büyük kitle, Salecl’a göre kendini özgür sanıyor. Dahası, birörnekler içinde özgün olduğunu düşünüp narsisistleşiyor, tökezlediğinde kaygıya kapılarak önce kendini sonra da etrafını suçluyor ve nihayet, daha fazla “mutluluk” ve “başarı” için kolaylıkla kabalaşabiliyor. Yazara göre bu durum, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla yarışmasının bir sonucu: “Bugün insanların giderek narsisistleştiğinden çokça konuşuyoruz. Ama mesele birden narsisistleşmeleri değil, narsisist gibi görünme baskısıyla yaşamaları. İnsanlar özel, hırslı olduğunu, kendilerine büyük hedefler koyduğunu, günün birinde sıra dışı işler başaracağını durmaksızın kanıtlamak zorunda kalıyor. Birey bir yandan kendini geleceğin yıldızı gibi pazarlama baskısı altındayken bir yandan da başarısızlığa uğrayabileceğine, bir baltaya sap olamayacağına, sonsuza dek işsiz kalacağına vb. dair sonu gelmeyen belirtiler görür. Bunları yaşamamak için elbette daha çok çalışması, kendini kanıtlaması, başkalarını geçmesi gerekir.”

Mükemmel meritokrasi!

Zamanımızın kabalığının altında, bireyin hem kendini hem de başkalarını “başarılı” olduğuna inandırması veya başarısızlığında bile tam tersini sunmak için her şeyi yapabilecek hâle gelmesi yatıyor. Salecl, görünüş ve gerçek arasındaki farkın yarattığı gerilime, bunun ortaya çıkardığı şiddete ve ölçüsüzlüğe dikkat kesiliyor.

Hep daha fazlasını elde etme hırsının, performansın, verimliliğin ve manipülasyonun pazarlandığı günümüzde, Salecl’ın bahsettiği kabalık ve şiddet yaşamın olağan bir parçasına dönüştürülüyor. Bu da insanı homo economicus olarak gören ve herkesi “istersen başarırsın” diyerek ayağa kaldırmaya yönelen neoliberal kapitalizmin marifeti. Sistemin, kişileri hakikatlerden uzaklaştırması, tektipleştirmesi ve mükemmeliyetçilik girdabına sürüklemesi de cabası: “Mükemmeliyetçiliğin yükselişi meritokrasiyi göklere çıkaran neoliberal ideolojinin yükselişiyle paralel ilerliyor. Çabalayan, sıkı çalışan, sürekli yeni fırsatlar arayanlar başarıyı hak eder. (...) Bu düşünceye göre birey, başarısından da başarısızlığından da her zaman kendi sorumludur. Neoliberal meritokrasi düşüncesine göre iyi okullara giden, oralarda eğitim alan, iyi meslekleri, yenilikçi düşünceleri olanlar zenginliği, başarıyı hak eder. Yanlış giden bir şey vardır başarı yakalamayanlarda. Gördükleri kıymet giderek azalır: O kadar zeki, o kadar çalışkan, o kadar becerikli değillerdir. Böyle böyle (özellikle ekonomik ve sosyal) başarının, bireyin yaradılışından gelen özellikleriyle bağlantılı, daha geniş çaptaki toplumsal nedenler bütününden bağımsız olduğu kabul görmeye başlar.”

Adı neoliberalizm olarak yumuşatıldıkça vahşileşen kapitalizm, “başarının” ve “başarısızlığın” sorumluluğunu yalnızca bireye yükleyerek onu hem hırçınlaştırıyor hem de tüketiyor. Kişisel gelişim sektörünün de topa girmesiyle bireyin makineleşme veya robotlaşma (duygulardan ve ilişkilerden arındırılma) sürecinde önemli bir eşik atlanıyor: “Başarı idealinin ve bireyciliğin yüceltilmesiyle neoliberalizm, acımasızlığın iki biçimine kapı araladı: Kendimize karşı ve başkalarına karşı acımasızlık. İnsanların düzeni kusursuz, verimliliği sınırsız bir hayatın ideallerini içselleştirmesinin, işyerinde birbirlerinin celladına dönüşmesinin, neoliberalizmin ekonomik krizlerin hepsinde varlığını sürdürmesinde payı var.”

‘Sessiz devrim’

Sistemin saldırganlığı, bireyciliği, hırsı ve tüketimi önceleyen yapısı, yaşamda nezaketin değil kabalığın hâkim olmasına yol açıyor. Bu da Salecl’ın ifadesiyle ilişkilerde sınırın ortadan kalkmasına ve nezaketi yalnızca belli anlarda kullanılıp atılan bir maskeye gönüştürüyor. Tam da akışkan veya uçucu çağımıza uygun bir edim bu.

Yazara göre aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı bu şekilde işleyen sistemde kabalığı artıran bir başka şey, sahteliğin ve sahtekâr figürünün yüceltilmesi: “Neoliberal ideoloji, ‘hepimiz başarabiliriz’ ve ‘-mış gibi yapa yapa başarıya ulaş’ benzeri pozitif psikoloji sloganlarıyla bireyi çağırıp durur. Başarı hedefine yaklaşmak, bireyin sanki çoktan başarmış gibi davranmasını gerektirir, azmin gücü ve pozitif düşünceyle gerçek başarı da gelecektir sonra. Dış görünüş de bu amaca katkıda bulunur. Bu nedenle pek çok danışman, bireylerin başarılı olduğunu giyimlerinde bile göstermesi gerektiğinin altını çizer. Tabii hitabeti, beden dilini ve davranış tarzını da unutmamaları gerekir. Bu yönlendirmelerle başarı ideali, sahtekâr figürünü yüceltir. (...) Kendimize âşık olmamız, hep olumlu taraflarımıza güvenmemiz, başarılarımıza odaklanmamız ve başkalarının düşüncelerine kulak asmamamız gerektiği düşüncesi, bireyciliği ve başarıyı yücelten neoliberal söylemin bir parçası. Tam da bu idealler insanlarda yetersizlik duygusuna neden oluyor.”

Neoliberalizm, yaratıp palazlandırdığı nobranlığı politikadan iş yaşamına, günlük hayattan ekonomiye dek her alanda sıradanlaştırıyor. Kişileri kendini izleyip yüzüne ve eylemlerine hayran olduğu, başkalarını rakip gördüğü narsisistlere dönüştürürken karmaşadan kâr elde edilen ve sakinliğin pazarlandığı bir düzenin boy atmasına neden oluyor. Salecl buna “sessiz devrim” diyor: “Neoliberalizm, aşırı bireycilik ve seçme hakkı kavramlarını dolaşıma sokup ekonomi politikasıyla toplumsal eşitsizliklerin önünü sonuna kadar açan sessiz bir devrimdi. Bu devrimin sürekli faaliyet, Darwin’in anlayışındaki gibi hayatta kalma mücadelesi ve başarıdan şahsen sorumlu olma düşünceleri üzerinde yükselen güçlü temelleri var. Bu düşünceler, tükenmişlik ve kaygı artışı gibi yan ürünler doğurmuştu, şimdi de dinginlik isteği çıktı. Ne yazık ki bu istek, bir biçimde neoliberal idealleri geçerli kılmaya devam ediyor.”

Peki, bu düzenden çıkış için Salecl bir umut ışığı görüyor mu? Elbette; “aklın karamsarlığı” ve “iradenin iyimserliği” ile bir kapı açılabileceğini söylüyor. Başka bir deyişle neoliberalizmde herhangi bir çözüm arama konusunda karamsar olmak, ona direnme ve onun üstesinden gelme konusunda ise umudu hiç kaybetmeden mücadele etmek gerektiğini hatırlatıyor.

Kabalık Çağı, Renata Salecl, Çeviren: Bülent Kale, Metis Yayınları, 140 s.

(AB/TY)

Irvin Yalom: Hiçbir zaman yüz yüze görüşmediğim terapistim

Sayın Dr. Yalom,

Kitaplarınızı hayranlıkla takip eden bir okurunuz ve aynı zamanda bir yazarım. Bugüne dek, vefat etmiş bazı sanatçıların ya da yazarların ardından yazı yazmış olduğum için, günün birinde, Irvin Yalom’un vefat haberini duyarsam ne yaparım diye birçok kez aklımdan geçmiştir. Onun hakkında ne yazardım? Haberi ne zaman alırdım? Yazdıkları, bunca yıldır hayatımda bu kadar önemli bir yer tutmuş biri hakkında içime sinecek bir yazı yazabilir miydim? Ya bu haberi yazı yazacak vaktimin olmadığı bir anda alırsam? Bu konuyu bir arkadaşımla paylaştığımda, yazıyı geniş bir zamanda taslak olarak yazıp kenarda tutmamı tavsiye etmişti. Geçen kış sömestr tatilinde bunu yapmayı düşündüm, ama sonra Love’s Executioner and Other Tales of Psychotherapy (1989) [Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri] kitabınızdaki iki öykü üzerine bir yazı yazdım. Siz aramızdan ayrıldıktan sonra yayımlanacak bir yazıyı yazmaya elim varmadı. Sizin hayatta, bizimle bu dünyada olduğunuz gerçeğinin tadını çıkarmayı tercih ettim.

Geçen hafta sonu, Ben Yalom’un, 95 yaşına girmek üzere olan Irvin Yalom için doğum günü mesajları çağrısını gördüm. Ne harika, Dr. Yalom! Artık aramızda olmadığınız zaman yazmak yerine, 95 yaşına girişinizi kutlamak için yazabilirdim.

Irvin Yalom: Hiçbir Zaman Gidemediğim Terapist. Ardınızdan yazmayı düşündüğümde kulaklarımda bu başlık yankılanırdı hep, Dr. Yalom. Ama bu tam anlamıyla doğru muydu? Kitaplarınızı, bazılarını birden fazla kez okumak; iç dünyamı, ulaşabileceğim terapistlerin yapamayacağı kadar çok şekillendirdi. Bu yüzden başlık şöyle olmalıydı: Irvin Yalom: Hiçbir Zaman Yüz Yüze Görüşmediğim Terapistim. Kitaplarınız bana çok şey kattı, sadece ruh dünyamı ve etrafımdakilerle ilişkilerimi biçimlendirmek açısından değil, varoluşa dair perspektifimi şekillendirmek anlamında da.

Bugün, birkaç yüz kişi bir arada olduğumuz bir kutlamanın sabahında, rüya ile uyanıklık arasındaki o loş bölgede, gecedeki yüzler zihnimden art arda geçerken Dr. Yalom, şöyle dediğinizi duydum: Bir günlük varlıklar… Creatures of a Day – And Other Tales of Psychotherapy (2015) [Günübirlik Hayatlar] kitabınızın son öyküsünde Marcus Aurelius’tan yaptığınız o alıntı:*

Hepimiz, bir günlük varlıklarız; hatırlayan da hatırlanan da. Her şey geçicidir – hem hafıza hem de hafızanın nesnesi. Her şeyi unutacağınız zaman yakındır ve herkesin sizi unutacağı zaman da. Hiç aklınızdan çıkarmayın ki göz açıp kapayana dek hiç kimse olacaksınız ve hiçbir yerde.

Bu kitabı bir havaalanında; kadınlar, adamlar, çocuklar –aceleci, heyecanlı, neşeli, huysuz, stresli, sakin, sabırsız, sıkılmış insanlar– arasında bitirdiğim ânı hatırlıyorum. Hepsi bir günlük varlıklardı… Vakti geldiğinde, ben ve o an havaalanında etrafımda gördüğüm tüm o yüzler, sadece birilerinin zihnindeki birer anıdan ibaret olacaktık.

Bu bana, Dr. Yalom, Becoming Myself: A Psychiatrist’s Memoir (2017) [Bir Psikiyatristin Anıları] kitabınızdaki sözlerinizi hatırlattı; arkadaşınız Herb toprağa verildiği esnada döktüğünüz gözyaşlarını. Tıp fakültesindeki yıllarınızda, Herb ve amcası Louie ile pinochle oynadığınız pazarları hatırlıyordunuz:

O akşamları çok severdim. Ama Louie Amca çoktan öldü ve şimdi Herb de gittiğine göre etrafımda o günlerin tek bir tanığı kalmamış olduğunu fark ettiğimde içimi sarsıcı bir yalnızlık duygusu kapladı. O günler artık sadece zihnimde, cızırdayan sinir devrelerimin sırları içinde bir yerlerde yaşıyordu ve ben öldüğümde tamamen yok olacaklardı. Elbette, bunları soyut olarak on yıllardır biliyordum ve kitaplarda, konferanslarda ve birçok terapi seansında vurgulamıştım, ama şimdi bunları hissediyorum, öldüğümüzde, değerli, neşeli, eşsiz anılarımızın her birinin bizimle birlikte yok olacağını hissediyorum.

Bu pasajı okuduğum ânı çok iyi hatırlıyorum, Dr. Yalom. Şimdi bu sözcükleri yeniden okurken bir kez daha hissettiğim duyguları da, derin bir hüzün, sanki varoluşun temel gerçeğini ilk kez keşfediyormuşum gibi: Hepimiz bir gün öleceğiz. Herb’ün hikâyesini, kız kardeşinizin ve diğer iki yakın arkadaşınızın kaybıyla birlikte anlatıyordunuz. Bu bana, annemin paylaştığı bir anıyı hatırlattı. Annem bir gün; 60’lı yaşlarının sonlarında abilerini, kendinden büyük akrabalarını ve arkadaşlarını art arda kaybetmiş olan babamı oturma odasında sessizce ağlarken bulmuş. Kapıda annemi görünce, babam sadece, “Bütün sevdiklerim birer birer gidiyor” demiş. Artık, babam da gidenler arasında, Dr. Yalom: Hepsi, bir günlük varlıklar…

Ve hatırlıyorum Dr. Yalom, babamın evime son kez geldiği birkaç günlük ziyareti esnasında Staring at the Sun: Overcoming the Terror of Death (2008) [Güneşe Bakmak – Ölümle Yüzleşmek] kitabınızı okuyordum. O günlerden birinde, babam, annem ve ben evimin yakınındaki koruya gitmiş, 224 yaşındaki bir ağacın altında oturmaktaydık. Babam o zaman 82 yaşında olduğundan, yaşlılık nedeniyle ölümün giderek yakınlaşmakta olmasına dair neler hissettiğini düşünüp duruyordum kitabınızı okurken. Birdenbire kendimi kitaptan bahsederken buldum. “Yazar, hepimizin ölümden korktuğunu söylüyor” diyerek söze girdiğim anda babamın “Tabii” diye karşılık verişini asla unutmayacağım. O kadar net, o kadar cesur, o kadar şeffaf. Kitaptan, başka neler aktaracağımı heyecanla bekliyordu. Babamı bu konuşmadan bir yıl sonra kaybettim, Dr. Yalom. Tabii, o da ölümden korkuyordu. Hepimiz, her birimiz gibi.

Diğer okurlarınız gibi ben de kitaplarınızda teselli buldum, Dr. Yalom. Sığınak buldum. Dünyanın dört yanındaki birçok insanın, o kaçınılmaz ölüm korkusunu kabullenmesini sağladınız, bu korkunun dehşete dönüşmesini engellemenin yollarını öğrettiniz bize. Ölüm korkusunun içimizde ne kadar derinde bir yerde olduğunu, bu korkuyu bastırmak için ne kadar çok şey yaptığımızı ama ancak bu korkuyu kabul ederek anlamlı bir hayat yaşayabileceğimizi –ve hayatımızda ne kadar çok anlam bulursak, ölüm korkumuzun o kadar azaldığını– en zarif biçimde anlattınız. Bir gerçeği tekrar tekrar çok açık bir şekilde ortaya koydunuz: Ölüm anksiyetesine yol açan şey, bir hayatın gerçekleşmemiş potansiyelidir. Başka bir deyişle, bizi sadece dolu dolu yaşanmış bir hayatın sonunda mümkün olabilecek iyi bir ölüme doğru yönlendirdiniz. Ve kastettiğiniz asla hedonizm değildi: Anlam içeren; başkalarına olduğu kadar kendimize de şefkat ve merhametle dolu bir varoluştu. Mümkün olduğunca sahici bir şekilde yaşamak ve basit oyalanmalarla ruhumuzu yatıştırmak yerine tüm duyguları dolu dolu hissetmekti. Varoluşçu felsefenin yanı sıra farklı felsefe ekolleri ve gelenekleri hakkındaki engin bilginiz; Friedrich Nietzsche ve Arthur Schopenhauer’dan Viktor Frankl’a kadar çok geniş bir yelpazedeki filozofları ustaca bir araya getirişiniz, varoluşsal anksiyetenin adeta eriyip gittiği bir anlam evreni yaratmanızı mümkün kıldı.

Becoming Myself başlıklı anılarınızın kalbimdeki yeri çok özel, Dr. Yalom. Diğer kitaplarınızda sizi terapist olarak görüyoruz, ama burada terapistin gözünden kendinize bakışınız var. Bu kitapta, sonradan defalarca aklıma gelen bir bölüm yer alıyor, Viktor Frankl ile ilgili duyduğunuz pişmanlıktan bahsettiğiniz kısım:

Auschwitz’de kalma dehşetinin onu nasıl travmatize ettiğini kitabından biliyordum, ancak Viyana ve Stanford’daki ilk karşılaşmalarımızda onunla tam olarak empati kurmaya veya verebileceğim desteği sunmaya hazır değildim.

Hayatınıza dair içgörülerinizde gördüğümüz o, bir yanda başkalarına bir yanda kendimize duyduğumuz merhamet ve bunların yanında davranışlarımıza dair mesuliyet arasındaki inanılmaz simya ne kadar değerli Dr. Yalom. Kitapta, 85 yaşınızda bir gün, bir şeyler atıştırmak için girdiğiniz bir şarküterinin duvarlarında Doğu Avrupalı Yahudi göçmenlerin ABD’ye ilk ayak bastıklarında çekilmiş fotoğraflarını gördüğünüz bir anla ilgili bölüm, bu simyanın doruk noktası niteliğinde:

Fotoğraflar beni büyüledi: kendi geniş ailemin fotoğraflarına benziyorlardı. Bar Mitzvah konuşmasını yapan, aynısı olabileceğim, üzgün bir delikanlı gördüm. İlk anda annem sandığım bir kadın gördüm. Ona karşı ani –ve alışılmadık– bir şefkat hissettim ve bu sayfalarda onu eleştirdiğim için utanç ve suçluluk duydum. Annem gibi, fotoğraftaki kadın da eğitimsiz, ürkek, çalışkan ve sadece yeni ve yabancı bir kültürde hayatta kalmaya ve ailesini büyütmeye çalışan biri gibi görünüyordu. Hayatım çok zengin, çok ayrıcalıklı, çok güvenliydi –büyük ölçüde annemin çalışkanlığı ve cömertliği sayesinde. Orada, bu şarküteride oturup onun gözlerine ve tüm o göçmenlerin gözlerine bakarken ağladım. Geçmişimi keşfetmek, analiz etmek ve yeniden inşa etmekle geçen bir hayat yaşadım, ama şimdi fark ediyorum ki içimde asla bitmeyecek bir gözyaşı ve acı vadisi var.

Geriye dönüp baktığı hayatının ilk dönemlerinde sadece ekonomik zorluklarla değil, aynı zamanda ayrımcılıkla da karşı karşıya kalmış bir adam; tıp eğitimi almasına izin verilen Yahudi öğrenci sayısına kota konduğu bir dönemde büyümüş! Kariyerinin eşiğinde bir hekimken, eşinin hali vakti yerinde ailesinin maddi desteğini reddeden ve çok sıkıştıkları bir dönemde, kanını satarak biraz gelir elde etmiş olan. Ama belki de tüm bunlardan daha zoru, eğitiminiz ve kariyeriniz sizi ailenizinkinden çok farklı bir hayata doğru ittikçe onlarla aranızda oluşan mesafeydi, Dr. Yalom. Anılarınızda tüm bunları anlatışınızdaki o dürüstlük ve içtenlik. Eğitim ve kariyerleri nasıl da bazı insanların ebeveynleri ile arasına yürek burkan bir zihinsel duvar örüyor, işte bunu anlatışınız. Dezavantajlı bir ortamda büyüyenlerin psikolojik yaraları üzerine yapılan kitaplar dolusu analizden çok daha fazlası var o anlattıklarınızda: ebeveynlerinin sınıfından bambaşka bir sınıfa çıkanların, ruhlarından asla silkip atamadıkları o yüke dair…

Dr. Yalom, alıntılar da eklenince mektubumun iyice uzadığını fark ettim. 95. doğum gününüz gibi muhteşem bir vesileyle aldığınız birçok mektup, mesaj ve video olduğundan eminim; bu nedenle, daha fazla vaktinizi almamak için mektubumu burada bitirmeliyim. Bu satırları yazarken, pasajları hatırlamak için kitaplarınızı karıştırmama gerek olmadı; zaten hafızamdaydılar, sadece alıntıları almak için kitapları açtım. Çünkü Irvin Yalom’un yazdıkları bunun içindir: Psişenin derinliklerine işlemek, doya doya solumak ve yaşam denen bu güzel mücadeleyi daha katlanılabilir ve anlamlı kılmak adına ruhu beslemek için.

Milyonlarca insanın iç dünyasını zenginleştirdiğiniz ve huzurlu bir ölüme inanmamıza yardımcı olduğunuz için sonsuz teşekkürler, Dr. Yalom. O insanlardan biri olduğum için şükran doluyum.

Doğum gününüz kutlu olsun!

* Metin içindeki alıntılar, yazının yazarı tarafından çevrilmiştir. Parantez içinde belirtilen kitap isimleri ise, kitapların Türkiye’de basılmış çevirilerinin taşıdığı isimlerdir.

(NBC/TY)

Memlekete yol aramak: “Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” Konferansı

Neredeyse iki yıla yaklaşan bir zamandır Türkiye, barış ümidinin eşiğinde yaşıyor.

Ne ki bugüne kadar çözüme, dahası çözüm umuduna ilişkin en küçük bir adım atılmadığı gibi, bir savaş dili olan “Terörsüz Türkiye” söyleminden de vazgeçilmedi.

Her vesileyle “sürecin ardında kararlılıkla durduklarını ve bunun artık bir devlet politikası olduğunu” belirtenler, bunun asgari gereklerini bile yerine getirmiyor. Sessizlik anlamında negatif barıştan, çözümün gerekleri anlamında pozitif barışa adım atmamakta adeta inat ediyorlar.

Bu süreçte 100 yıllık inkâr, asimilasyon ve hukuksuzluk durumunun aşılmasına dair bir kabulden uzak durulduğu gibi, sorunun “terörsüzlük” parantezinde tutulmasında ısrar ediliyor. Dahası kayyım dayatmalarından geri adım atılmıyor, hasta mahpuslar serbest bırakılmıyor, hatta AİHM ve AYM kararları bile uygulanmıyor. 2013-2015 sürecinde yapılanlar da yapılmıyor, toplumun çözüme iknası ve barışın toplumsallaştırılması için sözel ve kurumsal en küçük bir adım atılmıyor.

Bunların yapılmaması bir yana, memleketin genelinde de bir barış atmosferini zehirleyen bir siyaset izleniyor. Nitekim iktidar, büyük şehirlerin belediyelerini kazanan, toplumsal desteğiyle de öne geçen ana muhalefet partisine yönelik ağır bir saldırı yürütüyor.

Veriler, Ortadoğu’da değişen güç dengeleri nedeniyle başlatılmak zorunda kalınan “açılımın” da, bir çözüm süreci olmaktan saptırılıp, iktidarın kendi egemenliğini garanti etmeye yönelik bir oyun planına çevrildiğine işaret ediyor.

Bu oyun planı; Türkiye’nin birinci partisi haline geldiği görülen CHP’nin, yasa ve meşruiyet dışı yollarla etkisizleştirilmesi yanında, seçim sonuçlarını tayin edecek güce sahip DEM Parti’nin de, barış umuduyla muhalefetten koparılması olarak kurulmuş görünüyor.

İktidarın çözüm ve ekonomik kriz yerine rakibinin tasfiyesini önceleyen bu davranışı, açık ki demokrasiye ilişkin son kırıntıları da ortadan kaldırırken, memleketin barışı konuşabilir ve Kürt sorununu çözebilir hale gelmesini engelliyor.

***

İşte bu ortamda örgütlemeye çalıştığımız “Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” konferansı, memleketi gerçek gündemine çağırma çabamızın ifadesi olarak şekillendi.

İstiyoruz ki bu konferans, memleketi, hapsedildiği demokrasi dışı gündemden çıkarmaya dayanak olsun. Ülkeyi barışa ve demokrasiye kaldırmak üzere gereken hamlelere güç katsın.

Bu bağlamda durduğumuz yer, Kürt meselesinin çözümünün, hiç kimsenin ve hiçbir partinin hak ihlaline uğramayacağı, yoksulluğun, adaletsizliğin, çevre yağmasının son bulacağı bir bütünsellikle gerçekleştirilmesi.

***

Bu noktada tek sorunumuzun iktidarın izlediği politika olmadığı da anımsansın.

“Barışın, demokrasi olmadan mümkün olmayacağını, hele ki bu iktidarla hiç olmayacağını”, dolayısıyla bu iktidarla barışı, barış için müzakereyi bırakıp öncelikle iktidara karşı demokrasi mücadelesine yoğunlaşmak gerektiğini anlatan bir direnç hattıyla da karşı karşıyayız.

Konferans’ımız, barışı zorlamakla demokrasi mücadelesinin birbiri karşısına geçirilemeyeceğini, aralarında bir öncelik olamayacağını anlatma iradesiyle şekillendi. Esasen “Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” üst başlığımızda da vurguladığımız gibi, bizim için barış, demokratik bir cumhuriyetin inşası ve bunun engellerinin aşılması mücadelesi.

Bu noktada anımsansın ki Türkiye’nin demokrasiye kapalı rejimi, Kürtlerin haklarının inkârı üzerinden kuruldu. Kazanılmış standartların 1925’teki Takrir-i Sükûn yasasıyla tasfiyesi, Kürtlerin hak talebinin bastırılmasıyla gerekçelendirildi; 2015 saldırısı da, Kürtlerin rejimi değiştirme gücü elde etmelerine karşı başlatıldı. 1925’te Kürt sorununa yapıştırılan damga “irtica” idi, 2016’da “terör”... Her iki durumda da memleketin batısındaki sessizlik, Kürt karşıtı gerekçelerle tahkim edilen rejimin dönüp batıyı da tahakküm altına almasıyla sonuçlandı.

Dolayısıyla ister kendimizi demokraside zannettiğimiz günlerde, isterse de demokrasi için mücadelenin olabildiğince yakıcı hale geldiği bugün, demokrasi perspektifimizi, eşit yurttaşlığı, yani barışı ve çözümü içeren bir kapsama kavuşturmamız zorunlu.

Bugün yaşadıklarımız, asla sıradanlaştırılabilecek şeyler değil ve konferansımız da bu sıradışılıkla asla uzlaşmıyor. Ama unutmayalım ki memleketin merkezlerinde yaşanan bu sıradışılık, memleketin Kürt bölgelerinin rutini oldu. Dolayısıyla önerimiz, barışı içeren, demokrasisizliğimizin tarihsel nedenlerini de unutmayan bütünlüklü bir demokrasi mücadelesi…

Bu noktada barış mücadelesinin, iktidarın politikaları nedeniyle ertelenemeyeceği düşünüyoruz. Üstelik muhalefetin demokrasi anlayışının, AKP öncesine dönmek ekseninde şekillendiği anımsanırsa, demokrasi eksenli bir muhalefet birlikteliği de gerçekçi görünmüyor. Çünkü muhalefet, seçilmiş CHP’den, Yeni-Yol’dan ve sosyalistlerden ibaret değil; çözüme karşıtlığı kendine bayrak yapanları da içeren geniş bir yelpaze...

Diğer yandan başka acılarla kıyaslanamayacak acılardan gelen Kürt hareketinin yürüttüğü barış müzakereleri realitesi de, diğer demokrasi güçlerinin buna bigane kalmayan bir yol bulmasını gerektiriyor.

***

İşte bütün bunları dikkate alan konferansımız, demokrasiyi çözümden, çözümü demokrasiden ayırmayan bir perspektifle şekillendi ve iki gün boyunca bunun imkânlarını irdeleyecek. Bu bağlamda Türkiye’ye daha geniş bir pencere açmaya çalışacak, mevcut handikapları nasıl aşabileceğimizi tartışacak.

Konferansımız, demokrasiyi günden güne daha da imkânsızlaştıran saldırılar altında ve çözüm için de adım atmaktan imtina eden bir iktidar karşısında olduğumuzun bilinciyle kurgulandı ki yolunu da bu ciddiyetle arayacak.

Konferansımız, dışımızdaki geleneksel saflaşmalara yedeklenen değil, tarihsel dersler üzerinden bütünlüklü bir demokrasi mücadelesi için yeni bir yol açmanın imkânlarını arayacak. Aradığımız yol hem egemenliği gerçekten halka vererek devletin/liderin ülkesi ve milleti geleneğini aşmak hem de temel hak ve özgürlüklerin, hiçbir kutsal adına devre dışı bırakılamayacağı gerçek bir hukuk devleti inşa etmektir.

Devletin bir dininden söz edilecekse bu ancak adalet olabilir. Adalet ise tüm programların eşit şartlarda yarışabilmesini, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm kimliklerin eşit yurttaşlığını ve emeğin hakkının çiğnenemediği bir gelecek demektir.

Konferansımızın yolu açık olsun! (EA/TY)

Düşen enerji, yükselen zorbalık

Bugün cereyan eden küresel gelişmelere bakınca siyasetin, ekonominin ve toplumsal krizlerin üzerini örten ve modern dünyanın asıl motoru olan “enerji” gerçeğini görürüz. Modern ana akım, ekonomiyi sadece üreticiler ve tüketiciler arasında dönüp duran, paranın el değiştirdiği, çevrenin ve termodinamik yasalarının yok sayıldığı bir devridaim makinesi olarak tasvir eder. Aynı anlayış doğayı da en iyi ihtimalle “toprak ve ağaç” adı altında önemsiz bir detay olarak görüyor ve fiziksel dünyadan bağımsız bir sistem yaratabileceğini kurguluyor.

Sınıf ilişkilerinin, sömürünün ve eşitsizliğin köklerini anlamak için paranın değil, “artı enerjinin” tarihine bakmak gerekiyor. İnsanlık tarih boyunca enerjiyi doğadan söküp almak için beş temel strateji izlendi. Bunlar devralma, alet kullanımı, uzmanlaşma, kapsamı genişletme ve stoku tüketmedir. Tarım devrimiyle birlikte elde edilen ilk enerji fazlası, toplumda doğrudan gıda üretimiyle uğraşmayan askerlerin, rahiplerin ve elitlerin, yani sınıflı toplumun doğmasına yol açtı. Asıl büyük devrim ve modern sınıfsal uçurum ise güneşin günlük akışından yeraltındaki fosil yakıt stoklarına, yani kömür, petrol ve doğalgaza inilmesiyle yaşandı. Karl Marx’ın o ünlü tespitiyle, değirmen bize feodal beyin olduğu bir toplumu, buharlı makine ise sanayi kapitalistinin olduğu bir toplumu verdi. Fosil yakıtlar, insan kas gücünün sınırlarını aşarak devasa bir artı değer yarattı; üretimi köylerden kentlere taşıyarak işçi sınıfını fabrikalara hapsetti ve sermayenin eline tarihte görülmemiş bir güç verdi. 

Şunu kabul edelim, teknoloji tek başına bir sihir yaratmaz; teknoloji sadece doğadan daha hızlı, daha yoğun ve daha yıkıcı bir biçimde enerji çekmemizi sağlayan araçlar bütünüdür. Bu yüzden Jevons Paradoksu denen bir şey var. Bu paradoks bize enerji verimliliğini artıran her teknolojik yenilik, kaynakların tasarruf edilmesini değil, tam aksine o kaynağın kullanımının katlanarak artmasını sağlar, der. Daha verimli buhar makineleri daha çok kömür yaktırdı, daha verimli motorlar bizi daha çok araba sürmeye itti vs. 

Bu kısa girişten hareketle asıl sormak istediğim noktaya gelmek istiyorum. 
2026 yılından, yani bugünden dünyaya baktığımızda, enerji yollarının, petrol boru hatlarının, Doğu Akdeniz’deki, Karadeniz’deki veya Ortadoğu’daki sondaj ve nakil krizlerinin neden yeniden ve çok daha varoluşsal bir biçimde gündemi belirlediğini nasıl açıklayacağız? Bu sorunun yanıtı basit ama bir o kadar da acımasız bir yasada, yani “Yatırılan Enerjiye Karşılık Elde Edilen Enerji” (kısaca EROI) oranında yatıyor. İnsanlığın tarih boyunca “önce en iyisi” prensibine göre hareket ettiğini artık biliyoruz; çıkarılması en kolay, en sığ, en yoğun ve en kaliteli kaynakları ilk önce tüketti. 1930’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde bir varil petrol enerjisi harcadığınızda, topraktan 100 varil petrol enerjisi elde ediyordunuz (100/1). Ancak 1970’lerde bu oran 30/1’e, bugün ise 10/1’in civarına, hatta yeni keşiflerde daha da alt seviyelere inmiş durumda. İran savaşı sonrası mevcut duruma da bakmak yeterli. 
Artık ucuz, kaliteli ve kolay petrol pek yok. 

Pastadan kalan son pay

Peynir Dilimleyici” olarak tarif edilen model bu durumu biraz tarif ediyor. Şöyle ki, bir toplumun ürettiği toplam ekonomik çıktıyı bir peynir kalıbı gibi düşünün, diyor. Eskiden bu peynirin sadece yüzde 5’ini enerjiyi topraktan çıkarmak için harcıyor, geri kalan devasa kısmını eğitime, sağlığa, sanata, refaha ve tüketime ayırabiliyorduk. Ancak 2026’nın gerçekliğinde, enerjiyi elde etmek o kadar zorlaştı ki, peynirin belki de yüzde 20’sini, yüzde 25’ini sırf o sistemi ayakta tutacak enerjiyi bulmak için feda etmek zorundayız. Geriye halka, eğitime ve insanca yaşam standartlarına kalacak pay küçülüyor.

İşte jeopolitiğin bugün çıldırmış olmasının, enerjinin her şeyi belirlemesinin temel nedeni budur! Pasta artık büyümüyor, küçülüyor. Çin, ABD, Rusya ve Avrupa, daralan bu devasa pastadan en büyük payı kapmak, kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bu kaynakların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutmak için ölümcül bir rekabete girdiler. Deniz geçiş yolları ve boru hatları, birer ticaret rotası değil, şah damarıdır. Kapitalizm, sürekli büyüme zorunluluğu olan bir sistemdir; ancak doğa büyümüyor. Bu büyüme paradoksu, ancak emperyalist bir şiddetle ve başka ülkelerin enerji kaynaklarına zorla el konularak çözülmeye çalışılıyor. Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Asya veya Kurdistan’ın yoksul halklarının kaderi, bu acımasız yağmanın gölgesinde belirleniyor.

Bugün devletlerin ve çok uluslu şirketlerin Kuzey Kutbu’nun buzullarını delmek, okyanusun kilometrelerce altındaki karanlık derinliklere inmek veya kayaları kimyasallarla parçalayarak petrol ve gaz çıkarmak zorunda kalmalarının tek nedeni, yukarıda kısaca belirttiğim EROI oranlarındaki o kaçınılmaz düşüştür. Geriye kalan kaynaklar, çıkarılması daha pahalı, daha fazla enerji gerektiren ve çevreyi çok daha fazla zehirleyen düşük kaliteli kaynaklardır. Toplumlar ve ekonomiler enerjisiz kaldıkça, eşitsizlikler keskinleşiyor, zenginler pastadan kalan son payı kendi tekellerine alırken geniş kitleler mülksüzleşiyor.

Arkeolog ve tarihçi Joseph Tainter’ın “Karmaşık Toplumların Çöküşü” teorisi üzerinden de bakıldığında yukarıda kısaca tasvir edilen durumun, jeopolitiğin ve imparatorlukların kaderini belirleyen en temel meselesi olduğu görülecektir. Çünkü imparatorluklar büyümek ve merkezdeki ihtişamı korumak için çeperdeki toplumların kaynaklarına ve artı enerjisine el koymak zorundadırlar. Ancak bir imparatorluk sınırlarını genişlettikçe; bürokrasiyi, askeriyeyi, iletişim ağlarını ve altyapıyı ayakta tutmanın, yani “karmaşıklığın” enerji maliyeti logaritmik olarak artar ve elde edilen marjinal getiriyi aşmaya başlar. Antik Roma, devasa bürokrasisini ve lejyonlarını besleyebilmek için Kuzey Afrika’nın tahılına, Akdeniz’in ormanlarına muhtaçtı ve artan karmaşıklığın getirdiği enerji maliyeti karşılanamayınca çöküş kaçınılmaz oldu. Bugünün hegemonik güçleri de aynı kaderi paylaşıyor. 2026 yılındaki yeni çatışmaların, Doğu Akdeniz doğalgazı etrafındaki donanma restleşmelerinin, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşların veya Asya’yı Avrupa’ya bağlayan devasa boru hatları projelerinin arkasındaki gerçek budur. Azalan net enerji ve düşen EROI karşısında kapitalist merkezler, ellerinde kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bunların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutabilmek için askerileşmek zorundadır. Boru hatları sadece ticari rotalar değil, modern imparatorlukların şah damarlarıdır ve bu damarların kesilmemesi için çeper ülkelerin halkları acımasızca feda edilmektedir. Büyüme zorunluluğu olan kapitalist sistem, daralan enerji pastası karşısında zorbalığa, emperyalist müdahalelere ve kalıcı savaşlara mahkûmdur.

İşçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payı

Modern siyaseti ve sınıf mücadelelerini şekillendiren bu yağmanın, gezegensel ölçekte telafisi imkânsız bir bedeline de “çevre krizi” diyoruz. Kapitalizmin sürekli büyüme hırsı ve yeraltındaki fosil stoku hunharca tüketme stratejisi, insan ile doğa arasındaki o hassas dengeyi, deyim yerindeyse devasa yarığı, geri dönülmez biçimde derinleştirmiş durumda. Enerji elde etmek uğruna karbonu yeraltından çıkarıp atmosfere yığmanın bedeli olarak, Stockholm Dayanıklılık Merkezi, “Gezegensel Sınırlar”ın pek çoğunu çoktan aşmış olduğunu söylüyor. İklim değişikliği, okyanusların asitlenmesi, biyoçeşitliliğin eşi görülmemiş bir hızla yok oluşu ve azot-fosfor döngülerinin bozulması, ana akım iktisatçıların iddia ettiği gibi piyasa sisteminin ufak, düzeltilebilir hataları veya dışsal ürünleri değil; bunlar, doğrudan fosil yakıta dayalı, kâr odaklı büyüme ekonomisinin zorunlu ve mantıksal sonuçlarıdır. Holosen çağının insanlığa on binlerce yıldır sunduğu o durağan, öngörülebilir ve bereketli iklim sona ermiş durumda; artık gezegenin işleyişine tamamen insan faaliyetlerinin, daha doğrusu fosil kapitalizmin yıkıcı izlerinin damga vurduğu, tehlikeli ve kaotik “Antroposen” çağındayız. Büyük Hızlanma adı verilen 1950 sonrası dönemde, yeryüzü sistemleri ile sosyoekonomik sistemler eşzamanlı bir şekilde büyüyerek gezegenin taşıma kapasitesini felç etmeye hâlâ devam ediyor. İklim krizini çözmek için teknolojik mucizeler beklemek veya sistemi kökten değiştirmeden “yeşil” makyajlarla yola devam edilebileceğini sanmak, sınırları olan fiziksel bir gezegende sınırsız ekonomik büyümenin mümkün olduğuna inanmak demektir ki bu, meşhur deyimle, “ya bir delinin ya da bir iktisatçının” inanabileceği bir hal û ahvaldır.

O halde şunu kabul edelim artık; 2026’nın dünyasına ve modern siyasetin arka planına baktığımızda, var olan sistem, gezegenin kapasitesini çoktan aşmış durumda ve aşım durumundaki bir sistem, büyümeye devam ederek sürdürülebilir hale gelemez. “Sürekli büyüme” efsanesinin ve fosil yakıtlara dayalı kapitalist refahın sınırlarına daha ne kadar çarpılabilir? Ekonomik büyümenin motoru olan enerjinin maliyeti arttıkça ve EROI oranları düştükçe, sistem yavaşlayacak ve pastanın giderek küçüldüğü bir döneme gireceğiz. İşte siyaset, tam da bu küçülen pastanın nasıl bölüşüleceği kavgasıdır.

Benzer şekilde sınıf savaşımının bir yönü de artık sadece fabrikalardaki ücret pazarlığı veya anayasal hakların genişletilmesi meselesi değildir. Sınıf mücadelesi, daralan ekolojik alanda, azalan temiz su, tükenen verimli toprak ve her geçen gün maliyeti artan net enerji üzerinde kimin hak sahibi olacağı kavgasıdır. Küresel seçkinler ve merkez kapitalist ülkeler, ellerindeki siyasi ve askeri gücü kullanarak, dünyada kalan son yüksek kaliteli enerji kaynaklarını kendi lüks tüketimleri ve güvenlikleri için sınırların ardında hapsederken; çeper ülkelerin, işçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payına sadece iklim felaketleri, kuraklık, savaşlar ve daha fazla mülksüzleşme düşmeye devam edecektir.

Geleceği bu gerçekler üzerine kuran ve gören bir siyasete ihtiyaç duyulduğu açık. Sürekli büyümek zorunda olan, büyüyemediğinde ise krizler yaratarak toplumu ezen bu sistemi kökünden değiştirmeden işler nasıl düzelir, bilemiyorum. Üretimi kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar için yeniden planlamak; anlamsız tüketim ve israf odaklı işleri tasfiye ederek, insana doğayla uyumlu, onurlu bir yaşam yaratma fikri bugün cazibeli mi? Buna inanan kesimlerin gücüne ve inancına güvenmek gerek. Büyüme fetişizminden kurtulup, eşitlik ve dayanışmacı bir toplumsal sözleşmeyle yönetmeyi öğrenmekte başka çare de yok.

Özetle varmak istediğim bir yer de şu: Doğanın ve termodinamiğin yasaları taviz vermedi, vermez. Karşımızdaki kriz, yalnızca pompalanacak petrolün bitmesi değil, o petrole dayalı tüm siyasal tahakkümün, sömürünün ve medeniyet kurgusunun sınırlarına dayanmasıdır. Gerçek barış, hakiki demokrasi ve onurlu bir gelecek, ancak enerjimizi birbirimizi veya gezegeni yok etmek için değil; eşit, sürdürülebilir ve doğanın sınırlarına saygılı, yepyeni bir toplumu kurmak için kullandığımızda yeşerecek. Bugün bunun mümkün olduğuna inananlar ile bunu yıkmak isteyenlerin çetin kavgasının tam ortasındayız. (SB/TY)

Bedduanın insan sağlığına etkisi

Memleketimiz bir süredir büyük bir sosyolojik deneyin içinde yaşıyor. Sosyoloji laboratuvarı ortamında aklıma gelen çok iyi bir araştırma projesini derhal TÜBİTAK’a yollayıp epeyce destek alabileceğime inanıyorum.

Gözleme-deneyime dayalı bilimsel çalışmamızın konusu şu: Topluca edilen bedduaların insan sağlığı üzerindeki etkilerinin beddua edenler ve edilenler açısından çok taraflı olarak irdelenmesi.

Araştırmamızda öncelikle belirli bir günü ve geceyi ele alacağız. O gün boyunca havada dalgalar halinde yayıldığı gözle görülür hale gelecek yoğunluktaki toplu beddua seansının sonuçları gözden geçirilecektir. Bu kapsamda radyofrekans bilgileri, meteorolojik tarama sonuçları, havada asılı kalabilen ses izleri gibi unsurlar incelenecek, beddualar türlerine ve içeriklerine göre tasnif edilecektir. Bu ayrıştırmayla bedduanın bölgesel, yöresel, dilsel farklılıkları ile yoğunlaşan ve seyrekleşen bölgeleri ortaya çıkarılacaktır.

Çalışmanın bu bölümü ile eşzamanlı ve kapsamlı bir araştırma ile beddua edenlerin sağlık durumlarına dair bilgi ve belgeler taranacak, adrese dayalı olarak ev ziyaretleri yapılacak, gerekli görülürse bina sakinleri toplu seansa davet edilerek törensel uygulamalarda kişiler gözlemlenecektir. Bu seanslarda kişilerin nabız, tansiyon, terleme, gözlerini kapatıp açma, beyin dalgalarının takibiyle seans başı sonu bilgileri kayıt altına alınarak oluşan büyük veri üzerinde çeşitli veri madenciliği ruhsatları için de başvuru yapılacaktır. Bu başvuru için TÜBİTAK’tan ayrıca destek istenmesi de mümkün olabilecektir.

Sayılan araştırmalarla eşzamanlı olarak beddua edilen kişi ve kişilerle yapılacak yüz yüze görüşmelerde, bedduanın yoğunlaştığı saatlerde yaşanan sağlık sorunlarına odaklanılacaktır. Bu kapsamda yüzde kızarma, kulak çınlaması, göğüs daralması, baş ağrısı, ar damarında zorlanma gibi sorunlar yaşanıp yaşanmadığı belirlenecektir. Beddua edilen kişilerle yapılacak görüşmelerde elde edilen sonuçlar diğer araştırma sonuçlarıyla birlikte ele alınarak bölgesel yoğunlaşmaların sonuca etkisinin olup olmadığı belirlenecektir.

Bedduanın aynı zamanda dini yönü ile kültürel çalışmaların da konusu olduğu göz önüne alınarak bu kapsamda yapılmış benzer araştırma sonuçları da taranacak, beddua edenler ve beddua edilenler bakımından bu alanlardaki sonuçların tarihsel arka planına araştırmada yer verilecektir.

Araştırmamızda benzeri toplu beddua seanslarının yaşandığı dönemler taranacak, özellikle beddua edilenler yönünden kısa ve uzun dönemli sonuçları belirlenip mevcut durumla benzerlik olasılıkları ele alınacaktır. Beddua edilenlerin uzun dönemli sağlık taramaları yapılarak edep ve vicdan bölgelerinde yapısal değişiklikler olup olmadığı, olmuşsa değişikliğin hangi yönde olduğu ortaya konulacaktır.

Bu araştırmamızın sonuçları tüm kamuoyu ile paylaşılacaktır. Ayrıca araştırmaya katılanların izniyle kallavi beddua, etkili beddua etmenin yolları, sonuç alıcı beddua, muhatabı yatakta döndüren beddua, gönül ferahlatan iç sıkıntısı gideren beddua başlıklarında etkileşimli eğitim videoları hazırlanacaktır. Eğitim videolarının içeriklerinin yanında beddua seanslarında kullanılabilen materyallerin temini için bir beddua mağazasının kurulması da hedefler arasındadır. Araştırma, bedduasına sahip çıkan herkesin katılımına açıktır. (ÖE/TY)

Bir Delinin Hatıra Defteri’nden kendi hikâyesine hapsolan politikacılara

Bu yıl Gogol'ü yeniden keşfettiğim bir yıl oldu. Öykülerini yıllar sonra yeniden okurken şaşırtıcı bir şey fark ettim: Anlattığı dünya 19. yüzyıl Rusyası olabilir ancak karakterler günümüzde hâlâ yaşamaya devam ediyor. Gogol’ün “Palto”, “Burun” ve bu yazının konusu olan “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni okuyunca, o kurgu karakterlerin birçoğunu etrafınızda canlı kanlı görebiliyorsunuz.

Poprişçin’e bakıp nasıl kendi uydurduğu hikâyeye saplanıp kalan politikacıları gördüğümü anlatmadan önce, hızlıca Nikolay Gogol’ü (1809-1852) hatırlayalım. Modern öykücülüğün ve Rus gerçekçiliğinin öncülerinden biri kabul edilen Gogol; pek çok eserinde sıradan insanların hayatlarını, bürokrasinin absürtlüğünü ve toplumsal çelişkileri keskin bir mizah ve ironiyle anlatmış bir yazar. Dostoyevski’ye atfedilen o meşhur “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık” sözü, yazarın edebiyatçılar arasında bile ne kadar etkin olduğunu gösteriyor. Çünkü Gogol, edebiyata yalnızca unutulmaz karakterler kazandırmakla kalmamış; “küçük” insana dair büyük hikâyelerin önünü açmış ve aynı zamanda kısa öykünün sarsıcı gücünün anlaşılmasını sağlamış.

Gerçeklik algısı bozulunca…

Gelelim Bir Delinin Hatıra Defteri’ne… Türkçede pek çok yayınevinden farklı çevirmenlerin dilinden okumanın mümkün olduğu Bir Delinin Hatıra Defteri’ni, son olarak Varlık Yayınları’ndan Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile okudum. Bir 3 Ekim günü “Bugün önemli bir olay oldu” diye başlayan öykü, düşük rütbeli bir devlet memuru olan Aksenti İvanoviç Poprişçin’in tuttuğu günlüklerden oluşuyor.

Hayatından memnun olmayan, toplumda hak ettiği değeri görmediğini düşünen Poprişçin, çalıştığı dairede müdürünün kızına âşık oluyor. Ancak sosyal konumu nedeniyle ona ulaşamayacağının da farkında. Günlük ilerledikçe Poprişçin’in gerçeklik algısı bozulmaya başlıyor; sokakta karşılaştığı köpeklerin konuştuğuna ve birbirlerine mektuplar yazdığına inanıyor.

Zamanla hayal ile gerçek arasındaki sınır tamamen siliniyor. Poprişçin, İspanya tahtının boş olduğunu öğrenince de kendisinin İspanya Kralı VIII. Ferdinand olduğuna karar veriyor. Artık çevresindeki her olayı bu inançla yorumluyor. Ancak okur olarak biz onun bir kral değil, akıl sağlığını giderek yitiren yalnız bir memur olduğunu biliyoruz; oysa Poprişçin, kendi uydurduğu hikâyenin içine çoktan hapsolmuş durumda.

Kendi hikayene giderek inanmak…

Gogol, bu trajik hikâye üzerinden hem bürokratik düzenin insanı nasıl ezdiğini hem de görülme, değer görme ve başka bir hayatın özlemiyle yaşayan bireyin iç dünyasını çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Buradan hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki; aradan yaklaşık iki yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Bir Delinin Hatıra Defteri bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Çünkü Gogol’ün anlattığı şey yalnızca bir memurun delirmesi değil; insanın kendi kurduğu hikâyeye giderek daha fazla inanması ve gerçeklikle bağını kaybetmesi.

Günümüzde siyasetten iş dünyasına kadar pek çok alanda Poprişçiler’in kendileri hakkında yarattıkları anlatıların içinde yaşadıklarını görüyoruz. Malum, çoğu zaman gerçekler değil, inanmak istediğimiz hikâyeler yön veriyor hayatımıza.

Ülkemizde uzun yıllar boyunca Genco Erkal ve Erdal Beşikçioğlu’nun muazzam sahne performanslarıyla hafızalara kazınan Bir Delinin Hatıra Defteri, genellikle belirli temalar üzerinden okunur. Aristokrasinin altın çağını yaşadığı bir dönemde, bürokrasi içinde var olmaya çalışan insanların sınıfsal yabancılaşması ve küçük memurun trajedisi bu okumaların başında gelir; üstelik çok da yerindedir.

Ancak yıllar sonra Gogol’e yeniden döndüğümde, metinde beni başka bir şeyin daha çarptığını fark ettim. Poprişçin’in hikâyesi yalnızca toplumsal hiyerarşiler altında ezilen bir memurun hikâyesi değil, aynı zamanda insanın kendi kurduğu anlatıya giderek daha fazla inanmasının ve sonunda gerçeklikle bağını yitirmesinin de hikâyesiydi. Kendini kral ilan eden Poprişçin’in deliliğinin merkezinde, kuşkusuz bir statü takıntısı ve güç fantezisi yatıyordu. Ancak tam da bu noktada öykünün zamansızlığı, bugünün dünyasına ve özellikle de siyaset sahnesine dair çok güçlü şeyler söylemeye başlıyor bize.

En tehlikeli an: Sanrının hakikate dönüşü

Poprişçin’in trajedisi yalnızca kral olduğunu iddia etmesi değil; asıl trajedi buna gerçekten inanması ve bu inancı sorgulamayı bırakması. Bir noktadan sonra dışarıdan gelen hiçbir ses, hiçbir itiraz ve hiçbir gerçek, zihninde kurduğu hikâyeyi sarsamaz hâle gelmişti. Deliliğin sinsi başlangıcı, insanın kendi kurduğu hikâyeyi mutlak bir hakikat gibi kabul etmeye başladığı o kırılma anında saklı olabilir. Sanırım siyasette de en tehlikeli an tam olarak burası.

Bu yüzdendir ki bugün Gogol’ü okurken aklıma siyasetçiler gelmiş bu olmalı. Özellikle de bir dönemin sona erdiğini kabul etmek istemeyen, çevresinden yükselen itirazları duymayan ve geçmişte sahip olduğu meşruiyetin bugün de aynı biçimde sürdüğüne inanan siyasetçiler...

Siyasetçiler de tıpkı Poprişçin gibi kendi alternatif gerçekliğinin duvarlarını örmeye başladığında, toplumun, sokağın ve zamanın akışından bağımsız bir fanusun içinde duruyorlar. Kendilerini çevreleyen nesnel gerçekliği değil, yalnızca zihinlerinde taşıdıkları o eski, parıltılı hikâyeyi savunuyorlar. Çevrelerindeki her olayı, her eleştiriyi tıpkı Poprişçin’in dünyayı “kral” gözüyle yorumlaması gibi, kendi illüzyonlarını besleyecek şekilde manipüle ediyorlar.

Bu noktada yazılarımda sık sık yararlandığım düşünürlerden biri olan Hannah Arendt’in “Totalitarizmin Kaynakları” adlı eserinden de söz etmeliyiz. İletişim Yayınları’ndan Bahadır Sina Şener çevirisiyle üç kitap olarak okutabileceğimiz bu seride Arendt, ideolojik düşüncenin en tehlikeli yanının yalan üretmesi değil, kendi içinde kusursuz görünen kapalı bir dünya yaratması olduğunu söyler. Bir süre sonra kişi gerçekleri değil, o dünyanın mantığını takip etmeye başlar.

Poprişçin’in trajedisi de tam olarak bu: Kendisini kral ilan etmesi değil, bu hikâyeyi sorgulamayı bırakması, dışarıdan gelen hiçbir sesin artık onun için bir anlam taşımaması. Belki de bu yüzden Gogol'ün kahramanı, yalnızca klinik bir deliyi değil, kendi anlatısının içine hapsolan modern insanı da temsil ediyor.

Poprişçin parti binasının koridorlarında

Gogol bugün yaşasaydı, Poprişçin’i muhtemelen boğucu bir devlet dairesinde, masasında kalem yontarken yazmazdı. Onu bir parti binasının koridorlarında, lüks makam odalarında ya da televizyon ekranlarında dolaştırırdı. Kahramanı; kendisine artık inanmak istemeyen, yüzünü başka yöne dönmüş insanların arasında yürürken hâlâ eski alkışları duyduğunu sanan, kendi söylemlerine herkesten fazla inanan trajikomik bir politik figür olabilirdi.

Çünkü insanı ve gücü yozlaştıran şey sadece iktidarın kendisi değil; bir zamanlar sahip olunan o gücün sonsuza kadar süreceğine dair sarsılmaz, kör inanç çok daha tehlikeli.

Bir Delinin Hatıra Defteri’nin güncelliği tam olarak burada saklı. Gogol bize sadece aklını yitiren yalnız bir memurun klinik öyküsünü anlatmıyor; kendi hikâyesinin öznesi olmak isterken, kurduğu o kibirli hikâyenin tutsağına dönüşen insanın zamansız dramını da gösteriyor.

Ve bizlere, alkışlar kesildiğinde bile sahneyi terk edemeyenlerin hikâyesinin her zaman bir trajediyle bittiğini hatırlatıyor. (NK/TY)

Kennedy olmak kolay değil!

ABD’de adeta bir hanedan muamelesi gören imtiyazlı Kennedy sülalesinin üzerindeki lanet günün birinde sona erebilecek mi?

Çocuk yaştayken ülkenin başkanı olan amcası John Fitzgerald Kennedy’nin hayatına mâl olan suikast, ergenken senatör ve başkan adayı olan babası Robert Francis Kennedy’nin öldürülmesi, narkotiklere bizzat alıştırdığı bilinen kardeşi David Anthony Kennedy’nin overdosedan vefat etmesi ve defalarca aldattığı ayyuka çıkmış ikinci eşi ve dört evladının annesi Mary Richardson Kennedy’nin kendini asarak intiharı Robert Francis Kennedy Jr.’ın çalkantılı yaşamına damga vuran travmatik hadiselerden bazıları.

Her biri ruhunu derinden sarsan trajediler bir süre içine kapanmasına, uyuşturucu ve uyarıcılardan medet ummasına, başının defalarca belaya girmesine ve sansasyonel skandalların merkezinde olmasına yol açsa da Kennedy soyadının mesuliyetini taşıyıp ülkeye yararı dokunmak, hatta kahramanca aksiyonlarda bulunmak, tarihe adını altın harflerle kazımak adına R.F.K.Jr.’ın her defasında ayağa kalkıp küllerinden tekrar doğmuş olduğu da inkâr edilemez bir hakikat.  

Ne de olsa kahramanımız çocukluğundan itibaren ABD’nin en popüler ailelerinden birinin ferdi özelliğiyle daima ilgi odağı olmaya alışmış, Kennedy ayrıcalıklarından fazlasıyla yararlanmış, liderlik sevdasıyla yüklendiği misyonlarda genelde talihsiz olmasına rağmen pohpohlanmanın müptelası olmaktan kurtulamamış.

Muhtelif aşı karşıtlığıyla kendine geniş bir takipçi kitlesi edindikten sonra Başkanlık yarışına bile soyunmuş, lakin başarısız olacağını anladığında ailesinin Demokrat Parti geleneğine ihanet ederek iktidar sevdasından Donald Trump’a yanaşmış ve Cumhuriyetçiler’in giriştiği ABD’nin mihenk taşlarını yerle yeksan etme planına alet olma pahasına ülkenin şu andaki Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanı koltuğuna oturuvermiş!

R.F.K. Jr.’ın Yükselişi (The Rise of RFK Jr.) adlı belgesel hayatı boyunca kendini kanıtlamaya adeta ant içmiş kahramanına geniş spektrumlu bir bakış atıyor. Yönetmen ve prodüktör hanelerinde adını gördüğümüz Michael Kirk’ün imzasını taşıyan 2025 ABD yapımı 114 dakikalık film YouTube’dan izlenebiliyor.

Filmin meşhur kahramanı R.F.K. Jr. ile aralarına mesafe koymayı tercih eden aile fertlerinden eski dostlarına, gazetecilerden ve yazarlardan siyasetçilere, gözlemcilerden analistlere, gayet geniş bir yelpazedeki katılımcılar belgesele yeterli inandırıcılık katıyor. Her ne kadar araştırmacı gazetecilik klişelerine ve televizyon estetiğine hapsolup konuşan kafalara epeyce yer verse de sürükleyici belgesel izlenmeyi muhakkak ki hak ediyor.

Kurban psikolojisi ziyadesiyle sömürülür!

Bilhassa siyasi kariyeri boyunca nedense ikide birde suikast teşebbüslerine maruz kalan Trump’ın 2024’te uğradığı saldırı, kanlı suratına rağmen yumruğunu havaya kaldırarak cesareti ve gücü hususunda halkı ikna eden ve kısa bir süre sonra seçimleri tekrar kazanmasına yol açan anekdot olarak bilinir.

Kendi başkanlık hülyaları suya düşmek üzereyken R.F.K. Jr. muhafazakâr siyasi yorumcu Tucker Carlson’ın tavsiyesiyle Trump’a yönelik suikastlarla Kennedy ailesindeki travmaların müşterekliğine istinaden harekete geçmiş ve Cumhuriyetçi lidere geçmiş olsun telefonu açmış. Meğerse Trump da onunla konuşmak ve işbirliğine girmek için fırsat kolluyormuş!

R.F.K. Jr. böylece Sağlık Bakanı sıfatıyla hayatı boyunca ulaşmaya çalıştığı, hayran kitlesi geniş, takdir edilecek, sevilecek, hatta tapınılacak şahsiyet mertebesine nihayet yükselmiş.

Arşiv görüntülerini layıkıyla kullanan belgesel Kennedy ailesinde çocuk olmanın ne kadar eğlenceli ve istisnai olduğunu, R.F.K. Jr.’ın bilhassa babasının öldürülmesiyle ruhen ne kadar yaralandığını ve akabinde uyuşturucu ve uyarıcılara dadandığını teferruatıyla aktarıyor. Dönemin modası hint keneviri bir yana, kokain, amfetamin, kokainle karışık eroin kullanması bir yana, soyadının sağladığı koruma kalkanından yararlanarak “kanunsuzluk performansı”na giriştiği de anlatılıyor. Üstelik kullandığı bazı ağır maddelerin sosyalliği azaltması bir yana intihari dürtüleri tetiklediği de biliniyor.

Kendisi nazik, hassas, ayrıca uzun boylu, yakışıklı ve karizmatik bir Kennedy olmasına rağmen, değerli varlığını mahvederken sanki yalnızlığı seçmiş, kendinden nefret eden nemrut birine dönüşmüş. Mevzunun The New Yorker, Vanity Fair, The New York Times, Washington Post ve New York Magazine gibi ABD’nin hürmet edilen medya kuruluşlarına mensup mütehassısları belgeselin kahramanının adeta röntgenini çekerken psikolojik analizlerle de seyirciyi doyuruyor.

Babasının öldürülmesiyle zor bir ergenlik geçirmekte olan R.F.K. Jr. önce yatılı okula yollanmış, orada başı belaya girip kovulmuş, 16 yaşında tutuklanmış; aile geleneğine uyarak üniversiteyi Harvard’da okurken isyankârlık çıtasını şımararak iyice yükseltmekten imtina etmemiş.

Lakin fazlasıyla politik bir ortamda yetişmiş olduğu için çok genç yaştan itibaren herkesin büyük bir Haçlı Seferi’ne dahil olduğuna, dünyanın iyi ile kötü arasındaki büyük bir savaş alanı olduğuna ve hayatını bu uğurda feda etmenin zaruretine inandığı için daima doğru yolu bulmaya çalışmış.

O kadar da kötü değil!

Belgeselde tabii ki R.F.K.Jr.’ın pozitif yanlarına da yer veriliyor. Irkçılık karşıtlığı hususunda Kennedy ailesinin pozisyonunu koruması kadar aile fertlerine yönelik suikastlarda CIA’in parmağının olduğuna dair beyanatları da dikkat çekici.

Çocukluğunda ailenin tüm evlatları gibi tabiatla derin bir irtibat kurmuş olmanın ayrıcalığından yola çıkarak, Kennedy adının lekelenmesine yol açan muhtelif lanetlenme episotlarından birinin tesirinden doğa sevgisini ve aşinalığını yararlı bir çevre faaliyetine dönüştürmesi sayesinde kurtulduğunu da unutmamak lazım.

Belgesel ayrıca, Hollywood simalarının önde gelenleriyle çekilmiş muhtelif fotoğraflar resmigeçidiyle ABD yüksek sosyetesinin ferdi olmanın imtiyazını eğlenceli bir sekansta tekrar gözümüze sokuyor.

Yan tesirleri halen tam olarak bilinmeyen, alelacele piyasaya sürülmüş Covid-19 aşılarına ve pandeminin bir itaat müteahhitliğine dönüşmesine karşı çıkması, besinlerdeki kimyasalların tehlikelerine dikkat çekmesi ve demokrasinin gereği olarak otoriteye güvenmekten herkesin imtina etmesi gerektiğini ileri sürmesi kahramanımıza atfedilen kabul edilebilir duruşlardan bazıları.

Wi-Fi ve cep telefonlarının üzerimizdeki radyoaktif tesirleri hakkındaki açıklamaları da cabası.

Lakin gençliğinde kullandığı maddelerle pekiştirdiği, imajını koruma zorunluluğundan kaynaklanan yalan söyleme kapasitesinin üst seviyelere ulaştığı da malum. Üstelik haklı olarak komplo teorilerine meyilli, bilimsel verileri çarpıtmaktan çekinmeyen, susturulduğuna inandığından kurban psikolojisine sığınan bir yanlış malumat makinesiyle karşı karşıyayız. Tartışma arenasından çok uzak olan, R.F.K. Jr.’ın da medet umup sayesinde bir ara tekrar gündemi işgal etmeyi başardığı podcastlerde propaganda yapmanın basitliği hepimizce malum zaten.

Trump’ın desteğini arkasına aldıktan sonra,  ABD’deki Kennedy fetişizminin sayesinde de Cumhuriyetçi seçim arenalarında aşırı bir alaka ve tezahüratla karşılandığını görüyoruz. Karşı saftan birini devşirmiş olmanın zafer duygusu mu bu acaba? diye düşünürken R.F.K.Jr.’ın pohpohlanma ihtiyacı sonunda layıkıyla karşılanmış oluyor.

Yetmiyor!

“Güç sahibi olmayı hak ediyorum” ve “Daha fazlasını istiyorum” tavrıyla ömrü boyunca kösteklendiğinden öfkeli bir karaktere dönüşmüş, intikamdan da imtina etmeyen R.F.K. Jr.’ın travmatik ruhuna nüfuz ederken seyirci sanki Cumhuriyetçiler’e niçin sığındığını daha iyi anlıyor.    

Yıllar önce tıbbi bir makalesinin bilimsel geçerliliğe sahip olmadığı ilan edilmesine rağmen günümüzde sağlık sektörünün başında, üstelik ABD’nin en saygın tıp araştırmaları kurumlarını ve tıbbi destek programlarını yerle bir eden; dahil olduğu hükümetle armoni içinde, ezik ve çaresiz, lakin fazlasıyla hırslı ve tehlikeli bir yıkım makinesini belgesel sayesinde yakından tanıma şansına erişiyoruz.

Yalnız ABD’de değil, tüm gezegende, bilhassa sağlık sektörü kapsamındaki yardımların kesilmesi şimdiden büyük acılara sebebiyet vermiş durumda.

Şan ve şöhret peşindeki R.F.K. Jr.’ın ise amacına ulaşmak üzere müteveffa amcasının arşiv görüntülerini arsızca kullanmaktan imtina etmemiş olması da cabası! Ne de olsa “Ne yapsam affediliyor!” kaşarlanmışlığı, hayatı boyunca defalarca sağlamasını yapmış olduğu dinamikler silsilesinden besleniyor.

Kendini dev aynasında gören, mutlak kudret sahibi olduğuna inanan bir budala adeta!

Ya Trump dahil, muhafazakâr olduğunu iddia eden riyakâr ABD hükümetinin önde gelen figürlerinin birçoğu gibi arada homoerotik bir imaj sergilemekten geri durmamasına ne demeli?

Bilimsel bir asparagas olarak “AIDS’ten ölenlerin hepsi poppers müptelasıydı” diyebilmiş, “Amerikan değerleri”nin bayraktarlığını üstlenen gerici zihniyetin manipülatif dışavumcularından manidar bir şahsiyet R.F.K. Jr. Kennedy etiğine ondan daha fazla inanmış ikinci eşi, yengesi Jackie’yi andıran Mary’yi intihara sürüklemiş başlıca unsurlardan, “kutsal aile”ye sadakat namına giriştiği arınma sürecinde zevcesini defalarca aldattığına dair teferruatlı seks günlüğünün yazarı, bir zamanların “çiçek çocuğu” R.F.K. Jr.’ın engin cinsel tecrübesinden daha iyisini beklerdik!

Siyasete daha yeni soyunmuş, J.F.K.’nin torunu ve kahramanımız R.F.K. Jr.’ın kuzeni Jack Schlossberg’in daha tutarlı bir imaj çizmesi dileğiyle… (RL/TY)

Nasıl devam ettim?

Askerliğimi 28 yaşında İstanbul yakınlarında ve yandaki fotoğrafta (sol ortada gözlüklü) göründüğüm gibi Tuzla’da yaptım. Üniversite mezunu bir er adayı idim ve rahattım. Şu anlatacağım ve benzeri anlar dışında şikâyet edeceğim hiçbir şeyim yoktu. 

Arada bir, mesela bizim kırk kişilik takım hepimiz yatakhanede, ranzalarımızda uyanmış ya da sınıfta oturmuş dışarıdaki yağmurun dinmesini beklerken, yani etrafta bizi denetleyecek bir subay yok ken takımın şakacılarından biri herkesin işitebileceği bir şekilde bağırarak konuşurdu: 

“Beyler, adam gazeteciyim diyor, ama çalıştığı hiçbir gazete yok!” Bu sözden sonra kırk kişi kahkaha atardı. Şakacı kişi devam ederdi: “Beyler, adam romancıyım da diyor, ama hiç yayımlanmış romanı da yok!” 

Kahkahalar daha da büyürdü. Bu ikinci kahkahaya ben de bizim kırk kişilik takımla katılırdım. 

22 yaşında ressam ve mimar olma fikrinden caymış, üniversite mezunu olmak için gazetecilik okumuş, diploma almış, ama hiç gazetecilik yapmamıştım. Yedi yıldır günde on saat roman yazıyordum ama onları yayımlatamıyordum. Buna rağmen kararlılık ve heyecanla yazıyordum. Nasıl devam ediyordum? 

İşime güveniyordum ama kendime aşırı bir güvenim olduğunu söyleyemem: Kendi yaşımda yeni insanlarla tanışmaktan, toplantılara, davetlere katılmaktan dikkatle kaçınıyordum. Çünkü oralarda herkes en sonunda aynı soruyu soruyordu: “Ne iş yapıyorsunuz?” Belki bunu “yedi yıldır yayımlanmamış romanlar yazıyorum evde!” diye cevaplayabilirdim. Ama daha kahredici sorular da vardı. “Geçiminizi nasıl temin ediyorsunuz!” 

Babamın verdiği cep harçlığıyla yaşadığımı söylemek hoşuma gitmiyordu. 

Daha sonra yayımlanmamış romanlarım kısa bir süre içersinde arka arkaya İstanbul’da yayımlandı, ödüller aldı, çok satan kitaplar arasına girdi. Ondan sonra da en çok sorulan soru “Nasıl devam ettin?” olduğu için bu konuda çok düşünmüştüm. İşte cevaplarım:

1. İşime güveniyorum derken, “roman sanatına”, bir zanaat olarak romancılığa güveniyordum. Çok fazla okuduğum için hem dünya romanını, hem Türkiye’de yayımlanan romanları tanıyordum. Kendi kumaşımın niteliklerinden, en sonunda sevileceğinden emindim. Kendime güvenim olduğu için değil, zanaatı tanıdığım için. 

2. Aslında askerlik arkadaşlarım beni seviyordu. Alayları şefkatliydi, onlarla birlikte kendime gülebiliyordum. Aynı şeyi burjuva yaşıtlarım, iddialı genç devrimciler, hiç tanımadığım öfkeli kişiler, otoriter yaşlılar için söyleyemem. Beni sevmeyenlerden ve anlayışsızlardan uzak durdum. 

3. Yirmi iki yaşındayken yazar olmaya karar verdiğimde bu işin zor olacağını sezmiştim. Zaten pek çok kişi Türkiye’de yazarlık yaparak geçinemiyeceğimi, ayakta duramayacağımı söylüyordu bana. Haklıydılar. Zor yolculukta kararımdan cayabilirdim. Bunun için beni bekleyen burjuva hayatından uzaklaşmış, mimarlık eğitimimi yarıda bırakmıştım. Yani geri dönüş gemilerini yakmış, köprüleri atmıştım. Devam etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu! (OP/TY)

Orhan Pamuk’tan yeni kitap: Kelimeler ve Resimler
Orhan Pamuk’tan yeni kitap: Kelimeler ve Resimler
2 Haziran 2026

Demek ki “yazmak” gerekiyormuş!

İlki 2, diğeri de 6 Haziran tarihlerinde olmak üzere iki ayrı portalda iki yazım yayınlamdı. İlkinin (güneydoğu ekspres) başlığı “Halkçı olmaktan anlaşılan buysa” idi. Diğerinin de (bianet) başlığı “Meğerse memleket sahipsizmiş”.

Detaya gerek yok; özetin de özeti mevzu şuydu. Memleket (Diyarbakır) 2015 Temmuzu’ndan bu yana UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras kalıcı listesine dahil edilmişti. Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri çevreleriyle birlikte bu prestijli mevkiye taşınmıştı. 

Bu sebeple nasıl ki 2015 öncesinde başta kentin atanmış (vali) ve seçilmiş (belediye başkanı) temsilcileri olmak üzere hemen bütün kurumları UNESCO nezdinde yoğun çaba içine girip sonra da kalıcı listeye dahil olunarak sonuç aldılar ise. Şimdi de o mirasın hakkını koruyarak kentin cadde, sokak ve meydanlarının işgal ve tahribine karşı da bütün çabayı göstermeliydiler!

Peki, UNESCO kararı üzerinden 11 koca yıl geçmiş olmasına rağmen var mıydı böyle bir gayret? Maalesef yoktu. Ve işin tuhaf tarafı defalarca yazarak ve konuşarak dile getirmemize rağmen!

2016’da başlayıp 2024’e kadar devam edegelen sekiz yıllık kayyım döneminde kamuya ait alanlar, adeta peşkeş çekilerek işgallerine göz yumuldu. Caddeler, meydanlar, sokak başları, kaldırımlar kapanın eline geçip adeta malı mülkü olmuş oldu. 

2024 seçimlerinde seçilen ve devralınan belediye yönetimleri de o sekiz yıllık “enkaz felaketi” uygulamaları konusunda iki küsur yıllık zaman dilimi içinde maalesef yeterli politika geliştiremeyince işyeri sahipleri ve seyyar konducuların pervasızlığı ve işgal ettikleri alanların “artık sahibi biziz” tavırları ileri derecede şehrin gündemini tutar oldu.

İki yazımın yayımından birkaç gün sonra da şehirde “yerel yönetimler konferansı” yapıldı. Seçilmiş bütün belediye başkanları katılmıştı. Basından izledim. Abdullah Öcalan da o konferansa önemli bir mesaj yollamıştı. Onu da basından okudum. Şu notları almışım Öcalan mesajından:

…halka dayalı alternatif sosyal, ekonomik, ekolojik modeller geliştirilmelidir. Yerel yönetimlerin en büyük sermayesi halktır; halkın emeği birleştirilirse altından kalkılmayacak hiçbir sorun yoktur…

Yerel demokrasi zihni ve önemiyle belediyeler yönetilmelidir; küçük kırtasiyeci akılla belediyeler yönetilmemelidir…

Demokratik ve “Halkçı” Belediyeciliğe işaret eden bir uyarı olarak okudum Öcalan’ın mesajını…

Peki ne oldu? İki yazının yayımlanma sürecinde ve yerel yönetimler konferansı hemen öncesi ve dahi sonrasında…

Adeta sihirli bir el değmiş gibi hayli kudretli bir akıl ile fiziki el dokunmuş gibi başta kadim Sur Cadde ve kaldırımları olmak üzere bütünüyle şehirde yerelin görünürlüğü ve ilk kez uygulaması hissedildi. Bu elbette geç kalınmış olmakla birlikte sonuca gitmede etkili bir müdahale oldu ve desteklenip altı çizilmeli.

Israrcı denetim ve asla geri adım atmamakla bu çaba geliştirilmeli. Bu kararın ve uygulamanın başta Ticaret Sanayi Odası ve DESOB olmak üzere Kent Platformu’nun ciddi desteğine ihtiyacı var. Adı geçen bu kurumlar maalesef HÂLÂ suskunlar. Onlar da temsili olarak sahaya inip bu şehrin ucuz rantiyeye teslim olmayacak bir güçte olduğunu göstermeli hissettirmeliler. Çünkü onların da üyeleri olan kimi İŞYERLERİ önlerindeki kaldırımın bir bölümünün işgalini sürdürüyorlar.

Bu konuda dün de sahada yaptığım gözleme dayalı olarak işyeri sahipleri ve seyyar satıcıların büyükçe bölümü bekleme modundalar. Bu uygulamanın sanki GEÇİCİ bir durum olduğunu, tekrar işgallerini sürdürmek için fırsat kolladıklarını sorulduğunda samimi olarak dile getiriyorlar.

Çok kararlı, tavizsiz, denetimi elden bırakmayan, kararın süregen ve geri dönüşü olmayan bir kararlılık olduğu kamuoyuna hissettirilerek anlatılmalı. Ve bu durum sosyal medyada sürekli diri ve canlı tutulmalı.

En küçük bir taviz, dama taşı gibi bütün emeğin boşa gitmesini beraberinde getirir. Malum bizde yaygın bir işgalcilik kurallı sözü vardır. Denir ki; “Hele dur! Ayağıma yer edim! Gör ki sahan ne edim”. Bir meydan köşesine 4 metrekarelik bir tezgah atılmasına göz yumun! Kısa sürede kırk metrelik yere yerleşen bir dükkanla karşılaşır ve onu ordan bir daha da söküp atamazsınız! Şehirde o kadar çok örneği var ki!

Bunun en canlı örneği Dağkapı Meydanı’nın iki başına birer gazete büfesi yeri olarak verilen küçücük büfe yeri, bugün her biri en az yüz metrekare alan işgal eden ve üzeri kalıcı tenteli sabit işgal çayhanesine dönüşmüş durumda. Aynı şey Ulucami Meydanı için de geçerli. Çok çirkin görüntüler. 

İşin doğrusu bütün bunlar sahada olmak, sahayı bilmek ve kent yaşamının ortak kullanım alanlarının bireysel rantiyelere dönüştürülme tehditlerine asla fırsat vermemekle ilişkili. Ama seçilmişler, yerel yöneticiler olarak sahayı boş bıraktınız mı, olacak olan budur. Boşluk asla hata kabul etmez. Fırsat kollayan doldurur o boşluğu…

Şehir şu anda olanca heyecanı ile bu GEÇ kalınmış ama gerekli kararlı müdahilliği destekliyor. Ve dahi Suriçi’nden Mardinkapı’ya çıkıp hemen Mardinkapı’dan başlayıp Hevsel Bahçeleri öngörünümü ve Dicle Nehri boyunca; nehrin kıyı şeridi ile halkın bağını kesen yerlerle ilgili de politika geliştirmenin bir görev olduğunu yeniden seçilmiş ve atanmışlara hatırlatıyor şehir halkı… (ŞD/TY)

Erkekliği yeniden düşünürken babama ‘açılmak’

Sanırım erkeklikten bir şekilde yara almamış insan tanımıyorum. Kimi onun tarafından dışarıda bırakılıyor, kimi içine sıkıştırılıyor; kimi ondan korkuyor, kimi ona benzemeye çalışırken kendinden uzaklaşıyor. 

Trans bir erkek olarak kendi maskülenliğimi sahiplenmeye çalışırken en çok da bunun suçluluğuyla mücadele verdiğimi düşünüyorum. Erkeklikten zarar görmüş bir dünyada, ona ait hissetmenin yarattığı çelişki de. Bu yüzden erkekliğimi yalnızca keşfetmem değil; onu yeniden düşünmem, yeniden kurmam ve kendim için yeniden tanımlamam gerekti. Yani onunla özdeşleşmekten çok, onunla hesaplaşmam gerekti.

Bu süreçte uzun bir süre kendimi küçültmeye çalıştım. Daha az yer kaplamak. Daha az talep etmek. Daha az görünür olmak.

Oysa bugün dönüp baktığımda görüyorum ki sağlıklı bir erkeklik, kendini yok etmek üzerine kurulmuyor. Başkalarına hizmet etmek uğruna kendinden vazgeçmek üzerine de kurulmuyor. Kendine yer açarken başkalarına da yer açabilmek üzerine kuruluyor.

Belki de bu yüzden erkeklik üzerine düşünürken aklım hep dönüp dolaşıp babama geliyor. Erkekliği tahakkümle, sertlikle ve korkuyla kuran bir dünyanın içinde, ben erkekliği babamın şefkatinde öğrendim.

Sakin kalabilmeyi, dinlemeyi, sevgiyi bir üstünlük kurma biçimine dönüştürmeden gösterebilmeyi onda gördüm. Gücün bazen ses yükseltmekte değil, bir insanı gerçekten duyabilmekte olduğunu ondan öğrendim.

Bu nedenle babama trans bir erkek olarak açılmak benim için her zaman büyük bir meseleydi.

İlginç olan şu ki, yıllardır farklı erkekliklerin mümkün olduğunu savunmama rağmen, ona açılma fikriyle yüzleştiğimde içimde beliren korkular yine o eski erkeklik anlatısından besleniyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordum.

Eksiltilmekten korkuyordum.

Sevgiyi kaybetmekten korkuyordum.

Geçtiğimiz haftalarda ona açıldıktan sonra fark ettim ki bütün bu süreç boyunca aslında babamı değil, dünyanın bana anlattığı erkekliği değerlendiriyormuşum. Onun kim olduğunu değil, erkeklerden ne beklemem gerektiğine dair öğrendiğim korkuları dinliyormuşum.

Oysa gerçek çok daha basitti. Hayatım boyunca bana sevgiyi göstermiş bir insan vardı karşımda.

Ve bazen insan yıllarca taşıdığı bir yükün ağırlığını ancak onu bıraktığında fark ediyor.

Bu konuşmadan sonra hissettiğim şey yalnızca mutluluk değildi. Bir hafiflikti. Uzun zamandır bedenimde taşıdığım bir gerginliğin çözülmesiydi. Kendimi eksiltmeden, saklamadan ve sevgiyi kaybetmekten korkmadan var olabilmenin hafifliği.

Belki bu yüzden bu yıl Pride benim için görünürlükten çok, bu ferahlıkla ilgili.

Kendime biraz daha yaklaşabilmekle ilgili.

Ve başka erkekliklerin mümkün olduğuna yeniden inanabilmekle ilgili.

Bu rahatlığı bana sağladığın için teşekkür ederim babacığım. Seni çok seviyorum. (KS/TY)

Sebahat Erdem: Her bireysel hikayenin içinde toplumsal gerçeklik bulunur

İnsanın kalbini kayıtsız şartsız teslim aldığı şeyler vardır hayatta; şiir gibi, doğa gibi, resim gibi... Müzik de böyle bir yerde durur. Sesin inişli çıkışlı, o büyüleyici yatay serüveninde insan kendini zamanın ve mekânın ötesinde bulur. Onunla geçilmeyen su yatağı, çıkılmayan zirve kalmaz; rüzgâra meydan okunur, aşkın her hâli yaşanır ve yeri gelir, o ses bir direniş coşkusuna dönüşür. Müzik, sınırları ve yasakları aşan, baskı ya da hükümranlık tanımayan evrensel bir dildir. Yeryüzünün en kuytu köşesinden en bilinen meydanına sıçrar; en bildiğimiz yerden, en bilinmeyenin sesini dinler ve oraya ulaşır.

Eğer insanlığın aynı anda anlayıp hissedebildiği ortak bir dil varsa, bu kuşkusuz müziktir. Bu zamansız dilin ruhumuzda bıraktığı izleri, ezgileriyle hayatımıza değen sevgili Sebahat Erdem ile Xewnekî Nû – Kürtçe Tangolar’ı konuştuk. 

Sevgili Sebahat, tango ile Kürt müziğini birleştirme fikri nasıl doğdu? Bu iki kültür arasında sizi en çok şaşırtan benzerlik ne oldu?

Kürt müziği ile tangoyu birleştirme fikri çok doğal gelişti. Çünkü iki müzik geleneğinin de temelinde göç, özlem, sevda, ayrılık ve hasret gibi evrensel duygular var. Tango, Arjantin’e göç eden insanların yalnızlığını ve aidiyet arayışını anlatırken; Kürt müziği de yüzyıllardır göçlerin, ayrılıkların ve memleket hasretinin sesi olmuştur.

Beni en çok şaşırtan şey, coğrafyaları çok uzak olsa da bu iki kültürün anlattığı hikâyelerin birbirine bu kadar yakın olmasıydı. Müzikal olarak da Kürt müziğindeki bazı makamların duygusal yapısı ile tangonun melodik dünyası arasında güçlü bir bağ olduğunu gördüm.

Bu yüzden Kürtçe Tango benim için yalnızca iki türün birleşmesi değil; farklı coğrafyalarda yaşayan insanların ortak duygularda buluşmasıdır.

Müziğinizde “özlem” ve “sürgün” teması çok güçlü hissediliyor. Şarkılarınızda kişisel mi toplumsal hikâyeler mi ağır basıyor?

Kürtçe Tango büyük ölçüde göçmenlik ruhuyla besleniyor. Şarkılarımda özlem, aşk, ayrılık ve hasret kadar direniş ve başkaldırı da yer alıyor. Çünkü göç yalnızca yer değiştirmek değil; insanın kimliği, hafızası ve aidiyet duygusuyla yeniden yüzleşmesidir.

Anlatılan hikâyeler bazen kişisel görünse de çoğu zaman daha geniş bir toplumsal deneyime dayanır. Bir insanın aşkı, ayrılığı ya da özlemi; yurdundan uzak düşmüş birçok insanın ortak duygusuna dönüşebilir. Bu nedenle eserlerimde kişisel ve toplumsal hikâyeler birbirinden ayrılmaz.

Kürtçe Tango benim için hem kendi duygularımı anlatmanın hem de göçmenlerin, sürgünlerin ve aidiyet arayan insanların ortak sesini duyurmanın bir yoludur.

Hem geleneksel Kürt müziğine hem de batı müzik formlarına dokunuyorsunuz. Bütün bu mirasa dair estetik bakış açınız nasıl bir yaklaşımı barındırıyor?

Ben müziği sınırları olan bir alan olarak görmüyorum. Müzik, farklı kültürlerin, hafızaların ve hikâyelerin birbirine dokunduğu büyük bir buluşma alanı. Bu nedenle geleneksel Kürt müziğine bağlı kalırken tango, klasik müzik ve batı müziği formlarından da besleniyorum.

Estetik yaklaşımım, gelenekten kopmadan yeniyi aramak üzerine kurulu. Bir kültürü korumanın onu dondurmakla değil, yaşatmak ve yeniden yorumlamakla mümkün olduğuna inanıyorum. Ud, lavta ve perküsyon gibi geleneksel tınılar; piyano, kontrbas, trompet ve bandoneonla buluşunca ne tamamen doğulu ne de batılı olan özgün bir dil ortaya çıkıyor.

Ben bunu bir kolajdan çok, kültürler arasında kurulan samimi bir diyalog olarak görüyorum.

Beste yapmayı da çok önemserim. Sizi besteye iten ana öğe nedir? Ruhsal bir dinamizm midir beste yapmak?

Benim için beste yapmak, ruhun kendini ifade etme biçimlerinden biri. Bazen bir duygu, bazen bir özlem, bazen de yıllardır içimde taşıdığım bir hikâye beni besteye götürür. Göçler, ayrılıklar, karşılaşmalar, sevdalar ve insanın kökleriyle kurduğu bağ müziğime ilham verir.

Evet, beste yapmak benim için güçlü bir ruhsal dinamizmdir. İnsan bazen kelimelerle anlatamadığını bir melodiyle anlatabilir. Ben de içimde biriken duyguları çoğu zaman notalarla dışarı aktarırım.

Bestelerimde hafıza, aidiyet, aşk, özlem ve insanın kendini arayışı önemli yer tutar. Müziğin yalnızca kulağa değil, kalbe ve ruha da dokunması gerektiğine inanıyorum.

Avrupa’da bir Kürt sanatçı olarak üretim yapmak nasıl bir deneyim? Zorlukları ne?

Avrupa’da bir Kürt sanatçı olarak üretmek değerli ama zorlukları olan bir deneyim. Özellikle bağımsız ve henüz geniş kitlelerce tanınmayan bir sanatçı için ekonomik koşullar oldukça zorlayıcı. Albüm yapmak, konser organize etmek, müzisyenlerle çalışmak, tanıtım yürütmek ve sahne bulmak ciddi emek ve kaynak gerektiriyor.

Bugün kültür sanat alanında görünürlük çoğu zaman popülerlik üzerinden şekilleniyor. Tanınmış sanatçılar festivallere daha kolay davet edilirken, yeni ve bağımsız sanatçıların kendilerine alan açması daha fazla sabır istiyor.

Buna rağmen üretmeye devam ediyorum. Çünkü müzik benim için yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir ifade biçimi ve kültürel sorumluluk. Kürtçe Tango gibi özgün projelerin yolu kolay değil; ama samimi ve özgün sanatın er ya da geç kendi dinleyicisini bulacağına inanıyorum.

Dijital dönüşümün müziğin sadece yeni ve görsel dünyayla algılanmasına götüren yolunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dijital dönüşümün müziğe sağladığı imkânları inkâr edemeyiz. Ancak bu sürecin müziğin ruhunu ve insani yanını zayıflattığını düşünüyorum. Bugün her şey çok hızlı tüketiliyor; şarkılar dinlenmekten çok izleniyor, duygular ise çoğu zaman algoritmalara göre şekilleniyor.

Müzik dünyasında artan bir mekanikleşme hissediyorum. Teknoloji kusurları düzeltiyor, sesleri mükemmelleştiriyor; fakat bazen o kusurların içindeki insan ruhunu da yok ediyor. Oysa bir yorumcunun nefesi, sesindeki titreme ya da kırılganlık şarkının gerçek duygusunu taşıyabilir.

Ben müziğin özünde insan hikâyesi olduğuna inanıyorum. Dijital çağda bile insan hâlâ içindeki yaraya dokunan bir ses, kendisini anlatan bir melodi arıyor. Müziğin gerçek gücü teknolojisinde değil, kalbe dokunabilmesinde saklıdır.

Önümüzdeki dönemde neler var heybenizde? Yeni klipler mi yoksa farklı çalışmalar mı göreceğiz?

Önümüzdeki dönem benim için heyecan verici olacak. Temmuz ayında Amed’e giderek albümümün ikinci klibini çekeceğiz. Görüntü yönetmenim Kerem Çelik ve ekibiyle birlikte, müziğin duygusal dünyasını güçlü bir sinematografik anlatımla buluşturmak istiyoruz.

Bu klipte yalnızca bir şarkıyı görselleştirmeyi değil; hafıza, izler, göç, özlem ve insanın içsel yolculuğu gibi temaları da estetik bir dille anlatmayı hedefliyoruz. Amed’in tarihi dokusu ve kültürel hafızası bu anlatının önemli bir parçası olacak.

Ayrıca Kürtçe Tango projesini farklı ülkelerde sahneye taşımak için çalışmalarımız sürüyor. Yeni konserler, klipler ve farklı disiplinlerle buluşacak projeler üzerinde çalışıyoruz.

Müzik dışında hayatınızda neler var?

Müzik hayatımın merkezinde olsa da yaşamım yalnızca müzikten ibaret değil. Dans, tiyatro, sinema ve görsel sanatlar her zaman ilgi duyduğum ve üretimlerimi besleyen alanlar oldu. Özellikle müzik ile hareket arasındaki ilişki beni çok etkiliyor; tango ile kurduğum bağda bunun büyük payı var.

Bunun yanında kültürel ve sosyal projelerde yer almaya önem veriyorum. Kadınların, göçmenlerin ve farklı kültürlerden insanların sanat yoluyla kendilerini ifade edebilmelerine katkı sunan çalışmaları değerli buluyorum.

Seyahatler de hayatımda önemli bir yer tutuyor. Yeni şehirler, insanlar ve kültürlerle karşılaşmak bana ilham veriyor. Bazen bir sokak, bazen bir hikâye ya da tanıştığım biri yeni bir bestenin başlangıcı olabiliyor.

Albümden dinleme önerisi

(BC/NÖ)

Meğerse sahipsizmiş memleket!

Farkındayım, başlık bir miktar provokatif oldu. Ama bu ifade maalesef herkesin dilinde pelesenk. En çok da bu ara kimin ağzını açsan, dinlemeye kalksan; dert anlatarak, “Ne olacak bu hâl! Memleket sahipsiz kardeşim.” diyor…

Dokuz günlük Kurban Bayramı tatili süresi tek değil! Bir hafta öncesini de artı olarak üzerine eklersek, 15 günü bulmuş oldu şehrin kadim mekânlarının insan eliyle taammüden cinayete kurban gidiş hâl ü ahvali…

Geçtiğimiz hafta başı Güneydoğu Ekspres gazetesine yukarıdaki paragraf eksenli bir yazı yazdım. Yazı yayımlandıktan sonra çokça geri dönüş oldu. Ezici çoğunluk olumluydu ve tez vakitte yetki ve sorumluluk sahibi olan şahsiyet ve kurumların olaya el koyarak müdahil olmaları gerektiği konusunda âdeta hemfikir olduklarını ifade ettiler.

Kentin birçok yerinde kamunun ortak kullanımına ait alanların; cadde, sokak, meydan, park, kaldırım gibi yerlerin artık alenen ve kendilerine aitmiş gibi işgallerinden; ben tarihî ve kültürel mirasa ait olması nedeniyle odağa sadece Suriçi’ni almıştım.

Doğrusu, işin görünür ve yansıyan yüzüne projektörü tutmuşken; yukarıda andığım yazıyı okuyan ve sahada iş yeri olan kimi şahsiyetler, kamuoyunun bilmediği kimi durumları da sözlü olarak itiraf ettiler.

Evet, meselenin bir yanı artık neredeyse her birinin yeri her akşamüzeri sabitleşen seyyar satıcılarsa, öbür yönü de iş yeri sahipleri elbette.

Gün boyu iş yerinin önündeki kaldırımın en az üçte birini, kimileri yarısını, işgal ederken; akşam saatlerinde de iş yerini kapadıktan sonra seyyar satıcılara uzatma kablosu ile elektrik veren, hatta gece boyunca iş yerinin önündeki kaldırımı kiraya verenlerin olduğunu anlattılar.

Yani mesele bu denli vahim. Öylesine yerleşik, artık sabitleşen bir seyyarlık var ki! Kimi iş yerleri de “seyyar gelmesin” diye kendi işgalini mazur görüp göstermeyi hak gören bir pozisyonda.

Ve işin tuhaf tarafı, bütün bu kent adına kötü ve olumsuz görüntü, kenti yönetme sorumluluğunu üstlenen atanmış ve seçilmiş şahsiyet ve kurumların gözleri önünde vuku buluyor.

Arada bir kadim Suriçi’nin ana caddesinde görünen yetkili ve sorumlu şahsiyetler, ne hikmetse ellerinde kahve cezvesi ve tek kullanımlık karton bardaklardaki kahve ikramı yaparak kaldırım üzerinde yol kesen çığırtkan satıcının ikramına da sempatiyle yaklaşabiliyor. Ya da kaldırım üzerinde halka tatlı veya Lübnan künefesi, hatta şırdan yapıp satana şöyle bir bakıp selamı da ihmal etmeden geçerek yoluna devam ediyor.

Maalesef ve de üzülerek; 2015, 3 Temmuz’undan bu yana on bir yıldır UNESCO’nun tarihî ve kültürel miras kalıcı listesine dâhil edilen Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri ile ünlenen şehr-i kadim, evet, bu durumda.

Elbette Surlar ve Hevsel derken tabii ki bunu komple bir alan yapısallığı ekseninde düşünmek gerek. Hevsel Bahçeleri’ni nasıl kutsiyeti olan Dicle Nehri ve On Gözlü Köprü’den ayrı düşünemezsek, kadim surları da Suriçi’ndeki caddesi, sokağı ve tarihî mekânlarından ayrı düşünmemek gerekiyor.

Israrla ve altını çizerek ifade etmek gerekir ki şehri yöneten kurumlar arasında bir yönetim krizi ve boşluğu olduğunun artık herkes farkında. O denli farkında ki bu durum artık basına, sosyal medyaya da görsel videolarıyla yansıdı. Turizm Bakanlığınca kiraya verilen kimi sur burçlarında yapılan usulsüzlüklerin ve ruhsatsız işletmelerin durumu bizzat belediye başkanı tarafından itiraf edilerek kurumsal iş birliklerinin altı çizildi.

“Kent bahçesi” olarak dizayn edilen Surların doğu yakası, güneyden kuzeye doğru Mardinkapı’dan Dağkapı’ya kadar sur dış duvarları yönündeki yürüyüş güzergâhı üzeri, her elli, yüz metrede bir seyyar ama artık sabit çay-kahve satıcılarınca işgal altında. Kimi yerlerdeki sur duvarlarının dibi de mekâna dönüşmüş. Şimdi birileri çıkıp sormaz mı: “E, madem bu işgalcilere göz yumacaktınız ise biz oralarda iki göz odada barınıyorduk, niye elimizden alıp yıktınız?” diye!

Kentin merkezi ve çeperleriyle bir bütün olarak insanlığın geleceğe kalacak tarihî-kültürel miras olduğu gerçekliğinin farkında olunarak, bütünsel planlamayı yapmak gerektiği noktasında hemfikir olunmasının altını galiba kalın kalemle çizmeli.

Bu konuda iş yerleri üyeleri olduğu için TSO ve DESOB, yani ticaret ve esnaf odaları başta olmak üzere 113 katılımcısı olan Diyarbakır Kent Platformu’na da sorumluluk ve görev düşüyor. Her fırsatta basın açıklaması yapan, şehrin neredeyse bütün sivil bileşenlerinin üyesi olduğu “Kent Platformu” bu konuda neden suskun kalıyor, anlamış değilim. Yoksa sorunu müdahil olacak kadar yeterince önemli görmüyor mu?

Doğrusu, valiliği ve belediyeleri sorumlu ve yetki sahibi kurumlar olarak birlikte davranıp kentin bu can alıcı sorununu çözmeye davet ederken, günümüzde artık hayli yaptırım gücü olduğuna inanılan ve öyle de olan sivil toplum kuruluşlarının oluşturdukları yapıların da bu gibi can alıcı durumlarda kararlı desteği şart ve olmazsa olmaz…

Bu yapılmazsa vallahi şehir zaten pejmürde rantiyenin elinde PÂYMAL olmuş durumda. El atılmazsa geri dönülmez bir rotaya girer ve mafyatik bir kaosa teslim olunur. Ki bunun ipuçları da kendini hissettiriyor zaten…

Bizler galiba kadim zamanlardan bize miras kalan ve göz ışığımız, ana rahmimiz misali korumamız gereken şehrin zarafetini yitirmeyi moderniteye peşkeş çektik. Geleneği yok sayan modernitenin hiçbir gelecek vaat edeceği yok maalesef.

Bu sebeple zarafet güzeldir ey ahali! Hele hele toplu yaşam alanını seçmiş ve orada yaşayıp yaşlanmaya karar vermiş, bir de “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusunu her daim kendinize rehber edinmiş iseniz eğer…

(ŞD/NÖ)

Mutemet Yazıcı ve Elazığ Akıl Hastanesi

Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin tarihini araştırmaya başladığımda aklımda başka bir isim vardı. Hastanenin ilk başhekimi Ahmet Şükrü Emed, kurumun kuruluş yıllarını taşıyan ve hakkında neredeyse hiçbir şey yazılmamış bir figürdü; o boşluğu doldurmak istiyordum. Abidin Çevik hocamla birlikte o izden yürürken bir yerde duraksadık. Mutemet Yazıcı adı dosyaların arasından çıktı ve bir daha bırakmadı bizi.

Şükrü Aslan’ın bir yaz günü sarf ettiği tek cümle her şeyi değiştirdi. Mutemet Yazıcı’nın kızının hâlâ yaşadığını, Kadıköy’de oturduğunu söyledi. Abidin hocamla birbirimizi aradık; o anda hem şüphe hem de o tanıdık araştırmacı heyecanı vardı. “Acaba?” dedik ve işe koyulduk. Sonraki süreçte kızına, torununa, oğluna ulaştık.

Sosyal medya, bu tür araştırmalarda garip bir demokratikleştirici işlev görüyor. Yazıcı’nın torunlarına ulaştık; Fatih Artvinli, kayıtlar konusunda kapı araladı; o döneme ait arşivler yavaş yavaş konuşmaya başladı. Henri Griladze önemli bir halka oldu. Ama en beklenmedik kapı, o dönem Yazıcı ile çalışmış bir müdürün kızına attığım mesajla aralandı. Bir süre sonra o müdürü arayarak tanışma fırsatı buldum. Tuncer Kelleci, Elazığ Akıl Hastanesi üzerine zaten bir kitap yazmıştı; o dönemi bize de anlattı: kurumun iç dokusunu, hastanenin gündelik ritmini, Yazıcı’nın oradaki yerini. O konuşmalar olmadan bu kitap çok farklı bir şey olurdu.

Yazıcı’nın ailesini anlamak, onun neden böyle biri hâline geldiğini anlamak için kaçınılmazdı. Osmanlı’da Yazıcızade soyadına dayanan bir memur sınıfından geliyordu; dedesi, babası hâkim. Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde bu tür aileler sürekli hareket hâlindeydi; devletin taşraya uzanan kolları onların ayaklarıydı bir bakıma. Hatta nüfus kayıtlarını sorguladığımızda Mutemet Yazıcı’nın doğum yerinin Ankara/Keskin olduğunu görmüştük. Bir ilden öbürüne, bir atamadan öbürüne savrulan insanlar. Mutemet Yazıcı bu döngüyü tıpla kırdı ya da en azından dönüştürdü. Tıp okudu ve mezun olur olmaz devletin o bilinen döngüsüne girdi; hükûmet tabipliği ve askerlik görevi onu Batman’a, Pülümür’e, Sason’a sürükledi.

Pülümür, başlı başına bir fasıl. 1938’de oraya giden bir genç hekimin ne gördüğünü, ne hissettiğini düşünmek… Yazıcı orada başka bir memurun kızı Faliha Hanım’la tanıştı ve evlendi. Pülümür, yalnızca bir görev yeri olmadı; hayatının en kişisel sayfalarından birini orada açtı. Bölge halkının ona duyduğu sıcaklık yıllar sonra da anlatılıyordu; devletin o coğrafyada başka şeylerle temsil edildiği bir dönemde o tedavi ediyordu, bu fark küçük değildi.

Susurluk’taki hükûmet tabipliği dışarıdan bir ara durak gibi görünebilir. Ama Yazıcı için Anadolu’nun bürokratik ve toplumsal dokusunu sindirmenin, taşrada bir hekim olmanın ne anlama geldiğini bedeninde hissetmenin yıllarıydı bunlar. Bir noktada durdu ve uzmanlık almak istediğine karar verdi. İstanbul’a döndü, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne girdi. Mazhar Osman’ın öğrencilerinden biri oldu. Türkiye’nin psikiyatri tarihinde Mazhar Osman’ın adı ne anlama geliyorsa, o okuldan yetişmek de o anlama geliyordu; sağlam bir klinik formasyon, dönemin en tartışmalı ve en üretken psikiyatri geleneğinin içinden geçmek.

Uzmanlık biter bitmez dönemin Sağlık Bakanı Yazıcı’yı yanına çağırdı. “Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne başhekim olur musun?” diye sordu. İstanbul’da kalabilirdi, orada kalmanın tüm koşulları vardı elinin altında. Elazığ’ı seçti. Batman’dan Pülümür’e, Sason’dan Susurluk’a, oradan İstanbul’a ve sonunda yeniden doğuya uzanan bu yolculuk, Elazığ’da kapandı; ya da daha doğrusu, orada kök saldı. Elazığ Akıl Hastanesi’nin geçmişi de aslında bir Ermeni misyoner hastanesinin dönüştürülmesiyle kurulmuştu. O tarih daha ilginç ve karmaşık aslında. Sonrasında Mutemet Yazıcı, 1951’den 1973’e uzanan o yirmi iki yıl boyunca hastanede kaldı; hatta başhekimlik süreci bittikten sonra 1980’lere kadar Elazığ’da kaldı. Elazığ onu “Mutemet Abi” diye benimsedi. Bu, kurumsal bir unvanın ötesinde bir şeydi; taşrada sevilen olmak, devletle özdeşleşmeden orada tutunabilmek, bürokratik bir figür olmaktan çıkıp kolektif hafızaya geçmek ayrı bir şeydir. Yazıcı’nın bunu nasıl başardığını anlamak, bu kitabı yazma nedenlerimizin tam merkezinde duruyordu.

Abidin hocamla birlikte yazdığımız, Nika Yayınevi’nden çıkan Mutemet, bu sorunun peşinden gidiyor. Kusursuz bir kahraman portresi çizmeye çalışmadık; dönemin kısıtlılıkları içinde şekillenen bir pratiğin hem terapötik değerini hem etik gerilimlerini olduğu gibi bıraktık. Bir insanın hayatı üzerinden Cumhuriyet Türkiye’sinin taşradaki yüzünü, modernleşmenin merkezden çevreye nasıl aktığını ve o akışın hangi figürler aracılığıyla toplumsal hafızaya dönüştüğünü anlamaya çalıştık.

(AED/NÖ)

Küresel iklim krizi çalışma hayatını yeniden şekillendiriyor

Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler aşırı sıcağa karşı işverenlere ağır hukuki yaptırımları devreye sokarken, Avrupa’da ve ABD’de bunlar henüz taslak halinde. Türkiye'de ise mevzuat boşluğu ve bağlayıcı kuralların eksikliği işçi ölümlerini artırıyor. Uzmanlar, işçi sağlığını merkeze alan acil yasal düzenlemeler çağrısında bulunuyor.

Milyarlarca çalışanın sağlığını ve verimliliğini tehdit eden iklim krizi, dünya genelinde iş güvenliği yönetmeliklerinde köklü bir dönüşümü tetikliyor. Art arda kırılan sıcaklık rekorları ve artan aşırı hava olayları, sadece tarım ve inşaat gibi sektörleri değil, aynı zamanda beyaz yakalı ofis çalışanlarını da yeni düzenlemelerin merkezine yerleştiriyor.

️Küresel ısıtma iş sağlığını yeniden tanımlıyor

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre 2.4 milyardan fazla işçi aşırı sıcağa maruz kalıyor. Araştırmalar, sıcaklığın 19°C'nin üzerindeki her bir derecelik artışının verimlilikte ortalama %2.3'lük bir düşüşe neden olduğunu gösteriyor. Bu durum, sadece küresel ekonomiyi değil, aynı zamanda işçilerin fiziksel sağlığını da tehdit ediyor.

Bu tehdide karşı, dünya genelinde işverenlerin yükümlülüklerini artıran yeni düzenlemeler gündemde. İşte dünyanın dört bir yanından örnekler:

Japonya: 2024 yılında iş yerlerinde sıcak çarpması nedeniyle 31 işçinin hayatını kaybetmesi ve 1.257 kişinin yaralanmasının ardından çalışanları korumak için 1 Haziran 2025'te yürürlüğe giren yeni düzenleme, bu alanda ulusal düzeyde politika uygulayan nadir ülkelerden biri olarak Japonya’yı öne çıkarıyor. Daha önceki "tavsiye" niteliğindeki kuralları, "cezai yaptırım içeren yasal bir zorunluluk" haline dönüştüren bu düzenlemeyle, işverenlere iki temel yükümlülük getiriliyor: Birincisi, çalışanların kendi semptomlarını veya bir iş arkadaşlarındaki belirtileri derhal bildirebilecekleri bir erken uyarı sistemi kurmak; ikincisi ise, bir vaka durumunda uygulanacak adımları (işten uzaklaştırma, soğutma, hastaneye sevk gibi) içeren bir acil müdahale planı hazırlamak. Özellikle inşaat ve imalat gibi yüksek riskli sektörlerde geçerli olan bu kurallara uymayan işverenler, 500.000 Yen (yaklaşık 120.000 TL) para cezası ile karşı karşıya kalabilecek.

Güney Kore: 17 Temmuz 2025'te yürürlüğe giren düzenleme, işverenlere aşamalı yükümlülükler getiriyor. 31°C eşiğinde, işverenler öncelikle soğutma/ havalandırma sistemleri kurmak veya çalışma saatlerini ayarlamak zorunda; bu önlemler yetersiz kalırsa periyodik molalar devreye giriyor. Isı indeksinin 33°C'yi aştığı durumda işveren, her iki saatlik çalışma için en az 20 dakika ücretli mola vermekle yükümlü kılınıyor. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenlere ağır para cezaları uygulanırken; bir işçinin bu kuralın ihlali sonucu hayatını kaybetmesi halinde işveren, 7 yıla kadar hapis veya 100 milyon Won (yaklaşık 2.5 milyon TL) para cezası ile karşı karşıya kalabiliyor. Düzenlemenin en büyük eleştirisi ise, yasal olarak "işçi" statüsünde sayılmayan platform çalışanları, kuryeler ve teslimat görevlilerini kapsam dışı bırakması.

Avrupa Birliği: ETUC (Avrupa Birliği Sendikalar Konfederasyonu), Mart 2025'te kabul ettiği bir kararla (resolution) Avrupa Komisyonu'ndan aşırı sıcaklara karşı bağlayıcı bir direktif çıkarmasını talep etti. Söz konusu kararda, AB genelinde iş türüne ve yoğunluğuna göre belirlenecek maksimum sıcaklık eşiklerinin aşılması durumunda çalışmaların durdurulması gerektiği savunuluyor. Direktif talebine göre işverenler; düzenli dinlenme molaları, içme suyu erişimi, gölgelik alanlar ve yüksek koruma faktörlü güneş kremi gibi kişisel koruyucu ekipman sağlamakla yükümlü tutulacak. Metinde, çalışmaların durması halinde işçilere yönelik bir ücret güvence planı kurulması "değerlendirilmesi gereken" bir seçenek olarak sunuluyor; ancak bu düzenlemenin iş sağlığı ve güvenliği direktifinin kapsamına girip girmeyeceği henüz netleşmedi. İşverenler aynı zamanda sıcaklık, nem ve güneşe maruz kalma gibi faktörleri kapsayan zorunlu ısı risk değerlendirmeleri yapmakla yükümlü olacak. Direktif özellikle açık havada ve güvencesiz koşullarda çalışanları, göçmen ve mevsimlik işçileri kapsayacak biçimde tasarlanıyor. Öte yandan bu karar, henüz bir direktif taslağı değil; ETUC'un Avrupa Komisyonu'na yönelik talepler bütünü. Direktifi hazırlama ve yürürlüğe koyma yetkisi Komisyon'a ait olup mevcut çerçevede herhangi bir bağlayıcı yasal düzenleme bulunmuyor.

ABD: 31 Temmuz 2025'te OSHA (İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresi) tarafından teklif edilen düzenleme, yürürlüğe girdiği takdirde hem açık hem de kapalı alan çalışanları için ilk federal ısı koruma standardı olacak. Öneriye göre işverenler, bir Sıcak Yaralanması ve Hastalığını Önleme Planı (HIIPP) hazırlamak zorunda. 80°F eşiğinde, saatte 1 litre soğuk su, gölgeli/klimalı dinlenme alanları, yeni çalışanlar için alıştırma (aklimatizasyon) planları ve kapalı alanlarda hava akışını artırıcı önlemler gerekiyor.

90°F "Yüksek Sıcaklık Tetikleyicisi"nde ise buna ek olarak her 2 saatte bir 15 dakikalık ücretli mola, zorunlu arkadaş (buddy) sistemi veya sıcaklık güvenliği koordinatörü gözetimi ile su içme ve mola hatırlatması yapan bir tehlike uyarı sistemi devreye giriyor. Ayrıca tüm çalışanlara başlangıç ve yıllık tazeleme eğitimi verilmesi şart koşuluyor. Düzenleme henüz teklif aşamasında olup, yürürlük tarihi belirsizliğini koruyor.

Avustralya: Sendikalar Isı Standardı İstiyor - Avustralya Sendikalar Konseyi (ACTU), Safe Work Australia kurumundan, tanımlanmış sıcaklık eşiklerinde işin durdurulmasını zorunlu kılacak ulusal bir ısı düzenlemesi getirmesini talep ediyor.

Esnek çalışma zorunluluğu

İngiltere Sendikalar Kongresi (TUC), aşırı sıcak havalarda işverenleri esnek çalışma saatleri sunmaya çağırıyor. TUC’a göre, yoğun saatlerde yapılan seyahat, bunaltıcı sıcaklık ve kalabalık ulaşım araçlarında çalışanların sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Bu nedenle işverenlerin, çalışanların daha erken başlayıp daha erken bitirmesi veya daha geç başlayıp daha geç çıkması gibi esnek düzenlemeler yapması gerektiği belirtiliyor. Mümkün olan durumlarda evden çalışma imkanı da bu çağrının bir parçası. TUC ayrıca, iç ortam sıcaklığının 24°C’yi aştığında işverenlerin harekete geçmesi, 30°C’yi (ağır işlerde 27°C’yi) geçtiğinde ise çalışmaların tamamen durdurulması için yasal bir düzenleme yapılmasını da talep ediyor. Ancak bu talepler henüz bağlayıcı birer yasal zorunluluk haline gelmiş değil; süreç işveren örgütleri ve hükümetle görüşmelere devam ediyor.

Hindistan’da ise Çalışma ve İstihdam Bakanlığı, Nisan 2025’te tüm eyaletlere yayınladığı resmi uyarıyla çalışma saatlerinin yeniden planlanmasını tavsiye etti. Bu tavsiye, yalnızca inşaat, tarım, madencilik gibi fiziksel ağırlığı yüksek sektörlerle sınırlı kalmayıp, beyaz yakalı çalışanların da bulunduğu çeşitli sektörleri kapsıyor. Hükümet, işverenlerden çalışma saatlerini günün daha serin saatlerine kaydırmalarını, yeterli içme suyu ve gölgeli dinlenme alanları sağlamalarını, ayrıca acil durumlar için buz paketleri ve sıcak çarpması önleyici malzemeler bulundurmalarını istiyor. Bununla birlikte, bu tavsiye kararı da henüz bağlayıcı bir yasal düzenleme değil; eyaletlerin kendi iş yasaları çerçevesinde uygulamaya koyması bekleniyor ve süreç halen tamamlanmış değil.

Türkiye'deki durum

Türkiye'de mevzuat muğlak ve bağlayıcılıktan yoksun. İş Kanunu'nun 77. ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu gibi temel düzenlemeler, işverenlere "sağlık ve güvenlik açısından uygun çalışma ortamı sağlama" gibi genel yükümlülükler verse de, hangi sıcaklık eşiğinde ne gibi önlemlerin alınması gerektiğine ve bu önlemlerin nasıl uygulanacağına dair somut bir kılavuz yok. 

Bu yasal boşluk TBMM gündemine de taşınmıştı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş'ın 2024 yılında verdiği bir soru önergesinde, Adana'da 39°C'yi bulan hava sıcaklığının makine ısısıyla birleşerek iş yerlerinde 45°C'yi aştığı ve bu koşullara rağmen işçilerin çalıştırıldığı belirtilmişti. Önergede, bu hayati risk karşısında iş yerlerinin tatil edilip edilmeyeceği ve yüksek sıcaklıkta çalışma zorunluluğu olan yerlerde mola sürelerinin nasıl düzenleneceği gibi somut sorular gündeme getirilmişti. Ancak, bu önergelerin bugüne kadar bağlayıcı bir düzenlemeye veya somut bir aksiyona dönüşmüş değil. 

Bu yasal korumasızlığın sonuçları, iş cinayeti istatistiklerine acı bir şekilde yansımaktadır.
İSİG Meclisi'nin yayımladığı rapor, aşırı sıcakların da işçi ölümlerinde önemli bir etken olduğunu ortaya koydu. Açık havada çalışmak zorunda olan tarım, inşaat ve moto kurye gibi işkollarındaki işçilerin, hiçbir önlem alınmadan hayati risk altında çalıştırıldığı belirtildi. Türk Tabipleri Birliği (TTB) İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Kolu'nun uyarılarına da yer verilen raporda, aşırı sıcakların kalp krizi ve beyin kanaması gibi ölümcül sonuçlara yol açabileceği belirtildi. Aşırı sıcakların, 2025'in Temmuz ayındaki işçi ölümlerinin önde gelen nedenleri arasında gösterilmişti. Sonuç olarak Türkiye, iş sağlığı ve güvenliği konusunda Avrupa ve dünyadaki en yüksek ölüm oranlarından birine sahip olmaya devam ederken, iklim krizinin getirdiği aşırı sıcaklar gibi yeni risklere karşı hala yapısal ve bağlayıcı bir koruma mekanizması geliştirebilmiş değil.

Sonuç

Dünya genelinde aşırı sıcaklara karşı iş sağlığı ve güvenliği alanında yapılan çalışmalar, somut adımların atılmaya başlandığını gösteriyor. Ancak bu girişimlerin büyük bölümü henüz uygulamaya geçmiş değil; artan sıcaklıklar ve işçi sağlığına yönelik riskler, yasal düzenlemelerin acilen hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.

Diğer yandan, getirilecek önlemler yalnızca verimliliği korumaya odaklanmamalı. Esnek çalışma saatleri gibi çözümler, işçilerin ücret ve haklarında kesintiye yol açmamalı, aksi halde iklim krizinin bedeli en kırılgan gruplara ödetilmiş olur. Uzmanlar, işçi refahını merkeze alan bütüncül bir yaklaşımın şart olduğunu vurguluyor.

Kaynakça:

Climate change and workplace heat stress: technical report and guidance

熱中症の災害死傷者数が1257人と最多 厚労省 | 労基旬報オンライン

Japan firms to face fines if they fail to protect workers from heat waves | Global Heat Health Information Network

S. Korea: New heat regulation effective immediately mandates rest breaks & cooling systems, draws criticism for excluding gig workers - Business and Human Rights Centre

The content of a Directive on the prevention of occupational heat risks | ETUC

EXPERT INSIGHTS—OSHA Proposes First... | VitalLaw.com

Extreme heat is killing workers: Unions urge national rules to save lives - Australian Council of Trade Unions

Let staff go home early or start work later during heatwave, trade unions urge - Manchester Evening News

Ministry of Labour and Employment issues heat wave advisory

İSİG Meclisi Temmuz 2025 İş Cinayetleri Raporu: 204 İşçi Hayatını Kaybetti, Sıcak ve Çocuk İşçilik Ölümlere Neden Oldu

Aşırı sıcaklar Meclis gündeminde: İş yerleri tatil edilecek mi?

(BY/NÖ)

Ya “Çınlayanlar"ı duyacağız, ya şarkılar söyleyeceğiz

Distopyalar çoğu zaman geleceğe dair karanlık senaryolar anlatır. Bazen de bazı kitaplar vardır ki okurken insanın aklına gelecekten çok bugün gelir. Anlatılan dünya, yaşadığımız dünyanın yalnızca biraz eğilip bükülmüş, biraz daha sertleşmiş halidir. "Çınlayanlar" da tam böyle bir kitap.

Bu arada bu yazıyı bu şarkıyla okumanızı öneririm. 

Yeşer Sarıyıldız, Düşbaz Kitaplar etiketiyle yayımlanan kitabında okuru 13 distopik öyküyle buluşturuyor. Ancak bu öyküler, büyük felaketlerin, canavarların ya da uzak geleceklerin hikâyesi değil. Daha çok bugün sessizce normalleştirdiğimiz şeylerin yarına taşınmış halleri.

Kitabı okurken zihniniz zaman zaman dağılıyor, sonra bir anda toparlanıyor. Çünkü Sarıyıldız'ın kurduğu dünyalar yabancı değil. Sessizliğin sıradanlaştığı, itaatin ödüllendirildiği, insanların güvenlik ve düzen karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiği bir dünyanın izleri bugünden tanıdık geliyor.

Öykülerde "Sessizlik Amirleri", yapay zekâ tarafından yönetilen sistemler, sanal gerçeklik evrenleri ve sürekli gözetim altında yaşayan toplumlar var. Fakat Sarıyıldız'ın derdi teknolojiyle değil. Teknolojiyi kimin kullandığı ve hangi iktidar ilişkilerinin hizmetine sunduğu ile ilgileniyor.

Nitekim kitabın çıkış noktası da bunu özetliyor: "Korkmamız gereken yapay zekâ değil, insanın ta kendisi."

Distopya, günlük hayatın kırılmış hali

Yazar Sarıyıldız'la kitabı üzerine konuştuk. 

Sarıyıldız, kitap üzerine yaptığımız sohbette öykülerin gündelik hayatın içinden doğduğunu anlatıyor.

"Kitap aslında 13 tane distopik öyküden oluşuyor. Bunlar benim normal günlük hayatımda da ilgilendiğim konulardan çıktı. Genel olarak toplumsal meselelerden besleniyor" diyor.

Yazarın ifadesiyle, kitap, özgürlüğüne odaklanırken; "Terra Protokolü" ve diğer bazı öyküler insan-teknoloji ilişkisini farklı yönleriyle ele alıyor.

Ancak kitapta yalnızca teknoloji ve gözetim yok. Kadınların öfkesi, direnişi ve eşitlik mücadelesi de öykülerin önemli damarlarından biri.

Sarıyıldız, "Halalar İsyanda" adlı öyküyü anlatırken, kadınların öfkesinin nasıl kolektif bir güce dönüştüğünü söylüyor. Bir başka öykü olan "Humara Sözleşmesi Yaşatır"da ise kadınların aniden dünyadan yok olduğu bir evren kuruyor. Hatta öykünün sonunda, İstanbul Sözleşmesi'nin maddelerini insanlar ve robotlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir sözleşmeye dönüştürüyor.

Bir QR kodun peşinden

Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise "Melaile Fısıltıları".

Bir oyun evreninde geçen öyküde, karakter ormandaki sesleri bastırmak için bir şarkı söylüyor. Bu şarkı daha sonra gerçek dünyaya taşınmış. Bestelenmiş, klipleştirilmiş ve kitaba yerleştirilen QR kod aracılığıyla erişilebilir hale getirilmiş.

Sarıyıldız bunu gülerek anlatıyor:

"Okumayı sevmeyenler için resimli, müzikli klip de ekledim."

Ancak öykünün merkezinde yalnızca biçimsel bir yenilik yok. Yazar, karakterin susturmaya çalıştığı seslerle yüzleşmesini anlatırken, okura da başka bir soru bırakıyor: İnsan gerçekten hangi seslerden kaçıyor?

Çınlayanlar'ın ortaya çıkış hikâyesi de kitabın kendisi kadar ilgi çekici. Sarıyıldız, 2024 yazını hayatının en zor dönemlerinden biri olarak anlatıyor. Dolandırıcılık, kayıplar ve peş peşe gelen sarsıcı deneyimler yaşadığını söylüyor.

"Saate bakıp zaman geçsin diye bekliyordum" diyor. Tam da bu dönemde yazmaya başlamış.

Önce çok sayıda öykü kaleme almış, ardından yalnızca distopyalara odaklanmaya karar vermiş. Kitaptaki ilk iki öyküyü ise 2025'in mart ayında, iki gün içinde yaklaşık 20 saatte yazdığını anlatıyor.

Bu nedenle Çınlayanlar zor bir dönemin içinden çıkmaya çalışan bir yazarın hafızasını da taşıyor.

Çınlayanlar - Yeşer Sarıyıldız (Sayfa 176)

Sarıyıldız'ın anlattıkları arasında belki de en dikkat çekici olan, kitabını tanımlama biçimi.

"Bu öyküler gelecekte geçen, büyük yaratıkların olduğu bir distopya değil" diyor.

Ardından ekliyor:

"Normal günlük hayatın biraz kırılmış hali. Çınlayanlar'ı okuyunca bugüne çok yakın olduğunu görüyorsunuz. Aslında bugünün başka bir versiyonu."

Sanırım kitabın asıl gücü burada yatıyor.

"Çınlayanlar", "gelecekte ne olacak?" sorusundan çok, "bugün neleri normalleştiriyoruz?" sorusunu sordurtuyor. Bulabilene aşk olsun!

Sessizliğin, gözetimin, itaatin, eşitsizliğin ve korkunun gündelik hayatın sıradan parçalarına dönüşmesi halinde nasıl bir dünyaya uyanabileceğimizi gösteriyor. Ve okuru, kitabın son sayfasını kapattıktan sonra da peşini bırakmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Bugün çınlayan sesleri gerçekten duyuyor muyuz, yoksa onları duymamak için hep birlikte yeni şarkılar mı söylüyoruz?

(EMK/NÖ)

Tarihin, maceranın ve gizemin romanı: Denizoğlan Madalyonun Peşinde

“Denizoğlan Madalyonun Peşinde”, genç okurları yalnızca sürükleyici bir maceraya değil, aynı zamanda 19. yüzyıl İstanbul’unun karanlık ve büyüleyici atmosferine götüren etkileyici bir tarihî roman. Kerem Evrandır tarafından 2026’da Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan eser, yangınlarla boğuşan Osmanlı İstanbul’unda geçen gizemli bir hikâyeyi merkezine alırken aynı zamanda dostluk, cesaret, aidiyet, kayıp ve kimlik gibi güçlü temaları da başarıyla işliyor. Roman, özellikle gençlik edebiyatında son yıllarda eksikliği hissedilen tarihî macera ruhunu yeniden canlandırıyor.

Hikâye 1816 yılında yaz aylarında, büyük bir İstanbul yangınıyla başlıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren okur alevlerin sardığı Balat sokaklarında nefes kesici bir kaosun içine çekiyor. Ahşap evlerin, dar sokakların ve korku içindeki insanların tasvirleri oldukça etkileyici bir iz bırakıyor. Romanda yangın sadece fiziksel bir felaket olarak değil, aynı zamanda karakterlerin hayatını değiştiren bir dönüm noktası olarak da sembolik bir anlamı da var. Bu açıdan romanın açılışı oldukça güçlü ve dikkat çekici.

Romanın merkezinde Denizoğlan karakteri yer alıyor. Yetimhanede büyümüş ve burada hala yaşayan, geçmişi sırlarla dolu bu çocuk, boynunda taşıdığı gizemli muska ve içindeki yarım madalyon nedeniyle kendisini büyük bir tehlikenin içinde bulur. Babasının emanet ettiği bu madalyon yalnızca maddi bir nesne değil aynı zamanda hafızanın, aidiyetin ve geçmişle kurulan bağın sembolü haline geliyor. Denizoğlan’ın madalyonu koruma çabası aslında kendi kimliğini koruma mücadelesine dönüşüyor.

Denizoğlan karakterinin en dikkat çekici yönlerinden biri onun klasik kusursuz kahraman tiplemesinden uzak olması. Denizoğlan roman boyunca korkar, hata yapar, öfkelenir hatta zaman zaman yanlış kararlar alır. Tam da bu nedenle gerçekçi ve güçlü bir karaktere dönüşür. Özellikle yangın sırasında muskayı almak için tekrar alevlerin arasına dalması hem cesaretini hem de içsel kırılganlığını gösteren çok etkileyici bir sahne. Bu bölüm, romanın duygusal yoğunluğunu artırırken okurun karakterle bağ kurmasını da sağlıyor.

Romanın atmosferini güçlendiren unsurlardan biri de tarihsel detayların başarılı kullanılması. Tulumbacılar, Galata surları, Balat sokakları, Kasımpaşa, Haliç ve dönemin sosyal yaşamı oldukça canlı biçimde aktarılıyor. Yazarın İstanbul’u yalnızca bir dekor olarak kullanmadığı açıkça hissediliyor. Şehir adeta romanın yaşayan karakterlerinden biri hâline geliyor. Özellikle tulumbacı kültürünün anlatımı oldukça başarılı. Tulumbacıların yangınlarla mücadele ederken gösterdikleri dayanışma, cesaret ve fedakârlık romanın en etkileyici yanlarından biri.

Denizoğlan - Madalyonun Peşinde / Kerem Evrandır (Resimleyen: Sadi Güran) (Sayfa 304) 

Ethem Reis gibi karakterler bu noktada büyük önem taşıyor. Ethem Reis eski İstanbul’un mertlik anlayışını temsil ediyor. Buna karşılık Kızıl Bayram karakteri ise romanın karanlık yüzünü oluşturuyor. Yangınları fırsata çeviren yağmacılar, felaketlerden beslenen insanlar olarak tasvir ediliyor. Böylece roman yalnızca bireysel bir macera sunmuyor; aynı zamanda toplumsal eleştiriler de barındırıyor. Özellikle felaket anlarında ortaya çıkan fırsatçılık, günümüz dünyasıyla da ilişkilendirilebilecek evrensel bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.

Romandaki en ilgi çekici karakterlerden biri de Alina Makris. Genç bir gazeteci olan Alina, hikâyeye farklı bir dinamizm katıyor. Cesur, meraklı ve sorgulayıcı yapısıyla dikkat çeken bu karakter dönemin toplumsal yapısı içinde kadınların görünürlüğü açısından da önemli bir yere sahip. Alina’nın gazetecilik tutkusu ve gerçeği ortaya çıkarma arzusu, romanın yalnızca bir macera hikayesi olmadığını gösteriyor. Basının gücü, toplumsal sorumluluk ve hakikatin peşinden gitme gibi temalar Alina üzerinden başarılı biçimde işleniyor.

Romanın dili oldukça akıcı ve sürükleyici. Özellikle aksiyon sahnelerinde dilin temposu hiç düşmez. Yangın sahneleri, kovalamacalar ve çatışmalar adeta bir film izliyormuş hissi yaratıyor. Bunun yanında yazarın betimlemeleri de dikkat çekici. İstanbul’un sisli sokakları, yıkık yapıları, surları ve limanları atmosferi güçlendiren önemli unsurlar arasında yer alıyor. Okur yalnızca olayları okumuyor; aynı zamanda o dönemin İstanbul’unu hissediyor.

Bununla birlikte romanın en güçlü yanlarından biri, tarih ile macerayı dengeli biçimde birleştirmesi. Bazı tarihi romanlar bilgi vermeye fazlasıyla odaklandığı için hikâye akışı kaybedebilir. Ancak “Denizoğlan Madalyonun Peşinde”, tarihsel arka planı doğal biçimde hikâyenin içine yerleştiriyor, bu sayede roman didaktik bir anlatım kurgulamadan öğretici olmayı başarıyor.

Eserde dikkat çeken bir başka tema ise aidiyet duygusu. Denizoğlan sürekli bir yere ait olma arayışı içinde. Babasına duyduğu özlem, geçmişine ulaşma isteği ve madalyona bağlanışı aslında onun kim olduğunu bulma çabasını temsil ediyor. Bu yönüyle roman yalnızca genç okurlara değil, yetişkinlere de hitap eden duygusal bir derinlik taşıyor.

Genel bir bakışla bu roman tarihi atmosferi, güçlü karakterleri ve sürükleyici hikâyesiyle dikkat çeken başarılı bir gençlik romanı. Osmanlı İstanbul’unun yangınlarla çevrili sokaklarında geçen bu macera, okuru hem heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor hem de insan ilişkileri, cesaret ve hafıza üzerine düşündürüyor. Özellikle tarihî macera seven okurlar için oldukça etkileyici bir eser. Romanın sonunda hissedilen en güçlü duygu ise bazen bir madalyonun peşine düşmek, aslında insanın kendi geçmişini ve kimliğini arama yolculuğudur.

(ŞT/NÖ)

Devrimden sonra bir gösteri

Tembellik Hakkı manifestosunu yazan Paul Lafargue, diğer yerleri bilmiyorum ama bizim memlekette “Karl Max’ın damadı” diye bilinir. Evlilikle kurulan akrabalık ilişkilerinin her birine ayrı isim bulmuş bir kültürde bu da normal sayılabilir. Belki de bu nedenle “dost –akraba” veya “ahbap- çavuş” kapitalizmi tanımları da bize özgü olabilir. 

Neyse, gelelim devrimlerin sadece tatlı bir ihtimal olmayıp satranç hamlesi gibi planlanabildiği dönemde yazmış olan Paul Lafargue üstadı anımsama nedenine. Kendisine “devrimden sonra bunca siyasetçi ne olacak?” diye sorulduğunda verdiği yanıt aklıma geldi. Mealen demiş ki siyaset, metin yazarlarının, danışmanların, gazetelerin, fotoğrafların kurduğu bir gösteri olarak yapılıyor. Siyasetçiler de aslında gösteriyi icra ediyor. Dolayısıyla devrimden sonra esas faaliyetleri devam edebilir, gösteri alanında çalışabilirler pek tabii. 

Benim de aklıma her niyeyse böyle bir gösteri ihtimali düştü. Tümüyle kurgusal bir gösteri metni yazmaya niyetlendim. Zihnimde uçuşmaya başladı. Sahnede bir sandalye, yanında bir sehpa var. Sehpanın üstünde birkaç mendil ve bir şişe su ile bardak var. İzleyiciler alaca karanlıkta oturuyor. Sahneye ilerlemiş yaşına karşın küçük ama atik adımlarla bir erkek giriyor. İzleyicilerin bir kısmı zayıf bir alkışla karşılıyor, gerisi işin niteliğini beklemeye karar veriyor. 

Gösterici birey biraz genzini temizledikten sonra başlıyor anlatmaya. 

“İçinizde hatırlayanlar var mıdır emin değilim, ben bir zamanlar epey büyük bir partinin lideriydim. Tabii şu halime bakınca pek belli olmayabilir. Işık az olduğu için tam göremiyorum. İnanmıyor musunuz? E girin internete bakın. Vallaha çok önemli biriydim!”

(Kitle hafifçe güler)

“Neyse günlerden bir gün bizim arkadaşlardan birine bir haksızlık yapıldı. Gerçi o zamanlar hemen herkese türlü çeşit haksızlıklar yapılıyordu, ama ben buna kafayı takmıştım. Şu anda neden buna o kadar kafayı taktım, onu da tam hatırlamıyorum. O kadar önemli değil miydi acaba? Bak bu ilginç gerçekten!”

(Kitle biraz daha kuvvetli güler, bir iki kişi alkışlar)   

“Bu haksızlık karşısında ne yapsak acaba diye arkadaşlarımla birlikte oturduk, düşündük. Biri dedi ki ‘basın açıklaması yapalım’. Diğerleri yüzlerini ekşitti hemen. Bir diğeri ‘Çok etkili, halkın katılımıyla yapalım açıklamayı’ diye önerdi. İçinde halk geçince biraz heyecanlandık tabii. Bana da cazip geldi. O arada biri ‘Efendim Ankara’dan İstanbul’a yürüyeceğim deyin’ fikrini ortaya attı. İlk anda kulağa hoş gelse de ben duyar duymaz gerildim tabii. Sonuçta ben o zaman da yaşlıydım. Üstelik çok uzun zamandır kendime çay koymuşluğum yoktu. ‘Ben nasıl yürürüm o kadar yolu?’, diye sordum. Hemen atılıp ‘Efendim yürümeyeceksiniz tabii. Meydanda bir iki fotoğraf, yürürken bir iki video, sonrası otobüsle gidilir’ dediler. Ben de rahatladım.”

(Kitle eğlenmeye başlamıştı, yüzler gülüyordu.)

“Açıklama günü arabayla beni meydana götürdüler, elime döviz verdiler”

(Kitle devrimden sonra ihtiyaç kalmadığı için “dövizi” yabancı para zannedip iyice coşunca gösteriyi yapan düzeltme ihtiyacı duydu)

“O zamanlar eylem yapanların sloganlarını yazdıkları kartonlara ‘döviz’ deniliyordu, yanlış anlama olmasın gençler! Avucuma para sıkıştırıp meydana salacak halleri yoktu sonuçta. Önemli biriydim dedim ya! Önemliydim gerçekten. Neyse efendim, meydanda bir kalabalık vardı. Gelmek zorunda oldukları için gelenlerdir, biraz yürürüz biter, gider diye düşündüm. Ben başladım yürümeye. Fotoğraflar, videolar çekildi. Biraz daha yürüyeyim, dedim. Bir ara dönüp arkama baktım. Meydandaki kalabalık artmış, peşimden geliyor iyi mi!”  

(Kitleden kimileri ellerini dizlerine vurarak gülüyordu.) 

“Bizde eskiden anlatılan bir fıkra vardı, hatırlayanınız vardır belki. Hani önde giden döner bir bakar, arkasında kimse kalmamış. O da der ki ‘bizim filler sıkıldı’. Ben de buna güvenmiştim. Nasıl olsa gelmezler, dedim. Ben yürüyorum, arkamdaki kalabalık artıyor! Böyle böyle derken ilk günü bitirdik. Bana bu akılları verenleri arıyorum, ortalıktan kaybolmuşlar tabii. Bir yerlerden bir araba buldular da canımı zor attım içine. Güneşten yanmışım, ayaklarım su toplamış, elime tutuşturduklarını havada tutacağım diye kolum tutulmuş… Bitmişim, tükenmişim. Nasıl uyudum bilmiyorum. Sabaha doğru biri geldi, uyandırdı beni. Adamı kesecektim, ama kolum kalkmıyor.”

(Kitlenin gözlerinden yaşlar gelmiş, durmadan gülüyordu.)

“Beni üç kişi ayağa kaldırdı, bir doktor geldi, bir şeyler yaptı, kendimi biraz daha iyi hissettim. Arabadan dışarı bir çıktım ki ne göreyim! Sanki köyler kasabalar boşalmış da arabanın etrafına toplanmış. Öyle bir kalabalık. Tabii beni bu işe bulaştıranlar da biraz da işi derleyip toplamışlar. Ben iki lokma bir şey yedim ve başladım yürümeye. Neyse uzatmayalım. Beni, böyle arkamdan kovalaya kovalaya ta İstanbul’a kadar yürüttüler. O yaşımda ne deri kaldı ne tırnak. Bir acıyan çıkmadı. Birazını da arabayla gidiversin demediler. Her yeni gelen koluma girip fotoğraf çektiriyor. Ben de çaresiz gülümser gibi yapıyorum. Ayağım ayrı ağrıyor, belim kopmuş bağırıyor, yüzümde yanmadık yer kalmamış… Bütün organlarım ‘bizi bir sal artık’ diyor yani. Ama yürüyenler durmuyor çoğala çoğala geliyorlar. Bir gece ayaklarımı tavana dikmiş yatarken yanımdakine sordum. Ben ne için yürüyordum?” 

(Gösteri bitti. Kitle çılgınlar gibi alkışladı.)     

(ÖE/NÖ)

Yorgun olabilirsin, çıkışsız hissedebilirsin ama vazgeçemezsin

Demokratik dönüşümlerin tarihi bize tek bir şeyi tekrar tekrar gösterir: Hiçbiri güvenli bir gelecek duygusuyla başlamamıştır. İspanya’nın Franco sonrası geçişi, Uruguay’ın diktatörlükten geniş sol cepheyle kurtuluşu, Şili’nin Pinochet sonrası yeniden yapılanması ya da Portekiz’deki Karanfil Devrimi dalgası… Bu örneklerin ortak noktası, insanların başlangıçta her şeyin değişeceğine inanması değil, mevcut durumun sürdürülemez hale gelmesi ve buna rağmen değişimin “denenebilir” olduğuna dair inancın kaybolmamasıdır.

Demokrasi çoğu zaman bir “umut rejimi” değil, bir “ısrar rejimi”dir.

Bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan siyasal atmosferi anlamak için yalnızca güncel tartışmalara değil, daha derin bir duygusal ve yapısal zemine bakmak gerekir: yılgınlık ve çıkışsızlık. Mark Fisher, insanların içinde yaşadıkları sistemin sorunlarını görmelerine rağmen onun dışında bir alternatif düşünememelerini “kapitalist gerçekçilik” olarak adlandırır. Byung-Chul Han ise modern toplumun temel sorununun dışsal baskının ötesinde içsel tükenmişlik olduğunu söyler.

Türkiye bağlamında bu iki çerçeve birleştiğinde ortaya şu tablo çıkar: İnsanlar değişimin mümkün olduğuna inanmakta zorlanırken bunun için gerekli enerjiyi bulmakta da güçlük yaşarlar. Hatta öyle ki bu sadece modernitenin getirdiği içsel bir yılgınlık ya da hissizleşmeyi değil, her sabah yeni bir krizle uyanmanın getirdiği kronik bir maruz kalma halini de içerir. Tüm bunlar birleştiğinde siyaset, bir “dönüştürme alanı” olmaktan çıkıp bir “katlanma alanına” evrilir.

Yorgunluk: Sadece ekonomik değil, siyasal bir hâl

Türkiye’de bugün yorgunluk yalnızca ekonomik değildir. Elbette geçim sıkıntısı, enflasyon, iş güvencesizliği ve gelecek kaygısı bu halin temel bileşenleridir. Ancak daha derinde, sürekli tekrar eden siyasal gerilim hali vardır. Sürekli seçim atmosferi, hukukun adalet üretmekten uzak oluşu, kesintisiz kutuplaşma, sosyal medyada bitmeyen tartışmalar ve geleceğin belirsizliği, toplumun geniş kesimlerinde bir “siyasal bezginlik” üretmiştir. Bu tükenmişlik, Han’ın tarif ettiği gibi yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir aşınmadır.

Bu nedenle birçok insan artık siyasal olarak etkin olmaktan çok, siyasal alandan geri çekilme eğilimindedir. Tartışmanın yerini sessizliğe, öfkenin yerini kayıtsızlığa bırakma riski vardır.

Çıkışsızlık: Alternatifsizliğin psikolojisi

Fisher’ın kavramı burada devreye girer. Kapitalist gerçekçilik, yalnızca ekonomik bir sistem eleştirisi değildir; aynı zamanda bir hayal gücü krizidir.

Türkiye’de farklı seçmen gruplarında zamanla şu düşünce kalıpları güçlenmiştir:

“Değişim olursa daha kötü olur.”

“Alternatif yok.”

“Bu düzen sorunlu ama tek mümkün olan bu.”

“Sonuç değişmez.”

Bu bakış açısı yalnızca iktidar seçmenine ait değildir. Muhalefet seçmeninde de ters yönden benzer bir ufuk daralması oluşabilir:

“Nasıl olsa değişmeyecek.”

“Nasıl olsa kazanamayız.”

“Seçim olsa da sonuç aynı.”

Buradaki ortak kör nokta şudur: hangi blokta yer alırsanız alın ortak bir kırılganlık hissi toplumun tamamını yansır. İktidar seçmeni açısından risk, istikrar ile değişmezliği karıştırmaktır. Uzun süreli iktidarlar eleştiri mekanizmalarını zayıflattığında ve siyasal baskı çeşitli yollarla artırıldığında bu durum yalnızca muhalefeti değil, toplumun tamamını etkiler. Çünkü hesap vermeyen güç, zamanla kendi kararlarını test etme kapasitesini de kaybeder ve doğan sonuçlar seçmen ayırt etmez. Muhalefet seçmeni açısından risk ise umutsuzluğun kalıcı bir kimliğe dönüşmesidir. Umutsuzluk bir tutum değil, bir bırakma halidir. Bırakma hali ise siyasal alanı tamamen boş bırakır. Böylece siyaset, geleceğini şekillendiren bir araç olmaktan çıkar; yalnızca mevcut durumun farklı tonlarda tekrarına dönüşür. Memleket dahilinde çeşitli biçimlerde iktidara sahip olanların belki de istediği tam olarak budur.

Seçim, hayat kalitesi ve hesap verme ilişkisi

Demokrasinin ve seçimlerin varlığı, seçmenin hayat kalitesi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkiler üretir. Rekabetçi seçimlerin işlediği bir düzende yurttaş, en azından teorik olarak, kötü yönetimi değiştirebilme kapasitesine sahip olduğunu bilir, bu bilgi bile başlı başına bir “siyasal güvenlik hissi” yaratır. Bu güvenlik hissi, günlük yaşamın ekonomik ve sosyal streslerini tamamen ortadan kaldırmaz ama onların “katlanılabilir” hale gelmesini sağlar, çünkü birey gelecekteki düzeltme ihtimaline inanır.

Buna karşılık seçimlerin zayıfladığı, rekabetin daraldığı ya da sonuçların öngörülemez hale geldiği sistemlerde, yurttaş sadece bugünün sorunlarıyla değil, yarının değiştirilemezliği fikriyle de başa çıkmak zorundadır. Bu durum, Fisher’ın tarif ettiği o alternatifsizlik sarmalını derinleştirir: Sorunlar yalnızca mevcut değildir, aynı zamanda kalıcı gibi algılanır. Han’ın bahsettiği yorgunluk çerçevesiyle birlikte düşünüldüğünde ise siyasal etkisizlik duygusu zamanla bireysel tükenmişliğe dönüşür.

Dolayısıyla demokratik seçimlerin varlığı yalnızca bir yönetim tekniği değil, toplumun genel yaşam kalitesini belirleyen psikolojik ve toplumsal bir “gelecek algısı” mekanizmasıdır. Seçimler otomatik refah üretmez ama hesap verilebilirlik ve tutulması gereken sözler verilmesi zorunluluğu üretir. Bu mekanizmalar zayıfladığında, verilen sözlerin tutulmasına gerek kalmadığında maaş politikalarından iş güvencesine, sosyal haklardan kamu hizmetlerinin niteliğine kadar birçok alan, doğrudan yurttaş baskısından uzak bir karar alanına dönüşür. Ezcümle seçimler otomatik bir refah garantisi değilse de iktidarı sürekli hesap vermeye zorlayan bir denetim mekanizmasıdır ve bu sizin geleceğe dair hayal kurma hakkınızı canlı tutar.

Sandık: Sembol değil, eşik

Sandık demokrasi değildir. Ama sandığın ortadan kalkması ya da göstermelik bir hale gelmesi demokratik siyaset imkânının daha da daralması anlamına gelir. Bu nedenle sandığa sahip çıkmak, bir partiyi desteklemekten önce bir ilkeye sahip çıkmaktır:

  • Yurttaşın iktidarı değiştirme hakkı,

  • Siyasal rekabetin varlığı,

  • İktidarın hesap verebilirliği.

Bu üç unsur, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkesin ortak çıkar alanıdır. Çünkü bir ülkede iktidarlar değişebilir, partiler dönüşebilir, liderler gidebilir. Ama yurttaşın değiştirme hakkı ortadan kalktığında, siyaset tek yönlü bir idareye dönüşür.

Vazgeçmemek bir duygu değil, bir politik tavırdır

Bugün Türkiye’de en güçlü duyulardan biri siyasal bitkinlik. Onun yanında çaresizlik hissi var. Bu hisler gerçek ve yok sayılabilir değil.

Fakat gerçek olan bir şey daha var: Teslim olmak, bu duyguların doğal ya da zorunlu bir sonucu değildir. Fisher’ın tıkanmışlık analizi, Han’ın yorgunluk teorisi bize bir teşhis sunar ama bir karara taşımaz. Karar topluma aittir.

Tarih bize şunu gösterir: Demokratik dönüşümler en çok insanların kendini güçlü hissettiği zamanlarda değil, en çok yıprandığı ve en az umutlu olduğu zamanlarda başlamıştır.  Çünkü o anlarda bile bazı insanlar şu düşünceyi bırakmaz: “Yoruldum ama geri adım atmıyorum.”

Bugün meselenin özü budur.

Yorgun olabilirsin.

Çıkışsız hissedebilirsin.

Ama vazgeçemezsin.

Çünkü vazgeçmek sadece bir duygu ya da tutum değil, geri dönüşü olmayan bir siyasal tercihtir. Ve demokrasi, en çok o tercihi reddeden insanların ısrarıyla yaşar.

(NK/NÖ)

Varoluşum için özür dilemeyeceğim

“Kanaat düşüncenin düşmanıdır” der Ulus Baker. Ve çoğu zaman, ‘kanaat’leriyle bizi boğan’ların diline ve araçlarına karşı tükenmiş, çaresiz hissederiz. Baker’in ifadesiyle; “Kirlilikten kurtulmanın tek yolu, bu gürültülü korodan ayrılmak”tır. Ne var ki koronun konforlu alanında yaşamanın saadetine erenlerin yüklediği damga (stigma), her daim bize hatırlatılır. Düşünmeyi bırakan bir toplumun içinde, makbul olana tabi olmadan kendi varoluşumuzla yaşama irademiz de, bu koro tarafından her fırsatta iğdiş edilir. Çünkü, ‘eksik’ ve ‘kusurlu’ ilan edilerek itibarsızlaştırılırken, varoluşun ve varlığın için özür dilemen, kendi yükün için şikayet etmemen, hatta makbul olanın vicdan sorumluluğunu da yüklenerek ondan uzak durman, görevindir.

Goffman’ın belirttiği gibi; “Damgalı kişiden, yükünün ağır olduğunu ve bu yükü taşımanın onu bizden farklı kıldığını ima edecek hiçbir davranışta bulunmaması talep edilir; aynı zamanda kendisini bizden, ona ilişkin bu inancımızı sancısız şekilde sürdürmeye imkan verecek derecede uzak bir mesafede tutmalıdır.”1 Bireyin toplum tarafından “eksik” ve “kusurlu” olarak etiketlenip yok sayıldığı, lekelenmiş ya da istenmeyen ilan edildiği bu toplumsal süreçte, sorunu yaratan bireyin farklılığı değil; toplumun bu farklılığı nasıl yorumladığıdır. Zamanla bu damga, yalnızca dışarıdan yöneltilen bir etiket olarak kalmaz; bireyin kendi benlik algısını da şekillendirmeye başlar. Kişi toplumun bakış açısını içselleştirdikçe, kendisini toplumun çizdiği sınırlar ve yargılar üzerinden tanımlamaya başlar. Tıpkı, sürekli dışlanan bir otistik gencin, kendisini gerçekten ‘yetersiz’ ve ‘kusurlu’ hissetmesinde olduğu gibi.

Elbette damgalama süreci bugün de; engellilikten yoksulluğa, etnik kimlikten toplumsal cinsiyete kadar birçok farklı deneyim üzerinden toplumun birçok kesimini kuşatmaya devam ediyor. Burada özellikle otizmden söz etmem ise, otistiklerin yoğun biçimde damgalamaya maruz bırakılan gruplardan biri olması kadar, anlatılanların doğrudan kendi yaşam deneyimimin bir parçası haline gelmiş olmasıdır. 

16 yaşındaki otistik oğlum, öğrenim gördüğü lisedeki bazı eğitimci ve velilerden oluşan ‘makbul yetişkin birliği’nin son günlerde ona yaşattıklarıyla, kurumsal damgalamanın yarattığı bu toplumsal kurgunun odağında. Bu dışlayıcı kurgu, farklılığı/çeşitliliği doğrudan bir sorun alanı olarak kodluyor. Çünkü otistik; iletişim biçimi, duyusal hassasiyetleri, sosyal ilişki kurma yöntemi veya davranış örüntüleri “norm dışı” kabul edildiğinde, “uyumsuz” ya da “yük” olarak konumlandırılarak ‘tanı’sına indirgenir. Okulda akran zorbalığı çoğu zaman bu damgalamanın ilk görünür biçimidir. Ancak kurumsal damgalama yetişkinler ağının marifetidir ve ayrımcılığı sistematik hale getirir. Bu noktada damgayı üreten bireyin doğası değil; okulun farklılığı kabul etmeyen normatif yapısıdır. Bizzat yaşadığımız bu deneyimde olduğu gibi, şayet okul kapsayıcı bir eğitim anlayışı geliştirse ve eğitimciler konfor alanlarından çıkarak makbul görülmeyenle bağ kurmayı tercih etseydi, norm dışı gördüğünü dönüştürmeye değil, anlamaya yönelebilirdi.

Ancak, uygulamada çoğu zaman kendi gibi olmayanı anlamaya değil, damgalamaya, denetlemeye ve bastırmaya yönelen bir yaklaşım hakim. Tam da bu yaklaşım nedeniyle, nörogelişimsel farklılıklarının kriminalize edilmesiyle oğluma yaşatılanlar, O’nu “tehlikeli”, “suçlu” gibi gösteren ayrımcı bir niteliğe büründü. Eğitim kurumunun görevi öğrenciyi normal ilan edilene benzetmek değil, farklılıklarıyla güvenli biçimde var olabileceği bir ortamı inşa etmek olduğu halde, damgalamanın yeniden üretildiği bir alana el birliğiyle dönüştürüldü. Öyle ki eğitimcilerin vesile olduğu bu ‘cadı avı’ nda, çocuğun her öğle arası gittiği okul çevresinde dolaşması, alışveriş yapması ve sıklıkla tuvalete gitmesi dahi, uydurulan suçluluğuna kanıt olarak sunuldu.  Kimse onlardan ‘bakıcı’lık talep etmezken, bakıcılıktan imtina ettiğini bildiren ve çocuğun her davranışını didik didik analiz eden ‘idrak hafiyesi’ eğitimciler, sonunda onun duyusal çöküşüne zemin hazırladı. Şiddet bir tanı değilken, son dönemde okullarda yaşanan şiddet eylemlerini "otizm" tanısıyla ilişkilendirilmekte yarışanların yarattığı linç atmosferi de, ‘kanaatleri’ne kılıf oluverdi. Böylece otistik, yalnızca “uyumsuz” değil; aynı zamanda potansiyel bir “tehdit” olarak kodlanmaya başladı. Çünkü otistik çocuklar, zorbalığa, dışlanmaya ve çeşitli şiddet biçimlerine daha fazla maruz kalan taraf olmalarına rağmen onları farklılıkları nedeniyle potansiyel şiddet faili gibi damgalamak, şiddetin nörogelişimsel farklılıklardan değil dışlama, baskı, yalnızlaştırma ve sistematik damgalama ilişkilerinden üretildiği gerçeğini örtbas etmenin, yani normu yeniden üretmenin en kolay yoludur. Bu nedenle oğluma yaşatılan bu durum, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; insan hakları, eşitlik ve toplumsal adalet sorunu.

Engelli onuru, mücadeleyle büyüyen bir varoluş. Engellilerin mücadelesi, yalnızca erişim ve hak mücadelesi değil; aynı zamanda engellilik onurunu savunma mücadelesi. Damgalanmaya karşı çıkmak, bu mücadele hattından geçer. Çünkü damga, farklı olanı susturarak var olur; mücadele ise o sessizliği reddeder. İşte bu yüzden, engelliler yalnızca kendi haklarını değil, insan olmanın ortak haysiyetini de savunur. 

Tüm bu yapılanlar karşısında, toplumsal adaleti gerçekleştirmek adına mücadelemizin varacağı yer neresi olursa olsun, ceza maşasını elinde tutan muktedirlere boyun eğmeyeceğimiz gibi, varoluşumuz için sizden özür dilemeyeceğiz!


1Erving Goffman, Damga-Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar, Heretik Yayınları, Ankara 2022, s.170.

(EB/NÖ)

Kruvaziyer gemilerinin sırrı mı kaldı?

Geçtiğimiz Nisan ayında Hondius gemisinde patlayan hantavirüs krizi kruvaziyer seyahatlerinin sağlık güvenliği açısından ne kadar riskli olduğunu bir kez daha tüm dünyanın gözüne soktu. Mevzubahis gemilerin gerekli hijyen tedbirlerini alıp almamasından çok, beynelmilel insan topluluklarının kullandığı ortak ve dar alanların bulaşıcılığı artırma ihtimali her zamanki gibi ön plana çıktı. 

Covid-19 pandemisi patladığında Diamond Princess gemisinin Japonya açıklarında iki hafta boyunca karantinaya alınmasını ve 700 yolcudan fazlasının Covid pozitif çıkmasını kim unutabilir?

İstanbul Galataport’a yanaşmış muhtelif kruvaziyer gemilerini tercümanlık mesleğim icabı ziyaret etmiş biri olarak, ömrüm denizde geçmiş olmasına rağmen bir kruvaziyer seyahatine asla çıkmamaya and içtiğimi biliyorum.  

Dolayısıyla Kruvaziyerlerin gizli hayatı (The secret life of the cruise) adlı belgesel YouTube’da karşıma çıkınca deyim yerindeyse üzerine atladım. Lakin adının vadettiklerinden çok uzak, sözkonusu gemilerin adeta reklamını yapan bir filmle karşı karşıya kaldım. Çevre kirliliğine dair sabıkalarından işçi hakları ihlallerine, uluslararası hukukun yok sayılmasından gemilerde işlenen suçların örtbas edilmesine, kruvaziyer gemileri belgeselde yansıtıldığı kadar “steril bir evren” olmaktan çok uzak. 

Yersen !

Dünyanın en büyük kruvaziyer gemisi şirketlerinden MSC’ye ait Seaside gemisine yönetmen Ben Ryder imzalı iyimserlik timsali belgesel sayesinde misafir ediliyoruz. 5000'i yolcu olmak üzere takriben 6500 kişilik kapasitesi olan heyula gibi geminin yüzen bir İstanbul Hilton görüntüsünden farkı yok. Estetik olarak gözlere verdiği rahatsızlık bir yana Costa Concordia’nın başına gelen 32 ölümlü batma vakası misali deniz kazalarına karşı ne kadar hazırlıklı olduğu da tartışılabilir. Üstelik kolay bir hedef olarak kruvaziyerlerin olası saldırılarına karşı savunmasızlıkları da malum.

Seaside gemisinde devasa su parkından muhtelif havuz ve jakuzilere, bin kişilik tiyatrodan basket sahasına, bowling salonundan Spa’ya, müşterilere muhtelif imkânların sağlandığını görüyoruz. Gece kulübü bir yana 9 restoran ile 11 adet barın varlığı ve tüketilen alkol miktarı da şevkle anlatılıyor. Günde bazen 20 bin yumurtanın tüketilebildiğini, ortalama 15 ton et ile 47 ton meyve ve sebzenin bir hafta süren seyahat için depolandığını da öğreniyoruz. Ya 7 bin adet tuvalet kâğıdının ne kadar zamanda tüketildiğini tahmin edebilir misiniz? 

Geminin teknik hususiyetleri hakkında da malumat verilirken tonlarca çöple 50 bin galonluk lağım yükünden de bahsediliyor; tabii ki en ileri teknolojiyle nasıl işlemden geçirilip tabiata zarar vermeyecek hâle getirildikleri de ballandıra ballandıra aktarılıyor. Kullandığı sonsuz yakıt miktarını bir tarafa bırakırsak ekoloji dostu bir işletmeyle karşı karşıya olduğumuz da rahatça iddia ediliyor! 

Karadaki bir otel müşterisinin tüm öğünlerini otelde yemesinin ne kadar ender olduğu bize hatırlatılırken gemideki kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği servisleri dışında, sabahtan akşama kadar kendini beslenmeye adayanlar adeta bir “komiklik” olarak yansıtılıyor. Dünyanın en büyük 50 oteli arasına girebilecek kapasitesi gözönüne alındığında Seaside gemisinin çamaşırhanesinin dışarıdan destek almadan kendi yağıyla kavrulması da yetkili personelin gurur vesilesi. 

Her seyahatte olageldiği şekilde ortalama 200 yeni çalışanın gemiye alındığı sekansta ise acemi çalışanların yüzündeki şaşkınlık dışında, korkuyla karışık bir teslimiyet hissi de dikkat çekiyor.

Ölümle sonuçlanabilen vakalar hatırlatılmasına rağmen gayet sakin havada kılavuz kaptanın fazlasıyla dramatik müzik eşliğinde gemiye tırmandığı sahnenin en heyecanlı sekans olarak pazarlanması ise belgeselin ne kadar da ruhsuz olduğunun ispatlarından biri!

Beynelmilel sularda cambazlık

Gezegenin tüm deniz ve okyanuslarının daha önce hiç olmadığı seviyede gemiler tarafından hoyratça işgal edildiği malum.

Bu bağlamda kruvaziyer şirketlerinin çevresel kanunları mütemadiyen ihlal etmeleri, gemilerin boyutu büyüdükçe liman kurallarını artan dozda yok saymaları, kendilerini beynelmilel hukuktan azade tutmaları yetmezmiş gibi, gemi personelinin kölelik seviyesinde çalıştırılması, bilhassa kadın çalışanların cinsel tacize uğraması ve gemide müşterilere atfedilen suçların da bir şekilde örtbas edilmesi ayyuka çıkmış vaziyette. 

Kruvaziyerlerin kanunları mümkün olduğunca muğlak ve zayıf olan ülkelerin bandırasını taşıması beynelmilel sularda gezinen gemilerde işlenen bütün suçların gereğince cezalandırılmasını zaten zorlaştırıyor. 

Haftanın yedi günü, günde 10 - 14 saat arası çalışan personelin büyük kısmı saatte 2 buçuk dolar ücrete talim edip geminin derinliklerindeki kamaralarda insanlık dışı ortamlarda barınıyor. Genellikle fakir diyarlardan gelen mevzubahis “çağdaş köleler” işe alınabilmek için aracılara yüksek bedeller ödüyor, vize ücretini karşılamak bir yana, gemiye ulaşmak için uzun seyahatlerin faturasını ister istemez işin başından yükleniyorlar. 

Cinsel saldırıların sayısı artarken tecavüze uğrayanların bir kısmının reşit olmaması da dikkat çeken verilerden. 

Gemilerdeki sağlık personelinin hastalanmış çalışanların problemlerini mutlaka seyahat sırasında çözmesi tercih ediliyor; üstelik verimlerinin düşmemesi için verilen ilaçların yan tesirleri pek kale alınmıyor. Hamile kalan kadınların iş akdinin anında bitirilip memleketlerine geri yollandığı da biliniyor. 

Oysa belgeselde gördüğümüz kadarıyla tüm personelin kameraya ve müşterilere güler yüz göstermekten başka şansları yokmuş gibi duruyor. Zaten bilhassa animatörlerin devamlı 32 dişini göstermek suretiyle suratlarından eksik olmayan zoraki gülümseme ancak mutlu olmaya susamışları inandırabilecek cinsten. 

Gemide polis yok !

Kruvaziyer gemilerinin fazlasıyla kalabalık ve “renkli” müşteri yüklerine rağmen asayişin anlaşmalı özel güvenlik şirketleri tarafından sağlandığı da unutulmamalı. Gayet güçlü kruvaziyer şirketleri “çirkin” meselelerin mümkünse geminin içinde halledilmesini, dostane bir çerçevede üstleri örtülerek imajlarına halel gelmesine mani olunmasını tercih ediyorlar.  

Olası bir ihbar durumunda yabancı bandıralı gemi statüsü kullanılarak, uğranılan limandaki güvenlik kuvvetlerinin veya müfettişlerin gemiye alınmadığı dinamikler bile sık sık yaşanabiliyor.  

Yani kısacası, yalnız gemi personeli değil, çok parıltılı, ayrıcalıklı ve şaşaalı bir seyahate çıktığını düşünen müşterilerin (ki onlara uzun zamandır büyük bir riyakârlıkla “misafir” denebiliyor!) uluslararası sularda başlarına nelerin gelebileceği meçhul; hele de bulaşıcı bir hastalık gemiye sızmışsa!

Bu arada dünya basınında kısa bir süre yer alıp hızla unutulan, suya düştüğü tahmin edilip yok olan ve bir daha izi bulunamayanların sayısı her geçen gün artıyor…

Oysa belgeselin başında ve sonunda geminin birer haftalık Karayip Denizi seyahatlerine hazırlık safhası, peş peşe çıkılan seferlerin gerektirdiği teferruatlı ve dakik organizasyon, personelin etkin performansının her defasında sınanması, bize mükemmelen çalışan bir makine, kusursuz bir fabrika imajını pazarlıyor.

Yolculuk boyunca her gün ortalama 1 buçuk ton yemek artığının ufalanarak balıklara atılmasına ne demeli? Üstelik bunun hayırseverlik ve ileri dönüşüm kılıfı altında, suya bırakılan tek iz olarak sunulması da cabası! 

Hakikaten de harika!

(RL/NÖ)

Şimdi Ahmet Telli zamanı

Ahmet Telli, sadece şiirde değil; değerlerde, vicdanda ve insan kalmada da ısrardır.

Hayata soldan bakmaya başladığımdan beri bildiğim, şiirini tanıdığım bir insandır o. Açık söylemek gerekirse ben de şair ve şiir enflasyonundan rahatsız olanlardanım. Şiir olmayan şiirler, şair olmayan şairler nedeniyle zaman zaman şiire de şaire de haksızlık ettiğim olmuştur. Ama Ahmet Telli benim için bu tartışmanın tamamen dışındadır.

Çünkü bazı insanlar yalnızca eserleriyle değil, temsil ettikleri değerlerle de yaşarlar.

Bazı şairler yalnızca şiir yazar, bazılarıysa bir kuşağın ruh hâlini ve değerlerini taşır.

Ahmet Telli ikinci türdendir.

Onun şiiri kitap sayfalarından çok insanların hayatında yaşar. Bir meydanda sloganın içinden geçer, bir meyhane masasına oturur, yağmurlu bir Ankara akşamında yürür, sonra bir gençlik fotoğrafının kenarında belirir. Bir tutsağın voltasına katılır, düşsel firarına yardım ve yataklık eder.

Çünkü Ahmet Telli şiiri okunmakla kalmaz; yaşanır, hatırlanır, paylaşılır ve taşınır.

Ölçülerin kaybolduğu çağda

Bugün Ahmet Telli’den söz etmek yalnızca şiiri konuşmak değildir. Çünkü yaşadığımız çağ biraz da ölçülerin kaybolduğu bir çağdır. Söz çoğalıyor ama anlam azalıyor. Görünürlük artıyor ama derinlik eksiliyor. Herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten bir şey söylüyor. Şiir de bundan payını alıyor.

Kitaplar çoğalıyor, etkinlikler çoğalıyor, dizeler sosyal medyada dolaşıyor ama bazen insan bütün bu kalabalığın içinde şiirin kendisini arıyor. Çünkü şiir yalnızca dizeleri yan yana getirmek değildir.

Bir bakış biçimidir.

Bir vicdan biçimidir.

Bir insanlık hâlidir.

Bir dünya görüşüdür.

Tam da bu yüzden şimdi Ahmet Telli zamanı.

Şiir hayatın abartılı hâli değil, kendisidir

Belki de onun şiirini anlatmak için önce şiirin ne olduğuna dönmek gerekir.

Şiir gerçekten nedir?

Bir süs müdür?

Bir süsleme mi?

Dilin estetik oyunu mu?

Abartılı duyguların şatafatlı anlatımı mı?

Kelime oyunu mu?

Hayır.

Şiir bazen insanın içindeki en sahici yere dokunabilen tek dildir. Tarkovski’nin dediği gibi

“Çocukluğun bittiği an şiir başlar.”

Çünkü şiir biraz da insanın dünyayı ilk kez kaybettiği yerde başlar. Ahmet Telli şiiri tam bu eşikte durur.

Hem kırgınlığın içinde,

Hem umudun kıyısında.

Şiir çoğaldı, şairlik azaldı 

Ahmet Telli’nin şiirini güçlü yapan şeylerden biri hayatla şiir arasına mesafe koymamasıdır. Onun dizeleri şiir gibi görünmek için kurulmaz. Yaşanmışlık taşır.

Bu yüzden onun şiirini okuyanlar çoğu zaman estetik bir gösteriyle değil, insan sesiyle ve rol yapmayan bir yürekle karşılaşır.

Şiir onun için bir kaçış alanı değildir. Hayatın tam içine açılan bir kapıdır. Bu nedenle aşk da onda gerçek bir şeydir.

Acı da.

Dayanışma da.

Kavga da.

Yalnızlık da.

Ve hepsi aynı şiirin içinde birbirine değebilir.

Bir Ahmet Telli dizesinde hem bir sevgiliye seslenilir hem bir şehre hem de bir memlekete. Hem bir dosta hem kaybedilmiş yıllara. Çünkü onun şiirinde insan parçalanmaz. Bugün şiirin giderek daha bireyci, daha gösterişli, daha “kişisel marka” merkezli bir yere savrulduğu söylenebilir. Oysa Ahmet Telli şiiri tam tersine ortak bir duygu alanı kurar. Şairin kendisini değil, insanı büyütmeye çalışır. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar çok insan onun dizelerinde kendini bulabiliyor.

İnsanın içindeki devrim

“Şiir doğası gereği devrimcidir” der Octavio Paz.

Ahmet Telli’nin şiiri bu sözü doğrular ama bunu slogan üzerinden yapmaz. Onun şiirindeki devrimcilik önce insanın içinde başlar.

İnsanın içindeki iyiyi, şefkati, vicdanı, dayanışma duygusunu, umut etme kapasitesini koruyabilmek…

İşte Ahmet Telli şiirinin asıl direnci burada yatar.

Mahmud Derviş’in söylediği gibi

“Şiir bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir.”

Ahmet Telli şiiri de tam olarak bunu yapar.

İnsanın içindeki sertliği çözer.

Yalnızlığı azaltır.

İnsanı yeniden başkasının acısına yaklaştırır. Bu nedenle onun şiirinde “yoldaş” sözcüğü yalnızca politik bir kavram değildir.

Bir insanlık biçimidir.

Birlikte yürümek, birlikte üzülmek, birlikte direnmek…

Onun şiirinde devrimcilik biraz da budur.

Ankara, yağmur ve hafıza

Her büyük şairin bir ruh coğrafyası vardır.

Ahmet Telli’ninki biraz Ankara’dır,

biraz bozkır,

biraz yağmur,

biraz gece yürüyüşü.

Onun şiirinde şehirler yalnızca mekân değildir; hafızadır. Kızılay, sokaklar, meyhaneler, eski dostlar, kaybedilmiş insanlar… Hepsi şiirin içinde yaşamaya devam eder. Çünkü Ahmet Telli biraz da unutmamak için yazar. Şiiri bu yüzden bir hafıza taşıyıcısıdır. Ama bu hafıza öfkeyle değil, insan sıcaklığıyla korunur. Onun şiiri bağırmaz. İçten içe yankılanır. Belki de bu yüzden dizeleri yıllar sonra bile birinin omzuna dokunuyormuş hissi bırakır.

Ahmet Telli neden hâlâ okunuyor?

Çünkü onun şiiri bir dönemin modasına ait değildir. İyi şiirin temel özelliklerinden biri budur. Yazıldığı zamanı aşabilmek. Bugün yirmili yaşlarındaki bir genç de onun dizelerinde kendine ait bir şey bulabilir. Çünkü Ahmet Telli yalnızca kendi kuşağını anlatmaz. 

Aşkı anlatır.

Yalnızlığı anlatır.

Yenilgiyi anlatır.

Dostluğu anlatır.

İnsanın kırılganlığını anlatır.

Ve bütün bunları yaparken okuruna yukarıdan bakmaz.

Belki de bu yüzden onun dizeleri ezberlenmekten çok hatırlanır.

Şiir insanı ayağa kaldırabilir mi?

Bugünün insanı giderek yalnızlaşıyor. Kalabalıkların içinde bile korunaksız.

Tam da böyle bir çağda şiir hâlâ gerekli mi?

Ahmet Telli’ye bakınca bu sorunun cevabı evet oluyor. Çünkü şiir bazen gerçekten insanı ayağa kaldırır.

Bir dize,

bir akşam vakti,

bir kitap sayfası,

bir ses tonu…

Ve insan yeniden kendine dönebilir.

Bu yüzden şiir yalnızca estetik değildir.

Ruhsaldır.

Etiktir.

İnsanidir.

Leopold Senghor’un dediği gibi

“Şiir dünyanın umududur.”

Ahmet Telli şiiri de tam burada, karanlığı inkâr etmeden umudu koruyan yerde durur.

Ahmet Telli bir ölçüdür

Bazı insanlar başarılarıyla hatırlanır.

Bazıları eserleriyle.

Bazıları ise temsil ettikleri değerlerle.

Ahmet Telli biraz da bu son gruba dahildir.

Çünkü onun önemi yalnızca yazdığı kitaplarda değildir.

Bir hayat boyunca korumaya çalıştığı değerlerdedir.

İnsana inanmak.

İnceliği savunmak.

Vicdanı küçümsememek.

Dayanışmayı romantik bir kelime olmaktan çıkarıp yaşanabilir bir değer olarak görmek.

Belki de bugün Ahmet Telli’ye dönüp bakmamızın nedeni budur.

Şiirin ne olduğunu yeniden öğrenmek için değil yalnızca.

İnsanın ne olabileceğini yeniden hatırlamak için.

Şairin adını aşan şiir

Bir süre sonra büyük şairler yalnız kendilerine ait olmaktan çıkar. Dizeleri insanların hayatına karışır. Kimin nerede okuduğu unutulur ama bir mısra yaşamaya devam eder. Ahmet Telli de bu şairlerdendir. Onun şiiri artık yalnızca onun değildir. Gençliğini bir kitaba iliştirmiş insanların, yağmurlu şehirlerde yürüyenlerin, dostlarını özleyenlerin, aşkı hâlâ incelik kabul edenlerin şiiridir.

Belki de gerçek şiir budur; Şairin adını aşabilen şiir. Ve Ahmet Telli, Türkiye’de bunu başarabilmiş ender şairlerden biridir.

Ve belki bu yüzden…

Dünya sert ve kötü olabilir. Kötülük daha görünür olabilir. Gürültü hakikatin önüne geçebilir. Ama insan yine de inceliğini koruyabilir. Yine de dostluğa inanabilir. Yine de bir başkasının acısına yaklaşabilir. Ahmet Telli’nin şiiri yıllardır bize bunu söylüyor. Belki de bu yüzden şimdi Ahmet Telli zamanı. Çünkü bazı şairler yalnızca şiir yazmaz. Bir çağın unutmaması gereken şeyleri de hatırlatırlar.

(MY/NÖ)

Latin Amerika’dan selam var bizlere…

Rengârenk karnavalı, kalabalık plajları ve Maracanã futbol stadyumu ile akla gelen, adı genelde hedonizmle özdeşleşen Rio de Janeiro’nun gecekondu mahalleleri de turistik kentin kimliğinde mühim yer tutuyor. Bilhassa güvenlik kuvvetlerinin sık sık tekrarlanan müdahalelerinden ötürü ölümün kol gezdiği sıkışık “favela”larda hayatın fazlasıyla klostrofobik bir boyut alabildiğini de görüyoruz.

"Ebedî Hasretler (Saudades eternas)" adlı belgeselin esas kahramanı Sueli kalabalık ailesini dış tehlikelerden korumaya çalışan fedakâr bir anne ve büyükanne. Derme çatma ev ailenin bütün fertleri için hem bir sığınak, hem de bir hapishaneye dönüşüyor; kamera evden pek çıkmadığı için de seyircinin garip vaziyetle empati kurup benzer hislerle dolması kaçınılmaz oluyor. 

2026 İsviçre, Fransa ortak yapımı 94 dakikalık belgesel Visions du Réel’de FIPRESCI ödülüne layık görüldü. Nil Kural, Sabrina Schwob ve Jerry Chiemeke’den müteşekkil jüri belgeselin yakıcılığı kadar insancıllığını övmüş. Ne de olsa şarkılara, bağırış çağrışlara, kahkahalara mütemadiyen korkutucu silah sesleri karışıyor, ev ahalisi bu kendine has hayata bir şekilde uyum sağlamaya çabalıyor. 

Kadın yönetmen Emma Boccanfuso’nun adını sinematografi ve Quentin Faucheux-Thurion ile birlikte senaryo hanesinde de görüyoruz. Ailenin lideri Sueli’nin bazen sevimsizleşebilen enerjisini bile idare edip ev ahalisiyle adeta akraba olan güzel sinemacı seyirciyi mahrem bir evrene dahil ediyor.

Bilhassa torunları evde tutmak gittikçe zorlaşırken narkotik çeteleriyle çevik polis timleri dışarıda resmen savaşıyor, sık sık “kim vurduya gitti” haberleri geliyor. Sueli ortalığın sakin olduğu günlerde zemin kata inip barını işletiyor, lakin Chapéu Manguiera “favela”sında ölüm kokusunun alınmadığı günler ender denilebilir.

Göçmenleri bağrına basan kadın

Fotoğraf Bilgisi

Ekvador - Kolombiya hududuna yakın bir mıntıkada fedakâr Carmela sekiz çocuğa sahip olduğu yetmezmiş gibi, bilhassa Venezuela’lı göçmenlere kol kanat germeyi de başarıyor. Mazisindeki kötü tecrübelerden dolayı kimsenin acı çekmesine tahammülü olmayan çalışkan kahramanımız evlatlarının ve komşularının muhalefetine, pandemiye ve ender olarak kendisine destek olan yardım kuruluşlarına rağmen misyonunu inat ve dirayetle sürdürüyor. Onlara bedava yemek dağıtıyor, muhtaç olanları bir süreliğine evinin bir kanadında misafir ediyor. Geniş bir coğrafyada şanı yürümüş olan cefakeş kadın kendi için uzak diyarlarda üretilmiş “beyaz, zengin ve nazik” yakıştırmalarına
sadece gülebiliyor.

Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sheffield Doc/Fest’te Özel Mansiyon’a layık görülen siyah-beyaz Carmela ve yürüyenler (Carmela y los caminantes/Carmela and the travelers) One World Festival ve Zagrepdox’ta da yer aldı. Yönetmenler Luis Herrera R. ve Esteban Coloma’nın adlarını beraberce, ayrı ayrı veya başka isimlerle birlikte senaryo, sinematografi ve prodüksiyon hanelerinde görüyoruz. 2025 Ekvador yapımı 92 dakikalık belgesel, kahramanına yönelik hürmet hislerini tetiklerken seyirciyi insanlığın ölmediğine de ikna ediyor.

 

Sınır kasabasının gerginliğini de bize teferruatlı biçimde aktaran belgeselde meyve ticareti yapması Covid-19 sırasında mümkün olmayan Carmela’nın kocasının uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla tutuklandığına da şahit oluyoruz. Lakin dirayetli hayırseverimiz bu krizi de çalışarak atlatmaya muvaffak oluyor. Kendisi ne de olsa bir dayanıklılık mucizesi, müşkül vaziyette olanlarla dayanışma misyoneri, cesaret timsali.

Himayesinde geçirdikleri süre boyunca göçmenlerin en iyi şekilde ağırlanması için Carmela elinden geleni ardına koymuyor, bilhassa çocuklara ve annelerine hususi alaka gösteriyor. Yardım elini uzatmak onun için artık bir refleks hâline gelmiş; bilhassa iyi niyetini suistimal etmeye meyilli olanlara karşı sert görünmeye çalıştığı anlarda da izliyoruz kendisini. Lakin esasen hayır işleriyle böbürlenmediği, samimiyetinden ve etik değerlerinden feragat etmemeye azami ihtimam gösterdiği apaçık ortada.

Mantar bilgeliği bir başka oluyor…

İnsanlarla mantarlar arasındaki girift yakınlığı teferruatıyla inceliyoruz. Görünür olanla gizli olan sanki gözümüzün önünde birbirine karışıyor. Ananevi malumat bilimle aşık atıyor.

Evreni kocaman bir organizma gibi kabul edip ırkımızın ve mantarların dünyadaki rollerine ve yaygınlık oranlarına olabildiğince odaklanıyoruz.

Bu iddialı sözler sizi saykadelik bir tecrübeye davet ediyor hissi uyandırsa da Ormanın kızları: Miselyum vakayinameleri (Daughters of the forset: Mycelium chronicles) adlı belgesel aslında geleneksel anlatıma sahip bir film. Festivallerden CPH:DOX, SXSW ve San Francisco’da boy göstermiş, yakında Sidney’de seyirciyle buluşacak 2026 Meksika yapımı 94 dakikalık belgesel bilimsel bir rapor kadar soğuk da değil neyse ki. Kadın sinemacı Otilia Portillo Padua’nın adını hem yönetmen hanesinde, hem de senaryoda görüyoruz.

Film boyunca bize rehberlik yapan Lis ve Juli coğrafyanın kadim halklarından olup içinde büyüdükleri tabiatın değerini bilen ve bunu gelecek nesillere aktarmanın önemini kavramış olan iki bilim kadını.

Ailenin büyüklerinden aktarılan değerli malumatı kayda alıyor, araştırmalar yapıp neticeleri kapsamlı raporlara dönüştürüyorlar. Ne de olsa film boyunca esas kahramanlarımız olan mıntıkanın bilge yaşlı kadınlarının daha ne kadar yaşayacağı belli değil; dolayısıyla kadim bilgilerin kaybolmadan bir an önce insanlığın hizmetine sunulmasında büyük fayda var.

Hepimize malum olduğu şekilde ortalık kıyamet alametleri veriyor. Ormanlar mütemadiyen yanıyor, tabiat alanları işgal ediliyor; kırsal kesimde yaşamak zorlaştıkça insanlar kentlere göç ediyor, ananevi değerler ve bilgiler tek tek yok oluyor. Erkek egemen bilim dünyasında kadın olmanın zorlukları, insanların normalde beslenmek için topladıkları mantarların “sihirli” güçleri, mantarların birbirinden enteresan geleneksel adları filmde karşınıza çıkan muhtelif mevzular.

Gönül isterdi ki ormanda veya laboratuvarlarda yapılan gayet estetik yakın plan çekimler bizi de mantarların gizemli dünyasına daha fazla dahil etsin ve aslında insan ırkından çok daha yaygın olan varlıklarına hürmet hissini hakikaten katmerlendirsin.

Kadim halklar deyince…

Kolonyalistlerin bir zamanlar gaddarca yok etmeye giriştikleri kadim halklar arasında Güney Amerika’nın günümüzde Arjantin sınırları içinde kalmış bölgesindeki Mapuçeler de var. 

Hatta mevzubahis kıyımın bir şekilde halen sürdüğünü de görüyoruz. 

2017 yılında polis tarafından öldürülmüş olan Rafael Nahuel Patagonya’da yerlilerin haklarını korumaya kendini adamış bir gençti. Suçluların adaleti nasıl çarpıtmaya çalıştığını, iktidar tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilenlerin halen nasıl hırpalandığını, topraklarının nasıl ellerinden alınmaya çalışıldığını ibretlik bir belgeselde izliyoruz.

Dağın tepesindeki orman (Bosque arriba en la montaña/Forest up in the mountain) bizi And dağlarının Villa Mascardi ormanına güçlü bir belgesel diliyle sürüklüyor. 

Berlinale’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan film akabinde Festival de Cine de Las Palmas dışında Cartagena Uluslararası Film Festivaline de iştirak etti. Kadın sinemacı Sofía Bordenave’nin adını yönetmen hanesinde tek başına, senaryo hanesinde ise Paolo Weber’le beraber görüyoruz.

2026 Arjantin yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel çok katmanlı anlatımıyla meseleye derinden nüfuz etmemize imkân tanıyor. 

Günümüzde zıvanadan çıkmış Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin tesadüfen başta olmadığını bize  bir kez daha hatırlatan ibretlik film Avrupa’dan gelip kadim halkların topraklarını işgal edenlerin acımasızlığını teferruatlı biçimde afişe ediyor. Belgeselde kâh maziye dönüp kendini yerli halklara göre üstün görenlerin küstahlığına şahit oluyor, kâh günümüzde Mapuçeler’in hakları için halen nasıl mücadele etmek ve beyazlara direnmek zorunda kaldıklarını idrak ediyoruz. Genç Rafael’in katillerinin yargılandığı dava yılan hikâyesine döndükçe biz de kıvranıyor, çocuk muamelesi gören kadim halkın geniş coğrafyanın hakiki sahipleri olduğu gerçeğini hiç şüphesiz kabul ediyoruz (Benzer mevzuda çekilmiş Lucrecia Martel imzalı Bizim toprağımız (Nuestra terra/Landmarks) da kaçırılmaması elzem bir belgesel).

Irkçılık, ayrımcılık, adaletsizlik hususunda adeta beyin jimnastiği yapıyor; sömürünün, baskının, şiddetin, işkencenin ağırlığını iliklerimizde hissediyoruz. İktidar sahipleri ele geçirdikleriyle doymuyor, diğer yandan da pisliklerini resmî tarih kitaplarıyla kamufle etmeye çalıştıkça elaleme rezil oluyorlar. 

Beyazların soykırıma varan fiillerine rağmen Mapuçeler’in direnişi tüm gezegendeki kadim halklara ilham verir temennisiyle…

(RL/EMK)

"Biz bu topraklara aitiz": Türkiye’de her acının kendi mahallesi var

Gazeteci-yazar Serdar Korucu, 17’nci kitabı “Biz Bu Topraklara Aitiz” ile bu kez Türkiye’nin en kadim halklarından biri olan Süryani toplumunun hafızasına, acılarına ve direncine odaklanıyor. 

Yıllardır azınlıklar, toplumsal hafıza ve yüzleşme meseleleri üzerine çalışan Korucu, bu kitabında tanıklıkları kayıt altına alıyor.

Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da yaptığı görüşmelerle şekillenen çalışma, faili meçhul cinayetlerden zorunlu göçlere, kayıp yakınlarının bitmeyen bekleyişinden aidiyet duygusuna kadar geniş bir hafıza atlası sunuyor.

Korucu’ya göre bugün hâlâ sorulması gereken temel soru şu: “Sahi Süryanilere ne oldu?” Çünkü ona göre mesele geçmişte yaşananlarla sınırlı değil, travmalar, ayrımcılık ve yalnız bırakılmışlık hissi hâlâ devam ediyor. 

“Diril Ailesi’nin derdi hepimizin derdi olmalı”

“Biz Bu Topraklara Aitiz” oldukça dikkat çekici bir isim. Kitabın adı nasıl ortaya çıktı, sizin için neyi temsil ediyor?

Bu söz Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi'nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’ye ait. Ama bu ifade yalnız kendisinin değil, kitapta yer alan Süryani toplumunun neredeyse tüm bireylerinin ortak görüşü.

Diğer söyleşilerin içinde de farklı kelimelerle aynı mesajın tekrar tekrar verildiğini görmek mümkün. Aidiyet duygusunun geçmişe dair bir nostalji olarak kalmadığını, yaşanan her şeye rağmen, köklere, toprağa dönme ve orada yaşama iradesinin de göstergesi. Süryani toplumunun binlerce yıldır yaşadıkları bu topraklarda şiddet dalgalarına rağmen kalmaya çalışmasını, direncini yansıtıyor. 

Süryani toplumunun yaşadıklarını araştırırken sizi en çok sarsan tanıklık hangisiydi?

Kitapta elbette tüm anlatılar çok önemli ve değerli ama beş ismin tanıklığı beni hem çok sarstı hem de kitabın ana hattını oluşturdu. Onlardan biri, çocuk yaşında okulda duyduğu bir mayın patlaması sesi ardından babası Hanna Aydın’ı kaybettiğini öğrenen Yusuf Aydın. Bugün kendisi İsveç Parlamentosunda milletvekili…

Bir başka isim Robert Tutuş. O da babasını kaybetmişti. Şükrü Tutuş. “Artık buralar çok kötü oldu, yarın çıkacağım. Durum düzelene kadar İstanbul’da kalacağım” demiş oğluyla son konuşmalarında. Ve bugün Robert Tutuş, “Ben babamın katillerinin nerede olduğunu, kim olduğunu bilmek istiyorum ama nafile!” diyor. Kitapta iki kardeş, Süleyman Akgüç ve Dikran Ego da en zor anlatılarını paylaştı.

Köyüne döndükten sonra kurşunların hedefi olan babaları, 92 yaşındaki Gevriye Akgüç’ü anlattılar. “Haberi aldığım günü hatırlamak bile istemiyorum” diye başladı sözlerine Süleyman Akgüç. “Bu yaştaki bir adamın, babamın suçu ne, günahı ne? Nasıl böyle bir insan kendi evinde bu şekilde katledilebilir?” diye sordu. Gevriye Akgüç için hukuk süreci devam ediyor. Ve bir başka dava: Diril ailesi… Biliyorsunuz Şimuni Diril’in cansız bedeni oğlu Kemal tarafından bulunmuştu.

Gülcan Diril, “Abim diyor ki ‘Ben o anda nasıl ölmedim, bilmiyorum. Yerimde bir başkası olsa dağa çıkar kendini atardı.” Bu anlatı o kadar zor ki… “Köye neşe içinde, sağlıklı dönen annemin cenazesini bir siyah torbada, bir tabutta mı teslim alacaktım?” diye soruyor Gülcan Diril ve şöyle devam ediyor: “Annemizi bulabilmek mucizeydi. En azından bir mezarı var… Peki ya babam nerede? Bu soru bizleri çok yıpratıyor.” Diril ailesini yıpratan bu sorunun, hepimizin derdi olması, hepimizi yıpratması gerek. 

Kitapta çok güçlü bir hafıza ve tanıklık duygusu var. Bu konuyu çalışmaya sizi ilk iten şey ne oldu?

Gilles Deleuze “Yazmak için daha iyi bir neden yoktur” ve ekler: “Utanç bana yazdırıyor, beni düşündürüyor.” Bu kitabı yazmaya yönelten duygunun utanç olduğunun altını çizmek isterim. Açık konuşmamız gerekirse bugün “Süryaniler” dediğinizde çoğunluğun aklına sadece yiyecek, içecek kültürü, mücevherat geliyor çünkü ne yazık ki bu kimlik Fanon üstünden okumamız gerekirse “egzotiklik arayışı” ile turizmin parçası yapıldı.

Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?

Mesela Hürmüz Diril nerede? Cansız bedeni oğlu tarafından bulunan Şimuni Diril’i kim öldürdü? 92 yaşındaki bir aile büyüğüne, bir babaya, bir dedeye, Gevriye Akgüç’e kim kurşun sıktı ve fail nasıl oluyor da elini kolunu sallaya sallaya geziyor? Hepimizin bu soruları, kendi aile yakınlarımızın, kendi akrabalarımızın başına gelmiş gibi sorması gerekiyor. 

Bu nedenlerle böyle bir çalışmayı uzun zamandır yapmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Cesaretsizliğimin nedeni şu, tek başıma yola çıkıp böyle bir kitabı tamamlamam imkansızdı.

Kitaba başlama fikri bir başka kitabın, geçtiğimiz 6-7 Eylül’ün yıl dönümünde yine istos’tan çıkarttığımız “Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu”nun tanıtım gününde doğdu. Kitabın danışmanı Laki Vingas ve editörüm Seçkin Erdi ile birlikte o toplantıda konuşurken, dinleyiciler arasında Süryani Vakıflarından iki temsilci Sait Susin ve Münir Üçkardeş de vardı. 

Her ikisi farklı ifadelerle de olsa aynı sorunu işaret etti. Süryani toplumuna dair çalışmaların azlığı ve bu tür kitapların toplumları için de yapılması isteği.

Tam bu noktada hem Susin ve Üçkardeş’in hem de daha önce Süryani toplumuna dair yaptığım her çalışmada sınırsız desteğini sunmuş olan Kenan Gürdal’ın sayesinde bu kitap çalışmasına başladım. Bu kitabın oluşmasını önce kendilerine sonra anılarını paylaşmayı kabul eden tüm isimlere borçluyum.

Fikri Turan - Serdar Korucu 8 Ekim 2025 Sare köyü / Şırnak

Görüşmeleri Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da, farklı şehirlerde ve farklı dillerde gerçekleştirmişsiniz. Bu süreçte sizi en çok zorlayan şey neydi?

Kitabı hazırlarken şu sözü duydum: “Bunları kayda almakla ne değişecek? Neye yarayacak?” Halbuki Hrant Dink, Ermeni Soykırımı tartışmalarına şu cümleyle yanıt verirdi: “Her Ermeni bir belgedir.” Bu sözü Süryani toplumu için de söylemek mümkün.

Dink’in izinden giderek şunu söyleyebiliriz: “Her Süryani de bir belgedir.” Yakup Mirza, “Seyfo’yla biz bitirilmek istendik. O korku içimizde kaldı. Hâlâ tüm Süryanilerin içinde o korku var” diyor kitapta. Bu korkunun izleri tüm kitaba yansıyor.

Bu nedenle yaşananları sadece 1915 ile sınırlamamak gerek. Hem Sayfo anlayışı sürüyor, yok olduğunu söylemek zor hem de bıraktığı travma tüm nesilleri etkilemeye devam ediyor, bugüne taşınıyor. 

Görüştüğünüz insanların ortak duygusu sizce neydi: Özlem mi, kırgınlık mı, aidiyet mi?

Dink suikastı sonrasında nasıl ki “1,5 milyon artı bir” hissi oluşmuşsa Süryani toplumu bunun benzerini defalarca yaşadı, yaşıyor. Diril ve Akgüç davaları en son örnekler… Gevriye Akgüç’ün oğlu Dikran Ego’nun “Babamın cinayeti çok açıktı. Tek bir anlamı vardı. Seyfo’nun devamı...” sözü bunun bir yansıması.

Dikran Ego, bu sözünü de Sayfo’nun devamı demesini de şöyle açıklıyor: “Bunu yapmalarının amacı sadece babamı öldürmek değil. Bunu adamlar açıktan söylediler. ‘Sizi burada yaşatmayız. Bir tane kurşun sıkarız. Hepiniz kaçarsınız’ dediler. Onların amaçları çok net. Birisini öldürerek binlercesini kaçırtmak.” İşte bu cinayete rağmen, Süryaniler kitabın da adında yer aldığı gibi “Biz bu topraklara aitiz” hissiyle topraklarından kopmamaya çalışıyor.

Dikran Ego, babasının mahkemesinin yapılacağı günün bir öncesinin, kilisenin avlusundaki bir şölene denk geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “İptal edelim mi, etmeyelim mi diye konuşurlarken onları özellikle destekledim.

‘Yapın’ dedim. Böyle bağıra çağıra o şöleni çok güzel yapalım. Yapalım ki bu katillerin, bu canilerin amacı buradan bizi kaçırmak. Fakat bizler geri dönüyoruz, hem de şölen yapıyoruz diye. Bir tepki amacıyla o şöleni yaptık.” Gülcan Diril ise bu süreçte yalnız bırakıldıklarını söylüyor, “Bizim cemaatlerimiz zaten küçük.

Herkesin bize destek olmasını bekledik” diyor. Ve yine kendisinin şu sözü çok çarpıcı: “Türkiye’de her mahallenin kendine ait acısı var. Her acının da kendi mahallesi var.” Bu bana İoanna Kuçuradi’nin “İnsanlık onuru sizin başınıza gelene değil, başkasının başına gelen bir şeye karşı sizin nasıl tavır aldığınızdır” sözünü hatırlatıyor. Ben kendi adıma, Diril davası ya da Akgüç davasında, “insanlık onuru” için iyi bir sınav verdiğimi, ailelere destek olduğumu söyleyemiyorum.

Üstelik toplumun Süryanileri “yalnız bırakma” hali sadece davalarla da sınırlı değil. Son örneğini “Çok Güzel Hareketler Bunlar”da da gördük. Baştan sona toplum içindeki Hristiyanlığa dair yaygın tüm ayrımcı ifadelerin yan yana getirilmesinden ibaret bir skeç hazırlanmıştı. Ve ilk tepki kimden geldi? İstanbul Süryani Kadim Vakfı’ndan…

Bu bile aslında toplumun nasıl da mahallelere ayrıldığını göstermiyor mu? Listeyi uzatmak mümkün ama Kürtlerle ilgili bir hakarete Kürtlerin, Alevilere dair olana Alevilerin, kadınları hedef alanlara kadınların, LGBTİ’lere yönelik olanlara LGBTİ’lerin ses çıkarmak zorunda kalması gibi… Bu bizlerin Kuçuradi’nin altını çizdiği “insanlık onuru” için silkelenmemiz gerektiğini anlatmıyor mu? 

Evet, İstanbul Süryani Kadim Vakfı’nın çağrısı duyuldu ve özür dilendi ama o mesaj bile sorunluydu. “Son bölümümüzdeki bir skecimizde, amacını aşan bir ifadeye yer verdiğimizi üzülerek fark ettik” deniliyordu.

Gerçek bu değil, skeç baştan sona ayrımcı ifadelerle örülüydü. İzleyenler başından sonuna büyük bir keyifle alkışlamış olsa da aynı metni elinize alın ve Hristiyanlara yönelik ifadeleri daha geniş bir başka toplum kesimi için yeniden yazın. Hiçbir dinin, halkın hiçbir kesiminin bu şekilde hakarete uğramaması, ayrımcı ifadelerle hedef alınmaması gerekir. 

Üstüne üstlük skeç sonunda metni yazan, “Bariyerleri hep birlikte aşacağız” mesajı veriyordu. O bariyer de şu; evlenmek isteyen çiftten biri Müslüman, diğeri Hristiyan. Aileler de bu nedenle izdivaca karşı. “Mutlu son”da ne oluyor?

Hristiyan genç Müslümanlığı kabul ediyor. Bunun tersi olabilir miydi? Olamazdı değil mi? Öte yandan kitaptaki birçok isim, 1971’de Midyatlı bir Süryani erkeğin, Malatyalı Alevi bir baba ile Ermeni bir annenin kızıyla evlendiği için neler neler yaşandığını anlatmıştı. Daha yeni evli olan kadın, Midyat’ta, Müslüman nüfusun yaşadığı Estelliler tarafından alıkonuluyor ve çiftin bir araya gelmesi uzun zaman sonra gerçekleşiyor. 

Ya da şöyle sormak gerek, aynı metin Türkiye’de çok daha büyük nüfuslara sahip olduğu için, daha keskin bir konu olan, Alevilik Sünnilik üstünden yazılabilir miydi? Yazılsa bile, tepki çektikten sonra böyle bir özürle geçiştirilebilir miydi? Sanmıyorum. Böyle olmaması da gerekiyor. 

Kitap boyunca devlet politikalarının gündelik hayat üzerindeki etkisini görüyoruz. Sizce Türkiye kamuoyu Mardin’de, Midyat’ta, Adıyaman’da, Elazığ’da Süryani toplumunun yaşadıkları neden bilmiyor?

Ernest Renan, “Ulus nedir?” sorusuna yanıt ararken, “Ulusun özü tüm bireylerin ortak birçok şeye sahip olması ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır... Tüm Fransız vatandaşları Aziz Berthelemy katliamını, XIII. yüzyılda Midi'deki katliamları unutmuş olmak zorundadır” der.

Bunu Türkiye örneğine uyarlayacak olursak bu, sadece soykırım tartışmaları için geçerli değil. Yani sadece 1915’e, Sayfo’ya değil. Sayfo’nun izlerini taşıyan şiddet sarmalı da buna dahil. “Unutuş”, 1980-1990’larda yaşanan ve “faili meçhul” denilen aslında faili belli olan cinayetleri konuşurken de geçerli. “Sahi Süryanilere ne oldu?” diye kaçımız sorduk, soruyoruz. 

Yaklaşık 70 cinayet var. Yusuf Türker, tüm bu faili meçhul bırakılmış cinayetlerin bir “proje” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Burayı boşaltmak istediler. 80’lerden 90’lara kadar burada biz 600-700 aileydik. 90’lardan 98’lere kadar 70 aileye düştük.”

Ve bu saldırıların sadece o dönemde kalmadığının da altını çiziyor: “1998’de yavaş yavaş bir şeyler yapmaya başladık. O dönem neler yapmadılar ki? (…) Mezarlıklarımızı kırıyorlardı. Mahvettiler. Ölülerin kemiklerini dışarı çıkarıyorlardı. Bu saldırıyı yaptıkları mezarlar da öldürülenlere aitti. Mezarda bile onlara rahat vermediler.” Bu sözleri duyduğum anda aklıma ilk gelen 6-7 Eylül oldu. 1955’te İstanbul’daki pogrom sırasında saldırganlar Şişli’deki Rum mezarlığını hedef almıştı.

O dönem Ekümenik Patrikhane’nin fotoğrafçısı olan Dimitrios Kalumenos, yakın zamanda gömülmüş olan bir cesedin mezarından çıkarılarak bıçaklandığını, başka mezarlardan kemiklerin çıkarıldığını hatta kafataslarına top muamelesi yapıldığını yazıyordu. Ve bu yaşananın sadece 1955’te kalmadığını da gördük. İşte Süryani mezarlarına yönelik saldırılardan sonra da biliyorsunuz 2017’de Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’daki cenaze töreni saldırıya uğramıştı.

Hatun Tuğluk’un bedeni gömüldüğü yerden çıkartılmış ve memleketi Dersim’de toprağa verilmişti. Aslında başlı başına sadece 1955, 1998, 2017’de verdiğim bu örnekler, bu yaşananlar bile şiddetin farklı dönemlerde farklı kesimleri nasıl hedef aldığını alabildiğini gösteriyor. Ve Ekümenik Patrik Bartholomeos’un de zikrettiği gibi, “Toplumun bir kesimi, nasıl olur da toplumun başka bir kesimini bu kadar düşman olarak algılama ve ona yapılacak her türlü zulmü hak olarak görme durumuna gelir. Dünü doğru tahlil ederek bunu anlayabilirsek, benzerlerinin gelecekte vuku bulmasını engelleyebiliriz” sözlerini haklı çıkarıyor. 

Peki bir sonraki projeniz ne olacak? 

Tam da bu konuya gelecektim. İstanbul, Ankara ve İzmir Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Reisi ve Patrik Vekili Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin, Mor Efrem Süryani Ortodoks Kilisesi’nde yaptığımız ilk tanıtımda “Bu çalışmanın da devamını sabırsızlıkla bekliyoruz” demişti.

Kendisinin bu kıymetli mesajı ardından kilisede aklıma gelen ilk fikir, Süryani toplumunu hedef alan ve faili meçhul bırakılmış cinayetler oldu. Bu cinayetlerde yakınlarını kaybedenlerle, her aileden bir kişiyle görüşmeyi, konuşmayı çok isterim. Bunu konuyu ilk olarak kitap etkinliği için Stockholm’den İstanbul’a gelmiş olan Dikran Ego’ya açtım. Kendisi de şimdiden desteğini esirgemedi. 

Ne kadar teşekkür etsem az… Dilerim aileler de konuşmayı kabul eder. Çünkü seyidnenin, Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin’in kitap tanıtımında dediği gibi anlatılar sadece bu şekilde kalıcı oluyor, tarih oluyor, tarihe geçiyor… 

(EMK)

LGBTİ+ vicdani retçiler: “Devletin dayattığı erkekliği reddediyoruz”

Türkiye’de zorunlu askerlik ve militarizm tartışmaları uzun yıllardır insan hakları örgütleri, feminist hareket ve vicdani retçiler tarafından eleştiriliyor.

Son yıllarda ise queer hareket içerisinden yükselen anti-militarist itirazlar, militarizmin daha geniş bir denetim mekanizması olarak işlediğini yeniden gündeme taşıyor.

Özellikle LGBTİ+’lar açısından askerlik sistemi, “makbul vatandaş” ve “makbul erkeklik” kalıpları üzerinden şekillenen ayrımcılık, dışlanma ve devlet şiddeti tartışmalarıyla birlikte değerlendiriliyor.

Vicdani ret hareketi son dönemde hak ihlalleri ve tutuklamalar ile de gündemde. Anti-militarist mücadele içerisinde queer öznelerin deneyimleri ise vicdani reddin toplumsal cinsiyet, devlet şiddeti ve barış mücadelesiyle kesişen daha geniş bir politik alan açtığını ortaya koyuyor.

Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.

Hazer: “Militarizm yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün parçası”

*Hikmet Hazer

Türkiye’de militarizm “makbul vatandaş”, “makbul erkeklik” ve heteroseksüel aile düzeni üzerinden işleyen bir toplumsal denetim mekanizması olarak kuruluyor. Sizce askerlik sistemi bedenleri, cinselliği ve kimlikleri nasıl disipline ediyor?

İlk olarak şunu söylemek gerekiyor: Türkiye’de militarizm yalnızca orduyla ya da savaşla ilgili bir mesele değil. Militarizm gündelik hayatın içine işlemiş bir yönetme biçimi. Devlet “makbul vatandaş”ı yaratırken askerliği bir erkeklik sınavı olarak kuruyor.

Bu yüzden askerlik sadece bir güvenlik politikası değil; aynı zamanda cinsiyet rejiminin yeniden üretildiği bir alan. “Askerliğini yapmış erkek”, “ailesini koruyan baba”, “vatan için gerektiğinde ölecek vatandaş” figürü üzerinden heteroseksüel erkeklik kutsanıyor. Bunun dışında kalan herkes ise ya eksik, ya sapkın, ya da tehdit olarak görülüyor.

Bir lubunya olarak askerlik sistemine baktığımda şunu görüyorum: Bu sistem bedenleri disipline etmeye çalışıyor. Saçından yürüyüşüne, ses tonundan arzuna kadar seni belli bir erkeklik kalıbına sokmaya zorlayan bir mekanizma bu. Militarizm sadece bedenini değil, kimliğini ve arzunu da denetlemek istiyor. Çünkü militarist devlet için kontrol edilemeyen beden tehlikelidir. Queer bedenler tam da bu yüzden hedef haline geliyor. Çünkü bizler ikili cinsiyet rejiminin dışına çıkıyoruz; erkeklik ve kadınlık normlarını bozuyoruz; heteroseksüel aileyi “doğal” ve zorunlu kabul etmiyoruz.

Askerlik kurumu Türkiye’de erkekliği kanıtlamanın araçlarından biri olarak işliyor. “Askerliğini yap da adam ol” söylemi tesadüf değil. Burada erkeklik devlet tarafından onaylanan bir performansa dönüşüyor. Bu performansa dahil olmayan erkekler aşağılanıyor, dışlanıyor ya da “eksik vatandaş” muamelesi görüyor.

Lubunyalar açısından bu süreç çok daha şiddetli işliyor. Yıllarca “çürük raporu” adı altında aşağılayıcı muayenelere, psikiyatrik damgalamalara ve devletin cinselliğimizi ispat etmeye çalışan işkenceci prosedürlerine maruz bırakıldık. Yani militarizm queerler için sadece zorunlu askerlik değil; aynı zamanda devlet eliyle uygulanan bir cinsiyetlendirme ve aşağılama politikası.

Bu yüzden ben militarizmi sadece savaş karşıtlığı üzerinden değil, yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün bir parçası olarak görüyorum. Çünkü militarizm erkek egemenliğini büyütür. İtaati kutsar. Hiyerarşiyi normalleştirir. Şiddeti meşrulaştırır. Ve bütün bunları “vatan”, “namus”, “aile” gibi kavramlarla romantize eder. Oysa biz queerler için hayat tam da bu normların dışında nefes almaya çalışmakla geçiyor.

“Queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor”

Vicdani reddin çoğu zaman yalnızca “askere gitmeme” meselesi gibi ele alındığını görüyoruz. Fakat queer özneler açısından durum farklı. Queer mücadele; militarizme, erkeklik rejimine ve devletin kimlikler üzerindeki tahakkümüne karşı daha geniş bir itirazı da içeriyor. Siz kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyiminizi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Vicdani ret meselesinin yalnızca “askere gitmek istememek” gibi okunması bence çok eksik bir yaklaşım.

Özellikle queerler ve kadınlar açısından vicdani ret çok geniş bir politik itiraz içeriyor. Çünkü bizim meselemiz yalnızca silah taşımayı reddetmek değil; bizi disipline eden erkeklik rejimini reddetmek. Devletin bedenlerimiz, kimliklerimiz ve hayatlarımız üzerinde kurduğu tahakkümü reddetmek.

Lubunya bir vicdani retçi olarak askerliği reddederken aynı zamanda militarist erkekliği de reddediyorum.

Bana dayatılan “makbul vatandaş” rolünü reddediyorum. Devletin beni ancak belli cinsiyet normlarına uyarsam insan yerine koymasını reddediyorum. Çünkü queer deneyim bize şunu öğretiyor: Militarizm sadece sınırda işlemez; evde, okulda, sokakta, aile içinde de işler. Trans kadınlara yönelen nefrette, lubunyaların kriminalize edilmesinde, kadın cinayetlerinde, polis şiddetinde militarist kültürün izlerini görüyoruz.
 Kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyimi tam da bu yüzden daha bütünlüklü bir özgürlük talebi içeriyor. Çünkü biz savaşın gündelik hayatla bağını görüyoruz. Erkek egemenliğiyle militarizm arasındaki bağı görüyoruz.

Devletin “koruma” söylemiyle nasıl denetim kurduğunu görüyoruz. Bu yüzden vicdani ret bizim için aynı zamanda patriyarkayı reddetmek demek. Zorunlu heteroseksüelliği reddetmek demek. Devletin bedenimizi bir nüfus politikası nesnesi gibi görmesini reddetmek demek. 

Trans feminist bir yerden baktığımda şuna inanıyorum: Militarizm yaşamı değil ölümü örgütler. Bizim mücadelemiz ise yaşamı örgütlemek üzerine kurulu.

Dayanışmayı, bakım vermeyi, birbirimizi yaşatmayı savunuyoruz. Militarizm “itaat et, öl, öldür” derken; queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor. Bu yüzden vicdani ret benim için sadece bireysel bir karar değil, politik bir varoluş biçimi. Hayatlarımızı militarizmin, erkekliğin ve devlet şiddetinin dışında yeniden kurma iradesi.

Arkun: “Özgürlük ve toplumsal barış ortak mücadeleyle mümkün

*Merve Arkun

Son dönemde hem artan politik baskılar hem de ekonomik krizler nedeniyle vicdani ret hareketinin görünürlüğü azaldığını söylemek mümkün. Buna rağmen lubunya vicdani retçilerin anti-militarist mücadele içinde nasıl bir söz kurduğunu düşünüyorsunuz? Bugün barış mücadelesi, queer hareket ve vicdani ret arasında nasıl bir ortak hat örülebilir? 

Son dönemde artan politik, siyasi ve toplumsal baskı, aslında sadece vicdani ret hareketinin değil tüm toplumsal muhalefetin ve örgütlenmeleri etkiliyor. Türkiye’de insan hakları krizinin ve adaletsizliğin farklı biçimlerinin giderek derinleştiği bir süreçten geçiyoruz.

Her hak mücadelesi, her toplumsal grup kendi alanında ağır adaletsizliklerle boğuşuyor. Bu yüzden asıl mesele, hareketler arasındaki kesişimsellikleri görmek, hatırlamak ve mücadelenin her biçimini birlikte örgütlemek.

Geçmişe baktığımızda, özellikle 2000’li yıllarda feminist hareket ile antimilitarist hareket arasında güçlü bir dayanışma ve ortak mücadele hattı örüldüğünü hatırlıyoruz. Yine o dönemlerde insan hakları örgütlerinin de vicdani ret mücadelesiyle daha omuz omuza bir tutum aldığını söylemek mümkün. Bu tarihsel deneyimler bize, farklı mücadele alanlarının birbirini besleyebildiğini ve ortak mücadele hatlarının örülebileceğini gösteriyor.

Bugün, Türkiye’de vicdani ret bağlamında, yeni bir dinamikle karşı karşıyayız. 2025 Ağustos ayında Çınar Koçgiri Doğan’ın, ardından 2026 Şubat ayında İnan Mayıs Aru’nun tutuklanması, Türkiye’de 10 yılı aşkın sürenin ardından yaşanan ilk vicdani retçi tutuklamaları oldu.

Şu anda da tutuklanma riski altında olan başka vicdani retçi arkadaşlarımız var ne yazık ki. Vicdani retçilerin yalnızlaşması, böylesi bir süreçte ihlallerin ve retçilerin uzun yıllardır yaşadığı sivil ölümün daha da derinleşmesi riskini getiriyor.

Dolayısıyla bu aciliyetli ve giderek ağırlaşan riskli tablo karşısında, yalnızca vicdani ret hareketinin değil; örneğin barolara, insan hakları örgütlerine, farklı toplumsal hareketlere ve aslında toplumsal barıştan yana olan herkese, vicdani ret hareketinin örgütlenmesi, görünmesi ve retçilerle aktif dayanışmanın bir parçası olma noktasında sorumluluk düşüyor.

Vicdani ret yalnızca askere gitmeyi reddetmek değil; aynı zamanda savaşın ve militarizmin insan kaynaklarını kurutmak demek.

Bu perspektif, queer hareketin şiddet karşıtı hattıyla, feminist mücadelenin patriyarkaya karşı örgütlediği direnişle ve insan hakları örgütlerinin adalet arayışıyla oldukça örtüşen bir yerde duruyor aslında. 

Bugün hareketler arasında örebileceğimiz bu ortak hat, tam da bu kesişimsellikten geçiyor. Savaşa, şiddete ve militarizme karşı duran tüm hareketlerin vicdani ret ile bağlarını hatırlamasıyla; benzer mücadele hatlarını birlikte örebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü özgürlük ve toplumsal bir barışı inşa edebilmek, ancak ortak bir mücadeleyi birlikte örgütlemekle mümkün.

(ZA/EMK)

Türkiye'nin sakızları, Kazakistan'da çocukların "para birimiydi"

Bu hikâye, İstanbul’da küçük bir büfede yapılan sıradan bir alışverişle başladı. Öylesine sakız seçerken eski bir dönemden iki tanıdık isim aniden dikkatimi çekti: “TipiTip” ve “Turbo”. Onlarca yıl içinde görünümleri değişmişti; ama bu rastlantı, anında son derece kişisel bir duyguyu uyandırmaya yetti. Bir an için neredeyse kırk yıl öncesine, memleketim Sovyet dönemi Almatı’sına geri döndüm; o zamanlar bu Türk sakızları egzotik ithal ürünlerdi ve birçok çocuk için günlük yaşamın önemli bir parçasıydı.

1980’lerin sonu ve 1990’ların başında, Türk ürünleri Kazakistan da dahil olmak üzere çökmekte olan Sovyet pazarına olağanüstü bir hızla giriyordu. Yerel ekonomiler kronik kıtlıklarla boğuşurken ve Batılı markalar yeni yeni ortaya çıkmaya başlarken, Türk şirketleri genellikle daha hızlı, daha pratik ve daha erişilebilir olduklarını gösterdiler. “Rama” gibi Türk margarinleri, “Albeni” gibi çikolatalar, bisküviler, şekerlemeler ve ev eşyaları, değişen tüketim yapısının görünür sembolleri haline geldi.

Ancak çocuklar için Türkiye’nin en önemli ihracatı sakızdı.

Elbette Sovyet sakızları da vardı. Kazakistan’da en yaygın yerel sakızlardan biri, basitçe “Sagyz” (kelime anlamıyla “sakız”) olarak adlandırılıyordu. Ucuzdu, ancak rekabet edemiyordu. Türk sakızlarının tadı daha uzun sürüyor, balonları daha iyi oluyor ve en önemlisi bu sakızlar, koleksiyonluk kağıtlar içeriyordu.

Bu kağıtlar çok geçmeden sakızın kendisinden daha değerli hale geldi. Bir sakız tüm gün boyunca özenle çiğnenebilirdi, nadir bir kağıt ise değerini aylarca, hatta yıllarca koruyabilirdi.

“Turbo”, “Final 90”, “Tipi Tip” ve diğerleri artık sadece sakız kağıtları değildi. Arabalar, futbolcular, çizgi film karakterleri ve romantik çizgi romanların merkezinde yer aldığı bir çocukluk ekonomisinin yapı taşları haline geldiler.

Her serinin kendine özgü bir likiditesi vardı. Nadir parçalar daha yüksek kurlara sahipti. Bazıları bir parçayı iki, hatta daha fazlası karşılığında takas ediyordu. Çocuklar farkında olmadan piyasanın mantığını öğreniyorlardı.

1990-91 yıllarında, tek bir paket Turbo sakızı yaklaşık üç Sovyet rublesine mal oluyordu. Bir yetişkin için makul bir aylık maaşın yaklaşık 300 ruble olduğu bir dönemde, bu hiç de azımsanacak bir meblağ değildi. Bir çocuk için ithal sakız satın almak hem bir zevk hem de bir yatırımdı.

İkincil piyasa daha da aydınlatıcıydı. Tek bir kağıt, bir rubleye mal olabiliyordu. Hatta ambalajın kendisi bile değer taşıyabiliyor ve 30 ila 50 kopek arasında satılabiliyordu. Ebeveynler sinema bileti veya dondurma için para verdiklerini sanıyor olabilirlerdi, ancak çoğu zaman farkında olmadan çocukların büyüyen koleksiyon piyasasını finanse ediyorlardı.

Kısa süre içinde, basit koleksiyonculuk ticarete dönüştü. Bir noktada, kendi basit arbitraj stratejimi geliştirdim. Bir komşum, bölgemizde oldukça nadir bulunan “Malabar” çizgi film eklerinden oluşan bir koleksiyon edinmişti. “Final” futbol kartlarımı "Malabar" kağıtlarıyla takas ettim, sonra da okulda aynı “Malabar” eklerini daha uygun fiyatlarla başka futbol kartlarıyla takas ettim. Birkaç hafta içinde futbol koleksiyonum önemli ölçüde genişledi. O zamanlar arbitrajın dilini bilmiyordum, ama kârın ne olduğunu anlıyordum.

O zamanlar, mahalle kültüründe bile sakız ekleriyle ilgili ekonomik imalar vardı. Yanlış mahalleye girerseniz, oranın zorbalarıyla oldukça doğrudan bir konuşma başlayabilirdi:

“Nerelisin? Paran var mı? Kağıtların var mı?”

Bu küçük basılı koleksiyon parçaları genellikle neredeyse paralel bir para birimi gibi muamele görüyordu.

Ancak yıllar sonra, bu eklerin üzerine basılmış birçok Türkçe ifadenin, anlamlarını kavramadan çok önce çocukluk bilincime girmiş olduğunu tam olarak anladım. “Almaniya Milli Takımı” basitçe “Almanya milli takımı” anlamına geliyordu. “Oto” ise “otomobil” anlamına geliyordu. Yine de çocukken bu kelimeler, daha büyük, göz alıcı bir uluslararası dilin parçaları gibi geliyordu. Geriye dönüp bakıldığında, bu benim Türkiye'nin yumuşak gücüyle en erken karşılaşmalarımdan biri olabilir.

Türkiye de daha önce benzer tüketici dönüşümü dalgaları yaşamıştı. Orhan Pamuk’un betimlediği dünyalarda, özellikle de İstanbul’un gelişen kentsel tüketim kültürüne dair tasvirlerinde, ambalajlara, koleksiyon ürünlerine ve ithal ürünlere duyulan ticari hayranlığın daha eski biçimlerini görebiliriz. Türk sakızları Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya’ya ulaştığında, bu ticari kültürün bir kısmı da sessizce onunla birlikte yol almıştı.

Her para birimi gibi sakız kağıtları da enflasyona karşı savunmasızdı. Yeni seriler çıktığında, eskileri hızla değer kaybetti. Bu durum, örneğin büyük futbol şampiyonalarının değişen döngülerini yansıtan “Final 90”ın yerini “Final 92”ye bırakmasıyla yaşandı. Koleksiyonların değeri düştü. Pazar ilerledi.

Turnuva takvimlerinden ziyade otomobillere odaklanan “Turbo”, genellikle değerini daha uzun süre korudu. Ne de olsa arabalar, futbol müsabakalarına kıyasla sembol olarak daha yavaş eskimekteydi.

Yetişkinler, ithal sakızlarla bağlantılı olduğu iddia edilen zararlı kimyasallar ya da muğlak sağlık riskleriyle ilgili uyarılar yaparak talebi bastırmaya çalışırlardı. Ancak bu tür endişeler, pazardaki coşkuyu nadiren gölgede bırakırdı.

Bir ara, benim koleksiyonum da çalındı. O zamanlar bu, kişisel bir felaket gibi gelmişti.

Ancak bu kaybın etkisi beklediğimden daha çabuk geçti. Bunun nedeni, benim olgunlaşmış olmamdan ziyade, kıtlığın kendisinin ortadan kalkmasıydı. İthal sakızlar daha ulaşılabilir hale geldikçe, içindeki kağıtların değeri de buna paralel olarak düştü.

Hiçbir para birimi değerini sonsuza kadar koruyamaz. (TZ/VK)

Kürt sinemasının sessiz başlangıcı: ‘Zerê’ filmi 100 yaşında!

Sinema tarihinin ilk Kürt filmi olarak kabul edilen 1926 yapımı “Zerê”, sessiz sinema dönemine ait 72 dakikalık kurucu bir eserdir.

Film, “Zerê” adlı genç bir kadının aşkı, ailesi ve yaşadığı toplumsal baskılar etrafında şekillenen hikâyesini anlatarak Kürtlerin gündelik yaşamına ve kültürel hafızasına odaklanır. Bu yönüyle eser, hem bir anlatı filmi hem de tarihi ve toplumsal hafızayı görselleştiren erken bir sinematografik belge niteliği taşır.

Bu yönüyle “Zerê”, tarihi bir olayı sinema diliyle aktaran ve Kürt sinema hafızasında önemli bir yer edinen 100 yıllık güçlü bir kültürel imgedir. 

Kürtlerin sinema ile tanışması 1900 yılların başına tekabül ediyor. O dönemde dünya sineması emekleme aşamasındaydı. Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerinin sinemayı keşf ettiği 1895 yılının üzerinden 31 yıl geçmişti. (1)

Yani dünya sinemasının emekleme aşamasında olduğu bu erken dönemde, Kürtler de Ermeni dostları aracılığıyla hareketli görüntünün büyüsüyle tanıştı ve görsel anlatının imkânlarıyla ilk kez karşılaştı. 1926’da Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ermenistan’da çekilen “Zerê”, Kürt sinemasının doğuşunun ilk filmi olarak tarihe geçti.

Sinemanın dünya ölçeğinde sessiz imgeler, ışık, kadraj ve kurgu aracılığıyla kendi estetik dilini kurmaya çalıştığı bu tarihsel eşikte, Kürtlerin sinemayla ilk teması, yalnızca teknik bir karşılaşma değil; kültürel hafızanın görsel anlatıya dönüşmesinin de ilki oldu.

O dönemlerde, Kürtlerin egemenliği altında yaşadığı Türkiye ve İran’da sinema 1900’lerin başında gelişmeye başladı. Türkiye’de 1919’da çekilen “Binnaz” isimli film, ilk kurmaca yapıt olarak kabul ediliyor. Bu süreç Osmanlı-Fransız ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıktı. (2) 

İran’da ise ilk uzun metrajlı kurmaca film 1930’da Ermeni yönetmen Hovhannes Ohanian’ın “Ābi va Rābi” adlı yapımı oldu. (3) Her iki ülkede de erken sinema gelişiminde Batılı, Rus ve Ermeni sanatçıların etkisi belirleyici olmuştur. 

1917 Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği’nde “Halkların kültürünü geliştirme” politikası çerçevesinde, 1926 yılının yazında çekilen film, bir dönem anlatısı olarak 1915’teki Çarlık Rusyası’nın son yıllarını beyaz perdeye taşıyor. (4)

Yönetmen koltuğunda Ermeni sinemasının kurucusu Hamo Beknazaryan’ın oturduğu filmin senaryosu ise Kürt dostu Hakop Gazaryan’ın “Zerê’nin Kaderi” isimli hikâyesinden den esinlenerek yazılmış. (5)  Film, Kürtlerin yoğun yaşadığı Ararat Dağı’nın eteklerinde ve Elegez Yaylaları'nda yer alan Sarîbolaxê (Sovuxbulox) köyünde çekildi.

Yaklaşık 500 kişinin katılımıyla adeta kolektif bir ürün olan filmin oyuncu kadrosunun profesyoneller dışında büyük ölçüde yerel Kürtlerden yer aldı.

Yaklaşık iki ay boyunca bölge halkıyla iç içe yaşayan film ekibi, Kürtlerin gündelik yaşamını, sözlü kültürünü ve toplumsal ritüellerini yakından gözlemleyerek bu deneyimi sinemasal anlatının dokusuna işledi.

Film; sessiz bir yapım olmasına rağmen dönemin teknik imkânları ve estetik anlayışıyla değerlendirildiğinde oldukça profesyonel, felsefi ve edebî bir yapıt olarak öne çıkıyor. Bugün hâlâ sinema tarihinin klasikleri arasında yer alan bu siyah-beyaz film, Kürt halkının yaşamını etnografik bir bakışla, dramatik ve fotoğrafik bir dille yansıtıyor.

Bir Êzidî Kürt kızının trajedisi etrafında örülen anlatı, bireysel bir hikâyenin ötesine geçerek feodal ilişkileri, Çarlık rejiminin tahakkümünü ve sınıfsal çatışmaları eleştirel bir sinema diliyle görünür kılıyor.

Ararat’ın gölgesinde bir aşk ve direniş hikâyesi

Film, Ararat Dağları’nın görkemli silueti ve eteklerine serilen geniş yaylaların siyah-beyaz görüntüleriyle perdeyi aralıyor. Zamanın tozuna rağmen canlılığını koruyan bu açılış sekansı, yalın fakat etkileyici sinematografisiyle izleyiciyi büyüleyen nitelikte. Karlı dağın sessiz ihtişamı ve coğrafyanın pastoral dokusu, daha ilk karelerden itibaren filmin görsel dünyasına şiirsel bir derinlik kazandığı hissini yaratıyor izleyicide.

Ardından kamera, yüzünü güneşe çevirmiş yaşlı bir Êzidî kadının sessiz duasına odaklanır. Bu kısa ama anlam yüklü sahne, Kürtlerin kadim inanç geleneğini ve kültürel derinliğini zarif bir görsel anlatımla yansıtır. Böylece film, daha ilk sekanslarında yalnızca bir coğrafyayı değil, o coğrafyada kök salmış zengin bir düşünce ve inanç evrenini de perdeye taşır. 

Filmin öyküsi, köyün genç kızı Zerê (Mareto Tadevosyan) ile çoban Seydo’nun (Hrachia Nersisyan)aşkı etrafında örülerek devam eder; sonradan köy ağasının oğlu Temur Beg’in dâhil olmasıyla farklı bir boyuta ulaşır.

Bu dramatik gidişat içerisinde film, feodal düzenin tahakkümünü, baskıcı karakterini ve toplumsal hiyerarşinin yarattığı eşitsizlikleri eleştirel bir sinema diliyle görünür kılar. Temur Beg, sahip olduğu sınıfsal özgüvenle Zerê ile evlenme arzusunu kesin bir iradeye dönüştürür; ancak beklemediği bir karşı koyuşla karşılaşır.

Bu dönemde savaş içerisinde olan Çarlık iktidarı, yerel otoriteler aracılığıyla Kürt gençlerinin zorla savaş cephelerine sevk edilmesini ister. Seydo ve Zerê’nin kardeşi de bu sürecin içine dâhil edilir. Temur Beg, bu mekanizma üzerinden Seydo’yu ortadan kaldırmaya çalışır. Fakat Seydo yola çıkarılmasına rağmen kaçar ve daha sonra da tutuklanır. Bu anlatı, dönemin feodal iktidar ilişkilerini, yerel güç odaklarının baskısını ve merkezi sistemle kurulan çıkar ağlarını dramatik bir yoğunlukla anlatarak eleştiri oklarını yöneltir.

Cepheye gönderilen kafile bir süre sonra köye geri döndüğünde, eksilen bedenler savaşın yıkıcı bilançosunu sessizce görünür kılar. Kimi gençler yaşamını yitirmiş, kimileri ise ağır yaralarla geri dönmüştür.

Zerê’nin kardeşi de bu dönüşün en trajik figürlerinden biridir; aldığı ağır yaralar nedeniyle tüm çabalara rağmen kurtarılamaz ve yaşamını yitirir. Filmin bu sekansı, ölümün bireysel bir kayıp olmanın ötesinde, kolektif hafızaya kazanan tarihsel bir kırılma olduğunu gösterir. Êzidî Kürt defin ritüellerinin ayrıntılı biçimde kadraja taşınması, yaklaşık bir asırlık kültürel sürekliliği görünür kılar.

Cenaze töreninde eşinin saç örgülerini keserek mezar taşına bırakması, yasın bedensel ve simgesel ifadesi olarak güçlü bir sinematografik imgeye dönüşür. Böylece film, yalnızca bir dönem anlatısı sunmakla kalmaz; aynı zamanda kadim Êzidî inancının ritüel evrenini ve tarihsel direncini görsel bir hafıza mekânı olarak beyaz perdeye taşır. 

Patriyarkal iktidarın baskısından sinemasal arınmaya…

Yaşlı anne ve babasıyla yalnız kalan Zerê, Temur Beg’in adamları tarafından zorla kaçırılır. Yerel otoritelerin sessiz onayı eşliğinde kurulan bu tahakküm, davul ve zurnanın ritmiyle görünürde bir düğün şöleni düzenlenir. Ancak Zerê’nin kararlı itirazı, bu zoraki birlikteliğin meşruiyetini sarsar. Arzusunu ve iktidarını Zerê üzerinde tesis edemeyen Temur Beg, bu kez intikamı toplumsal normların diliyle kurar. Zerê, “namussuzluk” suçlamasıyla kamusal bir teşhir ve aşağılanma ritüeline maruz bırakılır.

Gözlerinin siyaha boyanması, bir eşeğe bindirilerek köy içinde dolaştırılması, kalabalığın taşlayıcı bakışları; kolektif denetimin ve patriyarkal şiddetin son derece güçlü görsel metaforları olarak kadraja yerleşir.

Bu sahne öylesine güçlü bir gerçeklik duygusuyla kurgulanmıştır ki çekimler sırasında bazı köylü kadınlar, canlandırılan olayın kurmaca olduğunu fark etmeyerek, Zerê karakterini canlandıran Mareto Tadevosyan’a saldırırlar.

Bu anekdot, filmin temsil gücünü ve yönetmenin sinematografik gerçekliği inşa etmedeki başarısını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Anlatının dramatik doruk noktasında ise hapisten kaçan Seydo, kardeşi Xıdır ve arkadaşları ile birlikte bu baskı düzenine karşı harekete geçer. Zerê’yi kurtarmak için Temur Beg’i öldürmeleri, filmin didaktik yapısını belirginleştirirken feodal tahakküme karşı direniş ve toplumsal dönüşüm idealini anlatının merkezine taşır.

Filmin final sahnesinde ise Seydo ile Zerê’nin, güvenlik arayışıyla dağların doruklarına yöneldiğini görürüz. Ulaştıkları ilk çeşmede Seydo’nun Zerê’nin yüzünü yıkaması, anlatının en şiirsel imgelerinden biri olarak göze çarpıyor.

Bu sahnede dağ, Kürtler için özgürlüğün ve sığınmanın; su ise arınmanın, berraklaşmanın ve yeni bir başlangıcın simgesine dönüşür. Böylece yönetmen filmi, acı ve tahakkümle örülü anlatısını, doğanın metaforik dili eşliğinde umut ve yeniden doğuş imgesiyle sonlandırır. 

Öte yandan “Zare”nin en çarpıcı yönlerinden biri de kuşkusuz dönemi düşünüldüğünde olağanüstü sayılabilecek kamera dili ve görüntü estetiğidir. Arkadi Yalovoy’nun görüntü yönetmenliği yaptığı filmde, kamera, yalnızca olayları kaydeden teknik bir araç değil; doğayı, zamanı ve insan yüzlerini şiirsel bir ritimle yorumlayan sinemasal bir bakışa sunuyor.

1926’nın yaz sonu ve sonbaharda çekilen film, tamamlandıktan sonra ilk olarak Moskova ve  Erivan olmak üzere Sovyetler Birliği’nin bir çok kentinde gösterilerek, büyük bir beğeni toplar. Daha sonra da ise film, 1971 yılında Ermeni besteci Alexsandir Spendiarov, öncülüğünde Cesîmê Celîl, kızı Cemîla Casimê Celîl’in de aralarında olduğu bir ekip tarafından seslendirilerek, tekrardan gösterilmiştir. (6)

Bellek ve sinemasal mirasın inşası…

"Zerê”nin çekildiği tarihi esas alırsak Kürt sinemasının bugün 100 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz bu, köklü bir geçmiş demektir.

Ne var ki Kürt halkına yönelik yıllarca devam eden inkâr ve baskı siyasetinden ötürü Kürt sineması; Kürt halkının genel tarihsel kaderiyle paralel bir yol izledi ve maalesef uzun yıllar gelişimini tamamlayamayarak kurumsal bir yapıya kavuşamadı. Ancak bütün bu kadar engellere rağmen, “Zerê” filmi ile başlayan Kürt sinemasının 100 yıllık serüveni, günümüzde uluslararası alanda varlık gösteren ve üretmeye devam eden bir sinema geleneğine dönüşmüştür.

Film künyesi:

Adı: Zerê 

Tür: Drama / Melodram 

Yönetmen:Hamo Beknazaryan 

Oyuncular: Mareto Tadevosyan (Zerê), M. Garagash, Avet Avetisyan, Olga Gulazyan, Nina Manucharyan, Hambartsum Khachanyan, Aram Amirbekyan. 

Görüntü Yönetmeni: Arkadi Yalovoy

Süre: 72 dakika 

Yapım yılı: 1926 

Ülke: Sovyet Ermenistanı 

(AG/EMK)

Kaynakça:

1-Geoffrey Nowell-Smith’in editörlüğünde, dünyadan 80 sinema yazarının yazılarıyla hazırlanan, “History of Word Cinema” (Dünya Sinema Tarihi), 1996

2- Türk Sinema Tarihi, Giovanni Scognamillo, Kabalcı Yayınları, 1998

3- Tarikh-e Sinema-ye Iran -The History of Iranian Cinema (İran Sineması Tarihi), 1984, Massoud Mehrabi

4- “Çawa kînoya Zerê hatiye kişandin” (Zerê filmi nasıl çekildi), Emerîkê Serdar, Riya Teze, 11 Ekim 1969

5- “ Emrê Kurdan di nava kîno fîlmên Ermenistan ê de ye( Ermenistan sinemasında Kürtler)  Miroyê Eset, Riya Teze, 1 Kasım 1980 

6- “Kîno fîlma Zerê hatiye tezekirinê (Zerê Filmî yenilendi)”, Egîdê Xudo, 19 Şubat 1972)

Diş hediği ve hafıza

Diş deyip de geçmemeli! 

Eski Diyarbakır’ın diş hediği ritüeli, bebeğin ilk dişinin çıkmasını kutlamak amacıyla sonraki dişlerinin de düzgün ve sağlıklı çıkmasını dilemek için yapılan bir ritüeldir. 

Aile fertleri ve sıkça görüşülen yakın komşularla bolluğu bereketi de paylaşmak amacıyla yapılan geçmişi hayli eskilere dayalı şehir yaşamında köklü bir gelenektir. 

Bu çok özel kutlama için kaynatılarak hazırlanan buğday ve nohut karışımı adı “hedik” olan ritüel sonrası yakın komşu ve akrabalara ikram edilir. 

Kaynatılmış buğday ve nohuttan oluşan hediğin bir kısmı soğuduktan sonra bir miktar buğday bir geniş sini ortasına oturtulan bebeğin başının üzerinden saçılarak dökülür. Bu hareket, dişlerin buğday taneleri misali inci gibi ve sık çıkması temennisini taşır. 

Ayrıca dişleri inci taneleri gibi düzgün olan ve o anda orda olan biri o başa saçılan buğday tanelerinden dişlerinin arasında ezerek yer ki, çocuğun dişleri kendi dişleri gibi düzgün olsun.

Kürtçede hediğin adı “Danok”tur. Açılımı dan û nok’tur, bileşimi danok’tur. Tahıl ürünleri yani buğday ve nohut.  Dindan / Diran Kürtçede Türkçedeki dişin karşılığıdır. Zaten kaynamış buğday tanesi de dişe benzer.

Çocuğun oturtulduğu geniş tepsinin etrafı kalem, para, altın, makas, tarak, bıçak, tespih, ayna gibi o an hazırda bulunan eşyalarla bezenir. 

Hedik, çocuğun başından aşağı döküldükten sonra çocuk o eşyalardan hangisini eliyle tutarsa çocuğun ilerde o objeyi simgeleyen mesleği / sanatı seçeceğine inanılır. Makas terzi, tarak berber, kalem memur, para esnaf-tacir gibi…

DİTAV’ın Suriçindeki kültür sanat evinde artık unutulmaya yüz tutmuş bu kadim gelenek geçtiğimiz günlerde bütün kurallarıyla ve usülünce yapıldı. Diş hediği çocuğu başından aşağı hedik dökülürken tepsideki malzemelerden topu aldı. 

Hatıram beni çocukluğuma götürdü. Anama yıllar evvel merak edip sormuştum; “Bana diş hediği yaptığınızda neyi almıştım” diye. Kalemi almışım. 

Hayatım kalemle geçti işte. Şimdi de işim gücüm kalemle…

(ŞD/EMK)

Güney Amerika’dan selam var bizlere…

Rengârenk karnavalı, kalabalık plajları ve Maracanã futbol stadyumu ile akla gelen, adı genelde hedonizmle özdeşleşen Rio de Janeiro’nun gecekondu mahalleleri de turistik kentin kimliğinde mühim yer tutuyor. Bilhassa güvenlik kuvvetlerinin sık sık tekrarlanan müdahalelerinden ötürü ölümün kol gezdiği sıkışık “favela”larda hayatın fazlasıyla klostrofobik bir boyut alabildiğini de görüyoruz.

"Ebedî Hasretler (Saudades eternas)" adlı belgeselin esas kahramanı Sueli kalabalık ailesini dış tehlikelerden korumaya çalışan fedakâr bir anne ve büyükanne. Derme çatma ev ailenin bütün fertleri için hem bir sığınak, hem de bir hapishaneye dönüşüyor; kamera evden pek çıkmadığı için de seyircinin garip vaziyetle empati kurup benzer hislerle dolması kaçınılmaz oluyor. 

2026 İsviçre, Fransa ortak yapımı 94 dakikalık belgesel Visions du Réel’de FIPRESCI ödülüne layık görüldü. Nil Kural, Sabrina Schwob ve Jerry Chiemeke’den müteşekkil jüri belgeselin yakıcılığı kadar insancıllığını övmüş. Ne de olsa şarkılara, bağırış çağrışlara, kahkahalara mütemadiyen korkutucu silah sesleri karışıyor, ev ahalisi bu kendine has hayata bir şekilde uyum sağlamaya çabalıyor. 

Kadın yönetmen Emma Boccanfuso’nun adını sinematografi ve Quentin Faucheux-Thurion ile birlikte
senaryo hanesinde de görüyoruz. Ailenin lideri Sueli’nin bazen sevimsizleşebilen enerjisini bile idare
edip ev ahalisiyle adeta akraba olan güzel sinemacı seyirciyi mahrem bir evrene dahil ediyor.

Bilhassa torunları evde tutmak gittikçe zorlaşırken narkotik çeteleriyle çevik polis timleri dışarıda
resmen savaşıyor, sık sık “kim vurduya gitti” haberleri geliyor. Sueli ortalığın sakin olduğu günlerde
zemin kata inip barını işletiyor, lakin Chapéu Manguiera “favela”sında ölüm kokusunun alınmadığı
günler ender denilebilir.

Göçmenleri bağrına basan kadın

Fotoğraf Bilgisi

Ekvador - Kolombiya hududuna yakın bir mıntıkada fedakâr Carmela sekiz çocuğa sahip olduğu
yetmezmiş gibi, bilhassa Venezuela’lı göçmenlere kol kanat germeyi de başarıyor. Mazisindeki kötü
tecrübelerden dolayı kimsenin acı çekmesine tahammülü olmayan çalışkan kahramanımız evlatlarının
ve komşularının muhalefetine, pandemiye ve ender olarak kendisine destek olan yardım
kuruluşlarına rağmen misyonunu inat ve dirayetle sürdürüyor. Onlara bedava yemek dağıtıyor,
muhtaç olanları bir süreliğine evinin bir kanadında misafir ediyor. Geniş bir coğrafyada şanı yürümüş
olan cefakeş kadın kendi için uzak diyarlarda üretilmiş “beyaz, zengin ve nazik” yakıştırmalarına
sadece gülebiliyor.

Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sheffield Doc/Fest’te Özel Mansiyon’a layık görülen siyah-beyaz
Carmela ve yürüyenler (Carmela y los caminantes/Carmela and the travelers) One World Festival ve
Zagrepdox’ta da yer aldı. Yönetmenler Luis Herrera R. ve Esteban Coloma’nın adlarını beraberce, ayrı
ayrı veya başka isimlerle birlikte senaryo, sinematografi ve prodüksiyon hanelerinde görüyoruz.
2025 Ekvador yapımı 92 dakikalık belgesel, kahramanına yönelik hürmet hislerini tetiklerken seyirciyi
insanlığın ölmediğine de ikna ediyor.

 

Sınır kasabasının gerginliğini de bize teferruatlı biçimde aktaran belgeselde meyve ticareti yapması
Covid-19 sırasında mümkün olmayan Carmela’nın kocasının uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla
tutuklandığına da şahit oluyoruz. Lakin dirayetli hayırseverimiz bu krizi de çalışarak atlatmaya
muvaffak oluyor. Kendisi ne de olsa bir dayanıklılık mucizesi, müşkül vaziyette olanlarla dayanışma
misyoneri, cesaret timsali.

Himayesinde geçirdikleri süre boyunca göçmenlerin en iyi şekilde ağırlanması için Carmela elinden
geleni ardına koymuyor, bilhassa çocuklara ve annelerine hususi alaka gösteriyor. Yardım elini
uzatmak onun için artık bir refleks hâline gelmiş; bilhassa iyi niyetini suistimal etmeye meyilli olanlara
karşı sert görünmeye çalıştığı anlarda da izliyoruz kendisini. Lakin esasen hayır işleriyle
böbürlenmediği, samimiyetinden ve etik değerlerinden feragat etmemeye azami ihtimam gösterdiği
apaçık ortada.

Mantar bilgeliği bir başka oluyor…

İnsanlarla mantarlar arasındaki girift yakınlığı teferruatıyla inceliyoruz. Görünür olanla gizli olan sanki
gözümüzün önünde birbirine karışıyor. Ananevi malumat bilimle aşık atıyor.
Evreni kocaman bir organizma gibi kabul edip ırkımızın ve mantarların dünyadaki rollerine ve yaygınlık
oranlarına olabildiğince odaklanıyoruz.
Bu iddialı sözler sizi saykadelik bir tecrübeye davet ediyor hissi uyandırsa da Ormanın kızları:
Miselyum vakayinameleri (Daughters of the forset: Mycelium chronicles) adlı belgesel aslında
geleneksel anlatıma sahip bir film. Festivallerden CPH:DOX, SXSW ve San Francisco’da boy göstermiş,
yakında Sidney’de seyirciyle buluşacak 2026 Meksika yapımı 94 dakikalık belgesel bilimsel bir rapor
kadar soğuk da değil neyse ki. Kadın sinemacı Otilia Portillo Padua’nın adını hem yönetmen
hanesinde, hem de senaryoda görüyoruz.

Film boyunca bize rehberlik yapan Lis ve Juli coğrafyanın kadim halklarından olup içinde büyüdükleri
tabiatın değerini bilen ve bunu gelecek nesillere aktarmanın önemini kavramış olan iki bilim kadını.
Ailenin büyüklerinden aktarılan değerli malumatı kayda alıyor, araştırmalar yapıp neticeleri kapsamlı
raporlara dönüştürüyorlar. Ne de olsa film boyunca esas kahramanlarımız olan mıntıkanın bilge yaşlı
kadınlarının daha ne kadar yaşayacağı belli değil; dolayısıyla kadim bilgilerin kaybolmadan bir an önce
insanlığın hizmetine sunulmasında büyük fayda var.

Hepimize malum olduğu şekilde ortalık kıyamet alametleri veriyor. Ormanlar mütemadiyen yanıyor,
tabiat alanları işgal ediliyor; kırsal kesimde yaşamak zorlaştıkça insanlar kentlere göç ediyor, ananevi
değerler ve bilgiler tek tek yok oluyor.
Erkek egemen bilim dünyasında kadın olmanın zorlukları, insanların normalde beslenmek için
topladıkları mantarların “sihirli” güçleri, mantarların birbirinden enteresan geleneksel adları filmde
karşınıza çıkan muhtelif mevzular.
Gönül isterdi ki ormanda veya laboratuvarlarda yapılan gayet estetik yakın plan çekimler bizi de
mantarların gizemli dünyasına daha fazla dahil etsin ve aslında insan ırkından çok daha yaygın olan
varlıklarına hürmet hissini hakikaten katmerlendirsin.

Kadim halklar deyince…

Kolonyalistlerin bir zamanlar gaddarca yok etmeye giriştikleri kadim halklar arasında Güney Amerika’nın günümüzde Arjantin sınırları içinde kalmış bölgesindeki Mapuçeler de var. 

Hatta mevzubahis kıyımın bir şekilde halen sürdüğünü de görüyoruz. 

2017 yılında polis tarafından öldürülmüş olan Rafael Nahuel Patagonya’da yerlilerin haklarını korumaya kendini adamış bir gençti. Suçluların adaleti nasıl çarpıtmaya çalıştığını, iktidar tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilenlerin halen nasıl hırpalandığını, topraklarının nasıl ellerinden alınmaya çalışıldığını ibretlik bir belgeselde izliyoruz.

Dağın tepesindeki orman (Bosque arriba en la montaña/Forest up in the mountain) bizi And dağlarının Villa Mascardi ormanına güçlü bir belgesel diliyle sürüklüyor. 

Berlinale’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan film akabinde Festival de Cine de Las Palmas dışında Cartagena Uluslararası Film Festivaline de iştirak etti. Kadın sinemacı Sofía Bordenave’nin adını yönetmen hanesinde tek başına, senaryo hanesinde ise Paolo Weber’le beraber görüyoruz.

2026 Arjantin yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel çok katmanlı anlatımıyla meseleye derinden nüfuz etmemize imkân tanıyor. 

Günümüzde zıvanadan çıkmış Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin tesadüfen başta olmadığını bize  bir kez daha hatırlatan ibretlik film Avrupa’dan gelip kadim halkların topraklarını işgal edenlerin acımasızlığını teferruatlı biçimde afişe ediyor. Belgeselde kâh maziye dönüp kendini yerli halklara göre üstün görenlerin küstahlığına şahit oluyor, kâh günümüzde Mapuçeler’in hakları için halen nasıl mücadele etmek ve beyazlara direnmek zorunda kaldıklarını idrak ediyoruz. Genç Rafael’in katillerinin yargılandığı dava yılan hikâyesine döndükçe biz de kıvranıyor, çocuk muamelesi gören kadim halkın geniş coğrafyanın hakiki sahipleri olduğu gerçeğini hiç şüphesiz kabul ediyoruz (Benzer mevzuda çekilmiş Lucrecia Martel imzalı Bizim toprağımız (Nuestra terra/Landmarks) da kaçırılmaması elzem bir belgesel).

Irkçılık, ayrımcılık, adaletsizlik hususunda adeta beyin jimnastiği yapıyor; sömürünün, baskının, şiddetin, işkencenin ağırlığını iliklerimizde hissediyoruz. İktidar sahipleri ele geçirdikleriyle doymuyor, diğer yandan da pisliklerini resmî tarih kitaplarıyla kamufle etmeye çalıştıkça elaleme rezil oluyorlar. 

Beyazların soykırıma varan fiillerine rağmen Mapuçeler’in direnişi tüm gezegendeki kadim halklara ilham verir temennisiyle…

(RL/EMK)

Kavgaz-Armatör: İlk kurşun

Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek’in ortaklaşa yazdıkları polisiye roman serisi Mutlu Kavgaz-Armatör bölümüyle devam ediyor.

Daha önceki Çantacı ve Pilot bölümleri yeni seride olduğu gibi April Yayınlarından yayınlanmıştı. İki yazar elbirliğiyle romanın başkarakteri Mutlu’yu her manada büyütüyorlar. Büyütürken elbette ham bırakmamaya özen gösteriyorlar, bunu görmemek mümkün değil.

Tempo, merak, gizem

Mutlu’nun karakteri oturuyor; vefa duygusunu ve kibarlığını elden bırakmıyor. Anladığım kadarıyla karşı cinse olan teması/iletişimi kendini tanıyıncaya kadar ağırdan alınıyor. Şimdiye kadarki bölümlerde Mutlu’nun utangaçlığını, çekingenliğini doğru tabir olursa bu alanda üzerindeki ölü toprağı henüz atmış değil. Elbette karakterin gelişmesinden anladığımız kadarıyla karşı cinse olan bakış açısının çok büyük etkisi var; duygusal ve oldukça narin.

Bu en güçlü sebep gibi dururken diğer küçümsenmeyecek sebepse geldiği yer; okuduğu bölüm. Karakterin bu alandaki ( karşı cins ) davranışların/tepkilerin ve toyluğun polisiye türüne renk kattığını biliyoruz.

Tempo, merak, gizem ve heyecan nasıl ki bu türün olmazsa olmazıysa kadınlar da rengi/doğası ve lezzetidir yavanlığı alır. Yazarlar Mutlu’daki bu tutukluğu metne başka kadın karakterler ekleyerek dengelemişler. 

Okuyucu bu eksikliği hissetmiyor. Daldan dala konarak bahsettiğimiz durumun tam aksi gibi davranışlar sergileseydi o zaman karakter sallanıyor diyebilirdik. Mevcut durum tam da Mutlu’nun meşrebine uygun gidiyor.

Suçun başkenti

1990’lı yıllar, siyasi iktidarın başında Turgut Özal vardır. Parti kongrelerinde Kartal Demirağ denilen bir zat Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a suikastta bulunmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçmiştir. Ekonomik sistemde ihracat ön plana çıkarılmış ülkedeki ekonomik büyümeler buna bağlanmıştır. Böyle ekonomik ve siyasi bir iklimde kaybolan büyük iş insanı Armatör Talip Uzunkaya’nın kaybı elbette ki birilerinin dikkatini çekmiş, adamakıllı bir soruşturma istenerek işin akıbeti öğrenilmek istenmiştir.

Mutlu Kavgaz- Armatör 1990’lı yılların İstanbul’unda geçiyor. Daha önce Kayıplar Bürosunun baktığı/takip ettiği Türkiye’nin en zengin iş insanlarından Armatör Talip Uzunkaya’nın 21 Nisan sabahı tatile çıkıp bir daha geri dönmemesi, haber alınmaması üzerine kısa ve üstünkörü şekilde soruşturduğu vakaya atanmasını işliyor.

Kayıplar Bürosu kayıp Talip Uzunkaya’nın bulunması için bir arpa boyu yol almayınca üst mercilerden Şef Sabri Ateş vasıtasıyla iş daha önce başarılı işler yapan, açık dosya bırakmayan ( Çantacı ve Pilot bölümlerini hatırlayın ) Komiser yardımcısı Mutlu Kavgaz’a verilir.

Mutlu daha 25’indedir. Tecrübeli yardımcıları sayesinde teklemeden gitmektedir. Üç bölgeye ayrılan koca İstanbul’un en cafcaflı, en belalı, en sorunlu bölgesi olan Beyoğlu’nu da içine alan B bölgesine bakmaktadır. Beyoğlu’nu suçun başkenti olarak düşünün.

İşi ehline bırakın

Mutlu, Kayıplar Bürosunun dosyasını incelediğinde işin neden çözülmediğini daha iyi anlar. Doğru sorular sorulmadığı için doğru yöne evrilecek cevaplar da alınmadığını görür. İşin püf noktası kilit isimlerle hiç temas edilmemiş olmasıdır. Hal böyle olunca Mutlu soruşturmayı doğru kişileri bulup sorgulayarak genişletir. Genişleyince iş çetrefil bir hal alır.

Çoğu insan bilmez, Türkiye’nin en büyük armatörü Turgay Ciner’dir. Birçoğumuz onu medyadaki yerinden/rolünden hatırlıyor olabiliriz.

Gerçi şimdilerde medyadaki bir soruşturmadan dolayı arandığını ve yurtdışında olduğunu biliyoruz ama mevzu Turgay Ciner değil, mevzu bu büyüklükteki bir iş insanının karşısına çıkan 25 yaşlarındaki Mutlu Kavgaz’ın hâletiruhiyesi. Bu örnekle Mutlu’nun nasıl zor bir göreve getirildiğini anlatmaya çalışıyorum. Karşında Turgay Ciner veya Sabancı ya da beşli çete şirketlerinden birinin sahibi ayarında biri var ve pot kırmadan soruşturmayı derinleştirmesi gerekiyor. Üstelik de ensesinde Şef Sabri Ateş’in, hep ‘sakın yanlış yapma, karışmam!’ diyen sesi/uyarısını unutmamaya çalışarak…

Çantacı bölümü için devlet kurumlarındaki liyakate dikkat çekmiş bunun önemi üzerinde durduğunu söylemiştim. Yazar bu bölümde de devamı niteliğinde ilerliyor, birçok ortak karakter devam ettiği için her kitaba bölüm dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz. 

O liyakat düsturunun önemini bu bölümde çok daha net bir şekilde görebiliyoruz. Zira Kayıplar Bürosunun elinde yılan hikâyesine dönen Talip Uzunkaya dosyası, işi bilenin eline düştüğünde nasıl da bir çırpıda çözülebileceğini gösteriyor.

Yazar ( lar ) işin ehlinin ne kadar önemli olduğunun altını çizerek müstahdemden müdür olmaz olursa nasıl yerimizde sayarıza çok güzel örnekler vermişler. Ya da ‘kepek bulamıyoruz, bakanım’ diyen çiftçiye, ‘o zaman kepek ekin’ diyebilecek kadar çiftçiden, tarımdan bihaber bakanın işinde ne kadar ehil olduğu örneğiyle daha anlaşılır hale getireyim.

Yazarların işaret ettiği tam da budur. Cinayet polisinin dosyayı görür görmez ertelenen, savsaklanan, unutulan ve çeşitli gerekçelerle sorulmayan bir dünya soruyu fark eder. Bundan sonrası sabır, metanet, nezaket ve teknik bilgisini konuşturmaya bakar.

Milat anı

Benim açımdan romanın en can alıcı kısmı Mutlu’nun üç yıla yakın, yanında taşıdığı silahını ateşleme kısmı.

Bu kısım zannımca okuyucunun da durup üzerinde düşüneceği bir bölüm… Zira yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi okuyucunun iliklerine işleyen bir bakış açısıyla vermiş yazar. Sosyolog İsmail Beşikçi’nin ‘ilk kurşun teorisini’ çoğu kişi bilmez.

İlk kurşun teorisine göre ilk kurşununu sıkan kişi artık eski kişi değildir; değişmiştir her açıdan. Sıkmadan önceki kişi ile sıktıktan sonraki kişi arasında çok fark vardır. Mutlu’nun da çok kısa da olsa karşısındaki saldırgana sıkıp sıkmamaktaki tereddüdü kahramanın insana, canlıya bakış açısını belirlerken okuyucuyu da bunun üzerine düşünmeye sevk eder.

Devletin ( erkin ) cenderesinden geçmiş, bunun eğitimini, disiplinini almış bu yönde yetişmiş birinin o ilk karşılaşmadaki kısacık tereddüdündeki dejenere olmamış, insani yönünü kaybetmemiş saf hali insanın her daim bir umut kapısı olabileceğini gösterir. En son kertede kendini savunmaya girmesi ise elbette ki insani bir refleksle açıklanabilir.

Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.

Yan hikâyelerle okuyucunun dikkatini dağıtmadan metnin gövdesini sağlamlaştıran temposu yüksek bir roman.

(HB/EMK)

Gezi Direnişi şarkıları, Sırrı Süreyya Önder'in sözleri: Gidin rezidansınızı kendi bahçenizde yapın

“Ruhsatları yok. İnsanlığın vicdanında yerleri yok. Bu neoliberal düzenin ne hukuku var ne merhameti. Fatih Sultan Mehmet’in o sözünü hatırlasınlar: ‘Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim.’ Şimdi bu vicdansız düzen, şu üç ağacın gölgesine bile göz dikmiş durumda. Ama burada duran bir avuç insan bu hukuksuzluğa teslim olmayacak.

Bütün emek örgütlerini, bütün sivil toplum kuruluşlarını buraya çağırıyorum. Çünkü Taksim’de nefes alınacak son gölgelerden biri burası. Rezidans yapmak isteyenler kendi betonlarının içine yapsın bunu. Bu polisler de artık bu insanların üzerine gaz sıkmasın. Çünkü bu düzen sürdükçe altında oturacak bir ağaç gölgesi bile bulamayacaksınız. Neden gaz atıyorsunuz bu insanlara?”

3 Mayıs 2025’te hayatını kaybeden Sırrı Süreyya Önder, bu sözleri Mayıs 2013’te Gezi Parkı’nda polis müdahalesi sırasında söylemişti.

28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızalara kazındı. İlk protestoların başlamasının üzerinden bugün 13 yıl geçti.

Gezi Direnişi boyunca onlarca kişi polis müdahaleleri sonucu yaralandı. 15 yaşındaki Berkin Elvan, Okmeydanı’nda polisin attığı gaz fişeğiyle ağır yaralandı, 269 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitirdi.

Çizim: Faruk Tarınç

Gezi sürecinde hayatını kaybedenler:

• Ali İsmail Korkmaz (19): Eskişehir’de polis ve sivil grupların saldırısına uğradı. 38 gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybetti.
• Ethem Sarısülük (26): Ankara’daki eylemlerde polis kurşunuyla başından vurularak öldürüldü.
• Abdullah Cömert (22): Antakya’da polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitirdi.
• Ahmet Atakan (22): Antakya’daki eylemler sırasında polis müdahalesi esnasında yüksekten düşerek hayatını kaybetti.
• Mehmet Ayvalıtaş (20): İstanbul Ümraniye’de bir aracın göstericilerin arasına dalması sonucu yaşamını yitirdi.
• Medeni Yıldırım (18): Diyarbakır Lice’de güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu öldürüldü.
• Hasan Ferit Gedik (21): İstanbul Gülsuyu’nda silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.
• Mehmet İstif (36): Mersin’de maruz kaldığı yoğun biber gazı nedeniyle yaşamını yitirdi.

Gezi mahpusları cezaevinde

Gezi Davası’nda ise İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi; Osman Kavala’ya “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye ise “yardım” suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezası verildi. Yapıcı ve Ekmekçi’nin cezalarını 

Gezi Davası’nda bugün hâlâ cezaevinde bulunan isimler arasında Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden yer alıyor. Osman Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından 2023 yılında onandı. Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları da aynı şekilde kesinleşti.

Ancak Gezi Davası’nın tüm sanıkları için süreç aynı ilerlemedi. Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay kararında, bu üç isim yönünden “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasının yeterli delille desteklenmediği belirtildi. Bunun üzerine dosya yeniden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.

Yeniden görülen davada Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi tahliye edildi; haklarındaki adli kontrol tedbirleri de daha sonra kaldırıldı. 11 Şubat 2025 tarihinde görülen duruşmada ise mahkeme, “kesin, somut ve yeterli delil bulunmadığı” gerekçesiyle üç isim hakkında beraat kararı verdi. Savcılık makamı da beraat yönünde görüş bildirdi.

Gezi soruşturmaları daha sonra yeni isimlere de genişletildi. Menajer Ayşe Barım hakkında da 2025 yılında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasıyla dava açıldı. Savcılık, Barım’ın Gezi sürecinde bazı sanatçılarla koordinasyon kurduğunu ve protestoların yayılmasına katkı sunduğunu iddia etti. Ayşe Barım ise tüm suçlamaları reddetti ve Gezi eylemlerine kimseyi yönlendirmediğini söyledi.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Şubat 2026’da Ayşe Barım’a 12 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme, Barım’ın “yardım eden” sıfatıyla hareket ettiğine hükmetti. Ancak sağlık sorunları nedeniyle hakkında tutukluluk yerine yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol uygulanmasına karar verildi. Davaya ilişkin istinaf süreci ise devam ediyor.

2013’teki Gezi Direnişi’nden hafızlara kazınan şarkılar

Kardeş Türküler / Tencere Tava Havası

Boğaziçi Caz Korosu - GEZİ PARKI, 06.06.2013

Onur Akın Gezi

TIKLAYIN - Gezi Parkı Nöbetine Gazlı Saldırı

TIKLAYIN - Vekil Geldi, Polis ve Dozer Çekildi

TIKLAYIN - Yüzlerce İstanbullu Gezi Parkı'nda Nöbette

Gezi'nin Zaman Tüneli
Gezi 9 Yaşında
Gezi'nin Zaman Tüneli
27 Mayıs 2022
Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü'nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş
Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü'nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş
31 Mayıs 2022

bianet'in Gezi Direnişi haberleri için burayı tıklayabilirsiniz.

(EMK)

Somut siyaset: Türkiye’de görüntü, ahlak ve algı rejimi

Mutlak butlan sürecinin toz dumanı arasında birkaç gün önce karşıma çıkan haber, ilk bakışta sıradan bir siyasi görüntüydü: Bir parti genel merkezinin önüne konmuş iki araç ve üzerlerine yazılmış “satılık / haram” ifadeleri.

Türkiye’deki siyasal gündeme ve ahlak düzeyine alışkın biri için bu sahneler artık şaşırtıcı değil. Ama yine de bazı görüntüler, yalnızca politik değil, bilişsel bir soruyu da gündeme getiriyor: Biz siyasal olanı nasıl anlıyoruz ve bize nasıl gösteriliyor?

Türkiye seçmeni bilişsel olarak nerede? X'te gördüğüm “Bu ne ya, ilkokul düzeyi!” minvalindeki eleştiriler, beni bu yazıyı yazmaya motive eden asıl şey oldu. Kendime, "Bunu neden yapıyorlar?" diye yeniden sordum.

Bu olaylara bilişsel gelişim ve ahlaki muhakeme çerçevesinden bakmanın faydalı olacağını düşündüm. Referans aldığım düşünsel arka plan, Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı ile Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim modeli. Ancak bu modelleri topluma uygulamam bir teşhis değil; sadece bir okuma biçimi ve anlama çabasıdır.

Asıl mesele şudur: Toplum gerçekten daha “somut mu düşünüyor”, yoksa siyasal alan giderek toplumu daha “somut düşünmeye zorlayan” bir yapıya mı dönüştü?

Somutluk Rejimi

Piaget’ye göre “somut işlemler dönemi” (7-11 yaş), bireyin düşünmeyi büyük ölçüde gözle görülen nesneler üzerinden kurduğu bir evredir. Çocuk mantık yürütür ancak soyut sistemleri (hukuk, ekonomi, kurum) zihninde tam olarak bağımsızlaştıramaz; düşünce “şeyler” üzerinden ilerler.

Türkiye’de siyasal tartışmalar uzun süredir bu somutluk rejimi içinde akıyor. Siyaset; araçlar, binalar, kalabalıklar ve lider görüntüleri üzerinden konuşuluyor. Soyut olan —kurumlar, anayasal düzen, güçler ayrılığı— geri plana itiliyor (Özellikle “Türk Tipi Başkanlık Modeli” ile bu durum daha da görünür hale geldi).

CHP önünde sergilenen araçlar meselesi bu bağlamda açık bir örnektir. Burada tartışma kurumsal yapı veya süreç üzerinden değil, doğrudan nesne üzerinden yürütülüyor. Araba artık bir araç değil, bir anlam taşıyıcısıdır. “Haram” ve “yolsuzluk” gibi ifadelerle birlikte nesne, doğrudan ahlaki bir hükme dönüşür.

Bu dönüşüm önemlidir çünkü nesne, yapının yerini alır. “Bu araç neden burada?” sorusu, “Bu kurum nasıl işliyor?” sorusunun cevabını kısa yoldan verir. Bu sadece bir iletişim tercihi değil, siyasal algının nasıl kurulduğuna dair yapısal bir göstergedir.

Ahlaki çerçeve: Kohlberg ve aidiyet siyaseti

Kohlberg’in ahlaki gelişim modelinde ise “geleneksel ahlak” düzeyi, bireyin doğru ve yanlışı aidiyet ilişkileri üzerinden değerlendirdiği aşamadır. Burada ahlak, evrensel ilkelerden çok “grubun normları” ve “otoritenin sözü” üzerinden şekillenir.

Türkiye’de siyasal davranışın önemli bir kısmı bu düzeyle paralellik taşır. İnsanlar bir aktörü değerlendirirken önce şu soruyu sorar: “Bizden mi?” Bu soru cevaplanmadan diğer tüm bilgiler ikinci plana düşer. Bu nedenle aynı olay, farklı gruplar için tamamen farklı anlamlar taşır. Bir taraf için “yolsuzluk göstergesi” olan durum, diğeri için “siyasi manipülasyon” olarak okunur. Referans noktası ilke değil aidiyet olunca, seçmen "bakar kör" haline gelir ve bu kararlar sonrasında pişmanlığa da dönüşebilir. 

Burada kritik bir hata da yapmamak gerekir: Bu durum basit bir “toplumun bilinçsizliği” ile açıklanamaz. Bu, insan zihninin doğal işleyiş biçimidir. Ancak bu doğal eğilim, siyasal özneler tarafından sürekli beslenir ve istismar edilir. Evrensel ahlaki ilkelere geçilmesinin önündeki engeller (eğitim sistemi, kutuplaşma, kültür kodları) ise tabloyu daha da ağırlaştırır.

Medya rejimi ve somutlaştırma siyaseti

Son yirmi yılda kurulan siyasal iletişim düzeni, soyut tartışmaları sistematik olarak somut görüntülere indirgemiştir. Ekonomik model yerine “maaş artışı”, kurumsal reform yerine “büyük proje”, hukuk devleti yerine “lider müdahalesi” öne çıkarılmıştır.

Bu süreç yalnızca bir iletişim stratejisi değil, bilişsel bir yönlendirme biçimidir. İnsan zihni somut olanı daha hızlı işler; görüntü, anlatının önüne geçer. Siyaset giderek bir “görsel kanıt üretimi” alanına dönüşür. CHP önündeki araçlar meselesi de bu mantığa oturur. Amaç, güçlü bir bilişsel kısa yol üretmektir. 

Bu tür semboller özellikle kararsız seçmen üzerinde hızlı etki bırakır. Uzun analizler gerektirmez, doğrudan ahlaki bir yargı üretir. Hatta kafası karışık olan iktidar seçmeni için iç rahatlatıcı bir kestirme sunar: “Öyle ya, birbirlerini yediklerine göre bu doğru olmalı.”

Yalan, çerçeveleme ve siyasal gerçeklik

Türkiye’de siyasal iletişim yalnızca “çerçeveleme” değil, doğrudan yanlış bilgi ve zaman zaman çarpıtma üzerinden de işlemektedir.

Olayların bağlamı eksiltilir, anlamı değiştirilir ya da tamamen farklı bir hikâyeye dönüştürülür. Dolayısıyla mesele yalnızca algı yönetimi değil, post-truth (hakikat sonrası) bir gerçeklik üretimidir. Bu, seçmenin bilişsel kapasitesinden bağımsızdır; çünkü kişi çoğu zaman nesnel gerçekliğe değil, kendisine sunulan bilgi çerçevesine göre karar verir.

Pierre Bourdieu bu yapıyı “habitus” kavramıyla açıklar: Bireyler tamamen bağımsızca düşünmezler; hangi tür düşüncenin mümkün olduğunu sosyal alan belirler. Habitus, dünyayı “doğal” ve “kendiliğinden doğru” algılamayı sağlayan görünmez bir çerçevedir. Bu çerçevede bazı sorular hiç sorulmaz, bazı cevaplar da sorgulanmadan kabul edilir. Dolayısıyla sorun bireysel algıda değil, toplumsal üretim biçimindedir.

Muhalefetin yapısal açmazı

Bu çerçevede CHP ve özellikle Özgür Özel liderliğinin karşı karşıya olduğu zorluk daha net görünür. Muhalefet, doğası gereği daha soyut bir dil kullanmak zorundadır: Hukuk devleti, kurumsal çürüme, ekonomik model, demokratik gerileme… Ancak bu dil, somutlaştırılmadığı sürece geniş kitlelerde hızlı karşılık üretmez.

Siyasal rekabet iki farklı dil arasında sıkışır:

  • Biri: Hızlı, görsel ve duygusal,
  • Diğeri: Yavaş, yapısal ve analitiktir.

Bu asimetri, muhalefeti sürekli “açıklama yapmaya” zorlarken iktidarı ise konforlu bir “gösterme” pozisyonunda tutar.

Kılıçdaroğlu ve siyasal dilin sınırları

Kemal Kılıçdaroğlu’nun "mutlak butlan" kararı sonrasında yeniden partinin ana aktörlerinden biri olarak konumlanma sürecine bakıldığında, muhalefet içi siyasal iletişim açısından ayrı bir gerilim hattı ortaya çıkmaktadır. Bu dönüş, yalnızca örgütsel bir hamle değil, aynı zamanda siyasal dil ve temsil biçimi açısından da önemli bir kırılmadır. Bu, son derece hesaplı bir planlama gibi okunabilir.

Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun benimsediği söylem; büyük ölçüde “devlet aklı”, “düzenin korunması” ve kurumsal süreklilik vurgusunun örtük mesajlarını içerir. Eski yol arkadaşlarına ahlaki eleştiriler getirmesi, Kohlberg’in modelinde “geleneksel ahlak” düzeyine (yasa ve düzen eğilimi) yakın bir çizgide okunabilir; yani evrensel-eleştirel bir ilkeden ziyade, mevcut yapının korunmasını ve devletin sürekliliğini önceleyen bir çerçeve. Kılıçdaroğlu bir “devlet adamı”dır.

Bu durum, muhalefetten beklenen radikal eleştirel pozisyon ile daha korumacı ve düzen merkezli refleks arasındaki çatışmadır ve bilinçli olarak üretilmiştir. Sonuçta ortaya çıkan iletişim biçimi, muhalefetin yapısal eleştirisini bozarak, mevcut siyasal düzenin dilini benimsemekte ve bu yolla bir etki yaratmak istemektedir; yani iktidarın kurduğu iletişim rejimiyle örtüşen bir siyasal zemin üretmektedir. Kemal Bey’in partiye döndürülmesinin altındaki ana mesele de zannımca budur. İktidarla aynı dili üreten ve aynı ahlaki düzleme gelen bir CHP asla iktidar olmamalıdır ve zaten olamaz. 

Siyaset bir düşünme biçimi midir?

Tüm bu çerçevede temel soru şudur: Türkiye’de siyaset bir “düşünme alanı” mıdır, yoksa bir “görme ve tepki verme alanı” haline mi gelmiştir?

Ezcümle, CHP önündeki araçlar tartışması, bu sorunun turnusol kâğıdı niteliğinde bir örneğidir. Bize nesnelerin yalnızca nesne olmadığını, doğrudan birer siyasal yargı üretim aracı olduğunu gösterir. Nitekim Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.

Siyaset giderek daha az düşünce, daha az ahlak, daha çok yanıltıcı bilgi ve daha çok görüntü üretmektedir. Ve bu döngü kırılmadıkça; değişen yalnızca araçlar, isimler ve sloganlar olacak, yapı ise baki kalacaktır.

Dolayısıyla en kritik mesele bu toplumun neyi düşündüğü değil, neyi nasıl düşünmeye zorlandığıdır. Bu sorunun cevabı, ülkenin geleceğini belirleyecek en önemli meselelerden biridir.

(NK/EMK)

Bir sessizlik rejimi: “Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz”

"Şşş! Kızlar çığlık atmaz."

Bu bir terbiye cümlesi mi, yoksa bir susturma emri mi? İkisi arasındaki fark, İranlı yönetmen Pouran Derakhshandeh'in 2013 yapımı Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz filminin tam merkezinde yer alıyor.

Film bir karakol sahnesiyle başlıyor. Gelinliğinin üstü kanlar içinde bir kadın, yani kahramanımız Şirin sessizce oturuyor. Az önce bir adam öldürmüştür. Komiser sorguluyor, cinayetin nedenini anlamaya çalışıyor. Şirin tek kelime etmiyor.

Komiser boşluğu kendisi dolduruyor, hikayeler uyduruyor. Kadın konuşsa da konuşmasa da sistem kendi hikayesini yazıyor. Bu sahne aslında filmin özeti gibi: Şirin hayatı boyunca konuşmaya çalıştı, kimse dinlemedi.

Şimdi susması bile bir anlam taşıyor ama o anlamı yine başkaları belirliyor. Siyaset bilimci Noelle-Neumann, kamusal alanın birey üzerinde kurduğu bu yargılayıcı gücü şöyle açıklar: Kamusal alan, bireyin toplumun dışlayıcı bakışlarına ve yargılarına en açık olduğu yerdir. Birey, kamusal alanda egemen olan kurumların ve ortak algıların dışına çıktığında, toplumun amansız bir denetim mekanizmasıyla karşı karşıya kalacağını bilir ve bu yüzden sessizliğe sığınır.

Filmin arkasında güçlü bir isim var: Pouran Derakhshandeh. Filmin yönetmen koltuğunda oturmasının yanısıra senaryo yazarlığını ve yapımcılığını da üstleniyor.

Derakhshandeh, filmlerinde genellikle kadın ve çocuk meselelerini seyirciye sunmayı tercih ediyor. “Şşşş Kızlar Çığlık Atmaz” filmi de Derakshandeh sinemasının zarif ama sert diliyle ekrana taşıdığı filmlerinden en önemlisi. Film uluslararası festivallerde 15 ödül aldı. Ama ödüllerden çok, izleyeni ekrana çakıp bırakan o ağırlıkla sesleniyor, çünkü anlattığı şey sadece İran'a özgü değil çünkü ataerki sınır tanımıyor.

Susmanın anatomisi

Peki filmdeki, bu suskunluk nereden geliyor? 1974'te Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann, bu duruma bir ad koydu: Suskunluk Sarmalı. Neumann'a göre bireyler, kendi düşüncelerinin toplumda azınlıkta kaldığını hissettiklerinde dışlanma korkusuyla seslerini geri çekiyorlar.

Susanlar çoğaldıkça baskın ses daha da güçleniyor, sarmal büyüyor. Teorinin önemli bir boyutu da şu: Bu sarmalın içinde bile susmayı reddeden bireyler vardır. Noelle-Neumann bunlara "sert kabuk" diyor: baskıya rağmen konuşmaya devam edenler, azınlıkta kalmayı göze alanlar. Ama bu filmde sormamız gereken asıl şu: O baskın ses kimin sesi? Hangi "kamuoyu" kimi susturuyor?

Bu sorulara cevap, feminist teoriden geliyor. Deniz Kandiyoti bu durumu açıklamak için “ataerkiyle pazarlık” kavramını kullanıyor. Kandiyoti'ye göre kadınlar ataerkil düzeni salt bir baskı sistemi olarak yaşamıyor; aynı zamanda o düzenin içinde hayatta kalmak için pazarlık da yapıyorlar. Bu pazarlık çoğu zaman görünmez  ama bedeli her zaman kadına ve çocuğa ödetilen bir pazarlık.

Bu noktada Şirin’in çocukluğunda yaşadıklarına bakmak gerekiyor. Çünkü bu sessizlik ve pazarlık bir anda oluşmuyor. Suskunluk sarmalı katman katman inşa ediliyor. Şirin sekiz yaşında. Evde annesi ve babası var ama aslında yoklar; işleri yoğun, zamanları kısıtlı. Ailenin şoförü her gün onu okula götürüp getiriyor.

Ve o şoför Şirin’de hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir travmaya neden oluyor. Şirin bunu hem bedeninde taşıyor, hem de içinde taşıyor; taşıyor ve kaldıramadığı bir yük haline geliyor. Cesaretini toplayıp annesine gidiyor. Ama tam olarak yaşadıklarını anlatamıyor çünkü dili yok, güvenli alan yok. Bunun yerine bir yol buluyor kendine: "Anne" diyor, "arkadaşımın başına bir şey geldi.

Büyük bir erkek ona bir şey yaptı." Aslında kendisinden bahsediyor. Annesi bir an duraklamıyor bile hemen işaret parmağını Şirin’in dudağına dokundurup şşşş! diyor ve susturuyor, o arkadaşıyla görüşmesini yasaklıyor. Kandiyoti'nin "ataerkiyle pazarlık" kavramı burada çok katmanlı işliyor. Anne hem kızını hem kendini, ailenin itibarını, namusunu, toplumsal statüsünü koruyor. Belki farkında bile değil bunun. Ama sonuç değişmiyor.

Şirin yalnız kalıyor, istismar devam ediyor. Noelle-Neumann bu konuya ilişkin, bireylerin toplum tarafından dışlanma, ayıplanma ve yalnız bırakılma korkusuyla, baskın olan görüşe karşı kendi içsel gerçeklerini nasıl gizlediklerinden bahseder ve bu sürecin sonunda suskunluk sarmalının inşa edildiğini belirtir.  

Okul da yardımcı olamıyor Şirin’e yaşadıkları konusunda. Şirin öğretmenine gidiyor, başına gelenleri anlatmaya çalışıyor. Öğretmen meşgul "sonra konuşuruz" diyor ve onu geçiştiriyor. Kötü niyetli değil, sadece vakti yok. Ama Şirin için fark etmiyor. Kurumların mağdurları susturması için bilerek ezmesi gerekmiyor. Görmezden gelmek yetiyor. Suskunluk sarmalı bir kat daha yoğunlaşıyor.

Yıllar geçiyor. Şirin büyüyor ama o travmalarla dolu çocukluğu içinde donmuş, bastırılmış öylece bekliyor. Ta ki düğün günü, gelinliğiyle merdivenlerden inerken bir çocuğun istismara uğradığına tanık olana kadar. O çocuk için bir şey yapıyor, aslında kaybettiği kendi çocukluğu için bir şey yapıyor.

Ve karakola geri dönüyoruz. Gelinliği kanlı, sesi yok. Komiser soruyor, sistem yazıyor. Mahkemede suskunluk sarmalı doruk noktasına ulaşıyor. Şirin'in kurtarmaya çalıştığı çocuğun ailesi bile tanıklık etmeyi reddediyor. Aynı acıyı yaşamış, aynı haksızlığa, zulme maruz kalmış bir aile, damgalanmamak için sessiz kalıyor. Mağdur, mağduru susturuyor. Bu suskunluk sarmalı Şirin'in idamına giden yolu açıyor. Toplumsal baskı resmi bir yargı kararına, bir idam fermanına dönüşüyor.

Ama tam bu noktada filmde suskunluk sarmalına direnen bir ses yükseliyor. Bir kadın avukat yıllardır mahkemelerde kadınları savunan, bu mücadeleyi meslek olarak seçmiş biri. Davayı almak istemiyor başta. Ama Şirin'in sessizliği onu etkiliyor.

O sessizliğin arkasında bir şeyler olduğunu hissediyor ve davayı üstleniyor. Noelle-Neumann'ın "sert kabuk" dediği tam da bu: Sarmalın içinde, baskının ortasında, susmayı reddeden ses. Herkes kaçarken o kalıyor.

Avukat gerçek bir mücadele veriyor. Ve o ses bir başka sesi uyandırıyor: Mahkeme salonunda, yıllarca içinde taşıdığı her şeyi ilk kez dile getiren Şirin. Suskunluk sarmalını yırtıyor ve sarmala rağmen, sisteme rağmen, konuşuyor. Avukat ona yalnız olmadığını hissettiriyor. Ama sistem daha güçlü. Şirin idam ediliyor

Bu film İran'da geçiyor ama hikayesi evrensel. Öğretmenin meşguliyeti, annenin korkusu, babanın yoğunluğu, komiserin hikaye uyduruşu, mağdur ailenin sessizliği bunlar coğrafya tanımıyor. Ataerki nerede kurulmuşsa suskunluk sarmalı da orada dönüyor. Değişen sadece toprak, millet, din, aksan.

(HÇ/EMK)

Kaynaklar

Derakhshandeh, P. (Yönetmen). (2013). Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz [Film]. İran.

Kandiyoti, D. (2013). Ataerkil pazarlık. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/ataerkil-pazarlik/

Noelle-Neumann, E. (1998). Kamuoyu: Suskunluk sarmalının keşfi (M. Özkök, Çev.). Dost Kitabevi.

Yaylagül, L. (2006). Kitle İletişim Kuramları: Egemen ve Eleştirel Perspektifler. Ankara: Dipnot Yayınları.

Kendi “normalimizi” mi yaratıyoruz?

Bilincimiz bizi bir “Normal” kalıbına sıkıştırıyor. Aslında bilincimizin şekillendiği yaratılmış normalin kalıbına istemsiz sıkışıyoruz. Kanıksanmış sağlamcılık denen şey de zaten o normalin bir tezahürü. Bir normale hapsolduğumu fark etmek oldukça uzun zamanımı aldı.

Ne yalan söyleyeyim, engellilik üzerine büyük büyük sözler ederken kendimdeki kanıksanmış sağlamcılığın farkında bile değildim. “Normal”i sorgulamak aklıma bile gelmemişti zaten. Bu bana özgü bir yönelim de değildi. Bu konuda ilk adımlarımı atarken benden daha önce adım atmış, sağlamcılık üzerine okumalar yapmış ve hatta bu konuda isim yapmış arkadaşlar için de aynı durum söz konusuydu. Belki de en büyük şansımız tüm eksikliklerine rağmen bu konuda kafa yormaya ve kalıpları parçalamaya kararlı o insanlarla kolektif bir düşünme, tartışma ve üretme sürecini paylaşmamızdı. 

Bir yıl önce büyük bir heyecanla savunduğumuz bazı şeylerin savunulmaması gerektiğini ama onların yeniyi ve doğruyu bulmakta önemli bir deneyim olduğunu anlamıştık.

Onun içindir ki dün savunduğumuzun bugün yanlış gelmesi canımızı acıtmak yerine heyecanımızı artırıyor ve bizi mutlu ediyordu. Altını çizmeye gerek olduğunu düşünmesem de altını çizmeyi bir görev kabul ettiğim için belirtmek istediğim nokta şu.

Temel doğrularımızda bir değişiklik olmuyordu. Onları savunmaya devam ediyorduk ve bugün yanlış bulduklarımız o temel doğrularımızı sarsılmaz kılıyordu. Bilincimin bir bebek gibi büyüdüğünü hissettiriyordu kendimde gözlemlediğim bu süreç. “Hak temellilik” derken belli imtiyazlara sığındığımız gerçeğiyle yüzleşmiş ve ona savaş açmıştım. Bu beni sekter bir noktaya itmişti ve bunu fark etme deneyimim oldukça can acıtıcıydı. Yirmili yaşların heyecanıyla pozitif ayrımcılık olarak değerlendirdiğim bazı şeylere çok sert tepkiler veriyordum.

Birgün havaların aşırı sıcak olmasından kaynaklı engellilerin idari izinli sayıldığı haberi düştü haber merkezlerine. Körlerin bir mail grubunda bu izinli sayma durumu üzerine sert bir tartışma çıktı. Ben bu tartışmaya oldukça sekter yaklaşıyordum ve sert bir dalış yaparak kendim gibi düşünen arkadaşların yanında konumlandım. “Öyle ya, sadece sıcaktı ve sıcaktan dolayı sakatlar neden izinli olsundu” 

Mailime gelen bir yorum beni oldukça sarstı. Göz tansiyonu olan bir arkadaş “ben bu sıcakta dışarı çıksam ölürüm, ne hakla bana verilmiş bir hakkı eleştiriyorsun” şeklinde yanıt verdi.

Haklıydı. Hem de aşırı haklıydı. Belki hayatta fikirsel olarak yan yana gelemeyeceğim bir kişi bana çok güzel bir ders vermişti. Sonra sağlamcılığı, mikro saldırganlığı ve yaratılan normali derinlemesine tartıştık. Yargıladık ve mahkum ettik.

Belki ulaşabileceğimiz en doğru noktaya ulaştık. Çünkü yaratılan normal, ötekileştirilenleri kendi kalıbında eziyordu. Ötekileşmenin de erişilebilirlik sorunlarının da her tür ayrımcılığında kökeninde o vardı. Evet o doğru nokta bugün bizim için savunulması gereken en önemli alan. Bu gerçekliğin bilincine varmamız yolumuzu farklı alanlarda ötekileştirilenlerle kesiştirdi. Büyüdük ve bu arada bir gerçekliğe çarptık. Hadi kendi adıma konuşayım, ben çarptım. Ufkumuz körlükle ilgili temel noktaların savunulmasından ibaret değildi artık. O da genişlemişti ve ötekileştirilenler üzerine daha doğrusu hayatın gerçekliği üzerine çok şey öğrendik.

Bu kaynaşma hali yeni bir sorunu tetikledi. Alışkanlıkları, talepleri ve yöntemleri farklı insanlarla çalışmaya başladık. Toplum içinde bizden kat kat fazla ötekileştirilen insanlar. Sonra onların tarzıyla bizim tarzımızın aynı olmadığı gerçekliğine çarpıp geriye doğru sektiğimi hissettim. Çünkü birbirimizin alışkanlıkları birbirimize farklı erişilebilirlik sorunları yaratabiliyordu. İşte bu içimdeki normalle yüzleşmeme neden oldu. Acaba ben farkında olmadan pratik yansıması olmasa da düşünsel anlamda sağlamcılığı ve yaratılan normali besliyor muydum?

Ben diyorum ama herkes bu soruyu kendi üzerine alınmalı. Çünkü bu bizim gerçekliğimiz. Kesişimsel bir çalışma yapacaksak bize en zıt alışkanlık ve yönelimleri olan insanlarla da çalışmamız ve yer yer ters düşmemiz kaçınılmaz.

Herkesin içinden düşündüğü bu çelişkiyi sesli tartışmayı öneriyorum. Çünkü bu alanda da alternatif bir yönteme ihtiyaç var ve onu anca bizler yaratabiliriz. İlk adım olarak kendimize soralım? İçimizdeki “normali” yenmek için ne yapmalı?

(BS/EMK)

Osman Özarslan ile Hafriyat üzerine

Türkiye, geçmişin ve bugünün sert gerçekliği arasına sıkışmış, sürekli kendi üzerine yeni katmanlar ekleyen uçsuz bucaksız bir bellek sahasıdır. Bu coğrafyada katmanlar arası geçişlerin hızı, bizi tutarlı bir görme zemininden mahrum bırakırken, hatırlama süreçlerimizin sürekliliğini sağlayan eksenleri de kırıyor, bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma belleğimizi benliğimizden uzaklaştırarak sınırları muğlak bir öznellik inşa ediyor.

Yazar akademisyen Osman Özarslan’ın ilk romanı ’Hafriyat’ İletişim Yayınları'ndan çıktı. Roman resmi tarihin dışında kalan yaşam anlatılarını, ötelenmiş sesleri ve görünmez kılınmış geçmişleri bugünün çatlaklarından yankılandırarak okuru bastırılmış tarihin altındaki görünmez yaşam parçalarıyla tanışmaya ve yüzleşmeye davet ediyor.

Özarslan, 'definecilik' olgusunu zenginleşme hayali ya da taşra meşgalesi olarak değil bu toprakların asli sahiplerinden devralınan dilsiz mirasa hoyratça ve çaresizce tutunma çabasını anlatırken, bugünün insanının köklerini bilmediği ya da adını koyamadığı geçmişiyle çarpık bir ilişki kurduğunun altını çiziyor. Hafriyat, okuru Türkiye'nin bitmek bilmeyen 'şimdi'si ile kadim 'geçmiş'i arasındaki tekinsiz boşlukta yürütürken bize hatırlamanın bir lütuf değil, ağır bir işçilik olduğunu fısıldıyor.

16 yıllık bir demlenme süreci

‘…. bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.’’

Kitabın sonunda, yazım sürecinin 2008 yılına kadar uzandığını görüyoruz. Bu kadar uzun bir süre bir metinle yaşamak karakterlerin ve mekânın sizin zihninizde nasıl bir evrim geçirmesine sebep oldu?

Buradaki karakterlerin tamamı gerçek hayatta varlar ve olayların tamamı da neredeyse gerçek olaylar, yaşayanların hatırasına saygısızlık etmemek için mekânların ve kişilerin isimleriyle oynadım ve zamanda kaymalar yaptım. Sorunuzu buradan yanıtlamaya başladım çünkü Burdur Çavdır’da doğdum.

Birkaç cümle ile anlattığım şeyler benim hayatımın parçası. Bir de teknik bir mesele var, metni öncesinde kısa film sonrasında uzun metrajlı film olarak tasarladım, fakat Kültür Bakanlığı’ndan gerekli destekler alınamayınca romana dönüştü. Dolayısıyla, bu zaman karakterler üzerinden anlatmak istediklerimi bir çocuk gibi büyüttüğüm bir süreçti.

Tanıdığım insanların hayatlarına, on altı yıl boyunca daha derinden gözlemleyerek baktım; onların neden böyle bir kader yaşıyor olduklarını anlamaya çalıştım. Zaten bu yüzden adı Hafriyat. Marks’ın 18 Bruimere’de söylediği gibi ‘Genç kuşaklar sürekli önceki kuşakların hayaletleri, karabasanları ile mücadele etmek zorunda kalırlar’.

Taşrada bu biraz daha fazladır dolayısıyla biz bir bakiyenin üzerine geliyoruz. Hafriyat’ta bunu anlatmaya çalıştım aslında, Roma Dönemi’nden başlayan çok alakasız gibi görünen bir hikâye sonrasında II. Meşrutiyet'te başka bir hal alıyor, Cumhuriyet, 90’lar ve 2000’ler arası başka başka bağlamlar kazanıyor, işte bir kaderin hikâyesini tüm bu dönemler boyunca anlatmaya çalıştım.

Bu anlamıyla talihsiz bir coğrafyada yaşıyoruz Roma’nın en kıyıcı imparatorları bu topraklarda yaşadı, Persler ve Yunanlılar bu topraklarda savaştı. Osmanlı, benim anlatmaya çalıştığım Teke Yöresinin üzerinden defalarca geçti. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca insanlar kıyıma uğradı. Alevi oldukları için, tahtacı oldukları için, vergi vermedikleri için, askere gitmek istemedikleri için ve bunun sonucunda bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.

"Hatırlamak kolektif bir iştir"

’Bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış.II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlı'nın belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır.’’

Romanda bir evin kuşaklar boyunca değişen yüzlerini görüyoruz, Mekân aynı, ancak hayatlar değişiyor. Bu noktada Türkiye’nin toplumsal hafızasını da bu üst üste birikmiş hafriyat katmanlarına benzetebilir miyiz?

Hafıza benim özellikle çalıştığım alanlardan bir tanesi. Bunu övünmek için söylemiyorum. Belki bir lanettir!... Fakat ortalama bir insandan daha güçlü bir hafızam var ve bir sürü şeyi hatırlamak acı verici... İnsan neden hatırlar ve neyi unutur? Bu bağlamda anladığım şey şu: Hatırlamak kolektif bir iştir.

Bizler etrafımızdaki nesnelere bakarak, çevremizdeki insanlarla konuşarak ve özellikle şimdinin dünyasında dijital dünyanın etkisi ile hatırlar veya unuturuz. Kitabın tarihsel kesiti Roma dönemi ve 2000’ler ve bilerek bunu bu zaman dilimlerine ayırdım.

Ben lisansta Tarih okudum ve aslında bir şekilde kendi tarihçiliğim ile beraber, hesaplaşma gibi de düşünebiliriz çünkü sizin sorunuz ile alakalı olarak Tarih bu topraklarda çok kolay gibi görünen ama aslında dünyanın en zor mesleklerinden birisi.

İkincisi, bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış. II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlının belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır. Bu yüzden, kitabı ben üç tarihsel katman olarak tasarladım. Köyün içerisindeki ev de bu katmanların bir yansıması olarak tasarlandı.

Birincisi açılış: ‘masal zaman’… Yani definecilerin ya da bize masal anlatmayı seven insanların görmek istedikleri biçimde karşımıza çıkan bir masal zamanı İkincisi: Cumhuriyet öncesi ve yer yer Cumhuriyeti de kapsayan kabaca 1910-1960 arası zamanı kapsayan ‘nostaljik zaman’. Ve son şimdinin sert gerçekliğine giriş… Bu yüzden kitabın güncel zamanını 2000’lerde durdurdum. Çünkü bugün hem küresel hem yerel ölçekte yaşadığımız birçok dönüşümün izleri o dönemde belirginleşti.

Türkiye’de Özal sonrası dönüşüm, Kürt meselesindeki çatışmalı süreç, 2000 yılındaki cezaevi operasyonları, 2001 ekonomik krizi ve 2002’de AKP’nin iktidara gelişi bu dönemin belirleyici gelişmeleri arasındaydı. Kitapta bunların üç temel zaman olarak yer almasının nedeni bu. 2000’ler toplumsal dönüşüm açısından önemli bir kırılma dönemiydi; kırsal yaşam değişti, kent yoksulluğu daha görünür hâle geldi.

Normal tehlikeli bir kelime

’’Absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır.’’

Kitabın kahramanları için ‘absürt’ tabirini kullanıyorsunuz. Ancak bu karakterlerin yaşamları kendi tercihleri değil, sanki bir zorunluluğun sonucu. Neden gerçeklik taşrada bu biçimde yaşanıyor ve sizce Türkiye gerçekliğinde ’normal’ nedir?

Normal tehlikeli bir kelime ama bunu kabul edilebilirlik üzerinden düşünürsek ya da insana yakışır haysiyetli bir yaşam üzerinden düşünürsek bence insana yakışan ‘norm’ haysiyetli bir şekilde yaşamak ve gömülebilmektir.

İnsan hayatının anlamını biz çoğunlukla ölme biçimlerine ve ölenlere nasıl muamele yapıldığına bakarak anlayabiliyoruz. Siz de bilirsiniz ki Sophokles’in klasik trajedisi Antigone’si aslında dünyanın üzerindeki en büyük lanet ölülerinizle ne yaptığınız yahut yapamadığınızdır. Özellikle 6 Şubat depremine baktığımızda biz ölen insanlarımızın insan haysiyetiyle nereye gömüldüğünü göremedik.

Dünyada bundan daha absürt bir şey olamaz! İkincisi taşra meselesine gelirsek, insana saçma gelen şey müdahale edemediği, iradesini katamadığı dolayısıyla kendi iradesi dışında olan şeyler. Taşrada yaşayan insanların gerçekten bir hayatı var mıdır, onlara kaç kuşaktır atalarından kalma evler, düşmanlıklar, dostluklar dışında bir hayatları var mıdır? Bunun din ve millet ile de bir alakası yoktur. Yunanistan’dan gelen Türkmenlere yahut Türkiye’den Yunanistan’a giden Rumlara baktığımızda yine orada da devredilen kaderlerini yaşadıklarını görürüz.

Bu anlamıyla absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır. Bu kavramı tam da bu zamanlarda daha şiddetli hissetmemizin büyük sebebi, bizim kendi irade imkanlarımızın dijital algoritma terörü ile aşırı güçlenmiş feodal teknokratik rejimlerle ya da denetleme mekanizmaları ile elimizden alınarak sosyal devletin tasfiye edilmesiyle daha derinden yaşıyoruz.

Sivil toplumdan örgütlenme imkânlarımızdan soyutlanıyoruz, bizim önümüze konulanı kabul etmekten başka çıkar yol yok gibi görünüyor, bu yüzden zaten deli gibi distopik edebiyat okuyoruz, ya da distopik filmler-belgeseller izliyoruz son zamanlarda. Mary Shelley’in 1818’lerde yazdığı Frankenstein, yahut Kafka’nın 1915’te yayımlanan ilk uzun eseri Dönüşüm. Hepsi yüzyıl sonra best seller oldu. Bu yüzyılda absürt ve distopyaya dönüşümüzün bir gerçekliği var.

Testosteronlu kokular

“… Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım; iki psikologdan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.’”

Kitabınızdaki karakterlerin neredeyse tamamı erkek bunu bir tür definecilik ile ‘erkekliğin ispatı’ yahut ‘mitolojik bir kahraman olma’ çabası olarak okuyabilir miyiz?

Burada birkaç teknik mesele var birincisi kahramanlarımızdan tek kadın olan Yadigâr’da aslında olmayacaktı o da erkekti fakat bir arkadaşımın müdahalesiyle kadın oldu. Ben taşralı bir erkek olarak erkeklerin dünyasını daha iyi biliyorum. Bir erkek olarak Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım. İki psikologtan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.

İkincisi ben bu romanı erkeklerin testosteronlu kokuları gelecek şekilde yazmak istedim. Üçüncüsü, öyleymiş gibi yapıyoruz ama erkeklerin dünyasında aşka pek yer yok, bu yüzden Hafriyat’ta aşk yok bunu iki sebepten dolayı yapmadım.

Birincisi, edebiyat dünyasının reçetesi gibi görülen roman varsa aşk olmalıdır düsturunun dışına çıkmak istedim. Tüm bunlardan kaynaklı olarak erkekleri daha çok yazdım ve erkeklere bakınca ne yapmaya çalıştıklarını da daha kolay anlayabiliyorum, çünkü sizin de söylediğiniz gibi, erkekliğin şemaları daha net erkekliği ispat etmek, yarışmak yahut mitolojik bir kahramana öykünmek.

Campbell’in kahramanın sonsuz yolculuğunda anlattığı mitopoetizm de bir erkeklik hikâyesi aslında. Bir arkadaşımla, defineci bir ekiple yaptığımız mülakatta, ekip, Köyceğizde bir yamaçtan ötekine ana karayı delerek karşı yamaca geçtiklerini anlatmışlardı. Gerçekse kötü, yalansa daha da kötü ama her durumda, burada mesela dikkatle baktığımızda Ferhat ile Şirin hikayesini görebiliyoruz. Bunun define motivasyonu olmadığı açık burada hümanizmanın, rasyonel dünyanın sınırlarının dışındaki çizgilerde cinler, periler ve erkekler var.

Bir iskambil kağıdına servetini basmak

‘’Bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? …. Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine nasıl düşebilir?’’

Hafriyat’ta defineciliğin taşrada sınıf atlama, yazgı bozma, hayattaki ezilmişlikten kurtulma gibi umut barındıran vaatleri sonu hüsran ile bitse de süreklilik barındıran bir istenç olmasının nedeni sizce nedir?

Bu soru benim tüm akademik hayatım boyunca anlamaya çalıştığım şeylerden biridir. Mesela bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? Veya bir insan tüm hayatını bir dövüş horozuna ya da dövüş köpeğine nasıl adayabilir? Ya da biri bir yerde bir işaret gördüğünü ve bunun sonucunda da orada tonlarca altın olduğuna kendisini nasıl inandırabilir? Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine düşebilir?

Gerçekten böyle insanlar olmakla birlikte onlara saygı duyarak diyebilirim ki; Burada, benim anlamaya çalıştığım ilk mesele bu insanlar neden bunun peşinde ve onları ikna eden şey ve onları bunların peşinde koşmaya iten motivasyon ne?

İkincisi ise, ben bunun bireysel bir şey olmadığını düşünüyorum. Bence defineciler bu dünyadan umudu kalmamış insanlar ve tutunamamışlar, bunu besleyen bir sistem var. Ayrıca, dinsel kaynaklı spiritüalizm taşrada olabildiğince yaygın; cincilik, falcılık, okültizm yani arkeolojik ikonografi ve semiyotik okumasından oldukça uzak yorumlar. Bunlara ek olarak, insanlar hem kendileri hem çocukları için devlet tarafından sağlanacak bir sosyal devlet imkânı göremiyor ve kendilerini bir şekilde garantiye almak istiyorlar.

Dahası, İnanılmaz kötü bir dünyada yaşıyoruz yani burada esas mesele hakikat yokluğu. 20.yy da en güzel olan şey aynı zamanda en kötü olan şey herkesin bir hakikatinin olmasıydı. Kimisi Allaha kimisi Sosyalizme kimisi inandığı başka şeylere kendini verebiliyordu. 90’lar ile birlikte bu zemin ortadan kalktı Donald Trump veya Elon Musk gibi şarlatanlara yerini bıraktı ve artık insanlar şunun farkına vardı ‘doğru ben ne söylediysem o’dur’’ ve her yanlışlığı ben sonuna kadar savunabilirim. Dolayısıyla arkeoloji gibi son derece sofistike, insanların beğenileri ile son derece alakalı, bir ulusun, Avrupa’nın, dünyanın tarihi ve kaderi ile son derece alakalı bir bilimin bir parçası olmaya çalışmak, onun içerisine girerek hem ulusun tarihini kaderini yazgısını değiştirmeye çalışmak, hem insanların beğeni yargılarıyla oynamaya çalışmak yani mansplaining dediğimiz erbilmişlik performansı da insanların gözünü kamaştırıyor.

Ve tabii son olarak bu mesele arkeologlarla da ilgili çünkü arkeoloji halka inmiş bir bilim değil, bu mümkün müdür bilmiyorum arkeoloji son derece kendi içine kapalı bir disiplin. Elitizm diyerekten popülizm yapmak isteniyorum fakat kapalı devre çalışan yerel ahaliyle kazı alanlarının son derece izole oldukları yani arkeoloji dünyasının insanlara bakınca folklor gördüğü, insanların da arkeolojiye baktığında define gördüğü tuhaf bir anlaşılmazlık dünyası. Belki burada kamucu sanat tarihi, arkeoloji yapılarak mesafe kapanabilir. Buraları daha dikkatle, ciddiyetle interdisipliner olarak düşünmek, tartışmak lazım.

"Yadigar’ın kaderi muhalif dünyayla aynı"

‘’Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir.’’

Yadigâr’ın yaşam direnişini kitabın sonuna kadar görüyoruz. Onun hem taşraya içkin hem taşra dışı bir yol almasının hikâyesi devam edecek mi?

Hafriyat'ın kendi içinde bir bitişi var ama Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir, ben onu bir yolculukta bıraktım. Çünkü Yadigâr Türkiye’deki Sosyalist hareketin ortalaması. Nasıl ki Türkiye’deki sosyalist hareket kendine bir yol arıyorsa ya da en genel anlamıyla muhalif hareket travmatize olmuş, hafızasını yitirmiş, işkence görmüş, tecavüze uğramış, baskılara uğramış, yolunu kaybetmiş hepsinden önemlisi bunları kaydettiği sabitleri yoksa, Yadigar’ın da yok. Dolayısıyla Yadigâr'ın kaderi muhalif dünya nasıl şekillenecek ile alakalı tasarladığım şeyler var fakat tarihin biraz ilerlemesi lazım.

Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın

Osman Özarslan hakkında?

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Lisans (2010), aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans (2015) ve Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde doktorasını tamamladı (2019). Kemalizm Sovyetler Sosyalizm, Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal, Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik kitapları farklı yayınevleri tarafından basıldı. Halen, Başkent Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyesi. Çeperin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar üzerine çalışmalarını sürdürüyor.

(FA/HA)

Devleti tanımak: Sopanın gölgesi, bayrağın arkası

Türkiye'de devlet çoğu zaman yurttaşın karşısına yalnızca kurumlarıyla değil, alışkanlıklarıyla da çıkar. Bazen mahkeme salonunda, bazen okul kitabında, bazen ekranlarda kurulan tek sesli anlatıda, bazen de bayrağın ardına saklanan bir tehdide dönüşerek görünür olur. Bu yüzden sürekli saldıran bir siyasal düzenin yalnızca güç gösterisi yaptığını sanmak eksik kalır; saldırı, çoğu zaman çözülen dengeyi elde tutma telaşıdır.

Türkiye'de devlet, tarihsel olarak toplumu dışarıdan biçimlendiren; kendi iç gerilimlerini çözmek yerine onları yönetmeyi tercih eden merkezi bir güç olarak işledi. Bu yapının sürekliliği gerçek bir toplumsal rızadan çok, biçimsel demokratik görünümün, seçici refah dağıtımının ve milliyetçi ideolojik dokunun kurduğu geçici dengeye dayandı. Denge tuttuğu sürece iktidar görece geri planda kalabildi; denge çatladığında ise baskı daha çıplak, daha doğrudan ve daha görünür hale geldi. Bugün Türkiye'de yaşananlar da tam olarak bu çatlağın işaretidir: Her yeni operasyon, her yargı hamlesi, kendinden emin bir gücün değil, bozulan düzeni elde tutma zorunluluğunun sonucudur.

Devletin iki eli

Bu yapıyı anlamak için devletin yalnızca polisle, mahkemeyle ya da cezaeviyle işlemediğini görmek gerekir. Devletin bir eli bedenler üzerinde çalışır: polis, savcılık, mahkeme, cezaevi. Diğer eli ise zihinleri biçimlendirmeye uğraşır: medya, eğitim, milliyetçi söylem, ahlak anlatısı. Bu iki el birbirinin alternatifi değildir; aynı gövdenin iki farklı hareketidir.

İdeolojik düzenek rıza üretebildiği sürece baskı çoğu zaman geri planda kalır. İnsanlar neyin normal, neyin makbul, neyin tehlikeli olduğuna ikna edildikçe zorun açık kullanımı azalır. Fakat rıza üretimi zayıfladığında devletin daha sert yüzü öne çıkar. Türkiye'nin siyasal tarihi de bu ikili işleyişin izleriyle doludur: Seçimler yapılır, parlamento çalışır, partiler yarışır; fakat düzenin sınırlarına dokunulduğu anda hukuk, güvenlik ve medya aynı hatta dizilir.

Bugün gelinen yerde soru baskının var olup olmadığı değildir; baskının hangi kılıkla dolaşıma sokulduğudur. Bazen mahkeme kararı olarak, bazen güvenlik gerekçesi olarak, bazen de milli hassasiyet adı altında karşımıza çıkar. Mahkemelerin siyasal meydan gibi işlemesi, seçilmişlerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi ve milliyetçi söylemin bir koruma kalkanına dönüştürülmesi, devletin kendinden emin oluşunu değil; ideolojik aygıtın tek başına yetmediğini gösterir.

Sandıktan kaçan iktidar

31 Mart 2024, bu çatlağın siyasal yüzeye çıktığı andır. CHP'nin yüzde 37,8 oyla birinci parti konumuna gelmesi ve 35 ildeki yerel yönetimleri kazanması, merkezi iktidar karşısında somut bir alternatif kapasitenin doğduğunu gösterdi. Uzun süredir medya diliyle, milliyetçi hamasetle ve gündelik hayatın yorgunluğu içinde bastırılan memnuniyetsizlik, sandıkta görünür hale geldi.

İktidar bloğunun buna verdiği yanıt, ortaya çıkan toplumsal mesajı anlamak değil, o mesajın taşıyıcılarını baskı altına almak oldu. Ekim 2024'ten Mart 2026'ya uzanan süreçte 22 CHP'li belediye başkanının tutuklanması, İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinin tam ortasında cezaevine girmesi, bazı ilçelerde belediyelerin kayyım atamaları ve meclis aritmetiğiyle el değiştirmesi bu tablonun parçalarıdır.

Bu noktada hukuk, hakikati arayan bir alan olmaktan çıkıyor; siyasal takvimi ayarlayan, adaylıkları biçimlendiren ve muhalefetin nefesini kesen bir araca dönüşüyor. Her dava yalnızca bir dosya değildir; seçim zamanına, adaylık ihtimaline ve toplumsal moralin yönüne müdahaledir. Rıza üretme kapasitesi zayıflayan bir iktidar bloğunun refleksi de zaten burada belirir: Önderlik edemediği yerde tahakküme yönelir.

İtiraf ile iftira arasında

Yargı kuşatmasının en az görünen ama en derin iz bırakan halkası, itirafçı ve iftiracı mekanizmasıdır. Bu mekanizma yalnızca mahkemeye dosya üretmez; örgüt içinde kuşku üretir. Önce geniş bir suç ağı anlatısı kurulur, sonra bu anlatıyı dolduracak beyanlar aranır. Delil zayıfsa tanıklık öne çıkar; tanıklık kendiliğinden gelmiyorsa korku, vaat ve pazarlık devreye girer.

Kişiye verilen mesaj açıktır: Kendini kurtarmak istiyorsan başkasını yak. Böyle bir basınç altında itiraf ile iftira arasındaki sınır silikleşir. Çünkü ikisi de hakikati değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu hikâyeyi beslemeye zorlanır. Cezaevindeki insan özgürlüğünden, ailesinden ve dayanma gücünden koparılır; sonra önüne bir kapı açılır. O kapıdan çıkmanın bedeli, başkasının üzerine suç yıkmaktır.

Böyle bir ortamda kim neyi imzaladı, kim kiminle görüştü soruları artık araştırılmaktan çok ima edilir hale gelir. Dayanışmanın zemini sisle kaplanır, güvensizlik örgütün içine sızar. İktidarın aradığı da tam olarak budur: Muhalefeti yalnızca dışarıdan kuşatmak değil, içeriden birbirine şüpheyle bakan, kendi sözünden ve yoldaşından emin olamayan bir yapıya dönüştürmek.

Bayrağın arkasına saklanan ideoloji

19 Mart 2025'te sokaklara dökülen kalabalık, iktidarın uzun süredir kontrol altında tuttuğunu sandığı sembollerin artık tek bir merkeze bağlı kalmadığını gösterdi. Milliyetçi işaretleri taşıyan gençler, sol muhalefetin şarkılarıyla ve itiraz diliyle aynı meydanda buluşuyordu. Bir elinde bozkurt işareti, ağzında Çav Bella olan bu figür, ilk bakışta çelişkili görünebilir; fakat tam da bu çelişki, yeni siyasal arayışların nereden filizlendiğini anlatır.

Bu görüntü, milliyetçi kimliğin her durumda düzenin güvencesi olarak çalışmadığını ortaya koydu. Gençliğin öfkesi, kimliklerin eski kalıplarına sığmıyor; geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı, adaletsizlik duygusu ve temsil arayışı farklı sembolleri aynı itirazın içinde buluşturabiliyordu. İktidar bloğu açısından bu melez itiraz damarını görmezden gelmek mümkün değildi. Onu bastırmak kadar, yeniden güvenlikçi ve milliyetçi hattın içine çekmek de gerekiyordu.

ODTÜ Bahar Şenliği'nde yaşanan olay bu nedenle yalnızca bir üniversite gerilimi olarak okunamaz. Zafer Partisi çevreleriyle ilişkisi kamuoyuna yansıyan İstiklal Kadınları Hareketi'nin öğrencileri ve sahne alan sanatçıyı hedef alması; ardından çıkan arbedede büyük bir Türk bayrağını kendisine kalkan yapıp arkasından şişe atarak ortamı kışkırtması, sembollerin nasıl siyasal silaha dönüştürülebildiğini gösterdi. Bayrak burada ortak bir değer olmaktan çıkarılıp kimin alanda kalabileceğini, kimin dışarı itileceğini belirleyen bir sınır çizgisine dönüştürüldü.

Tam da bu yüzden mesele bayrağın kendisi değil, bayrağın arkasına saklanan siyasal niyettir. Ortak değerleri bir arada yaşamanın zemini olmaktan çıkarıp bir dışlama aracına dönüştüren her hamle, ideolojik aygıtın sokak düzeyinde yeniden kurulmasına hizmet eder. Zafer Partisi burada iktidarın doğrudan üstlenmediği siyasal yükü taşıyan; güvenlikçi dili toplumsal alanda dolaşıma sokan bir işlev görmektedir.

Sonuç yerine: Dengeyi bozmak

Bütün bu tabloya yalnızca miting ile yanıt vermek yeterli değildir. Miting elbette önemlidir; kalabalığın yan yana gelişi, korkunun dağılması ve toplumsal moralin yükselmesi bakımından vazgeçilmezdir. Fakat iktidarın stratejisi tek cepheden işlemiyor. Yargı, medya, sokak ve parti içi gerilimler aynı anda çalıştırıldığında, yalnızca meydanda biriken enerji diğer alanlarda boşluk bırakabilir.

İktidar kalabalığın dağılmasını bekleyebilir; dosyalar devam eder, ekranlarda suç anlatısı büyütülür, sokakta provokasyon dili canlı tutulur. Bu yüzden her saldırıyı yalnızca savunarak karşılamak yetmez. Her yargı hamlesi, her medya operasyonu, her bayraklı provokasyon — hepsi aynı çabanın parçasıdır: kırılan dengeyi elde tutmak. Bu görünür kılınmalıdır. Çünkü iktidarın saldırısı, çoğu zaman onun gücünden çok kırılganlığını ele verir.

Burada sosyal medya basit bir paylaşım alanı olmaktan çıkar; ana akım medyanın terk ettiği kamusal alanın yerine geçen bir mücadele zeminine dönüşür. Mahkeme kararından önce ekranlarda kurulan suç anlatısına karşı hızlı, tutarlı ve özgüvenli bir karşı dil kurulmadıkça, hakikat geriden gelmeye mahkûm olur. ODTÜ provokasyonunda 'bayrağa saldırı' çerçevesinin dakikalar içinde dolaşıma sokulması bu cephenin ne kadar hızlı çalıştığını gösterdi. Karşı anlatının aynı hızla kurulması artık bir tercih değil, siyasal zorunluluktur.

Dengeyi bozmak da tam burada başlar: İktidarın kurduğu her korku hikâyesini tersine çevirmek, her operasyonu yalnızca savunma konusu değil, düzenin çözülen rızasının kanıtı haline getirmek gerekir. Muhalefetin görevi yalnızca saldırıyı karşılamak değil; saldırının ardındaki zayıflığı görünür kılmaktır.


Kaynaklar

Çayan, M. Bütün Yazılar . Boran Yayınları.

Althusser, L.  İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İthaki Yayınları.

Lenin, V. İ. Devlet ve Devrim. Yordam Kitap.

Keyder, Ç. Türkiye'de Devlet ve Sınıflar. İletişim Yayınları.

Hardt, M.; Negri, A. . İmparatorluk. Ayrıntı Yayınları.

Sendika.org (2026, Mayıs). Bir Zafer Partisi Organizasyonu: İstiklal Kadınları Hareketi Kimdir?

(SCŞ/HA)

Neval El Saadavi’nin kadınları, iktidarı ve suskunluğu üzerine

Ortadoğu’dan yükselen kadın sesleri dünya edebiyatında çoğu zaman geç duyuldu. Oysa Nawal El Saadawi, 1970’lerden itibaren yalnızca Mısır’ın değil, dünyanın erkek egemen düzenini sarsan en güçlü yazarlardan biri oldu. Doktor, aktivist ve yazar kimliğiyle kadın bedeni üzerindeki tahakkümü, dinin politik araç hâline gelişini ve sınıfsal eşitsizlikleri edebiyatın merkezine taşıdı. Dünya çapında en çok bilinen eseri Sıfır Noktasındaki Kadın (Woman at Point Zero) olsa da, Türkçede Belge Yayınları tarafından yayımlanan Tanrı Nil Kıyısında Öldü (God Dies by the Nile) bugün yeniden keşfedilmeyi bekleyen güçlü romanlardan biri.

Belki de öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Saadavi’nin eserleri Türkiye’de yeni ve güçlü çevirileri hak ediyor. Çünkü onun dili yalnızca politik değil aynı zamanda şiirsel, alegorik ve son derece sinematografik. Özellikle Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugünün okuruna daha akıcı ve güncel bir çeviriyle yeniden ulaşmalı.

Nil kıyısında kurulan erkek düzeni

Roman, Nil kıyısındaki Kafr El-Teen köyünde geçiyor. Daha ilk sayfalarda Nil Nehri’nin büyülü atmosferiyle karşılaşıyoruz. Ancak bu büyü kısa sürede yerini karanlık bir sessizliğe bırakıyor. Galabeyasıyla kaybolan genç kadın Nefissa’nın yokluğu, köyün bastırılmış korkularını görünür hâle getiriyor.

Saadavi, doğa betimlemelerinin içine şiddeti ustalıkla yerleştiriyor. Nil’in bereketiyle erkek egemenliğinin çürümüşlüğü aynı coğrafyada yan yana duruyor.

Köydeki düzen bütünüyle erkekler arasında kurulan hiyerarşik bağlarla ayakta kalıyor. Muhtar, politik gücünü kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmak için kullanıyor. Kadınları evine hizmetçi olarak alıyor, onları cinsel şiddete maruz bırakıyor. Köylüler için muhtar yalnızca devletin temsilcisi değil, aynı zamanda korkunun bedenleşmiş hâli.

Şiddetin ardındaki yetersizlik duygusu

Romanın dikkat çekici yönlerinden biri, erkek şiddetini yalnızca “saf kötülük” olarak anlatmaması. Muhtarın baskıcılığının altında derin bir yetersizlik duygusu yatıyor. Kardeşinin Mısır hükümetinde yükselmesi karşısında kendisini değersiz hisseden muhtar, yerelde kurduğu iktidarla bu eksikliği kapatmaya çalışıyor.

Hacı İsmail karakteri de benzer biçimde okunabilir. Genç kadınlarla muhtar arasındaki ilişkiyi organize eden bu karakter, aslında kendi güçsüzlüğünü örtmeye çalışıyor. Üstelik geçmişinde çocukluk istismarı taşıyan bir erkek olarak karşımıza çıkıyor.

Saadavi burada önemli bir noktaya temas ediyor: Patriyarka yalnızca bireysel kötülüklerden değil, toplumun ürettiği iktidar ilişkilerinden besleniyor.

Din, kader ve erkek egemenliği

Romanın merkezindeki kadınlar çoğu zaman sessiz. Ancak bu sessizlik teslimiyet kadar korkudan da kaynaklanıyor. Kadınların dini sorgulaması daha çok kader ve dualar üzerinden şekillenirken, erkekler için din bir yönetme aracına dönüşüyor.

“Yalnızca namaz vakitlerinde Allah’ın kuluyuz, oysa muhtarın sürekli kölesiyiz” cümlesi, romanın en çarpıcı politik çıkışlarından biri hâline geliyor. Erkeklerin Tanrı ile kurduğu ilişki bile yöneten–yönetilen ekseninde şekilleniyor.

Saadavi, dini yalnızca inanç sistemi olarak değil toplumsal tahakkümün dili olarak da ele alıyor.

Om Saber: Sistemin içinde bir çatlak

Romanın en dikkat çekici karakterlerinden biri Om Saber. Cinsiyet normlarının dışında duran bu karakter, köyde bir tür koruyucu figür olarak resmediliyor. Kadınların sırlarını saklıyor, onları toplumsal linçten koruyor, bekâret meselesi yüzünden hayatlarının kararmasını engellemeye çalışıyor.

Ancak aynı zamanda kadın sünnetini uyguluyor.

Bu çelişki, romanın en güçlü kırılma noktalarından biri. Çünkü Saadavi, baskının yalnızca erkeklerden değil, geleneklerin içselleştirilmiş yapısından da doğduğunu gösteriyor. Sistem, mağdurlar eliyle de yeniden üretilebiliyor.

Manda, galabeya ve sınıf meselesi

Roman boyunca tekrar eden manda metaforu dikkat çekici. Yoksul köylü Kawravi’nin mandası yalnızca ekonomik bir araç değil hayatta kalmanın, emeğin ve aidiyetin simgesi. Mısır kırsalında manda, üretim ve bereketle özdeşleşiyor.

Benzer biçimde galabeya da yalnızca bir kıyafet değil sınıfsal aidiyetin sembolüne dönüşüyor. Köylülerin bedenlerinde taşıdığı bu gündelik giysi, yoksulluğun görünür hâli gibi işleniyor.

Saadavi’nin nesnelerle kurduğu ilişki oldukça güçlü. Kıyafetler, hayvanlar ve bedenler romanın politik dilinin parçası hâline geliyor.

Feminist dayanışmanın sınırları

Bununla birlikte romanın sınıf meselesine yaklaşımı tartışmaya açık. Kadın dayanışmasını öne çıkarırken emekçi kadınlarla burjuva kadınlar arasındaki farkların zaman zaman silikleştiği görülüyor.

Muhtarın karısının yoksul kadınları savunan söylemleri, sınıfsal çelişkileri geri plana itebiliyor. Bu nedenle roman, feminist olduğu kadar eksikleri üzerine de düşünülmesi gereken bir metin.

Belki de tam burada Saadavi’nin romanları bugün yeniden okunmayı hak ediyor çünkü bu metinler yalnızca cevaplar değil, aynı zamanda tartışmalar üretiyor.

Nil kıyısından bugüne kalan

Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugün hâlâ güncelliğini koruyan güçlü bir anlatı. Çünkü anlattığı coğrafya bize uzak değil. Kadınların susturulduğu, dinin iktidarla iç içe geçtiği, yoksulluğun bedenler üzerinden yönetildiği toplumlara hâlâ çok yakınız.

Batı merkezli feminist edebiyatın dışında kalan Ortadoğulu kadın yazarların yeniden okunması gerekiyor. Nawal El Saadawi’nin sesi yalnızca Mısır’a değil bu coğrafyanın tüm kadınlarına ait.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Nil kıyısından yükselen o sesi yeniden duymak.

(HŞİ/HA)

The Drama ve modern ahlakın riyakârlığı

Çağdaş Norveç sinemasının son dönemde en çok ilgi çeken yönetmenlerinden Kristoffer Borgli, modern insanın ahlak algısı, toplumsal uyum ve performans kültürüyle olan sancılı ilişkisini sinemanın en keskin aynalarından biri haline getirmeyi başararak her filmini merakla beklememizi sağladı.

Sick of Myself (2022) ve Dream Scenario (2023) filmlerinde dijital çağın, sosyal medyanın ve viral olmanın yarattığı histeriyi doğrudan merkeze alan yönetmen, son filmi The Drama (2026) ile bu kez odağını kamusal alanın gürültüsünden çekip çok daha sinsi, mahrem ve kapalı bir alana sabitliyor. Karşımızda parlak bir romantik komedi ambalajıyla açılan ancak bir noktadan sonra izleyiciyi vicdani bir girdabın içine sürükleyen bir film var.

Borgli’nin sinematik evreni genellikle bireyin toplum önündeki performansı üzerine kuruludur. Ancak bu film, söz konusu performansı modern burjuva ilişkilerinin en kutsal, en organize ritüeli olan evlilik hazırlığı üzerinden tartışmaya açıyor. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki asıl tehlike dış dünyadaki yabancılardan değil, en yakınımızdakinin zihninde uyanan o tekinsiz şüphe, riyakârlık ve bencilce hayatta kalma güdüsünden besleniyor. Film; küçük yalanlardan büyük suçlara ve suç tasarılarına uzanan bir düzlemde, modern ahlak anlayışını sorguluyor.

Filmin tüm anlatısal ve felsefi zirvesini oluşturan, izleyiciyi ahlaki bir labirentin tam ortasında bırakan yer, şüphesiz Charlie, Emma ve sağdıçlarının düğün yemeğini denemeye gittikleri gece oluyor. Alkolün de etkisiyle iyice gevşeyen masada, düğünde çalacak DJ’in madde kullanması üzerinden başlayan ahlaki tartışma, "Hayatında yaptığın en kötü şey neydi?" oyununa; saniyeler içinde de karakterlerin maskelerini düşüren acımasız bir yüzleşmeye dönüşüyor.

İlk olarak Charlie’nin yakın arkadaşı Mike, bir köpek saldırısı sırasında o zamanki kız arkadaşının arkasına saklanıp kendini koruduğunu ve kızın ciddi yaralar almasına göz yumduğunu itiraf ediyor. Ardından Mike’ın karısı Rachel, küçükken zihinsel engelli olduğunu tahmin ettiği komşu çocuğunu ormanda bir karavanın dolabına kilitleyip orada bıraktığını, çocuk dehşet içinde aranırken ailesine hiçbir şey söylemediğini anlatıyor. Charlie ise okul yıllarında bir çocuğa o kadar ağır ve sistematik bir zorbalık uygulamış ki çocuk sonunda psikolojik olarak yıkılarak ailesiyle birlikte şehri tamamen terk etmek zorunda kalmış.

İşte tam bu noktada, sıra Emma’ya geldiğinde film seyirciyi buz kestiren o büyük kırılmayı yaşıyor. Emma; 15 yaşındayken bir okul katliamı tasarladığını, bir manifesto kaydettiğini, ama son anda bu eylemi gerçekleştirmekten vazgeçtiğini açıklıyor. Masadaki diğer üç karakterin itirafları; geçmişte başka insanların hayatlarında somut, geri dönülemez ve travmatik yıkımlara yol açmış, bizzat gerçekleşmiş eylemlerken, masada çocukken gerçek anlamda zorbalıkla karşılaşmış, bu şiddetin nesnesi olmuş tek kişi Emma'dır. Ve Emma’nın günahı, ne kadar korkunç görünürse görünsün, nihayetinde zihninde ve hazırlık aşamasında kalmış, kimseye fiziksel zarar vermemiş, iradi bir kararla durdurulmuş bir tasarıdır.

Bu durum, tam da o masada ve sonrasında gelişen olaylarda sormamız gereken esas soruyu doğuruyor: Asıl suçlu kim? Modern dünya ve masadaki diğer karakterler, tanıdık ve bencil güç ilişkilerinden doğan somut etkilerden ziyade, modern çağın en büyük kâbusu olan öngörülemez ve kitlesel bir potansiyel tehlikenin dehşetine odaklanmayı seçiyor. Gerçekleşen ve can yakan günahlar "insani defolar" olarak kolayca sindirilirken, hayata geçmemiş bir düşünce Emma’yı saniyeler içinde masanın tek canavarına dönüştürüyor. Ahlaki üstünlüğü ele geçirdiğini düşünen Rachel, Emma'yı öylesine acımasız bir şekilde yargılıyor ki adeta görünmez bir mahkemenin jürisine dönüşüyor.

Bu gecenin ardından film, iki insanın arasındaki gerçeğin toplumsal beklentiler ve yapay ritüeller tarafından nasıl yutulduğunu adım adım gösteriyor. Charlie; içten içe Emma’dan korkarken, onu anlamaya çalışmak veya kendi geçmişindeki gerçek zorbalıkla hesaplaşmak yerine, yaklaşan büyük düğün töreninin, yani dışarıya sunacakları o kusursuz mutluluk performansının derdine düşüyor. Düğün fotoğrafçısının karşısında verilen yapay pozlar, dans koreografileri ve elit hazırlıklar, iki insanın arasındaki gerçeği tamamen yok ediyor. Emma’nın dürüstçe yaptığı itiraf, Charlie’nin ikiyüzlülüğü karşısında eziliyor.

Filmin sinsi ve tekinsiz atmosferini inşa eden en önemli unsurlardan biri, biçim ile içerik arasında kurulan kusursuza yakın ilişki. Görüntü yönetimi, burjuva estetiğinin o steril, pastel ve simetrik dünyasını ilk başlarda göz kamaştırıcı bir şekilde sunarken Emma’nın itirafıyla birlikte bu görsel dili yavaş yavaş tekinsiz bir yabancılaşma aracına dönüştürüyor. Bu görsel sterilizasyon, anlatılan hikâyenin duygusal çürümesiyle tezat oluşturarak içerikteki riyakârlığı daha da belirginleştiriyor. Evlilik hazırlıklarının ihtişamı arttıkça sinematografinin renk paleti soluklaşıyor, ışıklar sertleşiyor ve o sıcak yuva illüzyonu yerini soğuk ve tekinsiz bir alana bırakıyor.

Filmin final sahnesi ise Borgli’nin sinematik dehasını ve hikâyenin başından beri inşa ettiği o tekinsiz yabancılaşma hissini sarsıcı bir döngüsel atıfla mühürlemeyi başarıyor. Amerikan kültüründeki o meşhur, düğün bittikten sonra gelinlik ve damatlıkla bir hamburgerciye gidip gecenin yorgunluğunu atma geleneği, bu filmde romantik bir ritüel olmaktan çıkıp tekinsiz bir tiyatroya dönüşüyor.

Hamburgercinin o parlak, çiğ ışıkları altında karşılıklı oturan Charlie ve Emma, aralarındaki uçurumu kapatamayacaklarını anladıkları o noktada, birbirleriyle ilk kez karşılaşıyormuş gibi yapıp yeniden tanışma oyunu oynamaya başlıyorlar. Bu an, filmin en başında ikisinin bir kafede flörtöz ve umut dolu bir şekilde tanıştıkları o ilk sahneye yapılan bir atıf. Ancak buradaki oyun artık bir romantizm gösterisi değil; geçmişi silememenin, birbirlerinin ruhunda açtıkları yaraları unutmaları için geçmişi bütünüyle sıfırlamak zorunda kalışlarının trajik bir itirafı. İki insan, toplumsal normlara ve kendi riyakârlıklarına kurban giderek birbirlerini sessizce katletmiş, geriye sadece kendilerini taklit eden iki yabancı kalmıştır. Borgli, seyirciye sahte bir arınma sunmayı reddederek bizi o hamburgercinin yapay aydınlığında, modern dünyanın en büyük kâbusuyla baş başa bırakıp karanlığa gömülüyor.

Ancak The Drama, son düzlükte Borgli sinemasının alametifarikası olan o keskin anlatı dengesini biraz kaybediyor. İlk yarıda şarap masasında kurulan muazzam ahlaki ikilem ve gri alanların tekinsiz gerilimi, finale doğru yerini felsefi tezini dikte etmeye çalışan, fazla tasarlanmış bir olay örgüsüne bırakıyor. Charlie’nin tavrı belirginleştikçe, karakterin o incelikli psikolojik derinliği öngörülebilir hale geliyor. Bu durum, baştaki "Ben de Charlie gibi yapar mıydım?" sorusunun yarattığı vicdani huzursuzluğu hafifleterek seyirciye konforlu bir arınma ve kaçış alanı sunuyor. Yönetmen, izleyiciyi ahlaki labirentin ortasında çaresiz bırakmanın yaratacağı saf sinemasal dehşete güvenmek yerine, mesajını sağlama almak adına karakter eylemlerini işlevsel düzeyde bırakıyor. Yine de bu durum, filmin organik akışını bütünüyle gölgelemiyor ve geriye üzerinde tartışılabilecek bilinçli bir pürüz bırakıyor.

The Drama; büyük toplumsal gürültüler, dijital linç sahneleri veya sosyal medya dünyasının gözalıcı ışıkları olmadan da insanın ne kadar acımasız bir yargıca dönüşebileceğini kanıtlayan bir film. Gerçek zorbaların sistem içinde nasıl kolayca temiz kalabildiğini, "kurallara uygun yaşama performansına" nasıl güvendiğini gözler önüne seriyor. Borgli, ahlakın ve sevginin modern dünyada nasıl ikiyüzlü birer gösteriye indirgendiğini anlatırken sinema salonundan çıktıktan sonra zihnimizde yankılanmaya devam edecek şu can yakıcı soruyu bırakıyor: Biz bir insanı geçmişte yapmayı hayal ettikleriyle mi yargılamalıyız, yoksa bugün bize ve başkalarına bizzat yaşattıklarıyla mı?

(NK/HA)

1993 Nijeryası’na bir yolculuk: Babamın Gölgesi

“En sevdiğim yazarlardan biri olan James Baldwin, Amerika’daki Sivil Haklar Hareketi üzerine konuşurken Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’ın yaptıkları karşısında kendini yetersiz hissettiğini söyler ve ‘Benim katkım ne?’ diye sorar. Kitleleri bir araya getiremiyor ya da doğrudan mücadele etmiyor gibidir. Ancak bir noktada kendi görevini ‘tanıklık etmek’ olarak kavrar. Tanıklık, dünyanın nasıl algılandığını ve nasıl çerçevelendiğini anlamamızda kritik bir rol oynar, gazetecilik de bunun bir parçasıdır. Bu filmde de çocuklar aslında tanık konumundadır.”1

78. Cannes Film Festivali’nde Resmî Seçki kapsamında gösterilen ilk Nijerya yapımı olan Akinola Davies Jr.’ın ödüllü filmi “Babamın Gölgesi” (My Father’s Shadow), 1993 Nijeryası’nın politik ve toplumsal çöküş atmosferinde, izleyiciyi kuşatan bir baba-oğul hikâyesi üzerinden hem kişisel hem de tarihsel bir kıyamete götürüyor.

1993 yılı, Nijerya tarihinde askerî yönetimden sivil yönetime geçiş çabaları, iptal edilen seçimler ve bunu takip eden siyasi krizlerle şekillenen bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Ülkede 12 Haziran’da sivil yönetime dönüşün ilk adımı olarak başkanlık seçimleri yapıldı. Sosyal Demokrat Parti adayı Moshood Abiola, gayriresmî sonuçlara göre yarışı açık ara önde götürürken, dönemin askerî cunta lideri İbrahim Babangida seçimleri usulsüzlük gerekçesiyle iptal etti. Karar, ülkede büyük protestolara neden oldu. Seçim krizinin derinleşmesiyle Babangida istifa etmek zorunda kaldı ve kasım ayında General Sani Abacha, askerî darbeyle yönetime el koyarak yeni bir diktatörlük dönemi başlattı. 25 Ekim’de ülkede demokrasinin yeniden tesis edilmesini talep eden dört genç, bir yolcu uçağını kaçırdı. Eylemciler hükümeti protesto etmek için üç gün boyunca uçağı rehin tuttu.2

Yönetmen Akinola Davies Jr., Babamın Gölgesi’nin senaryosunu, ilk kısa filmi Lizard’da (2020, Birleşik Krallık) olduğu gibi, Nijerya’da birlikte büyüdüğü kardeşi Wale Davis ile kaleme aldı. Filmin başrollerinde, tıpkı kendileri gibi iki erkek kardeş var: Akin (Godwin Egbo) ve Remi (Chibuike Marvellous Egbo). Çocuk oyuncuların gerçek hayatta da kardeş olması, oyuncu seçimi sürecinden oldukça sonra fark ediliyor. Hâliyle kardeşlerin filmdeki babaları Folarin’le (Sope Dirisu) uyumu dışarıdan olağanüstü bir başarı gibi görünürken, yönetmen için “büyük bir tesadüfün getirdiği şans” olarak yankılanıyor.

Film, iki erkek kardeşin babalarıyla kurdukları –ya da kurmaya çalıştıkları– bağın etrafında şekilleniyor. Sürekli şehir dışına çalışmaya giden Folarin’in nihayet peşine düşen Akin ve Remi, bu yolculukta hem babalarını anlamaya hem de onun yokluğunun açtığı boşlukla yüzleşmeye çalışıyor. Hikâye, bunaltıcı sıcaklar ve ülkenin politik gerilimi arasında, kimi anlarda rüya estetiğine yaklaşan, dışarıdaki sesleri duyduğunuz kimi anlarda ise neredeyse kâbusa dönüşen bir geçiş anlatısına evriliyor. Yolculuk, aynı zamanda ekonomik güçlüklerin gündelik hayatı nasıl belirlediğini görünür kılan bir hat üzerinde ilerliyor. Her adımın maddi bir karşılığı olduğu mekânsallıkta, baba ve çocuklar bir noktadan sonra otostopla yol almak ve hayatta kalmanın temel pratiklerine dönmek zorunda kalıyor. Maddi kaygılarla kıvrılan yollar zamanla yerini lagünlerin parıltısına bırakırken, Lagos’un yüzen favelası Makoko kısa; ama çarpıcı bir görsel kesit olarak beliriyor. 

Bir hafıza ve acı mekânı olarak okyanus

Yolculuk, çocukların babalarına duydukları sevgiyi, merakı ve hayranlığı gösterdiği kadar ondan alamadıklarını sorguladıkları ve hatta bunun hesabını sordukları bir ana da evriliyor. Folarin, görünürde, çocukları için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir baba; ancak muhakkak eksiklikleri var ve genel olarak babalık müessesesini düşündüğümüzde Folarin, ortalama bir babadan daha az kusura sahip. Fakat nihayetinde iş gerekçesiyle çocuklarını ve eşini ihmal edebilen, onlara ayırabileceği vakti sevgilisine ayırabilen bir baba. Hâliyle, yolculukta kavradığı şeylerden biri de, yaptığı hatalar ve eşini ne kadar sevdiği oluyor. Folarin şimdi, çocuklarını, Nijerya’nın politik kıyametinden korumak için elinden geleni yapıyor. Tüm bu kasvet içinde ise filmde büyüleyici bir sahne açılıyor: Baba ve çocukları, güneşin vurduğu berrak suda yüzüyor ya da deyim yerindeyse arınıyor ve en masum zamanlarından birini yaşıyor. Akinola Davies Jr., bu sahneyi şöyle anlatıyor: “Bütün film aslında o merkez sahne etrafında kurulmuş olabilir. Senaryoyu ilk okuduğumda beni en çok duygulandıran şey de oydu. Batı Afrikalıysanız, okyanus hayatınızda çok büyük bir karakterdir. Köleleştirilmiş insanların ve transatlantik ticaretin tarihine geri gittiğimizde okyanus çok fazla hafızayı, çok fazla acıyı taşır. Ama aynı zamanda, animist bir yerden baktığımızda, ona büyük bir saygı da duyarız. Okyanus, düşünceleri ve duyguları açığa çıkarma, berraklaştırma gücüne sahiptir.”

Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi
Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi
12 Ocak 2026

Filmde okyanus gibi hayvanlar da önemli bir yer tutuyor. Bunda elbette yönetmenin, Yoruba adlı kabileden gelmesinin anlamı büyük. Yine yönetmenin aktardığına göre kabile, yerli inanç sistemi gereği doğanın her unsurunun bir ruhu olduğuna inanıyor ve kültürlerinde ağaçlardan okyanuslara, hayvanlardan aya kadar her şeye derin bir saygı duyuluyor. Bir kolyenin kuşaktan kuşağa aktarımı etrafında sembolik bir hat kuran film, yönetmen tarafından atalarına bir ithaf olarak konumlanıyor. Silahlı erkeklerin, patlama ve motor seslerinin sürekli dolaşımda olduğu anlatı içinde en dikkat çekici yönlerden biri ise farklı erkeklik formlarının incelikli biçimde katmanlaştırılması. Film, tüm bu kaotik atmosfere rağmen izleyiciyi yabancılaştırmadan, aksine duygusal bir geçirgenlik içinde orada tutmayı başarıyor. 

Bu yönüyle de Babamın Gölgesi, bir büyüme hikâyesi ya da politik bir arka plan anlatısı olmanın ötesinde, izleyiciye düşünsel bir alan açıyor. Kişisel olan ile tarihsel olanın sürekli birbirine temas ettiği evrende, bakış yalnızca olanı kaydetmiyor; aynı zamanda onu yeniden kuruyor. Hatta bazen görmek istediği gibi kuruyor. Bu da en çok anlatının çocukların bakışı üzerinden kurulması, yani izleyicinin dolaylı bir sezgi alanına taşınmasıyla sağlanıyor.

Son kertede film, bir coğrafyanın politik çalkantılarını anlatırken baba figürünü de, devleti de, doğayı da aynı kırılganlık içinde var ediyor. Ve tüm bu parçalı yapının içinde geriye yalnızca bir anlatı değil; iz bırakma, hatırlama ve bakma biçimi bırakıyor. 

(TY/HA)

Donanma mı, balıkçılar mı?

Kadraja aniden dalan heyula gibi kruvazörün yeni boyanmış görkemli pruvası şahit olacaklarımız hususunda bizi layıkıyla uyarıyor; savaş gemisinin çölün okyanusa kavuştuğu çorak toprakların, derme çatma kulübelerde yaşayan ahalisiyle müthiş bir tezat teşkil ettiği kesin.

Her sene tekrarlanan donanmanın “ziyareti” bilhassa balıkçılıkla zar zor geçinen yerlilerin ister istemez kabul ettiği bir dinamik; lakin hayatları muhakkak ki bir süreliğine de olsa sekteye uğruyor, tabiatın gördüğü zarar da cabası!

Kruvazörü, fiyakalı muhripler, fırkateynler, korvetler, hücumbotlar takip ediyor; halkın kıyıda oturup zoraki misafirleri izlemek dışında yapabileceği pek bir şey yok!

Elektriğin ve suyun bir amme hizmeti olarak sunulmadığı mahrumiyet bölgesinde yerlileri normalde ahşap sandallarını tamir ederken, yosun ve tarak toplayıcılığı yaparken, balık avlarken veya dalarken izliyoruz.

Donanma ise varlığını devasa uçak gemisiyle taçlandırırken ortalıkta küçük şeytanlar gibi dolanan çok sayıda kapkara şişme bot ve manevraların olmazsa olmazı helikopterler ortalığı inletiyor.

Devletin varlıklarını bile kabul etmekte direndiği halkın müşkülatı bununla sınırlı kalsa gene iyi!

Su Hattının Üstünde (Obras Muertas/Above the Waterline) adlı belgesel bizi Şili’nin muhteşem kuzeybatısına olağanüstü bir sinema estetiğiyle taşıyor.

Dünyanın en prestijli belgesel festivallerinden Visions du Réel’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan 2026 Fransa-Şili ortak yapımı 72 dakikalık eser seyirciye adeta hipnotik bir tecrübe yaşatıyor. Belgeselin hem yönetmen, hem senaryo, hem sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz dirayetli kadın sinemacı Elisa Sepúlveda Ruddoff filmin prodüktörlüğünü de başkalarıyla paylaşıyor; su altı kamerasını kullanmaktaki mahareti bir yana, alacakaranlığın ayazında okyanusa açılmış balıkçılarla adeta kader ortaklığı yapışı projesine ne kadar derinden bağlandığının ispatı sayılmaz mı?

Devlet “Gidin buradan” diyor!

Belgeselin muhteşem coğrafyayı ziyadesiyle değerlendirdiği kesin.

Okyanusa döküldüğü hissi uyandıran çöl bir yana, bozkırımsı dokunun ve kayalık tepelerin ahengi sanki filmin bütününe hâkim oluyor. Zumla yapılan çekimlerin göz zevkimizi okşayıp estetiği katmerlendirmesinin yanı sıra, hadiselerin sık sık belirli bir mesafeden, üstelik kameranın öznelerine yönelik müdahalesini en azami seviyeye düşürerek belgelendiğini görüyoruz.

Dar açılı kadrajlar olağanüstü fotoğrafın gücünü artırdığı gibi bulutların filtrelediği ideal ışık, görselliğin ötesinde, mevcut kontrastları net olarak tenimizde hissetmemize yardımcı oluyor.

Jeneratörler bir yana, mıntıkadaki madende ikide bir meydana gelen patlamalar da kakofoniye katkıda bulunuyor; lakin her şey kaderine razı olmuş gibi bir izlenim bırakan ahalinin alışmış olduğu ölçüde, abartılmadan bize yansıtılıyor. Görsel tatmin dışında filmin ses yönetimi de zaten şiirsel bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu ispatlıyor.

Oysa aslında, kimileri coğrafyanın kadim halklarının fertleri olmak üzere adeta lanetlenmiş ahali mütemadiyen devletle mücadele etmek zorunda. Barakalarının tapusuz olmalarından dolayı sık sık uyarı alıyorlar, balık avlama izinlerine sahip olmamaktan dolayı Liman Başkanlığının hışmına uğrama ihtimaliyle her daim karşı karşıyalar; üstelik donanmanın varlıklarından çok memnun olmadığı da aşikâr.

Güvensizlik tavan yapıyor, batıl inançlar dörtnala koşturuluyor; paranoyalar muhbirlik teorilerini azdırırken narkotik maddeler ister istemez bazılarının hayatında mühim rol oynuyor.

Zamanın onlar için yavaş aktığına şüphe yok, hatta bir şeylerin neyse ki kısa sürede değişme ihtimali olmadığı hissine kapılıyoruz; oysa donanmanın şişme botlarla geniş kumsala yaptığı çıkarma tatbikatının etrafa yaydığı, bizim de zum maharetiyle karıncaları izler gibi dikizlediğimiz nevrotik enerjisi öyle mi?

Marjinallere ödetilmek istenen bedeller

Belgeselin kabiliyetli yaratıcısı çok emek ve zaman sarf etmiş olduğu filmin egzistansiyalist bir perspektife sahip olduğunu düşünüyor. Yaptığımız kısa yazışmada balıkçıların direnişi bir yaşam tarzı olarak benimsediklerini, hürriyetlerinden ödün vermek istemedikleri için böylesine ücra bir coğrafyada inatla yaşama tutunduklarını belirtiyor. Yalnız askerî tatbikatlara değil, hükümete ve tabiata karşı da yürüttükleri mücadeleye zaten teferruatlı, lakin mübalağasız bir anlatım aracılığıyla kani oluyoruz.

Şirinliklerine doyamayacağımız yabani tavşanlar bile benzer dertlerden muzdarip. Gözlerimizi okşayan muhtelif renkler ve dokuların arasında özgürce zıplarken keyiflerine diyecek yok; derken beslenebilmek için çöplere dadandıklarına şahit oluyoruz.

Engin okyanusta avlanmakta olan balıkçılara uzaktan da olsa ahbaplık eden bir fok da giriyor kadraja bir ara. Fakat daha sonra sahile vurmuş bir fok leşini üstünü, gene şirin mi şirin bir köpekçik kumla örtmeye girişiyor. Ardından iki akbaba gelip yıpranmış bedeni gagalamaya başlıyor…

Hayat oralarda hem zor hem de vahşi; kadercilik, yalnızlık, marjinallik oranın sanki olmazsa olmazları.

Birileri ahaliyi kontrol altına almak istiyor, baskı uyguluyor, memleketlerine el koymaya girişiyor.

Her biri şahsına münhasır şahsiyetler tanıyoruz; tehlikelere nasıl göğüs gerdiklerini izliyor ve ortak düşmanlara karşı geliştirdikleri dayanışma ruhuna hayran kalıyoruz.

Üstelik bazı balıkçılar tatbikat sırasında okyanusa açılmak yasak olduğundan golf oynayacak kadar da keyiflerine düşkün.

(Bir zamanlar İmroz (Gökçeada) askerî tatbikatlarına sahne olan Kefalos’taki tuz gölüne flamingoların avdet etmesi de bir o kadar sevindirici değil mi?)

(RL/HA)

Prosfygika günleri: Bir topluluk nasıl savunulur?

Akşamüstü Prosfygika’ya geçiyorum. Eşyalarımı eve bırakıp mahallenin buluşma noktası olan kolektif kafeye (Kiosk) doğru yürüyoruz. Yolda arkadaşlar bir “vinç işgali”nden söz ediyor. “Vinç”i önce başka bir mahalle adı zannediyorum. Sonunda, Prosfygika ile dayanışmak için Alexandras Bulvarı üzerindeki metro inşaatında kullanılan devasa bir vincin işgal edildiğini anlıyorum. Kiosk ve çevresi oldukça kalabalık. Bir yandan az sonra başlayacak Los Tre konserinin hazırlıkları sürüyor, diğer yandan bir grup toplanıp vinç işgalinin olduğu yere doğru geçiyoruz. Varana dek zihnimde pek canlanmıyor; sonuçta “vinç işgali” her gün duyduğumuz bir eylem pratiği değil. Oraya ulaştığımızda gözlerimiz vincin tepesindeki arkadaşı arıyor. Aramızda vincin yüksekliğine dair bir tartışma başlıyor ve benim Yunanca sayılarla olan imtihanım ile tahminlerim sonucunda yüksekliğin 60 metre civarında olduğuna karar veriyoruz.

Üç gündür bu 60 metrelik vincin tepesinde direnen arkadaşımız, suyu da tükendiği için planlı bir şekilde aşağı inecek. Aşağıda ise polis gözaltı için tetikte bekliyor. Bizler ve destek vermeye gelenler yol kenarında toplanırken, yoldan geçen bazı araçlar ve motorlar kornalarıyla eylemi selamlıyor. Bir yandan yukarıdan sallandırılan afişi görmeye çalışıyorum ama o kadar yüksek ki, fotoğraf makinesiyle bile zor seçiliyor. Atılan sloganlar eşliğinde bulvarın bir şeridi trafiğe kapatılıyor. Belirlenen saatte arkadaşımız aşağı iniyor ve gözaltına alınıyor. Bizler de sloganlar eşliğinde mahalleye doğru yürüyüşe geçiyoruz. Bu vinç işgali, Atina’nın kalbindeki bu direniş alanını savunmak için sürdürülen sayısız dayanışma eyleminden yalnızca biri.

Mahalleye döndüğümüzde, birinci bloğun önünde 1 Mayıs’ta ölüme kadar açlık grevine başlayan Suzon ile tanışıyorum. Bulunduğu alanda hem bir bilgilendirme çadırı kurulmuş hem de gün boyunca yoldan geçenlere bildiriler dağıtılarak Prosfygika’nın mücadelesi anlatılıyor. Yeniden Kiosk’a geçiyoruz; Los Tre çalmaya başlamış. Müzik dinleyenler, hararetle sohbet edenler, satılan el yapımı ürünlerden tadanlar, tavla oynayanlar, koşturan çocuklar...

Ertesi sabah kahvecide tekrar buluşuyoruz. Önceden tanıştığım, sohbet ettiğim kişilerle denk geliyor, gündemi Türkiye siyasetine ve tanıdık hatlara çekiyoruz. İnsanlar o kadar ilgili ki, dünyada takip etmedikleri bir gündem yok gibi; bildik şeyleri tekrarlamaktan öteye geçemiyorum. Gün ilerledikçe gelenler, gidenler ve uğrayanlarla birlikte Prosfygika’nın bugünü ve yarınını derinlemesine konuşuyoruz. Daha önce de ziyaret ettiğim mahalledeki yapısal değişimi ve güçlenen dayanışma ağını görmemek imkânsız.

Direnişin temeli: Mahalle, komün ve topluluk

Prosfygika’yı tarif etmek için hangi kavramı kullandıklarını soruyorum bir arkadaşa: Mahalle mi, komün mü, yoksa topluluk mu? Aldığım yanıt net: “Hepsi.”

“Mahalle, çünkü burada gerçek bir mahalle ilişkisi inşa ediyoruz. Komşuluk ilişkilerinden söz edebiliyoruz misal. Elbette herkesle aynı düzeyde değil ama çok çeşitli ve sahici bağlar söz konusu. Komün, çünkü gündelik yaşamı ortaklaştırmaya ve paylaşmaya yönelik çok sayıda yapımız var; karar alma süreçlerimiz de buna dâhil. Topluluk, çünkü burada yaşayan devasa bir şeyi farklı düzeylerde inşa ediyoruz ve bu inşa, ortak bir siyasi ufku olan bir yerden de kuruluyor. Çokça farklılığımız var ama bunun içerisinde birlikte hareket etmeyi öğreniyoruz.”

Prosfygika’da zaman bugünlerde her zamankinden daha hızlı akıyor. Bir yandan sürekli toplantılar yapılıyor, yeni öneriler tartışılıyor; öte yandan mahallenin mevcut yapıları işlemeye devam ediyor. Üstelik yoğun bir kampanya sürecinin içindeyken, topluluk bu gündelik yapıları işletmeye özel bir önem veriyor. Bunun en güçlü savunma mekanizmaları olduğuna inanıyorlar. Örneğin, çağrılar üzerine desteğe gelenlerin yoğun katılım gösterdiği “Teknik Yapı”, bu süreçte hiç durmadan çalışıyor. Devletin tarihi binaların dış cephelerine dokunulmasına izin vermediği bu zorlu koşullarda, kapı ve pencerelerin tamiratından yeni mekânsal planlamalara kadar her şey bu yapının omuzlarında. “Çocuk Yapısı” ise çocuklarla sürekli etkinlikler düzenliyor.

Mahallede yaşayan ve mahalleyi ziyaret eden insan sayısının artması, ihtiyaçların ve yoğunluğun da değişmesine neden oluyor. Buna paralel olarak “Giyim Yapısı” da artan temel ihtiyaçları karşılamak için aralıksız bir paylaşım süreci yürütüyor. Tüm bunlara ek olarak, mahallenin fırını, sağlık yapısı ve topluluğun mücadelenin her zaman ilk safı olarak tanımladığı kadın yapısı, ziyaretçilere bu yaşam alternatifinin somut karşılığını gösteriyor.

Ölüme kadar açlık grevleri

Barınma krizinin tırmandığı ve şehrin mutenalaştırıldığı bu dönemde, Prosfygika’yı 15 milyon euroluk bir “kentsel dönüşüm” projesiyle tahliye etme planlarına karşı direniş, kelimenin gerçek anlamıyla bir varoluş mücadelesine dönüşmüş durumda. Topluluk üyelerinden Aristotelis Chantzis’in 5 Şubat’ta başlattığı ölüme kadar açlık grevi eylemi yüz altıncı gününe ulaşmışken, 1 Mayıs itibarıyla Suzon Doppagne’nin de katılımıyla bu direniş daha da büyüdü. Topluluk, önümüzdeki yaz aylarını sağlık durumu açısından en kritik dönem olarak değerlendiriyor.

Aristotelis Chantzis: Fikirler tahliye edilemez
PROSFYGIKA AÇLIK GREVİ 92. GÜNÜNDE
Aristotelis Chantzis: Fikirler tahliye edilemez
7 Mayıs 2026

Cezaevi duvarları dışında, şehrin tam ortasında yürütülen bu eyleme karşı ne yapacağını devlet de tam olarak bilmiyor diye düşünüyor arkadaşlar. Açlık grevinde olan direnişçiler sürekli yazıyor, ziyaretçilerle söyleşiler yapıyor, yoldan geçenlere durumu anlatıyor ve mahalledeki çocuklarla oynuyorlar. Şehrin orta yerindeki bu şeffaf ve yaşamla iç içe direniş biçimi, devlet için başa çıkması zor, yepyeni bir deneyim. Dışarıdan bir arkadaşımın, “Açlık grevi en son aşama değil mi, neden şimdi bir eylem biçimi olarak seçildi?” sorusuna mahallenin verdiği yanıt çok net: Topluluk, devletin kurumsal baskı süreçlerinin sonuna gelindiğini ve artık taviz verilmeyecek en kritik aşamada olduklarını düşünüyor. Devletin mahalleyi kriminalize etme çabalarına karşı, burada şeffaf bir yaşam sürüyor. Üstelik direnişin kararlılığı, yakında yeni direnişçilerin de süresiz açlık grevine başlayacağının sinyallerini verirken, destekçiler her hafta çektikleri videolarla bir ila üç günlük sembolik açlık grevleri yaparak bu kültürü yaygınlaştırıyorlar.

Propaganda ve enternasyonal dayanışma

Prosfygika’nın sesini duyurmak için muazzam bir kitle hareketliliği ve kampanya süreci devrede. İnsanlar pek çok yerden direniş alanına gelmeye devam ediyor. Bu hareketlilik sadece eylemleri değil; gündelik ziyaretleri, konserleri ve kültürel etkinlikleri de kapsıyor. Tiyatro oyunları, konserler veya sergiler için mahalleye gelen her bir kişi, doğrudan mahallenin sokaklarında yürüyor, yapıları inceliyor ve toplulukla farklı rabıtalar kuruyorlar.

Propagandanın birkaç temel sacayağı var. Birinci bloğun dış cephesine asılan dev afişlerle yoldan geçen araçlara ve yayalara hem süreç hem de açlık grevleri anlatılarak görünürlük sağlanıyor. Bilgilendirme çadırıyla birlikte bildiriler dağıtılıyor, imzalar toplanıyor. Sadece mahallede değil, Syntagma Meydanı’nda da stantlar açılıyor. Topluluk, farklı kitlelere ulaşabilmenin yollarını arıyor; turizm sezonunun açılmasıyla bu çalışmaların Monastiraki gibi kalabalık merkezlere de taşınması planlanıyor.

Sosyal medya kanalları tam anlamıyla seferber edilmiş durumda. #saveprosfygika etiketi üzerinden farklı ülkelerdeki grupların paylaşımları birleştiğinde, hem Yunanistan’da hem de uluslararası alanda çok aktif ve etkili bir dayanışma ağı ortaya çıkıyor. Avustralya’dan Güney Amerika’ya dünyanın pek çok yerinde destek eylemleri yapılıyor. Topluluk sadece kendi barınma hakkını savunmuyor; bu süreci gıda, sağlık, eğitim, çevre ve enerji politikaları etrafında şekillenen küresel mücadelelerin bir parçası olarak görüyor. Bu perspektif doğrultusunda, dünyanın farklı yerlerindeki destekçilerden Yunanistan büyükelçilikleri önünde eylem yapmaları, sembolik direniş çadırları inşa etmeleri ve kendi bulundukları alanlarda aktif yeni eylemlilikler başlatmaları talep ediliyor. Bizzat enternasyonal dayanışmaya omuz vermek için gelip mahallede konaklayanların sayısı da oldukça fazla.

Sanatçılar, aydınlar, akademisyenler ve basın da bu sese ses katıyor. Natassa Bofiliou, Foivos Delivorias, Martha Frintzla ve Los Tre dayanışma için mahalleye gelen isimler arasında. Topluluk, geniş kitlelere ulaşmak için kültürel etkinlikleri stratejik bir direniş aracı olarak görüyor. Haftalık yayımlanan programa göz atıyorum: Tiyatro gösterisi, salsa atölyesi, Siyonizm karşıtı meclis, belgesel gösterimi ve marangozluk atölyesi bu haftanın etkinliklerinden sadece birkaçı. Tüm dünyaya yayılan, ulaşılabilecek tüm enstrümanların kullanıldığı devasa bir kampanya bu.

Yarın

Bugüne kadar Atina Şehir Konseyi ve Bölgesel Yönetimi üzerinde sözleşmelerin iptal edilmesi için yoğun baskı kuran, Yunanistan Parlamentosu’na verilen soru önergeleriyle meseleyi ana akım siyasetin merkezine taşıyan topluluk, mücadelenin kurumsal ayağını da boş bırakmıyor. Şimdi mahalleden beş kişilik bir heyet, Prosfygika’yı anlatmak ve hükümetin mevcut tahliye planını iptal ettirmek üzere 2-4 Haziran’da Avrupa Parlamentosu’na gitme hazırlığı içerisinde. Bu heyet, Avrupa Birliği tarafından farklı projeler adı altında Yunanistan devletine sağlanan milyarlarca euroluk fonların, sosyal konutların soylulaştırılması için kullanıldığını belgeleriyle sunarak, kurumsal aktörleri attıkları imzaların insan yaşamı üzerindeki etkileriyle yüzleşmeye çağıracak. Topluluk, mücadelenin sadece kurumsal koridorlarda kazanılamayacağını çok iyi biliyor elbette, ancak seslerini geniş kitlelere duyurmak ve tarihsel sorumluluğu muhataplarına yüklemek için hiçbir kanalı da ihmal etmiyorlar.

Yaz döneminin gelmesiyle birlikte, şehrin boşaldığı, parlamentonun tatile girdiği, sokakların tenhalaştığı Atina’nın o rehavet çöken günlerinde bir devlet saldırısı olabileceği öngörülüyor. Şehir boşalıyor, parlamento kapanıyor, sokaklar tenhalaşıyor. Ancak Prosfygika buna karşı da teyakkuzda. Konuyu hem siyasi arenada hem de sokakta sıcak tutmak amacıyla, önümüzdeki süreçte her on ila on beş günde bir kitlesel eylemler ve yürüyüşler düzenlenmesi planlanıyor.

Prosfygika, şehrin merkezinde her şeyden kopuk, yalıtılmış otonom bir alan yaratmak istemiyor. Burası, sadece insanların barındığı sıradan bir işgalevi ya da sosyal merkezden çok daha fazlası; özerk bir varlık olarak tanınmayı talep eden, sosyal ve siyasi fikriyatını sürekli genişleten canlı bir organizma. 400’ü aşkın insanın yaşadığı, sosyal bir “çekim merkezi” olan, 1 Mayıs’a omuz omuza yürümekten ortak bir gelecek tahayyülü kurmaya kadar paylaşılan bir siyasi ufka sahip topluluk, tarihi bugün ortaklaşa yazıyor. Hem içeride hem de dışarıda ilk kez bu kadar geniş bir grupla hareket ediliyor.

Mahalleyi ziyaret edenler arasında farklı bölümlerden öğrenciler, uluslararası heyetler ve yerel halk yer alıyor. Prosfygika’yı bilenler, ilk kez duyanlar, etkinliklere katılanlar... Herkesin yapabileceği bir şey var ve destek kampanyasını da böyle anlamak gerekiyor. Bir karış toprak bile vermemeye kararlı olan Prosfygika, yaşayan bir topluluğun yarınlara nasıl taşınabileceğini hepimize gösteriyor.

(DS/HA)

Omelas: Modern dünyanın bodrum katları…

“Bir an için düşün ki, ‘insanlığın kaderi’ denilen yapıyı sen meydana getiriyorsun. Amacın da, sonunda insanları mutluluğa kavuşturmak, onlara en sonunda barışı ve rahatı kazandırmaktır. Yalnız, bunu sağlamak için kaçınılmaz bir şekilde bir tek küçük varlığı, diyelim intikamı alınmamış, gözyaşları içinde minimini yumruğu ile göğsünü döven o küçük çocuğu işkence ile öldürmek gerekiyor, sen bu şartlar altında böyle bir yapının mimarı olmaya razı olur muydun? Söyle! Ama yalan olmasın söylediğin!”

Bu sarsıcı soru Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri romanından;  5. kitap, 4. bölümde İvan Karamazov, kardeşine sorar. Alyoşa da “Hayır razı olmazdım” yanıtını verir.

Bir yazar gençlik yıllarında okuduğu bu bölümden çok etkilenir ama zaman içinde unutur. Yıllar sonra bu soru, başka bir yerde, başka bir şekilde karşısına çıkınca sarsılır ve “William James’in Bir Teması Üstüne Çeşitlemeler” diye ithafta bulunarak bir öykü yazar.

O yazar; Ursula K. Le Guin’dir, o öykü de “Omelas’ı Bırakıp Gidenler.”

Bu öyküde o soru apaçık yoktur, ancak sonuna geldiğimiz de zihnimizde kendiliğinden belirir ve bizi vicdani bir ikilem ortasında bırakır. Çünkü metin çok sade bir dille anlatılsa da hikaye oldukça serttir.

Klasikleri unutmak ve tabelaları tersten okumak

Yıllar sonra okuduğumda ilk okuyuşuma göre daha mutsuz, daha rahatsız olduğum bu öykünün felsefi derinliğine geçmeden önce, 2018 yılında kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin’i saygıyla anmak isterim. Neredeyse bütün külliyatını okuduğum, hem kaleminden hem de bakış açısından derinlemesine etkilendiğim Le Guin, 20. yüzyılın en önemli bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu tanımı çok da eksik bulurum.

Çünkü Le Guin’in eserleri; felsefe, antropoloji, siyaset, anarşizm, feminizm, etik, dil, toplumsal yapı ve insan doğası üzerine derin düşünsel katmanlar taşıyor. Le Guin’in metinleri çoğu zaman “başka dünyalar” anlatıyor gibi görünse de aslında anlattığı tam da bizim dünyamız. Hem de çoğu zaman katı gerçekçi romanlardan bile daha sert…

“Omelas’ı Bırakıp Gidenler” de öyle bir öykü. Ayrıntı Yayınları’ndan “Rüzgarın On İki Köşesi” adıyla yayımlanan kitapta Ümit Altuğ çevirisiyle yer alan öykünün girişinde yazar, kendine has ironisiyle şöyle bir açıklama yapıyor:

“Bu fikirleri nereden buluyorsunuz Bayan Le Guin? Dostoyevski’yi unutarak ve karayolu tabelalarını tersten okuyarak tabii ki. Başka ne olabilir?”

Evet Le Guin, Dostoyevski’yi okumuş, zihninin kıvrımları arasına saklamış ve “Omelas” ismini de “Salem” kelimesi tersten okuyarak türetmiş.

Salem, yani barış... Ne büyük bir ironi! Mutluluk, barış ve refah dediğimiz şeylerin altında görünmeyen bodrum katları olduğunu fark etmek...

Cennet gibi kusursuz bir kent!

Hikâye bir yaz şenliği ile açılıyor: Deniz kenarındaki parıldayan Omelas kentinde kırlangıçlar havalanıyor, bayraklar dalgalanıyor, rengârenk kıyafetler içindeki insanlar, müzisyenler ve atlar geçit töreninde yürüyor.

Omelas; kralı, köleleri, borsa spekülasyonları ya da gizli polisleri olmayan, insanların mutlak bir neşeyle, bilgelikle ve özgürce yaşadığı tam bir cennet. Yoksulluk yok, savaş yok, baskı yok.

Ancak bu görkemli tablonun elbette ağır bir bedeli var. Şehrin güzel binalarından birinin altında, penceresiz, kilitli ve pis bir bodrum katı bulunuyor. İçeride de bir çocuk! Bir kız da olabilir bir oğlan da! Altı yaşında gösteriyor ama aslında on yaşına yaklaşmış.

Omelas’taki herkes - çocuklar dahil - bu mahzenin ve içerideki çocuğun varlığını biliyor. Kentin o uçsuz bucaksız refahının, sanatının, biliminin ve tüm insanlarının mutluluğunun tek şartı; bu çocuğun o karanlık odada acı çekmeye devam etmesi… Ona gösterilecek tek bir şefkatli kelime ya da gün ışığı, Omelas’ın tüm saadetini o anda yok edecek!

Gerçeği öğrendiğin an…

İnsanların çoğu bu gerçeği ilk öğrendiğinde ağlıyor, öfkeleniyor ama zamanla sistemin “kaçınılmaz bedelini” kabul ediyor. Fakat bazıları, o mahzeni gördükten sonra evine dönmüyor, sessizce Omelas’ı bırakıp gidiyor.

Öykü boyunca Le Guin’in yaptığı en etkileyici şeylerden biri de okuru Omelas’ın kurucusuna dönüştürmesi. Yazar sürekli bizimle konuşuyor: “Belki teknoloji vardır… İsterseniz trenler ekleyin… Buna inanmadınız mı?” derken Omelas’ı birlikte kuruyoruz.

Le Guin, bu minimalist ama postmodern hamlesiyle bizi sadece bir okur olarak bırakmıyor; yavaş yavaş Omelaslı birine dönüştürüyor. Ve sonra da bodrumdaki o çocukla karşılaştırıyor.

Tam kentin sefasını sürecekken sorulmamış bir soruya yanıt ararken buluyoruz kendimizi…

Dostoyevski soruyu felsefi bir tartışmanın içine yerleştirmiş, bana göre Le Guin daha ötesine geçip; bizi doğrudan bodrumun kapısına götürüyor. Elbette biz de Alyoşa gibi kati bir şekilde “Hayır” cevabını verebiliriz. Ancak biraz düşününce yanıtın o kadar da basit olmadığı anlaşılıyor.

Tek bir öykü, çoklu okuma

Omelas kısacık bir öykü ama üzerine çok farklı okumalar yapılabiliyor; kapitalizmden utulitarizm (faydacılık) eleştirisine,  politik sessizlik ve suç ortaklığından psikolojik (Jungcu) bakış açısına kadar türlü şekillerde çıkarımlar mevcut.

Politik okumalarda, kötülüğü bilmesine rağmen günlük hayatına devam edenlerin totaliter rejimlerdeki sessizliği ve “Ben yapmıyorum, sistem böyle” sığınması eleştiriliyor. Jungçu okumada ise o çocuk, toplumun yüzleşmek istemediği tüm acıları, sefaleti ve günahları yüklediği ortak “gölgesi” olarak kabul ediliyor.

Hepsi kabulüm ancak modern dünya, sanırım hepsini birden harmanlıyor.

Yıllar sonra aynı öyküyü okuduğumda çok daha huzursuz, çok daha mutsuz oldum demiştim ya… Kesinlikle Omelas’ı Bırakıp Gidenler, yaş aldıkça etkisi artan bir eser. Çünkü kurgunun içinde duramıyorsunuz artık, modern dünyanın görünmez bodrum katlarında kimlerin yaşadığını biliyorsunuz.

Mesela; MESEM kapsamında çalıştırılan çocuklar, aylarca maaşlarını alamayan madenciler, güvencesiz çalıştırılan göçmen işçiler, siparişlerimiz gecikmesin diye kontrolsüzce trafiğe sürülen motokuryeler, lüks markalar için Asya’nın bir yerlerinde kötü koşullarda üretim yapan işçiler… Liste uzayıp gidiyor.

İşte bu noktada anlıyorsunuz ki Omelas’ta anlatılan sadece kişisel bir mesele değil. Sadece bireysel vicdan değil. Başkalarının acısı üzerinden mutluluk devşirmek zaten başlı başına korkunç bir mesele de Le Guin’in asıl işaret ettiği yer başka: Alışmak.

Hatırlayalım; Omelas halkı doğrudan işkence yapmıyor. Ama sistemi sürdürüyor.

Modern toplum da çoğu zaman böyle işlemiyor mu?

Evet biz kötülüğü doğrudan üretmiyoruz ama… Tam bu noktada, öykünün en büyük etik illüzyonuyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.

Gitmek mi zor, kalmak mı? 

Suare Öykü Kulübü’nde bu öyküyü konuşurken hemen hepimiz istisnasız aynı şeyi söyledik: “Ben kesinlikle Omelas’ı terk edenlerden olurdum.” Yıllar evvel ilk okumamda ben de kendimden çok emin bir şekilde söylemiştim bunu. Gitmek, bizi o suçluluk duygusundan arındıran, vicdanımızı temize çeken edebi bir sığınak çünkü.

Mesele sadece bir gitmek ya da kalmak meselesi olsa keşke… Hadi gidelim…

Ama peşinden hemen başka sorular geliyor. Mesela; gidenler gerçekten bir ahlak abidesi mi?

Çocuk hâlâ bodrumdayken…

Onlar yalnızca arkalarını dönüp uzaklaşıyorlar. Bu yüzden bazı yorumcular gidenleri; pasif vicdanlılar, sistemden kaçan entelektüeller ya da bireysel ahlakçılar olarak tanımlıyor. Tabii bu durumda yine o etik açmazın ortasında debelenip duruyoruz: Kendi vicdanımızı aklamak için kötülükle bağımızı kesmek ve bilinmeyene yürümek bir başkaldırı mı, yoksa sorumluluktan kaçarak alanı egemenlere bırakmak mı?

Le Guin’in öyküsündeki en rahatsız edici şey de bu zaten: Kimse tamamen masum değil.

Kalanlar suç ortaklığı yapıyor. Gidenler sistemi değiştirmiyor. Okur ise öyküyü bitirdikten sonra kendi hayatına dönüyor.

Dostoyevski, Le Guin ve Cemal Süreya

Sık sık hatırlatıyorum; belki de edebiyatın en önemli işlevlerinden biri bizi huzursuz etmesidir. Çünkü güçlü metinler çoğu zaman hayatı ve konfor alanlarımızı sorgulamamıza neden oluyor. Edebiyata böyle görev atfetmek istemem, doğası gereği böyle oluyor.

‘İyi’ edebiyatın kalıcılığı da bu yüzden olabilir. Okur kitabı kapattığında hikâye bitmiyor, zihninin içinde yaşamaya devam ediyor. Hatta kurgu ‘gerçek’ dünyaya sızdıkça ‘hakikat’ netleşiyor. Bu nedenle Omelas yalnızca bir ütopya eleştirisi olarak değil modern dünyanın görünmeyen bodrum katlarını gösteren bir vicdan metaforu olarak okunmalı.

Okuyun, okutun, bu öykü aklınızın bir kenarında hep dursun. Le Guin nasıl Dostoyevski’yi unutmuş ve sonra dönüp bu öyküyü yazmış… Belki de bir gün Omelas’ı Bırakıp Gidenler ile Omelas’ı Bırakıp Gidemeyenler buluşup, kendi ortak hikayelerini yazabilir.

O güne kadar usta şair ve yazar Cemal Süreya gibi hissetmeye devam:

“1937 yılında annem öldü... 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur... Biyografim bu kadar.”

(NK/HA)

"Elveda dünya, merhaba kâinat"

Abim benim!

Abilerin gülü…

Çocukluğumun büyülü insanı.

Elimden tutup Ankara’nın Yenimahalle’sinde ilkokula yazdırdığın gün daha dün gibi aklımda. 

Barbaros İlkokulu, birinci sınıf. Öğretmenim Nermin Törüner!

Yenimahalle’ye senin Kazıkiçi Bostanları’nda eve getirdiğin ilk kedimiz ''Fakülte'' ile taşınmıştık.

O kedi ile tanışmanı, gömleğinin içine sokup gizlice otobüse binip eve getirmeni yıllarca konuştuk. Kedinin adı "Fakülte" olur mu? Olur! 

Nasıl hatırlıyorsam, DTCF’nin önünde mi dolanmıştı ayaklarına yoksa SBF’de mi? 

Ne önemi var?

Kedi işte… 

Adı "Fakülte’".

İlk hayvan sevgisine de, insan sevgisine de seninle aşılandık.

"Her şey insanı sevmekle başlar", "Benim kâbem insandır" diyen ilk sendin sanki. 

Bize mi öyle gelmişti yoksa...

Evimize ilk fotoğraf makinasi, ilk daktilo seninle geldi.

Şiirler, romanlar, hikayeler seninle aktı.

"İnce Mehmed" i bütün arkadaşlarım senin sesinden dinlediler.

Televizyonun olmadığı yıllar, çoğu zaman mahallenin çocuklarıyla bizim evde toplanır kitap okurduk.

Sonra bir gün bir pikapla geldin eve, beraberinde 45’likler, uzunçalarlar...

Ruhi Su’lar, Selda’lar, Neşet Ertaşlar…

''Yine bir gariplik düştü serime, ben de bilmem ya nice olur halımız''

İlk çocuğun Ceren, Ruhi Su’nun Cerenler’inden aldı adını.

Rahmi Saltuk’u anmadan olmaz. 

Evine mi gittik, evimize mi geldi… Ama senin düğün gibi nişanında beraber türkü söyledik. 

"Uyur idik uyardılar / Diriye saydılar bizi"

Nişan dedim de;

İlk ablamı, Nazan’ı anmadan seni anmak olur mu? 

Üç çocuğun güzel anası.

Nazan ablamla yaşadığınız aşk bütün mahallenin ve sülalenin diline düşmüştü.

Dedikodular bizim eve kadar gelmişti.

Arkanızdan bütün mahalleli hayranlıkla, meraklı bakışlarla sokağa çıkar, balkonlara taşardı.

Nazan’ın mini eteğini komşu Hayriye Teyze ile ebemiz Ede Fatma da çok kısa bulmuştu…

Bütün mahallenin çocuklarıyla beraber abim Ömer ve ben de Nazan ablamıza hayrandık. 

Sizin nikah davetiyenizi hiç unutmadım… "Uzun süren bir arkadaşlığın mutlu bir sonuca bağlandığını görmek isterseniz, buyurunuz efendim!" Davet eden sizdiniz, alışılmış davetiyelere benzemiyordu. 

Ve benim ablam Nazan, bir gün "şapkalı gelin" olarak evimize geldiğinde, o zamana dek izlediğimiz bütün aşk filmlerinin acıklı yanı sona ermiş, her şey çiçeğe bürünmüştü.

Evlenmenizin hemen ardından yengemizi de yanına çağıracağın vaatleriyle gittiğin Kanada’dan gönderdiğin mektupları Ömer abimle Nazan’dan saklar ve bir oyun oynardık…

Nazan ablamız kapıdan girdiğinde hemen oracıkta bir kartla karşılaşırdı mesela ; 

"Mustafa’dan mektup var! Masanın üzerinde!"

Masaya geldiğinde bir başka not karşılardı onu. "Bil bakalım nerede? Bir de büfenin alt köşesine bak!"

Oraya da bakardı…

Orada da bir başka not bulurdu Nazan,

"Büfenin sol üst gözünde!…"

Bu oyundan bizler çocuksu bir zevk alırken 

Nazan’ın sayfalar dolusu mektupları bulduğunda yaşadığı heyecanı, mutluluğu gözünden anlar onu yalnız bırakırdık. 

Senin sevgi ve hasret kokan mektuplarını zaman zaman bize de okurdu...

"Yapraklara dallara

Yeşillere allara

Nice nice yıllara gülüm 

Nice nice yıllara

Yaprak dala al yeşile yaraşır 

Gayrı bundan böyle

Vermem seni ellere."

Nazım’ın bu şiirini ilk kez senden duymuştuk.

Ve hâlâ onca yıllık arkadaşlarım benimle dalga geçerler bu şiiri tutulduğum her güzele yazdığım için…

Kabahat sende! 

Aşka bile seninle düştük...

Sen "solum sol tarafım cümle varlığım" dedin diye solcu olduk, 

Sonra "aşk ve özlem ağır bastı" bir yıl sonra bir gece çalınan kapıyı açtığımda seni görmüştüm karşımda. 

Sevinçten ağlamıştım, dönüşüne çok ama çok sevinmiştik. 

Bir süre sonra "Almanya Acı Vatan", sonra Gazi Eğitim okul yılları, öğretmenlik, askerlik, karanlık 80’li yıllar…

Antalya'ya göçümüz, hiç ticaretten çakmıyor olmamıza rağmen atıldığımız "Galeri Martı" macerası, sonra senin yeniden gazeteciliğe dönüşün…

İyi de yapmıştın!

Neler neler yaşadık!

Sadece abim değil velimdin benim.

Yıllar nasıl da hızla aktı! 

Oysa ne güzel planlarımız vardı.

İki yıl kadar önce bir akşam, birlikte yaşadığımız bir anımızı akrabalarla paylaştığımda senin hatırlamıyor olmana çok şaşırmış, çok kuşkulanmıştım.

Buna benzer bir iki şey daha oldu! 

Kendi hazırladığın babamızın kitabını bile daha önce hiç görmediğine dair yemin ediyordun.

Giderek seni teslim alan bu aşağılık hastalık o kadar hızlı ilerledi ki en yakınlarını bile tanımaz oldun. 

Yarım yüzyıldan fazla birlikte yaşadığın eşine, çocuklarının annesine "Siz kimlerdensiniz?" Diye sormuştun da şaka yapıyorsun sanmıştık!

Geçen sene yengeme ve Ceren’imize biraz nefes alsınlar diye gelip seni Toroslar'a, anamızdan babamızdan kalan bahçemize götürdüğümde, ki çok severdin ve özlerdin oraları, "Niye geldik buraya?" diye sormuştun da yüreğim parçalanmıştı.

Sonra her dakikasını birlikte yaşadığımız bu yolculuğun onuncu gününde, bana beni sordun! 

Artık beni de hatırlamıyordun…

Ne geçmişten ne gelecekten konuşamaz olduk.

Bir ara sigarayı da unuttun, ama canın içki çektiğinde sana meyve ve maden suyunu karıştırıp "şampanya" diye yutturmuştum, çok da sevmiştin…

Bir tek Ceren’imizi tanıyordun.

Sonra o da adını hatırlatmaya çalışırdı sana… "Benim adım ne? Söyle!" O "Ceeee…." diye başlar, sen adını tamamlardın. 

Düşüp de kalçan kırıldığında, kızın Deniz apar topar buralardan kalktı gitti seni görmeye; oğlun Fırat da geldi, hastanede nöbetleşe baktılar sana, onları da tanımadın. 

Deniz bir ara sana "Babacım, bir gün ölürsen nereye gömülmek istersin?" diye sorduğunda, "Ölmeyi düşünmüyorum" demiştin, ona çok gülmüştük ama ısrar edince "Hadim, Hadim" demiştin… İşte ona ağlamıştım. 

Nitekim öyle oldu; her ölenin arkasından söylediğin "Elveda dünya, merhaba kâinat" deyip çektin gittin…

Hem de öyle bir günde gittin ki, şimdi doğduğunda adına kiraz diktiğin torunun Manu’nun doğum günü 1 Mayıs’ta senin de hayata veda edişini anacağız…

O gün bi tek sen gitmedin…

Aynı gün beni buralara getiren ve kuzenlerle birlikte küçük bir koloni oluşturan Mehmet amcamız da veda etti hayata.

"Kemik kanseri" teşhisi konalı beş yılı geçmişti, bana mısın demedi ama son aylarda epey sıkıntı çekti.

"Ben böyle yaşayamam, buna yaşanmak denmez" diyordu.

İki doktorun imzaladığı "ölümcül raporu" üzerine "öyle ölünmez böyle ölünür!" dedi ve adına hazırlanan "hayat iksirini’’ içer içmez bir iki dakika içinde derin bir uykuya daldı.

"Onuruyla ölmek" böyle bir şey demek ki… 

Son nefesini verirken elini tutuyordum… 

O da benim hayatımda "ölümsüz bir insan" senin gibi…

Kızın Ceren, oğlun Fırat yakın akrabalarımız ve tanıyan tanımayan kimi dostlar yağmurlu bir günde, aynen dilediğin gibi doğduğun yerde Hadim’de seni toprağa verdiler. 

Şimdi, yıllar önce beklenmedik bir anda ölüm haberini aldığımız kardeşin Ömer, anamız, babamız, dedelerimiz ve ebelerimizin yanı başında ebedi uykundasın…

Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.

“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”
SEDAT UYSAL/SEATTLE MEKTUBU
“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”
15 Eylül 2020

Sen de gidince; çekirdek ailemizden bir tek ben kaldım… 

Biraz şaşkın, epey üzgün ve hüzünlüyüm. 

Senin o dopdolu maceralı hayatın bir gazetede iki sütunlük bir ölüm ilanına, küçücük bir habere sığıverdi.

"Gazeteci-Yazar Mustafa Uysal Hayatını Kaybetti- 1947-2026"

Ardından rahmet okuyanlar, sabır ve başsağlığı dileyenler eksik olmasınlar.

Abim Ömer’in ölümüyle "bir yanım eksik" kalmıştı, senin ölümünle daha çok eksildim, yüreğimdeki boşluk daha da büyüdü…

Ama itiraf edeyim, ben seni neredeyse bir yıl önce kaybetmiştim. 

Ne çektin, ne çektirdin…

Tertemiz, pırıl pırıl bir insandın.

Tertemiz gittin!

Hep söylerdin ya; Charles Bukowski’nin dediği gibi "günler tepelerden aşağı koşan atlar misali…"

Huzur içinde uyu canım abim.

"Küçük kardeşin"

(SU/HA)

Ayşenur’un gözleri İstanbul’da: Tanıklığın kamusal hafızası

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) öğrencileri, Nakba’nın 78. yılı için düzenlenen yürüyüşte Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözlerini kamusal alana taşıdı.

Büyük Postane’den Eminönü Meydanı’na yapılan yürüyüşte taşınan göz figürleri, Filistin’de süren şiddetin tanıklığını görünür kılıyordu. Ayşenur’un gözleri, yıllardır süren yıkımın, yerinden edilmenin ve kuşatmanın içinden dünyaya bakan bir hafızayı taşıyordu.

Yürüyüş boyunca kalabalığın arasında yükselen bu bakış, yalnızca bir imge değil, tanıklığın kendisine dönüştü. Bazı imgeler, insana gördüğü şey karşısındaki konumunu hatırlatır. Bir çift göz, uzun açıklamaların kuramadığı yüzleşmeyi kurabilir; sıradanlaştırılan şiddeti yeniden görünür kılar, unutturulmak istenen hafızayı canlı tutar ve insanı bakıp geçtiği görüntülerle yeniden karşı karşıya bırakır.

Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla yapılan yürüyüşte Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğrencilerinin taşıdığı pankartlar ve göz figürleri, işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Silwan Mahallesi’nde sürdürülen “I Witness Silwan[1]” kamusal sanat girişiminden ilham alıyor.

Silwan’da evlerin duvarlarına çizilen büyük göz figürleri, İsrail’in zorla tahliye ve yıkım politikalarına karşı bir kamusal tanıklık ve hafıza pratiği olarak ortaya çıkıyor. Çünkü o gözler, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci politikaları altında yaşamaya çalışan insanların “buradayız” deme biçimi niteliğinde. Yıkım tehdidi altındaki evlerin duvarlarından mahalleye, tepelere ve şehre bakan bu gözler gazetecilerin, sanatçıların, direnişçilerin ve yaşamını yitiren Filistinlilerin tanıklığını taşıyor.

MSGSÜ öğrencilerinin eylemde taşıdığı Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözleri güçlü bir anlam taşıyor. Filistin’de 6 Eylül 2024’te İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitiren Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözleri, Filistin’e uzaktan bakmanın ötesine geçmeye çağırıyor. Çünkü bu gözler aynı zamanda tanıklığın yükünü taşıyor.

Öğrencilerin yayımladığı açıklama[2], 1948’de başlayan Nakba’nın tarihsel olarak kapanmış bir olay olmadığını vurguluyor. Açıklamaya göre Nakba, bugün Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te ve Silwan’da farklı biçimlerde varlığını sürdürüyor. Bu nedenle Filistin meselesi süreklilik taşıyan bir sömürgecilik rejimi olarak ele alınıyor. “Filistin halkı 78 yıldır yerinden ediliyor, kuşatma altına alınıyor, katlediliyor” ifadeleri, Nakba’nın tarihsel bir kırılmanın ötesinde bugün de farklı biçimlerde sürdüğü yaklaşımını ortaya koyuyor.

MSGSÜ öğrencisi Berre ise Filistin’de süren işgalin görmezden gelindiği kolonyalizm tartışmalarına değiniyor. Kısa süre önce düzenlenen Dünya Dekolonyalizm Forumu’nu hatırlatan Berre, Filistin’de süren işgal görmezden gelinerek yapılan kolonyalizm tartışmalarının eksik kaldığını ifade ediyor. Ona göre bugün ihtiyaç duyulan şey, parçalı değil bütünlüklü bir sömürgecilik eleştirisi. Çünkü Filistin’de yaşananlar dünyadaki farklı şiddet biçimleriyle bağlantılı bir yapı içinde işliyor. Yerinden edilme, sınır politikaları, devlet şiddeti, militarizasyon ve hafızanın silinmesi… Bütün bunlar birbirinden bağımsız süreçler oluşturmuyor. Silwan’daki duvarlara çizilen gözlerin İstanbul’daki bir yürüyüşte yeniden ortaya çıkması da tam olarak bu bağlantıyı görünür hale getiriyor.

MSGSÜ öğrencisi Meryem ise Filistin’de süren şiddetin nasıl temsil edildiği meselesine odaklanıyor. Ona göre mesele Filistin’de yaşanan şiddetin nasıl temsil edildiği üzerine düşünmek. Çünkü temsil, tarafsız bir alan oluşturmuyor. Neye bakıldığı kadar, nasıl bakıldığı da politik bir anlam taşıyor. Sürekli akan görüntüler karşısında insanın hissizleşmesi mümkün hale gelirken, kamusal sanat başka bir karşılaşma biçimi yaratıyor. Bakışı edilgen bir seyirden çıkarıp etik bir sorumluluğa dönüştürüyor. Göz figürleri bu yüzden izleyene geri bakan imgeler niteliği taşıyor. İnsan o gözlerle karşılaştığında yalnızca bir başkasının acısını görmüyor, kendi konumuyla, sessizliğiyle ve dünyadaki yerini alış biçimiyle de yüzleşiyor.

Şimdi o gözler İstanbul’da belirirken, başka bir hafızayla birleşiyor: Ayşenur Ezgi Eygi’nin hafızasıyla.

Bu birleşme, Filistin dayanışmasını kolektif bir karşılaşma alanına dönüştürüyor. Bazen dayanışma, birbirinin gözlerinin içine bakabilme cesaretinde de ortaya çıkabiliyor. Mohammed El-Kurd’un “Filistinlilerin gözlerinin içine bakın” çağrısının eylem boyunca yeniden hatırlatılması da bu nedenle önem taşıyor. Bu çağrı insanı sorumluluk almaya davet ediyor.

Silwan’daki gözler ve İstanbul’da taşınan Ayşenur’un gözleri başka bir ihtimali işaret ediyor. Bakışı yavaşlatmayı. Acının karşısında durmayı. Unutmamayı. Ve en önemlisi, adalet talebini  ortak bir vicdanla birlikte kurmayı.

Çünkü bazı gözler insanın peşini bırakmıyor. Bazı bakışlar, hafızada kaldığı sürece yaşamayı sürdürüyor.


[1] https://www.iwitnesssilwan.org/

[2] https://asosyoloji.com/aysenurun-gozlerine-icine-bakin-filistinlilerin-gozlerine-icine-bakin/

(ZA/HA)

İki buçuk şehrin hikayesi

Olaylar İstanbul ve Ankara’da geçiyor. Bu iki şehrin kendilerine ait buçukları var. Onlara cezaevi diyoruz. Eski adıyla Silivri yeni adıyla Marmara Cezaevi ile Sincan Cezaevi'nin nüfusları ortalama ilçelerden kalabalık. O nedenle bu şehirlerin buçukları olarak anılmayı hak ediyorlar. Bugünkü hikayede “buçuk” olan Marmara cezaevi. Memleketin meşhur tutuklu ve hükümlülerinin bir kısmı orada malum. O kadar ki yasama ve yürütme organları bakımından epey ağırlığı var cezaevi nüfusunun. Elbette dördüncü kuvvet olan basının mensupları da Yatarmatik hesabına göre girip çıkıyor.

Gazeteci Alican Uludağ, Ankara ilindeyken, Ankara ilindeki şikayetçilere hakaret ettiği iddiasıyla, Ankara ilindeki evinden gözaltına alınıp İstanbul iline götürülüp burada tutuklanıp İstanbul’un buçuğu olan Marmara Cezaevi'ne gönderildi. Alican Uludağ hakkında dava açıldı, dava Ankara iline gönderildi, ama kendisi Marmara Cezaevi'nde tutulmaya devam etti. Bugün duruşması yapılacak, ama hakim de izne çıkmış. Mesele iyice karıştı. Duruşma henüz başlamadı. Tahliye totemi yaparak yazıyı güncellememeye karar verdim.

Devam ediyorum.

Sanık Alican Uludağ’ın, Ankara ilindeki adliyede yapılacak duruşmasına, İstanbul ilinden “görüntülü görüşme” yoluyla katılmasının biraz saçma olduğunu söylemek üzere meslektaşları Ankara Adliyesi önünde dün bir basın açıklaması yapmaya karar verdi.

“Gazeteciler haber verme haklarının peşine düşmüş, ben de haber alma hakkımı koruyayım”, diyerek açıklamaya katılmaya karar verdim. Ankara Adliyesi’nin önüne gittim. Okuru, izleyicisi olduğum gazetecileri görünce biraz heyecanlandım tabii. Sessizce yanlarına yaklaştım. Fevkalade şık polislerle aralarında bir tartışma vardı.

Polislerden laciverdin tonlarında giyinmeyi tercih eden göğüs kafesini dışarı çıkararak “Burada açıklama yapılmaması talimatı var” dedi. Nasıl cümle? Öznesi yok! İyi de karşısında uçaklara alınmayan, salonlara sokulmayan, işlerinden edilen ama mesleği bırakmayan, bir kısmı oldukça kıdemli Ankara gazetecileri var. O kadar olmuyor yani bu işler. Toprak rengi tonlarında kombin yapmış, ekose desenli çok şık bir şapka ile kıyafetini tamamlamış polis, gazetecilerin “Yazılı talimatı görebilir miyiz? Talimatı veren kim?” sorularını “Burada hepimiz birbirini anlayacak olgunluktayız” diye yanıtladı. Ardından bir gazetecinin “Adliye önünde açıklama yapmak yasak mı?” sorusuna sıcak sobaya eli değmiş gibi zıplayarak yanıt veren polis “Biz yasak kelimesini kullanmıyoruz. Biz demedik, siz dediniz” dedi.

Talimat kimden geldi, sorusuna yanıt gelemiyor bir türlü. Sonunda laciverdin tonlarında giyinen “Adliye yönetiminin talimatı” deyince yine kısa bir sessizlik oldu. Ben ilk anda “adliye sitesi” diye bir yer var da o sitenin yöneticisi yasak kararı aldı sandım. Ardından “Burası adliyenin bahçesi. Yani bir tür özel mülk. Sizin evinizin bahçesinde açıklama yapılabilir mi?” dedi göğüs kafesini iyice dışarı çıkararak. Gazeteciler bir sabır çekip “Burası kamusal alan. Üstelik burası kaldırım, ne bahçesi, ne avlusu!” deyince top karşı tarafa geçti, yine bir sessizlik oldu.

Bir gazeteci “Ankara Adliyesi’nin önünde açıklama yaptığımız nasıl anlaşılacak peki?” diye sorunca ekose şapkalı polis “Eski görüntüler vardır, montaj yaparsınız” dedi. “Vay be! O şapka boşa takılmamış”, dedim içimden. Gazeteci de “Nasıl haber yapacağımızı öğretmeyen bir siz kalmıştınız!” dedi. Yine bir sessizlik oldu.

Olan biteni tenis maçı gibi izliyorum. O arada dürülü dürülü telsiz sesleri artmaya başladı, adliyenin önüne dizi dizi çevik kuvvet geldi.

Gazeteciler on beş adım kadar yan tarafa gittiler. Ben de yanlarında yürüyorum tabii. Aşırı “sivil” davranan, yeşil tonlarında keten gömlek pantolon tercihi yapmış birinin de bizimle bir sağa bir sola yürüdüğünü fark ettim. Boyu uzun, vücudu esnek. Biraz yaklaşıp belden biraz eğilerek sakince, güzelce konuşulanları dinliyor. Birden “Ben olaysız dağılmak istiyorum ayol!” diye bağırmak geldi içimden. Gerçi tam bağıramasam da birazcık ses çıkarmış olabilirim. Tam hatırlamıyorum şu anda.

O arada gazetecilerden biri elindeki cep telefonunu sallayarak “Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ile görüştüm, kesinlikle talimat vermediğini, nerede istersek açıklama yapabileceğimizi söyledi. İsterseniz yanına çıkalım” dedi. O kadar şık giyinmiş, o kadar kendinden emin, o kadar çata çat laf yetiştirenler ne yapsa beğenirsiniz? Derin bir sessizlik. Tık yok. Hiç mi ses yok? Hiç yok!

Çevik kuvvetin amiri “Kalkanları indir! Otobüsün yanına!” dedi. Gazeteciler on beş adım geri geldi. Basın açıklaması yapıldı ve olaysız dağıldık. Tam o sırada arkadaşım ODTÜ Gençlik Oyunları kapanış töreni afişini yolladı. Son satır şöyle: “Gençlik ateşinin söndürülmesi”.

Olaysız dağılırken gelen mesajın da etkisiyle yine içimden söylediğimi düşünerek “rejimde demokrasiden ziyade akıl nakıslığı var galiba” dedim. Biraz sesim çıkmış olabilir, tam olarak hatırlamıyorum.

(ÖE/HA)      

Korkmak, kızmak, üzülmek, sevinmek serbest!

Duygular bazen bir köpeğin havlamasıyla, bazen parkta yenilen bir dondurmayla, bazen yırtılan bir oyuncakla, bazen de markette alınamayan bir oyuncak robotla gelir. Yapı Kredi Yayınları'ndan (YKY) çıkan “Duygularımı Tanıyorum” serisi, çocuklara duygularını tanımaları için eşlik ediyor.

Bazen ufacık bir ses kocaman bir korkuya dönüşür.

Bazen bir salıncağın ritmi içini neşeyle doldurur.

Bazen çok sevilen bir oyuncak yırtılınca dünya biraz eksilir.

Bazen de marketin kalabalığı, sıcaklığı, gürültüsü ve alınamayan bir oyuncak bir araya gelir, öfke çocuğun içinden "ben buradayım!" diye bağırır.

Biz yetişkinler çoğu zaman çocukların duygularını küçük sanırız. Oysa çocukların duyguları hiç de küçük değil. Sadece henüz adlarını yeni öğreniyorlar. Korkunun, üzüntünün, öfkenin, mutluluğun içlerinden nasıl geçtiğini anlamaya çalışıyorlar.

Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)

"Aslan Çok Korkuyor", "Lale Çok Mutlu", "Deniz Çok Üzgün" ve "Filiz Çok Kızgın", 0-3 yaş aralığındaki çocuklara duyguların kapısını açan dört küçük kitap.

Ama bu kapılar sıradan kapılar değil. Keçeden, renkli, dokunulabilir, saklananı bulmaya, hikayeye yalnızca gözle değil elle de katılmaya izin veren oyunlu kapılar.

Çünkü bu yaşta kitap yalnızca okunmaz, tutulur, çekiştirilir, yoklanır, dinlenir, tekrar tekrar açılır. Bazen bir sayfa, bir çocuğun elinde kitap olmaktan çıkar; köpek kulübesi olur, ağaç olur, battaniye olur, bulut olur. Duygunun kendisi gibi.

Serinin en güçlü tarafı, duyguları iyi-kötü diye ayırmaması. Korku kötü değil. Üzüntü ayıp değil. Öfke yasak değil. Mutluluk da yalnızca uslu çocuklara verilen bir ödül değil.

Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)

Kitapların keçeden oluşan bölümleri de sadece eğlenceli birer oyun öğesi değil aynı zamanda duyguların saklandığı küçük yerler gibi. Çocuk kapağı kaldırıyor, bakıyor, buluyor. Belki farkında olmadan şunu da öğreniyor: Duygular bazen görünmez ama oradadır. Bakarsan, dokunursan, adını söylersen ortaya çıkar.

Bir de sesler var: “Aaaaa!”, “Şıpır şıpır”, “Çaaat!”, “Yaşasın!” Bu sesler kitabı yüksek sesle okumaya çağırıyor. Zaten 0-3 yaş aralığında okuma dediğimiz şey biraz da budur: Ses çıkarmak, taklit etmek, parmakla göstermek, aynı sayfaya defalarca dönmek, çocuğun "bir daha" demesine izin vermek.

Belki Aslan’ın korkusunda bir çocuk kendi korkusunu bulur.

Belki Lale’nin neşesinde parkta koştuğu bir günü hatırlar.

Belki Deniz’in üzüntüsünde sevdiği oyuncağına biraz daha sıkı sarılır.

Belki Filiz’in öfkesinde içinden yükselen fırtınanın adını duyar.

Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)

Belki de yetişkinler bu kitapları okurken çocuklara söylemeyi unuttukları bazı cümleleri yeniden hatırlar:

"Korktun, biliyorum, çok sevindin, gördüm, üzüldün, yanındayım, kızdın, seni duyuyorum."

Çocukların duygularını tanıması için önce o duyguların inkar edilmemesi gerekir. Çünkü bir çocuk, duygusunun adıyla tanışmadan önce, duygusuna verilen tepkiyle tanışır.

Biri ona "Ağlama" derse, üzüntüsünden utanmayı öğrenebilir. Biri "Korkacak ne var?" derse, korkusunu saklamayı öğrenebilir. Biri "Kızılmaz buna" derse, öfkesini içine atmayı öğrenebilir. Ama biri "Buradayım" derse, işte o zaman duygu yavaş yavaş dile gelir.

Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)

Duygularımı Tanıyorum serisi, çocuklara tam da bu dili vermeye çalışıyor. Çünkü bazen bir çocuğun kalbine giden yol, keçeden yapılmış minik bir kapağın altındaki duyguyu birlikte ortaya çıkarabilmekten geçer.

(NÖ/Hİ)

“Erkek yasayı ihlal eder, kadınlar hem yasayı hem normları”

Çeviren: Ahmet Birsen

Alia Trabucco Zerán, Şilili bir romancı ve denemeci. İlk romanı Kalan (Legadema Kitap, 2020) ile Man Booker 2019 finalistleri arasında yer aldı.

2022 yılında yayınlanan romanı Temiz (Ayrıksı Kitap, 2024) ile 2024'te Prix Femina Etranger ödülüne layık görüldü. Sel Yayıncılık etiketiyle ve Dilara Anıl Özgen çevirisiyle yayınlanan Katil Kadınlar (Sel, 2026) ise Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü'nde finale kaldı ve 2022 yılında British Academy Book Prize for Global Cultural Understanding’i kazandı.

Oscar adayı yönetmen Maite Alberdi'nin, kitapta yer alan vakalardan biri olan feminist yazar María Carolina Geel'in hikâyesinden esinlenerek çektiği El Lugar de la Otra (Paralel Hayatlar) adlı film uyarlaması San Sabastian Film Festivali'nde gösterildi. İnsan hakları ve toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgili verdiği hukuki eğitimlerin yanı sıra romanları ve denemelerinde de aynı temaları konu eden yazar, halen Santiago’da yaşıyor.

Çalışmanız Katil Kadınlar Türkiye’de olumlu karşılandı ve yayınlanmasından kısa süre sonra ikinci baskısını yaptı. En acil sorunlarımızdan biri ulusal düzeyde çığırından çıkan kadın kırımı olsa da (Şili’de de benzer bir durum olduğunu tahmin ediyorum), Türkiye’de de kısa süreliğine medyada yankı uyandırdıktan sonra unutulup giden kadın katil vakaları yaşandı. Medya bu kadınları –bazen histerik, bazen saplantılı âşık, ahlaksız, deli, hesapçı, saf, intikamcı ya da femme fatale olarak– büyük bir iştahla tasvir etmeyi seviyor. Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin böylesine derin bir sosyopolitik rezonansı paylaşabilmesi size neler çağrıştırıyor?

Katil Kadınlar’ın Türkiye’de okuruyla buluşmasını oldukça sevindirici buluyorum. Aslına bakacak olursan, Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin, şiddet içeren suçlar işleyen kadınlara yönelik toplumsal tepkiler konusunda aynı imgeleri paylaşması benim için hiç de şaşırtıcı değil.

Şaşırmıyorum çünkü patriyarka her ülkede tamamen kendine özgü renklere bürünen bir mekanizma değil, tam tersine, onu inşa eden imgeler ve onu çevreleyen tasavvurlar genellikle aynı düzlemde iş görür. Bir kadın, suç işleyerek hem ceza kanunlarını hem de kadınlığı tanımlayan cinsiyet normlarını ihlal ettiğinde, toplum genellikle bu kadınları her iki ihlal için de cezalandırarak tepki gösterir. Bu benzerliği Şili'de, tüm Latin Amerika ülkelerinde, Fransa'da, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Birleşik Krallık'ta bizzat müşahede ettim. Bunun nedeni benim için oldukça basit: Patriyarkayı oluşturan imgelem değişmedi ya da çok az değişti, dolayısıyla toplumların tepkileri de o kadar farklı değil.

İnsanların araştırma konunuzu duyduklarında (asesina, ‘katil kadın’) bunu genellikle ‘maktul kadın’ (asesinada) olarak yanlış anladıklarını belirtmiştiniz çalışmanızda. Kültürel paradigmamızın kadınlığı şiddete yönelen aktif faillikle uzlaştırmayı neredeyse imkânsız bulduğunu gösteriyor bu durum bir bakıma. “Kötü kadınları” hatırlamak gibi feminist bir görevi üstlenirken karşılaşabileceğiniz tepkilerden çekindiğiniz oldu mu?

İlginçtir bir tesadüf oldu, Katil Kadınlar ilk olarak 2019 yılında Şili’de yayınlandı. O dönem, büyük bir feminist yükselişin yaşandığı bir zamandı; hatta bu hareket tüm Latin Amerika’da dördüncü dalga feminizm olarak adlandırıldı. Bu yüzden, insanların bu kitabı cinayeti haklı gösteren, şiddeti meşrulaştıran, kadınlar tarafından gerçekleştirilen şiddeti yücelten bir anlatı olarak değerlendirmesinden ya da tam tersi biçimde asıl kurbanın kadınlar olduğu ve benim anlattığım vakaların birer istisna olduğu gerçeğini silip atabilecek veya göz ardı edebilecek biçimde yanlış yorumlamasından çok endişeliydim.

"Ne olduğunu bilmiyoruz"

Kitapta ele aldığınız Corina Rojas vakasına dikkat çekmek istiyorum. Katili “normalleştirme” ve onu hem hukuki hem de kültürel açıdan toplumsal cinsiyet sözleşmesinin çerçevesine yeniden entegre etme mücadelesi afallatıcı. Medyanın söyleminde, Rojas’ı önce bir canavar ve cadı, sonra histerik bir kadın, cezayı hak eden bir katil, bir âşık ve son olarak da affedilmeye layık bir anne olarak tasvir etme çabasını görüyoruz. Sizce bu oynak karakterizasyon günümüz feminist mücadelesi için ne gibi anlamlar taşıyor?

Katil Kadınlar’da sadece cinayet işleyen kadınların somut davalarını, yani adli vakaları ele almakla yetinmemeye, özellikle de kültürel ürünlerin –yani romanların, gazete makalelerinin, şiirlerin, tiyatro oyunlarının, hatta filmlerin– şiddet eylemine, bir kadın tarafından işlenen cinayete nasıl tepki verdiğini incelemeye gayret ettim. Benim için buradaki asıl soru mahkemelerin suç işleyen kadınları nasıl cezalandırdığı değil –bir avukatın soracağı türden bir soruydu bu, ki ben de bir avukatım–, toplumun bu kültürel üretimler aracılığıyla onları nasıl cezalandırdığıydı.

Bu suçların toplumda böylesine bir huzursuzluk yaratması ve toplumun farklı iletişim araçları aracılığıyla failleri durup dinlenmeden “normalleştirmeye” çalışması benim için de afallatıcı, çünkü bu aynı zamanda kadınları ait oldukları yere iade etmeye çalışmanın bir yolu; kadınların yeri evdir, görevleri başkalarına bakım vermek ve susup oturmaktır. Bu yüzden, cezanın sadece mahkemelerde değil, bazen devrimci olarak gördüğümüz (ki ben bunun yanıltıcı bir görüş olduğunu düşünüyorum) kültürel ürünler ve vasıtalar aracılığıyla da kesilmesini ilginç buluyorum. İster edebi bir yapıt olsun ister kurgu-dışı, bir kitabın cezalandırma aracı olabileceğine inanıyorum ve bu kadınların başına gelen tam da budur. Corina Rojas hakkındaki sorunuza gelince, bence bu, toplumun suçlu kadınları iki kez cezalandırmak ve onları ait oldukları yere tekrar yerleştirmek için kültürel ürünler aracılığıyla ne kadar çaresizce ve kuvvetle tepki verebileceğinin çok net bir örneğidir.

Öte yandan, sizin deyiminizle “erkeklerin kontrolden çıkmış kadın cinselliğine karşı duyduğu korkunun vücut bulmuş hali” olan María Carolina Geel vakası var. Geel’in işlediği suçun nedenini belirlemeye yönelik yorucu çaba (ve nihai başarısızlık), onun sonraki zamanlarda kaleme aldığı metinler dolayımıyla ateşlenen ahlaki panikle birleşerek bir süre kamuoyundaki söylemi domine etmiş görünüyor. Geel'in kendisinin bile gerekçelendirmeyi reddettiği bir eyleme neden bu kadar çaresiz, neredeyse takıntılı şekilde ‘rasyonel’ bir açıklama bulma ihtiyacı duyuldu sizce?

Bir açıklama bulma konusundaki bu takıntılı ihtiyacın sadece rasyonel değil, aynı zamanda oldukça irrasyonel olduğuna inanıyorum; zira Geel’i belirli bir arketipe sığdıramamak ya da mevcut kalıplardan birine sokamamak, bir kadının böylesine yoğun şiddet içeren bir suçu işlemesinden daha da kabul edilemez bulunuyordu.

Bu yüzden onu deli olarak nitelemek zordu, toplum elbette bunu yapmaya çalıştı ama çok zeki bir kadın, başarılı bir yazardı ve kendine bir faillik alanı kazandırmaya çalışıyordu; herkesin ısrarla silmeye çalıştığı bir irade. Bu nedenle, Geel’in suçuna bir açıklama bulma ihtiyacı tatmin edilemedikçe daha da irrasyonelleşti ve onun bundan kaçabilmesi ya da her seferinde sessizliğin farklı bir yolunu bulabilmesi benim için en büyüleyici yanlardan biri; suçunu bugün hâlâ gizemli bir sessizlikle şifrelemiş olması, bu cinayet vakası bağlamında beni en çok etkileyen şeydir. Ancak bu özel vaka, aslında onlarca yıl boyunca bir “aşk cinayeti” olarak çerçevelendi. Halen tam olarak ne olup bittiğini bilmiyoruz oysa. Bu suça yeni bakış açısıyla bakmamı sağlayan, bu materyalleri ve arşivleri yeniden okumam oldu.

İncelediğiniz dört vakada da, biraz önce değindiğiniz gibi, kadınlığı tanımlayıp düzenleyen kültüre ve cinsiyetin yazılı ve yazılı olmayan kurallarına dikkat kesildiğimizde, merhamet, şeytanlaştırma ve hatta affın patriyarka tarafından nasıl birer silaha dönüştürüldüğüne tanık oluyoruz. Toplumsal cinsiyet sözleşmesinin sınırları içinde kalan erkekler için ise tamamen farklı mekanizmalar işliyor. Bu ikilik, aynı suçu işleyen özgür vatandaşla köleye çok farklı cezalar öngören Roma hukukunu anımsatıyor bana.

Kesinlikle katılıyorum. Cinsiyetle ilgili yazılı ve yazılı olmayan kurallar, suçun failinin cinsiyetine bağlı olarak birbirinden farklı cezalara ve tepkilere neden olageldi. Bence durum hâlâ da böyle.

Belirli ceza davalarının bir ülkenin mevcut durumunu yansıtan aynalar gibi davranması benim ilgimi çekiyor hâlâ. Toplumun, belirli tarihsel dönüm noktalarında, iç gerilimlerini dışa vurmanın bir yolu olarak belirli vakalara yöneldiğine inanıyorum. Bu anlarda, tek bir dava ya da şiddet eylemi özel bir trajedi olmaktan çıkıp kamusal bir katalizör haline geliyor; bu da toplumsal cinsiyet eşitliği, queer kimlik ya da kişisel özgürlüğün sınırları konusundaki tutumlarımızı toplu olarak yeniden gözden geçirmeye zorluyor bizi.

Bu bağlamda, Latin Amerika ve genel olarak dünyanın geri kalanında erkekler tarafından mükerrer şekilde işlenen ve 'kadın kırımı' (femicide) olarak adlandırdığımız suçlara dikkat kesildiğimde, sürekli aynı örüntüyle karşılaşıyorum: Bu failler ceza hukukunu ihlal ettikleri için cezalandırılsalar da, toplumsal cinsiyet normlarını ihlal ettikleri için bir yaptırıma maruz kalmıyorlar; zira bu suçlar bir bakıma erkekliği olumlu bir düzlemde teyit ediyor. Bu durum yalnızca sorunlu bir tablo çizmekle kalmıyor, aynı zamanda erkeklerin kadınlara karşı işlediği suçları normalleştiren, hatta erkeklik statüsünü pekiştiren bir zulüm pedagojisinin parçasına dönüşüyor. Bir kadının toplumsal cinsiyet normlarını ihlal eden bir suç işlemesi durumunda ise tam tersi bir tepkiyle karşılaşılıyor. Sanık kürsüsünde bir kadını değil, kadınlığı görüyoruz. Dolayısıyla verilen cezalar arasındaki uçurum şaşırtıcı değil.

Hukuk mezunu olmanıza rağmen avukatlık yapma fikrine her zaman mesafeli durduğunuzu biliyorum. Hukuk dili genellikle soğuk, klinik ve duygulardan soyutlanmak için tasarlanmış bir jargon. Hukuk terminolojisinin rijitliğini ve insanlık durumunu kavramaktan uzak formülleri bir kenara bırakacak olursak, yıllardır zihninizde bu dört katil kadınla yaşadıktan sonra, kendi “adalet” tanımınızda herhangi bir değişim oldu mu?

Şili ve benzeri ülkelerin şiddet dolu geçmişi, adalet meselesini benim için merkezi bir noktaya taşıyor. Kendi başına toplumun 'inşa edilme' biçimleri bile –ve bu deyimi kasıtlı olarak kullanıyorum– adaletin sadece mahkeme salonlarına hapsedilemeyecek kadar karmaşık bir süreç olduğunu kanıtlıyor. Edebiyatın doğrudan adalet dağıtmak gibi bir misyonu olduğunu söylemiyorum; ancak hukukun adalet sağlamakta yetersiz kaldığı anlarda, kültürel üretimlerin beklenmedik derecede şaşırtıcı ve kritik roller üstlendiğini düşünüyorum

Şili’de bu oldu; diktatörlüğün kurbanları için adaletle sonuçlanan dava sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı ve bu nedenle edebiyat, tanıklık etme, hesap sorma ve suçlamalarda bulunma rolünü üstlendi. Birçok anlamda adaletin –yozlaşmış adaletin– bıraktığı tüm boşlukları doldurmaya çalıştı. Dile dair bakışımın değiştiği ve hukuk diliyle edebiyatın dilini birbirinden farklı evrenler olarak gördüğüm doğru. İlki paradigmatik olarak iktidarın dilidir ve ikincisi, edebiyatın dili, kelimelerin gücünü savunmaya çalışır. Yine de bazen hukukun devrimci ve dönüştürücü, edebiyatın ise statükoyu koruyan, son derece muhafazakâr bir tutum sergileyebileceğine epey ikna olmuş durumdayım. Avukatlık pratiğimden kopup edebiyata sığınma sürecim edebiyata bakış açımı değiştirdi. Kelimelerin çok güçlü oldukları ve bazen en az bir mahkeme ilamı kadar cezalandırıcı ve sarsıcı olabileceği gerçeği karşısında eski naifliğimden eser yok.

Şili acımasız bir diktatörlüğün boğucu pençesinde uzun yıllar geçirdi ve siz Şili’yi “sessizlik yemini” üzerine kurulmuş bir ülke olarak tanımladınız. Bu gözlem, Türkiye’nin tarihsel ve güncel deneyimleriyle de esaslı bir ortaklığa sahip. Gerçeği arayıp ortaya çıkarma yönündeki ahlaki gerekliliğin ötesinde, özellikle siyasi hareketler ve kadın hakları mücadelesinde bu sessizliği kırmanın somut, pratik faydaları olduğuna inanıyor musunuz?

Şili tarihi ile Türkiye’nin geçmişi ve bugünü arasındaki paralelliklerin farkındayım, bu bağlamda sessizliği kırmanın muazzam pratik faydaları olduğuna inanıyorum çünkü olan bitenle ilgili gerçeği ortaya çıkarmaya ve adaleti sağlamaya çalışan her tanıklık yaşamda yeni bir iz bırakır, bir şeylerin değişebilmesinin en önemli yöntemlerinden biri de bu. Ve hiç bitmeyen bir hikâyedir söz konusu olan. Kısa süre önce İngiliz-Fransız avukat ve yazar Philippe Sands'in Şili ve Pinochet meselesi hakkında yazdığı bir kitabı okudum. O kitaptaki bazı ayrıntılı ifşaatlar o kadar acı vericiydi ki gerçek anlamda sarsıldım, bununla birlikte söz konusu kitabın Şili'de derin bir etki yaratabileceğini düşündüm.

Evet, bir sessizlik sözleşmesi var; hesaplaşmaktan kaçınmak için devamlı başka yöne bakmaya çalışmak gibi. Mümkün olan her anda bu sözleşmeyi ihlal etmenin hayati önem taşıdığına inanıyorum, ancak bu yolla henüz tam olarak başaramadığımız bir şeye, yani geçmişin tekrarlanmaması ve insan hakları ihlallerinin kategorik olarak kabul edilemez olduğu konusunda toplumsal bir konsensüs sağlanmasına zemin hazırlayabiliriz. Bunun yerine, şu anda tam tersine tanık oluyoruz: Pinochet’e ve mirasına hayranlık duyan ve diktatörlük döneminde işlenen suçlar nedeniyle hapsedilen az sayıdaki kişiyi serbest bırakmaya çalışan sağcı bir başkanımız var.

Bu sessizliği bozma çabası, aslında hiç bitmeyen, süreklilik arz eden bir uğraş. Bu mücadelede adaletin ödemesi gereken büyük bir borcu ve üstlenmesi gereken hayati bir sorumluluğu var; ancak edebiyat da unutturulmak istenen hikâyelere ışık tutarak bu süreçte kritik bir rol üstlenebilir. Edebiyatın tanıklığını çok önemsiyorum. Türkçeye de çevrilen ilk romanım Kalan’da (La resta), tam da bu sessizlik paktına odaklanıyor ve bugünü inşa etmede hatırlamanın ne denli vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğundan bahsediyorum.

La Resta’dan bahsetmişken: Aynı zamanda başarılı bir romancısınız. Bu dört kadının hayatlarının kayıtlarını incelerken, onların yaşamlarını kurgu-dışı anlatının sınırları içinde tutmak yerine, kurgusal bir dünyaya aktarıp bir roman veya öykü aracılığıyla onlara edebi bir ses kazandırma dürtüsüne karşı koyduğunuz oldu mu?

İltifatın için teşekkür ederim. Benim için kurgu ve kurgu-dışı arasında o kadar keskin ayrımlar yok aslında. Katil Kadınlar, evet, kurgu-dışı bir kitap; özellikle de benim için çok acil olan belirli konular üzerinde belirli fikirleri tartışmaya ve derinlemesine düşünmeye çalıştığım bir deneme. Ama aynı zamanda karşı koyamadığım bir kurmaca yazma dürtüsü de var. Özellikle dördüncü vakada, işverenlerinin oğullarını ve kızlarını öldüren María Teresa Alfaro vakasında bu eğilimim alenileşiyor; bu vakada kitap bir nevi kurgu ile –deyim yerindeyse– ‘kirlenmiş’ durumda, çünkü kurgu yazma dürtüsüne karşı kendimi sansürleyemedim.

Ama o vakada benim için ilginç olan şey, anlatıya kurgu karıştırmaya beni iten şey, yazma eyleminin kendisinden kaynaklanan bir istek, arzu ve dürtü değildi, kurmacanın benim için bir düşünme biçimi olmasıydı, María’yı anlama çabamı tetiklemesiydi. María’nın işlediği cinayetleri ele almaya çabalayan hiçbir kültürel üretim olmamıştı o güne değin. Çocuklara karşı işlenmiş bir dizi çok şiddetli suçun ardından hiçbir romancı, senarist, tiyatro yazarı, denemeci, bir kişi bile, 50 yıl boyunca o olayı hatırlamadı ya da kültürel bir bakış açısıyla bir şey inşa etmeye çalışmadı.

O kitapta yer alan kısa öykü, çok temel ve tetikleyici bir sorudan doğdu: Böyle bir suçun içinde anlaşılabilir herhangi bir öğe var mı? Bu sessizliğin neden elli yıl sürdüğünü ve neden ancak şimdi kurgu yoluyla ona ses vermemin mümkün hale geldiğini sorgularken buldum kendimi. Benim için, kurgu-dışı eserlerin temelini oluşturan politik ve felsefi sorular, yaratıcı yazımı harekete geçiren sorulardan farklı değil. Sonuçta, o kısa öykü bir sonraki romanım Temiz’in (Limpia) doğuşuna yol açtı. Kökeni kurgu-dışı bir projede yatmasına rağmen, o zamandan beri birçok dile çevrilmiş bir anlatıya dönüştü.

Marjinalleştirilmiş veya yok sayılmış olanların seslerini yeniden duyurmak ve yükseltmek, hikâyelerini kamusal alana geri döndürmek için sizin yolunuzdan gitmek isteyen kadınlar ve queer bireyler için, hikâye anlatımı ve hatırlamayla ilintili hangi tuzaklardan kaçınmayı tavsiye edersiniz?

Bu benim de aklımı hep kurcalayan bir soru. Bu konuları düşünürken kaleme aldığım denemelerden oluşan bir kitap yayınladım yakınlarda, Las otras (Ötekiler). Kitapta dilin bizi oluşturup oluşturmadığı ve dilin neden bazen yaralayıcı olduğu sorusunu ele alan ya da bu sorunun peşinden giden birkaç deneme var. Kimi zaman, daha doğrusu neredeyse her zaman, insanları ve dünyayı sadece gözlerimizle değil, kelimelerle de deneyimliyoruz. Bu yüzden, naçizane, kadınlara ve queerlere, norm olarak kabul edilmeyen bir hayatı tecrübe eden herkese, her zaman farklı yaşam biçimlerine kapı açabilecek kelimeleri aramaya devam etmelerini tavsiye ederim. O kelimelerin ve dillerin dahilinde bizi bekleyen topluluklarla karşılaşacağız; şu anda yaşadığımızdan farklı bir gelecek ve farklı bir şimdiki zaman inşa etmeye çalıştığımız bu zor ama çok ödüllendirici yolda aslında yalnız değiliz. Bu yüzden, kendime ve başkalarına tavsiyem, yazmaya devam etmek, okumaya devam etmek, gündemin baş döndürücü hızına ara vermek, başkalarıyla birlikte olmanın alternatif yollarını inşa etmek için acıya ve şefkate açık kalmaktır.

Son olarak, Türkiye’deki okurlarınıza ne söylemek istersiniz?

Türkiye’deki okurlara, kendi ülkelerini, kendi bugünlerini benim ülkemin ve bugünümün perspektifinden okumaya çalıştıkları için teşekkür etmek istiyorum; bu anlamda, benim gördüklerimi kendi gözlerinizle tamamladığınız için size müteşekkirim. Ayrıca, bazen çok uzakmışız gibi görünsek de aslında hiç de öyle olmadığımızı biraz daha iyi anlamamı sağladığınız için teşekkür ederim. Son olarak ifade edebilirim ki okumak çağımızda bir direniş biçimidir ve direniş, tek başımıza kalsak bile, asla tek başımıza gerçekleştirdiğimiz bir eylem değildir. Hepinize kucak dolusu sevgiler.

(MG/EMK)

Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz

“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” Bu cümle ile henüz bir tıp fakültesi öğrencisiyken karşılaşmıştım. Nörolog Oliver Sacks’ın olgu öykülerinden oluşan "Karısını Şapka Sanan Adam" kitabının satırları arasından bana göz kırpmıştı.

Aradan geçen 30 yılın tortusuna rağmen bu cümle halen zihnimde ışığı evrenin derinliklerinden dünyamıza yeni ulaşmış bir yıldızın heyecanı ile parlıyor. Geçmişi bugüne bağlayan üç kelimelik bu şiirsel cümlenin ortaya çıkmasında kitabın yazarı Oliver Sacks’ın mı, çevirmeni Çiğdem Çalkılıç’ın mı, yoksa editörü Birhan Keskin’in mi katkısı daha fazladır bilmiyorum. Ancak bu cümle, bireysel olanı toplumsal olana raptederek tarihin geçmiş sayfalarından gelecek sayfalarına doğru akmayı sürdürüyor.

“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” cümlesi, Fransız şair Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.” dizesini yankılar. Bousquet henüz 21 yaşındayken, I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Fransa’nın kuzeyindeki Aisne hattında omurgasına saplanan bir kurşunla yaralanır.

Öncesini bilemem ama bu yara şairin sonrasını onulmaz bir şekilde değiştirir ve şair yaşamının geri kalan 32 yılını bir yatağın sürgününde geçirir. Tek yoldaşı kitaplardır ve “bu dize” o yataktan çıkıp zihinlerimize konuk olur hem de gitmemecesine. 

Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” dizesi, 17 Temmuz 2007’de Birikim dergisinde Ulus Baker’in satırlarına da başlık olur. Kıbrıs’ta yaşayan bir ailenin çocuğu olan Baker, benim için hâlâ muamma olan bir nedenle, Leningrad’da doğmuştur. Psikiyatr bir baba ile şair bir annenin oğlu olan Baker, çocukluğunu ve ilk gençliğini Kıbrıs’ta geçirir. 

Akademisyen olduktan sonra da hiçbir acelesi olmadan, her harfin hakkını vererek anlattığı dersler onun diline sinmişti. Kendine has kazakları, çamaşır ipiyle bağladığı pantolonu ve bir camı eksik gözlüğüyle ana akım akademisyen kimliğinin çok ötesinde bir figürdü. Elinden düşürmediği Samsun 216 sigarası ve votkası da bu portreyi tamamlıyordu. Yönetmenlerden Dziga Vertov’u, filozoflardan Baruch Spinoza’yı tek geçerdi. Hatta Spinoza o kadar “aileden”di ki Baker, ikiz siyam kedilerine Psinoza adını vermişti. 

Sosyolojiden felsefeye, sinemadan edebiyata, müzikten siyasete çok geniş bir yelpazede kafa yormuş, yazmış, anlatmış bir insanın üretimleri üzerine ciltler dolusu yazılabilir. Peki ya anlatmadıkları ya da anlatamadıkları üzerine de bir şeyler söylenebilir mi? 

*Ulus Baker

Ulus Baker “Felsefi Suskunluk” makalesinde “Susmanın tuhaf bir diyalektiği var: mesela ben ‘geçmiş’ konusunda hep susmayı yeğlerim... O yüzden cv’mi bile yazmakta zorluk çekerim...” diyordu.

Tanıl Bora, Ulus Baker’in 10. ölüm yıldönümünde yayınlanan “Ulus, Her Neredeysen…” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “En yakınındakiler için de efsane değil miydi biraz? Ulus'un aslında kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kim bilirdi, kim biliyor tam olarak? Sırlı biriydi Ulus. O esnadaki durumunun tam ne olduğuna dair rutin müphemliklerin berisinde, geçmişine dair, en yakınındakilere bile tastamam malûm olmayan muammaların brandası geriliydi. Bu-dünyada-olmamaklığının berisinde, o muammalar vardı muhakkak. Ama işte; oralar, herkese yasaktı.”

Peki, oralar neden herkese yasaktı? Bousquet’in dizesinden devraldığı yaraları zihninin ahraz kıvrımlarında hapsetmiş olabilir miydi? Olabilir elbet. Ancak zihnin ahraz kıvrımlarında gizlenen her es er ya da geç dilin ezgisinde duyulur olacaktır. Nitekim Ulus Baker’in ahraz yaraları bazen yazdığı satırların arasına bir mülteci gibi sızarak görünür olmuştur. Bahsettiğim mülteci satırlar şiir desem hatırının kalacağı, nesir desem gönül koyacağı “Kumgüzeli”nde yer almıştır. Ben en iyisi neşiir diyerek arayı bulayım. 

“Kumgüzeli”; “En elde edilmemiş şiirdin sen.” cümlesi ile daha ilk satırda insanın boğazına çöreklenen düğümü çözmek için yutkundurtan, her satırının sonuna içli bir nokta gibi konan “güzelsin” kelimesi ile iç çektirten ve “Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun.../ Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…” satırlarıyla da sonlanırken içimize köz serpen bir neşiirdir. 

“Kumgüzeli”nin cümleleri arasında birden beliren “Kes kulakları, geçir bir sicime... Ama kaybetme... Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü... Islanarak... Ama güzeller…” satırları bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Metnin bütünlüğünden kopuk bu satırlar ancak Ulus Baker’in bir başka yazısında anlama kavuşur: “Duymak için yapılmamış kulaklar.”

Bu yazıya Baker şöyle başlar: “Kim demiş on üç on dört yaşların savaş kaldıramayacağını günümüz dünyasında? Ben de savaş yaralarımı bu öyküye ertelemişim... Ve o yaralar bende kalacak, öfkeyle parlatacağım onları her şeyin yüzeyinde, yapışkan bir toz tabakası gibi...”

Baker bu yazıda Kıbrıs’ta geçen çocukluğunun ve ilk gençliğinin savaş yaralarını anlatır. Annesinin tepesinden, büyük annesinin birkaç santim yanından geçerek 2 saat önce yatırıldığı yatağı parçalayan patlamamış bir havan mermisinden bahseder bu yazısında Baker. Ayrıca “kulaklarım, kulaklarım” diye bağırarak babasının çalıştığı hastaneye yaralı olarak getirilen ‘doğulu bir delikanlının’ hikâyesinin tanığıdır bu yazıda. Delikanlı haykırışları ile hastaneyi ayağa kaldırır. Tetkikleri yapılır kulakları sağlamdır. Ama susmaz delikanlı; “kulaklarım, kulaklarım” diye haykırmaya devam eder. Hangi kulaklar sorusu ile delikanlının cinai muamması çözülür. “Kulaklarımı kaybettim ben... Öldürdüklerimden kestiğim... Bir sicime dizmiştim onları... Köyden beklerler... Kulaksız nasıl dönerim ben?” Evet, Ulus Baker bu hikâyenin bizzat tanığıdır ve yazısını şöyle bitirir: “Ama ben, bir Temmuz günü, on dört yaşındayken, daha kesin olarak söyleyeyim, 26 Temmuz 1974'ün ateşkes kurşunlarının vızıldamasını durduramayan yoğun, katı, renksiz, ceset kokulu bir akşamında (yağmur yağıyor muydu hâlâ?) bu öyküyü kendi kulaklarımla işittim...

Kulaklarım! Kulaklarım!”

Ulus Baker de hepimiz gibi kendi yaralarına ek kendinden önce ve kendinden öte var olan yaraları zihninde taşıdı. Bunlar belki savaş yaralarıydı, belki bir otelin restoranında öldürülen babasının acısıydı, belki 1984 yılında kanserden ölen annesinin kahrıydı, belki de hiç biriydi. Zaten "Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret." dememiş miydi? 

Baker, belki de her şeyi anlamak yerine, yaralarını tıpkı bir çocuğun kırık cam parçalarını alıp güneşe tutması gibi ışığa tuttu. Dağınık ışıkları o kırık kenarlarda bir bir topladı. Sosyolojiye, felsefeye, sinemaya, müziğe, Spinoza'nın geometrik hüznüne, kedilerine, votkasına, o eksik camlı eğri gözlüğüne dağıttı. Ve en çok da suskunluğuna… Çünkü susmak, bazen en gürültülü isyan değil midir?

Geçmiş sürgünleri bedenimizde taşımak için doğmuş biz faniler herkesin her şeyleştiği ve her şeyin herkesleştiği zamanları yaşıyoruz. Kim bilir belki bizler de herkesleşip, her şeyleşeceğiz. Oysa Ulus Baker kısacık ömrüyle herkesten ve her şeyden farklı bir zaman dışı olabilme ihtimalini var kıldı. Varolsun. 

Baker doktora tezini sunduğunun ertesi günü Hüzün başlıklı bir yazı yazmıştır. Satırları arasında bir cümle adeta vasiyet niteliğindedir. Şöyle der Baker: “hüzün geriye kalandır. biraz blues dinleyin benim için…” 

Bize kalan blues dinlemektir o vakit.

Meraklısına Not:

Bousquet’in dizesi ile bir diğer karşılaşmam Bandista grubunun 2009 tarihli ilk albümü “De Te Fabula Narratur”daki şarkılardan biri aracılığı ile oldu. Şarkının adı “Her Şeyin Şarkısı”. “Her şey herkesleşiyordu / Herkes her şeyleşiyordu / Tarih durmadan yazılıyordu / Birden olanlar oldu” dizeleriyle başlayan bu şarkı Ulus Baker’e adeta bir saygı duruşu niteliğindedir.

(HU/EMK)

İçinize siniyor mu?

Bu yazının muradı, rahatsız edici bir soruyu yüksek sesle sormak: İnsan, tanık olduğu şeyler karşısında nasıl bu kadar sessizleşebiliyor? Nasıl oluyor da başkasının acısı, yoksulluğu, aşağılanması ya da yok oluşu bir süre sonra gündelik hayatın sıradan dekoruna dönüşebiliyor?

İnsanın dünyayı nasıl bildiğine bakalım. Çünkü insanın bu dünyadaki serüveni, bir bakıma bilme biçimlerinin de tarihidir. Epistemoloji dediğimiz o devasa külliyat, yalnızca dış dünyayı nasıl kavradığımızın değil, kendimizi nasıl eksilttiğimizin de kaydı gibidir. Sahi, biz dünyayı gerçekten nasıl biliyoruz? Akılla, duyularla, deneyimle yoksa akıl ile duyuların ötesine geçen o kadim anlama yolumuz sezgiyle mi?

Modern dünya genellikle ölçülebilir olanı referans alır. Veriyle konuşmayı, sayıyla düşünmeyi, kanıtla ilerlemeyi haklı olarak önemser. Fakat insanın bilme biçimlerini yalnızca bunlara indirgediğimizde başka şeyleri kaybederiz: iç sıkışmasını, vicdanı, sezgiyi, sızıyı. Oysa insan kimi zaman bir şeyin yanlış olduğunu veriyle değil, doğrudan doğruya içinin daralmasıyla anlar. Bir bakış, bir suskunluk; annenin derinden gelen hüznünün yüzünde oluşturduğu çizgi; çocuğun gözlerinin büyümesinde somutlaşan korku; işçinin, emeğiyle aldığı ücret arasındaki asimetrinin yarattığı anlamsızlık yorgunluğu bize bir hakikati gösterir. Bu, her zaman kavrama dönüşmez ama insanın derinlerinde hissettiği hakikatin sezgisel bilgisidir.

Anaksagoras’ın “nous” kavramı tam da burada yolumuzu aydınlatabilir. Nous, evrenin düzenleyici ilkesi olarak aklı yüceltirken aynı zamanda insanın görünenin ötesine geçebilme, hakikati kavrayabilme yetisini de imler. Bugün “aklın sezginin kavrayışının ötesine geçen ürünü” olan “noesis” dediğimiz o bütüncül kavrayıştan ne kadar uzağız?  Sezgiyi teolojinin ya da ezoterizmin loş koridorlarına terk edip yalnızca disipline edilmiş, hesap yapan, sınıflandıran ve yöneten bir zihne itibar ettiğimizden beri hayatı da eksiltiyor olabilir miyiz?

Aklın kendisi üzerine düşünmek bile bunu gösterir. Arapça kökenli “akıl”, devenin çölde karşılaşacağı engelleri, bağı ve tutmayı imler. Batı dillerindeki “reason” neden-sonuç ilişkisine, gerekçeye, açıklamaya dayanır. Türkçedeki “us” ise sağduyuya, ölçülülüğe ve bir tür içsel dengeye kapı aralar. Ne var ki bugün akıl dediğimiz şey çoğu zaman bu zengin çağrışımlardan koparak yalnızca hesaplayan, çıkaran, optimize eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Sorun aklın kendisi değil; aklın canlılığı, sezgiyi ve vicdanı dışarıda bırakan araçsal bir forma indirgenmesidir. Böyle bir akıl, canlılığın o ayrıkotu kadar inatçı ve arzu dolu doğasını denklemin dışına itmeye çalışır.

Berfo Ana

İnsan; arzuları, korkuları, merakı, sezgileri, başkasıyla bağ kurabilme olanakları ile dünyaya gelir. Her canlı ayrıkotudur. Canlı olan şey yolunu bulur; bastırılsa da, üzerine beton da atılsa, hiç bakım verilmese de doğanın döngüsüne uygun biçimde her seferinde yeniden çıkar. Fakat çağımız insanı, canlılığını büyütmek yerine çoğu zaman onu bastırmayı öğreniyor. Modernleştikçe, teknolojiyi geliştirdikçe ilerlediğimizi, zenginleştiğimizi sanırken canlılıktan gelen en temel hayati duyularımız zayıflıyor. Başarı, statü, performans, hız ve rekabet; insanın hissetme kapasitesini aşındırıyor. Daha çok bilen ama daha az hisseden bir varlığa dönüşüyoruz. Belki de bugün en büyük krizlerden biri, rahatsız olabilme kapasitemizin aşınmasıdır.

Galatasaray Meydanı’nda yıllarca çocuklarının kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri’ni düşünelim. Berfo Ana’yı hatırlayalım.

Devletin en üst makamları söz vermesine karşın Berfo Ana, Cemal’inin kemiklerine sarılamadan göçüp gitti bu dünyadan. Burada mesele politikayı aşıyor. Bir annenin yas hakkından söz ediyoruz.

Bir annenin evladının kemiklerine sarılma ihtiyacından. İnsanlığın sınandığı yer tam da burasıdır. Bir annenin sızısını duymadan nasıl insan kalabiliriz? Nasıl hâlâ canlı olduğumuzu iddia edebiliriz? Canlılığın sorumluluğunu almayan aklın, ortalama bir hesap makinesinden ya da olup biteni kayıt altına alan kameradan farkı nedir?

Partizan ilişkiler

Rakamlar bağırıyor: Dünyada ve özellikle Türkiye’de servetin belirli ellerde toplanması her geçen gün daha görünür hale geliyor.

Yoksulluk sınırının 100 bin TL’yi aştığı, açlık sınırının ise iki asgari ücrete dayandığı bir iklimde; bir işçinin aylık emeği, tek bir akşam yemeği hesabına sığabiliyor. İşverenin, çalışanına bir ay boyunca reva gördüğü ücreti bir gecede harcarken yediği lokmanın boğazına düğümlenmemesi, bir başarı hikâyesi değil, insanlığın tel tel dökülüşüdür. Ekranlarda katledilen çocukların haberi ile bu şatafatlı sofraların görüntüsü saniyeler içinde yer değiştirirken, bu yıkımın failleri başka yerlerde madalyalar ve sahte gülümsemelerle onurlandırılmaya devam ediyor. Tüm bu olup bitenlerin ortasında hayat “olağan” akışıyla sürse de sormak sorumluluğumuzdur: Tanığı olduğumuz bu tablo gerçekten içimize siniyor mu?

Aynı soruyu, daha yüksek sesle, hakkı olmadığı halde nepotik veya partizan ilişkilerle kadro alanlara, kamu kaynaklarını kendi çevresine aktaranlara, ihaleleri ortak yaşamın imkânı değil kişisel servet biriktirme aracı olarak görenlere, kamu arazilerini çeteleşmiş ilişkilerle talan edenlere, usulsüzlüklerle servetine servet katanlara da sorabiliriz: Yaptığınızın farkında değil misiniz? Peki biz yani Hayat farkında değil mi? Gerçekten içinize siniyor mu?

Burada mesele hukuksuzluğu aşar; insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişkiyi de sarsar: kişi, eylemiyle araçlaşarak nesneleşir, yüzünü kaybeder. Haksızlığa tanık olup susmak başka, o haksızlığın doğrudan öznesi olmak bambaşka bir şeydir.

Tanık olanın vicdanı kireçlenir; fail olanın ise kendini aklama mekanizması çalışmaya başlar. “Herkes yapıyor”, “sistem böyle”, “ben yapmasam başkası yapacak” gibi cümleler, insanın kendisine söylediği en kullanışlı yalanlardır. Ama soru hâlâ yerinde, hiçbir yere kıpırdamadan orada öylece durur: Başkasının hakkı, emeği, toprağı, geleceği üzerinden kurulan bir hayat gerçekten insanın içine sinebilir mi?

Yunan mitolojisinde Orestes’in peşini bırakmayan Erinysleri hatırlayalım. Erinysler, yalnızca bir suçun ardından gelen öç tanrıçaları ya da cadıları değildir; evrendeki düzenin, doğa yasalarının ve bozulmuş adaletin bekçileri olarak tanrı ya da insan ayırt etmeksizin hak sınırını aşanın peşine düşerler. Orestes annesini öldürdükten sonra yalnızca dışsal bir cezayla değil, içsel bir takiple de karşı karşıya kalır. Erinysler bu anlamda insanın işlediği suçun, döktüğü kanın, bozduğu adaletin ve kirlettiği dünyanın içinde yankılanan sestir.

Hukuki dosya kapanabilir, tanıklar susabilir, kayıtlar silinebilir, alkışlar yükselebilir; ama insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişki kolay kolay kapanmaz. Kriminolojide kimi faillerin yıllar sonra çoktan kapanmış dosyalarda itirafa yönelmesi hak ve adalet duygusunun tümüyle susturulamadığını gösteren bir işaret olarak yorumlanabilir. İnsan, içine sinmeyen bir şeyi yediğinde nasıl kusarsa, ruhunu kirleten haksızlık da bir yerden sızar. Bastırılır, gerekçelendirilir, “herkes yapıyor”, “sistem böyle” denir; ama soru Erinyslerin amansız takibi gibi orada durur: Gerçekten içinize siniyor mu?

Tanıklık, bizi sorumluluğa çağırır. İngilizcedeki “responsibility” sözcüğünü ikiye ayırarak düşünelim: response ve ability. Yanıt ve yeti. Sorumluluk, en yalın haliyle, yanıt verebilme kapasitesidir. Latince “respondere” de yanıt vermek, karşılık vermek anlamına gelir. O halde sorumluluk, tanık olduğumuz şey karşısında yanıt verebilme yetimizi kaybetmemektir.

Peki bizim bu yetimize ne oldu, kireçlendi mi? Sürekli maruz kaldığımız görüntüler, haberler, krizler, cinayetler, yoksulluklar ve felaketler karşısında içimiz neden artık eskisi kadar sarsılmıyor? İnsan nasıl olur da çocukların ölümüne, annelerin yasına, işçilerin yoksulluğuna, hukukun askıya alınmasına, hayatların çalınmasına, aşağılanmaya ve eşitsizliğe bu kadar alışabilir? Belki de mesele tam olarak budur: İnsan yalnızca zulüm üretmez; zulme alışır da.

Sahi, birileri çocukların ölümüne alkış tutarken, rejimlerle insanları ayırma yetisinden yoksunlaştığında, acının tarafını değil kimliklerin tarafını tuttuğunda, hâlâ düşünebilen varlıklar olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Tanıklıklarımız bizden yanıt beklerken, genellikle suskunluğun, taraf olmanın ya da konforumuzun güvenli kıyısına çekilmemizi nasıl açıklayabiliriz?

Bu soru yalnızca haksızlığın faillerine değil; izleyen, susan, alışan, yorulan, korkan, bazen kendi konforuna çekilen hepimize yöneliktir. Çünkü insanlık tarihi kuşkusuz haksızlıklarla dolu. Ama aynı zamanda vicdanın, dayanışmanın ve hakikat arayışının da tarihidir. Bu yüzden bugün asıl mesele yalnızca neye karşı olduğumuz değil; neyi referans aldığımızdır.

Arşimet’in söylediği gibi: “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Peki bizim dayanak noktamız ne? Başarı, kariyer, görünürlük, güç, borsa endeksleri ya da hadsizce övündüğümüz unvanlar, projeler, mülkler, hesaplar, statüler olabilir mi? Bunların üzerine hayat inşa edebilir miyiz? Hadi dürüst olalım. Hayatlarımızı üzerine kurduğumuz şeylerin hangisi gerçekten insanı ayakta tutabilecek kadar sahici?

“Hakikat özgürleştirir” denir. Önce hakikati perdesizce görelim. İnsanın iyileşmesinin yolu, hastalığını inkâr etmesinden değil; onunla yüzleşmesinden geçer. İsa Peygamber’e atfedilen “İlaç, hastalığın olduğu yerdedir” sözünü hatırlayabiliriz. Bizim hastalığımız belki de hak ve adaleti yalnızca hukuki birer terim sanmamızda. Oysa hak ve adalet, birer değer olmak yanında duygudur da. Kaynağı canlılık olan insiyaki ihtiyaçlardır. Susuzluk, açlık, sevilme ve güven ihtiyacı gibi yaşamsaldırlar.

Bir çocuğun ağlamasına kayıtsız kalamamak, annenin yasını hissedebilmek, bir başkasının aşağılanması karşısında içimizin sıkışması… Bunlar ideolojik refleksler değil; insan olmanın en temel belirtileridir. Bunlar kaybolduğunda geriye yalnızca akıllı, hesap yapan, kendini güvenceye almaya çalışan ama giderek maneviyat dünyası çoraklaşan ruhsuz bir varlık kalır.

Şimdi dürüstçe soralım: Memnun musunuz? Tüm bu denklem, tanıklıklar, dilsizlik gerçekten içinize siniyor mu?

Bu soruyu sorup ortada öylece bırakamayız. Çünkü insan yalnızca rahatsız olmakla kalmayıp rahatsızlığını yanıt vermeye tercüme ederek dönüştürebilen bir varlıktır. İçimize sinmeyen şey karşısında ne yapacağız? Asıl soru belki de budur.

Hesap sorma cesareti

Burada örgütlenme bir ilaç olarak belirir. Örgütlenme, yalnızca parti, dernek ya da kurum çatısı altında bir araya gelmek değildir. Örgütlenme, insanın kendi rahatsızlığını başkalarının rahatsızlığıyla buluşturabilmesidir. Tek başına hissedilen sızı çoğu zaman içe çöker; birlikte hissedilen acı ise dile, talebe, hatırlamaya ve nihayetinde eyleme dönüşür. Çünkü tanıklık yalnızca iç dünyamızda yankılanan bir duygu olarak kaldığında zamanla kireçlenir. Ama başkalarıyla paylaşıldığında sorumluluğa dönüşür.

Hesap sormak tam da burada anlam kazanır. Hesap sormak bağırmak, linç etmek ya da intikam almak değildir. Hesap sormak, en yalın haliyle, “Yaptığının farkındayım ve bunu onaylamıyorum” diyebilme cesaretidir. Bu cümle, insanın kendisini ciddiye almasının başlangıcıdır. Çünkü haksızlık karşısında susmak, olup biteni kabullenmeye indirgenemez; aynı zamanda kendi özsaygımızdan da yavaş yavaş vazgeçmektir.

Bu nedenle “yapacak bir şey yok”, “kabullenmek dışında çare yok”, “kader işte”, “böyle gelmiş böyle gider” gibi ifadeler çoğu zaman gerçekçilik değil; insanın kendi yanıt verme kapasitesinden kaçmak için sığındığı kötü bir inançtır. Elbette her şeyi tek başımıza değiştiremeyiz. Sorunlar nasıl kolektif bilincin ürünü ise çözümleri de öyle. Bir şeyi tek başımıza değiştiremiyor oluşumuz, o şeye yanıt veremeyeceğimiz anlamına gelmez.

İnsan sonsuz cevap verme kapasitesine sahip etik bir varlıktır. Bir şeye tanıklık eder, onu adlandırır, başkasına anlatır, hatırlar, kayıt altına alır, bir araya gelir, talep eder, itiraz eder, dayanışır, sorar, tekrar sorar, tekrar tekrar sorar. Bütün bunlar minik adımlar, hatta sıklıkla ihmal edilebilir tepkiler olarak görülür ama hayatın etik dokusu tam da bu küçük yanıtlarla örülür.

Belki de bugün en büyük tehlike çaresizlik değil; hislerimizin kireçlenmesidir. İnsan, acıya alıştığında değil; acıya alıştığını fark etmediğinde kaybolur. İçine sinmeyen şeyleri normal saymaya başladığında yalnızca politik değil, yaşamsal bir eşiği de geçer.

O halde mesele, içimize sinmeyen hayatı yalnızca teşhis etmek değil; ona yanıt verecek bağlar kurmaktır. Kendimize, birbirimize ve kuşkusuz hayata karşı sorumluluğumuz burada başlar. Rahatsızlığımızı içimizde taşıdığımız bir yük olmaktan çıkarıp ortak dile, hafızaya ve iradeye dönüştürebildiğimiz yerde insan olma olanağımızı gerçeklemiş oluruz.

Gelin, yalnızca düşünerek değil, hissederek de hareket edelim. Çünkü ilaç, tam da sızının olduğu yerdedir. Belki de bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey tam olarak budur: Rahatsız olabilmek, rahatsız olmakla kalmayıp içimize sinmeyen her ne ise bunu birlikte cevap verebilme gücüne dönüştürmek.

(MVB/EMK)

Üniforma gönlünce davranma salahiyeti tanımaz!

Genç kadın yüklü bir miktar parayı Türkiye’den İtalya’ya götürme teklifine “Evet” dediğinde bir şekilde narkotik şebekesine dahil olacağını biliyor muydu?

28 yaşındaki Rovigo’lu Maria Basco’nun İtalya’da beraber yaşadığı Filippo’yla mutlu bir ilişkileri vardı, lakin ekonomik durumları muhakkak ki pek parlak değildi!

Bedavaya sağlanan biletle Maria İstanbul’a uçtu fakat bir süre sonra bir narkotik şube operasyonu sırasında polis tarafından tevkif edildi ve kuryelik suçlamasıyla Bayrampaşa (Sağmalcılar) cezaevine kapatıldı.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra hapishanenin tuvaletinde intihar ettiği haberi geldi.

Gerçi kendisiyle alakadar olması beklenen diplomatik temsilcilik mesuliyetlerini yerine getirmiş, görevililer onu sık sık ziyaret etmişti; lakin depresif bir hâlde olduğunun hakikati yeterince dikkate alınmış mıydı?

Bu malumatı hassasiyet göstererek cezaevi yönetimiyle paylaşmaları acaba fayda eder miydi?

Aslında, tutuklandıktan kısa bir süre sonra Rovigo’daki sevgilisi Filippo’nun overdozdan öldüğü haberi geldiği andan itibaren Maria zaten toparlanamamıştı.

Onu hayata bağlayan son şey en azından Filippo’nun çocuğunu taşıdığına dair ümidiydi; öyle olmadığını anlamasıyla da, avukatına ifade etmiş olduğu şekilde: “Onsuz yaşamanın hiçbir manası yok” cümlesi ağzından dökülüvermişti…

"Mahpusluk (La détention/Detention)" adlı belgeselde bir mahkûm içine kapandığında, depresif davranış biçimleri sergilediğinde, intihara meyilliymiş gibi göründüğünde cezaevi gardiyanlarının vaziyete hızla müdahale etmeleri gerektiği gözümüze sokuluyor.

Halen devam etmekte olan Cannes’ın ACID seksiyonunda yer alan 2026 Fransa yapımı 132 dakikalık belgesel seyirciyi Fransa’nın cezaevi gardiyanları yetiştiren akademisine misafir ediyor. Filmin yönetmeni Guillaume Massart’ın adını sinematografi ve Simon Kansara ile beraber senaryo hanesinde de görüyor ve hakkını teslim ediyoruz.

Bazı diyarlarda muhakkak ki mümkün olmayacak bir rahatlıkla kendini teşhir eden, hatta belki günah çıkaran Fransa’daki devlet kurumunun zayıf noktaları kadar, teoride kalmadığı sürece takdir edilecek yanları da tek tek arzıendam ediyor.

“Sesiniz tek silahınız!”

Belgeselin başındaki gayet uzun sekansta acemi gardiyan adayları eğitmenin dersi üç saat ayakta yapma “tehdidi”yle karşı karşıya kalıp deyim yerindeyse sınanıyorlar. Bunun disiplinli ortamda emirlere mutlaka itaat etme zaruretinin bir parçası olarak algılayanlar da var, saçma bulup çaktırmadan sorgulayan da. Eğitmen otoritesini pekiştirirken gardiyan adaylarının hislerini açıkça itiraf etmelerini istiyor. Kimi mevzubahis emri manasız buluyor, kimi kösteklenmeye ve ardından öfkeye yol açabileceğini belirtiyor.

Bu egzersizin aslında gardiyanların mesleklerini ifa ederken istikbalde muhtemelen uzun süreler ayakta kalmalarına dair bir hazırlık oluşturması bir yana öğrenciler bunun esasen mahkûmlarla iletişim kurduklarında onlarla özdeşleşmeye yönelik pedagojik bir “numara” olduğunu öğreniyor, bundan çıkarılacak empatik argümanlara odaklanıyor; akabinde öğrencilerin sandalyelerine oturmalarına nihayet müsaade ediliyor.

Muhtelif eğitmenlerin uzmanlık alanlarına uygun olarak verdikleri derslerde gardiyan adaylarının mahkumlara yönelik ellerindeki tek silahın şahsi sesleri olduğu söyleniyor; sesleri, disiplini sağlamak, emirleri yerine getirtmek, karşılarındakileri sakinleştirmek veya ikna etmek için en zaruri “alet” statüsüne yükseltiliyor.

Filmlerde ve televizyonda görmeye alışkın oldukları turuncu üniformalı, ayakları zincirle bağlı mahkûm ve belinde kelepçe, elinde cop veya silahla dolaşan fantastik gardiyan imajlarını unutmaları gerektiği de hafiften dalga geçilerek öğrencilere aktarılıyor.

Belgeselde gardiyan adaylarına sık sık öz savunma tekniği antrenmanları yaptırılırken, pratikte gardiyanların mahkûmlara asgari zarar verecek taktikleri istikbalde muvaffakiyetle ifa etmelerine dair seyircinin dileği hipotetik bir evrende havada asılı şekilde kalıyor olmasın?

Gözlem ve farkındalık

Otoriter bir ses tonu takınarak müdahaleyi gerektiren dinamiklerde mahkûmları sözlerle telkin etmenin yanı sıra akademide öğretilen esas metot mahkûmlara nazik davranmaktan geçiyor. Yetkilerini suistimal etmelerinin ne kadar yanlış olduğu, davranışlarından kesinlikle sorumlu oldukları kafalarına kakılıyor. Şiddet barındıran dinamikleri yatıştırırken bile üniformanın onlara istediklerini gönüllerince yapmak salahiyetini tanımadığı hatırlatılıyor; gardiyanların mahkûmlara mesai ortağı gibi bakmasının çıkarlarına olduğu, onlara çatıştıkları kişiler değil de işbirliği hâlindeki zatlar olarak davranmalarının zaruri olduğu öğretiliyor.  

Tabii ki mevzubahis öğretinin daha önce yaşanmış bir anekdota benzememesi için de uyarılıyorlar:

Üç gardiyanın cezaevine alkollü içecekler sokarak deyim yerindeyse bir grup mahkûmla “âlem” yapması yetkililerin dikkatinden kaçmadığı gibi gardiyanların disiplin cezası almasına yol açmış. Fransızca’dan tercüme etmek suretiyle “Mazeret ileri süren kendini suçlamış olur” özdeyişinden yola çıkarak söz konusu gardiyanların mecburen kendilerini savunmak için “Envanter çıkarırken bize yardımcı olmuşlardı, biz de bir şekilde teşekkür etmek istedik” demeleri akla gelebilecek diğer ihtimalleri ne kadar bertaraf ediyor? Hakikatin en azından bir kısmı gardiyanların gafil avlanmasına yol açan, bir mahkûmun cep telefonu marifetiyle kaydettiği görüntülerdedir mutlaka!

Azami dikkat gerektiren dinamikler

Belgeselde gardiyan adaylarına öğretilenler arasında bilhassa cezaevinde ilk defa yatan mahkûmların giriş şokunu hafifletmek, uyum süreçlerini muntazaman takip etmek; ayrıca parası olmayanları teşhis edip onları eğitim ve çalışma seksiyonlarına yönlendirmek mühim yer tutuyor.

İntihara meyilli olanlar için hususi alakanın şart olduğu, onların bir an bile gözetim dışı bırakılmamaları gerektiği belirtiliyor ve eğitim sürecinde bu dinamikle alakalı canlandırma bir aktörle uzun uzun tatbik ediliyor (Bayrampaşa’da Maria Basco veya aslında intihar ettiğine dair şüpheler ayyuka çıkmış olsa da Jeffrey Epstein bu şekilde kurtarılabilir miydi?).

Bizi gerekli gereksiz bürokratik teferruatla da donatan belgesel didaktik sayılabileceği kadar bazı dinamikleri sadece teşhir etmek suretiyle bile yeterince hınzır bir tavır takınıyor; seyircinin dudaklarında ister istemez bir tebessüm beliriyor.

Kriz naıl yönetilir?

Fransa’nın adı her ne kadar insanlık tarihinde en acımasız işkence metotlarıyla anılsa da, bu belgeselde mühim olan adalet sistemi hususunda belirli bir şeffaflık takınma temayülü. “İnsanlarla muhatap oluyorsunuz, koyunlarla değil; size reaksiyon gösterenin insan olduğunu unutmayacaksınız!” sözleri  eğitmenlerin iyi niyetinden kaynaklanan idealist bir diskur olarak görülebilir, lakin gardiyan adaylarına psikoloji, sosyoloji, politika vs.yi kapsayan, geniş spektrumlu bir eğitim verildiği kesin.

Hatta kuralları bükmenin bile “nispi maliyet” açısından mümkün olduğu aktarılıyor. Tam mesai biterken sigara isteyen bir mahkûmun tüm geceyi revirde huzursuzluk yaratarak geçirip nöbetçi gardiyanların mesaisini mahvedeceğine, yönetmeliğe aykırı olsa da o iki sigaranın verilmesi kabul edilebilir bir jest olarak öğretiliyor.

Filmin sonunda ise bahçedeki mezuniyet töreni provasının nispeten yoğun yağmura rağmen ille de gerçekleşmesiyle otoriteyi ve disiplini gevşetmenin bazen ne kadar imkânsız olduğu gözümüze sokuluyor. Ayakta asker gibi dizilmiş mezunların muntazam sıralar oluşturmasından mükellef yetkili  santim santim boy ölçülerini çığırarak öğrencileri boyuna göre diziyor. Yağmur şakır şakır yağmaya devam ediyor, kimseden gık çıkamıyor; mühim olan devletin onuru ne de olsa!

Lakin hiç bu kadar ıslak bir Marseillaise ile karşı karşıya kalmamış olabilirsiniz!

(RL/EMK)

Engellinin mekanı cennet olmak zorunda...

“Uygarlık, cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı’ymış.” — İsmail Gezgin

Kimin anne, kimin evlat olduğu tartışmalarının ateşler içinde sürdüğü Anneler Gününü atlatıp 10–16 Mayıs Engelliler Haftasına geldiğinizde, yılın yalnızca bir haftasına sıkıştırılmış engellilerle karşılaşırsınız. Şirketler erişilebilirlikten söz etmeye başlar. Belediyeler “engelleri birlikte aşacağız” gibi 5N1K sorularından arınmış içerikler hazırlar. Haber bültenleri “azmiyle herkese örnek olan engelli kardeşlerimizi” göstermeye başlar.

Her yıl olduğu gibi aynı gösteri yeniden sahnelenir. Mikro saldırıların, merhamet gösterilerinin ve önyargının organize edildiği kısa süreli bir toplumsal vicdan sezonu açılır.

Engelliler ya “hepimize ders veren kahramanlar” olur ya da “yardım edilmesi gereken kırılgan insanlar.” Ya alkışlanırlar ya acınırlar. Ama neredeyse hiçbir zaman eşit yurttaş olarak görülmezler.

Çünkü bu düzen engellileri anlamak değil; onları sembole dönüştürmek ister.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonunun değerli başkanı, biricik meslektaşım ve arkadaşım Av. Birsen Avcı’nın emekleri sayesinde yazınıyla tanıştığım Prof. Dr. İsmail Gezgin’in söylediği gibi, uygarlık “cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı”na dönüşür. Marshall Sahlins’in işaret ettiği o eski “bolluk dünyası”ndan bugüne gelirken, uygarlık yalnız şehirler kurmaz; bedenler arasında hiyerarşi de kurar. 

Kimin bağımsız hareket edeceğine, kimin görünür olacağına, kimin hızının “normal” kabul edileceğine, kimin sesinin kamusal alanda değerli sayılacağına karar veren uygarlık, bu kararı mimariye, hukuka, eğitime, işe, dile ve hatta merhamet anlatılarıyla icra eder.

Bu yüzden engellilerin yaşadığı dışlanma yalnız teknik bir erişilebilirlik problemi değil; uygarlığın beden politikalarının sonucu… 

Marksist yazar Roddy Slorach’ın dikkat çektiği gibi, kapitalist toplum engelliliği yalnız biyolojik farklılık üzerinden değil; üretim ilişkileri üzerinden tanımlar. Çünkü kapitalizm açısından “değerli beden”, mümkün olan en yüksek verimlilikle çalışabilen, hızlanabilen, kesintisiz üretim döngüsüne uyum sağlayabilen bedendir. Bu nedenle engellilik çoğu zaman bireysel bir durum gibi değil; sistemin üretkenlik normlarına uymayan bedenlerin dışlanması biçiminde ortaya çıkar. Sorun bedenin kendisinden çok, toplumun hangi bedenleri “işe yarar” kabul ettiğidir.

Bu ülkede engelli olmanın bir çıktısı da insan olamamak sanırım… Herkes engelli bir anca ölsün de cennete gitsin istiyor galiba, engelliyi gören cennetlik olamadı ama herkes engelliyi cennetlik olduğuma ikna etmeye çalışıyor...  İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezinin Sedat Yılmaz’ın yönetmenliğinde kayıt altına aldığı, Av. Hikmet Topal’ın da isim babası olduğu Kanatların Olacak! belgeselinde benzerini duyduk. “Üzülme oğlum, dedi bana, ölünce uçacaksın, kanatların olacak…”

Engellilerin kaldırımsız şehirlerde “maneviyatı güçlü insanlar” olmaları, işaret dili tercümanı olmadan mahkemeye çıkarılırken sabır öğüdü “dinlemeleri”, eğitime erişemezken azimleriyle örnek olmaları gerek! Engellinin dünyevi yaşamı cehennem ama kimse üzülmesin; uhrevi yaşamında  mekanı cennet olmak zorunda! 

İTek dişiyle yoksulu, engelliyi, çocuğu, lubunyayı, kadını kemiren uygarlık, insanı kendi bedenine ve yaşamına yabancılaştırırken; bazı bedenleri de sistematik biçimde norm dışına iter. Engelli beden tam da burada uygarlığın ilerleme anlatısının gerisinde bırakılan beden olarak ortaya çıkar. Bu nedenle erişilebilirlik meselesi hiçbir zaman yalnız mimari değildir.

Çünkü mekan nötr değildir.

İnsanın mekanı yalnız fiziksel değil; güvenlik, aidiyet ve toplumsal uyum üzerinden deneyimlediği söylenir. Mekan, kişiye yalnızca nerede olduğunu değil, oraya ait olup olmadığını da hissettirir. İnsan çevreyi yalnız görmez; çevrenin kendisini kabul edip etmediğini de algılar.

Rampasız bina bu yüzden yalnız eksik bina değildir. “Sen hesaba katılmadın!” demektir. Sesli yönlendirmesi olmayan metro istasyonu yalnız teknik yetersizlik değildir. “Bağımsız hareket hakkın yok sayıldı!” demektir. Şehir planlamacılara düşman bir sistem, elbette engelliyi de güvercin ürkekliğine mahkum edecektir.

Engellilik de nüfus politikalarının sonucu olabilecektir ama özel olan gibi, engellilik de, engellenmek de politiktir. Yok sayılmanın yarattığı algıyla şekillenir. Algının nötr olmadığını, toplumsal pratik tarafından kurulduğu açıktır. İnsan her şeyi değil; görmesi isteneni, anlaması öğretileni algılar. Mekanı kuran iktidar, aynı zamanda o mekanın nasıl deneyimleneceğine de karar verir.

Bugün şehirlerin tamamı, sağlam beden varsayımı üzerine kurulu ve engelliler çoğu zaman şehrin içinde değil, şehrin istisnası olarak yaşıyor.

Pieter Brueghel’in 1568 yılında tamamladığı Körlerin Yürüyüşü tablosu bu yüzden hala çağdaş bir resim gibi durur karşımızda. Brueghel’in janr resimleri yalnız gündelik hayatı değil, toplumun iktidar ilişkilerini, kırılganlıklarını ve dışlama biçimlerini görünür kılar. Kör bedenlerin birbirine tutunarak ilerlediği o resimde mesele yalnız düşmek değildir. Asıl mesele, dünyanın zaten körlerin düşmesine göre kurulmuş olmasıdır.

Bugün engellilerin deneyimlediği şey de tam olarak budur. Dünya körler düşsün diye açılmış çukurlarla doldurulur; sonra düşenlere “sabır” dilenir.

Oysa BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi, erişilebilirliği yardım ya da iyi niyet meselesi olarak değil; bağımsız yaşamın önkoşulu olarak tanımlar. Fiziksel çevreye, ulaşıma, bilgiye, iletişime ve kamusal hizmetlere eşit erişimin sağlanmasını devlet yükümlülüğü olarak tarif eder. Çünkü erişilebilirlik olmadan diğer hakların hiçbirinin fiilen kullanılması mümkün değil.

Nitekim erişilebilirlik alanındaki uluslararası çalışmalar da erişilebilirliği yalnız bina meselesi olarak değil; adalete erişimden eğitime, ulaşımdan dijital teknolojilere kadar bütün yaşam alanlarının yeniden örgütlenmesi olarak tarif eder.

Ama tam da burada uygarlığın gerçek yüzü ortaya çıkar. Çünkü sosyal hukuktan, sosyal tıptan uzaklaşmış piyasa devleti için erişilebilirlik maliyet demek. Bağımsız yaşam bütçe demek. İşaret dili tercümanı istihdam etmek kamusal sorumluluk demek. Erişilebilir şehir kurmak rant düzenine dokunmak demek. Bu yüzden sistem açısından “yardım edilen engelli”, “hak talep eden engelli”den daha güvenli. Sadaka ucuz, hak pahalı.

Helen Keller’ın yüzyıl önce söylediği söz de burada yankılanır: Açları doyurmaya çalışıyoruz ama yoksulluğun nedenini bilmiyoruz; hastalara yardım ediyoruz ama hastalığın nedenini anlamıyoruz; sosyal reform yapmaya çalışıyoruz ama ihtiyacımız olan şey sosyal dönüşüm. 10-16 Mayıs Engelliler Haftası’nın bütün steril cümleleri bu yüzden eksik kalıyor. “Engelleri birlikte aşacağız” denir ama engelleri kimin koyduğundan bahsedilmez. “Azim” kutsanır ama sömürü düzeninin sakatlayan, yoksullaştıran, eve kapatan yapısı görünmez bırakılır.

Bu nedenle engelli bireylere ilişkin egemen anlatı sürekli maneviyat üretir. “Sabır”, “azim”, “engel tanımamak”, “cennetle müjdelenmek” gibi söylemler; çoğu zaman erişimsizliğin üzerini örten ideolojik örtülere dönüşür. Bu dönüşüm, sadece kültürel bir mesele değildir; hukuki sonuçlar doğurur.

İHAM kararları yıllardır aynı şeyi söyler: Engellinin ihtiyaçlarını hesaba katmayan devlet, yalnız ihmal değil hak ihlali üretir.

Strazburg, gözaltındaki sağır ve dilsiz bireyin iletişim kurmasının sağlanmamasını yaşam hakkı ihlali saydı. Kesişimsel kimlik sahibi engelli bir kişinin ihtiyaçlarına uygun düzenleme yapılmadan tutulmasını insanlık dışı muamele olarak değerlendirdi. Ağır fiziksel engelli bir kişinin erişilemez cezaevi koşullarında tutulmasının aşağılayıcı muamele oluşturduğunu belirtti. Strazburg bile sonunda şu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı: Nötr mekan yok. Nötr şehir yok. Nötr uygarlık yok.

Sağlam bedenler düşünülerek kurulan her düzen, diğerlerini dışarıda bırakır.Belki de bu yüzden engellinin mekanı hep cennet olarak tarif edilir.

Çünkü bağımsız yaşam kamusal sorumluluk istiyor. Çünkü erişilebilir şehir, erişilebilir eğitim, erişilebilir ulaşım ve erişilebilir adalet; merhamet değil hareket ister. Bu yüzden engelli bireye çoğu zaman dünyada eşit yaşam değil, ölümden sonra vaat edilen kusursuz beden anlatılır. “Orada yürüyebileceksin.” “Orada duyabileceksin.” “Orada kanatların olacak.” Erişilemeyen dünyanın bedeli ahirete ertelenir. Oysa insan, nasıl, kimden, ne şekilde nereye doğarsa doğsun, insan onuruyla doğar. Sevgili Selçuk Kozağaçlı’nın dediği gibi, kutsal olan onurlu yaşamdır. Onur, ölüm sonrasına bırakılabilecek bir vaat değildir.

Bir yıl 365 gün altı saat, ömürse ölüme dek. Engellileri haftalara sıkıştırıp, cennete yollamaktansa dünyada bir şeyler değiştirsek, olmaz mı?

(DY/EMK)

Sahlins, M. (2016). Taş devri ekonomisi (çev. T. Doğan & Ş. Özgül). BGST Yayınları. Ayrıca bkz. Kulak, A. (2022, 18 Ağustos). İsmail Gezgin ile söyleşi.
  Roddy Slorach, A Very Capitalist Condition: A History and Politics of Disability.  https://www.marxists.org/history/etol/newspape/isj2/2011/isj2-129/slorach.html 
  Edgü, E. (t.y.). Hayatta kalma güdüsü: Bir mekânsal algı süreci.
  Ibid.
  Köktürk, E. (t.y.). Mekan algısı ve mekan ilişkisi üzerine.
  Ibid.
  Pieter Brueghel’in janr resimlerinde toplumun izleri. (t.y.). 
  United Nations. (2006). Convention on the Rights of Persons with Disabilities: Article 9 – Accessibility.
  Ibid.
  Crow, L. , Helen Keller: Rethinking the Problematic Icon.
  Jasinskis v. Letonya, İHAM.
  Z.H. v. Macaristan, İHAM.
  Price v. Birleşik Krallık, İHAM.

Organik yazı bulunur

Bir şeyin kaybolduğunu fark etmek, çoğunlukla o şeyin çoktan gitmiş olduğu ana denk düşer. Organik gıda için tam bu oldu, endüstriyel üretim normlaşıp rafları kapladıktan sonra, katkısız olanı bulmak için ayrıca çaba harcamak gerekti; ardından bunun için prim ödemek.

Aynı süreç şimdi yazılı üretim alanında işliyor. Algoritmanın ürettiği metin insanın yazdığının yanına yerleşiyor önce ek seçenek olarak, sonra rakip olarak, bir süre sonra norm olarak. Ve bu norm yerleştiğinde, organik metin denen şeyi bulmak için fellik fellik aranacak; köy pazarında tohumla yetişmiş domates arayanların o tanıdık melankolisiyle.

Bu benzetme salt edebi bir süsleme taşımıyor. Endüstriyel gıda üretiminin doğal olanı önce marjinalleştirip sonra lüks bir kategori haline getirmesi ile algoritmik içerik üretiminin özgün metni aynı kadere sürüklemesi arasında yapısal bir süreklilik var. Süreç her ikisinde de benzer işliyor: önce ölçek ekonomisi, sonra standardizasyon, sonra standart olmayan olanın tuhaf görünmesi, ardından onun için prim ödenmesi. Bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmiyor; onu besleyen pratikler, kurumlar ve dikkat alışkanlıkları var ve bu alışkanlıklar henüz tam fark edilmeden değişiyor.

Sürtünmenin ortadan kalkması bu dönüşümün merkezinde duruyor. Walter Benjamin, sanat eserinin mekanik yeniden üretimle aurasını yitirdiğini söylerken kastedilen, eserin özgünlüğünün çoğaltmayla aşınmasıydı. Bugün aura başka bir yerden çekip gidiyor: erişimin neredeyse sıfır maliyete inmesinden.

300’ün üzerinde kaset biriktirip yılda beş ay Spotify dinleyen biri düşünün (ben) bu iki pratik aynı insanda bir arada bulunduğunda, bir dönemin ikiye bölünmüş ilişkisini ele veriyor. Bir kaseti bulmak, bulmak için aramak, bulamayınca başka bir şeyle avunmak ya da onu sonunda elde etmenin o garip tatminini yaşamak bunların içinde bedenle, zamanla ve nesneyle kurulan bir ilişki var. 

Spotify’da bu ilişki kurulmuyor. Simmel’in para ekonomisi üzerine söylediklerini buraya taşımak mümkün: her şeyin eşdeğer ve ulaşılabilir hale gelmesi paradoks bir kayıtsızlık üretiyor. Sonsuz katalog önünde kalan insanın hissettiği şey tam da bu çok şey var, hiçbiri yeterince önemli değil, bir sonrakine geçmek her zaman mümkün.

Okuma pratiği de aynı kırılmayı yaşıyor. Sahaf, Spotify’ın tam tersidir. Bir sahafta bir şeyi bulmak hem mekânsal hem zamansal bir yatırım gerektirir; kitap elde edildiğinde bu yatırım metnin kendisine anlam ekler. Nesnenin maddeselliği, üzerindeki izler, önceki okuyucunun altını çizdiği cümleler, sayfanın sararmış kenarları bunlar okuma deneyimini katmanlı kılan unsurlardır.

PDF ise bu deneyimi düzleştirir. Erişim kolaylaşır, dikkat dağılır. Ekran okuma çoğunlukla tarama modunda ilerliyor; yavaş ve derin işlemenin yerini hızlı bilgi çıkarma alıyor. Derin okuma kazanılmış bir beceri ve her beceri gibi pratiğin azalmasıyla zayıflıyor.

Yapay zeka araçları bu süreci bir adım ileriye taşıyor: artık metni taramak bile gerekmiyor, makine özetliyor, makine sentezliyor, makine yanıt üretiyor. Zihnin uzantısı olarak tanımlanabilecek bu araçlar, kullanım biçimine göre zihni besleyebilir de boşaltabilir de. Ama bu ayrımı görünür kılan herhangi bir özet yok Spotify Wrapped’in aksine, düşünme sürecinin ne kadarının dışsallaştırıldığını kimse göstermiyor.

Hochschild, duygunun servis sektöründe nasıl yönetilen ve metalaşan bir nesneye dönüştüğünü göstermişti; gülümseme bir iş çıktısına dönüşmüştü. Bugün bundan daha köklü bir şey yaşanıyor: duygu artık yalnızca yönetilmiyor, taklit ediliyor. Empatiyi simüle eden, üzüntüyü tonlayan, heyecanı dozlayan sistemler elimizin altında. Bu simülasyon yeterince iyi olduğunda, asıl duygunun kendisi bir güvencesizlik kaynağına dönüşüyor.

Yazdığım bu daha mı iyi yoksa daha mı kötü sorusu yerini benimkinin anlamı var mı sorusuna bırakıyor. Üretkenlik arttıkça özgünlük hissi zayıflıyor; herkes bir şeyler yazıyor, içeriklerin arasından gerçekten birine ait olan bir şeyi duymak giderek zorlaşıyor.

Organik metin deyince kastedilen şeyi netleştirmek gerekiyor romantik bir nostalji değil bu, tanımlanabilir bir nitelik, yapay zekanın yazmadığı bir yazı. Bir metnin içinde yazan insanın özgül hayatından, özgül çelişkilerinden, özgül sessizliklerinden bir şeyler taşıması. Bir hatanın, bir belirsizliğin, bir cümleyi beş kez silip yeniden yazmanın izinin içinde bulunması. Tereddüt de metnin parçasıdır, vazgeçilmiş kelimeler de.

Algoritmik üretim bu izleri siliyor; geriye pürüzsüz ama iz taşımayan bir yüzey kalıyor. Bu yüzeyin hızı ve ölçeği, alanın yapısını dönüştürüyor: insan yapımı olan, sürtünmeli olan, hatalı olan, yavaş olan giderek niş bir konum işgal ediyor. Organik gıda analojisinin işaret ettiği şey burada da geçerli özgünlük yeniden kıymetlenebilir, ama bu değerlenme otomatik olmayacak.

Organik metnin arkasındaki özneyi, o öznenin sürecini, direncini ve belirsizlik izlerini görünür tutan pratikler, kurumlar ve okuma kültürleri olmadan, özgün olan da eninde sonunda başka bir piyasa kategorisine dönüştürülecek ve böylece özgünlüğünden bir şeyler yitirecek.

(AED/EMK)

Göksel: Rüyalar da şarkılar gibi

“Bu koca İstanbul’da deliren bir tek ben miyim?” diye soruyor Göksel, sonra milyonları etkileyen sesi ile şarkıya devam ediyor:

“Kendimle ne zaman bozuştum ben….Davalı ben davacı ben….”

Sanatçı Göksel, tam 11 yıl sonra yeni albümü ile sevenleriyle buluştu. Albümün adı “Rüyaların İşi”. Ayrıca “Be Oğlum” klibi de müzik sitelerinde dönmeye başladı. Az önce sözlerini okuduğunuz şarkı yani “Bir Cumartesi Gecesi” bu yeni albümden.

Albüm 15 Mayıs’ta çıktı, bir gün öncesinde yani 14’ünde şarkıları Bantmag’de özel bir etkinlikte dinleme imkanımız oldu. Göksel, Okan Urun’un konuğuydu. Albümde 12 şarkı var. Bu,12 şarkıdan kesitiler ve  şarkıların hikâyesini dinledik.

Hatırlatayım, yeni albümün şarkılarını buradan dinleyebilirsiniz.

Göksel, pop müziğinin kendine has tarzıyla öne çıkan en güçlü kadın yorumcularından biri. Melankolik ve sıcak tınıları, retro esintili sound’u ve hikâye anlatan şarkılarıyla yıllardır geniş bir dinleyici kitlesine hitap ediyor.

Göksel Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okurken müziğe yöneldi, şan dersleri aldı ve çeşitli orkestralarda sahneye çıktı. Kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biri ise 1995 yılında Onno Tunç ile tanışması oldu. Aynı dönemde Sezen Aksu’nun vokalist kadrosunda yer aldı.

Depresyondayız 

1997’de yayımladığı “Yollar” albümüyle çıkış yaptı ancak onu geniş kitlelerle buluşturan asıl kırılma 2001’de çıkan “Körebe” albümündeki “Depresyondayım” şarkısı oldu. 

Sonrasında “Acıyor”, “Yalnız Kuş”, “Uzaktan”, “Denize Bıraksam”, “Aşkın Yalanmış” gibi birçok şarkıyla pop müziğin kalıcı isimlerinden biri hâline geldi.

2009 ve 2010’da yayımladığı nostalji albümlerinde Yeşilçam ve eski Türkçe pop şarkılarını yeniden yorumladı. Yıllar içinde hem söz yazarı kimliği hem de duygusu yüksek besteleriyle kendi müzikal evrenini kurdu. Şimdi ise “Rüyaların İşi” albümüyle yeniden dinleyicisinin karşısında.

Her gün bir doz

Hani bazı şarkıları çok iyi bilirsiniz, eşlik edersiniz de kimin söylediğini tam bilmezsiniz, Göksel de öyle melodilerin sahibi. Hikâyesi olan şarkılar yazıyor. Yeni albümdeki şarkılar bir ilişkinin başı ve sonu gibi mesela. Belirsizlikler, oyunlar, sonrasında yükselen tempo, inişler, çıkışlar, kendi yolculuğu ve ayrılığın gelişiyle başlayan veda hâli…

Albüm ete kemiğe bürünse herhalde ayrılmak isteyen fakat bunu bir türlü beceremeyen bir çifte benzerdi. “Ayrılıyoruz, devriliyor bir devir / Çözülüyoruz, ben hemen susadım sana / Ayrılıyoruz, kapanıyor son sayfa / Çözülüyoruz, nasır tutar bu yas zamanla” diyor “Ayrılıyoruz” şarkısında. Ardından “Her gün bir doz alıyorum senden, azar azar bitecek…” diye devam ediyor. Bu arada şarkıyı da inanılmaz tatlı anlatıyor.

Dinlerken birileri bazı şarkılar için “tam yaz şarkısı” dedi fakat bence zamansız şarkılar bunlar her an, her durumda size eşlik edebilir. İyi haber, Göksel 22 Haziran’da Harbiye’de bir konser verecek ve ardından turneye çıkacak.

Yeni albüm için özel bir etkinlikte bir araya gelmek de çok iyi fikirdi. Tabii binlerce kişinin dinlediği konserler kıymetli ama müziği bu kadar yakından dinlemek, duymak da sanatçı ve dinleyen arasında daha özel bir köprü kuruyor. O şarkıların hikâyelerini bizzat yaratıcısından duymak tahmin ettiğinizden de keyifli.

Göksel, şarkıları anlatırken de aslında neden hâlâ bu kadar sevildiğini yeniden hatırlattı. Yazma sürecinden bahsederken bazen bir fikrin günlerce içinde büyüdüğünü, bazen de bir rüyanın ortasında gelip şarkıya dönüştüğünü söylüyor.

“Uzaktan”ı uykudan uyanıp yazdığını anlatıyor. “Açık Yara”yı ise neredeyse 24 saat boyunca uyumadan tamamlamış. Şarkı yazmanın kendisi için çok özel bir süreç olduğunu, o yaratım hâlini çok sevdiğini söylüyor.

Hatta bu yüzden yapay zekânın yazı ve müzik üretme kısmına mesafeli duruyor, çünkü ona göre yazmak sadece ortaya çıkan sonuç değil, o süreçte geçirilen zamanın kendisi. 

Albümün isminin çıkış noktası biraz buradan geliyor aslında. Şarkılarla rüyaların birbirine çok benzediğinden söz ediyor. Rüyalar üzerine çok kafa yorduğunu, gördüğü sembollerin onda uyandırdığı duyguları hep irdelediğini anlatıyor. 

Gece uyanıp rüyalarını yazdığını, bazı şarkıların da böyle ortaya çıktığını paylaşıyor bizimle. Ona göre şarkılar da tıpkı rüyalar gibi tek bir duygu taşımıyor aynı anda birkaç hissi birden harekete geçiriyor. Ve aslında her albüm, anladığınız üzere onun için gerçekleşen bir hayal anlamına geliyor.

Bu yüzden “Rüyaların İşi” ismini sevdiğini, o çift anlamlı hâlinin albümün ruhunu çok iyi taşıdığını söylüyor.

Albümdeki hemen her şarkıda insan kendisine dair detaylar bulabilir fakat ülkece  “Beyaz Atlı”dan çok büyük bir parça bulabiliriz gibi geliyor.

Şarkının sözleri şöyle:

“Sımsıkı dur sakın düşme, düşersen tutmuyor hiç kimse, gözünü aç yolu ezberle, kaybolursan dost değil kimse…”

(EMK)

Gençler hakkında bilmeniz gerekenler

Bugün Türkiye’de yaşayan gençlerin içinde bulunduğu durumu anlayabilmek ve üzerine düşünebilmek için iki rakam dikkat çekiyor.

Birinci rakamım:

Yedi (7).

TÜİK istatistiklerine göre her 7 kişiden 1’inin genç olduğu anlamına geliyor. Yani Türkiye’de 15- 24 yaş aralığında yaklaşık 12,8 milyon genç yaşıyor. İlk bakışta bu tablo güçlü bir demografik avantaj gibi görünebilir. Her zaman ifade edildiği gibi genç nüfus yoğunluğunun ekonomik bir avantaj yarattığını düşünüyor olabiliriz. Toplumun enerjisi, üretme kapasitesi ve dönüşüm gücü büyük ölçüde gençlerden bekleniyor. Ancak asıl önemli olan niceliksel büyüklükten ziyade gençlerin nasıl bir hayatın içinde var olmaya çalıştığı.

İşte bu noktada ikinci rakam devreye giriyor.

Beş (5).

Bu rakam genç istihdamı ile ilgili ya da istihdam edilememesi ile ilgili. Yine TÜİK (2024) İstatistiklerle Gençlik raporuna göre Türkiye’de beş gençten biri ne eğitimde ne de istihdamda (neet). Bu sadece ekonomik bir veri değil, aynı zamanda aidiyet duygusunu zayıflatan bir kırılganlık alanı. Eğer cinsiyet bazlı bakacak olursak genç kadınlarda bu rakam %30,1’e yükseliyor.

Habitat Derneği, gençlerin yaşam koşullarını, beklentilerini ve iyi olma hallerini daha yakında anlamak amacıyla hazırladığı “Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Raporu” nu yayınlandı. 

9-24 Ekim 2025 tarihleri arasında 33 ilde, 18-29 yaş aralığında 1403 gençle gerçekleştirilen yüz yüze görüşmeler neticesinde elde edilen bu sonuçların üzerine detaylı düşünülmesi gerekiyor. Ankete katılan gençlerin %52’si çalışmıyor. En önemlisi de üniversite mezunları da işsiz. Çalışanların ise %60’ı maddi durumundan memnun değil. Neredeyse gençlerin tamamı ihtiyaç duyduğu gelirin altında yaşıyor.

Üniversite öğrencileri ise asgari ücret seviyesinde gelire ihtiyaç duydukları açıkça dile getiriliyor. Öğrencilerin çoğu çalışmak zorunda hissediyor. Ancak okurken çalışmak, eğitimi bitmeyen bir mesaiye dönüştürüyor. Çalışmak isteyen çoğu genç yarı zamanlı istihdam bulamadığını, bulanlar ise gelişim fırsatlarının kapalı olduğunu aktarıyor. Barınma ve gıda harcamaları ciddi bütçe yükü oluşturuyor[1].

Umudunu kaybeden gençler

Sosyal yaşam maliyet kısıtları nedeniyle genç nüfus, daha çok kahve/kafe buluşmaları (%59) ve AVM gezileri (%37) ile vakit geçirebiliyor.

Tiyatroya ya da konsere gidebilenlerin sayısı sadece %2-4 gibi çok düşük seviyelerde kalıyor. Tüm sosyalleşme ve kültürel katılım ihtiyaçlarını çoğunlukla ücretsiz veya düşük maliyetli alanlar aracılığıyla karşılayabiliyorlar.  Bu nedenle kendini gerçekleyecek hiçbir sosyo- kültürel aktiviteye ulaşamayan gençler için sosyal medya, ücretsiz bir seyahat bileti etkisi yaratıyor. Gençlerin %95,7’si sosyal medya kullanıyor ve ortalama günlük kullanım süresi ortalama beş saate ulaşıyor

Bu araştırmanın başlıklarını üst üste koyunca teknolojik kaçış şaşırtıcı gelmiyor. Zira araştırmanın söylediği bir diğer sonuç ise gençlerin psikolojik yükü: Yaklaşık beşte biri uykusuzluk çektiğini, bitkinlik hissettiğini söylüyor. Daha önemlisi “ben mutsuzum” diyenlerin oranı yüzde 19. Hayatın en sorgusuz döneminde kendini mutsuz hisseden bir nesilden bahsediyoruz. Ekonomik belirsizlik ve borçluluk koşulları, psikolojik baskıyı doğrudan artırıyor.

İstanbul Planlama ajansının gençler ile yaptığı görüşmeler, kaygının temel sebebinin hayata atılmanın ilk adımı olarak görülen nitelikli işlere erişimin önündeki engeller olduğunu gösteriyor. Gençler, umutla başladıkları iş arama sürecinde liyakat beklentilerini yitirdiklerini, dahası iş bulabileceklerine dair inançlarını kaybettiklerini söylüyor. İş bulmak, bir beklentiden çok bir belirsizlik kaynağına dönüşüyor ve gençlerin geleceğe dair plan yapmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle umudunu kaybeden gençlerin oranı gittikçe artıyor.

Hayattan kopuş

Yaşam memnuniyeti ve gelecek beklentisine dair kırılganlığın en talihsiz sonucu genç intiharındaki artış oranı.  Türkiye’de en çok konuşmamız gereken konu tam da burası.

Zira 15-39 yaş aralığında intihar hızı 7,38 seviyesinde. Bu konuyu çalışan uzmanlar, “yoksulluk ve geleceksizlik; sorunların çözümüne dair umutsuzluk ve çaresizlik” konusunu son yıllardaki intihar oranlarındaki ciddi artışın öncelikli sebepleri arasında gösteriyor.[2] Tüm intihar vakalarının kendine has dinamikleri olmakla birlikte bu artışı münferit olarak görmek yerine içinde bulunduğumuz sosyo- ekonomik koşulların yarattığı etkiye bakmalıyız.

Sosyolog Emile Durkheim'in 1897 tarihli klasikleşmiş çalışması “İntihar” da söylediği gibi, intihar yalnızca bireysel bir edim değil, toplumsal koşulların ürettiği bir olgudur.

Durkheim, ekonomik krizlerin, hızlı toplumsal değişimlerin ve geleceğe dair belirsizliklerin yoğunlaştığı dönemlerde bireyin değer ve normlardan kopuşunu "anomi" kavramıyla açıklar.

Bu kopuşun en trajik tezahürünün ise anomik intihar olduğunu ortaya koyar. Toplum ekonomik krizler, ani yapısal dönüşümler yaşadığında veya toplumun düzenleyici gücü zayıfladığında, birey neyi umut edeceğini, neyi makul biçimde bekleyebileceğini bilemez hâle gelir; arzular ile imkânlar arasındaki uçurum büyür ve yaşam anlamını yitirir. Bugün Türkiye'de genç yaş gruplarında gözlemlediğimiz intihar artışını da tam olarak bu çerçevede okumak gerekir: Geçim kaygısı, işsizlik, eğitimine rağmen geleceğe tutunamama, adalet ve liyakat duygusunun aşınması, gençlerin kendilerini içinde bulduğu kolektif bir anomi tablosuna işaret etmektedir.

Avrupa Birliği’nin üye ülkelerinde yapılan gençlik yaşam memnuniyeti araştırması genel olarak gençlik, en mutlu yaş grubu örüntüsünü doğruluyor. Bu araştırma, maddi yaşam koşulları, istihdam, eğitim, boş zaman ve ilişkiler dahil sekiz farklı kategoriyi değerlendiriyor. Avrupa ortalamasının 7,6/10 olduğu bu tabloda Türkiye’deki gençler 5,6/10 ile ortalamanın altında yer alıyor.[3]

Tüm bu farklı araştırma sonuçları, içinde bulunduğumuz dönemde birlikte çalıştığımız, birlikte ürettiğimiz ve hayatın farklı alanlarında yan yana geldiğimiz gençlerin içinde bulunduğu durumu anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor.

Türkiye’de gençlerin içinde bulunduğu bir kuşak sorunu, geçici bir tablo değil bu yapısal bir problem. Kurumlar açısından ise bu veriler yalnızca bir tespit olarak görülmemeli aynı zamanda bir çağrı niteliğinde alınmalı.

Gençleri karar süreçlerine dahil eden, kapsayıcı istihdam olanakları yaratan, maddi ve psikolojik iyi olma halini destekleyen, öğrenme ve gelişim alanlarını genişleten bütüncül yaklaşımlar geliştirmek artık kritik bir ihtiyaç. İzlanda Modeli[4]’nin bize gösterdiği gibi, bugünkü "mutlu gençlik" konumuna doğmadı ancak oraya bilinçli politika tasarımıyla ulaştı.

Gençlerin yoğun olarak madde kullanımı, depresyon ve suça karışma problemi ile mücadele eden İzlanda önce problemin adını koyarak başladı. Gençlerin kendini geliştirmesi için yerelden başlayarak kapsayıcı politikalar geliştirdi. Güçlü sosyal destek ağı, kaliteli eğitim imkanları gençlerin kendilerini güvenli ve mutlu hissetmelerini sağlıyor. Bireysel gelişim için geniş imkanlar sunuyor. Ve sonuç dünyanın en huzurlu ülkesi[5].

Genç istihdam hamlesi çözüm olabilir mi?

Türkiye’de de tam bu yazı hazırlanırken Genç İstihdam Hamlesi proje taslağının yasalaşması bekleniyor. Gençleri istihdama davet etmeyi planlayan bu projenin hedefi 18-25 yaş grubu aralığındaki herhangi bir üniversitede öğrenci olmayan gençleri hedefliyor. İşe alınan gençlerin 6 aylık maaş ödemesi doğrudan devlet tarafından karşılanacak. Maaş desteğine ek olarak, işverene 18 ay boyunca sigorta prim desteği verilecek.

Bu kapsamda, şartları sağlayan gençleri işe alan işletmelere İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden maaş ve prim desteği sağlanacak. Ancak bu desteklerin sadece imalat sektöründe faaliyet gösteren özel sektör iş yerleri için geçerli olacağı belirtiliyor. Basitçe bakıldığında bu projenin gerçekte gençleri mi desteklemeyi yoksa imalat sanayi sermaye yatırımlarını mı desteklemeyi amaçladığı kuşku yaratmaktadır. İzlanda’nın kapsamı gençlik odağında veri odaklı herkes için erişilebilir bir alt yapı sunarken bu proje önceliği sermaye yatırımı olarak belirlemiştir.

Üniversite mezunu gençlerin kapsam dahilinde olup olmadığı net olmadığı programda[6], sermaye için net 24 ay sürecinde işverene sıfır maliyetli işçi tanımlanmakta. Bu doğrultuda gence ulaşan ise muhtemel asgari ücrettir. Sonrasında işverenin onu istihdamda tutma yükümlülüğü belirsizdir.

Yani destek bittiğinde gencin işi de muhtemelen biteceğini tahmin edebiliriz. Sadece imalat sektörünü kapsıyor olması da Türkiye gerçekliğinin dışında bir bakış açısı sunuyor.

Dolayısıyla bu ham haliyle Genç İstihdam Hamlesi, adının çağrıştırdığı gibi gençlere yönelik bir refah politikası sunmaktan ziyade gençliği bir araç, sermayeyi nihai amaç olarak konumlandıran bir teşvik mimarisi. Gençliğe dair altyapı sunmak yerine paket, gence 24 ay boyunca ucuz emek olma fırsatı sunuyor. Peki 24. yıl 11. ay bitiğinde gence ne olacak sorusunu açıkta bırakıyor.

Gençler için sorun iş yaratmanın ötesinde iş gücüne katılmak için gerekli motivasyonu sunmakla ilgili. Maaş desteğiyle altı ay iş sunulan genç, paket bittikten sonra düşük ücretli, güvencesiz, gelişme fırsatı olmayan bir pozisyonda kalacağını biliyorsa zaten başlangıçta katılmamayı seçebilir. Sistemden çekilmek, gencin değil sistemin başarısızlığıdır.

Yazıyı açarken iki rakamdan söz etmiştim: Yedi ve beş. Birincisi Türkiye'de her yedi kişiden birinin genç olduğunu, ikincisi her beş gençten birinin ne eğitimde ne istihdamda olduğunu söylüyordu. Bu iki rakamı yan yana getirdiğimizde ortaya çıkan, politika boşluğunda yaşayan ve kendi geleceğine yabancılaştırılmış bir kuşaktır.

İşte tam da bu yüzden gençlik bir potansiyel değil, bir politika meselesidir. Üstelik bu politika, yapısal eşitsizliği derinleştirecek eylemler yerine emeği koruyan, kamusal hizmetleri güçlendiren, gençlerin geleceğine güveneceği kapsayıcı bir yeniden dağıtım anlayışıyla kurulabilir.

(ÖB/EMK)

[1] https://ipa.istanbul/images/Calismalar/istanbulda-gencligin-demografik-ve-sosyoekonomik-profili-20-yillik-degisim-09952.pdf

[2] https://hemhal.org/turkiyede-genc-intiharlariyla-yuzlesmek/

[3] https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Quality_of_life_indicators_-_overall_experience_of_life#Other_factors:_income,_household_type,_sex_and_level_of_urbanisation

[4] https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10061134/

[5] İzlanda’da genç nüfusun istihdamı %71,7 iken, neet oranı ise %5’tir. https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Statistics_on_young_people_neither_in_employment_nor_in_education_or_training

[6] Ki bu sorunun cevabı mühim. Çünkü neet gençliğinin içinde üniversite mezunu oranı oldukça yüksektir.

Kendine acımanın konforu

Ankara’nın Magirus dolmuşları meşhurdur. Dünya kadar insan Güvenpark’tan kalkan, handiyse bütün Ankara’ya hizmet veren bu dolmuşlarda her gün dünya kadar yol yapar.

Tefekkür etmek için, ibret etmek için ve dahi dünyanın başka bir sürü önemli duygusu için bu dolmuşların hayatımdaki önemi büyüktür. Nasıl anlatsam, hayata dair nice sorunumu bir Magirus dolmuşta bir güzergâh zamanı içinde çözdüğüm olmuştur.

Cep telefonları çıktığından bu yana maşallah hepsi birer ankesörlü telefon kulübesine dönüştüğünden dolmuşta sağda solda konuşulanlara kulak misafiri oluyor insan.  Mecbursun annem, istemesen de dinleyeceksin zaten!

Birkaç gün önce dolmuşla Kızılay’a inerken son zamanlarda mağduriyet ifadelerine çokça denk geldiğimi fark ettim. Herkes telefonun ucundaki herkese üç aşağı beş yukarı kendisinin ne kadar şahane bir insan olduğunu ama hep başkaları tarafından mağdur edildiğini anlatıyor.

Dolmuşa bile gerek yok aslında, “İyi niyetimi hep suistimal ettiler” veya “Hep beni yarı yolda bıraktılar” gibi cümleleri eminim siz de sıklıkla duyuyorsunuzdur. Yeni yıl kararlarım içinde bulunan “Kimileri için anlamsız mağduriyetler çöplüğü olma hâlinden uzaklaş” maddesi gereğince izninizle şuracıkta konu hakkında iki çift laf etmek isterim.  

Geçenlerde sosyal medyada bir deney videosuna denk geldim. Deneyin içeriği aşağı yukarı şöyle bir şey idi; deneye katılan insanlara bir iş görüşmesine gönderilecekleri söylenip bu görüşmeye gitmeden önce yüzlerine yara, leke vb. genel görünümlerini olumsuz yönde değiştiren bir makyaj yapılacağı bilgisi veriliyor. Sonra plastik bir makyaj yapılıyor; kimi zaman irice bir sivilce, bir ameliyat izi, farklı renkte bir ben vb. gibi şeyler. Makyaj yapıldıktan sonra katılımcılara yüzleri gösteriliyor. Sonra, ayna kaldırılıyor, son rötuşların yapılacağı söyleniyor ve o makyaj yüzlerinden belli etmeden siliniyor. Kısacası, deneye katılan kişiler iş görüşmesine yüzlerinde yara izi olduğunu düşünerek giriyor, oysa yüzlerinde herhangi bir leke/yara/iz yok.

Katılımcılara deneyin amacının yüzünde yara izi olan kişilerin ayrımcılığa uğrayıp uğramadığının araştırılması olduğu belirtiliyor. İş görüşmesi sonrasında hemen başka bir odaya alınıp görünümleri nedeniyle herhangi bir ayrımcılığa uğrayıp uğramadıkları soruluyor. Deneye katılanların önemli bir kısmı görünümleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarını, hatta bazıları iş görüşmesi sırasında yüzlerindeki lekeye/bene/yaraya referanslar verildiğini ifade ediyor. Haksızlığa uğradıklarını düşünenlerin sayısı oldukça fazla.

Önce Magirus dolmuş külliyatı, ardından “doğrulama yanlılığı” meselesini örnekleyen video ile karşılaşınca “mağduriyet konforu” hakkında düşünmeye başladım (İlk düşünmeye başladığımda muhtemelen yine dolmuştaydım).

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “mağdur[1]” sözcüğü için “haksızlığa uğramış (kimse), kıygın” karşılığı var. Oxford Sözlüğü’nde ise “mağdur” sözcüğünü aradığımızda karşımıza şu tanım çıkıyor; bir suç, hastalık, kaza vb. nedenle saldırıya uğramış, yaralanmış veya ölmüş kişi.

Şimdi kalkıp kim mağdur kim değil tartışmasına girmeyeceğim elbette. Bu tartışma hem ilgimi çekmez hem de boyumu aşar. Mağduriyet hakkında önümüzde yüzlerce kategori belirse de ben tercihimi en baştan “mağduriyet konforu” olarak sabitlemek isterim.

Son önemli hatırlatma ise şu; mağduriyet derken insanın yaşam kalitesini doğrudan etkileyen ciddi fiziksel, duygusal, ekonomik, toplumsal sorunları bu yazının dışında bırakma niyetimi baştan ifade etmek isterim. Evine ekmek götüremeyen insanın, fiziksel özellikleri nedeniyle arkadaşları tarafından zorbalanan gencin, ekonomik özgürlüğü olmadığı içinde evdeki eziyete katlanan kadının mağduriyeti gibi ağır mağduriyetler konumuz dışı, net!

Mağduriyet insanlara konfor sunar mı? Retorik bir soruydu ama madem kendim sordum kendim yanıtlayayım. Kendimi yanıtsız bırakmak istemem! Sunar annem! Bir kere, mağdur olunca başkalarını suçlamak çok kolaylaşır. Kötü duygular, kötü kararlar, hatta kötü ilişkiler için sorumluluk almanız gerekmez artık. Sizi hayal kırıklığına uğratmasalardı veya sizi yarı yolda bırakmasalardı daha güzel bir hayatınız olabilirdi. İyi kararları siz zaten almıştınız, başkaları sadece “kötü kararlar” alıyordu.

Bu açıdan bakınca mağduriyet sadece konforlu değil aynı zamanda hoş bir şey. Kendi hayatımızın sorumluluğundan uzaklaşabilir, hep dümende olmanın yoruculuğundan kendimizi sakınabilir, kısaca kendi memnuniyetsizliğimiz içinde mışıl mışıl uyuklayacak çok mutlu-mesut bir köşe bulabiliriz.

Mağduriyetle birlikte gelen başka yancı rahatlıklar da var. Konfor alanınızda kalmak garip bir “özel olma halini” getirir. Sizin sorunlarınız en büyük, yükleriniz en ağır. Mutlu olamama için harika bahaneleriniz var; sürekli haksızlığa uğruyor, sürekli size kurulan tuzaklara takılıyorsunuz. Size yardım edilmesi gerekiyor, hep elinizden tutulması gerekiyor. Mağduriyet ülkesinin merkezinde kontrol artık sizde değil, tabi ki dışarıda. Siz çaresiz, masum ve suçsuz olansınız. Dünya size borçlu!

Zaten mağdur olunca bu pratik içinde bir süre sonra hayatınızda olup biten ne varsa onun olumlu yönlerini de göremez hale gelirsiniz. Sırf bu nedenle bile olsa, etrafınızdaki en masum kişi siz olursunuz. Başlı başına konfor değil de ne bu şimdi!

Dışsal nedenlerle ve/veya sadece başkalarının eylemleri nedeniyle kurban gibi hissetmenin böyle güzel bir tarafı var yani. Ama uyarmalıyım, mağduriyet piyasası hareketli, mevcut pozisyonu ısrarla korumak lazım. Mağduriyet konforunun devam etmesi için, mağduriyetin diğerleri tarafından tanınması ve onaylanması lazım. Piyasalar dalgalı olunca geçmişteki mağduriyetler giderilse dahi anlamlı zaman aralıklarıyla geçmişe (ve geçmişin mağduriyetlerine) referans verilmesi lazım.

Ortada bir mağduriyet kalmasa bile başkalarının mağduriyeti sizinkinin önüne geçmesin diye kendi mağduriyetinde ısrar ettiğin kadar onların mağduriyetinin önemsiz ya da ikincil olduğunda da ısrar etmek lazım. Mağduriyetteki konforun sıcaklığını terk etmek zor. Bir mağduriyet kolay korunmuyor Ey Romalılar!

Takdir edersiniz ki mağdur olma hissi hem insanın kendine acımasını hem de diğerlerine acımamasını kolaylaştıran bir his. Ayrıca takdir edersiniz ki kendinizi değil başkalarını suçlamak daha kolay.

Herkesin olduğu kadar benim de “profesyonel mağdur” arkadaşlarım var. Çevresini ve hayatını “mağduriyet izi” için sürekli tarayan ve bunu bulduğunu düşündüğünde ona can simidi gibi sarılan insanlar tanıyorum.

İş arkadaşlarının ona haksızlık ettiğini her fırsatta dile getiren; tüm iyi niyetine rağmen insanların onu hayal kırıklığına uğrattıklarını söyleyen; eşinin ona asla anlayışlı davranmadığından şikâyet eden; süpermarket kasiyerlerinin suratsızlığından; gittiği doktorun ilgisizliğinden, akrabalarının bencilliğinden, handiyse kendi hariç tüm insanların kabalığından yakınan insanlardan söz ediyorum. Bu kötü, kaba dünyada tek nazik, tek sağduyulu insanın kendisi olduğunu düşünen insanlardan söz ediyorum. Bu türden mağduriyetlerden çıkardığı zaferler ile ömür boyu beslenen insanlar var diyorum.

Gereksiz/anlamsız dramadan kopmak çoğu zaman zor olsa bile imkânsız değil. Kendine bir şans verirsen mağdur olmanın ya da olmamanın anahtarının kendinde olduğunu görebilirsin gibi geliyor bana. Mağduriyetten sıyrılmaya çalışırsan belki daha mutlu olmazsın ama daha tatminkâr bir hayat süreceğine bahse girerim diyorum. 

Aziz Nesin’in unutulmaz “Ah şu sinekler olmasa” öyküsünü okuduğumda çocuk yaşlardaydım. Öyküyü bitirdiğimde o küçük yaşta bile o hain sineğin bana musallat olmasına izin vermemem gerektiğine ikna olmuştum.   

Mağdur hissetmeme çabası mühim. Mağduriyetin yarattığı konforun peşine düşmemek önemli. Yaşanan mağduriyet hissinin en büyük çıktısı olan “başkalarına körlük” tehlikesine direnmek lazım. Çabası bile yeterli.  Zaten kısacık bir ömür süresi içinde insanlığa dair tüm sorunlara çare bulamayız ki annem!

(AA/EMK)

[1] Dilimizde “maddi ve manevi bakımdan felakete sürüklenmiş, insani değerlerini yitirmek zorunda kalmış veya bırakılmış kimse” anlamıyla ‘kurban’ sözcüğü de sıklıkla ‘mağdur’ sözcüğü ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Yazı içinde bütünlüğün bozulmaması açısından “mağdur” sözcüğü bu tanımı da içeren bir şekilde kullanılacaktır.

bianet çalışanları Kürt Dili Gününü Kürtçe şarkılarla kutluyor

Bundan tam 94 yıl önce, Mehmed Celadet Ali Bedir Khan’ın Şam’da yaktığı “Hawar” meşalesi, bugün hâlâ bir halkın sesi, hafızası ve varoluşunun en güçlü simgelerinden biri olarak yanmaya devam ediyor.

15 Mayıs 1932’de Latin alfabesiyle yayın hayatına başlayan Hawar Dergisi, Kürt dili ve edebiyatı tarihinde bir dönüm noktası oldu ve Kürt Latin alfabesinin ilk kez sistemli biçimde şekillendiği bu dergi, dilin yolunu açan bir başlangıç oldu. 

Her yıl 15 Mayıs, Kürt Dili Günü olarak anılır ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler tarafından edebiyatla, müzikle ve kültürel etkinliklerle kutlanıyor.

2006 yılından bu yana daha geniş bir şekilde sahiplenilen bu gün, Kürtçenin yaşatılması, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için güçlü bir bilinç ve dayanışma alanına dönüştü. 

Kürt dili sadece bir iletişim aracı değil; bir hafıza, bir kimlik ve bir direniştir. Bu yüzden 15 Mayıs, bir tarihten çok daha fazlasıdır—dilin yeniden hatırlandığı, yaşatıldığı ve geleceğe taşındığı bir gün.

Biz de Kürt Dili Günü’nü Kürtçe ezgilerin kalbimizde yükselen sesiyle kutluyoruz…

İlk şarkı Tuğçe Yılmaz’dan

İkinci şarkımız Nalin Öztekin'den 

Üçüncü şarkmız Murat İnceoğlu'ndan

Dördüncü şarkımız Vecih Cuzdan'dan

Beşinci şarkımız Elanur Birinci'den

Ve Hikmet Adal'dan 

Haftanın biamag editörü Evrim Kepenek'ten 

Kürtçe editörümüz Aren Yıldırım'dan

(EMK)

Pusulanızdan öperim

Genel seçimlerin öncesi ve sonrasında siyaset kurumu bizlerle epeyce eğlenmişti. Sandalye kapmaca, oturup kalkmama, kalkıp oturamama, videolar, klipler, şakalar derken seçimlerin bitmesiyle fırtınadan sağ çıkıp kıyıya vurmuşa döndük.

Siyaset durumu hemen fark etti, “Eğlencenin ucunu kaçırdık, kitleyi küstürdük, gördün mü” dedi ve derhal yeni oyuncaklar peyda oldu. Başta ilgilenmiyormuş gibi yapsak da yan gözle yeni oyuncaklara bakmaktan da geri duramadık. Öyleydi böyleydi derken geneli bitmiş seçimlerin yereli geldi.

Genel seçimlerin yorgunluğunu üzerinden atıp yeni oyuncakların cazibesine kapılanlar aldı yürüdü. Taze coşkular filizlendi yüreklerde. Bir kere daha sandık başlarında görevler alındı.

Müşahitlik, sandık odası, katı, kenarı vazifeleri üstlenildi. “Neden küsmemeliyiz” konulu mesajlar gönderildi. Derken seçim günü geldi çattı. Ben hiçbir görev almadım. “Görev ister miyim acaba?” diye arayanların kalbini kırmamak için epey çabaladım. 

Seçim günü sabah kalktım. Güzelce giyindim. Kıpkırmızı rujumu sürdüm. Tedarik sıkıntısı olmasın diye ruju cebime attım. Sandık mahalline gittim.

Çarşaf gibi pusulaları tutup tutup neresine denk geldiğine bakmadan uzun uzun öptüm. Pusulalar uzun ve çok olduğundan arada rujumu tazeledim. Eksik kalanları da öptüm. Zarfın ağzını kapattım, ama zarfı öpücükle mühürlemedim. İstedim ki seçime hevesi kalanlar, zarf açıldığında oyları sayarken küçük sürprizimle karşılaşsınlar. Hafif bir tebessümüne vesile olduysa ne mutlu bana.

Gelelim işin diğer yanına. Öpücüklü pusulamla seçim mevzuatı bakımından “geçersiz” oy kullanmış oldum. Anketçilerin istatistiklerine göre hem geçersiz hem kararsız sayıldım. Onlar başka türlü diyebilir; ben seçmeme hakkımı kullandım. Sandığa gittim, boş oy atmadım. Sadece verdikleri mührü pusulaya basmadım o kadar. Beni kararsızlar arasında saymakta ısrar eden olursa kırıcı olabilirim. Kararlı şekilde menüyü reddettim.

Neyse, dönelim o güne. Pusulaları öpücüklere boğup sandık mahallini terk ettim. Gidip güzel bir kahvaltı yaptım. Akşama kadar kitap okudum. Önceden karar verdiğim için yayın yasağı bittiğinde de haberlere bakmadım. Telefonun internet bağlantısını da kestim. Eski filmler bulup izledim, uyukladım. Seçmeyi, seçilmeyi unutmuş tatlı bir pazar akşamı yaşıyordum ki haber almama hakkını kullanmakta ısrarcı arkadaşım aradı.

Normalde ben onu zorla haberdar ettiğimden bana haber verebileceğinden şüphe etmeden telefonu açtım. Haberlere bakıp bakmadığımı, sordu. “Bakmıyorum tabii, sen haklıymışsın arkadaşım” dedim. “Aç, televizyonu aç!” dedi. Önce yüreğim sıkıştı, çok kötü şeyler olduğunu sandım. Meğer çok kötü şeyler olmamış. Olan oldu deyip internete de bağlandım. Sosyal medyayı kurcalamaya başladım.

Yazanlar kendilerini bilir, adlarını rumuzlarını hatırlamıyorum. Okuduğumdan beri aklıma geldikçe güldüğüm iki paylaşıma denk geldim.

İlki, Adıyaman’ı CHP’nin kazandığını “Gavs and Roses” diyerek duyuran o neşeli mesaj. İkincisi Afyon, Kütahya ve Uşak belediyelerindeki değişimi “CHP bu üç ili en son büyük taarruzda aldı” diyerek yorumlayan mesaj. Her ebattaki ekrandan coşku, neşe akıyordu. Ancak siyaset kendisiyle ilgilenmeyen kitle sevmez, neşeli bir halktan hiç hoşlanmaz. O nedenle arada geçen zamanda olan biten malum. 

Bütün bunlar bünyede hafif bıkkınlık, merkezi sinir sisteminde ısınma, omuz boyun bölgesinde kulunçlu tutukluluk falan yapıyor. Ben de Dilberay’a katılmaya karar verdim; “Zorunda mıyım?” Değilim ayol!

Kendisiyle meşgul bu menüyü beğenmediğimi, sunulanı seçmeyeceğimi, her türlü pusulaya öpücükler konduracağımı şimdiden ilan ediyorum. 

(ÖE/EMK)

"Ev Yapımı Eylem": Cumartesi Anneleri’ne karşı kaldırımdan bakmak

“Ev Yapımı Eylem” olur mu? Eğer işin içinde kadınlar varsa elbette olur. Hem de bir tiyatroya dönüşür, üstelik ev konforunda.

Geçen hafta sonu, (3 Mayıs Pazar) İstinye’de bir evde sahnelenen bir okuma tiyatrosuna davet edildiğimde aklımdan geçen tam da buydu.

Kayıplarını arayan ve faillerin yargılanması için her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri’ni izleyen üç kadın, onlardan esinlenerek kendi eylemlerini yapmaya karar veriyor. Evde!

Şunu baştan söylemek gerekiyor: Bu üç kadının ne ekonomik konumları ne de hayata bakışları Cumartesi Anneleri’yle pek örtüşüyor. Ancak tam da bu “alakası olmayan” halleriyle, zengin ya da yoksul fark etmeksizin kadın olmanın vicdanı nasıl harekete geçirdiğini görünür kılıyorlar.

Oyunun en dikkat çeken anlarından biri ise kadınların politik bilinç ile konfor arasındaki sıkışmışlığını açığa çıkaran repliklerde ortaya çıkıyor. “Velev ki politiğiz kimse bilmiyor ki” diyor kadınlardan biri, bir diğeri ise “Bir günde heval olsun demediniz, nankörler” sözleriyle hem sınıfsal mesafeyi hem de dayanışma dilini hicvediyor. “Ev tipi cezaevine hayır” ve “Beraber sıkılıyoruz biz bu evlerde” replikleri ise oyunun absürt mizahının altında büyüyen politik sıkışmışlık hissini izleyene hissettiriyor. 

“Ev Yapımı Eylem” adlı absürt, feminist oyun okumasını Şenay Tanrıvermiş yaptı yönetmenliğini ise Pervin Bağdat yaptı. Oyuncular, Özlem Saraç, Bensu Orhunöz, Ayfer Dönmez.

Tanrıvermiş, “Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu” diyor, ekliyor: “Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım.”

Önce, Şenay Tanrıvermiş anlatıyor. 

“Planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz”

Oyunda yüksek gelirli, konforlu hayatlar yaşayan üç kadının Cumartesi Anneleri’ne bakışını izliyoruz. Bu sınıfsal mesafeyi mizah üzerinden kurma fikri nasıl ortaya çıktı? 

Bu kadınların vicdan azaplarından dram çıkarsaydım, onları aklamış olacaktım ve buna hakkım yok tabii ki. Mizah, özellikle çuvaldızı kendine batırarak yapıldığında, hem daha dürüst hem de basit ve direkt olmana izin veriyor. 

Bir de benim kalemim hep mizaha kayar zaten çünkü kendimi ‘uzman’ gibi kurulmuş yazarken yakaladığımda utanırım biraz. 

Türkiye’de zorla kaybetmeler ve Cumartesi Anneleri gibi ağır bir hakikat söz konusuyken seyirciyi güldürmek sizin için ne kadar riskliydi? Yazarken “fazla hafifletme” korkusu yaşadınız mı? 

Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu. 

Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım. Tarifi imkânsız bir acı üzerine yapılan pek çok çalışmanın samimiyetine bile inanmıyorum. Bu trajedi üzerinden kendimizi sağaltma hakkımız da asla yok! Ama “ama nasıl bilerek yalnız bırakıyoruz, inkâr ediyoruz ve planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz” kısmında bir yüzleşme istedim. 

“Kendilerinden kaçıyorlar”

Oyunda karakterlerin kimi cümlelerine gülerken aslında onların gerçekliğine de tanık oluyoruz. Sizce seyirci en çok neye gülüyor: karakterlerin ikiyüzlülüğüne mi, çaresizliğine mi, yoksa kendi sınıfsal benzerliklerine mi? 

Seyirci bir yere kadar gülse de, sonunda kendine yakalanıyor. İzleyenlerin genellikle keyfi kaçıyor ve ‘sert bir tokat’, ‘iyi bir dayak’ ya da ‘ya aslında ben de böyleyim ama ne yapabilirim ki’ gibi açıklamalarda bulunma ihtiyacı hissediyor. 

“Onlar yıllarca oturuyor, tutuklanmadılar; bizi tutuklular gibi...” gibi cümleler oyundaki sınıfsal körlüğü çok görünür kılıyor. Bu replikleri yazarken gerçek hayattan ne kadar beslendiniz? 

Bu replikleri sosyo-kültürel bilinci yüksek ancak sindirilmiş, atıllığı kabullenmiş, özellikle ‘eğitimli’ kesimden gözlemlerle yazdım. Ben sessizliğin ipliğini pazara çıkarmak için durumu abarttım ama bence akıllı, mantıklı özürler icat edenler çok daha kötüsünü söylemiş oluyorlar. 

Oyunda kadın karakterlerin politikayla kurduğu ilişki bir tür “vicdan konforu” gibi görünüyor. Sizce orta-üst sınıfın eylemsellik biçimleri gerçekten değişti mi, yoksa sadece dili mi değişti? 

Bence tamamen değişti. Hem eylemsellik hem de dil değişti. Yenilenen dili olağanüstü yaratıcı, umutlu ve dürüst buluyorum ama katılımı çok zayıf, ne yazık ki.

Oyundaki kadınların birbirleriyle konuşurken sık sık kendi ayrıcalıklarını ifşa etmeleri dikkat çekiyor. Siz bu karakterleri yargılayarak mı yazdınız, anlayarak mı? 

Karakterlerime bir ölçüde hak veriyorum ama onların hapsoldukları ve ayrıcalık zannettikleri zaafları ve kalıp yargıları da ifşa etmeyi tercih ediyorum. Kapitalizm ve patriyarkal düzenin içinde kadının en estetik şekilde yok oluşu bir varoluşa dönüştü. Bu yüzden kendilerinden de kaçıyorlar ve elde sadece ayrıcalıklar kalıyor. 

Oyunun adı olan “Ev Yapımı Eylem” sizce bugün muhalefetin steril, kontrollü ve güvenli alanlara sıkışmasına dair de bir gönderme mi? 

Tabii ki! Bizim için oyunun içeriği mekan olarak ‘ev’ ile örtüştü ve form-içerik birbirini destekledi. Ancak genel olarak en özel alanların, mahremiyetin hatta rüyalarımızın dahi kontrollü olduğu bir dünyadayız. Kendi telefonumuzun bizi dinlediğini düşündüğümüz bir çağda sıkıştığımızı da ifade edemiyoruz. 

Oyunu nerelerde izleyebileceğiz? 

Önümüzdeki sezon evlere misafir olmayı ve misafir etmeyi düşünüyoruz. 

“İnce bir çizgi üzerinde yürüdük”

Şimdi oyunun yönetmeni Pervin Bağdat anlatıyor.

Ev Yapımı Eylem” gibi mizah ile politik acıyı aynı anda taşıyan bir metni sahnelemek yönetmen olarak sizi en çok hangi açıdan zorladı? 

Ben kendimi hep neşeli mutsuz olarak tanımlarım;Hopalıyım ve kültürel olarak da  ironi ve mizahla büyüdüm diyebilirim. metin böyle olmasa da acıyı mizahla  hafifletmenin yollarını arardım çünkü acı gerçeğin bu yolla, izleyenin defansa  geçmesine fırsat vermeden içine sızdığını düşünüyorum.

Ama en çok dikkat ettiğim şey, mizah unsurlarının karikatüre dönüştürmemek , politik olarak çok hassas olduğum bu konuyla alakalı sistem, insan eleştirisini yaparken alay edip dalga geçiyormuşuz  hissi uyandırmamaktı. Çok ince bir çizgi üzerinde yürüdük; dönüp sürekli sağlamasını  yapmak durumunda kaldım.

Oyunda görünürde çok “konforlu” bir dünya var ama alttan alta büyük bir vicdani gerilim akıyor. Sahneleme dilinde bu çatışmayı nasıl kurdunuz? 

Şık bir sofra, iyi dekore edilmiş bir ev, gündelik sohbetler, çaylar, kısırlar... Her şey  güvenli ve steril görünüyor. Ama o konforun altında sürekli bastırılan bir huzursuzluk  var; suçluluk duygusu var .Hatta metinde gün için toplaşan bu kadınların oturduğu masanın altında beyaz bir çarşafa sarılmış bir beden var; oyun boyunca kemikleri  sesler çıkarıyor; dışardan kayıpların sesleri duyuluyor..

Hiçbir şey bilmeyen insanla  değil bilip de Susan, eyleme geçemeyen, tavır alamayan insanlar benim kavgam, onlara kızgınım, kırgınım.

Bilip de susmak kötülüğe ortak olmaktır. Yazar bu vicdan  sorgulamasını çok güzel yazmış zaten ama ben sahnelerken kadınların aslında o neşeli  hallerinin altındaki korkunun ,bencilliğin, empati yoksunluğunun altını çizerek  eleştirimi yaptım.

Bunu da en acı cümleleri çok farkında olarak söyletirken birden  kendi dünyalarının güzelliğine, kendilerine odaklanmalarını sağlayıp kontarst yaratmaya çalıştım.

*Şenay Tanrıvermiş ve Pervin Bağdat

Okuma tiyatrosu biçimini tercih etmeniz, seyircinin hayal gücüne daha fazla alan açıyor. Sizce bu format oyunun politik tarafını daha mı görünür kılıyor? 

Bizim yaptığımız sahnelenmiş okuma tiyatrosu formundaki bu oyun biçimi gereği  sahnedeki süsü azaltıyor. Dekorun, büyük efektlerin ya da ışığın gücüne sırtınızı  yaslayamıyorsunuz. Geriye söz, beden ve seyircinin hayal gücü kalıyor. Bu da politik  metinlerde çok güçlü bir alan açıyor bence. Seyirci eksik bırakılan boşlukları kendi  hafızasıyla dolduruyor.

Özellikle bugün sürekli görüntü bombardımanı altında  yaşarken, bazen sadece bir cümleyi duymanın etkisi çok daha sarsıcı olabiliyor. Ayrıca  oyunu bir evin içinde oynamak da bu hissi büyütüyor. Seyirci artık güvenli bir  mesafeden izlemiyor; o konuşmaların tam ortasında oturuyor. Oyunda Cumartesi  Anneleri doğrudan merkezde görünmese de onların acısı sürekli hissediliyor.

Oyun  başlamadan önce seyirciye masanın altında bir beden olduğunu söylüyoruz; kayıpları temsil eden masanın altındaki o bedenden gelen sesleri ve dışardan gelen kayıp evlatların seslerini ,kenarda oturan yazar okuyor; seyircinin göz bebeğini görürken bu  çarpışmalar çok etkileyici bir paylaşım anı yaratıyor. O zaman işte bir cümle önce  kahkahayla gülen o insanların o anda göğüslerine oturan vicdan sorgulamasını göz  göze, sessizce konuşmuş oluyoruz.

Oyun bitince iyi hissetmiyoruz ama biraz iyi hissetmesek de birbirimizi anlamaya ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm için bu oyun ve seçtiğimiz bu yol benim için çok önemliydi.

(EMK/NÖ) 

"Anadili kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz"

Ali Kemal Çınar, son yıllarda Kürt sineması içinde geliştirdiği özgün anlatı diliyle öne çıkan yönetmenlerden biri. Çınar, uzun yıllardır Diyarbakır'da üretimlerini sürdürüyor. Daha önce "Gênco", "Arada", "Gizli" (Veşartî) ve "Geceden Önce" (Beriya Şevê) gibi filmlere imza atan yönetmen, Kürt sinemasında dil meselesini ele alış biçimiyle de farklı bir yerde duruyor.

Çınar’ın son filmi "Valahî" de bu hattın devamı niteliğinde. Oyuncu kadrosunda Kerem Fırtına, Hichi Demi, Lîsa Çalan ve Mehtap Yıldırım’ın yer aldığı film, Baran adlı karakterin peşini bırakmayan bir karın gurultusunu merkezine alıyor. Ancak film ilerledikçe bu gurultu fiziksel bir rahatsızlık olmaktan çıkıyor, bastırılmış bir anadilin metaforuna dönüşüyor.

Gündelik hayatın içindeki absürt durumları gerçeklikten kopmadan anlatan Çınar’la "Valahî" üzerine konuştuk.

"Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı anlatabilirim"

Sizin sinemanız Amed’in sokaklarından, bir apartman dairesinin oturma odasından veya bir tamirhaneden filizleniyor. “Gênco”da uçamayan bir süper kahramanı, “Valahî”de Kürtçe konuşan bir karın gurultusunu izledik. Gündelik hayatın sıradanlığını fantastik olanla bu kadar organik biçimde nasıl yan yana getiriyorsunuz?

Elias Canetti, Kafka için "gerçeküstünün gerçekçi yazarı" der. Kafka, en gerçek dışı olayı bile anlatırken olayın ayaklarının yere basmasını sağlar. Bir absürt olayın içinde ya da rüyada olmanın kendisinden çok, olayın kendisine odaklanmamızı ister. Gregor Samsa devcileyin bir böceğe dönüştüğünde hâlâ işe nasıl gidebileceğini veya ağzıyla kapı kolunu nasıl çevirebileceğini düşünür; hiçbir zaman gerçek denilen o zeminden kopmaz.

Kafka’nın bu yöntemi beni derinden etkiledi. Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı hiç korkmadan anlatabileceğimi biliyorum. Gündelik detayların bu absürt ya da fantastik dünyayı kurmakta ne kadar güçlü bir araç olduğunu fark ettiğim gibi, aynı detayların bu olağan dışılığı dengeleyebileceğinin de ayırdına vardım. Bundan dolayı, yan yana gelmesi zor gibi görünen kavramların rahatlıkla bir arada bulunabildiği hikâyeler anlatmayı deniyorum.

"Bastırdığı dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır"

"Valahî"de karakterimiz Baran’ın bitmek bilmeyen karın gurultusunun peşinden gidiyoruz. Bu gurultu, film ilerledikçe tıbbi bir semptomdan çok, bastırılmış bir anadilin bedensel bir haykırışı gibi duyulmaya başlıyor. Anadiliyle zihinsel düzeyde bağ kuramayan ama bu boşluğu bedensel olarak bir gurultuyla hisseden Baran üzerinden bize ne anlatmak istediniz?

Korku, heyecan, sevinç ve üzüntü anlarında bedenimizin nasıl tepki verebileceğini kestirmek zordur. Anadili de benim için bedensel bir reflekstir. Kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz; er geç bir noktada geri döner. Baran da hayatının hassas bir döneminde karın gurultusuyla karşılaşır. Bu gurultu, onun huzursuzluğunun sonucu olduğu kadar bir şeyleri anlaması için de bir sebep olur. Hayatı boyunca bastırdığı, hiç düşünmediği dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır.

Ali Kemal Çınar

Filmde Baran’ın başlangıçta kurtulmak istediği o gürültüyü sonradan geri istemesi çok çarpıcı bir kırılma noktası. Boşluk yerine rahatsız edici bir sesi tercih etmek, kimlik arayışının neresinde duruyor?

Baran, o güne kadar hiç dert etmediği anadilinin farkına varıyor. Farkına vardıktan sonra artık onu görmezden gelemeyeceğini de anlıyor. Sesin varlığı onu rahatsız edecek olsa da onsuz artık var olamayacağını, tamamlanamayacağını biliyor. Bu bilme ya da bilmeme hâli, Baran’ın karakterini oluşturan asıl şey. Terste kaldığını düşünmesi de, hayata dâhil olmadığını görmesi de bundan kaynaklanıyor.

Bu boşluk hâlini yaşamaktansa mücadele etmesi gerektiğini düşünüyor; sesi de bundan dolayı tekrar istiyor. Eğer bir kimliği oluşacaksa bunun bu arayıştan geçmesi gerektiğine, anlık da olsa, karar veriyor. Onda, mücadele etmeden kendisi olamayacağına dair bir hissiyat oluşuyor.

"Kürtçe oldukça hareketli bir organizmaya sahip"

Kürt sinemasında dil genelde politik bir kimlik beyanıdır. Ancak siz “Arada” ve “Valahî” filmlerinde dili yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, kimlik, hafıza ve bastırılma deneyimiyle ilişkili bir mesele olarak ele alıyorsunuz. Karakterleriniz bazen anlıyor ama konuşamıyor, bazen bedeni konuşuyor ama kendisi anlamıyor. Dilin bu arada kalma hâlini sinemanızın merkezine yerleştirmenizin sebebi nedir?

"Arada" ve "Valahî" doğrudan dille ilgili olsa da aslında diğer filmlerimin de dille ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü sinema yapma biçimim, dili kurgulamak ve biçimlendirmekten geçiyor. Oyuncu seçiminden sette kullanılan dile, hatta o dilin doğru kullanımına kadar bütün süreç bu çabanın sonucunda ortaya çıkıyor. Herhangi bir filmimde dile dair yanlış bir kullanım bile filmin tartışma alanına dâhil olabiliyor.

Kürtçe, standartlaşma süreci devam eden oldukça hareketli bir organizma olduğundan tartışmaya ve müdahaleye açık bir hâlde. Kürt sinemacılar olarak yaptığımız her filmin, dilin tartışma alanına öyle ya da böyle girmesi kaçınılmaz. Belki de bu yüzden doğrudan dille ilgili filmler yapmak bana diğer filmlerimden çok da farklı gelmiyor.

Valahî film afişi

"Valahî"den sonra Ali Kemal Çınar sineması nereye evrilecek? Sizi yine bedensel ve dilsel çıkmazların içinde mi göreceğiz?

Doğrusu “Valahî"den önce başladığım bir filmim vardı; önce onu bitirmekle uğraşacağım. "Valahî"den önce başlamasına rağmen ondan sonra çıkacağı için sinemamın nasıl evrileceği konusu da tartışmaya açık. Büyük değişikliklerden çok küçük değişikliklerle ilerleyeceğimi düşündüğüm için, sinemamda köklü bir dönüşüm olmayacak gibi geliyor.

(ZA/NÖ)

Bir konserden fazlası: Ragon Bal

Bir konser izlediğimi söylemek eksik kalır. Daha çok, uzun zamandır evlerin içinde, düğünlerde, derneklerde, eski kasetlerde, YouTube kayıtlarında, aile büyüklerinin mırıldanmalarında dolaşan bir hafızanın sahneye çıkışına tanıklıktı bu.

Ragon Bal, 7 Mayıs’ta Kadıköy Sahne’ye çıktığında salonda yalnızca bir müzik grubunu bekleyen dinleyiciler yoktu. Çocukluğundan beri Kuzey Kafkas ezgilerine aşina olan ya da o ezgileri çoğu zaman parçalı, kesik, eksik bağlamlarda duymuş insanlar vardı.

Bir Çerkes olarak anadilimde müzik dinlemek, çocukluğumdan beri kulağımda yer etmiş tınıları canlı duymak heyecan vericiydi. Üstelik bu heyecan yalnız bana ait değildi. Adigeler, Abhazlar, Osetler, Kabardeyler… Kuzey Kafkasya’nın farklı halklarından insanlar aynı amaçla, benzer bir heyecanla oradaydı.

Kimimiz dili biliyor, kimimiz yalnızca birkaç kelimeyi tanıyordu; kimimiz melodiyi çocukluğundan hatırlıyor, kimimiz ritmi bedeniyle taşıyordu. Ama hemen herkesin yüzünde ortak bir ifade vardı: Tanıdık bir şeyi yeniden bulmanın sevinci.

Ragon Bal, Osetya’dan yola çıkan bir grup. Jineps onları “Kafkasya’nın farklı halklarına ait kadim ezgileri modern bir yaklaşımla bir araya getiren” bir grup olarak anlatıyor.

Osetya’dan Çerkesya’ya, Abhazya’dan Çeçenya’ya uzanan daha geniş bir Kuzey Kafkas müzikal hafızasını çağdaş bir yorumla sahneye taşıyor.

Adlarının anlamı da bunu yansıtıyor: “Ragon” Osetçede “eski/kadim” anlamına geliyor; “Bal” ise “band/grup” karşılığı olarak seçilmiş. Güncel kadroda Tamu Berozti, Sarmat Qırgatı, Kazbek Guatsatı ve Adelina Kotaytı var.

Konser duyurularında grubun Kuzey Kafkasya’nın mitolojik hikâyelerini ve mistik tınılarını modern sahneyle buluşturduğu yazıyordu. Ama salondaki deneyim, tanıtım cümlelerinden daha fazlasıydı. Çünkü Ragon Bal’ın müziği yalnızca “etnik” bir unsur olarak tüketilebilecek bir alan açmıyor; dinleyeni kolay bir folklor nostaljisine hapsetmeden, geleneksel olanla bugünün arasında güçlü bir köprü kuruyor.

Bu yüzden sahnede duyduğumuz şey ne yalnızca geçmişti ne de bütünüyle bugüne aitti. İkisinin arasında, diasporada yaşayan halkların çok iyi bildiği o ara yerde duruyordu.

Diaspora biraz da böyle bir yer değil mi zaten? Ne bütünüyle kopuş ne bütünüyle devamlılık. Bir dilin evde kalması, bir melodinin düğünde canlanması, bir dansın bedende sürmesi, bir kelimenin unutulup başka bir kelimeyle geri dönmesi…

Kimi zaman kültür dediğimiz şey, büyük anlatılardan çok bu küçük kalıntılarla yaşamaya devam ediyor. Ragon Bal’ın sahnesi bana en çok bunu düşündürdü. Hafıza bazen bir arşivde değil, bir ritimde saklanıyor.

Keza Ragon Bal müziğini bitirdiğinde bu kez izleyiciler için açıldı sahne. Ceug başladı. Müzik bedene geçti. Ragon Bal bir alan açtı, salondakiler o alanı kendi bedenleriyle doldurdu. Gece dansla tamamladı.

Ragon Bal bize yalnızca Osetya’dan sesler getirmedi. Daha geniş, daha parçalı, ama hâlâ birbirini tanıyan bir Kuzey Kafkas hafızasını sahneye taşıdı.

Bir konser düşünün, sahnede dört müzisyen var, ama duyulan şey dört kişiden çok daha büyük. Dağılmış ailelerin, yarım kalmış dillerin, unutulmamış melodilerin, düğünlerde öğrenilmiş ritimlerin, adını koymakta zorlandığımız aidiyetlerin sesi.

Ragon Bal bu akşam (9 Mayıs) Ankara’da Ostim Teknik Üniversitesi Konferans Salonu’nda, 10 Mayıs’ta da İzmit’te Old Trend Restoran’da sahne alacacak.

Yazıyı bitirirken grubun Jineps Gazetesi’ndeki röportajını buraya tıklayarak okumanızı da tavsiye ederim. Ayrıca Spotify’dan dinleyebilirsiniz.

(HA/NÖ)

Sahteysen çık ortaya

Geçen hafta, dolandırılma listelerinin üst sıralarına yerleşmemiz nedeniyle "sahte olan avukat mı acaba?" diye sormuştum. Sevdiğim bir büyüğüm, "Akıl verme, araç ver." diye yazmış. Sahte avukatı gerçeğinden ayırt etme kiti istemiş. İlk anda, "Ondan kolay ne var ayol?" dedim. Sonra düşünmeye başladım. Hangi emarelere bakmak lazım? Avukatın gerçek mi, sahte mi olduğunu nasıl anlayabiliriz?

"Avukatlar baro levhasına kayıtlıdır, adı orada yoksa sahtedir." desem meseleyi çözmüş olur muyum? Olmam, çünkü sahteciler o kadar mahir ki o levhalara bakıp isim seçip insanları arıyorlar. Sonra o ismin sahibi olan avukat da dolandırılanlarla birlikte adını kullananların peşine düşmek zorunda kalıyor. Yani sorunumuz bu yolla çözülemiyor.

Televizyonlarda hemen her konuda görüşlerini toplumla paylaşan, isimlerinin altında "hukukçu" yazan avukatları düşünelim örneğin. Ben o avukatlardan hiçbirini adliyede gördüğümü hatırlamıyorum. Gerçi kimi avukatlar öyledir. Adliyeye gitmiyor diye avukattan sayılmayacak değiller elbette. Onların gerçek olup olmadığını anlamaya uğraşmaya bile gerek yok. Televizyonda görünüp de sahte olan olur mu? Olmaz! Sorun bu örnekle de çözülemedi.

Kimi avukatların haddinden fazla işi olur. Bu avukatların bürolarında çok fazla avukat ve kâtip çalışır. Bu kâtipler genelde çok fiyakalı olur. Özellikle icra dosyalarıyla haşır neşir olanların beceri katsayıları çok yüksektir. Edaları, konuşmaları, hâlleri bir başkadır; girdikleri ortama uyumları olağandışıdır. Kendi hâlinde bir avukatla yan yana oturtsan, "gerçek avukat hangisi" anketini en az 70’e 30 ile alırlar. Özetle sorun doğrudan gözlemle de çözülemedi.

Televizyonlarda görünmeyen ama âlemde çok ünlü olan avukatlar vardır bir de. Bu avukatların bürolarında fiziki ve dijital kuyruklar olur. Kendilerinin yüzlerini görebilmek pek kolay değildir. Bizzat görüşmeye katılmaları bile aile bütçesini sarsabilir. Bu kişilerin sahteliğinden şüphe edilmez elbette. Onlar avukattır, o kadar. Bilen bilir, gerisi de önemli değildir. Dizi ve film senaryolarına konu olanlar genelde onlardır. İlginç bir biçimde başarılıdırlar. Sahtecilik gibi ufak tefek işlere bulaşmazlar. İhtiyaç duymazlar.

Akademisyen avukatlar vardır mesela. Duruşmalarda kürsüde, derste konuşur gibi anlatmak isterler meseleyi. Hâkimden "Kısa kesin." uyarısı gelince, "Sizleri de bizler yetiştirdik." demeye kalkarlar. Hâkim, önündeki dosyaya bakarak kafasını sallar. Salondaki avukatlar da duygusal olarak hâkimin yanında hizalanır. Çünkü akademik bilgi ile memleketin hukuki ortalamasını toplayıp ikiye bölünce eksi bakiye verdiğinden, “Uyulmayacaksa, gerçek değilse niye öğrettiniz?” diye ünlemeye hazır bir kitle vardır artık duruşma salonunda. Nihayetinde sahte hoca yoksa onlardan da sahte avukat çıkmaz.

Bir de hâkim/savcı emeklisi olup "Avukatlık da yapmadan şu hayattan gitmeyeyim." diyenler var. Laf aramızda, avukatlar arasında en çok diş gıcırdatanlar onlardır. Yazabildikleri her yere eski unvanlarını yazarlar. Önceki mesleklerini icra ederken avukatlara ne kadar haksızlık ettiklerini fark ettiklerini anlatırlar. Kürsüdeyken geçen hayatlarında gördükleri ilginç olayları paylaşmayı pek severler. Onların da sahtecilikle işi olmaz ama avukatlıktan ne anladıkları kısmı biraz belirsizdir.

Gelelim adliyelere giden, duruşma salonlarında bekleyen, baro odalarında vakit geçiren "normal avukatlara. Kimdir "normal" derseniz, "işinde gücünde" deyip kısa kesebiliriz. Şimdi biz bu "normal" avukatlara bakarak değerlendirmemizi yapalım. Bir kere "normal" avukatlar o telefonlardakiler gibi aşırı hızlı konuşmaz. Kimin adına aradığını, yani müvekkilinin kim olduğunu söyler ki işte bu, kilit nokta olabilir. Bir de avukatların "çok konuşur" diye adı çıkmıştır. Nihayetinde birileri adına konuşurlar, evet. Ama sanılanın aksine daha çok dinlerler; anlamak için soru sorarlar. O telefondaki aşırı zinde, aşırı özgüvenli, kafası hiç dağılmayan, ne diyeceğini unutmayanlara benzemezler.

Özetle, "avukatım" diye arayan olursa ilk önce kimin adına aradığını söylemesi gerekir. Söylemediyse şüphelenin. Avukat niye aradığını söyler. Karşı taraf meseleyi tam anlamanıza izin vermiyorsa araya girerek durmadan soru sorun. Bürosunun adresini isteyin; adını tekrar sorun, meselenin ne olduğunu tekrar anlattırın, mahkemesini ve dosya numarasını sorun. Hasılı, "gerçek" avukat görünce ne kadar soru soruyorsanız o kadar soru sorun.

Bana sorulan soruya gelecek olursak, "Gerçek olamayacak kadar iyi gibi geliyorsa mutlaka şüphelenin." diye yanıtlarsak başımız ağrımaz sanırım.

(ÖE/NÖ)

Alkol işleri kolaylaştırır mı?

Boğaziçi Üniversitesi öğrencisiyken Bienal’de mihmandarlığını üstlenmiş olduğum sanatçı Jean-Michel’e anında âşık olmuştum.

Misafir edildiği Pera Palas’ta geçirdiğimiz muhteşem geceden sonra onu İstanbul’un benim için en şahsi, en değerli, en romantik köşesine götürmek farz olmuştu. 

Lakin nesillerdir yazlıkçı olarak ikamet ettiğimiz Burgaz Adasında şehvetle bağlandığım bir erkekle görünmeye cesaretim yoktu; dolayısıyla onu komşu Heybeliada’ya sürüklemiştim.

Mevsimlerden güneşli bir sonbahar olmasına rağmen adanın en arkasında in cin top oynuyor, arada sadece bazı faytonlar geçiyordu.

Muhteşem Çam limanına tepeden bakan ücra bir bankta birbirimize sarıldığımzda ona coşkun hislerimi aktarmaya çalışırken, aslında o ana kadar asgari sayıda maruz kaldığım Yeşilçam aşk filmi repliklerinin ağzımdan dökülüverdiğini fark edip kendime şaşırmıştım; ama zaten yazının ana mevzuu bu değil… 

Jaripeo adlı belgesel Meksika’nın rodeo dünyasında eşcinsel olmanın zorluklarını irdelerken maçoluğun tavan yaptığı ortamda homoseksüelliğini gizlice yaşamayı tercih edenlere de geniş zaman ayırıyor. 

Piyasaya çıktığı andan itibaren festivallerin gözdesi haline gelen cilalı film yalnız LGBTQIA+ içerikli olanların değil, Sundance, Berlinale, Glasgow, Selanik, CPH:DOX, Hot Docs, San Francisco gibi festivallerin programında da yer aldı, pek yakında Seattle’da da seyirciyle buluşacak. 

Bilhassa video klip estetiğine yaslanmış erotik gerginliğin sık sık zirve yaptığı 2026 Meksika, ABD, Fransa ortak yapımı 70 dakikalık belgeselin yönetmenleri ve senaryo yazarları, kadın sinemacı Rebecca Zweig ve alandaki şahsi tecrübelerini filmin ana kahramanı sıfatıyla bizimle paylaşan seksi sanatçı Efraín Mojica.

Çekici kovboy klişesinin eşcinsellikle harmanlanarak imaj değiştirmesinde büyük rolü olan Brokeback Mountain filminden sonra, adını Latin Amerika’daki rodeolardan alan Jaripeo belgeseli basmakalıp maçoluğu yerle yeksan ediyor. Ne de olsa kovboyların becerilerini teşhir ettikleri boğa rodeoları bolca alkolün tüketilmesiyle eşcinselliğin de daha rahat yaşanabildiği arenalara dönüşüyor. Aklıma hayatım boyunca bana muhtelif kereler yöneltilmiş ”Seni çok sevdim ya, meyhanede karşılıklı bir rakı içelim!” diskuru geliyor…

Kuir kovboy 

Kırsal taşranın dayanılmaz muhafazakârlığında eşcinsel hislerin bastırıldığı, mevzunun dile getirilmediği, suçluluk duygularının ister istemez kabardığı aşikâr. Ayrıca bir şeylerin gizlice yaşanması adrenalini de ister istemez tetikleyen mühim bir unsur. 

Belgeselde homoseksüelliğini gizli kapaklı veya aleni şekilde, ama muntazaman yaşayanların yanında bu işe bir kaçamak olarak bakanlar hakkında  da malumat sahibi oluyoruz. Fakat mutlaka alkole sığınıp bu aksiyonlara ancak içkiliyken cesaret edenler için kahramanlarımızdan biri “Sadece geceleri gey olanlar” ifadesini münasip görüyor. Güpegündüz, mısır tarlasının derinliklerinde kendini kamufle ederek cep telefonuyla yapılan heyecan verici seks davetleri bu yüzden genelde karşılıksız kalıyor. 

Üstelik filmdeki arzu nesnelerinden kaslı kahramanımız eşcinsel dürtülerinden bahsederken ne kendinde, ne de münasebete gireceği şahıslarda efemine tavırlardan hoşlanmadığını belirtiyor. Geleneksel maço klişelerine uygun kuvvetli, kaslı ve erkeksi tavırlı adamların kendisini tahrik ettiğini ağırbaşlılıkla ifade ediyor; toplumun reddetmediği bir kişi olabilmek için bunun şart olduğunu düşünüp ilişkilerini bu yönde oluşturuyor. “Efemine olacaksa bir kadınla sevişmem bence daha mantıklı!” diye de ekliyor... 

Boğaziçi öğrenciliğim bittikten epey sonra yeni sevgilimi Burgaz’a götürüp ebeveynime resmen tanıştırmam da aynı dinamiklerden besleniyordu aslında. Ekrem’in eşcinselliği bence “bariz” olmadığı için onu gururla teşhir etmem gene de ters tepmiş, hemen yan dairedeki yatakta coşkulu bir şeylerin yaşandığını hisseden babam kıyameti kopardığı gibi, anneme “İşte senin eserin!” diye sövmüştü. 

Belgeselde cinsel yönelimlerini yakınlarına açıklayanlardan, ataerkil ailede korkulan figür olan babalara kıyasla annelerin mevzuya daha anlayışlı biçimde tepki verdiğini öğreniyoruz.  

Paratoner şahsiyet

Lakin boğa rodeosu müdavimlerine yapıştırılabilecek “ibnelik” yaftasına karşı toplum çaresini çoktan üretmiş vaziyette. Merhum Seyfi Dursunoğlu’nun canlandırdığı Huysuz Virjin karakterini hatırlatan belgeselin bir diğer kahramanı gayet kalabalık etkinlik sırasında peruğu, abartılı makyajı, rüküş kıyafetleriyle ortalıkta dolaşarak erkeklerle aleni şekilde flört ediyor, samimiyetle birçoğuna sarılıyor, öpüşüp deyim yerindeyse "koklaşıyor". O, adeta bir panayır coşkusunun yaşandığı ortamda cemiyet tarafından kabul gören, muhafazakâr eşcinsellik kalıplarına uygun bir moderatör sanki; akla gelebilecek farklı şüpheleri ortadan kaldıran bir paratoner adeta, yani cengâver bir yıldırımsavar. 

Boğaziçi öğrenciliğim sürerken hiç âdeti olmamasına rağmen babamın bir gün beni karşısına alıp Şehir Hatları Karaköy-Kadıköy vapurunda kulak misafiri olduğu bir sohbeti aktardığı anı dün gibi  hatırlıyorum. Suratından düşen bin parça, adeta şoke olmuş halde hakkımda duyduğu teferruatlı eşcinsellik diskurunu aktardıktan sonra benim büyük bir pişkinlikle arkadaş grubumuzda benden daha efemine tavırlı Oğuz’u “satmam” benim için hayatî önem taşıyan”diplomatik” bir manevraydı: “Evet biliyorum” demiştim, “Onunla yakın dostluk kurmuş olmamız yüksek ihtimalle mevzubahis dedikodulara yol açıyor, bundan gocunacak değilim!” cümlesi dudaklarımdan dökülürken yüzümün kızarmamış olması da ayrıca şaşırtıcıydı. 

Erotik gerilim

Zevkle seyredilen belgeselde bazı kahramanlarımızdan mazilerinde kadınlarla ilişki kurmuş olduklarını, kimilerinin gey kalıbına girmiş olanlardan çok “hetero” imajlı evli erkekleri tercih ettiğini, bazılarının  dindar olduğunu ve seks hayatıyla inancın asla tezat oluşturmadığını, Tanrı’nın homoseksüelleri sevmediğine dair basmakalıp argümanın yalandan başka bir şey olmadığını öğreniyoruz.  

Filmde seks arayışı için harcanan sonsuz vakitlerden, iki erkek arasındaki erotik gerilime, kaslı vücutların boğa üzerindeki devinimlerinden, blucinlerin belirginleştirdiği anatomik teferruatlara, geniş bir skala adeta gözümüze sokuluyor.

Cinsel enerji her fırsatta katmerlenirken, ses efekti olarak derin nefesler alınıp veriliyor, muhtelif grenlerde çekilmiş sekanslar hareketli kamera oyunlarıyla flulaştırılıyor. Montaj bir müzik videosu hissiyatıyla doyuruyor, vaatlerde bulunuluyor; lakin pornografiye asla geçilmiyor. 

Ne de olsa en başta saygın yönetmen kahramanımız olmak üzere, filmdeki ana karakterler duygusal bir arayış ve sabit bir romantik ilişki peşinde olduklarını ispatlıyorlar. Çocukluklarından beri cinsel yönelimleri yüzünden dışlandıkları, yargılanıp aşağılandıkları için kabul görmek istemeleri doğal; lakin bunu yaparken toplumun iki yüzlülüğünü layıkıyla afişe etmekten de geri durmuyorlar. 

Farklı farklı cinsel yönelimler hususundaki ananevi sabit fikirlerini aşamayan gerici Meksika taşrası ve gezegendeki birçok benzer diyar riyakârlıklarıyla yuvarlanıp duruyor işte… Acaba ne yapmalı?

(RL/NÖ)

Bir mektubun izinde: Telekli Sincap ve türler arası bağ

Telekli Sincap yuvasında dinlenirken “Postaaa!” diye bir ses duyar. Postacı Güvercin, Telekli’ye uzak bir akrabasından kısacık bir mektup getirmiştir. Telekli mektuba çok şaşırır çünkü böyle bir akrabası ya da tanıdığı yoktur. Kunduz’a Ördek’e ve başkalarına da aynı mektuptan geldiğini görünce orman sakinleri birilerinin onları kandırdığından şüphelenirler.

Peki mektupları yazan kim olabilir?

“Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası”, Doğan Gündüz’ün Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) çıkan “Telekli Sincap” serisinin son kitabı olarak Mart 2026’da yayımlandı. 

Meryem Tanrıkulu tarafından resimlenen kitap, 3-8 yaş aralığındaki okur ya da dinleyicilere hitap ederken yalnızca bir çocuk anlatısı kurmuyor, aynı zamanda insanmerkezci dünya dışındaki bir ilişkisellik ihtimalini de tartışmaya açıyor.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Makine Mühendisliği Bölümü’nde lisans, Paris’teki Conservatoire National des Arts et Metiers’de teknoloji tarihi alanında yüksek lisans eğitimi alan Gündüz, Telekli’nin yeni macerasında çocuk edebiyatını pedagojik bir araç olmanın ötesine taşıyor. 

Hikâye; sincap, kunduz, ördek, yılan ve ornitorenk gibi birbirinden farklı ve güzel hayvanları aynı heyecan etrafında ve aynı anlatı evreninde buluştururken, türler arasındaki farkları hiyerarşik bir düzleme yerleştirmiyor. Aksine, bütün canlıların birbiriyle “uzaktan akraba” olduğu fikri üzerinden, doğayla kurulan ilişkinin tahakküm değil karşılaşma ve müştereklik üzerinden düşünülmesini öneriyor.

Bu yönüyle kitap, çocuklara “hayvan sevgisi” aşılayan didaktik bir metin olmanın ötesine geçerek, birlikte yaşama fikrini daha doğrudan bir çerçevede yeniden kuruyor.

Nesne değil, özneler

Bu sayede hayvanlar kitapta kendi hafızaları, kaygıları, alışkanlıkları ve yaşam biçimleri olan öznel varlıklar olarak resmediliyor.

Tanrıkulu’nun çizimleri, söz konusu anlatıyı tamamlayan önemli bir katman oluşturuyor. İncelikli, sakin ve ayrıntılı illüstrasyonlar hayvanlarla kurulan ilişkiyi korku ya da sahiplenme üzerinden değil; merak, yakınlık ve eşitlik hissi üzerinden şekillendiriyor. Kitabın görsel dünyası, doğayı başlı başına yaşayan bir alan olarak kuruyor.

Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası, çocuk edebiyatının sınırlarını genişleten ve çocuklara ekoloji, türler arası ilişkiler ve hayvanlar üzerine incelikli bir düşünme alanı açan çağdaş örneklerden biri olarak öne çıkıyor.

Kitap, özellikle sokakta yaşayan hayvanların neredeyse her gün hedef gösterildiği, birlikte yaşadığımız hayvanlara nasıl hitap edeceğimizin dahi tartışma konusu hâline getirildiği ve bize dikte edildiği bir dönemde, hayvanları gezegenin neresinde konumlandırdığımızı yeniden düşünmeye davet ediyor. 

Künye

Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası
Yazar: Doğan Gündüz
Resimleyen: Meryem Tanrıkulu
Kategori: Doğan Kardeş, Resimli Öykü
Yaş: 3-8
YKY’de ilk baskı tarihi: Mart 2026

(TY/NÖ)

Kâtip Bartleby: Wall Street’ten modern köleliğe sessiz bir direniş

Kâtip Bartleby, yazıldığı yıldan bugüne kadar değeri azalmak bir yana, her yeni ekonomik, psikolojik ya da sosyolojik krizde daha da parlayan bir metin. Edebiyattan felsefeye, psikolojiden sosyolojiye kadar uzanan bu geniş yelpazede üzerine hâlâ farklı okumalar yapılıyor olması boşuna değil.

Bugün bu öyküyü ve onun unutulmaz karakterini modern “plaza dili”, “hustle culture” ve “sessiz istifa” gibi kavramların tam ortasına yerleştirebilir, hatta sosyal medyada günlerce tartışılan “ütopya” vakasına bile bağlayabiliriz. Öylesine zamansız, öylesine çarpıcı bir öykü.

Sevgili yazar arkadaşım Tuba Ayşe Özgür ile birlikte moderatörlüğünü yaptığımız Suare Öykü Kulübü’nde onlarca kişi bu eser üzerine saatlerce konuşunca, bu derinlikli eseri sizlerle de paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bilenlere hatırlatmış olalım, henüz okumamış olanlara ise önemle tavsiye edelim.

Çünkü “Yapmamayı tercih ederim” cümlesi, aradan geçen onca yıla rağmen bizleri derinden sarsmaya devam ediyor.

Eylemsizlik üzerine nazik bir manifesto

Bartleby’nin ve temsil ettiği “edilgen direnişin” sırrı, Herman Melville’in henüz emekleme aşamasındaki Wall Street’e bakarken aslında kapitalizmin yüzyıllar sonra ulaşacağı o ruhsuz ve mekanik nihai noktayı sezmiş olmasında yatıyor.

Melville, 1853’ün yüksek tavanlı gri ofislerinden bugünün steril plazalarına ve dijital gözetim toplumuna uzanan o kaçınılmaz yolu görmüş; insanın sadece bir “işlev” olarak kodlandığı sisteme karşı yapılabilecek en radikal eylemin “hiçbir şey yapmamak” olduğunu Bartleby’nin şahsında sarsıcı bir manifestoya dönüştürmüş.

Kehanet değil, edebiyatçının gözlem yetisi

  1. yüzyılın ortasında yazılmış bir öykünün bugüne bu kadar doğrudan temas etmesi, edebiyatın şimdiyi anlama ve geleceği öngörme gücünü gösteriyor.

Elbette bir yazar geleceği öngörürken sihirli bir küreye bakmaz; o anki gerçekliğin en uç noktalarını hayal eder. Melville, “Moby Dick”te insanın doğayla ve hırslarıyla olan yıkıcı savaşını, “Bartleby”de ise sistemin içindeki sessiz yok oluşu anlatırken aslında o günkü tohumların neye dönüşeceğini gösterir.

Onun yaptığı bir kehanet değil, buna ancak toplumun köklerindeki derin sızıyı vaktinden önce duyma ustalığı denebilir… İlk bakışta “tuhaf bir kâtip hikâyesi” olarak okunabilen metnin asıl meselesinin kişisel bir tuhaflık olmadığını anladığımızda, yazara ve karakterine hayran olmamak elde değil.

Yazarın edebî duruşunun bir yansıması

Özgün adı “Bartleby, the Scrivener: A Story of Wall Street”, yani “Kâtip Bartleby: Bir Wall Street Hikâyesi” olan eserin katmanları arasında kaybolmadan önce yazarını anmamız şart oldu. Herman Melville, 1853 yılında bu öyküyü yazdığında, aslında kendi edebî dünyasında Bartleby’nin yaşadığına benzer bir “dışlanma” ve “anlaşılmama” hâlini tecrübe ediyormuş diyebiliriz.

Düşünsenize: Bugün bir başyapıt olarak kabul edilen “Moby Dick”i yazmışsınız ve anlaşılmamışsınız; edebî çevrelerin eleştirilerine hedef olmuşsunuz ve maddi sıkıntılar içindesiniz. Yazarın iki yıl içinde “Moby Dick”teki coşkulu yaratıcılıktan “Bartleby”deki sessiz reddedişe geçişi bile çok anlamlı.

Melville için yazarlık, piyasa koşullarına ve popüler edebiyatın “uysal bir kâtibi” olma zorunluluğuna karşı verilen bir savaşa dönüşmüş diyebiliriz. Bartleby’nin paravan arkasındaki suskunluğu, aslında Melville’in de yayıncıların ondan beklediği “çok satan” eserleri yazmayı “tercih etmemesinin” hüzünlü ama saygın edebî duruşunun yansıması olarak okunabilir.

Anlaşılması için 70-80 yıl geçmesi gerekti

Melville de geçinmek için karakteri gibi o sözünü ettiği yüksek binaların, yüksek duvarların arasında çalışmak zorundaydı; bu nedenle Kâtip Bartleby’nin satırları arasında yazarın edebî yalnızlığını ve sisteme duyduğu o sessiz öfkeyi hissetmek mümkün.

Melville, yaşarken unutulmuş, hatta ölüm ilanına ismi bile yanlış yazılmış bir yazar. Ne yazık ki anlaşılması ve modern edebiyatın en büyük dâhilerinden biri olarak kabul edilmesi için ölümünün üzerinden 40 yıl, eserlerinin yazılışının üzerinden ise 70-80 yıl geçmesi gerekiyor.

Bugün artık herkes kabul ediyor ki onun dehası, açık denizlerin hırçın dalgalarından Wall Street’in klostrofobik ofislerine geçtiğinde de azalmamış; aksine, sistemin dişlileri arasında ezilen “küçük insanı” sarsıcı bir soğukkanlılıkla anlatmayı başarmış.

Peki, nedir bu “tuhaf” öykünün aslı?

Kâtip Bartleby, ilk bakışta bir iş yeri hikâyesi gibi görünse de edebiyat tarihinin en gizemli ve üzerine en çok konuşulan metinlerinden biri. Yazıldığı dönemde “tuhaf bir öykü” olarak görülüp geçiştirilen eser, ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren varoluşçu felsefenin ve sistem eleştirisinin yükselişiyle hak ettiği değeri buluyor.

Kuramcıların Bartleby’si: Neden bu kadar önemli?

Öyle bir öykü ki bu: Yalnızca Borges gibi usta edebiyatçıların ve iyi okurların değil; filozofların, kuramcıların da gündemine girmiş bir eser.

Örneğin Gilles Deleuze, Bartleby’nin meşhur cümlesini dilin sınırlarını zorlayan “klinik bir formül” olarak tanımlar; bu gramer yapısının dili nasıl felç ettiğini ve “yeni bir insan” tipolojisi yarattığını anlatır.

Giorgio Agamben, Bartleby’yi hiçbir şeyi yapmama gücünü elinde tutan “saf potansiyel”in kahramanı olarak görür. “Potansiyel” kavramı üzerinden, yapabilme gücü kadar “yapmama gücünün” de bir özgürlük alanı olduğunu savunur.

Slavoj Žižek, Kâtip Bartleby’yi sistemi içeriden tamir etmeye çalışmak yerine onu tamamen işlevsiz kılan pasif-agresif bir devrimci olarak niteler. Ona göre sistemi eleştirmek sistemi yaşatır ama “tercih etmemek” sistemi çökertir.

Hayatı boyunca neredeyse hiç röportaj vermemiş, fotoğraflanmayı reddetmiş ve kamusal alanda görünmemeyi tercih etmiş biri olarak bir nevi Bartleby olan Maurice Blanchot ise kâtibin sessizliğini edebiyatın ve yazının sınırı olarak ele alır.

Blanchot’ya göre Bartleby, bir şeyi yapmaya gücü yetmediği için değil, yapabilme gücüne sahip olduğu hâlde bunu kullanmamayı seçtiği için mutlak bir güce ulaşır. Bu, efendinin, yani Avukat’ın karşısında tüm mantık silahlarını yitirdiği tek radikal duruştur: Gücünü yapmamaktan alan bir eylemsizlik.

Katip Bartleby Bir Wall Street Hikayesi - Herman Melville (Çev. Eda Kara) (80 Sayfa)

Yazarın dahice “reddediş grameri”

Bütün bu değerlendirmeler ışığında bakınca, eserin yıllar sonra kazandığı önem, modern insanın “hayır” diyebilme yetisini kaybetmesine tutulan felsefi bir aynadan kaynaklanıyor biraz da…

Blanchot ve Agamben gibi filozofların Bartleby’nin duruşunu gramerin yıkımı açısından ele alması boşuna değil. Herman Melville, “Yapmamayı tercih ederim” cümlesini seçerken büyük bir dilsel deha sergilemiş. Çünkü Bartleby “Hayır, yapmıyorum” ya da “Bunu yapamam” demiyor. Daha güçlü, daha sarsıcı bir yanıt veriyor.

Bartleby, “Yapmamayı tercih ederim” diyerek çatışmayı reddediyor ve durumu bir belirsizliğe hapsediyor. İşte filozofların “reddediş grameri” dediği şey de bu…

Gelelim öykünün meselesine…

Öyküdeki anlatıcımız, Wall Street’te kendisini “yaşlı” ve “güvenli” biri olarak sunan, aslında tam bir güvenilmez anlatıcı olan, üç çalışanı bulunan ve özellikle çatışmadan kaçınan bir avukat. İş yükü artınca ilan veriyor ve kapısında temiz yüzlü ama kederli bir adam beliriyor: Bartleby.

Başlarda bir “yazma makinesi” gibi dur durak bilmeden çalışan, kopyalanacak her belgeyi adeta yutarcasına kâğıda döken bu adam, bir gün o meşhur cümlesini kuruyor. Bu kırılma anı çok önemli; Bartleby başlangıçta çalışmayı reddetmiyor, avukatın görev tanımı içinde olmayan bir belgeyi kontrol etmesini istediğinde tavrını net bir şekilde dile getiriyor: “Yapmamayı tercih ederim.”

Bu noktadan sonra, öykünün ilerleyen sayfalarında Bartleby sadece işi değil; yemeği, iletişimi, mekânı ve nihayetinde yaşamın kendisini de “tercih etmemeye” başlıyor. Avukat’ın tüm “makul” tekliflerini, yardım çabalarını ve vicdani gelgitlerini bu sessiz cümleyle boşa çıkarıyor.

Karakterlerin aynasında modern toplum

Öykünün detaylarını anlatmamayı tercih ederek bugün bile bizlere ayna tutan karakterlerden söz etmek isterim. Çünkü Bartleby’nin paravanının arkasındaki o hareketsiz duruşu, ofisteki diğer karakterlerin “işleyişini” de birer birer ifşa ediyor.

Karakter analizlerine baktığımızda, her bir figürün toplumsal bir prototipi temsil ettiğini görüyoruz.

Anlaşıldığı üzere Kâtip Bartleby, toplumun “yapmalısın” dayatmasına karşı “tercih etmeme” özgürlüğünü kullanan karakter. O, sistemin içinde bir “hata” (bug) gibi; ne saldırıyor ne uyumlanıyor, sadece varlığıyla sistemin anlamsızlığını ifşa ediyor. Bugünün dünyasında, tüm güvencelerini yakıp yıkmayı göze alan mutlak reddedişin toplumsal karşılığı diyebiliriz.

Anlatıcımız Avukat, sistemin “makul” ve “vicdanlı” yüzü gibi görünüyor. Ancak Avukat karakterini sadece “iyi kalpli bir adam” olarak görmek, Melville’in kurduğu o sinsi sistem eleştirisini ıskalamak olur.

Dikkatli baktığınızda Avukat Bey’in nezaketinin altında derin bir statüko muhafızlığı yattığını göreceksiniz. Onun davranışlarının altında yatan temel neden, ofisindeki huzurun bozulmaması ve kendi vicdan azabını “ucuza” kapatma isteğidir. Merhametindeki sahtelik, biraz da Hıristiyan ahlakının “iyi insan olma” zorunluluğundan geliyor.

Tersine dönen bir köle-efendi hikâyesi

Bartleby’ye tahammül etmesinin sebebi de ona duyduğu sevgi ya da sempati değil; “Bu zavallı adama yardım edersem ruhum huzur bulur” şeklindeki bencilce bir manevi kazanç arayışı.

Bartleby bir kurban olmayı reddederek Avukat’ın “kurtarıcı” rolünü elinden alıyor. Tersine bir köle-efendi hikâyesi… Üstelik Melville, anlatıcının ofisine retoriğin babası Çiçero’nun büstünü koyarak bu ironiyi zirveye taşır.

Yasaları konuşurken fikirlerini kendi kölelerine yazdıran Çiçero’nun büstünü orada görünce anlıyorsunuz ki Avukat’ın antik kölelikten miras kalan o “sahip” kibri, Bartleby’nin mermer büstten bile daha hareketsiz ve daha inatçı duruşu karşısında un ufak olacak.

Öyküyü sindire sindire okuduğunuzda daha pek çok ayrıntıyı fark edip anlatılanın sadece bir Wall Street hikâyesi değil; antik çağdan moderniteye uzanan, “sahip olma” illüzyonuna indirilmiş sessiz bir darbe olduğunu da göreceksiniz.

Melville, aynı ustalığını öyküdeki diğer karakterler üzerinde de gösteriyor.

Gündüz uysal, öğleden sonra öfkeli olan Turkey (Hindi), ömrünü monoton bir işe vermiş, ruhsal aşınmasını alışkanlıklarla veya küçük kaçamaklarla telafi eden “yorgun işçi” sınıfının karşılığı.

Sürekli mide ağrısı çeken, hırslı ve huzursuz Nippers (Kıskaç) ise sisteme öfke duyan ama yine de sistemde yükselmek için tırnaklarını geçiren, hazımsız “beyaz yakalı” hırsını simgeliyor.

Hüzünlü hikâyenin içindeki hüzün

Ginger Nut (Zencefilli Fındık) ise çocuk işçilerin temsilcisi. Aslında bu hüzünlü hikâyenin içindeki başka bir hüzün onunki. Babası, ömrünü sokaklarda ağır yükler taşıyarak, at koşturarak ve toz toprak içinde geçirmiş bir arabacı. Oğlunun elleri “mürekkep” görsün, ileride yargıç olsun diye onu oraya yerleştirmiş.

Ginger Nut henüz 12 yaşında! Bir hukukçu, hatta bir kâtip olması bile mümkün görünmüyor; o sadece “ayak işleri” işçisi. Wall Street makinesinin en küçük ve en sessiz dişlisi… Yani küçük Ginger Nut, sistemin en masum ama en görünmez kurbanı.

Bu öyküde, içinde bulunduğumuz dünya düzeninin ve kendimizi sıkıştırdığımız hayatların izdüşümlerini bulacağımız o kadar çok ayrıntı var ki… Bartleby’nin Wall Street’e gelmeden önce Washington’da “Ölü Mektuplar Ofisi”nde (Dead Letter Office) çalışmasından, Wall Street’e geldiğinde üstlendiği işin “kopyalama” olmasına kadar… Dediğim gibi, her iyi hikâyede olduğu gibi bu öyküde de hiçbir şey tesadüf değil.

Melville, Kâtip Bartleby karakteri üzerinden Wall Street’in gri duvarlarını bir hapishaneye dönüştürürken, aslında hepimizin o ölü mektuplar gibi adresi belirsiz bir boşluğa doğru savrulduğumuzu hatırlatıyor bize.

Bir yanda bir şirket değil de “ütopya” olarak anlamlandırılmaya çalışılan yapılar, günde on sekiz saatlik çalışmayı “aile gibiyiz” diye kutsayan söylemler; diğer yanda Bartleby’nin cenin pozisyonundaki cansız bedeninin durduğu gerçeği.

Ve insanın sadece bir “verimlilik nesnesi” olmadığını hatırlatan o feryatla bitiş: “Ah Bartleby! Ah insanlık!”

(NK/NÖ)

İlhan Berk şiirinde yaban

Elif Sofya’nın anısına ve şiirine saygıyla

“Neyim/(kimim)/ben/bir çocuk/bir ilkel”1

İlhan Berk

İlhan Berk’in  (18 Kasım 1918, Manisa-28 Ağustos 2008, Bodrum) ilk kitabı “İstanbul”dan (1947) başlayarak belirtilerini bulmak mümkünse de onun yabana dönük ilgisini belirginleştiren bir zaman sonra başat öğelerden biri hale getiren, şiirinin sonunu bağlayan ve şiirindeki ekopoetik öğeleri çoğaltmakla kalmayıp kalıcı hale getiren  süreci  daha çok “Günaydın Yeryüzü” (1952) ve arkasından gelen “Köroğlu”(1955) ile başlatmak mümkündür.  

Buysa onun zaman içinde insanmerkezci dünyanın tam da karşısına daha az ya da zayıflatılmış insan merkezli bir dünya koymasını bugün ve gelecek önerisi olarak dillendirmesini sağlamıştır. Geçmişin şehirlerinin yabanla kurduğu ilişki bir yana Manisa, Balıkesir, Samsun, Zonguldak, Giresun, Kırşehir, Ankara, İstanbul ve en sonunda yetmişlerde Bodrum’da yaşamaya başlamasını ve ölünceye kadar hayatını orada sürdürmesini hem hayatına  hem de şiirine yansıyan ve onu  belirleyen “yaban görgüsü”nü edinme süreci ve mekânı olarak anlayabiliriz. Bu görgüyü asıl ve tekrardan ete kemiğe büründüren  çocukluğundan sonra Bodrum ve yabanı olduğu da belirtilmeden geçilmemelidir.

Kaldı ki şair bir zaman sonra yazdığı şiiri bunun tartışmasına ve anlamaya ve anladıkça da bu konuda düşünce çıkartmaya dönüştürürken bir yandan da şiirinde varolan dünyadan da böyle bir dünya yaratmıştır. Şiirinde oluşturduğu bu şey  İlhan Berk’i ekopoetik şair şiirini de ekopoetik şiir yapmaya  ya da öyle bir değerlendirme yapmaya yeter. 

İlhan Berk’in önce hareketli hareketsiz canlılarıyla yeryüzüne sonra da gökyüzüne dönük kimi yerde aşırıya varabilen ilgisi “Günaydın Yeryüzü” ile ortaya çıkmış ve kendini somutlaştırmıştır. Yanı sıra şairin mekân, nesne ve şeylere dönük ilgisi de bu tavrıyla açıklanabilir. Çünkü yaban insanın şehirlerden önce uzun yıllar diğer canlılarla birlikte yaşadığı mekânıdır. Belki burada dünyanın kendisi yabandır da denebilir.

Bunlar bir yana insanların inşa ettiği mezra, köy ve kasabalar  daha çok savunma temelli olsalar da hepsinin yabanın içinde ondan bildik anlamda bağımsız bulunamayacak/olamayacak mekânlar olduğunu ve zamanla bunun yabanın tersine işlediğini hem şehirlerin hem de insanın yabanla ilişkisinin kendi lehine ve dünyanın aleyhine bir gelişme gösterdiğini ve insanın yabanla kurduğu ilişkinin belki de bir daha düzelmemek üzere yine insanın lehine yabanın aleyhine bozulduğunu yazabiliriz.

İlhan Berk’in yaban ilgisinde altı çizilmesi ve vurgulanması gereken nokta ise bu ilginin tamamıyla hayati düzeyde ve herhangi bir canlının hayatına saygı ve hayat hakkını savunma temelinde ortaya çıkıyor olmasıdır. Kaldı ki bu dediğimiz şairin yetmişlerde Bodrum’a yerleşmesiyle birlikte onun hayatını da belirler olmuştur. 

Geçmişin yabanla iç içe sayılabilecek Bodrum’u hem İlhan Berk’in hayatını hem de şiirini sonuna kadar aynı yabana açmıştır. Yazdığı şiirler bir yana “Şifalı Bitkiler Kitabı”nı da (1982) bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde Edibe Berk’in “Ege Mutfağı” (2005) kitabını da Bodrum’da birlikte yaşanan hayatın sonucu olarak görüp  ve öyle ele almamız mümkündür.

Burada şair için yol açıcı olan hayatı kadar bu konudaki okurluğudur ve bunun çağırdığı teorik ve düşünsel ilgi kadar şiirinin düşünce üretme yeteneğidir. Bu ilgi önce şiirinde karşılık bulurken bir zaman sonra  çocukluğu çağrıştırırcasına yabanda  yaşamaya da dönmüştür. En azından İlhan Berk yaşadığı dünyadan ve daha özelde Bodrum’dan bir yaban çıkarmıştır ve dünyayı insanların da dahil olduğu daha az insan merkezli bir yaban olarak kabul etmiş ya da böyle bir arzunun şiirini belirlemesine izin vermiştir. Bir zaman sonra baştaki eleştirel düzey ortadan kalkmış yaban mekân, nesne ve şeylerle birlikte şiirinin düşünce üretmesini (Son dönemde yazdıklarının aforizmaa yaklaşmasını da bununla açıklayabiliriz.) sağlayan izlekleri haline gelmiştir.

Devam edelim...Her canlı kendi hayatını yaşamak için dünyaya gelir. Bu dediğimiz dünyayı kendi devinimlerine sahip düzeni olarak da kabul edilebilecek kaotik bir yer haline de getirir. Bu durum insanın avlanmayı öğrenmesi ve bu temelde alet edavat  ve silah yapmaya başlamasıyla birlikte bir daha düzelmemek üzere bozulmuştur. 

Bu yüzden de İlhan Berk yaban ve insan arasında geçen ve sürmekte olan tartışmayı her canlının kendini hayatını yaşamak için dünyaya gelmesiyle başlatır. Bu yüzden “Her şey yaşamaya hazırlanıyordu/Her şey gelir gelmez hayatlarını”.2 dizesinden anlamamız gereken de şairin hem bu hayatı eksik fazla yaşadığı hem de bu hayatı şiir yapan asıl tanığı olduğudur. “Her şey yerini alıyordu sırası geldikçe/ İlhan Berk bütün bunları görüyordu.” dizelerinin belirtmeye çalıştığı da bu tanıklıktır.3

Bu birlikte yaşamanın asıl içerdiklerinin başında da duygudaşlık ve beynelmilel akrabalık gelir. Buysa canlılar arasındaki türcülük temelli ayrım ve ayrılıkları yok ettiği gibi bu temelde bir dünya inşa etme gibi bir amacı da bünyesinde bulundurur. Böylelikle İlhan Berk bu dünyanın insan merkezli olmasının ve onun isterlerinin ne olduğunu bilerek bunun karşısına kendi önerisini koyar. Bu öneriyi bir uygarlık eleştirisi ve onun karşısında bir seçenek olarak da anlayabiliriz.

Buysa her canlının hayatına saygı ve eşitlik talep etmekten başka bir şey değildir. “Biz yaşayanlar ayrı değiliz birbirimizden/Önce bunu söylemeliyim size/Sonra bütün güzel şeyleri sevmekte/Beraber olmalıyız derim/Değilmi ki bu dünya ailesindeniz/Bize bu düşer bu savaşta”.4 Böylelikle benim beynelmilel akrabalık dediğim şeyi İlhan Berk “dünya ailesi” kavramıyla açıklayarak insan ve insan olmayan hareketli hareketsiz canlılar arasındaki baştan beri olan güçlü bağı ve yakınlığı da belirtmiş olur.

Ne var ki İlhan Berk burada otoritenin dışında kalan insanı olumlu anlamda  öteki canlılardan ayırarak hem bir anlam hem de bir görev yükler. Bundan bu kaotik düzenin ayakta kalması ve onun içinde yaşanması insana bağlıdır düşüncesi de çıkartılabilir. Başka bir deyişle dünyanın bu kaotik düzenini sürdürmesi insanın tahakküm ve bu temelde başta yaban olmak üzere dünyayı  değiştirme arzusundan kurtulmasıyla ancak mümkün olabilir. 

Bunu Edibe’ye yazdığı şiirdeki şu dizelerle belirtirken bir yandan da ikisinin birlikte hayatının doğurmasını istediği sonuçların da altını çizer. Bunu kadın-erkek arasındaki aşkın dünyaya dönük olumlu bir sonucu olarak da alabiliriz. “Sana bağlı diyorum, ağacın, kuşun, karıncanın hayatı/Nefes alışın, nefes verişin sana bağlı her defasında./Daha çetin değil gözümün nuru/Daha çetin değil sokak muharebeleri/Seni sevmekten.”5

Bütün bunlar aynı zamanda insanın niye yaşadığının da yanıtı olmak gibi bir özelliğe de sahiptir. Böylelikle şair önce kendi sonra  insanın önüne birlikte yaşamanın ancak başka birinin yani her hangi bir canlının yaşadığı hayatı savunmakla ve bu temelde yaşamakla mümkün olacağını  söyler ve bunda da diretir.

İlhan Berk’in yaban ilgisi ve vurgusu büyük ölçüde her canlıyı içeren bir özgürlük ve birlikte yaşama vurgusu ile ilgilidir. Bunun arkaplanında başta Nazım Hikmet’in şiirinde oluşturduğu özgürlük ve eşitlik  arzusu varsa da bu zamanla kendini özgünleştirerek İlhan Berk’in arzusu haline getirmiştir. Bu tamamıyla hayatla ve onu yaşamayla açıklanabilecek ve Marksizmin yabanla yüzeyde kurmaya çalıştığı ilişkiyi baştan geçen bir durumdur. 

Bunu düşündüren ve arzu haline getirense yabandan başka bir şey değildir ama bizim için bunu daha da anlamlı getiren tek tek ve yalnız yaşadığını sandığımız ağaçlardır. İnsan yalnızlığı ile ağaçlar arasında her zaman ilişki kurmuştur. Ormandaki her ağacın tek tek özgürlüğü sembol bir durum olarak fazlasıyla sarsıcı ve etkileyicidir. “Mutlaka yaşamalıyız/En çok da rüzgârda bir ağaç gibi hür/En çok keder içinde/En çok yaşamasını istediğimiz”6

Ama bu şairin “Günaydın Yeryüzü”de oluşturduğu insanmerkezciliğin dışında gerçeklik kazanıyor değildir. Tersine şair yaban vurgusunu itirazlarına rağmen merkezine insanı alarak temellendirir. Kuşkusuz şair burada insanı verili olanın dışında tutarak başka bir insandan söz ediyor gibidir. Başka bir deyişle şair şiirlerinde insanı yeniden oluşturur, ona yeni bir kişilik verir ve bütün davranışlarını belirler. Kurtuluş en azından şair için bu insandadır.

Bu yüzden de bu oluşturmada ve öncelik yabanda olsa da kimi şiirlerde insan öncelenmiştir. Bu dediğimiz İlhan Berk’in biraz da kendine bakarak oluşturduğu bir insandır, hatta kendisidir. Bu durum gerçekliği tartışmalı bir şey olsa da önemlidir.“Sen bu toprak bu dünya bu insanlar içinsin”7 “Kimse dünyaya senin kadar bağlı değildir/Kimse kendine onu/Senin kadar yakın bilmez/Senin kadar iş edinmemiştir”.8

1950’lerde yaban görgüsüne sahip insan hayatının modernizmle birlikte daha fazla insanmerkezcilik kazandığını söyleyebilecek durumdayız. O yıllarda insan hayatı yabana dönük bir kapsayıcılığa da hala az çok sahiptir. Ama bu kapsayıcılık genişleme eğilimi içinde midir değil midir bu tartışılır. Bu yüzden İlhan Berk’in derdi bu kapsayıcılığı tamamıyla  bir dahilliğe ve onun asıl parçalarından birine dönüştürmektir. “Hanginiz aklınıza getirdiniz/Benim bir gün insanlığımı/Bitkilere hayvanlara kadar/Bir gün tutup genişleteceğimi/Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da”.9

İlhan Berk’in şiirinde yaptığı yabanla ilişkini her geçen gün ona dönük bir egemenliğe ve tahakküme dönüştüren insan karşısında yeni bir insan kadar bugün ve gelecek önerisi ortaya koymasıdır. Bu aynı zamanda yürürlükte olan insanmerkezcilik karşısında aynı merkezliliği gerileten, azaltan en azından bunun arzusunu duyuran bir dünya tahayyülüdür.  “Beni beklemişler kardeşçiğim/Beni bu ağaçlar, nehirler gökyüzü/Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini/bir kere girdikten sonra şiirlerime/Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini”.10

Bu bir yanıyla daha baştan yalnız olan, yalnız bırakılan ve yalnız kalanla birlikte olma, birlikte yaşama çağrısıdır.  İnsanın bir sonucu olarak birbirinden ayrılan birlikte yaşamak için yan yana gelmektedir. “Her şey bir başına yaşamış bundan önce/Toprakta bir başına yürümüş kökler/Gecenin içinde bir başına uzamış otlar/Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle/Bir daha hiçbirine”.11

Ne var ki bu birlikte yaşama -dönemin düşünce dünyasına bakarak bunu da anlamak gerekir-  tekrarla insanı önceleyen bir özellik gösterir. Buysa bizi ister istemez daha az insanmerkezci ya da zayıflatılmış insanmerkezci bir dünya arzusuna ve tasarımına götürür.  En azından “Günaydın Yeryüzü”de yer alan şiirlere bakarak böyle bir kanıya rahatlıkla varılabilir. Şairin insanı yazdıklarının merkezine alması da bu dediklerimiz kaynaklıdır. 

Kaldı ki bu tür bir dünya insan olmayan canlılar için kurtuluş değilse de verili olan karşısında dikkate değer bir seçenek ve öneridir. “Günaydın Yeryüzü”nün bir anlamı varsa o da budur. Ellili yılların başında yazılan şiirlerin şairinin böyle bir tavra sahip olması da yaşadığı döneme bakarak yeterince anlamlı ve önemli olduğu gibi fazlasıyla da ilericidir.

“Günaydın Yeryüzü”deki bu birlikte yaşama arzusu yine yabanın dahil edildiği  “Türkiye Şarkısı”ndan sonra yayımlanan “Köroğlu”nda yardımlaşma, dayanışma ve birlikte hareket etmeye yani ortak mücadeleye dönüşür. Bu noktada “Köroğlu”nun hikâyesinin tamamıyla kırda geçiyor olması şaire böyle bir ilişkilendirme ve bağ kurma imkânı verir.

Buysa otorite karşısında dağları mesken tutmuş, ona sığınmış, orda saklanan ve orda yaşayan sosyal eşkıyaların dağdan, ormandan, ağaçlardan anladığı ve bu temelde yüklediği anlamla ilgilidir. Dağlar, ormanlar bu noktada otorite karşısında sosyal eşkıyaların her anlamda sığınağıdır, yoldaşıdır ve bu yabanla kurulan ilişkilerle açıklanabilecek bir şeydir.

Tarih boyunca insanlar hem hayatlarında hem de savaşlarda hayvanlardan onların arzusu dışında yararlanmakla kalmamış bunun yanısıra dağlar, ormanlar, ovalar, ağaçlar ve başka bitkilerden bu amaçla yararlanmıştır. Bunu otoriteye karşı çıkan Köroğlu ve öteki sosyal eşkıyaların orda geçen hayatı üstünden birlikte yaşamaya ve bu temelde bir dayanışmaya, yardımlaşmaya hatta birlikte direnme dönüşmesi en azından böyle anlamlandırılması mümkündür. “Bir de baktık bütün dostlardı gerimiz, gerimiz teslim olmamış ağaçlardı, dağlardı/Bir kere beylerden yana olmamış, hiç çevrilmemiş, hür dolaşmış gökyüzüydü, ahlat ağaçlı yollardı gerimiz.”12

“Köroğlu”ndaki başka bir şiirde ise yaban hem savunmaya ama ondan çok saldırıya geçmiştir: “Sen Uğursu/Burada dur./Haber ver./Ben daha ilerilere gideceğim/ Bütün sağ kanat senin./.../Sen de Melen/Uğursu’nun ardı sıra dur/Ya ölüm/Ya istiklal./Sivritepe sen de, sen de Fesbayır Tepesi/.../Melen’in ardını tutun/Sol kanat da sizin./.../Garipçeburnu sen de,  sen de Malasburnu, sen de Sıcakburun /Sonra siz Selenli, Işık dereleri/Siz de ortada durun. /.../ Tamam /.../Şimdi biz bütün dağlar, Sündürce, Arkot, Seben, Ardıç/Şimdi biz/Bütün geriler/ Bizim.”13

Buna daha ileride tek tek ağaçlar dahil edilir ve böylelikle Köroğlu ve arkadaşlarının otoriteye karşyı direnişi bütün hareketli hareketsiz canlılarıyla yabanın/dünyanın direnişi haline gelir. Şairin “Acısu”ya söylettiği de zaten bu konuda yeterince düşünce vericidir. Ama bu kez bir farkla yaban hem ortak dünyanın savunucusu hem de oluip bitenin tanığıdır. Bu yüzden İlhan Berk’in Köroğlu’ndan  çıkarabileceğimiz  sonuç da Acısu’nun “Bu dünyadaki yaşamaya/ Kimse kilit vuramaz.”14  dan demesinden başkası değildir.

İlhan Berk’in özellikle “Günaydın Yeryüzü” ve “Köroğlu”nda yabanla kurduğu ilişki sonrasında insanı biraz daha geri çekip onu anlatmaya ve savunmaya yönelir. Burada etkileyici ve anlamlı olan baştaki birlikte yaşama tanıklık ve anlatma arzusunun bir zaman sonra yabanı merkez alan bir şeye ve ondan da önemlisi bu konuda düşünce üretmeye ve bunun içindeki şiirsel olanı düşünce ağırlıklı olarak ortaya koymaya dönüşür. 

Sonraki yıllarda şair yaban kadar şehre, mekânlara, nesnelere ve şeylere yöneldiği için baştani insan-yaban çatışması yazdığı şiirde gerilese de izlek olarak yaban yazdığı şiirde her zaman kendini duyurmuş ve tam bir özgürlükle kendine bir alan bulmuş ya da açmıştır. Baştaki ilgi de yabanın ve onun öznelerinin büyüleyici doğup büyümelerine ve büyüleyiciliklerine odaklanmıştır. Çünkü şaire göre “Yalnız yeryüzü/eksiksizdir.” 15 Bu da ondan büyülenmek  ve etkilenmek için yeterli bir nedendir. Bu etkilenme aynı zamanda yaban üstünden düşünce üretmenin de her zaman imkanı olmuştur.

Devam edelim...Şeyler de yaban dahil edilerek tartışılmıştır: “ Şeylerin neden hareketsiz kaldığı, neden susturulduğu (başta taşlar, evler, köprüler, keçiyolları,kurşunkalemler, kağıtlar ,vb. sonra da varolup da konuşmayan ağaçlar, otlar, hayvanlar, böcekler -sevgili böcekler-kuşlar, arılar) sorulmalı.(...) Böyle şeylerin de konuştuğu dünya nasıl da güzel olurdu: Kimbilir?”16 Şairin bu yazdıkları aynı zamanda “Bilinmeyen doğadır.” Sorusunu yanıtını arama çabası olarak da anlanabilir.17 Buysa insanla yaban arasındaki sorun olarak kabul edilebilecek tek farkın ve ayrılığın dil yani insanın konuşarak anlaşması olduğunu söylememizi de kolaylaştırır.

Doğanın ya da yabanın bilinmezliği  bir uçtan da kendini onunla özdeşleştirme ve onun/onların yerine geçme ya da onlara dahil olma imkanıdır.  Başka bir deyişle yabanı anlamının yolu onun hareketli hareketsiz öznelerinin yerine kendini koymaktır. “Kocamış bir suyum ben./Ormanın sesini anlat bana/Sesini çayırların/.../Sessizlik   hep, sezsizlik/.../Keçiyoluna çıkarın beni/Burda ölemem.”18 Buysa  “İstanbul”, “Günaydın Yeryüzü”, “Türkiye Şarkısı”, “Köroğlu” gibi kitaplardan sonra şairin yabanla özdeşlik temelinde kurduğu yeni ilişkiyi ve onun düşünsel sonuçlarını anlamamızı ve görmemizi sağlar. Tam bir ilkellikle yabanın yanında olma ve birlikte yaşama ya da onun arzusuyla başlayan süreç sonunda düşünsel olanla tepe noktasını bulmuştur. İnsanmerkezcilik karşısında yabanın yanında yer alma ve insana karşı onu savunma hatta onun parçası olma ona kavuşulduğunda düşünmenin ve düşüncenin asıl kaynağı ve nedeni haline gelmiştir. 

Geriye kalan dünyanın hali karşısında  ilkelliğini baştan ilan eden İlhan Berk’in insan ve  araçları karşısında dünyadan taraf düşünce ağırlıklı ekopoetik şiiri ile yaşadığı sürece yazdığını, az çok hayatını belirleyen yaban görgüsüdür.

7 Mayıs 2026, Talas


1Kuşların Doğum Gününde Olacağım, YKY, Nisan 2005, İstanbul, s.100

2Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, YKY, 3. Baskı, Şubat 2007, İstanbul, s.94

3Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975)  içinde, s.95

4Gecenin İçinden Bitkilere, Hayvanlara Sesleniş, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.98

5Günaydın Edibe, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.99

6Romancero, I, Yaşadıkça, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.86

7Romancero, II, Kötü Günlere Rağmen, Eşik (1947-1975) içinde, s.87

8Romancero III, Ümit Ölmez, Eşik (1947-1975) içinde, s.88

9Bir Orman, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.89

10Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90

11Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90

12IV, Ne kadarsaydık Dağlarla Ovalarla Hep Birden Bolu Üstüne Yürüdük, 4, İlk Dört Divan Ovası’na Girdik, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.173

13VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi, 1, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.186-187

14VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi,2, Ovada Narın,Ayvanın Ovada Acısu’ylun,,Işıkgöl’ün Anlattığı, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.190

1513, Tümceler Bir Adım İlerisini Bilmeden Yürür, Tümcelerle Geliyorum. YKY,Mayıs 2007, İstanbul, s.75

1614, Adlandırılmayan Yoktur, YKY, Mayıs 2006, İstanbul, s.36

17Gök Boş, Adlandırılmayan Yoktur, s.40

18Keçiyolu, Çiğnenmiş Gül,YKY,Şubat 2011, İstanbul,  s.26,

(HŞ/NÖ)

Korkulan bir beden nasıl "kutsal anneye" dönüştü?

Hangi sevginin toplum tarafından onaylanacağına sınır koyan; kadının kiminle, hangi varlıkla bağ kurup kuramayacağına, kimi sevip sevmeyeceğine karar veren, bir anlamda “kişiseli kamusala dönüştüren” bir müdahaleyle Bosch reklamı yayından kaldırıldı. Bu, annelik rolünün normun dışında bir varlık için içselleştirilmesini bir “sapma” olarak gören, “Kadın, soyun devam ettiricisi olduğuna göre doğurmalıdır ve sadece insan yavrusunun annesi olabilir.” fikrini ortaya koyan bir duruş. Aslında bu müdahale, iktidarın hem son dönemde hayvanları hedef alan hem de kadın bedenini milliyetçi ve muhafazakâr nüfus politikalarının aracı hâline getiren söylemleriyle uyumlu.

Erkek bedeni bir "norm", kadın bedeni "öteki"

Beden, sadece biyolojik bir gerçeklik değil, mitolojik çağlardan beri toplumların anlam yüklediği bir alan. Ancak burada önemli bir noktayı belirtmekte yarar var: Beden denildiğinde, erkek bedeni bir “norm”, kadın bedeni ise “öteki” olarak görülür. Kadın bedeni, üzerinde kontrol kurulması ve denetlenmesi gereken bir öteki konumuna yerleştirilir. Erkeğin bedeni kendine aitken kadına ait beden, kendinin olmaktan çıkar ve toplumsal bir nesneye dönüşür. Peki neden?

Grotesk bir beden

Neolitik öncesi toplumlarda kadın bedeni hem korkulan hem de tapınılan kutsal bir varlık. Ama buradaki kutsallık, şimdilerde kadına yüklediğimiz ve birçok polemiği de beraberinde getiren “annelik”le ilgili bir kutsallık değil. Çünkü “kültürel olarak inşa edilen” şimdiki anlamda bir annelik kavramı yok. Kadın, kendi bedeninden kendine benzeyen “dişi” varlıklar ve kendine benzemeyen “erkek” varlıklar dünyaya getirdiği için kutsal.

Henüz doğadan kopulmadığı, diğer hayvanlar dünyasından bağımsızlaşılmadığı için bu anlamda kadın bedeni grotesk. Çünkü kadın bedeni sıvılarla çevrili; âdet kanıyla, doğum sıvısıyla, anne sütüyle dönüşen bir beden. Kanar, doğurur, büyür, küçülür ve içinden kendine benzeyen ve benzemeyen varlıklar çıkarır... Kadın bedeni grotesk bir beden, çünkü kadın hem insan hem de doğadan, hayvanlıktan kopmamış bir varlık. Hayvan sözcüğünün kökeninin birçok dilde yaşamla, canlılıkla, hayat vermeyle bağlantısını ve Allah’ın sıfatlarından birinin “Hayy” olduğunu not düşelim. Dolayısıyla kadın, tanrı gibi yaşam veren bir varlık.

Kadının doğurganlığı; orantısızlığıyla, abartısıyla, insan-hayvan karışımı melezliğiyle, hem hayranlık uyandırması hem de huzursuz edip korkutmasıyla groteskle çok güçlü bir biçimde kesişir. Bakhtin’in grotesk anlayışıyla uyumlu olarak taşar, değişir; sınırları ve düzeni bozar. İşte tam da bu düzeni bozma noktasında, kadının doğurganlığı “sınırları sabit olmayan bir güç” gibi görüldüğü içindir ki ataerki kadın bedenini kontrol etmek, kapatmak, disiplin altına almak ister.

Kadın biyolojisi anneliği mümkün kılar; zorunlu kılmaz!

Babalığın öğrenilmesi ve mülkiyetle eş zamanlı olarak kadın, adım adım denetim altına alınır. Kadın bedeni; rahatsızlık uyandıran, kirli, pis, yanına yaklaşılmaması gereken murdar bir varlık olarak sunulur. Özellikle Yahudilik ve İslam’da kadın biyolojisinin en temel özelliklerinden biri olan âdet kanı, pis görülerek dışlanır. Katolik Kilisesi kadın bedenini çoğu zaman günahkâr, arzulu, dizginlenmesi gereken bir unsur olarak yorumlar.

Kadın, kocasına varisler doğuracak ve yaşadığı toplumun demografisine katkıda bulunacak bir “kuluçka makinesi”ne indirgenir. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufu elinden alınarak grotesk görülen bu beden, sürekli nüfus politikalarının bir aracı hâline getirilir. Devletin ideolojik aygıtları kanalıyla “kültürel bir annelik” kavramı yaratılarak kadında kutsanabilecek tek şey “annelik” olarak yüceltilir.

Anneliğin, kadının doğasının ve kadınlığının ayrılmaz bir parçası; içgüdüsel bir duygu, kadına bahşedilmiş en değerli, ayrıcalıklı görev olduğuna ilişkin politik söylemler aracılığıyla annelik sadece bir durum değil, aynı zamanda bir kimlik ve görev olarak tanımlanır. Annelik artık özel alana ait bir tanımlama değil, politik ve toplumsal bir meseledir. Özellikle geleneksel yapılarda “kadın = anne” formülü içselleştirilir. Annelik, kadınlığın “en yüce” hâli olarak sunulur. Dolayısıyla tüm toplum tarafından içselleştirilen bir “annelik miti” yaratılır. Oysa kadının doğurganlığı onun anne olmasını gerekli kılmaz; başka bir deyişle, kadının biyolojisi anneliği mümkün kılar ama zorunlu kılmaz!

Tek bir annelik olgusu değil, "annelikler" var

Nitekim tarihte anneliğe yüklenen farklı anlamlar, anneliğin evrensel olmadığını; toplumdan topluma değişen ve toplumsal-ideolojik olarak inşa edilen “kurgusal” bir olgu olduğunu gösterir.

Avcı-toplayıcı toplumlarda annelik kolektif bir süreç. Şimdiki anlamda anneliğe dair bir kutsiyet yok. Hatta zaman zaman zayıf, hasta çocuklar göçü zorladığı için geride bırakılabiliyor. Zaten çok küçük akraba grupları hâlinde yaşanıyor ve çok kısıtlı doğum yapılıyor.

Neolitik ve tarımla birlikte babalık kurumu önem kazanmaya, mülkiyet ve miras öne çıkmaya başladığında kadının doğurganlığı daha çok önem kazanıyor. Ama dikkatinizi çekerim: “annelik” değil, doğurganlık... Çünkü tarımla birlikte iş yükü artıyor. Daha çok çocuk, daha fazla iş gücü demek. Kadın bedeni üretimle ilişkilendiriliyor. Özellikle tek tanrılı dinlerin gelişimiyle birlikte kadının “anneliği” daha da önemseniyor ve “kutsal”laştırılıyor. Meryem, idealize bir anne figürü olarak karşımıza çıkıyor; ancak 18. yüzyıla kadar Avrupa’da annelik henüz duygusal bir bağ ya da “şefkat”le karakterize değil. Sanayi Devrimi’yle birlikte annelik, kadının asli görevi olarak tanımlanıyor ve anne-çocuk duygusal bağı; fedakârlık, sabır ve adanmışlıkla özdeşleştiriliyor. Ve sahnede günümüzün “fedakâr anne” modeli arzıendam ediyor.

Diğer toplumlarda da az çok farklılıkla durum aynı. Örneğin Çin’de annelik olgusunun tarih boyunca devlet ideolojisi, aile yapısı ve felsefi sistemlerle birlikte şekillendiği; özellikle Konfüçyüsçü düşüncede ailenin toplumun temeli görülerek kadının itaatkâr eş, fedakâr anne olarak tanımlandığı söylenebilir. Orta Asya’daki diğer topluluklarda ise göçebe olmaları nedeniyle kadın özel alana kapalı değil; tıpkı Neolitik öncesi toplumlardaki gibi annelik duygusal bir bağ değil, kolektif bir olgu. Ancak ilerleyen zamanlarda İslam’ın etkisiyle anneliğe kutsiyet atfedilerek kadın kamusal alandan uzaklaştırılıp özel alana hapsediliyor ve sadece fedakâr anne rolünü üstlenmesi bekleniyor. Yani tarihsel olarak tek bir annelik olgusundan değil, “annelikler”den söz edebiliriz.

Çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor

Günümüzde annelik olgusu; kadının, kadınlığın ayrılmaz bir parçası ve kadınlığın en üst, en kutsal noktası olarak paketlenip sunulmaya devam ediyor. Daha çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor. Kız çocukların ellerine oyuncak bebekler verilerek annelik rolünü içselleştirmeleri için ilk provalar yaptırılıyor. Oysa oğlan çocuklar, kamusal alanda mesleklerini yapmaya hazırlanacak şekilde oyuncaklarla büyüyor. Kız çocuk evliliğe ve anneliğe hazırlanırken oğlan çocuk kamusal yaşama hazırlanıyor. Dolayısıyla kız çocuk, evlenip anne olmanın bir tercih değil, bir “zorunluluk” olduğu fikrini bilinçaltına yerleştirerek içselleştiriyor. Başka mümkün bir dünya olabileceği daha küçük bir çocukken düşüncelerimizden sökülüp atılıyor.

Kapitalist ataerki, toplumsal cinsiyet ilişkilerini küresel ölçekte yeniden örgütleyerek bize tek tip bir kadınlık ideali sunuyor. Filmlerde, reklamlarda, şarkılarda hâlâ “evli, mutlu, çocuklu” sloganları atılıyor. Bu bağlamda kadınlık ve annelik kavramları; Instagram, TikTok ve Netflix gibi küresel mecralarda yeniden biçimleniyor. Kadın bedeni hem bir üretim aracı hem de bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Benzer beden estetikleri, benzer annelik imgeleri sunuluyor. Kadınlardan organize, üretken, sabırlı, fedakâr, bakımlı, mutlu anneler olmaları bekleniyor. Annelik bir başarı gibi sunuluyor. Çocuk mutluysa anneden... Çocuk mutsuzsa anneden... Çocuk başarılıysa anne başarılı... Çocuk suçluysa anne de suçlu ve cezalandırılmalı... Dolayısıyla annelik olgusu adeta bir performans alanına dönüşüyor.

Kadınlar sistemin çarklarında kendi olmaktan vazgeçiyor

Anne, hele de fedakâr anne rolü, çocuklu kadını hiyerarşik olarak diğer kadınların üstünde konumlandırıyor. Bu anlamda çocuksuz kadın olmak son derece statü düşürücü. Çocuğu olmayan kadına anne olan kadınlar “yazık olmuş” gözüyle bakıyor; onu muhtemelen “kısır” ve ne yazık ki bu yüzden “eksik”, “yarım” kabul ediyor. Onun çocuksuzluğu tercih etmiş olabileceği kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor. Anne olmayan, olmak istemeyen kadınlar ise marjinal, düzene aykırı, sorunlu kadınlar olarak görülüyor.

Oysa anneliğe hazır olmayan, toplumun baskısı olmasa çocuk sahibi olmayacak bir kadının anne olmasından daha kötü ne olabilir ki? Asıl eksiklik bu değil midir? Böyle bir durumda kadın ne kendine ne de doğurduğu çocuğa fayda sağlayabilir. “İnsanın kendi olmaktan” vazgeçmesinden daha kötü ne olabilir? Oysa birçok kadın, sistemin çarkları içinde kendi olmaktan vazgeçiyor.

(AK/NÖ)

Siverek: Savrulur Karacadağ

Ezelden beri insanın doğayla yakın bir ilişkisi olagelmiştir. Gırtlaktan çıkan sesin dışarıda yankıya dönüşmesinden fiziksel yapıya, jest ve mimiklere değin doğayla bir benzeşme vardır. Nihayetinde binlerce yıllık deneyimin de söylediği gibi, “Üzüm üzüme baka baka kararır”dı. Dolayısıyla doğa ile insan ilişkisi bir tahakküm değil, karşılıklı bir yaşam sözleşmesiydi. Bilim diliyle söylersek simbiyotik bir ortak yaşam formu. Tabii içgüdüsel süreç, zamanla insanın doğa üzerinde tahakküm kurmasına dönüşmüş; Sanayi Devrimi’yle birlikte kapitalizmin “Büyü ya da yok ol” mantığına teslim olmuştur.

Antik Mısır’da da doğayla insanın simbiyotik ilişkisi dikkat çekicidir. Özellikle Nil Nehri, kavruk sarı toprağı yalayarak akarken geçtiği her yere hayat verir. Uygarlıklar burada kurulur, firavunların gücü buradan gelir; nehir ulaşımda bir taşıma görevi görür, tarlada bereket olur. Tam da bu sebeple binlerce yıl önce Herodotos, “Mısır, Nil Nehri’nin bir armağanıdır.” diyordu. Peki hakkında tevatür ve efsanelerin gırla olduğu Siverek için ne diyeceğiz? Urfa-Diyarbakır karayolunda ilerlerken hiçbir sırrını açık etmeyen şehir hakkında bir şey söylemek zor doğrusu. Ama sonda söyleyeceğimi başta söyleme cüreti göstereceğim: “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.”

Yıllarca araçla içinden geçtim, uzayıp giden düzlüklerine baktım; ama sırrına vâkıf olamadım. Ta ki bir Japon yazarın 10 bin kilometre öteden depreşen merakının peşinden Siverek’e yolum düşene kadar… Kent merkezinde rastgele bir gezintiye çıkıldığında, modern yapılar ile şehrin birçok köşesine dağılan bazalt taşlı eski yapılar ikili bir zaman algısı oluşturuyor. Siverek’te Ulu Cami, klasik kent mimarisinin öncülüğünü yapar konumda. Yüzlerce yıllık geçmişiyle, kiliseden camiye dönüşen hikâyesiyle içimde bir monoloğu da hemen başlatabiliyor. Ferahlığından nasiplenince, taşlarına dokununca sırrına ermenin dayanılmaz keyfi var bende…

Şanslıydık elbette; çünkü kentin ruhuna dokunmayı sağlayan dervişlerle birlikte geziyorduk. Şüphesiz bunlardan biri, Siverek’i sosyopolitik açıdan, ekolojik ve ekonomik yönden çok iyi bilen yönetmen ve yazar Sedat Kıran’dı. Diğer taraftan akademisyen ve yönetmen Prof. Dr. Sedat Benek, coğrafyanın oluşumu ve özellikleri noktasında muazzam bilgiler paylaşıyordu. Dolayısıyla Japon yazar ve benim için şanslı, güzel bir gün olacağı daha başından belliydi.

İki sedat, bir kent

Neden mi? Sedat Kıran, adeta Siverek’in doğal özellikleri, sosyal yaşamı ve kentin sözlü kültürü konusunda bir kent dervişi. Farklı çalışmalarının yanında onun “Mîrkut” adlı belgeseli çok dikkat çekici. “Mîrkut” sadece Karacadağ pirincinin ekim-hasat sürecini anlatmıyor; aynı zamanda kültür tarihindeki Kürtçe ritüelleri ve deyişleri de gösteriyor. Özellikle Kürt toplumunun dayanışmasının tarihsel adı olan “Zibare” kültürünü de yansıtıyor. Bu yönüyle Kürt dili için muazzam bir envanter de oluşturuyor. Tabii Kıran’ın birçok belgesel çalışması var; birçoğu uluslararası gösterimlerde yer alıyor, önemli ödüllere layık görülüyor. Bugün de Karacadağ’ın sırtında gezerek her bir bitki ve taşa dikkat kesiliyor, adeta doğayla telepatik bir bağ kurmuş durumda. Öyle ki soyadım bile onun aklında “Taş” olarak kalmıştı.

Diğer taraftan Profesör Sedat Benek de Urfa’nın üretken kalemlerinden, düşünürlerinden. Sedat Hoca da kentin sırrına varmayı sağlayan önemli belgesellere imza atmış durumda. Hatta bu satırların yazıldığı sırada “Stratonikeia” adlı belgeseli İstanbul’da gösteriliyordu. Özellikle onun “Göbeklitepe Sakinleri” adlı belgesel çalışmasının altını çizmek gerekiyor. Çünkü bu çalışma, 12 bin yıllık tarihsel, kültürel ve kutsal antik bölgenin daha derin bir perspektifle anlaşılmasını sağlıyor. Bölgenin “Girê Miraza” yönünü, objektifini doğal bir ortama ve nesnel bir bakışa yerleştirerek aktarıyor. Bu da yalın bir şekilde Xerabreşk (Örencik) sakinlerinin geçmişte ve bugün Göbeklitepe ile ilişkilerini anlamayı kolaylaştırıyor. Bu yönüyle önemli bir sözlü kültür envanteri olduğunu söylemek mümkün.

Siverek, Karacadağ’ın armağanı mı?

Siverek denilince Yılmaz Güney sinemada, Mehmed Uzun edebiyatta, Şivan Perwer müzikte ilk akla gelen isimlerden… Zaten Sedat Kıran da bundan bahsederek “Burada çok güçlü bir kültür var” diyor. Elbette buna hayatının bir bölümü Siverek’te geçen büyük şair Ahmed Arif’i de eklemek gerek. Öyle ki Ahmed Arif şiirinde, “Açar / Kan kırmızı yediverenler / Ve kar yağar bir yandan / Savrulur Karacadağ / Savrulur zozan…” diyordu. Çünkü meralarıyla, koçerleriyle bir yayladır burası; birçok tarımsal üretimin art arda gerçekleştiği, içgüdüsel bir sulama mühendisliğinin görüldüğü “yediveren” bir bölgedir Siverek…

“Yediveren” diyorum; çünkü endemik Karacadağ pirinci burada. Ekilen tarladan sulamaya kadar özgün bir üretim süreci var. Normalde bir tarım arazisi ile kıraç bir toprağı birbirinden ayırmak kolaydır. Sedat Kıran arabayı durdurarak “Buyurun, işte pirinç tarlası” deyince, Japon arkadaş volkanik bazalt taşlarla dolu araziye bakarak bir süre gözleriyle tarlayı aramak zorunda kalmıştı. Normalde pirinç yetiştirilen yerler, başta Japonya’da olmak üzere, pürüzsüz toprak alanlardır. Ama Karacadağ’da taşlık alana tohum atılıyordu. Bunun sebeplerini sorduğumuzda iki net cevap alıyorduk: Birincisi, taşlık bir alandan yararlanmak; ikincisi, volkanik arazinin zengin mineral yapısı.

Sonrasında Karacadağ’ın zirvesine gitmek üzere anayoldan saptık. Avlusu bazalt taştan yapılmış köylerden geçtik; hayvan sürülerine rastladık, berivanları ve çocukları izledik. İki bin metrelik zirveye çıktıkça zozanlar geride bir denize dönüşüyordu. Yükselti arttıkça bulutlar, köyler üzerinde kümülüsler hâlinde görünüyordu. Zirveye vardığımızda bir taraf Diyarbakır, bir taraf Urfa, bir taraf Mardin oluyordu. Üç kentin buluştuğu hâkim bir dağ. Eğer buradan da dünyaya bir bakış atılırsa, sadece Eski Mardin’den atılan bakışla “Mezopotamya denizi”nin oluşmayacağını söylemek pekâlâ mümkün.

Gelelim “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.” önermesine… Tabii bu, ispatlı bir veri değil; kişisel izlenimim. Coğrafyanın bitki örtüsü, üretim biçimleri, evsel bazı araç gereçler, mimari yapı ve gündelik yaşama dair daha birçok şeyin volkanik patlamayla bir ilişkisi olduğu apaçık. Pirinç taneleri, Karacadağ’dan yükselip sönen bazalt taşların arasına atılıyor; eski evler, soğumuş bazalt taşlarla yapılıyor; “Mîrkut” ritüeli bazalt taşta icra ediliyor. Kadınların elinde bazalt taştan yapılmış “destar” döndükçe sadece buğday veya pirinç öğütülmüyor, aynı zamanda bir kültür yaratılıyor. Dolayısıyla girişte söz ettiğim insan ile doğa arasındaki ilişkinin gelip Siverek’le ilişkilendiği yer de burasıdır.

Paranın para etmediği mekân

Siverek’te Lidyalıları kızdıracak pratikler de yok değil. Gerçi Lidyalılar değil, kapitalist zihniyet kızsın. Akşama doğru, şehrin birkaç kilometre uzağında, Adıyaman yolu üzerinde bir yere uğradık. Yine bazalt taşlarla yapılmış bir mekân; içerisi Urfa’nın minder kültürüyle döşenmiş, odaya otantik bir hava katan halılar asılmış, ortada özel bir üretim olduğu anlaşılan soba yanıyor, tahta plakalara Kürtçe, Türkçe ve İngilizce veciz sözler yazılmış… Tabii en önemlisi de ilk göze çarpan “Burada para geçersizdir” yazısı. Doğal olarak arada “para” olmayınca, ortada kapitalist-liberal bir etkileşim de gelişmiyor. Önce çaylar geliyor, kütükten yapılma mini sehpalara konuluyor; sonra sıcak bir çorba… “Bedava!”

Bu yol üstü durağın bir adı yok. Gerçi Sedat Kıran birkaç defa konuşma arasında “Şûna Remzî” diyordu. Türkçesiyle “Remzi’nin Mekânı”; ama Remzi Asal, bir isimlendirme yapmayarak mekânı kişiselleştirmemeyi tercih etmiş. Çünkü mekânın amacı, kolektif bir bilinç; belki Kürt kültür tarihindeki Zibare geleneği, hatta bugün “komün” diyebileceğimiz bir dayanışma ve yardımlaşma mekânı. Asal, 6 Şubat depreminde de önemli bir dayanışma ağı örmüş, sonra da bu mekânda aynı kültürü devam ettirmiş. Burası zamanla bir uğrak hâline gelmiş; hatta yol hikâyelerinin dinlendiği, yaşam tecrübelerinin paylaşıldığı bir mekâna dönüşmüş.

Öyle ki Asal, “Yola Düşen Umutlar” adında üç kitap yayımlamış. Bana hediye ettiği kitap serisinden bir tanesini okudum. Kitap uzun bir monolog tarzında. Öyle ki nefes alışverişi olmadan, durmadan akan bir monolog havası veriyor. Bir yönüyle de seslere odaklanıyor. Kitapta bu ses bazen bir hayvanın sesi oluyor, bazen bir insan sesi, bazen çakan bir şimşeğin sesi… Elbette bir de kişinin kendi sesi. Ama hangisi? Duyduğumuz ile duymak istediğimiz ses aynı mı? Buna yönelik yer yer felsefi sorgulamalar da göze çarparken “mekân” sözcüğü de sıklıkla geçiyor. Buradan da anlaşılıyor ki “mekânın adı”, bildiğimiz “mekân” sözcüğünün ötesinde geniş bir anlam içeriyor.

Siverek’te geçirdiğim bir gün, coğrafyanın nasıl insanın kaderi olduğunu yeniden gösterdi bana. Kaderden kastım, insanın yaşadığı coğrafyayla benzerliğidir; doğa-insan-anlam ilişkisinin üretimidir. Siverek birçok açıdan Kürt özgün kültürünü yansıtan, Kürtçenin Dimilkî (Kirmançkî) lehçesine de ev sahipliği yapan, endemik yaşam formları taşıyan, klasik üretim biçimleri ile geleneksel ritüelleri barındıran bir kent. Sonuç itibarıyla burada her şey var; geriye bir tek şey kalıyor: kent-yurttaşlık üzerine yeniden düşünerek kenti bir “maddi ürün” olarak görmekten vazgeçip onu bir “şaheser” olarak idrak etmek.

(İG/NÖ)

Galata'da 'büyük ikame'

Sabahın erken saatlerinde, turist grupları kulenin altında toplanmaya ve kafelerin masaları sokakları doldurmaya başlamadan önce, eski Galata’nın silueti görünüyor. 19. yüzyıldan kalma Levanten binalarla çevrili Arnavut kaldırımlı sokaklar boş ve sessiz. Galata’nın katmanlı tarihinin sembolleri kendini gösteriyor: Eski yazıların soluk izleri, mermerlere oyulmuş Yunanca ve Ermenice yazılar; en az dört kadim cemaatin dar ve dolambaçlı sokaklarda yankılanan kilise çanları...

Ancak öğle vakti geldiğinde geçmişe dair bu anlık görüntü kayboluyor. Çünkü bu ikonik mahalle, İstanbul’un en işlek turizm hatlarından birine dönüşüyor: Kalabalık, ticari ve hayatları ile işlerini burada kurmuş insanlar için giderek daha zorlayıcı hale gelen bir yer...

İstanbul’da, şehrin çelişkilerini Galata kadar keskin bir şekilde ortaya koyan çok az yer vardır: Miras ve spekülasyon, yaratıcılık ve tüketim, aidiyet ve yerinden edilme... Son yarım yüzyılda Galata, göçmenlerin, zanaatkârların ve köklü azınlık ailelerin yaşadığı bohem bir işçi sınıfı mahallesinden, mutenalaştırma, sosyal medya trendleri ve durmak bilmeyen yaya trafiğinin şekillendirdiği küresel bir yere dönüştü.

Galata’da uzun süredir iş yeri sahibi olan üç kişinin hikâyesi, bu dönüşüme farklı açılardan ışık tutuyor: Şehre 1970’lerde gelen ve meyve tüccarlığından kafe sektörüne geçen Bayram, daha sakin ve yaratıcı bir dönemde giyim mağazası işini büyüten Sertaç ve İstanbul’un sokak kedilerine adanmış bir müze aracılığıyla Galata’da bir miras yaratmaya çalışan grafik sanatçısı Fatih. Onların hikayeleri, hayatta kalmanın hiçbir zaman garantisinin olmadığı bir mahallede koşullara uyum sağlamak ve kendini yeniden keşfetmek için ne gerektiğini irdeliyor.

Reis: Bayram Sezgin ve Galata’nın eski günleri

Bayram, 1974’te Siirt’ten İstanbul’a geldiğinde 12 yaşında bir yetimdi. Gelir gelmez dört erkek kardeşiyle birlikte Galata sokaklarında çalışmaya başladı.

“Önce meydanda el arabalarıyla meyve satmaya başladık.” diyor şimdi 65 yaşında olan Bayram.

Meyve satmak, Siirt’ten gelen Kürt göçmenler için yaygın bir yoldu; çoğu, Unkapanı çevresinde yoğunlaşan toptan sebze-meyve ticaretini birbirlerinden görerek yapmaya başladı. Seyyar satıcılık işinin kârlı olduğu görüldü ve çok geçmeden kardeşler, Selimbey Apartmanı'nda bir dükkan açtı. İşleri kötü giden bir lokanta sahibinden bu mekanı beş bin dolara satın almışlardı.

Halit Sezgin, mahalle arkadaşı ve Bayram Sezgin, Galata, 1980

Bayram, 1970’ler ve 80’lerdeki Galata’yı hem derin bir kültüre sahip hem de tehlikeli bir mahalle olarak betimliyor.

“O zamanlar bölge o kadar kötü durumdaydı ki, daireler bedavaya verilse bile kimse burada yaşamazdı.”

Suç ve uyuşturucuya rağmen Bayram, o dönemdeki Galata’yı insanların birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu, çeşitlilik dolu ve kültürel açından zengin bir yer olarak tanımlıyor. Yahudi balık satıcılarını, köklü Ermeni aileleri ve zanaatkâr ağlarını hatırlıyor. Neoklasik binalar belki yıkılacak gibiydi ama mahalleyi bir arada tutan eşsiz bir sosyal doku vardı.

1990’ların sonu ve 2000’lerin başında mimarlar ve yatırımcılar, kardeşlerin ilk dükkanının bulunduğu ve şu anda İKSV’ye ait olan Selimbey Apartmanı da dahil olmak üzere Galata’nın birçok tarihi binasını satın almaya ve restore etmeye başladı. Bina el değiştirdiğinde, kardeşler hemen köşedeki daha küçük bir yere taşındı. Kiralar yükselmeye başladı ve bir zamanlar yaşanmaz olarak görülen mahalle birdenbire değerli hale geldi.

Toptancılardan kafe kültürüne

Onlarca yıl boyunca Bayram’ın manav dükkanı, mahallenin sakinlerine ve kuleye giden az sayıdaki turiste hizmet veren merkezi noktalarından biriydi. Ancak 2010’lara gelindiğinde Galata’nın ekonomisi kesin olarak turizme kaymıştı. Uzun süredir burada yaşayanlar taşındıkça ve atölyeler kapandıkça talep de değişti:

“Eskiden insanlar Galata’da yaşıyordu, bu yüzden meyve satmak kolaydı. Ancak mahalle değiştikçe, hayatta kalmak için yeni pazara uyum sağlamam gerektiğini biliyordum." 

Bayram, kira artışlarının işini gözden geçirmesine neden olduğunu kabul ediyor, ancak aynı zamanda mevcut kalabalığı bir fırsat kaynağı olarak da görüyor. 2025 yılında meyve ticaretini bırakıp Büyük Hendek Caddesi’nin köşesindeki meydanda merkezi bir köşe dükkanını devraldı ve Rodinya Galata Café’yi açtı.

“Galata’ya ilk geldiğimde bir kafe açmak imkansızdı. Kimse oturmazdı!” diyor alaycı bir şekilde, kafesinde oturmuş, şimdi meydanı dolduran kalabalığa bakarken.

“Selfie Caddesi” olarak da bilinen Büyük Hendek Caddesi’ndeki kaldırımları turistler ve kafelerin masaları dolduruyor. (Fotoğraf: Tara Milutis)

Eski günlerden bahsederken kayıp hissiyle konuşmuyor. Bayram, Galata’yı bugünkü haliyle tercih ediyor.

Gerçekçi bir ifadeyle, “Artık huzur ve güvenlik var. Ve hayat daha iyi. Meyve işindeyken, toptan pazarda en iyi ürünleri seçmek için sabah 6:00’da uyanmak zorundaydık. Kafe işletmek daha kolay. Yaya trafiği, işi daha sürdürülebilir kılıyor.” diyor.

Şu anda kafede 16 kişi çalıştırıyor; bunların çoğu Siirt bölgesinden gelen genç Kürtler.

Başarının sırrı

Bayram, Galata’da onlarca yıldır süren ticari başarısını, bölgeyi çok iyi tanımasına ve her yeni duruma uyum sağlamasına bağlıyor. Yeni gelenlerin çoğunun hediyelik eşya dükkanları ya da kafeler açtığını, ancak mahallenin ritmini anlamadıkları için zorlandıklarını belirtiyor. Bazıları sadece masraflarını karşılamak için dükkanlarını sabah saat 3’e kadar açık tutmak zorunda kalıyor.

Emekli olmayı düşünüp düşünmediği sorulduğunda gülüyor: “Asla”. Çocukları iş temposunu yavaşlatmasını istiyor ama o durmaya niyetli değil. Kırk yıllık kariyeri boyunca hiç tatile çıkmadığını söylüyor:

“Sıkı çalışmak benim tesellim. Ve Galata’da başarılı olmak için çalışmayı sevmelisiniz.”

Modanın öncüsü: ParisTexas ve Bohemya'nın Ölümü

Bayram Sezgin, Galata'da ticaret dünyasının çalışma ahlakını belirlediyse, Sertaç Haznedaroğlu da ona estetik ruhunu kattı. 2008'de Ankara'dan Galata'ya taşındığında, sakin ve el değmemiş bir bölgeyle karşılaşmıştı.

“Galata’yı seçtim çünkü bölge hâlâ bâkirdi.” diyor İlk Belediye Caddesi’ndeki geçici dükkanında. O dönemki mahalleyi "sessiz" ve "bohem" olarak tanımlıyor; mahalle, ucuz kiraları ve hem yaşayabilecekleri hem de çalışabilecekleri geniş daireleri sayesinde sanatçıları kendine çekiyordu:

“Galata Kulesi hâlâ biraz bakımsızdı, mahalledeki bir aile tarafından işletiliyordu. Her yerde atölyeler vardı — aydınlatma dükkanları, marangozlar, döşemeciler — ve hiç turistik dükkan yoktu. Sıfır.”

O dönemde, Galata’da henüz pek müşteri olmuyordu. Ancak Sertaç buradaki potansiyeli gördü ve Camekan Caddesi’ndeki eski bir marangoz dükkanında ParisTexas butiğini açtı.

Sertaç Haznedaroğlu, İlk Belediye Caddesi’ndeki ParisTexas mağazasında.(Fotoğraf: Tara Milutis)

“Mağazamıza yerli ve yabancı turistler aralıksız geliyordu ve hepsi çok ilginç insanlardı,” diye anlatıyor. Bu başarı, özenle yenilediği tarihi mekanlarda iki butik daha açmasını sağladı:

“Orijinal mimariyi korurken yeni ve ilginç şeyler yaratma sürecini çok seviyorum.”

ParisTexas bir hayran kitlesi kazandıkça, diğer bağımsız tasarımcılar ve el yapımı ürünler satan butikler de onun izinden giderek aynı dar caddeye dükkanlar açtı.

Ticarileşme ve selfie ekonomisinin yükselişi

Galata’nın popülaritesi artarken bu belediyenin de dikkatini çekti ve belediye, kıyafet pazarları, tematik caddeler ve görünürlük odaklı markalaşma kampanyalarıyla mahalleyi ticarileştirme planlarına başladı. Bu girişimler daha fazla ziyaretçi çekti, ancak bölgenin karakterini de değiştirdi. 

Uzun vadeli meskenlerin yerini yavaş yavaş Airbnb daireleri almaya başladı. Atölyeler, sanatçı stüdyoları ve müzik mağazaları, artan kiralar nedeniyle yerlerini daha hızlı tüketim tempolarına hitap eden işletmelere bıraktı.

“İnsanlar artık sosyal medyada gördükleri için Galata’ya geliyordu. Bu yeni kalabalık, moda veya el yapımı ürünler satın almakla ilgilenmiyordu. Onlar kafeler, tatlılar ve selfie çekmekle ilgileniyordu.” diyor Sertaç.

Sertaç, dükkanlarının batmamasını sağlamak için iç tasarım alanına da yöneldi. 2017 yılına gelindiğinde, mahallenin gittiği yönü gören ve artan kiralara ayak uyduramayan Sertaç, dükkanı kapatma kararı aldı. Galata’nın şu anki durumunu, bölgenin karakterini oluşturan bağımsız işletme sahiplerinin, önemli sermayeye sahip kişiler tarafından sistematik olarak yerlerinden edildiği bir “yer değiştirme” süreci olarak tanımlıyor:

“Belediye için amaç, daha fazla ziyaretçi ve daha fazla turist çekmekti. Bu yüzden kendi açılarından iyi bir iş çıkardıklarını düşünüyorlar. Ancak sürdürülebilirliği ya da yerel halkın yaşam kalitesini – trafiği, kalabalığın hastaneye etkisini, altyapı üzerindeki yükü – hesaba katmadılar.”

Pandemi sonrası 

Sertaç, COVID döneminde dükkanların dış desteğin çok az olduğu bir durumda nasıl zorlandıklarını, komşuların ve işletme sahiplerinin ise birbirlerine yardım etmek için harekete geçtiğini anımsıyor. Hatta birçok mülk sahibi alacaklarını ertelemiş.

“Galata’da kapanan hiçbir işletme duymadım. Türkler uyum sağlamakta iyidir. Buna alışkınız. Uyum sağlayamazsanız hayatta kalamazsınız.”

Pandemi sonrası patlamayı değerlendirirken turizm ve talebin geri dönmekle kalmadığını ve üç katına çıktığını belirtiyor. Ona göre bu aşırı ticarileşme, kültürel kayıplardan daha fazlasını getirdi ve güvenlik endişeleri de yarattı. Kafelerin kaldırımlara taştığı ve sokakların ağzına kadar dolu olduğu bir ortamda, mahallenin fiziksel kısıtları konusunda endişeleniyor: “Yangın gibi bir şey olursa kaçacak yer yok. Aslında tehlikeli bir durum.”

Sertaç, kısa süre önce ParisTexas’ı, eski mekanından çok uzak olmayan İlk Belediye Caddesi’nde beş aylık bir geçici mağaza olarak yeniden açtı. Fiziksel bir dükkânın sunduğu görünürlük ve insanlarla günlük etkileşimi özlemiş olduğu için sokağa geri dönmekten memnun. Ancak geleceğe dair net bir bakış açısına sahip. Mevcut kira koşulları ve Instagram odaklı müşteri kitlesi, yaratıcı topluluğun artık Galata’yı evi olarak göremeyeceği anlamına geliyor:

“Yaratıcı insanlar uygun fiyatlı mekanlara ihtiyaç duyuyor ve Galata’daki kiralar artık burada yaşamalarına ve iş yeri açmalarına izin vermiyor. Dolayısıyla mahalle giderek daha fazla ticarileşmeye devam edecek.”

Küratör: Fatih Dağlı ve yeniden keşfetme sanatı 

Aponia ve Cat Museum İstanbul’un kurucusu Fatih Dağlı, 15 yıldır Galata’nın iş hayatında önemli bir isim ve her zaman yerel, yaratıcı ve ticari olmayan bir çizgiyi savunuyor.
 
Eskişehir doğumlu Fatih, 1998’de İstanbul Üniversitesi’nde okumak için İstanbul’a taşındı. Grafik tasarımcı olarak çalıştıktan sonra profesyonel tur rehberi olarak otuz dört ülkeye seyahat etti.
 
“Seyahat etmek, tasarım ve ticaret konusundaki bakış açımı gerçekten şekillendiren bir deneyim oldu.” diyor. 
 
2009 yılında, ortakları Orçun Cetinkaya ve Yavuz Öztürk ile birlikte Galatasaray yakınlarında Aponia’yı açtı ve seyahatlerinde gördüğü ucuz hediyelik eşyalardan farklı bir şey sunmayı hedefledi. Dükkan, genellikle mizahi ve hicivli bir üsluba sahip yaratıcı hatıra eşyaları ve cesur baskılı tişörtler satıyordu. İş büyüdü; Aponia’nın tasarımları, o zamanların hareketli küçük tekstil atölyelerinde üretiliyordu—bu sektör, o zamandan beri artan maliyetler ve kur dalgalanmaları nedeniyle çökmüş durumda.
 
“Aponia’yı ilk açtığımızda İstanbul’da büyük bir iyimserlik vardı. Şehir, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti. Turizm istikrarlıydı ve ziyaretçiler arasında gerçek bir ‘Birleşmiş Milletler’ karışımı vardı." diyor Fatih.

Bir mahalle markasının evrimi

2013 yılında Fatih, Aponia’yı İstiklal Caddesi’nden Galata Kulesi’ne doğru uzanan tarihi Galip Dede Caddesi’ndeki merkezi bir konuma taşıdı. Kira sözleşmesini imzaladığında iki hafta sonra Gezi Parkı protestolarının başlayacağını bilmiyordu. Ancak bu durum işleri durdurmak yerine canlandırdı.
 
“O dönemde insanlar özellikle Gezi nedeniyle, protestocuları desteklemek ve ‘Occupy’ enerjisini yaşamak için İstanbul’a geldi. Galata’ya çekildiler ve yerel, yaratıcı markaları desteklemek, başka hiçbir yerde bulamayacakları küçük serili tasarımları satın almak istediler.”
 
2010’lar boyunca turizm ve yaya trafiği arttı ve işi on yıl boyunca güçlü bir şekilde devam etti. Hatta pandemi ortasında ikinci bir mağaza açacak kadar kendine güveniyordu:
 
“O dönemde devletten herhangi bir destek almadım, ama COVID’i umursamayan ve Avrupa’ya gidemediği için tişört alan Rus turistler vardı.”
 
Aponia pandemiyi atlattı ve kısıtlamaların kaldırılmasından sonraki ilk yıl beklenmedik bir şekilde güçlü geçti. Ancak COVID sonrası patlama uzun sürmedi. Enflasyon hızlandı, kiralar tavan yaptı ve iki mağazasını işletme maliyetleri fırladı. Galata'da iş yapmanın ekonomik koşulları hızla değişiyordu: 
 
“İstanbul'u ziyaret etmek çok daha pahalı hale geldi, bu yüzden turistler harcama alışkanlıklarını değiştirdi. Konaklama ve yemek, bütçelerinin daha büyük bir kısmını kapladı. Tişört alacak kadar paraları kalmadı, bunun yerine kartpostal aldılar.”

Fatih, bu yeni ekonominin tamamen yeniden keşfedilmeyi gerektirdiğini fark etti. Ancak estetiğini sokakları doldurmaya başlayan hızlı tüketim ve selfie meraklısı kalabalığa satmayı reddetti. Yeni pazara hitap etmek yerine, Aponia mağazalarını kapattı ve belki de hayal edilebilecek en tipik İstanbul projesini yarattı: Şehrin sokak kedilerine adanmış bir müze.

Cat Museum Istanbul

Cat Museum Istanbul, Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde bulunan, kedi temalı sanat ve tasarımı, bir baskı atölyesini ve sokak kedileri için bir sığınağı bir araya getiren küçük ölçekli bir girişim. Bir sosyal girişim olarak faaliyet gösteren müzenin kârının yüzde 50'si sokak hayvanlarını desteklemek için ayrılıyor.

Fatih için müze, kontrolsüz ticarileşmenin ele geçirdiği bir mahallede anlam yaratmanın bir yolu; hızlı bir turizm koridoruna yavaş kültürü zorla sokmaya yönelik kasıtlı bir girişim. Ve eski aidiyet biçimlerinin çoğunun yerinden edildiği bir semtte, o bu mekanı cheesecake ve selfielerin ötesinde bir topluluk duygusu oluşturmak için kullanıyor.

Fatih Dağlı ve Lucky, Serdar-ı Ekrem Caddesi’ndeki Cat Museum Istanbul'da. (Fotoğraf: Tara Milutis)

“Aponia kişisel bir projeydi. Ama Cat Museum Istanbul daha çok bir sorumluluk, bir miras gibi geliyor.” diyor Fatih.

Mahallenin karşı karşıya olduğu baskılara rağmen, o iyimserliğini koruyor. Model olarak Barselona’nın Gotik Mahallesi’ni gösteren Dağlı, Galata’nın bağımsız dükkanlar ve kültürel mekanlardan oluşan daha katmanlı bir ekosisteme dönüşeceği bir gelecek hayal ediyor. Onun için sorun turizmin kendisi değil, turizmin homojenleşmesi; bir zamanlar çeşitlilik içeren kentsel kimliğin tek tip ve tekrarlanabilir bir tüketim modeline indirgenmesi. 

Fatih, bir sosyal girişim müzesini işletmenin yükünün zorlu bir ekonomik gerçeklik getirdiğini ve mali açıdan ilerlemenin bitmek bilmeyen bir kedi-fare oyunu gibi geldiğini itiraf ediyor. Yine de Cat Museum Istanbul’u hem bir yurttaşlık görevi hem de bir iş olarak görüyor. 

“Ben büyük bir İstanbul sevdalısıyım. Müzede kendimi Eski Galata’nın ev sahibi gibi hissediyorum. Ve misafirler geliyorsa, evimi hazırlamalıyım.” diyor Fatih.

Asırlar boyunca tüccarlar, bugün Bayram’ın kafesinin, Sertaç’ın pop-up mağazasının ve Fatih’in müzesinin bulunduğu aynı arnavut kaldırımlı sokaklarda geçimlerini sağladılar. Ancak bugün, bu bağımsız işletme sahipleri sadece geçimlerini sağlamakla kalmıyor, mahallenin kendi kimliğini koruma hakkı için mücadele ediyorlar. Her şeyin birbirinin aynısı olduğu bir çağda, onların yeniden keşfetme ve yerlerinde kalma kararı sadece bir iş modeli değil. Bu, Galata’nın ruhu için verilen sessiz ve inatçı bir savaş. (TM/VK)

Bir mandıradan manzaralar: Süt Çiftliği

Benim gibi tam zamanlı müzisyen, yarı zamanlı sinemaseverler için festivaller oldukça yoldan çıkarıcı ve kafa karıştırıcı olabilir. Vaktim az olduğu için film seçimini doğru yapmam ve çıkışta zaman kaybetmediğimi düşünmem gerekiyor. Her ne kadar film festivali seçkisinde birbirinden güzel filmler de olsa, yaş ilerledikçe insanın sinema zevkinde de bir oturmuşluk gerçekleşiyor ve insan ya ortak meselelere dalmaya ya da yeni bir tat yakalamaya ihtiyaç duyuyor.

Süt Çiftliği, bu iki ihtiyacımı da karşıladı ve ayrıca buna Türkiye Sineması’nda bir kadın yönetmenle daha tanışmış olmanın gururu eklendi. Film, dünyamızı çocukluk üstünden anlatan bir hikâyeden oluşuyor.

Feminist bir okumayla izlediğinizde annenin kaybı ile buzağıların anne ineklerden alıkoyuluşunu duygu-daşlaştıran ana karakterimiz kesinlikle feminist bir hikâyeye işaret ediyor. Bu feminist bakıştan da kapitalist dünyaya, bunun insanlar üstündeki etkisine ve insanın başka canlılara hükmetme eğilimine, toplumdaki sömürülere dikkat çekiyor. Üstelik bunu, yer yer Hamnet filmini andıran masalsı diliyle, yemyeşil bir ormanın ağaçları arasında gerçekleştiriyor.

Film, size bir yanda sistemin sert gerçekliğini, bir yanda varolmanın dayanılmaz hafifliğini sunuyor sanki bir tepside… Özgürlük nedir ve aileye mi aidiz yoksa salt bir dünyaya mı sorusu da, yanında ikram!

Tüm bu ikramlardan sonra festival seyircisi, filmin yazarını ve ekibini bırakmıyor; 1,5 saate yakın söyleşiliyor… İnekleri öğreniyor, mandıralardan dem vuruyor, travmaların etkisini sorguluyor, yanlış anlaşılmaya müsait sahnelerin kimde ne çağrıştırdığını konuşuyoruz.

Ancak bunlar bana yetmiyor ve filmin yaratıcısı Elif Eda’ya söyleşide konuşulmayanları; ama benim hâlâ merak ettiklerimi bianet için soruyorum. Keyifli okumalar!

Yönetmen Elif Eda.

Acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşama

İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminizin ardından ekiple yapılan söyleşide, ineklerle ilgili ilk düşünmenizin tam da sizin yeni doğum yaptığınız zamana denk geldiğini anlatmıştınız. Peki ya filmin sizin yazarlık kimliğinizi daha derinden anlamak isteyen okuru için yazma sürecinizi de biraz anlatır mısınız?

Evet, filmin tohumu yaklaşık 14 yıl önce kızım doğduğunda zihnime düştü. Bende genelde böyle işliyor yazma süreci, önce bir fikir temas ediyor zihnime. Orada demleniyor, yeni karşılaşmaların bıraktıkları ekleniyor üzerine, zamanla şekil alıyor, büyüyor –bazen bir türlü filizlenmediği de oluyor, bahsi diğer. Süt Çiftliği’nde bu şekillenme süreci biraz uzun sürdü. İlk tohumdan altı yıl sonra somut olarak yazmaya başladım. Öncesinde hem zihnimin derinlerinde yeni eklenenlerle devran ediyordu. İlk taslağı yazdığımda filmin şu anki halinden çok çok farklıydı. Ana fikir temelde aynıydı; ama son izlediğiniz halinde olmayan başka birçok karakter vardı, ana karakter İrem değil de Halid’di mesela… Her taslakta yeni bir şeyler denemeyi seviyorum ben, oturan kadar. Oturduktan sonra yazdığım taslaklarda ise kâğıt üzerinde nihayet kurulmuş olan o dünya içindeki sorunları çözmeye yöneliyorum.

Filmin bütünlüğü adına çıkardığınız ya da sonradan eklediğiniz sahneler oldu mu? Daha yakından bilmek isteriz.

Elbette. Çok âşık olduğum iki sahneyi, son dört taslaktan önce çıkardım. Gerçekten heyecan duyduğum bir fikri tamamen eledim. Onunla ilgili de tutkuyla bağlı olduğum sahneler vardı. Hâlâ içim biraz cız ediyor; ama belki oradaki fikirleri başka bir filmin tohumu olarak kullanırım. Bazı sahneleri ise kısıtlı çekim süremiz sebebiyle planlama aşamasında kurban etmek zorunda kaldım ya da filmin bütünlüğünü etkilemesin diye birbiri içinde eriterek kısalttığım sahneler oldu. Kurgu aşamasına geldiğimizde ise artık çıkaracak sahnemiz kalmamıştı.

Film, insan doğasını ve çocukluğu derinlemesine anlatmasının yanı sıra toplumsal bir kimliğin de sahibi. Ele aldığınız meselenin evrensel öğelerden de oluştuğunu düşünüyor musunuz yoksa filmin çıkışı toplumsal bir mesele mi demeyi yeğlersiniz?

Kesinlikle ve en çok da evrensel öğelerden oluştuğunu düşünüyorum. İnsan olma halinin ne kadar ortaklaşa bir deneyim olduğunu hatırlatmak isteyen bir tarafı var Süt Çiftliği’nin. İnsan olma, acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşamanın yolu aslında bu acının ne kadar her bir canlıya –sadece insana değil– mahsus olduğunu ve bu acıyı kabul ederek yaşamın kendisini kucaklayabilmenin yolunun her bir canlıyla birlikte yan yana var olmaktan geçtiğini anımsatmak isteyen evrensel bir arzusu var filmin.

“Gizli bir yetimler ittifakı”

İzleyici ile buluşmalarınız sizin için nasıl geçti? Nasıl geri dönüşler aldınız? Filminize başka bir yerden bakmanıza sebebiyet verdi mi farklı detayları fark eden seyirci?

Dürüst olmak gerekirse hiç beklemediğim kadar iyi geçti. Gösterimlerin öncesinde, içimde heyecandan çok gerginlik vardı. İlk gösterim sonrası, izleyicinin ilgisi ve anlamlı soruları karşısında gerginlik tamamen gitti ve öforik bir heyecan kapladı içimi. Paylaşmak istediğim şeyin seyircide bir karşılığının olması, onu duygu dünyalarına buyur etmeleri, onlarda zihinsel bir hareketlilik başlattığını gözlemlemek inanılmaz bir deneyimdi benim için. Üstelik bu durum, oyuncularımla ekibime de sirayet etmişti ki bu tabii ayrı bir mutluluk kaynağı oldu, çünkü film onlarla var takdir edersiniz ki.

Bağımsız sinema yaparken oyuncular ve ekip, emeklerinin karşılığını maddi olarak yeterince alamıyorlar, onları bu manevi karşılıklar, destekler tatmin ediyor. Bu yüzden de önemliydi seyircinin tepkisi benim için. Bir de ağlayarak soru soran birkaç kişi vardı, bu beni çok şaşırttı. O kadarına niyet etmemiştim çünkü. Ayrıca hem Atlas gösterimi hem Kadıköy Sinematek gösterimi sonrası sordukları sorulardaki entelektüel derinlik hayranlık uyandırdı bende. Filmdeki orman, mağara ve Bahar karakteri üzerinden gelen yorumlar ve sorular gülümsetti. Çünkü yazarken zihinsel dünyam en çok oraya yoğunlaşmıştı. Ormanı ve Bahar’ı çok seviyorum. Akıldışılığı, akışta olanı, delirmeyi göze almayı… Bir de Sinematek’teki sevgili moderatörümüz Çiğdem Öztürk’ün bir yorumu vardı ki hâlâ benimle. John Berger’den bir alıntıyla o kadar güzel özetledi ki filmi, minnettarlık hissediyorum sahiden. “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız”. Budur.

Bir hayvanı ve arkasında insanın işlettiği koca bir endüstriyel dünyayı anneliğiniz üstünden merak etmiş, anlamış, anlatmışsınız, sormak isterim: Annelik dünyaya farklı bir perspektiften bakış sağlıyor mu kadınlara ya da sağlamalı mı? Özetle, anneliğin meselesi nedir?

Anneliğin meselesi nedir… Güzel soru. Anneliğin meselesi, kadınlardan başka herkesin bu biricik deneyimi sorunsallaştırmasıdır sanırım. Sorunsallaştırma derken, Foucault’ya atıfla söylüyorum bunu. Yani bir söylem oluşturma ve kadınları bu söylemin “özne”si kılarak nesneleştirme, bu yolla da onları yönetme. Annelik dünyaya farklı bir bakış getirir mi? Elbette getirir. Hangi deneyim getirmez ki? Anne olmamayı seçmek ya da seçmese de anne olmamak hayata farklı bir bakış getirmez mi? Getirir. Tüm dünyayı, hayatını o tek bir bakışla değerlendirmek, o açıdan görmek sağlıksızdır ama sana kattığı farklı bir değerlendirme becerisi olur, eğer özümsemeyi bilirsen.

Ben bir kadın olarak kızıma şükran doluyum. Çünkü varlığı, kurduğumuz ilişki bana çok şey öğretti. Zaman zaman yıktık, sonra birlikte yarattık. Her şeyden önemlisi iktidar meselesinde gözlerimi açtı, her bir insanın nasıl da güç tuzaklarına düşebileceğini gösterdi, koşulsuz akışkan bir sevgi evrenini tanıttı bana. Kızım Zeynep’le bu dünyada karşılaşmam, şeylere bakışımı çok değiştirdi, çok genişletti. Bu benim anneliğimden değil; onun da o oluşundan bence. Adrienne Rich’in Of Woman Born kitabında yaptığı tespit çok güzel aslında: Kadınların sorunu annelik deneyimi değil, kendilerine dayatılan kurumsal annelik. Annelik de kendi hâlinde akmakta olan hayatın bir veçhesi işte… Ne kutsal ne mutlak… Ondan nasıl bir tat alacağın sana kalmış.

Başka projeleriniz var mı? Yazmaya devam ediyor musunuz?

Elbette. Hazırda yazılmış üç senaryom var. Ama zihnimde dolanan daha başka birkaç fikir var ki sanırım onlar daha baskın geliyor yazılmış olanlardan. Birini yazmaya başladım. Diğeri de hadi onu bitir de bana geç diye biraz baskı yapıyor. Bu durumu yönetmekte zaman zaman zorlanıyorum. Bunu kabullenmem biraz zor oldu –çünkü müzisyenlere hayranım ve keşke ifade dilim o olsaydı diye çok hayaller kurdum– ama sanırım benim yazmaktan başka bir sermayem yok. O yüzden buradayım, yazıyorum, yaşıyorum da…

Filmin konusu

Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden 12 yaşındaki İrem, yarı-endüstriyel bir süt çiftliği işleten büyükannesinin yanına taşınır. Çiftlikte, daha fazla süt elde etmek için yeni doğan buzağıların annelerinden rutin olarak ayrıldığını fark eder. Bu durum İrem’i derinden rahatsız eder ve onu, çiftliğin veterinerinin yanında çırak olarak çalışan yetim Halid’in desteğiyle, küçük ama kararlı bir adım atmaya yönlendirir: Hamile inekleri, doğumdan sonra yavrularıyla kalabilsinler diye özgürlüklerine kavuşturmak.

Filmin künyesi

Yönetmen ve senarist: Elif Eda
Oyuncular: Mira Saikali, Derya Alabora, Ediz Metin, Anıl Kır, Deniz Bal, Gökhan Civan 
Yapımcı: Enes Erbay
Görüntü Yönetmeni: Emre Pekçakır
Kurgu: Bünyamin Bayansal
Özgün Müzik: Güncel Gürsel Artıktay
Sanat Yönetmeni: Vahhab Aydın
Ortak Yapımcı: TRT, Elif Eda, Soberworks
Yapım Şirketi: Teferruat Film
Dünya Hakları: Teferruat Film

(GÖ/TY)

Sahte olan avukat mı?

Kötü haber arsızı olduğumuzdan sabah kalktığımızda operasyon haberi okumazsak daha kötüsünün yaklaştığına dair kaygılanıyoruz. Ne demişler? Bildiğin kötü, bilmediğin kötüden iyidir.

Geçen sabah telefonu elime aldım ve “Sahte avukat şebekesine operasyon” başlığını okudum. Günlük operasyon dozumu alıp rahatladım. Üstelik kendilerini avukat olarak tanıtıp insanları kandırmışlar, ne kadar ayıp! Haberin başlığına bakıp geçmeyelim; kimmiş, kimlerdenmiş bu kişiler bir öğreneyim, dedim. Başta devletin çeşitli dijital onay mekanizmalarından da geçebilen sahte diploma, sahte avukatlık ruhsatı satın alıp sosyal medyada müvekkil avına çıkanların yakalandığını zannettim. Meğer öyle bir çabaya hiç girmemişler. Taktik basit. “Borcun var, davan var, şu kadar parayı hemen yatır, yoksa çok fena olur,” diyerek insanlara mesaj atıyorlar veya arıyorlar. İnsanlar da şak diye parayı yatırıyor.

Gerçi geçenlerde bizim bir avukat arkadaşa önce mesaj geldi, ardından aradılar. Saat tam 16.30’da gelen mesajda mealen, adliye veznesine saat 16.45’e kadar şu kadar para yatırırsanız hakkınızdaki dava düşecek, diyor. Peşinden aradılar. Arkadaş da biraz eğlenmek için çok kaygılı bir sesle konuşuyor. “Ah” diyor, “Üzerimde nakit yok. Adliye çok uzak, bu saatte yetişemem ki oraya. Ne yapmam lazım? Yardım edemez misiniz?” Hep beraber konuşmayı dinliyoruz. Arkadaş iyice role girdi tabii, ama karşı tarafla yarışması imkansız! Kadın öyle net, kendinden emin, sakin ki bir yandan gülüyoruz bir yandan performansa hayran olmaktan kendimizi alamıyoruz. Neyse, bizim arkadaş yeterince eğlendikten sonra avukat olduğunu söyleyince tık diye kapanıverdi telefon. Hemen “Avukat olunca rahat olursun tabii” diye homurdanmayınız. Ayrıca bu kadarcıktan ne olur, diyenler de olabilir. Doğru tabii. Karekodlu, şekilli şemalli ve tümüyle saçma sapan mahkeme kararı üretmişler. Başı ağır ceza, ortası asliye hukuk, sonu istinaf gibi görünüyor. Hiçbir paragrafın diğeriyle ilgisi yok. Bunu gönderip para istiyorlarmış insanlardan. Sıkı durun! E ödüyorlarmış!

Hasılı ütülmeye doyamadık gitti. Şimdi biz halk denen kütlekişi olarak farklı yollardan ütülmekteyiz malum. Öncelik elbette, kurala uyanlar olarak kurala uyduğu için ütülenlerde. Ev sahibi olma vaadiyle resmi, yarı resmi ve gayrı resmi yapılar tarafından ütülenler ikinci sıraya yerleşebilir sanırım. Kredi kartı ve diğer kredilerden kaynaklı ütülenler de bir övgüyü hak eder tabii. Bunların dışında “bir koyup üç alma” hevesinden kaynaklı minik tuzaklar var. Buraya kadar olanlar böyle grimsi ama içinde bir pembelik de bulunanlar sanki, değil mi? Bir de kendisini savcı, hakim, polis diye tanıtarak banka hesabına, evdeki altına, paraya çökenler var. Şimdi elimizdeki bu ekip de “Ben avukatım, şu kadar borcun var,” diye arıyor diyelim ki birini. Mahkeme kararı “üreten” tebligat zarfını serçe parmağı ile yapar, onu da kabul ederim. Ama yine de soru şu: İnsan davası, borcu olduğunu bilmez mi, unutur mu? Yoksulluktan borç çevirme ustasına dönmüş insanlar, sen ne anlatıyorsun derseniz, o da kabulüm. Ancak minik bir itirazımı da söylemeden edemeyeceğim. Mesela tüm tıbbi meselelerde, tüm siyasi konularda, hatta gerçek hukuki uyuşmazlıklarda “büyük resmi gören”, şüphesini zırh gibi kuşanan, organik ve yapay zekâları şakır şakır harcayan güzelim insanlar bu tufaya nasıl düşüyor? İkisi aynı anda nasıl oluyor? Muhterem sosyal bilimcilerden rica ediyorum. Büyük resmi görmekten çakma icra takibini ayırt edemeyecek hâle nasıl gelir insanlar bir açıklayabilir misiniz? (ÖE/TY)

Kırılma noktası

“Niçin öldük diye soran olursa,
Onlara, çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.”

Rudyard Kipling

Çelik yüklü bir lokomotif, inşası tamamlanmak üzere olan Quebec Köprüsü’ne girdi. Kanada’nın Kıtalararası Tren Yolu projesinin bir parçası olarak planlanan bu köprü, Saint Lawrence Nehri üzerinde yapılıyordu ve ‘rüya proje’ olarak adlandırılıyordu.

Köprünün planlama aşamasında yapılan ön hesaplamalar, tasarım aşamasında düzgün bir şekilde kontrol edilmedi. Bu nedenle köprünün kendi ağırlığı, taşıması gereken ağırlığın çok üzerindeydi. Şantiyede çalışan işçiler bu hesap hatasının sonuçlarını köprünün taşıyıcı elemanlarındaki bozulmalardan fark etmiş olsa da seslerini mühendislere duyuramadı. Ya da mühendisler onları duymak istemedi. 29 Ağustos 1907 öğleden sonrası çelik yüklü lokomotifin de köprüye girmesi ile köprü daha fazla dayanamadı ve 15 saniye içerisinde Saint Lawrence Nehri’ne çöktü. Köprünün üzerinde bulunan 86 işçiden 75’i öldü.

Köprünün çökmesinden sonra konu ile ilgili bir Kraliyet Soruşturması açıldı. Yapılan incelemeler sonucunda hiçbir mühendis suçlu bulunmadı. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından Saint Lawrence Nehri üzerinde yeniden bir köprü inşaatına başlandı. Benzer bir tasarımla inşasına başlanan köprünün bu kez taşıyıcı eleman hesapları daha özenli yapıldı, çelik yapısı daha sağlam tasarlandı. Ancak 11 Eylül 1916’da bu defa da köprünün orta kirişi yerine monte edilirken nehre düştü ve 13 işçi daha öldü.

Kanada mühendislik tarihine kara bir leke olarak geçen Quebec Köprüsü deneyimi aynı zamanda mühendislik mesleğinde etik bir bilinç oluşturmanın da başlangıcı oldu. Toronto Üniversitesi’nde inşaat mühendisi olan Prof. Dr. Herbert Edward Terrick Haultain, yeni mezun olan mühendislere mesleki bir farkındalık kazandırmak ve Quebec Köprüsü felaketinin bir daha yaşanmasını engellemek için bir yemin töreni tasarladı. Mühendisliğe Kabul Töreni (The Ritual of the Calling of an Engineer) olarak adlandırılabilecek bu ritüel için 1907 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış olan dönemin ünlü yazarı Rudyard Kipling’ten bir yemin metni kaleme almasını istedi. Kipling’in Nobel Edebiyat ödülünü alma tarihi ile Quebec Köprüsü’nün yıkılma tarihi arasında sadece birkaç ay olması da tarihin ilginç bir tesadüfü olarak kayıtlara geçmiş olsa gerek.

Ben, _____, hocalarımın ve meslektaşlarımın huzurunda, şerefime ve demir gibi sağlam bir iradeye yemin ederim ki…’ cümlesi ile başlayan bu yemin metni ilk olarak 1925 yılında Montreal’de yeni mezun mühendisler tarafından okundu. Sonrasında da bu tören tüm Kanada’ya yayıldı. Törenin sonunda genç mühendislere serçe parmaklarına takmak üzere mesleki etik ve sorumluluklarının hatırlatıcısı olarak demir bir yüzük verildi.

Kırılma Noktasının İlahisi

Bir rivayete göre bu yüzükler, yıkılan Quebec Köprüsü’nün çeliğinden yapılmış. Yüzüğün dış yüzeyi keskin kenarlara sahipmiş ve bu kenarlar çizim yaparken veya yazı yazarken yüzeye sürtünerek sahibine dikkat gerektiren sorumluluklarını hatırlatırmış. Genç mühendis meslekte deneyim kazandıkça yüzüğün keskin kenarları sürtünmeyle törpülenerek düzleşirmiş.

Kipling’in mühendislikle bağı sadece bu törenle ilişkili değildi. Şiirlerinde mühendislikten ödünç aldığı kavramları sıkça kullandı. Hatta Londra’da yayımlanan ‘The Engineer’ adlı mühendislik dergisinde 1935 yılında Kipling’in bir şiiri basıldı. Şiirin adı Kırılma Noktasının İlahisi’ydi. Bu şiir yayımlandıktan sonra ‘Mühendisliğe Kabul Töreni’nin bir parçası oldu. Daha öncesinde Eski Ahit’ten okunan ayetlerin yerini alan dizelerde Kipling malzeme biliminden ödünç aldığı çimentonun, taşın, çeliğin kırılma noktasından hareketle kendi kişisel tarihinde çok önemli olan bir sorunun yanıtını aradı: Bir insan, ne kadar yüke dayanabilir?

Çoğumuz Kipling’le farkında olarak ya da olmayarak yaşamımızın bir döneminde denk gelmişizdir. Kimi zaman çocuklar için yazdığı bir öykünün satırlarında kimi zaman da Türkçeye çevrilmiş bir şiirinin dizelerinde karşılamışızdır. Belki de Türkçeye “Adam Olmak” ismi ile çevrilen Kipling’in ünlü “If” şiirinin dizelerinin altında çevirmen olarak Bülent Ecevit’in adını gördüğümüzde şaşırmışızdır.

Sözcüklerin, dizelerin ve satırların efendisi olan Kipling’in dünyanın efendisi olabilmekle ilgili de bir derdi vardı. Örneğin İngiliz sömürgeciliğinin yılmaz bir savunucusuydu, beyaz insanın ve beyaz insanlar arasında da İngilizlerin efendiliğine yürekten inanıyordu. Tüm bu ereklerine ulaşabilmek için de amansız bir savaş yanlısıydı. Ama bu savaş yanlılığı milyonlarca gençle birlikte kendi oğlunu da yedi.

Kipling’in John adında ciddi görme bozukluğu olan bir oğlu vardı. Oğlunun I. Dünya Savaşı’na katılabilmesi için canla başla uğraştı. Hatta görme bozukluğu nedeniyle iki kez orduya kabul edilmeyen oğlunu askere aldırabilmek için hatırlı tanıdıklarının gücünü kullandı. Başardı da. Peki sonra?

Savaş Mezarları Komisyonu

John Kipling, Batı Cephesi’nde katıldığı ilk muharebe olan Loos Savaşı’nda henüz 18 yaşında iken öldü. Sonrası insanın etiyle, kemiğiyle bu acıya dayanıp dayanamayacağının deneyimi. Sonrası Rudyard Kipling’in acısını dindirebilmek için karısına ve kızlarına bağıra bağıra Jane Austen’in satırlarını okuması. Sonrası mezar mezar oğlunun cenazesini arayan bir babanın dramı…  

Kipling, oğlunun cenazesini bulabilmek için İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu’na katıldı. Batı Cephesi’ni karış karış gezerek başucundaki taşa oğlunun adını yazabileceği bir mezar aradı. Ama bulamadı. Komisyonun görevleri arasında Batı Cephesi’nde yaşamını yitiren İngiliz askerlerinin mezarlarının düzenlenmesi de vardı. Kipling çok sayıda isimsiz mezarla karşılaştı. Onların mezar taşlarına “Tanrı Tarafından Bilinen” anlamına gelen “Known unto God” yazdırdı. Ayrıca tüm askeri mezarlıkların girişlerine “Adları sonsuza dek yaşayacaktır” yazılmasını sağladı. Kipling oğlunun ölümü öncesinde beyaz ırkı siyahlardan, İngilizleri diğer milletlerden, emperyalizmi komünizmden yeğ tutsa da oğlunun ölümü sonrasında tüm ölü askerleri mezarlıkta eşitledi. Onun sayesinde askeri mezarlıklarda subaylarla erlerin mezarlarının aynı olması sağlandı.

Bu dünya ile öte dünya arasında kalan oğlunun acısı Kipling’in vicdanını kanattıkça sarsıldı. Sarsıldıkça kalemine sarıldı. Örneğin oğlunun savaşa katıldığı askeri birlik olan İrlanda Muhafızları’nın iki ciltlik tarihini yazdı. Sonrasında 1919 yılında Yunan Antolojisinde yer alan mezar kitabelerinden esinlenerek bir şiir dizisi yayımladı. Kısacık şiirlerden oluşan bu diziye Savaşın Mezar Kitabeleri (Epitaphs of the War) adını verdi. Kaleme aldığı her kelimeyi, her dizeyi, her şiiri adeta erimiş kurşundan damıtarak kâğıda aktardı. Kâğıda değen her satır belki de bu nedenle zihinlerde kara bir is lekesi bıraktı. Savaşın şaşaalı vaatlerinin duldasında gizlenen ölü askerler, korkaklar, cesurlar, ölülerinin ardından yas tuta(maya)nlar, suçlular, suçsuzlar birer mülteci gibi Kipling’in satırlarının arasına sızdı. Ama bu şiir dizisinde Bildik kalıp (Common form) başlığı altında yazılmış iki dize vardı ki, değdiği yeri kor olup yakmaması imkânsızdı:

Niçin öldük diye soran olursa,
Onlara çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.

Aslında bu dizelerin başına Bildik kalıp yerine oğlunu kendi elleriyle ölüme gönderen bir babanın asla dinmeyecek vicdan azabı da yazılabilirdi. Kipling, 1936 yılında, oğlunun mezarını bulamadan öldü.

Dün 1 Mayıs 2026’ydı. Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü. İşçiler yine marşlar söyleyerek alanları doldurdu. Yine ve yeniden alanlarda taleplerini haykırdı. Saint Lawrence Nehri’ne düşerek yaşamını yitiren işçilerin üzerinden 119 yıl, John Kipling’in I. Dünya Savaşı’nda öldürülmesinin üzerinden 112 yıl geçti. Ve halen ‘babalarımız’ bize yalan söylediği için dünyada her gün binlerce işçi iş cinayetlerinde, yüzlerce insan da savaşlarda ölüyor.

Maddenin bir kırılma noktası var, insanın da bir kırılma noktası var, peki ya düzenin; düzenin bir kırılma noktası yok mu?

Meraklısına not: 

Rudyard Kipling’in Bildik Kalıp şiirinin İngilizcesi:

Common Form
If any question why we died, 
Tell them, because our fathers lied.

John Kipling’in mezarı ancak 1992 yılında bulunabildi. 

(HU/TY)

‘Ecdadına’ dair şüphen varsa, durma!

Annesi de babası da açık tenli olan küçük Maria, mutlu aile yuvasında ebeveyni tarafından çok seviliyor, esmer tenli olmayı aslında pek garipsemiyordu. Lakin hayran olduğu Alman kökenli sarışın babası gibi yeşil renkli göz sahibi olabilmeyi diliyor, günün birinde bunun gerçekleşeceğini adı gibi biliyordu.

Havuzda devamlı açık gözlerle yüzüp mümkün olduğunca çok dalarak bunu başaracağına inanıyor, annesi de zaten planında muvaffak olacağını teyit ediyordu. Sağlığımıza zararı pek sorgulanmayan klor yüzünden her havuz sefasından sonra Maria’nın gözleri yeşile çalma eğilimi göstermediği gibi kan çanağına da mutlaka dönüşüyordu…

Yıllar sonra Maria aslında adının Victoria olduğunu, Arjantin diktatörlüğü sırasında kaçırılmış bir annenin evladı olduğunu öğrendikten sonra yeni bir hayata başlayacaktı…   

Çalıntı (Stolen) adlı belgesel, seyirciyi Arjantin’in karanlık mazisine sürüklerken ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye de davet ediyor. Ne de olsa Brian Pearle imzalı 2025 Arjantin yapımı 80 dakikalık filmde şimdiye kadar 140 kaçırılmış çocuğun kimliği belirlenmiş olsa da geriye kalan 400 kişinin meçhul vaka olmayı sürdürdüğü belirtiliyor. Mevzubahis hakikat arayışında adaletin yerini bulması için hafızayı ziyadesiyle zorlayan Plaza de Mayo Anneleri’nin önünde bir kez daha hürmetle eğilirken meselenin küresel geçerliliğini de kanıksıyoruz.

Plaza de Mayo Anneleri’nden dayanışma: Cumartesi Anneleri’nin yanındayız
Plaza de Mayo Anneleri’nden dayanışma: Cumartesi Anneleri’nin yanındayız
9 Ekim 2023

Kayıp evlatlar ve torunlar nerede?

Bütün dünyaya ilham veren mezubahis annelerin kayıplarını arama mücadelesi Jorge Rafael Videla askerî diktatörlüğünün icraatına karşı kısa zamanda örgütlenmiş, kız evlatları hamileyken veya yeni anneyken kaçırılıp meçhule karıştığından meydan okuyarak bilhassa seslerini yükseltme ihtiyaçları hasıl olmuştu.

Siyasî iktidar tarafından empoze edilen hakikatleri sorgulamaktan aciz geniş halk güruhları annelerin yalancılıkla itham edilmesini sorgulamıyor, hatta onlara “deli” damgası yapıştırılmış olmasını garipsemiyordu. İktidara muhalefet edip karşı çıkan, güvenlik kuvvetlerine direnen, tutuklanan, yaralanan, zindanlarda işkencelere maruz kalıp ölen veya kayıp vakasına dönüşenlerin mutlaka bir suç işlediklerine körü körüne inandırılmışlardı: “Mutlaka bir şeyler yapmışlardır, hak ediyorlardır!”

Çatlak sesler korosuna iktidar güdümündeki medya da muhakkak ki katkıda bulunuyor, aykırı yayında bulunabilenler zaten bölücülük, yıkıcılık ve vatan hainliğiyle itham ediliyordu.

Günümüzde de dozu mütemadiyen artırılan korku salma pratiği askerî dikatörlük tarafından fazlasıyla kullanılıyordu; lakin iktidardan hesap sorma cesaretini gösteren, evladını kaybetmiş 14 kadının mevzubahis derneği kurmasıyla rejim nihayet sorgulanır hâle gelmişti.

Her Perşembe Arjantin Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nın resmî çalışma mekânı Casa Rosada’nın (Pembe Ev) önü protestoların adresi oluyor, kayıp evlatlarından doğmuş torunlarının çalınarak birilerince evlat edinildiği yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.

Zindanlara anneleriyle atılmış çocukların veya oralarda doğmuş bebeklerin bazılarına, annelerine işkence edip katledenler tarafından el konması, anlaşılması zor bir sapkınlık olarak zuhur ediyordu.

Belgeselde ifade edildiği kadarıyla muktedirlerin niyeti ebeveynleri gibi olmamaları için çalıntı çocukların sağcıların arzularına ve şablonlarına göre yetiştirilip sisteme uyumlu bireyler haline getirilmeleriydi. Sağlıklı toplum, Hıristiyan aile değerleriyle birleştiğinde kusursuz olacaktı!

Çalınan çocuklar ganimet midir?

Artık hayatta kalmış anne/büyükannelerin sayısı hızla azaldığından Çalıntı adlı belgesel, ecdadına dair şüphesi olanları bir an önce harekete geçmeye çağırıyor. Aradan neredeyse 40 sene geçtikten sonra hakiki kimliğine ulaşıp annesine/büyükannesine kavuşmuş olanları zaten biliyoruz!

Neyse ki 70’li senelerde daha yeni yeni gelişmekte olan moleküler genetikte katedilen mesafe günümüzde çok daha derinlere kolaylıkla temas etmemize imkân tanıyor: Kim DNA’sındaki teferruatı merak etmez ki zaten?

Nitekim belgeselin genel tonu mümkün olduğunca geniş kitlelere seslenmeye, seyirciyi fazla tesir altında bırakmadan evrensel mesajını meseleyi bilmeyenlere televizyon estetiği aracılığıyla duyurmaya meyilli gibi duruyor.

Tabii ki karşımızda ahlâki bir sapkınlığın canice dışavurumları resmigeçit hâlinde olduğundan belgeseli seyir sırasında ve sonrasında muhakkak ki sarsılıyor, herhangi bir belgesel izlemişiz gibi hayatımıza aynen devam edemiyoruz.

Siyasî faaliyetleri olsun olmasın, karanlık devlet temsilcileri tarafından kaçırılmış ve çoğu öldürülmüş kadınların evlatları tabii ki hakikatlerle yüzleşme sürecinde zorlanmıyorlar desem yalan olur. Belgeselde yakından tanıdığımız “çalıntı” çocukların bazıları her ne kadar mazilerindeki ev içi şiddeti hatırlasalar da bir kısmı onları şefkatle büyütmüş kişileri silmekte ve hakiki ailesini kabul etmekte adeta direnmiş.

Film boyunca tabii ki Arjantin diktatörlüğü tarihinin üzerinden de geçiyor, iktisadi beceriksizliklerini örtmek amacıyla milliyetçi duyguları kabartmak suretiyle Malvinas/Falkland Adaları’na çıkartma teşebbüslerinin hezimetle sona ermesine bir kez daha şahit oluyoruz.

Sefil duruma düşmüş gencecik erlerin acınası hâli gözümün önünden bir türlü gitmiyor!

İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarla itham edilen diktatörlük mensuplarının sözde demokrasiye geçen Arjantin’de tarihî bir davada yargılandıkları ve ceza aldıkları da malum.

Lakin aradan kısa bir süre geçtikten sonra Carlos Saul Menem döneminde affedildikleri de!

Her ne kadar Bir daha asla! (Nunca mas!) sloganı günümüzde ülkenin başına çökmüş Javier Gerardo Milei yüzünden her an kadük hâle gelebilecekse de, devlet terörüne karşı daima teyakkuzda olan, dayanışmaya, kucaklaşma ve paylaşmaya hazır bir kesim daima mevcut.

Adalet peşinde koşanlar bilirler ki hakikat iyileştirir, hafıza itinayla yıpratılmak istense de kolay kolay silinmez.

Kaçırmaların başrolündeki nefti yeşil Ford Falcon’ları unutan var mı ki? (RL/TY)

Tez konusu belirlemek için bir niyet e-postası*

Konu: Tez Konusu Hakkında Görüş ve Değerlendirme Talebi

Merhaba Hocam,

Geçtiğimiz günlerde, düşündüğüm tez konusu hakkında sizinle kısa bir görüşme gerçekleştirmiştik. O anda konuya yaklaşımınız ve minnetle hatırlayacağım mütevazı tavrınız sayesinde konuşma, bir noktadan sonra, daha önce Yokuş Yol’a, Afro ve Çirûsk dergilerinde yayımlanmış şiir çalışmalarımın da bahsinin geçtiği kısa süren bir muhabbete dönüşmüştü. Söz konusu çalışmalarımın iki örneği ekte yer alacaktır. Ancak, çalışmak istediğim tez konusunun ana hatlarını ve o gün yaptığımız konuşmanın içeriğini metin üzerinde de görmeniz amacıyla size aktarmak isterim. Şöyle:

Bir gün İlhan Sami Çomak’ın bir şiirinde şu dizelerle karşılaştım:

Kendini tarifsiz kendini güzel
Kendini tüketeceksin
Ben böyle yaptım. İyi doğdum.

Zygmunt Bauman’ın savaş sonrası Polonya toplumu üzerine[1], Frantz Fanon’un ise Cezayir toplumu üzerine[2] yaptıkları kişilik analizleri ve bu iki araştırmacının söz konusu çözümlemeler sonucunda ortaya koydukları karakter tipleri, bende şu soruyu anlamlı kıldı: Anılan yazarların gösterdiği çabanın bir benzeri, edebi metinler üzerinden yapılabilir mi?

Bu soru beni, tez için düşündüğüm şu başlığa götürdü: “İlhan Sami Çomak Şiirinde ‘Dört Duvar’ İmgesi Bağlamında Yalnızlık Algısı

Sizin de daha iyi bildiğiniz üzere, şiir yalnızca bir duygu taşımaz. Bir düşünce alanı, bir varoluş biçimi ve hatta yeni bir okuma imkânı da açar. İlhan Sami Çomak şiirinin de burada durduğunu iddia edebilirim. Okuru, alışıldık modern yalnızlık anlatılarının dışına iter çünkü. Onun şiirinde yalnızlık, yalnızca toplumsal çözülme ya da bireysel kırılma noktasında adlandırılamaz. Beden, ruh ve özne arasındaki ilişkinin yeniden kurulduğu bir iç mekân deneyimine dönüşür. Özellikle “dört duvar” imgesi etrafında beliren bu şiir evreni, mahpuslukla[3] sınırlı olmayan, insanın kendi içine, kendi bedenine ve kendi sesiyle kurduğu temasın şiirsel imkânlarını da görünür kılar.

Zira yukarıda alıntılanan dizelerde, Baudrillard’ın modern çağ içinde “simülakrlar ve simülasyonlar”la büyülenmiş ve tüketimin bir izdüşümü olarak tasvir ettiği; Michel Foucault, George Ritzer, Guy Debord ve diğer sosyal teorisyenlerin, ruhu beden ve nesneler/şeyler tarafından kuşatılmış bir “biyo-profil” olarak tanımladıkları modern bireyden farklı olarak, Çomak şiirindeki anlatıcı bireyin daha çok ruhun içinde yer alan bir bedeni imlediği görülmektedir. Çomak şiirindeki anlatıcı birey; kendini, yani ruhun bedenini tüketecek kadar yalnızdır ancak bu anlatıcı bireyin varoluşsal keder denilebilecek bir keder içinde olduğunu söylemek güçtür.

Alman ve İngiliz ön romantizmi içinde doğan söz konusu modern bireyin, oradan Fransız ve İspanyol simgeciliğinde belirginleşmeye başlayan ve günümüz avangart eğilimlerinin de beslemeye devam ettiği bir çizgide, büyük ölçüde nesneler üzerinden tanımlanmaya maruz bırakıldığını söylemek mümkündür. Lautreamont, William Blake ve Sylvia Plath üzerinden örneklemelere gidilebilir. Söz gelimi “…sen ey şeytan bu uzun sefaletime acı” dizesinde bireyi, ölümü ve yüceltilmiş olanı (Tanrı’yı) desüblimasyon üzerinden okuduğunu iddia edebileceğimiz Baudelaire’ı ve “…Anneyi düşlemek ılık bir örtü gibidir” dizesinde yeni bir haz düşleyen Rimbaud’nun anlatıcı bireyini de bu bağlama ekleyebiliriz.

Yakın zamandan da birçok şairi örneklemek mümkündür. Örneğin Modern Kürt şiiri geleneği içinde değerlendirilebilecek Fêrikî Usiv’un bir dizesinde, sessizlik ve yıldızlarıyla evren bile uyumuşken, üzerine anlamsız bir şekilde çöken hüznün/kederin anlatıcı birey üzerinden şöyle okunduğu görülür: “Vê şeva şêrîn bi heybet dizûkin, yek seyê şeveder yek jî dilê min” (Istırap içinde inlerler bu tatlı gecede, biri gecenin köpekleridir diğeri yüreğim.)

Bunlara dayanarak bir kıyasa gidilecek olursa denilebilir ki Çomak’ın bu dizelerindeki anlatıcı bireyde, varoluşsal bir kederden öte, “kendini güzel tüketeceksin” dedikten sonra “güzel” sıfatıyla nitelediği bir doğma eyleminden söz eden bir şiir öznesi görülmektedir. Tüketmek ve doğmak… Tüketimi bir doğum gibi, yeniden varolma çabası gibi gören bir anlatıcı bireyle karşılaşılır.

Yukarıda sözü edilen Sylvia Plath’ın “Daddy” şiirindeki şu dizeler, anlatıcının duygu durumunu tespit etme amacımızı daha da açımlamak bakımından çarpıcı bir örnek olabilir:

Black shoe
In which I have lived like a foot
For thirty years, poor and white…

Anlatıcı bireyin, kendisini bir nesnenin (black shoe) içinde, Kristeva’dan hareketle söyleyecek olursak, iğrençliğin (abjection) alanında bulduğu söylenebilir. Onun duyumsadığı ikilem öylesine keskindir ki ayakkabıya “black” sıfatını uyumlarken kendisini “white” sıfatıyla öteler. Fakat Çomak’taki anlatıcı birey, bir şiirde “geceyi yıldız düşüneceksin” dizeleriyle karşılar bizi. Geceyi bile... Burada aydınlık ve ferahlık, gökyüzü kadar bitimsiz gibidir.

Denilebilir ki Çomak şiirinde, anlatıcı bireydeki yalnızlık algısı; modernizm ve postmodernizm ana başlıkları altında sıkça tartışılmış modern bireyin yalnızlığı değil, daha çok “ağzım tut beni”, “ağzım öp beni”, “böyle buyurdu ağzım” gibi kendi bedenine yönelmeyi yeğlemek zorunda kalmış bir bireyin yalnızlık anlatısıdır. Yukarıda alıntılanan dizelere dayanarak, bilinçsiz bedene bir bilinç atfetme durumunun varlığını tespit etmek de kayda değer olacaktır.

Detaylı ve disiplinlerarası bir çalışmayla amacımı destekleyen tespitlerin ortaya çıkarılabildiğini fark ettim. Batı hedonizminin yönlendirmesiyle şekillenen ve toplumsal terimlerle yazılagelen modern birey kavramının, Çomak şiirinde yadsındığı; burada yalnızlığın, önceki anlatıcıların yalnızlık algısından farklı bir anlayışa evirildiğinin gösterilebileceği kanaatindeyim.

Tezde aşağıdaki sorulara cevap aranacaktır:

  • Çomak şiirinde “dört duvar” imgesi yalnızlık algısını nasıl biçimlendirmektedir?
  • Çomak şiirindeki anlatıcı bireyin yalnızlığı, modern ve postmodern bireyin yalnızlığından hangi yönleriyle ayrılmaktadır?
  • Çomak şiirinde beden, ruh ve özne ilişkisi hangi imgeler ve söylemler üzerinden kurulmaktadır?

Selam ile…

18.03.2021

Notlar:

1. Zygmunt Bauman, Özgürlük
2. Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri
3. İlhan Sami Çomak, ömrünün önemli bir kısmını cezaevinde geçirmiştir.

* Bu metin, çalışılması düşünülen yüksek lisans tez konusuna ilişkin danışman hocaya gönderilmiş bir e-postanın düzenlenmiş halidir.

(AB/TY)

Toplumsal manipülasyon aracı: Fanatizm

Aidiyet, sadakat, bağlılık ve aşk… Bu kavramlar çok değerli olsa da bunların aşırı bir şekilde yoğunlaşması çoğu zaman iyi sonuçlar vermiyor. Maneviyat açısından yoğun duygular, aklın durgunlaşmasın yol açarak nihayetinde nefret, kavga, savaş ve ölümlere neden olabilecek fanatizme dönüşebiliyor. Aklın ve mantığın bittiği yerde, duyguların hükmü başlar ve bu duygular kontrolsüz bir şekilde kullanıldığında yapabileceklerimizin sınırları yok olur. Fanatizm denince genellikle futbol akla gelse de din, politika, milliyet gibi birçok alanda ortaya çıkabilir veya üretilebilir.

Peki, fanatizm nasıl ortaya çıkar? Fanatizmin oluşum süreçleri, genellikle çeşitli örneklerde dahi benzer kalıplar sergiler. Genellikle bir şeye gönül veren insanların duyguları kullanılarak bir kriz yaratılır veya mevcut bir kriz manipüle edilir. Bu krizden beslenmek isteyenler, yangını körükleyerek nefretin yavaşça büyümesini sağlar. Sevgi dolu kalpler, kriz yangınlarına kömür atanların ve benzin dökenlerin etkisiyle zamanla nefretle dolar.

Fanatizm aslında basit bir ait olma ve bağ kurma ilişkisinden, hatta sevgiden başlar; insan önce bir takımı, dini, milliyeti veya oy verdiği partiyi sever. Bu sevgi bağını artırmak ve yoğun sevgiyi kullanmak adına isimler, simgeler ve çeşitli semboller radikal bir şekilde beslenir. Fanatik olunan unsurun artık sadece sevenleri yoktur, ona tapan, aşık bir topluluk elde etmiştir. Bu andan sonra topluluk, yüklenen düşünce doğrultusunda irrasyonel bir şekilde tartışabilir, savaşabilir, bu uğurda canını verebilir hatta başkalarının canını bile alabilir hale gelir. Bu mekanizmaların etkilerini gerçek hayattan örneklerle görmek mümkündür. Örneğin, 2000’de gerçekleşen İstanbul’daki Leeds United olayı, futbol rekabetinin nefret ve ölüme dönüşebileceğini gösteren trajik bir örnekti. Benzer şekilde, Sivas Katliamı, inanç fanatizminin insan vicdanını nasıl yok edebildiğini gösteren acı ve tarihimiz için utanç dolu bir örneğidir.

Fanatizmin sistematik olarak kullanıldığı alanlar da vardır. Spor müsabakaları sonrası kötü performansı veya yenilgiyi teknik direktör ve yöneticilerin hakem suçlaması üzerinden tüm federasyonun kasıtlı şekilde karşı takımı desteklediği iddiasına çevirmesi, fanatizmin bir tür manipülasyonu olarak karşımıza çıkar. Spor yorumcuları ise izlenme ve ilgi çekmek adına radikal sözlerle bu kaosa destek verir ve besler. Politikada ise örnekler çok daha çarpıcıdır. Türkiye’de Ümit Özdağ ve Zafer Partisi, göçmen krizinin yarattığı toplumsal huzursuzluğu milliyetçi bir fanatizmle politik sermayeye dönüştürmüştür. İlk seçiminde Ata İttifakı’nda yüzde 5,17 oy alarak yankı uyandırmıştır.

“Dünyanın en havalı diktatörü”

El Salvador’da Nayib Bukele, çetelerle boğuşan bir ülkenin korkusunu kullanarak halkın güvenlik arzusunu kişisel iktidarına dönüştürmüş, çok radikal antidemokratik uygulamalarıyla ülkesinde sevilen ve kendi beyanıyla ‘dünyanın en havalı diktatörü’ haline gelmiştir. Tarihsel olarak ise Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Francisco Franco gibi liderler, Büyük Buhran sonrası ekonomik ve toplumsal krizlerden beslenerek fanatik gruplar yaratmış ve diktatörlüklerini elde etmişlerdir. Fanatizmin bu gücü, yalnızca kendine taraftar edinmekle sınırlı kalmayıp, politik bir silah olarak da kullanılmaktadır. Esad’ın yaptıklarını savunmamakla birlikte Suriye örneğinde görüldüğü gibi, Esad’ın devrilme süreci de fanatizmin etkili olduğu bir örnekti. Hem var olan hem de yapay olarak üretilen krizler, dışarıdan silahlarla desteklenen fanatik gruplar aracılığıyla tırmandırıldı ve dış müdahalelerle beslenen bu süreç, fanatizmin politik bir araç olarak kullanılmasına yol açtı.

Fanatizm hem spor hem siyaset alanında bir güç olarak kullanılmakta ve rasyonel düşünceyi baskılayarak insanları istenilen yönde hareket ettirmektedir. Bu süreçte, sosyal medyada botlarla yaratılan gündemler, yalan veya tek taraflı haberler de son zamanlarda büyük etki yaratmaktadır. Sosyal medya, hem sürekli tükettiğimiz düşünceleri karşımıza çıkarıyor hem de kullanım süremiz arttıkça mecraya fayda sağlıyor; aynı zamanda desteklediğimiz görüşün çoğunlukta görünmesine ve insanların daha kolay fanatikleşmesine yol açıyor. Bu süreçte teyitlenmeden yayılan haberler, insanların görüşlerini pekiştirmekte ve karşı tarafın düşman olarak görülmesine veya hayali düşmanlar yaratılmasına fayda sağlamaktadır. Bu haber ve paylaşımlar, fanatizm destekçilerine kısa vadede fayda sağlarken, toplumlar bunlardan ötürü büyük zarar görmektedir. Toplumsal kaos ve ölümlerin yanı sıra, insanlar arasında ve toplumlar arasında düşmanlık ve genel mutsuzluk da ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Johns Hopkins Üniversitesi’ne bağlı SNF Agora Institute’un Eylül 2024 anketine göre, Amerikalı seçmenlerin neredeyse yarısı karşı siyasi partiyi ve destekçilerini “düşman” olarak görmektedir. Türkiye’de Metropoll’ün yaptığı ankette ise “Dört yanı düşmanlarla çevrili bir ülkede mi yaşıyorsunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 64’ü “evet’’ yanıtını vermiştir.

Rasyonel ve akılcı olmadığımız sürece, krizlerden beslenen aşırıcı, radikal insanlar her zaman ortaya çıkacak ve toplumsal nefret ile felaketleri körükleyeceklerdir. Bu nedenle sevgimizi sorgulayarak ve manipülasyonlara karşı aklımızı koruyarak hareket etmeliyiz. Hayatımızda en bağlı olduğumuz değerleri ve grupları bile sorgulamaktan ve onlara akılcı sorular sormaktan çekinmemeliyiz. Ancak günümüz toplumlarında, farkındalık eksikliği ve saf bağlılıklar hâlâ fanatik grupların yaratılması ve manipüle edilmesi için kullanılmaktadır. Bu durum, milletler ve politikacılar için bilinen bir korkutucu silah hâline gelmiştir ve her gün toplumu beslediği nefretle insanları daha mutsuz hâle getirmektedir. (BA/TY)

Mayıs’ın 1’i rakamdan ötedir

Dönüp bakıyorum ardıma ve tam elli yılı, koca bir yarım asrı geride bıraktığımızı fark ediyorum. Kelimenin tam anlamıyla sararmaya yüz tutmuş eski fotoğraf kareleri de olmasa, geçmiş sanki hiç yaşanmamış gibi olacak! 

Ya da kendimize ait olmayan eski bir filmin belleklerde yarım yamalak anımsanan kareleri gibi kalacak! 

Hatta belki şimdinin o pek geçer akçe yapay zekâ icadı nostaljisi gibi mi anımsanacak ne!

Allahtan ki eskilerden an’ı anımsatan fotoğraflar var. Onlar da olmasa belleğimiz belki de bize ihanet edecek, yaşanan zalimlikleri gördükçe!

Siyah beyazın kadri kıymeti ile fotoğrafa bakıyorum.

Önümüzde bir pankart; “MC DÜŞÜRÜLMELDİR”. Sene 1976, 1 Mayıs günü. Ankara’dan 13 otobüs gece yarısı çıkmışız yola. Bir mayıs sabahının hayli erken saatlerinde İstanbul Kabataş vapur iskelesinin önündeki meydanlık alanda toplanıyoruz. Çapraz sağımızda Taksim’e çıkan Gümüşsuyu yokuşunun başında stadyum var. Sağ yanda Dolmabahçe’nin biraz uzak olsa da görüntüsü ve ardımızda İstanbul Boğazı ve deniz.

Ama bunlar hiç derdimizde olmuyor! Turistik geziye değil, 1 Mayıs’a emeğin bayramına gelmişiz. Ve alana girmek için sıramızı bekliyoruz.

Öğlen saat bir sularında ancak Kabataş-Gümüşsuyu ve oradan da işte Taksim alanındayız. Mahşeri bir kalabalık. Kürsüde biri konuşuyor ama dinleyecek hâl mi var heyecandan! Taksim meydanının her bir köşesinde ayrı heyecan kuşatıyor sarıp sarmalamış durumda herkesi…

O güne dek hep emekçilerden; işçi sınıfından, işçi sınıfının iktidar olmasından, hatta öncülük misyonundan, misyonuna göre hareket etmesi gerektiğinden söz edilmiş de! İşçi sınıfı gücüyle o denli ve o ana kadar sahnede arzı endam edememiş sanki! İlk kez kendini kitlesel olarak ifade ediyor…

İşte, 50 yıl sonra geriye dönüp o fotoğraf karesinden adeta iz sürerek geçmişi düşündüğümde aklımda kalan bir mayıs görüntüsü, işçi sınıfının bir daha da o malum bir mayıs günündeki haliyle bir başka görüntüsü zihnimde hiçbir zaman yer alamayacak sanki!

Ve bir sözdür elbette bize kalan, zihinlerde yer eden; “Günlerin, bugün (bize) getirdiği” nedir ki sahi!

İtiraf edeyim ki, bugün 1 Mayıslarda aynı heyecanı elbette yaşamak istesem de olmuyor. Belki İstanbul’da olsam her köşe başından, her sokak aralığından fırlayan o “firari güvercinlerle” birlikte olmak isterdim de yaş durumu elverir miydi bilmiyorum.

Ama gönlümüz, ruhumuz ve gündemimiz ile önceliklerimiz o kadar değişti ki!

Yine de birazdan Diyarbakır’da istasyon meydanında kutlanacak olan ve artık sadece emekçinin değil adeta herkesin bayramına dönüşen bir mayıs bayram kutlamasına bir merhaba demeyi deneyeceğim. 

Kutlu olsun emeğin / emekçinin bayramı…

1 Mayıs 2026 Diyarbekir.

(ŞD/TY)

Macaristan ve biz: Orbán’ın yenilgisi üzerine düşünceler

CGIL bünyesinde faaliyet gösteren sendikacı Fabrizio Burattini tarafından kaleme alınan ve 13 Nisan 2026’da Refrattario e controcorrente’de yayımlanan bu makale, İmdat Freni Çeviri Kolektifi tarafından çevrilmiştir. Metni, kolektifin izniyle yayımlıyoruz.

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın eski bir işbirlikçisi olup muhalefete geçmiş olan isim, 12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimleri kazanarak üçte iki nitelikli çoğunluğu elde etti. Bu da ona, eğer isterse ve buna izin verilirse, yenilgiyi kabul eden eski Putin yanlısı milliyetçi liderin kurduğu sistemi dağıtma imkânı verecek.

Sonuçlar göz önüne alındığında, zafer sarhoşluğu içeren açıklamalar bekleniyordu: “Macaristan’ı özgürleştirdik” diye ilan etti Peter Magyar gece geç saatlerde, Budapeşte’deki kutlamalar sırasında. On binlerce kişinin alkışlarıyla karşılanan Magyar, bazı katılımcıların havai fişekler attığı gösterilerde konuştu. “Birlikte Orbán rejimini devirdik. Macaristan’ı özgürleştirdik, vatanımızı geri aldık” diye ekledi, Macar bayrağını sallarken.

Resmî sonuçlara göre, oyların yüzde 98’inden fazlasının sayıldığı durumda, Magyar’ın partisi Tisza, yüzde 53,56 oyla 199 sandalyenin 138’ini kazanırken; Fidesz ise 55 sandalye ve yüzde 37,86 oy aldı. Bu sonuçta yüzde 79,50 ile rekor düzeydeki katılım oranı da etkili oldu. Orbán ise, daha önce de belirtildiği gibi, “acı ama tartışmasız” sonuçları kabul ettiğini belirterek “kazanan partiyi tebrik etti”.

Sonucun kendi başına taşıdığı anlamın ötesinde, iki noktayı vurgulamak gerekir.

Birincisi basit bir tespit: Macaristan’da onlarca yıldır kurulu olan (ve elbette sadece bu ülkeyle sınırlı olmayan) yağmacı kapitalizme alternatif bir perspektif sunan —ister temkinli bir sol, ister daha radikal bir yaklaşım olsun— her seçenek tamamen oyun dışı kalmıştır. Bugün tüm ilerici ve demokrat Macarlar (ve biz de onlarla birlikte), bir yarı-faşisti yenmiş olduğu için bir ultra-muhafazakârın zaferine sevinmek zorunda kalıyor.

Bu durum, varsayımsal olarak, Marina Berlusconi ve Antonio Tajani’nin partisinin, Giorgia Meloni’ye karşı çıkmaları durumunda olası bir zaferine sevinmek zorunda kalmamıza benziyor… Bu gerçekten de zamanın ruhunu ve solun içinde bulunduğu felaketi gösteriyor.

İkinci nokta ise, Orbán’ın yenilgisinin aynı zamanda Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Giorgia Meloni, Matteo Salvini, Marine Le Pen, AfD, Javier Milei ve onların tüm neo-faşist çevresi için de ağır bir yenilgi olmasıdır. Bu satırların yazıldığı sırada, Macar müttefiklerini açıkça ve oybirliğiyle desteklemiş olan küresel aşırı sağın neredeyse tamamen sessizliğe bürünmesi tesadüf değildir.

Ve unutmayalım (bizim “radikal solumuzun” bunu kabul etmek istemeyeceğini düşünmüyorum) ki bu yenilgi aynı zamanda, ve bazı açılardan özellikle, Vladimir Putin’in ve onun hedeflerinin de yenilgisidir.

Orbán’ın ve dünyanın dört bir yanına dağılmış aşırı sağcı müttefiklerinin yenilgisinin arkasında ise Ukrayna direnişi, Sırp gençliğinin isyanı, Meloni’nin referandumunun başarısızlığı ve ABD’deki “No Kings” hareketi bulunmaktadır.

Daha yakından bakıldığında, Magyar’ın sonuçlarından ve açıklamalarından ziyade Budapeşte ve ülkenin diğer şehirlerindeki gençlerin tutumlarına odaklanıldığında, bu yenilginin Vladimir Putin’e karşı gerçek bir ulusal onur dalgasını temsil ettiği görülüyor; bu dalganın büyüklüğü, J. D. Vance, Vladimir Putin ve Orbán’ın bizzat kendisinin, 2021’deki Capitol Hill baskını modelinde tasarladıkları darbeyi engellemiştir.

Elbette Orbán’ın oligarşik sistemi —otoriter ve neoliberal kapitalizmin küstah bir biçimi—kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır; zaten bu, sistemi koruyup onu Avrupa Birliği teknokrasisinin çıkarları ve çalışma yöntemleriyle uzlaştırmaya çalışan Magyar’ın programında da yer almamaktadır. Nitekim Peter Magyar, daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, milliyetçi muhafazakâr bir figürdür ve milliyetçi muhafazakârlığın mantığı onu Vladimir Putin yanlısı Orbán çizgisinden uzaklaştırmış olsa da milliyetçi kalmayı seçmiştir.

Macaristan’ın geleceği, dün akşamdan beri Budapeşte sokaklarını dolduran binlerce gencin, harekete geçen ve örgütlenen sivil toplumun elindedir; bu sürecin burada durmayıp yalnızca Magyar’ın zaferiyle yetinmemesi ihtimalindedir. Bu belki de sadece bir başlangıçtır.

Dün gece Budapeşte’de yaşananlar hepimize cesaret vermelidir; çünkü bu, Orbán, Meloni, Trump, Putin ve benzerlerinin temsil ettiği “faşizm 2.0”ın, neo-reaksiyonerliğin sanıldığı gibi yenilmez olmadığını göstermektedir.

Ama aynı zamanda bu, Macaristan’da var olmayan ve ne yazık ki daha Batı’da bile bulunmayan; gerçekten radikal, enternasyonalist ve demokrasi konusunda tavizsiz bir solun krizinin derinliğini de ortaya koymaktadır. (FB/TY)

Gürültü ve boşluk: Anadilinin bedene dönüşü

Ali Kemal Çınar sineması, gündelik yaşamdan beslenerek varoluşsal ve toplumsal gerilimleri, sıradan karakterleri merkeze alarak politik bir dille anlatır. Kendi yaşam çevresinden beslenen yönetmen, düşük bütçeyi estetik bir tercihe dönüştürürken, absürt ile gerçeklik arasında kurduğu bağ üzerinden anlatılarını inşa eder ve problemleri bükerek görünür kılar. Valahî de bu hattın devamı olarak, Diyarbakır’da galası yapılan ve hikâyesini yine bu coğrafyanın gündelik hayatından kuran son filmi. Durmak bilmeyen karın gurultusu şikâyetiyle hastaneye giden Baran’ın (Kerem Fırtına) başına gelenler üzerinden ilerleyen film, ilk bakışta basit görünen bu sorunu odağa alarak dil, beden ve kimlik arasındaki ilişkiye açılan daha derin bir meseleye dönüşür.

Anadili meselesi çoğu zaman siyasal ve hukuki bir tartışma olarak ele alınır; fakat en görünür hâlini bedende ve gündelik deneyimde aramak çok çarpıcı bir bağlamdır. Çünkü anadili bedenin ve duyumun da meselesidir.

Ali Kemal Çınar, Valahî’de, bu meseleyi doğrudan söylem üzerinden değil, beden ve duyum üzerinden kurar. Bu bağlamda Pierre Bourdieu’nün dil, habitus ve sembolik şiddet kavramları belirleyici bir çerçeve sunar. Bourdieu’ye göre dil yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda bir değer ve meşruiyet üretim alanıdır. Bu yaklaşım, filmde Baran’ın anadiline yabancılaşmasını bireysel bir eksiklik olarak değil, toplumsal olarak kurulmuş bir dil hiyerarşisinin sonucu olarak okumayı mümkün kılar.

Bourdieu’nün “meşru dil” fikri, belirli dillerin kurumsal olarak geçerli kabul edilirken diğerlerinin değersizleştirilmesini açıklar. Valahî’de Baran’ın Kürtçe bilmemesi, yalnızca bireysel bir eksiklik değil, tarihsel yasakların aile içinde korku olarak aktarılması ve dilin bu nedenle öğretilmemesinin sonucudur. Zamanla baskı görünmezleşir ve dilin yokluğu sıradanlaşır. Sembolik şiddet tam da bu noktada işler; eksilme, filmde ancak bedenin bu sessizliği bozmasıyla fark edilir.

Bu kırılma, karın gurultusu üzerinden kurulur. Dilin bastırılması burada zihinsel bir eksiklik değil, bedensel bir rahatsızlık olarak ortaya çıkar. Bourdieu’nün habitus kavramı, bu durumu anlamak için önemlidir. Toplumsal yapıların bedene yerleşmiş biçimi olarak habitus, dilin de yalnızca zihinsel değil, aynı zamanda bedensel bir pratik olduğunu gösterir. Konuşulamayan dil ortadan kaybolmaz; bedende birikerek başka bir biçimde geri döner. Filmdeki karın sesi bu yüzden bir semptom değil, bastırılmış olanın varlığını sürdüren bir izdir.

Varoluşsal boşluk

Dil ile düşünce arasındaki ilişkinin yalnızca kuramsal değil, nörobiyolojik bir temeli de vardır. Güncel çalışmalar, anadilinin beyin içindeki dil ağlarının yapısal örgütlenmesini etkilediğini ve farklı anadillere sahip bireylerin bu ağları farklı biçimlerde kullandığını göstermektedir. Bu durum, dilin yalnızca bir ifade aracı olmadığını; algı, anlamlandırma ve bilişsel yönelimleri de biçimlendiren bir yapı olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenle anadilinin bastırılması, yalnızca dilsel bir kayıp değil, dünyayla kurulan ilişkinin yapısal düzeyde kesintiye uğraması anlamına gelir... Bu kesinti, bireyin dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimini daraltarak veya dönüştürerek, başka bir yaşam ve gelecek ihtimalinin de önünü kapatır.

Suriçi’nde geçen sahne bu meselenin en yoğun ifadesidir. Baran, sokakta yürürken etrafındaki Kürtçe konuşmalar anlamlı bir dil olmaktan çıkar ve bir gürültüye dönüşür. Bu sahne, anadilini bilmeden büyüyen bireyler için ortak bir deneyimi hatırlatan, katartik bir yoğunluk taşır. Çocuklukta kalabalık aile ortamlarında, bayramlarda ya da benzeri bir araya gelişlerde herkesin Kürtçe konuştuğu, bir şeylerin anlatıldığı ve insanların güldüğü anlar vardır; ancak dili bilmeyen biri için bu konuşmalar anlam taşımaz, yalnızca ses olarak kalır. Ne söylendiği sorulur, biri açıklar ve ancak o zaman gülünür.

O ana kadar yaşanan şey, konuşmanın dışında kalmaktır. Filmdeki gürültü hissi tam olarak bu durumu yeniden kurar: Dil vardır ama anlam erişilemezdir.

Bu noktada anadili bir eksiklikten çok varoluşsal bir boşluk olarak hissedilir ve bu boşluk zamanla bir rahatsızlığa dönüşür. Film bunu karın gurultusu üzerinden somutlaştırır. Duyguların bedende, özellikle karında hissedildiği düşünülürse, anadilinin bastırılması da burada bir sıkışma ve ağrıya dönüşür. Bu nedenle karın gurultusu sadece bir ses değil, aynı zamanda bir histir; anlaşılmayan bir dilin bedendeki karşılığıdır.

Filmin baht dönüşü, Baran’ın başlangıçta bu rahatsızlıktan kurtulmaya çalışması ancak sonrasında onu geri istemesidir. Çünkü o gürültü, ne kadar rahatsız edici olsa da bir boşluğu doldurur. Anadilinin yokluğu sessizdir; varlığı ise gürültülü olabilir. Ama yine de o gürültü, boşluktan daha gerçektir. Bu istek, içselleştirilmiş dil kaybının kırılma anını işaret eder. Baran, kaybettiği şeyin ne olduğunu hissetmeye başlar.

Bu noktada film, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir varoluş zemini olduğunu görünür kılar. Gürültü ile boşluk arasında salınan bu deneyim, anadilinin yokluğunun yalnızca eksiklik değil, aynı zamanda geri dönmeye çalışan bir iz olduğunu düşündürür. Bu iz, bastırılmış olanın tamamen silinmediğini, aksine başka bir biçimde varlığını sürdürdüğünü gösterir.

Böylece Valahî, anadili meselesini büyük politik söylemlerle değil, küçük ve bedensel bir deneyim üzerinden kurar. Bu nedenle etkisi daha doğrudandır. Film, dilin kaybını değil, onun bedende nasıl yaşamaya devam ettiğini gösterir. Anadilinin bastırılmasıyla oluşan boşluk, sessizlik değil; gecikmiş, rahatsız edici ama ısrarcı bir geri dönüş üretir. (RDK/TY)

Cinayet örten ilk vali Sonel değildi

Dersim'de 6 yıl önce kaybolan Gülistan Doku dosyası ailesinin ısrarlı arayışı ile yeniden açıldı. Ortaya çıkan ifadeler ve belgeler Vali'nin de içinde olduğu bir organizasyonu, intihar ettiği önde sürülen kadının öldürüldüğü ortaya çıktı. Tüm kamuoyu bir kamu görevlisinin soruşturmayı nasıl istediği şekilde yönlendirdiği görüldü.

Bir kamu görevlisinin cinayet ile suçlanması ilk olarak görülmüyor. Selahattin Ali Arik, "Yakın Doğuda Koçgiri Dersim Kızılbaş Kürd Soykırımı" adlı kitabında 1944 yılında dönemin Genel Kurmay Başkanı Kazım Orbay ile Vali Nevzat Tandoğan'ın içinde yer aldığı bir cinayete de yer veriyor. 

1886 yılında İzmir'de doğan Kazım Orbay, Enver Paşa ile Nuri Paşa’nın yeğenidir ve Enver Paşa’nın kız kardeşi Mediha ile evlidir. 31 Mart Vakası nedeniyle Hareket Ordusu’na katılmış, Balkan savaşlarına, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış, daha sonra amcası ile birlikte Ermeni katliamlarında yer almış, Nahçıvan’daki katliamlardan dolayı galip devletler tarafından hakkında tutuklama kararı verilmiş. Enver Paşa’nın ölümünden sonra Kemalistlere katılır. İzmir’e ilk giren komutanlardan biridir. Dersim Katliamı sırasında ise Milli Savunma Bakanlığı yapmıştı.

Kitaptan ilgili bölümü aynen aktarmak istiyorum.

"Kazım Orbay 1944 yılında Genel Kurmay başkanı olur. Oğlu Haşmet Orbay da belediyede mütercim olarak çalışan bir MAH (MİT) üyesidir. Haşmet babası ile birlikte ve Vali Nevzat Tandoğan’ın da içinde yer aldığı bir çete olarak SSCB büyükelçisiyle, Türkiye, Almanya, İngiltere ve ABD hakkındaki önemli bilgileri Rusya’ya 2 milyon lira karşılığında satmak konusunda anlaşırlar. Haşmet Orbay bilgileri teslim edip paraları alırken, Büyükelçilik doktoru Dr. Neşet Naci Arcan görür. Bu doktorun aynı zamanda ABD büyükelçisinin de doktoru olduğunu öğrenen Kazım Orbay ile Nevzat Tandoğan; doktorun hemen ortadan kaldırılmasına karar verirler ve Haşmet Orbay doktoru muayenehanesinde öldürür.

Plan gereği ertesi gün, Tandoğan’ın çağırıp konuştuğu, altı ay yatıp çıkma sözü ile birlikte yüz bin lira para teklif edilen Reşit Mercan polise teslim olup cinayeti üstlenir. Mahkeme safhası tam bir çadır tiyatrosu şeklinde cereyan eder. Mahkeme devam ederken, savcının muhabbet etmesine bozulan Reşit Mercan, mahkeme süresi içinde ifadesini değiştirerek, suçsuz olduğunu, para karşılığı Haşmet Orbay’ın suçunu üstlendiğini, kendisine altı ay ceza sözü verildiğini söyleyince Haşmet Orbay bayılır. Sonraki ifadesinde de Reşit’in yalan söylediğini, kendisini kurtarmak için suçu kendisine attığını söyler. Hakim, Reşit’e bu ifadeye ne diyeceğini sorunca, Reşit; 'siz bilirsiniz demek ki öyle imiş.' der. Kararda Reşit’e yirmi yıl, Haşmet’e de katile silah sağladığı için bir yıl ceza verilir. Ama olay basına yansır. Mehmet Salih Esen isimli bir yazar; cinayeti yüz bin lira karşılığında Haşmet Orbay tarafından azmettirildiğini, arabuluculuğunu da Nevzat Tandoğan’ın yaptığını, Reşit’in teslim olmadan önce vali Tandoğan ile görüştüğünü, sonra teslim olduğunu yazar. Olay diğer büyükelçileri de ilgilendirdiği için uluslararası bir boyut kazanır ve dava Yargıtay’a intikal eder. Yargıtay, davayı bozarak, Bolu’da görülmesine karar verir. Bolu’da ifadesini tekrar değiştiren Reşit doğruları söyler ve Vali Tandoğan’ın tanık olarak dinlenmesini talep eder. Vali, Kazım Orbay’ı, başbakana ve adalet bakanına bu işe bir çözüm bulmasını, olay üstüne kalırsa her şeyi açıklayacağını söyler. Vali Tandoğan ertesi gün evinde ölü bulunur. Bolu’da ceza alan Haşmet ile Reşit, 1950 affında çıkarlar.

Ankara'da, Bahçelievler semtinin alt kısmında bulunan, Yenimahalle ve Çankaya ilçelerinin kesişiminde yer alan Anadolu Meydanı kısa süre öncesine kadar Vali Tandoğan'ın soyadını taşıyordu. Vali Nevzat Tandoğan da Kazım Orbay gibi, Ankara’yı yıllarca haraca bağlamıştı. Ankara pazarında iki bin yıllık kira ile bir yer tutup mallarını satan Ankara köylülerinden bir grup Tandoğan’ın adamlarına komisyon vermezler. Köylülerin içinde; SSCB, Almanya’ya girmesi ile yükselen solcu rüzgâra kapılan birisi, Tandoğan’ın adamlarına, 'Köylü milletin efendisidir.' der. Bunu duyan vali Tandoğan hemen genci tutuklatıp huzuruna getirtir:

'Ulan öküz, Anadolu, milliyetçilik, komünizm size ne? Sizin göreviniz mahsul yetiştirmek ve oğullarınızı askere göndermektir. Size verdiğimiz vazife sadece budur.' der."

1944-1946 yıllarında Genelkurmay Başkanı, 1950’ye kadar da Yüksek Askeri Şura üyesi olarak orduda bulunan Orgeneral Kazım Orbay ise 1960 darbesinden sonra oluşan Temsilciler Meclisi Başkanlığı ile ölümüne kadar (1964) Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Grubu üyeliği görevinde bulunmuştur.

Kitabı merak edenler için kısa not:

"Yakın Doğuda Koçgiri Dersim Kızılbaş Kürd Soykırımı"
Selahattin Ali Arik
 Peri Yayınları

(Mİ)

Uyum merkezleri

Avemelere girdiğimizde değişik bir aleme dahil olduğumuzu zannetmemiz için kaç mühendis gözlerini kaybetti kim bilir? Havalandırma, iklimlendirme, ışıklandırma, müziklendirme, hizalama, sıralama işleri hep bilime fenne uygun yapılıyor. Bu alemde ışık loş, oksijen az olunca, peyzajlar cennet bahçeleri gibi görünmeye başlıyor.

Ancak dikkatli gözlerden kaçmamıştır. Avemelerin hepsi aynı değildir. Kimileri yapıldıktan üç ay sonra kıyısından kenarından rutubetlenmeye başlar. Boyaları dökülür. Kooperatif imalatı yazlık sitelere benzer. Bu nedenle onlara genelde “çarşı” denir. Hatta durumu daha belirgin hale getirmek için geometriden alınma isimleri olur bunların. Üçgen çarşı, beşgen çarşı gibi. Öyle kapısında güvenlik falan olmaz. Bu “çarşı” türü genelde çarşısı pazarı olmayan, şehri tutup çekiştirmekten kaynaklı yeni şehirciklerde yapılır. Oralarda TOKİ imalatı sitelerde yaşar, üçgen beşgen çarşılarda vakit geçirirsin. Ama bunların ışıltısı, pırıltısı pek olmaz. Dükkanlar arasında yaprak sarması, yöresel salça, el örgüsü patik satanlar falan vardır.

Bizim peşinde olduğumuz ise avemelerde bulunur. İşte mühendisliğin farklı dalları ile sosyal psikoloji, işletme, yönetim alanlarının ortak ürünü olan bu mekanlar bambaşkadır. Bir kere bunlar devasadır. İçinde gezerken kendini hem çok afili hem de biraz gariban hissedersin. Bu ikisini aynı anda hissetmeni sağlamak için kaç sosyal bilimcinin gecesi gündüzüne katılmıştır kim bilir.

İşte bu avemelerin içinde gizli bölümler bulunur. Kapısında “fitness center” yazar. Binanın dışından bakarsan orada ne olduğunu anlamazsın, anlayamazsın. Boşluğa bakarak, büyük bir ciddiyetle olduğu yerde koşan insanlar görürsün. Gözlerinde kararlılık, kalçalar içeride, omuzlar geride… Yine de durum sana saçma gelir değil mi? Peki niye böyle olur? Çünkü içeride değilsin. Dışarıdan bakıyorsun. Dolayısıyla anlamıyorsun. İşte sana bana anlamsız gelen bu koşturmanın derin, gizli anlamını nihayet ele geçirdim. Bu bilgiye kendisini hazır hissetmeyenler yazıyı bu noktada terk edebilir.

Efendim, devasa avemeler aslında bu gizli birimlerin üzerine kurulmuş. Yani o koca mekanlar, mağazalar, yemek katları, kahveciler, kebapçılar oraya giren çıkan olsun da asıl gizli faaliyet anlaşılmasın diye yapılmış. Diğer katlarda azalan oksijen etkisiyle hayal alemine dalanlar meseleyi fark etmesinler istenmiş.

Az sayıda insan için hazırlanmış bu alanların kapısında “fitness center” yazıyor yazmasına ama oranın gizli adı “uyum merkezi” imiş. Bizler meseleye aymayalım diye sanki pantolona, gömleğe sığalım, bantta koşarak uzun yaşayacağımızı sanalım, çıkışta vitamin barda detokslarımızı içip tüm zehirlerden arınalım diyeymiş gibi yapılıyormuş.

Oysa mesele derin, plan büyük! İşin arkasında Darwin, ondan da önce Erzurumlu İbrahim Hakkı, ondan da önce El Cahiz varmış meğer. İnsanın iki ayağının üzerine kalkmasından, ayakta durmasından kaynaklı arızalar düzeltilip uyum yeteneği sağlanıyormuş bu mekanlarda. İnsanlar olduğu yerde koşarken meğer kuyruk sokumundan kaçıyorlarmış. Adı üzerinde, kuyruk sokumu! Koşarak uzaklaşırken gözlerini diktikleri yer ise bizlere nasip olmayacak bir alem imiş.

Bu merkezlere gidenler, günün birinde başlayacak başka gezegenlerdeki hayata hazırlanıyorlarmış. Çünkü bu dünyadaki uyum süreçlerini tümüyle tamamlayanlar ancak diğer gezegenlerde hayatta kalabilecekmiş. O gezegenlerde tarım ve hayvancılık gelişene kadar da işte bizim detoks deyip geçtiğimiz karışımları içerek hayatta kalacaklarmış. O gözlerdeki kararlılık, o azim hep bundanmış.

(ÖE/HA)

Unutulan bir yazar; Kemal Râgıp Enson

Üniversite çağındaki oğlunun intiharından sonra karısı da aynı şekilde intihar edince yıkılan bir adam ve kendisi de ölümü seçen gazeteci-yazar Kemal Râgıp Enson’u tanıyor musunuz? İlk intihar teşebbüsünde kurtarılmış, o da oğlunun intiharını anlatan bir kitap yazmış, yayımlamış, yarım kalan romanını bitirip tefrika edildiği gazeteye teslim etmiş ve hayatındaki her şeyi düzenleyip ölümü tekrar davet etmiş. Kitaplarını yeniden baskıya hazırlayan Mesut Kaplan’ın tanımıyla “Talih ve tarihin görmezden geldiği bir yazar.”

Mesut Kaplan, 2016'da gazeteci yazar Hıfzı Topuz’la unutulan yazarlar hakkında sohbet ederken Kemal Râgıp Enson’un adını ilk kez duymuş ve kolları sıvamış, kapsamlı bir biyografi için çalışıyor; Acıların En Büyüğü ve Adsız Sultan adlı iki kitabını yayına hazırlamış. Telos Yayıncılık’ın bastığı kitapları okuduktan sonra birkaç satır yazmak istedim.

Kemal Râgıp Enson’un son kitabının son satırları unutulmak üzerine. “Herkesi unuttum! Herkes de beni unutmuştur!” diye yazmış. Sanki öldükten sonrasını da bilmiş. Hassas bir insan izlenimi bırakıyor. Adsız Sultan’da ölüm üzerine düşünceleri de var: “... Ölmek demek yalnız öyle herkesin bildiği gibi soyunup toprağa girmek, orada çürümek değildir. Başka türlü ölümler de vardır. İnsanın içi ölür! Yer, içer yine de yaşıyor sayılmaz.” (s.63)

Kemal Râgıp, 1895'te dünyaya gelmiş. 1954'te de kendi isteğiyle bu dünyadan göçmüş. Eğitimi konusunda bilgi yok, ama çalıştığı işler iyi bir eğitim aldığı konusunda fikir veriyor. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Bölümü hocalarından Dr. Yusuf Talha Bey’in kızı Fatina Hanım’la evleniyor. Cihangir’de oturuyorlar. 1934’te İstanbul Belediyesi Tramvay Müdürü, 1949'da Ticaret Bakanlığında üst düzey bürokrat olarak çalışmış.

7 Mayıs 1924'ten itibaren yayımlanan Cumhuriyet gazetesinin ilk yazar kadrosuna dahil olmuş. Yazıları Yunus Nadi, Ziya Gökalp, Ahmet Rasim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi isimlerle birlikte yer almış.

Cumhuriyet gazetesinin yanı sıra Milliyet, Akşam, Yeni Gün, Son Posta ve daha birçok gazetede roman tefrikaları, yazı dizileri, röportajlar, hikayeler yayımlamış. Telif tiyatro oyunları var. O yıllarda defalarca sahnelenen “Beşte Gelen” isimli oyunu Kemal Râgıp uyarlamış. Çeviriler de yapmış. Hayattayken dört romanı yayımlanmış; Bir İzdivacın Hikayesi, Kapalı Kutu, Yaşamak Mı Bu?, Oğlumla Başbaşa.

Mesut Kaplan’ın araştırmalarına göre, Kemal Râgıp’ın 15 Ağustos 1932 doğumlu tek oğlu Atıf, 1951’de Robert Kolej’den mezun olur. Atıf’ın kolejdeki sınıf arkadaşlarından birkaç isim; Talat Halman, Rahmi Koç, Türkkaya Ataöv. Atıf, okuldan mezun olduktan iki yıl sonra, henüz 21 yaşında bilinmeyen bir nedenle kendini asarak intihar eder. 7 Eylül 1953.

Annesi Fatina Hanım da oğlunun ölümüne dayanamayarak bir hafta sonra 16 Eylül’de aynı yöntemle hayata veda eder. İkinci intihar üzerine Kemal Râgıp da ölmek ister, ancak komşularının zamanında müdahalesiyle kurtarılır.

Kemal Râgıp Enson’un eserlerini, yazıldığı yıllara ve tefrika geleneğine bakarak değerlendirmek gerekir. Arapça kökenli olan tefrika kelimesi, gazete ve dergilerde bölümler halinde yayımlanan yazı dizisi veya roman anlamı taşımasının yanı sıra ikilik, anlaşmazlık, ayrılık anlamına da gelir. Olumsuz bir tanımın yanında farklı bir alanın güzelliği saklanmış sanki.

Okumanın binbir türlü keyfi olduğunu bilirsiniz. Zamana, mekana, kişinin ruh haline göre çeşitlenen okuma biçimleri arasında tefrika okumanın yeri bambaşkadır. Tefrika geleneğini bilen, yaşayan çok az insan kaldı. Yayımlanan bölümü okuduktan sonra, ertesi günü, haftayı iple çekmenizi sağlayan bir akıcılık hakimdir. Gazete veya dergiyi alır almaz, manşetine, ilk sayfalarına göz atmadan tefrikanın yayımlandığı sayfaları açmak ve yutarcasına okumak, günümüzde tadamayacağımız bir duygu. Beklemenin güzelliği, kavuşmanın coşkusu birlikte değil artık. Eski tefrika bağımlıları bile bugün tefrika okumaz. Ama o günler, o kitaplar da unutulmamalı. Ne güzel ki Kemal Râgıp’ın kitapları tekrar basılıyor.

Kitaplarından anladığım kadarıyla yazar, kadınlar konusunda biraz olumsuz, yaşadığı ve yazdığı dönemle uyumlu düşüncelere sahip, klasik saplantıları var, saray çevresini de iyi tanıyor, biliyor gibi. Neticede her fırsatta, her konuda yazmış, üretken bir yazar bugün tanınmıyor. Tozlu raflarda kalan kitaplarını Mesut Kaplan ve Telos Yayıncılık sayesinde okuyabileceğiz. Teşekkürler, ama naçizane bir eleştiri; her eski klasik sayılmamalı.

Künye

Oğlumla Başbaşa

Yayınevi: Telos Yayınları

Derleyici: Mesut Kaplan

Yazar: Kemal Ragıp Enson

ISBN: 9789755453002

Dil: Türkçe

Sayfa Sayısı: 160

Cilt Tipi: Karton 

Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı

Fiyatı: 180 TL

Telos Yayınları'nın internet sitesi aktif olmadığı için kitapyurdu.com'un Kemal Ragıp Enson ve Mesut Kaplan ve Telos Yayınevi'nin sayfalarına üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

(HA)

Kayıplar Atlası

İktidara direnenlerin önce kaçırılması, akabinde öldürülmesi, delillere yönelik şiddetin bir parçası olarak izlerin silinmesi, bedenlerin gizlenmesi ve şahitlerin susturulması birçok rejim tarafından tatbik edilen malum taktiklerden.

İspanya’da diktatörlüğün terör stratejisi yürürlükteyken yüz binlerce insanın öldürülmüş olması bir yana, günün birinde belki de adalete hesap verme ihtimalini bertaraf etmek ve aynı zamanda muhalif halk kesimlerine yönelik “kayıp” işkencesini sürdürmek üzere katledilen insanların bedenleri gizlice toplu mezarlara gömülmüş. Doğru dürüst kaydı tutulmamış mevzubahis bedenlerin otuz bini aşan sayıdaki kısmı gene büyük bir gizlilik içinde ilelebet muhafaza edilmek üzere Valle de los Caídos (Şehitler Vadisi) anıtının ulaşılması neredeyse imkânsız dehlizlerine yığılmış.

Mevzubahis anıtta istiflenmiş on binlerce bedenin kalıntıları “meçhul” ifadesiyle gayet kötü şartlarda muhafaza edilirken adı 2022’den itibaren adı Cuelgamuros Vadisi olan anıtta sadece iki kişi adı ve soyadıyla mevcuttu: Diktatör Francisco Franco ve Falanj hareketinin kurucusu José Antonio Primo de Rivera.

Ancak geçtiğimiz yıllarda çıkabilmiş Tarihsel Hafıza Yasası’na atıfla, dönemin Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero’nun döneminde kazulet anıt dokunulmazlığını yitirmiş ve faşist liderlerin naaşları başka yerlere nakledilmişti.

Derken yakınlarını kaybetmiş ve asla bulamamış insanların “iğneyle kuyu kazmaktan” farksız faaliyetleri daha emekleme safhasındayken sinemacı Manuel Correa uzmanlığını kullanarak sürece dahil olmuş. Kolombiya’da kayıplarını arayanlarla tecrübe kazanmış çok yönlü genç sanatçı Correa hem Forensic Architecture’ın desteğini alarak, hem de şahsen kurduğu Oficina de Investigación Documental ile dinamiğin hızlanmasını sağlamış. Etrafına topladığı coğrafyacılar, matematikçiler, araştırmacılar, mimarlar ve sanatçılara ilaveten tetkiklerde kullanılan dijital haritalarla, vatandaşların elindeki arşiv malzemesiyle, yepyeni adli teknolojilerin yardımıyla süreci hızlandırmış ve 8 yıllık bir çabadan sonra ortaya Kayıp Atlası (Atlas de la desaparicíon/Atlas of Disappearance) adlı belgesel çıkmış.

2026 İspanya, Norveç ortak yapımı 84 dakikalık ibretlik film dünya prömiyerini CPH:DOX 2026’da gerçekleştirdi ve ödüllendirildi.

Sus, ses çıkarma!

Franco rejimi sona erdikten sonra bile tabu muamelesi gören mevzulardan biri de kayıplardı.

Dinî otoritenin işbirliği kirli çamaşırların ortaya çıkmaması için günümüze kadar sürerken bürokrasiyi, siyasi otoriteyi ve hafızayı silme taraftarı olan halkın bir kesimini de bu dinamiğin bir parçası olarak görüyoruz.

Ağırbaşlı bir rapor üslubundaki çarpıcı belgesel bilimsel araştırmaların ciddiyetine paralel olarak ilerliyor, aradan bir veya iki nesil geçmiş olsa da kayıp yakınlarının hâlâ kanayan yaralarına asla duygu sömürüsüyle yaklaşmıyor.

Filmin büyük kısmında bir daha açılmamak üzere sandıklara tıkılmış kemiklerin, kafataslarının görüntüleri ve sanal yansımalarıyla karşı karşıyayız. Bilinçli olarak doğru dürüst tutulmamış kayıtlar, sayfaların yırtılmış olduğu defin kütükleri, basit bir sayıyla geçiştirilmiş hayatlar, sonsuza kadar sessiz kalması istenmiş ruhlar…

Kötülüğün sıradanlığı tüm gaddarlığıyla tekrar karşımızda, rejimi sorgulamadan işbirliğine girmekten çekinmemiş olanların laneti de sanki halen capcanlı.

Dehlizlerde, zar zor açılan kapakların arkasında, gizli bölmelerde, küflü kriptalarda, peş peşe, üst üste, alt alta dizilmiş sandıklara ve içindekilere günün birinde ulaşmak mümkün olacak mı?

Bu arada memleketin her tarafında bulunan toplu mezarlar tek tek ortaya çıkarılıyor, kayda alınıyor, kayıp atlası ihtimamla oluşturuluyor.

Sabır ve dirayet isteyen bu çetin mücadele muhakkak ki istikbalde meyvelerini verecektir…

Hakikate engel olmak ne mümkün!

Belgeselde istikrarlı şekilde kayıp yakınlarını arayanların aradan geçen süreye rağmen ne kadar kararlı olduğunu görüyoruz. Hem yönetmen, hem senaryo yazarı, ayrıca sinematografi ve montaj hanelerinde de adı geçen Correa çabalarına büyük destek sağlarken “meçhul”lerin her birine adını iade etme misyonunun bayraktarlığını da üstleniyor; kayıp insanların isimleri yüksek sesle okunuyor.

Susturulmak, unutturulmak istenmiş özgürlük savaşçıları sanki tekrar doğuyor, memleketin karanlık mazisi usul usul afişe ediliyor.

Yok edilmeye çalışılmış delillerin yerini kayıp yakınlarının aile arşivlerinde muntazaman sakladıkları mektuplar, fotoğraflar, küçücük hatıralar alıyor ve tünelin sonunda görülmesi beklenen ışığın müjdesini veriyor. Aradan nesiller geçmiş olsa bile sessizlikler yırtılıyor, devlet baskısı sonunda bertaraf ediliyor.

İktidarın megalomanisini ziyadesiyle temsil eden heyula gibi anıt mezara atfedilmiş mana yerle yeksan ediliyor, insanlığın yüce değerleri bir kez daha zaferini ilan ediyor.

Din temsilcileri tarafından bile çarpıtılan, sansürlenen veya tümden silinen malumatın yerini hakikate çok daha yakın veriler alıyor; süreç yavaş yavaş, ancak ümit veren emin adımlarla ilerliyor…

(RL/HA)

Distopyanın gölgesinde insan olmak

Her Şey Küle Döndüğünde, insanlığın yaşanamaz hâle gelen bir dünyadan kaçıp devasa bir kubbe içinde kurduğu yapay yaşam alanında geçen bir distopya. Hikâye, “Beşinci Cennet” adı verilen bu kapalı sistemde yaşayan genç bir kız olan Adina’nın gözünden anlatılıyor. Adina, bakım-onarım ekibinde çalışan, kurallara tam olarak uymayan ve sistemi sorgulayan bir karakter. Bir gün küçük gibi görünen bir karar, zincirleme olayları tetikliyor ve büyük bir felakete yol açıyor.

Roman, daha başta Adina’nın binlerce insanın ölümünden sorumlu olduğunu söylemesiyle gerilimli bir atmosfer kuruyor ve bu noktaya nasıl gelindiğini adım adım gösteriyor. Kubbenin içindeki düzenli ve kontrollü yaşam, aslında son derece kırılgan. Dış dünya ise zehirli, tehlikeli ve bilinmezliklerle dolu. Hikâye ilerledikçe hem sistemin sorunları hem de dışarıdaki gerçeklik ortaya çıkıyor. Adina’nın yolculuğu yalnızca hayatta kalma mücadelesi değil; aynı zamanda sorumluluk, suçluluk ve doğruyu yapma cesaretiyle yüzleşme süreci.

Roman ilk bakışta genç okuyuculara yönelik bir distopya gibi görünse de içinde etik, ekolojik ve toplumsal sorgulamalar barındıran derin bir metin. Kapalı bir yaşam alanı olan Beşinci Cennet’te geçen hikâye, klasik distopik geleneğe dayanırken günümüz krizlerine, özellikle iklim felaketine ve insanlığın doğayla kurduğu sorunlu ilişkiye güçlü bir eleştiri getiriyor. Beşinci Cennet, insanlığın kendi yarattığı bir sığınak. Dış dünyanın ölümcül hâle geldiği bir gelecekte insanlar yapay bir ekosistem içinde yaşıyor. Bahçe katları, üretim alanları, eğitim birimleri ve teknik bölümlerden oluşan bu kapalı sistem, bir tür mikro-medeniyet modeli sunuyor. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği sürekli tehdit altında.

Bu bağlamda eser, klasik distopik metinlere benzer bir yapı sergiliyor. Dışarıya kapalı bir toplum, iş bölümü sorunları ve bireyin sistem içindeki yerini sorgulaması her bölümde hissediliyor. Williamson’ı diğer distopik anlatılardan ayıran nokta ise bu sistemi yalnızca siyasi bir baskı mekanizması olarak değil, aynı zamanda ekolojik bir mesele olarak ele alması. Bu yönüyle roman, çevreci eleştiri açısından oldukça zengin bir okuma alanı sunuyor. Bu bakışla Beşinci Cennet, doğadan kopmanın bir sonucu değil; doğanın yok oluşuna verilen bir tepki olarak görülebilir. Ancak burada ironik bir durum var: İnsanlar doğayı taklit ederek hayatta kalmaya çalışırken, doğanın kendisini neredeyse tamamen yitiriyor. Yapay ışıklar, kontrollü tarım ve sınırlı biyolojik çeşitlilik, doğanın bir simülasyonunu andırıyor. Bu durum, Jean Baudrillard’ın “simülakr” kavramıyla ilişkilendirilebilir. Gerçek doğa ortadan kalkmış; yerine onun taklidi geçmiş durumda.

Romanın kahramanı Adina, klasik asi genç tipinin ötesine geçen bir figür. Onun isyanı yalnızca otoriteye değil, sistemin dayattığı kimliğe de yöneliyor. Adina’nın bilim ekibine katılmayı reddetmesi, bireyin kendi potansiyelini belirleme hakkını savunması anlamına geliyor. Beşinci Cennet’te bilgi, belirli bir grup olan bilim ekibi tarafından kontrol ediliyor ve bu bilgi, bireylerin toplumdaki yerini belirliyor. Adina ise bu sınıflandırmaya karşı çıkıyor ve alternatif bir özne olmaya çalışıyor.

Ayrıca Adina’nın “on dört bin yedi yüz elli altı kişiyi öldürdüğüm gün” sözleriyle başlayan anlatımı, romanın en çarpıcı tekniklerinden biri. Bu ifade, okurda güçlü bir merak uyandırırken karakterin suçluluk, sorumluluk ve etik ikilemlerle dolu bir yolculuğa çıkacağını da hissettiriyor. Bu yönüyle roman, psikolojik derinliğiyle de öne çıkıyor.

Her Şey Küle Döndüğünde - Victoria Williamson (Çeviren Tülin Sadıkoğlu) (Sayfa 312)

Romanda dikkat çeken bir diğer unsur “Nomali” kavramı. Dış dünyada var olduğu söylenen bu varlıklar, hem korkunun hem de bilinmeyenin temsilcisi. Ancak anlatı burada basit bir canavar hikâyesiyle sınırlı kalmıyor. Posthümanist bir bakışla değerlendirildiğinde, Nomali figürü insan-merkezci düşüncenin çöküşünü simgeliyor. İnsan artık doğanın hâkimi değil; onun tarafından dönüştürülen bir varlık. Bu durum, insanın doğayla kurduğu tahakküm ilişkisinin tersine dönmesini ifade ediyor. Baba Weseka’nın anlattığı hikâyeler ve zihinsel durumu ise bir travma anlatısı olarak da okunabilir. Dış dünyaya dair anlatılar yalnızca korku üretmiyor; aynı zamanda geçmişin yıkımını ve insanlığın kolektif travmasını yansıtıyor. Böylece roman, ekolojik felaketin yalnızca fiziksel değil, psikolojik etkilerini de görünür kılıyor.

Beşinci Cennet’teki iş bölümü yüzeyde işlevsel görünse de oldukça katı bir sınıfsal yapı içeriyor. Ekiciler, teknisyenler, bilim insanları ve yöneticiler arasında belirgin bir hiyerarşi bulunuyor. Özellikle bakım ve onarım ekibinin tüm katlara erişim izni olması, onları sistem içinde ayrıcalıklı bir konuma yerleştiriyor. Adina’nın bu ekibi seçmesi yalnızca özgürlük arzusuyla değil, sistemin sınırlarını keşfetme isteğiyle de bağlantılı. Roman burada bireyin hareket alanının sınıfsal konumla nasıl belirlendiğini gösterirken, bu sınırların nasıl aşılabileceğine dair ipuçları da veriyor.

Williamson’ın dili akıcı ve sürükleyici. Özellikle birinci tekil anlatım, okurun Adina’nın zihnine doğrudan yaklaşmasını sağlıyor. Bu teknik empatiyi artırırken gerilim duygusunu da güçlendiriyor. Romanın başındaki geri sayım (“sona beş gün kala”) yapısı anlatıya sinematografik bir tempo katıyor. Bu yapı, okuru sürekli bir beklenti içinde tutuyor ve olayların kaçınılmaz bir felakete doğru ilerlediği hissini güçlendiriyor. İç monologlar ise karakterin psikolojik derinliğini ortaya koyuyor. Adina’nın çelişkileri, korkuları ve arzuları, okurun onunla güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor.

Her Şey Küle Döndüğünde, yüzeyde bir gençlik distopyası gibi görünse de çok katmanlı bir metin. Ekolojik kriz, toplumsal yapı, bireysel özgürlük ve etik sorumluluk gibi temaları iç içe geçiriyor. Roman yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda şu soruyu gündeme getiriyor: “İnsanlık gerçekten hayatta kalmayı mı, yoksa doğanın dengesinde kaybolmayı mı hak ediyor?” Bu soru, roman bittikten sonra da zihinde yankılanmayı sürdürüyor.

(ŞT/NÖ)

‘Barajdan Sızan’ hafıza: Salt Beyoğlu’nda arazi, arşiv ve yerdeşlik

“Barajdan Sızanlar” başlıklı sergi, Salt Beyoğlu’nda 22 Nisan’da ziyarete açıldı. Sergi, Doğu Akdeniz’den Körfez Bölgesi’ne uzanan geniş bir coğrafyada arazi, hafıza ve arşiv arasındaki ilişkileri ele alıyor.

Adını da insan hakları avukatı Noura Erakat’ın “Barajı yarıp geçiyoruz; mücadeleye devam edin” sözünden alıyor.

Salt tarafından düzenlenen sergi, sanatçıların üretimleri aracılığıyla sömürgeci pratiklerin ötesine geçen bir “yerdeşlik” fikrini tartışmaya açıyor.

Serginin programlayıcısı Gülce Özkara, serginin çıkış noktasının doktora çalışması sürecinde geliştirdiği kavramsal sorgulamalara dayandığını belirtti. Özkara, arazi ile arşiv arasındaki ilişki üzerine düşünürken “Araziye bir hafıza ya da bir arşiv olarak yaklaşabilir miyiz?” sorusunun belirleyici olduğunu ifade etti.

“Arazi” kavramının süreç içinde genişlediğini belirten Özkara, başlangıçta “landscape” kavramından yola çıktığını ancak bunun Türkçe ve Arapçaya birebir çevrilememesinin yeni düşünme alanları açtığını ifade etti. Özkara, bu tartışmalar sonucunda geliştirilen “yerdeşlik” kavramının serginin temel çerçevesini oluşturduğunu belirterek, kavramın “yerle birlikte var olma” halini ifade ettiğini dile getirdi:

"Yerdeşlik, zeminle bir olmayı, onunla birlikte var olmayı ve onunla kurulan ilişkiyi ifade ediyor. İngilizceye de “being with the place” olarak çevirdik. Yerle, araziyle, bazen peyzajla, bazen manzarayla kurulan bu birlik hali serginin temel düşünsel çerçevesini oluşturdu. Şunu özellikle vurgulamak isterim: Bu sergi, belirli kavramları önceden belirleyip onların peşinden gitmekten ziyade, karşılaştığım işler ve sanatçılarla kurduğum diyaloglar üzerinden gelişti. Sanatçıların ne söylediğini ve bu süreçte onlardan ne öğrenebileceğimizi merkeze aldım."

Sergiye adını veren eser: “Çatlaktan Sızanlar ve Geri Dönüş”  

Sergiye adını veren eser, sanatçı Dima Srouji’nin “Çatlaktan Sızanlar ve Geri Dönüş” başlıklı video çalışması oldu. Eser, Filistinlilerin kolektif hafızasında yer eden kayıp, yas ve kuşaklar arası travmayı, iyileşme ve özgürleşme tahayyülüyle birlikte ele alıyor.

Çalışmada, Nakba’ya ait arşiv görüntüleri geriye doğru akarken, çatlamış bir barajdan sızan su görüntüsüyle üst üste bindiriliyor. Bu görsel kurgu, altyapıların yıkıcı etkisine karşı suyun yeniden canlandırıcı gücünü öne çıkarıyor. Eser, Noura Erakat’ın “Barajı yarıp geçiyoruz; mücadeleye devam edin” sözüne de gönderme yapıyor. Eser, serginin kavramsal çerçevesinde önemli bir yer tutuyor:

"Sergi, altyapıları yalnızca bir araç olarak değil, aynı zamanda bir direniş ve mücadele alanı olarak ele alıyor. Zemini ortak bir yer olarak düşünmekten bahsetmiştik, bir birliktelik hali olarak. Bu altyapıları başka bir düşünme biçimine, araziyle başka bir ilişki kurma biçimine dönüştürmek mümkün mü sorusuyla yola çıktık."

Arşivden sızanlar: Fırat ve Keban hattında hafıza ve dönüşüm

Sergide yer alan “Arşivden Sızanlar” bölümü, Fırat Nehri ve Keban Barajı çevresinde şekillenen farklı tahayyülleri görünür kılıyor.

Bu arşiv malzemelerine, sanatçı Aslıhan Demirtaş’ın barajların coğrafi ve toplumsal etkilerini ele aldığı çalışmalar eşlik ediyor. Demirtaş’ın “barajlar kralı” olarak anılan Süleyman Demirel ile yaptığı söyleşi dönemin kalkınmacı söylemini ve doğaya müdahale anlayışını ortaya koyuyor.

Demirtaş’ın uzun soluklu araştırmalarına dayanan çalışmaları ise Türkiye’de baraj politikalarını tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Sergide yer alan “Payidar” başlıklı çalışmada ise baraj projeleriyle kesintiye uğrayan coğrafyalarda doğanın yeniden alan açma ihtimali ele alınıyor.

Bölümde ayrıca Gülce Özkara’nın kişisel hafızasına da yer veriliyor. Anlatıya dahil edilen manzara resmi, Fırat havzasıyla kurulan aidiyet ilişkisini sergiye taşıyarak bağ kuruyor:

"Bu sergide 'sızma' fikrini çok düşündüğüm için, arşivin içine kişisel bir katman da dahil oldu. Babaannemin yaptığı bir manzara resmi de bu alana sızıyor. Fırat Nehri ve Keban Barajı ile ilgilenmemin nedeni de babaannemin köyünün o havzada yer alması. Bu coğrafyanın dönüşümüne tanıklık etmiş olmak ve babaannemin evinde sürekli duran bu manzara resmi, benim için önemli bir referans oldu. Bir yanda altyapılar üzerinden kurulan hâkimiyet ve dönüştürme tahayyülü varken, diğer yanda babaannemin Fırat Nehri’ni aidiyet, kökler ve memleketle ilişkilendiren yaklaşımı var."

Göçmen deneyimi ve aidiyetin yeniden kurulumu

Sergide yer alan bir başka dikkat çekici eser Metincan Güzel’in Too Close to Home (Eve Fazlasıyla Yakın) adlı işi. 1960’lardan itibaren Hollanda’ya göç eden Türkiyeli işçilerin deneyimlerine odaklanıyor. Başlangıçta geçici bir çalışma süreci olarak kurgulanan işçi göçü, 1970’lerde derinleşen ekonomik krizler ve Türkiye’deki siyasi dönüşümlerle kalıcı hale geldi. Bu süreçte göçmenlerin kurduğu dükkânlar, artık var olmayan ya da hiç var olmamış bir “memleket”in imgeleriyle şekillenmeye başladı.

Sanatçı, çalışmanın göçmen mekânlarının üretim biçimlerini ve aidiyet duygusunu nasıl yeniden kurduğunu sorguladığını belirtiyor. Rotterdam’daki kıraathanelerden esinlenen görsel düzenlemelerin kullanıldığı iş, uzak ile yakın, tanıdık ile yabancı arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor.

Sergi 15 sanatçının üretimlerini bir araya getiriyor

“Barajdan Sızanlar” sergisi, farklı disiplinlerden 15 sanatçının çalışmalarını bir araya getiriyor. Sergide Haig Aivazian, Monira Al Qadiri, Al-Wah'at Collective, Mehmet Ali Boran, Can Candan, Aslıhan Demirtaş, Alia Farid, Metincan Güzel, Emre Hüner, Evrim Kaya, Yelta Köm, Fredj Moussa, Dima Srouji, Aslı Uludağ ve Merve Ünsal’ın işleri yer alıyor.

Serginin tasarım ve prodüksiyonu Emirhan Altuner tarafından gerçekleştirildi. Serginin editörlüğünü Ezgi Yurteri üstlenirken, İngilizce çeviriler Çağla Özbek tarafından yapıldı. Tasarım ve prodüksiyon asistanlığını ise Fulya Aras yürüttü.

Sergi, Hollanda Krallığı ve Feltouch’in desteğiyle; Asya International Movers, Bankerhan Hotel, Eureko Sigorta ve Jotun’un katkılarıyla hayata geçirildi.

Sergi, 23 Ağustos’a kadar Salt Beyoğlu’nda ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek.

(ZO/HA)

Işık Alumur’un ardından…

Can arkadaşlarımdan Işık gitti. 1985’lerin dış habercisi, bugünün seyyahıydı. Sokak Güzeldir için konuştuğumuzda dünyayı keyfin ve burukluğun birbirine karıştığı bir heyecanla dolaştığını anlatmıştı. Hemen, “yazsana” dedim, hep yaptığım gibi. Olur, dedi, ama yazmadı.

Nokta’da dünyayı sayfalara taşırken de merak, heyecan, şevk ve sorumluluk Işık için rehberdi. 1980 askeri darbesi hayatın her alanını, özellikle de basını baskılarken, sınırlarken bizler kendimizi sansürlemeyi de kırmaya çalışıyorduk. İhlal ve mücadele haberleri yaptıkça yine de eğleniyorduk. Yapabilmenin neşesiydi bu aslında. Perşembe ve cuma akşamları sabahlayarak dergiyi hazırlarken Işık kendi haberlerini bitirse de eğlenceyi kaçırmamak için sabahlardı yine de. Birlikte, akşam masalarında nasıl da keyifle haberlerimizi konuşurduk.

Bodrum’a gittiğimde de asıl konumuz 60’lar ve 68 olsa da geçmiş-şimdi-gelecek birbirine karışırdı daldan dala. Bodrum’da da keyfi yerindeydi, bir de şu memleket ve dünya meseleleri olmasa.

Işık Alumur, Ankara Koleji’nde “izm”leri merak ederek siyasete daldı, devamla kendini Ankara Siyasal’da buldu; FKF’li (Fikir Kulüpleri Federasyonu) de oldu, Dev-Genç’li de (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu). İzmir’de 6. Filo erlerini kovaladı, Ereğli’de “işçi çalışması” yapamadan hapse girdi, Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmaktan arandığını duyunca şoke oldu, kaçtı, yakalandı, istikamet tekrar hapishane. Dışişleri bakanı olmayı düşlüyordu, dış haberci oldu.

Evinin verandasında acı-tatlı konuştuk. Sonra eski günlerdeki gibi bir meyhaneye attık kendimizi, kadeh kaldırdık, düşlediğimiz ve mücadele etmeye çalıştığımız güzel dünyalara.

Ayrılırken artık daha sık görüşelim dedik, ben Bodrum’un sakinliğinde (kış günlerinde tabii!) arkadaşımı kıskanarak ayrıldım.

Işık’la söyleşi, Sokak Güzeldir: 68’de Ne Oldu? (2009) kitabımda, “Işık Alumur: Karargah Siyasal kantini, oğlanlar güruh halinde oturuyor, biz kızlar dışarıdan bakıyor…” başlığıyla (s. 139-157) yayımlandı. Metis Yayınları’na teşekkürlerle.

Işık, 27 Mart 2026’da bizi bıraktı. Canım Işık, daha yapacak çok işimiz vardı, eğlenecek de, gitmeseydin ya.

NM

*Işık Alumur (ortada), Mülkiye’den arkadaşları İstemihan Talay (solda) ve Uluç Gürkan’la (sağda) birlikte.

Işık Alumur: Karargâh Siyasal kantini, oğlanlar güruh halinde oturuyor, biz kızlar dışarıdan bakıyorduk onlara...

Kız arkadaşlar! Hasan Tahsin Anıtı’na gidiyoruz! “6. Filoya defol” diyeceğiz![1] gibi bir şeyler söyledim. Tam hatırlamıyorum ne dediğimi şimdi. Kürsüdeki arkadaşlar beni çağırıyor, bu anonsu yaptırıyor. Ege Üniversitesi’nin amfisindeyiz, çok kalabalık bir toplantı. Biz Ankara’dan yedi-sekiz otobüs gitmiştik. Amfiden çıkarken tansiyon çok yüksekti. O tansiyonu harcamamak için yeni bir eylem daha ortaya koyalım istedik, hemen orada karar verildi. Toplum polisleri vardı o zaman ve ciddi saldırgandılar. Kızlar olarak bir hareket yaparsak, polis daha az saldırgan olur diye düşünüldü. Otobüslerle Konak Meydanı’na, Hasan Tahsin Anıtı’na gittik. 60-70 hatun, önce slogan attık, sonra oturduk çamurların içine, yağışlıydı, kıştı. Polisler önce çevremizi sardılar, sonra da saldırdılar. Herkes çil yavrusu gibi kaçtı. 5-10 kişiyi de götürdüler. Sonra da bıraktılar. Ben kenardan kaçtım, yakalanmadım. Bir saat falan sürdü. Halktan destek aldığımızı hatırlıyorum hayal meyal. Önce kaçanlar polis kordonunu görünce geri geldiler. Kimisi alkışladı, kimisi baktı. “Yuh” diyen kimse olmadı.

O akşam Amerikalı avına çıktık. 6. Filo’nun askerlerini kovalayıp denize atıyorduk. Oğlanlarla yaklaşıyorduk. Adamın zaten kadın görünce gözü dönüyor. Ben biraz “yemlik” yaptım galiba. Amerikalılar sonra Basmane taraflarına yığıldılar. Bayağı dövüldüler, polis hiçbir yere yetişemedi. Bütün şehre yayılmıştık çünkü. İstanbul’dan gelen arkadaşlar da vardı. Ben dövmüyor, kaçmalarını engelliyordum. Birisine çelme taktığımı hatırlıyorum. Bir gece yurtlarda kalındı, ertesi gece Ankara’ya döndük. Fikir Kulübü’nden “Hadi İzmir’e gidiyoruz” dendi. Paldır küldür gittik. Evden de “Okula gidiyoruz” diye çıktık.

1968’e doğru

Ankara Koleji’nden geldim; hiç siyasi bir ortam yoktu. Bizim sınıftan iki kişiydik siyasete meyleden. Ezel İnanç vardı. O da öldü. Hatta bir edebiyat hocamız vardı; “Ne merak ederseniz sorun” derdi. Ona gittik bir gün “izm”lerin ne olduğunu anlatmasını istedik. “Sırası değil” dedi, kapattı. Kızmadı da, çok şaşırdı. Hiç beklemiyordu herhalde. Lisedeyken Büyük Sinema’da TİP’in birkaç toplantısı olmuştu. Ağabeyim sempatizandı, toplantılara o götürmüştü. Uluslararası politikaya çok meylim vardı. 1964-65’te girdim ben Siyasal’a; hariciyeci olmak istiyordum. Hiçbir zaman hariciyeci olamayacağımı daha ilk ay anladım. Çok “Mon Cher”lerdi. Zaten isimleri Mon Cher’di onların. Etliye sütlüye bulaşmayacaksın, çok kibar olacaksın, “Evet efendim”den başka bir şey söylemeyeceksin. Diplomasinin öyle bir şey olduğunu görünce vazgeçtim. Zaten beni hariciyeci yapmazlardı da. Kolejden gelenlerin bir kısmı devam etti hariciyeci oldu, ya da hariciyecilerle evlendiler.

İlk başlarda Siyasal’da da okul çayları olurdu, kantinde. Solcu ekip de gelirdi çaya. Biraz dans edilirdi. Siyasal’da asıl festival İnek Bayramı’ydı. Bir hafta boyunca kılıktan kılığa girilirdi. 68’den sonra kaldırıldı. Sınıf mücadelesi ön plana geçti. Sonra yeniden başlamış diye duydum. Eskiden ağabeyler, ablalar vardı. Bir sınıf yukarıda olanların baskısı üzerimizdeydi, İngiliz okulları gibi. Onların hepsi yıkıldı tabii.

Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy[2] bizim hocalardı. Sosyal adaletten çok söz ederlerdi. Tuğrul (Eryılmaz) ile ikimiz birinci sınıftayız daha, bir cumartesi günü el ele tutuştuk, Sosyalist Derneği[3] gibi bir dernek duymuşuz, “Sosyalist olacağız” diye o derneği aramaya kalkıştık. Bir yandan da korkuyoruz çünkü daha 17 yaşında falanız. Neyse derneği bulduk. Kapıyı çaldık, açmadılar, çok mutlu olduk. Sonra da koşarak döndük evlerimize. Ama bir yandan da içimizde müthiş bir ateş var. Okula ilk girdiğimde kızlarla Dönüşüm[4] satardık, sonra ufak ufak okumaya başladık. Tuğrul’la biz çok paraleldik o dönemde.

Biz solcular ortadaydık ama sağcıların esamisi okunmuyordu. Hukuk’ta bayağı ciddi sağcı bir grup varmış Cenk Koray’ın[5] liderliğinde. Biz yeniydik tanımıyorduk pek fazla. Mehmet Ali Aybar konferans vermeye geldi.[6] Sağcılar bastılar o konferansı. Sağcıların ilk ortaya çıkışı. Pencereleri tavandan küçük bir tiyatro salonu, bodrum kat gibi. Taşlarla sopalarla pencerelerin camlarını kırıp aşağı atlamaya başladılar, kapıdan da saldırdılar. Kaçacak bir yer yok, pencerelere de tırmanamazsın. Bir tek kapısı var. Aybar kaçırıldı. O baskında epey mücadele ettiğimi, bir iki kişinin kafasını patlattığımı hatırlıyorum. “Bu iş kitap okumakla olmayacak” diye karar verdim, gittim SFK’ya üye oldum. Sonra FKF kuruldu o yıl. FKF’nin Sıhhiye’deki yerinde toplanmaya başladık. Okullarda daha toplanılmıyordu o zaman. SBF’de de o yıl sosyalistler kazandı. Başkan Ömür Sezgin’di galiba. 1966’da. Sonra toplantılara gitmeye başladık.

Babam ölmüştü, annem çok tutucu ve katı bir kadındı. Toplantı fasılları başlamadan önce ağabeyimle “Klasik müzik konserine gidiyoruz” diye evden çıkıp diskoteğe giderdik. Annem gitmemizi istemezdi. Sigara ve içki kokularıyla dönerdik. Anlıyordu da bir şey demiyordu. Sosyalist işler başlayınca yine izin yok tabii. Bu kez “diskoteğe” diye çıkıp, toplantılara gidiyorduk. Ben de, herkes gibi, okumaya Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’yle başladım. Çizerek okumuştum elbette. Sonra Lenin okudum. Che Guevara okuyunca, bu iş oldu zannettim. “Dağa gidiyorum” diye düşündüm. Kendi aramızda mesela Rüçhan’la (Manas) oturup konuşuyorduk. “Dağa çıkarsak nasıl yaşarız” diye düşünürdük. Dağa çıkacaktık tabii. O kesindi. Şehirden başlayacağız ama kırsala gidecektik. Ben her sabah dişimi fırçalamazsam, külotumu değiştirmezsem ne yaparım diye düşünüyordum. Tasalarımız bunlardı.

İlk gözaltım “Kıbrıs”tan

Kıbrıs krizi yaşanıyor gene. Arabulucu Cyrus Vance gelecek.[7] Bütün okullar Kızılay’la Sıhhiye arasında bulvara yığıldık. Bekle bekle gelmiyor. Uçak ineli kaç saat olmuş, baktık olayda bir enayilik var. Sonra haber geldi arka yoldan Çankaya’ya kaçırmışlar. Polis de vardı tabii. O sıra boş bir Çankaya otobüsü geldi; içinde üç kişi. 72 kişi doluştuk otobüse. İkisi Ziraat Fakültesi’nden, bir de Siyasal’dan ben toplamda üç kızız. Polis otobüsü Amerikan Sefareti’nin oralarda durdurdu; doğru Emniyet Sarayı’na götürdüler. Otobüsteki üç kişi Tarım Bakanlığı’ndan öğle tatiline çıkmış memurlarmış, onlar da bizimle alındı. Gecenin bir saatinde ifadelerimizi verdikten sonra bizi mahkemeye sevk ettiler. Muammer Aksoy geldi 72 kişiye birden kefil olunca bizi bıraktılar sabaha doğru. Evlerimize gittik. Ertesi sabah saat 9:00’da mahkeme var. Annemden ciddi bir zılgıt yedim evde. O sırada ağabeyim askerdeydi. “Ağabeyinin başını belaya sokacaksın, askerliğini yakacaksın” diye azar işittim. Tabii asker karısı olduğu için biliyor işleri. Ertesi sabah kalkıp mahkemeye gittik. Kalktık teker teker ifade verdik. Hâkim herkese “Nereye gidiyordun” diye soruyor. “Kız arkadaşımla Kuğulu Park’a gezmeye gidiyorduk” diyor biri. Hâkim kız arkadaşının orada olup olmadığını soruyor. Ben kalkıp “Buradayım” diyorum. Sonra başka bir oğlan çıkıyor Atillâ Arsoy galiba. O da öldü, TİP’liydi. İkinci adam aynı şeyi söylüyor, ben yine kalkıyorum. En sonunda Tuğrul için de kalkınca hâkim “Kızım insaf” dedi. Herkes gülmekten yerlere yattı tabii. İlk gözaltım, çok eğlendik. Korkmadım, 72 kişiye ne yapabilirlerdi ki?

Mümtaz Soysal’ın dersi keyifliydi. Güzel bir anlatımı vardı. Bülent Daver durgundu ama anlattığı konular bize yakın olduğu için önemliydi. Okumaya çalıştığımız kitaplarla bizim okuduğumuz dersler birbirine benziyordu. Muammer Aksoy da iyiydi. Bir de Şerif Mardin vardı. Dersleri çok renkli geçerdi. Çok güzel anlatırdı meseleyi. Bizim dönemde sınıfta yer bulunmazdı. Sabahın ilk dersiydi, koştura koştura giderdik. Bizim konularımıza çok iyi yer verirdi. Dersten öte bir anlam kazanmıştı.

Mesela Haziran 1969 işgalinde hocalar çok şaşırmıştı. “Niye işgal ediyorsunuz, biz size ne yaptık” der gibi bir söylemleri vardı. Her istenen şeyi sunuyorlardı çünkü. Niye işgal olmuştu? Âdet yerini bulsun diye. Yine de birtakım öğrenci hakları da söz konusuydu. Üssü mizan[8] kaldırılmak üzereydi. Çok gayri demokratik bir şeydi. Kaldırıldı zaten daha sonra.

Erkekler köylü mitinglerine, tütün mitinglerine gidiyorlardı. Biz kızları götürmezlerdi. Samsun-Ankara Mustafa Kemal Yürüyüşü[9] olmuştu. Katılmadım. Hiç kız yoktu orada da. Biz kızları çağıran yoktu. Ben 6. Filo protestosu için İzmir’e gittim işte, bir de Ereğli’ye “tayin” çıktı.

23 Nisan 1970. Dil Tarih’in önünde toplandık. Antiemperyalist gösterilerden biri bu. Sıhhiye’de olan Dil Tarih böyle durumlarda bütün okullardan herkesin kolaylıkla gelebileceği merkez bir yer. Çok kalabalıktık. Trafiği kapatarak caddenin ortasından Ulus’taki Eski Meclise koşuyoruz. Polis bize yetişemedi, Eski Meclise gidileceğini tahmin edemedi.[10] O zaman Mustafa Kemal önemliydi. Bağımsızlık en baş söylemlerden biriydi.

Kuseyri[11] çok yakın arkadaşımdı. Beş-altı kişi sinemadayız; Sergio Leone’nin İyi, Kötü, Çirkin’i oynuyor. Filmin ortasında bir yerde birisi geldi, bir şeyler fısıldadı. Okula döndük. Kuseyri öldürülmüştü. Anında belli oluyordu işin gerçeği. Bir yanlışlıktı tabii. Çok hoş biriydi Kuseyri, Dev-Genç’li değildi, PDA’ya daha yatkındı, Hukuk’tandı. Hüdai (Arıkan) vardı, o da gitti. Hüdai’nin annesi başımızın belası. Şaban’ı (İba) kovalardı sopayla, “Oğlumu mahvettin” derdi ona. Hüdai öldürüldüğü zaman çıldırdı tabii. Şaban’ı saklayacak yer bulamadık. Zavallı kadın, bir tek Hüdaisi vardı. Kamp kurdu resmen Şaban’ı öldürmek için. Ticari Bilimler Fakültesi’nde öğrenciydi Hüdai. Şaban da Akademi’deydi. Onlar ayrılmaz ikiliydi. Nail (Karaçam) galiba Teknik Okuldaydı. Az yürümedik birlikte Anıtkabir’e. Neden o kadar çok yürüdük Anıtkabir’e? Mustafa Kemal’den destek istiyorduk herhalde. Neden gidildiğini bilmiyordum açıkçası ama gidiyorduk. Evet, bağımsızlık ilk söylemimiz olduğu için gidiyorduk Anıtkabir’e.

Marx ve Engels’in konuştuğu forumlar

12 Martta, “forum” lafından ötürü Forum dergilerini[12] toplayıp götürmüşler ya bunlar komünist diye, tehlikeli bulunuyor “forum”un lafı bile! Forumlarda erkekler çıkıp langır lungur konuşuyorlar, kürsüye çıkmayı seven çıkıyordu. Eylem kararları genelde kapalı kapılar ardında alınıyor, sonra bir forum düzenlenip karar açıklanıyor ve anında harekete geçilmiş oluyordu. Yönetim ne derse yapılıyordu. Teorik bazda çok tartışma oluyordu. Kocaman kitaplarla çıkarlardı kürsüye “Marx bunu demiş, Engels bunu demiş” diye. Kitaplardan satır satır karşılaştırılıp konuşuluyordu. Bana son derece sıkıcı gelirdi o tartışmalar, sevmezdim. Ayrılıklar forumlarda daha çok belirginleşiyordu. 400-500 kişi olurdu bu tartışmalarda, okul idaresi bir şey demezdi, sadece Siyasal’dan değil, dışarıdan da çok gelen olurdu. Siyasal’ın rahatlığı vardı. Kızlar tartışmalara katılmazlardı, bir tek ODTÜ’ den asistan Seyhan Erdoğdu’yu hatırlıyorum. O çıkıyordu kürsüye, teorisyen olarak öndeydi. Kızların teorisyenlik gibi yaklaşımı ya da eğilimi yoktu ki. Ağalarımız ne derse onu yapardık. Çekingen davranırdık.

Biz devrimciler

Samsun içerdim, gizli gizli. Herkes Birinci içerken, filtreli ve pahalı sigara içmek hoş olmazdı. Kapı arkasında flört edilirdi. Yasaktı. Devrimci flört etmez, Devrimci yatmaz, Devrimci uyumaz. Öyle bir baskı vardı. Bir yandan özgürlük de vardı ama özellikle Siyasal’da baskı çok ağırdı. Hepimizin sevgilisi vardı ama bilinmezdi. Oğlanların zaten ödü kopardı birbirlerinden. Kadınlar daha iyiydi ama azdık. Girdiğimizde 250 kişiydik. En fazla 50 kız vardı. 68’den sonra çoğaldık. Oğlanlar kızlara hiç iyi davranmazlardı, “eksik etek” muamelesi yapıyorlardı. “Sen anlamazsın, karışma” diyorlardı. O zaman illegal bir şey de yok, her şey ortada. Mahir Çayan ve Yusuf Küpeli her zaman lider gibilerdi. Hüseyin Ergün, Atillâ Arsoy, birkaç kişi daha TİP tayfası oldular. Ayrılıklar başlıyor; biz Mahir’in etrafında kümelenmeye başladık. Derken “Kırlardan şehirlere”, “şehirlerden kırlara”, “Beyaz Aydınlık”, “Kırmızı Aydınlık” ayrılıkları başladı. Biz tabii hemen Kırmızı Aydınlık’tan yana olduk. Mahir liderimizdi. Kendi içimizde dövüşmeye başladık. TİP’liler bir taraftan, öbür taraftan Doğu (Perinçek) tayfası, yani Siyasal’da Oral (Çalışlar) gibi isimler. 1969’da FKF kurultayında, Siyasal’da yeni yapılan büyük bir amfideyiz, çok ciddi tartışmalar yaşandı. Orada Dev-Genç adı alındı. İstifa edenler de oldu.

Yurtta oğlanlar ve kızlar için iki ayrı merdiven vardı ama aynı binaydı; arada sadece bir duvar… Aynı asansöre biniyorduk, geçiş serbest yani. Siyasal’da biz Fransa’yı çoktan aşmıştık. Paris’te kızlarla oğlanlar önce birbirlerinin yurtlarına serbestçe girip çıkmak için ayaklanmışlardı ya… Yine de bağnazdık. Aslında yönetimden gelen bir şey yoktu; katı kuralları kendi kendimize uyguluyorduk. Aşki gösteriler yok mesela. Kantinde el ele, diz dize oturulmazdı. Âşıklar ancak dışarıda görüşürlerdi. Mesela Oktay’la buluşacağımız zaman kafa işaretiyle anlaşırdık.

Siyasal’da çalışanlarla, işçilerle aramız gayet iyiydi, hepsi yanımızdaydı, bizi desteklerlerdi. İlk baskında bir kızı korumaya çalışırken berber Turgut’un elini kırmışlardı. Çok kızmıştık. Berberlik yapamadı bir daha. Bir de polis simitçimiz vardı; bazen dışarı atardık, bazen içeri alırdık. Yağmur falan olunca içeri alırdık. Eğleniyorduk onunla. O da biliyordu ama ne yapsın görev işte. Polisimizden bazen simit de alırdık. Bizden biraz daha büyüktü, 30 yaşlarında falan.

İçki çok az içerdik. Dışarı çıktığımız zamanlarda paramız varsa cebimize bir kanyak alırdık. Oğlanlar parka giyiyordu. Hatta Deniz (Gezmiş) Roosevelt postalları giyerdi, bir de Amerikan parkası. Bit pazarından alırdı onları. Bedenine uygun yerli bir şeyler bulması kolay değildi. “Amerikan malı giyiyorsun” dediğimizde “Amerikan proletaryası her şeyin en iyisini yapar” derdi. Güzel laftı. Ben kendimi pek kadın gibi hissetmiyordum. Mini etek giyenler, kadınsı kılığından hiç vazgeçmeyen ama sonuna kadar da işin içinde kızlar vardı. Ben hep pantolon giyiyordum. Eteğim yoktu bile. Rüçhan da ara sıra etek giyiyor, makyaj yapıyor, saçlarını sarıyordu. Ben iyicene salmıştım. Ülker de Rüçhan gibiydi. Suna vardı. O da Rüçhan gibiydi. Makyajını yapardı ama parka giyerdi. İki arada bir deredeydi yani.

Rüçhan’la konuşurduk her şeyi. Nereden para bulsak da silah alsak diye tartışırdık. Bize silah vermiyorlardı. Ancak taşımakla yükümlüydük. “Zeki Müren çok yardımsever, herkeslere yardım ediyor” denirdi, biz de Rüçhan’la “Çok fakiriz 1000 lira verir misin” diye Zeki Müren’e mektup yazmaya karar verdik. O zaman 1000 lira iyi para, iki tane Smith Wesson demekti. Derken, Rüçhan bunu Sinan Kâzım’a[13] anlatmış. Kâzım da çok kızmıştı böyle saçmalık olur mu diye.

Karargâh: Siyasal kantini

1968 Ekiminde atıldım Siyasal’dan. Üssü mizanı tutturamadım. Yusuf Küpeli’yle birlikte dört-beş kişiydik. Kurul toplanıyor, hocalar “Bu çocukları kurtaralım” diyorlar, içlerinden biri “Üç tane Mao’nun piçi için bir şey değiştirmem” diye diretince “Mao’nun piçleri” olarak atıldık. 69’da sınavlara girdim, Hacettepe’yi kazandım. Çok sıkı geldi, devam mecburiyeti falan vardı. Sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne geçtim. Akademi iyiydi, rahattı. Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli o zaman ülkücülerin şefiydi. Hemen Dev-Genç üyesi oldum, epey bir faaliyette bulundum orada.

FKF Dev-Genç’e dönüşünce Siyasal kantini Dev-Genç karargâhı oldu. Sonra Haziran ayında İstanbul’dan güruh halinde Deniz Gezmiş ve DÖB’lüler geldiler. Okul tatildi ama yurt açıktı. O zaman ciddi afiş çalışmaları yapılıyordu. Serigrafi vardı bir tane. Her gece baskı yapıp afişe çıkıyorduk. Evde kaldığım için, baskıda çalışıyordum ama dışarı afişe çıkamıyordum. O yaz ciddi bir afiş faaliyetiyle geçti. Erkeklerin kızları toplantılara götürmediğini hatırlıyorum. Artık kızlar çoğalmıştı Siyasal’da. Naciye Sakarya’yı[14] paraşütte kaybettik. DÖB’lüler çok şekerdiler ama bizden çok farklıydılar. Biz çok hanım evladı gibiydik onların yanında. Bayağı gözü kara çocuklardı. Onlardan çok şey öğrendik. Silah onlarla geldi, silahlanmak gerektiğini onlarla anladık.

Akademi’nin bulunduğu Beşevler bölgesinde ülkücüler çok hâkimdi. O yüzden herkes Siyasal’da vakit geçiriyordu, ben de. Atilla Sarp geliyordu, güruh halinde, bizimkilerle oturuyorlardı. Biz kızlar onlara dışarıdan bakıyorduk, bizi pek almıyorlardı aralarına. Eylem olduğu zaman “Hadi, gidiyoruz” diyorlardı. Nereye gittiğimizi soruyorduk ama sadece “Gel” diyorlardı. Kitap tartışması ve konuşmaları yapılıyordu. Çok kitap okunuyordu. Muzaffer Erdost’un Sol Yayınları özellikle. Sonra boykotlar ve işgaller başladı. Ben okul binasından çok yurt ve kantin tarafıyla ilgiliydim. Yönetimler oluşuyor, ne onlar biz kızlara “Gelin” diyorlardı, ne de bizim aklımıza “Yönetimde olmak istiyorum” demek geliyordu. Normal geliyordu bu tablo. Oğlanlar karar verirdi.

Ertuğrul (Kürkçü)[15] genel başkan olunca, Siyasal katıydı ya, “Hippiden başkan olur mu” lafları çıktı. Ertuğrul uzun saçlıymış eskiden. Sonra kabullenildi tabii. Eylemler ciddi boyutlara ulaştı zaten sonra. Siyasal’ın alt katındaki tiyatro salonunda silah talimi yapardık, artık tiyatro falan ortadan kalkmıştı. Ben de katılıyordum tabii. O zaman “Karışma” demezlerdi. Portördük biz. Taşıyorduk silahları. Büyük heybelerimiz vardı. Atardık içlerine oralara buralara götürürdük. 68-69 talim yaparak geçti. Daha çok da 69.

Olsan olsan dışişleri bakanı olursun!

O zamanlar vatan kurtardığımı düşünüyordum. Bir devrim olacak, biz bu devrimi başlatıyoruz. Göreceğiz ya da görmeyeceğiz ama ateşi yakıyorduk. Bu güzel bir duyguydu. Zaman zaman da kazara bir gün kazanırsak “Nasıl bir yönetim olacak” diye düşünüyordum. Hiçbir örnek yoktu. Sovyetler değildi örnek, Çin hiçbir zaman olamazdı. Ufak bir Arnavutluk örneği ve Tito vardı. “Nasıl olur” diye düşünüyordum. Küba ise küçücük bir adacıktı, örnek alınamaz. Yönetimde kim olacaktı? Kim başbakan olacaktı? Kim başkan olacaktı? Etrafıma bakıyordum ve “Allaaah” diyordum. Sonra kendi kendime “Sen olsan olsan dışişleri bakanı olursun” diyordum. Lisan biliyorum ya. Gece hayalini kuruyorsun. Gazetelerin dış haber sayfalarını okuyordum. Dış haberler daha çok dikkatimi çekiyordu her zaman. Çin tarafını izliyordum. Orada pek çok gelişmeler oluyordu. Afrika ilgimi çekiyordu mesela, sömürgeciliğe karşı savaşlar sürüyordu. Takip ediyordum. Sonra Filistin dikkatimi çekmeye başladı. Filistin benim çok kafamı karıştırdı. İslam söylemi çıktı orada karşıma ilk defa. Birkaç kişiye sordum “İslam’la sosyalizm nasıl olur, olur mu acaba” diye. Kimse bana cevap veremedi.

Çekoslovakya’da ne yapacağımı bilemedim, şaşırdım, kaldım. Daha önce kimsenin hatırlamadığı bir Macaristan vardır. Benim yaşım daha büyük olduğu için, 46 doğumluyum, hatırlıyorum. Ağabeyim tam o sırada Almanya’ya okumaya gitmişti. Macaristan 1956’ da[16] çıktı. Evde bu epey tartışılıyordu. O zaman çocuktum tabii. Ruslara kızıyordum. Çekoslovakya olayında ne yapacağımızı hiç kimse bilemedi. Çok tartışılmadı. Bir iki toplantıda gündeme geldi ama kapatıldı konu. Ona bir cevap bulunamadı. Sovyetler’in yanında değildik ama halka açık toplantılarda ya da söylemlerde “sosyalist ülke” yi savunmak zorundaydık sonuçta. Çekoslovakya olayı bizi epey sıkıştırdı. Vietnam var tabii. Yıllar sonra eski tüfeklerden bir arkadaşla Vietnam’a gidip Ho Şi Min’in[17] mezarının önünde “Ho Ho Ho Şi Min” diye tepindik. Vietnamlılar bize dehşetle bakıyorlardı. Evet, Vietnam’a bir aşk vardı ama uzaktı. Daha çok Filistin ilgi alanımız içindeydi.

Biz milliyetçi hiç değildik. Kesinlikle söylüyorum: Değildik. Gizliden gizliye birileri milliyetçi takılıyorsa onu bilmiyorum. Söylemlerde milliyetçilik hiçbir zaman yoktu. Herkesin kendine has bir 68’i var. Ama ulusalcılık bence en son söylenecek şey 68 için. Ülkücülerin de 68’i var. Onlar da 68’de türedi. Onlar milliyetçiydi, kafatasçıydı. O zaman bir asker geleneği var. Biz de onlarla yan yana olduğumuzu düşünüyoruz. “Olmamalı asker” diye düşünüyordum. Onu da babamdan öğrenmişimdir. Askerdi babam, “Bu eve bir üniforma sokarsan, parçalarım seni” derdi. Ben meraklıydım üniformaya. Babamdan heveslenmiştim herhalde. Ailede herkes askerdi. Bir tek bizim neslimiz asker değildi. Hoşuma giderdi, babam da bunu fark ettiği için çok kızardı. Kendisi tesadüfen asker olmuş çünkü. Ordu gençlik el eleydi 12 Marta kadar. Atatürk geleneği ve bağımsızlık önceliğiyle ordu her zaman yanımıza almaya çalıştığımız bir unsurdu. 12 Marttan sonra aklımız başımıza geldi. Dünya vatandaşıyız derdik. Ben hâlâ da öyle söylüyorum. İşçi sınıfı bizim için önemliydi. Enternasyonalizme oradan bakıyorduk. Sömürgeciliğe karşıydık. Önce sömürgeciliğe karşı olacaksın sonra da işçi sınıfının yanında olacaksın. Zaten işçi sınıfı sömürgeciliği ortadan kaldıracaktı. Enternasyonalizmimiz buydu.

Evde yaptıklarımı onaylamıyorlardı. Aile olarak korkuyorlardı çünkü. Onlara göre ben çok ileri gitmiştim. Ne zaman ki yakalandım hapse girdim annem yakın bir arkadaşıma “Bunlar da Atatürk. Atatürk kazandı, bunlar kazanamadılar. Atatürk de böyle başlamıştı” demiş. Annemin düşüncesi böyleymiş meğersem ama bana hiç çaktırmadı. Keskin İnönücü idi, sonra da Ecevitçi oldu zaten. Ömür boyu öyle kaldı.

Darbede Ereğli’de hapisteydim

1971 Şubat gibi; Dev-Genç beni Ereğli’ye gönderdi; işçilere dağıtılması için Dev-Genç broşürlerini götürdüm. Arkadaşlarla tanıştım, ev kiraladım. Gidip gelecektim, artık benim görev yerim orasıydı. Bütün işçiler Metal-İş’i bırakıp Maden-İş’e geçtiği için çok ciddi bir kalkışma vardı. Maden-İş’e geçmek demek devrimci olmak demekti işçilerin nazarında. Dolayısıyla bana kraliçeler gibi davranıyorlardı. Lokanta, kahve gibi her yere beni götürüyorlardı. Birkaç gün kaldım ilk gittiğimde. Ama birkaç gün bile yetti. Evlere davet ediyorlardı. Gidebildiğimiz kadarına gidiyorduk. Ahkam kesmeyi beceremediğim için oturuyordum, onların çocukları, eşleri de beni “Şehirden solcu biri gelmiş” diye eziyorlardı. Döndüm Ankara’ya. Tekrar gittiğimde bir gün önce yaptıkları toplantıda işçiler Maden-İş’e geçmişler. Metal-İş’çiler biliyorlar beni tabii, şikâyet etmişler. Evde oturuyorum, kapı çaldı. Ülkücülerden korkuyorum çünkü bir gece önce Metal-İş’tekiler ülkücüleri bizimkilerin üzerine salmışlar. “Kim o?” dedim. “Polis” dedi. “Hüviyetini göster” dedim. Gösterdi. Açtım kapıyı. Arama yapacaklarını söylediler. Evde silah vardı. Silahı yatağın altına iterken polis gördü, görmezden geldi. Evde kâğıt olarak ne varsa aldılar, beni de aldılar, Ereğli’den arkadaşlarla biz dört kişi içeri atıldık. Hatta Ankara’dan Ümit Erdal[18] geldi benim sorguma. Buldukları aydınger kâğıtlarını asmışlar oraya. Çizgiler var bir yerde de kırmızı bir yıldız var. “Bu fabrikanın bomba planı” dedi. Ben de “İşçi sınıfını niye bombalayalım” diye itiraz ediyorum. Sonra “İyi baksana” dedi. Che’nin meşhur fotoğrafı var ya, onun olduğunu söyledi. Sonra hatırladım. Ereğlili çocuklar kopyasını çıkarmışlardı. Lokale asacaklardı çizgilerin içini doldurup. “Beni neden yoruyorsunuz” diyemedim tabii. Enselendik böylece. Artık hapisteydim. Bir hafta mı on gün mü kaldık tam hatırlamıyorum. Eski tip bir hapishaneydi. O sırada ODTÜ baskını[19] oldu, epey bir paniğe kapıldım. Radyodan dinliyorum, hatta ağlıyorum. Korktum. Birkaç gün sonra 12 Mart oldu; o gün cumaydı günlerden. Komutanların muhtırası 13:00’te radyoda okundu, bir saat sonra apar topar bizi kapıya koydular. “Bunlar bizi niye çıkarıyorlar” diye düşünüyorum, “kesin vuracaklar” diye aklımdan geçiriyorum. Ne olduğunu bilemiyorsun, paldır küldür tahliye ediliyorsun. Ankara’ya döndüm. Yani, 12 Mart o anda benim için iyi bir şey gibi oldu. Sonra Nisan ayında Ayşe Yüksek Fırını patladı.[20] Demirel radyoya çıkıyor beyanat veriyor: “Dev-Genç’li bir kız bu işi organize eden.” Aslında fırının bakıma alınması lazımdı ama çok pahalı bir işlemmiş. Patladı sonuçta. Suçlu biz olduk. Radyodan bir duydum ki Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmaktan aranıyorum ben. Aklım çıktı; bunu söyleyen başbakandı. Demek ki korkuyorlar. Her öğrencinin bir ailesi var. O zamanlar okuyabilen çok yoktu, dolayısıyla üniversiteye gidebilen öğrencileri aileleri de ciddiye alıyordu, devlet de bizleri tehlike gibi gördü. Herkes bizi çok ciddiye alıyordu ama biz kendimizi o kadar ciddiye almamıştık. “Anarşiklerdi” adımız. Artık aranıyorum. Altı ay falan kaçtım, sonra da yakalandım. Tabii Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmak olayın tamamıyla medyatik bölümüydü. Aslında ben yasak yayın nakletmekten aranıyordum. Ankara’da yakaladılar, İzmir’e götürdüler. Daha önce yakalanan çocuklar İzmir’de kurulan bir hücredeki kadın arkadaşı deşifre etmemek için gelip giden kadının ben olduğumu söylemiş. Benim de haberim yok. O yüzden İzmir’deymişim. Tek başıma tutuklu olarak Güney Deniz Saha Komutanlığı’nın kütüphanesine koydular beni. 40 gün sonra aradıklarının ben olmadığımı anlayınca o sırada İstanbul’a izne gidecek iki askerle beni otobüse bindirdiler. Hatta önce askerlerin de yol parasını benden istediler. Vermedim tabii. Sonra bir pazar günü geldik Selimiye Cezaevi’ne vardık. Selimiye’dekiler biz bu tutukluyu almayız, Maltepe Cezaevi’ne götürün dediler. Maltepe’ye gittik oradan. Maltepe de beni almadı. “Savcılık tutuklasın öyle alırız” diyorlar. Tekrar Selimiye’ye döndük. Tabii vakit geçiyor. Yanımdaki askerler izne başlayacaklar, iş uzadıkça kafayı yiyorlar. Ben de dalga geçiyorum onlarla. “Ben kaçmam, şu Love Story filmine gidelim” diyordum. Tam askerleri kafalıyordum ki Selimiye aldı beni. Hücreye koydular. Meğer Mahir’in (Çayan) kaldığı hücreymiş, sonra öğrendim. Bu kez iş ciddi. İzmir çok lükstü. İstediğim yemek önümde, istemediğim arkamda. Sabahtan akşama kadar kitap okuyordum. Burası izbe, karanlık, kuru bir yatak. Tuvalete gitmek için kapıyı çalıyorsun, bir asker gelip seni götürüyor. Eğlence bitti yani. Ertesi gün Maltepe’ye geçeceğim diye düşünüyorum. Ama kaç gün geçti beni götürmediler. Kapıdaki askere rica ediyorum, “Beni unuttular burada git haber ver” diyorum. Çocuk dayanamadı sonunda, “Kimse duymasın ama firar oldu, Mahirler kaçtı”[21] dedi. Demir kapının ortasındaki delikten geçenlere sesleniyordum, “Beni burada unuttular” diye. Annem izimi buldu, geldi. Ben nerede o orada! Nihayet savcı beni çağırdı, ifademi aldı, Maltepe’ye gönderdi.

Maltepe şenlikli tabii. Firar olmuş, topçular varmış orada. Firara destek oldular diye görevden alınmışlar, ki destek de olmuşlar sahiden. Bir kısmı içeri alınıp sorgulanıyor. Yerlerine tankçılar getiriliyor. Onlar da “Biz askeriz gardiyan değiliz” diye düşündükleri için isyandalar. Askerlik sonuçta, emir demiri kesiyor, nefret ettikleri bir iş yapıyorlar.

Ben ıspanak manyağıyım. Hapishanede ıspanak yıkamak o şartlarda çok zor. Her alışveriş gününde ıspanak istiyorum. “Sen yıkarsın” diyorlar ama ben de hayatımda yıkamamışım bilmiyorum. Yılbaşı günü yine siparişler verildi. Ben yine ıspanak istedim. Adamların yanında konuşmuyoruz. Kendi aramızda konuşuyoruz çünkü sonra hırlaşmaya dönüşüyor iş. Adamlar geldi, listeleri verdik, gittiler. Bir çavuş vardı, matrak bir herifti. Biraz da paragözdü. Bizim koğuşa iki kilo ıspanak geldi dönüşte. Bütün kızlar ben ısmarlarım diye bana saldırdı. “Bu ıspanak nereden çıktı” diye tartışırken o çavuş muzip muzip bakıyor. “Herhalde erkekler istedi, karıştırmışım” dedi. Aldı ıspanakları gitti. Arkasından bakakaldım; ıspanaklarım gitmişti. Beş-on dakika sonra ıspanak geri geldi. “Erkeklerde de yok. Ben yanlış almışım. Bunlar sizin olsun” dedi. Şaşırdık. Bana ayıklattılar. Pişirdik afiyetle yedik. Sonra öğrendik ki dinleme var koğuşta. Halime acıyıp göndermişler.

Arada tek başıma duruşmalara gidip geliyorum. Baharla birlikte bahçe günleri başladı Maltepe’de. Ama tabii kadınların barakası ayrı askeriyedeyiz ya. Aptal bir tel var çevrede. Bütün ayağımızın altında Marmara. Baktık etraf çok güzel. Oraya şunu, buraya bunu dikeriz diye bahçeciliğe özendik. Kazma kürek istedik. Yüklendiler, getirdiler. Başladık deliler gibi çalışmaya bahçede. Bir iki gün çalıştık. Çiçekler getirttik. Derken generalin geleceği tuttu. Arada bir teftişe çıkardı öyle. Elimizde kazma kürek görünce aklı uçtu. “Ne yapıyorsunuz” dedi. “Bahçe yapıyoruz” dedik. Üstelik bu olay firardan sonra yaşanıyor. Bize kazma küreği verenlerin de aklına gelmiyor. Adamlar da gardiyanlık kafası yok ki. General, “Toplayın bunları” dedi. “Kim verdi” diye soruyor. Biz getireni koruduk ama galiba biraz yönetimin başı belaya girmişti.

Pikap var, plak var. Maltepe dört kol çengi bir yer, kışlık köşk sanki. İnce uzun bir baraka düşünün. Barakanın dört köşesi ve ortalarında toplam altı nöbetçi var. Dışarıda dikiliyorlar ve düdük öttürüyorlar. Uyumanın imkânı yok içeride. Bir keresinde dayanamadık gecenin saat bilmem kaçında “Bunlar köy çocukları değil mi? Burada bir sürü türkü var. Koyalım bir tane. Şaşırırlar düdük öttürmeyi” dedik. Hoparlörü de pencereden dışarı attık. İçeride kendi halimizde geyik yapıyoruz biz de. Birden fark ettik ki; Neşet Ertaş’ın “memeli”[22] bir türküsü vardı, onu koymuşuz. Düdük sesi kesildi ama biz mahvolduk. Utançtan perişan olduk.

Üç-dört ay Maltepe’de kaldıktan sonra bizi Selimiye’ye, sonra da Sağmalcılar’a taşıdılar. Artık, sivillerle beraberiz. Her gece bir-iki siyasi daha geliyor, sığışamıyoruz. Sivilleri yemekhane masaların üzerinde falan yatırmaya başladılar. Siviller de bize diş biliyorlar tabii, aralarında birçok katil var. Ranzanın üst katında tek bir yumak olmuş kedi yavruları gibi aşağı onlara bakıyoruz. Onlar da “Siyasiler geldi ama kim bunlar” diye bizi anlamaya çalışıyorlar. Yankesici çingeneler olağanüstü erotik danslarla bize “hoş geldin” partisi yaptılar. Yavaş yavaş alıştık. Katillerle falan iyi dost olduk.

Toplam sekiz ay falan yattıktan sonra Nisan Mayıs gibi tahliye oldum. Bir Allahın kulu yok dışarıda. Herkes içeride. Tahliyeden birkaç gün sonra bir arkadaşım üç günlüğüne Bodrum’a götürdü beni. Altı ay kaldım. Sonra hayatım farklı bir yöne aktı.

Başkaldırmayı öğrendik

O zamanın şartlarında yaptığımız hoş, düzgün, aklı başında bir şeydi. Bugün geriye baktığımda düzgün bir şey olduğunu düşünüyorum hâlâ. Stratejiler yanlıştı. Başka nasıl olabilirdi bilmiyorum. Dağdan şehre mi geleceksin? Ama mutlaka halkın yanında olacaksın. Pencereden sarkıp alkışladığı zaman halkımız yanımızda zannediyorduk. İstanbul’da 15-16 Haziranda işçiler sokaklara döküldüğünde Siyasal’dan bir grup kalktı işçi sınıfını toplayıp yürüyüşe geçirmek için Sanayi Çarşısı’na gitti. Bir dayak, bir dayak… “Böyle işçi sınıfına” diye söylene söylene döndüler okula, perişan bir şekilde. Dayak atanlar da küçük veletler. Ankara’da işçi sınıfı ne gezer? O zaman bir kere daha düşünüyorsun, farklı bir strateji belirlemen gerektiğini tartışıyorsun. Yürüyüş yaparken ya da slogan atarken balkondan sarkıp seni alkışlıyorlar ama onlar hiçbir zaman yanında olmayacaklar. Gerçi aleyhte bir tepki de yok.

68 başkaldırıyı kazandırdı; her söylenene boyun eğmemeyi, kendi fikrini söylemeyi. Eskiden yoktu böyle bir şey; derse girersin hoca ne derse doğrudur. Araştırarak, okuyarak kendi fikrine ulaşmayı öğrendik. Bu çok önemliydi. Türkiye’de 68 bunu getirdi. Derslerde hocalarla tartışabiliyorduk. Başkaldırı ve sorgulama değerlerini kazandırdı. Mahir’le aynı sınıftaydık, derslere girmezdi. Bitirmedi zaten. Çok bildiklerini düşündüğümüz için, ya da “eksik etek” olduğumuz için Dev-Genç liderlerinin söylediklerini sorgulamıyorduk belki ama toplumda gelişen şeyleri sorguluyorduk. Satır aralarını okumayı öğreniyorduk. “Bu böyle diyor ama arkasında bunu söylemek istiyor” diye düşünmeye başlıyorduk.

Müthiş bir ayrımcılık vardı bu arada. Solcu olmayanlarla hiç konuşulmazdı. Onlar küçümsenirdi. Solcu olmayanların son dönemde kantine gelmeleri kesilmişti. Kendilerini dışlanmış hissediyorlardı. Korkuyorlardı da öte yandan. Silah falan başlamıştı çünkü. Son derece yanlış bir şeydi. Onları tarafımıza çekeceğimize dışlıyorduk. Onlar da boş insanlar değildi. Sadece biraz daha çaba sarf edilmesi gereken insanlardı. Onları çok küçümsüyorduk. İlk laf “diskotek bebesi”ydi. Çok yanlış bir tutumdu. O günlerde bize katılmayanlarda da çok büyük etki bıraktık sonuçta. Farklı bir kuşak oluştu. “Başkaldırı” diyeyim, genellendi.

Abdullah Öcalan da vardı. Gider gelirdi hep yanımıza, “Kürt meselesi” diye başladıkça, “önce sınıf meselesi başlatma Kürt meselesinden” der, itelerdik. O da hırsından yukarı çıkıp yurtta kızların başına naylon torbayla su atardı. Çekingendi ama, sırılsıklam ederdi bizi. Hatta bir arkadaştan bu yüzden iyi bir dayak da yemişti. Sonra okulu bıraktı, çıktı gitti. Sonra kendi başıma düşündüğüm bir tahlildir bu. O zaman o çevrede kalsalardı belki PKK’nın kuruluşu falan olmayabilirdi. Onları biz iteledik. En büyük hatalarımızdan biridir bu. Bizim derdimiz sınıf meselesiydi. Kadın-erkek ayrımı, Kürt meselesi hiç tartışılmazdı. Sınıf meselesi hallolduktan sonra zaten onlar kendiliğinden hallolacaktı. Sonra işte Abdullah çekti gitti, yıllar sonra baktık Abdullah Öcalan oldu.[23]

Eylemlerimiz gazetelerde “tü kaka” şeklinde verilmedi hiçbir zaman. Dolayısıyla haber izleyenler sempati duymaya başladılar. Özellikle köylük bölgeler çok zor şartlarda yaşıyorlardı. Kasabalarda gazeteler de çok etkin oldu. Öğrenciler tatillerde memleketlerine gittikçe de hareket yayılıyordu. Öğrenci köyünde, kasabasında iki laf edip de dayak yerse, beş kişi “Niye dayak yedi” diye onun söylediklerini düşünüyordu. Mutlaka boş oturmuyordu o çocuklar köylerinde. Cumhuriyet Türkiyesi’nin, Atatürk Türkiyesi’nin bizim dönemde hâlâ kalıntısı vardı. Eğitimin ne kadar önemli olduğunun kalıntıları vardı. Yani anne babalar varını yoğunu çocuğunu okutmaya harcıyordu. Anlayarak bilerek verilen bir eğitim vardı. İnanılmaz bir genel kültür sahibi oluyorsun. Şimdi bilmiyorum nasıl? Ezbercilik hâkim gibi geliyor bana. Tüketim toplumu ağır bastı. Öyle düşünüyorum. İki lokma bir hırkayla başka kafada olanlar birdenbire beş lokma beş hırka hesabına döndü. Tüketim toplumu çok değiştirdi diye düşünüyorum. Değerler değişti. Ama tabii yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan? Değerleri kim yapıyor? Kim değiştiriyor? Gene medyayı suçlarım. Reklamdı bilmem neydi? Çok mu katıyım acaba? Darbeler zaten bunu getiriyor sonuçta. 12 Eylül nedir ki? Neden bizden o kadar çok korktular?

Gazetecilikten seyyahlığa

1974’te afla tekrar döndüm Siyasal’a. Bir-iki sınava girdim. Sonra da çalışma hayatım başladı, bitirmedim, yeniden af çıktı. Okulu bitirmedim sonuçta. 1977’de İstanbul’a taşındım. Artık uslanmıştım, ikinci TİP’e girdim. Silahlı mücadele için erken olduğunu düşünmeye başladım. Behice Hanım’ın söylemleri beni etkilemişti, kişiliği de öyle. Biraz bulaşır gibi yaptım, bir-iki toplantıya gittim. Birinci TİP çok pasifistti. 6. Filo olaylarında “Saldırmayın, kötü bakın” diyordu Mehmet Ali Aybar, onunla çok dalga geçiyorduk. İkinci TİP daha aktif gibi geldi. En azından 1 Mayıs olaylarında ön saflardaydı. İlk başta birinci TİP’i düşünmedim değil ama bulunduğum okul, Oktay’ın seçimi falan onlar çok büyük etken. Kızlar genel olarak sevgililerinin yanındaydı. Yani sevgilisi TİP’li olsun kendisi Dev-Genç’li olsun gibi şeyler olamazdı. Düşünülemezdi. Zamanımın büyük bir kısmı Bodrum’da geçiyordu. Gidip iş bulup çalışıyordum birkaç ay, sonra istifa edip Bodrum’a kaçıyordum. Tekrar sıkılıyordum, tekrar gidiyordum. 1982’ye kadar öyle dolandım. Bodrum’da evlendim ama orada yaşamak için daha çok genç hissettim kendimi. İstanbul’a döndüm. O dönemde büyük şaşaa ile Güneş gazetesi[24] kuruluyordu. Dış Haberler servisinde çalışmaya başladım. İşi öğrendim, geç de olsa meslek sahibi oldum. Sonra Nokta dergisine[25] geçtim. On yıl kadar basın, reklamcılık, film yapımcılığı gibi medyanın çeşitli dallarında çalıştım. En son yine Güneş’e döndüm Asil Nadir almıştı. Sonra da “Güneş battı Tekfen doğdu”. Çalışma hayatıma Ankara’dayken Tekfen’de başlamıştım oradan emekli oldum.

Dünyayı dolaşıyorum şimdi. Uzakdoğu, Afrika bitti, Avrupa’da İspanya ile Yunanistan kaldı görmediğim. Latin Amerika’da Meksika’ ya gittim. Şimdi yine Kenya’ya gideceğim. Hindistan’a gideceğim. Güney’de ormanlık yerlerde ilkel kabileler var. Onları görmeye gideceğiz, bu dördüncü Hindistan turu olacak. Dolaştıkça, yazarım diyorum ama artık hiç yazamıyorum. Bilgisayar başına geçiyorum. Önce bir maillerime bakıyorum. Sonra oyuna dalıyorum. Bakıyorum üç-beş saat geçmiş. Nefret ediyorum yazmaktan. Aslında çok hoş yerler gördüm. Çok güzel fotoğraflar çekiyorum.

Bugün beni ne sokağa çıkarır dersen, bir savaşa hayır mitingi olabilir bu. 1 Mart mitingine de üşenmeden kalkıp Ankara’ya gitmiştim. Savaş her zaman ödümü patlatmıştır. Ailem savaş çocuklarıydı ve bu bizi çok etkiledi. Umarım savaş karşıtlığının vatan hainliği olarak değerlendirildiği günleri görmem.

*Nurcan Akad (solda) ve Işık Alumur (sağda). (Fotoğraf: Nurcan Akad/Facebook)

Dipnotlar:

[1] 14 Şubat 1969.

[2] Prof. Dr. Muammer Aksoy (1917-1990) Kurucu Meclis Üyesi, CHP milletvekili, Türk Hukuk Kurumu Başkanı, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu. 31 Ocak 1990’da Ankara’ da evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü.

[3] Sosyalist Kültür Derneği’nden söz ediliyor. 1963 başında kuruldu.

[4] FKF’li ve TİP üyesi gençlerin çıkardığı 15 günlük Dönüşüm dergisi Ataol Behramoğlu’nun yönetiminde 22 Nisan 1965’te Ankara’da yayıma başladı. Kızılay’da elden satış yapan öğrenciler sağcıların saldırısına uğradı. Benzeri saldırılar diğer sayıların satışlarında da devam etti (Nihat Sargın, Tip’li Yıllar, s. 1142).

[5] Cenk Koray (1944-2000) Oyuncu, televizyon sunucusu, köşe yazarı.

[6] 16 Mart 1966.

[7] ABD Başkanı Lyndon Johnson’un Kıbrıs özel temsilcisi Cyrus Vance’in “Kıbrıs krizi”ni çözmek üzere 23 Kasım 1967’de Ankara’ya geleceği haberi üzerine üniversite gençliği protesto gösterisi düzenledi. Vance 23-27 Kasım günlerinde Ankara-Lefkoşa-Atina arasında mekik diplomasisiyle sorunu çözmeye çalıştı. O sırada Türkiye jetleri ve donanmanın bazı gemileri Girne açıklarında bekliyordu. Sorun esas olarak Türkiye’ nin anlaşmalar dışı Yunanistan birliklerinin Kıbrıs’tan çıkarılması talebinde düğümlenmişti.

[8] Üssü mizana göre, sınıfı geçmek için bütün derslerin not ortalamasının 7 olması gerekiyordu. Ortalama tutturulmayınca 7’nin altında not alınan derslerden tekrar sınava giriliyordu.

[9] 29 Ekim-10 Kasım Samsun-Ankara Mustafa Kemal Yürüyüşü.

[10] “Sloganlar atıldıktan sonra Sıhhıye, oradan da Kızılay yönüne doğru yürürdük, Gökdelen’in önüne gelince de polis barikatlarıyla karşılaşırdık. 23 Nisanı anmak için Fakülte’nin bahçesinde toplandığımızı gören polis Sıhhıye civarında mevzilenmişti ve Kızılay’a doğru yürümemize engel olmaya kesinlikle kararlıydı. Tam kapıdan çıktığımızda yönetici arkadaşlardan birisi öne geçti ve gideceğimiz yönü açıkladı. Eski Meclisin bulunduğu tarafa…” (Oral Çalışlar, 68’ Başkaldırının Yedi Rengi, İstanbul: Milliyet, 1988, s. 122).

[11] Mustafa Kuseyri (1947-1970) Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisiydi, 22 Mayıs 1970’te SBF’de arkadaşı Nejat Arun tarafından kaza kurşunuyla öldürüldü. İlk başta “faşistler vurdu” dendi, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü can güvenliği kalmadığı gerekçesiyle okulu kapattı, 1 Haziranda “Anayasaya saygı” mitinginde binlerce kişi olayı protesto etti. Kuseyri’yi Arun’un öldürdüğü daha sonra ortaya çıktı.

[12] Forum dergisi 12 Mart darbesi sırasında, antikomünist yayınları ve kurucularından Adalet Partisi milletvekili Prof. Dr. Aydın Yalçın (1920-1994) adıyla anılıyordu. Yalçın’la birlikte aralarında Sadun Aren, Şerif Mardin, Mümtaz Soysal gibi adların da bulunduğu bir grup aydının 1954’ te kurduğu Forum’da zaman içinde farklı görüşleri savunur oldular. Dergi 1968’de Demirtaş Ceyhun’un editörlüğünde sol bir çizgi izledi. Aydın Yalçın, gazeteci Nilüfer Yalçın’ın da aralarında bulunduğu birkaç kişiyle birlikte 1979’da dergiyi Yeni Forum adıyla yayımlamaya başladı, dergi 2000’de kapandı.

[13] Sinan Kâzım Özüdoğru (1947, Sivas Şarkışla, Ortaköy, 1972) Sosyal Hizmetler Akademisi’nde öğrenciyken 1970 Ekim Dev-Genç Kurultayı’ nda Ertuğrul Kürkçü’nün Genel Başkanlığındaki yönetimde genel sekreter, THKP-C Genel Komite Üyesiydi. 30 Mart 1972’de Kızıldere’de öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.

[14] Naciye Sakarya 15 Temmuz 1971’ de Ankara’da paraşütü açılmayınca hayatını kaybetti.

[15] Ertuğrul Kürkçü Ekim 1970’ten 26 Nisan 1971’de sıkıyönetim ilan edilip de kapatılmasına kadar Dev-Genç Genel Başkanlığını sürdürdü.

[16] 1956’da Macaristan’da Sovyetler Birliği kontrolündeki Komünist Partisi yönetime karşı muhalefet genişleyerek silahlı bir ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanma Sovyetler Birliği’nin askeri müdahalesiyle çok kanlı bir şekilde bastırıldı. 10 binlerce kişi ülkeden kaçtı. Ayaklanma sırasında Başbakan olan Imre Nagy ve bazı yöneticiler gizli yargılamalar sonucunda Sovyetler Birliği tarafından idam edildi, Janos Kadar iktidara getirildi, Kadar 1968’deki Çekoslovakya işgalinde rol aldı.

[17] Ho Şi Min (1890-1969) Vietnam’ ın ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık savaşının önderi. 1940’ta Japon ordusunun Hindiçin’i işgalinin ardından bağımsızlık savaşı vermek üzere Vietnam Devrimci Birliği Viet Minh’i kurdu. 1945-69 Vietnam Demokratik Cumhuriyeti Başkanı.

[18] Ümit Erdal 12 Mart döneminde gözaltı sorgularındaki işkence iddialarında en çok adı geçen polis şeflerinden.

[19] 5 Mart 1971.

[20] “Erdemir’i yapan Amerikalılar 1970’te bir rapor yazıyor. Ayşe’nin bakıma alınması gerek. Sık sık arıza yapıyor ve tehlike yaratıyor. Rapor tozlu raflarda beklerken, günün birinde (18 Nisan 1971) Ereğli büyük bir patlamayla sallanıyor. Çünkü Ayşe deliniyor, Ayşe’de sızıntı var. Patlama, 12 Mart muhtırasından bir ay sonra, Nisanda. 12 Mart darbesi nedeniyle, Türkiye’nin dört bir yanında sıkıyönetim ilan ediliyor. Bu arada Zonguldak’ta da sıkıyönetim. Çünkü darbecilere göre, Ayşe’ye sabotaj var. Ereğli’de evler aranıyor, insanlar gözaltına alınıyor, sendikacılar tekme tokat arabalara bindiriliyor. Kentte baskı kol geziyor” (Yalçın Doğan, “Ayşe Delinince Sıkıyönetim”, Hürriyet, 19 Temmuz 2005, http://webarsiv.hurriyet.com.tr/ 2005/07/19/ 674604.asp).

[21] 29 Kasım 1971’de Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Ziya Yılmaz ve Ömer Ayna tünel kazarak Maltepe Askeri Cezaevi’nden firar etti.

[22] “Kamayı Çektim”: Kamayı çektim kından/Gel yakından yakından/Koynundaki gül memenin/ Ben gelirim hakkından//Hovarda çapkın yârim/Sen söyle ben yazarım/ Kollarıyın arası/Olsun benim mezarım//Kamayı vurdum yere/Yıkılsın kanlı dere/Kaytan bıyıklarımı/Sürsem memelerine// Hovarda çapkın yârim/Sen söyle ben yazarım/Kollarıyın arası/Olsun benim mezarım.

[23] Anılan kişi Abdullah Öcalan değil, adı Abdullah olan bir Kürt öğrencidir. (Kitabın ilk basımında farkına varmadığımız bu yanlış hatırlamayı düzeltir, özür dileriz.)

[24] Güneş 1982’de Ömer Çavuşoğlu, Ahmet Kozanoğlu sahipliğinde ve Güneri Civaoğlu genel yayın yönetmenliğinde İstanbul’da yayıma başlayan günlük gazete. Adı bilinen pek çok gazeteciyi büyük ödemelerle transfer ederek, etkin bir tanıtım kampanyası ve promosyonlarla hızla tiraj alan etkin bir gazete oldu. 1988’de işadamı Asil Nadir gazeteyi satın alarak yeni oluşturduğu Asil Nadir Yayın Grubu’na kattı. Asil Nadir’in yaşadığı ekonomik sorunlar nedeniyle gazete hayli zor günler yaşadıktan sonra 1992’de kapandı.

[25] Ercan Arıklı’nın sahibi olduğu Gelişim Yayınları’nca 1982’de yayımlanmaya başlayan Nokta dergisi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasındaki baskı ortamında muhalif yayınlarıyla önemliydi. Pek çok kez sahip değiştirdikten sonra Ayhan Durgun’ un satın aldığı dergi “Hayret Verici Ayrıntılarıyla Sarıkız ve Ayışığı: 2004’te İki Darbe Atlatmışız!” başlıklı “Emekli Oramiral Özden Örnek’in birkaç sayfası yayımlandığında büyük tartışma yaratan günlükleri Nokta’da” spotlu haberi kapak yapınca basıldı, bilgisayarlarına el kondu, sonradan beraatle sonuçlanan bir soruşturma açıldı. Durgun dergiyi 13 Nisan 2007’de kapattı.

(NM/VC)

Savunmayı savunmak: Kendi adımıza asâleten, ezilenler ve yoksullar adına vekâleten

Savunma hakkı, hukuk düzeninin yalnızca teknik bir unsuru ya da yargılamanın usulî bir parçası değildir. Savunma, hukukun kendisini sınadığı son çizgidir. Bir rejimin hukuk devleti olup olmadığı, mahkeme binalarının varlığıyla değil, savunmanın ne ölçüde yaşayabildiğiyle anlaşılır. Çünkü savunmanın susturulduğu yerde hukuk, adalet arayan bir zemin olmaktan çıkar; egemen iradenin kendisini teyit ettiği çıplak bir karar mekanizmasına dönüşür. O andan itibaren mahkeme, hakikatin araştırıldığı yer değil, kararın yalnızca biçimsel bir dile çevrildiği bir sahne hâline gelir.

Türkiye’de son yıllarda belirginleşen yargı pratiği, tam da böyle bir çözülmeye işaret ediyor. Hukuk, normların eşit ve öngörülebilir biçimde uygulandığı bir alan olmaktan uzaklaştıkça, yerini siyasal kararın buyruğuna bırakıyor. Carl Schmitt’in işaret ettiği gibi egemenlik, burada normu uygulayan değil, gerektiğinde normu askıya alan güç olarak beliriyor. Egemen, istisna hâline karar verendir; bu yüzden hukukun gerçek sınırı, yazılı kuralların metninde değil, o kuralları ne zaman işlemez kılacağına karar veren iradede ortaya çıkar.

Türkiye’de meselenin düğümlendiği yer de tam burasıdır. Hukuk artık yalnızca neyin suç sayıldığını belirleyen bir çerçeve olarak işlemiyor; kimin dışarı itileceğini, kimin korunmayacağını, kimin “düşman” olarak kodlanacağını belirleyen bir ayıklama mantığına doğru kayıyor. Savunma makamı da bu yüzden hedefe yerleşiyor. Çünkü savunma, iktidarın mutlak yorum tekeline karşı duran son eşiktir. Savunma düştüğünde yalnız avukat değil, itirazın kendisi yargılanmaya başlanır.

Tragedyadan mahkeme salonlarına: Antigone'nin yalnızlığı

Bu kırılmayı anlamak için Sophokles’in Antigone tragedyasına dönmek gerekir. Kreon’un buyruğu, devletin selameti adına hukuku mutlaklaştıran siyasal iradeyi temsil eder. Antigone ise yazılı emrin üstünde bir adalet fikrinin, daha derin bir vicdan yasasının ve insan onurunun sözcüsüdür. Bu nedenle oradaki çatışma, yasa ile yasasızlık arasında değil; iki farklı meşruiyet anlayışı arasındadır. Biri iktidarın ilan ettiği düzen, diğeri insanın geri çekilemez haysiyetidir. Türkiye’de savunma hakkına yönelen baskılar da tam burada anlam kazanıyor. Devlet, kendi kararını mutlaklaştırdıkça savunmayı bir hak olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görmeye başlıyor. Böylece Antigone’nin Kreon karşısındaki yalnızlığı, bugün mahkeme salonlarında savunmanın içine itildiği yalnızlığın trajik öncülü hâline geliyor.

İstisna hâli ve savunmanın suçlaştırılması

Mehmet Pehlivan'a yönelen tasarruf, bu dönüşümün en açık görünümlerinden biridir. Bir avukatın müvekkilini takip etmesi, savunma organizasyonunu kurması, hukuki süreci koordine etmesi ve meslekî dayanışma göstermesi, suç örgütü hiyerarşisinin parçası gibi sunulabiliyorsa, burada yalnızca bir hukuksuzluk yoktur; savunma faaliyeti doğrudan suçlaştırılmaktadır. Bu, Schmittçi dost-düşman ayrımının ceza yargısının içine sızmış biçimidir. Avukat artık hukuk öznesi olarak değil, savunduğu kişiyle birlikte “tehlikeli alan”a sürülen biri olarak görülür. Avukatlık Kanunu’nun tanıdığı güvencelerin fiilen devre dışı bırakılması da bunu gösterir: norm yürürlüktedir, ama etkisizdir; hukuk görünürde ayaktadır, ama içerik bakımından askıya alınmıştır. Başka bir deyişle, istisna kuralı yutmuştur. Hukuk burada kural uygulayan bir düzen değil, kendi askıya alınışını yine hukuk diliyle meşrulaştıran bir aygıt hâline gelmiştir.

Giorgio Agamben’in “istisna hâli” kavramı bu noktada açıklayıcıdır. İstisna hâli, hukukun tamamen ortadan kalktığı bir boşluk değil; hukukun biçimsel olarak varlığını sürdürdüğü, fakat koruma işlevini kaybettiği eşiktir. Yasa görünürde yürürlüktedir, fakat kişiyi koruyan normatif içeriği çekilmiştir. Böylece kişi, hukukun içinde kalarak hukukun dışına itilir. Agamben’in “çıplak hayat” dediği şey tam da burada ortaya çıkar: siyasal ve hukuki niteliklerinden sıyrılmış, yalnızca üzerinde tasarrufta bulunulabilecek bir hayata indirgenmiş varoluş. Savunma hakkının aşındığı yerde avukatın, yurttaşın, seçilmiş temsilcinin ya da muhalif öznenin başına gelen budur. O artık hak sahibi bir özne olmaktan çıkar; yargısal ve siyasal tasarrufun nesnesine dönüşür.

Selçuk Kozağaçlı’nın yıllara yayılan mahpusluğu bu yüzden yalnızca ağır bir adaletsizlik değil, kurumsallaşmış bir istisna rejiminin işleyiş biçimidir. Tahliye ile yeniden tutuklama arasındaki sarsıcı salınım, hukukun öngörülebilirliğini ortadan kaldıran bir belirsizlik düzenine işaret eder. Kaynağı, elde ediliş biçimi ve niteliği tartışmalı deliller üzerinden kurulan suçlamalar, normatif belirliliğin yerini karar keyfiyetine bıraktığını gösterir. Burada kişi, yalnızca yargılanan biri değildir; sürekli askıda tutulan, ne tam içeride ne tam dışarıda bırakılan bir konuma sürülmüştür. Bu askıda oluş, Agamben’in tarif ettiği ara bölgenin tam karşılığıdır. Kozağaçlı’nın bu kuşatma karşısında sergilediği metanet de bu yüzden yalnızca kişisel bir dayanıklılık değildir; istisna rejiminin kişiyi kırma arzusuna karşı verilmiş bilinçli bir yanıttır. Bu tavır, Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’unu hatırlatır. Prometheus nasıl egemen buyruğa boyun eğmeyip acıyı bilerek göze alıyorsa, burada da direniş yalnızca masumiyet iddiasıyla değil, bedeli bilinen bir hakikat ısrarıyla kurulmaktadır.

Temsilin tasfiyesi ve yurttaşlığın aşınması

Can Atalay’ın hapiste tutulması da aynı siyasal-hukuksal mantığın başka bir görünümüdür. Halkın oyuyla seçilmiş bir milletvekilinin anayasal güvencelere rağmen özgürlüğünden mahrum bırakılması, meselenin bir yargı yanlışı olmanın çok ötesine geçtiğini gösterir. Burada hukuk, temsil edilen iradeyi tanımamakta; normu değil kararı, anayasal çerçeveyi değil siyasal tercihi öncelemektedir. Böylece yalnız bir kişinin özgürlüğü değil, yurttaşlık fikrinin kendisi zedelenmektedir. Çünkü savunmanın susturulduğu, temsilin tanınmadığı ve yargının egemen kararın uzantısına dönüştüğü bir düzende, toplumun tamamı hukuk karşısında güvencesizleşir. Herkes, uygun görüldüğü anda istisnanın alanına çekilebilecek potansiyel bir özneye dönüşür.

Bedenin son tanıklığı: Ebru Timtik

Bu bütünün en ağır ve en sarsıcı eşiği ise Ebru Timtik’in hayatında açığa çıkar. Çünkü Timtik’in yaptığı şey yalnızca direniş değildi; hukuk dışına itilen öznenin, kendisini son kez hukuk ve hakikat adına yeniden kurma çabasıydı. Pozitif hukukun artık bir güvence sunmadığı, savunma hakkının fiilen çiğnendiği, hak arama yollarının kapatıldığı bir noktada beden son sığınak hâline geldi. Bu nedenle Ebru Timtik’in açlığı, yalnızca yiyecekten vazgeçiş olarak okunamaz. O açlık, adalete duyulan susuzluğun bedende görünür hâle gelmesiydi. Hukuki statüsünün bir kâğıt hükmüne indirgendiği bir eşikte Timtik, kendi bedenini son ve en mahrem hukuki mekân olarak kurdu. Egemenliğin onu yalnızca biyolojik varlığıyla tanımlamak, onu haklarından sıyırarak “çıplak hayat”a indirgemek istediği yerde, o bedenini pasif bir maruz kalma alanı olmaktan çıkarıp aktif bir hakikat kürsüsüne dönüştürdü. Böylece açlık grevi, yalnızca trajik bir protesto değil; iktidarın mutlak kuşatmasına karşı yöneltilmiş en radikal itirazlardan biri hâline geldi. Timtik’in bedeni, hukukun sustuğu yerde konuşan son cümleydi.

Burada Antigone ile Ebru Timtik arasındaki bağ daha da görünür olur. Antigone, devlet buyruğunun karşısına bedeniyle dikilir; geri çekilmez, vazgeçmez, kendi hayatını iktidarın mutlak hükmüne teslim etmez. Timtik de benzer biçimde, hukukun adalet üretmeyi bıraktığı bir yerde bedenini hakikatin son taşıyıcısı kılar. Bu, romantik bir fedakârlık anlatısı değildir. Tam tersine, hukukun içinin boşaltıldığı anda bedenin nasıl son siyasal ve etik alan hâline geldiğinin trajik ifadesidir. Agamben’in “çıplak hayat” olarak tarif ettiği şey, Timtik’te pasif bir kader olmaktan çıkar; iktidarın kurmaya çalıştığı tahakküme karşı bilinçli bir reddiyeye dönüşür. İktidar onu yalnızca yönetilebilir bir hayat olarak görmek isterken, o kendi bedenini adaletin konuştuğu son yer hâline getirir. Bu yüzden Timtik’in ölümü, hukukun bittiği yerde hakikatin bedenle yazılmaya başlandığı andır. Dilekçelerin, savunmaların, usul itirazlarının ve hukuki güvencelerin duvara çarptığı bir noktada geriye yalnız bedenin tanıklığı kalmıştır.

Savunmayı savunmak ne demektir?

Bütün bu yaşananlar şunu gösteriyor: mesele birkaç isimden ya da birkaç yargı tasarrufundan ibaret değildir. Mesele, savunmanın sistematik biçimde hedef alındığı bir düzende hukukun kendi anlamını nasıl kaybettiğidir. Savunma sustuğunda yasa, adaletin dili olmaktan çıkar; yalnızca gücün buyruğuna dönüşür. Mahkeme salonları hakikatin araştırıldığı yerler değil, otoritenin sahnelendiği mekânlar hâline gelir. O noktada hukuk devleti değil, yalnızca istisnanın kurumsallaşmış biçimi kalır. Schmitt’in egemen kararı, Agamben’in istisna hâli ve tragedyaların kadim uyarısı tam burada birleşir: iktidar, kendisini sınırlayan etik ve hukuki eşiği yok ettiğinde, sonunda yalnız muhalifini değil, hukukun kendisini de yıkar. Kreon’un trajedisi de buydu; kendi buyruğunu mutlaklaştırırken meşruiyetini tüketmek.

Bu yüzden savunmayı savunmak, yalnızca avukatları savunmak değildir. Bu, toplumun birlikte yaşama iradesini, yurttaşlık fikrini, insan onurunu ve insanın zalim karşısında “hayır” diyebilme hakkını savunmaktır. Hukukun yeniden kurulabileceği tek zemin de burasıdır. Çünkü savunmanın olmadığı yerde adalet yoktur; adaletin olmadığı yerde ise hukuk, yalnızca kılık değiştirmiş iktidardan ibarettir.


Kaynakça

Agamben, Giorgio. İstisna Hali. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020.

Agamben, Giorgio. Kutsal İnsan. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020.

Aiskhylos. Zincire Vurulmuş Prometheus. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2025.

Schmitt, Carl. Siyasal Kavramı. İstanbul: Metis Yayınları, Haziran 2021.

Sophokles. Antigone. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2025.

Sophokles. Kral Oidipus. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Eylül 2025.

Timtik, Barkın (der.). Savunmalar / Kendi Adımıza Asâleten, Ezilenler Yoksullar Adına Vekâleten. İstanbul: Boran Yayınları, 2015.

(SCŞ/HA)

“Hiçbir türlü bulamadım, ben beni”: Aşık Veysel’de varlık arayışı

Aşık Veysel’in sesi, toprağın içinden gelir; ağır, sabırlı ve kadim. “Yıllarca aradım kendi kendimi” dediğinde, bu söz yalnız bir ömrün değil, insanlığın bitmeyen yolculuğunun yankısıdır. Bu yankı, bir dağın eteklerinden yükselip gök kubbeye çarpar; geri döndüğünde ise artık sadece bir türkü değildir, varlığa sorulmuş bir sorudur: Ben kimim?

Bu sorunun içinde bir telaş yoktur; acele eden, hüküm veren bir zihin değil, bekleyen, dinleyen bir kalp vardır. “Hiçbir türlü bulamadım ben beni” derken, aslında kaybolmuş bir şeyi aramaz Veysel; aksine, bulmanın neye tekabül ettiğini yoklar. Tasavvufun ince yolunda “ben”, bulunacak bir nesne değil, çözülerek aşılacak bir perdedir. Yunus’un içe kıvrılan sesi gibi, Veysel’in sesi de dışarıdan içeriye değil, içeriden daha derine doğru yürür. Her adımda benlik incelir, her adımda bir kat daha soyulur.

“İnsan mıyım, mahluk muyum, ot muyum?” diye soran bir dil, kendini yüceltmekle kendini silmek arasında gidip gelir. Bu gidiş geliş, bir kararsızlık değil, bir idrakin genişlemesidir. Çünkü varlık, tek bir isimle tutulamayacak kadar geniştir. İnsan dediğimiz şey, bazen bir çiçek kadar narin, bazen bir ot kadar sıradan, bazen de ikisinin arasında bir gölge gibidir. Tasavvufun derin sularında her şey aynı kaynaktan doğar; ot, çiçek, insan ve toprak aynı nefesin farklı titreşimleridir. Veysel’in dili, bu birliği bilirmişçesine sadeleşir; ayrımları çoğaltmaz, eritir.

“Hayal miyim, rüya mı bilinmez” dediğinde, dünya bir anlığına sislenir. Gerçek dediğimiz şey, elimizden kayar gibi olur. Belki de gerçekten bir rüyanın içindeyizdir; uyanıklık sandığımız hâl, daha büyük bir uykunun kıyısıdır. Bu belirsizlik, korkutucu değil, özgürleştiricidir. Çünkü kesinliklerin dağıldığı yerde, hakikatin ince ışığı görünür. Veysel’in sesi, bu ışığın peşinde, ağır ağır yürür.

“Leyla mıyım Mecnun muyum çöl müyüm / Arı mıyım çiçek miyim bal mıyım” dizelerinde benlik, sabit bir suret olmaktan çıkar; bir hâlden bir hâle akan bir nehir gibi değişir. Aşkın diliyle konuşan bu imgeler, benliğin kendi sınırlarını aşma arzusudur. Leyla olmak, Mecnun olmak, çöl olmak… Hepsi bir yok oluşun, bir erimenin farklı yüzleridir. Arı, çiçek ve bal ise aynı döngünün farklı duraklarıdır; veren, alan ve dönüşen… Bu dönüşümde hiçbir şey tek başına değildir; her şey bir diğerine değerek var olur.

Ve nihayet, “Varlığım yokluğum bir Veysel adım” dizesinde ses, bir eşiğe dayanır. Burada isim hem bir varlık işareti hem de bir fanilik nişanesidir. İnsan, adını söylerken kendini hatırlar; ama aynı anda o adın geçiciliğini de sezer. Geriye kalacak olan, bedenin ağırlığı değil, sesin hafifliğidir. “Gök kubbede kalacaktır ses kadim” dediğinde, bu hafiflik bir yankıya dönüşür; zamanın içinden süzülen, ama zamana ait olmayan bir yankı.

Veysel’in türküsü, bir sonuca varmaz; çünkü varmak, bu yolculuğun doğasına aykırıdır. Aramak, bulmaktan daha hakikidir burada. Her “bulamadım” deyişi, aslında yeni bir kapının aralanışıdır. İnsan, kendini ele geçirdiği anda değil, kendini aradığı sürece derinleşir. Bu arayışın yalnızca Veysel’e ait olmadığını, modern ve kadim düşüncenin farklı sesleri de fısıldar: Kimi, insanın özünü hazır bulmadığını, onu her an yeniden kurduğunu söyler; varoluş, adı konmamış bir yük gibi omuzlara bırakılır. Kimi, varlığın bir nesne değil, yolda açılan bir ufuk olduğunu; insanın bu ufka doğru yürürken kendini işittiğini dile getirir. Kimi ise hakikatin, kendini bulanlara değil, kendini ararken eritenlere göründüğünü, var olan her şeyin tek bir hakikatin sayısız tecellisi olduğunu hatırlatır. Veysel’in “bulamadım” deyişi, bu yüzden yalnız bir köy odasının sesi değil; Sartre’ın özgürlüğe mahkûm insanıyla, Heidegger’in yolda açılan varlığıyla ve İbn Arabi’nin birlik ufkuyla aynı derinliğe değen bir sestir. Belki de bu yüzden, Veysel’in sesi bize bir cevap vermez; ama sorunun kendisini diri tutar. Ve o soru, insanın içindeki en eski ve en yeni sestir: Ben kimim?

Bu soru, yalnızca bireyin iç dünyasında yankılanan bir merak değil, aynı zamanda çağın gürültüsü içinde kaybolmaya yüz tutmuş bir hakikat çağrısıdır. İnsan, kendini çoğaltan kimliklerin, hızla tüketilen anlamların ve hazır cevapların ortasında, belki de ilk kez bu kadar derin bir boşlukla karşı karşıyadır. İşte tam bu noktada Veysel’in sesi yeniden duyulur; ne öğüt verir ne de kesinlik sunar, sadece hatırlatır. Hatırlatır ki insan, kendini tanımladıkça daralır, ama kendini aradıkça genişler. Ve belki de hakikat, bir yere varmakta değil, yolda kalabilmeyi göze alabilmektedir; kendini bulamamanın ağırlığını taşıyabilmekte. Bu yüzden Veysel’in türküsü bitmez; o, her dinleyenin içinde yeniden başlar ve her seferinde aynı sade ama sarsıcı soruyla kapıyı aralar: Ben kimim?

(HA)

Mıgırdiç Margosyan Hatıra Evi

Diyarbakır Sur içindeki Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Ermeni dünyasının eski kiliseleri içinde bütün Ermeni dünyasında en büyük kilise olarak genel kabul gören bir ibadet mekânıdır. 

Aslında bir ibadet mekânı olmakla birlikte, Ermeni nüfusunun 1915 büyük felaketinden sonra bölgede parmakla sayılacak hale gelmesi nedeniyle büyük ölçüde de turistlerin gezip gördüğü bir tercih mekânına dönüşmüş durumda. 

Üstad Mıgırdiç Margosyan “Tespih Taneleri” anlatı kitabında bu sayısal azlık haline düşmenin trajedisini çok güzel anlatır. 

İşte son 15 yıl içinde iki kez köklü restorasyon sürecinden geçen Diyarbakır Surp Giragos Ermeni Kilisesi avlusunun bir bölümünde açılışı yapıldı Mıgırdiç Margosyan Hatıra Evi. 

Üstadın vefatının dördüncü yılında Diyarbakır Ermenilerinin kiliselerinde kutladığı Paskalya (Zadig) gününde hem de.

Açılıştaki konuşmamda da dile getirdim benim için bu mekânın hayata geçirilmesi ustaya belki de geç kalınmış bir vefaydı. 

Memleketinde, adıyla anılan bir yerinin olması gerekiyordu. Yersiz yurtsuz kalmanın, ana-baba ocağından uzun yıllar ayrı düşmüş olmanın acısını ancak yaşayanlar bilir. Margosyan bunu en iyi bilenlerdendi. O sebeple uzaklardan yazdı o kitapları; Gavur Mahallesi, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Söyle Margos Nerelisen ve diğerlerini…

Çoğu kişi bilir ki; memleketteki yakın dostuydum, ağabeyimdi. Memleket ile ülke ve yurt dışında çok sayıda etkinlikte buluşup sayısız kez ortak imzalar / söyleşiler yaptık.

Elbette böyle bir girişimi başlatmak ve harekete geçirmek bana düşerdi. Nitekim öyle de oldu. Aslında itiraf edeyim buradan, bir süre de hiç dillendirmeden bekledim. Acaba birileri harekete geçer miydi? Olmadı, bu bir sitem belki de; sağlığında her fırsatta üstadı söyleşilere, imza günlerine davet edenlerin hiçbirinin aklından dahi geçmiyordu. Ben de bu eksikliği gidermek istedim.

Hiç kimseye açmadan önce Margosyan ailesine konuyu açtım. Çok sıcak baktılar. Aileden şahsi eşyalarını istedim. Sağ olsun eşi Selma abla koliledi. Bir arkadaşım aracılığıyla İstanbul’daki evlerinden aldırdım kargoyla bana ulaştı.

Sonra Aras Yayıncılık'tan kitaplarını istedim, baskısı olanları yolladılar. 

Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanlarına projeyi detaylı bir şekilde anlattım ve  projeye sahip çıkıp mekânın düzeni, dekorasyonu ve planlamasını yapmalarını rica ettim, heyecanla sahiplenip danışmanlarını görevlendirerek her aşamayı da takip ederek gereğini yaptılar. Ve mekân zamanında hazır hâle getirildi.

Kilise yönetimi de tabii ki olması gerekeni yaptı, mekânı tahsis etmişti zaten.

Başkanı olduğum Diyarbakır Tanıtma Kültür Yardımlaşma Vakfı (DİTAV) ekibi her aşamada projenin gücünü sahiplenerek çabanın arkasında kapı gibi durdu ve Hatıra Evi sonunda hayata geçti.

Açılışın Paskalya Bayramı gününe denk gelmesi de ayrı bir şıklık oldu. Ve kendisi de Diyarbakır çocuğu olan Cumhuriyet İlkokulu'ndan sınıf arkadaşım uzun yıllar Türkiye Ermenileri Patrik Vekilliği de yapmış olan Başepiskopos Aram Ateşyan da açılışa katılarak bir konuşma yaptı.

Evet, geçtiğimiz yüzyılın son on yılında yazdıklarıyla şehirde birlikte yaşamış farklı inanç mensubu halklarını zarif ve ironik dille anlatan Mıgırdiç üstadın adıyla anılan bir yeri vardı artık. 

Bundan sonra asıl olan açılış konuşmasında da dile getirdiğim gibi o mekânın bir kalıcı görevlisinin olması ve sürdürülebilir bir hafıza mekanı olması için kendisine ait objelerle zenginleştirilmesi. 

Ayrıca mekânın ön avlusunun da ticari olmayan sadece kimi kültür sanat etkinliklerinde kullanılan bir işlevlendirmeye layık olması. Hepsi bu…

Mekânının adıyla yaşasın diliyorum ustanın mahallesinde ustanın ruhu. 111 yıl evvel bu kadim topraklarda yaşanmış Mıgırdiç ustanın tabiriyle büyük “Qefle”nin seneyi devriyesinde ustanın ruhu şad û handan olsun…

(ŞD/HA)

Dağdağan

“istemeden büyüyen bir ağaçtan bahsediyorum

 istemeye istemeye büyüyen ağaçlardan” [1]

Patlayıp duran kupkuru ağaçlar, dağ başlarında yeşeren otlardan biliyoruz baharda kimseler ölmüyor. Yeşerip duruyorlar.

Yeniden ve yeniden çiçek oluyorlar ya da dallarını güneşe uzatmış kocaman bir ağaç oluyorlar. Ama inadına yeşerip duruyorlar. İnadına...

İnadın bir diğer adı olsa “dağdağan” olur. Issız, asi ve yabani ağaç. Kayayı bile çatlatıp duruyor dağdağan.

Dağdağanın bir kardeşi olsa o(nlar) olurdu. O yüzden anlatmalıyım onu.

En iyi hikayeleri ölüler anlatır

Onun hikayesi de anneme çıkıyor, kan bağları var. Amca çocukları. Küçük dayım sayılır.

“Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari” [2]

Fısıltılı bir tarihi vardı. Ardından fısır fısır konuşulurdu. Hilvan Direnişi, 12 Eylül, Diyarbakır Cezaevi, işkence ve tabi Newroz. Fısıltılar çocukların gelmesiyle kesilirdi. Yasaklı kasetler gibi. Onun tarihi şehre gelince Kürtçe diye saklanan yasaklı kasetlerin de tarihiydi.

O kasetlerden ilkini doksanlarda gördüm. Şehre birlikte gittiğimiz kuzenim Şivan Perver’den Halepçe’yi çalmıştı. Bende fısıltı tarikatının bir üyesi olmuştum.

Halepçe Ağıtı

İstemeden de olsa fısıltıların kurbanı olup, anneme dönmüştüm. Onun yasaklı diline. Ellerindeki deqlere. Onun yüzü suyu hürmetine küçük kasabadan geçip giden dolmuşlardaki beyaz tülbenti teyzelere el sallamayı da öğrenmiştim. Annelerin elleri kederli oğullarını arayıp durmasın diye. Taşındığımızda da onları hiç unutmamıştım. Fısıltının kavmindendim.

Aynı kavmin evladı olduğumuzdan onunla artık bazı bazı karşılaşmaya başlamıştık. Ardılı birilerini görmek onu sevindirmiş olmalı ki ne zaman bir eylemde, basın açıklamasında beni görse kolumdan tutup “rahmetlinin oğlu” deyip akrabalara gösteriyordu. Rahmetli, rahmetli...

Rahmetli dediği annem, baharda mayısta ektik. Mayısta kimseler ölmez, baharda kimseler ölmez yeşerir. O da bahara ramak kala toprağına ekiliyor.

Bahara ramak kala 

Şubat 22. Ölüm haberini alıyorum. Mayısa daha var diyorum. Bahara ramak kalmış. Hem uğruna cezaevlerinde işkence gördüğü halkın barışına ramak var hem çiçeklerin baharına da var.

Maalesef bahara yetişemiyor. Varsıllıktan uzak, “kıtlıyamut”[3] bir hayat.

Defnedilecek. Köye. Anılarımda hep annemin sokaklarında oynadığına inandığım Geyikören Köyüne [4] Orada olmasam asla kendimi affetmem diyorum. Mutlaka orda olmalıyım. Sabah hastaneden alınıyor. Köye uzun bir konvoyla giriyoruz. Yılan gibi kıvrılıp kıvrılıp duruyor. Üç beş mezarın olduğu köy mezarlığı hınca hınç dolu. Mezar taşlarından biri beni kendine çekiyor. Elleri titriyor içerde yatanın. Dedem. Yanı başına gömecekler de bir mırıltı var.

“Ez şehîdim pakrewanim

Hestirê çavên dayikanim

Ez giyana jiyanê me

Ez fedayê niştîmanim”[5]

Kızı. En sevdiği stran. Ağlayanlar, bekleyenler, şaşıp kalanlar, uçsuz bucaksız Hilvan ovasının diplerinde görünen başları karlı dağların ardındakiler bile şaşkın. Elli küsür yıldır birlikte yürüdükleri yoldaşlarından biri.

“50 yıllık mücadele arkadaşımızı kaybettik. Çok üzgünüz. O asla davasından vazgeçmedi” [6]


Notlar: 

[1] Didem Madak

[2] Ahmet Arif

[3] Urfa yerel ağzında kıt kanaatin bir versiyonu.

[4] Urfa- Hilvan

[5] https://www.youtube.com/watch?v=nvs_pFPCsA8&list=RDMM&index=1

[6] Urfa 78’liler Derneğinden Bir Yoldaşı

(İT/HA)

Cully’de bir köy, bir festival, bir dünya

Leman Gölü'nün hemen üzerinde, bağ bahçeleriyle çevrili küçük bir köy olan Cully'de bir Pazar günü, Melody Gardot büyük çadırın sahnesinde dikkatli bir kalabalığa şarkı söyledi. Bir önceki gece, o gün öğleden sonra gölde yüzmüş olan Londralı Ala.ni, Temple denilen kilise sahnesinde oyuncu, içten ve sohbetkar bir yaklaşımla güzel hisler bıraktı geriye. Aynı Pazar, genç bir Senegal asıllı Fransız şarkıcı olan anaiis de sahneye çıktı.

Haftanın ortasında ise Jean-Yves Cavin ile röportaj yapmaya ve Tunuslu ud virtüözü Anouar Brahem konserine gittim. Brahem'den önce adını duymadığım biri vardı sahnede. İsviçreli piyanist Colin Vallon. İkinci parçada tanıdık bir şey vardı, ama nereden geldiğini anlayamadım önce. Bir yerde bir şey tanıdık geldi sonra. Vallon "Burası Muştur"u çalıyordu. Türk halk müziğinin o köklü türküsü, bir İsviçreli piyanistin ellerinde, sadece piyano ile. Ne davul ne bağlama, sadece tuşlar ve sessizlik arasında kalan bir şey. Sonra parça bitti, Vallon mikrofona eğildi ve büyükannesinin Türkiye'den olduğunu söyledi. Ardından Brahem uduyla sahneye geldi, müzisyenler Django Bates (piyano), Anja Lechner (viyolonsel), Mats Eilertsen (kontrbas) ona eşlik etti.

Müziği duygulara alan açmak olarak tarif eden Brahem'le tanışmam Moda Sahnesi'nde Wajdi Mouawad'ın oyunu Kıyı için hazırladıkları playlist aracılığıyla olmuştu. O zamandan beri dinlerim. Özellikle sakinlik aradığımda ve coğrafyaya özlemle. Brahem’in tarzı, müzikal olarak sade görünen ama duygusal olarak çok katmanlı yapılar. Onu Chapiteau'da dinlediğim için çok şanslı hissediyorum. Son albümü After The Last Sky'ı çaldılar. Konserde albümün adını Filistinli şair Mahmud Derviş'in aynı adlı şiirinden aldığından bahsetti: “Kuşlar, son gökyüzünden sonra nereye uçar?” Derviş bu şiirde; sürgünlük, köksüzlük ve aidiyet temalarını işler.

İlk kez üç yıl önce, festival için geldim Cully'ye. İsviçreli olmayan pek çok insan gibi, bu köyün var olduğunu da ancak festival aracılığıyla öğrendim. Cully Jazz Festivali'nin direktörü Jean-Yves Cavin, bunu söylediğimde güldü. "Festival komündür," dedi. "Komün de festivalin. Trenden indiğiniz anda zaten içindesinizdir."

Cavin, festivalden bir yıl önce doğmuş. 1983'te iki genç, Daniel Thentz ve Emmanuel Gétaz, yakın bir kasabada bir konsere gidip "neden biz de yapmayalım?" diye düşünerek köylerinde bir caz hafta sonu düzenledi. Kırk üç yıl sonra, o anlık dürtü İsviçre'nin en sevilen kültürel etkinliklerinden birine dönüştü; her bahar sekiz günde 70.000'i aşkın ziyaretçiyi ağırlıyor.

Kendisi de amatör olarak müzikle ilgilenen Cavin, festivale 20 yaşında gönüllü olarak başladı; bir barda bira servis etti. Ardından programlama komitesine katıldı, 2015'te eş yönetmen oldu. Onun hikayesi, festivalin hikayesi: organik, toplumcu, aceleci olmayan. "Her gün fırıncıyla, sokaktaki insanlarla konuşuyorum. Ne planlıyoruz, hangi sanatçılar geliyor diye soruyorlar. Festival buradaki herkese ait."

Bu aidiyet duygusu sembolik değil, yapısal. Her yıl yaklaşık 700 gönüllü festivali ayakta tutuyor. Yerel şarap üreticileri, ortaçağdan kalma taş mahzenlerini ücretsiz olarak konser mekanlarına dönüştürüyor. Cullyliler sanatçıları kendi evinde ağırlıyor. Köyün içindeki kilise, o denli sessiz akustik konserler barındırıyor ki sunucu, seyircilerden bir müzik cümlesi bitene kadar yerlerine geçmemelerini rica ediyor.

Cavin: "Londra gibi büyük bir şehirde değilsiniz. Glastonbury gibi bir tarlada da değilsiniz. Bir köydesiniz ve oraya girdiğinizde başka bir dünyaya adım atmış oluyorsunuz."

Bence bu yıl sahnede dikkat çekici bir şey vardı: Kadınlar sadece şarkı söylemiyordu, eserleri ve sahneleri aracılığıyla hayatlarını anlatıyordu. anaiis, anneliği doğrudan sözlerine taşıdı, sahnede, seyircinin gözünün içine bakarak. Melody Gardot ise partnerinin hamileliğinin 20. haftasında ayrıldığını, gelinliği iade etmek zorunda kaldığını, yalnız anneliğe adım attığını daha önce paylaşmıştı. Konser gecesi bunu "evet, böyle bir delilik yaptım" diye aktardı, ağırlığı hafifliğe dönüştüren o özgün tonuyla. Ala.ni ise konserinden önce gölde yüzmüştü, İsviçre'ye dair ilk elden gözlemlerini paylaşıyordu. Sahneye çıktığında ipeksi sesi, çeşitli perküsyon aletleri ve oyuncu tarzda şarkı söylemesiyle seyirciyle çok güzel bir bağ kurdu. Seyirciyi de perküsyon aletlerini dağıtarak sahnesine davet etti.

Jean-Yves Cavin'e kadın sanatçı ağırlığını sorduğumda "katı bir politikamız yok ama tabii ki çeşitliliğe önem vermeye çalışıyoruz" demişti. Belki yazılı bir kuralları yok. Ama sonuç olarak bu yıl Cully'de, kadınlık deneyimlerinin müzikle aktarılması çok keyifliydi.

Festival aynı zamanda sessiz sedasız incelemeye değer bir finansal model de sunuyor. Avrupa'daki muadillerine kıyasla çok az kamu desteğiyle ayakta duran festival, bütçesinin yüzde 42'sini yiyecek-içecek satışlarından karşılıyor. Hava durumu, diyor Cavin gülerek, adeta bir eş yönetmen. Güneşli bir Cumartesi köyü doldurur; soğuk bir Pazar günü boşaltır.

Festivalde sunulan şarapların tamamı Lavaux bağlarından geliyor; Dézaley ve Calamin Grand Cru gibi köklü isimlerden Chardonne'a kadar. Ben Lavaux Chardonne'u denedim, hafif ve aromatik yapısıyla festivaldeki en keyifli anlarımdan birine eşlik etti. Ücretsiz OFF konserlerinin bile kısmen içecek satışlarından finanse edildiğini öğrenince o kadehin tadı biraz daha anlam kazandı.

Orada olduğum son akşam, OFF festivalinde dolaştım. Şarap mahzenlerinin ve kafe kapılarının önüne taşan ücretsiz konserler, durup dinlemeye razı olan herkese çalan genç müzisyenler. Bir gönüllü, 18 yıldır festivalde gönüllülük yaptığını söyledi. "Aynı ruh," dedi. "Sadece festivalin çapı biraz büyüdü."

Cully Jazz, İsviçre'nin en ünlü festivali değil. En büyüğü de değil. Ama belki de en canlısı, her bahar 1.800 kişilik bir köyün dünyaya "hoş geldiniz" dediği bir yer.

(MEÖ/HA)

Zehra Çelenk yeni kitabını anlattı: Hafıza direnme biçimidir

Senarist ve Yazar Zehra Çelenk’in yeni romanı “Gece Unutkandır”, okurla buluştu. Kitap, okuru bir cinayete değil cinayeti mümkün kılan ilişkiler ağına da götürüyor.

Çelenk’in yazılarında ve önceki kitabında da izini sürdüğümüz travma, hafıza ve ilişkisellik meseleleri, bu kez güçlü bir romanın imkânlarıyla genişliyor. Kadın karakterleri merkeze alan, bakışın kendisini sorgulayan ve suçun yapısal boyutunu açığa çıkaran roman; parçalı kurgusu, atmosferi, temposu ve diliyle dikkat çekiyor.

Çelenk, “Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır” diyor ve soruyor:  “Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir.”

Çelenk’le son kitabı üzerine konuştuk.

Gece Unutkandır fikri ilk nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyeyi yazmaya sizi iten temel duygu neydi?

Bu romanın çıkış noktası tek bir olay ya da an değil. Uzun süredir hem kurmacayla hem de suçun gerçekliğiyle iç içe düşünüyordum. Polisiye benim için bir türden çok bir imkân; gerçeğe yaklaşmanın, ilişkileri ve yapıları görünür kılmanın bir yolu.

Özellikle kadınlık ve erkeklik meseleleri, suçun toplumsal boyutu ve giderek artan şiddet meselesi zihnimde zaten vardı. Bunları daha özel, daha özgün bir kurgu içinde bir araya getirmek istedim. Gece Unutkandır biraz bu birikimin, biraz da uzun süreli bir iç gözlemim, mesele etmenin kurgusal sonucu.

“Suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum”

Roman bir cinayetin izini sürerken aynı zamanda onu mümkün kılan ilişkiler ağını da açığa çıkarıyor. Sizin için suç bireysel bir eylem mi, yoksa toplumsal bir yapı mı?

Suçu yalnızca bireysel bir eylem olarak düşünmek bana hep eksik geliyor. Elbette bir fail var, bir karar anı var. Ama o kararın mümkün olduğu zemin de var ve çok önemli.

Bu romanı yazarken asıl ilgilendiğim şey buydu: Bir suç nasıl mümkün hale gelir? Hangi ilişkiler, hangi suskunluklar, hangi küçük ihlaller, görmezden gelme ve örtbas etmeler bir araya gelir de o son noktayı doğurur?

Ben suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum. Erkek şiddeti dediğimiz şey yalnızca fiziksel olanla sınırlı değil. Değersizleştirmekle, görmezden gelmekle, sıradanlaştırmakla başlıyor. Hatta tam da bu yüzden mümkün ve yaygın hale geliyor.

Bugün toplumda kadından çocuğa uzanan şiddetin bu döngü içinde ilerlediğini görüyoruz. Bu anlamda suç hem bireysel hem de derin biçimde yapısal.

En çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler”

Serin karakteri üzerinden genç kadınların kırılganlığına ve görünmezliğine dair nasıl bir hat kurmak istediniz?

Serin’i yalnızca bir “kurban” olarak kurmak istemedim. Onun varlığı, yokluğu kadar önemli.

Kadınların yaşlarından görünümlerine mümkün her düzeyde etiketlendirilip kategorilendirilmeye çalışıldığı, hem çok görünür hem de aslında kolayca silinebilir olduğu bir düzlemde yaşıyoruz. Bir yandan sürekli göz önünde, bir yandan hikâyeleri çok hızlı kapanabiliyor. Bir arzu ve tahakküm rejiminin içinden kuruluyor kadına dair yaygın bakış.

Çocuklukla kadınlık arasındaki Serin bu gerilimin tam içinde duruyor. Hikâyesi, sadece ona ne olduğuyla değil, etrafındaki herkesin ona nasıl baktığıyla da ilgili.

Bu bakışın kendisi ve yayılımı da aslında mesele. Bir de bu bakışın nasıl kurulduğu meselesi var. Eril bakış yalnızca erkeklerin kadınlara nasıl baktığını belirlemiyor; kadınların kendilerine ve birbirlerine nasıl baktığını da biçimlendiriyor. Kadınlar arası kışkırtılan rekabetten, kuşak ve ebeveyn çocuk ilişkilerine, kendini sürekli ölçme ve yetersiz hissetme hâline kadar uzanan bir alan bu. Serin’in etrafındaki dünya biraz da bu bakışın içinden kuruluyor.

“Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı?”

Komiser Vedat ve Hale karakterleri, yasla farklı biçimlerde baş ediyor. Bu iki karakteri kurarken nasıl bir psikolojik zemin düşündünüz?

Vedat ve Hale aynı zamanda iki farklı yas biçimini temsil ediyor, evet.

Vedat daha sezgisel, daha içgüdüsel ilerleyen bir karakter. Kokuyla hatırlaması da biraz bununla ilgili. Doğrudan, dolaysız bir temas kuruyor olanlarla.

Hale ise daha kontrollü, daha mesafeli. Yasını da o mesafe üzerinden taşımaya çalışıyor. Aynı zamanda kendisiyle yüzleşiyor, anneliğini sorguluyor, kaybın şokunu ve acısını yaşıyor. Çok zorlu bir süreçten geçiyor.

Bu iki karakteri kurarken şunu düşündüm: Yas herkeste aynı şekilde çalışmaz. Ama her durumda bir şeyi açığa çıkarır. Vedat da Hale de kendi yöntemleriyle o açığa çıkma halini taşıyor.

Romanda açıkça hissedilen bir düşünce var: bazı ölümler istatistiklere sığmaz. Sizce hangi ölümler unutulmuyor—ya da unutturulamıyor?

Aslında en çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler. Bir sayı haline geldiğinde, ölümle kurduğumuz ilişki değişiyor. Mesafe koyuyoruz. Ama bazı ölümler var ki o mesafeyi reddediyor. Bir şekilde geri dönüyor, bir yerde takılı kalıyor, kapanmıyor.

Bu roman biraz da o kapanmayan yerlerle ilgili.

Eserde arzu, iktidar ve suskunluk iç içe geçiyor. Bu üç kavramın birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz?

Arzu, iktidarla çok kolay temas eden bir şey. Ve çoğu zaman o temas, eşitsiz bir zeminde gerçekleşiyor. Bu eşitsizlik de beraberinde çoğunlukla hem şiddeti hem de suskunluğu getiriyor.

Arzu yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda bir güç ilişkisi. O güç ilişkisi çoğu zaman konuşulamayan, bastırılan, ertelenen şeylerle birlikte var oluyor.

Burada özellikle ilgilendiğim şey, bu ilişkilerin nasıl normalleştiği. Ne zaman sorgulanmaz hale geldiği ve hangi noktada şiddetin bir parçasına dönüştüğü.

“Gece unutur ama insan unutmaz” fikri romanın omurgasını oluşturuyor. Sizin için hafıza bir yük mü, yoksa bir direnme biçimi mi?

İkisi de… Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir. Çünkü unutmak çoğu zaman yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda toplumsal olarak da teşvik edilen bir şey.

Çok büyük acıların üst üste yaşandığı ve bunlarla hem gerçek hem de kurmaca düzeyinde çok az yüzleşebilen bir toplumuz.

Bizden beklenen çoğu zaman şudur: devam etmek, kapatmak, normalleşmek. Oysa bazı şeyler kapanmaz. Kapanmaması gerekir. Hafıza bu anlamda sadece geçmişe ait değildir; bugünü ve geleceği de biçimlendirir. Neyi hatırladığımız kadar, neyi unuttuğumuz ya da neyin bize unutturulduğu da belirleyicidir.

Bu romanda hafıza biraz da bir yüzleşme alanı. Bireysel olduğu kadar toplumsal bir yüzleşme. Bir şeyi gerçekten hatırlamak, onunla temas etmek demektir. Ve o temas çoğu zaman rahatsız edicidir. Ama belki de tek imkân budur.

Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır.

Zehra Çelenk.

Köşe yazılarınızda ele aldığınız toplumsal meseleleri bu romanda kurguya taşımak sizin için nasıl bir deneyimdi?

Köşe yazısında daha doğrudan, daha açık konuşuyorsunuz. Kurgu ise dolaylı bir alan açıyor. Daha katmanlı, daha belirsiz, bazen de daha sert.

Polisiye türü de bu açıdan benim için önemli. Çünkü suçun izini sürerken, aslında bakışın kendisini de görünür kılıyor.

Kadınların bu türde güçlü bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Belki de detaylara, ilişkilere, eşitsizliklere ve o görünmeyen bağlara daha fazla dikkat kesildiğimiz için. Bu roman biraz da o bakışın içinden kuruldu.

Ben aynı zamanda daima hibrit türlere, yapılara ilgi duyan biriyim. O nedenle polisiye ve gerilim öğelerini güçlü biçimde kullanan ama türle sınırlı kalmayan, başka katmanlar açan bir yapı da kurmak istedim.  Romanı kurarken hem mesele hem de biçim üzerine çok düşünmemi gerektirdi bu ve bundan da memnunum. 

Okurun romanı bitirdiğinde zihninde hangi soruların kalmasını istersiniz?

“Ne oldu?”dan çok “nasıl oldu?” sorusu.

Ama belki daha önemlisi şu:

Bu hikâye bizim gerçekliğimizin neresinde duruyor?

Gündelik hayatla, zihnimizle, birbirimizle ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi nasıl biçimlendiriyor?

Çünkü bu tür hikâyeler çoğu zaman bizden uzakmış gibi anlatılır. Oysa tam tersine, çok yakındırlar. Bakışlarımızda, suskunluklarımızda, küçük ihlallerde, görmezden gelişlerde…

Ben okurun romanı bitirdiğinde yalnızca hikâyeyi değil, o hikâyeyi mümkün kılan zemini de düşünmesini isterim. Kendi hafızasını, kendi unutma biçimlerini, kendi temas ve kaçınma alanlarını…

Bir anlamda şu soruyla baş başa kalmasını: Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı? Neyi görüp neyi görmezden gelmeyi seçiyoruz? Ve o seçimler, bizi nasıl bir yere götürüyor?

(EMK)

*Gece Unutkandır, Zehra Çelenk, Everest Yayınları, Nisan 2026

Önüne gelene gizli tarif veren nineler

Sosyal medyanın Instagram kavmine katılmamak için epey direnmiştim. Aslında direnme deyince böbürlenme gibi geliyor kulağa. Baş edememekten kaynaklı ayak direme diyelim.

Nihayetinde geçen sene bir yaz gecesi “azıcık eğlenmek, komik video izlemek benim de hakkım” dedim ve hesap açtım. Akıllı bıdıklar seni senden iyi tanıyor tabii, “şunu da izle bunu da izle, onu da tanırsın” dedikçe kabul ettim. Öyle bir akış oldu ki aradığım eğlence algoritmanın içinde kayboldu gitti. Benim hesap X’e döndü.

Aklımı başıma devşirip algoritma ile mücadele ettim. Ne kadar komedyen varsa hepsini takip ettim. Az biraz pazarlama olan sayfaları da izledim ve benim önüme de komik şeyler gelmeye başladı.

Başladı ama hangi videoya beş saniyeden uzun baksam sürüsüne bereket coşarak akarak gelmeye başladılar.

Bir defa merak edip fırında karnabahar tarifi izledim, kendisiyle akraba çıkıyorduk neredeyse. Dünyanın tüm dillerinde tarif almış olabilirim. Aynı şey glütensiz pırasalı börek videosunun üzerinde biraz uzun kalınca da oldu. Neyse ki algoritma da akışkan. Ben de Trevor Noah’ın sayfasında uzun kaldım, gelsin komedyenler gitsin gösteriler derken pırasadan kurtuldum.

Bizim kuşak hadi ICQ’yu falan saymayalım da facebook ile bu işlere başladı malum. “Ne düşünüyorsun?” diye sorar facebook. Sen de “ne düşeneyim facebook’cum, takılıyoruz işte” falan dersin. Bir yandan da yaz, yaz, uzun yaz, dediğinden içinde böyle hevesleri olup da mecra bulamayanlar yazar da yazardı.

Sonra mavi kuşumuz X, (eski adıyla Twitter) geldi. “O kadar uzun yazma, iki satır yaz yolla” dedi. Her ne diyeceksen o kadar işaret ile anlatman gerektiğinden güzel kısaltmalar türedi. Özellikle İngilizce yazanlar ses benzerliğinden yararlandılar. Mesela “4 U” yazınca bu “for you” yani senin için anlamına geliyor. Dile hakim olmayan bizim gibiler için bu da eğitim vesilesi oldu. Bu arada tüm kamu idareleri de mecburen mecraya katıldı. Bu da haberlerin akışını iyice hızlandırdı. Orada yoksan yok oluyordun sanki.

Günlerden bir gün X, “benim dükkanımı kullanarak siyasetçilerin manipülasyon yapmasına izin vermeyeceğim” dedi. Donald Trump o zamanlar durmadan mesaj paylaşıyordu ve işler onun için pek iyi gitmiyordu. Donald Trump bir mesaj yazdı, Twitter güm diye “mesaj manipülasyon içerir” diye işaretledi. 

Trump çok sinirlendi, bir mesaj daha yazdı. Twitter güm diye o mesajı sildi ve hesabını topluluk kurallarını ihlal ettiğinden askıya aldı. Bütün dünyada haber oldu bu dijital agora savaşı, ama Donald Trump mesaj yazamıyordu. O da bilindik medya araçlarını kullanarak laf yetiştirmeye kalktı ve tabii olmadı. 

Neyse aradan zamanlar geçti, Twitter gitti yerine X geldi, Jack Dorsey mavi göklere karıştı, değişik zenginlerin en acayibi olan Elon Musk dükkana çöktü. Algoritmalar değişti, millete bir sinir geldi. İstediğini göremiyorsun, umurunda olmayan ne varsa burnunun dibinde bitiyor. Reklamlar, sponsorlu saçma sapan içerikler derken “burası çöpe döndü” diyenler artmaya başladı. Ama bir yandan da alışmışız tabii, ha deyince de bırakılmıyor. Tabii bu arada Donald Trump yine seçime girdi ve malum Elon Musk ile deli deli dans edip hoplayıp zıplamaya başladılar. Benim instagram kavmine katılma kararım da aşağı yukarı o zamanlarda denk geliyor.

Dedim ya bir içeriğe azıcık uzun bakınca sürüsüne bereket toplanıp geliyorlar. Ben de ilk başlarda durmadan “bunu bir İtalyan nineden öğrendim”, “ünlü şefin gizli tarifi” falan diyen mesajlar görmeye başladım.

Önce dedim ki “bizim çocuklar oralara gidip ninelerle muhabbet edip neler öğrenmişler böyle”. Sonra bir baktım aynı cümlenin farklı dillerde benzerleri geliyor. O zaman aydım. Biz yeniyi bulmakta zorlanır, ama bulunmuş olanı bulandan bile iyi kullanırız.

Burma altın bilezikli bilekleriyle yemek tarifleri verenlerin kamera açısına uygun olmayan mutfaklarında güç bela yaptıkları yemeklerin videolarını da izleyince çok geriden gelip konuyu hiç anlamadığımı iyice anladım. Burada para var, para yoksa bile umudu var. Bunun bir mesaisi var, yaşama alışkanlığı var. Ben anlasam ne olur anlamasam ne olur.   

(ÖE/EMK)

“Yaşadığımız Evler"in politik yönü üzerine birkaç söz

Öyküleriyle çok sevdiğim Başar Yılmaz bu sefer bir romanla karşımıza çıktı. Onu önce “Beni Hatırla”, sonra da “Kara Kışın gün Işığı” kitapları ile tanımıştım. İyi bir öykücü olduğuna dair benim şahitliğimin çok da önemli olmadığının farkındayım, buna ihtiyacı olmayacak kadar güzel öyküler yazıyor çünkü.

Şunu belirterek başlamak istiyorum bu yazıya. Bu yazı bir inceleme yazısı değil, bir okur yazısı. İnceleme yazılarını bu işi gerçek manada yapan yazarlara bırakıyorum. Biliyorum ki, gerçek bir inceleme yazısı yazmak özel bir bilgi ve donanım gerektiriyor. Ben burada bir okur olarak, güzel bir roman okuduktan sonra yaşadığım heyecanı ve mutluluğu, kendimce fark ettiğim birkaç güzelliği sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Bir öykücünün, -hele ki bu öykücü yazdıklarını çok beğendiğim bir öykücüyse- ilk romanının çıkacak olması beni hep çok endişelendirir. Her ne kadar ilk kitabı olan “Beni Hatırla” bir romansa da onun yazıda ustalığı öyküleriyle olmuştur. Öyküden romana geçiş her zaman biraz netamelidir ve benim, öyküden romana geçen öykücülerde yaşadığım hayal kırıklıkları arşivim epeyce yüklüdür. Bu durum birazcık da öykü ve romanın dinamiklerinin farklı olması ve bu şerit değişikliğinde öykücülerin yaptığı kazalarla ilgili sanırım.

Başar Yılmaz bana bu hayal kırıklığını yaşatmadı. Öykücülerin bu geçişte sıklıkla düştüğü tuzaklardan arınmış, olgun ve usta işi bir romandı okuduğum.

Hak ettiği kadar olmasa da üzerinde konuşuldu bu romanın. Engelli bir kardeşin yükü üstüne bırakılan Cihan’ın ruh hali üzerinden, “ev” kavramı ve romanda evin çağrıştırdıkları üzerinden, dilin güzelliği yanında şehirli bir dilin kullanılması üzerinden romanla ilgili değerlendireler yapıldı. Bu değerlendirmelerin hepsine katılıyorum elbette.

Ama ben bu yazıda, kitabın değerlendirileceğini pek zannetmediğim, rahatlıkla gözden kaçabileceğini düşündüğüm “politik” tarafı üzerine birkaç söz söyleyeceğim.

Yaşadığımız Evler” bir geçmişle hesaplaşma romanıdır bu net, ama bu kadarla sınırlı değildir. Başar Yılmaz nispeten ince sayılacak bir romanın satır aralarına çok güçlü politik arka planlar eklemiştir. Roman yavaş yavaş ilerlerken, Cihan’ın yıllar sonra anneannesinin cenazesi için döndüğü kasabada yedi gün kalırken ve şaşırtıcı şeyler yaşarken bir taraftan da çocukluğundan bugüne olan hikayesini okuruz. Roman politik bir zemini okurun önüne sermiyor, içine gömüyor. Ben burada o zemine derin bir kazı yapmak istiyorum.

Erdi: Cihan’ın babası, 1980 darbesinden sonra “siyasi sakıncalı” görülerek öğretmenlikten atılmış, hayatını seyyar ayakkabıcılık yaparak iyi kötü sürdürmeye çalışan, yorgun, başına gelenlerden dolayı öfkeli bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Başar Yılmaz bunu romanda küçücük bir paragrafla ama çok etkili bir şekilde anlatmış: “Babamı öğretmenlikten atmışlar, zararlı demiş devlet, istememiş. Her üzüldüğünde, kızdığında, sarhoş olduğunda dönüp dolaşıp bundan bahsediyor. Babam o günden kurtulamıyor! Lafın sonunu, ‘Mesleğimi aldılar ulan elimden! Orta yere it gibi attılar!

Romana tam burasından baktığımızda aslında romanın kırılma noktasının bu bölüm olduğunu görürüz. Eğer Erdi öğretmenlikten atılmasaydı, ayakkabıcılık yapmak zorunda kalmayacak, öfkeli, kırgın ve umutsuz olmayacak, kardeşi Evren’in yükü Cihan’ın bu kadar omuzlarına binmeyecek, Cihan’ın annesi bu kadar kızgın ve tükenmiş olmayacak ve en sonunda Cihan çocukluğunu eserekli anneannesinin yanında geçirmeyecek, hayatta böylesi bir tutunamayan olmayacaktı. Zincirin her halkası; baba, anne, kardeş ve Cihan, tek bir siyasi kararın nesiller boyu uzanan gölgesini görünür kılıyor.

1980 yılında beş yaşındaydım, benim babam da Cihan’ın babası gibi öğretmendi. Babam da sakıncalı piyade görülmüş ve önce üç ay hapse atılmış sonra kısa süreliğine meslekten uzaklaştırılmıştı. O günleri beş yaşında yaşayan bir çocuk olarak Cihan’ı çok iyi anladığımı, Başar Yılmaz'ın, 12 Eylül'ün çocuklarına kendi hikayelerinin romanını yazdığını belirtmek isterim.  

Hoca: Cihan’ın kasabada mobilet kiraladığı, çok da iyi çalışmayan kırtasiye-kitapçının sahibi. Hocalığının nereden geldiğini bilemiyoruz, öğretmen mi, cami hocası mı belli değil. O da zaten bu soruları geçiştiriyor. İlerleyen bölümlerde onun da bir sakıncalı piyade olduğunu anlıyoruz. Görünürde köpeği Ceyar’la kasabada kendi halinde bir yaşamı varmış gibi olan bu adamın arka planda yaşamının zorluklarla geçtiğini, siyasi tercihlerinin bedelini ödeyerek bu ıssız kasabaya savrulduğunu görüyoruz. Kitapta belirtilmese de bu bana başka sürgünleri, Aslı Erdoğan’ı, Fırat Ceweri’yi, Arzu Yıldız’ı ve binlerce sürgündeki okumuş yazmış insanı çağrıştırıyor. Başar Yılmaz çok az şey söyleyerek zihnimde birçok kapıyı aralıyor.

Kasaba insanları: Kasaba ve kasaba insanları romanın en önemli kahramanları. Arka planda toplumsal yozlaşma ve kötülüğün bu kasaba insanlarında nasıl cisimleşmiş bir hale büründüğünü görüyoruz. Başar Yılmaz kahramanları aracılığıyla keskin sosyolojik tespitler yapıyor. Kasaba insanlarının menfaatçi, iki yüzlü, ahlaksız ve güvenilmez oluşlarını sanki kahramanların özellikleri gibi anlatırken aslında bir prototip oluşturduğunu görüyoruz. Cihan’ın yokluğunda kasabada işlerini takip eden Affan’ı tanıyoruz en çok. Roman ilerledikçe karanlığı ve kötülüğü artan bir karakter Affan. Cihan’la şu diyaloğu sadece Affan’ın karakterini değil topyekûn bir toplumsal karakteri ortaya koyuyor:

“Motoru hoca denilen birinden kiraladım.” Manalı gülümsedi, görmezden geldim, o ise açıklamaya girişti manasını. “Bilmeyen öğretmen sanır da asılsız… Bir zamanlar kod adıymış.” “Kod adı?” “Anarşik işler, sürgün dolaştı habire, uzun hikâye, sen yine de pek dolanma etrafında Cihan Bey,” diye tembihledi.

Şu kısacık diyalog bu ülkede yıllardır değişmeyen toplumsal yaklaşımı anlatmada çok başarılı kesinlikle. Başar Yılmaz bu açıklıkta anlatmamış olsa bile, bütün mücadelesini köylüler daha iyi yaşasın diye veren Deniz Gezmiş’i Gemerek’te ihbar eden, Pazarcık’ta can ciğer olduğu komşusunun kapısına bir gecede kırmızı çarpı atarak linç eden, evinde saklandığı kardeşini, oğlunu ihbar eden köylüyle/kasabalıyla Affan’ın aynı soydan geldiğini anlıyorsunuz. Karıları kızları konusunda ahlak abidesi kesilen kasabalıların, söz konusu olan başkasının karıları ve kızları olduğunda nasıl bir vampire dönüştüklerini satır aralarında sessiz sessiz anlatmış yazar. Orhan Kemal’den Kemal Tahir’e uzanan çizgide taşrada arka planın kokuşmuşluğunu göz önüne seriyor.

Zehra (Zia): Affan’ın Cihan’a hısım diye tanıttığı bir kız Zehra. Başar Yılmaz üstü kapalı anlattığı için ben de bu örtüyü kaldırmak istemiyorum. Muhtarıyla, kasabanın diğer erkekleriyle pis bir insan kaçakçılığı işinin mağduru Zehra. Kasaba insanının yozlaşmasının bir başka karanlık yönü… Bir işe yaramamanın vicdan azabını yaşayan Cihan’ın sonunda bir işe yaramasını sağlayan bir kurtuluş kapısı. Başar Yılmaz, tüm dünyada git gide daha da büyük bir sorun haline gelen, göçmenlik, kaçaklık, göçmenlere olan kötü muamele ve suistimali Zehra özelinde en insani ama tam da böyle yaptığı için en politik haliyle anlatmış.

Müyesser Hanım: Cihan’ın anneannesi bence bu romanın en politik ve en insani kahramanı. Cihan’ın başlarda haksızlık yaptığı ama cenazesi için kasabaya geldiğinde bambaşka boyutlarını görerek yeniden tanıdığı bir kadın. Erdi’ye göre “Eserekli Müyesser”, deli bir kadın. Ama yaptıklarına ve hayat karşısındaki tutumuna, daima ezilenden, mağdurdan yana olmasına, iyilik söz konusu olduğunda parayı önemsememesine, hak edene ağzını bozmasına, kocası Sadi Bey’den sonra hayatta dimdik duruşuna, Cihan’dan beklentisizliğine bakılınca romanın en güçlü karakteri ve en politik kişisi “Eserekli Müyesser”.

Yaşadığımız Evler, çocukluğun geçtiği coğrafyaya geri dönüp kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmasını tamamlamaya çalışan bunalımlı bir şehirlinin sıradan bir hikayesi gibi başlarken, roman ilerledikçe güçlü bir politik metinle karşı karşıya bırakıyor bizi. Bu ülkede onlarca yıldır giderek artan zulümlere, haksızlıklara, sosyal çürümeye sessiz ama derinden dalıyor yazar. Anlatırken sesini yükseltmiyor, hep o Cihan’ın sesindeki kırık tonla anlatmaya devam ederken korkunç şeyler öğreniyoruz. Politik bir metin üretirken bunu okurun gözüne sokmuyor, zeki okur satır aralarından yazarın ne söylemek istediğini çok iyi bir şekilde anlıyor. Topluma tuttuğu vizörü ustalıkla gezdiriyor ve bize iyi bir film izletiyor.

Vizör ve film demişken söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı politik tarafı gibi bu romanla ilgili çok konuşulmayacağını zannettiğim bir konuya da değineceğim. Yaşadığımız Evler romanı gerek orman içindeki kasabanın görselliğiyle gerek kahramanların nitelikleriyle gerekse de anlattığı hikâye ile çok iyi bir sinema filmi olacak niteliklere sahip. Yılmaz'ın bu sessiz politik dili aslında Nuri Bilge Ceylan'ın görsel estetiğine yakın bir yerde duruyor çünkü. O tekinsiz ve sisler içindeki orman kasabası güzel bir NBC filmine set olabilecek nitelikte.

Romanın dili, kurgusu, ev ve evsizlik teması üzerine çok şeyler yazılacağından ve konuşulacağından eminim. Ben bu yazıda Yaşadığımız Evler’in politik tarafına değindim. Günümüz Türk romanının iç dünya sıkışıklığında Yaşadığımız Evler, kolektif tarihe dönmeyi başarabilen nadir metinlerden biri.

Bu yazının, romanı yeni okuyacak okurlarda, politik satır aralarına -hatta benim de kaçırmış olabileceğim kimi yerlere- daha bir dikkatli yaklaşmaya yardımcı olmasını umarım.

(AK/EMK)

Sarının zehri, yeşilin inadı

"asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
İbrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim"
Asaf Halet Çelebi

Her rengin kendince hüküm sürdüğü alaca bir dünyada yaşıyoruz. Kimi renkler vardır keyfimize keyif katar, kimileri ise bizi karamsarlığa sürükler. Bazı renkler bizi ısıtırken, bazıları soğuktan içimizi ürpertir. Renk vardır yaşlılığı simgeler, renk vardır gençlikle özdeşleşir. Öyle ya da böyle her renk kendini yaşar.

Peki, bunca rengin arasında en kıdemlisi, en deneyimlisi ya da en yaşlısı hangisidir? Bu sorunun peşine düştüğümde bulduğum cevapla çok şaşırdım. Yanıt olarak renklerin en görmüş geçirmişleri diyebileceğim siyah ya da laciverti beklerken; zihnimde ilk gençlikle işaretlenmiş pembe ile karşılaştım. Hem de parlak pembe.

Sahra Çölü’nde günümüzden 1,1 milyar yıl öncesine tarihlenen, fosilleşmiş bakterilerden günümüze kalmış pembe. Böylece pembe yerküremizdeki renklerin öncülü olarak tescillenmiş. İlginçtir Türkçedeki pembe kelimesinin kökü Farsça pamuk anlamına gelen panba sözcüğüne dayanıyormuş. Başta pamuk anlamında kullanılan bu sözcük zamanla renk anlamını kazanmış. İnsan ister istemez pembe kelimesinin bu farklılaşmasının pamuk şekeri ile bir bağlantısı var mı diye düşünüyor.

Renklerin öncülü pembe renk iken acaba insanın kullandığı ilk renk hangisidir? Aklıma ilk olarak yine siyah geldi. Adını Farsçadan aldığımız bu renkle tarih öncesinin insanları yaklaşık beş yüz bin yıl önce ateşi kontrol etmeye başladıktan sonra tanışmış olsa gerek. Ellerine aldıkları kömürleşmiş odun veya kemik parçaları ile insanlığın ilk sanatsal üretimlerini mağara duvarlarına çizmiş olabileceklerini düşünüyorum.

Ancak günümüze ulaşan kanıtlara göre, mağara duvarlarına çizilmiş ilk duvar resimlerinde bizi selamlayan renk kırmızıdır; aşı boyası kırmızısı. İçerisinde demir oksit bulunan kilin mağara duvarında bıraktığı bu renkle insanın on binlerce yıl öncesine ait zihin dünyası günümüze taşınmıştır.

Eskinin insanları kırmızıyı çok sevmiş olsa gerek ki farklı yollardan da bu renge ulaşmışlar. Anavatanı Güney Amerika olan ve yaşamını kaktüsler üzerinde geçiren Dactylopius coccus adlı bir böceği kurutup sonrasında döverek kırmızı rengi elde etmişler. Bu böceğin Arapça ve Farsçadaki bir adının da kırmız olduğunu söylemem sanırım bu rengin dilimize nasıl girdiğini anlatması açısından yeterlidir.

Renklerin genci, yaşlısı olur da muktediri olmaz mı? Olur elbet. Kendileri renklerin hükümdarı ya da daha doğru ifadeyle hükümdarların rengi olan Tyrian morudur. İsmini Lübnan'ın Sur (Tyre) şehrinden alan bu rengin öyküsü tarihin mor insanları Fenikelilere kadar uzanmaktadır. Milattan önce XV. yüzyılda Kenan kıyılarında bulunan Murex adlı bir deniz salyangozundan üretilen bu renk döneminde o kadar pahalıymış ki, bu renkle boyanan kumaşları yalnızca hükümdarlar giyebilirmiş. Her ne kadar bu renk ilk olarak bir salyangozdan üretilmiş olsa da dilimize böğürtlenin rengine atıfla Ermeniceden girmiştir.

Bence sarıya ayrı bir önem vermişiz. Ne de olsa bir yandan altının, diğer yandan da güneşin rengi. Sarıya, ilk olarak Paleolitik Çağ'da aşı boyasının hayvan yağında sabitlenmesi ile ulaşmaya çalışmış geçmişteki insanlar. Sarının tonundan memnun kalmamış olmalılar ki değişik yöntemlerle farklı tonlarına ulaşmaya çalışmışlar.

Bu yöntemlerden biri de kurşunla antimon elementinin karıştırılarak yüksek sıcaklıkta fırınlanmasıdır. Antimon ki doğada yalnız bulunmayı sevmediği için Yunanlılar αντι ve μονος kelimelerinin birleşiminden bu adı üretmişler. Kükürtle birleştiğinde siyah renk alıp sürme olarak kullanılmış olan antimon, kurşunla birleştiğinde de kırmızımsı bir sarıya dönmüş ve seramiğin sırlanmasında kullanılmış.

Günümüzde Napoliten sarısı olarak bilinen Antimon sarısı Babil döneminin popüler rengiymiş. Dönemin kralı II. Nebukadnezar, Babil'i ve eşi Kraliçe Amytis için yaptırdığı asma bahçelerin inşasında kullandığı tuğlaları sarı renge boyamak için bu yöntemi kullanmış. Nebukadnezar'ın bilmediği şey ise kurşunla antimon karışımından elde edilen bu rengin zehirli olduğu imiş. 

Her ne kadar kaynaklar Nebukadnezar'ın doğal sebeplerle öldüğünü bildirse de, kralın yaşamının bir döneminde yedi 'vakit' süresince delirdiğine dair rivayetler vardır.

Eski Ahit'in 27. kitabı olan Daniel Kitabı'nda Nebukadnezar'ın bir düş gördüğü ve düşü kimsenin yorumlayamadığı anlatılır. Sonunda kralın gördüğü düşü Daniel yorumlar. Daniel'in yorumu gerçekleşir ve kitapta Nebukadnezar için; "İnsanlar arasından kovuldu. Öküz gibi otla beslendi. Bedeni göğün çiyiyle ıslandı. Saçı kartal tüyü, tırnakları kuş pençesi gibi uzadı." yazmaktadır. Belki de bu delirme halinin Babil'i baştan aşağıya boyadığı sarı renkle bir ilişkisi vardır.

İbranice anlamı "Nebo*, sana hizmet edeni koru" anlamına gelen Nebukadnezar, tarihte Yehuda Krallığını sonlandırarak Kudüs'ü ele geçiren ve Süleyman Mabedini yağmalayarak yerle bir eden kral olarak bilinmektedir. Aynı Nebukadnezar Akadcada Nabukudurriusur, Türkçede ise Buhtunnasır adıyla anılmaktadır.

Yazının başında Asaf Halet Çelebi'nin İbrahim şiirinin son bölümünü alıntıladım. Şair bu şiirini İbrahim peygamber kıssasından yola çıkarak kaleme almış. Aralarında yaklaşık 1400 yıl olan İbrahim Peygamber ile Buhtunnasır'ı yani II. Nebukadnezar'ı bu şiirin dizelerinde hemhal etmiştir. Aslında biz bu şiirin dizelerine Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulundan aşinayız. 7 Mayıs 2025 günü DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen konuşmasını bu şiirle tamamlamak istemiş ancak süresi yetmediği için şiir yarım kalmıştı. Bunun üzerine o gün TBMM başkanvekili olan Sırrı Süreyya Önder yarım kalan şiiri tamamlamıştı.

Sırrı Süreyya’nın o kürsüde kim bilir kaç kez sözü kesilmiş, kaç kez yarım kalmıştı. İçeride geçen yedi yılın, içeride ve dışarıda verilen her kavganın, 'Ben ağaçların da vekiliyim' diyerek iş makinelerinin önüne dikilmenin ağırlığıyla oturuyordu orada. Belki de bu yüzden, bir şiirin yarım kalmasına gönlü razı gelmedi. Şiiri tamamladıktan sonra da ekledi: “Dalları yeşermeyenlere gelsin.” O söz şimdi söyleyenin ardında kalan bir vasiyet gibi…

Evet, hala her rengin kendince hüküm sürdüğü alaca bir dünyada yaşıyoruz. Toprak aynı toprak, gökyüzü aynı gökyüzü ve dallarımız hala yeşermedi. Biz dalları yeşermeyenler, baharın ne demek olduğunu herkesten iyi biliriz. Ve biliriz ki sürgün verecek her dalımız tomurcuklanmadan önce toprağın karanlığında uzun bir mücadele verir. Ve biz dalları yeşermeyenler içimizde hala bıkıp usanmadan baharın provasını yapan bir mevsim inadı taşırız.

(HU(EMK)

Meraklısına not:

* Nebo, genellikle Batı Sami dillerinde, özellikle İbranice'de "yüksek yer, tepe" anlamına gelir. Aynı zamanda Babil mitolojisinde bilgelik tanrısının adıdır.

Yazının son paragrafı Emre Darmancı’nın 5 Kasım 2025 günü Kesin Karar Gazetesinde yayımlanan ’Dalları Yeşermeyenler’ yazısından ilhamla yazılmıştır.

Kumran'da bulunan Ölü Deniz Parşömenleri arasında yer alan Nabonidus'un Duası’nda (4Q242), Babil'in son kralı Nabonidus'un (MÖ 556-539) Tayma'da geçirdiği yedi yıllık deri hastalığı ve Yahudi Tanrısı'na dua ederek iyileşmesi anlatılır. Aramice olan bu metin, Daniel Kitabı'ndaki Nebukadnezar'ın delilik hikâyesiyle benzerlikler taşır. Bazı yazarlar Nabonidus ile Nebukadnezar'ın karıştırılmış olabileceğinden bahseder.

Berlin’de hakimler var, Dersim’de hukuk…

Hikâye 1750 yılına ait. 18 ve 19. yüzyıl Berlin merkezli eski Almanya’nın Prusya Kralı Büyük Friedrich Potsdam’daki devasa bir ormanlık alanın hafif tepelik bir noktasındaki görünümü ve konumu güzel yerindeki bir değirmeni yıktırıp oranın da içinde yer alacağı koca bir saray yaptırmak ister. 

Değirmenci değirmeninin yıkılmasını kabul etmez. Kralın adamlarınca büyük paralar teklif edilmesine rağmen değirmenini satmaz krala… 

Kral öfkelenir ve “Burayı zorla alabileceğimi bilmiyor olamazsın! Benim çok askerim var. Senin kimin, neyin var? Neyine güveniyorsun?” der değirmenciye… 

Değirmenci gayet sakin o tarihi yanıtı verir: “Evet sen kralsın, gücün, askerin var. Ama Berlin’de de hâkimler var. Ben de onlara güveniyorum.” der.

Kral bir süre düşünür ve bir köylü değirmencinin bu tavrına karşı “Hiçbir güç, hiçbir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir” sözünü ederek sözünü tarihe geçirir ve ısrarından vazgeçer.

Kral sarayını değirmenin yakınına kurar ve değirmenci ile de dost olurlar. Hatta değirmenci ekmek yapıp yollar krala hem de her gün… 

Alman kralı II. Friedrich’in “Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelir” sözü de o yıldan bu yana asırlardır bu öyküye dayandırılır… 

Yıllar önce Berlin’e gittiğimde dostlarım ilgimi çekeceğine inandıklarından beni oraya götürdüler. Koca saray ormanlık alanını gezdiren tur ringi o değirmenin önünden başlayıp kralın sarayında bir ara durak yapıp sonra tekrar değirmenin önünde bitiyordu.

Potsdam, Berlin’e 26 kilometre mesafede önemli bir şehir. İkinci dünya savaşı sonrası ikisi Tahran ve Yalta’da yapılan konferansların üçüncüsü de Potsdam’da Cecillienhof Sarayında yapılır. En önemli maddesi “Almanya’nın savaş sonrası Nazizim’den arındırılmasıdır”.

İhtimaldir ki, Potsdam; değirmenci üzerinden hukuk dersinin iki asır evveliyatı nedeniyle boşuna seçilmemiş(ti). Ve elbette Cecillienhof Sarayı da ll. Friedrich’in sarayı ve değirmenin de olduğu gibi Havel Nehri kıyısında yer alıyor. İçinden, yanından yöresinden nehirlerin geçtiği şehirlerin aynı zamanda tarih yazdığını da unutmamak gerekir. Almanya için Havel Nehri ve Potsdam da öyle…

Sahi size bunları neden mi yazdım. Malum bir kaç gün önce Dersim’in kadın Cumhuriyet Başsavcısı, üzerinden altı yıl geçen ve 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana bir “kayıp vakası” olarak dillendirilen üniversite öğrencisi Gülistan Doku dosyasını titiz bir çalışmayla yeniden açarak aralarında dönemin valisinin oğlunun da yer aldığı failleri gözaltına aldırdı.

Doğrusu Dersim’in kadın başsavcısının hukukun feryat figan zamanlarında bu cesur kararını sosyal medyada gördüğümde nedense o malum şarkının iki dizesi dilime dolandı;

“Gecenin en siyahında

Umudun bittiği yerdeyim…”

Her şeye rağmen yine de umudu diri tutup yitirmemeli…

(ŞD/EMK)

Şiddet içinde kalan çocukluk

İçten içe kanayan yara kendini acı bir şekilde dışa vurdu. Yıllardır toplumsal bir sorun haline gelen şiddet, okullara kadar indi. Şiddet iklimi çocukları dahi içine alıp genişlerken zayıflayan toplumsal reflekslerimiz tehlikenin büyümesini engelleyemedi. Okuldan televizyona, aileden yakın çevreye kadar her yerde şu ya da bu biçimiyle var olan şiddet iklimi çocukların zihin dünyasını şekillendirir oldu.

Yaranın derinleşmesinde olayların gerçek nedenini sorgulama yeteneğimizin ve cesaretimizin zayıflaması önemli bir rol oynadı. “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” demişti Rakel Dink.

Nefret söylemi

Yoksulluk, geleceksizlik ve şiddet sarmalında yetişen çocuklar çeşitli olaylarla gündeme geldiğinde; çocukların niye böyle bir yönelime girdiğini tartışmak yerine yarayı gözlerden gizleyecek söylemler gündeme sokuldu. Çocukları bu sarmaldan çıkarmanın yollarını tartışmak yerine sağ bir refleksle ayrımcılık derinleştirildi.

Çocukların yetişkin gibi yargılanması için kampanyalar düzenlendi. Bunun bilimsel olmadığını ve sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getireceğini söyleyen uzmanlar sosyal medyada sistematik tehdit ve hakarete maruz bırakıldı. Olaylar üzerinden ırkçılık yükseltildi. Göçmen çocukların ve farklı uluslardan çocukların daha fazla suça meyilli olacağı gibi korkunç tezler ortaya atıldı. Yani sorunların gerçek nedeni sorgulanmadan sorunlara yeni sorunlar eklendi. Bir yanıyla da yaşananlar bir nefret ikliminin sonucuydu. Son yıllarda her dönem bir kesime yönelen nefret söylemlerinin sorunları daha da derinleştireceği belliydi.

Önce göçmenler, sonra sokak hayvanları üzerinden yükselen nefret söylemi ortak yaşam kültürümüzü zedeliyordu. Sokak hayvanlarına yönelen şiddetin çocuklarda olumsuz etki bırakacağı uzmanlar tarafından defalarca dile getirildi. Kimse dinlemedi. Çocukların da görebileceği mecralarda yaşam hakkı savunucularına şiddet içerikli hakaretlerde bulunuldu. Benzer bir durum suça sürüklenen çocuklar tartışmalarında da yaşandı. Uzmanlar sosyal medyada tehdit edildi, hedef gösterildi.

Sonuç olarak nefret iklimi her an bizi tüketmeye devam etti. Ne yazık ki bu nefret iklimi hala seyrelmiş değil. Nefret ikliminin tüm ötekileştirilenlere yöneldiği ve tüm ötekileştirilenlerin kesişimsel olarak bu iklimin karşısında yer alması gerektiğinin defalarca altını çizmiştik. Bu nefret ikliminin zamanı geldiğinde engellileri de kapsayacağını biliyorduk. Zaten yer yer çeşitli olaylarda da kendini gösteriyordu…

Gerçi bunu belirtmeye gerek duymamız bile bir utanç kaynağıydı. Zira toplum olma iddiasındaysak herhangi bir kesime yönelen nefretin karşısında olmalıydık zaten. Maalesef bu en temel meziyetin gerisine düştük. Maraş’ta yaşanan olaydan sonra yine tartışma sistemin uzağında devam etti. Her zamanki gibi bir suçlu bulma gereksinimi doğdu nefret söylemi arayanlar için. Irk üzerinden ve göçmenlik üzerinden yürüyemediler. Bu sefer çocuğun otistik ve LGBTİ+ olduğunu tartışmaya başladılar. Bildiklerinden yanıldıkları fazla olmasına rağmen susmayı değil ayrımcılığı körüklemeyi tercih ettiler.

Böylece küçücük çocuğun silaha nasıl erişebildiği, çocukların neden şiddete yöneldiği gibi kritik soruların yerine ortaya kaynaştırma eğitim hakkını hedefe çakan bir sağlamcılık çıktı. Böylece yara daha da derinleştirilmiş oldu. Sürekli fobik nefrete maruz kalan LGBT+’lar ve sürekli okul kapılarından geri çevrilen otistikler açısından bu söylemlerin ne anlama geldiği belli ama bunu düşünen kim.

Öğrenmeden bilmeyi meziyet sanarak durmadan konuşuyorlar. Yanlış düşündüklerini ve konuştuklarını kabul etmiyorlar çünkü kendilerini ayrıcalıklı konumda hissediyorlar.

Sonuçta şiddet de ayrımcılık da derinleşiyor. Suça sürüklenen çocuklarla ilgili sosyal medya propagandalarının etkisinde kalıp çocukların yetişkin gibi yargılanmasını savunan gönderiler paylaşan bir ebeveyn vardı. Çok yazdım ama geri sildim. “Yapmayın. Yarın bizlere de aynı şeyi yaparlar” diye. Maraş olayından sonra kaynaştırma eğitimini hedef alanlara yönelik sitemini okudum dün.

İçimden bir şey kaydı. Hiç gerek yokmuş demek ki o furyaya katılmaya demek istedim sözümü yuttum. Artık gerçek nedenleri sormanın zamanı geldi. Çünkü gerçekler inatçı ve biz yaradan gözümüzü kaçırsak da o derinleşmeye devam ediyor. Biraz da şapkamızı önümüze koyup düşünme zamanı. Çünkü yaşananlarda şu ya da bu şekilde hepimizin payı var. Anlatmak istediğimi Nazım usta çok güzel anlatmış. Ben de onunla bitireyim.

"Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

                      kabahat senin,

                                     — demeğe de dilim varmıyor ama —

                      kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!"

(BS/EMK)

Baba hamile kalınca…

Seçtikleri isimlerle Lourenzo ile İsis iki transtan müteşekkil bir çifttir.

İçine doğduğu ailenin ifadesiyle İsis çocukluğundan itibaren “efemine” tavırlarla dikkat çeken bir oğlandı. Babası dahil, ailedeki ve çevresindeki erkekler bu duruma şüpheyle bakmalarına rağmen kadınlar her zamanki gibi cinsiyet akışkanlığı yolculuğunda ona anlayışla yaklaşmayı bildiler.

Lourenzo ise daha küçücükken maskülen varlığıyla kız klişelerinden kendini çok uzak görüyordu. Ufaklığında kendisi için tertip edilmiş bir doğum günü kutlaması için annesinin ona giydirdiği süslü elbisenin asabını bozması boşuna değildi. Tüm davetliler evi doldurduktan sonra bile saatlerce odasına kendini kilitleyip insan içine çıkmaması sonunda fayda etmiş, babasının ona oğlan çocuğu kıyafetleri tedarik etmesiyle protestosunu sona erdirmişti.

Aradan belirli bir süre geçtikten sonra, Covid-19 pandemisi sırasında birbirinden uzak coğrafyalarda yaşayan iki genç kahramanımız sosyal medya aracılığıyla tanışmış, kısa zamanda kaynaşmış ve karşılaşmaya karar vermişler.

İlk görüşmelerinden itibaren adeta birbirleri için yaratıldıklarını anladıkları gibi, pek niyetleri olmamasına rağmen birdenbire kendilerini istikbalde potansiyel anne ve baba rolünde bulmuşlar.

Lakin çetrefilli dinamik Brezilya gibi bir aşk memleketinde gelişmesine rağmen, bilhassa dinci kesimlerin tepkisini doğurduğu gibi, hem bürokrasi hem de sağlık hizmetleri sektöründe tökezlemelerine yol açmış.

Ne de olsa ailenin kadın kimliğine sahip olup annelik yapması beklenen ferdi değil de erkek fiziğine ve erkek kimliğine sahip ferdin hamile kalıp dünyaya bir evlat getirmeye hazırlanması gerici zihniyete takılmış olanlar için de, sistemin bütünü için de kolay kabul edilir bir vaziyet oluşturmamış.  

Ödüllü belgesel

Rio de Janeiro Beynelmilel Film Festivali'nden hem En İyi Belgesel (Pemiére Brasil – Redentor Trophy) hem de En İyi Film Müziği ödülleriyle çıkan Apolo adlı film gayet prestijli SXSW 2026’nın programında da yer aldı.

Yönetmen hanesinde filmin kahramanlarından İsis Broken ve ayrıca Tainá Müller adlarını gördüğümüz 2025 Brezilya yapımı 77 dakikalık belgesel bizi çalkantılı sürece zarafetle dahil ediyor. Filmin kahramanı olan çift senaryoya da katkıda bulunduğu için ortaya çıkan sonucun hususi dünyalarını ve ayrıca estetik anlayışlarını yansıttığı kesin.  

Belgeselin tümüne hâkim olan yumuşacık ve optimist atmosfer sayesinde seyirci de moralini bozmamayı başarıyor ve mutlu sona varılacağını bildiğinden strese girmiyor.

İsis ve Lourenzo tüm sürece dair filmi doğacak oğulları Apolo için istikbale akarılacak bir belge olarak çekerken aslında çocukluklarında mahrum veya muzdarip oldukları ne varsa, sanki onları telafi etmek için kayda alıyor.

Belgeselin bazen kiçleşebilen, dramatik unsurların bir nebze abartıldığı anlatımı bir yana, gayet soğukkanlı bir sosyal spot izliyor hissine de kapılabilirsiniz. İki kahramanımızın müziğe meraklı olması sebebiyle bazı sekansları izlerken süslü bir müzik videosuna maruz kalıyormuşuz gibi de oluyor.

Belli ki kahramanlarımızın amaçlarından bir diğeri de toplumun kabul etmekte zorlandığı kendine has dinamiği mümkün olduğunca geniş kitlelere, fazla zorlamadan seyrettirmek.

Önyargılara rağmen…

Filmde birbirlerini nasıl şefkatle sarmaladıklarını gördüğümüz gibi genelde çok yakın ilişkide olmadıkları aileleriyle süreç sırasında yakınlaşmalarına da şahit oluyoruz. Bilhassa Apolo doğduktan sonra sanki bütün yaralar kapanıyor ve iki tarafın aileleleri kahramanlarımızı ve dünyaya ışık saçan bebeği bağırlarına basıyor.

Lakin başından itibaren durumla başetmekte zorlanacağını kolaylıkla tahmin edebileceğimiz bürokrasi dışında davranışları kabul edilmesi esas zor olanlar ülkenin sağlık sisteminin temsilcileri oluyor.

Trans bireylere dair önyargılar, dışlama ve ayrımcılıklar tavan yapıyor, Hipokrat Yemini adeta yok sayılıyor. Tehlike altında olan, biyolojik ebeveyninki bir yana bebeğin yaşama hakkı adeta gözardı ediliyor. Bu arada filmde bize verilen malumatın arasında, bebeği emzirme hususu dahil bilimsel verilerin de mühim yer kapladığını belirtmek lazım.

Neyse ki zorlu süreçte çifte şefkat ve profesyonellikle yaklaşan bir doktorun desteğiyle mutlu sona ulaşılıyor ve güneş gibi parlayan yüzüyle Apolo bize perdeden coşkuyla gülümsüyor.

Bilhassa Apolo’yu rahminde taşıyan Lourenzo’yu korkutup doğumu tehlikeye sokan, şiddete meyilli geri kafalıların iflah olması için hepimize düşen görev ise gezegen çapında istikrarlı bir eğitim misyonerliği olsa gerek!

(RL/EMK)

Okullar kışla olursa

Muhalif basında yer alan“Siverek ve Maraş’ta okullarda yaşanan ve ölümle sonuçlanan öğrenci saldırıları, toplumda haklı bir infiale ve endişeye yol açtı”, “şiddet okula nasıl bu kadar kolay girdi?” gibi başlık ve “hayret” uyandıran açıklamaları şaşkınlıkla okuyorum.

Cumhuriyet tarihini başka tartışmalara bırakarak özellikle de AKP’nin iktidar olduğu son çeyrek yüzyılda eğitim adına Türkiye’de yapılanların asıl amacı Erdoğan’ın dilinden düşürmediği; “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” söyleminde açık cevabını buluyor.

“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” projesini AKP iktidarının mücahit, müslüman, muhafazakar basını Yeni Akit Gaztesi’nin Maraş ve Siverek’teki okullarda yaşanan şiddet dalgasını bugün yaptığı haberde bir kez daha görüyoruz.

“Karanlık eller okullara uzandı” başlığını attığı haberine “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile milli bir müfredata kavuşan ve son dönemde hayata geçirilen ÇEDES protokolü, Ramazan Genelgesi, nisan ayını kapsayan “Maarifin Kalbinde Çocuk” temalı etkinliklerle şuurlu nesiller yetiştirmeyi amaçlayan okullarımıza yönelik zaman ayarlı kirli bir senaryo devreye sokuldu” şeklinde devam ediyor.

Eleştirel düşünce

“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” hedefi, yalnızca bir söylem değil; eğitim politikaları, müfredat değişiklikleri ve okullar üzerinden adım adım hayata geçirilen ideolojik bir yönelim. Bugün yaşanan şiddet olaylarını “dış güçler”, “karanlık odaklar” gibi soyut ve sorumluluktan kaçan kavramlarla açıklamaya çalışan yaklaşım, aslında bu politikanın yarattığı sonuçları gizleme çabasından başka bir şey değil.

Çünkü çocuklara eleştirel düşünceyi, birlikte yaşam kültürünü ve farklılıklarla bir arada var olmayı öğretmek yerine; kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve itaatkâr bir zihniyet dayatıldığında, bunun toplumsal karşılığının şiddet olarak geri dönmesi şaşırtıcı değil.

Eğitim alanı, bilimsel ve özgür bir zemin olmaktan çıkarılıp ideolojik bir şekillendirme aracına dönüştürüldükçe, ortaya çıkan tabloyu “komplolarla” açıklamak kolaydır; ancak gerçeklik çok daha yalındır: Bu şiddet, uzun süredir inşa edilen bu zihniyetin toplumsal yansımasından bağımsız değil.

Bu anlamıyla çocuğun  bilgisayarından, yakın dönemde büyük bir eylem gerçekleştireceğine dair 11/04/2026 tarihli o belgenin asıl sahibi bu devleti en tepeden “Dindar bir gençlik istiyoruz, dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” diyen bu ülkenin yönetim erkidir. Çocuğun WhatsApp profil fotoğrafına Elliot Rodger'ı koydurtan da gene bu sistemin kendisidir.

Mayıs 2014’te Kaliforniya Isla Vista’da 6 kişiyi öldürdüğü saldırıdan önce YouTube’a bir “intikam” videosu yükleyip ve uzun bir manifesto ile kendisini anlatan Elliot Rodger'ın “incel” olarak bilinen çevrimiçi topluluklarda yaygınlaşması ise nasıl bir dünyada yaşadığımızı göstermektedir.

Özellikle AKP iktidarı döneminde dizilerde daha da büyüyen hamaset, maço erkeklik ve mafya güzellemeleri, çocukların ve gençlerin zihninde “güç” ile “şiddet” arasındaki sınırı bulanıklaştırdı. Kurtlar Vadisi gibi yapımlarla normalleştirilen “devlet için her şey mubahtır” anlayışı, bugün “kahraman ecdat”, “milli mafya” gibi anlatılarla yeniden üretiliyor. Abdullah Çatlı gibi figürler etrafında kurulan filmler, diziler ve anlatılar, hukukun dışına çıkan, şiddeti meşrulaştıran karakterleri birer kahraman gibi sunarken; gençlere verilen mesaj açık oluyor: Amaç uğruna her yol mübah.

Okula güvenlik unsuru yerleştirmek 

Böyle bir kültürel ve ideolojik atmosferde büyüyen bir kuşağın, şiddeti bir ifade biçimi olarak içselleştirmesi tesadüf değil, doğrudan bu sistemin ürettiği bir sonuçtur. Okulların bilimsel ve özgür düşüncenin üretildiği alanlar olmaktan çıkıp, itaatin, hamasetin ve güç fetişizminin yeniden üretildiği alanlara dönüşmesi halinde, karşımıza çıkan bu tabloyu “anlaşılmaz” ya da “şaşırtıcı” olarak tanımlamak mümkün değildir.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “olayın tüm boyutlarıyla inceleneceği ve eğitim ortamlarının güvenli hale getirileceği” yönündeki açıklaması elbette hiç kimseyi teskin edemez. Buna eşlik eden “her okula bir polis” önerisi ise hali hazırda uygulamada olan sorunu güvenlikçi bir çerçeveye sıkıştırmanın ötesine geçmeyecektir. 

Çünkü “okullar kışla” mantığıyla kurulan her pedagojik düzen, güvenliği artırmak yerine şiddeti kurumsallaştırma riskini içinde taşır. Eğitim alanını sürekli denetim, gözetim ve disiplin mekanizmalarıyla kuşatan bir yaklaşım, sorunu çözmek yerine onun üretim koşullarını yeniden üretir.

Dolayısıyla mesele okullara daha fazla güvenlik unsuru yerleştirmek değil, bizzat bu şiddeti üreten ideolojik, kültürel ve siyasal iklimi dönüştürmektir. Aksi halde bugün “güvenlik” adıyla önerilen her adım, yarının daha derin bir toplumsal krizi için zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Okullarda yaşananların katliamlara dönüşerek daha da görünür olmasından sonra yapılması gerekenleri dün yazdığı makalesinde Murat Çelikkan çok iyi bir şekilde anlatmıştı (1). 

Tekrara düşmek adına bir kez daha altını çizmekte fayda var. Eğitimi yalnızca bilgi aktaran bir alan değil, vicdanın, adalet duygusunun ve sorumluluk bilincinin inşa edildiği bir yaşam alanı olarak ele almak gerekiyor. Çocuklara iyiyi kötüden ayırt edebilme ölçütü kazandırmak, haksızlık karşısında susmamayı öğretmek, insanı, hayvanı ve doğayı eşit bir etik çerçevede görebilmesini sağlamak eğitimin temel amacı olarak tanımlanmalıdır. Bu yaklaşım, okulu disiplin ve itaat üretiminden çıkarıp, özgür birey ve ahlaki özne üretiminin mekânı haline getirecektir.

Vicdanlı, duyarlı, adaletli

Eğitim kurumlarında milliyetçilik, ayrımcılık, erkek egemen dil ve üstünlük ideolojilerine kesinlikle kapılar kapatılmalıdır. Çocuklar kimsenin malı, özellikle de devletin kendi ıkçı/militer ideolojisini hamasetler ile işleyeceği bedenler değildir. Hiçbir milletin diğerinden üstün olmadığı, kültürel farklılıkların bir hiyerarşi değil zenginlik olduğu mutlaka anlatılmaldır.

Çocuklara çoğunluk baskısına karşı direnebilme, sorgulama ve eleştirel düşünme becerisi kazandırmanın önemi bir kez daha öne çıkıyor. Erkek egemenliğinin sorgulanması, kız ve LGBTİ+ çocuklarının eşit ve özgür bireyler olarak yetiştirilmesi ve cinsel yönelim farklılıklarına yönelik kabul ve destek de bu pedagojik yaklaşımın ayrılmaz parçaları olarak ortaya konmalıdır. Böylece eğitim, yalnızca “uyumlu birey” değil, aynı zamanda kendisini kuran, kendisinin farkında olan özgür bireylerin oluşmasına katkı sunacaktır.  

Okulu kışla mantığından çıkarıp, insan hakları ve eşitlik temelinde yeniden kurmayı başarmadan okullardaki zorbalık ve şiddet son bulmayacaktır. Vicdanlı, duyarlı, adaletli ve özgür bireylerin yetiştirilmesi sadece bireysel bir erdem değil, demokratik bir toplumun varlık koşulu olduğunu ele alınmalıdır.

Çünkü böyle bireyler olmadan ne eşitlikten ne özgürlükten ne de gerçek bir toplumsal barıştan söz etmek mümkün. Bu nedenle eğitim, bir itaat mekanizması değil; tam tersine, özgür bir toplumun en temel kurucu alanı olarak yeniden düşünüldüğünde ancak okullar hak ettikleri neşeli çocuklarına kavuşabilecektir.

  (EJA/EMK)

(1)  https://bianet.org/yazi/iyi-cocuklar-yetistirin-318706

Kolajen takviyeleri: Bilimsel gerçekler ile pazarlama arasında

Son yıllarda sağlık ve beslenme alanında hızla büyüyen bir pazar var: kolajen takviyeleri. Tozlar, kapsüller ve içecekler aracılığıyla sunulan bu ürünler; gençlik, güç ve sağlıklı bir beden vaadiyle tüketiciye ulaşıyor. Ancak bilimsel veriler bu vaadi ne kadar destekliyor?

Kolajen, insan vücudunda en bol bulunan proteinlerden biri. Özellikle bağ dokuların, tendonların ve cildin yapısında kritik rol oynuyor. Yaşla birlikte üretiminin azalması, takviye kullanımını cazip hale getiriyor. Fakat bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: kolajen bir “tam protein” değil.

Beslenme bilimine göre tam proteinler, kas gelişimi için gerekli tüm temel amino asitleri içerir. Kolajen ise özellikle kas yapımı için kritik olan bazı amino asitleri yeterli düzeyde barındırmaz. Bu nedenle spor biliminde uzun süredir daha sınırlı bir protein kaynağı olarak değerlendiriliyor.

Araştırmalar ne söylüyor?

Yakın dönemde yayımlanan geniş kapsamlı bir network meta-analiz, direnç antrenmanı yapan bireylerde farklı protein takviyelerini karşılaştırdı. Çalışma, kolajen ve whey proteinin plaseboya kıyasla etkili olduğunu; hatta bazı ölçümlerde kolajenin daha yüksek kas gücü artışıyla ilişkili olabileceğini öne sürdü.

Ancak bu bulgunun önemli bir sınırlılığı var:

Bu analizde proteinler çoğu zaman doğrudan birbirine karşı test edilmedi. Sonuçlar, farklı çalışmaların istatistiksel olarak karşılaştırılmasıyla elde edildi. Bu da “kolajen daha iyidir” sonucunu kesin olmaktan uzaklaştırıyor.

Daha kontrollü deneyler ise daha temkinli bir tablo çiziyor. Randomize kontrollü çalışmalarda, whey proteinin kas protein sentezini artırmada kolajene kıyasla daha etkili olduğu gösteriliyor.

Benzer şekilde bazı araştırmalar, kolajen takviyesinin kas performansı veya toparlanma üzerinde belirgin bir üstünlük sağlamadığını ortaya koyuyor.

Farklı işlevler, farklı proteinler

Bilimsel literatürde giderek netleşen bir ayrım var:

Whey protein: Kas gelişimi, toparlanma ve performans

Kolajen: Cilt, eklem ve bağ dokusu desteği

Bu ayrım, aslında iki proteinin birbirinin alternatifi değil, farklı ihtiyaçlara yanıt verdiğini gösteriyor. Nitekim bazı yeni çalışmalar, kolajen ve whey’in birlikte kullanımının kas ve bağ dokusu sentezini aynı anda destekleyebileceğini de ortaya koyuyor.

Pazarlama dili mi, bilim mi?

Kolajen ürünlerinin yükselişi, yalnızca bilimsel gelişmelerle açıklanamaz. Sosyal medya, influencer kültürü ve “anti-aging” söylemi bu ürünlerin yaygınlaşmasında belirleyici rol oynuyor. Ancak mevcut veriler, kolajenin mucizevi bir çözüm olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Özellikle kas gelişimi söz konusu olduğunda, hâlâ güçlü kanıtlar whey protein lehine.

Bu noktada temel soru değişiyor:

Kolajen gerçekten ihtiyaç mı, yoksa modern yaşamın ürettiği bir “eksiklik hissi”nin ürünü mü?

Sonuç

Bilimsel veriler, kolajenin belirli alanlarda fayda sağlayabileceğini gösteriyor. Ancak bu fayda, çoğu zaman iddia edildiği kadar geniş değil. Kolajen ne tamamen etkisiz ne de mucizevi bir çözüm. Belki de asıl mesele, tek bir takviyeye anlam yüklemek yerine, sağlığı bütüncül bir yaklaşımla düşünmekte yatıyor.

(HŞ/EMK)

Kaynaklar

Health.com, Collagen vs. Whey Protein: What’s the Difference?

PubMed, Effects of whey protein vs collagen on muscle protein synthesis (2019)

PMC (PubMed Central), Network meta-analysis of protein supplementation and resistance training (2026)

Research Directs, Collagen vs whey on strength and recovery

PubMed, Combined collagen and whey supplementation study (2024)

Okullarda şiddet tesadüf değil, sistemin sonucudur

Türkiye’de son yıllarda giderek daha sık karşılaşılan bir gerçek var: okullar artık sadece öğrenme mekânları değil, aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir gerilim alanına dönüşüyor.

Öğrenci şiddeti, akran zorbalığı ve zaman zaman silahlı saldırı vakaları, eğitim kurumlarının “güvenli alan” olma niteliğini sorgulatıyor. Bu tabloyu yalnızca “asayiş sorunu” olarak görmek kolaycı bir yaklaşım olur. Çünkü mesele, okulun kapısında değil; okulun içinde, hatta müfredatın ve eğitim anlayışının tam merkezinde başlıyor.

Gazi Üniversitesi’ndeki eğitim müfettişliği öğrenciliğim yıllarımda hocamız Prof. Dr. Yahya Kemal Kaya’nın “İnsan Yetiştirme Düzeni” adlı eserinde vurguladığı o sarsıcı gerçek bugün daha da berrak: “Eğitim, insanı bütün yönleriyle inşa etmiyorsa; geriye sadece bilgiyle donatılmış ama duygusal ve toplumsal açıdan sakatlanmış bireyler kalır.” İşte hocamızın belirttiği bu eksiklik, bazen sessizce bir kırılmaya, bazen de çok daha görünür bir şiddete dönüşür. Ortada açık bir gerçek var: Türkiye’de okullar artık sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda önlenebilir krizlerin yaşandığı alanlar haline gelmiştir. Ve bu durum bir tesadüf değil.

14 yıllık Eğitim Müfettişliği tecrübemle açıkça ifade etmeliyim ki; Siverek’ten, Kahramanmaraş’a uzanan bu şiddet sarmalı "münferit" birer olay değildir. "Münferit" kelimesi, artık sistemsel hataların üzerini örtmek için kullanılan bir bahaneye dönüşmüştür.

Her olaydan sonra aynı cümleler kuruluyor: “Gerekli önlemler alınacak.” “Güvenlik artırılacak.” “Soruşturma başlatıldı.”

Peki sonuç? Bir sonraki olay. Sorun hâlâ yanlış yerde aranıyor.

Okul kapısına güvenlik görevlisi koyarak, kamera sayısını artırarak veya koridorlarda devriye gezdirerek… Bir sistem kendini rahatlatabilir. Ama bir çocuğu kurtaramaz. Çünkü sorun  kapı değil. Sorun, o kapıdan içeri giren çocuğun ruh hâlidir.

Bugün eğitim sistemimiz, çocuğu anlamak yerine onu yönetmeye çalışıyor. Duyguyu görmek yerine davranışı cezalandırıyor. Bir öğrenci içine kapanıyor → “uyumsuz” deniyor. Öfkeleniyor → “disiplinsiz” deniyor. Ve sistem, anlamadığı her şeyi dışarı itiyor. İşte kırılmada tam burada başlıyor.

Sosyolojide   Toplumla bağın koptuğu, bireyin kendini hiçbir yere ait hissetmediği anı, “anomi” kavramı ile açıklıyor. Bu kavram bu günkü  okul ve eğitim sistemimizi anlatmak için neredeyse birebirdir. Çünkü bugün bazı öğrenciler için okul tam olarak böyle bir yerdir. Kendilerini ne ait hissediyorlar, ne görülüyorlar, ne de gerçekten dinleniyorlar.

Yine psikoloji bilimi  bize “Büyük eylemlerden önce niyetler dışarı sızar.” Demektedir. Yani bu çocuklar aslında konuşuyordu. Ama bizim eğitim sistemimiz ve sistemin yapılanması bunu duymuyor ve göremiyor. Çünkü sistemin böyle bir refleksi yok.

Okullarda Rehberlik servislerinin  yetersizliği var.* Rehber öğretmen eksikliği; bir öğrencinin  bu noktaya gelene kadar yaşadığı travmaları fark edecek uzman gözlerin okulda bulunmaması anlamına gelmektedir. Rehberlik servislerinin yetersizliği, öğrencilerin psikolojik ihtiyaçlarının anlaşılmasını engellemektedir.

Bir insan, yıllarca yalnızca rekabet, sıralama ve başarısızlık korkusu içinde yetiştirildiğinde; okul onun için bir gelişim alanı olmaktan çıkıp bir baskı alanına dönüşür. Baskı ve sorunlar biriktiğinde ise, bazen sessizlik olur, bazen de patlama.

Bugün açıkça konuşmak gerekiyor: Bu olaylar bir güvenlik açığı değil, bir yönetim zaafıdır.

Çünkü: Riskli öğrenciyi erken tespit eden bir mekanizma yok. Psikolojik destek sistemi kağıt üzerinde kalıyor. Okul içi şiddeti önleyen bütüncül bir politika yok. Ve en önemlisi: Sorun kabul edilmiyor.

Türkiye’de eğitim tartışmaları çoğu zaman teknik başlıklara sıkışıyor: sınav sistemi, müfredat, ders saatleri… Oysa asıl mesele daha derinde: Nasıl bir insan yetiştiriyoruz?

Okulda yaşanan şiddet olayları, bu soruyu artık ertelenemez hale getiriyor. Çünkü eğitim sadece bilgi üretmez; aynı zamanda karakter, ilişki biçimi ve toplum algısı üretir.

Ve belki de en önemli gerçek şudur:

Eğer okul insanı iyileştirmiyorsa, başka yaralar üretmeye başlayabilir.

Bir devlet, en çok kimi koruyarak ölçülür? Tabi ki Çocuklarını.

Eğer çocuklar okulda bile güvende değilse, kendini okula ait hissetmiyorsa, orada sadece bireysel hatalar değil, sistemsel bir başarısızlık vardır.

Sorulması gereken  doğru soru şu:

Bu kadar işaret varken, neden hiçbir şey yapılmadı? Ve artık en sert cümleyi kurmanın zamanı: Bu çocuklar bir günde kaybedilmedi. Bir sistemin ihmaliyle, göz göre göre kaybedildi.

(MY/EMK)

*(MEB  mevzuatına göre rehber öğretmen (psikolojik danışman) norm kadroları okul türüne ve öğrenci sayısına göre değişmektedir: İlkokullarda 300, ortaokul ve imam hatip ortaokullarında 150, anaokullarında 150 öğrenci sınırına ulaşıldığında 1 rehber öğretmen normu verilmektedir.)  

Araftaki mahallenin romanı: "Düşlerimizin Evi Burası"

Erdem Özgül, “Unutulmuş Ataların Gölgesi” öykü kitabından sonra “Eksik Harf yayınlarından çıkan “Düşlerimizin Evi Burası” adlı eseriyle romana yönelmiş.

Roman üç yüz sayfa, 1990’lı yıllarda İstanbul’un arka bahçesi diyebileceğimiz bir semtte geçiyor. Yazar romanda ne kadar konum belirtmese de ilk akla Ümraniye’deki çöp patlamasını akla getiriyor. Zaten örgünün içinde o gerginliği hissetmemek mümkün değil.

Emir Kustrica’nın Çingeneler Zamanı’ndaki atmosferi romana yansıtmış sanki, kopyalamış sanılmasın. Oradaki gibi çalgı çengi, eğlence hayatın her alanına sirayet ederken dramı, acısı da eksik olmuyor. Gırgır şamata devam ederken derdi, kederi gırnatayla, davulla şenlendirmeyi başarmış. Hayata eğlenceli tarafından bakmış yazar.

Şehrin kıyısında bir köy, şehre uzak olduğu kadar şehrin içinde… Arafta bir yer; tıpkı göç edenlerin kendini hiçbir yere ait hissetmemeleri gibi. Roman mekânı da böyle insanların yaşadığı bir yer olarak belirlenmiş; iç göçle gelenlerin yoğun yaşandığı bir bölge. Ne şehirli gibi ne de köylü. Geldikleri yeri unutmayarak tavuk, inek besleyip bostan ekmeye devam ederken diğer yandan da metropol olmaya doğru hızlı adımlarla ilerleyen koca şehir İstanbul’a tutunmaya, adapte olmaya ve enteğre olmaya çabalıyorlar.

Yaz gazeteci yaz

Yaşadıkları yerin bir çöp kent olduğunu bilen ve idrak eden insanların her şeye rağmen burayı sevmelerinin üzerinde durmuş yazar. Ana damarını ve romanın merkezini oluşturan öğe, iç göçle gelenlerin burada da göçe zorlanmaları etrafında ilerliyor. Renkli ve hayatın içindeki karakterleri kurguya dâhil ederken sahicilikten taviz vermiyor yazar. Çöp kokularının sindiği, sokakları çamurdan geçilmeyen mahallede iyiye, güzele hasret, en ufak bir umuda, renge dört elle sarılan, küçük bir güzel kokuya bile mest olmaya hazır insanları yazmış. Bir taraftan Orhan Kemal diğer taraftan Latife Tekin’in himayesine aldığı kavramlar ve temaları heybesine doldurarak tarafını belli eden yazarın sonraki edebi izleğine dair ipuçlarını görerek bilgi sahibi oluyoruz.

Romanı sırtlayan anlatıcı karakter gazeteci kadının gözünden şahit oluyoruz mahalledeki şenlikli drama. Dil oldukça yalın ve canlı; sokak ağzı hiç eğreti durmuyor gazetecinin ağzında. Âşık Reyhani’nin eseri Yaz Gazeteci Yaz türküsünün bir versiyonu olan Düşlerimizin Evi Burası, seçimden seçime hatırlanan mahalledeki eksikleri, aksaklıkları, dertleri ve yıkımları bir üst mercilere, iktidara, yerel iktidara gazeteci vesilesiyle iletme, şikâyet etme serzenişine dönüşüyor.

Geçmişteki zorunlu göçle şimdikinin benzerliği

Gazeteci kadın karakterinin dışındaki kadın karakterler çoğunlukla ezik, dirençli ya da etkin değiller; edilgenler. Yazar bunu bir yerde şöyle betimlemiş erkek üzerinden: ‘git evine dinlen, ayaklarını uzat, karın çay demlesin’ ( sf: 101 ) Çalışan ekseriyetle erkek oluyor, evde kocasını bekleyen, dinlenmeyi hak etmeyense genelde kadın oluyor. Elbette bu sadece bir cümlede çıkan bir sonuç değil. Romanın bütününe baktığımızda meyhanede çalışan, konsomatrislik yapan kadın da var ama o bile herhangi bir şeye yön veremiyor. Diğer yandan karakterleri dişleriyle, gülümsemeleri, sevecenlikleri ve de zalimlikleriyle çok güzel resmediyor.  

Dönem dönem şivesi kayan, düzelen Kosta’nın hüzünlü hikâyesi bu topraklardaki zorunlu göçün tarihin ya da geçmişin içindeki izlerini gün yüzüne çıkarması ve geçmişle bugün arasındaki göç benzerliklerini sloganlaştırmadan inceden inceden okuyucuya hatırlatması, kıyaslama imkânı sunması, dediğim gibi yazarın edebi izleğinin ipuçları.

Çamurlu çocuk ya da Çamurların Erkeği nam-ı diğer Ragazzo’nun boyundan büyük cinsel arzuları, kavgada, ölümde, çamurda, işte güçte ve yağmurda bile aklından çıkmayan erotik hezeyanları ile ergenliği betimlediği, hapsettiği dar bir alan oldukça gerçekçi duruyor. Tıksırıncaya kadar yiyen, sömürünün çöp kent şube başkanı Seyis Amcayı göbeğiyle karikatürize ederken Kibar Feyzo filmindeki, ‘Valla hekim beyim Maho Ağa ölmüştür ama duyduğuma göre köylü Maho Ağayı arar olmuştur’ repliğindeki Maho Ağa’nın iyi yönlerini dile getirmesi gibi, yazar Seyis Amcanın kollayıcı, kapsayıcı yönlerini de es geçmiyor.

Doğduğu yerde ayıplananları, hor görülüp dışlananları Kosta üzerinden, doğduğu yerde doymayıp göçe zorlananların hikâyelerini birleştiren yazar ötekinin ruh halini iyi analiz ediyor. Kaygılarını, hayallerini, beklentilerini bir caz müziğinin ritmiyle veriyor. Acımadan, anlayarak ve dinleyerek Altan alta acılı bir arabesk ya da ağıt formundaki türkünün sesini açmıyor.

Haber kime hizmet etmeli ?

Medya eleştirisini de pas geçmiyor yazar. Başkarakterin gazeteci olduğu yerde yapılan haberin kimin işine geldiği, kime hizmet ettiğini, haberin nasıl olması gerektiğini de doğal olarak piyasaya sürüyor. Sesini duyuramayan mahallelinin bahçe duvarlarını bir iletişim, haberleşme aracı gibi kullanmalarını gösteriyor.

Kahkahasını, gülüşünü, sevincini ayıp bir şeymiş gibi tülbendiyle saklayan, mutluluğunu kusur gibi görenlerin yaşadığı bir muhit. Bu dünyaya dert çekmeye geldikleri için ötesinin haram, günah olduğunu düşünen insanların yaşadığı bir mahalle. Doğar doğmaz çalışmaya başlayan çocuklar… Çocukluğu, ergenliği tatmadan, yaşamadan büyüyen, büyümek zorunda olanların olduğu, denizi sadece kıyısında görenlerin yaşadığı bir yer.

Yer yer metni tekrarın sularına taşımasının elbet bir alt okuması vardır diyerek sarkmanın aslında bir yanılsama olduğunu gurbet içinde gurbet duygusunu iyi belletmiş olduğunda anlıyoruz. Çöpü gönderenlerin medeniyetin arka bahçesi gibi gördükleri çöp kent sakinlerinin zenginlere ironik yaklaşımları oldukça şık olmuş.

Romanın yaratılış gerekçesini, arkasını önünü, sağını solunu, yolculuğunu, kritiğini de kendisinin yaptığı kısmı uzatmayıp Aydın Havası tadında bıraksaymış aynı şıklıkta olabilirmiş.

Son olarak, başkaların tükettiği, elden çıkarttığı hayatı yeniden hayata dâhil ederek yaşayan insanların hikâyesini göreceksiniz "Düşlerimizin Evi Burası" romanında.

(HB/EMK)

Sağlamcılıkla yüzleşmek: Çocuk edebiyatı ve temsiliyet üzerine

Bu söyleşi, Meral Sözen’in bianet’te yayımlanan “Bizim Büyük Sağlamcılığımız” başlıklı yazısının açtığı tartışma zemininden doğdu. Çocuk edebiyatı alanında yaptığım bir *söyleşi üzerinden başlayan bu karşılaşma, ilk bakışta bir eleştiri–yanıt ilişkisi gibi görünebilir.

Fakat kısa sürede sağlamcılık kavramı üzerinden yaptığım okumalar ve edindiğim bilgiler, daha derin bir soruya işaret etti: İyi niyetle kurulan anlatılar, farkında olmadan ayrımcı bir dili yeniden üretebilir mi?

Sözen’in yazılarında sağlamcılık, çoğu zaman yalnızca bireysel tutumlar üzerinden değil dil, temsil ve anlatı kalıpları aracılığıyla yeniden üretilen yapısal bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Sözen özellikle çocuklara yönelik metinlerde, “koruma”, “empati” ya da “farkındalık yaratma” amacıyla kurulan anlatıların, kimi zaman hiyerarşik ilişkileri pekiştirme riski taşıdığına dikkat çekmek istiyor. Bu durum hem yazarların üretim sürecini hem de metne yapılan eleştiri biçimlerini yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.

İşte tam da bu noktada bu söyleşi, bir savunma ya da karşı çıkış metni olma iddiasında değil. Aksine bir çocuk edebiyatı metni etrafında ortaya çıkan gerilimi, daha geniş bir kavramsal çerçeve içinde ele alarak birlikte düşünme imkânı arıyorum. Eleştirinin sınırları, üretimin sorumluluğu ve çocuk edebiyatında temsiliyet meselesi, bu konuşmanın ana eksenlerini oluşturacak.

Amacım sağlamcılık tartışmasını kişisel bir düzlemde tutmak değil, bu kavramı çocuk edebiyatında daha kapsayıcı ve çoğul bir dil kurma çabasının parçası haline getirebilmek. Bu nedenle bu söyleşiyi bir karşılaşma ve diyalog daveti olarak okumanızı dilerim.

Gostil Sağlamcılık Ödülleri adayları
Mart 2026
Gostil Sağlamcılık Ödülleri adayları
3 Nisan 2026

"Sistematik bir ayrımcılık biçimi olarak sağlamcılık"

 Sizi tanımak isteyenler için kendinizden biraz bahseder misiniz?

İstanbul’da yaşayan kör bir kadın aktivist olarak, hem bireysel hem örgütlü biçimde eşit ve bir arada yaşam için çalışıyorum. Felsefe ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdikten sonra “dil-düşünce bağlantısı” özel ilgi alanım haline geldi. Bu söyleşiye konu eleştirim üzerine sağlamcılık kavramını daha iyi anlama/anlatma imkânı veren davetiniz için teşekkür ederim.

Sağlamcılık bir kavram olarak hayatınıza ilk ne zaman girdi? Bu kavramla tanıştıktan sonra ne tür değişimler yaşadınız?

“Sağlamcılık”ın sözcük olarak yaşamıma girmesi on yıldan eski değildir. Ancak bu kavramın işaret ettiği durumları fark etmemin; çocuk yaşlarımdayken “Burada bir saçmalık var” diye hissettiğim, ilerleyen zamanlarda “haksızlık/eşitsizlik/ayrımcılık” diye ifade ettiğim ve nihayet bunun sistematik bir ayrımcılık biçimi olarak “sağlamcılık” olduğunu kavradığım neredeyse tüm yaşamıma yayılan bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu ayrımcılık biçiminin adını koyduktan sonra bunun son derece yapısal ve karakteristik olduğunu da fark ettim. Böylece sağlamcılık karşıtı mücadele de benim için daha tutarlı ve hedefli hale geldi.

"Tahakküme minnetimiz yok"

Sağlamcılığın, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi çoğu zaman iyi niyetli anlatılar içinde görünmez olduğunu söylüyorsunuz. Farkındalık yaratma ya da empati kurdurma amacıyla yazılan metinlerin istemeden de olsa hiyerarşik bir ilişki üretip üretmediğini nasıl ayırt edebiliriz?

Bir anlatıda hiyerarşi üreten dili ve sağlamcılığı ayırt etmek, ırkçılığı veya cinsiyetçiliği ayırt etmekten daha zor değil. Tabii burada engelli kişilerle sağlam kişiler arasında gerçekten de bir şekilde hiyerarşi kurmadığımızdan emin olmamız lazım. Söz gelimi, kadınların sorunları hakkında farkındalık yarattığı iddia edilen bir erkek yazarın bir de üstüne “kadınlarımız” ifadesini kullandığı bir söyleşisine denk gelen çoğu kişi buradaki sorunu hemen ayırt eder. Aynı örnek engelliler üzerinden gerçekleştiğinde bunun neden ayırt edilemediği ise benim cevabını aradığım bir soru.

Gül Çandır Saç: Sağlamcılık feminizmin de yüzleşmesi gereken bir ayrımcılık
ENGELLİ KADINLAR VE FEMİNİST MÜCADELE-1
Gül Çandır Saç: Sağlamcılık feminizmin de yüzleşmesi gereken bir ayrımcılık
15 Mart 2026

Ülkemizde özellikle çocuk edebiyatı, sansür ve ne yazık ki bu tür bir atmosferde kendiliğinden gelişen otosansürün tehditi altında. Durum böyleyken yazarların henüz yeterince ele alınmamış konuları görünür kılmaya çalışma çabasını desteklemek gerektiğine inanıyorum. Özellikle bu tür ilk karşılaşmalarda, üstelik metni okumadan sadece bir söyleşi üzerinden, sert eleştiri dilinin otosansüre neden olabileceği hatta yazarların artık bu konu hakkında hiç yazmama ve konunun tamamen görünmez olması ihtimali hakkında ne düşünüyorsunuz?

Konuyu sağlamcı bir biçimde ele alan yazarların, gelen sert eleştiriler üzerine, bunu geliştirici bir katkı olarak değerlendirmek yerine artık bu konuyu hiç ele almama yönünde bir karar vermeleri beni çok memnun eder. Çünkü bizim yıkmaya çalıştığımız kalıpları güçlendiren ve yeniden üreten bir anlatının bizim arzu ettiğimiz görünürlüğe katkısı olmadığı gibi maalesef çabalarımıza zarar da veriyor. Durum böyleyken haklarımızın ihlal edildiği çoğu durumda bizden anlayışlı ve hoşgörülü olmamız bekleniyor. Tamamen haklı olduğumuz itirazlarımızda dahi karşı tarafın sadece “iyi niyetli” olmuş olması, bizim durumu idare etmemizi talep eden sorumluluktan kurtarıcı bir gerekçeye dönüşüyor. Bizim adımıza ve bize rağmen yapılan “iyi niyetli” işleri minnet etmemiz gereken birer lütuf olarak görmediğimiz için yapısal sağlamcılığın üzerimizdeki tahakkümünden geri çekilmesini bir kayıp olarak görmüyor ve bundan endişe etmiyoruz. 

"Hak ihlali karşısında iyi niyet değil, sorumluluk"

Eleştirdiğiniz metinleri değerlendirirken “niyet”, “etki” ve “bağlam” arasında nasıl bir önceliklendirme yapıyorsunuz? Yazarın farkındalık yaratma amacı ile metnin etkisi çeliştiğinde, eleştirel pozisyonunuzu ne belirler?

Hak temelli savunuculuk yapmak, şüphesiz ki tek tek kişilerin niyetlerini değil ötekileştirilen grupların haklarının önceliklendirilmesini gerektirir. “İyi niyet” gibi son derece soyut ve duygusallaştırılmış bir gerekçeyle sık sık engelli hareketinden savunuculuk yöntemlerini yumuşatması beklenir. Hak temelli öz savunuculuk yapan bir hak öznesi olarak, ben bu beklentinin kendisinin de bir tür sağlamcılık olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla haklarımı ihlal eden bir metinle karşılaştığımda yazarda iyi niyet değil sorumluluk görmek isterim.

Yüceltme, özneler ve sağlamcılık
Yüceltme, özneler ve sağlamcılık
6 Aralık 2025

Çocuk edebiyatında temsiliyet meselesini düşünürsek, doğrudan deneyim sahibi olmayan yazarların yazma hakkı ve sınırları tanımlanmalı mı sizce? Bir yazar olarak bu tür sınırların yazma özgürlüğüne etkisini nasıl değerlendirirsiniz? Etik bir üretim pratiği için hangi ilkeler belirleyici olabilir?

Yazarın doğrudan deneyim sahibi olmadığı, söz gelimi bir mühendis, karakter kurgulaması ile sistematik ayrımcılığa uğrayan bir kimliği, hem de tam da bu kimlik üzerinden, konu edinmesi aynı şey değil bence. Üstelik bir de amaç farkındalık yaratmaksa en azından bir karşılaşmasının olması makul bir beklenti diye düşünüyorum. Yazma amacı olarak farkındalık yaratma niyetinin özellikle altı çiziliyorsa, şu durumda ilgili hak alanına dair belli bir ön çalışma yapmak şart. Her şeye rağmen yazar dilerse kendi hak ve sınırını elbette yalnızca kendisi belirleyebilir. Böyle bir durumda tabii benim eleştiri özgürlüğüme de sınır çizilemez.

Sağlamcı bakış açınızla yüzleşebilir misiniz?

Sizin yazınızla başlayan bu tartışmayı bir karşılaşma ve ortak zeminde buluşma olarak yeniden yapılandırmak istedim. Bu bağlamda çocuk edebiyatında sağlamcılıkla mücadele ederken yazarlar, yayınevleri ve eleştirmenler arasında, eleştirinin dönüştürücü olabilmesi için nasıl bir diyalog zemini kurulmalı? 

Kapatırken bu son soru için de ayrıca teşekkür ederim. Bu defa ben bir “niyet” talep edeceğim. Bu niyet, ben olmadan benim adıma iyi bir şeyler yapmaya çalışan bir “iyi niyet” değil. Gerçekten eşit olduğumuza ve engellilerin birer hak öznesi olduğuna dair eşitlikçi bir düşünceyi içselleştirebilir misiniz? Kendi sağlamcı düşünce ve bakış açılarınızla yüzleşebilir misiniz? Sanırım bunu denemeye niyet edebilirsiniz. Eşitlenmeye niyeti olan herkesle her biçimde yapıcı diyaloglar kurabileceğimizden şüphem yok.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.

*Nalan Yılmaz tarafından kaleme alınan ve Kekeme Yayınlarından çıkan söyleşiye konu olan çocuk romanı “Işık’ın Yolu” Türgök internet sitesine giriş yaptıktan sonra buradan dinleyebilirsiniz.

(EÇ/NÖ)

Adı “Tigris Orkestrası” olana dair

Adı Kürt siyasetinin başaktörü olan bir şehirde, siyasetten azade diğer tüm işler zamanın dişli çarkları arasında sahiden çok zorlanıyor. Bu durum sanırım siyaset dışı bütün alanlar için maalesef artık sürpriz deği.

O denli güçlü bir pozisyon ki; alanınızda istediğiniz kadar başarılı olun fark etmiyor. Hayat sizi ya siyasetin tam göbeğine taşıyıp siyasetin içinde kurumsal veya bireysel bir aktör olarak sıradanlaştırıyor. Ya da, siyasetin hegemonik alanı dışında kalmaya niyetliyseniz, ulusal ya da yerel muktedir siyaset sizi görmemeyi tercih edip mecbur kalmadıkça yok sayabiliyor. 

Şehirde yani Diyarbakır’da 15 yıldır (2011’den bu yana) iftihar vesilesi bir orkestra var. Bir süredir sadece konu başlıklı performanslar üzerinden kendilerini ifade ediyorlar. 

Adı “Tigris Senfoni Orkestrası”. Adını kentin yanıbaşındaki nehir ve “içinden nehir geçen şehirlere” en nadide örnek olan kadim ve kutsal Dicle nehrinden alıyor…

Tigris Orkestrası, Diyarbakır’ın kültürel hafızasından beslenmeyi hedefleyerek, köklerini bu kadim Mezopotamya topraklarının çok sesli ruhundan alarak bir müzikal yolculuğa çıkma düşüyle 2011 yılında Diyarbakırlı profesyonel müzik eğitimi almış ve büyük çoğunluğu müzik öğretmeni olan bir grup sanatçı tarafından, Dr. Serhat Atalay öncülüğünde kuruluyor.

Tabii ki sanatsal-kültürel musiki eksenli boşluğu ya da eksiklik çerçeveli yetersizliği hissederek yola çıkıyorlar. Elbette şehrin geçmişinde 1800’lerin sonu ile 1900’lerin başında Ermeni Hınçak ve Taşnak örgütlerinin iki büyük orkestrasının da olduğunu bilerek (mi). Ve yine şehrin çok kimlikli / kültürlü yapısının bir nişanesi olarak bir çok evde piyanonun olduğu ve kadınların haylisinin de ut çaldığı kayıtlarda mevcut olduğunu da bilerek (mi).

İşte şehirde yaylı çalgılar orkestrasının eksikliğini hisseden bu ekip, önce bir “oda orkestrası” olarak çok sesli müziği Diyarbakır halkıyla buluşturma hayaliyle bir araya gelir. Sonra da bu hayali kararlılıkla gerçeğe dönüştürmenin adımını atarlar.

Zaman içinde Tigris Orkestrası, sadece sahnede değil, önüne koyduğu hedefler anlamında da büyür; oda müziği formundan senfoni orkestrasına evrilerek önemli bir dönüşüm yaşar. Bu dönüşüm ve gelişim sürecinde birçok değerli sanatçıyla aynı sahneyi paylaşır, farklı müzikal anlayışları kendi potalarında harmanlayarak özgün bir kimlik oluşturur. 

Orkestra, kendi düzenlemelerini de artık üretebilen, müziği yeniden yorumlayan ve bulunduğu coğrafyanın ses renklerini evrensel bir dile dönüştüren bir üretim alanına dönüşür.

2019 yılı, Tigris Orkestrası için kurumsal yapılanma adına önemli bir eşik olur. Bu dönemde kendisi de resim sanatçısı olan ve şehre bir de profesyonel sanat galerisi kazandıran Rıdvan Kuday’ın da yapıya dahil olmasıyla birlikte, orkestra daha sistemli ve sürdürülebilir bir işleyiş modeline yönelir. Artık proje geliştirme, organizasyon ve iletişim süreçlerinde daha bütüncül bir yaklaşım süreci başlar yolculuklarında. 

Geçtiğimiz hafta sonu Büyükşehir Belediyesinin ÇandAmed / Sezai Karakoç kültür merkezinin 1700 kişilik salonu merdiven boşlukları dahil hepsi de biletli seyircilerle doluydu. Suavi ve üç konuk sanatçının da katılımıyla 55 kişilik Tigris Senfoni Orkestrası sadece “Ahmet Kaya Şarkıları” için sahnedeydi. Zaman zaman seyircilerin de orkestranın birer parçasıymış gibi performanslarını izledim. O kemanların ve viyolonsellerin ortak yaylı ahengi salona egemen olduğu kısa anlarda gözlerimi kapayıp sadece dinledim.

Program sonrası orkestranın Genel koordinatörü Rıdvan Kuday ve Şefi Dr. Serhat Atalay’la sohbet ettim.

Tigris Orkestrası’nın en temel amacının; kentin ve bölgenin sicilinde yer almış farklı dil, kültür ve gelenekleri müzik aracılığıyla bir araya getirmenin ve bu çeşitliliği çok sesli müzik anlayışıyla yeniden inşa etmenin heyecanı ile yüklü olduklarını anlattılar. 

Bölgenin zengin dil ve kültürel yapısını, yine kültürel mirasını sahneye taşırken; Türkçe, Kürtçe ve bölgede konuşulan diğer dillerde eserleri çok sesli düzenlemelerle icra ederek hem geçmişe saygı duruşunda bulunmak, hem de geleceğe kalıcı bir miras bırakmanın sanatçı sorumlulukları olduğunu da dilleri döndükçe anlattılar. 

Gündelik hayatta kimi tanıdık ezgilerin Batı müziği teknikleriyle harmanlanarak dinleyiciye ulaştırılması yaklaşımları yerel ile evrensel arasında güçlü bir köprü kurma meramlarının altını da ısrarla çizdiler.

İtiraf edeyim ki Diyarbakır’ın Tigris Senfoni Orkestrasını o devasa sahnede izlerken gurur duymadım desem kendime haksızlık etmiş olurum. Sonuçta Orkestrasyon çerçeveli  musiki dediğimiz mevzuu sadece notaların bir araya gelişi değil, bir kentin bir coğrafyanın hikâyesini de anlatma biçimi değil mi? 

Belki de amaç şehirde orkestra müziğini elit bir alan olmaktan çıkarıp halkla buluşturmak, herkesin kendinden bir parça bulabileceği bir sanat dili yaratmak olmalı sanki! 

Bunu Tigris Orkestrası başarır / becerir mi? Valla ne diyeyim ki; bence bir başına ve kurumsal kimlikleri hatta prova mekanları bile olmadan yersiz/yurtsuzluklarıyla başarmışlar, kutlamak gerek. Diyarbakır sahnesindeki görünürlükleri sanırım bunun somut tezahürüydü.

Peki bu yazıyı bağlarken biraz da zülfü-ü yare dokunmak gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. Kentin üç önemli kurumu Valilik, Büyükşehir Belediyesi ve Dicle Üniversitesinin devasa salonları var. Hiç bir şey beklemeden Tigris Senfoni Orkestrası’na kapılarını ardına kadar açmalılar. Bu orkestra ile protokol yapıp dünyanın her bir yerine taşımalılar. Taşımada aracı olmalılar.

Ve bu orkestranın; Borusan Flarmoni Orkestrası, Berlin- Köln flarmoni orkestraları, Londra-Chicago Senfoni orkestraları gibi şehrin kadim “Tigris” adıyla müsemma orkestrasının adına, kendine ve şehrine yakışır bir yerinin / mekânının da olması gerekmiyor mu?

Son iki paragraf bu yazının muhatabı adlarını yazdığım kentin üç kurumudur. Vali, Belediye Eş Başkanları ve Rektör ortak bir kararla pekala şehre yakışan bu sahiplenmeyi yapabilirler/yapmalılar da.

(ŞD/NÖ)

Bir terennümün serencamı

Tarih her zaman mürekkeple yazılmaz. Bazen bir nefesin ucunda titrer, bazen bir nağmenin kıvrımında saklanır, bazen de bir kalbin derinliklerinden yükselip zamana karışan bir ses oluverir. O ses ki, ne tamamen kaybolmuş ne de bütünüyle unutulmuş, yalnızca beklemiş… Doğru zamanı, doğru elleri, doğru kulağı beklemiştir... Günün birinde bir yazma eserin sararmış sayfaları arasında yeniden uyanana dek. 

İşte bugün elimizde böylesi bir eser var. Yüz elli yıllık bir gaybubetten sonra elimize ulaşan bir eser ki tam da böyle bir uyanışın hikâyesi. Bu yalnızca bir yazma eserin neşri de değil. Bir sesin, bir hafızanın, bir medeniyetin yeniden dirilişidir de...

Rivayet edilir ki, uzak bir zamanın derinliklerinde, Sasani saraylarının gölgeli taş avlularında yankılanan ezgilerin ardında iki usta müzisyen vardı. Biri Süryani Nakisa’ydı, diğeri Kürt Azadvar. Bu iki sanatkâr, o süslü duvarların gölgeliklerine enstrümanlarını konuştururken yalnızca bir melodi icra etmiyor; farkında olmadan zamanı aşacak ortak bir sesin ilk nüvelerini de oluşturuyorlardı. Parmaklarının dokunduğu teller, nefeslerinin üflediği nağmeler, yalnızca o anın değil, gelecek yüzyılların da dilini kuruyordu. İşte o gün orada doğan ezgiler, bir sarayın duvarlarına sığmayacak kadar genişlemişti. Zamanla saraydan çıkıp halkın diline karıştı, yolları aştı, şehirleri dolaştı. Kūyi, kōrpen, gusān, hunyâger sonra da dengbej olup gezgin müzik geleneğine dönüştü. Gülbang denildi belki bazılarının adına bazılarına duvaz… Bir gün bir kilisede yankılandı, bir başka gün bir dergâhta nefes buldu. Adı değişti, biçimi değişti ama özü değişmedi. Bir yerde tlitoyo dendi ona, başka bir yerde segâh; bir başka coğrafyada hmişoyo oldu, öte tarafta çargâh. İsimler çoğaldı, diller ayrıştı ama o ses hep aynı kaldı. Çünkü o ses, insanın Tanrı’ya yönelen en kadim çağrısıydı… Ve sonra bambaşka bir yer de terennüm denildi adına.

Terennüm… Belki de bu çağrının en güzel adıydı. Terennüm etmek, yalnızca bir sözü dile getirmek değildi. O sözü yeniden doğurmaktı. Ona ruh katmak, onu duyguyla yoğurmak, inançla beslemek ve nihayetinde bir ses hâline getirerek göğe doğru salmaktı. Bu yüzden terennüm, bir icra değildi, ruhsal bir tecrübeydi. Bir sanat değil mistik bir hâl ve bir yönelişti... Tasavvuf meclislerinde yükselen ilahilerle, kilise korolarında yankılanan dualar arasında görünmez bir köprü vardı hep. Bu köprü, kelimelerle değil titreşimlerle, seslerle, nağmelerle kurulmuştu. İnsan, hangi dilde dua ederse etsin, hangi makamda yakarırsa yakarsın, aslında aynı dergâha yöneliyordu. Ve terennüm bu ortak yönelişin, bu müşterek hafızanın en sâfî ifadesiydi.

İşte tam da bu ilahi sesin ortasındayken bir isim ve o ismin ilahi gayreti düştü önümüze: Mela Birhanê Tarinî’nin neşrettiği Kürtçe Terennümler…

Tarinî’nin bu çalışması, yalnızca akademik bir gayret olarak görülemezdi. Bir arayışın, bir iz sürmenin, bir sesi yeniden hayata döndürme çabasının hikâyesiydi aslında. Klasik Kürt edebiyatından, Kürt tarihine, bu kültürün kadim tıbbından mutfak kültürüne kadar farklı alanlarda kalem oynatmış bir araştırmacının, bu kez sesin peşine düşmesi tesadüf değildi tabi. Dedik ya bazı metinler okunmaz; dinlenirdi. Bazı kitaplar da anlaşılmaktan ziyade hisse dayanırdı.  

“Terennumên Kurdî, Îlahiyên Dêran ji Bêndera Mesihiyan” işte tam da böyle bir eser.

Arap harfleriyle Kürtçe yazılmış bu kilise ilahileri, yaklaşık yüz elli yıl boyunca zamanın kıvrımları arasında kaybolmuş bir yazmanın yeniden gün yüzüne çıkmasıyla oluşmuş. Hikâyesi, en az içeriği kadar derin. Mardin’in Süryani Qılıt köyünde doğan bu metin, bir yolcu gibi şehir şehir dolaşmış, Beyrut’un çok sesli sokaklarına uğramış, Şam’ın kadim havasını solumuş, Kamışlo’nun sınırlarında yankılanmış ve nihayetinde yeniden ait olduğu toprağa dönmüş. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir hareket değil. Bir kültürün, bir dilin, bir inancın dolaşımıdır. Şehirden şehre taşınmış yazmalar saklanmış, unutulmuş ve yeniden bulunmuştur. Ve her gittiği yerde bir iz bırakmış, her geçtiği coğrafyaya bir renk katmıştır.

Terenumên Kurdî - Îlahiyên Dêran Bêndera Mesîhiyan / Mela Birhanê Tarini (Sayfa 176)

Tarinî’nin çalışması, bu dağılmış izleri yeniden bir araya getirir. Titiz bir edisyon kritik çalışmasıyla metni sadece okunabilir hâle getirmekle kalmamış Tarinî, aynı zamanda onun ruhunu da görünür kılmıştır. Çünkü bir yazmayı yayımlamak, yalnızca harfleri dizmek değildir. O harflerin arkasındaki zamanı, sesi, hissi de bugüne taşımak anlamına gelir. Bu eser ilk bakışta bir ilahiler mecmuası gibi görünebilir. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, onun çok daha derin bir anlam taşıdığı anlaşılır. Eser, dinler tarihinin kesişim noktasında duruyor gibi. Süryani-Hıristiyan geleneğinin dualarını Kürtçe bir terennümle sunar harfler ise Arapça... Dolaysıyla eser diller ile inançlar arasındaki ilişkinin ne kadar geçirgen olduğunu da açıkça gösterir.

İlahilerde İsa Mesih’e yönelen yakarışlar, Tanrı’ya duyulan aşkın en saf ifadesi olarak karşımıza çıkar. Bu yakarışlar, sadece teolojik nağmelerden ibaret değil; aynı zamanda estetik bir deneyim. Makamlar o teolojik cümlelere bir beden giydirir, sesler onlara ruh kazandırır. Özellikle Beyrut gibi çok dilli ve çok kültürlü bir merkezde Kürtçe yazılmış bu ilahilere kilise makamlarının verilmiş olması, esere ayrı bir derinlik katmış. Bu noktada şu gerçeği görmek gerekir: Dinî musiki, yalnızca bir ibadet biçimi değil. Aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır. Kültürler, çoğu zaman yazıdan önce sesle var olur. Bir ilahi, bir şiir, belki de noquşo gibi bir ağıt; hepsi bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan görünmez köprülerdir. Süryani ve İslamî müzik gelenekleri arasındaki benzerlikler de bu bağlamda dikkat çekicidir. Makam yapılarındaki paralellikler, icra biçimlerindeki yakınlar, aslında ortak bir kültürel havzanın izlerini taşır. Bu benzerlikler, farklı inançların birbirinden tamamen kopuk olmadığını, aksine, tarih boyunca birbirini besleyen, dönüştüren ve zenginleştiren yapılar olduğunu gösterir.

Bir diyanet görevlisi olan Tarinî’nin sözünü ettiğimiz çalışması, bize din adamlarının yalnızca dini kuralların muhafızı olmadığını da hatırlatır. Onlar aynı zamanda kültürün, estetiğin ve hafızanın da taşıyıcılarıdır tıpkı Cizîrli Melalar gibi… 

Eser, Süryani-Kürt ortak mirasının nadide bir örneği olarak karşımızda duruyor. Farklı dillerin, farklı inançların ve farklı coğrafyaların kesiştiği bir noktada… Bir bakıma eser, ayrılıkların değil; birleşmelerin tarihini anlatıyor. Farklılıkların değil; ortaklıkların sesidir, “biz ayrıştırmaya değil birleştirmeye geldik” diyen Mevlana gibi… 

Ve belki de bu yüzden bu kadar etkileyici.

Çünkü bu kitap, sadece geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda bugüne dair de bir şeyler söyler. İnsanlara, kültürlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunu hatırlatır. Bir ezginin sınır tanımadığını, bir sesin duvarlara sığmadığını gösterir.

Terennüm etmek… Belki de en yalın hâliyle aşkı dile getirmek. Ama bu aşk, sıradan bir sözle ifade edilmez. O, bir makamın içinde şekillenir, bir sesin içinde yükselir ve nihayetinde bir duaya dönüşür.

İşte bu kitap, o duanın izini sürüyor.

Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor yenide: O ilk ezgiyi söyleyen Süryani Nakisa ile Kürt Azadvar, seslerinin bir gün böyle bir külliyata dönüşeceğini biliyor muydu?

Belki bilmiyorlardı.

Ama tarih biliyordu.

Zaman biliyordu.

Ve şimdi biz de biliyoruz.

Çünkü o ses, hâlâ burada. Bir yazmanın satırlarında, bir ilahinin melodisinde, Mela bir araştırmacının emeğinde…Ve en önemlisi, bu toprakların hafızasında yaşamaya devam ediyor.

Bu yüzden eser, yalnızca bir kitap değil.

Bu, bir terennümün serencamı…

(VB/NÖ)

Dikkate değer 7 belgesel

Mahalleli uzun zamandır komşuları olan iki göçmen için teyakkuzdaydı. 

Polis iki genç adamı evlerinden alıp emniyet müdürlüğünün minibüsüne bindirdikten hemen sonra bir vatandaş aracın altına yatmış, böylece ani operasyonun devam etmesine mani olmayı başarmıştı. Derken tanıdık olsun olmasın kalabalık arttı, insanlar sosyal medyada birbirlerine haber vererek olay yerine koştu, yüzlerce kişi barışçıl direniş başlattığı gibi amaca ulaşana kadar hazır bulunanlar için hızla yiyecek ve içeçek tezgâhları bile oluşturuldu… 

Glasgow’un zaten çok renkli bir mahallesindeki Kenmure sokakta epeyce geniş katılımlı sivil itaatsizliğin daniskası yaşanmaktaydı…

Felipe Bustos Serra’nın eseri olan ödüllü Herkes Kenmure Sokağına (Everybody to Kenmure Street) adlı belgesel dünyanın muhtelif festivallerine uğradığı gibi genel gösterime de giren, enerjisi ziyadesiyle bulaşıcı bir belgesel. Filmin çok katmanlı anlatımında aracın altına yatan kişiyi arada Emma Thompson’ın canlandırması muhakkak ki tesadüf değil çünkü meşhur aktris filmin ayrıca idari prodüktörü. Damarlarındaki İskoç kanının bunda katkısı mı var acaba?

Birleşik Krallık 2026 yapımı 98 dakikalık belgeselin seyirciyi tesir altında bırakacağına kalıbımı basarım!

Siyah güzeldir

Irkçı bir rejim olmayı sürdüren ABD’de Afrika kökenliler halen üvey evlat muamelesi gördüklerinden mücadelelerine sabırla devam ediyor. Nitekim “Siyah güzeldir” ifadesinde kesinlikle payı olan aktivist/fotoğrafçı Kwame Brathwaite’ın da uzun süre ön plana çıkmamış adı artık gerekli mecralarda saygı görüyor; hayatı bir belgesele bile konu oldu. 

Siyah güzeldir: Kwame Brathwaite’ın hikâyesi (Black is beautiful: The Kwame Brathwhite story) adlı sürükleyici film, siyahlar toplumsal isyanın en hararetli dönemlerini yaşarken bizi dikkatli bir gözlemcinin vizörüne dahil ediyor. Yalnız siyasi olarak değil, estetik olarak da siyahların doğal gücünü beyazların gözüne sokmuş olan Kwame soydaşlarının güvenini kazanmış olduğundan bizi neredeyse mahrem dünyalarına da dahil ediyor. 

Avrupa ve ABD’de muhtelif festivallere katılmış olan 2025 Birleşik Krallık/ABD ortak yapımı 99 dakikalık albenili belgesel bizi Afrika kökenlilerin ABD’de yaşadığı pogromlar, ırksal ayrımcılık , yurttaşlık hakları hareketi hakkında aydınlattığı gibi dönemin popüler sanat ortamı çerçevesinde de bizi layıkıyla tatmin ediyor.  

İroniyi anlayana!

Öyle bir varoluş biçimi, öyle bir kültür, öyle bir dil tasavvur edin ki aslında düşündüğünüzün tam tersini söylüyor olsanız da karşınızdaki tam olarak neyi ifade ettiğinizi anlasın. Günümüzde epeyce aşınmış gibi görünse de bir zamanlar İstanbul’lu olmanın gereklerinden biri sayılan ironiyle bezeli bu tip iletişim Etiyopya’da hâlâ revaçta. Geleneksel el yazısının sanatsal değerini koruyor olması da cabası! 

Usta sinemacı Ruth Beckermann Mum ve altın (Wax & gold) adlı belgeseliyle o coğrafyanın dili gibi muğlak ve girift olan tarihini, sosyal yapısını ve kültürünü tanıtıyor. Dünya prömiyerini Berlinale’de yaptıktan sonra festivallerle yolculuğuna devam etmekte olan 2026 Avustrurya, İtalya ortak yapımı 97 dakikalık belgesel İmparator Haile Selasasie’nin hayaletini sanki hayata döndürüyor. Ülkedeki tezatları, sınıfsal eşitsizlikleri, sefaletin içinden hızla yükselmekte olan gökdelenleri gayet diplomatik bir belgesel diliyle teşhir ederken, Avrupalı bir kadın sinemacı olarak ortamdaki varlık biçimini de ziyadesiyle sorguluyor.  

Afrika’nın kolonyalist mazisi, Etiyopya deyince tabii ki akla Mussolini İtalya’sını getiriyor; gene de Beckermann artık neredeyse kaybolmuş İstanbul Levantenlerini anımsatan, nesillerdir oranın yerlisi centilmen bir İtalyalı işverenin çalışanlarından yana taraf olmasını manidar bir enekdot olarak aktarmayı seçiyor. 

Ne de olsa spektrumunu daima geniş tutan, analiz gücü yüksek, bakışı keskin ve ironisi yerinde, gayet tecrübeli bir sinemacı olarak Ruth, bir kez daha ibretlik bir sinema eseriyle arz-ı endam ediyor. Bir zamanlar İstanbul sosyal hayatına ister istemez damgasını vurmuş Hilton gibi, yönetmenimizin filmini çekmek için bir süreliğine yerleştiği Addis Ababa Hilton otelinde vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız!

Kuir sinema ikonu 

1939 doğumlu feminist Barbara Hammer 30’lu yaşlarının başlarında lezbiyen olduğunu açıkladığında sinemada belirli bir tecrübe kazanmış ve yoluna emin adımlarla ilerleyen nevi şahsına münhasır bir sanatçıydı. Kural dışı yaşayanları merceğine alarak 50 yıldan uzun bir süre eserler veren Hammer “lezbiyen sinema” olarak adlandırılan tarzın öncüsü olmuş, prodüktörlük, yazarlık ve görüntü yönetmenliği gibi alanlarda varlık göstererek çok yönlülüğünü ispatlamış bir şahsiyetti. 

İlelebet Barbara (Barbara forever) adlı belgesel kadın yönetmen Brydie O’Connor’ın elinden çıkma şahane bir belgesel. Selanik’te de ödüllendirilen 2026 ABD yapımı 102 dakikalık film bilhassa ABD’de festivallerin gözdesi olarak yoluna emin adımlarla ilerliyor. 

“Taktiksel” ve aynı zamanda “dokunsal” olarak betimlenen deneysel sinemasında çıplaklığın ahenkle teşhir edildiğini, cinsiyet rolleri, yaşlanmayla başetme gibi konularla iştigal edildiğini görüyoruz. 

Belgeselde arşiv malzemesi, hatıralar, sanatçının üst ses olarak dinlediğimiz konuşmaları dışında Hammer’ın eserlerinden parçalar da bolca yer alıyor. Sanatçının hususi hayatı dışında kadınların o dönemde seslerini nasıl duyurmaya başladıklarını ve görünürlük kazandığını da izliyoruz. Sanatsal incelik ve hassasiyetle çekildiği belli olan belgesel, Hammer’in dünyasına derinlemesine dalmak için birebir.

(Aşağıdaki fragman Byrdie O’Connor imzalı, Barbara Hammer hakkındaki belgeselin öncüsü Love, Barbara adlı kısa filmin fragmanıdır)

Sizi adeta bir rüya diyarına sürükleyen belgeselde seksin mahrem sığınaklarından, dokunsal sinemanın teorisine, dinsiz büyümüş olmanın kazandırdıklarından göçmen bir ailenin ferdi olmaya, gayet geniş bir spektrumla karşı karşıyayız. 

Berlinale’nin tanıtım metninde seyirciye yönelik olarak ifade edildiği şekilde, kendinize “Dyke” şiirselliğinin dokunmasına müsaade edin! 

Pat deyip geçme

ABD’den dünyaya dalga dalga yayılmış olan “siyaseten doğruluk” akımı daha pek yaygın değilken cinsel kimlik hususunu hoyratça kurcalayan Pat diye bir karakter ABD televizyonunda çok popüler olmuştu.

Kocaoğlan görünümündeki Pat aynı zamanda iri bir kız çocuğu olma potansiyelini de temsil ettiğinden skeç boyunca bu ikilemin meraklıları tarafından deşifre edilmesine yönelik “seviyeli” bir çaba göze çarpıyordu. 1990’ların pop kültüründe Julia Sweeney’nin yazdığı ve canlandırdığı Pat aslında cinsel kimlik hususunda fikrisabit olanları kendi kabalıkları üzerinden zarifçe vuran provokatif bir karaktere dönüşmüştü. Sonradan siyaseten ne kadar doğru olduğu çok tartışıldı, skeçin yontulmamışlığı, kabalığı günümüzde ulaşılan özenli jargonun hassasiyetlerine fazlasıyla aykırı bulundu. Lakin transeksüel sinemacı Ro Haber hayatında bir mihenk taşı olduğunu anladığında Pat’i tekrar hayata döndürmeye karar verdi ve Hepimiz Pat’iz (We are Pat) adlı manidar belgeseli çekti. Selanik ve Londra dışında ABD’nin muhtelif festivallerinde gururla boy göstermeye devam eden şirin mi şirin film 2025 ABD yapımı 92 dakikalık, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü bir seyirlik. SNL programında boy gösterdikten 35 sene sonra androjen Pat insanda ille de iki cinsiyetten sadece birinin özelliklerini arama kompleksine sahip olanlara tekrar meydan okuyor.

Gezegen çapında pedofili ağı kurmuş Epstein meselesiyle çalkalanmaya devam eden ABD’de çakma bir dincilik Trump iktidarının alametifarikası hâline getirilmeye çalışılırken LGBT ve bilhassa transların aleyhindeki propagandalarla tatbik edilen baskı mekanizmaları bitmiyor. Riyakârlıklarını yüzlerine bir kez daha vurmak için Pat belgeseli biçilmiş kaftan; üstelik özgürleşme hareketinin 90’lardan günümüze nasıl adım adım ilerlemiş olduğu hususunda da layıkıyla hafıza jimnastiği yaptırıyor, daha ne!

Menopoz inkâr edilebilir mi?

Günümüz medeniyetinin adını bile koymakta asırlarca geciktiği, hayatın gayet mühim bir evresi. Eh, ne de olsa bilhassa Batı tıbbı olarak bildiğimiz bilimsel alan genelde erkeklerin boyunduruğunda olan, insan deyince de akla, mazide bilhassa erkek vücudunun geldiği ayrımcı bir sektör. Halen tam olarak sırlarına vakıf olunamadığından yönetmen Louise Unmack Kjeldsen menopozun semtomlarından muzdarip olmaya başlayınca mevzu hakkında beynelmilel bir araştırma yapmaya başlıyor ve bunu Menopoz esrarı (Menopause mystery) adlı belgeselle taçlandırıyor.

2026 Danimarka, Norveç, Almanya ortak yapımı 74 dakikalık film dünya prömiyerini Selanik’te gerçekleştirdikten sonra CPH:DOX’ta da boy gösterdi, Avusturya’da genel gösterime girdi. Filmde Louise beyin faaliyetleri hakkında araştırma yapanlardan, psikiyatriyle iştigal edenlere, gayet geniş bir spektrumda görüşmeler yapıyor. Lakin menopoz sırasında yaşadıklarını birebir aktaran muhtelif memleketlerden kadınlar filmin en can alıcı kahramanları. Bedendeki hormonal dengelerin değişmesiyle akıl sağlığının nasıl tesir altında kaldığından, bilhassa iş hayatının bundan etkilenme ihtimalinden, ayrıca bundan kaynaklanan depresyon ve demans tehlikesinden bahsediliyor.

Tüm dünyada kadın bedeni nasıl siyasi bir malzemeye dönüştürülüyorsa filmde de menopozun bir şekilde politikaya alet edildiğini görüyoruz. Çok meşhur bir tıp yayını menopozun patolojileştirilmesinin tehlikelerine dikkat çekince kıyamet kopuyor. Menopozun yol açabildiklerinden çok bahsedildiği zaman kadınların iş dünyasındaki şanslarını azaltma ihtimali doğuyor; öbür türlü her bir menopozlu kadın kendi imkânlarıyla baş başa bırakılarak menopozla sessizce mücadele etmek zorunda bırakılıyor…

Yaşama sevinci diye buna derler

Assos taraflarından Midilli adasına akın akın geçmekte olan mültecilerin arasında genç Hazım ve kucağında taşıdığı arkadaşı Sait, filmin başından itibaren aralarındaki güçlü bağla seyirciyi büyülüyor. Suriye’den kaçıp 2015’te Almanya’ya sığınmayı başaran iki kahramanımız, Sait gibi tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşayan, serebral palsiden muzdarip Marius’un yardımcıları ve arkadaşları oluyorlar; bu arada yavaş yavaş sürgündeki hayatlarına alışmaya başlıyorlar. Canayakın annesiyle yaşayan Marius yeni arkadaşlarından dolayı o kadar mutlu, o kadar heyecanlı, o kadar neşeli biri hâline geliyor ki perdeden taşan enerjisi seyircilere bir nimet gibi yansıyor; üçünün arasındaki uyum ve samimiyet de görülmeye değer.

Lakin mültecilik hayatı ve sıla özlemi, bilhassa sorumluluk sahibi Hazım’ın üzerine bir karabasan gibi çökünce o ilk yıllardaki yakınlık, sıcaklık, adanmışlık yavaş yavaş kayboluyor. Savaş travmalarının altında ezilen güçlü Hazım akıl sağlığını korumak için tıbbi destek almak zorunda bile kalıyor. 2026 İsveç, Almanya, Katar ortak yapımı 88 dakikalık Yaşama arzusu (Lust for life) belgeseli insanı derinden sarsan bir yapıya sahip.

Viktor Nordenskiöld’ün yönettiği ibretlik film zor şartlarda hayata tutunmanın manasını layıkıyla aktarıyor.

IŞİD’in boyunduruğunda kalmış Deyrizor’daki ebeveyniyle doğru dürüst bağlantı kuramayan, lakin acısını içine atan, yaşından ve boyundan beklenmeyen yücelikte davranışlar sergileyip herkesin güvenini kazanan Hazım, Almanya’da on sene içinde resmen yaşlanıyor; lakin seyircinin büyük hayranlığını da ziyadesiyle hak ediyor.

Diğer yandan Sait ve Marius tüm zorluklara ve sağlık problemlerine rağmen hayata tutunmaya devam ediyor, eski günlerini özleseler de içlerinden fışkıran neşe ve yaşama arzusuyla seyirciye adeta hayat dersi veriyorlar.

(MT/NÖ)

Yasın tadı

Karanlığın içinde belli belirsiz bir yüz geliyor gözümün önüne. Kimin yüzü belli değil. Her saniye bir başkasına dönüşüyor. Sabit kalan tek şey gözyaşları. Kafamın içinde dönüp duran, “Yasın tadı neye benzer?” sorusunun ardından gözümün önüne gelen bu görüntüler için, “Ne kadar da klişe,” diyorum.

Damlalarca gözyaşından arda kalan, yol yol ayrılıp kurumuş, ince beyaz bir tabaka; “tuz”. Dudağa değdiğinde bıraktığı tat, herkesin bildiği, herkesin tattığı.

İyi de bu kadar mı? Sadece tuz mu? Aklım, kendine yakıştırdığı yaratıcılığın aksine, uzun süre başka bir cevap bulamıyor. Sonra birden bir görüntü beliriyor: koca bir kazanda kavrulan helva. 

Yine tanıdık. Yasın tadı neye benzer diye sorulduğunda, yine neredeyse herkesin vereceği bir cevap.

Kim bilir kaç gidenin ardından helva yemişimdir. Hepsinin tadı farklıydı belki ama o an kim tadına odaklanır ki… Hangi ölü evinde “helvanız çok lezzetli olmuş, ölüyü bile mezarından kaldırır” denir ki? Ya da hangi ölü evinde “10 dakika daha fazla kavursaydınız kıvamı daha iyi olabilirdi” diye eleştirebilirsiniz? İyiyle kötünün ayrımı herkes için aynı olmasa da gidenin ardından kavrulan helvanın tadı herkes için aynı. Tıpkı gözyaşı dudağına değmiş herkesin aldığı tadın aynılığı gibi.  

Kulağımda kulaklık, mutfakta havuç doğradığım sırada çalma listesi kendi kendine bir şarkı seçiyor: Bratsch’den “Armenian Waltz”. Yıllardır dinlememişim.

Şarkı başlar başlamaz başka bir zamana kayıyorum. En az on yedi yıl olmuştur. Cihangir Başkurt sokakta Elif’le yaşadığım o küçücük evde ne kadar da sık dinliyordum bu şarkıyı.

Hayatımın belki de en heyecanlı ve en yorulmak bilmez zamanlarıydı. İstanbul benim şahit olduğum, en alımlı ve ihtişamlı yıllarını yaşıyordu. İstanbul nasıl da kendine aşık ediyordu, nasıl da başını döndürüyordu insanın… O dimdik İtalyan yokuşunu nasıl da uçarak tırmanıyordum. Her yokuşun bitişinde ellerinde madalyalarla beni bekleyen coşkulu kalabalıklar olduğunu hayal ettiğim yıllar. Tıpkı herkesin gençliği, yirmili yaşları gibi. Bir daha asla o yaşlara geri dönemeyecek oluşumu bilmek miydi acaba onu gözümde böylesine güzel kılan? İstanbul da artık başka biri gibi. Yüzüne kezzap atılmış eski bir kraliçe. Tâcı hala başında ama yüzüne bakmaya korkuyorum. Yasın sadece ölümle ilgili olmadığını anlıyorum ilk kez. Şimdiye dek “Neyin var?” diye soranlara, hiç “yastayım” dememiş bir kadın gördüm bugün aynada.

Gidemediğim bir sergi var bugünlerde İstanbul’da. Adı; “An Meselesi”.* Fotoğraflar ve videolardan uzun uzun seyrediyorum serginin her köşesini. İki bin kilometre uzaktan da olsa…

Eserler (soldan sağa): Aslı Çelikel -  “Zihnimin Gideri – 2018”, “Üçüncü Bayat etmek - 2024”, “Samimiyetsiz Özürler – 2021”, “Ferit İçini Açıyo – 2025” Sergi Fotoğrafları: Can Görkem Halıcıoğlu

Bir köşede duruyorum uzun süre. Yeşil bir duvar. Dört fotoğraf ve her birinde ilk göze çarpan “kırmızı” rengi. Fotoğrafların altında, duvara yazılı bir şiir;

“Üçüncü bayat ekmek

Geçmiş dakika, dün ve yarının iç sıkıntısı bu.

Hiç okunmayan, kapalı bir kutudaki

Kuran-ı Kerim’in sorumluluğu bu.

Görmezden gelinen hizmetçinin ayakları,

yere düşmüş babanın sesi,

evden gidemeyen bir annenin ahı bu.

Eskiyen kırmızı rendenin,

evde bitmeyen üçüncü bayat ekmeğin huzursuzluğu bu.

Dişleri 3 gündür fırçalanmayan rujlu dudakların,

dün denizden ıslak kalan bikininin tuz izi bu.

E haliyle,

Görmeyen kadın ve duymayan adamın aşkı bu.

Bu, çocukluğun kaybolduğu evde uyanmak.” Aslı Çeliklel

Çocukluğun yası, gençliğin yası, kavuşulamamış bir aşkın yası, sevdiğin birinin kaybının yası, artık senin olmayan bir şehrin ya da ülkenin yası, doğmak üzereyken bu dünyayla tanışamayacak kadar ömrü kısa bir bebeğin yası…     

Tam şu anda biri bana “Nerelisin?” diye sorsa, “Tutulamamış Yaslar Cumhuriyeti,” derdim.

Herkesin kendi yasından firar ettiği bir cumhuriyet.

Oysa beklendiği gibi, tutulmamış bir yas kaybolur mu?

Birikir, yer değiştirir ve artık gidemediğin o şehrin kalbinde açılan bir sergi ile, adına yas diyemediklerini birer birer önüne iskambil kâğıdı gibi açıverir.

Aslı Çelikel “Bir Şehre Ağıt” 2024

Uzun zaman boyunca yasın sadece çok sevdiğin birinin kaybıyla ortaya çıkabileceğini düşündüm. Anne, baba, eş, çocuk, yakın bir dost…

Şimdilerde hayatın küçük büyük, iz bırakan sayısız vedayla dolu olduğuna tanıklık ediyorum.

Yas, geri gelmeyecek olan her şeyin ardından hissedilebilecek hüzün ve özlem yüklü bir dönemse eğer, yalnızca bu dünyadan göçen sevdiklerimizin ardından mı helva kavurmalıyız?

Çok özlediğimiz o yirmili yaşlarımızın anısı, bizi terk eden bir sevgili, terk ettiğimiz bir ülke ya da o çok sevdiğin işinin elinden alınması da bir helvayı hak etmez mi?

Soruyu yeniden soruyorum kendime;

“Yasın tadı neye benzer?”

Tuz hâlâ orada. Helva da. Hemen herkesin vereceği cevapların içinde olduğu gibi. Herkes gibi olmanın tuhaf bir huzuru var. Ortasında büyük ve yaşlı çınar ağacı olan bir çay bahçesinin huzuru gibi. Göz yaşı döken birini gördüğümüzde içimizi sızlatan bu his, gidenin ardından yenen bir tabak helvanın söylettiği “ruhuna değsin” cümleciği ile aynı yerden doğmuş olmalı.

Sebze sote için doğradığım havuçları bir köşeye kaldırıyorum. Onlar biraz bekleyecekler. Anısına ve ruhuna değsin istediğim tüm gidişlerin ardından helva kavurmak üzere tencereyi dolaptan çıkarıyorum. Bir kapta biraz şeker ve suyu, iyice iç içe geçene kadar karıştırıp soğuk bir şerbet hazırlıyorum. Ocağı yakıp tencereyi ısıtıyorum. Biraz yağ erittikten sonra üzerine unu ekliyorum. İyice karıştırıyorum. Kolum yorulmaya başlıyor ama durmuyorum. Az kalsın unutuyordum; bir çimdik tuz. Her tatlı denge için biraz tuz ister. 

Sevdiklerini yeni kaybetmiş insanların kavurduğu helvaları düşünüyorum da tencereye akan gözyaşlarının ardından hiçbiri tuz eklemeye gerek duymamış olsa gerek. 

Önceden hazırladığım soğuk şerbeti, en az yirmi dakika kavurduğum yağ ve unun üzerine ekliyorum. Yine uzun uzun karıştırıyorum. 

Tüm gidişlerin ardından kavurduğum bu helva en çok da Marko için. Doğumuna sayılı günler kala henüz dünyayı görmeden dünyadan ayrılan Marko için. Onun bu kanatıcı ayrılığının ardından annesi Aslı’nın gözyaşlarına dokunamadığım için. Ağlarken hıçkırıklarının bedenini sarsışlarında ona sımsıkı sarılamadığım için. Elimi Ferit’in sırtına koyup, “acını paylaşıyorum” diyemediğim için. Acısı olanın sırtına elini koymadan acısı paylaşılmadığı gibi, gidenin ardından helvası kavrulmadan, gidişinin nihayete eremediği gibi. 

Marko’ya hiç helva kavrulmadı. En azından ben öyle biliyorum. Uzun uzun karıştırıyorum. Kolumda biriken ağrıyı umursamıyorum.  Tahta kaşıkla tencerenin içinde adeta bir girdap yaratacak kadar helvayı karıştırırken, hayatın geçiciliğini, bitmeyen döngüsünü, tutamadığım yasları ve yasın tek bir duyguya ait olmadığını hatırlıyorum. 

Bir çimdik tuz eklenmiş bu helvayı en çok da Marko’yu anarak karıştırıyorum. 

Bu helva,

artık benim olmayan tüm yaşanmışlıkların anısına.

Ve en çok da

Marko’nun ruhuna…

*Aslı Çelikel ve Kübra Su Yıldırımın eserlerini bir araya getiren ve küratörlüğünü Melis Bektaş’ın üstlendiği “An Meselesi” başlıklı sergi, acıyı tekil bir olay olarak değil; bedende kalan, zamanla biçim değiştiren ve farklı yoğunluklara dönüşen bir deneyim olarak ele alıyor. 24 Mayıs 2026’ya kadar offgrid art project’te görülebilecek bu sergi, acıyı ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmez; bazı kayıpların paylaşılmadan taşınamayacağını hatırlatır. 

(KA/NÖ)

Önde duranlar

Irwin W. Sherman’ın Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık kitabında insanın bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığı, “düşman” kuvvetlerle nasıl mücadele ettiği, mekanizmanın nasıl da “akıllı” olduğunu okuduğumda çok etkilenmiştim. Olay insanın bedeninde geçse de benim zihnim kendine başka alemler yarattı. Bir sabah “Ben CTL hücresiyim!” diyerek neşeyle uyandım. Yeni öğrendiği kelimeyi cümle içinde kullanmak isteyen çocuk heyecanıyla tanıdığım bir enfeksiyon hastalıkları uzmanına da aynı şeyi söyledim. Kısacık durduktan sonra “estağfurullah” dedi. 

Ben iyi bir şey söylediğimi zannederken gelen bu karşılık kafamı karıştırdı. Yeni kelimeyi cümle içinde kullanan çocuğun yanaklar al, al oldu. Ayol ben okuduğumu hiç mi anlamadım, yazarın gazına mı geldim, meseleyi anlayacağım hale getirirken disiplinden disipline geçişte aşırı tercüme mi yaptım, ne yaptım?  

Hafif bozuldum, ama çaktırmadım. Bir yandan da neyi ne kadar yanlış anlamış olabileceğimi kafamın içinde tarttım. Bir cesaret ısrarcı oldum. “Ama onlar çok güzel mücadele etmiyor mu? Zararlı olanları bulup icabına bakmıyor mu? Ben de CTL hücresiyim işte!” dedim. Ne yapsın, benimle uğraşmak yerine çalıyı dolaşmaya karar vermiş olsa gerek “Eh, madem istiyorsun. Senin adın CTL hücresi olsun” dedi. Ben de sevindim. 

Ne demişler, galat-ı meşhur lügat-ı beliğden evladır. Gerçi bu da tam böyle değil, ona da kızanlar çıkar, ama devam edelim. Sonuçta ben de kısa günün kârı, bir anlam kayması yarattım mı? Yarattım efendim. Oh, çok da güzel oldu. Üstüne üstlük yakın çevrede benim adım “CTL hücresi” kaldı. 

Peki gündelik hayatta bununla neyi kast ediyorum? Kötülük görünce içine, içine üzülenler var. Kendisine yapılanlarla ilgilenmez de bir insanın nasıl bu kadar kötü olduğuna üzülürler aslında. Bir de yalan söyleyenlerle başa çıkamayanlar var. Karşılarında rahatça yalan söyleyenleri görünce öylece kalakalırlar. Terbiyeleri elvermez karşı tarafa yalan söylüyorsun demeye. İşte bencileyin “CTL hücrelerinin” görevi, bu iki grup arasındaki iletişimin sağlıklı ilerlemesine yardımcı olmak. Kötüye kötü, yalancıya yalancı ve malum olan diğerlerini demek bizim görevimiz kısacası. Bu görevimizi seviyoruz. Sonuçta tanıdığımız, sevdiğimiz insanların gece tavana bakarak geçireceği süreyi azaltıyoruz. Bir tür kamu hizmeti anlayacağınız.

Bağışıklık sisteminden kalktık, nerelere geldik? Bir aşamada “Fen biliminden aşırdıklarımla kendime bu kadar oyuncak yarattığım yeter, biraz daha ciddi konulara eğileyim”, dedim. Dedim ama alan çok cazip, bırakamıyorum. Enfeksiyon hastalıklarından başka bir branşa geçtim ve Arnold van de Laar’ın Bıçak Altında-28 Ameliyatta Cerrahi Tarihi kitabını okumaya başladım. Kitabın ilk bölümü “taş kırıcılar” hakkında. Meğer mesane taşının tarihi yüz hatta bin yıllara dayanıyormuş. Demircinin biri bu dertten çok çekmiş. Taş kırıcıların kapısını aşındırmış, ama şifa bulamamış. O da ne yapsın? Kendi elleriyle yaptığı bıçağı alıp kendini kesip mesane taşını çıkarmış, iyi mi? “Sene olmuş 2026, insanlık Ay’a gitti de dönüyor, sen ne anlatıyorsun?”, diyenler çıkabilir. Ama yılda 1 milyardan fazla hastane başvurusuyla tüm zamanların rekorunu kıran bir topluluk bence bir aşamada bu hale gelebilir. Demedi demeyin!

Neyse gelelim asıl konuya. Mesane civarında dolaşıyoruz ne de olsa. Bu bölgenin oldukça meşhur bir derdi var. Kelimenin kökeni “pro-statós” imiş. Tam karşılığı “önde duran”. Önde durmaya alışıp bir milim yerinden oynamayanlar için de kullansak mı? Ben buradan başlarsam nerede dururum bilemem. O nedenle müsait bir yerde ineyim. Şu kardeşinizin bütün serbest çağrışımları da size feda olsun.

(ÖE/NÖ)

“Azıcık radyasyon kemiklere yararlıdır”

Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı’nın ikinci edisyonu kapsamında desteklenen sanatçılardan Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi 2 Nisan’da Salt Galata’da izleyiciyle buluştu.

Sergi, Türkiye’nin çevresel ve kurumsal tarihinde çoğu zaman görünmez bırakılmış bir olayı merkezine alıyor: 1986’daki Çernobil nükleer felaketinin ardından Karadeniz’de üretilen çayda radyoaktif bulaşın tespit edilmesi.

Çernobil nükleer felaketi, yalnızca patlamanın gerçekleştiği coğrafyayı değil, rüzgârlarla taşınan görünmez bir bulut aracılığıyla çok daha geniş bir alanı etkileyen küresel bir kırılma noktası olarak tarihe geçti. Nükleer sızıntının yayılımı, çevresel etkilerin yanı sıra bilgi akışı, kamu sağlığı ve devlet politikaları arasındaki gerilimleri de görünür kıldı.

Çernobil Nükleer Santrali’nde gerçekleşen patlamadan sonra, aralarında sanatçının ebeveyni İnci ve Ali Gökmen’in de bulunduğu Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) görevli bir grup bilim insanı, Karadeniz bölgesindeki çay üretiminde radyoaktif serpintinin etkisini ölçmeye yönelik bir çalışma yürüttü. Elde edilen veriler bir rapor hâlinde ilgili kurumlara sunuldu. Ancak resmî makamlar, ekonomik ve toplumsal istikrar kaygılarını öne sürerek bulguların yarattığı riskleri küçümseyen bir tutum benimsedi.

Halk sağlığı ve şeffaflık tartışmaları devam ederken, ODTÜ tarafından hazırlanan rapor daha sonra kamuoyuna sızdı. Medyada yer alan haberler konuyu çarpıcı imgeler ve manşetler üzerinden görünür kılsa da, kurumsal yaklaşımda belirgin bir değişim olmadı ve kontamine çayın dolaşımı sürdü. “Radyoaktif çay daha lezzetlidir”, “Azıcık radyasyon kemiklere yararlıdır” gibi bilimsel temelden yoksun söylemler ile devlet yetkililerinin çay içtiği görüntüler, toplumsal hafızada yer edindi. Bu süreçte çay, görünmeyen bir kirliliğin somut izi ve nükleer riskin gündelik yaşamla kesişen maddi karşılığına dönüştü.

Türkiye’nin nükleer tarihine dair bu unutulmaz vakayı üç farklı kesitte ele alan sergi, kurmaca ile belgesel arasında gidip gelen bir anlatı dili kuruyor. İlk bölüm, çaydaki radyoaktif bulaşın ortaya çıkarıldığı ODTÜ’den mekânsal bir kesite ve İnci ile Ali Gökmen’in tanıklıklarına dayanıyor. 

İnci Gökmen, University of Maryland’deki laboratuvarında, takribî 1970’ler sonu, Onur Gökmen’in izniyle.

Yanıltıcı bilgi

Enstalasyonun merkezinde, çaydaki radyoaktif madde oranını inkâr eden ve buna paralel olarak hayalî bir Karadeniz imgesi üreten haber anlatılarından hareketle kurgulanmış Toprakaltı (2026) kısa filmi yer alıyor.

Filmin odağında, çaydaki radyoaktif seviyenin yüzde 2 olarak kamuoyuna duyurulması bulunuyor. Kıdemli spiker Orhan, bilim insanları tarafından yayımlanan rapor üzerinden gerçeğin aslında yüzde 65 olduğunu bilir ve bu nedenle kamuoyuna yanlış bilgi aktarmamak adına yayına çıkmayı reddeder. Buna karşılık genç spiker Mesut, bunu kariyeri için bir fırsat olarak görerek yayına çıkmayı kabul eder; ancak henüz gerçek raporun içeriğinden haberdar değildir. Orhan’ın Mesut’a gerçek yüzdeyi açıkladığı andan itibaren filmin gerilim düzeyi belirgin biçimde yükselir. 

Mesut, elindeki radyasyon ölçüm cihazıyla önce suyu, ardından önündeki çay kutusunu test eder. Cihaz, çay kutusuna yaklaştıkça yüksek sesle tepki verir. Bu noktada Mesut’u yatıştıran, Aziz Çapkurt’un canlandırdığı bir kanal yetkilisi olur. Yetkili, cihazın pillerini çıkararak Mesut’a cihazın “aslında çalışmadığını”, dolayısıyla endişelenmesine gerek olmadığını söyler ve onu sakinleştirmeye çalışır. Günün sonunda Mesut, hem milyonlarca kişinin izlediği canlı yayında kamuoyunu yanıltıcı bir bilgi paylaşır, hem de içtiği çay aracılığıyla yüzde 65 oranındaki radyasyona maruz kalır.

Toprakaltı (2026) filminden bir kare, (Fotoğraf: Tuğçe Yılmaz / bianet)

Güçlü bir hatırlatma

Dekorların arkasında konumlanan üçüncü bölüm ise bu iki ana anlatı hattı arasından sızan, Çernobil felaketinin Türkiye’de bıraktığı izleri belgeleyen fotoğraflardan oluşuyor.

Radyasyonun hem doğal çevre döngüleri hem de kurumsal ve idari yapılar içindeki dolaşımını takip eden bu üç sahne, görünmez, yavaş ve süreklilik arz eden çevresel tahribatın halk sağlığı, politika üretim süreçleri ve toplumsal anlatı biçimleri üzerindeki etkisini görünür kılmayı amaçlıyor. 

Bu bağlamda sergi, yalnızca geçmişte kalmış bir çevre felaketini yeniden hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda görünmeyen tehlikelerin gündelik yaşam, kurumlar ve hafıza üzerindeki kalıcı etkilerini de yeniden düşünmeye açıyor. Çernobil’in bıraktığı izler üzerinden kurulan anlatı, doğa ile insan arasındaki kırılgan ilişkiyi bugüne taşıyarak, benzer süreçlerin nasıl yeniden üretilebildiğine dair güçlü bir hatırlatma sunuyor.

Sergiden bir görünüm, (Fotoğraf: Metean Bars / Salt).

3 Mayıs’a dek Salt Galata’daki Mastercard Sergi Mekânı’nda ücretsiz ziyaret edilebilecek sergiye eşlik eden programlar, saltonline.org’dan takip edilebilir.

Sergi, Eureko Sigorta ve Jotun’un katkılarıyla gerçekleştiriliyor. (TY/NÖ)

Kimse bakmazken siz neler yapıyorsunuz?

“Keyif, yeni keşfettiği heyecanlı bir kitabı koşa koşa arkadaşına gösterir.” 

Ben de çok sevdiğim kitapları herkes okusun istiyorum; özellikle de çocuk kitaplarını. “Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar?” da bu kitaplardan biri.

Dostluk, şefkat, öfke, neşe, özlem, sevgi… Hepsi içimizde, hepsi bizimle yaşıyor. Kitap, hayat boyu bize eşlik eden duygulara bakmak için bir kapı aralıyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe iç dünyana da konuk oluyorsun. Öyle ki o kapıdan içeri girdiğimizde kendimize daha farklı bakmaya başlıyoruz; çünkü bildiğimiz ama duymadığımız sesleri duyuyoruz.  

“Dostluk tökezleyip düşenin yanında olur; keyif, yeni keşfettiği heyecanlı bir kitabı koşa koşa arkadaşına gösterir; neşe, trambolinde zıplar; şükran, sıcak tutar.”

Kitabın her cümlesi böyle manidar, düşündürücü ve dönüştürücü. Büyüdükçe unuttuğumuz duygulara bakmayı hatırlatıyor ama onları değiştirmeye çalışmıyor, sadece onları izlememize olanak sunuyor.

“Hayal gücü, pek kimsenin gezmediği patikalarda gezer.” 

Tina Oziewicz’in muazzam bir hayal gücüyle yazdığı bu eser, Aleksandra Zajac’ın çizimleriyle birleşince daha güzel bir hayal dünyasına dönüşüyor. Çizimler de en az metin kadar güçlü, yaratıcı ve eğlenceli. Soyut duyguların bizimle yaşayan canlılar gibi gösterilmesi takdire şayan. Yazar ve çizerin birbirini tamamlayan bu uyumu kitabın her sayfasında hissediliyor.

Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar? - Tina Oziewicz, Aleksandra Zajac (Çeviren Edip Sönmez) (Sayfa 68) (Yaş 3-6)

Bizimle yaşayan duygular, biz onları görmesek de orada dururlar. Onları anlamak, onları görmek kendi iç dünyamıza inmenin bir yolu. “Geçer” diyerek üstünü kapattığımız duygular hiçbir yere gitmiyor. Sessizce içimizde yaşamaya devam ediyorlar, ta ki onları fark edene kadar. Bazen bir iç sıkıntısı, bazen bir hüzünle seslenirler bize. Onlara bakmayı öğrendiğimizde bize ne anlattıklarını anlamaya başlarız.

“Şefkat, salyangozların kaldırımdan geçmesine yardım eder.”

Belki de şu an en çok ihtiyacımız olan şey, biraz durup içimize bakmak ve şefkati öncelikle kendimize göstermek.

Hayatın kargaşasından uzaklaşıp kısa bir mola vermek.  Kendimizi dinlemek…

Bazen kendi içimize varmanın en kısa yolu bir çocuk kitabı olabiliyor. “Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar” da bu yolun güzel duraklardan biri.

Her daim eşlikçiniz çocuk kitapları olsun.

(GE/NÖ)

Masaya oturmadan yenilmek: Makamın özneyle eşanlı erimesi

Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filminde şövalye Antonius Block, kumsalda Ölüm ile karşılaştığında kaçmayı değil, satranç tahtasını kurmayı seçer. Bu yalnızca bir zaman kazanma çabası değil; insanın mutlak bir güç karşısında 'özne' olarak kalabildiği son sığınak.

Bugünün kurumlarında, makamların ağırlığı altında ezilen, “başkasının ceketi”yle o koltuklarda oturan, iradesini emir-komuta zincirine kurban eden figürler için bu sahne sarsıcı. Zira Block, Ölüm’le oynarken iradesini ortaya koyar; bugünün “silinmiş yüzlü” öznecikleri ise masaya oturmadan yenilgiyi, yani hiçleşmeyi seçmişler. Bu sahne, özne olmak ile olmaktan vazgeçmek arasındaki eşiğin temsilidir.

Bu nedenle “iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” sözü, yalnızca bir ahlak ilkesi olarak değil, eleştirinin yönünü tayin eden bir düşünme biçimi. Zira sıkça kurumsal eleştiriler yapılır; bunun adresi de hiç kuşkusuz iktidarlardır. Çünkü devletlerin kurumsal güçlerinin başında, o güzel deyimle, direksiyonda yürütme vardır. Fakat demokrasinin zayıflamasıyla yasama-yürütme-yargı arasındaki denge mekanizması aşınır; yasama ile yargı, yürütmenin güdümüne girerek mekanizma işlememeye başlar. Kurumlardaki kişiler de yürütmenin açık ya da örtük biçimde ilan ettiği politikaları, yer yer durumdan vazife çıkararak uygular.

Burada ilişki belirleyici hale gelir: Çünkü ilişki yalnızca kişiler arasında kurulur, bağlamın ta kendisidir. Bağlam yoksa özne de yoktur. Özne yoksa sorumluluk bulanıklaşır. Eleştiri de bu bulanıklıkta, çoğu zaman kendini temize çeken, yürek soğurtan, bireyin özneleşmesinin oksijeni haline gelir.

Ortamı sis bulutu kapladığında, kurdun dumanlı havaları sevmesi misali, herkes kendini hayatta kalma moduna alır, konformist (uymacı) bir tutum takınır. En büyük cellatlar bu tür iklimlerde doğar. Cellatlar, yaptıklarından ya da parçası olduğu “suç”larla yüzleşme zamanı geldiğinde, kuşkusuz, “Ben emir kuluyum, bana deneni yaptım; başka ne yapabilirdim ki, ben kimim ki?” diye ağlamaya, nedamet getirmeye çalışır. Çalışır ama artık satranç tahtası kurulmaz. Tarih, kalemi çoktan kırmıştır. Arendt’in deyişiyle “kötülüğün sıradanlığı”nı bu iklim yaratır, cellatların tutumu da hayata geçirir. Cellatlar, oyuna hiç oturmayanlardan çıkar.

Makamların erimesi

Kelimelerin hafızası, kimi zaman kavramların kaderini fısıldar. Arapça ḳwm (kıyam) kökünden türeyen makam, kelime anlamıyla "ayak üstü durulan yer" demek. Yani makam, bir "duruş" yeridir. Benzer şekilde, Batı dillerindeki statü kavramı da Latince stare (ayakta durmak) köküne dayanır, heykel (statue) ile aynı kaynaktan beslenir. Öte yandan mevki, vuku (oluş) kökünden gelir; bir "oluş" yeridir. Bu etimolojik köken bize şunu söyler: Mevki için bir oluş, makam için bir duruş gerekir. Duruşu ve oluşu olmayan birinin işgal ettiği yer makam değil, yalnızca hacimdir. Kişi orada hakkını vererek "bulunmuyor", işgal ediyordur. İşgal, hiç kuşkusuz meşru değildir. Meşruiyetsizlik insanı manen zehirler. O nedenle işgalciler, tez zamanda Hayat tarafından kusulur. 

Hayatta satranç tahtasının yerinde kurumsal yapılar vardır. Oyun, burada, bireysel tercihler değil, makamın o "duruş" ve "oluş" gerektiren işleyişinde kuruludur. Devlet, kurumların bileşkesidir. Bu kurumlar belli ilkelerin üzerinde yükselen, yasalara dayanan mevzuatlara bağlıdır; yani nasıl işletilecekleri normlarla belirlenmiştir. Kurumlar, yasalardan çok onların hayata geçmesiyle oluşan içtihatlarla işler; buna gelenek de diyebiliriz. Çünkü yasalar, hayatın deneyiminden ya da eleğinden süzüldükçe rafine hale gelir. 

Kurumların işleyişi yalnızca normlarla değil, o normları hayata geçiren kişilerle belirlenir. Totaliter, nepotik, halkın iradesinin gasp edildiği rejimlerde liyakat askıya alınır. Bu ideolojik tutum, “benden olanı ihya eder, benden olmayanı hain ilan ederim” anlayışıyla; yasalarla, anayasa ile ve kuşkusuz ülkenin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan temel ve koruyucu haklar kişilerin elinden alınır, haklara erişim engellenir. Oysa haklar manzume şeklindedir; içlerinden biri kullandırılmazsa, denklem x-1 şeklinde işlemez. Ne denli despotik olursa olsun, irade gerçektir. 

Şimdi alegorik bir anlatımla düşünelim: Bir makamdayım. Kuşkusuz makamın dışında da personalarım vardır. Kişi, içinde bulunduğu bağlama göre farklı öznellikler taşır. Ama burada makamı, yani yetki sahibi olan yüzü referans alarak düşünelim. Makam benimle canlanıyorsa, ben de benden bekleneni yapmıyorsam, makam zamanla eriyip yok olur. Makamla birlikte beliren bağlamsal özneliğim de silinir. Makamın parçası olduğu yapı da ortadan kalkar. Bunlar, eşanlı gerçekleşir. Burada makamla birlikte bağlam da ortadan kalkar. Geriye kalan boşluğu ya da hacmi kavramsızlık olarak adlandırabiliriz. Yani liyakate göre işlemeyen nepotik rejimler, dışarıdan gelen saldıranlardan çok kendi kendilerini bitirirler. Kuşkusuz büyük doğal felaketler ya da işgaller bu tartışmanın dışındadır. Bağlamdaki özne için neden sorusu özgürleşmenin kapısını aralayabilir. Çünkü bu soru ortadan kalktığında, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür. Bağ çözülünce sorumluluk askıya alınır. Sorumluluk askıya alındığındaysa erime görünmezleşir.

Özsaygının aşınması

Erime, eşanlı, kişinin personalarını taşıyan iskeletinde de gerçekleşir. İnsan, bir özne olarak kişiliği olan iradi bir varlıktır. Makama göreli bir yolculuğun ardından gelmiştir. Bir insanın belli bir beceri seti ile yetişmesi, içine doğduğu toplumun ortak emeğidir. Yetişip makama gelmesi onlarca yıl alır. 

Makam yalnızca bir yetki alanı değil; aynı zamanda yükümlülüklerden örülüdür. Kişinin makamda kendisinden beklenenleri, ki bunlar etik, sosyal, hukuki sorumluluğudur, yerine getirmediğinde, en başta etik bir sorunun kaynağı olur. Bu, onurunu zedeler, özsaygısını aşındırır. Kısacası kişi kendine zarar verir. Bunların neticesinde özneliği aşınır; geriye “silinmiş bir yüz” kalır. Yani kimliksizleşir. Bağlamın yüklediği sorumluluğunu yerine getirmeyen kişi, oluşan sorunların doğrudan müsebbibidir.

Bu süreçte kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesi olan özsaygı, aşınarak koruyuculuğunu kaybeder. Özsaygının zedelenmesi, bağlamın çözülmesine eşlik eden bir diğer sorundur. 

Sorumluluk, Latince yanıt vermek anlamındaki responsare fiilinden gelir; -ability ise o yanıtı verebilme gücünü ifade eder. Yanıt ile güç bir araya geldiğinde sorumluluk ortaya çıkar. Sorumluluk, kişiyi de bağlamı da, makamı da, makamın bağlı olduğu kurumsal yapıyı da korur. Kişinin içinde bulunduğu ilişkileri de toplumu da korur. Anominin ortaya çıkmasını engeller. 

Sorumluluğun askıya alınmasıyla bürünülen cellatlık 

Bağlamdaki öznenin sorumluluk almaması sonucu ortaya çıkan çözülme, yalnızca bireysel bir zafiyet olarak kalmaz; tarihsel bir soruna dönüşür. Kurumların hiç kuşkusuz bilinci de vicdanı da yoktur. O nedenle olası ihtilaflarda kişiler yargılanır. Ülkeler tazminat öderler. Bunun maddi tarih bilincimizdeki en yakın örneklerinden biri Nürnberg Mahkemeleri’dir.

Eichmann gibi pek çok tutuklu, mahkemede “Ben, emirleri uyguladım” der. Oysa burada mesele, bu denli harici bir baskı ya da emir değildir; bir tür “durumdan vazife çıkarmak” ile ilişkili. Mesele, yalnızca itaat değil, cellatlaşmaya giden itaatkarlığın nasıl mümkün hale geldiğidir.

Kişi kendini bağlamın dışında konumlandırdıkça, yaptığı eylemle olan ilişkisine mesafelenir. Bu mesafeden doğan kopuş, sorumluluğun askıya alınması anlamına gelir. Sorumluluk askıya alındığında ise, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür çünkü “neden” sorusu sorulmadığında, eylem doğal kabul edilir. Doğal kabul edilen eylem sorgulanmaz. Sorgulanmayan eylem ise, giderek görünmez hale gelir. Bu görünmezlik, kişinin kendi eylemine yabancılaşmasını beraberinde getirir.

Türkçede “başkasının ceketi ile damat olmak” adlı, oldukça sert denebilecek bir deyim vardır. “Parayı veren düdüğü çalar” atasözü de bunu imler. Kişi reel olarak liyakat sahibi değilse, makamın getirdiği sorumluluğa yanıt veremez çünkü güçten yoksundur. Bu noktada kişi, artık eylemin faili değil, taşıyıcısıdır. Cellatlığın nedeni paradoksal görünse de güçsüzlüktür: tanıklığın doğurduğu yanıtı verme gücünden yoksunluk.

Bilincin eşiği

Ancak bugün bu irade yitimi, yalnızca klasik bir emir-komuta meselesi ya da harici bir baskı değildir. Ölüm’le satranç oynayan Şövalye’nin veya vicdanıyla baş başa kalan o dört arkadaşın trajedisi, bugün yerini daha sinsi bir “yutulma” haline bırakmıştır. Post-human tartışmalarının göbeğinde, insanın bilgisayar ile hibritlenmeye çalışıldığı bu iklimde, irade artık otoriteye değil; teknolojik ya da ideolojik bir algoritmaya devredilmektedir.

İnsan, 'durumdan vazife çıkarırken' aslında kendi karar verme yetisini sisteme delege eder; bu nedenle hibritleşme teknolojik bir protez değil, “yanıt verme gücü”nün (respons-ability) kodlar ile rasyonalize edilmiş politikalara bırakılmasıdır. Bu noktada özne, iradesi sistem tarafından yutulmuş birer “nesne”ye, yani ismi var cismi yok bir hayalete dönüşür. Eğer gittikçe nesneleşiyorsak, bunu konforlu bir hayatta kalma modu için yapıyorsak; artık ne Bergman’ın kumsalındaki o soylu kavgadan ne de insanın kültürel varlık olmasından söz edebiliriz.

Burada sorun, kurumsal, etik ya da hukuksal niteliğini aşarak insanın ne olduğuna dair bir sorgulamayla baş başa bırakır bizi. Hayatta anlam denen bir fenomen vardır. “Hayat, mana üzerine kuruludur” sözü bunun ifadesidir. Tevrat’taki “önce söz vardı” ayeti de.

Bu tartışma, insanın ontolojik anlamda ne olduğuna dair o radikal soruyu yeniden sordurur: İnsanı insan yapan nedir? 

Bugün, post-human ya da insan-sonrasının tartışıldığı bir iklimde bu soruya nasıl yanıt vereceğiz?

İnsanın bilgisayarın arayüzüne dönüştürülmeye çalışıldığı bir dönemde, insanın ne olduğunu sormak hâlâ radikal bir sorudur. Ne denli tanık olursa olsun, önündeki sahnelerde olup bitenleri bir bilgisayar oyunu ya da bir Hollywood filmi sansa da, bunun böyle olmadığının, henüz bilincindedir.

İnsan anlam arar, ona anlamın kapılarını neden sorusu açar. Nedensiz yaşanmaz. Çünkü “neden” sorusu ortadan kalktığında, anlam da askıya alınır. Anlam askıya alındığında ise insan, kendi eylemiyle olan bağını yitirir. Bir tür yağsız tereyağına dönüştükçe, insandan hâlâ söz etmek olanaklı mıdır? Eğer gittikçe nesneleşiliyorsa ve bu da fayda ya da bir tür fayda olan haz için yapılıyorsa, bu faydayı ya da hazzı taşıyacak, yaşayacak özne kim olur?

İğnenin adresi

Antonius Block, kumsalda Ölüm’e karşı taşlarını hareket ettirirken aslında kendi yüzünün hatlarını belirginleştiriyordu. O masadaki her hamle, yaklaşan sondan kaçmak değil, o son gelene dek 'özne' kalabilme iradesiydi. Bugün 'başkasının ceketiyle' o koltuklara yerleşenler, ceketin şıklığına bakarken içindeki bedenin bir hayalete dönüştüğünü fark etmiyorlar. İradeyi emir-komuta zincirine, etik sorumluluğu ise “koşullar”a devretmek, hayatta kalma stratejisinden çok kendi varlığına dair ontolojik bir intihar.

Aynaya baktığımızda gördüğümüz o silikleşen çehre, başkasının zulmü değil, kendi sessizliğimizin, vazgeçişlerimizin eseridir. Eğer eleştiri bedel ödetmiyor, konfor alanını sarsmıyorsa, en önemlisi eyleme dönüşmüyorsa yalnızca rüzgârda savrulan boş bir kelamdır. İğneyi kendimize batırdığımızda hissettiğimiz o sızı, hâlâ insan kalan, hâlâ bir yüzü olan eti, kemiği, ruhu olan varlığımızdır. Şimdi sormak gerekir: Masadaki son hamleyi yapacak irademiz var mı? Yoksa yalnızca Ölüm’ü ya da tarihin süpürmesini bekleyen birer toz zerresi olarak mı o makamlarda duruyoruz? Bağlamın sorumluluğuna yanıt veremeyenlerin geriye bırakacağı tek şey, hiçbir yere yazılmamış, silinmiş bir yüz olabilir.

(MVB/NÖ)

Çatışmasızlık mı, birlikte yaşam mı? Türkiye’nin gerçek tercihi

Türkiye bugün tarihsel bir kavşakta duruyor. Artık yalnızca silahların susmasını beklemek, çatışmasızlığı yönetmek yeterli değil. Asıl mesele, birlikte yaşamı kurmak; farklı kimliklerin, dillerin ve kültürlerin eşitlik temelinde tanındığı bir toplumsal düzeni inşa etmek. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir ideal değil; geciktirildikçe toplumsal fay hatlarını derinleştiren, maliyeti giderek artan bir zorunluluk.

Newroz meydanları bu kavşağın en berrak fotoğrafını sundu. Ortaya çıkan tablo, meselenin bir güvenlik sorunu olmadığını; devlet aklının hâlâ neyi “tehdit”, neyi “meşru” gördüğüyle ilgili olduğunu açık biçimde gösterdi. Renkler, semboller, şarkılar ve Abdullah Öcalan etrafındaki görünürlük tartışmaları, daha derin bir sorunu açığa çıkardı: Devlet, Kürtlerin varlığını değil, Kürtlerin kendisi olarak var olma biçimini tanımakta zorlanıyor.

Bu nedenle ertesi gün gelen operasyonlar bir “güvenlik refleksi” değil, süreklilik arz eden bir siyasal pozisyonun yansıması. Aynı şekilde Van Newroz’unda protokol girişinde Tuncer Bakırhan’a yönelen üst arama girişimi de münferit bir uygulama olarak görülemez. Bu an, temsilin, eşitliğin ve siyasal meşruiyetin sınırlarının nerede çizildiğini gösteren sembolik bir eşik. Barış, tam da bu tür kırılma anlarında test edilir.

1 Ekim 2024 ile 21 Mart 2026 arasında geçen süreç, bu testin sonucunu açık biçimde ortaya koyuyor: Devlet çatışmasızlığı yönetebilmiş, ancak birlikte yaşamı kuracak tek bir yapısal adım atmadı. Bu ayrım hayati önem taşıyor. Çünkü çatışmasızlık, güvenlik bürokrasisinin sürdürebileceği geçici bir durum; birlikte yaşam ise ancak siyasal irade, hukuki güvence ve toplumsal rıza ile inşa edilebilir. Türkiye’de eksik olan tam da bu kurucu irade.

Bu eksiklik en çıplak hâliyle cezaevlerinde görünür olmakta. Ağır hasta mahpus Mehmet Edip Taşar’ın, Adli Tıp raporlarına rağmen yaşamını yitirmesi bir idari aksaklık değil; hukuk ile siyaset arasındaki mesafenin bilinçli biçimde korunmasının sonucu. Devlet, yaşam hakkı gibi en temel alanda dahi eşit ve öngörülebilir bir normatif zemin kuramıyorsa, barışın toplumsallaşmasını beklemek gerçekçi değil.

Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin fiilen hangi modeli benimsediğini ortaya koyuyor: Sessizliğin yönetildiği, ancak farklılıkların tanınmadığı bir “negatif barış.” Oysa bölgesel gerçeklik ve uluslararası deneyimler, bu modelin sürdürülebilir olmadığını defalarca gösterdi. İran’dan Suriye’ye, Irak’tan Lübnan’a uzanan hat, birlikte yaşamın kurumsallaştırılamadığı her yerde krizin kalıcılaştığını ortaya koyuyor.

Buna karşılık Kuzey İrlanda süreci, yalnızca silahların susmasını değil; kimliklerin tanınmasını, dilin meşrulaşmasını ve siyasal katılımın yeniden düzenlenmesini mümkün kılmıştı. Güney Afrika, geçmişi bastırmak yerine açığa çıkararak toplumsal güvenin zeminini kurdu. Kolombiya ve Ruanda örnekleri de aynı gerçeği teyit eder: Barış, ancak hukuk, siyaset ve toplum birlikte dönüşürse kalıcı olabilir.

Türkiye açısından mesele artık açık bir demokratikleşme meselesi. Nitekim Abdullah Öcalan ile yapılan son görüşme notlarına yansıyan değerlendirmeler de, çözümün yalnızca güvenlik eksenli değil, siyasal ve toplumsal bir yeniden kurulum gerektirdiğini ortaya koyuyor. Bu çerçevede öne çıkan “demokratik entegrasyon” ve “ortak yaşamın inşası” perspektifi, silahsızlanmanın ötesinde; hukuki statü, siyasal katılım ve kültürel tanınma başlıklarında somut ve bağlayıcı adımlar atılmadan kalıcı bir barışın mümkün olmayacağını açıkça gösteriyor.

Bu nedenle ihtiyaç duyulan dönüşüm, parçalı reformlarla sınırlı kalamaz. Anayasal düzeyde eşit yurttaşlığın açık ve bağlayıcı biçimde tanımlanması; anadilinde eğitim ve kamusal hizmet hakkının güvence altına alınması; yerel demokrasinin güçlendirilerek merkezi vesayet mekanizmalarının sınırlandırılması; siyasal temsil üzerindeki fiilî ve hukukî baskıların kaldırılması bu sürecin temel sütunlarıdır. Bununla birlikte, ceza adalet sisteminin siyasal etkilerden arındırılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün istisna değil kural hâline getirilmesi ve geçmiş ağır hak ihlalleriyle yüzleşmeyi sağlayacak hakikat ve adalet mekanizmalarının kurulması da bu yeniden inşanın ayrılmaz parçalarıdır.

Bu adımlar yalnızca çatışmayı önlemeyecek; birlikte yaşamı mümkün kılacak, toplumsal güveni yeniden üretecek ve Türkiye’nin demokratikleşme sürecine gerçek bir ivme kazandıracak. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir tercih değil; geciktirildikçe bedeli ağırlaşan tarihsel bir zorunluluk.

Ve bugün sorulması gereken temel soru hâlâ yerinde durmakta: Türkiye, çatışmasızlığı mı yönetmek istiyor, yoksa gerçekten birlikte yaşamayı mı kurmak istiyor?

(TAA/NÖ)

Piyango: Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir!

27 Haziran sabahı. Sıradan bir günün başlangıcı. Hava açık ve güneşli. Çiçekler açmış, çimenler yeşil. Kasabalılar meydanda toplaşmaya başlamış. Birazdan geleneksel piyango çekilişi yapılacak.

Zihnimizde pastoral bir kasaba oluşturuyor yazar Shirley Jackson. Ancak yazarın bu imgelemle bizi ters köşe yapacağını söyleyerek, öykünün sonunu açık etmekten çekinmeyeceğim bu yazıda. Çünkü yazarın yazdıklarından çok yazmadıklarından söz edeceğiz, bizi asıl ilgilendiren kısım orası.

Shirley Jackson, gotik edebiyat denilince akla gelen ilk isimlerden biri. Ben onun eserlerini “modern gotik” ve hatta “tekinsiz gerçekçilik” olarak tanımlıyorum, çünkü yapılmayanı yapıp, türün sınırlarını aştığı için. 

Canavarların yerini alan sıradan insanlar

 Gotik edebiyatı perili malikânelerden çıkarıp bir kasaba meydanına taşıyan Jackson; hem türe getirdiği radikal yenilikler hem de edebi metinlerin zamansızlığı açısından önemli bir yazar.

Onun eserlerinde doğaüstü varlıkların yerine sıradan insanları koyması, canavarlar yerine insan zihninin karanlığını üzerimize salması, dış unsurların tetiklediği korku yerine tehlikeyi içeriden filizlenen bir vahşete dönüştürmesi bugün bile çok etkileyici.

Shirley Jackson’un 1948’de yayımlanan Piyango (The Lottery) adlı öyküsü, bunların hepsini deneyimleyebileceğiniz bir metin. Piyango türü gereği tekinsiz, daha da ötesi yayımlandığı dönemde olduğu gibi bugün de okuyanı rahatsız eden bir öykü

Masumiyetin şiddete evrilmesi 

Her ne kadar bu yazıda öykünün detaylarını açık edecek olsam da mutlaka okumanızı tavsiye ederek, kısa bir özet yapmak isterim.

Güzel, minik kasabamızda bir piyango çekilişi olacağından söz etmiştim. Öykü çekilişin hemen öncesinde başlıyor, zaten eni topu iki saat kadar sürüyor her şey.

Meydanda ilk olarak çocukları görüyoruz, kendi hallerinde masumiyetin simgesi küçük insanlar. Bir tanesi ceplerini taş doldurunca diğer ufaklıklar da hemen onu örnek alıp,  en pürüzsüz, en yuvarlar taşları seçiyorlar. Oyun oynayacaklar herhalde diye düşünüyoruz, meydanın bir köşesinde dağ yığını oluşurken.

Neye hizmet ettiğini bilmedikleri bir şiddeti, “oyun” sanarak taş toplayan bu çocuklar, geleneğin nasıl bir miras gibi devralındığının en somut kanıtı. Onlar bunu bilmiyor henüz, biz okurlar da.

Ataerkinin tekinsiz alışkanlıkları

Sonra erkekler toplanmaya başlıyor, ekinden, yağmurdan, vergilerden bahsediyorlar. Sıradan konuşmalar, espriler yapılıyor. Sonra kadınlar geliyor. 

Ve sıra ritüelde. Bay Summers denilen, etkinliğin sorumluluğunu üstlenmiş karakter “siyah kutu”yu getiriyor. Eskimiş bir kutu bu, yıllardır yenilenmesi konuşuluyor ama yenilenmiyor bir türlü. 

Eksik kişiler de geliyor; çekiliş için gelenlerden birisi kocası yerine gelmiş bir kadın. Mecburen kabul ediliyor. Hemen ardından gelen bir delikanlı, kendisi ve annesi adına katıldığı için “erkek adam” diye onurlandırılıyor.  

Delikanlının aslına omuzlarına yüklenen ‘şiddet uygulama yetkisini’ devraldığını bilmesek de bu noktada huzursuzlanmaya başlıyoruz. Ataerki sistemin, erkeği karar verici ve uygulayıcı, kadını ise ancak rıza gösteren ya da kurban edilen bir figür olarak kodladığına ilişkin sinyaller almak, gidişatın pek de hayra alamet olmadığını gösteriyor bize.

Gençler hiçbir şeyi beğenmez ama!..

Öyküde detaylıca anlatılan sistem şöyle işliyor: Önce aile reisleri -anladığınız üzere erkekler- kutudan birer kağıt çekiyor, sonra siyah kutudan, üzerine siyah bir daire çıkan kağıt tekrar kutuya konuyor ve çoluk çocuk aile arasında bir seçim daha yapılıyor ve nihayetinde piyango birine çıkıyor!

Bu arada birisi kuzeydeki kasabada piyangodan vazgeçilmesinin konuşulduğundan, diğeri bazı yerlerde bırakıldığından söz ediyor ama tabii ki hemen “delilik bu” yorumu yapılıyor. İhtiyar Warner’ın “Gençler hiçbir şeyi beğenmez” çıkışıyla, bugün de statükoyu korumak isteyenlerin değişime karşı kurduğu barikatı görür gibi oluyoruz.

Peki bu çekiliş niye yapılıyor? Bolluk, bereket için! Böyle bir inanış var. Piyango evvel eski var zaten; tekerlemesi bile var: “Piyango haziranda, mısırlar koçanlarda.”

Şaşırtıcı son ve akla üşüşen sorular

Finalde piyango Tessie Hutchinson’a vuruyor. Öykünün ortalarında koşturarak meydana gelen, gülüşen Bayan Hutchinson oylamada haksızlık yapıldığını, çekilişin baştan yapılması gerektiğini anlatmaya çalışsa da bu itiraz karşılık bulmuyor. Kafasına ilk taşı yediğinde “Bu haksızlık” diye attığı çığlık, Bayan Hutchinson’un kaderini değiştiremiyor. 

Günlük güneşlik bir günde neşe içinde dahil olduğumuz öykü, bizi aklımızda binbir soruyla bırakıveriyor. Geleneklerin yarattığı körlüğü mü düşünsek, sıradanlığın altındaki vahşete mi kafa yorsak? 

Öylece kalakalıyoruz. “İyi ki öyle bir kasabada yaşamıyorum” rahatlığı hissedemiyoruz bir türlü, öykü bize yazılmamış sorular soruyor: Bu kasabada yaşıyor olsaydım, ben ne yapardın? Mecburen taşı atar mıydım? Yoksa farklı davranır mıydım?

Piyango ve Diğer Öyküler - Shirley Jackson (Çeviren Berrak Göçer) (Sayfa 304)

İlk okurlarının tepkisi sert olmuş!

Öykü ilk olarak The New Yorker’da yayımlandığında okurlar arasında büyük infial yaratmış. Kimileri gerçek sanmış; kimileri değerleri ile dalga geçildiğini düşünmüş. Abonelik iptallerinden tehdit mektuplarına kadar bir öfke yaratmış bu metin. Bu tepkilerin en büyük nedeni öykünün sonu kadar, muhtemelen vahşetin günlük hayatın tam ortasına yerleştirilmiş olması.

Öyle ya Jackson okurun zihnine girip şunu demiş: “Bakın, sizin o kutsal aile değerleriniz, komşuluk ilişkileriniz ve gelenekleriniz aslında hepinizi suç ortağı yapan vahşi bir mekanizma!”

Tabii yazar bunu açık açık yazmamış, edebiyatın gücünü sonuna kadar kullanmış. Jackson’ın kurduğu anlatı, yüzeyde son derece sade; dil yalın, betimlemeler ölçülü, karakterler tipik. Ancak bu sadelik, metnin altındaki gerilimi daha da görünür kılıyor. 

Sadece yazıldığı döneme ait değil

Günümüz okuru olarak finalde anlıyoruz ki; Piyango, yalnızca yazıldığı dönemin değil, bugünün de metni. Bugün, fiziksel olarak taş atmıyor olabiliriz; ancak sembolik anlamda, çok daha hızlı ve görünmez biçimlerde “taşlayan” toplumsal yapıların içinde yaşıyoruz.

Bunun en büyük nedeni kötülüğün o sinsi “sıradanlığını” tamamen içselleştirmemiz olabilir mi?

Artık şoke olmuyoruz, çünkü “piyango” her gün başka bir isimle, başka mecralarda çekilmeye devam ediyor. 

Bugün bir devlet başkanı kaçırılıp başka bir ülkede hapse atıldığında da, bir gece ansızın komşularımızdan birine savaş açıldığında da şaşkınlığımız pek uzun sürmüyor. Dehşet, hayatımızın doğal bir dekoru. 

Artık şoke olmuyoruz; çünkü her yeni piyango, bir öncekinin yarattığı sarsıntıyı siliyor.

Yanımızda yöremizde de her gün birilerine piyango vuruyor. Birileri itiraz ediyor olsa da kalabalığın gürültüsü arasında bu sesler duyulmuyor. Jackson’ın kasabasında piyangoyu sorgulamak nasıl “toplumsal bir delilik” olarak yaftalanıyorsa, bugün de evrensel hukuktan, insan haklarından ya da sağduyudan bahsetmek benzer bir “gerçeklikten kopukluk” muamelesi görüyor.

Çünkü kalabalık için önemli olan sistemin doğruluğu değil, çarkın dönmesi. Çark döndüğü sürece, piyangonun kime çıkacağı, taşı kimin atacağı detay olarak kalıyor.

Birlikte işlenen suçların sorumlusu kim?

Öyküyü hatırlayalım: Jackson’ın hayali kasabasında kimse tek başına “canavar” değildi; ancak herkes, birlikte işlenen bir kötülüğün parçasıydı. Bir oyun aracı olmasını beklerken vahşet aygıtına dönüşen o taşları “herkes” attığına göre, sorumluluk kimindi?

İşte asıl mesele burada düğümleniyor: Tek bir kişi birini vurduğunda bu cinayettir. Ancak herkes birer taş atarsa, suç o kadar küçük parçalara bölünür ki kimse elindeki taşın ağırlığını hissetmez. 

Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir! 

Bu tespiti sadece büyük toplumsal yıkımlar, yağmalar ya da tarihe kazınmış katliamlar üzerinden okumak, suçun kapsamını daraltmak ve suçu hep başkalarında aramanın konforlu bir yolu olabilir. Oysa gerçek bir yüzleşme, günlük yaşantılarımızın “olağan” akışını gözden geçirmeyi gerektiriyor. 

Öyküdeki taş atma eyleminin bir metafor olduğunu düşünürsek; bir işyerinde yanlış olduğunu bile bile atılan imzalardan, gerçek sorunla yüzleşmek yerine seçilen günah keçilerine, hatta haksızlık karşısındaki eylemsizliğimize kadar her şey birer “taş” hükmü taşıyor.

Dijital siyah kutular ve modern ritüeller

Bu durum, Hannah Arendt’in o meşhur “kötülüğün sıradanlığı” kavramını iliklerimize kadar hissettiriyor: Kötülük çoğu zaman istisnai, şeytani figürlerin değil; sadece “görevini yapan” ya da alışkanlıklarını sürdüren ya da sorgulamayan sıradan insanların eliyle gerçekleşiyor.

Tanımlanamıyor, çünkü “normalin” içine sızmış durumda. “Böyle gelmiş böyle gider” denilerek meşrulaştırılan her eylem, kötülüğün en korunaklı sığınağına dönüşüyor. 

Hele de teknoloji çağında… 

Bugün sosyal medya platformları, Jackson’ın o eski siyah kutusunun dijital versiyonuna dönüşmüş durumda. Her sabah ekranlarımızı açtığımızda, o gün kimin “taşlanacağına” dair kolektif bir rızanın parçası oluyoruz. Belki meydanlarda fiziksel taşlar biriktirmiyoruz ama parmaklarımızın ucunda her an fırlatılmaya hazır binlerce dijital taş tutuyoruz. 

Hadi insaflı davranayım, rıza göstermesek bile günün piyangosunun kime çıktığını biliyor, başımızı çevirsek de kimin taşlandığından haberdar oluyoruz. 

Ne yaparsak yapalım, o kalabalığın içinden çıkamıyoruz.

Jackson’ın en büyük başarısı tam da burada: Bizi dışarıdan bakan steril bir göz olmaktan çıkarıp, o taşları atan kalabalığın tam ortasına yerleştiriyor.

Normalin hiç de normal olmadığını anlamak

Siren Yayınları’ndan Berrak Göçer çevirisiyle okuyabileceğiniz Piyango, normalleştirdiklerimizin aslında hiç de normal olmadığını anlamak için bugünlerde tekrar ve tekrar okunması gereken bir başyapıt.

Bugün Piyango’yu yeniden okumak, yalnızca edebi bir metni hatırlamak değil; kalabalıkların reflekslerini çözümlemek, birey olarak nerede durduğumuzu düşünmek anlamına geliyor.

Çünkü Jackson bize şunu hatırlatıyor: Bir toplumda olabilecek en tehlikeli hal; kimsenin kendini suçlu hissetmediği, şiddetin rutinleştiği zamanlardır.

(NK/NÖ)

Spiros Grammenos: Hafıza silinmesin diye şarkı söylüyorum

Spiros Grammenos, Yunanistan’da entehno geleneğini punk ve ska enerjisiyle buluşturan; hicvi, ironiyi ve toplumsal eleştiriyi müziğinin merkezine yerleştiren bir müzisyen.

Haksızlıkla uzlaşmayanların tarafında duran bir hikâye anlatıcısı olarak, şarkılarında gündelik hayatın absürtlüğü, devlet baskısı, erkek egemen şiddet, toplumsal hafıza ve dayanışma gibi ağır meseleleri bazen sert, bazen derin bir ağıtla, çoğu zaman da alaycı bir dille işliyor. 

Atina sokaklarından Filistin’e uzanan bir dayanışma hattı ören Grammenos ile müziğin bir direniş ve hafıza eylemi olarak nasıl işlediğini, sansürün iktidar cephesinde yarattığı absürt paniği ve sokağın sesini konuştuk.

Bir beden ve bir hikâye

Şarkılarınızda kara mizah ve ironi çok güçlü bir yer tutuyor; bu dilin politik eleştirinizi dinleyiciye ulaştırmadaki işlevini nasıl tanımlıyorsunuz?

Kara mizah ve ironi, vaaz vermeye kalkışmadan acı gerçekleri dile getirmenin bir yolu. Yarattıkları o mesafe bir yandan da konuyu aydınlatıyor, dinleyicinin aynı anda hem gülüp hem düşünmesine olanak tanıyor. İroniyle ikiyüzlülükleri ifşa eder, kara mizahla da o zehri daha içilebilir hâle getirirsiniz ki sohbetin kan dolaşımına karışabilsin. Bu dil aynı zamanda yaratıcıyı da koruyor: Gerçekliğin o ezici ağırlığına karşı bir direniş, bir hayatta kalma biçimi aslında. Amaçları insanlara ders vermek değil; onları uyandırmak, sarsmak ve ortak bir farkındalığa taşımak... Hem de iç yakan bir kahkahayla.

Sık sık “sistem karşıtı bir müzisyen” olarak anılıyorsunuz; şarkılarınızın merkezinde devlet, medya, baskı mekanizmaları ve sistemin ürettiği eşitsizlikler yer alıyor. Peki siz kendi müzikal ve politik duruşunuzu en doğru şekilde nasıl tanımlarsınız?

Kendimi haksızlıkla uzlaşmayanların tarafında görüyorum ama bunu profesyonel bir hatip gibi değil, sözleri ve müziğiyle konuşan biri olarak yapıyorum. Müziğim eleştirel, dayanışmacı ve insanı merkeze alan bir yerde duruyor: İktidar yapılarını hedef alıyor, şiddeti ve medyanın o kof söylemlerini ifşa ediyor, acı çekenleri savunuyor.

Ben insanlara reçeteler sunan bir ideolog değilim; imgeler, ironi ve duygular aracılığıyla kolektif bir farkındalık ve eylem çağrısı yapan bir gözlemciyim, bir hikâye anlatıcısıyım.

“Ψυχή” (Ruh) ve “Το όνομά μου είναι το δικό σου” (Benim adım senin adındır) gibi şarkılarınızla Zak Kostopoulos ve Vassilis Maggos gibi isimlerin anısını toplumsal hafızada yaşatıyorsunuz. Bir müzisyen olarak bu isimleri şarkılarınızla unutturmamak sizin için ne ifade ediyor?

Hafıza silinmesin diye şarkı söylüyorum. Bu şarkılar birer tanıklık; sistemin salt bir sayı veya gazete manşeti olarak yok saymaya çalıştığı insanları yeniden ete kemiğe büründürme çabası.

Devlet ve polis şiddetine ya da adaletsizliğe kurban gidenlere bir isim, bir beden ve bir hikâye veriyor; hesap sorulmasını talep ediyor ve kamusal yüzleşmeyi diri tutuyorlar. Ailelerle kurulan bir dayanışma eylemi ve sessizliğin, unutmanın yalnızca cezasızlığı beslediğine dair bir uyarı niteliğindeler. Sanat burada, yitip giden bu hayatlar birer istatistiğe dönüşmesin diye hafıza, ses ve itici bir güç olarak devreye giriyor.

Το όνομά μου ειν’ το δικό σου” (Benim adın senin adındır)

Benim adım Michalis (Michalis Kaltezas)
Kafamda bir kurşun var ve koşuyorum

Benim adım Nikos (Nikos Temponeras)
91’den beri hâlâ direniyorum

Benim adım Carlos (Carlos Giuliani)
Bedenimde iki tekerlek ve bir kurşun var

Benim adım Alexis (Alexis Grigoropoulos)
O gün benim doğum günümdü

Benim adım Şahzad (Şahzad Lokman)
Ve hâlâ nedenini bulamıyorum

Benim adım Berkin (Berkin Elvan)
Hâlâ o meydandan geçiyorum

Benim adım Pavlos (Pavlos Fyssas)
Pavlos yaşıyor, ezin Nazileri

Benim adım Zak (Zak Kostopoulos)
“Namuslu vatandaşlar” ve aynasızlar birlikte öldürdü beni

Benim adım George (George Floyd)
Nefes alamıyorum

Benim adım Vassilis (Vassilis Maggos)
Hiçbir zaman kazanamayacak olsak da daima savaşacağız

Belki adımı duymuşsundur, bana aşinasındır
Hikâyemi istersen eğer, sokakta öğrenirsin
Parklarda, meydanlarda ve köşebaşlarında serseriler anlatır onu
Korku saçanlar ise çarpıtıp değiştirir
Gazetecilerin yargıladığı kişi benim
Sanki mesele futbolmuş, bir şişeymiş ya da yanımda bir şey taşıyormuşum gibi
Ama onlar ne kadar istemese de duvarlar adımı yazacak
Gözlerine uyku girmesin diye gerektiği kadar orada kalacağım

Bir slogana dönüştüm, bir şarkıya, grafiti sanatçılarına ilham oldum
Bir annenin gözyaşı oldum, kardeşimin içkisi
Paçavra gazetelerin manşetlerinde boylu boyunca yattım
Toprak çiçek açsın diye gübreye dönüştüm

Ama bana gerçekten ne olmak istediğimi sorsaydın
Ve tam şu anda nerede olmayı arzuladığımı
Bir kumsalda arkadaşlarımla içiyor olmak isterdim
Ve sevdiğim insana tüm coşkumla bir öpücük vermek...

Benim adım senin adındır
Benim adım senin adındır
Benim adım senin adındır
Benim adım senin adındır

“Yükü paylaşmak”

Sanatın hafızayı diri tuttuğunu söylediniz. Erkek şiddetine karşı yazdığınız “Καμία Μόνη”de (Hiçbir Kadın Yalnız Değil), peş peşe yaşanan kadın cinayetlerinin karanlığında ortaya çıktı. Nefeli Fasouli ile seslendirdiğiniz bu şarkıda “yorumun yükünü paylaşmak” istediğinizi belirtmiştiniz; böyle bir isyan şarkısında kendi yerinizi tam olarak nasıl kuruyorsunuz?

Böyle bir şarkıdaki duruşum basit ve net: Ben bir müttefik ve unutmaya karşı siper alan biri olarak orada duruyorum. Başkalarının deneyimlerini temsil etmeye çalışmıyorum, onlara saygıyla yaklaşıyorum. “Yükü paylaşmak”, sesin sorumluluğunu paylaşmak anlamına geliyor; bu sadece kadınlar hakkında konuşan bir erkeğin sesi olmamalı, kadın sanatçılarla birlikte yükselen, sahiciliğe ve o yoğun duyguya alan açan ortak bir ses olmalıydı.

Nefeli Fasouli ile dolaysızlık ve duyarlılığı harmanlamayı, öfkeye alan açarken kurbanların onurunu korumayı amaçladık. Ben işbirliğinden ve kolektif üretimden yanayım, böylece performans kişisel bir gösteri olmaktan çıkıp ortak bir eyleme dönüşüyor.

“Καμία Μόνη” (Hiçbir Kadın Yalnız Değil)

Bu gece en güzel kız geçiyor
Çıt çıkmasın sevgili dostlarım
En güzel gözleri, açık saçları
Islak, şiş dudakları

Bu gece en güzel kız konuşuyor
Ve çevresindekiler büyülenmiş gibi bakıyor
Surat asıyor, söyleniyor ve gülümsüyor
Delirmişçesine dans ediyor

Bu gece, tüm gece senin
Kokun havada bir duman
Bu sokağa adın yazılacak
Bu gün senin rengine bürünecek

Barikatlarda kanın akıyor
Herkes senin sloganını haykırıyor
Kızlar bunu duvarlara spreyle yazdı
“Eğer dönmezsem... bu şehri ateşe verin!”

Bu gece en güzel kız geçiyor
Etrafta bardaklar, tabaklar kırılıyor
Bu gece o kızın gözleri kapalı
Bizimkiler gözyaşıyla dolu

Bu gece kızlar sokaklara çıkacak
Üzerinize çökecek bir örtüyle
Şiirsiz bir ses yükselecek
Yüksek sesle! Hiçbir kadın yalnız değil!

Bu gece, tüm gece senin
Kokun havada bir duman
Bu sokağa adın yazılacak
Bu gün senin rengine bürünecek

Barikatlarda kanın akıyor
Herkes senin sloganını haykırıyor
Kızlar bunu duvarlara spreyle yazdı
“Eğer dönmezsem... bu şehri ateşe verin!”

Devlet televizyonu ERT’de “Κουκουλοφόρος”u (Maskeli Protestocu) seslendirdiğinizde rejinin müdahale çabası ve olayın parlamentoya kadar taşınması, iktidarın bir şarkıya karşı gösterdiği o absürt paniği gözler önüne sermişti. Sahnedeki o an, Yunanistan’da bugün sanatın ve ifade özgürlüğünün içinde bulunduğu iklim hakkında size ne söylüyor?

O an, sanat ona ayna tuttuğunda iktidarın ne kadar kırılgan ve huzursuz hâle geldiğini, hükümetin aşırı sağcı seçmenini kaybetmekten ne kadar korktuğunu net bir şekilde gösterdi. Panik şarkının kendisinden ziyade, ifşa olma ve kendilerine meydan okunması korkusuyla ilgiliydi. Bu durum, ifade özgürlüğünün iktidar cephesinde güçten çok güvensizliği açığa çıkaran savunmacı tepkileri, teatral aşırılıkları ve parlamenter şovları hâlâ tetiklediğini gösteriyor. Aynı zamanda bu olay, sanatın gücünü de kanıtlıyor: Basit bir performans o rehaveti sarsabiliyor ve bir tartışmayı zorunlu kılabiliyor. Yani iklim gergin, ahlaki paniğe yatkın ama aynı zamanda verimli; yetkililer susturmaya veya dramatize etmeye çalıştığında, sanat görünürlük kazanıyor ve kamusal tartışma genişliyor. Beni asıl güldüren şey ise, şarkının sözlerinin sonsuza dek parlamento kayıtlarında yazılı kalacak olması.

Yunanistan’ın meşhur mizah ve politik hiciv kanalı Luben TV, o gün ERT’de yaşananları, iktidar partisi milletvekillerinin (Yeni Demokrasi) kanala ambargo uygulama çabalarını ve meclisteki absürt paniği bu montajla özetlemişti.

“Το Καραβάνι Για Τη Γάζα” (Gazze Kervanı) şarkınız ile bu kez Yunanistan’ın iç siyasal ikliminin ötesine geçip Filistin’le açık bir dayanışma kuruyorsunuz. Yunanistan’da Filistin’in, Filistin mücadelesinin yanında duran bir şarkı üretmek ne anlama geliyor? Misal baskı görüyor musunuz?

Yunanistan’da Filistin’i destekleyen bir şarkı yazmak, sessizliğin konforunu reddetmek demek. Bu, yereldeki adaletsizlikleri küresel olanlara bağlayan bir dayanışma eylemi; şiddetin, işgalin ve yerinden edilmenin uzak soyutlamalar değil, tepki gerektiren insani gerçekler olduğuna dair bir hatırlatma. Benim için mesele, abluka altındaki insanların adını anmak, onları dinlemek ve onlarla aynı safta durmak; empati inşa etmek ve konuyu kamusal alanda diri tutmak için müziği kullanmak.

Evet, bu duruşu benimsemek tepkileri de beraberinde getiriyor. Milliyetçi veya sistem yanlısı çevrelerden gelen eleştiriler, mesajı itibarsızlaştırmaya yönelik ara sıra ortaya çıkan çabalar ve bazı medya kuruluşlarında ya da kurumsal alanlarda yaşanan o huzursuzluk... Ancak taraf tutmakla suçlanmanın o sembolik bedeline kıyasla, maruz kaldığım doğrudan baskı sınırlıydı. Yine de, eğer sonuç yaşanan acıların görünür kılınması ve tartışılması olacaksa, o yok sayma sürecine suç ortağı olmaktansa bu rahatsızlığı göze almayı herkesin sorumluluğunun bir parçası olarak görüyorum.

Öfke: Adalet mücadelesini ayakta tutan yakıt

Sizin gibi net bir politik tutum alan ve bunun getirdiği dışlanma riskini göze alan sanatçılar, bugün Yunanistan müzik sahnesinde yalnız mı? İktidarın baskısına ve yarattığı genel siyasi atmosfere karşı bağımsız müzisyenler arasında nasıl bir ilişki var; eski rebetiko veya entehno dönemlerindeki gibi birbirine omuz veren somut bir dayanışmadan söz edebilir miyiz?

Aslına bakarsanız, yalnız değiliz. Gerektiğinde camianın bir kısmı mutlaka kenetleniyor. Birçok sansür veya haksızlık vakasında, sanat dünyasının çok daha geniş kesimlerinden güçlü tepkiler yükseliyor. Çoğu zaman, haksızlığa uğrayan kişi hiçbir politik duruş sergilememiş veya bir taraf olmamış biri olsa dahi hep birlikte, kitlesel bir şekilde ses çıkarıyoruz. Çünkü haksızlığın siyasi bir rengi olmaz.

Sahnede yalnızca şarkılarınızla değil, dinleyiciyle kurduğunuz doğrudan ve neredeyse sohbet gibi ilişkiyle de kendinize özgü bir alan açıyorsunuz. Sizin için bir konseri gerçekten canlı kılan şey nedir?

Benim için işin can damarı, karşılıklı etkileşim: Sahnenin ve seyircinin aynı frekanstan konuştuğu o an. Sözlerin ve müziğin; insanların dikkatiyle, nefesiyle ve tepkileriyle, alkışlarla, hep bir ağızdan söylenen şarkılarla, anlamla dolup taşan o sessizlikle buluşması. Sahicilik çok önemli; bir rol kesmek değil, tam anlamıyla orada, o anda var olmak. Ayrıca o öngörülemez anlar; bir bakış, bir söz, konseri tek taraflı bir ders olmaktan çıkarıp ortak bir deneyime dönüştüren anlık değişimler... Bütün güzellik bir olmakta yatıyor. Aramızdaki mesafeyi yıkmakta.

Η λίστα”daki (Liste) tavizsiz öfke ile “Με Λόγια Ξένα”daki (Yabancı Sözlerle) derin keder arasında, bugün Atina sokaklarında size en çok hangi duygu eşlik ediyor?

Atina’da yürürken içimde pek çok duygu taşıyorum. Her şeyden öte insanlar arasında neşe ve sevgi arıyorum. Hüznü de taşıyorum, çünkü hüzün hafızayı canlı tutar. Sosyal medyada ekranlarına yapışmış önemsiz insanlar olarak resmedilseler bile, daha iyi bir dünya kurmaya hazır o gençlerin gözlerindeki umudu içimde taşıyorum. Öfke de gerekli, adalet mücadelesini ayakta tutan yakıt o çünkü.

Söyleşiyi noktalarken, kendi dünyanızda bugünlerde nelerin çaldığını da merak ediyorum. Son zamanlarda size iyi gelen ya da dünyaya yeniden kulak kesilmenizi sağlayan kısa bir listeyi bizimle paylaşır mısınız?

Her hafta thepressproject.gr üzerinden bana eşlik eden şarkılardan oluşan kısa bir çalma listesi paylaşıyorum. İşte en yenisi. Benimle seslerin arasında ufak bir gezintiye çıkabilirsiniz:

(DS/TY)

Rojhilat Aksoy: Mesele, bağımsız ve toplumsal içerikli bir filmi gösterme iradesi

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, “Aurora’nın Doğuşu” (Արշալույսի լուսաբացը, 2022, Yön.: Inna Sahakyan) isimli animasyon filminin gösterimi nedeniyle, dönemin Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği Başkan Yardımcısı Rojhilat Aksoy hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesi kapsamında dava açtı.

Sezai Karakoç Kültür Merkezi’nde 17 Aralık 2024’te gösterilen filmdeki ifadeleri gerekçe gösteren savcılık, gösterim için dilekçe veren Aksoy’un “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlarından cezalandırılmasını talep etti.

Soruşturmanın ardından hazırlanan iddianamede, “1915 olaylarının soykırım olarak gösterildiği değerlendirildiği, o dönemlerde çıkan isyanların ‘özgürlük savaşçılarının haklı mücadelesi’ olarak nitelendirildiği, bölgede yaşayan Ermenilerin zorla isimlerinin ve dinlerinin değiştirildiği ve insanlık dışı muamelelere maruz bırakıldığı şeklinde gösterimlerinin olduğu” cümleleri yer alırken, filmdeki diyaloglar suçlamalara delil olarak gösterildi.

İddianamede ayrıca, “olmayan bir olayın yaşanmış gibi anlatıldığı” ifadesi yer aldı.

Hakkında dava açılan Rojhilat Aksoy’un ikinci duruşması 6 Nisan saat 10.15’te Diyarbakır 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Filmin üretiminde herhangi bir rolü bulunmayan, yalnızca gösterim başvurusunda imzası olduğu için yargılanan Rojhilat Aksoy ile yargılama sürecini, ifade özgürlüğünü ve sanatsal özgürlüğü konuştuk.

Diyarbakır: Ermeni soykırımını konu alan animasyon filminin gösterim başvurusuna 301 davası
Diyarbakır: Ermeni soykırımını konu alan animasyon filminin gösterim başvurusuna 301 davası
11 Mart 2026

“Antidemokratik bir uygulama”

Uluslararası alanda gösterilmiş ve ödüller almış bir filmin Türkiye’de cezai soruşturmaya konu edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir filmin uluslararası alanda gösterilmesi ya da ödül alıp almamasından ziyade, içeriği nedeniyle cezai soruşturmaya konu edildiğini görüyoruz. İçerik, çoğu zaman resmî tarih anlatısının ya da iktidarların kurmak istediği söylemin dışına çıktığında, yasalar devreye sokuluyor. Bu yasaların bu tür durumlarda devreye girmesi ise açık biçimde antidemokratik bir uygulama.

Zaten film, sanat, felsefe, sosyal bilimler ve akademi ancak ifade özgürlüğünün var olduğu koşullarda anlamlı. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortamda bu alanlar kendi varlık nedenleri ile çelişir. Bu nedenle bir eserin cezalandırılması, aslında bağımsız ve toplumsal içerikli üretimlerin ve özgür düşüncenin istenmediğini gösterir.

Hakkınızda açılan davada yalnızca gösterim başvurusunda imzanızın bulunması gerekçe gösteriliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir filmin içeriğinden, onu gösteren kurum ya da kişilerin sorumlu tutulması sizce ne anlama geliyor?

İfade özgürlüğü ve demokrasi sorunları yaşayan ülkelerde, alternatif ve muhalif sinemanın en çok zorlandığı alan gösterim imkânları. Bu filmler yapım ve çekim süreçlerinde çeşitli zorluklarla karşılaşsa da, en kritik aşama olan gösterim sürecinde çok daha büyük engellerle karşılaşıyorlar.

Gösterildikleri mekânlar baskı altına alınabiliyor. Piyasadaki “AVM sinemaları” bu tür filmlere çoğunlukla yer vermiyor. Geriye sınırlı sayıda alternatif mekân kalıyor. Son yaşanan örneklerde de görüldüğü gibi, mesele giderek bağımsız ve toplumsal içerikli bir filmi gösterme iradesine dönüşüyor.

“Değişmesi gereken bir düzenleme”

Daha önce benzer davalarda eser üreticileri hedef alınırken, bu dosyada bir organizatörün yargılanmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Festivaller; yönetmenler, sinemacılar ve sinemaseverler arasında bir köprü işlevi görür. Bu organizasyonları düzenleyenlerle sinemacılar arasında tarihsel olarak varolan bir dayanışma ağı bulunuyor. Ancak bu tür davalarla birlikte bu dayanışma ağı kriminalize ediliyor.

Aynı zamanda bir içeriğin üretilmesini engellemek ile üretilmiş bir içeriğin gösterilmesini engellemek aynı motivasyondan besleniyor. Sonuçta bir filmi yapmak ile onu izleyiciyle buluşturmak benzer bir amaca hizmet ediyor. Bu nedenle bu tür davaların ortaya çıkması şaşırtıcı değil; çünkü aynı rahatsızlığı üretiyor.

Bu davayı ve yargılandığınız TCK 301. maddeyi Türkiye’de ifade özgürlüğü ve sanatsal özgürlük açısından nereye koyuyorsunuz?

301. madde, oldukça esnek yorumlanabildiği için yargı tarafından işlevsel bir araç olarak kullanılabiliyor. Oysa sanat eserlerinin ya da sanatçıların bir ulusa ya da kamusal bir yapıya hakaret etmesi gibi bir durumdan söz etmek çoğu zaman mümkün değil.

Bu yasa, ifade özgürlüğünü sınırlayan ve bu nedenle değişmesi gereken bir düzenleme. Gerçek bir demokratikleşme ancak bu tür yasaların dönüşmesiyle mümkün olabilir. Yasalar, devleti halktan, sanatçılardan ya da gazetecilerden korumak için değil; halkı, sanatçıları ve gazetecileri şiddet aygıtlarından korumak için var olmalı.

Diyarbakır Barosu'na Ermeni Soykırımı davasından beraat
Diyarbakır Barosu'na Ermeni Soykırımı davasından beraat
2 Şubat 2024

Bu sürecin kültür-sanat alanında çalışan diğer kişiler üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?

Bu tür cezaların ya da yargı süreçlerinin yalnızca bireyi hedef almadığı açık. Bir kişiye ceza verilirken aslında bir alanın ya da bir topluluğun dizayn edilmesi, hizaya getirilmesi amaçlanır. Kısmen etkili olduğu durumlar olabilir; ancak bunun hiçbir zaman tam anlamıyla sonuç vermeyeceği de açık.

“Yargılanan yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda bir sanat eseri”

Türkiye’de kültür-sanat alanında son dönemde artan yargı süreçlerini nasıl okuyorsunuz?

Bana kalırsa, “son dönem” ifadesi Kürdistan bağlamında çok açıklayıcı değil. Çünkü burada baskının sıradanlaştığı bir gerçeklik söz konusu. Bir halkın dili ve kültürü uzun yıllar boyunca hukuki güvenceden yoksun bırakıldığı için, bu alandaki üretimler sürekli keyfi yargı müdahalelerine maruz kaldı.

Bu durum onlarca yıldır sürüyor. Son 30 yılda gelişen yurtsever Kürt sanatı da bu baskılarla mücadele ederek varlığını sürdürdü. Ancak özellikle 2015 sonrası artan şiddet ortamı, sanat alanında sansür ve yargı müdahalelerinin daha görünür hâle gelmesine neden oldu.

6 Nisan’daki duruşmadan beklentiniz nedir?

Elbette bireysel olarak bu mahkeme süreçlerinin son bulmasını isterim. Ancak burada yargılanan yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda bir sanat eseri. Bu nedenle temel beklentim, sanat eserlerinin ve sinemanın yargı konusu yapılmaması. Sanatın özgürce ifade edilebildiği demokratik bir zeminin bu topraklarda en kısa sürede inşa edilmesini umut ediyorum. (TY)

RTÜK'ten ‘Ermeni Soykırımı’ ifadesi nedeniyle Açık Radyo’ya yayın durdurma cezası
RTÜK'ten ‘Ermeni Soykırımı’ ifadesi nedeniyle Açık Radyo’ya yayın durdurma cezası
29 Haziran 2024

İslami bahçeler ve peyzajlar: Suyun hafızası, toprağın aklı

D. Fairchild Ruggles, İslami Bahçeler ve Peyzajlar’da bahçeyi yalnızca estetik bir sığınak ya da cennetin yeryüzündeki simgesi gibi okumaya yanaşmıyor. Kitapta bahçe; suyun bilgisi, toprağın terbiyesi, bakışın siyaseti ve hafızanın mekana bürünmüş hali olarak beliriyor.

Bahçe, insanlığın en eski düşlerinden biri. İnsanın doğayla çatışmadan ama ona bütünüyle boyun eğmeden kurduğu ince bir uzlaşma. Bir çitin ardında, bir duvarın içinde, bir su yolunun kıyısında dünya yeniden biçimleniyor. Gölge, serinlik, meyve, koku ve sessizlik, hayatın dağınıklığı karşısında küçük bir denge imkanı sunuyor. Ruggles’ın çalışması, bahçenin yalnızca güzelliğin değil, düşüncenin de ürünü olduğunu hatırlatıyor. Bu kitaptan sonra bahçeye yalnızca bakmak yetmiyor; onu okumak gerekiyor.

Cennetin gölgesinden toprağın gerçeğine

İslami bahçe, uzun yıllar boyunca, özellikle Batılı yorumlarda, Kur’an’daki cennet tasvirlerinin yeryüzündeki estetik karşılığı gibi ele alındı. Akan sular, gölge veren ağaçlar, bölünmüş parseller ve serin avlular, kolayca “öte dünyanın prova edilmiş hali”ne dönüştü. Ruggles’ın en güçlü müdahalesi tam bu noktada başlıyor. Bu yorumun bütünüyle yanlış olduğunu ileri sürmüyor ama tek başına yeterli olmadığını, hatta çoğu zaman yanıltıcı kaldığını gösteriyor. Çünkü bahçeyi yalnızca metafor düzeyinde kavramak, onu mümkün kılan maddi zekayı görünmez kılıyor: suyu taşıyan kanalları, toprağı dönüştüren emeği, bitkiyi tanıyan bilgiyi, iklimle pazarlık eden sabrı. Ruggles’a göre İslami bahçeyi yalnızca cennetin dünyevi yansıması saymak, onun tarihsel karmaşıklığını ve çeşitliliğini perdelemeye yol açıyor.

Bu yüzden İslami Bahçeler ve Peyzajlar, bahçeyi bir sembolden çok bir kuruluş eylemi olarak ele alıyor. Bahçe burada çiçekli bir düş değil; çevreyi düzenleme iradesi. Kurak coğrafyada suyu bulmak, taşımak, paylaştırmak, toprağı verimli kılmak, ağacı yeni bir yere alıştırmak, gölgeyi ve serinliği kurmak. Bütün bunların temelinde şiirden önce bilgi yer alıyor. Ruggles’ın yaklaşımı, bahçeyi romantik bir fondan çıkarıp medeniyetin çalışma alanına taşıyor.

Düzenin geometriye dönüşen yüzü

Kitabın en etkileyici yanlarından biri, bahçenin formunu yalnızca estetik bir mesele olarak değil, bir düzen mantığı olarak ele alması. Özellikle çahar bağ düzeni (dört parçaya ayrılmış, eksenlerle ve su yollarıyla örülmüş bahçe) bu açıdan öne çıkıyor. Bu plan, ilk bakışta simetri ve sükunet duygusu veriyor ama Ruggles’ın dikkat çektiği asıl nokta, bu biçimin aynı zamanda mekanı okunur ve yönetilebilir kılması.

Suyun akışı rastlantıya bırakılmıyor; gözün yöneleceği istikamet, yürüyüşün ritmi, açıklık ile kapalılık arasındaki denge, her şey özenle kuruluyor. Bahçe bu anlamda doğaya bırakılmış bir güzellik değil, doğa üzerinde kurulan bilinçli bir yapı haline geliyor. 

D. Fairchild Ruggles - İslami Bahçeler ve Peyzajlar (Koç Üniversitesi Yayınları) (Çeviri: Nurcan Boşdurmaz) (Sayfa 380)

Bu düzenin bir başka yüzü de siyasetle ilgili. Çünkü her düzenleme yalnızca toprağı değil, bakışı da örgütlüyor. Bahçe sadece içinde dolaşılan bir yer değil; aynı zamanda belli bir noktadan bakılan, çerçevelenen, seyredilen ve böylece sahiplenilen bir manzara. Terastan avluya, pencereden su eksenine, köşkten ağaca uzanan görüş çizgileri, doğanın ehlileştirilmiş halini görünür kılarken bir iktidar duygusu da üretiyor.

Bir isimden çok bir düşünme biçimi

Kitabın değeri, “İslami bahçe nedir?” sorusuna tek cümlelik bir cevap vermeyişinde yatıyor. Tam tersine, sorunun kendisini tartışmalı hale getiriyor. Journal of Islamic Studies’te yayımlanan değerlendirme de kitabın en önemli düşünsel sorularından birinin bu olduğunu vurguluyor:

Bir nesneyi, bir mekanı ya da bir peyzajı “İslami” kılan şey ne? Dini ima mı, tarihsel bağlam mı, kültürel dolaşım mı? Ruggles bu soruya aceleci bir öz tanımıyla yaklaşmıyor. Tanımı genişletiyor, çoğullaştırıyor, daha dikkatli bir zemine çekiyor. Bu yüzden kitabın asıl başarısı, İslami bahçeyi kapalı bir kategoriye dönüştürmekte değil, onu yeniden düşünmeye zorlamasında toplanıyor.

Ruggles’ın kitabını bugün de önemli kılan ne?

Çünkü bu kitap bahçeyi nostaljinin diliyle değil, tarihin, çevrenin ve kültürün iç içe geçtiği bir alan olarak okuyor. İklim, su yönetimi, bitki dolaşımı, mekanın politikası ve görsel rejimler gibi başlıkların bugün yeniden ağırlık kazandığı düşünülünce, Ruggles’ın çalışması yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor, bugünün çevre ve mekan tartışmalarına da beklenmedik biçimde temas ediyor. Bahçeye bakarken aslında suya, emeğe, iktidara ve belleğe baktığımızı hatırlatıyor.

Son söz

İslami Bahçeler ve Peyzajlar, okuruna bir gezi rehberi vermiyor; daha kıymetli bir şey sunuyor: bakmayı öğretiyor. Bir ağacın gölgesini, bir havuzun yüzeyini, bir bahçe duvarının ardındaki sessizliği artık eskisi gibi görmek kolay olmuyor. Çünkü Ruggles, o sükunetin gerisinde çalışan aklı görünür kılıyor. Suyu dağıtan eli, toprağı terbiye eden bilgiyi, manzarayı çerçeveleyen bakışı öne çıkarıyor. Sonunda şu düşünce beliriyor: Bahçe, yalnızca doğanın güzelleştirilmiş hali gibi görülemez; insanın dünyayla kurduğu en zarif, en bilinçli ve belki de en kırılgan anlaşmalardan biri olarak anlam kazanıyor.

*D. Fairchild Ruggles, University of Illinois at Urbana-Champaign’de Peyzaj Tarihi profesörü

Kaynakça

Ruggles, D. Fairchild. Islamic Gardens and Landscapes. Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2008.

Ruggles, D. Fairchild. Gardens, Landscape, and Vision in the Palaces of Islamic Spain. University Park: Pennsylvania State University Press, 2000.

Ruggles, D. Fairchild, ed. Sound and Scent in the Garden. Washington, DC: Dumbarton Oaks, 2017.

Ruggles, D. Fairchild. Islamicate Environments: Water, Land, Plants, and Society. Cambridge: Cambridge University Press, 2025.

Hunt, John Dixon. Greater Perfections: The Practice of Garden Theory. Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2000.

(NÖ/TY)

Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor

Yarı öfkeli, bol heyecanlı bir ton sesimde. Önemsediğim bir çalışmada geldiğim aşamayı anlatıyorum. Aynı zamanda aksaklıklar ve aksaklıklara yönelik tepkimin anlaşılmadığını. Telefonun ucundaki telesekreter değil. Duyuyor, yanıt veriyor. Ama ben karşımda bir robot olduğu düşüncesine kapılıyorum. Yapay zekâ ile doğal zekâ, telefondan kulağıma yansıyan sesli çıktıda eşitleniyor. Her cümle adeta bir ses editöründe biçimlendirilmiş gibi akıyor ve birkaç cümle sonrasında başa sarıyor. Cümlelerin beceriksiz gönül alma çabaları olduğunu hissediyorum ve her kelimede heyecanım sönümleniyor. Konuyla bağım kopuyor. Odağım değişiyor ve sosyal medya çağının yüzü hâline gelmiş kalıp cümleler bütün bayatlığıyla zihnime akıyor.

Oysa bana kurulan cümleler sosyal medyada kullanılan türden değil. Konuştuğum ortam da sosyal medya gibi dolayımlı değil. Karşımda kanlı canlı bir insan var; ama kurduğu cümleler adeta o sosyal medya gönderilerine maruz kaldığım zamanlardaki bayat tadı veriyor.

Odağım iyice dağılıyor. Sıradan bir insan ilişkisini, doğasındaki sıcaklıktan koparıp böyle tatsız tuzsuz, soğuk bir şey hâline getiren ne? Düşünüyorum. Düşündükçe yeni sorular kafama doluşuyor ve sürekli başka yerlere kayan odağım, konudan gittikçe uzaklaşıyor. Sonuçta “-mış” gibi bir iletişimin parçası oluyor ve sıkılıyorum. Böylesi bir iletişim tarzı bütün moralimi alt üst ettiği için karşımdakiyle olan iletişimimi sonlandırıp zihnimdeki sorgulamaya devam ediyorum. İşin ucu yine sağlamcılığa çıkıyor. Çünkü 40 yıllık bir kör olarak, bir başka deyişle deneyimli bir öteki olarak konuşmanın içindeki sağlamcılığın kokusunu alıyorum. Karşımdaki bana körlükle ilgili olumsuz cümleler kurmuyor. Hatta konuşmasına özen gösteriyor. Belki de bu özen, konuşmayı doğasından çıkarıp bayat bir cümleler bütünü haline getiriyor. Zaten konuşmanın içinde körlüğe dair bir şey de yok. Ama kalıp bir anlayış var. Karşımdakinin kendisinin tercih etmediği, hatta belki karşı olduğu; ama zihni sağlamcı bir dünyada şekillendiği için fark etmediği bir durum.

Durum şu: Ben onlarla aynı ortamı paylaşan tek körüm. Çok iyi tanımıyorlar beni. Ben biraz da patavatsız, pardon dolayımsızım. O an zihnimdekini söylüyorum ve politik davranamıyorum. O nedenle eleştirilerim yalın oluyor. Kör birisi olmasam yine bu durumdan rahatsız olacaklar. Tepki gösterecekler. Belki kavga edecekler, belki de anlayacaklar. Oysa burada davranış sahibinin kör olması bütün dengeleri bozuyor. Eleştirinin kendisine odaklanmak yerine körlüğe odaklanılıyor. Bazen kodlar çakıştığı zaman ekranda gösterilmek istenen yerine çok alakasız bir şey akar ya, o hesap konuşmanın akışı başka bir yönde ilerliyor. Yansıması da o şekilde oluyor doğal olarak. Benim söylediklerim karşımdakinin zihninde bir şeyi tetiklemiyor. Çünkü onun zihnindeki konuşma algoritması karşısındaki kişinin “engeli” dolayısıyla kompleksli davrandığı üzerine kurulu. Benim söylediklerim o an boşluğa düşüyor. Çünkü bir ön yargı üzerine kurulan iletişimde, önyargı duvarını aşıp konunun odağına yerleşme yolu bulunmadığı sürece anlaşmak mümkün değildir.

Onun için bireysel ilişkilerimizden toplumsal meselelere kadar her alanda önce meramımızı anlatabileceğimiz koşulları yaratmamız gerekiyor. Çünkü konuşmaya eşit koşullarda başlamıyoruz. Karşımızda önyargı bariyerleri var ve muhatabımız bunun farkında bile değil çoğu zaman. Çünkü sağlamcılık böyle detaylı bir ideoloji. Bu duvarları kısmen aştığımız durumlarda bile meramımızı anlatmak zor olabiliyor. Hatta daha da zor olabiliyor. Karşımızdaki bizi anladığını düşünerek hareket ediyor. Oysa anladığını sandığı şey tepkili bir körün, körlüğünden kaynaklı kompleksleri olduğu için böyle davrandığı. Anlamak yerine anlamaya çalışmakla, hatta dinlemekle işe başlamalı belki. Çünkü karşımızdakini önyargı kalıplarıyla dinlemek sadece onu duymak anlamına geliyor. Gerçekten dinlemek çok başka bir şey ve onu başardığımız an iletişimimiz gerçek bir iletişim hâlini alıyor. Aksi takdirde saatlerce konuşup hiçbir şey konuşmamış oluyoruz. Hem kör birisinin bütün davranışlarının körlükle alakalı olmadığını anlamak için o kadar derin düşünmeye de gerek olmaması lazım. Çoğu zaman onun odağı körlüğü değildir. O da herkes gibi farklı farklı konulara sevinebilir, üzülebilir, aşık olabilir, hayal kırıklığına uğrayabilir, kızabilir, mutlu olabilir… Yani körlük insanı makineleştirmez, tek tipleştirmez. Masaya otururken ezberlerimizi kapının önüne bırakırsak, saatler süren konuşmalar sonunda aslında aradığımız kişiye hiç ulaşılamadığı gerçeğiyle yüzleşmemiş oluruz. (BS/TY)

Berlin, Ankara olursa: Sarı Zarflar

İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filmi 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) Altın Ayı ödülünü kazandı. Ben de filmi festivalde, salondaki 4 binin üzerindeki insanla izleme imkânı buldum. Benzer bir süreç yaşamış olduğum için kimi sahneleri yumruk yemiş gibi, nefesimi toparlamakta zorluk çekerek izledim. Güncel tabirle, tetiklendim. 2016’daki İmzacı Akademisyenler olarak eski eşimle 15’er ay ceza aldığımız, onun üniversitedeki işini kaybettiği, bir yandan çocuklarla bir yandan geniş ailelerle uğraştığımız, nihayetinde yeni bir hayat kurmak zorunda kaldığımız bir süreç yaşadık. Diğer pek çok insan gibi, filmde anlatılan hikâye gibi...

Öncelikle bu filmde emeği geçen herkese teşekkür etmek isterim. Yaraların hâlâ açık olduğu, üstünde toplumsal uzlaşma sağlanmamış bir konuyu ele almak gerçekten riskli bir iş. Hem süreci yaşayanların hem devlet kanadının hışmına uğramaları mümkün. O anlamda cesur bir yapım ve bence sırf bu bile takdiri hak ediyor.

Bu yazıda süreci yaşayanlardan biri olarak filmin bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum. Önce neleri beğendiğimi, sonda da kendi gördüğüm yerden neleri eksik bulduğumu anlatacağım.

Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar
Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar
28 Mart 2026

Yazının bundan sonrası, filme dair gelişmeleri açık ediyor.

Film, tiyatro oyuncusu Derya (Özgü Namal) ile akademisyen ve oyun yazarı Aziz’in (Tansu Biçer) politik sebeplerle işlerini kaybetmelerini, sonrasında hayata tutunma çabalarını ve bu esnada hem birbirleriyle hem de kimi meslektaşlarıyla aralarının açılmasını anlatıyor.

Sarı Zarflar’ın tamamı Almanya’da çekilmiş; Berlin Ankara olmuş, Hamburg ise İstanbul. Muazzam bir fikir. Birbirine dolanmış mekânlar... Türkiyeliliğin bir kısmı hâlihazırda burada (Almanya’da) yaşanıyor gerçekten de. Berlin’de, Köln’de, Hamburg’da İstanbul’un yahut Ankara’nın bir semtindeymiş gibi hissedebiliyor insan. Stand-up’lar, konserler, siyasî partilerin etkinlikleri, camiler, kahvehaneler, Türkçe kitabevleri, söyleşiler...

Filmde şehirler saklanmamış, Almanca yazılar silinmemiş, görüntüler değiştirilmemiş. Daha ziyade mekânlar birbirine kaynaştırılmış. Hamburg’da vapurla boğazı geçiyoruz, Berliner Fernsehturm’u görüp Ankara’yı anıyoruz, ezan sesi duyuyoruz, polis tehdidi altında eylemlere katılıyoruz. Almanya’da yeri geldiğinde Türkiye’yi yaşayan bir göçmen olarak, bu iç içelik hayatımın kimi kesitleriyle çok güzel örtüştü.

Hikâyenin ana temalarından biri, devlet şiddetiyle baş edilemediği durumlarda insanların yakın çevreleriyle nasıl didişmeye başladığı. Derya ve Aziz de gelirlerini kaybedince evlerinden çıkmak zorunda kalıyorlar, İstanbul’da Aziz’in annesinin evine taşınıyorlar. Bir düşüş hikâyesi. Bir yandan kızlarını özel okula göndermeyi arzu ediyorlar, diğer yandan müzik hocasının parasını dahi ödeyemeyecek duruma düşüyorlar. Buradaki anne-oğul-gelin-ergen kız-kayınbirader dinamikleri gayet iyi resmedilmiş, hattâ kimi yerlerde mizahî ögeler taşıyor.

Bu yazıda tüm bu ilişkileri tek tek ele almayacağım. Ancak şu hususu öne çıkarmak istiyorum: Karakterlerin takındıkları tavırların ve yaptıkları seçimlerin, daha geniş toplumsal koordinatlarla ilişkisi gayet iyi kurulmuş. Örneğin Aziz’in muhafazakâr-milliyetçi kayınçoya karşı hissettiği eziklik, hayır diyemeyip camiye gitmesi, kendini taksicilik yaparken bulması, eşinin tabiriyle abisinin yanında pısırık davranması daha genel bir ruh hâline tekabül ediyor: Aziz, halka burun kıvıran, tuzu kuru aydın olarak (ki böyle görülmeye çok müsait bir karakter) davranmamaya çalışıyor. Malûm, Türkiye’de bilhassa değişen güç dengeleriyle yaygınlaşmış bir itham bu. Aziz'in kültürel sermayesi olan laik bir aileden geldiğini, zengin olmamakla birlikte darlık da çekmediğini, annesinin yabancı dillere ve edebiyata hâkim olduğunu görüyoruz.

Buna mukabil görece yeni sınıf atlamış olduğunu anladığımız Derya, hayatla ilgili daha endişeli. Daha sert, daha köşeli. Sınıfsal olarak yeni kazanmış olduğu konumu (şöhreti ve kültürel sermayeyi) kaybetmemek için elini kirletmeye daha hazır. Kızının karşı çıkmasına rağmen onu özel okula göndermek, Derya için daha önemli, zira bir prestij göstergesi. Biraz da bu yüzden manevra alanı daha geniş. Mesela Aziz’in hayatında oruç tutmak yokken, Derya’nın abisine muhtaç olduğu durumda kocasını şaşırtacak şekilde oruç tutmaya başladığını görüyoruz.

Bu sınıfsal dinamik, çiftin hayata tutunma çabalarına da sirayet ediyor. Küçük, özel bir tiyatroda “cesur” bir oyunun hazırlığına başlıyorlar. Bir nevi eski rollerine dönüyorlar: Aziz yazan ve yöneten, Derya oyuncu oluyor. Ancak Derya, yandaş medyada gösterilecek bir diziden teklif alınca oyunu (ve kocasını) yüzüstü bırakıp tabir yerindeyse elini kirletiyor. Sosyal medyadaki muhalif paylaşımlarını siliyor ve pembe dizi sayılabilecek işi kabul ediyor. Bu noktada çifti ayrılığa götürecek büyük kavga başlıyor. Aziz, Derya’yı inandıkları değerlere sırtını dönmekle ve fırsatçılıkla suçluyor. Derya ise Aziz’i kibirli olmak ve tuzu kurulukla... Prensiplerinin karın doyurmadığını söylüyor. Aziz kavganın en şiddetli ânında Derya’ya, “Seni ben yarattım,” diyerek o âna dek gizlediği kibrini gerçekten de açık ediyor. Nihayetinde çiftin yolları ayrılıyor.

Dolayısıyla ikisinin de takındığı kişisel tutumlar ve ileri sürdükleri ahlakî prensipler, arka planları ve içinde bulundukları koşulların müsaade ettikleri ile şekilleniyor. O anlamda boşlukta yüzen soyut karakterler değil, Türkiye’deki muhafazakâr-laik çatışmasıyla, sınıfsal mevzilerle ve cinsiyet rolleri ile sıkı sıkı örülmüş bir hikâye seyrediyoruz.

Dediğim gibi, filmdeki tüm mevzuları burada ele almam mümkün değil. Mahkeme süreçleri, kimi meslektaşların rücu edip sistemle barışması veya karakterler arasındaki diğer çekişmeler başka yazıların konusu olsun. Ben burada kafamın karışık olduğu bir hususu ve sonra da ufak bir eleştiriyi dile getirerek diyeceklerimi sonlandırmak istiyorum.

Çeperde kalan Kürt meselesi

Kafamda net oturtamadığım kısım, Kürt meselesinin bir kez daha çeperde kalmış olmasıyla ilgili. 2016 sonrasındaki “cadı avı”, Kürt şehirlerinde mahallelerin dümdüz edilmesine, Barış Süreci’nin sona erdirilmesine, binlerce insanın öldürülmesine karşı çıkmamızla başladı. Asıl mevzu oydu. Ancak çok geçmeden akademik özgürlükler meselesi, Kürt meselesini gölgede bırakmaya başladı. Türkiye’de ve Almanya’da katıldığım toplantılarda, fikir özgürlüğü ve otoriterleşme gibi konuların yanında bizim attığımız imzanın asıl çıkış noktasının Kürt meselesi ve oradaki devlet şiddeti olduğunu sık sık hatırlatmak zorunda kaldım. Yaşadıklarımızın yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olarak çerçevelenip olayın asıl kaynağının hiç konuşulmadan geçildiği, mağduriyetin el değiştirdiği pek çok âna tanık oldum. Bunun semptomatik bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir çerçeve, bilhassa Almanya’da daha kolay hazmedilebilecek, daha dertsiz bir gündem yaratma imkânı sundu.

Filmde de Aziz ve Derya’nın başlarının belaya niye girdiğini tam anlamıyla öğrenemiyoruz. Kişisel hakaret, sosyal medya paylaşımları gibi sözler geçiyor. Arka plan televizyon seslerinde askerî operasyonlar yapıldığını duyuyoruz. Filmdeki Kürt karakterlerden Rojda, “Şu ana kadar sustunuz,” diyerek Kürt meselesine göz kırpıyor. Ancak olay yine de çağrışım seviyesinde kalıyor. Sokak eylemlerinde Kürt mücadelesinin sloganlarını değil Gazze’yi, akademik özgürlüğe dair afişleri yahut gökkuşağı bayraklarını görüyoruz. 

Elbette ki bu film belgesel niteliği taşımıyor ve tarihsel olaylara tümüyle sadık kalmak zorunda değil. Ancak olayın çıkış noktası yine çeperde bırakılmış, onun yerine (Türkiye’nin hem içindeki hem dışındaki) “Batılı” hassasiyetlere daha çok uyan meseleler işlenmiş, diye düşünmeden edemedim. Bu işin bir yanı.

Ancak diğer yandan film tam da Kürt meselesinin pek çok akademik ortamda ve sanat çevresinde çepere itilişinin hikâyesini anlatıyor. Derya da Aziz de bu konuyu belli ki hayatlarının merkezine koymuş insanlar değil. O âna kadar susmuşlar. Dolayısıyla filmde Kürt meselesinin öne çıkarılması, belki zaten hikâyeyi daha az inandırıcı kılardı. Dediğim gibi, bu kısma dair kafam net değil.  Soğumamış acıları işlemenin riskli dediğim taraflarından biri, sanıyorum bu.

Diğer husus: Sarı Zarflar filminde beni ikna etmeyen tek sahne, mahkeme çıkışında Aziz’in meslektaşı olan akademisyenlerle tartışmasıydı. “Evde çocuğuma gitmem lazım,” diyen birine “Sokak Akademisi’nde ders vermedin, bizi yalnız bıraktın,” diyen Fikret’in ve yanındakilerin sakil tavrı, bana biraz zorlama geldi.

Akademisyenler (ve diğer imzacılar) arasında çekişmeler, tartışmalar olmadı mı? Oldu. Ancak bunun sebepleri yurt dışına çıkabilenlerin çıkamayanlarla yolunun ayrılması, destek bursları vadeden Almanya gibi ülkelerin akademisyenleri mağduriyetleri üzerinden rekabete sokması, devletin aynı “suça” farklı cezalar vererek insanları ayrıştırması, acıların kıyaslanmak zorunda bırakılmasıydı. İş arama-burs bulma süreçlerinde okul isimleri, bilinen diller, yapılan yayınlar üzerinden akademisyenler karşı karşıya getirildi. Diğer bir deyişle mağduriyet, geçim derdi ve rekabetçi fon imkânları husumetlerin ortaya çıkmasının temel sebepleri oldu. (Buna rağmen muazzam dayanışma örnekleri de sergilendi elbette, anmadan geçmek istemiyorum.)

Sanırım bu husumetler filme dahil edilmek istenmiş. Ancak ikna edici olmayan, teatral bir öfke patlaması olarak kalmış. Filmin toplumsal izleği kaybettiği nadir sahnelerden biri bu, diye düşünüyorum. 

En başta dediğim gibi, çok güçlü duygularla çıktım filmden. Bunca yıl sonra bile demek ki yaşadıklarımın etkisinden tümüyle kurtulamamışım. Filmin içinde katman katman bir sürü hikâye var. Ödülü sonuna dek hak ederek aldığını düşünüyorum.  Ama son 10 senesini Almanya’da geçirmiş, devletin İsrail’e verdiği koşulsuz desteğe ve bilhassa da Berlinale’nin aldığı/alamadığı tavra tanık olmuş biri olarak, “Sarı Zarflar keşke bu ödülü başka bir festivalde alsaydı,” demekten de kendimi alamıyorum. (SOZ/TY)

Komşudan sevgilerle

Memleketlerindeki geçim derdinden ötürü geçen asırda göç etmek zorunda kalmış savaş yorgunu Yunanistan vatandaşları arasında müzisyen Yorghos Kaçaros da vardı. Mütevazı köklerinden kaynaklanan samimiyetle ABD’de geniş kitleler tarafından sevilecek, çok uzun seneler sürecek parlak bir müzik kariyeri yapacak; rebetiko müziği komşuda tekrar değere bindiğinde de memleketine dönüp şanlı konserler verecekti.

Gurbetteki soydaşlarını sanatıyla sarmalayan, vatan hasretiyle yanıp tutuşanlar için teselli misyonunu üstlenen, ABD’de devşirilmiş adıyla “George Katsaros” hakkındaki Bir Zamanlar Amerika’ya Vardım (Στην Αμερική σαν πήγα/ Once Upon a Time I Reached America) belgeseli seyirciyi 94 dakika boyunca zarafetle maziye sürüklüyor.

Angelos Kovotsos’un imzasını taşıyan 2025 Yunanistan yapımı film geleneksel televizyon belgeseli formatında olsa da seyirciyi geniş spektrumuyla muhakkak ki ikna ediyor. Muhtelif arşiv görüntüleri, Kaçaros’un eserlerini günümüzde yorumlayan müzisyenler, röportajlar, yapay zekâyla canlanan eski fotoğraflar ve daha birçok malzeme akıcı bir senaryoda harmanlanıyor.

Topraklarından çok uzakta yaşamak zorunda kalanların yarattığı kendine has dünya müzikal yaratıcılıkta da kendini gösterirken Yunanistan diasporasının ABD’deki gücünün ne kadar sağlam temellere oturduğunu teninizde hissedeceksiniz.

Geçenlerde Donald Trump’ın Yunan adlarını en isabetli şekilde telaffuz etmek için akla karayı seçtiği Beyaz Saray’daki Yunanistan Bağımsızlık Törenindeki konuşması, komşunun ABD’deki halen süren köklü gücünün bir ispatı daha sayılmaz mı?

Nazilere muhalefet edenler

Almanya ve Avusturya’da Adolf Hitler’in gazına gelmeyerek Nazilere muhalefet edenler otoriter rejim tarafından yakalanıp Yunanistan’a asker olarak yollanmıştı. Ceza Fırkası “999” (Πειθαρχική Μεραρχία "999"/The Strafdivision “999”) adlı belgesel işgal yıllarında yalnız Nazi Almanyası ordusundan kaçmakla kalmayıp Yunanistan Bağımsızlık Savaşı’nda gerillaların tarafına geçen unutulmaz kahramanlara odaklanıyor.

Yönetmen ve senaryo hanesinde Kostas Stamatopulos adını gördüğümüz 2025 Yunanistan yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel Selanik dışında Yunanistan’ın muhtelif kentlerinde de seyirciyle buluştu. Klasik tarih belgeseli formatında çekilmiş olsa da filmin içeriği seyirciyi kolaylıkla ele geçiriyor; işgal sonrası iç savaşla çalkalanmış Yunanistan’da tabu muamelesi gören gerilla direnişi tekrar gözümüze sokuluyor. Arşiv filmleri dışında Yunanistan’la bağını koparmamış özgürlük savaşçılarıyla yapılmış röportajlar, Hitler rejiminin hastalıklı zihniyetine teslim olmadan siyasi görüşünü sonuna kadar savunanlara bizi hayran bırakıyor.

Almanya’nın bölünmesinden sonra her ne kadar Doğu Almanya Nazi karşıtlarının değerini bilip yüceltse de Batı Almanya’da yaşayan mevzubahis direnişçilerin kimliklerini saklamasının tavsiye edildiğini öğreniyoruz. Ne de olsa asker kaçağı olmak çıkmayan bir leke muamelesi gördüğü gibi Batı Almanya’nın Nazi mazisiyle yüzleşmekte gecikmesi ve tam manasıyla kadrolarını temizlememiş olması muhaliflerin dışlanmasına yol açmış.

Kadın direnişçiler

Yunanistan’ın iç savaşından sonra halka empoze edilen, Birleşik Krallık ve ABD destekli milliyetçi iktidarlar sırasında kadınlar siyasi mücadelede aktif olmayı sürdürdüler. Kadın savaşçılar – 3. Bölüm 1960-1974 (Γυναίκες μαχήτριες μέρος Γ’ 1960 1974/Women Fighters 3rd Part 1960-1974) adlı belgesel Leonidas Vardaros imzasını taşıyor.

2026 Yunanistan yapımı 80 dakikalık belgeselde, 1960 senesinden itibaren kadınların da mühim rol oynadığı muhalefet hareketinin güçlenmesiyle, belirli bir ifade ve örgütlenme hürriyetinin elde edildiğini de görüyoruz.

Baskıcı rejimin duruma sertlikle müdahalesi dışında rejim bekçileri tarafından kadınlara cinsel ayrımcılık yapılmış olduğunu da öğreniyoruz. Akabinde özgürlük hareketi askerî darbeyle bastırılmaya çalışılmış, kadınlar gene ön saflarda yer alarak direnişlerini sürdürmüşlerdi.

Tecrübeli sinemacı Vardaros, her ne kadar geleneksel televizyon belgeseli janrını tercih etse de seyirciyle mücadelenin arka planında kalmış kadın kahramanlarını tanıştırma misyonunu bir kez daha başarıyla gerçekleştiriyor. Direnişin mütevazı kahramanları hatıralarını heyecanla aktarırken yaşam sevincini yitirmemenin ne kadar mühim olduğunu da gözümüze sokuyor.

Mizahtan hoşlanmayan, ironiden anlamayan faşistlere inat 1-1-4 hareketi, Lambrakis Gençliği gibi oluşumlarda yer almış sevimli şahsiyetlerimiz işkence odalarında nelere maruz kaldıklarını da teferruatıyla aktarıyor. Sağcı ve dinci rejimlerin halk üzerindeki tahakkümünü kabul etmeyen, zihin açıklığı içgüdüleriyle beslenmiş coşkulu devrimci kadınlara kulak vermekte fayda var.     

Kadın koğuşunda iddialı belgesel 

Yunanistan’ın en büyük hapishanesi Korydallos’un kadınlar koğuşuna uzunca bir ziyarette bulunuyoruz. Gece yasemin kokuyor (Η nύχτα mυρίζει yιασεμί/The Night Smells of Jasmine) adlı 2025 Yunanistan yapımı 70 dakikalık belgesel Andonis Kokkinos’un imzasını taşıyor. Filmin kahramanları olan mahpus kadınların yüzünü kısmen görmemiz yönetmenin kahramanlarına olan hürmetini ispatlıyor.

Belgeselde yer almayı kabul etmiş kadınlar hapiste insanın girdiği ruh hallerini deneyimlerine dayanarak teferruatlı biçimlerde aktarıyor ve normalde yaşadıkları toplumsal hayattan bambaşka bir boyuta geçtiklerini kabul ediyor.

Aşık oldukları erkeğin tesiriyle suç işleyenlerden, hırsızlık yapmaktan kendini alıkoyamayanlara, çıktığında defalaraca aynı hataları yapacağını bilenlerden, Roman olduğu için daima ayrımcılığa maruz kaldığını belirtenlere, çarpıcı belgesel geniş spektrumlu bir manzara çiziyor.

Gökyüzünün bile dikenli tellerle kuşatılmış olması mahpusların maruz bırakıldığı insanlık dışı muamelenin direkt ispatı.

Şahsi alanı çok dar ve konforsuz da olsa mahpus bir kadının mevzubahis alana ne kadar değer verdiğini öğreniyor, demir kapılar sertçe kapatıldığı zaman çıkan sesten dolayı hapsedilmişlik hissinin nasıl şahlandığını biz de tenimizde hissediyoruz. Vaktin ve bilhassa gecenin ne kadar zor geçtiği, insan haysiyetinin gerektiği ölçüde kale alınmadığı, mahpusun dışarıda kalanlar tarafından nasıl unutulduğu da paylaşılan malumattan.

Yönetmen Kokkinos kâh hareketli, kâh ısrarcı bir kamerayla seyirciyi belki yoruyor, lakin kapalılık hissini siyah-beyaz görüntülerin verdiği kasvetle artırmayı biliyor.

Çekilmesi pek de kolay olmayan bir belgeselin altından hakkıyla kalkıyor, fazla iddialı ve cilalı bir estetiğe sırtını dayamış olsa da başka memleketlerde asla ortaya çıkarılamayacak, layıkıyla klostrofobik bir belgeye imzasını atıyor.    

Erotik sinemaların sonu mu geldi?

Sadece erkeklerden müteşekkil güruhların erotik veya pornografik filmlerin gösterildiği sinemalara doluşarak ortamı adeta pagan bir törenin gerçekleştiği hararetli birer arenaya dönüştürdükleri malum. Lakin İstanbul’dakiler gibi, komşunun Atina ve Selanik gibi kentlerinde sayısız erkek “sinemasever” ağırlamış olan mevzubahis sinema salonlarının devri sona erdi.

Eşcinsel arayışlar içinde olanların çağdaş tercihi olan Grinder gibi uygulamaların sağladığı “steril” konfor bir zamanların gözde mekânları erotik sinemaların, hatta hamamların bile gözden düşmesine yol açtı.

Selanik’in epeyce merkezi sayılabilecek kasvetli Vardari semtindeki Vilma sineması belgeselin esas kahramanı.

Orada yıllarca teşrikimesaisi olan sinemanın eski müdavimleri hatıralarını tane tane aktarırken mümkün olduğunca ciddi tavırlar takınmayı tercih ediyor. Belgeselde konuşan kafaların çoğu efemine tavırlardan sanki mümkün olduğunca kaçınıyor, belli ki komşuda da erkeksilik prim yapıyor.

2024 yılının aralık ayında kapanan (2 film birden) Vilma dışında belgesel bizi Laikon ve Atina’daki Star sinemasının makûs kaderiyle alakalı olarak da malumatlandırılıyor.

2026 Yunanistan yapımı 81 dakikalık Vilma: Son veda (Βίλμα: Το τελευταίο αντίο/Vilma: The Last Goodbye) adlı nostaljik belgeselin yönetmen hanesinde Kostas Bakircis ile Kostis Stamulis adlarını görüyoruz. Kostas’ın babası olan meşhur müzisyen Arghiris Bakircis bile, fazlasıyla davudi sesiyle sinema hakkındaki izlenimlerini paylaşıyor.

Lakin erkek erkeğe buluşmaların adeta tapınağı olan Vilma hakkında en dobra, en cesur, en bayağı ayrıntıları araştırmacı ve yazar Thomas Korovinis’ın ağzından dinliyoruz.

Bir süre İstanbul’da yaşamış ve istos yayın’ın Fahişe Çika kitabından da tanıdığımız Abdi İpekçi Araştırma Ödülü sahibi meşhur edebiyat insanı, mevzubahis sinemaların atmosferi hakkında gayet felsefi, hatta “şiirsel” ifadeleri peş peşe sıralarken belgesel boyunca bizden esirgenen erotik ortamın havasını sanki birebir solumamıza imkân tanıyor…

Bir zamanlar toplumsal sibop vazifesi sayesinde uzun ömürlerini dokunulmadan sürdürebilen, mesela Aksaray Güneş veya Beyoğlu Rüya sinemaları hakkında acaba birileri günün birinde bir belgesel çeker mi? (MT/TY)

Selanik’teki İtalya

İtalya’nın son yıllarda dünyaya kazandırdığı en sansasyonel belgesel yönetmeni Gianfranco Rosi görkemli sinemasıyla tekrar karşımızda.

Öğretmen greviyle gündemde olan Tophane’deki İtalyan Lisesi’nde okumuş Rosi kamerasını bu defa Vezüv Dağı ve Napoli Körfezi'ne yöneltiyor.

Bulutların altında (Sotto le nuvole/Below the clouds) adlı belgesel bizi İtalya’nın en “sıcak” noktalarından birine sürüklerken cilalı ve fiyakalı ülkenin hakikate yakın bir manzarasıyla karşı karşıya bırakıyor.

Siyah beyaz görüntüler bazen seyirciye Salgado estetiğini hatırlatacak kadar yücelirken muhteşem coğrafyaya tüm gezegenle bağları olan bir organizma hissiyle bakıyoruz.

2025 İtalya yapımı 114 dakikalık belgeselde bölgenin zengin tarihinden, gündelik hayatına, gecenin paranoyaları ayaklandıran gerginliğinden, tepemizden bir türlü ayrılmayan kara bulutların ağırlığına, ziyadesiyle “epik” bir anlatımla doyuyoruz.

Neredeyse mistik bir seyahate çıkıp adeta transa geçmek bile mümkün, Rosi’nin Napoli’ye yakışan Barok yaklaşımıyla…

Tarikat dehşeti

İtalya deyince akla gelen Katolik dünyasının merkezi Vatikan belli ki bazıları için yeterince ikna edici bulunmamış. Kadın yönetmen Alba Zari, anneannesi ve annesi yüzünden çocuk yaşta “dahil olduğu” Tayland’daki bir tarikatla hesaplaşmaya girişiyor. Hazreti İsa’ya mürit kazandırmak amacıyla bedenleri serbest bir cinsellik çerçevesinde kullandırılan kadın kahramanlarımızın pişmanlığı apaçık biçimde görülse de filme damgasını vuran Alba’nın travmatik benliği oluyor.

İtalya’nın en kasvetli coğrafyalarından biri olan Trieste ve çevresi, maziyle alakalı mevzubahis yüzleşmenin fonunu oluştururken genç sinemacı Alba’nın Selanik’teki aurası hassas ruhlu bir çocuğunki kadar yumuşaktı.

2025 İtalya yapımı 98 dakikalık Beyaz Yalanlar (White lies) belgeseli aracılığıyla, dinî unsurların sömürüldüklerinde nelere yol açabildikleri bir kez daha gözümüze sokuluyor.

Gençliğin olmazsa olmazlarından ihtiras sorumsuzluklara yol açıyor, olan bilhassa kendini savunma imkânı olmayan çocuklara oluyor. Kişisel hikayesini büyük bir cesaret ve incelikle yansıtan Alba Zari’nin ortaya çıkardığı samimi eser benzer yollardan geçmiş insanlar için bir katarsis vazifesi görebilir.

Hiyerarşinin tahakkümü

Uzun zamandan beri gezegen çapında ayyuka çıkmış, din adamlarının bilhassa oğlan çocuklarına yönelik cinsel tacizlerinden, kendini dine adamış rahibelerin de azade olmadığı anlaşılıyor.   

Rahibeler Vatikan’a Karşı (Suore contro il Vaticano/Nuns vs. Vatican) adlı çarpıcı belgeselde dinî hiyerarşinin üst basamaklarında yer alanların, müessesenin şanını korumak üzere nasıl birbirini kolladığı da gözümüze sokuluyor.

Kadın yönetmen Lorena Luciano 2025 İtalya-ABD ortak yapımı 92 dakikalık çalışmasıyla geleneksel belgesel formatında, araştırmacı gazetecilik nüanslı sürükleyici bir film kotarmış. Katolik dünyasının liderleri Papaların da dahil olduğu, skandalı örtbas etme ve suçluya gerekli cezayı vermeme refleksi neyse ki şu andaki ABD kökenli Papa sayesinde bir ölçüde “dondurulmuş” vaziyette. Ne de olsa tacizleri herkesçe bilinmesine rağmen senelerce kilise tarafından korunan rahip Marko Rupnik’in dünya çapında popüler mozaikleri Vatikan’ın resmi sitesinden kaldırıldı (Bu yeterli midir?).

Otoriter bir yapının altında ezilerek, kendini suçlu hissetmek suretiyle sesini çıkaramayan rahibeler artık tek tek ortaya çıkıp istismarlarına maruz kaldıkları tacizci ve tecavüzcüleri afişe ediyor; kendini hukuktan azade hisseden din adamları hak ettikleri cezalardan sıyrılsa da adaletin yerine gelmesi için uğraşan rahibeler artık seslerini duyurabiliyor; üstelik bazıları kiliseden ayrılıp eski hayatlarına dönmeyi göze alarak!

(MT/HA)

Tıbbın tarihle imtihanı

Bugün bildiğimiz anlamda Tıp Bayramı'nın bir haftaya yaydırılarak kutlanma günü elli yıl öncesine 14 Mart 1976’ya dayanıyor.

Oysa bunun evveliyatı bir yıl sonra 200 yıla dayanacak. 14 Mart 1827 yılında padişah II. Mahmud döneminde İstanbul Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında “Tophane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adıyla Osmanlı’nın ilk modern denebilecek tıbbiye okulu açılır. Okulda yüzü batıya dönük bir eğitim verilir ve eğitim dili de ağırlıklı olarak Fransızcadır…

Bu açılıştan yaklaşık yüz yıl sonra Birinci Dünya Savaşı sonrası Mondros Mütarekesi sırasında İstanbul’un işgali yıllarında İstanbul Haydarpaşa’daki “Mektebi Tıbbiye-yi Şahane” İngiliz birliklerince işgal edilir. Tıbbiyeli gençler 14 Mart 1919’da okula bayrak çekip işgali protesto ederler. Nitekim o günün öncülerinden “Tıbbiyeli Hikmet” daha sonra Sivas Kongresi'ne de tıp delegesi olarak katılır.

Sonraki elli yıl içinde farklı güne (12 Mayıs) taşıma denemelerinin yanında 14 Martlarda güne özel tıp dergileri çıkarılmış olsa da kalıcı ve sürdürülebilir olarak “tıp bayramı” 14 Mart 1976 ile bugüne dek ki sürecine başlıyor.

Hekim örgütlülüğü bu günü, hatta haftayı bir bayramdan çok sağlık alanındaki aksaklıkları, olumsuzlukları bir daha gündeme taşıma günü olarak kutlamadan çok anmaya dönüştürüyor.

Bize gelirsek; Diyarbakır ve Bölge Tabip Odaları “Emek, Barış ve Demokrasi” eksenli bir çağrı üzerinden okuyor yıllardır her yılın 14 Mart haftasını.

Bu elbette anlamlı bir farkındalık yaratıyor.

Ama ben daha önce de defalarca yazdım ve farklı programlarda da konuşarak dile getirdim. Bu yazı vesilesiyle bir kez daha vurgulamış olayım.

Bundan tam 1500 yıl evvel (m.s.543) kadim Amida’da doğup yaşamış Hekim Amidli Aetius adına bir ödül konulsa. Cerrah, tıp bilgini ve literatüre eserler kazandırmış şahsiyet şehrin ve coğrafyanın gündemine taşınsa, adı şehirde bir yerlere verilse!

Mesela Mezopotamya Tıp Günleri her yıl yapılıyor ya! Orda da Amidli Aetius özel bir başlık altında konuşulsa.

Ama galiba kulaklar duymak istemiyor. Gündemler o kadar çok “politik” ki! İşi siyaset olan siyasetçiler kadar sivil toplum da siyasete endeksli…

Söz uçmasın, yazı da yerli yerinde kalsın. 14 Mart Tıp Bayramı günü de kutlu olsun…

(ŞD/HA)

Neresi sürgün bize, neresi gurbet?

Hep yanlış buldum bize verdikleri adı:

Göçmen,

Göç eden demektir bu, oysa biz

Göç etmedik, kendi isteğimizle

Seçerek başka bir ülkeyi, gelmedik

Bir yuva değil, bir sürgün yeri olur ancak

Kabul edildiğimiz ülke bize

Bertold Brecht

Annie Moore 20 Aralık 1891 günü İrlanda’nın güneyinde yer alan şimdiki adıyla Cobh o dönemki adıyla Queenstown Limanı’nda demirli Nevada isimli buharlı gemiye binmişti. Bir eliyle 15 yaşındaki erkek kardeşi Anthony’i diğer eliyle de 12 yaşındaki erkek kardeşi Philip’i tutmuştu.  Henüz 18 yaşında olmasına karşın dört yıldır kardeşlerinin hem anası hem de babası olmuştu. Çocuk omuzlarına yüklenen sorumluluk çabucak olgunlaştırmıştı genç kadını.

Bir milyondan fazla insanın açlıktan ölümüne neden olan İrlanda Patates Kıtlığının üzerinden neredeyse 40 yıl geçmiş olmasına karşın halen etkileri hissediliyordu. Annie’nin yaşadığı bölge olan County Cork nüfusunun üçte birini açlığa kurban vermişti. Bir o kadarı da hayatta kalabilmek için aç biilaç yollara düşmüştü. En çok da Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) gurbet bellemişlerdi. Annie’nin anne ve babası da dört yıl önce çıkınlarına umudu katık edip düşmüştü Amerika yollarına.

Annie Moore ve kardeşleri

Göç sırası Annie ve erkek kardeşlerine gelmişti. Bir yanda anne ve babalarına kavuşacak olmanın sevinci, diğer yanda yolun bilinmezliği. Karışık duyguların git gelindeyken çalan geminin kampana sesini duymuştur elbet ve gemi Kelt Denizi’nin açıklarına doğru ilerlerken, çelik gibi soğuğa aldırış etmeden koşarak güverteye de koşmuştu. Ne de olsa gidip dönmemek de var. Son kez doğup büyüdüğü toprakları görmeyi istemiştir elbet.

On bir gün ve on bir gece okyanusun hırçın dalgaları ile boğuştuktan sonra New York açıklarında kara görünmüştü. Gemi yavaş yavaş Henry Hudson’ın 1609’da Atlantik ile Pasifik Okyanuslarını birleştiren bir kanal olabileceği umuduyla kat ettiği nehrin ağzına gelmişti. Özgürlük Heykeli 92 metrelik boyu ve ışık saçan meşalesi ile Annie ve kardeşlerini karşılamıştı. Bir an önce anne ve babasına kavuşmak için geminin rıhtıma yanaşmasını bekleyen Annie ve kardeşleri, karaya ayak basmadan, diğer üçüncü sınıf yolcularla birlikte, bir mavnaya bindirilmişti. Mavna dümenini New York Limanı’nın biraz açığında, Özgürlük Heykeli’nin gölgesinin üzerine düştüğü küçücük bir adaya doğru kırmıştı. Bu ada Ellis Adası idi.

XVI. yüzyılda bölgede yaşayan Moheganlar tarafından Martı Adası, XVII. yüzyılda Hollandalıların adayı ele geçirmesi ile İstiridye Adası, XVII. yüzyılda korsanlıktan hüküm giyenlerin asılması için kullanıldığı için Darağacı Adası olarak adlandırılan bu ada; 1874’te Galli bir tüccar olan Samuel Ellis’in satın alıp balıkçılar için bir taverna açması ile Ellis Adası adını almıştı. Resmi adı haritalarda Ellis olarak geçse de ada 1892’den sonra bazıları için Istırap Adası, bazıları için Gözyaşı Adası; bazıları için de Umut Adası ismini aldı.

Çünkü bu ada 1 Ocak 1892’den 12 Kasım 1954’e kadar açlıktan, yoksulluktan, ayrımcılıktan ve savaştan kaçarak Amerika’ya dümen kıran göçmenler için bir istasyon olmuştu. Kimi bu istasyondan geçip “umutlar” diyarı olan Amerika’ya adım atarken; kimi de ıstırap ve gözyaşı içinde gerisin geri geldikleri ülkeye gönderilmişti.        

İşte Annie bu istasyona ayak basan ilk göçmen olmuştu. Nevada Gemisi’nin birinci ve ikinci sınıf yolcuları hızlıca gemide doktor muayenesinden geçirilerek karaya ayak basmışken; güverte altında yolculuk yapmış olan Annie, kardeşleri ve diğer üçüncü sınıf yolcular Ellis Adası’na götürülmüş.

Göçmenler Ellis Adası’nda önce bulaşıcı hastalıklar açısından incelenirmiş. Bu hastalıklardan körlüğe neden olan trahom göçmenlerin kâbusuymuş. Kör olacaklarından değil de geri gönderileceklerinden korkarlarmış. Çünkü göçmenlerin en sık geri gönderilme nedeni trahommuş. Ayrıca bu hastalığın tespiti için göz kapağının ters çevrilmesinde kullanılan düğme kancası da göçmenler için büyük bir endişe kaynağıymış. Bulaşıcı hastalık şüphesi olanlar tebeşirle işaretlenerek ileri incelemeye tabi tutulurmuş. Hastalık incelemesinden geçen göçmenlerin bedensel ya da zihinsel engelli olup olmadıkları tespit edilirmiş. Çünkü devlete yük olma ihtimali olan üçüncü sınıf göçmenler de Amerika’ya ayak basamazlarmış. Hele bir de yasa dışı işlere bulaşacağından şüphelenildi mi ver elini sıla.

Annie şanslı yoksul göçmenlerdenmiş ve Amerika’ya ayak basarak ailesine kavuşmuş ve ömrünün sonuna kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamış. Hatta Ellis Adası’na ilk ayak basan göçmen olması nedeniyle adaya heykeli bile dikilmiş. Peki ya Annie kadar şanslı olmayan göçmenler; gurbete varamadan sılaya dönenler ya da sılaya bile dönemeyenler… Yani asla heykeli dikilemeyecek, hikâyesi anlatılamayacak olanlar.   

1892-1954 yılları arasında 12 milyondan fazla göçmen Ellis Adası’na ayak basmış. Hatta bir iddiaya göre Ellis Adası’na ayak basarak Amerika’ya girenlerin çocukları ve torunları şu anki Amerikan nüfusunun yüzde 40’ını oluşturuyormuş. İşte göçmenlerin kurduğu bu ülke bugün geldi göçmen düşmanı oldu.

İnsan insan olalı önce aç kalmamak için ana yurdu Afrika’dan göç etti, sonra göç ettiği Avrupa’dan, Asya’dan ve diğer kıtalardan kimi zaman iklim koşulları nedeniyle, kimi zaman açlık nedeniyle, kimi zaman savaşlar nedeniyle, kimi zamanda insanın insana zorbalığı yüzünden göç etti. Günümüzde dünya üzerinde yaklaşık 300 milyon göçmen nerenin gurbet, nerenin sıla olduğuna aldırış etmeden yersizliğe ve yurtsuzluğa alıştı.

Ya da alıştı mı gerçekten? Yediği ekmeğin tuzu, içtiği suyun tadı, memleketinin kokusu, esen rüzgârın tenine dokunuşu, anadilinin tınısını olmadan alışılabilir mi gurbete? Eğer gurbete varılabilmişse elbet. Brecht 1937’de Danimarka’nın Svendborg şehrinde sürgünken yazdığı “Göçmenlerin Adlandırılması Üzerine” başlıklı şiirinde “Bir yuva değil, bir sürgün yeri olur ancak/Kabul edildiğimiz ülke bize” diyerek göçmenlikle sürgünlük arasındaki ayrımı vurgular. Aslında her göç aynı zamanda bir sürgün değil midir kendi özünden? Özgürlüğün gölgesi üzerine düşse de…

Meraklısına not: Birleşik Devletler Adalet Bakanlığı’nın 1976 yılı Göç ve Vatandaşlığa Kabul Hizmetleri Raporuna göre 1881-1950 yılları arasında Türkiye’den (Raporda Türkiye olarak belirtilmiş) ABD’ye göç eden 361 bin 327 kişi Ellis Adasına ayak basmıştır. Ellis Adası’na ayak basan Türkiyelilerin yıllara göre sayılarına baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşırız:

1881-1890 arasında 3 bin 782 kişi, 1891-1900 arasında 30 bin 425 kişi, 1901-1910 arasında 157 bin 369 kişi, 1911-1920 arasında 134 bin 66 (I. Dünya Savaşına rağmen), 1921-1930 arasında 33 bin 824 kişi, 1931-1940 arasında 1.063 ve 1941-1950 arasında da 798 kişi.

Türk Banka Güvenlik Görevlisi, Ellis Adası-9 Şubat 1912

Adaya ilk ayak basmış kişiden bahsedip de adadan son ayrılan kişiden bahsetmesem yazı eksik kalır. 12 Kasım 1954 günü Ellis Adası’ndan son ayrılan kişi Norveçli denizci Arne Pettersen’dir. O yıllarda Amerika’ya deniz yoluyla gelen göçmen olmayan denizcilere 29 gün ülkede kalma izni veriyormuş. Oysa Pettersen’ın göçmen olmamasına karşın bu süreyi oldukça aştığı tespit edilerek gözaltına alınmış. Ellis Adası’na getirilen bu kaçak denizci adanın son konuğu olmuş. Ardından da sınır dışı edilmiş.

Yedi bela Hürmüz

Atlayıp İran’a gidesim varken mesaiye gelmenin siniriyle günü bitirdim. Kendime kızıyorum. Yürümek iyi gelir diye umarak mart ayazını yiyerek sokağı adımlamaya başlıyorum. İlk adımda kaldırımın ağzına park etmiş arabaya tosluyorum. Öyle bir rahatlık ki dörtlülerini bile yakmamış. Acelesi de yokmuş, gelmiş kaldırıma çıkmış. Arabanın üzerinden yürüyerek geçsem ne iyi olur diyorum, ama bacağım yetmeyince yanından geçiyorum.

Ben kaldırım taşlarıyla boğuşmakla meşgul olmayı, buna tümüyle kafayı takmayı, bunun etrafında bir örgüt kurmayı hayal ediyordum. Sloganım şu olacaktı: Nitelikli kaldırım hakkımız, söker söker atarız!

Belediyenin önüne gidip eylem yapacaktık. Ben elime megafon alıp bağıracaktım. Ne istiyoruz? Dev kitle cevap verecekti: İyi kaldırım! Yapmayacaklar! Yapmazlarsa yapmasınlar, kendimiz yaparız!

Böyle hayallerim vardı. Vazgeçmedim, ama uluslararası koşullar sürece taş koydu. Tıpkı geçen gün “güzellik, bakım kampanyamız var” diye arayan arkadaşa dediğim gibi. “Ayol hayatta kalacak mıyız belli değil, boş yere bakıma para vermeyelim”. İnsanın öncelikleri nasıl zırt diye değişiyor değil mi?  Neyse ben böyle kaldırım taşlarına bakarak, ama bir yandan dünyalar savaşına azmedenler için Hulki Aktunç’un Argo Sözlüğü’nden parçalar okuyarak yürüyüp giderken evde küçük boy süzgecin olmadığını hatırladım. İşte taptaze bir dert! Ne mutlu bana!

Eskiden “milyoncu” dediğimiz dükkanlardan birine girdim. Tava, tencere, kalem, kağıt, bardak, çanak ne ararsan var. Alışveriş yapmayı sevmediğimden normalde hedefe kitlenir, doğrudan aradığımı bulur alır çıkarım. Ama kafamın içindeki uğultuya dayanamadığımdan ayak sürüyerek geziyorum. Derken telefonda konuşan biri dedi ki “Her şeye zam! Her gün zam! Bu nasıl hayatmış arkadaş? Yedi bela Hürmüz başımıza dert oldu!”

Buyur buradan yak! “Ama bak şimdi güzel kardeşim, ben kendimi şuraya dar atmışım, bardak çanak izleyerek soğumaya bırakmışım, sen neden böyle yapıyorsun?” diye adamcağızın üzerine mi yürüsem gülsem mi bilemiyorum. En iyisi gülmek. Benim “milyoncu dükkanında” Hürmüz Boğazı bir mesele olmuş bardakların arasında çınlıyor. Arkadaşın sözüne ilham olan Yedi Bela Hüsnü’nün asıl derdi mahallenin arazisine el koymaya kalkan gerçek belaydı, o da ayrı mesele tabii.

Kaçış olmadığına göre işi uzatmanın da anlamı yok. Bir yerine ne olur ne olmaz diye iki tane küçük süzgeç aldım. Sonuçta iyi yatırım. Plastik süzgeç de petrol ürünü değil mi? Yedi bela Hürmüz krizi sürerse ben de çok iyi bir yatırım yapmış olurum, süzgecin birini kullanırım, diğerini bin misline satarım! Sonuçta ekonomi kanallarında bizim hayatımızdan “haber akışı” diye bahsediyorlar malum. Ben de bir anda “haber akışı” oldum. Adam konuşuyor, ben yatırım alanının kokusunu alıyorum, elimdeki çeyreği nasıl milyon yaparım diye hesap yapıyorum. Of be! İşte bu!

“Güldük, eğlendik, ama artık saçmalama Özgür!” diyor beni topluca inşa eden o güzel sesler. Aklım başıma geliyor gelmesine, ama pek memnun değil. “İyiydik burada”, diyor.

Süzgeçlerin parasını ödeyip çıkıyorum. Ayazı yüzüme yiyince biraz daha ayıldım. Ayılmamla “Benim burada ne işim var? Niye kalkıp İran’a gitmiyorum?” diyen ses bağırmaya başladı ense kökümden.  O anda aklıma Sadık Şendil’in meşhur Yedi Kocalı Hürmüz oyunu geldi. Ne diyordu Hürmüz? “Her ay yedi lira kazanan bir koca bulamadığımdan, ayda on lira kazanan yedi koca buldum”. Bakalım yedi bela Hürmüz’ün sonu ne olacak? Emlakçı kazanırsa kötü yola düşer, aksi durumda keyfine bakar.

(ÖE/HA)

Emin Alper sinemasında tekinsizlik, kolektif hezeyan ve temel izlekler

Hepimizin hayatında, bizde izler bırakan, ne olduğunu bazen bizim de tam olarak bilmediğimiz dertler vardır. Bu dertleri çözmek, anlamlarını kavramak ve onlarla başa çıkabilmek için dönüp dönüp onları düşünürüz. Kimi zaman hep aynı şeyi düşündüğümüzü fark etmeyiz bile. Bu durum bazen yaşamımızda doğrudan başımıza gelen deneyimlerin sonucu, bazen de hayat karşısındaki politik duruşumuzun bir uzantısıdır.

Örneğin Haneke’nin temel meselesi, kendisinin de içinden geldiği üst orta sınıf burjuva ailesidir ve neredeyse her filminde bu sınıfla olan hesaplaşmasını izleriz. Öte yandan dünyaya soldan bakıyorsanız, sınıf meselesiyle, sistemle bir derdinizin olması da son derece doğaldır. Emin Alper sineması da bu bağlamda, ağırlıklı olarak aynı derdin farklı veçheleri üzerine kurulmuş gibidir. Onun temel meselesi sistemin kendisi kadar, bu sistemin kuşatması altındaki birey ve toplulukların sergilediği davranışların nedenleri ve alt metinleridir. Onun sineması güçlü ve büyük temalar ve izlekler etrafında şekillenir.

Emin Alper sinemasını anlamanın en etkili yollarından biri, onun filmlerini politik sinema kategorisine yerleştirmek yerine, politik olan ile psikolojik olan arasındaki gerilim alanı içinden okumaktır. Çünkü Alper’de politika, slogan düzeyinde bir temsil değil, karakterlerin bilinçdışı korkularına, bastırılmış arzularına ve kolektif paranoyalara sinmiş bir atmosfer olarak ortaya çıkar. Bu nedenle onun filmlerinde sistem eleştirisi doğrudan görünmez, daha çok hissedilir. Seyirci, baskının kaynağını çoğu zaman açık biçimde görmez ama sürekli bir tehdit hissiyle baş başa kalır.

Alper’in sinemasındaki en belirgin temalardan biri korkunun toplumsal üretimidir. Tepenin Ardı’ndan (2012) itibaren yönetmen, düşmanın çoğu zaman somut bir varlık olmaktan ziyade zihinsel bir kurgu olduğunu gösterir. Filmde görünmeyen “öteki”, aslında karakterlerin kendi iç çatışmalarının ve mülkiyet kaygılarının dışavurumudur. Burada korku bireysel bir duygu değil, toplumsal bir ideolojiye dönüşür. Toprak, aidiyet ve erkeklik üzerinden kurulan bu gerilim, sürekli yeniden üretilen bir savunma psikolojisini temsil eder. Bu noktada Emin Alper sinemasında paranoya ile iktidar arasındaki ilişki görünür hale gelir. İktidar yalnızca devlete ait değildir, aile içinde, köyde, mahallede, hatta dostluk ilişkilerinde yeniden üretilir. Karakterler çoğu zaman baskıya maruz kalan kişiler gibi görünse de aynı anda baskıyı yeniden kuran öznelere dönüşürler. Bu çift yönlü yapı, Alper’in sinemasını ahlaki açıdan gri bir alana taşır. İyi ve kötü arasındaki sınırlar silikleşir, herkes hem mağdur hem fail olma potansiyeli taşır.

Erkeklik temsili

Sinemasının dikkat çekici yanlarından biri de erkeklik temsilleridir. Erkek karakterler çoğu zaman güçlü ve muktedir figürler olmaktan ziyade kırılgan, korkak ve tehdit altında hisseden bireyler olarak karşımıza çıkar. Kurak Günler’deki savcı ya da Kurtuluş’taki Mesut gibi karakterler, güç gösterisinin aslında derin bir güvensizliği gizlediğini anlatan farklı örneklerdir. Erkeklik burada doğal bir iktidar hâli değil, sürekli kanıtlanması gereken bir performansa dönüşür. Toprak, mülkiyet, namus ve statü gibi kavramlara aşırı bağlılık, kaybedilmekte olan bir erkeklik konumunu telafi etme çabası olarak okunabilir. Erkekler birbirlerini sürekli sınayan hiyerarşik ilişkiler içinde var olurken duygusal ifade alanlarını bastırır, böylece hem baskının uygulayıcısı hem de mağduru hâline gelirler. Alper’in anlatılarında erkeklik sabit bir kimlik değil, toplumsal kırılganlık arttıkça sertleşen ve paranoyaklaşan bir kriz alanıdır.

Bu erkeklik krizinin yarattığı güvensizlik ortamı, filmlerdeki kapalı cemaat yapılarının oluşumunu da açıklar. Topluluk, yalnızca bir arada yaşayan bireylerden değil, ortak korkular etrafında kurulan bir aidiyet mekanizmasından oluşur. Zamanla bu yapı eleştirel düşünmeyi zayıflatır, bireyler düzeni sorgulamak yerine onu içselleştirerek yeniden üretir. Körleşme burada bilgisizlikten değil, algının sistem tarafından şekillendirilmesinden kaynaklanır. Dedikodu ve çoğunluk hissi hakikatin yerini alırken, dışlanma korkusu bireyin yargısını bastırır ve baskı açık zorlamadan çok gönüllü uyumla işler. Böylece insanlar mağdur oldukları düzenin taşıyıcılarına dönüşür. Alper sinemasında kapalı cemaat güven değil, düşünsel daralma üretir, birey hayatta kalmak için topluluğun dilini benimserken etik sezgisini yitirir. Körleşme, korku ve aidiyet ihtiyacının yarattığı içsel bir dönüşüm olarak belirir ve yönetmenin politik eleştirisi tam da bu içselleştirme anlarında yoğunlaşır.

Filmlerdeki kadın karakterler ise genellikle daha sessiz ama daha dirençli bir varoluş sergiler. Açık bir kahramanlık anlatısı kurulmaz, fakat hayatta kalma stratejileri kadınlar üzerinden görünür olur. En azından kadınlar, içinde bulundukları halden çıkmak için nafile de olsa çaba harcar ya da Kız Kardeşlerdeki Hatice gibi delirerek özgürleşir. Bu da Alper’in sinemasında direnişin yüksek sesli değil, gündelik ve küçük biçimlerde ortaya çıktığını gösterir. Bu bağlamda Kız Kardeşler filmi ilk bakışta politik gerilimin geri çekildiği, daha kişisel bir anlatı gibi görünse de film aslında sınıfsal dolaşımın imkânsızlığını anlatır. Alper burada sistem eleştirisini büyük politik çatışmalar yerine gündelik hayatın küçük ayrımcılıkları ve sınıf üzerinden kurar. Günlük dilin içten gelen ifadelerle değil adeta ezberlenmiş laflarla yürümesi, sessizlikler, bakışlar ve tekrar eden rutinler aracılığıyla sınıfın nasıl içselleştirildiğini gösterir.

Yarım kalan diyaloglar, açıklanmayan motivasyonlar...

Mekân Emin Alper sinemasından ana karakterlerden biridir. Doğa manzaraları romantik bir özgürlük alanı değil, sıkışmışlığın metaforu olarak işlev görür, açık alanlar bile kapalı hissedilir. Dağlar, bozkırlar ya da kasaba sokakları karakterleri özgürleştirmek yerine birbirine mahkûm eder. Alper’in doğası huzur değil gerilim üretir. Yönetmenin sinematografik tercihleri bu duyguyu güçlendirir, uzun planlar, bekleyen kamera ve kadraj dışı tehdit hissi seyircide sürekli bir huzursuzluk yaratır. Olayların çoğu kadraj dışında gerçekleşir ve görünmeyen ihtimal, açık şiddetten daha baskıcı bir atmosfer kurar. Böylece baskı, doğrudan gösterilmek yerine sürekli hissedilen bir varlık hâline gelir. Bu atmosfer filmlerin ortak duygusu olan tekinsizlikte yoğunlaşır. Belirsizlik olay örgüsünden çok bilginin eksikliğinden ve güven duygusunun aşınmasından doğar, yarım kalan diyaloglar, açıklanmayan motivasyonlar ve kadraj dışı sesler gündelik hayatın içine sızan bütüncül bir korku üretir. Tehlike çoğu zaman dışarıdan değil, insanların birbirine duyduğu güvensizlikten kaynaklanır. Abluka’da gecekondu mekânının ne tam kentli ne de kırsal oluşu, bu paranoyayı özellikle görünür kılar.

Bu karanlık atmosfer yalnızca tematik değil, biçimsel bir tercihtir. Belirsiz anlatı yapısı, ertelenen çözülme anları ve ritmin bilinçli yavaşlığı filmi bir korku hikâyesinden çok bir kâbus deneyimine dönüştürür. Alper seyirciyi korkutmaz, onu giderek yoğunlaşan bir huzursuzluğun içine yerleştirir. Filmler mantıksal ilerleyen anlatılar yerine uyanılamayan rüyalar gibi akar, karakterlerin sıkışmışlığı seyircinin algısal deneyimine dönüşür. Gerçek, rüya ve sanrı arasındaki sınırlar bilinçli biçimde bulanıklaştırılır, rüya sekansları açıkça ayrılmaz, gündelik gerçekliğin içine sızar. Böylece halüsinasyon olağanüstü bir durum değil, baskı altındaki zihnin doğal uzantısı hâline gelir ve korkunun hem içeriği hem de biçimi aynı düzlemde birleşir.

Alper’in dünyasında sanrılar bireysel psikopatolojilerden çok kolektif ruh hâlinin yansımalarıdır. Toplumsal korkular, söylentiler ve paranoya karakterlerin algısını dönüştürerek gerçekliği çarpıtır. İnsanlar yalnızca dünyayı değil, birbirlerini de yanlış okumaya başlar. Bu nedenle rüya ile gerçek arasındaki geçişler estetik bir süs değil, politik bir anlam taşır ve hakikatin yerini yorumların aldığı bir dünyaya işaret eder. Seyirci açısından güvenilir bir bakış açısı ortadan kalkar ve seyirci olayları çözmek yerine sezgisel olarak deneyimler. Rüyalar burada kaçış değil, bastırılmış olanın geri dönüşüdür ve kâbus atmosferini derinleştirir.

Bu geçirgenlik anlatıyı giderek masalsı bir tona yaklaştırır, ancak söz konusu olan romantik bir masalsılık değil, zamandan ve mekândan koparılmış bir anlatı hissidir. Zaman çoğu kez belirsizdir, modern ve geleneksel unsurlar yan yana var olurken hikâye belirli bir döneme değil, tekrar eden insan davranışlarının alegorisine dönüşür. Mekânlar da coğrafi gerçeklikten çok zihinsel alanlar gibi işler, kasabalar, köyler ya da gecekondu mahalleleri dış dünyayla bağı zayıf kapalı evrenlerdir. Bu dar alan toplumsal denetimi yoğunlaştırır, herkes birbirini gözetler ve kaçış ihtimali silinir. Böylece masalsı yapı özgürlük değil kader duygusu üretir, karakterler değişmeyen bir döngü içinde dolaşır ve Alper’in sineması, insanın toplumsal yazgısından kurtulamamasına dair karanlık bir sistem eleştirisine evrilir.

Böylelikle masalsı zaman ve mekân anlayışı, Emin Alper sinemasında kapalı toplumların küçük bir evren gibi kurulmasına olanak tanır. Köyler, kasabalar ya da gecekondu mahalleleri yalnızca anlatının geçtiği yerler değil, daha büyük toplumsal düzenlerin yoğunlaştırılmış modelleri gibidir. Dış dünya çoğu zaman görünmez ya da söylentiler aracılığıyla var olur. Böylece karakterler kuralları açıkça konulmamış ama güçlü biçimde işleyen bir toplumsal düzen içinde yaşar. Bu kapalı yapı iktidar ilişkilerini görünür kılar, söylenti hukukun yerini alır, çoğunluk hissi gerçeğin önüne geçer ve topluluk bireyi sürekli denetleyen anonim bir güce dönüşür.

Çatışma çözülmek yerine biçim değiştirir

Alper’in kapalı dünyalarında karakterler çoğu zaman eylemsizlik içinde sıkışmış bireylerdir. Büyük kararlar alınmaz ya da sonuçları hiçbir şeyi değiştirmez, çatışma çözülmek yerine biçim değiştirir. Bu durum anlatıyı klasik dramatik yapıdan uzaklaştırarak trajik bir dünya görüşüne yaklaştırır. Karakterler kaderin değil, tarihsel ve toplumsal koşulların içine doğar, bu yüzden filmlerde “iyi” kahramanlar yerine korkuları ve zaaflarıyla hareket eden antikahramanlar öne çıkar. Seyirci onları anlayabilir ama özdeşlik kuramaz, sorun bireysel kusurlardan çok bu kusurları üreten yapılardadır. Sosyal psikolojik açıdan bakıldığında davranışlar kişisel ahlaktan çok grup dinamikleriyle belirlenir. Kapalı topluluklarda liderlik sembolik güçlerden doğar, rıza üretimi baskının yerini alır, rivayetler ve ortak korkular dayanışma yaratırken farklı olanı dışlar ve hegemonya herkesin katkısıyla sürdürülen bir düzene dönüşür.

Emin Alper’in filmografisindeki izleklerin en olgun ve en karamsar halkalarından biri son filmi Kurtuluş (2026), yönetmenin sinemasında merkezi yer tutan çıkışsızlık temasını doruk noktasına taşır. Film, kapalı toplum yapısını ve toplu paranoyayı bu kez kurtuluş fikrinin bizzat bir tehdide dönüştüğü tekinsiz bir düzlemde ele alır. Karakterlerin hapsolduğu mikrokozmos yalnızca dışsal bir baskı alanı değil, bireyin etik pusulasını yitirerek sistemin yozlaşmış vaatlerine eklemlendiği bir bataklığa dönüşür. Alper burada “kurtuluşu” arınma değil, geçmişle ve iktidarla yapılan kirli bir uzlaşma olarak kurgular. Böylece insanın otorite, sınıf ve kendi içsel karanlığı karşısındaki süreklilik taşıyan yenilgisini sert bir yüzleşmeye dönüştürür.

Bu bağlamda filmin hangi coğrafyada geçtiği ya da hangi somut gerçekliğe dayandığı ikincil hâle gelir. Alper’in sineması belirli olayların temsili olmaktan çok politik ruh hâllerinin sinemasıdır. Yönetmen ideolojik tezler kurmak yerine duygusal iklimler yaratır, seyirciyi cevaplarla değil rahatsız edici sorularla baş başa bırakır. Bu nedenle filmler tekrar eden anlatılar değil, aynı yaraya farklı açılardan yaklaşan derinleşme denemeleridir.

Son kertede Alper sineması, kapalı toplumların içinde yaşayan bireyin düzeni nasıl içselleştirdiğini gösteren bütünlüklü bir dünya tasavvuru kurar. Baskı açık zorbalıktan çok gündelik ilişkiler ve korkular aracılığıyla normalleşir, birey aidiyet uğruna sistemin dilini benimseyerek onun taşıyıcısına dönüşür. Tekinsiz atmosfer, belirsiz zaman algısı ve antikahraman karakterler birleşerek seyirciyi yalnızca bir hikâyeye değil, toplumsal bir bilinç hâline maruz bırakır. Böylece Alper her filminde yeniden sorar: Sistemi gerçekten kim kurar ve onun dışında kalmak mümkün müdür?

(NK/HA)

"Toprağımda gül bitmezse..."

Resmi tarih çoğu zaman bastırılmış hikâyelerin, kaybolan tanıklıkların ve bilinmeyen hayatların üstünü örten bir anlatıdan ibarettir. Yakılan köyleri, zorla yerinden edilenleri, katledilen insanları buradan okuyamayız, hepsinin hikayesini bir kuyunun dibine iten hegemonik bir dil üretir. O kuyuda isimler kaybolduğunda, sanki o insanlar hiç yaşamamış, o topraklar hiç var olmamış gibi olur.

Bingöl’ün kanaat önderlerinden Kasım Demiralp de bir süre ailesini bu 'kuyu'da arayan isimlerden. Siyasete atıldığı yıllarda Meclis koridorlarından devlet arşivlerine ailesinin izini sürdü. Bulamayınca da o güne kadar biriktirdiği her belgeyi sakladı, yenilerini ekledi. Hem ailesinden kalan hem de yarına bırakabileceği bir miras gibi korudu.

İnsanların zorla yerinden edildiği, köylerin yakıldığı, hayatların dağıldığı bir coğrafyada hafıza çoğu zaman geriye kalan en değerli mirastır. Kasım Demiralp 1924’te Bingöl’de Cumhuriyet tarihinin en kırılgan dönemlerinden birinde doğmuş, bastırılan Kürt direnişleri sırasında ailesinin birçok ferdi katledilmiş, evleri yağmalanmış. Demiralp ise annesi Xezal Hanım’ın onu saklamasıyla hayatta kalmış. Xezal Hanım yaşadığı hiçbir şeyi unutmaz. Katledilen gençlerin gömüldüğü yerleri hatırlar. Mektupları, fotoğrafları saklar. Yaşananları zihninde bir arşiv gibi taşır. Demiralp, bu mirası annesinden devralıp kendi çocuklarına, torunlarına bırakmak üzere büyütür.

Demiralp'in yazdıkları zamanın önemli olay ve olgularından ibaret değildir. Günlük hayatın ayrıntıları da sayfalarında yer bulur. Gökyüzünü, bulutları, mevsimleri, köylerin doğasını yazar. Ölenlerin isimlerini ve tarihlerini kaydeder. Hatta bu defterleri öyle düzenli tutar ki çevre köylerden yakınlarının tam ölüm tarihlerini bulabilmek için insanlar gelir kendisine danışır.

Demiralp’in bu çalışması sıradan bir kayıt tutmadan ibaret değil; yazılı belge, günlük, mektupların yanı sıra fotoğraflar, ses kayıtları ve bazı nesneleri de barındıran çağının ötesinde arşivcilik pratiğiydi. Hepsi, yok edilmeye çalışılan bir hafızanın parçalarıdır. Devlet arşivlerinde bulamadığı izi kendisi arar. Köy köy dolaşır; şecereler çıkarır, tanıklıkları kaydeder, belgeler toplar.

12 Eylül darbesinden sonraki karanlık dönemde belgelerini köydeki evinin yakınlarında toprağa gömer. Arşiv dört yıl sonra çıkarıldığında, büyük bir kısmı çürümüş ve yok olmuştur. Demiralp, geçmişi, kayıpları ve tanıklıkları yeniden kayda geçirmekten vazgeçmez. 1925'te kendi hikayesinden bu yana 80'ler ve 90'ların kayıplarını, işkencelerini resmi tarihte yazmayan daha pek çok anlatıyı kaydeder. 1998 yılında hayatını kaybettiğinde, annesi gibi o da ailesine ve Kürt tarihine 19. yüzyıl ve 20. yüzyılı kapsayan geniş bir arşiv bırakır.

Demiralp, ailesinin hikayesini 'kuyu'dan çıkarmak için annesinden devraldığı 'hafıza'yı kendi çocukları ve torunlarına miras bıraktı. Günlüğüne karaladığı "toprağımda gül bitmezse yazık olur" sözüyle yola çıkan torunları, ona ait tüm yazılı, sesli ve görüntülü dökümanları bugün herkesin erişebileceği bir arşive dönüştürdü.

Ailesi ve arkadaşları bir çok akademisyen, yazar, araştırmacıyla beraber Kürtçe'de hafıza ve kuyu kelimelerinin karşılığı olan 'bîr inisiyatifi'ni kurdu. Resmi anlatıların dışında bir hafıza inşa etmeyi amaçlayan bîr, çalışmalarının toplumsal hakikat araştırmalarına nasıl katkı sunabileceğini de kendine dert ediniyor. Amaç yalnızca belgeleri ortaya çıkarmak değil; aynı zamanda bu belgelerin gösterdikleri karşısında tarihin gizlediklerini de tartıştırmak, geçmişle yüzleştirmek.

Bir aile hikâyesi böylece kolektif bir hafızaya dönüşmüş oldu. Bugün bu hikaye kişisel koleksiyonun ötesinde; bölgenin gerçeklerine, acılarına, kavgalarına, barışlarına, güzelliklerine de ışık tutuyor. 

bîr inisiyatifi kuruldu: Kasım Demiralp arşivi kamuoyuna tanıtıldı
bîr inisiyatifi kuruldu: Kasım Demiralp arşivi kamuoyuna tanıtıldı
7 Mart 2026

(AB)

İçerisi, dışarısı ve bizim tereddüt hattımız

"Geçmiş, zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise, tesadüfe bağlıdır."

Marcel Proust, Swann’ların Tarafı, s.50, 2009, YKY

Mahpus yakını olmak diye bir varoluş hali var. Buralarda çok. Hızlıca düşünüyorum da farklı zaman ve mekânda tanıştığım insanların yarısından fazlası mahpus yakını. Ancak herkes bu varoluş halinin farklı veçhelerini yaşıyor.

Sanki herkesin mahpusla ilişkilenmesi kendine özgü gibi. Mahpus derken politik bir tutsaktan söz ediyorum bu arada. Bana bu yazıyı yazdıran “şey” her ne kadar politik olsa da bu yazıdaki içe yönelim doğrudan politik değil.

Fenomenolojik bir derdim var (iyimser bir ifade oldu ama olsun) ve bana bu yazıyı yazdıran durumu paranteze almak için fenomenolojinin kullandığı onca parantezden birini ödünç alıyorum. Daha açık kılmak gerekirse zamanda ve mekânda “başımıza gelen tutarsızlığın” politik karşılığını bu yazıda konuşmayacağım.

Mahpus yakını olma halinin bir “(g)örüntüsünü[1]” anlatmaya çalışırken, ister istemez hafızaya — yani geçmişin şimdiyle birlikte yeniden kurulduğu o alana — bakıyorum. Geçmişi olmuş bitmiş şeylerin sabit arşivi olarak kurgulamıyorum, geçmişin zamanın içinde tekrar tekrar kurulan bir alan olduğunu düşünüyorum. Yani anılarımız her bilinç halinde yeniden biçimleniyor. Bize bir “anı” yeniden kurgulatan, hafızayı konuşturan eşyaya bakışımızı, o eşyaya yöneldiğimiz, o zaman ve mekandaki bilincimiz belirliyor.

Eşyanın yarattığı tereddüt

Bu yazı “eşya” aracılığıyla mahpusla ilişkilenme hakkında. Mahpusu ne kadar “tanıdığınız” ya da ona “dışarıdayken” ne manada yakın olduğunuz mevzusu şu an için bir değişken değil. Yani bu yazı içerde “tanıdığınız” (mahpus “dışarı” çıktığında, bu “tanıma” haline bir öncelik ve sonralık durumu hâkim olacak ama konumuz bu da değil şu an) birinin olması ve onun, size, ona gönderdiğiniz eşyayı geri göndermesi ve eşyanın size düşündürdükleri hakkında. Yani bu yazı onunla ilişkilenmenizden alınan bir kesite dair sadece.

Bu ilişkilenmeyi sağlayan eşya, bizim bağlamımızda, dışarıdan içeriye gönderilen ve sonra yeniden dışarı çıkan kitaplar. Bu gidiş ve geliş kitabı yalnızca bir eşya olmaktan çıkarıyor. Bu kitaplar öncelikle bir tereddüt yaratıyor yani bu kitaplar bana yeniden ulaştığında bilincime bir tereddüt[2] hâkim oluyor. Bu tereddüt, kitapların çift yönlü hareketinden: Kitaplar elimden çıkıp ona gittiğinde onun yokluğuna işaret ediyor ancak aynı anda ona ulaştığı için onun varlığını da ortaya çıkarıyor. Yani dışarıdan içeriye gönderdiğimde kitap beni ondan (mahpus) ayırıyor ama aynı anda ona yaklaştırıyor da.

İçeriden dışarıya dönen kitap ise artık eski kitap değil. Altı çizilmiş cümleler, nota bene (mühim nokta) işaretleri var içinde. Bu durum kitapla kurduğum ilişkiyi dönüştürüyor çünkü mahpusun altını çizdiği cümlelerden onun zihnine girmeye çalışıyorum. Böylece içeriye de girmiş oluyor(muy)um? İçeriye gönderdiğim ve içeriden dışarıya çıkmış bir nesneye dokunarak dışarıda oluşumu da (yeniden) güvence altına alıyor(muy)um? Şöyle cevap verebilirim: Eşyaya yönelimim beni ne tam içerde ne tam dışarıda kılıyor.  

Bilinç ve yönelimleri

Fenomenolojinin temel iddialarından biri şudur: Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Anlaşılabilir kılmak için şöyle diyelim; bilinç, kendi içine kapalı, boş bir alan değil; daima bir nesneye, bir duruma, bir hatıraya, bir kişiye yönelmiş hâlde var. Bu yönelim (intentionality) sayesinde özne (ben) ve nesne (onun okuyarak geri gönderdiği kitaplar) birbirinden ayrı olmaktan çıkıyor ve mana (yani bu yeniden karşılaşmanın bende yarattığı anlam) bu karşılaşmadaki yönelimin kendisinden doğuyor.

Dolayısıyla bakılan “şey” yalnızca “orada duran” bir nesne olmaktan çıkıyor; biz ona yönelirken, bilincimizi şekillendiren bir şeye dönüşüyor. Çünkü fenomenolojik düzlemde mesele, bir şeyin bizim için nasıl göründüğü ve bizi nasıl dönüştürdüğü. Bahsedilen kitaplar nesne olmaktan çıkıyor; bizim ona yönelimimizle bizde bir anlam yaratıyor. Diğer bir deyişle, içeriden gelen kitabı elime aldığımda, okunduğu zamanı (mekânı zaten bildiğimizi varsayıyoruz) hayal ediyorum; altı çizilmiş cümlelerin hangi ruh haliyle işaretlendiğini düşünüyorum; hepsi aynı anda bilincimde toplanıyor.

Mahpusun bilinci de sürekli dışarıya yönelmiş bir bilinç midir? Zamanın mekâna sıkıştığını varsaydığımız bir yerde bilinci nasıl konuşmalı? Kimse adına konuşamam ama bu yazı bağlamında düşünürsek, mahpusun bilincinin okuduğu kitaplarda altını çizdiği sözcüklere, sözcüklerinin yanına yazılan kimi küçük — neredeyse görünmez — notlara yöneldiği bir zaman var belli ki. Bilinci kapatılmış bir mekânda (asla) değil; bir yönelim sarkacında: Sözcüklere, gökyüzüne, bulutlara, güneşe ve aya belki.

Bu yönelimin ne olduğunu (bazen) altını çizdiği cümlelerle görünür kılabiliyor. Altı çizili bir cümle bir okuma izi olmaktan çıkıyor; içeride ve dışarıda olan iki ayrı bilincin arasında tereddüt yaratan bir hat oluşturuyor. Bu bir “tereddüt”, çünkü dışarıdaki ne içeri girebiliyor (politik imaları duyuyorum) ne de dışarıda var-olabiliyor (romance imalarını da duyuyorum). Bu tereddüdün dışarıdakinin dünyasına bir etkisi oluyor ve dışarıdakinin bu etkiyle ne yaptığı ise, kendisini bağlıyor.

Mahpusun payına ise, dünden bu yana, dışarıdaki yakınının konu etmeye çalıştığı fenomenolojik derdin anlatıldığı metne girsin diye, geri gönderdiği kitaplardan kimisini önermek düşüyor:

●     2666, Roberto Bolaño (İstanbul: Metis Yayınları, 2015).

●     İtiraf Ediyorum, Jaume Cabré (İstanbul: Alef Yayınevi, 2015).

●     Sevgilinin Soğuk Elleri, Han Kang (İstanbul: April Yayıncılık, 2017).

●     Dönüş, Hisham Matar (İstanbul: Jaguar Kitap, 2017).

●     Saflık, Jonathan Franzen (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2018).

●     Hayvan Müzesi, Carlos Fonseca (İstanbul: Metis Yayınları, 2019).

●     Dip Akıntıları, Kristy Bell (İstanbul: Jaguar Kitap, 2022).

●     Rusya’nın Öyküsü, Orlando Figes (İstanbul: Alfa Yayınları, 2023).

●     Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi, David Graeber ve David Wengrow (İstanbul: Epsilon Yayınevi, 2024).

●     Bahçıvan ve Ölüm, Georgi Gospodinov (İstanbul: Metis Yayınları, 2025).


[1] Çünkü birbirimize sunduğumuz görüntüler, gerçeğin kendisinden oldukça farklıydı” (Marcel Proust, Mahpus, s. 340, 2009. YKY)

[2] Felsefeci sevgili Dr. Baran Akkuş’a zihin açıcı yorumları ve özellikle “tereddüt” hissinin bir olumsuzluk değil; bir “açıklık” olarak düşünülmesi gerektiğini hatırlattığı için çok teşekkür ederim.

(SA/HA)

Görünmez Kaza: Godot’yu Beklerken

Jafar Panahi’nin son filmi Görünmez Kaza (Yek tasadof-e sadeh), bireysel intikam ile toplumsal hesaplaşmayı, İran halkının gündelik yaşamındaki baskı ve yozlaşmayla örerek anlatıyor.

Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununa yaptığı göndermelerle zamanın geçişini ve beklenen adaletin gelmemesini derinlemesine hissettiriyor.

Panahi’nin sineması ve politik direnişi

Jafar Panahi, İran rejimini eleştiren filmleri nedeniyle defalarca tutuklanmış, yurt dışına çıkış yasağına rağmen üretmeye devam etmiş bir yönetmen. Panahi’nin filmleri, sadece karakterlerin trajedilerini değil, aynı zamanda toplumsal baskı ve sistem eleştirilerini de sinematografik bir dille ortaya koyuyor.

Uluslararası alanda Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanmış olmasına rağmen, kendi ülkesi tarafından bir türlü değer görmemiştir.

Film akışı: Kader ve sorumluluk

Film, mutlu bir aile tablosuyla başlar: Hamile bir anne, baba ve küçük kızları arızalı bir arabayla yolculuk etmektedir. Yolculuk sırasında baba, karşılarına çıkan bir köpeğe çarpar ve hayvan ölür. Kadın, “Karanlıktı, olabilir… kader,” diyerek durumu geçiştirir. Ancak küçük kız, babasına dönerek “Hayır, sen öldürdün,” der.

Bu sahne, filmin temel temasını ortaya koyar: İnsan kaderin kurbanı mıdır, yoksa yaptığı eylemlerin sorumluluğunu üstlenmekten kaçmak için mi kadere sığınır? Panahi burada, kötü eylemlerimizin sonuçlarını kader diyerek meşrulaştırma eğilimimizi sorgular.

Vahid’in hesaplaşması ve intikam

Arızalanan arabasıyla tamirciye giren İkbal, yardım ister. Tamirci Vahid, bu adamın yıllar önce kendisine işkence eden kişi olduğunu fark eder ve takip ederek evini öğrenir. Vahid, İkbal’i bayıltır ve arabasının arkasına yükleyerek kurak bir arazide, kuru bir ağacın altına götürür. Adam, işkenceci olduğunu inkar eder; protez bacağından tanınır, ama bunun yeni takıldığını öne sürer.

Vahid, eski yoldaşlarını bularak yakaladığı kişinin gerçekten İkbal olduğunu teyit ettirir. Toplanan yoldaşlar arasında, Hamid bir an önce adamı öldürmeleri gerektiğini söyler, ama hiçbiri onu dinlemez. Tüm yoldaşlar, geçmişte yaşadıkları acılar ve ihanetler üzerine sessiz bir çatışma yaşarlar.

Geçmişle yüzleşme

Vahid’in eski eşi Golli ve kocası da olay yerine gelir. Golli, işkenceci tarafından uğradığı şiddeti itiraf eder; yaşadıkları, İkbal’in savaş sırasında kazandığı sert deneyimlerle birleşir. Her biri, parmaklıklar ardında geçirdikleri günleri ve İkbal’in protez bacağını nasıl kaybettiğini hatırlayarak geçmişin gölgeleriyle yüzleşir. Bu sahne, bireysel acılar kadar savaş ve şiddetin hayatlarda bıraktığı kalıcı izleri de gösterir.

İran halkının gündelik yaşamı ve toplumsal eleştiri

Film, asıl intikam ve adalet temasına odaklanırken, İran halkının gündelik yaşamındaki baskı ve yozlaşmayı da işler. Sokaklarda ve işyerlerinde karşılaşılan rüşvet ve küçük çıkar ilişkileri, kadınların başlarını açtıklarında maruz kaldıkları toplumsal baskı ve şiddet gibi sahneler, karakterlerin ötesinde toplumun tamamının içinde bulunduğu sistemsel zorlukları gözler önüne serer.

Panahi, bireysel trajediyi toplumsal bağlamla birleştirerek, izleyiciye yalnızca bir intikam hikâyesi değil, aynı zamanda baskı, adaletsizlik ve günlük çatışmaları da sunar.

Tiyatro göndermesi: Godot’yu Beklerken

Eskiden aralarında aşk ilişkisi bulunan Shiva ve Hamid, birlikte gittikleri oyunu hatırlar ve kurak ağacı oyundaki o ağaca benzetirler. Bu sahne, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununa selam çakmaktadır.

Beckett’in oyununda Estragon sürekli unuturken, Vladimir hatırlatır. Filmde ise tam tersine, işkence görenler, maruz kaldıkları acıyı, işkencecilerinin kokusunu, tenini ve yaptıklarını unutamaz; şiddet uygulayanlar ise hayatlarına devam edebilir. Bu çelişki, bireysel hafıza ve adalet arasındaki uçurumu gözler önüne serer.

Panahi, tiyatroyu beyaz perdede güncelleyerek sadece kılık değiştirmiş bir biçimde sunar; hafıza ve bekleyiş aynı yerde durmaktadır. Beklenen Godot gelmese de, izleyici bu sürekliliğin trajik ve absürt yanını derinden hisseder. Filmde de karakterler intikam ve adalet arayışlarıyla içsel bir bekleyiş içindedir; sonuç değişmez, zaman akar, beklenen adalet gelmez.

Sonuç ve hesaplaşma

Hamid, İkbal’e dönerek, “Yetkimiz Allah’tır,” deyip şeriata sığındıklarını söyler. Vahid’e sorar: “Peki ya siz? Hatalarınızın hesabını verecek misiniz?” Filmdeki final sahnesinde, İkbal yeşillenen bir ağacın altına bağlanır; intikam alınmamış, sistem değişmemiştir. Tanrı, adalet arayan dünyayı çoktan terk etmiştir. Vahid’in sözleri çarpıcıdır: “Bizi döverken üzülüyordun, neyin intikamını alıyordun? Biz hakkımızı arayan işçilerdik, sekiz aydır maaş alamıyor, ailelerimizi doyurmak için ömrümüzü tüketiyorduk.”

Direnişçi kadın Shiva, Vahid’e özür diler ve unutulmaz tiradıyla hesaplaşmayı anlatır: “Servetin çarçur edilmesi bizim suçumuz mu? Ülkeyi soydunuz, halkı yok saydınız. Sesini hapishane duvarlarında duyduğumu hatırlıyorum… Hayalini gerçekleştireceğim, senin ki dünyada yankılanacak. Oğlun seninle ilgili gerçeği görecek.”

Shiva’nın sözleri, bireysel adalet arayışının ve toplumsal hesaplaşmanın sembolü olarak filmin kapanışını güçlü bir şekilde taçlandırır.

(HŞİ/HA)

Mao, Yayınlanmamış Yazılar kitabı ve biz

Bu hafta size Mao Zedung'un Yayınlanmamış Yazılar (1956-1971) isimli kitabından bahsedeceğim. Kitap, zamanında ünlü bir Çin uzmanı olan Stuart Schram (1924-2012) tarafından derlenmiş 1974'te basılmış (Penguin Books), dilimize ise Fatmagül Berktay çevirmiş ve 1976'da May Yayınları neşretmiş.

Şimdi çoğu yönüyle tarih olmuş bu kitap nereden çıktı diyeceksiniz. Normal fakat önce biraz yazıda yol alın derim sonra karar verirsiniz kimin, neyin geçmişte kaldığına.

Mao Zedung'un Yayınlanmamış Yazılar'ını geçmişten hayal meyal anımsasam da asıl olarak ona dikkatimi sevgili arkadaşım Ümit Özger çekti. Ümit'le rutin sohbetlerimizden birini yaparken kitaplar üzerine laflıyorduk, çok kitap yayınlandığından, hafif gülümseyerek Başkan Mao'nun da zaten "çok kitap okumaya da gerek yok" türünden şeyler söylediğinden bahsetti. Benim de bir süredir konuşmak, yazı, kitap gibi şeyler dünyada olanın bitenin karşısında ne işe yarıyor sorusu kafamda takılı olarak duruyordu ve hâlâ orada. Nerede söylemiş falan derken adetim olduğu üzere başka bir dala sıçradım, Çin'in bugün İran savaşındaki politikalarını biçimlendiren şeylerin izini Mao'da bulabilir miyim diye beni bir merak daha sardı. Ümit sağ olsun kitabı anında ulaştırdı. Şimdi onun üzerine konuşmaya başlayalım.

Kitap tanıtımında da ifade edildiği üzere 1956-1971 döneminde Mao'nun yaptığı 26 konuşma ve mektuplarından oluşuyor. Bir de bunların aralarında Mao'nun yeğeni Yuan Sin'i sigaya çektiği sohbet var. Kitabın sonunda ise notlar başlığında metni daha anlaşılır kılmak için genişçe bir bölüm ayrılmış.

Kitabı derleyen Stuart Schram'ın yaşam hikâyesi ilginç. ABD vatandaşı Schram kariyerine fizikçi olarak başlıyor ve atom bombası yapan ekibin bir parçası olarak rol oynuyor. 2. Dünya Savaşı sonrası siyaset bilimine merak sarıp, Çince öğreniyor ve Mao üzerine yoğunlaşıyor. Çokça bu başlıkta kitaba imza atıyor. Batı'da Maocu düşüncenin tanınmasına ön ayak olanlardan biri diye nitelenebilir.

Kitabın girişinde Fatmagül Berktay, Mao Zedung'un Yayınlanmamış Yazıları'nı tanıtırken kitapta yer alan metinlerin kaynağının neresi olduğu, kitabın nasıl şekillendiğini izah ederek sanıyorum o günün koşullarında oluşabilecek spekülasyonların önüne geçmeye çalışıyor.

Okuma meselesi

Evet Mao yer yer özellikle militanlara seslenirken çok kitap okumak yerine gerekli kitapları okumaktan bahsediyor ve "Tarihte her zaman az okumuşlar çok okumuşları alt etmiştir." gibi sözler sarfederek aslında gençlik, atılganlık ve politik pratiğe vurgu yapıyor yani meşhur 11. tezdeki aslolanın yorumlamak değil değiştirmek olduğu düşüncesini ön plana çıkarıyor. Ancak yeri geldiğinde çok okumak gerektiğini de söylüyor ve bunun planlı yapılmasında ısrarlı. "Temel mesele yönünüzün doğru olup olmaması ve çalışmalarınıza dört elle sarılıp sarılmamaktır" diyerek de pekiştiriyor. Mao bu anlamda aslında halkına ait geleneksel düşüncelerden uzaklaşmış değil. Örneğin Konfüçyüs de "Hiçbir zaman minderimi ısıtacak kadar uzun oturmam." diyerek hem zamanın hem pratiğin önemine dikkat çekiyor. Mao bu yaklaşımını bir klasik roman kahramanı olan Van Si Feng'den bir aktarımla "Bin bıçak darbesiyle ölmekten korkmayan, imparatoru tahtından alaşağı eder." diyerek işe cüret öğesini de eklemeyi unutmuyor. Mao'nun başka metinlerinde de göze çarpan bir diğer yön ise değiştirebildiğimiz ölçüde bilebileceğimiz düşüncesidir.

Elbette bu konular çok daha geniş bir biçimde tartışmayı hak ediyor. Ancak günümüzde "bilme"nin kısaca nereye oturduğu üzerine konuşmayı tercih edeceğim. 60'lı yılların dünyasında "biliyorum öyleyse yapıyorum" türünden bir düşüncenin özellikle gençlik kesimlerinde bir karşılığı vardı. Bu zeminin şekillenmesinde elbette Sovyetler Birliği'nin varlığı ve "Soğuk Savaş" çekişmelerinin yarattığı psiko-politik ortam ve o günün kapitalizminin dinamikleri etkiliydi. Bu yüzden özellikle üniversite gençliğinin "aydın" olma hâlinin toplumsal mücadelede yankılandığı görülüyordu. Bu akademisyenler için de kısmen geçerliydi. Bugünse biliyor olmanın ne bireysel ne de toplumsal bir sorumluluk yüklediğinden söz edemiyoruz.

Bilgi denilen şey önemli ölçüde bir mülkiyete dönüşmüş durumda ve paylaşılan olmaktan uzak. Sosyal medya bunun alabildiğine çarpıtıldığı kırık bir ayna. Geçenlerde bu zırva tünelinin saçmalığının bir ucu sonunda bir kitap sayesinde Cereyanlara kapılma/kaptırma korkusuna bile vardı.

Özellikle basılı kitaplara ilgi azaldı. Artık insanlar daha kısa metinlere ve videolara göz atmayı tercih ediyor. Buna rağmen iki dakika sonra unutulan bol laf/yazı üretiyoruz. Politikacı için bu unutkanlık hâli epey kullanışlı. Oligarşilerin düşüncelerimizin sınırlarını ve bunları nasıl kullanacağımızı belirlediği zeminde ütopyaların üretilememesi ve bugününü aşamayışımız çok normal.

Başkasından öğrenmek

Mao, Çin'le Batı arasında bazı büyük farklılıklar olduğunun bilincinde. Ancak bu durum ayrımı büyütmek yerine "diğer ülkelerden öğrenmek" ilkesini önüne koymasını sağlıyor. Mao bu çerçevede halka ve partililere en az 3-4 dil öğrenmeyi öğütlüyor. Çünkü ona göre bütün ülkelerin milliyetlerin iyi yanlarını öğrenmeli, kötü ve zayıf yanlarını da bilmeliyiz.

"Gelecekte sanayi tarımımız hızla gelişse de bilimsel ve kültürel düzeyimiz yükselse de mütevazı ve ihtiyatlı davranmayı sürdürmeli ve kibirlenmemeliyiz. Hâlâ başkalarından öğrenmeliyiz" gibi sözler söyleyerek aslında kendinden sonra Çin'in izlediği gelişim politikasının da çerçevesini çiziyor. Bütün bu yaklaşımın temelini ise diyalektiğe dönük bakış açısı şekillendiriyor. Mao çelişkileri çoğu zaman uzlaşmaz değil birbirine dönüşebilen ögeler olarak görüyor. Mütevazı olmakla diyalektik değişim birbirini tamamlıyor. "Bütün olumlu unsurları ve mevcut güçleri harekete geçirmek daima bizim siyasetimiz olmuştur." derken ise bunun politik sahnedeki yansımasını tasvir ediyor.

Çin şimdi ne yapıyor?

Çin'in bugün sürmekte olan post modern karakterli yeniden paylaşım savaşının merkez cephesi Batı Asya'daki tutumu bence Mao'nun "başkasından öğrenme" ilkesiyle uyumlu. Çin emperyalizmi kazanmak için Batı'nın genelde uyguladığı "böl-yönet" politikası yerine yerel sermaye ve politik güçlerle bütünüyle uzlaşma çizgisi üzerinden ilerliyor. Dolayısıyla hiçbir rakibi olmuyor. Bugün somutta İran savaşında bölgeye istihbarat gemileri göndererek savaşan güçleri analiz ediyor. Yer yer İran'a istihbari destek verdiği iddiaları basına yansıyor. Çatışma başlamadan önce ise İran'a 290 km menzilli balistik füze satışı yaptığı/yapacağı türünden haberleri okumuştuk. 3. Dünya Savaşı'ndaki ana rakibi ABD alabildiğine içte ve dışta yıpranırken, Çin ilave olarak ihracatını Şubat ayında yüzde 21.8 oranında artırdı. Bu artış 213.6 milyar dolara tekabül ediyor. Ayrıca Mayıs ayından itibaren Afrika ülkelerinden ithalata sıfır gümrük vergisi koyacağını açıkladı. Yani Trump'ın zırvalıklarının tam tersi.

Bütün bu politik tutumların iyi ya da kötü olmasının ötesinde başka bir anlamı var. Çin geleneksel yaklaşımı terk etmeden ısrarla sabırlı, ihtiyatlı, planlı ve öngörülü olmayı tercih ediyor. Örneğin ABD'nin Venezuela hamlesiyle birlikte petrol kaynaklarını çeşitlendirmeye yöneldi ve artırdı. Çin yönetimi ABD'nin askeri gücünün büyüklüğünün de bilincinde olduğu için doğrudan karşı karşıya gelmek yerine diyalogla ve farklı yöntemlerle karşı tarafı yıpratmayı sürdürüyor. Mesela Batı Asya geçici bile olsa bir ateşkes sağlandığında Körfez ülkeleri çöken altyapılarını ayağa kaldırmak ve güvenlik için kime koşmak zorunda kalacak? Trump'a olmadığı kesin.

Bu bölümü gerçekleşmiş bir "kehanetle" bitirmek istiyorum. Mao "Batı burjuvazisinin başardığını Doğu proletaryası neden başarmasın? Selefimiz Sun Yat Sen Çin'de büyük bir ileri atılımın olacağını söylemişti. Onun kehaneti mutlaka 20-30 yıl içinde gerçekleşecektir." diyor. Evet, Mao’suz ve kapitalist yoldan da olsa böyle bir durum gerçekleşti, onların beklentileri bu yönde miydi bilmiyorum ancak mevcut Savaş'ta Pekin, Washington'un ana rakibi hâline geldi.

Mao'yla ilgili elbette hala çok tartışacak yan var. Onları daha sonraya bırakalım. Uluslararası siyasetin Savaş'ın eşliğinde her geçen gün daha fazla yamyamlaştığı bir sürecin içindeyiz. Düşüncenin katılaşmasının yol açacağı tehlikelerin elbette çoğumuz bilincindeyiz ancak salt fikrin kendisinin dünyanın seyrinde belirleyici bir önemi olmadığının ne kadar farkındayız? Aslında o düşüncelerin herhangi bir metadan daha kutsal olduğunu, gevezelikten ibaret olmadığını kim söyleyebilir?

(AS/HA)

Metaların kraliçesi

"Dilimizi kımıldatmamıza izin vermeyen öldürücü bir sessizliğe geldik."

Gece Dersleri, Latife Tekin

"Metaların kraliçesi, en değerli meta demektir. İhtiyaç duyulduğunda bir aşk, sevgi veya arzu nesnesi; ihtiyaç kalmadığında vahşice katledilen bir varlıktır. Katillerin çoğunlukla 'kara sevdalı'’ âşıkları, babaları, erkek kardeşleri olması da trajedinin bir başka boyutunu gösterir.’’

Abdullah Öcalan’ın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde paylaşılan bu mesajını görünce zorbalıkla metalaştırılan ve her türlü -bilim, din, anne kutsallığı, fedakarlık vb.- mistifikasyon araçlarıyla çevresi sarılmış halde bir kadının, acaba eril tahakkümün eksik bir şey bırakıp bırakmadığını merak ettim.

Öcalan’dan 8 Mart mesajı: Birinci sıraya kadın özgürlüğünü alıyorum
Öcalan’dan 8 Mart mesajı: Birinci sıraya kadın özgürlüğünü alıyorum
8 Mart 2026

Aklıma Faslı feminist yazar Fatima Mernisi’nin Freud ve Gazzâlî'nin "ön sevişme" hakkında fikirlerini karşılaştırdığı bir makalesini getirdi. Yani zaten çoğumuzun bildiği bu üstü kapatılmış kadın zulmünün sebeplerine doğru yapılan yolculukta sanki yeterince uğranılmamış yerler olduğu aklıma geldi. Ama yeni değil tabi bu. Burada yeni olan söz konusu kadın cinselliğinin de rıza üretmeye de varacak derecede bin yıllarca durmadan devam etmesi, erkek egemen yapının gücünün temel motivasyonunun en önemli motor gücünü oradan alması meselesi.

O yüzden sömürülecek en değerli "şey, meta" kadın ve kadına dair olan her şey oluyor. Bu en değerli metanın çevresi ise fetişlerle kuşatılmış, bireysel ve toplumsal tüm kesimler ‘’kadın kırımında’’ çoktan ikna edilmiş ve uzlaştırılmış. Tarihsel olarak sadece iş bölümü bile başlı başına kadını yok etmenin en büyük nedenlerinden biri. İş bölümü biyolojikleştirildi, mesleklere cinsiyet ataması yapıldı. Fatima Mernisi’nin makalesinde bir diğer yenilik kadının hem doğuda hem batıda hatta kuzeyde ve güneyde de sömürüldüğüydü.

Batının en büyük tuzaklarından biriydi göğsü açık aydınlanmacı emekçi kadının devrimci yürüyüşü. Meşhur tablonun ardında olan unutuldu, refleksif ve travmatik yaklaşılarak doğudaki kadını kurtarma operasyonlarına girişildi. Mernisi bunun hiçbir şey ifade etmediğini her yerde ve her koşulda yine sözün, sesin ve biyolojinin erkekleştiğini gösteriyor.

Fatima Mernisi'nin İslam’da Aktif Kadın Cinselliği Anlayışı[1] makalesi kadının cinsel gücünün toplumsallığı üzerinden, yine nedense bütün suçun kadının boynuna atıldığı bu "sembolik fallik düzende" nasıl tutunabildiğini, nasıl kaçış rampaları edindiğini anlatıyor. Tabii bu arada erkeğin varolan bu güç karşısındaki acizliğinin bilim, din, siyaset ve gelenek tarafından nasıl ıslah edilmeye çalışıldığı; onun meşru veya gayrimeşru bir şekilde alt edilmesinin tesellisi de ayrıca ifşa ediliyor.

İronik bir şekilde hem İslâm hem de Avrupa kaynaklı anlatılarda aynı sonuç çıktığını belirten Mernisi; ikisinin de tek derdinin -kontrol edilmediklerinde- ‘’kadının’’ sosyal düzene zarar vereceğidir. Gazzâlî’ye göre aktif, Freud’a göre pasif cinsellikleriyle kadınlar sosyal düzene zarar veriyor. Üreme dışında gerçekleşen cinsel birleşme Batı’da arzuda bir sapkınlık, lanetli ve günahkar bir eylem olarak görülürken İslam bambaşka bir yorumla cinselliği değil de doğrudan kadını ‘’suçlamayı’’ tercih ediyor. Çünkü cinselliği olumlayarak üremeyi teşvik eden ibadet eden sosyal düzenin bekçiliğini yapacak olan eril tahakküm öznesine bir kamusal alanın icracısı olarak görür. Müslüman erkek, cinsellikle uyumlu, tatmin edilmiş ve kontrol altında ‘’boşaltılmış’’ arzusunun ötesinde işlevini yerine getirmek üzere dış dünyaya açılmaktadır. Batılı öznenin ise başı ‘’cinsellik hummasıyla’’ belada; medeniyeti çürüten bir işlevle her geçen gün etrafını sarmakta. O yüzden cinsel enerjinin/libidonun medeni olana akması gerekmekte. Freud’un kadınlarla ilgili psikanaliz teorisine göre Batı Hıristiyan geleneğinde medeniyet cinselliğe savaş açmalı, onu dünyevi zevklerinden koparmalıdır.

Aktif ve pasif kadın cinselliğini biraz açarsak. Gazzâlî’ye göre kadının fitne çıkarma ihtimaline karşı sürekli kontrol altında tutulmalı ve tatmin edilmeli. Freud’ta ise pasiflik günümüzde fallosentrik bir sonuç göstermekle birlikte kadının alıcı, pasif ve bekleyen konumdan klitoral eril durumdan olgun vajinal aşamaya geçtiğini belirtir. Gazzâlî de ise durum bunun tersiydi. O yüzden doğadaki erilliğin dişile olan yaklaşımıyla avlanması gereken, tutulması gereken bir yapı olarak görür. İşte konunun başına dönersek İslam’ın erken yorumunda ‘’ön sevişme’’nin olması hiç de ilginç olmamakla birlikte aslında yine eril Müslüman erkeğin kadını kontrol altında tutmanın yollarından biri olarak görülmekte. Gazzâlî, Muhammed peygamberin hadisinden aldığı örnekte peygamberin çevresindeki erkeklerin ona kadınlara nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair öğüt verirken biri nasıl diye sorunca ‘’güzel sözler ve okşayışlarla’’ cevap verdiğini aktarır. Öyle ya da böyle doğada doğuran, kraliçe, tanrıça statüsünde olan ‘’erkeği’’ bu gücüyle delirten kadının tarihsel olarak türlü biyolojik, antropolojik, dinsel ve mitsel ‘’kanunlarla’’ zorlanması kaçınılmaz. Öcalan’ın da bahsettiği o kastik katil zihniyeti ve yakın zamanda açıkladığı metaların kraliçesi olarak görülen kadının bin yıllardır içinde olduğu esareti ‘’yırttığı’’, ‘’aştığı’’ bir çağdayız artık. Şimdi rotayı biraz yakın tarihe Foucault’un Cinselliğin Tarihi döndürelim.

Cinselliğin Tarihi: Ayıptan ifşaya

Modern toplum kendinden önceki toplumsal aşamayı ‘’aşırı’’ doğal buluyordu. Sık sık şu hikâyeyi tekrarlar: Eskiden insanlar cinselliği daha doğal yaşardı, sonra burjuva ahlakı geldi, özellikle 19. yüzyılda her şey bastırıldı, yatak odalarına kapandı, cinsellik susturuldu. Ancak Foucault’ya göre bu tamamen uydurma; o, anlatının büyük ölçüde bir efsane olduğunu söyler. Cinselliğin Tarihi’ni de tam da bu miti parçalamak için yazmış. Foucault’ya göre modern toplumun yaptığı şey cinselliği susturmak değil; aksine onu sürekli konuşturmak, incelemek, sınıflandırmak ve yönetmekti. Yaygın anlatıya göre modern toplum cinselliği yasaklamış ve bastırmıştır. Oysa Foucault’ya göre 17. yüzyıldan itibaren tam tersine bir patlama yaşanır: cinsellik üzerine konuşmalar, raporlar, tıbbi metinler, pedagojik tavsiyeler ve psikiyatrik analizler çoğalır. Cinsellik artık yalnızca özel hayatın meselesi değildir; devletin, bilimin, kilisenin, toplumun ve okulun ilgi alanına girer. Böylece cinsellik yasaklanan bir şey olmaktan çok, sürekli incelenen bir bilgi alanına dönüşür. Haliyle üzerine konuşuldukça kendi bürokratik düzenini kurmuş, kastlaştırmış, katılaştırmıştır.

Dildeki gelişmelerle birlikte, yani dilin bir ideolojik güç olmasının sağlanmasına başlamasıyla ki özellikle 19 ve 20.yy bunun zirve yaptığı yüzyıllardır. İktidar ile bilgi arasındaki ilişkide iktidar yalnızca yasaklayan bir mekanizma değil; aynı zamanda bilgi üreten, ürettiği bilgiyle hatta yeniden üretim pozisyona geçerek oradan tahakkümünü kurmaya başlar. Dil iktidarlaşır. Dil, özellikle faşizm için çok önemli. Amerikalı Anarşist John Zerzan da dilin yeri geldiğinde zorbalık aracına döndüğünü, sözlü yasadan yazılı yasaya geçişin kilidi olduğunu belirtir. Dil, muktedirin elinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıp duracaktır yüzyıllarca. Cinsellik alanına geldiğimizde da tam olarak bu olur. Tıp, psikiyatri, pedagoji ve hukuk gibi kurumlar cinsellik üzerine konuşarak yeni kategoriler üretir. Örneğin modern dönemde “eşcinsel”, “histerik kadın”, “sapkın çocuk”, “mastürbatör” gibi kimlikler ortaya çıkarmaya başlar. Foucault’ya göre burada önemli olan şey şudur: eski toplumlarda bu davranışlar vardı, fakat modern çağda bunlar kimlik haline getirilir. Böylece insanın kimliği bile cinselliği üzerinden tanımlanmaya başlar. Kimliğin olduğu yerde de biyoiktidar hem ruha hem de bedene nüfuz ederek onu kimlik üzerinden insanı klinikleştirir, hukukunu laboratuvarda düzenler. İnsan artık ontolojik ve etik bir varlık olmaktan çıkar klinik raporu çıkarılması gereken bir varlık haline getirilir. Modern çağda kadına erkeklerden ve çocuklardan önce uygulanan buydu. 19.yy’da histeri doğrudan bir kadın hastalığı olarak görülüyordu.

Kişisel olanı açıklama zorunluluğuna bakınca bunun köklerini Hristiyanlığın günah çıkarma pratiğindeki “itiraf kültürü”nde buluyoruz. İnsan günahlarını anlatır, arzularını itiraf eder, iç dünyasını açığa çıkartır. Modern toplum bu dini tekniği kendine örnek alarak seküler kurumlara taşıdı daha sonra. Psikanaliz, psikiyatri, terapi ve hatta eğitim sistemi bireylerden sürekli olarak iç dünyalarını anlatmalarını istedi. İnsan artık yalnızca davranışlarıyla değil, arzularını açıklamasıyla da yönetilir hale geldi. Cinsellik böylece yalnızca yaşanan bir deneyim değil, sürekli anlatılması gereken bir hakikat haline geldi. Modern iktidarın bu yeni biçimini Foucaultcu bağlamda “biyoiktidar” kavramına örnek gösterebiliriz. Eski iktidar biçimleri daha çok öldürme veya cezalandırma hakkına dayanırken modern iktidar yaşamı yönetmeye yönelir. Devlet artık yalnızca bireyleri değil nüfusu da düzenlediği için doğum oranları, evlilik, doğurganlık, aile yapısı ve sağlık politikaları cinselliğin kontrolüyle doğrudan bağlantılı oldu. Bu nedenle modern iktidar yatak odasına kadar girer; çünkü nüfusun geleceği militarist anlamda devletin bekası orada belirlenmekte.

Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’nden hareketle düşüncesi burada da psikanalizle de ilginç bir gerilim kurar. Sigmund Freud bastırılmış arzuların bilinçdışında geri döndüğünü anlatırken, Foucault bastırmadan ziyade söylem üretimine dikkat çeker. Yani mesele arzunun gizlenmesi değil; onun sürekli konuşulmasıdır. Buna karşılık Jacques Lacan cinselliği dil ve simgesel düzen içinde düşünerek Foucault’ya daha yakın bir noktaya gelir. Lacan’ın ünlü “kadın diye bir şey yoktur” formülü, cinselliğin biyolojik özden çok söylemsel bir yapı olduğunu ima eder.

Bütün bu analizlerin sonunda Foucault’nun vardığı sonuç radikaldir: Cinsellik sandığımız kadar doğal ve değişmez bir şey değildir. Onu tanımlayan, sınıflandıran ve anlamlandıran şey tarihsel söylemlerdir. Modern toplum cinselliği bastırmamış; aksine onu sürekli üreterek yönetmiştir. Bu yüzden cinselliğin tarihi aynı zamanda iktidarın tarihi, bilginin tarihi ve bedenlerin nasıl yönetildiğinin de tarihidir. Bu aynı zamanda cinselliğin ve cinsiyetin biyolojikleştirilmesi ve bunun üzerinden tüm hukuk sistemlerinin kurulması bir sözlü-yazılı ceza kültürün gelişmesine neden olmuştur.

Arzunun pazarı: Meta fetişizmi, cinsellik ve Marksizm

Kapitalist toplumun en tuhaf ve güçlü yanı, insan ilişkilerini nesnelerin diliyle konuşur hale getirmesidir. Bunu ilk fark eden kişi kuşkusuz Karl Marx’tı. Marx, Kapital’de geliştirdiği meta fetişizmi kavramıyla kapitalizmin büyüsünü açığa çıkarmaya çalıştı. Ona göre kapitalizmde insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler görünmez hale gelir; onların yerine metalar konuşur. İnsanların emeği, arzusu ve ilişkileri nesnelerin içine gömülür ve sonra bu nesneler sanki kendi başına değer üretiyormuş gibi görünür. Marx, meta biçiminin, insanlara kendi toplumsal emeklerinin toplumsal karakterini, şeylerin nesnel karakteri olarak gösterir, der.

Yani mesele yalnızca ekonomi değildir. Meta fetişizmi aynı zamanda bir algı rejimidir. İnsanların dünyayı nasıl gördüğünü belirler. Metaya yapışan görünmez hare, onu fetişleştirir. Bu fetiş hale düşen insan, içtikçe susayan bir canlı konumunda olur. Bu yüzden kapitalizmin en güçlü yanı üretimden çok arzuyu örgütleme biçimidir. Tam da bu noktada mesele cinselliğe gelir. Çünkü kapitalizm yalnızca emeği değil, arzuyu da metalaştırır.

Kapitalist modernite cinselliği iki farklı şekilde dönüştürdü. Bir yandan onu bastırdı, ahlak ve aile kurumlarıyla disipline etti; diğer yandan onu büyük bir piyasa alanına dönüştürdü. Bugün reklamdan modaya, pornografiden estetik endüstrisine kadar uzanan devasa bir ekonomi doğrudan cinsellik üzerinden işliyor. Aile, ahlak ve cinsel yasaklar yalnızca kültürel normlar değildir; aynı zamanda siyasal itaati üreten yapılardır. Bir yerde bastırılmış cinsellik, otoriteye boyun eğen karakter yapıları üretir. İnsanların bedenleri üzerindeki denetim kırılmadan, toplumsal özgürleşme de mümkün değildir.

Ancak kapitalizm yalnızca bastırmaz. Aynı zamanda arzuyu yönlendirir demiştik. Cinsellik görünürde özgürdür ama aslında sistemin hizmetindedir. Arzu devrimci bir enerji olmaktan çıkar, tüketimin motoruna dönüşür. Erotik imgeler, beden idealleri ve sürekli teşvik edilen haz kültürü, bireyi özgürleştirmek yerine piyasaya bağlar. Bugün sosyal medya, kozmetik endüstrisi, fitness kültürü ya da pornografi ekonomisi bu mekanizmanın en görünür alanlarıdır.

Burada psikanalizin büyük figürü Jacques Lacan’ı da anmak gerekir. Lacan, arzunun doğrudan bir nesnesi olmadığını söyler. Arzu her zaman bir eksiklikten doğar ve hiçbir nesne bu eksikliği tam olarak dolduramaz. Kapitalizm tam da bu boşluğu keşfetmiştir. Arzunun asla doyurulamayacak yapısını sürekli yeni metalarla besler. Böylece tüketim bitmez. Her yeni nesne, eksikliği kapatacakmış gibi görünür ama aslında yalnızca arzunun devrini hızlandırır.

Bu nedenle Lacancı düşüncede meta çoğu zaman arzunun vekili haline gelir. Bu tartışmaya feminist Marksizm de önemli katkılar getirmiştir. Özellikle kadın bedeninin metalaşması meselesi bu noktada kritik bir alan oluşturur. Reklamdan sinemaya kadar pek çok kültürel üretim alanında kadın bedeni arzunun evrensel simgesi haline getirilir.

Bu durum yalnızca estetik bir tercih değildir; aynı zamanda kapitalist üretimin ideolojik düzenidir. Böylece kadın bedeni: Tüketimi teşvik eden bir imgeye, arzunun pazarlanabilir formuna, kapitalist estetiğin merkezine yerleştirilir. Böylece cinsellik hem ekonomik hem de sembolik bir meta biçimine dönüşür. Tabii bu ‘’kullanılabilir makbul kadın’’ algısı sadece cinselleştirilmiş erotik veya pornografik bir imajdan öte yoksullukla, eşitsizlikle, ikinci hatta üçüncü sınıfa düşürülmüş, neredeyse tarihsel olarak hep ‘’kendi kaderini tayin hakkından’’ yoksun bırakılmış bir kadın profilinden de söz etmeden olmaz. Metaların kraliçesi işte topyekûn yok sayılan her şeyi eril öznenin nesnesine dönüştürülmüş bir ‘’kurgusal kadın’’ varlığından söz edilmekte.

Bugün yaşanana bakınca dating uygulamalarından sosyal medyaya kadar uzanan yeni dijital alanlar, meta fetişizmi ile cinselliğin en yoğun kesiştiği yerlerdir. İnsanlar birbirlerini artık yalnızca tanımaz; aynı zamanda profil, görüntü ve veri olarak tüketirler. Arzu algoritmalar tarafından yönlendirilir. İlişkiler giderek daha fazla bir piyasa mantığı içinde kurulur. Bu yüzden kapitalizmi anlamak için yalnızca fabrikalara değil, aynı zamanda arzunun dolaşım alanlarına, Instagram’a vb. yerlere bakmak gerekir. Çünkü Marx’ın meta fetişizmi kavramı bize yalnızca ekonomiyi değil, modern toplumun en mahrem alanını da anlatır: İnsanların birbirlerini nasıl arzuladığını. Ve belki de kapitalizmin en derin sırrı tam burada saklıdır. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler giderek nesneler aracılığıyla kuruldukça, arzu da özgürleşmek yerine piyasanın dilini konuşmaya başlar.

Son söz

İnsanlık tarihine bakıldığında kadının konumu tek bir çizgide ilerlemez. Neolitik çağın ana tanrıça figürlerinden Mezopotamya’nın güçlü tanrıçalarına, Yunan mitolojisinin çelişkilerine, tek tanrılı dinlerin ilk kadın anlatılarına ve modern kapitalizmin beden politikalarına kadar uzanan uzun bir hikâye vardır. Bu hikâye bize şunu gösterir: Kadın bazen tanrıça, bazen günahın kaynağı, bazen cadı, bazen de piyasanın nesnesi olarak temsil edilmiştir. Ama bütün bu imgelerin arkasında aynı tarihsel süreç vardır: toplumların ekonomik ve siyasal yapıları değiştikçe kadın hakkında kurulan anlatılar da değişmiştir. Belki de bu yüzden kadın meselesi yalnızca kültürel değil, aynı zamanda tarihsel ve politik bir meseledir.

Rojava’da, İran’da ve dünyanın birçok yerinde kadınlar bütün bu eril tahakkümün tarihini ifşa etti ve ediyor. Son yüzyılın ‘’kadın yüzyılı’’ seçilmiş olması manidar. Sapkın Caligulavari yöneticilerin doğayı, kadını ve çocukları tamamen keyfi yöntemlerle zevk duyarak yok etmesinin artmasına rağmen; hiç gerilemeyen durmadan ilerleyen mücadelesini büyüten bir kadın atağı olduğu açıkça görülüyor artık. En küçük yapılar bile yapısöküme uğruyor. Erkekleşen ve katılaşan dilde kelime bazında bile olsa değişiklik var. Dil muktedirlerin elinde bir ideolojik silah olmuştu. Şimdi kadın hareketi dile de müdahale ediyor. Sloganlar değişiyor; en küçük ikili diyalog biçimleri dönüşüyor artık. Katı olan her şeyin buharlaştığı bir zamanda zalim olan muktedirlerin de en zalim olduğu zamana denk geldik.  


[1] Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik, Çev: Ebru Salman, Pınar İlkkaracan (Derleyen), İletişim Yayınları, 2023, İstanbul

(OD/HA)

Mehmet Yaşın'la "Sapfo ile Rumi'nin Karşılaşması" üstüne bir söyleşi

Sevgili Mehmet Yaşın’ı ismen biliyordum ve birkaç şiir kitabını okumuştum, okuma buluşmaları etkinliklerimiz dolayısıyla Gümüşlük Akademisi’nde bulunduğum sırada da kendisiyle tanışmıştım. Sonra 3 Şubat 2021’de “Gümüşlük Gün Batımı Şiir Akşamları” buluşmalarımız sırasında onun şiirlerini okurken, Kalbi Durmuş Zamanda adlı şiir kitabında yer alan “Karşılaşma” ile karşılaşınca çok etkilendim ve kendisiyle bu konuda yazıştım.

Onun bu yapıtı 2025 aralık ayında Türkiye’de ilk kez İthaki Yayınları tarafından yayınlanınca hemen edinip okudum ve kendisine yeniden bir mesaj yolladım, hem kutladım, hem de bu kitapla ilgili bir e-söyleşi yapmak istediğimi söyledim. Sağ olsun kabul etti ve sorularıma çok hızlı yanıt verdi. Yanıtları o kadar ve dolu ve öğreticiydi ki, bunu yıllardır yazı yollamadığım bianet/biamag’da yayınlanmasının iyi olacağını ve daha çok okura ulaşacağını düşündüm.

İşte o söyleşi ve sevgili Yaşın’ın yanıtları...

"Rumi ile Sapfo arasındaki heyecan verici koşutluk"

Sapfo ile Rumi iki ayrı yer, mekân ve zamanlı iki önemli şair. Siz onları bu yapıtınızda aynı çerçevede ele alıyor ve birbirine koşut olduğu düşüncesini ileri sürüyorunuz. Bu koşutluğu ilk kez ne zaman ve ne vesile ile fark ettiniz ve birlikte düşündünüz?

Rumi’nin Elen dili ve şiirine yakınlığını keşfetmemle başladı. Mezarı üstünde bir şiiri var, mizahi de görünebilecek bir cenaze şiiri; ağıt diyemiyorum. Bu şiirin eski Rum Halk Edebiyatı’nda “Sınırüstü Şiirleri” denen ve daha ziyade Anadolu ile Suriye arasındaki bölgelerde üretilen türkülerle tıpatıp benzediğini, adeta uyarlandığını fark edince, Rumi’nin Elence şiirle ilişkisinin orada durmayacağını düşündüm. Nitekim, Elence yazılmış dizeleri de var.

1990’ların sonu filan olmalıydı, çünkü mezarındakiyle benzeşen “Trantafilleni – Gülden” adlı o şiiri 1999’da YKY’nin yayımladığı Eski Kıbrıs Şiiri Antolojisi’ne almıştım. Ardından İngiltere’deki doktora çalışmamın neredeyse tümünün aktarıldığı daha kapsamlı, 600 sayfa kadar bir baskısı, MÖ 9. yüzyıl başlarından 20. yüzyıl sonlarına kadar olan çok dilli şiirleri derleyecek şekilde Diller ve Kültürler Arası Bir Edebiyat İncelemesi: Kıbrıs Şiiri Antolojisi adıyla yayımlandı. 2005’te “Memet Fuat Eleştiri ve İnceleme Ödülü” kazanmasına rağmen o kadar kalın bir kitabı yayıncı tekrar basmaya hevesli olmayınca, birkaç yıl önce Cyprianka: Kıbrıs Şiirinin 3000 Yılı adlı daha kısa bir versiyonu yayımlandı.

Rumi’yi 2000’lerin başında daha iyi öğrendikçe, zaten üç dilden takip ettiğim Sapfo’yla arasındaki heyecan verici koşutluğu keşfetmeye başladım. Sapfo’nun ilk kadın felsefeci olduğuna dair bir kanım var. Onun hakkında Sapfo ile Rumi’nin Karşılaşması dışında yazmıştım. Kitapta da belirttiğim gibi şairliği öne çıkıp filozofluğu silinen Sapfo’ya mukabil, Rumi’nin filozofluğu öne çıkıp şairliği silinmiş. Türkiye’de adına “Mevlâna” denerek şiirleri asli şiir geleneğini oluşturan kaynaklar arasından çıkarılmış ve dini bir figüre dönüştürülmüş. 

Düşündüm ki, Sapfo ile Rumi’nin ikisi de şair-filozof. Goethe, Nietzsche gibi, bu çok özel bir durum. Türkçede daha şiirsel diye bu kitabımda Eflatun olarak anılan Platon’u da Sapfo’nun bir biçimde etkilediği düşüncesindeyim. Nedenlerini kitapta izah ediyorum. İşte Rumi ile Sapfo’nun ikinci bağlantı noktası Platon üzerinden kuruldu. Platon, Sapfo’dan onun tersine giderek etkileniyor, Rumi ise Platon’dan onunla büyük ölçüde doğru yönde giderek etkilenmeler taşıyor. Belki biraz da tesadüfle, yazacağım bir yazı mı çevireceğim bir şiir mi vardı, her ikisinin şiirlerini aynı sıralarda okuduğum bir dönemde, aralarındaki zamanı ve mekânı aşkın bu çoğul koşutluğun esin vericiliği şiirsel bir metne dönüştü. 

"Aşk ilişkileri benzeştiği kadar ayrışıyor da"

Bu düşüncenizde onların somut gerçeklik anlamında bireysel yaşamlarının, özellikle toplumsal cinsiyet bağlamındaki durum ya da tutumlarının bir etkisi oldu mu?

Oradan yola çıkmadım az önce söylediğim nedenlerle dikkatimi çekti. Ama aralarındaki şaşırtıcı benzerlikleri fark ettikçe anlamlı bir açıklama aramaya başladım. Çok tuhaf çünkü bu, 1800 yıllık fark, biri Ege adasında diğeri Anadolu bozkırında, dilleri, dinleri, edebiyat gelenekleri, kısacası bütün dünyaları bambaşka. Yine de birbirleriyle örtüşebiliyorlar. Onlar bu derece örtüşürken Dünya Edebiyatı denen çarpık sistemin, Sapfo’yu Batı şiirine, Rumi’yi ise Doğu şiirine gelenek olarak sunup, onların şiirini de karşılaştırmaksızın kullanarak bu derece yapay bir Doğu-Batı uygarlıklar karşıtlığı yaratmasını da sorgulamak gerekiyordu.

Bir de biliyorsunuz Rumi için hep “İlahi Aşk Peygamberi” denir. Fakat onu dini inanç yerine şiir sevgisiyle okuyan herkes ilahi aşktaki erotik boyutu da hissetmekte gecikmez. Rumi şiirinin bu ikili aşk yanı, onun aksine hep “Erotik Aşkın Şairi” vurgusuyla sunulan Sapfo şiirindeki ilahi özellikleri de daha iyi görebilmemi sağladı. Çok farklı bir din olsa da, Afrodit’e tapınışı bir kutsanma. Onun için gerçek bir Tanrıça, tapınak, kutsallık, yüceliş ve arınma demek Afrodit etrafındaki her şey; mitolojik hikâye sanılsa da şimdilerde. 

Sapfo ile Rumi’nin “Sevgili” dediği öznelerle hem erotik hem ilahi anlamda kurdukları ilişki böylece dikkatimi daha çok çekmeye başlayacaktı. Yoksa bu baştan gelmedi. Aşk ilişkileri benzeştiği kadar ayrışıyor da, yani özü benzer, deneyimleri ve yorumlayışları ayrışıyor. Aşka yaklaşımları bir pusula gibi şiirlerini okuma biçimini, hangi yöne nasıl gidip de poetikalarını ele alabileceğinizi işaret ediyor.  

"Halk Şiiri ile Divan Şiiri arasına bir sıkışmışlık"

Bu şairlerin şiirlerinin biçimleri açısından bir koşutluk özünde, aslında söz konusu muydu? Yoksa çeviriler sırasında gündeme gelen düşünsel koşutluk, yani benzer konuları, özellikle de alışıldık olmayan “aşk”larını ifade ediş biçiminden dolayı mı? Bunu sizin bu kitabınızda dile getirdiğiniz “kentli/şehirli şairlik” bağlamında da benzer bir yere oturtmak mümkün mü?

Evet, Pers/Fars ve Elen/Yunan şiirindeki geleneksel biçimler arasında belli benzerlikler var. Kitapta biraz izah etmeye çalıştım. Genellikle beyitler halinde yazılıyor ikisi de. Aruz ile Metron vezinleri arasındaki sesli harflerin değerlerine ya da “onbeşheceli” (dekapentesillovos) hece hesaplamasına göre kurulan dizeler Divan şiirindeki gibi uzun olabiliyor. Tabii bire bir örtüşmüyor biçimleri, sadece benzerlikler taşıyor. Bunun nedeni aşk izlekleri değil, geleneksel şiir yapısının kalıplarına göre biçim oluşturmaları yüzündendir. 

“Kentli şairlik” diye ifade ettiğiniz konuyu Sapfo ile Rumi karşılaştırmasında onlar için pek ele almamıştım. Daha ziyade Rumi’nin şiirine, Türk edebiyatında bir düalite olan ya Divan ya Halk şairisin bağlamında, üçüncü bir küçük kent şiir ve edebiyat yolu olarak işaret etmiştim. İlk modern Türkçe edebiyatın da aynı bölgeden çıkan Karamanlı edebiyatı oluşuna ve küçük kentlilikle ilişkisine değinmiştim. Sonuçta onlar da toplumsal ve kültürel manada, esasen Ahi esnaf / Sufilerle, küçük manifaktür üreticileri / Hristiyanlarla yakinen bağlantılı birer olgu. Türk-Müslüman kesimlerde o şekilde daha kozmopolit, felsefi ve edebi üretim yapacak küçük kentlilik sözü edilen dönemlerde çok zayıf olduğu için Anadolu’daki Halk Şiiri ile İstanbul merkezli Divan Şiiri arasına bir sıkışmışlık yaratıldı. Zaten “Kasabalı” denir biliyorsunuz, kentli ifadesi pek kullanılmaz. “Şehir” kelimesini ise ben pek kullanmıyorum o çerçevedeki kentler için, çünkü İstanbul’un adıdır: Polis, Elencesi, Türkçesini de öyle algılıyorum. 

Fakat orası doğru ki adalar her zaman küçük kentler gibidir. Bir ada üzerindeki tek bir yerleşim alanını değil, küçüklü büyüklü hepsini kapsayan ve deniz bağlantısı olduğundan gideni geleni mecburen çok ve çeşitli olan yerlerdir. Adalarda asla kendi içine kapalı kasabalılığın karabasanı olmaz. O nedenle Sapfo’nun Lesbos/Midilli adasından çıkışı ile Rumi’nin her dilden her dinden eğitimli kesimlerin yaşadığı eski Karaman/Larende/Konya merkezli oluşu, belli bir küçük kentlilikte onları değerlendirmemize yol açabilir. Elbet kendi zamanlarındaki söz konusu mekânların konumunu gözeterek…    

"Nâzım Hikmet köye, Âşık Veysel kente taşınsa?"

Sizce kentli, köylü, göçebe (gezgin) şair, âşık olma hâlleri arasında farklar var mı? Yoksa hepsi bir ve benzer mi? Eğer farklılıklar algılanıyorsa bunlar neler ve hangi noktalarda şekilleniyor ve neden kaynaklanıyor?

Mesela şehirli Nâzım Hikmet ile kasabalı İsmet Özel arasındaki farklar ve onların köylü Âşık Veysel ile olan farkları… Yani hepsi de 20. yüzyıl Türkiye’sinde yaşayıp aynı dönemin Türkçesiyle yazmış gibi görünseler de şiirleri arasındaki farkları karşılaştırmalı olarak inceleyecek biri herhalde birçok saptama yapabilir. Toplumsal ve sınıfsal konumlardan kaynaklanan bazı kültürel farklılıklar ister istemez her şairin yazdığı şiire yansır; nasıl bir edebiyat birikimiyle, dil ve üslupla şiire başladığınızı belirleyebilir. Bir de her bireyin kuşaklar boyu sürmüş bir aile ve sosyal çevre içine doğduğu söylenebilir. Hayatımızın ileriki yıllarında çocukluk ortamlarının etkisini ne kadar aşabildiğimiz meçhul, hele şiirde. 

Bunları biraz da adlarını andığım üç şairi düşünerek söylüyorum, onların sınırlılığında. Yoksa insanları yaşam deneyimleri değiştirmiyor mu, denecek. Elbette işin bu değişim yanı önemlidir; kimliklerin dinamik ve değişken oluşunun da kayda geçirilmesi lazım. Hele şimdilerin küreselleşmiş dünyasında bir başka ülkeye, bir başka dil ve kültüre göçmeniz, “digital nomad” denen yeni göçebelerden olmanız ve şiirinizin de böylece değişmesi mümkündür. Ancak verdiğim örnekteki üç şairin şiirleri ne kadar değişirdi Nâzım Hikmet köye, Âşık Veysel kente taşınsa? Ya da İsmet Özel nereye taşınırsa taşınsa, sosyalist ya da Müslüman olsa ve ne kadar çarpıcı şiirler yazsa da kasabalı oluşu değişir miydi?    

"Şiir yazarken şair olduğumu düşünmüyorum"

Aidiyet olgusu şiirde ne kadar önemli ya da etkendir? Siz çok kültürlü bir coğrafya ve geçmişe sahip, ama o kültürlerin her biri tarafından da "öteki" sayılan, kılınan bir şairsiniz, bu sizin şairliğinize nasıl etki ediyor? "Daha özgür olmak" ya da "daha çok kabul edilir olmak" arasında siz bir şair olarak nerede durmayı yeğliyorsunuz, neden?

Bir aidiyet ya da aidiyetleriniz çoğaldıkça giderek dönüştüğünüz aidiyetsizlikler, şiirsel yaratıcılık sürecinde yalnızca bilincinizle değil, daha ziyade bilinçaltınızdan siz davet etmeden çıkıveren çağrışımlarla işin içine karışmazsa olmaz. Kendinize hangi yazınsal ve kültürel kaynakları bilerek ya da bilmeyerek temel yapmaya çalıştığınızı, daha kim bilir ne çok yanıyla yazdıklarınızı şu ya da bu oranda etkiliyor. Pek fazla da kontrol edemezsiniz derinlere işlemiş bazı etkileri, belki oralardan bir başka yere gidersiniz. Belki benim de, Kıbrıs’ta Elence ile Türkçe konuşulan ve her iki dilde edebiyat kültürü bulunan bir ada ortamından aldığım etkiler Sapfo ile Rumi’ye daha farklı bir gözle bakmama ve onların eserleriyle o kadar yoğun ilişkiye girebilmeme yol açmıştır, bilemiyorum. Şayet öyleyse, bu hem mevcut bir aidiyetimden kaynaklanmış, hem de onun dışına taşarak başka bir aidiyet yaratılmasına kapı aralamış olmalı.

Çok kültürlü farklı coğrafyalara ait insanların ötekileştirilmesi tuhaf bir his verir. Aslında ben yaşadığım ve her anlamda güçlü bağlarım olan Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs ve İngiltere’de hep aynı insanım. Aynılığım içerisindeki farklı yanlarımın altını çizen, daha çok karşı taraftakiler, genellikle de tekil aidiyet sahibi olanlardır. Buna alışıyorsunuz, bazen sizden beklenen “öteki” olma rolünü unuttuğunuz olduğunda bir hatırlatan çıkıyor. Yine de bu konu, hiç hazzetmediğim o kendini-kurbanlaştırma tavrını haklı çıkarmaz. Kaybettiğiniz şeyler var tabii “öteki” oluşunuz nedeniyle, ama kazandıklarınız da var. Sapfo ile Rumi’nin Karşılaşması kitabını yazma şansı buluyorsunuz mesela. O ikisini bir arada okuyup da hissedecek ve arkalarındaki tarihsel kültürü, edebi geleneği karşılaştırmalı olarak ele alabilecek pek birileri yok çünkü “öteki” olmayan Türkler ile Elenler arasında; hatta Dünya Edebiyatı sisteminde daha bile merkezi sayılıp da Sapfo’yu “Batı artı homoerotizim”, Rumi’yi de “Doğu artı mistisizm” çerçevesinde okuyanlar arasında.  

Şairlik konusu ötekilikten bile tuhaf. Geçenlerde, bir dergide çıkan şiirlerimi sevdiğini söylemek için Türkiye’den bir arkadaşım telefon etti. Atina’daki şiir ortamında bulunmamı, kim bilir hangi yabancı edebiyat insanlarıyla görüşüyor olmamı filan abartıyla “yazdığım güzel şiirlere” bağlayınca; dedim ki, “Evden çıktığım yok ki, günlerce kimseyle görüşmeden denize gidip geliyorum, en fazla köşedeki bakkalla, sahildeki kahveciyle iki çift laf ediyorum. Hem şair olduğum aklıma gelmiyor bile. Denizde yüzerken nasıl ki yüzücü diye bir şey olduğumuzu düşünmüyorsak, ben de şiir yazarken şair diye bir şey olduğumu düşünmüyorum.” 

Demek ki, öyle bir karar vermediğim halde “daha özgür olmayı” seçmişim. Fakat durup da düşüne taşına karar verecek olsaydım herhalde kitaplarımın “daha çok kabul edilir” olmasını seçerdim. Şiir öyle bir şey ki sizin kararlarınıza pek aldırmaz, o da ayrı konu. Umarım beni daha özgür, kitaplarımı ise daha kabul edilebilir yapar. Çünkü kabul-görmesi gereken ben değilim kitaplarımdır; o kitapların yazılabilmesi için özgür olması gerekenim ben de.

"Günübirlik siyasi hayatın temposu kültür hayatını daraltıyor"

Sapfo ile Rumi imkân olsa da bir araya gelebilse, kendi aralarında nasıl bir ilişki kurabilirlerdi? Şiirleri birbirlerini nasıl etkilerdi? Birbirlerine anlattıkları ya da işaret ettikleri hususlar, sizin onları birleştirdiğiniz kitabınızda olduğu gibi mi olurdu? Bu noktada kendinizi bir aracı, çevirmen, arabulucu, işbirliğini koordine eden bir görevli ya da benzeri nasıl konumlandırırsınız?

Bu cevabını bilmediğim bir soru! Çok da ağır bir görev arabuluculuk. En iyisi ben yazdığım kitabı ellerine teslim edip gideyim, ne yaparlarsa yapsınlar sonra.

Bu yapıtınız dünyada pek çok yerde bazıları sizin de yer aldığınız canlı etkinlikler sırasında gündeme getirilir, üzerinde konuşulur, pek çok dildeki yayın organlarında yer alır, hattâ ayrı kitap olarak basılırken, Türkiye'de bunun şimdi basılmasını, çok az bilinmesini, az yazılıp az konuşulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

2009’da Kalbi Durmuş Zamanda adlı şiir kitabımda, ayrıca 2014’te YKY’deki Toplu Şiirler - Dokuz Şiir Kitabı’nda düzyazı-şiir olarak ilk haliyle yer almıştı. Ayrı bir kitap olarak ilk kez Fransa’da La rencontre de Sapho et Rumi adıyla basıldı; daha kapsamlı bir içerik, daha iyi bir sunum oldu Fransızca üzerinden. Dediğiniz gibi Türkiye’de pek tartışılmadı. 

Ama mesela Sınırdışı Saatler romanım da o kadar tartışılmadı. Halbuki Londra, Riga, Lecce gibi yerlerdeki bazı üniversitelerde kullanıldığını biliyorum. New York’ta Columbia Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat semineri olarak veriyor, Sabancı ile Nearchos vakıflarından ufak bir destek buldukları için espri de yapıyorlar Türkler ile Yunanların birlikte sponsor olduğu tek kurs diye. Michigan Üniversitesi’nde profesör olan William Stroebel’ın esasen Sınırdışı Saatler hakkında olan Literature’s Refuge: Rewriting the Mediterranean Borderscape adlı kitabını birkaç yıl önce Princeton University Press bastı. Ondan çok önce Cambridge University Press’in yayımladığı Thinking on Tresholds adlı kitapta ve daha başka yabancı yayınlarda inceleme konusu olduğu kadar Türkiye’de olmamıştı. Bildiğim kadarıyla Fatih Altuğ, Etienne Charriere gibi birkaç akademisyenin yazısı ve ilk yayımlandığı sıralarda dergilerdeki tanıtım yazıları bulunuyor.

Aslında benim 2000’li yılların başında Sapfo ile Rumi konusuna yoğunlaşmam nedeniyle de Slovenya’dan Çin’e, Almanya’dan Yunanistan’a kadar davet edildiğim toplantılarda hep onlar etrafında sunumlar yapmam ve şiirler okumam bu yaygınlığa yol açtı. Kitapta bütün bu toplantıların ve çevrildiği dillerin dökümü bulunuyor.

Belki bu noktada, London Middlesex University Press tarafından 26 yıl önce basılmış Step-Mothertongue - From Nationalism to Multiculturalism Literatures of Cyprus, Greece, Turkey adındaki kitabımın da Türkçeye çevrilmediğini söylemek lazım. Çağdaş Elence ve Türkçe edebiyatları karşılaştırmalı olarak inceleyen ilk çalışma olduğu ve Avrupa dillerinde referans yapıldığı halde önde gelen birkaç akademisyen dışında Türkçede pek referans yapan yoktur. İtalyanlar “Step-Mothertongue” kavramını “Martigna-lingua” olarak çevirip uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyat literatürüne kazandırdılar. Bu İngilizce kitaptaki ilgili yazıları “Üveyanadil” adlı bir bölüm başlığı altında Kozmopoetika’da toplamıştım. Yeni baskısını Yitik Ülke yaptı; Kozmopoetika: Edebi Mekân ve Edebiyat Kuramları, Üveanadil, Çeviri Kültür, Türkçe-Elence Şiir İklimi, Kıbrıs’ın Yazınsal Kimliği ve Akdenizli Edebiyatlar Üstüne. 

Burada verdiğim birkaç örneği şiir olsun, roman olsun, inceleme eleştiri olsun diğer kitaplarım için çoğaltabilirim, ama gerekmez. Neden yeterince ele alınmıyor? Hangi Türk yazarının kitabı hakkıyla ele alınıyor ki! Bu verebileceğim ilk cevap olabilir. Nasıl ki Türkiye’deki siyasal ve sosyal hayatın kendi uğraştığı gündemleri varsa, okurundan yayıncısına, editöründen eleştirmenine Türk edebiyat kanonun da etrafında dönüp dolaştığı kendi meseleleri var; onlarla ilgilenebiliyorlar ancak ve esasen. Üstelik insanı serseme çeviren çok hızlı, çok yoğun, bir o kadar da günübirlik siyasi hayatın temposu ve sınırlılığı kültür hayatını büyük ölçüde içine çekiyor; içini daraltıyor. Türkiye’de insanlara konuşacak başka konu, düşünecek bir alan bırakılmıyor. Hal böyle iken benim kitaplarıma da kendi gündemleri, ihtiyaçları ölçüsünde bir ilgi gösterebiliyorlar, hiç göstermiyor değiller, ama fazla gelen kısmını genellikle geçiştiriyorlar.

Sevgili Yaşın, Sapfo İle Rumi’nin Karşılaşması ve bu harika söyleşi için çok teşekkürler. Dilerim okuru çok olur...

Künye

Yazar: Mehmet Yaşın

ISBN: 9786052656655   

Kategori: Deneme, Türk Edebiyatı

Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitabın yayınevi sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

Kitap tanıtımından:

“Onunla karşılaşırsan hiç bekleme git.”

-Sapfo

“Bir solukta gidersen seni bekleyenle karşılaştın demektir.”

-Rumi

Lir ile neyin yankısı ortak bir dile dönüşür ve türlerin sınırında, şiirle düzyazı arasında bir karşılaşma başlar: Sapfo ile Rumi’nin hiç bitmeyen düeti. Farklı zaman ve coğrafyalarda yaşamış iki şairin sesleri, aynı denize dökülen ırmaklar gibi bu kitapta buluşur. Mehmet Yaşın, Sapfo’nun kayıp parçalarıyla Rumi’nin coşkun söyleyişini yan yana getirirken okuru “sürekli-karşılaşma” denen o eşiğe çağırır: Şiirin kendini yazdığı, benliğin suya düşen bir yansıma gibi silindiği yere.

Sapfo ile Rumi’nin Karşılaşması, deneme ile rüya-anlatısının iç içe geçtiği türler arası bir alanda, iki büyük şairin ortak izleğinden yansıyan şiiri yeniden yazıyor. Okuru da bu karşılaşmanın içine, ışıkla gölge arasındaki o gizli geçide davet ediyor.

“Sapfo ile Rumi, aşktan şiire ve şiirden yeni bir düşünce dizgesine ulaşırlar. Aşk-tanrıçasını ya da tanrıyı sevgilide görünce bilginin kalpten geçen yolunu keşfederler. Felsefeyi aşk ateşine atar ve zamanı aşıp sürekli-karşılaşırlar orada.”

(MS/HA)

Melis Alphan: Menopoz bir son değil, yeniden inşa süreci

8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde kadınların hayatındaki görünmez ama çok gerçek olan bir deneyim üzerine konuşuyoruz: menopoz. 

Gazeteci-yazar Melis Alphan, bu süreci hem biyolojik bir değişim hem de kadınların bedenleriyle, kimlikleriyle ve hayatlarıyla yeniden tanıştıkları bir dönem olarak anlatıyor. Cerrahi menopoz sonrası yaşadıklarını tarif ederken kullandığı şu cümle, aslında pek çok kadının sessizce deneyimlediği duyguyu özetliyor: “Evim sandığım yerde misafirdim.”

46 yaşına kadar “reflekslerini tanıdığı, nasıl çalıştığını bildiği” bir bedenle yaşadığını söyleyen Alphan, cerrahi menopozdan sonra bu tanıdık sistemin “bir gecede değiştiğini” anlatıyor. 

Ona göre menopoz, yalnızca östrojen ve progesteronun düşmesi değil; “içeride çok daha kalabalık bir orkestranın” bir anda şefsiz kalması gibi. Bu süreçte insanın iradesiyle biyolojisi arasındaki ilişkiyi de yeniden düşünmek zorunda kaldığını söylüyor: “İnsanın iradesi güçlü olabilir ama hormonlarla kavga ederek bir yere varamadığınızı anlıyorsunuz.”

Toplumda menopozun uzun süre sessizlikle çevrelenmesini ise kadınlık anlatısının gençlik ve doğurganlıkla özdeşleştirilmesine bağlıyor.

Bu yüzden pek çok kadının “başka bir evreye geçtiğini söylemenin kırılganlık yaratacağı” duygusuyla konuşmamayı tercih ettiğini belirtiyor. Ancak ona göre bu sessizlik artık yavaş yavaş dağılıyor: deneyimler paylaşıldıkça yalnızlık azalıyor, bilgi arttıkça korku yerini anlayışa bırakıyor.

Melis Alphan’la, bedenle yeniden tanışmayı, kadın sağlığındaki bilgi boşluklarını, dayanışmanın gücünü ve bu dönüşümün kadınlara açtığı yeni alanları konuştuk.

Menopoz deneyiminizin başladığı cerrahi süreçten sonra bedeninizde ve zihninizde yaşadıklarınızı şöyle tanımladınız: Ani hormon değişimi, sıcak basmaları, uyku bozukluğu gibi çok yönlü etkiler… Bunu yaşarken içinizde doğan ilk his neydi ve bu duygularla nasıl başardınız başa çıkmayı? 

46 yaşıma kadar ezbere tanıdığım, reflekslerini tanıdığım, nasıl çalıştığını bildiğim bir bedenim vardı. Ne zaman acıkacağımı, ne zaman yorulacağımı, nasıl toparlanacağımı bilirdim. Cerrahi menopozdan sonra o tanıdık sistem bir gecede değişti. Sanki zihnim aynı kalmış ama başka bir bedene transfer edilmişim gibiydim. Bilim kurgu filmlerinde beden iflas edince bilincin başka bir bedene aktarılmasına benziyordu. Hafıza ve kimlik yerindeydi ama donanım farklıydı.

Bazıları bunu “bedenin ihaneti” diye tarif ediyor. Ben ilk anda ihanetten çok yabancılık hissettim. Evim sandığım yerde misafirdim. Kontrol sandığım şeyin aslında hormonların ince ayarına bağlı olduğunu fark ettim.

Menopoz genellikle östrojen, progesteron ve testosteron üzerinden anlatılıyor ama içeride çok daha kalabalık bir orkestra var ve şef bir anda kürsüden indiğinde herkes kendi kafasına göre çalmaya başlıyor. Kortizol sabah yükselmesi gerekirken akşamları pik yaparak uykumu sabote etti, tiroit dengem bozuldu ve Hashimoto ile tanıştım, insülin direnci ortaya çıktı ve metabolizmamın lisanı değişti. Uykusuz gecelerde biyokimyamın beni ne kadar yönettiği gerçeğiyle de yüzleştim. İnsanın iradesi güçlü olabilir ama hormonlarla kavga ederek bir yere varamadığını anladım.

Bu süreçte denemediğim yöntem kalmadı. Akşam kortizolünü dengelemeye yönelik beslenme düzenleri uyguladım, meditasyon ve nefes çalışmaları yaptım, bitki çayları içtim, hatta masal dinleyerek sinir sistemimi yatıştırmaya çalıştım. Ama bunu bir kriz yerine yeni bir evre olarak görmeye başladığım anda konuya aydım.

Bedenimin bozulduğunu düşünmektense kalibre olduğunu kabul ettiğimde direncim azaldı. Kısa yol aramaktan vazgeçtim, hızlandırmaya çalışmadım, eşlik etmeyi seçtim ve bedenimin yeni ritmini bulacağına güvenmeye karar verdim. Cerrahi menopoz beni biyolojimle daha dürüst bir tanışmaya zorladı ve o tanışma sürüyor.

Sizce toplumda menopoz neden hâlâ sessiz kalmayı tercih edilen bir konu? Bu sessizliği kırmanın en etkili yolu sizce nedir? 

Menopozun uzun süre sessizlikle çevrelenmesinin temel nedeni, yaşlanma ile kadınlık değerinin yan yana getirilmesinden duyulan tedirginlik. Gençlik kutsanırken doğurganlık merkeze alınmış bir kadınlık anlatısı içinde menopoz, üretkenliğin ve arzu edilirliğin azaldığı bir eşik gibi kodlandı ve kuşaktan kuşağa aktarıldı.

Kadınların kamusal alandaki varlığını gençlik üzerinden tanımlayan kültürlerde konuşulması daha da zor bir başlık haline geldi. Bu yüzden pek çok kadın menopoz nedenli sıkıntılarını yüksek sesle dile getirmedi çünkü “Artık başka bir evreye geçtim” demek kırılganlık yaratıyordu. Ama bu sessizlik son dönemde dağılmaya başladı. Utanmak ve gizlemek yerine konuşmayı seçiyoruz çünkü deneyim paylaşıldıkça yalnızlık, bilgi arttıkça korku azalıyor. Daha çok kadın açıkça menopozdan söz ediyor ve bu görünürlük süreci gerçek bir yaşam evresi olarak konumlandırıyor.

Bence bu sessizliği kırmanın en etkili yolu, menopozu ne trajedi ne de tabu olarak anlatmak, onu biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan bir dönüşüm süreci olarak, veriyle ve kişisel hikayeyle birlikte konuşmak.

Kadınların deneyimlerini görünür kılması, doktorların daha güncel ve bütüncül bilgiyle yaklaşması ve iş dünyasının bunu bir performans sorunundansa sağlık başlığı olarak ele alması birlikte ilerlediğinde, menopoz normalleştirilmiş ama sıradanlaştırılmamış bir yere oturuyor. Sessizlik ancak bilgi, dayanışma ve temsil arttıkça kalıcı biçimde dağılıyor.

“Menopoz Rehberi” adlı kitabınızda menopozun kadınlık deneyiminde yeni bir başlangıç olabileceğini vurguluyorsunuz. Bu düşünceyi biraz açabilir misiniz? Menopozu sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda bir “kişisel dönüşüm” olarak nasıl görüyorsunuz? 

Hayatının ilk yarısında çoğu kadın başkalarının ihtiyaçlarına göre konumlanıyor, çocuk, eş, aile, iş, beklentiler, roller… Menopozla birlikte biyoloji yavaşlarken bilinç hızlanıyor ve kadın ilk kez şu soruyu net biçimde sorabiliyor: Ben ne istiyorum?

Bu yüzden ben menopozu bir yeniden inşa fırsatı olarak görüyorum. Artık onay alma ihtiyacı azalmış, herkesi memnun etme refleksi zayıflamış, sınır koyma kası güçlenmiş bir kadın var karşımızda. “Hayır” diyebilen, yorulduğunu söyleyebilen, kendi sağlığını ertelemeyen bir kadın. Bu dönüşüm elbette sancılı bir iç muhasebe gerektiriyor çünkü yıllarca üzerine giydiğiniz rollerin bir kısmını çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. O roller çıktıkça, altında daha sade ve gerçek bir benlik beliriyor.

Menopoz, insanı kendi kırılganlığıyla yüzleştirirken kendi gücüyle de tanıştırıyor. Kontrol edemediğiniz biyolojik değişimler size hayatın sınırlılığını hatırlatıyor ve önceliklerinizi yeniden sıralamanıza neden oluyor. Daha az oyalanıyor, daha net karar veriyor, enerjinizi gerçekten değer verdiğiniz alanlara yönlendirmeye başlıyorsunuz. Dolayısıyla menopoz kadınlığın gençlik ve doğurganlıkla sınırlı olmadığını, deneyim, sezgi ve iç güçle de tanımlanabileceğini gösteren bir geçiş alanı. Bu alanı farkındalıkla geçtiğinizde, menopoz bir inşa sürecine dönüşüyor.

"Kadınların deneyimi eksik kayda geçti"

Menopozla ilgili bilgi eksikliği ve tıp literatüründe kadın bedeni üzerine çalışmaların yetersiz olması üzerine söyledikleriniz çok çarpıcı. Kadın sağlığı ihmalinin toplum ve birey üzerindeki en önemli sonuçları sizce nelerdir? 

Tıp tarihine baktığınızda “insan bedeni” diye anlatılan şeyin çoğunlukla erkek bedeni olduğunu görüyorsunuz. Klinik araştırmaların büyük kısmı uzun yıllar erkek denekler üzerinden yürütüldü, ilaç dozları, semptom tanımları, risk analizleri bu referansa göre şekillendi ve kadın bedeni hormonal karmaşıklığı gerekçe gösterilerek dışarıda bırakıldı. Bunun sonucunda kadınların deneyimi sistematik biçimde eksik kayda geçti ve menopoz gibi nüfusun yarısını ilgilendiren bir evre bile hala parçalı ve yetersiz veriyle konuşuluyor.

Bu ihmalin bireysel düzeyde en önemli sonucu, kadınların yaşadıkları belirtileri uzun süre kişisel bir zayıflık ya da abartı sanmaları oluyor. Uykusuzluk, çarpıntı, beyin sisi, kilo değişimi ya da ruh hali dalgalanmaları “stres, yaş, takıntı” gibi görülüp geçiştiriliyor ve doğru tanı ile doğru tedavi gecikiyor. Geciken her tanı, kadının fiziksel ve psikolojik yükünü artırıyor çünkü kadın semptomların yanında görünmezlikle de mücadele etmek zorunda kalıyor.

Toplumsal düzeyde ise iş gücüne katılım, üretkenlik, sağlık harcamaları ve bakım yükü gibi alanlarda ciddi bir maliyet ortaya çıkıyor. Menopoz dönemindeki kadınların iş hayatında yaşadığı performans düşüşü bireysel bir yetersizlik gibi okunuyor, oysa arka planda yönetilmeyen bir sağlık süreci olabiliyor. Kadın sağlığına yatırım yapılmadığında bu ekonomik bir kayıp da yaratıyor çünkü nüfusun yarısının potansiyelini tam kullanamayan bir sistem verimli çalışamaz.

Bir de güven konusu var. Sağlık sistemine güven, ancak kişinin deneyiminin ciddiye alındığını hissetmesiyle kuruluyor. Kadınlar bedenleriyle ilgili sorularına yeterli ve güncel yanıt bulamadıklarında alternatif kaynaklara yöneliyor, bu da bilgi kirliliğini artırabiliyor. Dolayısıyla kadın sağlığının ihmal edilmesi, kamusal sağlığı ve toplumsal adaleti ilgilendiren yapısal bir sorun. Bu açığı kapatmak için daha fazla araştırma, cinsiyet duyarlı veri ve kadınların deneyimini merkeze alan bir tıp yaklaşımı gerekiyor. 

Menopoz Rehberi Kendini Yeniden Keşfetme ve Güçlenme Yolculuğu - Melis Alphan (Sayfa 232)

Medikal tedavilere yaklaşımınız bugün nasıl? Kadınlara bu konuda ne gibi mesajlar vermek istersiniz? 

Cerrahi menopozdan sonra medikal tedavilere bakışım siyah-beyaz olmaktan çıktı. Ne her şeyi ilaçla çözebileceğimize inanıyorum ne de “Doğal olan her zaman daha iyidir” romantizmine kapılıyorum. Bir dönem hormon sözcüğü bile insanı ürkütüyordu çünkü yıllarca etrafımızda ya abartılı bir korku dili vardı ya da tam tersi hiçbir riskten söz etmeyen yüzeysel bir rahatlık.

Oysa gerçek daha nüanslı. Her kadının yaşı, genetik zemini, eşlik eden hastalıkları, semptomlarının şiddeti ve yaşam kalitesi farklı ve tedavi kararı bu bütünlük içinde verilmeli.

Ben bugün medikal tedaviyi bilgiye dayalı bir seçenek olarak görüyorum. Menopozal Hormon Tedavisi bazı kadınlar için yaşam kalitesini dramatik biçimde artırıp gelecekteki sağlık risklerini azaltabilirken, bazı kadınlar için uygun olmayabilir ve bu ayrımı ancak güncel bilimsel veri ve hekimle kurulan açık bir iletişim belirler. Aynı şekilde tiroit, insülin direnci ya da uyku sorunları söz konusu olduğunda da gerekirse medikal destek almak önemli.

Kadınlar korku üzerinden karar vermemeli ama kör bir iyimserlikle de hareket etmemeli. Sorular sormalı, ikinci görüş almalı, riskleri ve faydaları anlamalı, bedenlerinin önceliklerini netleştirmeli. Menopoz yönetilebilir bir süreç ve bu yönetim bazen yaşam tarzı değişiklikleriyle, bazen psikolojik destekle, bazen de medikal tedaviyle mümkün. Önemli olan ideolojik kamplara savrulmadan her kadının kendi biyolojisine uygun, kanıta dayalı ve bilinçli bir yol seçmesi.

Sosyal medyada “Menopoz Seyir Defteri” gibi bir paylaşım alanı oluşturdunuz. Bu dijital dayanışma alanının kadınlar üzerindeki etkilerini nasıl gözlemliyorsunuz? Artık daha fazla açık konuşulduğunu düşünüyor musunuz? 

Menopoz Seyir Defteri hesabını açarken niyetim bilgi vermek olduğu kadar, bir tanıklık alanı da oluşturmaktı çünkü menopozla ilgili en büyük sorun bilgi eksikliğinin yanında deneyimin görünmezliğiydi. Kadınlar aynı semptomları yaşıyor ama bunu birbirlerinden bile saklıyordu. Sanki herkes tek başına menopozdaydı. Bir paylaşım yaptığımda altına birçok benzer yorum yazılıyor ve o an kolektif bir rahatlama hissediliyor. Kadınlar sorunun kendi zayıflıkları olmadığını görüyorlar.

Dijital alanın çok dönüştürücü bir etkisi var çünkü hiyerarşiyi kırıyor. Tek konuşan doktorlar ya da uzmanlar değil, deneyimi yaşayan kadınlar da konuşuyor ve bu iki ses yan yana geldiğinde daha bütünlüklü bir bilgi ortaya çıkıyor. Kimi kadınların sıcak basmaları, beyin sisi ya da anksiyete yaşadığını açıkça yazması başka kadınlara cesaret veriyor. Sessizlik yerini açıklığa bırakıyor ve utanma azalıyor.

Menopozun bir yılda daha fazla açık konuşulduğunu düşünüyorum ama hala yolun başındayız. Konuşma cesareti arttıkça talep de artıyor ve kadınlar daha güncel bilgi, daha nitelikli sağlık hizmeti ve iş yerlerinde daha anlayışlı politikalar talep etmeye başlıyor. Bu dijital dayanışma alanı kolektif bir bilinç üretim alanı haline geliyor. Deneyim paylaşıldıkça bireysel yük hafiflerken, toplumsal dönüşüm için bir basınç oluşuyor ve bence bu çok değerli.

Kitabınızda uzman hekimlerin görüşlerine de yer veriyorsunuz. Sizin kişisel deneyiminiz ile tıbbi bilgilerin buluştuğu bu yaklaşım size göre kadınlara nasıl bir güç sağlıyor? Bu dengeyi kurmak zor muydu? 

Başta sadece uzman anlatıları vardı. Sonra editörüm Hülya Balcı “Kitapta sen yoksun” deyince kendi deneyimlerimi kattım. Böyle bir kitapta sadece kendi hikayenizi anlatmanız yeterli olmaz. Kişisel deneyim çok güçlü bir araç olsa da tek başına genellenebilir bilgiyi üretmez.

Aynı şekilde sadece tıbbi veriyi aktarmak da kadının yaşadığı duygusal ve sosyal boyutu görünmez kılacaktı. Bu yüzden kitabı kurgularken iki hattı yan yana getirmek önemliydi. Bir yanda benim menopoz semptomlarıyla mücadelem, diğer yanda güncel literatüre hakim uzman hekimlerin bilimsel çerçevesi. Bu buluşma kadınlara yaşadıklarının gerçek ve biyolojik bir zemini olduğunu gösteriyor. Deneyim bilgiyi insani kılıyor, bilgi ise deneyimi doğruluyor. 

Dengeyi kurmak çok kolay değildi çünkü ne kendi deneyimimi dramatize etmek istedim ne de tıbbi bilgiyi didaktik bir dille aktarmak. Bilimsel doğruluktan taviz vermemek ama kadının kendini bir ders kitabı okuyor gibi hissetmemesini de sağlamak gerekiyordu. Bu yüzden uzmanlarla uzun sohbetler yaptım, karmaşık mekanizmaları sadeleştirmeye çalıştım ve kendi kırılganlıklarımı saklamadım.

Mesajım şu aslında… Bedeninizde olan biteni anlamak için hem kendi sesinize hem de bilime kulak vermelisiniz. En sağlam zemin, kişisel farkındalık ile kanıta dayalı bilginin kesiştiği yerde kuruluyor. Bu kesişim noktası kadını pasif bir hasta konumundan çıkarıp kendi sağlığının aktif öznesi haline getiriyor ve güç burada ortaya çıkıyor.

Son olarak, Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle kadınlara iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı? 

Dünya Kadınlar Günü, kadınların hayatın her alanında görünür olmak için verdikleri mücadelenin simgesi. 8 Mart’ta eşit haklardan ekonomik katılıma, sağlıktan temsile pek çok başlığı konuşuyoruz ama bence en önemli mesaj, kadınların deneyimi ciddiye alındığında toplumun güçlendiği.

Kadınlar bedenlerini, sezgilerini ve sınırlarını küçümsememeli. “Abartıyorsun”, “Çok hassassın”, “İdare et” cümleleriyle büyüdük. Oysa bir kadının kendi sağlığını, kendi zamanını ve kendi önceliklerini merkeze almasına bencillik denemez, bu aslında bilinçtir. İster menopozda olun ister başka bir geçiş döneminde, yaşadığınız değişimi saklamak zorunda değilsiniz. Konuşmak, talep etmek, destek istemek güçsüzlük değildir.

Kadınlar yan yana geldiğinde bilgi üretiyor, politika değiştiriyor, kültürü dönüştürüyor. Bu yüzden her bir kadının kendi hikayesini sahiplenmesi ve kendi sağlığını ertelememesi çok önemli. Değerimiz gençliğimizle, doğurganlığımızla ya da başkalarını memnun etme kapasitemizle ölçülmez. Varlığımız, emeğimiz ve bilincimizle ölçülür.

KADINLAR ANLATIYOR: MÜCADELE, SİYASET, DAYANIŞMA

Türkoğlu: Devletin demokratikleşmesi kadın mücadelesinin tanınmasından geçer

10 il, 14 depo, tek mücadele: Migros Direnişini Neslihan Acar anlatıyor

Asu Kaya: Eşitlik bir lütuf değil, Anayasal haktır

8 Mart’a giden yolda müziğin dayanışma ilmekleri

Ülkü İnanlı: Ülkü İnanlı: Halka rağmen yapamazsınız!

(EMK/NÖ)

Küçük Gandhi’nin yolculuğu: Savaşlar, ölüler ve isimler

Adlarını bilmediğim, hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, öğrensem de aklımda tutamayacağım 168 küçük kızın yasını tutuyorum günlerdir. Çocuklar ölüyor ve buna savaş diyorlar! Oysa çocuklarla savaş olur mu? Çocukların kendi aralarındaki savaşta ölenler birkaç saniye sonra dirilir; “büyüklerin” savaşında çocuklar gerçekten ölüyor. 

Yan yana kazılmış onlarca küçük mezar… Epstein adasında küçük çocukların nasıl gömüldüğünü bilmiyoruz henüz ama buradaki akranlarının kaderini ekranlarımızdan izliyoruz. Kaydırmadan önce donup kalıyoruz, bir süre.

Aklıma Elias Khoury’nin “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu - The Journey of Little Gandhi” adlı romanı geliyor. İsimler, isimler, onlarca isim... Onlarca ölü. Evet Khoury, romanı boyunca yüzü aşkın karakterin adını anıyor ve sarsıcı olan şu ki; bu isimlerin tamamı ölü. 

Ne ilginç yıllar önce okurken, bitsin diye sayfalarını hızlıca çevirdiğim roman bir anda bugüne kadar okuduğum en güçlü savaş anlatılarından birine dönüşüyor. Khoury “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu”nda işgal altındaki Beyrut’u yazarken, aslında bütün savaşlarda olanı biteni özetliyor.

Bu romanda ne kahramanlar var ne de komutanlar… Bu hikaye ölüleri anlatıyor. 

Döngüsel bir anlatıyla, tekrarlarla ilerleyen metnin sesini bu kez daha net duyuyorum. Şehrin yıkıntıları arasından gelen ses şunu söylüyor: Savaşın asıl dehşeti insanları birer istatistiğe, birer sayıya dönüştürmesi. Khoury’nin deyimiyle o uçsuz bucaksız “vesaire” boşluğuna hapsetmesi…

İsimlerin yok olduğu yerde başlayan hikaye

“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.”

Anlatmaya en sonundan başlayacağım çünkü, yazarın romanı üzerine inşa ettiği yer burası. 

Elias Khoury hem Kur’an (Bakara 31) hem de Tevrat (Tekvin 2:19-20) üzerinden süzerek, her iki dinin ortak köküne, yani insanın “isim verme” kudretine yaslanırken, final cümlesiyle de “tersine yaratılış” tablosu çiziyor.

Kutsal kitaplarda insanın yer yüzündeki varoluşu isimlerin öğretilmesiyle başlarken, Elias Khoury inşa ettiği döngüsel trajediye müthiş felsefi bir kubbe inşa ederek finali şöyle yapıyor:

İsimleri bildiğimizde hikâye başladı;
isimler yok olduğunda da hikâye başladı. 

Romanın en sarsıcı katmanı hiç şüphesiz bu isim oyunu… Khoury ölülerin hikayelerini anlatıp, romanını kutsal referansla bitirirken aslında bize bir paradoks sunuyor: İsimleri bildiğimizde, hayatın o neşeli ve düzenli hikâyesi başlıyor ama Beyrut’ta, Gazze’de, bugün İran’da ya da dünyanın başka bir yerinde isimler yok olduğunda başka bir hikaye başlıyor.

Adlarını öğrenemediğimiz o 168 küçük kız mesela… O isimsiz kızlar insanlığın ortak vicdanında kocaman bir çukur açıyor ve bize devasa bir hikaye bırakıyor. 

Khoury’nin Küçük Gandhi’si gibi… Gerçek adı unutulsa bile, yok olan bir ismin bıraktığı boşluktan koca bir şehir hikâyesi doğuyor. Belki de edebiyat, tam da bu isimlerin silindiği o karanlık noktada, yeniden ad koyma çabamızdır sadece…

Khoury’nin anlatısında savaş isimleri sildiğinde, hikâyeyi anlatmaya devam etmek, o insanları “vesaire” olmaktan kurtarmanın tek yolu. Küçük Gandhi’nin hikâyesi aslında tarihin büyük anlatılarında yer bulamayan ama sokağın tozunu, tuzunu ve acısını taşıyan binlerce insanın kolektif hafızası…

Sonundan, ortasından derken biraz karışık anlattığımın farkındayım; çünkü roman da biraz böyle ilerliyor. 

Aklınızı bu kadar karıştırdıktan sonra romanın konusundan söz edeyim: Pegasus Yayınları’ndan Tayfun Törüner çevirisiyle yayımlanan “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu” savaşı, askeri stratejilerin değil, silinmeye yüz tutmuş hayatların penceresinden anlatan devasa bir hafıza enkazı diyebiliriz.

Kahramanlıktan arındırılmış bir karakter: Abdülkerim

Romanın merkezinde, 1982 İsrail işgali sırasında Amerikan Üniversitesi yakınlarında boya kutusunun üzerine yığılarak ölen ayakkabı boyacısı Abdülkerim var. Mahalleli ona “Küçük Gandhi” diyor. 

Ancak bu lakap, tarihsel Gandhi gibi dünyayı değiştiren bir lideri değil; köpeklerle ilgilenen, mahalle meselelerine koşan “sıradan iyiliği” temsil ediyor. İma edilen bir Hüsn’ün oğlu ve bir Hüsn’ün babası Abdülkerim’in iyi niyetli, sakin ve yardımsever kişiliği. 

Khoury, Abdülkerim’i bir kahraman olarak değil, “milyonlarca insan gibi yaşayan ve ölen” biri olarak kurguluyor. Küçük Gandhi’nin ölümü başlangıç noktası ama roman bir cinayetin çözülmesi ya da tek bir hayatın anlatılması üzerine değil. Küçük Gandhi’nin ölümü, Beyrut’ta yaşayan onlarca insanın hikâyesini ortaya çıkaran bir anlatı ağının merkezi haline geliyor.

Küçük Gandhi'nin Yolculuğu - Elias Khoury (Çeviren Tayfun Törüner) (Sayfa 248)

Parçalanmış anlatı ve hafızanın labirenti

Roman klasik bir olay örgüsüne sahip değil. Her bölüm Küçük Gandhi’nin ölümünü yeniden hatırlatarak başlıyor. Bu tekrarlar, travmatik hafızanın bir olayı sürekli yeniden yaşamasına benziyor. 

Aynı cümlelerle başlayan, farklı bölümlerde hikaye birbirine bağlanıyor ve sürekli yeni karakterler ortaya çıkıyor. Böylece dalga dalga genişleyen bir yapı oluşuyor. 

Romanda anılan yüzden fazla karakterin her biri Küçük Gandhi’nin hayatına ya doğrudan dokunmuş ya da onun hikâyesinin kenarından geçmiş. Bu yapı sayesinde roman yalnızca bir karakterin hikâyesi olmaktan çıkıyor, kolektif bir hikâye oluyor.

Karakter gibi dönüşen bir şehir

Metinde Beyrut, sadece bir dekor değil; değişen, parçalanan ve kendini yok eden canlı bir organizma. Roman ilerledikçe bunu çok net görüyoruz: Küçük Gandhi’nin hikâyesi arka planda kalıyor. Şehirde yaşayan, işçiler, öğrenciler, fahişeler, mülteciler, milisler, sıradan mahalle insanlarının hikayeleri anlatılıyor. Hikâyeler birbirine bağlanarak savaşın ortasındaki bir şehrin karmaşık ve parçalanmış hayatını ortaya çıkarıyor.

Khoury savaşın askeri yönünü değil, gündelik hayatı nasıl bozduğunu anlatıyor. İnsanların küçük hayatları savaşın ortasında kırılıyor, darmadağın oluyor.

Peki anlatılanların ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış? Bu sizin neye inanmak istediğinize bağlı. Elbette romanda bir anlatıcımız var ama anlatıcımızın olayları dinlediği kişi güvenilmez bir anlatıcı. Hikâyelerin ana kaynağı, yaşlı fahişe Alice. Yaşlı kadın abartıları, çelişkileri, anlattıkları ve anlatmadıklarıyla savaşın “gerçek” kavramını nasıl paramparça ettiğini bize hissettiriyor.

‘Yüzü olmayan insanlar’ ve ‘Tuz yağmuru’

Romanın ruhunu özetleyen çok güçlü imgeler var. Bunlardan biri, yüzü olmayan insanlar. Alice’ın söylediği cümle çok önemli: “İnsanların yüzleri yok artık.”

Bu çok güçlü bir metafor. Öyle ya savaşta insanlar, kimliklerini kaybeder, bireyselliklerini kaybeder, sadece kalabalığın parçası olur. Roman savaşın bu psikolojik yıkımını bize; maskeler,  yüzsüz insanlar, boş sokaklar metaforları ile gösteriyor. 

Romanın en etkileyici metaforlarından biri de; tuz yağmuru.  Bir sabah Beyrut sokakları beyaz tuzla kaplanıyor. Sanki gökten tuz yağmış. Ama yağmur yok. Şehir, tuzla kaplı.

Yazar burada ayrıca İncil’e bir gönderme yapıyor: “Siz yeryüzünün tuzusunuz.”

Ama romanda bu ifadenin anlamı tersine dönüyor. Beyrut sokaklarını kaplayan gizemli tuz, “yeryüzünün tuzu” olması gereken insanların değersizleşmesini, gözyaşının kurumasını ve şehrin lanetlenmiş bir harabeye dönüşmesini simgeliyor.

‘Savaş Sisi’ ve ‘büyülü gerçekçilik’ yanılgısı

Bu kadar güçlü metaforlar barındıran, bu kadar ilginç bir kurguyla yazılan romanı zamanında okurken neden sıkıldığımı da sorguladım elbette. Yaptığım araştırmalar gösterdi ki, bu konuda tek değilmişim. Meğer bunun nedeni anlatım biçimiymiş. 

Romanın anlatım biçimi “savaş sisi” denilen bir durumu yansıtıyormuş. Savaşlarda; gerçek ile söylenti birbirine karışır, olayların kesinliği kaybolur, farklı kişiler farklı versiyonlar anlatır dururmuş. Khoury’nin karmaşık anlatı yapısı da bu belirsizliği bilinçli olarak yansıtıyormuş. Bunu öğrenince romanı daha çok sevdim ve yazarın ne yaptığını daha net anladım. 

Bu arada roman bazen büyülü gerçekçilik gibi sınıflandırılsa da Khoury buna karşı çıkmış. Ona göre Lübnan’daki gerçeklik zaten o kadar tuhaf ve kaotikmiş ki büyülü gerçekçiliğe hiç gerek kalmamış. O gerçekleri anlatmış, tabii birazcık hayal gücünü kullanmış.

Yazarın reddi üzerine romana büyülü gerçekçi diyemem ama gerçek ile fantastik unsurları aynı düzlemde birleştirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Elias Khoury’nin tekniğini anlayınca iki farklı edebiyat damarını birleştirdiğini görüyoruz. Bir yandan Borges’e yakın olan parçalı anlatı, diğer yandan Latin Amerika romanlarını hatırlatan şehir ve hafıza anlatısı. Khoury gerçek bir şehri anlatıyor ama bu Beyrut, sürekli değişen yapısıyla bize Gabriel García Márquez’in Macondo’su (Yüzyıllık Yalnızlık) ya da Juan Carlos Onetti’nin Santa María’sı (Kısa Hayat) gibi kurgusal şehirleri hatırlatıyor. Şehir değiştikçe insanların hayatı da değişiyor.

Bunca inceliğin, detayın, edebi oyunun arasında bana kalırsa roman aslında tek bir büyük soru soruyor: Tarih kimin hikâyesini yazıyor? 

‘Büyük’ liderlerin mi? Yoksa ‘isimsiz’ insanların mı?

Khoury’nin cevabı çok net: Asıl hikaye tarihi figürlere değil, Küçük Gandhi gibi ayakkabı boyacılarına yani ‘sıradan’ insanlara ait. 

Romanı anlatmaya sonundan başlamıştım, bitirirken başına dönmek istiyorum, asıl meselemiz olan ölülere ve isimlere. Savaşın anonimleştirdiği hayatlara… 

Abdülkerim, Alice, Suad, Rahip Amin, Amerikalı Davis, köpek, berber, şapkalı Spiro, Salim Ebu Ayun, Doktor Atıf, Doktor Nasib, impresaryo Ebu Cemil, Teğmen Tannus ez-Zaim, ikinci köpek, Madam Nuha Aun, Hüsn, Ralph, Ghassan, Lillian Sabbagha, Konstantin Mihbat, Ebu Said el-Munla, “Lider”, Fevziyye, Abdülkerim’in oğlu Hüsn, Hüsn’ün oğlu Abdülkerim, Asurlu Habib Malku, Aitany’nin oğlu ve el-Askeri, vesaire vesaire… ve Beyaz Rus kadın, vesaire… hepsi öldü. Hepsi o “vesaire” denilen yere gitti ve geri dönmedi.

Necat’ın ölüp ölmediğini bilmiyorum ama yaşlı fırıncı Reşid’in kesinlikle öldüğünü biliyorum. Diğerlerinin ise bilmiyorum. Hatta bütün hikâyeyi başlatan Abdülkerim’in ölümü bile kesin değil. Onun öldüğünü görmedim. Aslında öldüğünde orada bile değildim. Sonra evine gitmeye çalıştım ama hiçbir iz bulamadım. Ne onun izini, ne karısının, ne kızının, ne de berberin.

Zaten onları aramadım da.

(NK/NÖ)

Tüm kadınlar ve kız çocukları için

Bu yazıda; Minab’dan İstanbul’a uzanan bir coğrafyada, henüz büyüme çağındayken hayattan koparılan kız çocuklarını ve onlarla birlikte can veren "insanlığımızı" anlatmak istiyorum.

28 Şubat günü İran’ın Minab kentinde, kız çocuklarının gittiği bir ilkokulda hayat durdu. Çocuklar sıradan bir ders saatindeyken atılan bir füze, yaşları 7 ile 12 arasında değişen yüzlerce kız çocuğunu katletti. Haberlere göre saldırının sorumlusu olarak Amerika ve İsrail işaret edildi. İranlı aileler evlatlarını toprağa verirken, ABD Savunma Bakanlığı’ndan gelen açıklama tarihe geçti: "Söyleyebileceğim tek şey, olayı soruşturuyoruz." İsrail ise yanıt bile vermedi. Yüzlerce çocuk öldü ve dünya "soruşturma" kelimesinin arkasına sığındı.

2 Mart günü bu kez İstanbul Zeytinburnu sahilinde Fatmanur Çelik ve 8 yaşındaki kızı ölü bulundu. Ardından ortaya çıkan gerçekler ise kan dondurucuydu. Çocuğun 3 yaşında babası A.Ş tarafından istismara uğradığı, Fatmanur'un henüz evlenmeden aynı şahsın tecavüzüne uğrayıp evlenmeye zorlandığı ortaya çıktı, ölmeden önceki sözleri, sistemin eksikliğini hepimizin yüzüne çarptı: 

"Benim intiharım asla söz konusu değildir. Başıma bir şey gelirse bunun intihar gibi gösterilmesine izin vermeyin. Bunca rapor ve mücadele varken neden evladımın elimden alınmasıyla tehdit ediliyorum? Fakir ve kimsesiz olduğumuz için bizi kurban etmek daha mı kolay?" 

Sivil toplum kuruluşları üç yıldır kapı çalarken Bakanlık, kurumların birbirine mani olduğunu açıkladı. Sonuç ise değişmedi: Bir anne ve kızı daha korunamadı. 

Bitmedi. 5 Mart’ta Fatih’te Semiha Deniz, tam da kızını okuldan almak için beklerken boşanma aşamasındaki eşi E.D tarafından sokak ortasında vurularak öldürüldü. Katilin kaçarken savurduğu o küstah cümle, sistemin açığını özetliyordu: "Akıllı olmazsan böyle olur işte!"

Semiha Hanım bir uzaklaştırma kararı aldırmıştı, ama o kâğıt parçası onu hayatta tutmaya yetmedi. Şimdi o bir "kadın cinayeti" çetelesinde yerini alacak; peki ya annesinin vuruluşunu izleyen o küçük kızın ve arkadaşlarının travmasını hangi çetele tutacak?

Şiddet sarmalını nasıl kıracağız?

Bu katliamlar ve cinayetler, insanlık tarihinin karanlık sayfalarına dâhil oldu. Birbiri ardına gelen bu şiddet sarmalı, artık hiçbir günümüzü "normal" yaşamamıza izin vermiyor. Özellikle büyüme çağındaki çocuklarımızı elimizden alan bu döngüyü nasıl kıracağız? Kamu kurumları, sivil toplum, özel sektör ve bireyler; şiddetsiz bir toplum için gerçekten iş birliği yapacak mı? Şiddetle mücadele politikaları gerçekten denetlenecek mi?

8 Mart bir kutlama değil, mücadele günü.

Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, “Haklar, adalet, eylem. Tüm Kadınlar ve Kız Çocukları İçin” temasıyla kutlanıyor. Kadınlar; ayrımcı yasaların, zayıf koruma kalkanlarının ve haklarını aşındıran uygulamaların son bulması için omuz omuza mücadele etmeye devam ediyor.

Zira her bir çocuk ve her bir kadın, toplumun vicdanı.

#TümKadınlarVeKızÇocuklarıİçin

(NÖ/NÖ)

Özgür kahkahalar için “Kız Çocuk Hakları Bildirgesi!”

Bazen bir çocuğun kahkahası sadece kahkaha değildir. O kahkahanın içinde kendini var etme duygusu vardır. Kahkaha aynı zamanda özgürlüktür. Fakat ne yazık ki büyürken sadece kahkahalarımıza değil, oyunlarımıza, kıyafetlerimize, hatta hayallerimize bile sınırlar konulur. 

Henüz bir çocukken katıla katıla kahkaha attığım zaman bana, “Sen bir kızsın, o kadar gülme, ayıp!” denildiği daha dün gibi aklımda. Bu sadece bir uyarı değildi, çocukluk dünyama çizilen keskin bir sınırdı. Bazı şeyler kızlara yasaktı, bazıları da oğlanlara… Sınır tanımayan çocukluk dünyamıza böyle böyle ket vuruldu. Bu sadece bir örnek, aslında etrafımız cinsiyetçi tabularla örülü. Ama bir o kadar da bunları ortadan kaldıracak, dalga dalga büyüyen kocaman bir umut var her yanımızda. 

İşte bu dayatmaları alaşağı edecek kitaplardan biri var elimde. Elisabeth Brami ve Estelle Billlon-Spagnol’un yazıp resimledikleri, Burcu Uğuz’un çevirdiği Kız Çocuk Hakları Bildirgesi

“Kız çocukların da erkek çocuklar gibi üstü başı pasaklı, saçları dağınık, yara bere içinde, kıpır kıpır olma, istedikleri mesleği seçme, her gün prenses olmak istememe, istedikleri kişiyi sevme hakkı vardır.”

Kitap,  kız çocuklarının karşılaştığı cinsiyetçi kalıpları ve özgür ifade alanlarının önemini duygusal bir arka planla vurguluyor. Mizahi dili ve toplumsal cinsiyet odaklı yaklaşımıyla dayatmacı ataerkil zihniyeti yıkmaya aday bir metin.  Kız çocuklarının oyun oynama, düşüncelerini özgürce ifade etme, seçim yapabilme ve eşit bir yaşam sürme haklarını eğlenceli ve yalın bir dille ele alıyor. 15 madde şeklinde kurgulanmış metin sadece çocuklara seslenmiyor, aynı zamanda yetişkinlere de çocukların dünyasını sınırlandıran toplumsal yargıları yeniden düşünme çağrısında bulunuyor.

Kız çocuk hakları bildirgesi - Elisabeth Brami (Çevirmen Burcu Uğuz) (Sayfa 36) (Yaş 7-12)

Kitaplarda ısrarla yeniden üretilen cinsiyetçi algıya inat, böylesi toplumsal cinsiyet odaklı metinlerle karşılaşmak umut verici. Kız Çocuk Hakları Bildirgesi, tam da bu noktada bizler için güçlü bir eşlikçi oluyor. 

Kitabın bir dönem “muzır neşriyat” olarak etiketlenmesi bile bu basmakalıplığa karşı olduğunun bir göstergesi. Varsın böyle değerlendirilmiş olsun, kitap sözünü söyledi ve söz yerine ulaştı. 

Özgür bir kadın, Irena Milewska”ya şeklinde bir ithafla başlayan Kız Çocuk Hakları Bildirgesi bir kez daha gösteriyor ki kadınların, çocukların sesi bir şekilde duyulacak. Ne kadar çok bastırılsa bir o kadar güçlü çıkacak. Bazen bir saç örgüsünde buluşacağız, bazen sessiz bir çığlıkta…   

“Susturulanlar duyulmak için yaygara koparacaklardır, sessizce de olsa.” 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü arifesindeyken; evde, sokakta, işte, savaş meydanlarında sesini duyuran, duyuramayan tüm kız kardeşlerime de bir selam olsun bu satırlar… 

Buradayız, eksilmiyoruz, boyun eğmiyoruz.

Her daim eşlikçiniz, çocuk kitapları olsun…

(GE/NÖ)

Biliyorum, öyleyse etkisizim: Uzmanlığın iktidarı ve eleştirinin tüketimi

Çağımızın en büyük çelişkilerinden biri, bu kadar çok bilip bu kadar çok konuştuğumuz bir zamanda, bu kadar az değişip dönüşmemizdir. Bilgiye erişim neredeyse sınırsız; her gün yeni kavramlar, analizler, yorumlar dolaşıma giriyor. Ama şaşkına dönüştüren “farkındalık”lara karşın dünyadaki krizler daha da derinleşmekte. 

Sorun, bilginin eylemin yerini almasıdır. Bu yüzden çağımızın trajedisi basit ama sarsıcı bir cümlede toplanabilir: Biliyoruz ama etkisiziz. Bu nedenle de bu yazının, paradoksal biçimde etkisizleşen eleştiri ve/ya bilgiden kopuş çağının değirmenine su taşımaktan öte işlevi olur mu, kuşkuluyum.

Bu etkisizliğin izini sürdüğümüzde karşımıza iki kavram çıkar: eleştiri ve kriz. Her ikisi de aynı kökten beslenir. Yunanca krinein fiili ayırt etmek, karar vermek, hüküm kurmak anlamına gelir. Buradan türeyen kritike (eleştiri), bir şeyi çözümleme, yargılama pratiğini; krisis (kriz) ise karar verilmesi gereken kırılma anını ifade eder. Yani eleştiri ile kriz, birbirinden ayrı değil; aynı eylemin iki farklı yüzüdür: Eleştiri, krizin düşünsel ifadesi; kriz ise eleştirinin eyleme çağrısı. Ancak bugün bu iki kavram arasındaki bağ kopmuş durumda. Eleştiri var ama kriz yok. Kriz bir karar anı olmaktan çıkıp sürekli izlenen bir duruma dönüşmüş durumda. Eleştiriyoruz ama karar ver(e)miyor, konuşuyor ama eyleme geç(e)miyoruz.

Bu kopuşun merkezinde ise epistemik iktidar yer alıyor. Artık güç yalnızca ekonomik ya da politik araçlar yanında  incelikli biçimde bilgiyle kuruluyor. Kimin konuşabileceğine, kimin "bilgili" sayılacağına ve hangi sözün "geçerli" olduğuna karar veren mekanizmalar, hakikatin kendisini de belirlemekte.

Uzmanlık tam da burada devreye girer. Kökeninde deneyim ve zamanla kurulan ilişkiyi imleyen uzmanlık, günümüzde anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. Artık uzman, bir şeyin içinden geçmiş olan değil; o şey hakkında konuşma yetkisi verilen kişidir. Deneyimin yerini belge, tanıklığınsa akreditasyon almıştır.

Böylece bilgi, dünyayı dönüştüren bir imkân olmaktan çıkıp mülkiyet biçimine; uzman ise bu mülkiyetin taşıyıcısına dönüşür. Hakikat artık belirli kanallar aracılığıyla manipülatif biçimde dolaşıma sokulan bir ‘değer’dir. 

Burada şu sorulabilir: Eleştiri, krizin düşünsel biçimiyse, kriz de bir karar anıysa bugün neden bu kadar çok eleştiriye karşın statüko güçleniyor, sorunlar derinleşiyor? 

Bilgiyi yaşama tercüme etmek 

Aristoteles, teorik bilgi ile pratik bilgeliği birbirinden ayırır: Episteme, teorik bilgiyi; yani bir şeyin ne olduğunu bilmeye, değişmez olana, ezeli-ebedi hakikatlere yönelir. Phronesis ise pratik bilgeliktir; bilgiyi doğru zamanda, doğru biçimde eyleme geçirebilme yetisi, erdemli ya da mutlu yaşamın temelidir. 

Bugün yaşadığımız krizin, tam da bu iki alan arasındaki bağın kopuşundan kaynaklandığı söylenebilir. Bilgi hiç olmadığı kadar yaygın, bilgiye erişim demokratikleşmiş, dijital çağ her bireyi potansiyel "bilen"e dönüştürmüş. Ancak bu erişim, beraberinde derinleşme getirmemiş bilakis, bilginin çoğalması, onun eyleme dönüşme kapasitesini zayıflatmıştır. Ortaya çıkan tabloyu "epistemik trajedi" olarak adlandırabiliriz. Bunun somut yansımalarının izdüşümleri güncel krizlerimizde görebiliriz

Çağımızı belirleyen temel paradoks şudur: Bilgi arttıkça, eylem azalır. Bu azalma tesadüfi değildir. Sertifikalar, eğitim programları, uzmanlık alanları ve sürekli güncellenen "yeterlilik" kriterleri, bireyi hazırlık aşamasında tutar. Her şey bir sonraki adıma bağlanır: biraz daha öğrenmek, donanmak, hazır olmak… Peki nereye kadar ve kuşkusuz neye?

Bu döngü, görünürde gelişim vaad eder; ancak pratikte askıya alma rejimi üretir. Kişi sürekli kendini hazırlayan, fakat hiçbir zaman harekete geç(e)meyen bekler, izler, umut eder özneye dönüşür. Öznenin bu denklemdeki sorumluluğu nedir? 

Bir kişi, sarhoşken yaptığı bir davranışın sonuçlarından "istemeyerek oldu" diyerek kaçamaz; çünkü sarhoş olmayı seçmiştir. "Henüz yeterli değilim", "daha fazla öğrenmeliyim" ya da "koşullar uygun değil" gibi gerekçelerle eylemi erteleyen özne, aslında bu ertelemenin sonuçlarını da seçmektedir. Dolayısıyla insanlar bilmediklerinden değil; bildikleri halde yapmadıkları için sorumludurlar. Bu, sistematik olarak üretilen bir eylemsizleştirme rejimidir. Bilgi, sorumluluk üretmek yerine, sorumluluğu askıya alan güvenlik alanı yaratır. 

Böylece episteme, phronesis'i beslemek yerine onun yerini almaya başlar. Bilmek, yapmak yerine geçer. Bu noktada, eleştirinin krize bağlandığı yer kopar. Eleştiri düşüncede kalır, kriz ertelenir. Sonuç olarak payımıza “bilginin ürettiği eylem yitimi”ni yaşamak düşer.

Eleştiri, ancak krize, yani karara, eylem anına bağlandığında anlam kazanır. Bu bağ koptuğunda, eleştiri varlığını sürdürdüğünde işlevini yitirir. Baudrillard'ın kavramsallaştırdığı biçimiyle simülasyon, bir şeyin yokluğu değil; onun yerini alan temsilin dolaşıma girmesidir. Gerçek ortadan kalkmaz; yerine geçen imgeler, temsiller, gerçeğin kendisinden daha etkili hale gelir. 

Eleştiri artık bastırılmaz, sürekli üretilir, dolaşıma sokulur, tüketilir. Sosyal medya akışlarında, panellerde, podcastlerde, köşe yazılarında... Eleştiri her yerdedir. Ancak bu yoğunluk, niteliksel güç artışını değil, etkisizleşmeyi imler. Çünkü eleştiri artık dünyayı dönüştürmez. İnsanın kendini dönüştürdüğüne inanmasını sağlar. Bu nedenle eleştiri, bir eylem olmaktan çıkıp tıpkı bir alışveriş gibi deneyimlenen “ürün”e dönüşür. Dijital platformlarda beğeni, paylaşım, yorum gibi metriklerle ölçülen performansa; tüketilen, okunan, üzerine konuşulan, ardından hızla unutulan bir metaya.

Krisis, yani karar anı, yerini krizin sürekli ertelenen temsiline bırakır; kırılmanın estetikleştirilmiş versiyonu sunulur: Adaletsizlik ortadan kaldırılmaz; görünür kılınır, tartışılır, analiz edilir; sorunlar, böylece yönetilebilir hale gelir. Buna tanık olan kişisel, kamusal vicdan da dönüşür. Vicdan, eyleme çağıran bir iç ses olmaktan çıkar; izleyen, tepki veren, fakat harekete geçmeyen bir duyarlılık biçimine evrilir. Vicdan artık karar vermez, izler: Homo Videos. 

Bu izleme hali, bir tür etik rahatlama sunar: Kişi, eleştirel olduğunu hisseder. Hatta kendini "duyarlı", "farkında", "sorumlu" olarak konumlandırır. Eyleme dönüşmediğinden hissiyat yani vicdan yıkama düzeyinde kalır. "Farkındayım, kayıtsız değilim çünkü vicdan sahibi duyarlı biriyim" diyerek vicdanını rahatlatır. Kısacası bu simülasyon işlevsiz değildir. Eleştirilerin bu denli tüketilmesinin temel dinamiklerinden biridir. Eleştiri her zamankinden daha görünür, yaygın, erişilebilirdir. Ancak krize bağlanmadığı için eyleme içkin karar üretmez. Bu nedenle eleştirinin ortadan kalktığı, zayıfladığı değil, simüle edildiği söylenebilir.

Simüle edilen eleştiri, sistem için bir tehdit oluşturmaktan çok sistemin kendini yeniden üretmesine hizmet eder. Çünkü oyalanma, vicdan yıkama aracına dönüşen bu eleştiri, öfkeyi boşaltır, gerilimi düşürür,  kişilere "bir şey yapmış" hissini deneyimletir. Sonuç olarak, şu paradoksal durum ortaya çıkar: İnsanlar hiç bu kadar çok farkında olup eleştirmemişler ama hiç bu kadar etkisizleşmemişlerdir: Biliyorum, eleştiriyorum o halde etkisizim. 

Pazaryeri vaizleri

Eleştirinin simülasyonu, kendiliğinden işlemez.  onu dolaşıma sokan, meşrulaştıran  her yerde konuşan, her konuda fikir beyan eden, görünürlüğü yüksek "uzman". figürler vardır. 

Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri'nde tanımladığı "organik aydın", toplumsal dönüşümün içinden konuşan, kendi sınıfının deneyimini kavramsallaştıran, bu deneyimi dönüştürme iddiası taşıyan bir figürdü. Edward Said'in Entelektüel'de tasvir ettiği entelektüel ise, iktidara mesafe koyan, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alarak hakikati dile getiren bir konumda dururdu.

Bugünün uzmanı ise çoğu zaman bu iki figürden de ayrılır. Ne doğrudan bir toplumsal dönüşümün içindedir ne de iktidarla ilişkisi mesafelidir. Aksine, çoğu zaman dönüşümün dışından ama onun adına konuşur. Bu yeni figür, pazaryeri vaizidir. Tıpkı bir vaizin cemaatine hitap etmesi gibi, o da takipçilerine, izleyicilerine, okurlarına seslenir. Ancak onun vaazı, dönüşüm çağrısından çok, mevcut düzen içinde konumlanma stratejisidir.

Pazaryeri vaizi, yalnızca neyin doğru olduğunu söylemez; neyin tartışılabilir olduğunu da belirler. Hangi konuların gündeme gireceği, hangi çerçevede konuşulacağı büyük ölçüde bu figürler tarafından çizilir. Böylece konuşmanın sınırları, düşünmenin ufkuna dönüşür. Bu figürlerin görünürlüğü, bizzat medya düzeni, akademik hiyerarşiler, yayımcılık piyasası tarafından üretilir. Onlar, epistemik iktidarın hem ürünü hem de taşıyıcısıdır.

Bu uzmanlık rejimi, yapısal sorunları görünmez kılmak için onları bireysel düzleme indirger. Ekonomik eşitsizlik, kişisel yetersizliklere; politik krizler, bireysel farkındalık eksikliğine; toplumsal adaletsizlikler ise kişinin "zihniyet dönüşüm"üne indirgenerek tercüme edilir. Böylece eleştiri, sistemi hedef alan bir güç olmaktan çıkar; sistemin içinde dolaşan anlatıya dönüşür. Pazaryeri vaizi, sorunları çözmez. Onları yönetilebilir hale getirir. Krizi ortadan kaldırmaz; onu sürekli konuşulabilir, analiz edilebilir, tüketilebilir forma sokar.

Kimin konuşacağına karar veren mekanizmalar, aynı zamanda kimin duyulacağını da belirler. Görünür olanın hakikatle özdeşleştirilmesi, epistemik iktidarın en güçlü araçlarından biridir. Bugün mesele yanlış bilgilerin yayılmasından çok doğru bilginin, sistemin sınırları içinde dolaşıma sokularak etkisizleştirilmesidir. Uzmanlık, bu formuyla hakikati açıklama değil düzenleme pratiğidir. Eleştirinin simülasyonu ile epistemik iktidar arasındaki bağ tamamlanır: Sonuçta ortaya çıkan şey, sürekli konuşmanın ürettiği bir itaat biçimidir. İnsanlar susarak değil; konuşarak itaat eder.

Sonuç

O halde sorun, daha fazla bilgi üretmek ya da daha incelikli analizlere dayanan eleştiriler değildir. Bilgi ile eylem arasındaki kopuşu yeniden düşünmek, eleştiriyi tekrar krizle, yani karar ve müdahale anıyla buluşturmaktır. Eleştiri, krize bağlanmadığı sürece, bir karar üretmez; karar üretmeyen eleştiri ise eyleme dönüşmez. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, bilginin genişlemesi değil; yaşama bilgeliğinin yeniden hatırlanmasıdır.

Pratik bilgelik, yalnızca doğruyu bilmek değil; gerektiği yerde, gerektiği şekilde, gerekli olduğu kadar yapabilme yetisine içkin cesarettir. Başkasının uzmanlığına sığınmadan, kendi pratik yargılama gücünü kullanma erdemidir. Bu, aynı zamanda eleştirinin etik boyutunu yeniden kurmak anlamına gelir. Çünkü eleştiri, yalnızca düşünme biçimi değil; sorumluluktur: Başkalarına, dünyaya ve nihayetinde kendimize karşı verilen bir cevaptır yani Latince anlamıyla respondere, yani yanıt vermek.

Bugün en yaygın savunma biçimleri olan "bilmiyordum", "benim alanım değil", "yetkim yoktu" artık masumiyet üretmez. Bu ifadeler, çoğu zaman sorumluluğun ertelenmesinin dilsel biçimleridir. Sorun artık bilmemek değildir. Sorun, bilmenin bizi değiştirmemesidir.

Eleştiri, görüş belirtme, çözümleme ya da pozisyon alma eylemini aşar. Eleştiri, bedel ilişkisi, eylem çağrısıdır. Risk almayı, konfor alanını terk etmeyi, gerektiğinde yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Eleştirinin etkisizleşmesi, tam da bu bedelin ödenmemesinden kaynaklanır. Bugün eleştirinin etkisizleşmesinin temel nedeni, onun bu "etik yük"ten arındırılmasıdır. Eleştiri konuşmaya indirgenmiş, eylemden koparılmış, böylece zararsız hale getirilmiştir. 

Peki, bu tartışmaların ışığında, bu metin nerede duruyor? Başta dile getirdiğim o alçakgönüllü kuşkuya karşın belki de tek bir işlevi olabilir: Okurunda, "ben de biliyorum, peki ben ne yapıyorum?" sorusunu uyandırabilir. Çünkü radikal soru/n, kanaatimce şudur: Daha ne kadar bileceğiz? Daha ne kadar konuşacağız? Daha ne kadar analiz edeceğiz? Fakat en önemlisi: Bilmenin bizi değiştirmesi için daha ne olması gerekiyor?

(MVB/NÖ)

Sarhoş oligarklar zamanı

Jack London Demir Ökçe’de oligarşinin asıl tehlikesi, kötülüklerine anlam yüklemeleri ve bununla sarhoş olmalarıdır, der. Bunca hak ayık kafayla yenemez tabii. Tek tek herkesin hakkı, doğanın hakkı, dünyanın hakkı, gece vakti kafamızı kaldırıp bakacağımız gökyüzünün hakkı… Yenmedik hak bırakmadılar, yemeye doyamadılar. Kendi kendilerinin doymasını beklemek yerine dünya piknik haftası ilan edip topluca duruversek belki bir işe yarar. Onların ayılmasını beklemeyelim, piknik örgütlemeye çabalayalım tabii, ama İran’a çullanmışlar, adamlar saçmalayıp duruyor; insana televizyona terlik sallama hissi geliyor, gitmiyor. Çok, ama çok saçma işler oluyor derken Melania Trump’ı elinde tokmakla Birleşmiş Milletler’de, hem de Güvenlik Konseyi’nde, üstelik çocuk haklarına dair toplantıyı yönetirken gördüm.

Gerçeğe dayanamadığından karikatür üreten zihnim bana yine ne oyunlar oynuyor acaba, diyerek gözlerimi ovuşturdum. Gerçekten oluyor, olmakta olan! Acaba Melania Trump’a “Hanım, ben savaşla meşgulüm, ilkokulu vurdum, 165 kız çocuğu öldürdüm, hele git de şu toplantıyı yönetiver. Çıkışta da alışveriş yaparsın” mı dedi? O da “Tamam, öyle yapayım” deyip koşarak çıktı mı? Bu düzeyde sarhoşluk fazla değil mi? Dünyanın haline, kadının çektiği çileye bakınca “o da eğlensin ayol, ne olacak” da diyebilirsiniz. Düşünsene, bütün dünya nüfusunun çok büyük bir kısmında tiksinti yaratan biriyle ömür geçiriyor kadın. Başkanlık töreninde kalkan gibi taktığı şapkayla adamın ulaşıp öpmesine mani oldu, ama bir yere kadar tabii. Nihayetinde büyük de olsa aynı evin içindesin. Ama bütün bunlar durumun saçmalığını azaltmıyor. Melania’ya üzülsek de mesele o değil sonuçta.

Nihayetinde, dünya kaçtan büyüktür, kimden küçüktür konulu konuşmalara konu olan BMGK’nin toplantısını Melania Trump, yüzündeki aynı sabit donuk bakışla, eline aldığı tokmağı nazikçe vurup açıverdi. Arkasında oturan heyetin dizinden yukarısı görünmüyor, salonu da göremiyoruz tabii. Görsek ne olur, derdimize derman olur mu ayrı mesele. Ortada binası dışında bir Birleşmiş Milletler kaldı mı ki Melania Trump’ın toplantı yönetmesine şaşıralım! Yönetiversin, yakışır.

Yakışmasına yakışır ama karmaşanın içinde insan yine de bir sabit arıyor. Ama fark ediyorum ki benim duruma uyum sağlama olanağım yok. Bir yerde dursalar belki benim motor da soğuyacak, ama yok! Durmayacaklar, belli oldu. Ekrandaki yüz, Melania Trump haberini sunup devamında İran’da ilkokulda kız çocuklarının öldüğünü söyleyip “Peki altın, kripto bundan nasıl etkilenir?” diye astrologlara sorunca kendimi kanepeden duvara doğru atlamaya hazırlanırken buldum.

Koltuğun tepesinde dikelirken “Yetiş ya Aristofanes! Bende güç kalmadı”, diye bağırmaya başladım. Derken Aristofanes pirim, üstadım iki bin dört yüz elli yıl evvelden geldi ve “Hatırla!” dedi. “Neyi hatırlayayım ustam?” diye sordum. “Barış oyununda hapsedilen barış ve neşe tanrıçalarını kim kurtarıyordu? Kadınlar Savaşı’nda o büyük savaşı nasıl bitirdi kadınlar, hatırla!” dedi. “Üstadım, savaş var, neyin şakasını yapabilirsin ki? Savaş şaka kaldırmaz! Savaşın şakası olmaz! Bu işler şakaya gelmez” deyiverdim, ama haddimi aştığımı o an fark ettim. Üstadım gülümseyerek kayboldu. Giderken yine “Hatırla! Acının içindeki neşeyi hatırla” dedi.

Zihnimin motorunun iyice su kaynatmaya başladığını fark ettim, ama o anda delirmek çok da ürkütücü gelmedi açıkçası. Nedenini ilk anda anlamasam da gülümsemeye başladım. Kendime “Aha işte oldu! Bana kurtuluş, geri kalana geçmiş olsun. Delirdim gitti” derken 68 kuşağından devrimci bir abimizin anısının saklandığı yerden çıkıp geldiğine aydım. Büyük ODTÜ işgalinde dekanın odasına oturan abimiz telefonları “İşgal altındaki ODTÜ’nün yönetimindeki öğrenci komitesi adına” diye açıyormuş. Telefonun karşı tarafındaki hoca “Evladım, bugün 23 Nisan mı?” diye sorunca kalakalmış.

Gözlerimden yaşlar gelerek gülmeye başladım. Yavaşça oturdum. “Ah üstadım,” dedim. “Sarhoş oligarklardan kurtulduğumuz, neşe dolu her bir güzel ânı hatırladım.”

(ÖE/NÖ)

Cher: Topraksızların kızı – bir ikonun müzikali

2018 yılından bu yana sahnelenen The Cher Show müzikali, Almanya ve Avusturya turnesine yeni kadrosuyla çıktı. Hala hayatta olan bir sanatçının biyografisini konu alan bir müzikale gitmek ilk başta bana ilginç gelse de, seyircilerin şarkılara eşlik ettiği ve Cher konserlerine duydukları özlemi giderdikleri bir etkinlik olduğunu gördüm. Cher ile yaşıt Brezilyalı bir kadınla arada yaptığımız sohbette, kendisinin Cher’in konserine gittiğini, ancak bu müzikal sayesinde onun biyografisine dair pek çok yeni şey öğrendiğini söyledi.

Bırakalım Cher çıksın sahneye

Cher’i sahnede üç farklı dönemini temsilen üç farklı oyuncu canlandırdı: “Lady” rolünde Hannah Leser, “Babe” rolünde Pamina Lenn ve “Star” rolünde Sophie Berner sahnedeydi. 2017’den bu yana ABD’de ve Birleşik Krallık/İrlanda’da sahnelenen bu oyunun oyuncu kadrosu da defalarca değişti; kadro 6–7 kez neredeyse tamamen yenilendi.

Müzikalin ana temalarından biri, Cher’in kadın olarak gösteri dünyasında yaşadığı deneyimlerdi. Cinsiyetçi tutumlar ve erkeklerin sürekli onun adına karar vermesi anlatının merkezinde yer alıyordu. Bu bağlamda öne çıkan isim, uzun yıllar aynı sahneyi paylaştığı eşi Sonny Bono’dur. (Jan Rogler) Başlangıçta esprili, yetenekli ve güçlü bir sahne partneri olarak görülen Bono, zamanla Cher’in üzerinde kontrol kuran bir figüre dönüşür; sürekli çalışmasını telkin eder, hatta çocukları Chaz Bono ile geçireceği zamanı bile yoğun çalışma temposuna feda etmesine zorlar. Boşanma sürecinde ise tüm servetin kendi üzerine kayıtlı olduğu ortaya çıkar ve Cher’e yalnızca bir araba bırakarak evlilik sona erer.

İlişkide paranın belirleyici hâle geldiği bu dönemde Cher, Sonny’ye eski günleri özlediğini; paranın bu kadar merkezi olmadığı zamanları istediğini dile getirir. Milyonlarca plak satmış bir sanatçının, kişisel çıkış yolu olarak parayı hayatın merkezinden uzaklaştırma arzusunu ifade etmesi, müzikalin en dikkat çekici anlarından birini oluşturur.

İkinci eşi ve aynı zamanda tanınmış bir müzisyen olan Gregg Allman, müzik endüstrisinin temposuna ayak uydurmakta zorlanan, ondan uzak bir hayat sürmek isteyen ve aynı zamanda uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden bir figür olarak resmedilir. Bu evlilikten Elijah Blue Allman dünyaya gelir.

Sonny Bono ileriki yıllarda tekrar Cher’in hayatında yer alır. Allman ile sürekli tartışan, Cher ile ilişkileri,müzikalin merkezinde olur, taki bir ağaca çarparak hayatını kaybetmesine kadar. Müzikalin komedi yükünü bu ikilinin diyaloglarına yüklemişler.   

Cher’in Tom Cruise ve Bon Jovi gibi ünlü isimlerle ilişkileri olmuş olsa da, müzikalin merkezine aldığı üçüncü ilişki bir fırıncı olan Rob Camilletti ile yaşadığı ilişkidir. Camilletti’nin ekonomik bağımsızlığını koruması ve Cher’den hediyeler dahi kabul etmemesi özellikle vurgulanır. Ancak paparazzilerin yoğun baskısı altında, bu dünyanın hırsına ve merakına dayanamayışı ilişkinin sona ermesinin temel nedeni olarak gösterilir.

Müzikalde söylediği şarkılardan biri de ’’Gypsys, Tramps & Thieves’’ şarkısı. Yaşamında bırakmadığı ırkçılığa karşı duruşu bu şarkısında da dile getirir. Seyyah bir roman grubunun gittikleri kasabalılar tarafından “çingeneler, yollular ve hırsızlar” diye aşağılanmalarını ve onların hayatlarını anlatır bu şarkısında.  

“Çingeneler, yollular ve hırsızlar

Kasaba halkından hep bunu duyardık

Bize “çingeneler, yollular ve hırsızlar” derlerdi

Ama her gece bütün erkekler çıkagelir

Paralarını önümüze bırakırlardı”

Oscar kazanan müzik ikonu

Oyunculuğa da yönelen Cher, disleksisi nedeniyle metinleri okumakta zorlanmasına rağmen sinema kariyerinde önemli bir başarı elde eder. 1987 yapımı Moonstruck filmindeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazanarak oyunculuğunu da tesciller. Uzun süren bir kariyer krizinin ardından ise Believe şarkısıyla yeniden gündeme gelir ve güçlü bir geri dönüş yapar.

Annesinin “Sana zengin bir erkek bul ve evlen demiştim” sözlerine karşılık verdiği “Ben zengin bir erkeğim” cevabı ise hem kariyerinin hem de kişisel bağımsızlık iddiasının sembolik bir ifadesi hâline gelir.

Müzikal, Cher’in kendini yeniden zirvede hissettiği bir noktada sona eriyor; ancak hayat devam ediyor. Cher, 1979 yılında Las Vegas’taki sahnesinde drag queen’lere yer vermesinden bu yana, onlarca yıldır LGBTQ+ topluluğuna açık ve güçlü destek sunan bir ikon olarak öne çıkmaktadır. Believe gibi hit şarkılarıyla tanınan sanatçı, özellikle trans hakları konusunda kararlı bir savunucudur. Çocuğu Chaz Bono’nun cinsiyet geçiş sürecinde de kamuoyu önünde onun yanında durmuş ve desteğini net bir biçimde ifade etmiştir. Cher’in Donald Trump ile trans bireylerin hakları konusunda girdiği açık çatışma ve her iki çocuğunun da yaşadığı sorunlar, onun yaşamındaki mücadelenin bitmediğini gösteriyor.

Bunu söylemek istemiyorum, ama tüm azınlıklar, SADECE LGBTQ VE BLM DEĞİL, daha fazla tetikte olmalı. Bu Trump destekçileri nefreti yeni bir boyuta taşıyor. Eğer nefret ediyorlarsa, cinayet bu nefretin doğal bir uzantısıdır. Eğer insanlar onların inanç sistemine aykırı davranırsa... yazıklar olsun onlara. Bu, siyasetin doğasıdır. 

Sosyalizm mi? 

Bu müzikal, serveti son derece yüksek bir müzik ikonunun hayatını anlatırken dahi sosyal siyasetin bazı öğelerine temas ediyor. Sosyalizmin en uzak ihtimal olarak görüldüğü bir dönemde bile sanat, kendisini kitlelere anlatabilmek için onların somut deneyimlerine ve adalet duygusuna yönelmek zorunda kalıyor. Cher müzikali de geniş kitlelerin farklı dönemlerde yaşadığı temel sorunları – ekonomik geçim sıkıntısı, aile içinde ve işyerinde kadına yönelik baskı, ırkçılık gibi meseleleri – Cher’in yaşamı üzerinden sahneye taşıyor. Yani, sadece adalet duygusuna seslenme değil, bunun günlük yaşam işleyişinde ekonomik baskıyla olan iç içe geçmişliği gösteren bir müzikal aynı zamanda. 

Ancak müzikalin bu güçlü yanlarına rağmen, Cher’in annesiyle olan diyaloğu – “İyi bir yaşam için zengin bir erkekle evlenmelisin” sözüne karşılık verdiği “Anne, ben zengin bir erkeğim” cevabı – aynı zamanda Cher dünyasının sınırını da çiziyor. Cher zengin olabilir; fakat onun vokalistleri, dansçıları, kameramanları, ses teknisyenleri ve birlikte çalıştığı diğer emekçiler aynı imkânlara sahip değildir. Onlar benzer sorunlarla tekrar tekrar yüzleşmek zorunda kalırlar. Kapitalizmle ilgili sorunların bireysel zenginleşme yoluyla aşılabileceği iddiası ise, geniş kitlelerin yapısal gerçekliğini göz ardı etmek anlamına gelir. Müzikalde olmayan, ama kendi yaşamından gelen bir bilgi, sahne dışında bu tür bir analizin sınırlarını da bize gösteriyor:  Günümüzde Trump karşıtı söylemleriyle gündeme gelen Cher, ABD siyasetini belirleyen ve birçok savaşın farklı gerekçelerle müsebbibi olan Demokrat Parti’nin adayı Kamala Harris’e verdiği destekle, kendi siyasal ufkunun ne kadar dar olduğunu da göstermiştir.

Yaşamına dair

Cher, babasının Ermeni olduğunu söyledi. Cher’in baba tarafından Ermeni ataları Anadolu’daki Harput ve Merzifon’a dayanır. Babası John Paul Sarkisian’ın babası olan Kirkor Paul Sarkisian 20 Ağustos 1888’de Harput’ta doğmuş, 20 Şubat 1965’te hayatını kaybetmiştir. Babaannesi Siranuş Dilkian ise 15 Ağustos 1898’de Merzifon’da doğmuş, 1912 yılında ise ailece Alice adlı gemiyle ABD’ye göçmüş, 21 Haziran 1979’da vefat etmiştir. Siranuş Dilkian’ın ebeveynleri arasında yer alan Hagop Chivitjian 1866’da Merzifon’da doğmuş ve 22 Mart 1936’da ölmüştür; Loussaper Chivitjian (Çivitiyan) ise yaklaşık 1879 doğumlu olup 1930’dan önce hayatını kaybetmiştir. Bu aile hattı 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Anadolu’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Osmanlı Ermenileri kuşağına mensuptur.

Cherilyn Sarkisian, Ermeni bir kamyon şoförü ile Cherokee yerlisi ataları bulunan bir model ve aktrisin kızı olarak dünyaya gelir. Henüz bebekken anne ve babası ayrılır; Cher annesiyle büyür. Sarışın annesinin aksine babasının koyu siyah saçlarını alan Cher, Ermeni babasına benzeyen görünümü nedeniyle uzun süre çeşitli sorunlar yaşar. Japonya tarihçisi ve babası Harput’lu olan Harry Harootunian, kendi çocukluk anılarından hareketle, Ermenilerin Amerika’daki toplum tarafından “aç Ermeniler” şeklinde aşağılandığını anlatır. Öte yandan, Amerikan yerlisi kökenli annesi nedeniyle çevresindeki çocuklar tarafından “yarı ırk” (half-breed) şeklinde aşağılanır. Ancak Cherokee halkı açısından da “beyaz” kabul edilir ve tam anlamıyla kabul görmez. Cher, bu kimlik sıkışmasını yıllar sonra Half-Breed adlı bir şarkıya dönüştürür.

Ermenilerin ABD’de iki toplulukla ciddi tarihsel benzerlikleri bulunmaktadır. Bunlardan biri Amerikan yerlileridir: Topraklarını kaybeden, doğayla kurdukları bilgi birikimiyle birlikte yok edilmeye çalışılan ve sürgün edilen bir halk. Burada, son yazım ‘’Hepimiz eşit vatandaşız, İrlandalılar hariç’’ belirttiğim gibi, İrlandalılarla paylaşılan ortak deneyimler söz konusudur. Topraklarına el konulması ve uzaklaştırılması temelinde bu benzerlik var. Topraksız kalan iki halkın kültüründe yetişmiş bir kadın Cher. 

Diğeri ise, kölelik geçmişi üzerinden, Amerikalı siyah nüfustur. Osmanlı’nın çeşitli dönemlerinde köleleştirilen ya da sürekli bir köleleştirilme tehdidi altında yaşayan bir halk olarak Ermenilerin tarihi de bu bağlamda okunabilir. Sivas’taki köle pazarından yeniçerilere verilen köle erkek çocuklarına, 1915’te ev kölesi Ermeni kız çocuklarına kadar uzanan bir tarihsel süreklilik söz konusudur.

Sona dair 

Cher’in hikâyesi (müzikali) yalnızca bir pop ikonunun yükselişini anlatmıyor; aynı zamanda modern Amerikan toplumunun çelişkilerini de gözler önüne seriyor. Bir Ermeni göçmen ailesinin torunu ve Cherokee kökenli bir annenin kızı olarak büyüyen, “yarı ırk” diye aşağılanan bir çocuğun dünya çapında bir yıldıza dönüşmesi, bizi bu dönüşüme tanıklık etmeye davet ediyor  ve sahne Cher’in müzikleri eşliğinde dünyaya onun gözleri aracılığıyla bakmaya çağırıyor.

(VHY/NÖ)

Zihin istikameti

Akıl, değirmen taşına benzer; öğütecek bir şey bulamazsa kendini öğütmeye başlar.

Bu cümleyi ne zaman hatırlasam, aklıma geceler gelir. Herkes uyuduğunda, şehir yavaşladığında, ışıklar birer birer söndüğünde… Zihin o zaman çalışmaya başlar. Gün içinde fark etmediğim ayrıntılar, söylenmiş bir söz, yüzümde asılı kalmış bir ifade, yarım kalmış bir konuşma… Hepsi sırayla gelir. Aynı cümleleri tekrar ederim. Aynı ihtimalleri yinelerim.

O an anlarım: İnsan bazen hayatın kendisinden değil, hayat üzerine durmadan düşündüğü şeylerden yorulur.

Zihin boş durmaz, düşünür. Ama düşüncenin bir yönü yoksa, kendi etrafında döner. Küçük bir kaygı büyür, küçük bir kırgınlık katılaşır. İnsan, bir başkasına değil; kendi içinde kurduğu cümlelere yenilir. Sorun düşünmek değildir. Sorun, düşüncenin istikametsiz kalmasıdır.

Günlük hayatın içinde bunun sayısız örneğini görüyorum. Bir fikir ne kadar sık tekrarlanırsa, o kadar doğruymuş gibi geliyor. Bir söz ne kadar yüksek sesle söylenirse, o kadar haklı sanılıyor. Oysa tekrar, hakikat değildir. Yüksek ses, doğruluğun ölçüsü değildir. Ama zihnin boşluğunda yankılanan her şey bir süre sonra yerleşiyor.

Belki de bu yüzden insanın kendine sorması gereken en zor soru şudur: “Bu düşünce gerçekten bana mı ait?” bu soruyu sormak kolay değildir. Çünkü düşünce çoğu zaman bize aitmiş gibi gelir. Oysa çoğu zaman başkalarından devraldığımız cümleleri taşırız. Farkında olmadan, alışkanlıkla, sorgulamadan.

Çocukluğumu düşündüğümde bunun izlerini görürüm. Evde söylenen sözler, gösterilen tepkiler, susulan anlar… Hepsi zihnime kaydolmuş. Adaletin nasıl kurulduğunu, haksızlık karşısında ne yapılacağını, bir hata olduğunda nasıl davranılacağını önce orada öğrenmişim. Sonra büyümüşüm; ama o ilk kayıtlar silinmemiş.

Bir çocuğun sürekli eleştirildiğini gördüğümde içim sıkılır. Çünkü bilirim, o çocuk bir süre sonra susmayı öğrenir. Yanlış yapmaktan korkar. Öte yandan hiç sınır görmemiş bir çocukta da başka bir eksiklik büyür. Her isteğini hak sanır. Ölçüyü tanımaz. Demek ki insan hem sevgiye hem de sınıra muhtaçtır. Sevgi kök salar; sınır yön verir.

Bu küçük dengeler yalnız ev içinde kalmaz. Topluma taşınır. Evde adalet gören bir insan, dışarıda da adalet arar. Evde korku öğrenen ise ya susar ya da korkuyu yeniden üretir. İnsan ilişkileri, büyük yapıların temelini oluşturur.

Tarih kitaplarını karıştırdığımda bunu daha geniş ölçekte görürüm. Büyük çöküşler bir günde olmaz. Önce küçük aşınmalar başlar. Adalet zayıflar, güven azalır, insanlar birbirine mesafelenir. Güç yerinde durur belki ama içi boşalır. Son darbeyi dışarıdan gelenler vurur; ama yıkım daha önce başlamıştır.

İnsan zihni de böyledir. Kendini sorgulamayan bir akıl zamanla kendi doğrularının içine kapanır. Sophokles’in “Oidipus”unu ilk okuduğumda yalnız bir trajedi görmüştüm. Şimdi başka bir şey görüyorum: Gerçeği arayan ama kendine dönmekte geciken bir insan. Oidipus’un en büyük körlüğü gözleri değil, kendini soruşturmamış olmasıdır. İnsan başkasını yargılarken hızlıdır; kendine gelince yavaşlar.

Oysa düşüncenin olgunluğu burada başlar. “Yanılıyor olabilirim,” diyebildiğimiz yerde. Kendimizi de sorunun bir parçası olarak görebildiğimiz yerde.

Zamanla deneyimleyerek şunu daha iyi anladım: Zihin boşluk kaldırmaz. Eğer içine merhamet koymazsak, sertlik dolar. Eğer ölçü koymazsak, aşırılık büyür. Eğer farklı seslere kulak vermezsek, düşünce daralır.

Akıl ile özdeşleştirdiğim değirmen taşı dönmeye devam eder; çünkü düşünmekten vazgeçemeyiz. Ancak artık biliyorum ki mesele taşın dönmesi değil, içine ne koyduğumuzdur. Eğer o taşın içine adalet, merhamet ve sorgulama koyar; düşüncelerimizi ilim ve bilimle beslersek, sağlam bir akıl, güçlü bir karakter ve köklü bir medeniyet inşa edebiliriz. Fakat onu boş bırakır ya da saplantılarla doldurursak, aynı taş bu kez insanın iç dünyasını ve kurduğu hayatı öğütür. Çünkü insan, en çok kendi yönsüz düşüncesine yenilir.

(YSE/NÖ)

Kadınlar ve vekâlet

Nedense her 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve haftası tarihi geldiğinde kadınların hayatın içinde “görünür” olma mevzuunu düşünürüm. 

Bu görünürlük ifadesi öylesine bir “çeşit” olma gibi düşünülmesin sakın! Çeşit’in ç’sini silkeyelip atarak “Eşit” olmak üzerinden bir meramdır benim görünürlük derdim.

Bunu itiraf etmek gerekir ki Türkiye’ye Kürt siyaseti öğretti ve uyguladı. Hatta realize ederek programatik manada hayatın tam da orta yerine monte etti.

İki ana argümanla hem de bunu becerdi ve başardı. Yerel yönetimlerde ve hayatın bütün örgütlülük alanlarında erkeğin yanına kadını, kadının yanına da erkeği dahlederek “Eş Başkanlık” kuralını koydu. 

Parlamentoya da kadın kotası uygulayarak konulduğu tarihten bu yana en çok kadın vekil temsiliyeti grubuna mensubiyeti mecliste hep korudu ve simgeleştirdi. 

Öyle ki anlı şanlı cumhuriyetin kurucu partisi CHP’den tutun, islami inanç eksenli olmayı hep öne çıkaran AKP'de Kürdün bu siyasal tercihinden adeta etkilenerek mecliste kadın temsiliyeti sayısını arttırmayı gündemleştirdi.

Peki yüz yıllık cumhuriyet, kadına övünerek seçme ve seçilme hakkını 1930’lu yıllarda vermişti de sahi ne olmuştu ki! Neden 1940’lı yıllardan tutun geçtiğimiz yüzyılın bitimi yeni binyılın da başına kadar olan sürede ne mecliste ne de yerel yönetimlerde “kadın temsiliyeti” zayıf kalmış siyaseten adeta “ikinci keman” vasfından kurtulamamıştı.

Epey önce, şimdi kimin yolladığını hatırlayamadığım bir e posta almıştım. İhtimal ki benim bilebileceğimi sanarak, Diyarbakır’ın ilk kadın milletvekilinin adını yazmış ve onun hakkında bilgi istiyordu bir arkadaş. Huriye (Hayriye) Baha Öniz’di adı, Diyarbekir’in (o yıllarda henüz Diyarbakır olmamış) ilk seçili kadın vekili. 

Şehri, şehirde yaşamış eski,  adı-sanı bilinen / bildiğim aileler içinde “Öniz” soyadı duymadığım bir soy adıydı. Küçük bir araştırma sonucunda da “Diyarbakırlı değil” demiş noktayı koymuştum.

Ama iş, öyle noktayı koyup geçmekle bitmiyordu. Küçük bir araştırma ile öğrendim ki; 1935 seçimlerinde kadınlara ilk kez seçme / seçilme hakkı verilmesiyle, seçilmiş olan ilk 17 kadın vekil adları ve şehirleri ile birlikte bilgi kaynaklarında paylaşılmıştı.

Bu bilgi üzerine hemen arama motoru üzerinden o ilk vekili Huriye Öniz’i araştırmaya koyulmuştum. Eğitimci, yazar ve siyasetçi olarak kimlikleri vurgulanan Öniz; 1887’de İstanbul’da doğmuş, yine İstanbul’da doğduğu şehirde 1950’de ölmüş.

Londra tahsili sonrası İstanbul’da Rum ve Musevi okullarında öğretmenlik yapmış. Balkan savaşı sonrası İstanbul’a gelen göçmenlere ders vermiş. Sonra kadınların yasayla siyasete katılma fırsatı doğunca ilk vekillerden biri olmuş. Bahtına muhtemelen Ankara “resmî”politikasınca Dîyarbekir mebuseliği düşmüş.

Vekil olduktan sonra bir dizi komisyonlarda çalışmış. Maliye encümeninde üyelik yapmış. İş ve Orman kanunları layihalarının hazırlığına katkı sunmuş. İzmir’in turistik yollarının inşası kanunu, Kayseri-Eskişehir uçak fabrikasının ilk sermayesinin sağlanması kanununun hazırlık üyeleri arasında yer almış. Ankara Tıp Fakültesi bünyesinde bir hemşirelik okulu açılmasına öncülük etmiş. Bir de kitap yazmış: “Köprü Altı Çocukları”.

Vekil olduktan bir yıl sonra yazmış 83 sayfalık “Köprü Altı Çocukları”nı. Kendi vurgusu ile İstanbul girdabında “kaybolmak üzereyken” Maarif Müdürlüğüne başvuran bir karakter üzerinden sonraki yıllarda “Köprü altı” ismi olarak filmleri de çekilen bir iş olmuş yazdığı kısa roman.

Sadece bir dönem (dört yıl) süren milletvekilliğinden sonra ölünceye kadar öğretmenlik yapmış Huriye Baha Öniz...

Sahi ben bunları niye yazdım ki! Şunun için elbette; Cumhuriyet reel politiği; kadının, toplumsal yaşamın bir çok alanında rol model olmasını programatize etmiş. Bu bağlamda İlk kadın vekiller meselesi de bunlardan biri olmalı da! İşte o “da” dediğim yerde durmalı sanki!

İşin garip ve hikâyenin öne çıkan tarafı Huriye Baha Öniz vak’asında sübuta erdiği gibi, vekili olduğu şehir Diyarbekir’e hiç gelmemiş / gitmemiş olması. Hatta merak edip vekili olduğu şehir hakkında hiçbir (benim bildiğim) çalışma da yapmamış olması. Komisyonlar, önergeler üzerinden baktığımızda ise İzmir, Eskişehir, Kayseri ile ilgili yasa tasarıları hazırlamış ama o yıllarda demiryolu ağıyla tanışan, demiryolunun geldiği şehir Diyarbekir’i hiç düşünmemiş bile!

Köprü altı çocukları üzerine ilk ve tek kitabını yazmış! Ama o yıllarda; mecburi İskânları, doğudan batıya sürgünlüğü yaşayan vekili olduğu şehir halkının tragedyasını “resmî ideoloji” üzerinden bile hiç dert edip düşünmemiş!

Uzun uzun altında “Huriye Öniz / Diyarbekir” yazan başı açık bukleli saçlı cumhuriyet kadını ilk vekilimizin siyah beyaz fotoğrafına baktım. Sadece Diyarbekir vekili olmuş(tu), ilk kadın Diyarbekir vekili. Vekillik adıyla anılan şehre ne gelmiş, ne de gitmişti. Gelip gitmeyi bir yana bırakın da, ona dair şehirde hiçbir izin olmaması da hayatın ve yakın tarihin tuhaf tecellisiydi.

İşte atanarak görünürde temsiliyetin böyle tuhaf tecellileri de var. Hoş şimdi de bunun şehrin aidiyeti ile hiçbir bağı olmayan aday gösterilip seçildikten ve bir ya da birden fazla dönem vekillik yaptıktan sonra bir daha da o vekili olduğu ve sayesinde ömür boyu emekli vekillik maaşı aldığı ve ünvanını taşıdığı tuhaf vekiller de var ya, neyse yazı konusu onlar değil…

İşte şimdilerde kadın temsiliyeti ve seçme-seçilme hakkının 90 yılı geride bırakılıyor ve yine bir 8 Mart haftasında kimileri cinsiyet eşitlikçi ve kadın özgürlükçü paradigma üzerinde “jin, jîyan, azadî” sözcük dizini ile, kimileri de başka başka söylemlerle haftanın ve dahi günün anlamına binaen sözlerle sahada var iken ben de bir hatırla(t)ma üzerinden bugüne bir hak teslimiyeti yapmak istedim. Hepsi bu işte…

(ŞD/NÖ)

Selanik’ten inciler

Yunanistan’ın Selanik kentinde organize edilen beynelmilel belgesel festivali 5 Mart Perşembe gecesi yapılan açılış töreniyle başladı. Törende konuşan ABD’li yönetmen Ivy Meeropol savaşa teslim olmuş bir dünyanın ciddiyeti ve ağırlığıyla seyircilere seslendi. E.Jean’e Sor (Ask E.Jean) adlı belgeselin altında imzası olan Meeropol, Donald Trump’ın iki kere yargılanıp ceza almasına yol açan davalara, bizi filmin cesur kahramanı Elizabeth Jean Carroll aracılığıyla dahil etti.  

Sonradan ABD başkanı olacak Trump tecavüz ve hakaretten suçlu bulunmuş, halen ödemediği milyonlarca dolarlık cezalara çarptırılmıştı. Açılışta gösterilen belgesel hazır bulunanlar tarafından heyecanla takip edildi, sık sık Trump’ın rezil hallere düşmesi yüzünden gülüşmelere yol açtı, sona erdiğinde de hararetle alkışlandı. 

Festivalde yer alacak filmler arasında Volkan Üce imzalı 2m2 belgeseli de mizah gücüyle sinema severleri muhakkak ki tavlayacak. 

Belgeselde Türkiye ve Belçika’da birer cenaze levazımatçısı ölüm hakkında seyirciye beyin jimnastiği yaptırırken hoş vakit geçirtmekten de geri kalmıyor. 

2026 Belçika yapımı 83 dakikalık belgeselde insan hayatında dinî açıdan da büyük ağırlığı olan vefat dinamiğinin birileri için ticari değeri gözümüze sokuluyor. 

Uluslararası Rotterdam Film Festivalinde de yer almış olan 2m2 belgeselinde insanlığı en başından meşgul eden ölüm masaya yatırlırken kara mizah ağır meselenin eğlenceli bir dille işlenmesini mümkün kılıyor. Felsefi, şiirsel ve sanatsal açıdan defalarca irdelenmiş ölüm olgusu kapitalist demistifikasyona uğruyor ve adeta kutsallıktan arındırılıyor. Filmi seyrederken en derin korkularımızla yüzleşmek ve onları aşmak için gür bir kahkahanın faydasını bir kez daha hatırlayacağız. 

80 kızgın gazeteci

Basın hürriyetinin dünya çapında yok edilmeye çalışıldığı günümüzde Avrupa’nın en pespaye rejimlerinden Viktor Orban iktidarı da muhakkak ki elinden geleni ardına koymuyor. Siyasi baskı sonucunda Macaristan’ın en büyük bağımsız basın ajansı Index.hu’nun çöküşüne şahit oluyoruz. Protesto tarihinde örneği ender görülebilecek biçimde 80 gazeteci topluca istifa ediyor. Genelde savaş alanlarında muhabirlik yapan András Földes kamerasını bu defa ajanstaki hadiseyi teferruatlı biçimde belgelemek için kullanıyor. Yönetmen hanesinde adını Anna Kis ile gördüğümüz Földes 80 kızgın gazeteci (80 dühös újságíró/80 angry journalists) adlı belgeselde bize, işin mutfağından görüntülerle ulaşıyor. 

Yeni medya kuruluşu Telex.hu’nun ortaya çıkması ortamdaki baskı mekanizmalarını pek hafifletemiyor. Gazetecileri koruması öngörülen mekanizmalar tek tek çökertilirken demokratik düsturlar gözardı ediliyor, lakin ödün vermeye hiç niyeti olmayan gazeteciler direnişlerini sürdürüyor. 
Basın hürriyetine inananlar için Index.hu’ya olanlar damardan bir uyarı kıymeti taşıyor ve aynı zamanda ders alınması gereken bir misal oluşturuyor. Kirli çamaşırlarının teşhir edilmesinden hiç hoşlanmayan totaliter rejimler sansürü dayatmaya, baskıyı artırmaya, hukuk dışı müdahalelerde bulunmaya devam ettikçe serbest ifade hakkını savunanların mücadelelerini sürdüreceği muhakkak.

2026 Macaristan, Almanya, Çekya, Norveç ve Danimarka ortak yapımı 95 dakikalık ibretlik belgesel CPH:DOX’un programında da yer alıyor. 

Filistin’de doktorlar

ABD’li olup kimlikleri Filistinli, Yahudi ve Zerdüşti olarak tanıtılan üç doktor Gazze’de hayat kurtarmak üzere göreve başlıyor, lakin kendilerini tıbbi müdahale ile siyasetin tam ortasında buluyorlar. Bölgedeki acımasız müdahalede ABD’nin de rol alması bir yana, her geçen gün artan şiddet ve yıkımın doktorların mesleklerini ifa etmesini iyice imkânsızlaştırmasına şahit oluyoruz. Her şeye rağmen, asil ve kutsal faaliyetlerini sürdürebilmek doktorlar için esas olduğundan, Gazze halkıyla bütünleşmeyi ve büyük bir dayanışma örneği sergilemeyi başarıyorlar.

2026 ABD, Malezya, Qatar, Danimarka ve Filistin yapımı 93 dakikalık belgeselde farklı kökenlere sahip olsalar da aynı amaç uğruna profesyonelliklerini konuşturan üç doktora hayran olmamak ne mümkün!

Yönetmen Poh Si Teng’in Amerikalı doktor (American doctor) adlı belgeseli Sundance’te dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra Selanik dışında True/False, SXSW, CPH:DOX ve Salem’in programında da yer alıyor. 

Çarpıcı belgesel seyirciyi Gazze’nin hastanelerinden ABD siyasetinin karar mekânlarına da taşıyor, hakikat belgeleriyle teşhir edilirken Filistin meselesinin trajik yollarında hepimizi tesir altında bırakıyor.

Pek yakında, Selanik’te…
Pek yakında, Selanik’te…
3 Şubat 2026
Selanik Belgesel Festivali’nde geri sayım
Selanik Belgesel Festivali’nde geri sayım
28 Şubat 2026

(MT/NÖ)

Psikoterapi kimin için? Sınıf, kültür ve eşitsizlik

Terapötik söylem, modern dünyada öznenin iç dünyasını keşfetme vaadini toplumsal bir norm haline getirdi. Yirminci yüzyılın ortasından itibaren Batı toplumlarında yaygınlaşan terapötik kültür, ruh sağlığı hizmetlerini meşru ve gerekli bir alan olarak konumlandırdı. Türkiye’de de özellikle 2000’li yıllardan itibaren, kentli ve eğitimli orta-üst sınıflarda terapi talebi giderek arttı. Geleneksel aile yapılarının çözülmesi, toplumsal dayanışma ağlarının zayıflaması, bireyselleşme ve rekabet baskısı, bireyleri yalnızlaştırdı; duygusal destek arayışı giderek profesyonel hizmetlere yöneldi. Sorun şu ki bu profesyonelleşme, terapiyi bir lükse dönüştürdü.

Lüksün fiyatı

Türkiye’de ortalama bir terapi seansının fiyatı bugün 2.000 TL civarında. Haftada bir seans düşünüldüğünde, aylık masraf 8.000 TL’ye ulaşıyor. 2025 yılı itibarıyla asgari ücret 33.030 TL. Yani bir asgari ücretli, aylık gelirinin neredeyse dörtte birini terapiye ayırmak durumunda. Barınma, ulaşım, beslenme hesaba katıldığında bu oran fiilen imkânsızlaşıyor.

Ekonomik engel yalnızca doğrudan maliyet değil. Pierre Bourdieu’nün (2022) kültürel sermaye kavramı, terapiye erişimin neden sadece para meselesi olmadığını açıklıyor. Terapiye başvurmak, terapi kavramına aşina olmayı, ruh sağlığına dair belirli bir bilinç düzeyine sahip olmayı, bu hizmeti talep edebilecek bir sosyal çevrede bulunmayı gerektiriyor. Oysa Türkiye’de ruh sağlığı hizmetleri hâlâ damgalayıcı söylemlerle kuşatılmış durumda. Kırsal kesimlerde, muhafazakâr çevrelerde, farklı eğitim geçmişlerine sahip gruplarda psikolojik sıkıntılar çoğunlukla farklı çerçevelerle anlamlandırılıyor: nazar, ruhsal arınma, manevi destek. Bu pratiklerin “batıl inanç” olarak etiketlenmesi ayrı bir sorun; zira İstanbul’un varlıklı semtlerinde yoga, meditasyon, enerji temizliği de benzer işlevleri yerine getiriyor. Hangisinin “bilimsel” hangisinin “batıl” olduğuna karar veren iktidar mekanizmaları, aslında sınıfsal bir hiyerarşiyi yeniden üretiyor.

Coğrafi eşitsizlik de bu tablonun ayrılmaz bir parçası. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde özel klinikler ve danışmanlık merkezleri çoğalırken, Anadolu’nun küçük kentlerinde bu hizmetler son derece kısıtlı. Devlet hastanelerindeki psikiyatri poliklinikleri ise uzun randevu süreleri ve kısa görüşme aralıklarıyla kaliteli bir terapi süreci için elverişli değil.

Terapinin dili kimin dili?

Terapiye erişmeyi başarmak, bu süreçten eşit biçimde yararlanılacağı anlamına gelmiyor. Terapötik süreç belirli bir dile, belirli bir iletişim biçimine dayanıyor: “duygusal düzenleme”, “farkındalık”, “iç gözlem”, “benlik algısı”, “sınır koyma.” Bu kavramlar, Batılı ve seküler orta-üst sınıfların kültürel sermayesinin ürünü. Alt sınıflardan gelen bireyler bu kavramları daha önce hiç duymamış olabilir; hatta bu kavramların işaret ettiği deneyimler, onların yaşam dünyasında bambaşka biçimlerde kodlanmış olabilir.

Üst sınıftan bir birey terapiste geldiğinde terapistin beklentilerine uygun bir dil kullanabiliyor, duygularını soyutlayabiliyor, yaşamını analitik bir mesafeyle değerlendirebiliyor. Alt sınıftan biri ise duygularını somut olaylar üzerinden anlatıyor; sorunlarını bireysel psikolojik süreçlerden çok dışsal koşullarla ilişkilendiriyor. Bu fark, terapistin müdahale biçimini etkiliyor. Kültürel sermayesi yüksek danışanla “derin” çalışma mümkün olurken, düşük sermayeli danışanla iletişim kopuklukları yaşanabiliyor ya da süreç temel bilgilendirme düzeyinde kalıyor.

Eva Illouz (2024), terapötik kültürün duygusal kapitalizmin bir aracına dönüştüğünü vurguluyor. Bireye terapide öğretilen şey, duyguları “doğru” ifade etmek, “sağlıklı” sınırlar koymak, “dengeli” ilişkiler kurmak. Bu normların tümü neoliberal öznenin ürettiği standartlar. Dolayısıyla terapi, bireyi toplumsal koşullarıyla yüzleştirmekten çok, bu koşullara uyum sağlamasını kolaylaştırıyor. İşsizlikten, yoksulluktan, dışlanmadan kaynaklanan sıkıntılar; “bilişsel çarpıtmalar”, “düşünce hataları”, “düşük benlik saygısı” gibi psikolojik kategorilere indirgeniyor. Bu indirgemeci yaklaşım yapısal sorunları görünmez kılarken bireyi kendi acısının tek sorumlusu haline getiriyor.

Somut bir örnek düşünecek olursak: asgari ücretle çalışan, üç çocuklu, eşinden şiddet gören bir kadın “bu evlilikte mutsuzum, ayrılmalı mıyım?” diye soruyor. Terapist, “Sınır koymayı öğrenin, kendinizi öncelikli kılın” yanıtını veriyor. Oysa bu kadın için sorun psikolojik olmaktan çok ekonomik ve yapısal. Ayrılsa bile nereye gidecek? Devlet sığınma evleri yetersiz, barınma imkânları kısıtlı, iş bulma şansı düşük. Terapinin bu gerçeklikten kopuk kalmaması, onun gerçekçiliğini arttırıyor aksi ise iyileşmeyi değil uyumu mümkün kılıyor.

Sürdürülemez iyileşme

Terapiye erişim sağlansa bile bir sonraki engel devamlılık. Terapi tek seanslık bir hizmet değil; aylarca, bazen yıllarca devam eden düzenli bir süreç gerektiriyor. Bilişsel davranışçı terapi, psikanalitik terapi, şema terapi gibi yaklaşımların tamamı bu uzun soluklu katılım üzerine kuruluyor. Üst sınıftan biri haftanın bir öğleden sonrasını terapiye ayırabilirken, alt sınıftan biri vardiyalı çalışma, çocuk bakımı ve ulaşım maliyetleriyle boğuşuyor.

Terapötik süreç danışandan gündelik yaşamda da belirli pratikler sürdürmesini bekliyor: günlük tutmak, nefes egzersizleri yapmak, düşünce kayıtları oluşturmak, düzenli uyku saatlerine dikkat etmek. Bu beklentiler belirli bir özerkliği, belirli bir zaman kontrolünü varsayıyor. Ekonomik güvencesizlik, yoğun çalışma temposu ve aile içi sorumluluklar böyle bir düzeni neredeyse imkânsız kılıyor. Sonuç olarak alt sınıflardan gelen danışanlar terapötik önerileri hayata geçiremez hale geliyor; terapistin gözünde ise “dirençli”, “iş birliği yapmayan” bireyler olarak etiketleniyorlar.

Ekonomik kriz dönemlerinde, gelir kaybı yaşandığında, terapi ilk kesilen harcamalar arasında yer alıyor. Üst sınıflar için terapi yaşam tarzının bir parçasıyken, alt sınıflar için vazgeçilebilecek bir lüks. Bu kesintiler terapötik sürecin sürekliliğini bozuyor; derin işlenen konular yarım kalıyor, kazanılan beceriler pekişemiyor.

Farklı hedefler, farklı çıktılar

Tüm bu eşitsizliklerin doğal uzantısı, terapiden beklenen ve elde edilen çıktıların da farklılaşması. Üst sınıftan biri terapiden “kendini gerçekleştirme”, “potansiyelini açığa çıkarma”, “ilişkilerinde daha otantik olma” gibi varoluşsal hedeflere ulaşmayı bekliyor. Alt sınıftan biri için yeterli olan ise “hayatta kalabilmek”, “çökmemek”, “aileyi dağıtmamak.” Byung-Chul Han’ın (2020) performans toplumu analizinde vurguladığı gibi, neoliberal özne sürekli kendini optimize etme peşinde ancak bu arayış, temel ihtiyaçları karşılanmış, güvencesi olan bireyler için mümkün.

Terapi, bireyin sorunlarını toplumsal yapılardan, iktidar ilişkilerinden kopararak yalnızca bireysel psikolojik süreçlere indirgiyor. Örneğin, iş yerinde mobbing yaşayan birine “sınırlarınızı koruyun, kendinize değer verin” denildiğinde; sorun yapısal hiyerarşiden, emek sömürüsünden koparılarak bireyin “düşük benlik saygısı” meselesine dönüştürülüyor. Terapi böylece bireyi sistemle uzlaştırıyor; direniş yerine uyum, kolektif mücadele yerine bireysel çözüm öneriyor.

Tüm bunlar terapinin tamamen reddedilmesi gerektiğini söylemiyor. Terapi, bireylerin acılarını anlamlandırmaları ve duygusal deneyimlerini derinleştirmeleri için değerli bir alan olabilir. Sorun, terapinin nasıl yapılandırıldığı, kime hitap ettiği ve hangi amaçlara hizmet ettiği. Foucault’nun (2024) biyopolitika analizinde vurguladığı biçimde, iktidar toplumsal bedenleri yönetme işini bireylere devretmiş; neoliberal düzen, kişilerin kendi ruh sağlıklarını optimize etmesini beklerken bu araçlara erişimi yalnızca belirli kesimlere tanıyor.

Gerçek iyileşme yalnızca bireysel psikolojik süreçlerde değil; yapıların, iktidar ilişkilerinin ve eşitsizliklerin dönüşmesiyle mümkün. Terapinin demokratikleşmesi, sınıfsal duyarlılık kazanması ve yapısal sorunları görünmez kılmayan bir anlayışla yeniden düşünülmesi gerekiyor.

Kaynakça

Bourdieu, P. (2022). Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine (H. U. Tanrıöver, Çev.). Hil Yayınları.

Foucault, M. (2024). Biyopolitikanın Doğuşu College De France Dersleri (1978-1979) (A. Tayla, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi.

Han, B.-C. (2020). Psikopolitika Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları.

Illouz, E. (2024). Modern Ruhu Kurtarmak Terapi, Duygular ve Kişisel Gelişim Kültürü (K. Gülen, Çev.). Fol Kitap.

(AED/NÖ)

Ladino deyişleri çocuklarla buluştu

Kültürel Mirası Koruma Derneği (KMKD), Sefarad kültürünün önemli bir parçası olan Ladino dilini yaşatmayı ve gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlayan yeni kitabı 'Los Dichos de los Grandes a los Chikos – Küçüklere Deyişler'i okurlarla buluşturdu.

Küratörlüğünü Beti Özsezikli’nin üstlendiği kitap, Ladino dilindeki geleneksel deyişleri Bahar Ünlüer’in özgün çizimleriyle bir araya getirerek kültürel mirasa katkı sunuyor. Ladino’daki tüm deyişler kitapta Türkçe açıklamalarıyla birlikte yer alıyor.

Hem kültürel hafızaya hem de kuşaklar arası aktarım sürecine ışık tutmayı hedefleyen çalışmayı Özsezikli ile konuştuk.

"Sadece bir dil değildir; bir hafıza emaneti"

Sefarad kültürü için Ladino ne anlama geliyor ve bunun çocuklara aktarımı neden önemli?

Ladino dili, 15. yüzyılda İspanya’dan kovulan Yahudiler aracılığıyla Osmanlı topraklarına göç etmiş ve dünyada eşi benzeri görülmemiş bir biçimde 500 yılı aşkın süre yaşamayı başarmış. Çeşitli nedenlerle son çeyrek asırda kaybolmaya yüz tutmuş olan bu dil; barındırdığı yaşam kültürü, ataların söylediği nüktedan ve anlamlı sözler ve kendine özgü yapısal özellikleriyle büyük bir kültürel miras. Bizler çocukluğumuzdan bugüne; büyük teyzelerimizin, dedelerimizin, anneannelerimizin kullandığı dili evlerde konuşarak, yaşayarak ve deyimlerle öğrenerek büyüdük.

Görsellerle desteklenerek oluşturulan bu minik eskizlerin dünyasında, okura bu dili ve kültürü yaşatmayı hedefledik. İçeriğinde bilgelik taşıyan atasözleri ve deyimler kıvamındaki cümleleri bir araya getiren el kitabımız, bir nevi gündelik hayatın duygusal pusulası. Ladino dilinin kültürel mirasını, dünya kültürel mirasının bir parçası olarak genç kuşaklara aktarmak en temel vazifemiz. Ladino, Sefarad kültürü için sadece bir dil değildir; bir hafıza emaneti. Bu dilin içinde göçler, kayıplar, dayanışmalar, mizah ve bilgelik saklı.

"Projeyi büyüten şey plan değil, kalpti"

Bu çalışmayı Türkçe açıklamalı hazırlama fikri nasıl doğdu ve üretim aşamalarında nelerle karşılaştınız?

Bu fikir tamamen kişisel bir alandan, kaybolan bir dili araştırma düşüncesiyle doğdu. Ladino eski İspanyolca; kendi içinde İstanbul varyantı, Balkan etkileri ve Güney Amerika lehçeleriyle farklılaşır. Yazımı da değişkenlik gösterir.

“Kendi çocuklarıma, evimizden geçen; büyükanne ve dedelerimin konuştuğu bu kaybolmaya yüz tutmuş dili nasıl aktarabilirim?” sorusuyla yola çıktım. Çünkü Ladino çoğu zaman ya akademik metinlerde ya da yetişkin sohbetlerinde yaşıyor. Çocuk dünyasına uygun içerik neredeyse yok. Üretim sürecinde en dikkat çekici unsur, Ladino’nun tek tip olmamasıydı: Balkan varyasyonları, İstanbul ağzı, Güney Amerika etkileri… Aynı deyimin farklı yazımlarıyla karşılaştım. Bu durum aslında zenginliği gösteriyor.

Çocuk kitabında okunabilirlik öncelikli olduğu için sade ve anlaşılır bir yol tercih edildi. Bir başka dikkat çekici nokta ise şuydu: Bu projeyi büyüten şey plan değil, kalpti.

Dostum Renan Koen, Kültürel Mirası Koruma Derneği Başkanı olarak; Mustafa Akçaöz ile birlikte projeye sahip çıktılar ve arşivlerine aldılar.

'Los Dichos de los Grandes a los Chikos – Küçüklere Deyişler / Beti Özsezikli (Resimleyen Bahar Ünlüer) (Sayfa 203)

"Bir hafıza defteri"

Kitapta yer alan deyişleri bir bellek aktarımı olarak ele alabilir miyiz?

Kesinlikle evet; deyimler ve atasözleri kültürün yoğunlaşmış hafızası. Bir atasözü, aslında bir hayat tecrübesinin kısa formu. Büyükannelerin bir cümleyle verdiği öğütler, göç yollarında taşınan sözlü miras… Bu kitapta yer alan deyişler yalnızca dil öğretmiyor; değer aktarıyor, mizah aktarıyor, dünya görüşü aktarıyor.

Dolayısıyla bu çalışma yalnızca bir yaz projesi ya da bir alıntı defterinin temize çekilmesi değil; aynı zamanda bir hafıza defteri. Okunuşların, yazılışların ve İspanyolca karşılıkların da yer aldığı; ChatGPT’den yararlanılarak hazırlanmış bir emanet niteliğinde.

Kültür ateşeliği ya da dilbilimcilik, Şalom gazetesi ekinde “El Amaneser” yazan tüm büyük yazarların hakkıdır. Bu yolda başta Karen Gerşon, Silvyo Ovadia, Fani Ender ve şu an hayatta olmayan Beki Bardavid gibi çok büyük emekler veren büyüklerim var. Onların Ladino’ya katkıları paha biçilmez.

Kitabın kaynakları arasında Sefarad Kültür Derneği’nin “Ladino Proverbs” başlığı altındaki eserleri (Trezero Sefaradi – Folklor de la Famiya Djudiya / Fani Ender & Beki Bardavid), Leon Benatov’un Proverbios Archive çalışması ve dijital platform Forever Ladinonun (Michael Halpie) derlemeleri yer almakta.

"Kaybolan dili onurlandırırken uçurtmalar uçuruyoruz"

Yetişkinlerden veya çocuklardan geri bildirim almaya başladınız mı, nasıl tepkiler geldi?

Yetişkinler genellikle nostaljik bir duyguyla yaklaşıyor. “Anneannem böyle derdi” ya da “Bu sözü yıllardır duymamıştım” gibi cümleler duyuyorum. Arşivler temize çekilirken bazı dostlarım da katkıda bulundu.

Çocuklar dili bir oyun gibi algılıyor. Yaşayarak öğrenme, onlar için en kalıcı yöntem. Eğitmenlik yıllarımda da gördüm ki tematik ve karşılaştırmalı öğrenme, dil edinimini daha kalıcı kılıyor. Yeni ve farklı bir sesle karşılaşmak onları meraklandırıyor. Çift dilli açıklamalar sayesinde bu çalışma çok dilli bir kültür mozaiğine dönüşüyor.

Belki de en kıymetlisi şu: Kaybolan bir dili onurlandırırken çocukluğumuza da uçurtmalar uçuruyoruz. Köklerimize; hayatta olmayan sevgili babaanneme, dedelerime, sevgili babama ve büyük teyzelerime bir saygı duruşu aslında… Hiç dinmeyen özlemleriyle…

Şifası ve katkısı bol olsun; girdiği her haneye sonsuz mutluluk versin.

Kitabı edinmek isteyenler, info@kmkd.org adresine e-posta göndererek ya da Maral Fuchs ile +90 (532) 456 66 70 numaralı telefondan iletişime geçerek bağış karşılığında talepte bulunabilir.

(NÖ)

İstanbul’da Batı Ermenicesiyle kültürel buluşma: Hantibum Festivali

Hantibum Festivali, İstanbul’u bir ay boyunca Batı Ermenicesinin ve Ermeni kültürünün canlı bir laboratuvarına dönüştürmeye hazırlanıyor.

1 Mart’ta başlayacak olan ve Türkçede “Buluşma” anlamına gelen festival, konserlerden tiyatro ve sinema gösterimlerine, gezilerden atölyelere kadar uzanan yaklaşık 50 etkinlik ile katılımcıları dilin, edebiyatın ve yaratıcı üretimin dolaşıma sokulduğu bir mekâna davet ediyor.

Program, hem genel izleyiciye hem de İstanbul’daki Ermeni okullarına yönelik eğitim odaklı etkinliklerle ikiye ayrılarak, Batı Ermenicesinin gündelik dil olarak yeniden görünür kılınmasını amaçlıyor.

Yesayan Kültür ve Edebiyat Derneği, festival aracılığıyla genç kuşakları üretime dahil ederek kültürel hafızayı tazelerken, diasporadaki ve yerel katılımcılar arasında entelektüel ve duygusal bir köprü kurmayı hedefliyor.

Adını Batı Ermenice edebiyatın önemli isimlerinden Zabel Yesayan’dan alan Yesayan Kültür ve Edebiyat Derneği’nden Vartan Estukyan ile Hantibum Festivali üzerine konuştuk.

Yesayan Derneği’nden ‘Hantibum Festivali’
Yesayan Derneği’nden ‘Hantibum Festivali’
24 Şubat 2026

Buluşma

Hantibum Festivali nedir, amacı ve hedef kitlesi kimlerdir?

Hantibum Festivali’ni, Batı Ermenicesini ve kültürünü, yeşerdiği ve başkentlerinden biri kabul edilen İstanbul’da bir ay boyunca yaşatmak amacıyla düzenliyoruz. İlkini geçen yıl organize ettiğimiz festival, 2026’da daha kapsamlı bir programla kapılarını açıyor. Festival boyunca yaklaşık 50 etkinlik İstanbul’da hayat bulacak. Bunların arasında konserler, film ve tiyatro gösterimleri, geziler, atölyeler yer alıyor.

Hantibum’un hedef kitlesi bir yandan oldukça geniş, bir yandan da çoğunlukla Ermenice konuşanlarla/anlayanlarla sınırlı. Festival programı, genel ve okul etkinlikleri olarak ikiye ayrılıyor. Batı Ermenicesinin okullarda daha yoğun kullanılması için, etkinliklerin bir kısmını İstanbul’daki Ermeni okullarında organize ediyoruz. Bu festivalle birlikte, şehirde faaliyet yürüten tüm Ermeni ilköğretim, ortaokul ve liselerinde bir etkinlik yapılacak.

Burada belirtmek gerekir ki Hantibum Festivali, iki yıldır pek çok kurumun işbirlikleri ve destekleriyle yapılıyor, bu sene kurumlar arası işbirliğine Avrupa Birliği’nin finanse ettiği CultureCIVIC Kültür Sanat Destek Projesi’nin desteği de eklendi.

Yesayan Derneği

Hantibum’u düzenleyen Yesayan Kültür ve Edebiyat Derneği hakkında neler bilinmeli?

1993’ten bugüne İstanbul’da Ermenice edebiyata ve Ermeni kültürüne açılan bir pencere olma sloganıyla faaliyet sürdüren Aras Yayıncılık, 2019’da yayınevi bünyesindeki Yesayan Salonu ile çeşitli kültürel etkinliklere evsahipliği yapmaya başladı. Yayınevinin ve kültürel merkezin bu deneyimlerinin teşvikiyle, Aralık 2022’de Yesayan Kültür ve Edebiyat Derneği kuruldu.

Adını Batı Ermenice edebiyatın en önemli isimlerinden yazar Zabel Yesayan’dan alan Yesayan Kültür ve Edebiyat Derneği, akademik ve kültürel çalışmalar yapmak, Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde yayımlanmış Ermenice kitap ve dergilerle, araştırma, inceleme, anı, biyografi ve edebiyat türlerinde farklı dillere ait kitap ve dergilerden oluşan bir arşiv ve araştırma merkezi oluşturmak, araştırmacıların, eğitimcilerin ve toplumun farklı kesimlerinden ilgililerin bu arşiv ve merkezden yararlanmasını sağlamak amacıyla kuruldu.

Yesayan Derneği, Batı Ermenicesi, Ermenice edebiyat, kültürel miras ve toplumsal hafıza alanlarında çalışmalar yürüterek İstanbul’daki Ermeni toplumu ile daha geniş toplum arasında kültürel bir köprü kurmayı amaçlayan bir kültür kurumu. Derneğin temel hedeflerinden biri, Batı Ermenicesini yaşayan bir iletişim dili olarak yeniden görünür kılmak ve bu dilin gündelik hayatta kullanımını güçlendirmek. Bu doğrultuda Batı Ermenicesi odağında atölyeler, etkinlikler, yaratıcı programlar ve gençlere yönelik üretim alanları açıyor. Dernek, Türkiye’nin çokdilli ve çokkültürlü geçmişine dair farkındalık yaratmayı da önemsiyor. Edebiyat, sözlü tarih, toplumsal hafıza ve kültürel çalışmalar alanlarında yürüttüğü faaliyetlerle toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelebildiği diyalog, paylaşım ve düşünme ortamları geliştirmeyi hedefliyor. Bu çalışmalar, kültürel çeşitliliğin görünürlüğünü artırmayı ve ortak hafıza üzerine kolektif bir tartışma alanı kurmayı amaçlıyor.

Derneğin önemli odaklarından biri gençlerle yaratıcı üretimi desteklemek. Gençlerle birlikte fanzinler hazırlamak, dijital bir blog platformu oluşturmak ve onları yazmaya, düşünmeye ve üretmeye teşvik etmek derneğin güncel çalışmalarının önemli bir parçası. Bu üretimler, hem gençlerin Batı Ermenicesiyle ilişki kurmasını sağlayan destekleyici bir alan yaratıyor hem de yeni kültürel içeriklerin ortaya çıkmasına katkı sunuyor. Yesayan Derneği ayrıca, arşiv ve kültürel miras alanında profesyonel çalışmalar yürütüyor; tarihsel belgelerin korunmasını, erişilebilirliğini ve araştırmacılar tarafından kullanılmasını hedefliyor.

Batı Ermenicesinin önemi

Festival kapsamındaki etkinliklerde Batı Ermenicesinin önemi ve kullanım şekli nedir?

Hantibum’un odaklarından belki de en önemlisi, Batı Ermenicesinin günlük hayat dili olarak kullanılmasına katkıda bulunmak. Buna ek olarak, festival boyunca kapılarını Tophane’deki Depo’da açık tutacak Meydan-ը sergisi, yedi çağdaş genç Ermeni sanatçının üretimlerini bir araya getiriyor. Burada dil, pratik anlamda kullanılmasa da, sanatçıların yapıtlarında kendi kimliklerinden, kültürlerinden ve dillerinden yansımalar sonucu ürettikleri eserleri görüyoruz.

Batı Ermenicesini odağa alan ‘Meydan-ը’ sergisi 3 Mart’ta Depo’da
Batı Ermenicesini odağa alan ‘Meydan-ը’ sergisi 3 Mart’ta Depo’da
25 Şubat 2026

Festivalde hem Türkiye’den hem de yurt dışından isimler yer alıyor. Uluslararası katılım, İstanbul’daki Ermeni toplumu ve sanatseverler için nasıl bir etkileşim sağlıyor?

Şüphesiz bu etkileşim karşılıklı bir tatmin doğuruyor. Genel etkinliklerle başlayacak olursak, ağırlıklı olarak konserler için İstanbul’a gelecek isimler görüyoruz. Collectif Medz Bazar halihazirda Türkiye’de oldukça geniş bir kitleye hitap eden bir müzik grubu. Öyle ki, festival programında bir konserle sınırlı tuttuğumuz bu davet, biletlerin kısa sürede tükenmesi sonucu ek bir konser gerekliliğine yol açtı. Böylece grup, İstanbul’da 6 ve 7 Mart olmak üzere iki gün dinleyicisiyle buluşacak. Ayrıca, Ermenice müziğin önemli ud virtüözlerinden Haig Yazdjian da Salon İKSV’de vereceği konserle yeniden İstanbul sahnesine çıkıyor.

Bunun yanı sıra, Fransalı Ermeni yönetmen Serge Avedikian’ın iki filmi, festival kapsamında gösterilecek ve ardından yönetmenle bir sohbet yapılacak. Ailesi Sölöz’e uzanan ve köy hakkında da film çeken Avedikian’ın katılımıyla köye bir gezi de yapılacak. Araştırmacı Zakarya Mildanoğlu’nun rehberliğinde yapılacak gezi sırasında, Batı Ermenicesi edebiyatının önemli temsilcilerinden, yine Sölözlü Hagop Oşagan’ın romanlarından bazı okumalar da yapılacak.

Haig Yazdjian, (Fotoğraf: Konstantin Zaykov)

Yurt dışından gelen sanatçıların performans ve atölyelerinde İstanbul ile kendi ülkeleri arasında nasıl bir köprü kuruluyor?

İstanbul’u ziyaret eden çoğu diasporalı Ermeni, buraya geldiğinde karşılaştığı manzaradan hayli etkileniyor. Çünkü, bir yakını yoksa veya ailesi yakın tarihte İstanbul’dan yurt dışına göç etmediyse, diasporadaki Ermenilerin İstanbul toplumu hakkındaki bilgileri ne yazık ki çok kısıtlı. Burada 15’ten fazla okulun, 35’ten fazla kilisenin olduğunu öğrendiklerinde bu onları hayli etkiliyor. Bu yüzden de, Batı Ermenicesi kültürüyle biraz haşır neşir olan herkes, burada da bir işin ucundan tutmak istiyor tabiri caizse. Zira bu etkinliklerin neredeyse çoğu gönüllü yapılıyor. Özellikle okul etkinlikleri için söylemek gerekirse, Ermenistan dışında en çok Ermeni okulu İstanbul’da ve bu durum, Batı Ermenicesinin hâlâ daha başkentinin İstanbul olduğu anlamını taşıyor; bu da diasporadan gelenler için ayrı bir manevi öneme sahip.

“Ya doğru konuş ya hiç konuşma” mottosuna zıt bir konum yaratmak

Çocuklara yönelik Batı Ermenicesi atölyeleri festivalin bir parçası. Bu atölyelerin, dilin yaşatılması ve kuşaklar arası aktarım açısından önemi nedir?

Okul etkinliklerinde, dilin olabildiğince basit kullanılması için atölyeler organize edilmesine önem gösterdik. Bu kapsamda, hem yurt dışında hem yurt içinde çocuklarla atölyeler düzenleyen isimlerle iletişim kurup, onlardan kendi uzmanlık alanlarına göre bir çalıştay yürütmelerini istedik. Fransa’dan gelecek olan Anahid Sarkissian, çoğu Ermeni’nin tanıdığı bir isim. Çocuk kitabı yazarı olan Sarkissian, geçen yılki festivalde de okullarda atölyeler vermişti. Tina Kopma ise Pilibardez adını verdiği atölyede, çocuklarla Ermenice felsefe konuşmak üstbaşlığında buluşuyor.

Ne yazık ki anadilimizin varlığı okullarda günbegün azalıyor. Bunca okula rağmen hâlâ Ermenicenin bu denli az veya kısıtlı ortamlarda kullanılması, gelecek için kaygı uyandırıcı şüphesiz. Bu festivalin amaçlarından biri, belki en önemlisi de, Ermenicenin geçmiş kuşaklar tarafından üretilen ve baskılanan “Ya doğru konuş ya hiç konuşma” mottosuna zıt bir konum yaratmak. Bu yüzden yanlış da olsa, bazen araya farklı dillerden kelimeler de eklesek, özellikle çocukları Ermenice konuşmaya teşvik etmeye çalışıyoruz. Çünkü hiçbir şey yanlış yapmadan öğrenilmez.

Hantibum Festivali’nin uzun vadede Batı Ermenicesi ve Ermeni kültürünü İstanbul’da canlı tutma açısından rolü ne olabilir?

Bu yıl ikincisine ev sahipliği yapan festivali gelenekselleştirmek ve her yıl düzenli olarak organize etmek istiyoruz. Özellikle okullarla işbirliğimiz ve onlardan aldığımız olumlu dönüşler, bu festivalin ne denli önemli bir ihtiyaç olduğunu ve büyük bir boşluk doldurduğunu bize hatırlatıyor.

Yesayan Kültür ve Edebiyat Derneği, bu sene içinde başka ne tür çalışmalara yer verecek?

Dernek, asıl kuruluş amacı olan arşiv yaratma görevini de bir yandan sürdürüyor. Kütüphaneler, fotoğraf albümleri, efemeralar, gazete, dergi gibi süreli yayınlar, derneğin bünyesinde bulundurduğu bazı kaynaklar.

Ayrıca, iki aylık bir periyotta yayımlanan ve içeriğinde yalnızca Batı Ermenicesi yazıların yer aldığı Hargav Fanzin de derneğin önemli üretimlerinden biri. Fanzin, derneğin yanı sıra Aras Yayıncılık’tan, Nostalji Kitabevi & Cafe’den, Mephisto’nun Beyoğlu ve Kadıköy şubelerinden temin edilebilir. Derneğin web sitesinde her hafta yeni bir içeriğin yayınlamdığı blog da Batı Ermenicesi okumak isteyenler için bir kaynak işlevi görüyor.

Yesayan Derneği’nin mevcut faaliyetlerinden haberdar olmak ve daha fazla bilgiye ulaşmak için yesayan.org adresi ziyaret edilebilir ve derneğin Instagram hesabı takip edilebilir. (TY)

Biyografi yazmak ne işe yarar?

Bu hafta size yakın zamanda çıkan Halk Adamı- Muharrem Düzova (Necdet) ile 1970'lerde Devrimci Mücadele kitabından bahsedeceğim. Kitap, Düzova’nın Ankara’ya gittiği bir dönemde yapılmış genişçe bir söyleşi etrafında şekillenmiş. Sohbete kitabın yazarı Cemalettin Canlı’nın yanı sıra dönemin devrimci mücadelesinde öne çıkmış kişilerden biri olan Mahmut Memduh Uyan da eşlik ediyor. Uyan, yer yer geçmiş ve bugün karşılaştırması yaparak, daha önce yapılan edilenleri özeleştirel bir tarzda gözden geçirmeye çalışmış. Hikâyenin ana ekseni ise Düzova’nın yaşam öyküsü üzerine kurulu.

Canlı’nın girişte ifade ettiği üzere kitap, Düzova’nın yaşamı ve tanıklığı üzerinden bir tür iz sürme çabası olarak şekillenmiş. Daha önce hakkında yazdığım Behçet’in Kır Notları’ndan farklı olarak iz sürme çabası bu çalışmada çok daha kapsamlı bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Düzova’nın hayatı daha çocukluğundan itibaren Malatya havalisinde var olan yoksulluk, aşiretler, Kürt ve Alevi olmak, dayak, ispiyonculuk, asimilasyon gibi meselelerle bizi muhatap kılıyor. Daha sonraki yıllarda devlet ve onun paralelindeki çeşitli güçlerin Alevi- Sünni, Türk-Kürt gibi farklılıkları kullanarak ülkeyi bir iç savaş ortamına sürükleyen politikalarının karanlık gölgesi, Düzova’nın çocukluğundan itibaren görülebilir.

Kitapla ilgili ayrıntılara girmeyeceğim. Ancak bir-iki dikkat çeken hususa yer vermek istiyorum. Düzova, kendi doğallığı içinde devrimci olmuş birisi. Kendisi ve çevresine karşı yapılan faşist saldırılar sayesinde bilenmiş, bu işi zamanla bilinçli ve örgütlü çabaya dönüştürmeye çalışmış bir “organik devrimci”. Satırlara yansıdığı kadarıyla umudunu ve direncini sürdürüyor. Bir de “aşılı devrimciler” var. Kentte Alevilere yönelik ilk açık saldırılar başladığında Düzova onlara “Beraber ne yapabiliriz?” diye sormaya gittiğinde bu örgütlü kesimlerden aldığı yanıt “Bu bir Alevi-Sünni çatışması, biz burada taraf olamayız”dan ibaret kalıyor. Ancak sonradan mecburen gelişen sürece dahil oluyorlar. Burada biraz durup sanıyorum bilinç/ideoloji vb kavramlar üzerine biraz düşünmekte yarar var...

Benim için başka dikkat çekici bir olay ise Malatya’da 5 Aralık 1975 günü din dersinde başlayan bir tartışmanın sonucu Kazım Göktaş adlı Alevi bir gencin önce linç edilip arkasından okulun dördüncü katından atılarak katledilmesi oldu. Bunu yapan siyasal akıl bugün de iktidarda ve çeşitli biçimlerde taltif ediliyor.

Aynı günlerde iki önemli kişinin daha hedeflendiği düşünülürse dönemin Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun devlet tarafından organize edildiği bugün çok daha açık bir biçimde gözüken bir bombalı paketle öldürülmesi (18 Nisan 1978) sonrası başlatılan faşist provokasyon üç gün sürüyor. Alevi ve sol kesimlere ait bine yakın dükkan ve ev tahrip ediliyor. 100’den fazla insan yaralanıyor ve en az sekiz kişi katlediliyor. Gazetelerde polis ve jandarmanın olaylar karşısında seyirci kaldığı türünden başlıklar atılıyor. Ancak olayın gayet bilinçli bir devlet tertibi olduğu ve bazı dükkanlara “cenazemiz dolayısıyla bugün kapalıyız” ibareleri asılarak saldırılmayacak yerlerin önceden işaretlendiği görülüyor. Daha sonradan Jitem’in kurucusu olan Albay Arif Doğan’ın da olaylar sırasında yüzbaşı olarak orada bulunması sanıyorum tesadüf değildir. Bu süreçte üç Alevi çocuğun başlarına birer kurşun sıkılarak demiryoluna bırakılmaları, içme sularına zehir katılması türünden tertipler ise oligarşinin aklının nelere muktedir olduğu gösterme açısından önemli.

Unutmayacağız

Son dönemde geçmişte devrimci mücadele içinde yer alan kişilere dair anı yayıncılığı giderek artıyor. Bu durumun kuşkusuz yazanlar, anlatanlar, yayınlayanlar, okuyucu açısından farklı işlevleri var. Bu noktada tartışmayı biraz genel olarak biyografi ne işe yarardan, çok sol kesime ait yayıncılıkla sınırlamak istiyorum. Bu biyografi ve belgeselleri ne işe yarıyor sorusunu iki arkadaşıma yönelttim. İlki kitabı hazırlayan Cemalettin Canlı, diğeri de daha çok belgesel işiyle uğraşan Yusuf Kenan Beysülen. Benim de katıldığım, aşağı yukarı benzer yanıtlar verdiler: 

Anlık yaşıyoruz, biyografi aslında zamanı inşa etmemize yarar. Süreklilik, kayıt altına alma, anlama çabamıza katkı sunar. Çünkü her şey zamanla kolayca kayboluyor. 70’li yıllarda hayatını ortaya koyarak birçoğu 30’nu bile görmeden katledilen gençler olmasaydı dün/bugün nerelerde olurduk? Her şeyden önce onları unutmamalıyız, biyografi onlara saygı duymanın da bir yolu.

Biyografi yazmak, belgesel yapmak yeni bir bellek oluşturmak anlamına geliyor. Bu çabalar resmi/egemen tarih anlayışının dışında, satır aralarından size gerçekte neler olduğunu anlama imkanı tanıyor. Hafıza yoksunluğu, geleceğin örgütlenmesi ve başka türlü olması önünde de engel.

Geçmişi nesne olmaktan kurtarmak mümkün mü?

Dünyanın genelinde “post-modern karakterli 3. Dünya Savaşı” diye adlandırdığımız süreç özellikle yaşama alışkanlıklarımızı kendine uydurma konusunda maharetli. Anlık düşünme, hatta dijitalleşme nedeniyle araştırma, kafa yorma etkinliğini makinelere havale etmek artık vakayı adiyeden. Yeni kuşakların kitap okumaktan uzaklaşması elbette tesadüf değil, bu süreçte hafıza yeniden biçimlendirilirken aslında bugüne, geleceğe, değişim olasılığına ve hayal kurma olanaklarına ket vuruluyor. Bugün ve şu anda hayatta kalmak üzerinden insan benliği tarif ve tahrip edilmeye çalışılıyor.

Kavramlara büyük anlamlar yüklememekte yarar var. Nihayetinde sözcükler hayatta olanı yansıttığı ölçüde değerli. Abartı onları bazen yalana daha doğrusu doğrudan manipülasyon aracına dönüştürebiliyor. Mesela “geçmişle hesaplaşma” kavramının fiiliyatta böylesi karşılıklar bulduğu zamanlar var. Kirchnerler döneminde Arjantin’deki 1976-1983 cuntasıyla hesaplaşma hadisesinin bugün geldiği yer maalesef böyle. 1983’te başlayan hesaplaşma süreci egemenlerin hükümranlıklarını yeniden tesis için makyaj yapmaları diye nitelenebilir. 2000’li yıllardaki süreç ise çok daha ciddiydiİ fakat geçmişle hesaplaşma bugünle hesaplaşmaya dönüştürülemediği için, iş sürecin öncülüğü yapan sol Peronistlerin yalpalamalarına kaldı. Ve gele gele durum,  Arjantin’de cuntacı geçmişi yani, 30 bin devrimcinin katledilmesini onaylayan neo-faşist bir zihniyetin hayırhah bir tutumla da olsa halk tarafından tercih edilmesine vardı. Aynı şey bizim için de geçerli. Türkiye’deki rejim tesadüfler üzerine oturmuyor.

Geçmişi nesne olmaktan kurtarmak aslında bizim özneleşmemiz anlamına gelecektir. Biyografi burada önem kazanıyor. Ülkemizde yaşayan insanlar ortaklaşa bir hayat tasavvurundan ve pratiğinden bir hayli uzaklaştı, toplum olma özelliklerini kaybetti. Eğer bizler yeni ortaklaşa, eşit, barış içinde bir yaşamı var etmeyi önümüze koymuşsak bu ancak bizim de faili olduğumuz gerçeğe sadık yeni bir hafıza/ütopya üretmekle mümkün...

Künye

Halk Adamı: Muharrem Düzova (Necdet) ile 1970’lerde Devrimci Mücadele
Cemalettin Canlı
İletişim Yayınları
Editör: Tanıl Bora
Düzelti: Funda Dörtkaş
Kapak: Suat Aysu
Kapak Görseli: Doğu Ekspres, Görüş ve Cumhuriyet gazetelerinin 8 Mayıs 1974 tarihli manşetleri
Uygulama: Hüsnü Abbas
1. baskı - Şubat 2026

(AS/TY)

Endişe edin, telaş edin

Farsça kursuna yeni başlamışız. Alfabeyi bitirip ufak ufak kelimeleri, cümleleri söküyoruz. Heyecanlıyız, neşeliyiz. Öğretmenimiz alıştırma kitapları getirdi. Onları okuyup sökmeye çabalıyoruz. Okuyoruz, anlamıyoruz. Bir daha okutuyor, biraz yardım ediyor, anlayınca çok seviniyoruz.

Alıştırma kitabının ilerleyen bölümlerinde ödevler değişmeye başladı. Biz de uyum sağlamak için uğraşıyoruz. Kitabın yeni bölümünde bir başlık var “beendişid” yazıyor yani endişe ediniz. Sınıf az biraz fiil öğrenmiş tabii ama oraya kadar gelememişiz. Okuyoruz, okuyoruz boş boş öğretmene bakıyoruz. Öğretmenimiz anlamadığımızı anlayınca gülümseyerek “Beendişid, diyor” dedi. Ben atıldım hemen tabii. “Öğretmenim altı üstü alıştırma kitabı, niye endişe ediyoruz?” dedim. Bu defa anlamama sırası öğretmenimize geldi. “Neden?” diye sordu. Ben “Ne, neden?” diye yüklendim.

Baktık olmayacak, bir nefeslendik. Öğretmenimiz “Endişe etmeden nasıl olacak ki?” diyor, merakla bakıyor. Ama biz incinen duygularımızla “Bir heves öğrenmeye geldik, niye endişelenelim, bu kadar iktidar, otorite fazla” diye ayaklandık. Bizim munis, eğlenceli sınıf İran seferine çıkmaya hazırlanan orduya döndü bir anda. Öğretmen şaşkın, durumu anlamaya çabalıyor.

Nihayet Türkçe konuşmaya başlayan öğretmenimiz dedi ki “Endişeden fiili düşünmek demek. Önündeki –be eki emir gibi de kullanılır, hadi gibi de kullanılır. Sonundaki –id şahıs gösterir, çoğuldur, siz demek. Diyor ki ‘düşününüz’”.

Sınıfa derin bir sessizlik geldi. Hırçınlık yapan ben olduğumdan “Öğretmenim endişe kelimesini biz kaygı yerine kullanıyoruz. Birbirimizi sakinleştirmek için ‘endişe etme’ diyoruz. O yüzden kitap bize ‘kaygılanın’ diyor zannettik” dedim. Öğretmenimiz bir güldü, bir güldü. Epey utandık, kafamızı eğdik okumaya devam ettik.

Alıştırma kitabında biraz daha ilerledik. Okumalarımız azıcık daha düzeldi, iyi gidiyoruz, derken bu defa “telaş ediniz” yazan alıştırmaya geldik. Cümle mealen okuduklarınızla ilgili iki cümle yazmaya telaş ediniz, diyor. Bize yine bir duygusal patlayıcı yüklendi. Öğretmenimize itiraz ediyoruz. “Hadi endişe etmeyi anladık da neden telaş ediyoruz? Bu kitabı değiştirin, bizim moralimizi bozuyor bu kitap” diye söylenmeye başladık. Öğretmen daha temkinli tabii, “Siz telaş deyince ne anlıyorsunuz?” dedi.  “Telaş işte”, dedik bir ağızdan. “Kaygıdan kaynaklanan sıkıntı, aşırı heyecan”. Öğretmenimiz yine gülmeye başladı. Geçen sefer içine düştüğümüz hali aklımızda tuttuğumuzdan iddiamızın arkasında olsak da toplu isyana geçemiyoruz.

Öğretmenimiz dedi ki “Telaş etmek çabalamak demektir”. Kitap diyor ki “Okuduklarınızla ilgili iki cümle yazmaya çabalayınız”. Hayda! Öyle yenilmiş, gol yemiş hissediyoruz ki kendimizi, sınıfta her kafadan ayrı bir cinlik çıkıyor.

Biri dedi ki “Öğretmenim bu kelimenin aslı Türkçe olabilir mi?” Öğretmenimiz derdin ne olduğunu anlayamayınca hep birlikte açıklamaya başladık. Derdimiz basit. Kelime aslında bizim, Farsça kelimeyi alıp kullanmış, ama anlamını öyle bir değiştirmiş ki asıl sahipleri görünce anlayamaz olmuş. İddiamızın ellerimizden akıp gitmesi, kaleye giren topun fileyi de delip geçmesi kısa sürdü. Öğretmenimiz dedi ki: İki kelime de Farsçadır.

Sınıftan biri bizi ilkel bulduğunu göstermek için öğretmenimize “Hocam ezcümle, bu kelimeleri almışız, ama dönüp içine bakmamışız” dedi. Öğretmen “Neden ezcümle dediniz?” diye sorunca, bizi ezmek için atılan arkadaşımız bu defa öğretmene üstten bakıp “Sözün özü, kısaca anlamında kullanılır Hocam” dedi. Öğretmenimizin gözleri iyice açıldı. “Ezcümle’deki ez –den demek, cümle toplam demek. Yani bir çoğulu söyledikten sonra bu cümleden, bu toplamdan olanları saymak için kullanılır” dedi.

Neyse ki o arada ders bitti. Hevesimizi kucaklayıp çıktık. “Bilmiyorduk, öğrendik” diye kendimizi rahatlattık. Ama öğretmenin karşısında bizi satan arkadaşımızı “ezcümle’ci! En çok sen rezil oldun!” diye uğurlayıp dağıldık. (ÖE/TY)

Yaşar Kemal’in çağrısına cevap oldu mu?

Bakın edebiyatın büyük ustası 2012 yılında yayımlanan “Bu Bir Çağrıdır” kitabında ne diyordu; “Bu savaş görülmemiş bir savaş. Türkiye’ye çoğa patlamış daha da ne kadara patlayacağa bilinemez. Durun bakalım silahları nasıl gömeceğiz… Dünyadaki böyle çatışmalarda, silahlılar devletlerle anlaşarak silahları gömdüler. Bugün dağdakileri indirmek daha kolay diyorum. Bunları yalnız ben demiyorum, birçok insan benim gibi düşünüyor, ‘silahla artık bu işler olmaz’ diyorlar. Bu ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu, evrensel insan haklarından, düşünce özgürlüğünden geçer. Dilini, onurunu istemek en temel ve doğal haktır.

“Bu ülkede yaşayan herkesin diline, dinine, tüm insan haklarına sahip olduğu, onuruyla yaşadığı gerçek bir demokraside çözülmeyecek sorun yoktur. Hele ki ha bire itildiği çözümsüzlüğe, kardeşlik bağları ile direnen Türklerle Kürtler arasında…

“Ey Türk ve Kürt halkı sözüm hepinizedir. Bu ülkede herkesin onuruyla, barış içinde yaşaması için çağrıda bulunuyorum. Bir kez daha sesleniyorum. Bu kardeş kavgasında binlerce, binlerce gencimizi toprağa verdik. Çok kötülük zulüm oldu. Bu savaş bin yıllık kardeşliğin yolunu kesti. Dostluk topraklarına öfke ve kin tohumları serpildi.

“Bugün bir umutsuzluk yeli ortalığı kasıp kavuruyor. Gelin de doğru dürüst bir demokratik düzenin kurulması için aklımızla, yüreğimizle elele verelim.

Bu bir ÇAĞRIDIR. SÖZÜM SİZEDİR…”

Evet böyle demişti Yaşar Kemal, tam 14 yıl önce çağrısında. Bugün üstadın aramızdan ayrılışının 11. seneyi devriyesi. Onu elbette anacağız ölüm yıldönümünde. Ama şu bir detay, sadece ölüm ya da doğum günlerinde değil sadece! Hiç unutmamak en doğrusu. Çünkü, büyük kapılardan geçip ardında derin izler bırakmış büyük edebiyatçılar sanıldığı gibi sadece edebiyat yapmazlar. Yaşadıkları çağa duruşları ile mühürlerini de basarak öyle giderler. Gittikten sonra da hüküm bırakırlar artlarında.

İşte çağrısını 14 yıl önce söyleyip yazarak birkaç yıl sonra da çekip giden bugün aramızda değil! Ama bugün onun çağrısının ete kemiğe bürünüşünün ve bir manifestoya dönüşünün de 1. seneyi devriyesi.

Çok şey değişti sanki bir yıl içinde! Birçoğumuzun “tez zamanda büyük işler” başarıldığı beklentisinin gündelik hayata değen / dokunan yüzünü henüz görememesi kimilerimizi kısmi kırılganlıklara, hayal kırıklıklarına uğratsa da umuda dair umutluluk sanki bakî olmak zorunda.

Ve bu baptan hareketle yüz yıl önce tekçi ve otoriter bir cumhuriyette ısrarın çözümsüzlüğüne karşı demokrasiyi esas alan ret ve inkâr politikaları yerine; karşısındakinin kendini doğru ifade etmesi, muhatabanın da anlamasını esas alan bir demokratik entegrasyon ruhu. 

Yaşar Kemal’in ölüm yıldönümünde 14 yıl evvelki çağrısına cevap olur mu? Neden olmasın… (ŞD/TY)

Genelleme ve sağlamcılık

Kendi olma hakkı; ekmek kadar, su kadar ihtiyaç belki. Hem de en temel hak. Öyle ya, insanın mutlu hissetmesi, özgürce yaşaması, özgüven sahibi olması, nitelikli işler yapabilmesi kendi olmaktan geçer. Bu sistemde insanların kendi olamamasının çeşitli şekillerini gözlemleyebiliyoruz. Tabii bunların nedenlerini de. Sürekli şikâyet ettiğimiz yabancılaşma, o kendi olamamanın temel nedeni aslında. Tabii o yabancılaşmayı yaratan etkenler de ayrı bir yazı konusu.

Engelliler için kendi olma mücadelesi ve toplum tarafından benliğinden soyutlanmak daha kapsamlı bir durum. Tabii diğer ötekileştirilenler için de bu geçerli. Sürekli “mış” gibi yapmak mecburiyetinde kalmak, yeti çeşitliliğini bir kusur gibi görmeye zorlanmak, körken gören biri gibi davranmaya çalışmak… Bu durum bir genellemenin sonucu bir taraftan. Bir taraftan da genellemeyi yaratan en temel unsurlardan. Bu yazının teması da kendi olma hakkı değil, o genelleme. Genel bir potada eritilme. Yaratılan normalin dışında kabul edilen kesimler için en temel sorunlardan biri genellenmektir. Bu genelleme durumu, kişileri yeti çeşitliliğine ya da toplum açısından “bozuk” kabul edilen etkene göre aynı olarak değerlendirmedir. Bir başka değişle tüm körler aynıdır onlar için. Tüm sağırlar, tüm nöroçeşitliler.

Bu sağlamcılığın da bir sonucu, aynı zamanda bütün ayrımcı akımların kesişim noktasıdır. Belli bir kesimde tanınan birinin özellikleri, ilgili kesimden herkese aitmiş gibi davranılır. Bir körün davranışları başka bir körden de beklenir. Bu açıkça insanları kişiliğinden soyutlayıp tek bir müşterekte birleştirme demektir. Zararlıdır. Çünkü kişiliği, yeti farklılıklarını, bakış açılarını yok sayar. Zararlıdır çünkü mekaniktir. Zararlıdır çünkü dogmatiktir ve doğal olarak ilgili kesime yönelik önyargıların kırılmasını zorlaştırır. Zararlıdır çünkü zaten ötekileştirilmiş kesimleri hedef haline getirir.

Bu genelleştirmeye birkaç örnek: Bütün körler birbirini tanır, tüm körlerin kulağı gelişkindir, bir kör olumsuz bir yönelimdeyse bütün körler aynı yönelimdedir… Bunun ironik bir örneğini bir metro yolculuğunda deneyimlemiştim. Deneyimim genelleştirme, sağlamcılık ve kanıksanmış sağlamcılığı içeriyor. Metroda karşı koltuklarda oturan kör bir adam varmış, oğullarıyla metroya binmiş. Bir anda kolumun kavrandığını hissettim. Birisi beni yerimden kaldırmaya çalışıyordu. “Ne oluyor?” dedim. “Babam seninle konuşmak istiyor,” dedi. “Baban kim, insanlara böyle dokunma hakkını nereden buluyorsunuz?” dedim. “Babam seninle konuşacak, onun da gözleri görmüyor. Adı Mehmet. Mutlaka tanıyorsundur,” dedi. Tanımadığımı söyledim. “Nasıl tanımazsın? Sen de görme engellisin, o da. Hem babamı görmeyenler tanır,” dedi. Ben de tanımadığımı ve konuşmak istemediğimi söyledim. Normalde yeni insanlar tanımayı severim; ama bu tavır hoş değildi ve çok ani oldu. Hiçbir şey anlamadım.

“Kör zaten, dünyadan haberi yok”

Bu arada babaları oradan bağırmaya başladı: “Bırakın gelmesin. Kendini bir halt sanıyor. Ukala şey!”. Sonunda ben de sinirlendim ve gereksiz bir tartışmanın ortasında buldum kendimi. O kişilere göre sırf kör olduğum için ilgili şahsı tanımak zorundaydım. Kendisi de kör olan bu kişi, söz konusu genellemeyi ve sağlamcılığı o kadar kanıksamış ki her körün aynı şekilde davranmasını bekliyor. Genelleştirmenin en rahatsız edici yönlerinden biri, bir başkasının özelliğinin sende de olmasının beklenmesi ya da olmamasının yadırganması. İyi enstrüman çalan bir körle tanıştıklarında, başka bir körden de iyi müzisyen olmasını bekliyorlar. İlgisi, yeteneği var mı diye bakmıyorlar bile. Körse, bir başka körün yaptığını o da yapmalı, diye düşünüyorlar. Hatta ironik bir şekilde her körün belli nitelikleriyle öne çıkmasını bekliyorlar. Oysa bu da bir ayrımcılık. Toplumun her bireyinden açıkça böyle bir şey talep edilmiyorsa onlardan da edilmemeli. Bunun tersi yaklaşımlar da yaygın. Var olan nitelikler de yok sayılabiliyor. Herkes aynı değil ve olmamalı zaten. Bu yaklaşımın en tehlikeli yönü, genellenen gruptan birisinin olumsuz bir davranışta bulunması. İşte o zaman, o davranış tüm gruba mal edilir. Özellikle de kişi “normal” dışı kabul edilen özelliğinden yaralanmaya çalışılır hiç alakası yokken.

Geçen gün bu hissi oldukça derinden yaşadım. Metin Şentürk, Ramazan Ayı’na ve gündeme dair bir şeyler söylemiş. Metin Şentürk’ün söylediği hiçbir şeye, hiçbir zaman katılmadım. Son çıkışını da ne amaçla yaptığını herkesin tahmin edebileceğini düşünüyorum. Zaten konuyla ilgili bilgisizliği söylediklerinin hiçbir şekilde anlaşılmamasından belli. Kaldı ki zerre birikimi olan bir insan da değil. Körlük üzerine yaptığı sulu esprilerden, engelli haklarıyla ilgili suya sabuna dokunmamasından dolayı körler arasında çok da sevilen birisi değil. Ki konumuz Metin Şentürk de değil. İnsanı sözüyle ve eylemiyle yargılamak gerekir. Oysa Metin Şentürk’e ilgili video yüzünden kızanların çoğu Metin Şentürk’ü değil, körlüğü hedef almış.

O gün okuduğum yorumlara kadar, uzun zamandır böyle koro halinde körlüğe hakaret edildiğine rastlamamıştım. En tuhafıma giden de “Gözlerin görmüyor, hayat hakkında ne biliyorsun ki konuşuyorsun?”, “Kör zaten, dünyadan haberi yok” tarzı ifadeler oldu. Homeros’tan bugüne hayatı yorumlayan, onu kayıt altına alan ve ona çeşitli noktalardan katkı sunan körlerin varlığını bilmemeleri ve şu çağda bu kadar bilgisiz olmaları bir yana; bu cehaleti koro halinde ne cesaretle sergilediklerini anlamadım. Sanırım sağlamcılık sözleşmesine güvenin bir sonucu bu. Bu yorumları yapanlar entelektüel açıdan Metin Şentürk’ün çok da ilerisinde sayılmazlar. Demek ki bilgisizliğin ve cehaletin körlükle ilgisi yokmuş. O nedenle kimse, her körü aynı kefeye koyamaz. Hoşuna gitmeyen her şeyde, hoşuna gitmeyenler yerine körlüğe öfke kusamaz. Kısacası: Genelleme, ötekileştirme, konuyla alakası yoksa kişinin yeti çeşitlilikleri ya da başka yönlerini tartışmaya katma. Sağlamcılığınla yüzleş ve herkesin senin kadar kendi olmayı hak ettiğini unutma. Belki o zaman bir şeyler değişir. (BS/TY)

Göçmen kuşlar diyarı: Bask Ülkesi

Bugünlerde dağ tepe dolaştığımızda, ta uzaklardan gelen çoşkulu kuş sesleri ile yüzümüzü masmavi gökyüzüne çevirerek büyük kuş yolculularını keyifle izliyoruz. Bask’ın bu bölgesi göçmen kuşlar hikâyeleri ile dolu. Hikâyelerini en çok dinlediğimiz kuşlar kırlangıçlar. Önceki gün yaptığımız dağ yürüyüşünde Merdo ile bu şölenin en güzellerinden birini daha yaşadık. İlk etapta bir uğultu gibi kulaklarımıza çalan seslere odaklandığımızda, sesin geldiği yöne bakakaldık. Turna kuşları öbek öbek Afrika’dan başlayan yolculuklarını Pyrénées dağları üzerinden devam ediyorlar. Göçmen kuşlar dendiğinde bu bölgede akla gelen ikinci olgu ise göçmenler.

Avrupa’nın genelinde olduğu gibi Fransa’da da göçmen karşıtı söylemler üzerinden tehlikeli bir şekilde aşırı sağ yükselişte. Bu cümleyi özellikle de son yıllarda çok daha fazla kullanılır olmaya başladım. Yabancı düşmanlığı üzerinden aşırı sağ ve sol kesimler arasında ciddi politik tartışmalar devam ederken devletin resmî iç sınıflandırma sisteminde, 2026 yerel seçimleri öncesinde yapılan bir değişiklikle meclisteki en güçlü sol parti Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI)’yi “aşırı sol” kategorisine alması büyük tartışmalara sebep oldu. LFI ise, kendileriyle benzer ideolojik blokta görülen İşçi Mücadelesi (Lutte Ouvrière) ve Sürekli Devrim (Révolution Permanente) gibi yapılarla aynı biçimde “aşırı sol” hanesine yazılmasını tehlikeli bir adım olarak niteleyip iptal istemiyle Danıştay’a başvurdu.

En son 12 Şubat tarihinde Lyon şehrinde aşırı sağcı Quentin Deranque’ın bir eylemde solcular ile içine girdiği bir arbedede önce kalp krizi geçirmesi, sonrasında götürüldüğü hastahanede 14 Şubat günü yaşamını yitirmesi üzerine Fransa’da politik hat adeta iki cepheye bölündü. Macron ile birlikte meclisteki sağ, aşırı sağ partilerin kurdukları dil muhalif kesimde ciddi tepkilere sebep oldu. Solun bütün itirazlarına rağmen, 21 Şubat tarihinde Avrupa’nın dört bir tarafından gelen neo-nazilerin katılımı ile Quentin Deranque’ın cenaze töreninin aşırı sağın gövde gösterisine dönüştürülmesi siyasi atmosferi daha da sertleştirdi.

Avrupa’nın tamamında olduğu gibi, aşırı sağın üzerinden en çok söz kurduğu durum Almanya’da da göçmenler. Almanya’daki aşırı sağ parti AfD’nin önlenemeyen yükselişi tedirgin edici bir şekilde devam ediyor. 2026 eyalet seçimleri öncesi anketlerde bazı bölgelerde (örneğin Mecklenburg-Vorpommern) AfD’nin yüzde 30’un üzerinde oy alabileceğine işaret ediyor. Almanya’da göçü “kültürel tehdit” ve “güvenlik sorunu” üzerinden okuyan AfD, sınırların tamamen kapatılmasını, iltica hakkının sert biçimde sınırlandırılmasını ve çifte vatandaşlığın daraltılmasını savunuyor. Göçmenleri hedef alan dışlayıcı ve milliyetçi politikaları ile toplumsal hayatı ciddi bir şekilde tehdit eden bir noktaya geliyor.

Avrupa Birliği’nin (AB) iki merkez ülkesinde göçmenler üzerinden bunlar yaşanırken, Kuzey Bask’ta (Güneybatı Fransa) ise insanın içini ısıtan başka bir gerçeklik yaşanıyor. Devletler sisteminde Fransa ve İspanya’nın sınırlarında kalsa da, Bask’ta mültecilere yaklaşım Basklılar tarafından her zaman farklı oldu. Teritoryal olarak iki devletin işgalinde yaşayan Bask her zaman göçmenlerin dostu oldu. Kuzey ve Güney Bask’ı birbirine bağlayan Pyrénées dağları asırlardır göçmenlerin bir geçiş noktası oldu. Yaşadığım kasaba da bu bölge içinde yer alıyor. Burada göçmenlere dair hep insanın içini ısıtan hiyaler duydum. Şimdi bu hikâyelerin sonuncusunu paylaşacağım.

Korrika

Basklılar kendilerini her şekilde asimile etmeye çalışan Fransa ve İspanya’ya karşı Baskçayı hayatta tutmak için büyük bir çaba gösteriyorlar. Kendi imkânları ile açtıkları okullarında Baskça eğitim veriyorlar. Doğrudan devlet desteği olmadığı için bu okulların ekonomik kaynağını oluşturmak için iki yılda bir Korrika adını verdikleri koşularını örgütlüyorlar. Korrika adını vedikleri bu koşu, 1980’den bu yana “Okuma-Yazma ve Baskçalaştırma Koordinasyonu” (AEK) tarafından iki yılda bir düzenleniyor.

Yaklaşık 10–11 gün boyunca gece gündüz durmadan Euskal Herria/Bask Ülkesi boyunca süren bu etkinlikte “lekuko” adı verilen bir baston elden ele taşınır ve güzergâhtaki kilometreler kişi ya da kurumlar tarafından sembolik olarak satın alınarak elde edilen gelir özellikle yetişkinlere yönelik Baskça kurslarının ve dil çalışmalarının finansmanına aktarılır. Bu yönüyle Korrika, yalnızca bir bağış kampanyası değil, Franco dönemindeki yasakların ardından Baskçanın kamusal alandaki varlığını güçlendiren, dili kolektif hafıza ve kültürel direnişin merkezine yerleştiren güçlü bir toplumsal mobilizasyon pratiği olarak devam ediyor.

Korrika 2024 sırasında göçmenlerin geçişine yardım ettikleri için yedi Basklı aktviste Fransa devleti tarafından kamu davası açıldı. İki yıl süren bu dava 17 Şubat tarihinde aktvistlerin lehine son buldu. Fransa’nın Lyon şehrinde aşırı sağcı militan Quentin Deranque’ın cenazesini gerekçe göstererek Avrupa’nın dört bir yanında gelen neo-Naziler gövde gösterisi yaparken, ülkenin Günaybatı/Kuzey Bask’ta J'accuse Platformu Kuzey ve Güney Bask’ı ayıran Hendaye ile Irun kentleri arasındaki Avenida köprüsünde 2024’te başlayan davanın bitimini göçmenler ile dayanışma pratiği üzerinden yeniden kamuoyu ile paylaşıyorlardı.

Le collectif J’accuse, Fransa’da kurulan bir yurttaş inisiyatifi/sivil kolektiftir. İsmini, 1898’de Émile Zola’nın Dreyfus Davası sırasında yayımladığı ünlü açık mektup “J’Accuse…!/Suçluyorum”dan alır. Bu ifade, devlet içindeki adaletsizliklere karşı kamuoyu önünde hesap sorma geleneğine göndermede bulunur. “J’accuse” (Suçluyorum) ifadesi Fransa’da, özellikle devlet içi adaletsizlikler karşısında ahlaki bir suçlama ve kamusal vicdan çağrısı anlamı taşımaktadır. Bu nedenle kolektif, adını bilinçli olarak tarihsel bir hesap sorma geleneğine yaslayarak seçmiştir.

21 Şubat’ta Hendaye ve Irun arasında düzenlenen bir basın toplantısında, J’accuse kolektifinin üyeleri, 17 Şubat’ta Bayonne mahkemesi tarafından, “belgesiz kişilerin ülkeye girişine ve yasadışı olarak kalmasına yardım etmek” suçlamasıyla yargılanan yedi aktivistin beraat kararı hakkında konuşma yaptılar. “Bu bir zafer. Güzel bir zafer. Bayonne mahkemesinin bazen inandırmaya çalıştığının aksine, bu zafer sadece hukuki bir zafer değil. Her şeyden önce siyasi ve kolektif bir zafer”dir diyen aktivistler bu etkinlikte Kuzey Bask Bölgesi sakinlerine bir anma freski miras bıraktılar.

Günün sonunda; “Dayanışma suç değildir. Çünkü göç etmek bir haktır” diyerek Kuzey Bask’ı Güney Bask’tan ayıran devletlerin sınırlarını kabul etmediklerini ifade eden bir duvar resmi yaptılar. Bu duvar resmi ile bir kez daha, Bask Ülkesi’ni “une terre d’accueil”, yani yabancılara her zaman kapısını, yüreğini açan bir ülke olduğunu bir kez daha göstermiş oldular.

Göçmen kuşların Pyrénées üzerinden çizdiği o görünmez hat ile insanlar tarafından cetvelle çizilmiş sınırlar arasındaki fark tam da burada belirginleşiyor. Bir yanda korku, dışlama ve milliyetçi histeri üzerinden yükselen bir siyaset; diğer yanda dili, hafızayı ve dayanışmayı yaşatarak göçü bir “suç” değil, insani bir hak olarak savunan bir toplumsal irade. Hendaye ile Irun arasındaki köprüde bırakılan o fresk, yalnızca yedi aktivistin beraatini değil, Bask’ın yüzyıllardır taşıdığı misafirperverlik geleneğini ve sınırların üzerinde uçan kuşlar gibi özgür bir birlikte yaşama tahayyülünü de simgeliyor. Belki de tam bu yüzden Bask, bugün Avrupa’nın sertleşen siyasal ikliminde, göçmen kuşların diyarı olmaya devam ederken insanlara da aynı gökyüzünün altında yer açmayı sürdürmeye devam ediyor. (EJA/TY)

Selanik Belgesel Festivali’nde geri sayım

Avrupa’nın en geniş kapsamlı beynelmilel belgesel organizasyonlarından TIDF (Thessaloniki International Documentary Festival) bu sene 5 Mart tarihinde yapılacak açılışla sinema severleri tekrar ihya edecek.

Festivalin ilk gecesi muhteşem Olympion sinema salonunda gösterilecek E. Jean’e Sor (Ask E. Jean) adlı belgesel Donald Trump’a kafa tutmuş olan gazeteci ve yazar Elizabeth Jean Carroll’a odaklanıyor.

Ivy Meeropol’ın imzasını taşıyan 2025 ABD yapımı 91 dakikalık belgeselde kahramanımızın açtığı davada ABD devlet başkanının cinsel saldırı ve hakaretten iki kere suçlu bulunmasına yol açtığını görüyoruz.

Erkek egemen basın piyasasında adı “Yeni Gazetecilik” trendiyle özdeşleşen E.Jean, Esquire ve Playboy gibi dergilerde başarıya ulaşmış nevi şahsına münhasır bir şahsiyet.

Kendisine yönelik cinsel saldırının teferruatlarını kitaplarında paylaşmaktan çekinmemiş olan E.Jean hakkındaki belgeselin yönetmeni Meeropol, Selanik’teki açılışta seyirciyle bizzat buluşacak.

Festivalin kapanışında ise uzun zamandır festivallere ve ödüllere doymayan Bay Hiç Kimse Putin’e Karşı (Mr. Nobody Against Putin) adlı belgesel gösterilecek.

Militarizasyon nereye kadar?
Militarizasyon nereye kadar?
22 Şubat 2025

Vladimir Putin rejiminin pespayeliğini layıkıyla belgeleyen David Borenstein ile Pavel “Pasha” Talankin imzalı film, küçücük çocukların eğitimle militarize edilme çabalarına ve kahraman öğretmenlerine odaklanıyor. İbretlik belgesel geçenlerde BAFTA ödülüne layık görüldüğü gibi yakında dağıtılacak Akademi Ödülleri adaylarından da biri.

28. Selanik Uluslararası Belgesel Festivali’nin fragmanı Steve Krikris’in imzasını taşıyor. 35 yıllık bir sinema tecrübesine sahip Krikris, festivalin tanıtım klibinde etkinliğin bu seneki odağı “arşiv görüntüleri”ni merceğine alıyor.

Sinema şahsiyetleri

Yunanistan derin devleti tarafından 1963’te Selanik’te katledilmiş solcu siyasetçi Ghrighoris Lambrakis hakkındaki Z sinema tarihinde hürmetle anılan filmlerden biri. Filmin yönetmeni, Yunanistan’ın en mühim yönetmenlerinden Costa Gavras filmin gösterimi dışında Selanik’teki festivalin muhtelif faaliyetlerinde hazır bulunacak.

Festivale katılacak sanatçılardan bir diğer sinema şahsiyeti, gezegen çapında meşhur aktris Juliette Binoche. İlk defa yönetmen koltuğuna oturarak gerçekleştirdiği In-I In Motion adlı belgesel, muhteşem oyuncunun dans tecrübesine odaklanıyor. Selanik’te birlikte ağırlanacağı dansçı ve koreograf Akram Khan’la Binoche’un belgesele konu olan karşılaşması muhakkak ki seyirciyi büyüleyecek; oyuncunun kendini bilen, dürüst ve samimi hâli bir kez daha gönlümüzde taht kuracak.

Festivalin bu sene Altın İskender Onur Ödülü vereceği şahsiyetlerden biri festivalin uluslararası jürisinde de yer alan prodüktör Yorghos Papalios. Yunanistan sinemasının yeniden doğuşuyla özdeşleştirilen Papalios hakkındaki, Yannis Karapiperidhis imzalı Running on Waves belgeseli de etkinliğin programında yer alıyor.

28. Selanik Uluslararası Belgesel Festivali’nde altı filmiyle onurlandırılacak ABD’li multimedya sanatçısı Bill Morrison da Selanik’te seyirciyle buluşacak sinemacılardan. Morrison bir masterclass verecek, ayrıca Altın İskender Onur Ödülü’nü de alacak.

Festivalin misafirleri arasında Yunanistan’ın nevi şahsına münhasır şahsiyetlerinden Vouvoula Skoura da olacak. Çok katmanlı evrenini yansıtmış olduğu 20 eseri Selanik’te seyirciyle buluşurken Skoura da Altın İskender Onur Ödülü’nü evine götürecek.

Selanik’te bulunacak bir diğer meşhur sanatçı Desmond Child. Festival’de gösterilecek, ABD’li besteci ve prodüktör hakkındaki Desmond Child Rocks the Parthenon adlı belgeselin yönetmeni Heather Winters dışında, filmin prodüktörü Phoebus da Selanik’te ağırlanacak.

İmroz ve Kıbrıs

Selanik’te festivalin muhtelif yarışmalı ve yarışmasız bölümlerinde seyirciyle buluşacak 57 adet Yunanistan yapımı belgesel film, etkinliği bir kez daha komşunun belgesel vitrini hâline getirecek.

Lozan Antlaşması’ndan bir asırdan fazla süre geçmiş olmasına rağmen bazı problemlerin halen çözülemediğini görüyoruz. Hem Türkiye, hem de Yunanistan’ın altına imza attıkları antlaşmaya uymamış olmaları İmroz (Gökçeada) gibi coğrafyaların kangrene dönüşmesine yol açtı.

Mahvedilmiş köyler, allak bullak olmuş hayatlar, adanın kadim halkı Rumlar’ın neredeyse tamamıyla silinmiş gelenek ve adetleri adanın karanlık mazisine işlenmiş vaziyette.

SÜRGÜN(LER), Bir Adadan Hikâyeler (EXILE(S), Tales From an Island) adlı belgesel Yorghos İliopoulos imzasını taşıyor ve bilhassa adaya sonradan göç etmiş ve ettirilmiş insanlara odaklanıyor. Devletin haksız yaptırımlarına rağmen İmroz’da muhtelif kökenli insanların beraber yaşaması, hayalete dönmüş köylerde bile mümkün görünüyor; ama neden ve ne zamana kadar?

Türkiye ile Yunanistan’ın ortak problemlerinden Kıbrıs’ı mevzu edinen Dalgalar Durmayacak (Wawes Won’t Stop) adlı belgeselin yönetmeni İoannis Papaloizou. Filmin anlatıcısı deneysel belgeselde Kıbrıs’ta geçen çocukluğunun hatıralarını paylaşıyor ve ayrılıkla tanımlanan arkadaşlıklara odaklanıyor. Belgesel için “Uzun bir avdet yolculuğu hakkında samimi bir bakış” ifadesi kullanılmış. Hafıza, ait olma ve memleketin çekim gücü hakkında şiirsel bir meditasyonla karşı karşıya olduğumuz da festivalin tanıtım sayfalarında belirtilmiş.

Yönetmen hanesinde Yeşim Ustaoğlu ile Jasmin Selen Heinz adlarını gördüğümüz Kuru Taşın Başı (On the Dry Rock) adlı belgesel de muhakkak ki dikkat çekici. Ustaoğlu’nun prodüktörlüğünü de üstlendiği film Türkiye’de bir barajın bir vadiyi sular altında bırakışına odaklanıyor. Vadi sakinlerinin yaşadıkları coğrafya altüst oluyor, hayatları mahvoluyor. Bir dağ köyünün ahalisi beton bir dünyaya adeta mahkûm ediliyor. Lakin, görsel açıdan büyüleyici olduğu söylenen belgeselde tüm yıkıma rağmen tekrar doğuşun ümidi yeşermekte gecikmiyor.

Selanik’ten haberler akmaya devam edecek…

Pek yakında, Selanik’te…
Pek yakında, Selanik’te…
3 Şubat 2026

(MT/TY)

Mega kanaat ekranı: Sosyal medyada duygu tüketimi

Ulus Baker’in “kanaat toplumu” kavramı, düşüncenin bağımsız bir eylem olmaktan çıkıp dolaşımdaki imgeler ve mesajlar aracılığıyla şekillendiği toplumsal bir yapıyı tarif eder. Baker’e göre modern toplumda bireyler kendi başlarına düşünmez; kanaat makineleri, televizyon, gazete, reklam endüstrisi, onlar adına düşünür ve bireyler bu kanaatleri sanki kendilerininkiymiş gibi benimseyerek yaşar (Baker, 2017). Bu tespiti Baker video ve televizyona bakarak söylemiştir. 2026’nın dünyasında ise akış geçene seneye göre bile oldukça değişmiş durumda. Sonsuz bir kaydırma çağında televizyon veya videonun o “sonlu dünyasına” elveda demiş bulunmaktayız. Televizyonda bir program başlar ve biterdi; ancak Instagram’da siz kaydırmayı bitirmedikçe sonu gelmez bir girdaba çekilirsiniz. Temel olarak ekran süresi arttı, kanaat makinesi küçüldü ve cebimize girdi. Fakat asıl dönüşüm, makinenin küçülmesi düşüncesinin yanı sıra duygunun da bu makineye devredilmesiydi.

Televizyon döneminde duygu akışı günümüze göre daha yavaştı. Bir haber bülteni izlenir, üzülünür, ertesi gün başka bir şey gelirdi. Mike Featherstone’un Postmodernizm ve Tüketim Kültürü adlı çalışmasında ortaya koyduğu nokta, postmodern tüketim kültüründe bireyler neyi tüketeceğine, nasıl giyineceğine, ne hissedeceğine başkalarına bakarak karar verme durumudur. Tüketim maddi bir eylemden öte bir kimlik performansıdır ve bu performans belirli referans figürleri etrafında örgütlenir (Featherstone, 2025). Televizyon bu figürleri sunar, izleyici onları taklit ederdi. Sosyal medya ise bu ilişkiyi yapısal olarak dönüştürdü. Referans figürü artık seçkin biri olmak zorunda değildir; sıradan bir kullanıcının viral olan bir anı, bir algoritma seçkisi yeterli hale geldi. Duygularda dinlediğimiz müziklerde yaptığımız espirilerde bile bu durum artık oldukça belirleyicidir. “Kabe’de hacılar” diye dolaşanlar, şu an yazmak için bile hatırlayamadığım (ben de bu çarkın içindeyim) bir melodiyi geçen hafta mırıldanıyordu. Sabah yağmurda işe giden eşinin, ablasının arkasından “Lo siento!” diye bağıranlar. Nereden geliyor bunun kaynakları? Nereden duyup bu kadar kolektifi bir biçimde örgütleniyor bu söylemler?

Bugün ekranlarda dönen birkaç görüntüyü yan yana koymak bu dönüşümü somutlaştıracaktır. Seller sırasında tavuğunu kaybeden bir adam, arkasından “Wilson, lo siento” (Wilson, üzgünüm) diye bağırıyor. Aylardır ıssız bir dağ yolunda yürüyen bir penguen reelslere, espirilere, duygulara konu oluyor, yakalanıyor. Penguenin son defa dönüp arkadaşlarına bakması çok acı bir sahne. Yavru bir maymunun (Punch) oyuncak bir maymunu annesi gibi elinde gezdirmesine herkes gözyaşı emojisi koyarak üzülüyor. Annesinden ayrı kalan yavru bir maymun için, oyuncak bir anneye sarılmak dayanılması güç bir acı yaratabilir. Bu üç sahnenin yarattığı duygusal etki birbirinden farklı tonlarda ama aynı yapıda işliyor: Anlık şefkat, hafif melankoli ve paylaşma dürtüsü. Featherstone’un tüketici öznesinin bir meta seçmesi gibi burada duygu seçiliyor, tüketiliyor ve bırakılıyor.

Asıl mesele tam bu noktada ağırlaşıyor. Söz konusu içeriklerle eş zamanlı olarak Türkiye’deki bazı kullanıcılar, 2023 depreminin ardından konteyner kentte yaşamaya devam eden bir kadının çektiği videoyu da izliyordu. Kadın orada hayatını sürdürüyor, komik bir şekilde köpeğine “hanimiş benim tontişim” diyor ve köpek ile dans ediyordu. Video yayılıyor, izlenme sayısı artıyor, “hanimiş benim tontişim” kolektif bir referansa dönüşüyor hatta o kadın televizyon programlarına katılıyordu. Arka planda ise konteyner gerçeği duruyordu. Kadın, televizyon yarışmasında kazandığı parayla ev alacağını söylüyordu. O gerçek görünmüyor. Görünen, videonun yarattığı sıcak ve tatlı duygu katmanı. Algoritma bunu öne çıkarıyor çünkü o duygu izleyiciyi ekranda tutuyor; ağır gerçeklik ise çoğunlukla kaybettiriyor.

Arlie Hochschild “duygusal emek” kavramıyla duygunun nasıl yönetildiğini ve bir hizmet ekonomisi içinde metalaştığını göstermişti (Hochschild, 1983). Sosyal medya bu metalaşmayı bir adım daha ileri taşıdı. Duygu artık satılmıyor; algoritmik bir seçimle sunuluyor ve kullanıcı tarafından tüketiliyor. Platformlar dikkat ekonomisi üzerine inşa edildiğinden en fazla dikkat çeken içerik, en yoğun duyguyu en kısa sürede tetikleyen içeriktir. Korku, öfke, hasret ve şefkat bu ekonominin en değerli hammaddeleri haline geldi. Tavuğunu kaybeden adamın arkasından bağırması milyonlarca izlenme topluyor, çünkü anlık bir şefkat duygusu üretmek için kusursuz bir araç sunuyor. O şefkat tüketiliyor, paylaşılıyor ve yerini başka bir içeriğe bırakıyor.

Selde mahsur kalan tavuk, (Fotoğraf: Videodan ekran görüntüsü)

Gerçekten üzülüyor muyuz peki? Bu soruyu ciddiye almak gerekiyor. Penguene üzülen, tavuğa ağlayan, maymun videosunu paylaşan milyonlarca kullanıcının yaşadığı şey sahte bir duygu değil elbette. Anlık olarak gerçek bir empatik tepki üretiyor insan beyni. Eva Illouz’un Soğuk Yakınlıklar çalışmasında ortaya koyduğu gibi, modern kapitalist kültür duyguyu görünür ve dolaşıma sokulabilir bir forma dönüştürdü; bu form içinde duygu hem gerçek hem de performatif bir karaktere büründü (Illouz, 2024). Ekran karşısında hissedilen şey gerçektir; fakat o hissin nereye yöneldiği, ne kadar sürdüğü ve arkasında neyi görünmez kıldığı meselesi bambaşka bir sorundur. Penguen için hissedilen o anlık üzüntü, konteyner kentteki kadın için hissedilmesi gereken ağır ve kalıcı sorumluluğun yerini alıyor. Duygu tüketildiği için de deşarj oluyor; ekranı kapatan insan rahatlamış hissediyor.

Baker’in kanatler toplumu kavramını bu çerçevede yeniden düşündüğümüzde, ortaya çok daha karmaşık bir yapı çıkıyor. Televizyon döneminde kanaat makineleri sınırlıydı; birkaç yayın kuruluşu, birkaç gazete, birkaç köşe yazarı toplumsal kanaati şekillendirirdi. Şimdi milyonlarca küçük kanaat üreticisi var ve bu çoğullaşma düşüncenin özgürleşmesi gibi görünebilir. Ancak olan şey tam tersi. Kanaat daha hızlı, daha duygusal ve daha yüzeysel bir forma büründü. Kim neyi hissediyor, neye öfkeleniyor, neye üzülüyor belirli bir zaman diliminde neredeyse ortaklaşıyor. Gerçekleşip gerçekleşmediği bile doğrulanmamış bir video üzerinden kitlesel bir öfke dalgası yükseliyor; bu öfke zaman zaman fiziksel şiddete, hatta cinayete dönüşüyor. Buna karşın gerçekten yaşanan bir felaket, depremin birinci yıldönümü, konteyner kentte geçen ikinci kış birkaç günlük trending konusu olup kayboluyor.

Featherstone’un yüzey estetiği kavramı burada da işliyor. Postmodern tüketim kültüründe önemli olan içeriğin derinliği değil, anlık duygusal rezonansıdır (Featherstone, 2025). “Hanimiş benim tontişim” bu rezonansı mükemmel üretiyor çünkü hafif, tatlı ve paylaşılabilir bir duygu sunuyor. Konteyner kent haberi ise ağır, çözümsüz ve suçluluk hissi yaratan bir duygu üretiyor. Algoritma açısından ikisi arasındaki seçim neredeyse matematiksel: Hafif duygu kazanıyor. Dolayısıyla platform milyonlarca kullanıcıya tontişi gösteriyor, konteyner kentin fotoğrafını değil.

Baker’in öngördüğü kanaat toplumunun şimdiki versiyonu belki de “mega kanaat” düzeyine ulaştı. Düşünce gibi duygu da artık dışarıdan geliyor ve bireyler bunu fark etmeksizin kendi duygusu olarak yaşıyor. Bu, bireylerin edilgin olduğu anlamına gelmiyor mutlaka. Ama hangi duygunun algoritmik olarak seçilip sunulduğunu, bunun arkasında neyin görünmez kaldığını ve ekran kapandığında gerçekliğin nerede bırakıldığını sormak giderek daha az yapılan bir şeye dönüşüyor. O soruyu sorabilmek için ekrandan başkaldırmak gerekiyor; ekran ise her geçen gün bunu daha güç hale getiriyor.

Kaynakça

Baker, U. (2017), Beyin Ekran, Birikim Yayınları.
Featherstone, M. (2025), Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, (Çev. M. Küçük) Ayrıntı Yayınları.
Hochschild, A. R. (1983), The Managed Heart: Commercialization of human feeling, University of California Press.
Illouz, E. (2024). Soğuk Yakınlıklar, İletişim Yayınları.

(AED/TY)

Ankara’da bir istilacı: Yeşil Papağan

Seğmenler Parkı’nın ağaçları arasında gezinmeyi bir keyif bilen herkes, bu papağan ile mutlaka karşılaşmıştır. Açık, fıstık yeşili tüyleri ile ağaçların koyu yeşilinin arasında sanki bambaşka bir renkmişçesine parlayarak bize görünürler. Ama bugün yağmur altında yürüyüş yaptığım parkta yer alan bir tabeladaki bilgilendirmeyi okuyana kadar, bu türün hikâyesini bilmiyordum. Aktarıyorum:

“Yeşil Papağan (Psittacula krameri) doğal olarak Hindistan alt kıtasında yayılış gösterir. Uluslararası evcil hayvan ticareti nedeniyle dünyanın her yerine götürülmüş ve kafes kaçkını olan bireyler 40’dan fazla ülkede doğal yaşama uyum sağlayarak istilacı yabancı tür konumuna geçmişlerdir. 

Ankara’da ilk kez 1975 yılında görülmüştür. Ülkemizde 1990’lı yıllardan itibaren sayısı hızla artan tür, özellikle büyük şehirlerdeki yeşil alanlarda ve parklarda yüksek sayılarla üremiştir. Yeşil Papağan bu alanlarda yaşayan sincapların yanı sıra ağaçkakanlar, sığırcıklar, sıvacı kuşları gibi yerli türleri ile yuva ve besin rekabetine girerek bu türlerin sayısını azaltmak yoluyla ekolojik tahribata yol açmaktadır.” 

Bak sen şu kuşun ettiğine… Gelmiş, görmüş, kalmış, bir de istila etmiş. 

“İstilacı yabancı tür.” İhtiyacın zorunlu kılmadığı hiçbir göç yoluna düşmeyen, yollarının mesafesini güçlerinin belirlediği türler; insanların para hırsı nedeni ile istilacı türlere dönüşüyor. Gelmeyi hiç denemeyecekleri, dahası gelemeyecekleri topraklarda yaşamak zorunda bırakılan ve yerlileri tehdit eder hale gelen türler. 

Sincap argümanı (!)

“Ekolojik tahribat ve Yeşil Papağanlar”ı aynı cümlede kullanmak; insanları, doğaya karşı işlenen suçlarda masum gösterme çabasının, ironik bir yansıması. Ve bizi, Seğmenler Parkı’nın sincapları –o minik elleri ile palamut meşesinin meyvelerini yuvalarına götürmek için etrafta koşturup duran o masal kahramanı tür– ile sınıyorlar. Yeşil Papağanlar yüzünden aç kalan sincaplar. Ne zor bir seçim… Ama ille de yerli ve milliyiz ya, tarafımız belli. Tabeladaki dil o kadar yönlendirici ki, bir sonraki paragrafta “görüldüğü yerde yakalanması veya yetkili mercilere haber verilmesi” denilmiş olabileceğini düşünüyorsunuz. Hayır, o kadarına henüz kalkışmamışlar. Ama ülkemizde, “istilacı türlere (!)” karşı genel yaklaşımı düşününce: “İnsanları tehdit eden sokak hayvanları”, “Türkiyelileri işsiz bırakan Suriyeli göçmenler…”

Bugünden sonra senin için de korkacağım Yeşil Papağan. (ÖA/TY)

Özgürlüğün ışıksız bırakan ışığı

Dünya coğrafyası Asya’dan Ortadoğu’ya, Avrupa’dan Amerika’ya yine bir yol ayrımına gelmiş görünüyor. Tarih boyunca kimi zaman yer kürenin tektonik hareketleri, kimi zaman iklim değişiklikleri, kimi zaman gıda ve su kaynaklarındaki azalma kimi zaman da savaşlar ile ülkelerin, kıtaların hatta dünyanın coğrafyası değişmiştir. Her ne kadar coğrafya kader ile eşleştirilmiş olsa da insan genellikle kendisine sunulan kadere karşı çıkarak yaşadığı coğrafyayı değiştirmeye teşnedir.

Dünya coğrafyasında insan eliyle gerçekleştirilen önemli değişikliklerden biri de yapımı 10 yıl süren ve 1869 yılında Kızıldeniz’i Akdeniz’e bağlayan Süveyş Kanalı’nın açılmasıdır. Yaklaşık 193 kilometre olan bu kanalın açılma fikri Eski Mısır’a kadar gitmektedir. Hatta II. Ramses, Kızıldeniz ile Nil Nehri arasında yer alan küçük göllerden yararlanarak iki denizi kavuşturur. Ancak zamanla kanalın kumla dolması kanalı kullanılamaz hale getirir. Kanalın yeniden açılma fikri Napolyon’un 1798 yılında Mısır’ı işgal etmesi ile tozlu raflardan indirilir. Napolyon, ilk iş olarak kanalın yapılabilirliğinin tespiti için Jacques Marie Le Pere liderliğinde bilim insanlarından oluşan bir ekip kurar. Ekip, yaptığı çalışmalar sonucunda kanalın güney ucundaki su yüksekliğinin kuzey ucundan on metre daha yüksek olduğunu saptar.

Gerçekte olmayan bu yükseklik farkının kanalın yapım maliyetini çok artıracağı düşünülerek proje yeniden tozlu raflardaki yerine kaldırılır. Ancak Fransızlar bu hayalin peşini bırakmaz. Fransa’nın Kahire Konsolosu olan Ferdinand Marie de Lesseps, 1832 yılında Le Pere’nin kanalla ilişkili kapsamlı raporunu okur ve yaptığı incelemeler sonucunda Akdeniz ile Kızıldeniz arasında bir yükseklik farkı olmadığını tespit eder. Bunun üzerine de kanalın yeniden açılmasına yönelik “diplomatik” çalışmalara başlar. Bu “diplomatik” çalışmalar sırasında dönemin Mısır Hidivi Said Paşa, bir süre İngilizler ve Fransızlar arasındaki ayak oyunlarıyla tökezlese de Osmanlı Padişahı Abdülmecid’in de icazetini alarak 1859 yılında kanalın yapımına başlanmasını onaylar. Fransız ve Mısır sermayesi ile yapılan ve yapımında 20 bini aşkın işçinin çalıştığı kanal 17 Kasım 1869 günü açılır.                

1855 yılının kasım ayında 21 yaşında genç bir Fransız heykeltıraş, görgü ve bilgisini artırmak için Mısır’a ayak basar. Bu heykeltıraşın adı Frédéric Auguste Bartholdi’dir. Bartholdi’nin bu seyahati yaklaşık 7 ay sürer. Seyahati süresince Eski Mısır uygarlığından kalan eserlerin özgünlüğü ve Arap kültürünün otantikliği zihninde derin izler bırakır. Aradan yıllar geçer Süveyş Kanalı’nın yapımına başlanmış ve Akdeniz’e açılmasına kısa süre kalmıştır. Bartholdi, Süveyş Kanalı’nın Akdeniz’e kavuşacağı Port Said Limanı’na bir deniz feneri yapılacağından haberdar olur. Zihninde 14 yıl önce gerçekleştirdiği Mısır ziyaretinin izleri ile çalışmalarına başlar. Deniz feneri için çizimlerini yapar ve fenerin kilden bir modelini yaparak 1869 yılında yeniden Mısır’ın yolunu tutar.

Bartholdi kanalın yapım sorumluluğuna getirilen Ferdinand Marie de Lesseps ve dönemin Mısır Hidivi İsmail Paşa’ya projesini sunar. “Işık Asya’ya Mısır’dan yayılıyor” adını verdiği bu proje; 15 metre yüksekliğindeki kaidenin üzerine yerleştirilmiş 25 metre yüksekliğindeki kadın heykeli şeklinde bir deniz feneridir. Bartholdi Kutlu Mısırlı adını verdiği bu kadın heykelini Abu Simbel'deki Firavun II. Ramses'in oturan devasa figürlerinden esinlenerek yapar. Üzerinde II. Ramses döneminde kadınların giydiği kalasiris ve onun üzerinde Mısır’ın yakıcı güneşinden korunmak için bir şal bulunan bu kadın sol elinde limana giren gemilere kılavuzluk edecek meşale şeklindeki feneri tutar. Proje İsmail Paşa’nın dikkatini çekmiş olmasına karşın Lesseps mesafeli durur. Bu mesafede deniz fenerinin yapım maliyetinin yüksekliği kadar Müslüman bir ülkede gemilere bir kadının kılavuzluk edecek olmasının nasıl karşılanacağının endişesi de rol oynamış olabilir.     

Bartholdi, projesinin kabulü umuduyla bekler. Ancak umudu projenin Fransız mühendis François Coignet’e verilmesi ile son bulur. Coignet 1853 yılında dünyadaki demir ile güçlendirilmiş ilk betonarme binayı Paris’e yapan kişidir. Coignet aynı tekniği kullanarak Bartholdi’nin projesini yapmayı planladığı yere, 56 metre yüksekliğinde sekizgen betonarme kule şeklinde bir deniz feneri inşa eder. Böylece Bartholdi’nin umudu bir başka bahara kalır.

Işığın en eski laneti

Fransa-Prusya Savaşı 1871 baharında Fransızların mağlubiyeti ile sonuçlandıktan sonra, mağlup asker olarak Fransa’ya dönen Bartholdi, hiç vakit kaybetmeden Fransa’nın batı kıyısındaki liman kenti Brest’ten bir buharlı gemiye binerek dümeni Amerika Birleşik Devletleri’ne kırar. 12 günlük yolculuğun sonunda gemi, Atlas Okyanusu’nu aşıp New York’a ulaşır.

Gemi Hudson Nehri’nin hemen girişindeki limana yanaşırken Bartholdi, elbette limanın hemen açığındaki küçücük adayı görmüştür. 1667 yılına kadar Amerikan Yerlileri tarafından İstiridye Adası olarak adlandırılan bu küçücük ada, aynı yıl Hollandalı bir sömürgeci olan Isaac Bedloe’nun adayı satın almasıyla Bedloe Adası olarak anılmaya başlar. İşte, Bartholdi’nin Bedloe Adası ile bu karşılaşması adının tüm dünya tarafından tanınmasına vesile olur.

Mısır’da projesi reddedilmiş, üzerine Fransa-Prusya Savaşı’nda yenilmiş olan Bartholdi’nin solan umutları yeniden filizlenmeye başlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin Bağımsızlık Günü olan 4 Temmuz 1776 gününün 100. yıl dönümü yaklaşırken, yıl dönümünün şerefine büyük kutlamalar ve fuarlar düzenlenmesinin yanı sıra bir de anıt heykel yapılması planlanır. Bartholdi’nin zihninde çakan şimşek, Bedloe Adası’na düşer. Neden olmasın? Mısır’da başarılı olamayan projesi neden Amerika Birleşik Devletleri’nde karşılık bulmasın? Amerika’da heykel projesi ile ilişkili lobi faaliyetlerine başlayan Bartholdi, dönemin başkanı Hiram Ulysses Grant’a kadar çıkar ve projesini kabul ettirir.

Büyük bir heyecanla Fransa’ya dönen Bartholdi, kolları sıvar. Kutlu Mısırlı adını verdiği kadın heykelini alır ve önce üzerindeki kilden kalasirisi ve şalı çıkarıp yerine bakırdan Antik Roma döneminde kadınların giydiği stolayı giydirir. Böylece kadın heykelimiz, Eski Mısır nüfusundan çıkıp Roma nüfusuna kaydolur. Böylece heykel esin kaynağını Eski Mısır’dan değil Antik Roma’da bireysel özgürlüklerin simgesi olan tanrıça Libertas’tan alır. Tanrıça olur da başında tacı olmaz mı? Olur elbet, hem de yedi kıtayı ve yedi denizi temsilen yedi sivri köşeli bir taç.

Tacın ardından heykelin bir eline kılıç, bir eline de kalkan tutuşturmayı düşünür Bartholdi ama bu düşüncesi uzun sürmez. Ne de olsa özgürlükler o dönemde günümüzde olduğu gibi kılıçla kalkanla başka ülkelere ihraç edilmiyordu.

Işığın büyüsü yeniden çeker Bartholdi’yi ve heykelin sağ eline bir meşale, sol eline de bir tablet yerleştirmeye karar verir. Tabletin üzerine de Amerika Birleşik Devletleri’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nin kabul edildiği tarih olan “JULY IV, MDCCLXXVI” yazar.

Kaidesi ile birlikte toplam 92 metre yüksekliğindeki bu heykeli yapmak elbette o kadar kolay olmamıştır. Heykelin sağlam bir şekilde ayaklarının üzerinde durabilmesi için uzman bir mühendis dokunuşuna ihtiyaç vardır. İşte bu noktada devreye Gustave Eiffel girer. Yıl 1880’dir ve adıyla anılacak çelik kulenin inşasına henüz dokuz yıl vardır. Eiffel ve birlikte çalıştığı genç mühendis Maurice Koechlin heykelin büyüklüğünü, heykele etki edecek rüzgâr gücünü hesaplayarak yatay, dikey ve çapraz destek elemanlarından oluşan kafes şeklinde bir destek yapı sistemini oluşturur. Artık heykel kaidesinin üzerinde ayakları üstünde sapasağlam durabilecektir. 

Bartholdi her şeyi tastamam planlar planlamasına da heykelin yüzü kime benzeyecektir? Bu konuda birçok tevatür vardır. Kimi heykelin yüzünü Singer dikiş makinesi şirketinin kurucusu Isaac Singer’in eşi Isabella Eugénie Boyer’den aldığını, kimi Bartholdi’nin annesinin bu yüze kaynaklık ettiğini kimi de Mısırlı bir köylü kadının ilham kaynağı olduğunu söyler. Belki de tüm bu yüzler birleşmiş ve gelip heykelin yüzüne yerleşmiştir.

Bartholdi, heykelini 1884 yılında tamamlar. Heykel 350 parça olarak gemilere yüklenir ve Haziran 1885’te Amerika Birleşik Devletleri’ne ulaşır. Heykel şimdiki adıyla Özgürlük Adası o zamanki adıyla Bedloe Adası’nda yeniden bir araya getirilir ve 28 Ekim 1886 günü dönemin başkanı Grover Cleveland tarafından fırtınalı bir havada Bayan Libertas’ın resmî açılışı yapılır.

Bilinen adıyla Özgürlük Heykeli, Bartholdi’nin verdiği isimle Dünyayı Aydınlatan Özgürlük Heykeli’nin elindeki meşale 140 yıldır ışıldıyor. Bartholdi’nin düşlediği ışık Mısır’dan Asya’ya ulaşamadı belki; fakat bugün o ışık Amerika Birleşik Devletleri’nden tüm dünyaya yayılıyor. Özgürlüğü müjdeleyen bir meşaleden çok, gökyüzünü yaran savaş uçaklarının kanatlarına bağlanmış bir fosfor kıvılcımı gibi dolaşıyor. Aydınlatmak için yükselen ateş, geçtiği coğrafyalarda karanlığı dağıtmak yerine gecenin kendisine dönüşüyor. Bir zamanlar yedi kıtayı ve yedi denizi selamlayan taç, şimdi aynı kıtaların ve denizlerin üzerinde titreşen bir duman halkası gibi. Ve o meşale, göz kamaştıran Lucifer parlaklığıyla, baktığı her yerde özgürlüğü değil, ışığın en eski lanetini çoğaltıyor.

Meraklısına not:

Kalasiris: Antik Mısır döneminde kadınların giydiği tuniğe verilen addır. Basit bir şekle sahip olan bu tunik, göğüs altından ayak bileğinin üstüne kadar inmekte ve iki omuz askısıyla tutturulmaktaydı. Kadınlar tuniklerinin üzerine gündüzleri güneşten korunmak, geceleri de kendilerini sıcak tutmak amacıyla şal örtmüşlerdir. 

Stola: Antik Roma’da, vatandaşlık hakkına sahip kadınların tuniğin üzerine giydikleri kollu veya kolsuz uzun pilili bir giysi türü.    

Özgürlük Heykeli ile ilişkili daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenler Yasmin Sabina Khan’ın yazdığı ve Cornell University Press tarafından 2010 yılında yayımlanan Enlightening The World: The Creation of The Statue of Liberty adlı kitaba başvurabilirler.

(HU/TY)

Cinsel şiddetle mücadele kurumsal olarak nasıl mümkün?

Türkiye’de cinsel şiddetle mücadele alanı uzun süredir yalnızca başvuru mekanizmalarının yetersizliğiyle değil önleyici, bütünlüklü ve hak temelli politikaların eksikliğiyle de tartışılıyor. Hak örgütleri ve feminist yapılar, şiddet ortaya çıktıktan sonra işleyen parçalı müdahale mekanizmalarının tek başına yeterli olmadığını; kamu kurumlarından yerel yönetimlere, eğitim alanından yargı süreçlerine kadar uzanan çok katmanlı bir politika çerçevesine ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Bu ihtiyacın altını çizen Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, hazırladığı "Cinsel Şiddetle Mücadele Politika ve Prosedür Belgesi"yle cinsel şiddetin önlenmesi, başvuru ve destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, veri üretimi ve kurumsal sorumlulukların netleştirilmesi gibi başlıklarda kapsamlı öneriler sunuyor. Dernek belgenin karar alıcılara, uygulayıcılara ve ilgili tüm kurumlara yönelen bir sorumluluk çağrısı olarak okunması gerektiğini belirtiyor.

Bu politika belgesinin hangi yapısal boşluklara yanıt verdiğini, Türkiye’de cinsel şiddetle mücadelenin en kırılgan hatlarının nerelerde yoğunlaştığını ve hak temelli, önleyici bir kurumsal model için hangi adımların acil olduğunu Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ile konuştuk.

Cinsel şiddetle mücadele çoğu zaman bireysel farkındalık ya da iyi niyet çağrılarıyla sınırlı kalıyor. Siz bu belgeyle, kurumsal düzeyde nasıl bir model önermeyi amaçladınız?

Hepimiz cinsel şiddetin faili ya da mağduru olabiliriz. Belgeyi oluştururken kapsayıcı ve onarıcı bir yaklaşım belirlemeye çalıştık. Kuruma ve tüm bileşenlerine de önleme ve dönüştürme sorumluluğu yükledik. Bu kapsamda eğitimler, çalışma alanı düzenlemeleri, ekip içi iletişimin güçlendirilmesi ve psiko-sosyal destek gibi somut yapısal önlemleri de tanımladık.

Dernek olarak bu belge ile cinsel şiddetle mücadeleyi açıkça tanımlanmış, yapılandırılmış kurumsal süreç modeli haline getirmeye çalıştık. Öncelikle yazılı ve bağlayıcı bir politika ile kurumumuzun cinsel şiddete yaklaşımını; amacı, kapsamı ve temel ilkeleri tanımlayarak net biçimde ortaya koyduk. Bu modelde belge ve yönergenin kendisi belgeye muhatap olan kişilerin yani ekibin tam katılımıyla şekillendi. Çünkü biz yatay örgütlenme modeline sahip bir kurumuz. Bununla birlikte bildirimleri alan, değerlendiren ve karar veren bağımsız bir Etik Kurul mekanizması tanımladık. Böylelikle kurum içerisindeki dinamiklerden bağımsız ve bağlayıcı bir değerlendirme sürecini sağlamaya çalıştık.

Belgede sürecin belirsizliğe bırakılmaması için bildirim, değerlendirme ve karar aşamaları belirli iş günü sınırlarıyla takvime bağlanıyor. Model koruyucu-önleyici ve onarıcı bir yaklaşımı benimsiyor; yani kurum içi dönüşüm ve iyileştirme de hedefleniyor. Önerdiğimiz model sadece bir belge oluşturmak değil, belge kapsamında sorumlulukları net olarak tanımlamak, dönemsel değerlendirmeler yapmak ve ihtiyaç duydukça gerekli güncellemeleri gerçekleştirmek; yani yaptık ve bitti gibi bir model önermiyoruz.

"Şiddet yalnızca bireysel sapma değil, güç ilişkileri içinde üretilen bir olgu"

Belgede “hiçbir ortam cinsel şiddetten muaf değildir” vurgusu var. Bir kurumun kendini “güvenli alan” olarak tanımlaması neden yeterli değil ve bu bakış açısı kurumsal politikaları nasıl etkiliyor?

Hiçbir ortam cinsel şiddetten muaf değildir, çünkü cinsel şiddet cinsellikle değil, güç ilişkileriyle ilgilidir. Hiçbir ortam da güç dinamiklerinden muaf değildir. Bir ortamı güvenli alan olarak tanımlayamayız, ancak onu güvenli hale getirecek mekanizmaları kurar, güvenli davranış, iletişim ve ilişkilenmeleri teşvik edebiliriz. Kurumun feminist olması, şiddetin gerçekleşmeyeceği ön kabulünü içermemelidir.

Kurumların veya kişilerin kendilerini en baştan güvenli ortam/güvenilir kişiler olarak kabul etmeleri maalesef bir şiddet beyanı gerçekleştiğinde derin travmatik deneyimlere yol açıyor. "Burada böyle şeyler olmaz" ya da "Ben tacizci olamam, benim fail olmam mümkün değil" gibi yaklaşımlar kişilerin kendilerini sorgulamasını, kurumların da cinsel şiddeti önleyici veya onarıcı mekanizmalar kurmasını geciktiriyor. Oysa şiddetin önlenmesine yönelik politika geliştirmek bir kurumun kendi kaynaklarına yapacağı en önemli yatırımlardan biri ve bedelleri de ağır olabiliyor.

Bu tespit, kurumsal alanı idealize eden yaklaşımlara karşı güçlü bir eleştiri içerir. Bir kurumun kendisini “güvenli alan” olarak tanımlaması, tek başına güç ilişkilerini ortadan kaldırmaz. Aksine, bu tür öz-tanımlar çoğu zaman kurumsal kör noktalara dönüşebilir. Belgede “Görünür ve Gizli Hiyerarşi” başlığı altında yaş, statü, deneyim, maaş, kurumsal konum ve sosyal güç gibi dinamiklerin şiddeti mümkün kılabilecek yapısal unsurlar olarak tanımlanması bu nedenle son derece kritiktir. Şiddetin yalnızca bireysel sapma değil, güç ilişkileri içinde üretilen bir olgu olduğunun kabulü belgenin temelini oluşturuyor.

Bu çerçevede “güvenli alan” bir etik iddia ya da iyi niyet söylemi değil; yazılı prosedürlere, bağımsız bir kurula, şeffaf bir zaman çizelgesine, yaptırım ve onarım mekanizmalarına ve itiraz hakkına dayanan kurumsal bir yapı ile mümkündür. Güven, ancak hesap verebilirlik üzerinden inşa edilebilir.

Son yıllardaki #me too ve #susmabitsin gibi hareketler de cinsel şiddetin önlenmesindeki kurumsal sorumlulukları vurgulayarak "hiçbir ortamın cinsel şiddetten muaf olmadığı" bakış açısını destekler nitelikte. Artık faillerin veya kurumların itibarlarını kaybettiklerini de görebiliyoruz, eskiden daha azdı bu dolayısıyla kurumların sorumluluk almayı ertelememek konusunda daha bilinçli olduklarını umuyoruz.

Türkiye’de #MeToo neyi değiştirdi, neyi görünür kıldı?
DR. FULYA KAMA ÖZELKAN YANITLADI
Türkiye’de #MeToo neyi değiştirdi, neyi görünür kıldı?
15 Eylül 2025
Türkiyeli kadın ve LGBTİ+’lar, erkek fotoğrafçı ve sanatçıları ifşa ediyor
Türkiyeli kadın ve LGBTİ+’lar, erkek fotoğrafçı ve sanatçıları ifşa ediyor
23 Ağustos 2025

“Beyan esastır” ilkesini açık biçimde sahipleniyorsunuz. Bir kurumun bu ilkeyi gerçekten hayata geçirebilmesi için hangi yapısal adımları atması gerekir? 

Sanıyoruz "hayatta kalana inanmak ve beyanı esas almak" yaklaşımlarının dayandığı zemin tüm bağlamlarıyla kurumsal bir bilinç olarak pekiştirilmeli öncelikle. Mağdur suçlayıcılığın çok yaygın olduğu bir kültürde yaşıyoruz. Suçlanma korkusu ve utanç hayatta kalan için bildirim yapmanın önünde engel oluşturabiliyor. Beyanı esas almak aynı zamanda mağduru suçlayan kültür ve anlayışa karşı bir duruş.

Biz faili etiketlemeden, aynı zamanda hayatta kalanı odağa alan travma-bilgili bir yaklaşımla hareket ediyoruz. Beyanın esaslığı delil aranmaksızın sürecin başlatılması, şiddet beyanının ciddiye alınması demektir.

Koruyucu önleyici mekanizmanın şiddet beyanını esas alan ve tüm tarafları koruyan bir şekilde yapılandırılması mümkün. Bunun için bağımsız bir kurulun olması ve tüm yapıyı yönetim kademesi dahil bağlayıcı tedbirler alabilmesi önemli.

Örneğin, yalnızca Etik Kurul’un erişebildiği bir bildirim kanalı olması, belirli süreler içinde görüşmelerin yapılması, tarafların haklarının korunması ve misillemeye karşı koruyucu tedbirlerin devreye girmesi gibi. Yani bu ilke ancak somut mekanizmalarla desteklendiğinde anlamlı hale geliyor.

"Kurum zarar görmesin gibi kaygılar görünmezliği arttırıyor"

Misillemeyi açıkça bir şiddet türü olarak tanımlıyorsunuz. Sivil toplum alanında misilleme neden bu kadar yaygın ama görünmez kalıyor? Kurumlar bu riski nasıl azaltabilir?

Misilleme çoğu zaman açık bir saldırı gibi görünmez; daha çok dışlama, sessizleştirme, projeden uzaklaştırma, referans vermeme gibi örtük biçimlerde ortaya çıkar. Sivil toplum alanında “kurum zarar görmesin” ya da “itibar sarsılmasın” gibi kaygılar da bu görünmezliği artırabiliyor. Kurumlar bu riski azaltmak için misillemeyi politikalarında net biçimde tanımlamalı, bildirim yapan ya da tanıklık eden kişileri koruyacak geçici önlemleri hızla devreye sokmalı ve güç ilişkilerini görünür kılacak eğitimler yapmalı.

Misillemenin sadece sivil toplum alanında yaygın olduğunu düşünmüyoruz. Ancak cinsel şiddet beyanları, doğal olarak hak temelli örgütlerde, bunu yok sayan merkezi kurumlara kıyasla daha rahat ortaya çıkabilir. Misilleme tanım olarak çok fazla bilinmeyebilir ama uygulama olarak maalesef yaygın. Cinsel şiddeti dile getiren kişinin ve çevresinin çeşitli şekillerde "cezalandırıldığı" veya yıpratıldığı birçok örnek var.

Bu yüzden gizliliğin korunması çok önemli. Kurumlar misilleme riskini bir süreci maksimum gizlilik içinde yürüterek ve tarafların, tanıkların, beyanların gizliliğini koruyarak azaltabilirler. Süreç yönetimlerinin kişilere bırakılması yerine tanımlı bir sistem içinde yürütülmesi, misilleme ve kişiler arası yıkıcı dinamikleri önlemek adına da önem taşıyor.

"Faili uzaklaştırmak tek başına çözüm değil"

"Onarıcı adalet" yaklaşımı bu belgenin merkezinde duruyor. Cinsel şiddeti kurumsal olarak önlemek isteyen başka kurumlar için bu yaklaşım ne söylüyor ve sizce ilk adım nereden başlamalı?

Faile odaklanan cezaya dayalı adalet anlayışı yerine zarar gören kişinin onarılmasını sürece dahil eden adalet anlayışıdır. Zarar gören kişinin onarılması ve iyileşmesini hedefler. Bu aynı zamanda hayatta kalanı ve onun iradesini merkeze alan, travma bilgili yaklaşımın bir uzantısı. “Faili uzaklaştırmak” tek başına çözüm değil. Kurum, ihlale zemin hazırlayan koşulları değiştirmedikçe dönüşüm gerçekleşmiyor. Güven, süreç sonrası kurumsal davranışla yeniden inşa edilebilir.

Öncelikle kurum kendisini şiddetten muaf görmemeli. Yazılı ve bağlayıcı politika oluşturulmalı. Bağımsız bir mekanizma kurulmalı. Güç ilişkileri açıkça analiz edilmeli. Eğitim ve içselleştirme süreci başlatılmalı.

Onarıcı adalet bir şiddet durumunun fail dışlanarak ve hayatta kalanın "zarar tazminiyle" çözülmesinin çok dışında; şiddete zemin hazırlayan koşulların dönüşebilmesi için her bireyin sorumluluk üstlendiği ve birbiriyle işbirliğine hazır olmasını gerektiren bir yaklaşım.

Nihayetinde ilk adım elbette bir politika ve yönergenin oluşturulmasıdır. Her kurumun dinamikleri, çalışma kültürü, iş yapma ve ilişkilenme biçimleri kendine özgü; dolayısıyla her politika ve yönerge her kurum için işlevsel olmayabilir. Başka kurumlar için mesaj şu: Güvenli ve güçlendirilmiş bir ortam, sadece yaptırımlarla değil, dönüşümle sağlanır. İlk adım da kendini muaf görmemek ve yazılı, bağlayıcı bir politika oluşturmak. Sonrasında bu politikanın gerçekten işlemesini sağlayacak bağımsız ve şeffaf bir mekanizma kurmak gerekiyor.

(EG)

Daha fazla bilgi için bu kaynakları inceleyebilirsiniz:

1- Devrim Evde Başlar!

2- Cinsel Şiddetle Mücadele Politika ve Prosedür Belgesi

Hikayelerini kadraja alan çocuklar: Fotohane Darkroom

"Bizim için 'yerli' ya da 'mülteci' gibi ayrımlar belirleyici değil. Bizim için evrensel olan tek şey var: Çocuk, çocuktur ve fotoğrafın dili yoktur. Her çocuğun kendini ifade etmeye, görülmeye ve değer görmeye hakkı vardır. Fotohane’de farklı geçmişlerden gelen çocuklar bir araya geliyor ve birlikte üretiyor. Mardin’de yaşayan halklardan Arap, Kürt, Türk, Süryani çocukların hep beraber gelip üretim yaptıkları bir alan.  Fotoğraf, onların yaşadıkları dünyayı kendi gözlerinden anlatmalarına imkân tanıyor. Kim olduklarından ya da nereden geldiklerinden bağımsız olarak, her biri kendi hikâyesinin öznesi oluyor."

Bu sözler Fotohane Darkroom’un kurucularından Amar Kılıç’a ait.

Fotohane Darkroom, 2024’ten bu yana Mardin’de çocuklara ve gençlere parasız analog fotoğraf eğitimi veriyor.

Amar Kılıç ve Serbest Salih, Fotohane Darkroom’u Mardinli ve mülteci çocukların bir arada üretim yapabileceği güvenli ve yaratıcı bir alan oluşturmak amacıyla kurdu. Fotohane ismi ona göre, çocukların kendilerini rahatça ifade edebileceği "fotoğraf evi" anlamına geliyor. Hikayenin kalbi, Darkroom yani 'karanlık oda' ise "sabır, emek ve dönüşüm sürecini" simgeliyor.

Fotohane Darkroom’un ortaya çıkış sürecini, atölyenin amacını ve çocuklarla kurulan üretim ilişkisini kurucuları Salih ve Kılıç ile konuştuk. Önce Serbest Salih anlatıyor...

Atölyedeki eğitim süreci nasıl ilerliyor? Çocukların fotoğraf çekiminden karanlık oda baskısına uzanan deneyimini anlatır mısın?

Atölyelerimiz ücretsiz ve analog fotoğraf temelli. Mardin’in eski şehir bölgesindeki Fotohane atölyesinde ve çevresindeki sokaklarda gerçekleşiyor.

Önce çocuklara; ışık, kadraj, kompozisyon ve hikâye anlatımı gibi kavramlarla fotoğrafın temel prensiplerini anlatıyoruz. Ardından her çocuğa bir analog kamera veriyoruz ve kendi mahallelerinde, sokaklarında, yaşadıkları çevrede fotoğraf çekmelerini istiyoruz.

Filmler tamamlandıktan sonra karanlık odaya geçiyoruz. Birlikte filmleri yıkıyor, negatifleri inceliyor ve seçtikleri kareleri fotoğraf kâğıdına basıyoruz. Böylece çocuklar fotoğrafın sadece çekim değil, üretim ve sabır gerektiren tüm aşamalarını deneyimliyor.

Fotoğraf: Cansu (10)

Katılımcılar arasında mülteci çocuklar da bulunuyor. Atölye ve eğitimler hangi dillerde gerçekleşiyor? Dil çeşitliliği neden önemli?

Atölyelerimiz Türkçe, Kürtçe ve Arapça dillerinde gerçekleşiyor. Çocukların kendilerini en rahat ifade ettikleri dili kullanmalarını önemsiyoruz. Çok dilli bir ortam, hem kapsayıcılığı hem de dayanışmayı güçlendiriyor.

Ortaya çıkan fotoğrafları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sergileme fırsatınız oluyor mu?

Çocukların ürettikleri fotoğrafları sergiler, açık gösterimler ve kamusal etkinlikler aracılığıyla izleyiciyle buluşturuyoruz. Bu sergiler hem Türkiye’de hem de yurt dışında gerçekleşebiliyor. Çocukların işlerinin bir sanat eseri olarak değer görmesi ve geniş kitlelere ulaşması bizim için çok önemli.

Fotoğraf: Şam (9)

Sergi sürecine çocuklar nasıl dahil oluyor?

Fotohane’de sergi süreci, en az üretim süreci kadar kolektif ilerliyor. Hangi fotoğrafların sergileneceğine birlikte karar veriyoruz.

Çocuklar baskı sürecine katılıyor, fotoğraflarını imzalıyor, kimi zaman kendi metinlerini yazıyor ve sergi kurulumunda da aktif rol alıyorlar. Böylece bir serginin tüm sürecini deneyimleme fırsatı buluyorlar.

Ardından Amar Kılıç sorularımıza yanıt veriyor:

Çocukların fotoğrafla kendini ifade etmeleri onlarda nasıl bir etki uyandırıyor? 

Fotoğraf, çocuklara güçlü bir özgüven kazandırıyor. Bir görüntüyü seçmek, kadraja almak ve onu görünür kılmak; "Ben bunu görüyorum" demektir. Bu, özellikle sesi kısıtlı olan çocuklar için çok güçlü bir deneyim.

Çocuklar kendi hayatlarını, sokaklarını, ailelerini belgeleyerek hem bir arşiv oluşturuyor hem de kendi bakış açılarını dünyaya sunuyorlar. Analog süreç ise sabır ve emek gerektirdiği için üretimle daha derin bir bağ kurmalarını sağlıyor.

Fotoğraf: Enver (12)
bianet’le konuşan atölye katılmcıları Enver ve Asenat bu atölyeye katıldıkları için mutlu olduklarını söylüyor. İkisi de fotoğraf çekmenin hayatlarına renk kattığını ifade ediyor. Asenat en çok kedi, köpek, kuzu fotoğrafları çekmekten hoşlanırken; Enver "Kendi fotoğrafımı çekmeyi çok sevdim. Yani benim fotoğraflarım biraz daha güzel görünür" diyor.

Bu kolektif üretim alanında yer almanın çocuklara katkısı ne oluyor? Gözlemlerinizden yola çıkarak yorumlar mısınız?

Burası yalnızca bir atölye değil, aynı zamanda bir dayanışma ve üretim alanı.  Çocuklar burada yalnız olmadıklarını hissediyor. Farklı geçmişlerden ve yaşlardan gelen çocuklar birlikte öğreniyor, üretiyor ve birbirlerinin işlerine saygı duymayı öğreniyor.  

Komünite yapısı onlara aidiyet duygusu kazandırıyor. Birlikte karar almak, birlikte sergi hazırlamak ve birlikte üretmek; sorumluluk, özgüven ve kolektif bilinç geliştiriyor.

Aileler ne ölçüde katılım sağlıyor, geri dönüşleri nasıl oluyor?

Aileler başlangıçta süreci merakla izliyor, zamanla büyük bir destekçi haline geliyorlar. Sergide çocukların ürettiği fotoğrafları, onların isimlerini görmek aileler için çok gurur verici.

Birçok aile, çocuklarının özgüvenindeki değişimi fark ediyor. Daha fazla sorumluluk alan, kendini daha rahat ifade eden çocuklar gördüklerini söylüyorlar. Bu da atölyelerin sürdürülebilirliği açısından çok önemli bir destek oluşturuyor.

Sergi izleyicilerinden nasıl tepkiler alıyorsunuz? Fotoğrafları ve Fotohane Darkroom’un hikâyesini nasıl buluyorlar?

İzleyicilerin tepkisi genellikle çok güçlü ve duygusal oluyor. Çocukların özgün bakış açısı ve Mardin’e dair oluşturdukları görsel harita izleyenleri derinden etkiliyor. Pek çok ziyaretçi, çocukların üretimindeki samimiyet ve cesaret karşısında şaşkınlık ve hayranlık duyduğunu dile getiriyor.

Fotohane Darkroom, yoluna nasıl devam edecek? Başka hangi etkinlikler planlıyorsunuz?

Atölyelerimizi Mardin’de düzenli olarak sürdürmeyi hedefliyoruz. Daha fazla çocuğa ulaşmak, özellikle analog fotoğraf pratiğini yaşatmak ve karanlık oda kültürünü korumak önceliklerimiz arasında yer alıyor.

Gelecek planlarımız arasında yeni sergiler, ulusal ve uluslararası iş birlikleri, fotoğraf kitapları ve çocukların üretimlerini daha geniş kitlelere ulaştıracak projeler bulunuyor.

Projemiz dünya çapında sergiler ve atölyelerle varlık gösterse de, önceliğimiz Türkiye’de daha fazla iş birliği yapmak. Fotohane Darkroom Türkiye’de doğmuş bir proje ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde sergi ve atölye projelerine açık olduğumuzu özellikle vurgulamak isteriz.

*Atölyenin sürdürülebilmesi için analog fotoğraf makineleri, film ve karanlık oda malzemelerine ihtiyaç duyuluyor. Fotohane Darkroom ekibi, eski ekipman bağışlarına açık olduklarını belirtiyor.

(BHT/AB)

Aile hikâyesinden yakın tarihe: Bir bellek çalışması olarak “Kesintisiz”

Sanatçı Doğa Yirik’in “Kesintisiz” sergisi, 13 Şubat’ta Depo İstanbul’da açıldı.

Sergi, Yirik’in aile geçmişinden hareket eden uzun soluklu bir araştırmaya dayanıyor. Ancak bu anlatı, kişisel bir hikâye kurmakla sınırlı kalmıyor. Türkiye’nin yakın tarihi, bu hikâyeyi dışarıdan çerçeveleyen bir arka plan değil, doğrudan onu kesen ve biçimlendiren bir kuvvet olarak beliriyor. Siyasal kırılmalar, aile hafızasında süreklilik ile kopuş arasındaki gerilimi görünür kılıyor.

“Kesintisiz” başlığı, ilk bakışta kuşaklar arası aktarımın ve belleğin direncine işaret ederken, aynı zamanda hayatların cezaevi, sürgün ve kayıp deneyimleriyle bölünmüşlüğünü de çağrıştırıyor. Bu yönüyle sergi, süreklilik iddiasını, kesintilerle örülü bir tarihin içinden düşünmeye davet ediyor.

Yirik; babası İbrahim Yirik, büyükannesi Kıymet Karakoç, dayısı Muzaffer Karakoç ve aile çevresinden isimler üzerinden çok katmanlı bir hafıza alanı kuruyor. Aile arşivinden çıkan mektuplar, fotoğraflar, kişisel eşyalar ve çeşitli kayıtlar, hem tanıklık hem de araştırma nesnesi olarak sergi mekânında yeniden konumlanıyor.

Sergide yer alan tek sözlü tarih kaydı ise sanatçının büyükannesi Kıymet Karakoç ile gerçekleştirdiği, büyük ölçüde yanıtsız kalan bir görüşmeye dayanıyor. 

Sanatçı Doğa Yirik ile “Kesintisiz” sergisini, ailesinin hikâyesini ve bu hikâyenin kendi kişisel yolculuğuyla nasıl kesiştiğini konuştuk.

 “Baban sigara içtiği için cezaevine girdi”

Bu hikâyenin peşine düşmenize ne sebep oldu?

Ortaokul son sınıftaydım. Dayım bir dönem Antalya’dan İstanbul’a, yanımıza gelmişti. O zamana kadar ailem bana geçmişe dair hiçbir şey anlatmamıştı. Küçükken “Baban sigara içtiği için cezaevine girdi,” gibi aslında şimdi komik gelen bir yalan uydurmuşlardı. Dayım bir gün şakayla karışık geçmişe dair bir şeylerden bahsettiğinde ilk kez şüphelendim. Dayım ardından eski gazete kupürlerinden, babamın fotoğraflarından ve bazı “işlerinden” söz etti. Benim için film gibiydi. Eve gidip babama sordum, hiçbir şey söylemedi. Annem de sonradan zaten dayıma bu yüzden çok kızdığını anlattı.

Dolayısıyla politik bir ortamda büyütülmedim, bir noktadan sonra da İtalya’ya moda okumaya gittim. 

Babamla aramızda zaten hep bir mesafe varmış ama bunu sonradan fark ettim. Onun hayattaki tavırlarını –fazla fedakâr oluşunu, ortaklarına iyi davrandığı için ticarette “başarısız” görülmesini– ancak geçmişini araştırmaya başlayınca anlamlandırabildim. Bu mesafeyi düşünmek ve anlamaya çalışmak, zamanla yaptığım işlerin parçası oldu. 12 Eylül’ün yarattığı toplumsal kesintiyle kişisel kesintinin birbirine değdiği yeri görmeye çalıştım aslında. Tamir etmek değil belki ama o kopuşun nasıl gerçekleştiğini görmek istedim. Bu süreçte, internette babamın yargılandığı davada ismi geçen örgütü (MLSPB) araştırdım. Karşıma yalnızca babamı kriminalize eden haberler çıkıyordu. Evde de annemle aşk mektupları dışında bir şey yoktu ya da ailem saklamayı tercih etmişti.

İtalya’dan döndüğümde bizimkiler yine bir ekonomik kriz içindeydi. Annem, babamın eski arkadaşlarının Kaş’ta dalış okulu işlettiğini söyledi. Oraya gittim. Orada, babamın geçmişine dair hikâyeleri daha derin dinledim, hatta eski bir evliliği olduğunu bile o süreçte öğrendim. Herkes biliyor, bir tek ben bilmiyormuşum gibi hissettim. Zaten modayı sürdürmek istemediğime karar vermiştim. Bu hikâyenin, arşivin peşine düşmem de o döneme denk geliyor. 

Araştırma süreci, sanatsal pratiğinizi nasıl dönüştürdü?

Aslında kırılma, ailemi “tanımadan” önce başladı. Moda okurken bulunduğum çevreyle dünya görüşümün uyuşmadığını fark ettim. Tasarımı seviyordum, hâlâ da seviyorum; ama o endüstriye ve çevreye ait olmadığımı gördüğümde bir boşluğa düştüm. Aynı dönemde yaşadığımız ekonomik sıkıntılar da buna eklenince hayatı yeniden sorgulamaya başladım: Ne yapmalıyım? Gerçekten neye ilgim var? Kendimi yeniden tanıdığım bir dönemdi. 

Size ilk gösterdiğim işlerden biri anneannemle ilgiliydi. Aslında başta bir “iş” olsun diye üretmemiştim. Sonrası yavaş yavaş arkası geldi. Anneannem demansın son dönemindeyken onunla bir anı kaydetmek istedim. Daha önce onu hiç kameraya almamıştım. Aslında 2017’den itibaren kapsamlı bir sözlü tarih arşivi oluşturmaya başlamıştım, internetten neredeyse hiçbir bilgiye ulaşamadığım için geçmişi insanlardan birebir dinleyerek kayıt altına aldım. Anneannemle yaptığım kayıt da bu koleksiyonun bir parçası. O, hem dedemin uzun süren gözaltı sürecini hem de dayımın tutukluluk süreçlerini yaşamış biriydi. Kendi de gözaltına alınmıştı. 

Videoda anneanneme hem kişisel –bir yandan da çocuk yaşta evlendirilmiş– hem de politik geçmişini soruyorum. Ama iş, onun hatırladıklarından çok hatırlayamadıkları üzerinden şekillendi. Aynı soruya farklı cevaplar verdiği anlardan ya da. Dedemin gözaltında işkence görüp çıktıktan kısa süre sonra beyin kanamasından ölmesini anlattığımda yeniden o acıyı yaşıyor ya da bazen “Bize çok iyi davrandılar” diyebiliyor örneğin. 

Bağların güçlenmesi

Sergide yer alan işlerin hikâyesinden bahsedebilir misiniz?

Esasında bir örgüt anlatısından ziyade ailemin hikâyesini ve kendi hikâyemi anlatmaya çalıştım. Anneannemi de sayarsam toplam sözlü tarih çalışmaları yaparak başladım. Toplam 14 kişiyle görüştüm. Görüşmelerde bahsedilen tarihleri tek tek not aldım. Bir eylem günü, bir yakalanma tarihi ya da belirli bir olay geçiyorsa, o tarihe ait gazete kupürlerini araştırdım. Bu gazeteleri bazen Nadir Kitap’tan, bazen başka yerlerden sipariş ettim. Çıkış noktam hem kişisel hem politik bir yerden, bellekteki kesintiye bakma çabasıydı.

Babamın iddianamesini okurken geçen tarihleri de gazetelerle karşılaştırarak ilerledim. O günlere ait yayınları tek tek tarayıp belgelere ulaştım. Başta çok elemeden, ne bulursam toplamaya ve okumaya çalıştım. Ama süreç içinde rota değişti. Başlangıçta örgüt tarihine daha yakın bir yerden bakarken, zamanla aile tarihine doğru kırıldım. Bu kırılma aynı zamanda kişisel bir sürece denk geldi. Üniversiteyi yeni bitirmiştim, hayatla ilgili büyük sorular sorduğum bir dönemdi. Daha “görkemli” sayılabilecek bir tarihsel konu dururken, benim için belirleyici soru “Ben bugüne nasıl geldim?” oldu. Bu soru rehberim haline geldi.

Benim kuşağımdan, benzer geçmişlere sahip birçok insan var ve çoğu ailesinin hikâyesini bütünlüklü şekilde bilmiyor. Hatta bazıları gelip bana “Babamı bir de senden dinleyeyim,” diyor. Bu durum sadece silahlı örgüt geçmişi olan ailelerde değil, 12 Eylül sonrası susarak büyütülen çocukların olduğu pek çok evde ortak. Sanırım bu da pedagojik bir tercih: Korumak için susmak.

“Tereke” işi de tam bu suskunluk ve dağınık hafıza üzerine kurulu. Hem biyolojik ailemden hem de seçilmiş aile dediğim çevreden topladığım hafıza nesneleri var. Aynı imgeleri farklı işlerde tekrar kullanmayı seviyorum, bir fotoğrafın başka bir işte yeniden belirmesi, aradaki bağı güçlendiriyor. Örneğin dedemin Sivas Divriği’den kalma, 100 yılı aşkın olduğu söylenen eşek semeri, anneannemle dedemin evlilik cüzdanları ya da Ümit Sezer’in, arşivin fetişize edilmesine tepki olarak iddianameden yaptığı kâğıt gemiler, Yusuf abinin (Ziya Şülekoğlu) çakmağı, içeriden gönderilmiş telgraflar ya da annemin, cezaevi sürecinde babam için ördüğü kazak var.  Babam idam mahkûmuyken tanışıyorlar, annem dayımın görüşüne gittiğinde. Dayım da tutuklu o dönem ve aileler yıllarca cezaevi kapılarında birbirini tanıyor. Arşiv çok daha geniş aslında: Dava tutanakları, gazeteler, fotoğraflar… Ama az evvel de belirttiğim gibi bu sergi bir örgüt tarihi anlatısı değil. Ben de örgütlü biri değilim. Çıkış noktam, bana anlatılmayanlar ve ailemi sonradan tanıma hâli. Nesneler de bu kişisel boşluğu, parçalı belleği görünür kılmanın araçları.

“Piknik” işi yine aile albümündeki tek bir fotoğraftan çıktı. Anne tarafımın birlikte olduğu bu karede İbrahim Özalp de var, geriye kalan tek fotoğrafı bu ve o da kesilerek kullanılmış. Anlatı, yakalandıktan sonra sokakta bırakılıp sırtından vurulduğu söylenen İbrahim Özalp’e bağlanıyor. Piknik, Fransa’ya gitmeye hazırlanan dayımın düzenlediği bir buluşma, fotoğraflar filmler Fransa’ya götürüldüğü için korunmuş. “Piknik” adını özellikle sade seçtim ki, bu hikâye birçok ailenin ortak hafızası. Cezaevi krokilerini çizen Optik (Hünkar Satılmış) ise küçük icatlarıyla üretimi sürdüren ve bence en kritik anlarda ortaya çıkan biri. 

Sergide ayrıca ailelerin Metris ve Sağmalcılar cezaevlerine yazdığı dilekçeler ile dava tutanaklarından seçkiler var. Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi’nin Adalet Arayışı Koleksiyon arşivinden mahpus yakınlarının dilekçeleri ve başka kaynaklardan ulaşılan yüzlerce belge arasından bilinçli bir seçim yapıldı, tüm arşiv sergide yer almıyor. Özellikle silah görüntülerini öne çıkarmamayı tercih ettim.

Bakırköy Tayfası, İstanbul Ataköy Plajı’nda cankurtaranlık görevinde (1974). Fotoğrafı çeken bilinmiyor. Soldan Sağa: Yusuf Ziya Şülekoğlu, Mehmet Sönmez, Ali Meriç, Tamer Arda, Süleyman Biber, Hasan Şensoy, İsmail Hakkı Sönmez ve Akgün Erakın. Şülekoğlu’nun izniyle.

Serginizde yer alan tipografik işin, “Tık Tık”ın hikâyesi nedir?

Cezaevinde iletişim, kalorifer peteğine vurularak sağlanıyor, komünler bu “tık tık” sistemiyle kuruluyor. Babamın 1978’de kaleme aldığı bir sorgu metni var. Mahkemede savunma yapmasına izin verilmiyor, idamla yargılanmalarına rağmen yalnızca birkaç kez hâkim karşısına çıkarılıyorlar. Bu nedenle kendi sorgusunu kendisi yazıyor. Metin Paris’te basılıp dağıtılıyor. Bu odada yer alan bölüm de o metinden bir alıntı. Metni algoritmik bir sistemle ürettik, ancak okunabilirliğini özellikle kontrol ettim.

“Tık tık” sesi ise gerçek bir kayıt değil, dijital olarak üretildi. O dönemde bu yöntemle haberleşmiş mahkûmlarla iletişime geçtik, oluşturduğumuz ses örneklerini kendilerine iletip geri bildirim aldık ve süreci bu şekilde geliştirdik. Ses sanatçıları Volkan Erden ve Aleyna Torun’un geliştirdiği algoritma, seçtiğimiz herhangi bir metni “tık tık” sesine dönüştürüyor ve eşzamanlı olarak kod karşılığını görsel biçimde üretiyor. İleride sistemi açık kaynak olarak paylaşmayı planlıyorum. Çünkü ortaya çıkan ses tamamen algoritmik olmasına rağmen, çoğu kişi bunu gerçek bir kayıt sanıyor. 

Arşiv ve eleme

Bu denli kapsamlı bir tarih ve aslında kesişimsel anlatı açısından, çok fazla belgeye denk geldiğinizi düşünüyorum. Burada nasıl bir elemeye gittiniz?

Arşiv sürecinde başta seçici değildim, fiziksel olarak ulaşamadığım belgelerin içeriğini tanıdıklar aracılığıyla öğrendim. Asıl eleme, aile tarihine yönelince başladı. Sergideki dilekçelerin bir kısmını seçmem ve videoda “örgütün en üst düzey” isimler yerine hayatıma dokunan kişilere yer vermem bu yüzden. Çocukken hikâyelerini dinlediğim, birebir temas ettiğim insanlar üzerinden ilerledim, arşiv de buna göre şekillendi. Tüm görüşmeleri Türkiye’de yaptım, yurt dışına çıkma imkânım olmadı. Zaten anlatısını kurduğum insanlar da buradaydı. Babamla ilk uzun konuşmamız da bu sözlü tarih kaydı sırasında oldu. 

Babam Kürt-Alevi bir köyde büyümüş ve okumak istemiş; ama ailesi izin vermemiş. O da İstanbul’a kaçmış ve Pertevniyal Lisesi’ne başlamış. 1973-74’te Halkevleri’nde örgütlenmişler, ardından İstanbul Devrimci Orta Öğrenim Derneği (İDÖD) kurulmuş. İDÖD’ün temel amacı demokratik eğitim hakkı, yani ücretsiz kitap, parasız eğitim için legal eylemler düzenlemek. Babam da İDÖD’ün kurucularından, ortaöğrenimdeki faşist saldırılara karşı gençlerin örgütlenmesini hedefleyen bir yapıdan söz ediyoruz.

Babanız çalışmalarınıza nasıl yaklaştı?

Asla karşı çıkmadı; ama hiçbir zaman lider figürü gibi de öne çıkmak istemedi. Hatta serginin tanıtım posterinde kendi fotoğrafını görünce benden arkadaşlarına görderebileceğim daha toplu bir versiyonunu yapmamı istedi. Bana hem kişisel olarak hem de yapacağım işin tarihsel önemini bildiği için destek oldu. Ki zaten bu çalışma bir “İbrahim Yirik biyografisi” değil, ailemin hafızasının kendi filtremden nasıl geçtiğini ve kendi hikâyemi anlatma çabam.

Araştırma sürecinde sizi en çok etkileyen duygu neydi? Bu anlatılar sizde nasıl bir iz bıraktı?

Hüzün ya da keder hissetmedim, bunu net söyleyebilirim. Sözlü tarih çalışmalarımda işkence detaylarına da özellikle yer vermedim. Zaten birçok 12 Eylül belgeselinde gördüklerimizi yaşamışlar. Onlar da bunları tekrar tekrar anlatmayı sevmiyorlar. Hatta sergiye gelen ve videoda yer verdiğim kişilerden bazıları “İlk defa bizim hikâyemiz hüzünsüz anlatıldı,” dediler. Bu onlara iyi gelmiş. Benim için de bu süreç daha çok gurur ve ilham duygusu yarattı. Bende en çok hüzün duygusu yaratan ise anneler ve eşler oldu. Mücadeleye bilinçli olarak giren insanlar belli riskleri göze almışlardı ama anneler ve eşler o süreci başka bir yerden yaşamış. Cezaevi cezaevi dolaşmak, dilekçeler yazmak, çocuklarını görememek… Didar Şensoy’un hikâyesi gibi örnekler beni daha çok sarstı.

“Neden devrimci oldunuz?”

Bu süreç sizi değiştirdi mi? 

Kesinlikle değiştirdi. 2018-2019 gibi kamerayı ilk elime aldığım dönemle bugün arasında ciddi bir fark var. Başta kendimi apolitik sanıyordum. Moda okuyan, daha güvenli bir alanda duran biriydim. Ama aslında eve Özgür Gündem girerdi, doğrudan “biz sosyalistiz” denmese bile ahlâki bir duruş vardı. Adını koymasam da “öyle” büyümüştüm. Sözlü tarih çalışmalarında herkese ilk sorduğum soru şuydu: “Neden devrimci oldunuz?” Herkes başka bir hikâye anlattı ama vardıkları yer aynıydı. Kimisi bakkal dükkânında eşitsizliği görmüş, kimisi köydeki baskıyı yaşamış, kimisi bir öğretmenden etkilenmiş. En başta teorik bir anlatı değil, ahlâki bir tutarlılık etkiliyor insanları. 

Benim dönüşümüm de biraz böyle oldu. Bu insanların ahlâki tutarlılığı beni değiştirdi. Şu an söylemle eylem arasındaki tutarlılık benim için çok temel bir mesele. Partner seçimlerim, arkadaşlıklarım, eylemliliğim, hayatımı nasıl kurduğum… Hepsi değişti.

“Kesintisiz” video işini de bu yüzden alfabetik ve açık uçlu tasarladım. Hayat devam ettikçe yeni bölümler eklenebilsin istedim. Anneannem öldükten sonra “Hayaletler” bölümünü ekledim. Sanırım proje benim hayatımla birlikte ilerliyor, ben yaşadıkça da sürecek.

En büyük değişim ise babamla aramdaki mesafenin kalkması konusunda oldu. Eskiden onun hayatının en önemli parçası hakkında konuşamıyorduk. O hikâye aramızda bir duvardı. Şimdi o duvar yok. Daha çok konuşuyoruz, tartışıyoruz, birbirimizden öğreniyoruz. Bu hem onu hem kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Bu bana bir rahatlama değil sadece, bağımızın kuvvetlenmesi hissini verdi. Ve belki de özgürlük tanımım tam burada şekillendi. Yusuf abinin söylediği bir cümle hep aklımda: “İdeallerimizle eylemlerimiz aynı noktadaydı.” Benim için özgürlük biraz bu oldu. O ideallerle bugünkü hayatımı –ne kadar mümkünse– aynı noktaya getirmek beni daha özgür hissettiriyor. Gerçekten daha özgürüm diyebilirim. Şu an huzurluyum örneğin, ki ben hiç huzurlu bir çocuk değildim. Uzun süre uyku sorunları yaşadım. Ne kadar bağlantılıdır bilmiyorum; ama son bir-iki yıldır gerçekten çok iyi uyuyorum. Geleceğe bakışım da bu yönde şekillendi. Yapmak istediklerim kadar yapmamayı seçtiklerim de netleşti. Belki de en önemlisi bu. 

Yusuf Ziya Şülekoğlu ve Doğa Yirik.

“Hafıza kadar hafızanın yokluğu da ilgimi çekiyor”

Bundan sonraki projelerinizde de hafıza ve arşiv odaklı çalışmalar üretmeyi planlıyor musunuz?

Arşivle kurduğum ilişki bir tercih değildi aslında bir zorunluluktu. Önce kendim için yaptım. Ailemi, geçmişimi, kendimi anlamak için. Ama süreç ilerledikçe bunun yönümü belirlediğini fark ettim. Son dönemde katıldığım eylemleri, basın açıklamalarını kaydetmeye başladım. 

Ama arşiv çalışmak beni tatmin ediyor. Bir bilgiden diğerine, bir insandan başka bir hikâyeye açılan bir süreç. Tanıdık isimlerle çalıştığım için ayrıca duygusal bir boyutu da var, çünkü insanların hatırlamadıkları anları karşılarına koymak başka bir deneyim. Hafıza kadar hafızanın yokluğu da ilgimi çekiyor. Mikro tarih anlatıları, özellikle 70 sonrası kesintiler ve antikomünist dönemin yarattığı boşluklar… O kesintiyi mümkün olduğunca onarmanın, en azından sanatçı olarak buna alan açmanın bir direniş biçimi olduğunu düşünüyorum.

Depo’nun önemine dair ne söylemek istersiniz?

Depo’yla ilişkim yıllar öncesine dayanıyor. Sergi fikri bile yokken Asena Günal’la konuşmuştuk, tarihsel bir perspektif almak için. O günden beri hep destek oldular. Cemre, Mert, Selahattin, Turan… Hepsinin katkısıyla proje başka bir seviyeye taşındı. Depo’nun cesur ve açık tutumu, özellikle bu kadar baskının olduğu bir ortamda benim için çok kıymetli. Yedi yıl aynı dosyaya bakınca artık bazı şeyleri göremediğim anlarda dışarıdan bir göz olarak yol gösterici oldular. Kolektif hareket etmek, bir ekip ve mekânla birlikte üretmek size zihinsel bir güven alanı da sağlıyor. Bunun için onlara minnettarım.

Küratörlüğünü Sarp R. Özer’in üstlendiği sergi, pazar ve pazartesi günleri dışında her gün 11.00-19.00 saatleri arasında, 11 Nisan’a kadar ziyaret edilebilir. (TY)

No Clear Mind: "Yaşamı yük olmaktan çıkarmaya çalışan bir müzik"

Yunanistan çıkışlı müzik grubu No Clear Mind, 25-28 Şubat tarihlerinde İzmir, Ankara ve İstanbul’da sahne almak üzere bir kez daha Türkiye’ye geliyor. Biz de konserler öncesinde grubun gitaristi Lefteris Volanis ile bir araya gelerek müziğin yaşamı bir yük olmaktan çıkaran o “iyileştirici” ve “taşıyıcı” gücünü, Atina’nın soylulaşan sokaklarında bağımsız müzik üretmenin zorluklarını, sahnedeki yeniden yorumlama tutkularını ve Türkiye’deki dinleyiciyle aralarında oluşan güçlü bağı konuştuk.

Müziğiniz çoğu zaman sözden çok atmosfer, yoğunluk ve katmanlar üzerinden ilerliyor. No Clear Mind’ın müzikal dilini kurarken hangi duygular, deneyimler ya da iç gerilimler belirleyici oluyor?

Bence bilinçaltında müziğimiz hep kendini iyileştirmeyle ilgiliydi, sonuca varmaya değil sürece daha çok odaklanan bir şeydi. Diğer sanatçılar çoğu zaman, her şey etraflarında olup biterken, çevrelerini ve duygularını müziklerine yansıtırken biz yalnızlığı, ütopyayı ve dinginliği aramaya meyilliyiz, müziğimizin bir tanıklık olmaktan ziyade bir taşıyıcı gibi işlemesini istiyoruz.

Post-rock ve ambient gibi türler sıklıkla “içe dönüş” ya da “kaçış” müziği olarak tanımlanıyor. Siz kendi müziğinizi bu çerçevede mi düşünüyorsunuz, yoksa yaşadığınız zamana ve gerçekliğe temas eden başka bir ifade biçimi olarak mı?

Çoğunlukla ikincisine daha yakın olduğumuzu söyleyebilirim. Örneğin Covid zamanı müziğimizi çok daha yavaş, ağır ve karanlık bir ruh hâliyle çalma ihtiyacı duyduğumuz dönem buna iyi bir örnek. Ama aynı zamanda müziğimizde her zaman bir içe dönüş ve kaçış alanı da var; en azından dinleyicilerin çoğu bunu böyle duyumsuyor gibi görünüyor.

Bestelerinizde müzik çoğu zaman acele etmeyen, zaman içinde açılan bir yapı izliyor. Bu yaklaşım, dinleyiciyle kurmak istediğiniz ilişkiyle nasıl bağlantılı?

 Dinleyiciyle müzikal form veya yapı üzerinden bir bağ kurmaya dair bilinçli bir kararımız yok. Yine de tarif ettiğiniz bu akış, aslında grup üyeleri arasındaki sanatsal ilişkiyi yansıtıyor: Birbirimizin müzikal üretimini asla cepte görmüyoruz ve şu ya da bu yöne doğru agresif bir biçimde ilerlemiyoruz. Bu hâl, grubun dinleyiciyle kurduğu ilişkiye de yansıyor olabilir.

No Clear Mind, Yunanistan’da kriz, belirsizlik ve güvencesizlik duygularının yoğun olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Bu toplumsal arka planın müziğinizde bıraktığı izleri nasıl tarif edersiniz?

Bu izler hem şarkı sözlerinin birçoğunda daha belirgin bir şekilde hem de müzikte görülebiliyor; ancak müzikteki yansıma daha farklı ve o kadar doğrudan değil. Bir anlamda müzikal ruh hâllerinde ve formlarda iyileştirici bir taraf var; bu da aslında biraz önceki soruyla bağlantılı. Bu, bir müzisyen olarak elinden gelenin en iyisini yapıp yaşamı olabildiğince ağır bir yük olmaktan çıkarmaya çalışmakla ve bahsettiğiniz koşullar içinde yaşamı yine de ifade edebilmekle ilgili.

Müziğinizde bu deneyimler çoğu zaman doğrudan politik ifadelerden çok bir ruh hâli olarak hissediliyor. Bu duygusal dili bilinçli olarak mı tercih ediyorsunuz, yoksa bu dil kendiliğinden mi oluştu?

Bu tamamen organik bir süreç ve kökeni aslında şarkılarımızın nasıl deneyimlenmesini amaçladığımızla ilgili. Müziği, doğrudan ve keskin fikirlerin aktarıldığı bir araçtan ziyade, çevremizde olup bitenlerin ışığında şekillenen kişisel ve duygusal bir ifade olarak görüyoruz.

Canlı performanslarınızda stüdyo kayıtlarından farklı bir yoğunluk ve doğrudanlık hissi var. Sahneyi bir “yeniden yorumlama” alanı gibi mi görüyorsunuz, yoksa parçaların özünü en çıplak hâliyle kurduğunuz yer mi? Konserde özellikle “değiştirmeyi” sevdiğiniz şeyler neler?

Müziğimizi yeniden yorumlamayı hep sevdik. Bir parçayı, üzerinde biraz oynamadan iki kez aynı şekilde çalmamız pek rastlanan bir durum değil. Sağlam bir temel kuruyor ve etrafında doğaçlama yapabileceğimiz bir alan yaratıyoruz. Stüdyo çalışması ise daha çok zamanın geçişine direnecek yanılsamalar yaratmakla ilgiliydi; kayıtlar sabit kalsa da insanlar kaçınılmaz olarak değişiyor ve 20 yıllık müzikal serüvenimizde her şeyi hâlâ aynı şekilde çalmamızın hiçbir anlamı olmazdı. Bir şarkının kaydına yaklaşmak, özellikle turne yapan bir grubun sürdürülebilirliği gibi kısıtlarla karşılaştığınızda her zaman kolay olmuyor. Ama o an gerçekten yaşandığında ve dört kişi bir şarkının özünü damıtabildiğinde, bu insanı bambaşka bir yerden çarpıyor.

Bugün Yunanistan’daki alternatif ve bağımsız müzik sahnesine baktığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz? Dayanışma ve birlikte üretme hâlâ belirleyici mi, yoksa şartlar daha mı zorlaştı?

Atina kültürü; kolay paranın, turizmin ve Airbnb’nin o tatsız tuzsuz dünyasına giderek teslim oldu. Bunun yansıması, bir zamanlar pek çok sanatçıya üretim alanı sunan bağımsız müzik mekânlarının yokluğunda, en basit hâliyle karşımıza çıkıyor. Bu mekânların yerini sıkıcı, tek tip kafeler ve fırınlar aldı. Yine de topluluk güçlü ve dayanışma içinde; müzisyenler, dinleyiciyle bağ kurma biçimlerini adeta yeniden icat ediyor. Grupların ve sanatçıların daha fazla ortak üretim yaptığına, etkinlikleri beraber örgütlediğine tanık oluyoruz; bağımsız festivallerin sayısı ve popülerliği de arttı. Ancak tüm bunlar, asıl ihtiyaç duyulan o sahnenin serpilebileceği bağımsız mekânların eksikliğini gidermeye yetmiyor.

Günümüzde müzik üretimi giderek daha fazla dijital platformlara, algoritmalara ve görünürlük baskısına bağımlı hâle geliyor. No Clear Mind bu koşullarda üretimini ve dinleyiciyle temasını nasıl sürdürüyor? “Görünürlük” baskısı müzikal kararlarınıza hiç sızıyor mu?

Hayır, bu tür bir düşünce yapısından tamamen uzaklaştık; acele etmiyoruz, sabırsızlığa kapılmıyoruz ya da odağımızı merkezimizden dışarı kaydırmıyoruz. Bundan sonra her ne yaşanacaksa organik olmalı; abartılı ilgiden, dış koşulların zorlamasından ve “trendler”den arınmış bir şekilde gerçekleşmeli. Hepimizin kişisel projeler yürütmesinin sebebi de bu; grup olarak ihtiyaç duyduğumuz o ortam oluşmadığında kendimizi bireysel olarak anlatmaya devam ediyoruz. Geçmişteki farklı bir yaklaşım üzerimizde gereksiz bir stres yarattı ve sınırlarımızı kopma noktasına kadar zorladı; bu hatayı tekrarlamayacağız. Bir albüm daha yayımlamasak bile bunu, aramızda kötü bir enerji yaratmaya tercih ederiz; bu hâlimizden gayet memnunuz.

Turne yapmak ve farklı şehirlerde/ülkelerde çalmak size ne öğretiyor? Dilin ve bağlamın değiştiği yerlerde, sözden çok atmosfere yaslanan bir müzikle dinleyiciyle bağ kurmayı nasıl deneyimliyorsunuz?

Yurt dışında sahne almak çok tazeleyici; asıl mesele, farklı yerlerin ve kültürlerin hem düşünme biçimimize hem de kendimizi ne kadar “güncel” hissettiğimize dair sunduğu o bakış açısı değişimi. Önceki sorunuzla da bağlantılı olarak; farklı yerler kendi kültürel döngülerini takip ederken, insan bir noktada gündemi yakalamak adına “trendler”in peşine düşme cazibesine kapılabiliyor. Bunun organik bir süreç olmadığını zamanla öğrendik. Biz kendi tarzımızla evrilmek istiyoruz; yeni dinleyici kitlelerine açılmak da kendimizi çok yaratıcı yollarla yeniden tanıtabilmemize imkân sağlıyor.

Türkiye’deki dinleyiciyle daha önce de bir araya geldiniz; bu kez İzmir, Ankara ve İstanbul’da konserleriniz olacak. Türkiye’deki dinleyiciyle kurduğunuz bağ sizce nasıl şekilleniyor? Ortak bir duygudaşlık mı sizi tekrar Türkiye’ye getiriyor?

Kesinlikle; Türkiye’deki insanlarla daha en başından beri kurduğumuz çok güçlü bir bağ var. Birçok açıdan Türkiye’de edindiğimiz deneyimler kendi ülkemizdekileri bile gölgede bıraktı; bu yüzden her zaman geri dönmek ve bu bağı yeniden görmek, ona tanıklık etmek istiyoruz. Bizim için asıl mesele, buradaki dinleyicinin müzisyenlere ve icracılara gösterdiği saygı. Bence onlar o anın içinde olmayı çok iyi başarıyorlar; bu da bize müthiş bir enerji veriyor, bireyselliğimizden sıyrılıp sahnede çok saf bir noktada buluşmamıza yardımcı oluyor.

Söyleşiyi bitirirken No Clear Mind olarak bugünlerde neler dinlediğinizi öğrenebilir miyiz? Şu sıralar sizi besleyen veya iyi hissettiren 8-10 parçalık bir listeyi bizimle paylaşır mısınız?

 

(DS/AB)

Kasım Taşdoğan: Umut etmek, sadece direnme yolu değil; bir anlam dünyası inşası

Kasım Taşdoğan’ı ilk kez bir Cegerxwîn şiiri olan “Nav Şêrîna Min” ile, YouTube’da karşıma çıkan bir video aracılığıyla tanıdım. Şarkıyı, akustik gitarıyla, sade bir mekânda-sonradan kendi kafesi olduğunu öğrendiğim o yerde- oldukça güçlü bir yorumla seslendiriyordu.

Daha sonra 2021’de yayımlanmış olmasına rağmen benim karşıma daha geç çıkan “Rê” ile karşılaştım. Turgut Uyar’ın “Yokuş Yola” şiirinin Kürtçe tercümesi olan bu parçada dil farklı bir ağırlık kazanıyor ve Türkçede yaratamadığı bir duygulanım yaratıyordu bir bakıma.

Kasım Taşdoğan’ın müziği, bir varoluş ısrarının ve müziğin yoldaşlık kurma kapasitesinin ifadesi olarak okunabilir; tam da bu nedenle, müziği sanatsal bir üretimin ötesine geçerek mücadeledeki kararlılığın ve umutlanmanın sesi haline geliyor. Şarkıları nedeniyle yargılanması ve “örgüt propagandası” suçlamasıyla “cezalandırılması” müziğindeki politik tavrın nasıl algılandığını da ortaya koyuyor.

Rojava’ya yönelik saldırıların ardından, mücadeledeki ısrarı diri tutan parçaların yeniden dolaşıma girmesi, müziğin Kürt mücadelesinde yalnızca bir ifade aracı değil; aynı zamanda örgütleyici ve kolektif hafızayı canlı tutan bir güç olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu süreçte Taşdoğan’ın şarkıları da sıkça paylaşıldı. Buradan hareketle, bu söyleşi Kürt müziğinin güncel politik gelişmelerle kurduğu ilişkiyi, daralan kültürel alanların müziğe etkisini, üretim ve konumlanma biçimlerini Kasım Taşdoğan’la birlikte yeniden düşünmeyi amaçlıyor.

Kürt müziği, Kürtçe müzik, dilin yasaklandığı ve kamusal alandan silinmeye çalışıldığı dönemlerde aynı zamanda bir hafıza, örgütlenme ve direnme biçimi oldu. Bu tarihsel arka planı düşündüğümüzde, sizce müzikte “politik” olan şey nerede başlar? Söyleyen öznenin konumunda mı, sözün kendisinde mi, yoksa müziğin dünyayla kurduğu ilişkide mi ortaya çıkar?

Bildiğim kadarıyla müziğin bir çıkış tarihi yok. Yani insanlık ile aynı tarihe sahip diye biliyoruz. Dil gelişimiyle paralel olarak, sevinç, yas gibi duygu durumlarını nağme ve nidalarla, daha sonra da vurmalı ve üflemeli enstrümanlar ile daha vurucu hale getiren ifade biçimidir, diyebiliriz. Daha sonra da ‘sanat’ olarak tanımlanmış. Bu perspektifle baktığımızda, ben ‘Kürtçe müzik’ kavramını kısıtlı buluyorum. Her halkın olduğu gibi, Kürtlerin de müziği vardır ve ona ‘Kürt müziği’ demeyi tercih ediyorum. Ancak müzik türleri için ‘Kürtçe’ kavramı kullanılabilir. ‘Kürtçe rap, rock, R&B’ gibi. Bu tanım üzerinden gidersek, müziğin folklorik bir tanımı aşarak politikleşmesi için, anlatıcısı olduğu topluluğa dair ya bir tehdit durumunun olması, ya da tersinden, kendisinin başka bir topluluğun kültürel varlığına tehdit oluşturması gerekiyor. Dolayısıyla başka diller için kullandığınız ‘ İngiliz politik müziği, Alman devrim müziği, Türk devrim şarkıları’ gibi kavramları Kürtlere uyarlama şerefine nail olamadık henüz! Çünkü Kürtlere dair hukuksal meşruiyet binlerce yıldan bu yana sağlanamamış ve dolayısıyla bütün kültürel imalatını o meşruiyete olan özlemle yapmış. Bu da onu neredeyse tamamıyla politik yapıyor, içeriğinden bağımsız olarak. Yani sorunuzda belirttiğiniz dilin yasaklılığı, kamusal alandan yoksunluğu, günümüzde de süregiden bir durum olduğu için, söyleyenin konumu veya söylenenin muhtevası ne olursa olsun Kürtlerin talebi olmaksızın, politik bir çıktı olarak giriyor hayatımıza.

Son yıllarda yaşanan baskı ve çatışma dönemlerinde birçok şarkının yeniden dolaşıma girdiğini görüyoruz; sizin bazı parçalarınız da özellikle bu tür dönemlerde kolektif duygulanımlarda öne çıkabiliyor. Bu durum size ne düşündürüyor? Kürt müziği ile “hakikat” arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Çok uzun yıllar ve halen Kürtlük ya kurgu gibi anlatıldı ya da en iyi ihtimalle kendilerine hükmeden ve tahakküm kuran egemen ulus ve devletlerin kültürlerini, kendi aralarında kullandıkları dile çevirirse daha kolay ihraç edileceği ve uyum sağlanacağı varsayılarak, düşünce ve anlam dünyasından kopuk, egemenin verdiği repliği ezberlemenin analitik bir metodu niyetine, müsamaha gösterildi Kürtçeye. Buna ister İslamiyet sonrası Kürtçe Mevlid üzerinden bakalım, ister şu anki TRT6 üzerinden bakalım. Bu, Kürtlüğü bir kültür veya ulus olarak tanımak yerine, egemenin fikrinin daha kolay yayılmasının bir yöntemi olarak dönem dönem devreye sokuluyor. Örneğin 15 yıl önce Türkiye’nin en milliyetçi TV kanallarında Grup Yorum ‘Herne Pêş’ gibi marşları söyleyebiliyorken, son 10 yıldır Türkiye’de Grup Yorum Türkçe şarkı bile söyleyemiyor. Fakat hakim ideolojinin yayılmasına zeval getirmeyecek oranda bir Kürtçeye izin veriliyor. İlk soruda belirttiğim Kürtçe müziğin hep politik olduğu fikri, günümüzde Kürt nüfusunun bu denli artıp yaygınlaşması neticesinde, Kürtçe, mecburen kabul edilse de sadece egemen kültürün tercüme edileceği bir araç olarak kabul görüyor. 10 yıldan fazla bir süredir hem iktidar yürütücülerinin, hem de ikna ve motive edebildiği oranda bir ‘steril’ Kürt kitlesinin yetinme çıtasının indirildiği yerdi, bir şeyin sadece dilinin Kürtçe olması. Fakat Kürtlüğün tarihsel nirengi noktası ve özellikle de asimilasyonun pik yaptığı son 50 yılda, birçok disiplin gibi müzik de politik bir inşa olarak vardı. Son zamanlarda politik olana özlem de buradan geliyor. Yani Kürtlüğün kültürsüz bir simülasyon olduğu, deyim yerindeyse Kürtçenin de ‘Esperanto’ gibi bir şey olduğu hakim anlayışa karşı, bir ‘özüne kavuşma’ özlemi olarak teveccüh gördü. Ben epey bir süredir konserlerimde “umarım bir gün gelir, saçma sapan şarkılar söyleriz” diyorum. Bunu şu anlamda söylüyorum; varoluş sorunlarımız çözülür ve biz de şarkıların muhtevasını bundan azad ederiz. Ancak henüz ne o varoluş sorunları çözülmüş, ne de biz hazırız öylesi şarkılar söylemeye. Sırf bu motivasyonla geçen yıl ağırlıklı olarak Reggae bir şarkı yaptık ama şarkı tutulmadı. Çünkü Reggae hüzün değil mutlulukla ilgili bir tür.

Dengbêj geleneği, şiir ve politik hafıza

Dengbêj geleneği son yıllarda çeşitli müzikal formlar içinde de yeniden üretiliyor. Bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleneğin yeni formlarla yeniden kurulması politik hafızaya, örgütlenmeye halel getirir mi yoksa müziğin direnişe çağıran ve örgütleyici gücünü başka bir biçimde sürdürmesine mi imkân tanır?

Bahsettiğim gibi Kürt müziğinin mecburi politikliği, her ne kadar kurucu ve ileriye taşıyıcı olsa da, geleneksel olanın zenginleştirilmesi ve kalıcılaştırılması çok kıymetlidir. Kürt kültürünün yazılıdan ziyade sesli arşivinin daha kadim olması, arşivlenme becerilerinin ve imkanlarının azlığı, tarihsel olarak Kürt kültürünü zorda bırakan bir durumdur. Bu anlamıyla yeniden yorumlanmaları aynı zamanda ona yeniden bir arşiv imkanı da sunuyor. Öte yandan bu alanın kolay kullanıma açık olması da ona rağbeti arttırıyor tabii. Müzik besteciliği ile yorumculuğu ayrı alanlar fakat ikisi de müzisyenliktir ve kendi içinde anlamlıdır. Bu doğrultuda bir ‘halel’ getirmeyeceğine, bilakis ön açıcı olacağına eminim. Kürt toplumunun sadece bir yerel kültürden ibaret olmadığı, uluslaşma döneminin en had safhasında olduğu bu çağda, haleli kendi kadim müzik türünden gelecekse de hoş gele…

Burada şunu belirtmek isterim ayrıca, 90’larda politik Kürt müziğinin en hareketli zamanlarında, köylere asker baskınları olduğunda, politik kasetleri evde varsa Türkçe, yoksa da Dengbêj kasetlerinin üzerine çekiyorduk. Etikette dengbêj adı varsa suç sayılmıyordu. İronik olarak, bu dönemlerde de politik müzik yapan, ya da yeni eser üreten bizler de o dengbêj klamlarını aslında hem hukuki meşruiyet, hem de kitle edinme yolunda bir etiket-kapak olarak bolca kullanıyoruz. Böylesi bir hakkı da var Kürt müziğinin üzerinde.

 

Turgut Uyar’ın Yokuş Yola şiirinin Kürtçe çevirisi olan , dinleyen pek çok kişi için sarsıcı bir karşılaşma oldu diye düşünüyorum. Politikart’taki söyleşide “Turgut Uyar şiiri bestelemek biraz tepkiseldi” diye anlatıyorsunuz. Ne demek istediniz, biraz açabilir misiniz? 

Her şeyden önce çok güçlü ve iyi bir şiir olduğunu haddim olmayarak söyleyeyim. Şiirin kendi orijinal dilindeki etkisi de bende oldukça güçlüdür. Üstelik şiirden çok anlamayan biriyim. Bu bestenin tepkisi Turgut Uyar’a değil tabii. Kastettiğim şey şu; Uyar, uzun yıllar askerlik yapmış, babası bir asker emeklisi, şairlik yıllarının başlangıcı da aslında hakim ideolojiye müzahir seyrediyor. Askerlik kurumunun kendisinin Kürt ve Kürdistan kavramlarıyla bir araya gelişinin, Kürtlerin hafızasındaki yeri kesinlikle bu kadar naif değil. Dolayısıyla şiirdeki devlet kim, eşkıya kim, diken kim, gül kim, gibi çok olumlu ve olumsuz metafor belli belirsiz seyrederken, bir Kürt aydınının aynı tanım ve kavramlarla kendini ifade etme biçimleri o tarihlerde müebbetlik işlerdi. Dolayısıyla şairin kendi rızası dışında kendisine ulusu tarafından tanınan imtiyazının, bir Kürt aydınının fermanı olabilecek cinsten olması sebebiyle, hakiki bir tepkiyi hak ediyor diye düşünüyorum. Ancak dediğim gibi bu tepki, söylediklerimden de anlaşılacağı gibi Turgut Uyar’a değil, Turgut Uyar olmaya “nail olamamaya” bir tepki. Ama bütün bunlar onun bestelenmek için müthiş bir eser olduğu gerçeğini değiştirmiyor ki, yaptığıma da çok seviniyorum. Yayınlandıktan sonra bir müzik eleştirmeni “şiir dilini bulmuş” gibi bir tanım yapmıştı. Ben de Kürt müziği adına o şiiri araklayarak “kamulaştırdığımı” düşünüyorum.

 

Şiir demişken, “Xwebûn li te tê”, şiir kıvamında, varoluş fikrini merkezine alan güçlü bir parça. Sözler, insanı merkeze alıyor gibi görünse de coğrafyadan, gökyüzünden ve topraktan bağımsız bir varoluş tasavvur etmiyor. Umutlu bir yandan. Diğer yandan örneğin “Vina Sor” yine bir barbarlık anlatısı ama bir yandan onda da umutlu bir yan var. Müzikte umudu diri tutmak sizin için ne anlama geliyor? Bu umut, yaşanan hakikatle nasıl bir ilişki kuruyor; geleceğe dair bir imkân mı açıyor, yoksa bugünün içinde direnmenin bir yolu mu?

Umut, yaşamanın en masraflı duygu durumu sanırım. Onsuz yaşamanız kesinlikle daha kolay. Hatta o kadar kolay ki, yaşadığınızı anlamazsınız! Biyolojik bir varlık olmanın ötesine geçmek için sanırım ilk edindiğimiz marifetlerden birisi, umut. Ben yaptığım her şarkıda veya görselinde umudu en az bir kere işliyorum. Hatta bazı söz yazıp gönderen arkadaşlara da, “bunda umut yok” diye reddediyorum. Umut benim için bir zorunluluktan ziyade, bir sermayedir. Beni bir sonrakine taşıyacak olan haritadır aslında. Bu nedenle umut etmeye sadece bir direnme yolu olarak değil; bir anlam dünyası inşası, bir varoluş olarak bakıyorum. Bir tek “Mîrate” şarkımda az hissediliyor ve güçlü bir şarkı olmasına rağmen, bir çok sahnemde söylemiyorum. Kötü hissediyorum çünkü. Her ne kadar şarkı ve klibi gerçek olsa da, ben neden ona bir umut katamadım diye suçlu hissediyorum aslında. sonlarında “Ne xezeb û ne nıfıran, nakim li we mêtîngeran, ka guh bidin vê hewarê, ava bikin qesra starê” – siz emperyalistler için ne sitemim var ne bedduam, dinleyin bu feryadı ve kendinizi koruyacak saraylar inşaa edin - cümlesi ile umut işlediğimi sanıyordum ama ben dinlerken bana geçmiyor o umut.

Yaptığım şarkıların tür olarak, hatta kullanılan solo enstrümanlar olarak bile birbirine benzememesine dikkat ediyorum. “‘Ziryanim’ çok sevildi, bu tarzda bir şarkı daha yapalım” demiyorum. Çünkü o zaman ne yapacağını sen değil, dinleyici belirliyor. Ama umut konusunda tutarlı olduğumu düşünüyorum. Üstelik negatif bir yerden, çok uzaklardaymış gibi değil, hemen biraz sonra olacakmış ve içindeymişim inancıyla kuruyorum. Çünkü her ne kadar pozitif duygular olsa da umut, direniş, gibi kavramlar aslında kendi içinde bir negatiflik çağrışımı yapıyor. Yani insanın keyfi yerinde değilse umutlu olur, ya da üzerinde bir baskı varsa direnir. Dolayısıyla bu kavramları birer reaksiyon kavramı olmaktan çıkarıp, aksiyon kavramına dönüştürmek istiyorum. Çünkü bizim gibi halklar için çok uzun zamanlardır tedavülde olan kavramlar bunlar. Sanırım gelecekte müzikte bir imzam olacaksa bu umut kavramı üzerinden olur.

Kürt müziği ve engellemeler

Kayyum atanmasıyla başlayan ve kültür sanat alanını da doğrudan etkileyen bir dönemdeyiz hala. Kürtçe etkinlikler çeşitli gerekçelerle engellendi; Kürtçe müzik kamusal alandan büyük ölçüde çekilmek zorunda kaldı. Bunları düşündüğümüzde, sizin deneyiminizde Kürt müziğinin üretimi ne denli zorlaştı?

Doğrusu bu tür baskı dönemlerinin üretimi arttırdığını düşünüyorum. Hangi konuda yazacağını bilmeyenler için muazzam içerik sunuyor baskıcı sistem. Bu da doğalında üretileni devrimci karakterli kılıyor. Yalnız üretimden çok tüketimi zorlaştırıyor ve masraflı kılıyor Kürt müzisyenleri açısından.  Muş’ta verdiğimiz bir konserin şarkısında, ön sıralarda oturan iki kişi kalkıp gitmişti. Ertesi gün sosyal medya üzerinden yolladıkları mesajda; “yanımdaki arkadaş memurdu, çok istememize rağmen kalamadık konserinizde” yazıyordu.  Sanırım sistem şöyle düşünüyor; baskı uygularsam insanlar dinlemekten çekinir. Üretim olsa da tüketimi maliyetli olur. Bu da zamanla hem kriminalize olmasını sağlar, hem de üreten açısından ciddi bir maddi ve manevi külfete dönüşür ve yok olur. Ama Kürt sosyolojisinde öyle işlemiyor; çünkü Kürt kültürünün kriminalize edilmeyen bir dönemi henüz yaşanmadı neredeyse. Dönem dönem daha az politik bulduğunun önünü açıyor, kitleselleşmesini engellemiyor, ancak bu defa da a-politik olan Kütrlüğün diğer halklar ile temas kurması daha kolaylaşıyor ve yaygınlaşması kaçınılmaz oluyor. Özellikle son 10 yılda bunun çok örnekleri yaşandı. Direkt olarak devlet filanca müzik türünü ya da müzisyeni destekledi demek haksızlık olur. Ancak daha folklorik veya daha ‘steril’ bulduğu kişi ve oluşumların kitleselleşmesinde bir sakınca görmedi. Bunu özellikle kayyum ile yönetilen şehirlerde yapılan Kürtçe etkinlikler için söylüyorum. Zamanla Kürtler içinde politik olana karşı bir mesafe gelişeceğini, folklorik olana alan açarsa politik olanın kendiliğinden zora düşeceğini varsaydı. Fakat bu defa ciddi bir Kürt olmayan kitle Kürtçe dinlemeye başladı. Aslında apolitikleşen sanatın da bir yerde Kürdün lehine işlediğini farketti. Neticesinde birçok Kürtçe üretim kendini sadece Kürtçe olması üzerinden dinleyiciye sundu. Müziğin ya da tiyatronun konusundan çok, Kürtçe olması vitrine kondu. Baskı bir anlamıyla işe yaramadı ve yer yer kültürün yaygınlaşmasına da istemeden ön ayak oldu. Fakat Kürt sanatı açısından şöyle bir dezavantaj yarattı; Kürt sanat tüketimi hatırı sayılır ölçüde sınıfsallaştı. Evinde televizyondan, radyodan dinleyemeyen, sınıf, yaş, lokasyon gibi sebeplerle internet kullanamayan, yaşam biçimi, kente olan mesafesi ve ücret ödemeksizin bir Kürtçe etkinliğe ulaşamamanın sonucunda, sadece bu imkanlara sahip, böylesi etkinliklere ayrıca bütçe ayırabilen, alkollü bir mekana gitmekte hem maddi, hem yaşam biçimi olarak bir engeli olmayan dar bir kesime hapsedildi Kürt sanatı. Belediye ve kurumlara el koymanın temel sonuçlarından biri de Kürt sanatının ücretsiz ulaşılabilir bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp, sınıfsal zevklere göre ilgi gösterilebilecek bir lükse dönüştürülmesi sağlandı kısmen. Fakat bu durumda bile insanlar imkanlarını zorlayıp diline ve sanatına sahip çıktı. Altı taksitle konser bileti satın alan insanlar biliyorum. Kürt sanatçılarının buradaki küçük ayıbı ise, bütün bu toplumsal koşulları görmeksizin, rağbetin kendi üretme becerilerine olduğunu varsayarak, yer yer 30 küsür kategoride konser bileti satmasındadır kanımca. Kendi toplumunun sınıfsal kimliğini görmeksizin, verilen her yüz liralık fiyat farkıyla sanatçının beş metre daha yakından görülebileceği popüler kültür yöntemiyle, bilerek ya da bilmeyerek bu sınıfsallaşmaya katkı sunduğumuzu düşünüyorum naçizane. Bu da çuvaldızın payımıza düşen kısmı olsun.

Dijital platformların politik ve ekonomik güç ilişkileriyle iç içe olduğu bir ortamda, Kürt müziği kendi dolaşımını ve bağımsızlığını nasıl kurabilir? Bu mecralara mahkûm olmadan var olma imkânı görüyor musunuz?

Ciddi bir kurumsallaşma gereksinimi var Kürt müziğinin. Kurumsallaşmadan kastım siyaset kurumu veya yerel yönetimler değil. Türk bir müzisyene valilikler ve Kültür Bakanlığı ne imkan sunuyorsa, az da olsa bu imkanları sağlayacak Kürt kurumlaşmalarından bahsediyorum. Fakat bu o kadar kolay değil. Hem konser etkinlikleri, hem stüdyo ve teknik ekipman desteği, hem bilet satış platformları, hem de dijital distribütörler geliştirme konusunda, işin ehli kişileri bir araya getirebilecek, kendi özgün ekonomisini oluşturabilecek, serbest piyasanın rekabetçiliğin düşmeden ama emekçisini de iyi finanse edebilecek, aynı zamanda da sermaye sınıfına mahkum kalmayacak bir yapılaşmadan bahsediyorum. Telaffuzu çok kolay biliyorum ama yapması da imkansız değil. Sadece motivasyon gerekiyor. Kürt kültür kurumlarının bunu bir ihtiyaç olarak görmesi, başlangıç için yeterlidir. Daha sonra bunun yöntemleri ve görev bölüşümleri için bir kolektivizm yaratılabilir. Sistemi tanıyoruz, bize bunları lütfetmeyeceğini biliyoruz. Dolayısıyla bugünler geçer diye beklemenin bir faydası yok. Sistemin ve sermaye sınıfının gadrine bir tek Kürt müzisyenleri uğramıyor belki ama en çok onlar uğruyor. Kapitalizm ile şekillenen kurumların düzelmesini beklemek yerine harekete geçmek daha olası geliyor. Ola ki başarılamayabilir; zorlukları ile baş edilmeyebilir ama girişmek için motivasyon yeterlidir. Hem bu sorunların büyük bir kısmı neredeyse dünyanın bütün müzisyenleri için de geçerli. Ulusal sınırları aşan seviyede bazı kurumlaşmalar için girişimlerde bulunmanın yolları konusunda, bir çok halktan müzisyen ile ortak işler yürütülebilir. Kapitalizmin en sağ ve en ırkçı döneminin tam ortasında, gerçekleşmesi imkansız bir yüksek ütopyadan bahsetmiyorum. Ancak temellerini oluşturmanın da en iyi zamanı olduğunu düşünüyorum.

Ben kişisel olarak üretimlerimi bu perspektif ile yapmaya çalışıyorum. Herkes için aynı seviyede kolay değil biliyorum ama, şu ana kadar bütün üretimlerimi dayanışma yöntemleriyle yaptım. Dayanışmadan kastım, bu işlerle ilgisi olmayan kişi ve kurumlardan maddi destek değil, çevremdeki devrimci müzisyen ve arkadaşların üretim aşamalarındaki dayanışması. Neredeyse hiç para kullanmıyoruz üretirken. Herkes kendi bilgi ve yeteneğini bir diğerinin ihtiyaçları doğrultusunda gönüllü olarak kullanıyor. Keza 250’den fazla irili ufaklı konser yaptım ve hiç sponsor kabul etmedim. Çünkü finansal bağımlılık özgürlük düşmanıdır. Üretimlerinizi böyle yaptığınızda, tüketirken de bir devrimci otokontrolünüz oluyor. Kolektif emekle üretilen bir sanatı şu kadar paraya tahvil edeceğim, konser bileti şu kadar olacak, onlarca kategoride bilet satılacak, diyemiyorsunuz.

Kürt müziğinin gelecek vaadi

Son olarak, Rojava’da yaşananlar, Kürt mücadelesinin gücünü ve sürekliliğini bir kez daha görünür kıldı. Bu hakikati de akılda tutarak sormak istiyorum. Hem de bugün 21 Şubat Dünya Anadil Günü. Mücadelede ve müzikte nasıl bir gelecek görüyorsunuz?

Ulusal anlamda Kürtlerin başına gelecek şeyler, aynı zamanda Kürt müziğinin de başına gelecek şeylerdir. Son Rojava saldırılarından sonra neredeyse hiçbir müzisyen bir buçuk aydır konser yapamıyor, şarkı yayınlayamıyor. Mağduriyet anlamında bahsetmiyorum. Kolektif duygulanım açısından her Kürt gibi müzisyenleri de zora sokan bir durum.  Öte yandan bazen kendi aramızda şakalaşıyoruz; allah muhafaza ülkenin başına iyi bir şey gelirse biz nasıl müzik yapacağız diye! Çünkü folklorik halay şarkılarını çıkardığınızda, hatta onların da bir kısmı dahil, bütün bir Kürt müziği neredeyse iyi gün görmemişlik üzerine yazılmış. Halk olarak tahayyülüne yabancı olduğumuz bir şey; özgür olursak ne üretiriz diye? Aslında başlarda da dediğim gibi, biz hiçbir hüzün barındırmayan, saçma sapan şarkılar yapmanın özlemini çekiyoruz! Ya da kolektif dertlerimiz azaldığında, yüzyıllardır mecburen ihmal ettiğimiz bir alan olan ‘birey’e odaklanıp, başta kendimiz olmak üzere onun da dertleriyle hemhal olmayı arzuluyoruz. Toplumsal anlamda varlık – yokluk kıskacı, özgürlük kısıtlayıcı bir alandır. Orası çözüldüğünde, dışarıda bizimle aynı duygulanıma sahip kendi halkımızdan ve başka halklardan milyonlarca insan ve canlı türü bizi bekliyor. Sorunuzdaki toplumsal mücadele ve sürekliliğinin sınırları aşması, aynı zamanda Kürt müziği açısından da muazzam bir gelecek vadediyor. Bundan bahsederken bile çok heyecanlanıyorum. Başta Zazakî olmak üzere yok olmaya yüz tutmuş bir çok dili konuşan insanlarla iç içe yaşıyoruz. Bu mücadele dinamizmi ve bu müzik kabiliyetlerini oralara taşırmak, varoluş sorunlarını aşmış insanlığın kocaman ailesi içinde, muazzam eserler yaratacak bir okyanus görüyorum. Bu konuda hiç romantik değilim. Bu gerçektir ve çok yakındır. Çünkü en kötü ihtimaller denendi. Soykırımlar yapıldı dünyada, ırklar, cinsiyetler, türler ganimet muamelesi gördü ve çözüm olmadı. Demek ki, ters istikamette özgürlük, demek ki, bir daha oraya dönülmeyecek ve daha yakında olan bir yeni güne uyanacağız. Öylesi bir durumda da Kürt müziği çok muazzam bir gelecek vadediyor ve çok yakındadır.

(SA/AB)

Anadili, kimin dili!

Malum her yıl şubat ayının 21’i gelende anadili hassasiyeti şarkının sözlerindeki gibi "senede bir gün" bazen de hafta boyunca gündem tutar. Sonra gün/hafta biter ve tüketim toplumunun olanca garabetiyle herkes alışıldık rutinine geri döner ve bildiğini okumayı sürdürür.

Ben bu 2026 senesinin dünya anadili gününde o dil duyarlığını elbette yeniden hatırlatmayacağım ya da hamasi laflar etmeyeceğim. Gereği de yok zaten artık sıkça ve çokça gündemde…

Dün medyaya düşen çok önemli bir araştırmacı gazetecilik haberi üzerinden bir kaç not düşeceğim.

Haber Azad Altay imzalı ve Mezopotamya Haber Ajansı mahreçli. "DEM partili belediyelerin Kürtçe Karnesi" başlığı üzerinden alt başlığa 62 belediyeden sadece 2’sinin çok dilli kreş açabildiği manşeti geçilmiş. Sonrası detay…

Önce 2024 Mart yerel yönetimler genel seçimlerine gidilirken hem partinin hem de seçim çalışmalarında belediye başkanlarının anadili meselesinin programatik olarak nasıl altı çizilmesi gereken noktalar olduğu işaret edilmiş.

Sonra da bu 62 DEM’li belediyenin her biri üzerinden anadili mevzûnun pratikte iki yıllık yönetme süreci içinde neleri yapıp yap(a)madığı detaylarıyla masaya yatırılmış.

İşin doğrusu bu haberi başka bir yayın kuruluşu yapsaydı olağan doğallığı içinde değerlendirilip geçilebilirdi. Ama bunu yapan ve yayınlayanın Kürt siyasi hareketi açısından bir nevi kabulü muteber bir yayın kuruluşu olan Mezopotamya Haber Ajansı haberi olarak servisi konunun zamanlaması ve "içerden" olması nedeniyle kanımca çok önemli.

Altı çizilmesi gereken en önemli nokta sanırım burası. Yani bir nevi olmazsa olmaz olan anadili ve pratikte/sahada uygulaması seçim beyanı olarak taahhüt edilen ve beklenen konularda Kürt muhalif kimliği üzerinden yerel iktidarlar olarak neler yapıldı ya da yapılamadı sorusu!

Gazetecilik açısından soruyu muhatabına gayet kudretli soran cevabını da muhatabından alıp olanca açıklığıyla servis eden bir iş, kutlamak gerek.

Peki ne olmuş! 

Haber çok açık ve net. Neredeyse iktidar döneminin yarıya ramak kalan bir dönemini geçirmiş olmalarına karşın belediyeler anadili konusunda beklentilere bu zaman dilimi içinde yeterince cevap olabilecek bir kararlılık yürütememişler.

62 DEM’li belediyenin 45’inin haber siteleri hâla tek dilli ve Türkçe. Sadece 10 belediye çok dilli. 62 belediyeden sadece 2’si dört adet çok dilli kreş açmış. Yine 62 belediyeden sadece 1’i “dil koruma ve geliştirme müdürlüğü” kurmuş. 62 belediyenin kurdukları parklar, mekanların isim tercihleri anadili hassasiyetine uygun değil! 

Çok farklı detaylar, isim isim belediyelerin icraatları da var elbette haberde.

Doğrusu tabii ki sekiz yıllık bir yerel yönetimler için ara rejim kayyım dönemi sonrası adeta yeniden kurumsallaşma süreci gibi bir savununun öne sürülme “hakkı” söz konusu edilse bile konu anadili ve pratikteki uygulamaları olunca sözün kıymeti daha anlamlı oluyor elbette.

Bitirirken özellikle içerden haberciliğin siyaseten muhalif kimlikli yapılarda çok daha anlamlı karşılığının olduğunun altını çizmek isterim…

(ŞD/AB)

Güneşin arka yüzü

Berlin Film Festivali'nde muhtelif gösterimleri halen devam eden Güneşin arka yüzü (The other side of the sun) seyirciyi Suriye’nin zindanlarından Sednaya’nın enkazına sürüklüyor. 2026 yapımı Belçika, Fransa ortak yapımı 88 dakikalık belgesel adını, mevzubahis askerî hapishanenin anılma şeklinden alıyor.

Esad rejiminin 2011’de gösterilere katıldığı için Sednaya’ya hapsettiği yönetmen ve senaryo yazarı Tevfik Sabunî seneler sonra memleketine dönüp Sednaya’da işkence görmüş diğer dört kişiyle zindanı ziyaret ediyor. Aklıma Joshua Oppenheimer’in Öldürme eylemi’ni getirecek kadar tesirli belgeselde kahramanlarımızın zorlandığı anlar olsa da film çekimine katılabilecek kadar güçlendiklerine şahit oluyoruz. Tabi tutulmuş oldukları muhtelif işkence şekillerini hatırladıkları gibi kamera karşısında bizzat canlandıran filmin kahramanları o anları adeta tekrar yaşıyorlar.

Gardiyanlara bakmanın yasak olduğu Sednaya’da korkunun bu metodla arttırıldığını öğreniyoruz; mevzubahis ek baskı biçiminin, mahpusların işkencecilerini heyula gibi canavarlar olarak tahayyül etmelerine yol açtığını da.

İnsan hakları ihlalleri hususunda hassasiyeti arttırmak üzere belgeselin mümkün olan en geniş coğrafyada gösterilmesi dileğiyle.

İşkenceciler neden affedilir?

Son yıllarda sağcı ve dincilerin iktidarı tekrar zorlamaya başladığı Brezilya’da diktatörlüğün mazisine bir kez daha dalıyoruz. Af 1979 (Anistia 79/Amnesty 1979) adlı çarpıcı belgesel diktatörlük muhtelif sürgünlerini Roma’da o zamanlar buluşturan zirveye odaklanıyor. 
Brezilya’nın siyasi röntgenini en iyi çeken sinemacılardan Anita Leandro Retratos de Identificação adlı belgeselinden sonra bizi bir kez daha sarsıyor. Brezilya demokrasisinin neden halen emeklemekte olduğunu siyasi sürgünlerle işkencecilerin aynı af kapsamında affedilmelerinden tekrar anlıyoruz. Muhteşem zirvenin birbirinden tesirli katılımcıları birer manifesto gücündeki konuşmalarını idealistçe haykırırken seyirci tefekküre dalıyor; tam teşekküllü bir hafıza egzersizi otomatikman aktive olurken nesilden nesile aktarılan devrimci aksiyonun ruhu layıkıyla yüceltiliyor.

TIKLAYINIZ: AMNESTY 1979 - Teaser

Mostra de Cinema de Tiradentes’te iki ödüle layık görülen 2026 Brezilya yapımı 104 dakikalık film, belgesel estetiğini yücelten montajıyla dikkat çekerken, siyasal bilimler fakültelerinde ders olarak gösterilebilecek kadar manidar bir politik eser.

Brezilya demokrasisinin bir sessizlik paktı çerçevesine sıkıştığını tekrar idrak ederken muhtelif işkencelerle mahvedilmiş hayatların yansımaları muhakkak ki duygulanmanıza da yol açacaktır. 

 

Azınlıklara baskı

Laos en başta olmak üzere Çin, Vietnam, Kamboçya ve Tayland sınırları içinde yaşayan Lao etnik grubunun fertleri Isan Odisseiası (Isan Odyssey) adlı filmde bize müzik aracılığıyla tanıtılıyor. Tayland’ın en geniş ve aynı zamanda en fakir bölgesi olan İsan’ın mazisi iktidarın Laolar’ı asimilasyon faaliyetleriyle anılıyor. Devletin Lao azınlığıyla olan meselesinin, ABD güdümlü sözde komünist avıyla da birleşip zulme dönüşmesi asla unutulmuş değil. Öğrenci hareketinin şiddetle bastırılması bir yana, demokrasi taraftarı aktivistlerin ortadan kaldırılması da tatbik edilmiş metodlardan.

Sevimli filmde bir zamanlar Laoların kimliğiyle yakından alakalı geleneksel Mor Lam müziği mevzubahis maziyi aktarmak için bir vektör hâline geliyor. Günümüzde halk şarkıları geleneğinin daha çok aşk şarkılarının büyük şovlar eşliğinde icra edilme pratiğine dönüştüğünü görsek de renkli belgesel mesajını bir şekilde iletiyor. Yönetmen, senaryo yazarı ve montaj hanelerinde adını gördüğümüz Thunska Pansittivorakul 2025 Tayland yapımı 80 dakikalık belgeselinde bizi sanki eğlence sektörünün şaşaalı sahnesine ve aynı zamanda perde arkasına sürüklüyor.

Müzik klipleri, iddialı sahne performansları, revü yıldızlarını kıskandıracak dans koreografileri, eğlence sektörünün kalbine nüfuz etmemizi sağlarken 2026 Rotterdam Uluslararası Film Festivali katılımcısı belgesel bize uzak sayılabilecek diyardan siyasal bir esinti de getiriyor.

 

Gazeteci kıyımı

Yalnız Filipinler’in değil, dünyanın en büyük gazeteci kıyımlarından biri 2009’da meydana gelmişti. Siyasi seçimlerle bağlantılı mevzubahis katliam sonucunda 58 kişi hayatını kaybetmişti. Maguindanao katliamı olarak tarihe geçmiş kanlı saldırı sonucunda seçim adayını taşıyan aracı takip etmekte olan konvoydaki gazeteciler şahitlik yapamasın diye kurşunların hedefi olmuşlardı. Delilleri ortadan kaldırmak üzere apar topar girişilen gömme işleminde bazı kurbanların canlı olarak toprağa verildiği de söyleniyor.

Gene 2026 Rotterdam Uluslararası Film Festivali katılımcısı, 2026 Filipinler yapımı 86 dakikalık 58. (58th) adlı belgesel Filipinler’den çıkma ilk “docufiction” örneği sayılıyor. Kanlı hadisenin teferruatlı raporunu, bedeni bulunamamış tek kurban Reynaldo “Bebot” Momay’ın kız evladı Reynafe Castillo’nun ağzından dinliyoruz.

Yönetmen ve sinema yazarı hanelerinde adını gördüğümüz Carl Joseph E.Papa seyirciyi Mindanao’nun karanlık mazisine, siyasal çalkantıları, korkuyu ve şiddeti teninde hissettirmek suretiyle sürüklüyor.

Arşiv görüntüleriyle de beslenmiş belgeselde kayıp gazeteci “Bebot”un ailesi senelerden beri bilinmezliğin işkencesine maruz kalırken adalet peşinde koşup ümidini yitirmemeyi başarıyor.

Estetik açıdan yüksek beklentileri olan seyircileri zorlayabilecek bir film olsa da 58. adlı belgeselin Türkiye dahil, gazetecilerin hedef hâline getirildiği gezegenin muhtelif diyarlarında gösterilmesi elzem!

(MT/AB)

Dışlanmadan güce uzanan masalsı bir yolculuk

Bazı çocuk kitapları vardır, kapağını kapattığınızda yalnızca bir hikâye değil, bir ruh hâli kalır içinizde. Sabri Safiye’nin Çiçek ve Kaplan Gözü tam da böyle bir kitap. İlk bakışta küçük bir kasabada yaşayan bir kız çocuğunun yaşadığı sıradan bir hayal kırıklığını anlatıyor gibi görünse de sayfalar ilerledikçe bunun çok daha derin, sembollerle örülü, masalsı bir içsel dönüşüm hikâyesi olduğunu fark ediyorsunuz.

Hikâye, “Yazın son günüydü. Belki de değildi,” gibi belirsiz ama şiirsel bir cümleyle başlar. Kitap daha ilk satırlardan itibaren zamanın net sınırlarının olmadığı, gerçekle hayalin iç içe geçeceği bir anlatının içine sürükler. Kasaba mezarlığının duvarında toplanmış kızlar, yaz tatilinin son günlerini geçirirken, grubun en ucunda oturan Çiçek kendini onlardan ayrı hisseder. O, dedikodulara karışmak yerine doğayı gözlemlemeyi tercih eden, iç dünyası zengin ama sosyal çevresinde görünmezleşmiş bir çocuktur. Arkadaş grubunun “en havalı” kızının doğum günü partisine davet edilmediğini öğrenmesi ise hikâyenin kırılma noktasıdır.

Bu sahne son derece tanıdık gelir. Çocuklukta yaşanan dışlanmışlık hissi, küçümsenme, görmezden gelinme gibi hisler kapımızı çalar. Yazar, Çiçek’in içindeki acıyı “görünmez eşekarılarının iğneleri” metaforuyla anlatır. Bu metafor, çocuk okurlar için son derece güçlü ve anlaşılırdır. Acı görünmezdir ama bir o kadar da gerçektir.

Çiçek’in ninesi tarafından sandıktan çıkarılan gece mavisi kadife ceket, hikâyede yalnızca bir kıyafet değildir. Bu ceket kuşaktan kuşağa aktarılmıştır; anneden anneye geçen bir mirastır. Çiçek’in erken yaşta kaybettiği annesi düşünüldüğünde, bu ceket aynı zamanda eksik kalan bağın sembolüdür. Eksik olan tek şey düğmedir. Bu eksikliği ise Kaptan tamamlar.

Kaptan karakteri hikâyenin bilge figürüdür. Kim olduğu tam bilinmez ama kendisi oldukça bilgili ve ilgilidir. Çiçek’i dinler, öğüt verir, yargılamaz. Ona verdiği kaplan gözü taşından yapılmış düğme ise hikâyenin en önemli sembolüdür.

Kaplan gözü taşı geleneksel olarak cesaret, odaklanma ve içsel güçle ilişkilendirilir. Çiçek’in tam da ihtiyaç duyduğu şey budur: başkalarının onayından bağımsız bir içsel sağlamlık. Düğme burada çok anlamlıdır. Bir ceketi bir arada tutan küçük ama merkezi bir parçadır. Tıpkı insanın kendisini bir arada tutan öz gücü gibidir.

Doğum günü partisinin arifesinde kopan fırtına, yalnızca meteorolojik bir olay değildir. Bu sahne, Çiçek’in iç dünyasındaki kaosun dışa vurumudur. Yağmur şiddetlendikçe, kasaba sular altında kalır. Tanıdık düzen yok olur. Sınırlar silinir. Bu noktada hikâye gerçekçilikten masalsı bir boyuta geçer.

Çiçek ve kaplan gözü - Sabri Safiye (Resimleyen İrem Jung) (Sayfa 120) (8-12 yaş)

Çiçek’in, sel sularında mahsur kalan Doktor adlı kediyi kurtarması, onun pasif bir kurbandan aktif bir özneye dönüşümüdür. Daha birkaç saat önce arkadaşlarının zalimliğinden kaçmak isteyen bir çocukken, şimdi bir canı kurtarmak için selin içine atlayan cesur birine dönüşür. Bu dönüşüm son derece organiktir; abartılı değildir. Cesaret büyük nutuklarla değil, küçük ama kararlı bir eylemle gelir.

Selden sonra kasaba tamamen sular altında kalır. Çiçek ve Doktor bir su deposunun içinde sürüklenirken, dünya adeta sıfırlanmıştır. Bu bölümde Doktor’un konuşmaya başlaması hikâyenin masalsı boyutunu güçlendirir. Doktor’un söylediği en dikkat çekici cümlelerden biri şudur: “Kaybolmak? Sadece gidecek bir yerin yoksa kaybolursun.”

Bu cümle aslında Çiçek’in asıl sorusuna cevap verir. O gerçekten kaybolmuş mudur? Hayır. Çünkü yönünü tamamen yitirmemiştir. Hâlâ merak eden, gözlemleyen, düşünen biridir.

Kasabanın sular altında kalması bir felaket gibi görünse de, aslında bir arınma gibidir. Çiçek’in dünyası temizlenmiş, yeniden kurulmaya hazır hâle gelmiştir. Doğum günü partisi artık önemsizdir. O kızların zalimliği de öyle. Çünkü Çiçek’in yaşadığı deneyim, onların küçük dünyasından çok daha büyüktür. Bu noktada kitap, okura önemli bir mesaj verir: Sosyal dışlanma insanın dünyasının sonu gibi gelebilir. Ama bazen o son, daha büyük bir başlangıcın eşiğidir.

Kitabın dili son derece şiirsel ve betimleyicidir. Bulutların koşturması, ışığın su üzerindeki dansı, sandık odasının kokusu gibi tüm bu ayrıntılar hikâyeye görsel bir derinlik kazandırır. Özellikle doğa tasvirleri, masalsı atmosferi güçlendirir.

Yazar, çocuk psikolojisini incelikle işler. Çiçek’in kekelemesi, utancı, öfkesi, gururu… Hepsi son derece gerçekçidir. Bu yüzden hikâye fantastik öğeler içerse bile duygusal olarak çok sahicidir.

Çiçek ve Kaplan Gözü, dışlanmış bir çocuğun içsel gücünü keşfetme hikâyesidir. Kaplan gözü taşı, aslında Çiçek’in içinde zaten var olan cesaretin sembolüdür. Fırtına, sel, kayboluş, bunların hepsi onun dönüşüm yolculuğunun aşamalarıdır.

Bu kitap yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de hitap ediyor. Çünkü hepimiz hayatımızın bir döneminde o mezarlık duvarında oturan Çiçek olduk. Davet edilmediğimiz bir parti, görmezden gelindiğimiz bir an, içimizi acıtan bir kahkaha…

Ama belki de mesele, o partilere davet edilmek değil. Belki mesele, kendi kaplan gözümüzü bulmaktır.

(ŞT/NÖ)

Hepimiz eşit vatandaşız, İrlandalılar hariç

Türkiye’de gerçekleşmeyen eşit vatandaşlık talebinin gerçek nedenini anlatabilmek için belki de çok bilinen başka bir örneğe bakmak gerekir: İngiltere-İrlanda örneği bu konuda bazı şeyler sunmaktadır. Bunlardan biri, İngiltere’nin İrlanda’ya yönelik siyasetinin yalnızca hukuksal ve dilsel bir mesele olmadığını, ekonomik nedenlere dayanan bir ilişki olduğunu kavramaktır. Yani hukuksal ve dilsel değişimler ancak toplumsal-ekonomik gelişmeler üzerinden bazı şeyleri açıklayabilir; bu bağlamdan koparıldıklarında toplumsal ilişkileri açıklamak mümkün değildir.

Postmodern anlatı, ekonomiyi görünmez kılarak dil, okul, kültür, sanat ve hukuk gibi alanları tek başına belirleyici alanlar olarak ilan etmiştir. Oysa bu alanlar ekonomik veriler ışığında okunduğunda doğru sonuçlara ulaşmak mümkündür. Eşit vatandaşlık gibi talepler, ekonomik yapılar çözülmeden gerçeklik kazanmaz.

Neden İrlanda örneği?

İrlanda’nın ekonomik gelişmelerini anladığımızda, yani İngiltere ile olan ilişkisinin nasıl bir sonuca vardığını gördüğümüzde bazı şeyleri daha net anlayabiliriz. Birincisi, İngiltere dünya çapında denizaşırı kolonileşmeye 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılda hız kazandırırken, İrlanda üzerindeki kolonileşme ve toprak rejimi dönüşümü daha erken ve daha “yakın” bir süreç olarak ilerlemiştir. 16. ve 17. yüzyıllarda, özellikle Munster ve Ulster’de yürütülen, plantasyon benzeri yerleşim ve kolonizasyon politikalarıyla, bastırılan isyanların ardından geniş arazilerin el değiştirmesi ve yeni bir mülkiyet düzeninin kurulması hedeflenmiştir. Bu süreç, planlı bir yerleşim ve toprak yeniden dağıtımı siyaseti olarak tarihe geçmiştir.

Teorik olarak bu bize şunu göstermektedir: Marx’ın kendisi İrlanda’yı ilkel sermaye birikimi bağlamında değerlendirmektedir. İlkel sermaye birikimi sadece kapitalizmin “öncesine” ait değildir; kapitalizm belirli bir olgunluğa ulaşmış olsa bile, belirli alanlarda (toprak gaspı, zor yoluyla mülksüzleştirme) varlığını sürdüren bir işleyiştir. İrlanda’da küçük üreticinin tasfiyesi, toprağın birleştirilmesi ve tarım yapısının mera/hayvancılık lehine dönüştürülmesi gibi süreçler, emeğin ve toprağın yeniden düzenlenmesiyle birlikte düşünülmelidir.

Daha “ticari” bir girişim olarak başlayıp zamanla siyasal güce evrilen bir başka örnek ise East India Company’dir (İngiliz Doğu Hindistan Şirketi). 31 Aralık 1600’de kraliyet beratıyla kurulan şirket, başlangıçta bir ticaret tekeli olarak örgütlenmiş; zamanla askerî ve siyasal yetkilerle iç içe geçerek Britanya emperyalizminin Hindistan’daki araçlarından biri hâline gelmiştir. Burada da ticari çıkarın korunması, hukuki imtiyazlar, zor aygıtları ve yerel siyasetle kurulan ilişkiler birlikte ilerlemiştir.

Marx’ın İrlanda üzerine yapılmamış konuşma taslağı

Marx’ın 1867 tarihli "İrlanda Üzerine Yapılmamış Konuşma Notları", Manchester’da idam edilen Fenianlar bağlamında İrlanda ile İngiltere arasındaki çatışmanın yeni bir evreye girdiğini belirterek başlar. Marx, bu idamların İngiliz hükümeti tarafından adi suç olarak gösterilmeye çalışıldığını, ancak Avrupa kamuoyunda bunun açıkça siyasal bir mesele olarak algılandığını ifade eder. Hukuki güvenceyi temin eden Habeas Corpus’un askıya alınması ve sıkıyönetim uygulamaları, İngiliz devletinin İrlanda’ya karşı uyguladığı baskıcı politikaların göstergesi olarak değerlendirilir. İngiltere’nin İrlanda’da askeri ve siyasal müdahalesini meşru görürken, İngiltere topraklarında İngiliz yönetimine karşı mücadeleyi suç sayması çelişkili bir durum olarak sunulur.

Marx, ismini İrlanda mitolojisindeki savaşçı topluluk Fianna’dan alan İrlanda cumhuriyetçiliği olan Fenianizm’in ne olduğu sorusunu ortaya koyar ve hareketin alt sınıflara dayanan, sosyal karakter taşıyan bir ulusal hareket olduğunu belirtir. Bu hareketin Katolik bir hareket olmadığını, yüksek ruhban sınıfının Fenianizme karşı durduğunu vurgular. Parlamentoda temsil edilmediğini, Amerika ile güçlü bağları bulunduğunu ve cumhuriyetçi bir karakter taşıdığını ifade eder. Bu yönleriyle Fenianizm, daha önceki parlamenter ve uzlaşmacı İrlanda milliyetçiliğinden ayrılmaktadır.

Metnin merkezinde toprak sorunu yer alır. Marx, 1841’de 8.222.664 olan İrlanda nüfusunun 1866’da 5.571.971’e düştüğünü gösteren veriler sunar. Bu, 2.650.693 kişilik bir azalma anlamına gelir. Yani yüzde 32 oranında azalmıştır. Aynı dönemde sığır, koyun ve domuz sayısında yaklaşık bir milyonluk artış olduğunu belirtir. Bu durum, insan nüfusunun yerini hayvancılığa dayalı üretimin aldığını göstermektedir. Küçük çiftliklerin ortadan kaldırılması ve toprakların birleştirilmesiyle tarım arazilerinin mera ekonomisine dönüştürüldüğü, tahıl üretiminin gerilediği, hayvancılığın arttığı ifade edilir.

Marx, ücretlerin patates kıtlığından sonra yalnızca yüzde 20 arttığını, buna karşılık patates fiyatlarının yaklaşık yüzde 200 yükseldiğini ve genel yaşam maliyetinin ortalama yüzde 100 arttığını belirtir. Bu nedenle reel ücretlerin gerilediğini ifade eder. Tahıl ve diğer ürünlerde verim düşüşü yaşandığını, toprağın aşırı kullanıldığını ve ulusal yaşamın kaynağı olan toprağın giderek tükenmekte olduğunu vurgular. Sürecin, yerli halkın kademeli olarak tasfiyesi ve İrlanda’nın İngiliz ihtiyaçlarına göre uygun bir mera/tarım dönüştürülmesi anlamına geldiğini belirtir.Devletin toprak sahiplerinin aracı olduğunu söyler.

Metnin sonunda Marx, İrlanda sorununun İngiliz işçi sınıfı açısından taşıdığı öneme değinir. İrlandalı göçmenlerin İngiltere’de ücretler üzerinde etkisi olduğunu, İngiliz basınının şoven bir tutum sergilediğini ve İngiliz demokrat hareketinin İrlanda ulusal hareketine yeterli destek vermediğini belirtir. Reform League’in Fenianizmi kınamasını eleştirir ve İrlanda meselesinin İngiliz demokratik hareketinin programında merkezi bir yer tutması gerektiğini ifade eder. Repeal, yani Birlik’in feshi talebinin İngiliz demokratik hareketinin temel maddelerinden biri olması gerektiğini belirtir.

Marx’a göre İngiliz siyasetçileri ve basını, Polonya’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi söz konusu olduğunda “ulusların özgürlüğü” ve “self-determination” gibi liberal kavramları kullanmıştır. Özellikle 1830–31 ve 1863 Polonya ayaklanmaları sırasında İngiltere’de kamuoyunda Polonya’ya sempati gösterilmiş, Rus Çarlığı’nın baskısı eleştirilmiştir. İngiliz basını bu tür durumlarda özgürlükçü bir dil benimsemiştir.

Ancak aynı İngiliz liberal çevreleri, İrlanda söz konusu olduğunda bambaşka bir tavır almıştır. İrlanda’nın ulusal talebi meşru bir bağımsızlık meselesi olarak değil, düzeni bozan bir isyan veya adi suç olarak sunulmuştur. Marx burada şu çelişkiye dikkat çeker: İngiliz siyaset sınıfı ve basın, başka imparatorlukların baskı uyguladığı ulusların özgürlüğünü savunur görünürken, kendi devletlerinin sömürgeci uygulamalarını meşrulaştırmaktadır.

Marx, özellikle Lord Palmerston’un Polonya meselesindeki tutumunu eleştirir. Palmerston, Polonyalıları Rusya’ya karşı cesaretlendiren liberal söylemler kullanmış, fakat fiilen Rusya’ya karşı somut bir müdahalede bulunmamıştır. Yani özgürlük retoriği dış politika aracı olarak kullanılmıştır. Bu örnek, İngiliz liberalizminin evrensel bir ilke değil, jeopolitik çıkar doğrultusunda hareket ettiğini gösterir.

Polonya örneği bu nedenle Bonaparte ve Fenian örnekleriyle aynı mantığı açığa çıkarır: Hukuk, özgürlük ve ulusların hakkı gibi kavramlar evrensel normlar olarak değil, siyasal güç dengelerine bağlı araçlar olarak işletilmektedir. Marx’ın gözünde İngiliz basınının ikiyüzlülüğü tam da burada ortaya çıkar: dışarıda özgürlükçü, içeride sömürgeci bir tutum. Hukuki metinlerde tanınan statü ile toplumsal-ekonomik gerçeklik arasındaki fark o kadar derindi ki, İrlandalılar fiilen eşit vatandaşlık statüsüne ulaşamadılar.

Marx, konuşması hazır olduğu halde 23 Kasım'da üç mahkum Fenian'ın (Larkin, Allen ve O'Brien) idam edilmesi üzerine bu konuşmanın artık uygun olmadığını düşündü. Böyle bir anda Genel Konsey'in İngiliz üyelerinden birinin İrlandalı devrimcilere sempati duyduğunu ifade etmesinin daha uygun olacağını düşünerek, İrlanda ulusal kurtuluş hareketine desteğiyle tanınan Peter Fox'a söz verdi. Bu metin, Marx’ın daha sonra kullanacağı İrlanda tezlerinin çekirdek halini barındırması ve kısa olması nedeniyle tercih edilmiştir.

Eşit vatandaşlığın tasfiyeleri

1908’de kitleler eşit vatandaşlık talebiyle devrimi gerçekleştirdikten sonra, bu talebi hayata geçirmek yerine, o talebin arkasında duran kitleleri fiziki olarak tasfiye eden bir rejim ortaya çıktı. Kitlelerin kendi örgütleriyle bir daha benzer bir taleple siyasal iktidarın karşısına çıkmasını engellemek için pasif devrim sürecinde Bonapartist (Talat Paşa, Mustafa Kemal) liderlik siyaseti devreye girdi. Günümüzde Erdoğan’ın tek adamlık siyaseti de, rejimden bağımsız örgütlü güçlerin pasifize edilmesi ve felç edilmesi sürecini beraberinde getirmektedir. Bu durum, pasif devrim ve Bonapartist siyaset biçiminin Türkiye’de devlet merkezli bir burjuva modernleşmesiyle nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir. Türkiye’de farklı dönemlerde ve koşullarda politik rejimin kendisini dayatmasının arkasında, devletle iç içe geçmiş bir burjuvazinin yapısı yatmaktadır.

Türkiye ekonomisinin, komşu ülkelerdeki savaşları, rejim değişikliklerini, istikrarsızlıkları ve çatışma dinamiklerini fırsata çevirerek genişleme girişimi üzerinden kendi iç sorunlarını aşabileceği iddiası da, İngiltere örneğinde görüldüğü gibi, baskı ve sömürü mekanizmalarını derinleştiren bir işlev görmektedir. Ekonomik kalkınma ve refah vaadi, Türkiye’deki yapısal eşitsizlikleri görmezden gelerek ütopik bir kapitalizm tasavvurunu barındırmaktadır. Eşit vatandaşlık sürecinin ve buna dair taleplerin uzun ve işlevsiz prosedürlere bırakılması, gerektiğinde reddedilmesi, içinin boşaltılması ya da etkisizleştirilmesi; bütün bunların ritmi ve imkânı ekonomik ilişkiler temelinde anlaşılabilir.

Osmanlı’daki 1915 süreci de, en az İrlanda örneği kadar pek çok veriyi içinde barındırmaktadır. Emek süreci, mülksüzleştirme, köleleştirme, fiziki yok etme ve sermaye transferi gibi birçok boyutu kapsamaktadır. Türkiye’deki önemli bir kesim, 1915 sürecine kıyasla İrlanda örneğine daha aşina olduğu için bu örnek üzerinden ilerlemek durumundayız. Ancak İrlanda örneği, Türkiye’deki toplumsal ve ekonomik ilişkileri açıklamak açısından son derece güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır. Her iki örnekte de mülkiyet rejiminin yeniden kurulması, yalnızca hukuki değil, demografik ve fiziki müdahalelerle; ilkel sermaye birikiminin zor ve mülksüzleştirme mekanizmaları üzerinden gerçekleşmiştir.

(VHY/AB)

Üniversite bostanları: Kolektif emeği örgütlemek

"Bostanlar olağanüstü hızda akan şehir hayatında soluklandığımız, kapitalist sistem bu doruğa ulaşmadan önce hayat ve üretim döngülerinin doğal hızında nasıl ilerlediğini gördüğümüz çok büyük birer ayrıcalık oldu." –Taşkışla Devrim Bostanı’ndan Zeynep Deniz

İstanbul’da üç üniversitede öğrencilerin kampüslerde irili ufaklı bostanlar kurduğunu biliyor muydunuz?

Bilgi Çatı Bostanı (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Tarlataban (Boğaziçi Üniversitesi), Ayazağa Bostanı ve Taşkışla Devrim Bostanı’ndan (İstanbul Teknik Üniversitesi) katılımcılar, “Mutfak Buluşmaları” kapsamında 14 Şubat’ta Salt Beyoğlu’nda bir araya geldi.

Fotoğraf: Hatice Oflaz/bianet

Program yürütücüsü Eylül Şenses’in daveti üzerine saat 10’da Mutfak’taydım. Üniversite bostanları temsilcilerinin kahvaltı hazırlığına dâhil oldum. İçeri adım atar atmaz tanıdık kokularla karşılaştım. İkinci fark ettiğim ise ben hariç herkes için zamanın çok hızlı aktığıydı. Tezgâhın öteki tarafından öğrencilerin yemekleri yetiştirme telaşına ortak olmak fazlasıyla keyifliydi.

Beyoğlu Gıda Kolektifi tarafından temin edilen zehirsiz tarım ürünleriyle hazırlanan kahvaltımızı yapıp kalabalıkla sohbet ettikten sonra, bostan temsilcisi öğrenciler gıda egemenliği, toprak verimliliği, sürdürülebilir tarım, paylaşım, mekân-hafıza ve yatay örgütlenme gibi konular üzerinden ekolojik tarımda nasıl inisiyatif aldıklarını paylaştılar. Ayrıca okul arazilerinin kullanımına dair karar alma süreçlerinde, mekânın meşrulaştırılması bağlamında okul yönetimleriyle yaşadıkları bazı problemlerden de söz ettiler.

Fotoğraf: Hatice Oflaz/bianet

Mutfak alanındaki büyük masalara yerleşmeden önce “Hazırlanan reçetelerin hikâyeleri var mı?” sorumu, Taşkışla Devrim Bostanı temsilcisi Zeynep Deniz yanıtladı:

"Yemeklerimizin hikâyelerini biraz bostanımız ve hasadımız belirliyor. Bostan bize buluşmalarımızdan önce hangi sebzeyi, meyveyi, yeşilliği yetiştirmiş olursa, onu en seveceğimiz şekilde soframıza uyarlamaya çalışıyoruz. Bazen birçok çeşit hasat edebiliyoruz; domates, salatalık, biberler kahvaltılık oluyor. Bazen de tek bir üründen bolca çıkmış oluyor; onun için özel tarifler geliştiriyoruz."

Fotoğraf: Hatice Oflaz/bianet

Kimlik ve hafıza

Kahvaltı sonrası, kalabalık dinleyici kitlesi ile bostan temsilcileri arasında bostanların geçmişi ve şimdiki hâli arasındaki değişim konuşuldu. Benim için en ilgi çekici olan kısım, üniversite bostanlarında vakit geçiren öğrencilerin mekâna kazandırdıkları kimlik ve hafızaydı.

Özellikle Boğaziçi ve İTÜ’deki bostanlar, tarımsal faaliyet yapmak isteyen bir grup öğrenci düşüncesinin çok ötesinde, üniversite eylemlerinin etrafında şekillendi. Tarlataban’dan Ahmet Burak anlatıyor: "Tarlataban 2010’lu yıllardaki Starbucks işgali dönemi zamanlarında başladı. Kolektif bilinç zamanla aktarıldı ve bugünkü hâlini aldı. Devrim Bostanı da Taşkışla Kampüsü’nde 19 Mart Saraçhane eylemleri sonrasındaki öğrenci hareketliliğinden güç alarak ortaya çıktı."

Üniversite yönetimleriyle yaşadıkları çeşitli ‘meşruiyet’ problemleri, öğrencilerin bostanlarda mekânı örgütlemesinin zaman zaman önüne geçmiş; mekân hafızasını belli dönemlerde kesintiye uğratmış. Her seferinde baştan başlamak zorunda kalmışlar. Hatta öğrencilerin bostan faaliyetlerini meşru görmeyen okul yönetimi, Taşkışla Devrim Bostanı’nın tam ortasına bir kamera bile dikmiş.

‘Meşru’ bir zemine oturmak istemeyen, yatay örgütlenmeyle var oluşunu sürdürmek isteyen üniversite bostanları temsilcileri, otoritelerden destek almaya da pek sıcak bakmıyorlar; çünkü bu karşılıklı ilişkilenmenin özgürlük alanlarını ellerinden alabileceğini düşünüyorlar.

Fotoğraf: Hatice Oflaz/bianet

Bostanlar öğrenciler için neden önemli?

Öğrenciler üniversitelerinin bostanlarında vakit geçirmek istiyorlar; çünkü burada şehir hayatının veremediği bir lüks var: Birlikte, parasız vakit geçirmek.

Bu bostanlar aracılığıyla dayanışma pratikleri geliştiriyorlar. Mahsulleri toplayıp piknik gibi çeşitli dayanışma toplantıları düzenliyorlar. Bu alanlarda en önemli şey bir araya gelmek ve yerel örgütlenme ile kolektif üretime katkı sağlayabilmek. Kısacası üretebilmenin keyfine varmak. Burada politik bir dil de var aslında: Sağlıksız beslenmeye itilen bir nesli kurtarma girişimi, bostanlarda var olmaya çalışmak. Gıdayı egemen kılmak; marketlerin inisiyatifinden alıp özgürleştirmek. Ahmet Burak, gıda egemenliği konusuna özellikle değiniyor:

“Bostanlarda yetiştikçe-yetiştirdikçe bu konuda daha da bilinçli hâle geliyoruz. İleride belki bir kısmımız çiftçi de olacaktır; bu noktada da gıda egemenliği yolunda önemli bir dönüşüm başlar. Çiftçilerin gıda egemenliği bilinciyle hareket etmesi, konvansiyonel tarım uygulamalarının dayatılması sebebiyle oldukça zorlayıcı; ancak bu ufak adımlar önemli birikimleri beraberinde getirebilir.”

*Soldan sağa: Tarlataban (Boğaziçi Üniversitesi), Ayazağa Bostanı ve Taşkışla Devrim Bostanı (İstanbul Teknik Üniversitesi).

Alternatif öğrenme deneyimi

Taşkışla Devrim Bostanı’ndan Zeynep Deniz’e göre ise üretim alanı aynı zamanda bir öğrenme alanı.

“Kolektif üretim, kolektif bilinç demektir. Her birimiz önemsediğimiz ortak bir gaye için çalışıyoruz. Bostan için araştırıyor, okuyor, öğreniyoruz. Böylece ortak bilincimiz çok zengin bir bilgi ve deneyim kütüphanesine dönüşüyor.”

Üniversite bostanları gönüllülük ve tutkuyla ayakta kaldığından bazen yeterli ilgiyi göremeyebiliyor; mahsullerin çürümesi, havaların ısınması ya da iş yükünün zaman zaman artması öğrenciler için zorlayıcı olsa da üniversite bostanları başka hiçbir yerde olmayan bir deneyim sunuyor: Şehir içinde, şehre karşı bir alternatif.

(HO/AB)

Forkliftten inip eşeğe binen

Pazaryerinde şemsiyeyle birlikte havalanıp uçan güzide kardeşimizin yüzü her aklıma geldiğinde gülerim. Şemsiyenin hareketlenmesine rağmen ayağını çekip yere inmek yerine diğer ayağını da şemsiyenin ayaklığına koyup gergin ama neşeli bir ifade ile uçup gittiydi. Hatırlayanlar benimle birlikte gülerken denk gelmeyenler de hemen videoyu bulup izledikten sonra bize katılabilirler.

Şemsiyeyle semaya yükselen bu kardeşimizin açtığı yol sayesinde ilerlemeler kaydedildi ve uzay turisti bir astronot da yetişti. Şemsiyeyle uçan bu kardeşimizin adının Hazerfen’den sonra sivil havacılık alanında anılması bence şart. Ben gülmeye devam ederim, o ayrı.

Geçen hafta memleketimiz için bambaşka bir aşama kaydedildi. Annemle çayımızı çekirdeğimizi almış memleketin hallerine dair haberleri bol mimik ve aşırı vurgu eşliğinde izlerken önce ayırdına varamadık. Her haber bülteninde aşırma, soygun, hırsızlık, talan manşetleri olduğundan durumun ciddiyetini önce kavrayamadık. Neyse ki her haberi en az üç tekrarla sundukları için ayrıntıları kaçırmadan duruma hakim olabildik.    

Olayımız çok değişik. Kuyumcuyu soymaya karar verip gözünü karartan vatandaş, niyeyse bir adet forklift bulmuş. Forklift dediğin de yol kenarında bulup üzerine atlanacak bir taşıt aracı değil ki! Mesela ben yol kenarında bulsam yürür geçerim. Hiç bilmem neresinden nasıl açılır, nasıl sürülür?

Ancak olayımızın başrolündeki vatandaşımız forklift kullanmayı bilen bir kişi. Türkiye’de kaç kişi bu aleti kullanabiliyor bilemiyorum. Kesin TÜİK biliyordur, onlar açıklasın. Ayrıca bu vesile ile öğrendiğime göre forklift çatal kaldıraç anlamına geliyormuş. Başrolümüz aleti hem çatal hem kaldıraç olarak kullanmış.

Başrolümüz kuyumcunun önüne gece vakti forklift ile gelip kepengi güzelce dağıtıp atmış. Kepengi parçaladıktan sonra camı çerçeveyi de indirmiş. İçeri girip tezgahı devirip önüne gelenleri toplayıp çıkmış. Kamera kayıtlarına bakarsan sakin bir telaş içinde devirdiği tezgahtaki altınları veya artık ne bulduysa onları topluyor. Ama öyle bir hali var ki sanki akşam pazarından meyve sebze topluyor. Değişik bir ruh hali…

Neyse toplayabildiğini topluyor ve iç mekandaki kayıt orada bitiyor. Ama işin eğlencesi buradan sonra başlıyor. Forklifte binip gider mi koşar mı diye beklerken bir sonraki güvenlik kamerasında kendisini eşek üstünde salınırken görüyoruz. Eşeğe binmiş tıngır mıngır sakince gidiyor! Ben çekirdeğin kabuğunu tükürüp “Ayol koşsana!” diye bağırdım tabii. O arada çayımdan bir yudum aldım, kayıtları izlemeye devam ettim.

Olayın geçtiği yerde ne kadar kayıt yapan cihaz varsa hepsine eşeğiyle görünmüş. Bir sağından çekmişler, bir arkasından çekmişler. Büyük ihtimal olay kaydı eline geçen karakolda epey gülücüğe neden olmuş ki onca gereksiz görüntüyü toplayıp peş peşe dizip güzelce yaymışlar. Tabii ertesi sabah da elleriyle koymuş gibi bulmuşlar.

Nerede mi bulmuşlar? Evinde bulmuşlar! Minik eşeğin sırtında tıngır mıngır evine gitmiş. Eşeği ahıra koymuş, altınları samanlığa gömmüş. Yatmış uyumuş. Öyle bir gönül, kafa rahatlığı! Bir yandan çekirdek çitlemeye devam edip bir yandan söyleniyorum tabii. “Kesin bu işin içinde bir iş var” diye. Bir iki ayrıntı daha bulurum umuduyla biraz daha kurcaladım sağı solu, ama bülten bitene kadar haberler bayatladığından onu çoktan unutmuşlardı. Hakkındaki en son haberde, yaptıklarını güzelce anlatmış, sonrası yok.

İhtimalen tutuklanmıştır. Ama şu anda ne düşünüyordur, şimdi? Forklifti neden olay yerinde bıraktığını mı, neden eşeğe bindiğini mi? Ne düşünüyordur? Meraktayım. Şu işin uzmanları bir gidip görüşseler olmaz mı? Belki buraya özgü bambaşka bir insan halidir bu, belli mi olur? Ricamızı kırmayınız, meraktayız.   

(ÖE/AB)

Sağlamcı bir baskı aracı olarak gözetleme

Bedenime sabitlenen gözler var biliyorum. Her an üzerimde dolaşıyorlar, yer değiştiriyorlar ama sürekli varlar. O kadar çok ve sürekli varlar ki olmadıklarında da onların varlığını üzerimde hissediyorum. Yoruyor beni. Hareketlerim kontrolsüz hale geliyor. Daha doğrusu aşırı kontrollü hale. En doğrusu, aşırı kontrolün yarattığı bir kontrolsüzlük hali. Gözetlenme birkaç yüzyıldır toplumların ve ötekilerin genel sorunu ve üzerine ciltlerce kitap yazılabilir. Yazılıyor da zaten. Tabii bunun sağlamcı yönü, çok fazla ele alınmıyor.

Panoptikon bir yaşam

Panoptikon aslında bir hapishane tasarımıdır. Jeremy Bentham tarafından tasarlanmış bir hapishanedir. Panoptikon tasarıma göre mahkumların her an her hareketleri gözetlenir. Onlar bu gözetlenmeyi izleyemez. O nedenle sürekli gözetlendiklerini hissederler. Foucault bunu bir iktidar biçimi olarak tanımlar. Görünmeyen ama her an her yerde etkisi olan bir iktidar biçimi. Bu gözetlenme, muhatabını sürekli kaygı içinde yaşamaya mahkum eder. Muhatap, yaptığı her şeyde gözetlendiğini ve şeffaf olması gerektiğini düşünerek kendi olmaktan çıkar. Byung-Chul Han “Şeffaflık Toplumu” kitabında bu durumu şöyle tanımlar: “Şeffaflık toplumu aynanın cehennemidir.” Han ve Foucault’a eleştirel yaklaşsam hatta onlarla kesinlikle aynı noktada olamayacağım bir gerçeklik olsa da durumun etkilerini daha iyi anlatmak için bu alıntıları uygun buldum.

Sağlamcılığın bir egemenlik biçiminde sakatlara hükmetmesinin en güçlü araçlarından biridir gözetleme. Sağlamcılığın doğası gereği gözetleyen kişi gözetlediğinin hatta gözetlemesinin yanlış olduğunun tam olarak farkında bile değildir belki. Tıpkı kendisinin sağlamcı olduğunun farkında olmadığı gibi. Oysa sürekli gözetlenmeye mahkum olan sakatlar ya da ötekiler için bu iş o kadar basit değildir. Çünkü gözetleme, meraktan gözün ilgili kişiye kayma ihtimalinin masumiyetinden çıkmıştır. O artık bir “normalleştirme” ve hizaya sokma aracına dönüşmüştür.

Bunu çok sık yaptığım gibi sakat bir insanın sıradan bir günü üzerinden örnekleyeceğim. Zihninde soru işareti olanlar için belirteyim, güvenli alan dışında bir gün değil her gün ve her an öyle genellikle. Sabah sokak kapısını açtığında ayakkabını giyerken zorlanmaman o günün nasıl geçeceğini de belirleyebilir. Çünkü bir anlık aksama o an kapısı açık komşunun, senin iradeni yok sayma pahasına olaya müdahil oluşuna maruz bırakılırsın. “Yardım istemeyecek kadar komplekslisiniz” eleştirilerine bir yanıt olsun. Yardım ya da dayanışma önemlidir öznenin iradesini yok saymadığı sürece zararsızdır. Burada İradenin yok sayılma ihtimalinden yola çıkıyoruz. Zaten genelde de öyle oluyor. Binadan çıkıp yürürken bütün gözleri üzerimizde hissediyoruz. Zaten çoğu zaman üzerimizde oluyorlar. O nedenle hareketlerimiz birbirine girebiliyor.

Sağlamcı kırılganlık rahatsız olur elbet ama biz onların görme alanının ve niyetinin dışında yaşamak istiyoruz bazen. Herkesin isteyebileceği gibi. Yemek yiyorsun tabağında bir çatal. Kenara taşmış yiyecekleri düzenliyor. Hadi bir kör toplu bir yemekte rahat etsin. Bilgisayar başında bir işle uğraşıyorsun, sen daha hareket etmeden birkaç kişinin eli klavyede beliriyor ve işi senin adına yapmaya çalışıyor. Sonuç olumsuz oluyor ve bu olumsuzluk senin körlüğüne bağlanıyor. Tabii şaka adı altında ayrımcı söylemler de eksik olmuyor. Senin yeti çeşitliliğine uygun olarak geliştirdiğin yöntem de yok sayılıyor. Hatta hata yapma hakkın yok sayılıyor.

Bazı kör arkadaşlar çocuklarıyla bir şey yaparken, üzerlerindeki davetsiz gözlerin sahibi tarafından çocuklarına müdahale edilmesi çok sık yaşanan bir durum. Yani birisi, karşısındaki sırf engelli olduğu için “iyi niyetle” de olsa, talep olmadığı halde engelli kişiyle çocuğunun arasına giriyor. Çocuk ebeveyn ilişkisine zarar veriyor. Çocuğa da ebeveyne de zarar veriyor. Sevgilinle yürüyorsun üzerinde onlarca göz gel de rahat et. Durumun vahametini daha nasıl anlatayım. Tabii bu kadar gözetlenmeye maruz kalınca, kimse bakmasa bile bütün gözleri üzerimizde hissedebiliyoruz. Bu sadece engelliler için değil tüm ötekileştirilenler için geçerli.

Bu ay EEEH Dergi’nin doğum günü vesilesiyle temalı bir sayı çıkardık. Temamız gözetlenmeydi. Ben de "Yerinden Oynamayan Cisim" başlığıyla bir yazı yazdım. Yazımı da o sayıda yer alan Sevgi Mart Göcen’in yazısının başlığıyla bitiriyorum. Çünkü durumu harika özetliyor: Bakışlarını Daha Faydalı Yerlerde Kullanabilirsin.

(BS/AB)

Özne olarak hayvan: Deniz Tapkan Cengiz kadrajında "Umwelt”

Bazı bakışlar vardır; göz göze geldiğinizde kaçamazsınız. Ne bir manzara fotoğrafıdır gördüğünüz ne de estetik bir kompozisyon. Karşınızda bir özne vardır. Sizi görür, tanır, hatta bazen izin verir. Vegan etolog ve hayvan foto muhabiri Deniz Tapkan Cengiz’in üretimi tam da bu eşikte duruyor: Hayvanı nesneleştiren bakışın karşısına, hayvanın bakışını koyuyor.

Tapkan, kadrajını yalnızca bir görüntü üretmek için değil; görünmeyeni görünür kılmak için kullanıyor. Hak ihlallerini, sistematik sömürüyü ve esaret altındaki hayvanların gündelik gerçekliğini belgeliyor. Başta Gaziantep Hayvanat Bahçesi olmak üzere, kapatılan ya da dönüştürülen hayvanat bahçelerindeki süreçleri yakından takip ediyor; tanıklığını estetik bir mesafeye değil, etik bir sorumluluğa yaslıyor.

10–24 Ocak tarihleri arasında Fotografevi’nde gerçekleşen UMWELT sergisi ise bu yaklaşımın güçlü bir yansıması. Alman biyolog Jakob von Uexküll’in kavramsallaştırdığı “Umwelt” —her canlının dünyayı kendi algı dünyası içinden deneyimlemesi— Tapkan’ın fotoğraflarında somutlaşıyor. Sergide insan geri çekiliyor; kadraj hayvanın bakışına, varlığına, özne oluşuna açılıyor. Tapkan’ın ifadesiyle seçkide yer alan karelerin ortak noktası, hayvanların objektife doğrudan bakmaları.

Tapkan, kadrajını hayvanların görünmeyen hikayelerini aktarmak ve yaşadıkları hak ihlalleri ile istismarı belgelemek için kullanıyor. Tapkan, Gaziantep Hayvanat Bahçesi başta olmak üzere esaret altındaki hayvanların süreçlerini de yakından takip ediyor aynı zamanda.

 Deniz Tapkan, Umwelt sergisinde yer alan vurucu fotoğraflarından Jane ve Gina’nın hikayesini bizlerle paylaştı:

 “Hangisini paylaşmalıyım diye düşünüyorum. Jane'i tabii ki, Jane ve Gina’nın hikayesini paylaşacağım. Burada sergide de fotoğrafını gördüğünüz Jane ve Gina.

Ben o zaman fotoğrafçı değildim. 2010 yılında hayvanat bahçesinde çalışıyordum, biyolog olarak. Ve bahçede hayvanlarla ilgileniyordum, onların beslenmeleriyle ilgileniyordum. Her gün bahçeyi geziyordum, hayvanların hareketlerini,davranışlarını,ilişkilerini etolog olduğum için gözlemliyordum. Şempanzeler de ayrıca bir çalışma konusuydu benim için. Bir günde elimde fotoğraf makinesiyle geziyordum bahçeyi.

O günlerde de belli bir süredir bebek Gina vardı hayvanat bahçesinde. Jane'in yavrusu olan bebek şempanze yani. Ama Jane hiç kimseye göstermiyordu Gina'yı. Ziyaretçiler geliyor, saklıyor, gidiyor, hemen kaçırıyor falan. Dolayısıyla bana da göstermiyor. Ama o gün, işte o akşamüzeri, böyle tam ışığın golden hours(altın saatler) olduğu bir saatte, elimde makine dolaşırken Jane'i gördüm fotoğraftaki gibi, emziriyor Gina’yı. Göz göze geldik, elimi yavaşça kameraya götürdüm, dedim ki kesin Gina'yı içeriye kaçıracak, şimdi bana izin vermeyecek diye içimden geçirirken, izin verdi. Ve o anın olması Jane sayesindeydi. Yani o anı birlikte yarattık, Jane'in izin vermesiyle çekebildim o fotoğrafı.

Zaten bir sonraki karede de o bebeğe dönüyor yüzünü. Bebek de gözünü kapatıyor ve emmeye devam ediyor Jane’i. Dolayısıyla aslında Jane'in izin verdiği bir andı. Yani buradan şunu anlıyoruz. Jane beni tanıyor çünkü ben de oranın bir çalışanıyım ve her gün beni görüyor. Herhangi bir ziyaretçi değilim. Sosyal tanıma zaten şempanzelerde var ve bilişin bir göstergesi bu. Dolayısıyla o anın oluşumuna Jane izin verdi. Bence benim için o etkisi önemli. Devam karelerinde de Gina'nın adımlarını görüyoruz. Onlar da Gina’nın ilk adımları ve annesi elinden tutuyor o sırada. Fakat hikaye kötü sonlanıyor.

Ben ayrıldıktan sonra olan bir şey bu, ben de sonradan öğreniyorum. Bir gün sabah hayvanat bahçesi çalışanları geldiklerinde, Darıca bahsettiğim bu arada, Jane'i, anne olan bireyi kaburgası kırık bir şekilde yerde buluyorlar. Ve bunu da kim yapacak? Orada sadece eşi var. Eşi o güce sahip yalnızca. Yani erkek şempanzenin yaptığını düşünüyorlar. Sonuç olarak şu anda sadece Gina yaşıyor. O aileden diğer üçü de yaşamıyor. Dolayısıyla kötü bir son.

 Şu anda güncel durumdan da bahsetmek gerekirse, Darıca Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı kapandığı için, Gina'nın nereye gideceği belirsiz maalesef. Zaten ailesini kaybetmiş bir şempanze. Şu anda 15-16 yaşlarında. Dolayısıyla onun için de aslında bir kontak kurulması gerekir. Uluslararası birimlerle, belki onun Afrika'ya bir koruma merkezine gitmesi açısından yönlendirme çok daha iyi olur. Kalan yaşamını belli bir iyi olma hali gözetilerek yaşayabilir bu sayede.

Ama bunun için de belli bir toplumsal bilince ihtiyaç var. Bunlardan sorumlu kişiler, milli parklar, doğa koruma milli parklarının böyle bir bilince ihtiyacı var. Hayvan hakları savunucularının da aynı şekilde. Dolayısıyla Jane ve Gina'nın hikayesi bu şekilde.”

Fotoğraf: Jane ve Gina-Deniz Tapkan Cengiz

"İstiyorlar ki bireyler gerçeklerle yüzleşmesin"

Tapkan, hayvan fotomuhabirliğinin sebep olduğu posttravmatik etkiden, zor şartlarda hayvan karşılaşmalarından da söz etti. 

“Örneğin bu bir cehennem ise, horoz dövüşü ya da o kesim ânı, bu durum o hayvanların cehennemi aslında.

Ben sadece orada tanıklık ediyorum, görüntü alıyorum ve gidiyorum. Kendimi önemsizleştiriyorum. Duygularımı bastırıyorum. Kendimi bu anlamda izole etmek zorundayım ki o görüntüleri bir şekilde aktarıp hikayeyi işleyebileyim. Maalesef 20 bin tavuğu bir yere tıkmak illegal değil ama bizim oraya gidip fotoğraf çekmemiz isterlerse illegal bir hale gelebiliyor. İstiyorlar ki bireyler gerçeklerle yüzleşmesin. Çünkü insanlar bunu kaldıramazlar ve sistemi değiştirirler. Kapitalist system herkesin hayvan tüketmesini istiyor.

 Bu anlamda ben de şunu sorguluyorum. İnsanlar ölü hayvan fotoğrafından rahatsız olabilirler. Bakmak istemiyor olabilirler. Fakat herkes pişmiş et, pişmiş balık tabak fotoğrafı paylaşıyor. O zaman bu ne anlama gelir? Pişmiş paylaşabiliyor muyuz ölü hayvanları? Tam da Carol J. Adams’ın kayıp gönderge terimi burada devreye giriyor. ”

"Hayvan fotomuhabirlerinin çeşitli hayvana bahçelerinde çalışmalarının, savaş muhabirliği alanı ile de benzer yönlerini görmek mümkün. Vegan literatürde bazı kavramlar yeniden yorumlanarak farklı bir şekilde sunulabiliyor. Bu bağlamda savaşı da yeniden düşünecek olursak; Savaşlar yalnızca insanlar arasında mı? Savaşın tüm yıkıcı etkileri yalnızca insanlarla mı sınırlı?

Tahakküm altında, sistematik sömürüye maruz kalan hayvan türleri salt varoluşlarıyla sonsuz savaş altında olabilir mi?  Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nde, Filistin’de, isimleri hiçbir zaman unutulmayacak Eros, Cezve, Matmazel gibi sokaklarımızdaki hayvan türleriyle sınırlı değil öldürülen hayvanlar. Her yıl karada ve denizdeki mezbahalarda bedenleri numaralı, işaretli milyarlarca hayvan keyfi tüketim için öldürülüyor. Üretilip,sömürülüp yeniden öldürüldükleri cinai bir döngüdeler maalesef. Veganlık ve hayvan özgürlüğü alanındaki çalışmalarla vegan aktivist, gazeteci ve sanatçılar hayvanların hak gasplarını ve zorlu yaşamlarını görünür kılmayı da hedefliyorlar.

İsimlerini bildiğimiz hayvanların hikayelerinin üzerine çokça gidiyoruz. Özneyi tanıyoruz çünkü.

Cezve diyoruz, Eros diyoruz. Belki de iyi bir yöntemdir bu ama bir yandan da ben istiyorum ki bir koyunun köpekten farkı olmadığı da görülsün.”

"Pozitif dönüşümü tetiklemeye çalışıyoruz"

"Son söz olarak hayvan özgürlüğü mücadelesinin görünürlüğü açısından hayvan fotomuhabirlerinin, foto aktivistlerinin, video habercilerin yetişmesi veya bu tarz insanların sizin çalışmanızı görmesi, ilham olması açısından söylemek istediğiniz bir şey var mıdır?"

Ben bir çok hayvan hikayesi işledim ama Muzir.org ile tanışmamın ardından hikayelerim görünür oldu.

 Dolayısıyla doğru bir ekip, doğru destek noktaları bulduğun zaman hikayeyi biraz daha ilerletebiliyorsun. Farklı kitlelere ulaştırabiliyorsun. Sonuç olarak pozitif dönüşümü tetiklemeye çalışıyoruz. Bir günde dönüşmüyor hiçbir şey. Biz kökten bir dönüşümden bahsediyoruz. Dolayısıyla da bu böyle bir gece de olmuyor. Bir toplantıda da olmaz. Sadece bir hashtag'e de sığmıyor hayvanat bahçeleri kapatılsın diye.

 Hikayelerin özüne inmek gerekiyor ve çok fazla hikaye var. Her hikayenin peşine düşecek kadar güce sahip değiliz. Seçmemiz gerekiyor hikayeleri. Dolayısıyla birçok insan, birçok öğrenci, yeni mezun, bu anlamda fotoğraf açısından gelişen, dönüşen insanlar bu hikayelerin peşine düşebilirler.

 Ve bu bizi daha iyi bir insan haline getiriyor bence. Diğerinin farkında olduğumuz, diğerine de özen gösterdiğimiz, naif davrandığımız, onun haklarını da gözettiğimiz bir dünya mümkün. Yani hayvana dikkat eden, zaten çevresindeki farklı özel ilgi bekleyen canlılara ya da azınlık olan gruplara da dikkat ediyor. Onların farkında oluyor. Farkında olmak da önemli bence. Ona nasıl davranılacağı konusunda farkında olmak da önemli.”

(EMK)

Bütün çılgınlar kimi sever?

Bir tiyatro oyununun en büyüleyici yanı, galiba izleyenin içindeki karanlıkla yüzleşmesini sağlamasıdır. Sahnedeki hikâye akar giderken, biz de koltuğumuzda kendimize bakarız.

Gündelik hayatın içinde çoğumuz “olumsuz” sayılan duyguları üzerimize yakıştırmayız. Kıskanç değilizdir mesela. En azından öyle olduğumuzu düşünmek isteriz.

Oysa insanın sevdiğini kıskanması mı kıskançlıktır, yoksa kıskandığını saklaması mı? Hiç kıskanmamak gerçekten mümkün müdür? Sevmenin sınırında başlayan o ince sızı nerede sahiplenmeye, nerede güvensizliğe dönüşür? İkili ilişkilerde kıskançlık insanı hangi uçlara savurur, karşısındakinde nasıl yaralar açar?

Moda Sahnesi’nin 2013’ten bu yana sahnelenen komedisi Bütün Çılgınlar Sever Beni, tam da bu soruların etrafında dolaşıyor. Eşinin sadakatini sınamak isteyen Yosif (Mert Fırat), eski dostu Angel’dan (Çağlar Yalçınkaya) yardım isteyince, kendini de onu da içinden çıkılması güç bir aşk üçgeninin ortasında bulur. Bu üçgenin merkezindeki Maria (Öznur Serçeler) ise duyguların ve oyunların arasında bir çıkış yolu arar.

Anlayacağınız, üç karakter için de sahne daralırken izleyici açısından tam tersi olur. Sanırım asıl büyü, oyuncuların bir duygudan diğerine, bir maskeden ötekine ustalıkla geçişinde saklı. O an anlıyorsunuz ki alkış sadece hikâyeye değil insan ruhunun o karmaşık, çelişkili hâline de yükseliyor.

Sanatçılar Öznur Serçeler, Çağlar Yalçınkaya ve Mert Fırat, “Bütün Çılgınlar Sever Beni” isimli oyunu anlatıyor.

 “Oyun, gel gül unut demiyor"

“Bütün Çılgınlar Sever Beni” uzun yıllardır sahnelenen bir oyun. Sizce bu metni hâlâ güncel ve izlettiren şey ne?

“Bütün Çılgınlar Sever Beni” uzun yıllardır sahnelenen bir oyun. Sizce bu metni hâlâ güncel ve seyirciyle canlı tutan şey ne?

Mert Fırat: Aslında çok basit bir yerden güncel kalıyor: çünkü insan değişmiyor. Daha doğrusu, iktidarın insanın içindeki hali değişmiyor. Oyun bir aşk hikâyesi anlatmıyor bana kalırsa; bir ilişki üzerinden, kontrol etme ihtiyacının insanı nasıl kemirdiğini anlatıyor. Yosif’in meselesi “aldatıldım mı?” sorusu değil.

Onun asıl meselesi “ben hâlâ kontrol edebiliyor muyum?” sorusu. Yıllar geçse de insanların ilişkilerde birbirini kontrol etme, kaybetme korkusuyla manipüle etme, “sevgi” adına birbirine zarar verme biçimleri değişmiyor. Bu soru bugün de çok tanıdık. Evde, işte, sokakta, ülkede… “Sorun çözüldü” deniyor ama çözülmüyor; sadece başka bir şüpheye, başka bir korkuya evriliyor. Metin tam da bu döngüyü çok yalın bir yerden kuruyor. Bir de metnin komediyi seçme biçimi çok önemli. Seyirciyi kandırmıyor. “Gel gül, unut” demiyor. Gülüyorsun ama gülüşün bir yerde duruyor. O duraklama hâlâ çalışıyor. O yüzden yıllar geçse de metin eskimiyor.

Öznur Serçeler: Baştan çıkarmak ve baştan çıkarılmak tüm insanlık tarihi boyunca karşımıza çıkan bir insan meselesi. Genel olarak çerçevesi olan ilişkiler kurmakta zorlanan bir eğilimi olan canlılarız.

Eğer bunu öğrenebildiysek yani psikoterapötik perspektiften yorumlayacak olursak Ödipal süreçlerimizi sağlıklı yaşayabildiysek ancak bu kararsızlıktan kurtulabilirdik gibi görünüyor. Oyunun metni nin gücüde buradan geliyor bence ilk insanlık tarihinden bu yana insanların yaşadığı bir kararsızlığın altını çiziyor.

Çağlar Yalçınkaya: Çünkü insan hayatında hiç eskimeyecek duyguların üzerine kurulmuş bir oyun. Bazen bazı metinleri sahnelerken güncelleme ihtiyacı hissederiz, bu oyunda hiç öyle bir şey hissetmiyoruz çünkü metin aşk, dostluk, kıskançlık üzerinden çok dinamik çatışmalarla ilerliyor.

"Ne seninle ne de sensiz"

Komedi türünde ama altında ciddi duygusal çatışmalar barındıran bir oyun. Sizce seyirci en çok neye gülüyor, neye yakalanıyor?

Mert Fırat: Seyirci ilk anda Yosif’e gülüyor. Jestlerine, konuşmasına, abartısına, karakterlerin komik çatışmasına… Ama bence asıl güldüğü şey, bir zihniyetin kendini ciddiye alış biçimi. Yosif o kadar ciddiye alıyor ki kendi iktidarını, bu ciddiyet komikleşiyor. Ama bir yerden sonra seyirci şuna yakalanıyor: “Bu adam çok tanıdık.” Çünkü Yosif’in yaptığı şey sadece kıskançlık değil; sınamak, ölçmek, kanıt istemek. Bugün ilişkilerde de, toplumda da çok gördüğümüz bir dil bu. “İspatla”, “kanıtla”, “emin olayım.” İnsan kendi ilişkilerinde yaşadığı küçük karanlıkları sahnede görünce, kahkaha bir anda yerini rahatsız edici bir tanışıklığa bırakıyor.

Asıl yakalandığı yer tam da burası. Ve Maria’nın sahnedeki hali… Bir köşede sanatla, kitapla, sessizlikle var olması… Seyircinin gülüşü orada bir şeye çarpıyor. Çünkü gülünç olanın yanında bir de sessizce tahakküme maruz kalan bir beden var. O çarpışma oyunun kalbini oluşturuyor.

Çağlar Yalçınkaya: Bence seyirci üç karakterin de defolarına çok hızlı bir şekilde yakalanıyor. Baktığınızda aslında üç karakterin de bir kararsızlığı var. Bu kararsızlık bir noktada ortaklaşıyor. Ve bence seyirci en çok buna gülüyor.

Öznur Serçeler: Ne seninle ne de sensiz diyenlerin hikayesi gibi sanki. Hepimizin içinde olan çatışmaların oyundaki karakterler tarafından ayyuka çıkması ve ortaya konması seyircinin de kendi yaşantısında bir yere dokunduğu için oyun güldürürken düşündürüyor galiba.

"Yosif’i oynarken kendimi sürekli frenliyorum"

Yosif, kontrol etmek isteyen ama kontrolü kaybeden bir karakter. Onu oynarken empati kurduğunuz ve zorlandığınız yerler nereler?

Mert Fırat: Empati kurduğum yer şu: Yosif’in temelinde çok insani bir korku var. Kaybetme korkusu. Sevilmeme korkusu. Değersizleşme korkusu. Bunlar hepimizin bildiği duygular. Ama Yosif bu duygularla yüzleşmek yerine, onları bir iktidar oyununa çeviriyor. Benim için zor olan yer de burası.

Çünkü sahnede bu korkuyu oynarken, onu masumlaştıramam. Ama bir yandan da onu bir “karikatür kötü”ye dönüştüremem. İnce bir çizgi var. Yosif’in komikliğiyle, kurduğu şiddet dili arasındaki mesafe. Özellikle “sınama” anları… Karısını bir özne olarak değil, bir ölçü birimi gibi ele aldığı anlar… Orada seyirci gülüyor ama ben sahnede hep şunu hatırlıyorum: Bu, sevginin bittiği yer. O yüzden Yosif’i oynarken kendimi sürekli frenliyorum. Çünkü abartırsam komedi kaçıyor, yumuşatırsam da mesele kayboluyor.

Yosif’i bir “kötü karakter” olarak mı, yoksa kendi korkularının içinde sıkışmış biri olarak mı görüyorsunuz?

Mert Fırat: Ben Yosif’i “kötü” diye etiketlemeyi sevmiyorum. Çünkü o etiket seyirciye şunu rahatça söyletiyor: “Ben o değilim.” Oysa oyun tam tersini söylüyor. Yosif, korkusunu yönetemeyen biri.

Korkusunu büyütüp, onu başkaları üzerinde bir baskı aracına dönüştüren biri. Bu çok tehlikeli bir yer. Ama aynı zamanda çok tanıdık bir yer. İktidar arttıkça rahatlaması gerekirken, daha da tedirgin olan bir zihin hali.  Bu yüzden Yosif’i kendi korkularının, duygusal yoksunluğunun içinde sıkışmış biri olarak görüyorum.

Ama bu, yaptıklarını mazur göstermez. Sadece şunu söyler: Bu bir bireysel sapma değil, bir sistemin ürettiği bir karakter. Ataerkil düzenin, “erkeklik” diye dayattığı şeylerin içinden çıkmış bir figür. Yosif, seyirci için rahatsız edici ama bir o kadar da tanıdık bir karakter

"Doğru olanı yapmaya çalışıyor"

Maria, iki erkek arasına sıkışmış gibi görünse de aslında oyunun denge noktası. Maria’nın gücü sizce nereden geliyor?

Öznur Serçeler: Evet Maria bir denge noktası gibi ama en çok arzu nesnesi aslında. Belki güçlü görünmesi bu yüzden. Ama aslında Maria da kararsız ve kendini nerede konumlandırıcağını bir türlü anlayamamış birisi.

Onun göreceli bir şekilde gücü diyebileceğimiz şey çoğunlukla toplum kurallarına uyan bir hayat yaşamaya gayret etmesinden geliyor olabilir. Ama bu aynı zamanda onun en güçsüz de tarafı olabiliyor çünkü genel anlamda doğru olanı yapmaya çalışmak kendinden uzaklaşması gibi bir bedelle mümkün oluyor.

Kadın karakterlerin komedide çoğu zaman klişelere sıkıştığını düşünürsek, Maria bu kalıpları kırıyor mu?

Öznur Serçeler: Evet Maria bir denge noktası gibi ama en çok arzu nesnesi aslında. Belki güçlü görünmesi bu yüzden. Ama aslında Maria da kararsız ve kendini nerede konumlandırıcağını bir türlü anlayamamış birisi. Onun göreceli bir şekilde gücü diyebileceğimiz şey çoğunlukla toplum kurallarına uyan bir hayat yaşamaya gayret etmesinden geliyor olabilir. Ama bu aynı zamanda onun en güçsüz de tarafı olabiliyor çünkü genel anlamda doğru olanı yapmaya çalışmak kendinden uzaklaşması gibi bir bedelle mümkün oluyor.

Maria her ne kadar harika bir kadın, örnek bir insan , başarılı bir müzisyen kimlikleriyle algılanan bir kadın olsa da aslında o da iç dünyasında kendi gel gitlerini anlamlandırmaya çalışan biri. Bu manada klişe kalıpları kırıyor mu? bazen evet bazen hayır diyebilirim.

Angel hem oyunun tetikleyicisi hem de karmaşanın parçası. Bu karakteri oynarken seyircinin sempatisini mi, rahatsızlığını mı daha çok önemsiyorsunuz?

Çağlar Yalçınkaya: Her ikisini de sanırım. Çünkü sempati ve  rahatsızlık bu oyunda bu kadar keskin çizgilerle birbirinden ayrılıyor mu emin değilim. Sempati bi yerde rahatsız edici, rahatsız edici olan da bi noktada sempatikleşiyor.

Angel’ın dostluk ve ihanet arasındaki çizgide duruşunu siz nasıl okuyorsunuz?

Çağlar Yalçınkaya: Kararsız. Çünkü ne arkadaşını ne de aşkını bile isteye kırabilecek biri değil. 

Üçünüzün sahnedeki kimyası oyunun en güçlü taraflarından biri. Bu uyum prova sürecinde mi oluştu, yoksa zamanla mı oturdu?

Mert Fırat: Prova çok önemli ama tek başına yetmez. Sahnedeki kimya biraz da birbirinin nefesini tanımakla ilgili. Ne zaman susacağını, ne zaman yüklenebileceğini bilmekle ilgili. Biz bu oyunu yıllardır birlikte oynuyoruz. Zamanla oturan şey şu oldu: Herkesin sahnedeki enerjisini tanımak. Yosif’in gevezeliği, Angel’ın zekâsı, Maria’nın berraklığı… Bunlar dengede durmazsa oyun çöker. Komedi çok hassas bir şey; güven ister. Bir de yıllar içinde şu oldu: Aynı sahneleri oynuyoruz ama biz değişiyoruz. Hayat değişiyor. Seyirci değişiyor. O değişim, sahnedeki ilişkiye de sızıyor. O yüzden her temsil biraz başka bir oyun aslında.

Çağlar Yalçınkaya: Provalarda başladı, oyunlarla gelişti diyelim. Çünkü oyun gerçekten hatrı sayılır bir gösterim sayısına ulaştı ve bir konfor yarattı biz de. Ama hala sürprize açık çok fazla şey yaşıyoruz sahne üstünde ve aslında bu da bir uyumlanmamızı arttırıyor.

Öznur Seçeler: Zamanla oyunun içinde daha da yoğunlaştı bence.

Bugün bu oyunu ilk kez izleyecek bir seyirciye, sahneden inerken hangi duyguyla çıkmasını isterdiniz?

Mert Fırat: Tek bir duygu söyleyemem. Ama şunu isterim: Seyirci gerçekten gülsün. Ama sahneden inerken o gülüşün içinde küçük bir soru kalsın. Şunu düşünsün mesela: “Ben sevgiyle kontrolü nerede karıştırıyorum?” “Güven dediğim şey gerçekten güven mi, yoksa korkunun kılıfı mı?” Bir de Maria’nın yerinden baksın isterim. Bir noktada “ben artık bu oyunun nesnesi değilim” diyen bir duruş var sahnede. O çok kıymetli. Çünkü bu bir intikam hikâyesi değil; bir sınır koyma hikâyesi. Eğer seyirci sahneden inerken şunu hissederse mutlu olurum: “Komik olan sadece Yosif değil; tehlikeli olan da sadece Yosif değil.” O zaman oyun yerini buluyor.

Öznur Serçeler: Bir şeyler hissetmiş ve kendi ilişkilerini düşünmüş belki sorgulamış bir şekilde çıkmasını isterim.

Çağlar Yalçınkaya: Gülmeye daha yatkın bir buruklukla diyelim :)

Habercinin Notu: Bu söyleşiyi okurken Mabel Matiz'in bu klibini izleyebilirsiniz.

(EMK)

Vietnam’da İngilizce eğitimi: Cem Kilciler ve Valerio Pantanella

Vietnam sizi kendine çeken, ama aynı anda korku da uyandıran bambaşka bir ülke. Bin bir çeşit rengiyle, kokusuyla, akıl dışı trafiğiyle, inanılmaz gürültüsüyle hem yoruyor, hem de kendine aşık ediyor.

Benim en çok sevdiğim yanı ise kapitalizmin her sokağına, her dehlizine, tüm boş oluklarına doluşmamış olması. Herkes kendi işini yapıyor bir şekilde, kapısının önünde bir şeyler satıyor.

Sıra sıra zincir marketler yerine insanların kurutulmuş balığını, çorbasını, sebzesini, meyvesini satarak; az bile olsa kendi parasını kazanabilmesi bana umut ve özgürlük hissi veriyor. Avrupa’nın kurallı esaretinin karşısında istedikleri yere hamaklarını asıp bir tutam uykuyu yakalayabilen rahat ve sıcak insanlarıyla özgür Vietnam… Ya da böyle bir dünyada nispeten özgür diyelim.

Sosyal medyanın Vietnam diyerek yıkıldığı, Asya’da İngilizce öğretmenliğinin bir meslek olarak yabancılar açısından cazibe kazandığı, lisans mezunu ve İngilizce bilen kişilerin de ister istemez yönünü Asya'ya çevirdiği zamanlardan geçiyoruz. Eskiden insanların haritada bile yerini bulmakta zorlandıkları Vietnam popüler bir nokta haline geldi.

Hükümetin 2030’a kadar İngilizceyi ikinci resmi dil yapma planlarına dair haberler sosyal medyada yer aldı ancak Vietnam bu konuda ne kadar ciddi? Vietnam’ın İngilizce eğitimine önemle eğildiği anlaşılsa da, özel dil okullarını denetleyip denetlemediği, devlet okullarının gerek aşırı kapasite gerekse pedagojik anlamlarda iyileştirmeye gidip gitmediği merak konusu. Türkiye’ye de ilham olabilecek eğitim konusuna dair bu soruları cevaplayabilmek, en azından deneyimlerini dinleyebilmek adına uzun yıllardır alanda çalışan Cem Kilciler ve Valerio Pantanella ile  görüştük. 

Merhaba Cem, biraz kendinden bahseder misin?

İngilizce öğretmenliğinde 8. yılım. 2,5 yıl Türkiye'de özel kurumlarda çalıştım. 2019’da Vietnam'a geldim. Öğretmen olarak 3. yılımdayım; ayrıca 3 sene de akademik yöneticilik yaptım. An itibarıyla Apollo, ve Atlantic kurumlarında, hem çevrim içi hem de yüz yüze dersler veriyorum.

Vietnam’daki öğrencilerle çalışmanın, Türkiye’yle kıyaslandığında en büyük farkı ne sence? Burada yabancı öğretmen olarak sizden yine ders anlatılması beklense de yerli bir öğretmenden daha fazla ilgi çekici olmanız bekleniyor, hem kurumlar hem de öğrenciler tarafindan. Öğrencilerin bireysellikleri Türkiye'deki öğrencilere göre daha geri planda, bunun toplumun kendi mekaniğinden ve bireylere yönelik beklentilerinden kaynaklandığını düşünüyorum. 

Cem Kilciler

Vietnam’ın eğitime önem verdiğini söyleyebilir miyiz peki? 

Önem verildiğini düşünüyorum çünkü yurtdışından öğretmen getirmek için önemli bir bütçe ayırıyorlar. Çocuklarının bu dili öğrenmeleri gerektiğini biliyorlar, hem komşuları bu kadar ilerlemişken geri planda da kalamazlar. Ancak çok hızlı gelişen bir ülke olduğu için denetleme, kalite kontrol ve ilgili kanunların çıkarılması biraz zaman alıyor; bence bu durum İngilizce öğretmenliğinin kalitesini düşürüyor.  Yeni bir kanun ile diplomasız insanların öğretmenlik yapmalarının önüne geçtiler ama öncesinde meslek,  ‘backpacker’ların cep harçlıklarını çıkarmak için yaptıkları işlerden birisiydi. E cep harçlığı için çalışan, mesleği çok da ciddiye almayan insanları işe alan kurumların olması da ayrıca üzücü.

Devlet okullarında yabancı öğretmenlerin saatlik olarak görevlendirilmesi sence eğitimi güçlendiren bir şey mi, yoksa daha büyük bir yapısal sorunun işareti mi? Sence bu sürdürülebilir mi?

Bence bu konuya da madalyonun iki yüzünde olduğu gibi bakılmalı; okulların yabancı öğretmenlere ‘freelancer’ olarak bakmaları, son dakika plan değişiklikleri, iletişimde yaşanan sorunlar, iptal edilecek ders varsa bunu yabancı öğretmenin dersine denk getirmek; öğretmenlerin de okullara aynı şekilde yaklaşmalarına sebep oluyor. Profesyonel zemin kurulduğunda profesyonel insanlar toplanır. Etkiye tepki olacak şekilde; saatlik görev alan öğretmenlerin bazıları ‘değer görmediğim yere ben neden önem vereyim?’ diyerek kendilerini olabildiğince rahat bırakıyorlar. Bu da tabii en çok veli ve öğretmenleri etkiliyor; zira mutsuz, stresli, bunalmış öğrenciye ders anlatmak deveye hendek atlatmak kadar zor. 

Vietnam’a gelip öğretmenlik yapmak isteyenlere önerilerin var mı?

Kurumsal bir şirketle anlaşarak ve 5 yıl sonra ne yapmak istediklerini bilerek gelsinler. Güneydoğu Asya güzelliklerle dolu ama bir o kadar da zor bir yer. Bir ara Türkiye’de patlayan lokmacı dükkanları gibi dil kursları açılıyor burada. Bilen bilmeyen, öğretmenlik geçmişi olan olmayan, parayı basıp dil kursu açıyor.

Bu nedenle getirilen öğretmenlere davranış şekilleri kötü olabiliyor; kendilerini kimsenin vicdanına bırakmasınlar. Saygon geçiş dönemi için güzel bir şehir. Da Nang rahat bir hayat yaşamak için güzel bir sahil kasabası. Hanoi ise Vietnam'in kültürünü tam anlamıyla yaşayabileceğiniz büyük bir köy topluluğu. Vietnam sürekli olarak küçük problemlere sahip ama inanılmaz güzelliklerle dolu bir ülke. Bu güzellikleri görmek içinse pozitif ve güçlü olmak gerekiyor.

Merhaba Valerio, seni tanıyabilir miyiz?

40 yaşındayım; Roma’da doğdum büyüdüm. Öğretmen olan annem ve tutkulu bir gezgin olan babam sayesinde, küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye ve çevremizde olup bitenleri anlamaya karşı derin bir merak geliştirdim. Dünyayı hem jeopolitik analizler aracılığıyla uzaktan okumayı hem de yaptığım sayısız seyahat ve yurtdışı deneyimi sayesinde sahada gözlem yapmayı seviyorum. Bu yolculuklar, farklı toplumların antropolojik yönlerini bizzat görüp takdir etmeme imkân tanıdı, diyebilirim.

Vietnam’da ne kadar zamandır yaşıyorsun ve ne zamandır öğretmen olarak çalışıyorsun?

2013 yılında yaptığım seyahatlerden biri beni ilk kez Vietnam’a götürdü. Binlerce yıllık tarihi boyunca her türlü emperyalizme karşı gösterdiği kararlılıkla her zaman hayranlık duyduğum bu ülke, aynı zamanda küresel tarih alanındaki tezimin de odak noktasıydı. Yaklaşık 8 yıldır Ho Chi Minh City (Saygon)’de yaşıyorum; burada evlendim ve bir aile kurdum. Özel bir dil merkezinde İtalyan dili ve kültürü üzerine dersler veriyorum.

Vietnam’a ilk geldiğin zamandan bugüne eğitim alanında hangi değişimleri gözlemledin? Yabancı dil öğrenimine olan ilgi, modernleşmeye yönelik güçlü adımlar ve teknolojinin öğrenme sürecine entegre edilmesiyle birlikte istikrarlı bir biçimde arttı. Bununla birlikte, öğretmen-öğrenci ilişkisinin de, Konfüçyüsçülüğün etkisi altında; hiyerarşi ve saygı temellerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, geleneksel toplumsal değerler üzerinde varlığını sürdürdüğünü eklemek gerek.

*Valerio Pantanella

Yapılan açıklamalar doğrultusunda hükümet, 2030 yılına kadar İngilizceyi ikinci ulusal dil haline getirmeyi hedefliyor. Sence bu hedef ne kadar gerçekçi?

Bana göre bu hedefe ulaşmak mümkün. En büyük avantajlardan biri, özellikle küçük yaşlardan itibaren öğrenildiği için İngilizcenin gençler arasında yaygın olarak kullanılması. Ülke aynı zamanda küresel entegrasyona giderek daha fazla açılıyor ve bu durum ekonomik büyümeyi de destekliyor. İngilizceyi eğitim sistemine entegre etme süreci bürokratik açıdan daha zorlu olabilir, ancak hükümetin bu konuda da bazı girişimleri var. Mesela ülkede yaşayan yabancıları ulusal dijital kimlik platformuna dahil ediyorlar; teknoloji bu süreci kolaylaştırabilir.

Vietnam devlet okullarında şiddet uygulandığına dair duyumlar da var. Sen hiç böyle şeyler duydun mu ya da karşılaştın mı?

Benim çalıştığım merkezde sınıflar kalabalık değil ve öğrencilerin yaş aralığı genellikle 20–35 arasında. Ders ortamımız her zaman saygılı ve çok samimi. Öyle ki birçok öğrencim sonradan arkadaşım oldu ve sık sık birlikte ders dışında da etkinlikler yapıyoruz; bu da Vietnam toplumuna daha fazla entegre olmamı sağladı.

Öte yandan ne yazık ki, devlet okullarında zorbalık ve şiddet artıyor. Sosyal medyanın yanlış kullanımı da bu durumu daha kötü hale getiriyor. Tıpkı uzun zamandır Batı’da olduğu gibi, internet dijital zorbalara alan açıyor. Neyse ki Vietnam’daki okul sisteminde, şiddet içeren davranışlara karşı genelde oldukça sıkı önlemler alınıyor. Aynı zamanda, öğrenciler arasında uzlaşma sağlanmasına da önem veriliyor.

Sence Vietnam eğitim sisteminin en güçlü ve en zayıf yönleri nelerdir? Vietnam, eğitim alanında diğer ülkelere bir örnek model teşkil edebilir mi?

Bana göre Vietnam’da öğretmenlere gösterilen büyük saygı, örnek alınması gereken bir güçlü yön; zira birçok ülkede öğretmenler sık sık kötü muameleye maruz kalıyor veya öğrenci ve/veya veli şiddetine uğrayabiliyor. Ancak bu aşırı saygı, öğretmen-öğrenci ilişkisinde bir dengesizlik de yaratabiliyor. Öyle ki, Vietnamlı öğrenciler çoğu zaman öğretmenden ek açıklama istemeye çekiniyorlar; bu da akıllarındaki soruların yanıtsız kalmasına ve öğrenme sürecinin sekteye uğramasına neden oluyor. Bir diğer olumsuz nokta ise, öğrenme sürecinden ziyade sonuçlara aşırı önem verilmesi. Bu yaklaşım, öğrencileri çok küçük yaşlardan itibaren sürekli bir baskı altına sokuyor. Hatta pek çoğu, ailelerinin yönlendirmesiyle akşam geç saatlere kadar ek kurslara katılmak zorunda kalıyor.

Vietnam bir süredir sosyal medyada oldukça popüler. Bu trend eğitim alanını nasıl etkiledi? Kısa süreli yabancı öğretmenler öğrencilerin öğrenme motivasyonuna dair anlamlı bir etki yaratabiliyor mu?

Bu yabancı öğretmen akını, hem hükümetin İngilizceyi ülkenin ikinci dili haline getirme hedefine ulaşmasına katkı sağlayabilir hem de eğitim ortamını çok kültürlülük ve çoğulculuk gibi konular açısından zenginleştirebilir.

Son olarak, Vietnam’ın en büyük şehri olan Saygon’da seni en çok etkileyen şey nedir?

İlk bakışta, sadece sokaklardaki trafiğe bakarak burayı çılgın ve kaotik bir şehir sanabilirsiniz; sanki herkes durmaksızın hareket halinde gibidir. Ama bakışınızı biraz sola çevirin, scooterının üzerinde huzurla uyuyan bir adam görürsünüz. Sağa baktığınızda ise küçük plastik taburelerde oturmuş, kahve içerken sakin sakin sohbet eden iş arkadaşlarına rastlarsınız.

Arkanızdaki dar sokağa göz attığınızda kapıları sonuna kadar açık evler dikkatinizi çeker; içeride aileler ve dostlar müzik ve kahkahalar eşliğinde yemeklerini paylaşıyorlardır. Hemen yan evde ise yaşlı bir adam, sallanan hamağında keyifle dinleniyordur. Başınızı kaldırıp, caddeden akan o bitmek bilmeyen trafiğin üzerindeki bir çatıya baktığınızda, geleceğe kadeh kaldıran neşeli gençleri görürsünüz: ‘Một, hai, ba, dzô!’ (Bir, iki, üç, şerefe!)

İşte Saygon böyle bir yer. Aynı anda hem sever hem de yorulursunuz; ama ayrıldığınızda, çok özleyeceğinizden emin olabilirsiniz.

(SV/EMK)

Melankoliden gerçekliğe: Z kuşağı Sevgililer Günü’nü yeniden tanımlıyor

Z kuşağı için Sevgililer Günü toksik ilişkilere karşı farkındalık, rıza vurgusu, “red flag” (bir kişinin olumsuz özelliği) kültürü ve “self-love” (öz-sevgi) temalarıyla yeniden tanımlanıyor.

Gençler ilişkilerde duygusal şiddeti, manipülasyon ve kontrolü romantize etmiyor. Sosyal medyada “Acı çekmek aşk değildir” söylemi yaygınlaşıyor. Flörtte ve sevgililikte açık rıza, kişisel alan ve eşitlik vurgusu ön plana çıkıyor. 

Söz konusu eğilimler, özellikle kadın ve LGBTİ+ gençler arasında güçlü.

Partner yerine kendine hediye almak, arkadaşlarla “Galentine’s” gibi anti-Sevgililer Günü etkinlikleri düzenlemek ya da yalnızlığı damgalamamak da Z kuşağı arasında yaygın.

20’li yaşlarının başında evlenen ve dünyaya bizleri getiren anne-babalarımızın kuşağıyla kıyaslandığında bile, gençlerin ilişkilere ve aşka bakışı daha özgün bir yerde duruyor. 

Kimine göre “kapitalizmin tuzağı”, kimine göre ise haftalar öncesinden planlanan özel bir gün olan 14 Şubat’ı, Z kuşağından dinledik.

Plotinos’un Aşk Kuramı” kitabının yazarı ve Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu ise gençlerin anlatılarından da hareketle aşkı tarihsel, kültürel ve varoluşsal bir deneyim olarak ele aldı.

“Biraz performans alanı”

18 yaşındaki Duru Işık, Sevgililer Günü’nün eskisi kadar “büyük” kutlanmadığını düşünüyor:

Yani genelde iyi bir mekânda yemek yemek ya da ‘iyi’ bir hediye almak öne çıkıyor. Daha çok romantik yerlerde akşam yemeğine gidiliyor, fotoğraflar çekiliyor. Aslında mesele sevgilinin olması değil, daha çok o romantik atmosferi yaşamak gibi. Cozy bir mekânda yemek yiyip içmek, özel bir plan yapmak.” Işık, günün pazarlama odaklı bir hâl aldığını düşünse de sosyal uyum baskısının sürdüğünü ekliyor: “Bizim kuşak bunun farkında; ama yine de herkes ne yapıyorsa ona uyma hâli var.

Kendisi ise günü özel olarak kutlamadığını belirtiyor: “Sevgilimle yemeğe gideceğim; ama Sevgililer Günü olduğu için değil. Hatta klişe romantik bir Boğaz yemeği yerine kebapçıya gideceğiz. Zaten işin ekonomik tarafı da var. Mekânlar pahalı, hediyeler pahalı. Bu yüzden çoğu insan için çok duygusal bir yerden değil, daha çok ‘Ne alındı, nereye gidildi?’ üzerinden konuşuluyor.”

Işık, sosyal medyanın tutum ve davranışları üzerindeki etkilerini de şöyle tarif ediyor:

Sosyal medya da işin başka bir boyutu. Sevgililer Günü biraz güç gösterisine dönüşüyor. Kim nereye gitmiş, sevgilisi ona ne hediye almış… Birbirimize atıp konuşuyoruz. Biraz geri kalmama hâli var. Roma’ya mı gittin, Kapadokya’ya mı gittin, herkes görsün. Bizim kuşak, sizin kuşak gibi kendisi için değil, hayatını başkalarına göstermek içim paylaşım yapıyor. Sevgililer Günü de biraz böyle bir performans alanı.

Işık’a göre aşk da “ilk görüşte” yaşanan büyük bir hikâye değil: “Daha çok iyi anlaşmak, güvenmek, rahat hissetmek. ‘O zaman sevgili olalım, bir adı olsun’ noktasına gelmek. Çok büyük, film gibi bir başlangıçla değil; zamanla birlikte vakit geçirerek gelişen bir şey. Yaşadığım aşk mı, değil mi, onu da bilemem. Daha 20 yaşımdayım.

“Tek sefere mahsus değil”

20 yaşındaki Beste Naz Kaşut ise 14 Şubat’a daha olumlu bakıyor. Kaşut, günün ticarileştiğini kabul etmekle birlikte, özel günlerin insanlar için anlam taşıdığını düşünüyor: “Yılbaşı, yıldönümü, doğum günleri benim için hep önemli. Sevgililer Günü de birbirine âşık insanların sadece birbirlerine odaklanması için iyi bir bahane bence.

Tüketim kültürünün zaten kanıksandığını söyleyen Kaşut, özel günlerin insanları bir araya getirmesini değerli buluyor. Aşkın evrensel bir tanımı olmadığını vurgulayan Kaşut, şimdiye kadar iki kez âşık olduğunu ya da öyle düşündüğünü söylüyor:

Ben aşkın evrensel olarak kabul edilecek bir tanımı olabileceğini düşünmüyorum. Şu ana kadar iki kez aşık oldum ya da olduğumu düşündüm. Birden fazla kez aşık olunabileceğine inanıyorum. Aşık olmak tek sefere mahsus bir şey değil ve aşık olunan kişiye göre de şekillenebilecek bir şey belki de. Benim şimdiye kadarki deneyimim, aşık olduğum kişilerin her hareketine ve huyuna tolerans gösterebilmek gibiydi. Tolerans biraz yanlış kelime de olabilir çünkü aşıkken tolerans gibi hissettirmiyor bu durum. Karşılıksız ve pervasızca sevmek gibi bir şey bence aşk. İsmini tam koyamadan ve nedenlerini tam açıklayamadan bir şeyler hissetmek.

“Ölüp bitmeye gerek yok”

22 yaşındaki Mert Aydın, Sevgililer Günü’ne de aşka da daha mesafeli yaklaşıyor. Ona göre 14 Şubat, büyük ölçüde kendilerinden önceki kuşakların yüklediği anlamla yaşayan bir gün: “Bence aşk biraz abartılmış bir şey. Özellikle bizden önceki kuşaklar için çok dramatik, hayatın merkezi gibi anlatılıyor. Benim için o kadar büyük bir mesele değil. Daha çok iyi vakit geçirmek, uyumlu olmak, kafanın rahat olması önemli.

Aydın, Sevgililer Günü’nü özel olarak kutlamayı düşünmediğini ve sosyal medyadaki romantik paylaşımları da “biraz gösteri” olarak nitelendirdiğini söylüyor: “Herkes en mutlu, en aşık hâlini paylaşıyor. Aşk sanki çok kutsal, ulaşılması zor bir şeymiş gibi. Bana göre o kadar da derin değil.

Önceki kuşakların “ilk görüşte aşk” ya da “tek ve sonsuz aşk” anlatılarını gerçekçi bulmadığını söyleyen Aydın, kendi deyimiylz ilişkileri daha “temiz” bir yerden tanımlıyor: “İki insan anlaşırsa yürür, anlaşmazsa biter. Ölüp bitmeye gerek yok.”

“Başkasının kalbinde yeniden doğup, yeniden dünyaya geliş”

Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu’na göre ise kapitalizm aşkı da metalaştırıp ambalajlamayı başardı. Fakat aşk her seferinde o ambalajı yırtıp çıkan yaratıcı bir güç olarak varlığını sürdürüyor:

Her çağın ve her kültürün aşk tanımı birbirinden farklıdır. Kültürler ve çağlar, yaşamla ilgili her edimde olduğu gibi aşk hakkında da kendi ethoslarına uygun ideolojik klişelerini üretir ve insanların tahayyüllerini bu klişelerle biçimlendirirler. Evet, klişeler aşkın dinamizminin ve yaratıcı kapasitesinin önündeki engellerdir; ama öte yandan da ironik olarak ilişkilendikleri sözcüğün tarihsel bağlamlarının ötesine geçip evrensel bir karakter kazanmasına da vesile olurlar. 

Aşk sözcüğü ile ilgili olarak düşündüğümde, bir varoluşsal tamamlanma çabası olarak tanımlanan aşktan, bir adım ötesinde mistik görünün gizlendiği birbiriyle hemhal olma, birbirinin içinde eriyip yok olma olarak aşka; varlıkları kendileri için iyi olanı aramaya yönelten evrensel güç olarak aşktan, insanın var olma, yaşama ve eyleme gücünü arttıran aşka; doğanın türün devamı için insana kurduğu erotik tuzak olarak aşktan, iki kişi arasındaki bir egemenlik ve teslimiyet mücadelesi olarak aşka kadar, filozofların aşka dair kavramsallaştırmalarının her birinde yaşamdan yana olma ve yaratma tutkusunu ayırt edebiliriz.

Bizim çağımızda kapitalizm aşkı da metalaştırıp ambalajlamayı (Sevgililer Günü, standartlaştırılmış romantizm ritüelleri vb.) başardı. Ama bu başarının ardında aslında bir başarısızlığın itirafı da gizli: Çünkü ne kadar paketlenirse paketlensin, aşk her seferinde o ambalajı yırtıp çıkan “yaratma tutkusuyla” kendini yeniden doğurur.

İnsanı kendisi dışına çıkmaya, diğerini görmeye yönelten en güçlü duygu olan aşk aslında hem sınırlanmışlığa, hem metalaşmaya, hem de denetime karşı bir direniştir. Her ne kadar ideolojik olarak biçimlendirilmeye direnmiyor gibi görünse de otoriter rejimlerin de baş belasıdır aşk! Zira kolaylıkla ve doğallıkla kontrolden, denetimden kaçar. Distopik eserlerde aşkın bir “ruh çıkarma” hastalığı olarak tanımlanması boşuna değil! Çünkü başkasında, ondaki ele geçirilememiş hayatı, onun dünyayı görme biçimini, dünya ile ilişkilenme tarzını severiz. Bu süreçte kişi kendi kabuğunu kırdığı için, dünya onun için daha geniş ve anlamlı bir yer haline gelir. Bu nedenledir ki aşk bir başkasında duygusal ve düşünsel demlenmenin, dünyaya doğru genişlemenin iki özne arasındaki en kişisel görüntüsüdür. 

Aşk sadece bir “duygu” değil, aynı zamanda bir “dikkat” halidir. Dünyadaki milyonlarca insan arasından sadece onu seçip, ona hayati bir önem atfetmektir. Yani birine “Seni seviyorum” demek “Senin var olmanı istiyorum” demektir. Çünkü aşk, sevilen kişinin varlığını sürekli olarak onaylamaktır. Diğerinin varlığına şükretmek, aşkın en yalın halidir.

Aşık olunan diğerindeki hayat olduğunda, o hayatın özgür kalması gerekir. Aşk yüzünden ölen veya öldürenlerin trajedisi, aslında karşısındakini bir “özne”  olarak değil, bir “nesne” olarak görmelerinden kaynaklanıyor. Aşk için öldüren kişi, aslında karşısındakinin “kendi dışındaki hayatına” tahammül edemeyen kişidir. Toplumda aşk uğruna gerçekleştirildiği söylenen şiddet eylemleri, diğerini mülk edinerek yozlaşmış bir aşkın, “kaybetme korkusunun” ve “ego kaybının” dışavurumudur. Aşkı bir yöneliş, bir kendi kalarak kendi dışına çıkma değil bir “elde etme” (fetih) olarak gören biri, diğerinin varlık ve anlam payını gasbederek zalimleşir.  Bu aşk değil, patolojik bir narsisizmdir

Çünkü aşk statik bir duygu değil, zamana yayılan, olgunlaşan ve dünyasal bir dönüşüm içeren yaratıcı bir süreçtir. İnsanın kendi içine kapanması değil, kendi merkezinden çıkıp sevilen özneye, onun dünyasına doğru sürekli bir akış halinde olmasıdır. Aşk, bir kayboluş değil, başkasının kalbinde yeniden doğup, yeniden dünyaya geliştir. 

Dinleme önerisi: Daft Punk – Beyond.

You are the night, you are the ocean / You are the light behind the cloud / You are the end and the beginning.”

(TY/EMK)

Canınız Musk’a teslim!

Denemeler daha tamamlanmamışken, Elon Musk’ın hırsı yüzünden piyasaya alelacele sürülmüş sürücüsüz araçlar birçok kazaya ve ölümlere yol açtı. 

"Elon Musk’ın foyası: Tesla Deneyi (Elon Musk Unveiled: The Tesla Experiment)" adlı belgesel mevzubahis iddiayı ziyadesiyle ispatlıyor. 2025 Almanya yapımı 90 dakikalık sürükleyici filmin argümanı, bir zamanlar Tesla’da çalışmış insanların teferruatlı beyanatları, tüyler ürpertici arşiv görüntüleri ve Musk vurdumduymazlığının kurbanı olmuşların hukuki mücadeleleri sayesinde layıkıyla destekleniyor.

Tecrübeli sinemacı Andreas Pichler’in araştırmacı gazetecilik tarzına dayandırdığı belgeselinde geleneksel televizyon estetiğini tercih etmesi filmin çok daha geniş kitlelere ulaşmasını muhakkak ki sağlıyor. 

Onu yakından tanımış olanların verdiği malumata göre Musk hiç bir zaman sevilesi bir insan olmamış, candan arkadaşlıklar kuramamış, çalışanlarına acımasızca davranarak etik değerlerinden feragat etmelerini beklemiş. İnsanlığını sorgulatabilecek seviyede soğuk kişiliği iticiliğinin alametifarikası olmuş, suyuna gitmeyenleri tehdit etmekten geri durmamış. Hızla yükselmek ve zenginleşmek için kuralları bükmekten asla kaçınmamış, kendini kanunların üstünde görmüş, gem vurulamayan megalomanlığı insan neslinin ıslahı yönünde kendini bir öncü gibi kabul etmesine bile yol açmış. 

İbretlik belgesel CPH:DOX ve IDFA’dan sonra Göteborg Film Festivalinde seyirciyle buluştu; Türkiye’ye de uğrasa fena mı olur? 

Nihai gaye nedir?

Silikon vadisinden tüm dünyayı ele geçirmek üzere yayılmakta olan yeni trendin çirkef simalarından Güney Afrika’lı Musk’ın, Almanya doğumlu Peter Thiel gibi, ABD demokrasisinin yıkılmasına yönelik faaliyetleri uzun zamandır sorgulanıyor.

Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan aşırı sağcı ve ırkçı söylemlerinden vazgeçemeyen, Nazi selamı vermekten kaçınmayan Musk ve benzerlerinin Avrupa demokrasilerini de yerle bir etme projesinde yer aldığı her fırsatta dile getiriliyor. 

Biden hükümetinin hedefi hâline gelip muhtelif davalarda kendini savunmak zorunda bırakılmış Musk’ın “Önce Amerika” söylemiyle seçmenlerini yanıltan Trump’ı satın aldığı ve bu sayede yargılanmaktan kendini kurtardığı da resmen biliniyor. ABD’nin en utanmaz hükümeti kurulduğunda canciğer kuzu sarması olan Musk ile Trump’ın arası bir ara bozulmuş olsa da Musk’ın davalarını takip eden birçok denetleme dairesi başkanının istifa etmek zorunda kaldığı inkâr edilemez hakikatlerden.

Belgeselde Tesla araçları sayesinde hızla zenginleşmesini sağlayan ekibinden birçok kişi “Pandoranın kutusunu” açıyor ve Musk’ın foyasını teferruatlarıyla ortaya çıkarıyor. Her an yeniliğin peşinden koşma adına sağlaması yapılmamış sistemlerle donatılan araçlar piyasaya sürülüyor, peş peşe gelen, bazıları ölümlü kazalar şirketin hakikati kamufle etme çabasıyla paralel yoğunlukta ilerliyor.

Dünyanın en zengin insanı payesi verildiği için ziyadesiyle zeki insan nitelemesine layık görülen Musk için çalışanları profesyonel açıdan asla prim vermiyor. Yapılan işi tam olarak anlamasa da patron sıfatıyla gerçekleştirdiği ani baskınlar ve müdahaleler, aslında ehliyetsizliğini örtbas etmeye endeksli çırpınışlar olarak yorumlanıyor. 

“Yasalar bizi bağlamaz!”

Mesihlik dahil muhtelif hezeyanları inkâr edilemeyecek Musk’ın siyasi manevralarının apayrı bir filmin mevzusu olabileceği aşikâr. 

Lakin Andreas Pichler’in belgeseli, Musk’ın ahlaksızlığını şöförsüz araç sektörüne odaklanarak aktarırken seyirciye genel manzarayı sunmaktan da geri durmuyor. 

Ama istatistiksel malumat verirken diğer şoförsüz araç üreticileriyle kıyasa girişmemesi kaçan bir fırsat olarak algılanabilir. Sonuçta, mükemmelliyete asla ulaşması mümkün görünmeyen sürücüsüz araç teknolojisinin yetersizliği layıkıyla afişe ediliyor. 

Sistemin hafızasına yüklenmiş verilerden farklı dinamiklerle karşılaştığında “kafayı yiyen”, “halüsinasyon” kurbanı araçların trafik canavarına dönüşmesine muhtelif arşiv filmlerinde şahit oluyoruz. Tesla’nın cilalı reklamlarında pazarlanan, ihtimamla montajlanmış imaj bir ölüm makinesine dönüşüyor, doyumsuz kapitalizm refleksiyle sarfedilen “problemi çözdük” söylemi mantra hâline getiriliyor. 

Belgesel boyunca adalet arayışı içinde izlediğimiz ailenin mücadelesi tabii ki muhtelif engellemelerle karşılaşıyor; arabası park halindeyken bir Tesla aracının çarpması sonucunda ölen fert için aileye tazminat ödenmesine karar verildiğinde de, şirketi temsil eden avukatlar bir üst mahkemeye başvurup ölüme sebep olan Tesla sürücüsünü suçlamaya girişiyor.

Bu arada kusurlu araçlar dünya piyasasına insanların güvenliği yok sayılmak suretiyle yayıldıkça yayılıyor.

Zaten Musk’ın esas ihtiras alanının Tesla araçları değil de SpaceX adıyla faaliyet yürüten uzay çalışmaları olduğunu öğreniyoruz. Sık sık muhtelif ilaç ve kimyasalların tesiri altında olduğu düşünülen hırs küpü Musk’ın uzayı istila edip sömürgeleştirmenin peşine düştüğü aşikâr.

(MT/EMK)

Teğet, bayağılık ve illüzyon

Hakikat ile kurgu arasındaki çizginin giderek silikleştiği, belleğimizin sürekli yeniden dizayn edildiği bir zaman aralığındayız. Geçmişin pürüzlü ve keskin gerçekliği, bugünün konforlu anlatıları içinde eritilip bize sunulurken bizler de çoğu zaman bu uyuşukluğu kabullenmeye hazırızdır. Tarih artık salt yaşananların bir dökümü değil, iktidarların elinde şekillenen uysal bir masala dönüştürülmek istenir. Bu dönüşüm operasyonu, zihinlerimize çocukluktan kazınan o en bildik, en masum tekerlemeyle başlar:

“Bir varmış bir yokmuş”un anlatısal aracı, tarihi tek bir hamleyle hem güvenli bir uzaklığa yollar hem de şimdinin hegemonyasına teslim eder. Bu durum bize iki şey verir: Hem tamamlanmış hem de belirsizlik ve giz içerisindeki anların zincirini… İktidar için “Allah’ın lütfu” budur. Bu, homojenize edilmiş bir tarihin yaratımı; yani kopuşların, mücadelelerin ve devrimin izinin yok edilmiş hâlidir.

Sadece bu mu? Hayır. Bu tarih aynı zamanda muktedirin her an elinin altındadır. Her krizde yeniden kurgulanmış bir tarihle karşı karşıyayız ve bunun sürekliliği bir kısırlığın göstergesidir. Onların mitolojisindeki “fahişe” imgesi de böyledir: Her an içine girilmesi kolay olan ama hiçbir zaman “kirlenmemiş/kirletilmesi mümkün olmayan”, sürekli içi doldurulan ama hep boş olandır. Muktedirin elindeki tarih de böyledir: Kısır ama sürekli bir doğum sancısı çeken; “kutsal, saf ve hiç dokunulmamış”, lakin sonsuz tekrarlanabilirliği ve kurgulanabilirliği ile iç içe geçmiş bir hâldedir.

Bu egemenlerin tarihi toplumda da vuku bulur. Bize insanlığın tarihini nasıl öğretirler? “İnsanlar önceleri mitoslara inanıyorlardı. Bütün bilgileri mitosları oluşturan öykülerle sınırlıydı. Sonra felsefe başladı ve mitoslar dönemi bitti. İnsanlar sorgulayan bir anlayışla hareket etmeye başladı. Daha sonra bilimsel yaşam gündeme geldi, pozitif dönem başladı ve felsefenin yerini bilim aldı.”

Hâlbuki hâlâ bütün bunları iç içe yaşıyoruz. Geçmiş, şimdinin içinde bir anlama sahip olduğu için günceldir. Geçmiş şimdinin içinde yansır; şimdi geçmişin imgesini süzer. Geçmişi şekillendiren koşullara dayalı eleştiri, şimdinin kaygılarından kaçamaz. Jetzt-Zeit’in (Şimdi-Zaman) temelini oluşturan, belirleyiciliğin ele geçirilmiş olmasıdır.

Jetzt-Zeit, kısaca geçmiş ve geleceği de içine alan, dopdolu ve anlamlı bir "şimdi" olarak tarif edebileceğim kavramdır. Aslında biz devrimcilerin kendi zaman dilimleri, kavramları olmalı. Ancak Jetzt-Zeit ve onun modeli olan Kairos unutulmuştur. Kapitalistler tarafından ele geçirilen bu belirleyicilik, bizde Zeitgeist (Zamanın Ruhu) olarak vuku bulmuştur. Bundan ötürü "bizim mahallenin insanı", devrimi tek bir eylem şeklinde tahayyül etmektedir. Oysa devrim; çoklu ve değişken çelişkilerin olduğu, eylemlerin ve tarihin (Jetzt-Zeit) iç içe geçtiği, tüm zamanların birbiriyle kesiştiği bir denk gelme anıdır; şiddeti değişken patlamalarla ilerleyen bir birbirini izleme hâlidir.

Zaman kavramı bu yüzden önemlidir. Her şey sınıfsal ise kapitalistlerin zamanı neden sınıfsal olmasın?. Bir kere o zaman dilimine girersiniz –ki girdik– hayata bakışınız onlara benzer. Bir şeylere "süreksiz bir süreklilik" içinde ayak uydurma çabasıyla birlikte çağı yakalamanızı isterler. "Zamanın Ruhu'nu yakalayamayanlar kaybederler" şeklinde bir saldırı yürütürler. Kimse de sormuyor: "Abi, zamanın ruhu olabilir mi?".

Hemen kabullendik bu kavramı ve kullanmaya başladık. Nasıl mı? Gündelik hayatta kullandığımız Twitter, Instagram ve Facebook vb. sayesinde. Çünkü orada, bu aşırı hızı içeren sürekli bir akışın içinde olma zorunluluğu vardır. Kapitalistler için kültürün amacı bellidir. Onlar için kültürel üretim; kültürel kabul ve ıslah etmek için vardır. Yeni sosyal ilişki biçimlerindeki kültürün provası, özellikle son zamanlardaki kimliksel imgelemlerin görünürlüğünün bu denli artması, sistemin kendisi içindir.

Şimdi bir sıçrama yapalım.

Kapitalistlerin en zorlandığı konu emeğin denetimidir. Josiah Wedgwood, 1770'lerden başlayarak emek sürecindeki denetimi dert edinmiştir. Wedgwood için topraktan yeni koparılmış köylüler; çalışma disiplini olmayan, vardiya saatlerine uymayan, daha fazla üretmeleri için kontrol altına alınmaları gereken işçilerdir. Risk, sermaye için her zaman vardır. Sermaye açısından üretimde kayıp ve artı değer yaratmadaki disiplinsizlik risktir; kârı düşürür, rekabette geri kalmaya neden olur. Bu riske karşı emek süreci disiplin altına alınmalıdır.

Kapitalist sınıf tarafından hayata geçirilen emek denetimi uygulamalarının, neredeyse sürekli ve sonu gelmez bir savunma hâli olarak tanımlanmasının nedeni, tam ve yeterli bir emek denetiminin sağlanamamasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden kapitalistler emeğin denetimini emek sürecinin dışına çıkartmaya çalıştılar, yani bir tür karşı atak yaptılar. İlk önce zaman kavramını, yeme-içme kültürünü ve kısaca tüm bir yaşam biçimini üstümüze geçirdiler. Geçirdiler; çünkü bizler bugün nasıl yaşıyorsak yarın da öyle yaşayacağımızın kabulü ile yaşıyoruz. Günümüzde toplum, aşırı mistifikasyon içerisinde, hayatı değişmeyen ve mutlaklık mitosuyla bağlı şekilde yaşıyor.

Örneğin 1904 yılındaki bir devrimci gazete bildiri dağıtıyor; örgütlenme çağrıları, ajitasyon ve propaganda yapıyordu. Şimdi sizi bu devrimcinin ve işçi sınıfının tarihi bir kesitine götüreceğim:

"...Buranın birkaç adım ötesinde, insanlar domuzların bile barınamayacağı barakalarda yaşıyor. Helal bir kâğıdın üzerinde, helal bir mürekkeple yazılmış bu not, bugün nasıl da tekellerin insafına kaldığımızı size göstermek içindir... Yaşadığınız günlerde, geçmişte ve bugün ekonomik özgürlükler için mücadele eden ajitatörler sayesinde tekellerin sahibi siz olacaksınız. Bizimle karşılaştırılınca siz daha mutlu varlıklar olacaksınız..."

Bu notun sahibi Liverpool liman işçisi Jim Larkin, 1904 yılında, Kralın yeni Anglikan kilisesinin temel atma töreni öncesinde, geleceğin işçilerine hitaben yazdığı bu notu kilisenin temel taşına gömmüştü. Jim yoldaş bugünden geleceğin bağıntısını kurarken, biz ise geçtim geleceği, daha bugünü bile kopukluklar içerisinde yaşıyoruz.

İşte gidiyoruz; örneğin bir greve, direnişe... Ama ne grevi ne de direnişi kendimizle taşıyor, ne de başka mekânlara götürebiliyoruz. Daha ötesi, dayanışma eylemi veya "Hadi bir tık da kendimi iyi anlatmak adına devrimcileştirelim, eylemi dayanışmadan çıkartıp ötesine taşıyalım" fikri, sadece o anın içerisinde ve o mekânda kalıyor.

Bu gözler şunu gördü: Bir minibüs dolusu devrimci araçtan inip direnişteki işçilerle üç dakikalık bir halay çekip arkasından başka bir yerde grevde olan işçilerin yanına geçtiler. Daha sonrasında biz de onların gittiği grev alanına, direnişteki işçi arkadaşlarla birlikte geçtik. Aynısını orada da yapmışlar. İşte şimdilerde birkaç farklı nüans ortaya çıktı; eylemin kendisini burjuvazinin evinin önüne, okuluna taşıyorlar. Lakin ne kadar bilinçli bir eylem olduğunu bilemiyorum.

2008 kriziyle birlikte tüm Türkiye'de sürekli tekrar içerisinde olan bir ses —"Kriz bizi teğet geçti"—

hayatımıza karabasan gibi çöktü. Yaşadığımız şey farklı olsa bile artık kriz bizim için teğet geçti. Belleğimizde 2008'den kalan, yaşadığımız sıkıntılar değil, "teğetlik" durumu oldu. Bu teğetlik hâli artık bizlerin yeni normali oldu ve 2008'den beri gündelik hayatlarımız bile teğet geçen bir hâle vardı. Yaşantınız okula, mahalleye, direnişlere, eylemlere teğet geçiyor; oradayız ama o kadar. Söylemler gittikçe muhalefetleşti, iktidarın inşası unutuldu. İtirazlar birer birer şikâyete dönüştü. Devrimcilik ikon bir yaşam hâline geldi. Parti binası veya dernek açılıyor ama "Niçin açtın?" sorusunu sorduğumuzda çoğu arkadaşımızda bakakalmak durumu ortaya çıkacaktır.

Rutinleşme, sadece birer alışkanlığın getirdiği bir durum değildir. Kapitalizmin günlük yaşantısında zamanın ruhunun da çok varyasyonu vardır. Kişinin iddia ettiği üzere çok "devrimci" olduğu hayatına da eklemlenebilir ve onu dönüştürebilir. Nasıl mı? Sizi eylemden eyleme koşturarak... Hayatınıza saçma sapan hızlı bir akış katarak, mutlaka her yerde ve her şeyde olmanızı isteyerek, sizi Prokrustes'in yatağında bölüm bölüm doğrayarak. Gündelik hayatınızın telaşı, kimin telaşı? Bunu sormak lazım!. Devrim, öyle telaşların içerisindeki koşturmacayla gelmeyecektir.

Tam bu noktada zaman konusunu ve "yarın" fikrini biraz daha açımlamak gerekiyor. Buna dair bir anekdot ile devam edelim:

"Armand Gatti, henüz genç yaşta Buchenwald Toplama Kampı'na getirildiğinde, tiyatro konusunda hiç deneyimi yoktu. Ama konspirasyon içerisinde, kadrosu üç kişiden oluşan bir oyun kurgulamaya karar verdi. Adı Varım, Vardım, Var Olacağım'dı. Ona göre gelecek istenci, şimdiden başlamalı ve buna, geçmişe doğru bir geri dönüş eklenmeliydi. Ölümün eşiğine itilmiş, öz varlıkları tehdit altındaki bu üç tutsak, tam da bu zamanda son bir çabayla üç temel simgeye tutunuyorlardı; bu üçlünün en belirleyici olanına, yani 'gelecekte var olacağıma'."

Kendimizi bugünden değil, yarından var ederek bugünü yaşamamız gerekiyor. İlişkiniz, aşkınız, varlığınız ve dahası eyleminiz yarınlarda var olmalı. Biliyorum şimdi soruyorsunuz: Nasıl? Bu, hayatım boyunca hep karşılaştığım bir soru. Halbuki en başında demiştik; bu yazı reçete değil!. Bir yazı sizce hep net, keskin doğruları ve yöntemleri mi anlatmalıdır?. Aslında dergiyi bu noktaya sıkıştırmak, kendimizi kısırlaştıran bir hâle getirir.

İnsanlarımıza bakalım; kendilerine inşa ettikleri hayata, gittikleri okul aracılığıyla öğrendikleri mantığa ve yaşayışlarına... Bütün hayatların tek ortak noktası tekrarlardır. Bayağılık da böyle oluşur. Bayağılık, tekrarlanır olanın sürekliliğidir. Bütün bu bayağılığın ve sıradanlığın içerisinde gündelik hayat, tekrarlardan oluşur. Birçoğumuzun gündelik hayatı, otomotiv fabrikasındaki bantta çalışan işçi gibidir. Mekanik hareketlerimiz, yemek vakitlerimiz, saatlerimiz, günlerimiz; zamanımız çizgisel ve döngüsel tekrarlar içerisindedir. Üretim sürecinde kendi ellerimizle yeniden üretiriz bu çizgisel-döngüsel tekrarları.

Peki, gündelik hayat bu değişmezlik midir? Öncelikle gündelik kavramını ele alalım. Gündelik kavramı felsefeden gelir ve felsefe olmadan anlaşılmaz. Bu kavram, felsefe için ve felsefe tarafından, "felsefi olmayanı" belirtir. Anlaşılacağı üzere gündeliklik kavramı, gündelik hayattan gelmez. Peki, felsefeden gelen ve felsefi olmayanı belirten gündelik kavramı felsefenin hangi noktasında bulunur? Felsefi olmayanı belirtmek için felsefenin eleştirisi gereklidir ve onun geliştirilmesidir. Bu da bizi bir noktaya götürür: Felsefenin kendisini aşma çabası içinde ulaştığı noktaya....

O zaman gündelik hayat; yaşanmışlığın ve düşünmenin düşük bir derecesi olduğu gibi, aynı zamanda tam zıddı olarak da çelişkilerin çatışkısının, doğumların bir noktasıdır. Bundan doğru bakınca ne bir düşüş yönüdür ne de bir engelleyicidir. Aynı anda hem bir alan hem de bir duraktır; bir sıçrama noktasıdır. Mümkün olanın (mümkün derken sınırları zorlanmamış imkânsızlıklar da buna dâhildir), örneğin devrimi gerçekleştirmek için gündelik hayatın kendisinden yola çıkmanın kaçınılmazlığı, buna diyalektik bir örnektir. Sınırlılığın içerisindeki sınırsızlığı var etmek gibidir.

Devrim gündelik hayatta başlar. Nasıl mı? Olağanlığın olağanüstülüğüne ulaştırarak!. Oluşun, tekrarın içerisinde gerçekleştiğinin farkına vararak. Gündelik hayat, bir yandan tekrarın değişkenini de bulunduran, bir yandan ise tekrarların buluştuğu bir mekândır. Bu mekânda "tekrarın değilini" de var edebiliriz; çünkü aslında onu içeriyor. Tek konu, bunu açığa çıkartabilmek.

Çünkü devrimci an, takvim yapraklarında geleceğe ertelenmiş uzak bir vaat değil; tam da bu sıkıcı tekrarların arasına sıkışmış, patlamaya hazır o 'şimdi'nin (Jetzt-Zeit) kendisidir. Bayağılığın o gri ve uyuşturucu örtüsünü kaldırıp altındaki hakikati görmek, bize dayatılan illüzyonu dağıtacak tek eylemdir. Tarihi 'bir gün gelecek' diye beklemekten vazgeçip; onu tam da olduğumuz yerde, bu tekrarın kalbinde yeniden kurmak zorundayız. Ancak o zaman hayatın kıyısından 'teğet' geçmeyi bırakıp, tam ortasına, yani gerçeğin kendisine nüfuz edebiliriz.

(FÇ/EMK)

Kaygıyı birlikte yenmek

Günlerdir içimde bir kaygı var. Büyüdükçe büyüyor. Yüzleşmek istemiyorum kaygıyla neme lazım mücadeleci yapıma zarar verir. Yine de düşünmeden edemiyorum. Zarar vermiş ki bu kaygıyı yaşıyorum. Sıradan olan bir işin sıradanlıktan çıkma kaygısı. Fark ettim ki sıradan olma hakkına susadığım kadar sıra dışı düşünüp onu yazıya dökmeye de susamışım. Her gün yinelenen saçmalıklar, sürekli aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri yazıp çizmemize neden oluyor. Bu da yazın faaliyetini verimsiz bir döngüye dönüştürüyor.

Bazen yazıya yabancılaştığımı hatta kendime yabancılaştığımı hissediyorum. Çünkü yazmak istediğim bambaşka şeyler var ve kendini dışa vurmak için zihnimi zorluyor. Hevesle klavye başına geçeceğim zamanı bekliyorum. Sonra mı? Yine saçma bir ayrımcılığa tanık oluyorum ve dillendirmekten dilimde eskiyen ayrımcılık türlerini tekrar tekrar yazmak zorunda kalıyorum.

Birisi bir müze gezisi sırasında Braille tanıtımlar ve sesli betimleme görünce yanındakine “görme engelliler için görsel sanatlar bir anlam ifade ediyor mu” diye sormuş.

Sıradan bir alışveriş

Sonra soruyu bana sordular. İnanılmaz bir keyif aldım. Yeti çeşitliliğimle ilgili bir şey anlatacaktım ve anlattığım şey nerede nasıl bir ayrımcılığa maruz bırakıldığım olmayacaktı. Çok mutlu oldum. Daha önce de üzerine düşündüğüm ve üzerine kalem oynatmayı çok sevdiğim sanat, görsellik ve körlük üzerine felsefi bir şeyler karalayacaktım. Soru düşünsel rutinimi bozmuş beni kendime getirmişti. Sonra yine olan oldu.

Evde bir eşya yenilememiz gerekiyor ve alışveriş benim imzama ihtiyaç var. İçime bir şey oturdu. Düşünsel rutinim yine sağlamcılık temelli bir ayrımcılığa maruz bırakılma ihtimaliyle bozuldu. Günlerdir onu düşünüyorum. Alışveriş yapacağım yer, körlere şahitsiz ürün satmamasıyla ünlü bir yer. Gideceğim, sorun çıkaracaklar. Ürünü almayacağım. Her halükarda kavga edeceğim ama böyle saçma sapan şeyler için, hiç anlamayacak insanlarla en temel hakkım için kavga etmek istemiyor canım.

İşte mücadeleci yapımla olan kavga da burada başlıyor. “Kavga etmelisin” diyor bana. Ben de kendimi tanıyorsam zaten mutlaka kavga edeceğim. Oysa ben sıradan bir alışveriş için kavga etmekle susup gitmek arasındaki çelişkiyi yaşamak istemiyorum. Günler öncesinden kaygının içimi kemirmesini istemiyorum.

Ürünü alsam ve şahit kullansam kendimle kavgamın büyüyeceğini biliyorum. İki gündür mağazaya gitmeyi erteliyorum. Dün erteleme nedenim bir yanıyla gülünç, bir yanıyla hazin. Uzun zaman sonra kendimize vakit ayırıp iş çıkışı bir yerlerde bir şeyler içmeye karar vermiştik. Uzun zamandır yapmadığımız bir şeydi. Giderken de imzayı atıp ürünü satın alacaktık. Sonra vazgeçtik. Biliyorduk ki sorun çıkacak ve bütün tadımız kaçacak. Tadımız kaçacağına alışveriş ve olası yaratacağı sorun ertelensindi.

Evet sürekli dilimizden düşmeyen sıradan olma hakkının ne olduğunu anlatabileceğimiz daha iyi bir örnek var mı? Alışveriş yapmaya gideceksen, gider işini halleder çıkarsın. Sıradan bir iştir yani. Fakat alışveriş yapmaya giden bir körse, tüm yasal düzenlemeler onun şahit kullanmadan işlem yapmasını garanti altına alıyorken bile ayrımcılığa maruz bırakılarak tek başına alışveriş yapma hakkı elinden alınabilir. Genellikle artık elinden alınamasa da büyük bir mücadeleye neden olabilir.

Anlatmak istediğim üretken olmayan yazı rutini buydu işte. Bu tür yazıları körler okumaz genelde. Ben de okumam. Çünkü ven ve eli kalem tutan onlarca kör, on yıllardır bu haksızlıkları anlatır. Anlatır ama çoğu zaman olumlu değişim hemen gelmez. Benzer olaylar tekrarlanır. Tekrarlandıkça yazıya ve söze dökülür. Ben burada özellikle bu sorunları yazıyorum ki bu ayrımcılığın dolaylı ya da dolaysız parçası olanlar okur ve durup düşünür diye.

Oysa önyargı ve kalıplardan kurtularak eşitlikçi bir yaşam için adım atmamak yaşamın kendisine ihanet. Mesela körler uzayda yaşamıyor. Hayatın her alanına istedikleri şekilde dahil olduklarını ve dahil olma mücadelesi verdiklerini herkes bir şekilde görüyor. Buna rağmen yüz yıl öncesinden kalma alışkanlıkları neden devam ettirelim.

Hayallerimiz

İşaret dili hocam, 10 yıl önce sağır bir arkadaşı doğum yapacağı zaman onun tercümanlığını yapmıştı. Bana hiçbir hastanede doğru dürüst tercüman olmadığını söylemişti. “Ben gitmesem tercüman yok” demişti. Bu durumda sağır ve işitme engelli birinin hastaneye gitmeden günler önce bunun kaygısına düşmek zorunda kalması kabul edilebilir mi? Bir kör olarak hastanede işim olsa kaygısı günler öncesinden düşüyor içime çünkü.

Erişilebilirlik adına hiçbir şey yok neredeyse. Bu sadece engellilerle ilgili bir durum da değil. Farklı ötekileştirilen kesimler bu kaygıları çeşitli biçimlerde yaşıyor. Oysa artık kaygılanmak ve kaygıları konuşmaktan bıktık. O yüzden engellendiğimiz her noktada hep birlikte mücadele etmeliyiz. Birbirimizin kaygı ve hayallerini sahiplenerek birbirimiz için de mücadele etmeliyiz. Yoksa köhnemiş uygulamalar maruz bırakılma kaygısı ömrümüzün yarısını yemeye devam edecek.

Biz kaygıların yerine yaşam tutkusunu ve hayallerimizi hissetmek istiyoruz artık. Bunu da hep birlikte engellenmişliklerimizin üzerine giderek gerçekleştirebiliriz.

Ben öncelikle yarın kaygımın üzerine gidip alışverişimi tamamlamayı deneyeceğim. Sorun Sonucu merak edenler için: Sorun çıkarmazlarsa sesim çıkmaz zaten. Sorun çıkarırlarsa da herkesin haberi olur zaten. O zaman sosyal medyadan ve tüm mecralardan bu haksızlığa karşı ses çıkaracaklara şimdiden teşekkürler.

(BS/EMK)

Hevesmatik

Yatarmatik projemizle gelmekte olan dertlere çok önceden çözüm bularak bir ilki başarmıştık. Bulduğumuz çözümün beğenildiğini gelen eleştirilerden anlamış, önerilere kulaklarımızı tıkamayıp Yatarmatik güncellemesini de yapmıştık.

Şimdi başka bir derde yepyeni bir çare bulduk. Adı: Hevesmatik

Malumunuz olduğu üzere insan heves edebilme özelliği ile diğer canlılardan ayrılmaktadır. Mesela heves arzudan başkadır, istemek gibi de değildir. İnsan heves eder, ama hevesin bir süre sonra umuda dönüşebileceğini de bilir. Çünkü heves denen duyguya verilen isim değişebilmektedir. Heves ettiğine ulaşırsan adı başarı, ulaşamazsan umut olur. Değişik bir duygudur heves. Tiyatronun “iki kalas bir heves” diye anılması da bundandır.

Bizim projemiz heveslerinizin umuda dönüşmesini engelleyen, ama heves olarak kalmasına gönlü elvermeyenler tarafından üretilmiştir. Bizler heves denen duyguya büyük önem veriyoruz. Heveslerinizin kursaklarınızda kaldığı o anları tümüyle silip atamasak da hevesinize yeni bir alan inşa ediyoruz.

Gelelim projemizin ayrıntılarına. Heves ileriye doğru giden bir duygudur, geçmişte kalana heves değil umut denir, demiştik. Ama geçmiş hevesleri de değerlendiriyoruz tabii. Böylelikle durmadan umutlanmak zorunda kalma derdini çözüyoruz. Ayrıca başarı hikâyelerini başka mecralara bıraktığımız için “heves ettim, başardım” diyenlerle temasınızı azaltarak halk denilen kütlekişi içinde toplumsal sürtünmeyi asgariye indiriyoruz ki bu sayede gece daha rahat uyumanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.

Geçersiz heves

Projemizin bir diğer özelliği, bilgisayar oyunları gibi sizlere fazladan görevler vererek, hedefler koyarak gereksiz heyecanlara neden olmaması. “Şurayı ele geçir, tavuk çiftliği kur, yumurtayı sat, daha çok sat” gibi talimatlar vermiyor, görevler tanımlamıyoruz. Ayrıca projemizde bütün dünya için geçerli heveslere izin vermiyoruz. Çünkü bunlar aslında heves değil. Biri sisteme girip “dünya barışına heves ediyorum” yazarsa, “geçersiz heves” yanıtı çıkıyor. O nedenle hevesinizin sizinle ilgili olması zorunlu.

Bizim projemizde temel soru şu: Neye heves ettin, söyle canım kardeşim? Hevesini anlatıyorsun. Mesela “ben piyano çalmaya heves ediyorum, ama olmadı” diyorsun.

Projemiz hemen çalışmaya başlıyor ve kimi sorular soruyor. Mesela “hiç denedin mi?” diye soruyor. Yanıtın “evet” ise biraz daha ayrıntı istiyor. Böylelikle hevesin ile ilişkine dair bilgiye sahip olan sistem, sorunun kaynağına dair daha doğru bir yaklaşım geliştiriyor. Sonuçta “heves ettin ama çabalamadın güzel kardeşim” demiyor sistemimiz. Biz o hevesin heves olarak içinizde canlı kalmasını sağlamayı amaçlıyoruz nihayetinde.

Hevesiniz bize emanet

Böylelikle yeni teknolojilerden de yararlanarak kendinin piyano çalan halini izleyebiliyorsun. Bir miktar katkı ve katılım payı ilavesiyle parmak uçlarında piyanonun tuşlarını hissetmen de mümkün. Bu bir örnek tabii. Neye hevesin varsa yazıyorsun, anlatıyorsun ve heves ettiğini yaparken kendini oturup izliyor hatta ellerinde, avuçlarında hissedebiliyorsun.

Önemli bir ayrıntıyı daha vurgulamak gerekiyor. Projemizin ön araştırmalarında görüldüğü kadarıyla “zengin olayım”, “çok param olsun” gibi heves anlatımlarına sistem yanıt vermiyor. Çünkü “çok para sahibi olma” halini sistem heves olarak algılamıyor. Biz hevesin peşindeyiz. Heveslerinizin umuda dönüşmesine engel olmak en büyük hedefimiz. Hevesin kursakta kalması derdine bir nebze olsun çözüm bulmanın haklı gururunu yaşıyoruz.Hevesmatik hizmetinizde. Hevesiniz bize emanet!

(ÖE/EMK)

Carver’ın Katedrali’ne bakmak: Kör kim, gören kim?

Bazen bir konuyu anlatmak için yazarlar ve metinlerini seçerken, bazı hikayelere yeniden dönmek kaçınılmaz bir farkındalık yaşatıyor. Öykü üzerine bir atölyede Raymond Carver üzerine konuşacağım için Katedral öyküsünü yeniden okurken, tam da böyle bir durum yaşadım. Katedral, bir zamanlar kişisel bir aydınlanma hikâyesi gibi okuduğum bir metinken, bugün bana bambaşka bir şey söyledi: Görmenin, bakmanın, tanıklığın ve anlamın ne kadar kırılgan olduğunu…  Belki de bu yüzden, o ilk farkındalığın çok ötesinde, yeni ve daha rahatsız edici bir farkındalık yarattı.

 Katedral -  Zamansız bir körlük hâli

Carver’ın Katedral’i yazdığı dönemde ne sosyal medya var ne sürekli akan ekranlar ne de bugünkü hız. Buna rağmen metin, bugünün okuruna şaşırtıcı biçimde tanıdık geliyor.  Çünkü Carver’ın anlattığı şey döneme ait bir körlük değil; görmeye direnme hâli.

Öykü, isimsiz bir erkek anlatıcının sesiyle başlıyor: Karısının uzun zamandır yazıştığı kör bir adamın misafirleri olacağını öğreniyor. Bu ziyaret, anlatıcı için baştan itibaren bir rahatsızlık kaynağı. Körlük fikrine karşı hem bilgisiz hem de alaycı bir tutum içinde; kör bir insanla nasıl konuşacağını bilmiyor, onunla ilgili imgeleri klişelere dayanıyor.

Detaylarına girmeden anlatmayı deneyeceğim; anlatıcının karısı ile kör adam arasında geçmişe dayanan bir bağ var. Kadın, yıllar önce bir radyo istasyonunda çalışırken kör adam için sesli kitaplar okumuş, sonra da aralarında kasetler aracılığıyla mektuplaşma başlamış. Kadın bu süreçte evlenmiş, boşanmış, yeniden evlenmiş (anlatıcı bu ikinci koca); ama kör adamla olan bağı hiç kopmamış.

Kör misafir eve ilk girdiği andan itibaren anlatıcı, sürekli onu gözlemliyor: Bastonunu, sakalını, gözlüklerini. Kör adamın beklediğinden daha “normal” oluşu, kafasını karıştırıyor. Körlükle ilgili kafasında kurduğu dramatik ve acınası imge, gördükleriyle örtüşmüyor. Akşam yemeği yeniyor, içiliyor, sohbet koyulaşıyor. Kör adam daha rahat, anlatıcı daha içe kapanık, hatta kıskançlığı ve ortama yabancılaşması hissediliyor.

Ekrana sadece bakıyor muyuz?

Öyküde televizyon açık, katedraller hakkında bir belgesel yayınlanıyor. Anlatıcı, ekrandaki görüntüleri kör adama anlatmaya çalışıyor ama bunu beceremediğini fark ediyor. Kör adam ise sabırla dinliyor, sonra anlatıcıdan bir şey istiyor: Bir katedral çizmesini.

Buradan sonrasını anlatıp anlatmamakta kararsızım, çünkü o kadar derin bir anlatı var ki kör adamla, gören anlatıcının birlikte katedral çizişlerinde… En iyisi öyküyü siz okuyun, neden konuyu bakmak, görmek, hissetmek meselesine getirdiğimi daha iyi anlayacaksınız.

Öykü, olaydan çok farkındalık anını anlatıyor özünde; “kör” olan aslında fiziksel olarak görmeyen adam değil, anlatıcının kendisi. Buradan bakarsak körlük bedensel bir durum değil. Asıl mesele duygusal ve etik körlük.

Ya alt metne ne demeli? Katedral’de asıl hikâye, anlatıcının anlattıklarında değil, anlatmadıklarında gizli. Carver’ın anlattığı şeyin körlük değil de bakmaya direnme hâli olduğunu söylemiştim ya, anlıyoruz ki zaman değişse de bu direnç biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor.

Görmek, emek isteyen bir eylem!

Bugün daha fazla görüntüye, daha çok bilgiye ve daha hızlı iletişime sahibiz; fakat anlamla kurduğumuz bağ hâlâ kırılgan. Bu nedenle rahatlıkla söyleyebilirim ki Katedral, geçmişe ait bir metin değil; her dönemde yeniden okunan bir uyarı gibi: Görmek, her çağda ayrı bir emek istiyor!

Carver, edebiyatta “azla çok söylemenin” yazarı olarak anılıyor; süslü cümlelerden, büyük açıklamalardan bilinçli olarak kaçınmış. Katedral, onun bu suskun evreninde özel bir yerde duruyor, hatta Carver da kendi yazı yolculuğunda da bu öyküye özel bir önem atfetmiş.

Bu nedenle öykü, yalnızca okur için değil, yazarın kendisi için de yeni bir eşik: Dünyaya tamamen kapalı olmayan bir bakışın mümkün olabileceğini yoklayan bir metin.

Öykünün ilk yayımlanış yılı; 1983. Öyküde televizyonun varlığı tesadüf değil. O yıllarda televizyon, dönemin en güçlü görsel teknolojisi; sihirli kutu dünyayı eve taşıyor, uzak olanı yakın, karmaşık olanı basit hâle getiriyor.

Ancak Carver, televizyonu bir bilgilendirme aracı olarak değil, görmeyi kolaylaştırırken anlamayı zorlaştıran bir ekran olarak kullanmış. Anlatıcı, görüyor ama anlatamıyor. Çünkü televizyon ona görmesi gerekenden fazlasını gösteriyor!

Ekranlar ve biz: Görüntü var, bağ yok

Carver burada erken bir sezgiyle şunu ima ediyor olabilir mi? Teknoloji arttıkça görme yetisi gelişmez; tam tersine anlam tembelleşir. Bu yönüyle Katedral, bugünün ekranlarla çevrili hayatına şaşırtıcı derecede yakın duruyor: Ne kadar çok şey gösterilirse gösterilsin, insan ancak durduğunda ve temas ettiğinde gerçekten görebilir.

Körlük çoğu zaman bedensel bir eksiklik gibi düşünülüyor. Görmeyen gözler, karanlıkta kalan dünya, eksilen bir duyu. Oysa Carver’ın Katedral öyküsü, körlüğün bedenle değil, bilinçle ilgili olduğunu gösteriyor. Carver’ın anlatıcısı gayet iyi bakıyor; televizyon izliyor, etrafına bakıyor, kör adamın, karısının hareketlerini izliyor. Ama görmeye isteksiz. Karısının duygularına, evine gelen misafirin varlığına, hatta kendi iç dünyasına bile mesafeli.

Onun körlüğü fiziksel değil; duygusal ve etik bir körlük. Görmek istemediği şeylerden gözünü kaçırabiliyor, rahatsız olduğu yerde alaya sığınabiliyor. İşte bu noktada Katedral, yalnızca bireysel bir hikâye olmaktan çıkıp, yaşadığımız çağla güçlü bir bağ kuruyor.

Carver’da nesneler sembol olmaktan çok bilinç taşıyıcısı. Katedral bu öyküde inancı, dini, mimariyi değil anlam kurma kapasitesini temsil ediyor. Anlamakta zorlanacağımız kadar büyük bir yapı katedral, belki de sistemin simgesi. Ve hiçbir şey gizli değil, katedral tüm görkemiyle ekran aracılığıyla evin içine sığabiliyor.

Tam da bu noktada öykü, dönemi aşan bir eleştiri üretiyor. Televizyon anlatıcıya dünyayı gösteriyor ama görmesi gerekenden fazlasını sunduğu için, görme yetisini ortadan kaldırıyor. Bugünden bakıldığında bu sahne, teknolojinin henüz masum sayıldığı bir çağdan gelen ama bugünün ekran yorgunluğunu şaşırtıcı bir berraklıkla tarif eden erken bir uyarı gibi…

Bu erken sezgi, bugün elimizde tuttuğumuz cep telefonlarında daha da görünür hâle geliyor. Bugün telefonlarımızla yalnızca konuşmuyoruz; sürekli izliyoruz. Akışlar, videolar, hikâyeler, canlı yayınlar… Görüntü hiç durmuyor. Ama izledikçe, dünyayla kurduğumuz bağ derinleşmiyor; aksine yüzeyselleşiyor.

Bugün gerçekten ne kadar görüyoruz?

Görsel bombardıman çağında yaşıyoruz. Her gün onlarca değil, yüzlerce görüntüyle karşılaşıyoruz: Yüzler, bedenler, acılar, felaketler ile başarılar, kutlamalar,  mutluluk pozları peş peşe akıyor.

Gözümüz sürekli açık ama zihnimiz çoğu zaman kapalı. Görüyoruz ama durmuyoruz. Bakıyoruz ama bağ kurmuyoruz. Tanık oluyoruz ama sorumluluk almıyoruz.

Carver’ın anlatıcısı da tam olarak bunu yapıyor. Kör adam evinde, yanı başında ama anlatıcı, onu bir insan olarak görmek yerine bir “durum” olarak konumlandırıyor. Sadece körlüğe odaklanıyor, insana değil. Tıpkı bugün sistemin bize öğrettiği gibi: Hikâyeye değil görüntüye, bağa değil yüzeye bakıyoruz.

Görmek, bir tür tüketim eylemine dönüşmüş durumda. Bu yüzden Carver’ın öyküsünde asıl kırılma, bir ekran aracılığıyla değil de, temasta yaşanıyor. El ele değdiğinde…

Aşırı maruziyetin yorgunluğu

Sürekli izlemek, tanıklık etmek, bağ kurmak anlamına gelmiyor; çoğu zaman yalnızca maruz kalmakla yetiniyoruz. Bak. İzle. Kaydır. Bu kolaylık, zamanla bir yorgunluk yaratıyor: Dikkat dağılıyor, duygular köreliyor, anlam yüzeyde kalıyor.

Hatta her gün onlarca görüntüye maruz kalmak, dikkat değil duyarsızlık üretiyor. Acılar hızla geçiliyor, felaketler parmak ucuyla kaydırılıyor, hikâyeler tüketilip unutuluyor. Carver’ın anlatıcısı televizyon karşısında nasıl körleşiyorsa, biz de bugün ekranlara daha çok baktıkça, görmemeyi öğreniyoruz.

Can Yayınları’ndan Ayça Sabuncuoğlu çevirisi ile adını bu öyküden alan kitapta yer alan Katedral, bizi bakmaya değil görmeye çağırıyor. Ve şu soruyu bırakıyor geriye: Gözlerimiz bu kadar açıkken, biz neden hâlâ bu kadar körüz?

(NK/EMK)

Sağlamlık Sözleşmesi’nin bir türlü reddedilemeyişi

Ankara’da bir işyerinde, zihinsel engelli olduğu belirtilen bir işçi, birlikte çalıştığı kişiler tarafından ayağından bağlanarak bir vinçle havaya kaldırıldı. O anlar kayda alındı, paylaşıldı. Görüntülerin kamuoyuna yansıması üzerine üç kişi ile işyeri sahibi gözaltına alındı. Olay, “şaka” ya da “eğlence” olarak sunuluyor. Kimileri, bu “şaka”ya bıyık altından, kimileri karınlarını tuta tuta gülüyor.

Bu gülüşler masum değil. Çünkü burada olan biten, yalnızca bir şiddet eylemi değil; toplumsal olarak paylaşılmış bir mutabakatın sahnelenmesi: sağlamlık sözleşmesi…

Utku Tutar’ın Erkeklik Sözleşmesinin Reddi başlıklı yazısında işaret ettiği üzere, sözleşmelerin çoğu resmi değildir; imzalanmazlar, oylanmazlar ama kurumlarca yeniden üretilirler.[1] Erkeklik, ayrıcalıklarını sürdürebilmek için bu sözleşmeye uymayı talep eder. Sevgili Çiğdem Mater’in, Barış Ünlü’nün kavramsallaştırmasından ilhamla yazdığı Türklük Sözleşmesi’ni elinin tersiyle itenler yazısında ise imtiyazın asıl gücü, bilmemek, görmemek ve sorumluluk almamak hakkı olarak tarif edilir.[2]

Sağlamlık sözleşmesi de tam olarak bu biçimde işler.

Sağlamcılık: Doğallaştırılmış tahakküm

Engelli hareketinin dünyaya kazandırdığı sağlamcılık (ableism) kavramı, yalnızca engellilere yönelik dışlama ya da ayrımcılık değildir. Sağlamcılık; üretkenlik, hız, rasyonellik ve kontrol kapasitesi üzerinden bedeni ve zihni hiyerarşik olarak sıralayan bir iktidar rejimidir.[3] Bu rejimde “sağlam” beden ve zihin normdur; diğerleri ya ehlileştirilecek ya da nesneleştirilecektir.

Ayağından bağlanarak vince asılan zihinsel engelli işçi de bu rejimde bir özne değildir. O, disiplin altına alınabilecek bir beden, alay edilebilecek bir “şey”, bir eğlence nesnesidir. Julia Kristeva’nın abjeksiyon kavramıyla tarif ettiği o sınırdışına itme burada çalışır.[4] Bu beden, düzenin kendini korumak için dışarıda tutması gereken, tiksintiyle ama aynı zamanda saplantıyla baktığı, bırkaladığı, uğraştığı bedendir...[5]

Fakat mesele yalnızca “dışarı atma” değil; aynı zamanda içeride tutup aşağılamadır ve aşağılamanın dili, neredeyse her zaman aynı kipte kurulur: “için.”

“İçin” kipi

Lal Hitay’ın Pinokyo üzerine yazısında aktardığı Sercan Çalcı–Cemal Bali Akal tartışması, sağlamlık sözleşmesinin nasıl “kendiliğinden” kabul ettirildiğini anlamak için çok işe yarar.[6] Çalcı, Spinoza’nın meşhur sorusunu (“bir beden ne yapabilir?”) Pinokyo üzerinden yeniden kurarken, hikayenin yaygın pedagojik okumasını—itaatsiz çocuğun itaati öğrenmesi ve disiplinle “insan” olması—bir mantık eleştirisine bağlar: cezalandırma mantığı…

Bu mantık, olayları sürekli bir “neden-sonuç” zinciri olarak kurar: Şunu yaptığın için başına bu geldi. Böylece şiddet, zorunluluk gibi görünür.

“Neden polis var? Güvenliğiniz için.”

“Neden disipline ediyoruz? İyiliğiniz için.”

“Neden bu kadar kontrol ediyoruz? Sizin için.”

Çalcı’nın işaret ettiği gibi “için” kipi, zorunluluğun altındaki şiddeti saklar; otoriteyi görünmezleştirir.

Pinokyo’nun burnu meselesi de burada örnektir: “Yalan söylediği için uzar” diye kurulan pedagojik eşleştirme, metnin kendisinden taşan bir ahlak dersi icat eder; bedeni cezalandırma nesnesine çevirir. Oysa Çalcı’nın vurguladığı gibi, “yalan için” değil, “yalan olduğunda da” uzayan bir burun fikri, bizi bambaşka bir mantığa çağırır: belirtiler mantığı. Burada kesin hüküm yoktur; beden, sürekli oluş hâlinde, etkileşime açık bir eşiğe dönüşür.

Bu ayrım, engellilik açısından kritiktir: Zihinsel engelli işçiye yapılanı toplum neden kolayca “şaka”ya çevirebiliyor? Çünkü sağlamlık sözleşmesi, farklı bedeni/zihni zaten pedagojik bir nesne gibi kurar. “Onun için” yapılan şeyler…

“Eğlence için”… “Terbiye için”… “Ders olsun diye”…

Bu dil, insanı insanlıktan çıkarma işlemini normalize eder: Engelli kişi artık özne değil, üzerinde işlem yapılan bir “öğreti malzemesi” olur. İşyerindeki vinç sahnesi, bu pedagojik tahakkümün çıplak performansıdır.

Foucault: Normalizasyonun şiddeti

Foucault’nun disiplin toplumlarında beden, üretkenliğe göre biçimlendirilir.[7] Normal, ölçülebilir, eğitilebilir ve itaatkar beden makbuldür. Zihinsel engelli kişi ise bu normun sürekli istisnasıdır: Ne tam özne, ne de bütünüyle dışlanmış; ama sürekli gözetim altında, sürekli müdahaleye açık…

İşyerinde “getir götür işlerinde” çalışan M.S.’nin konumu tam da budur. Emek sürecine dahil edilir; ancak emekçinin sahip olması gereken onur, güvenlik ve söz hakkı kendisine tanınmaz. Bu, Foucault’nun tarif ettiği biyopolitikanın karanlık yüzüdür: Yaşamı koruma iddiasıyla başlayan iktidar, bazı hayatları yaşanmaya değer olmayan kategorisine sessizce iter. Burada şiddet bir sapma değil, sistemin mantıksal sonucudur.

Tam da bu yüzden Shelley Tremain’in Foucault’yu “engellilikten düşünen” bir filozof olarak geri kazanma ısrarı, yazının kalbine oturur: Foucault, engelliliği sonradan eklenen bir kategori olarak değil, modern öznenin kuruluşundaki sınır çizme pratiklerinin içinden okur. Engelliliğin felsefede marjinalleştirilmesi, bizzat sağlamcılığın felsefi biçimidir.[8]

Marx: Emek, beden ve artık insan

Marksist düzlemde beden, emeğin maddi taşıyıcısıdır.[9] Kapitalizm için değerli olan beden, artı-değer üretebilen bedendir.

Zihinsel engelli işçi, bu çerçevede “eksik” bir emek gücü olarak konumlandırılır; bu eksiklik, onun sömürüsünü meşrulaştıran ideolojik bir gerekçeye dönüşür. Marx’ın yabancılaşma kavramı burada derinleşir: İşçi yalnızca emeğine değil, insanlığına da yabancılaştırılır.

Bengtsson’un Marx okuması, bu noktada iki şeyi aynı anda görünür kılar.

Birincisi: Marx, kapitalizmi yalnızca “engelliliği dışlayan” bir düzen olarak değil, bizzat engellilik üreten bir düzen olarak da betimler; fabrika rejimi, kâr mantığı ve hız dayatısı, bedeni “normal gelişim koşullarından” yoksun bırakır; sakatlanma, hastalanma, yıpranma sistemin tali sonucu değil, sistemin işleyişine gömülü bir maliyettir.[10]

Bengstson’ın değerlendirmesine göre, engelliler çoğu kez kendi başına bir sınıf öznesi olarak değil, yoksullar, dullar, “çalışamaz” addedilenler gibi başlıkların içinde artık bir kategoriye itilir. Bu noktada zihinsel engelli işçi, Marx’ın metinlerinde doğrudan yer almayan ama kapitalizmin mantığında açıkça bulunan bir figür olarak belirir: artık insan.[11] Ne tam dışarıda ne de tam içeride. Çalıştırılır ama korunmaz, görünürdür ama kimse ona bakmaz. Ve burada “şaka”, artık olanın toplumsal hiyerarşideki yerini teyit eder: Engelli “insan” olarak değil, düzenin sınırında bir nesne olarak sabitlenir.[12]

Ankara’daki işyerinde yaşanan vinç olayı tam da bu yüzden yalnızca “münferit vaka” olarak kalır; bir siyasal kopuşa, kolektif bir kırılmaya dönüşemez. Görüntüler dolaşıma girer, infial yaşanır, gözaltılar yapılıyor ancak akıbetle ilgili haber yapılmaz. Fikri takip yoktur. Engellilerin maruz kaldığı yapısal şiddet, yine tekil bir “vahşet” başlığı altında tüketilir.

Sağlamlık sözleşmesi burada bir kez daha işler: Olay istisna olarak yorumlanır, failleri “kötü insanlar”a indirilir ve sağlam çoğunluğun kendi konforunu sarsacak bir yüzleşmeyi erteler. Böylece engellilik, politik bir öznelik olarak değil; teşhir edilebilir bir skandal, hızla unutulabilir bir utanç sahnesi olarak dolaşıma sokulur.

Sağlamlık sözleşmesinin gücü, engelliliğin başkasına ait bir kader olarak kurulabilmesindedir. Sağlam olan, ayrıcalığını “normallik” olarak deneyimler. Norm görünmez olduğu için sorgulanmaz. Sağlam olan, sözleşmeden fayda sağlar; bu fayda yalnızca ayrıcalık değil, aynı zamanda tahakküm uygulama hakkıdır.

Bu nedenle sağlamlık sözleşmesi çoğu zaman reddedilmez; çünkü reddetmek, bedensel ve zihinsel kırılganlığı kabul etmeyi gerektirir ve bunu en çok “için” kipinin kurduğu pedagojik şiddet düzeni zorlaştırır: Her zorunluluk, bir erdem gibi sunulur; her disiplin, bir kurtuluş masalı gibi.

Nörososyalizm: Yeni bir kurtuluş ufku

Tam da bu noktada, gelişmekte olan bir kavram olarak nörososyalizm önem kazanır. Nörososyalizm, nöroçeşitliliği kişisel bir “farklılık” olarak değil, kapitalizmin tek-tip akıl ve üretkenlik dayatmasına karşı kolektif bir siyasal itiraz olarak ele alır. Zihinsel farklılıkların bastırılması değil, toplumsal örgütlenmenin bu farklılıklara göre yeniden kurulması gerektiğini savunur.[13]

Bu yaklaşım, Marksizm ile engellilik çalışmalarının kesişiminde faaliyet yürüten Marxism and Disability Network’ün çizgisiyle de örtüşür.[14] Engelliliği hayırseverlik ya da uyum meselesi değil, sınıfsal, maddi ve politik bir mesele olarak ele almak; entelektüel üretimi bu eksende kolektifleştirmek amaçtır.[15]

Nörososyalizm, “herkes için aynı” olanı değil, herkes için adil olanı savunur. Sağlamlık sözleşmesini reddetmenin yolu da buradan geçer: Üretkenliğin, rasyonelliğin ve normalliğin tek ölçüt olduğu bir dünyayı değil; kırılganlığın, bakımın ve karşılıklı bağımlılığın politik değerler olduğu bir toplumu tahayyül etmekten…

Sonuç yerine

Sağlamlık sözleşmesi reddedilmeden engellilik etrafında kolektif bir siyasal öfke birikmez. Erkekliğin, Türklüğün ya da sınıfın ihlali, “bizim başımıza da gelebilir” korkusuyla tanınabilirken; engellilik, hâlâ “başkasının başına gelen” bir kader gibi kodlanır. Sağlamlık sözleşmesi, bugünden dışarıda tutulması gereken bir ihtar ancak gerçekliği reddedilen ve ertelenen bir ihtimal olarak kurar. Engellilerin maruz kaldığı şiddetle yüzleşmek, sağlam öznenin kendi bedensel ve zihinsel istikrar fantezisinden vazgeçmesini gerektirir. Bu vazgeçiş ise, kapitalist üretkenlik rejimiyle kurulan özdeşliği doğrudan tehdit eder.

Dolayısıyla örgütlenemeyiş, bir duyarsızlık meselesi değil; bilinçli ya da bilinçdışı bir kaçınma pratiği haline gelir… Engellilik etrafında siyaset kurmak, “herkes için” konuşma konforunu kaybetmeyi, normalliğin kendisini tartışmaya açmayı gerektiriyor. Bu yüzden engellilere yönelik zulüm, çoğu zaman hukuki reform, bireysel ceza ya da “farkındalık” söylemiyle soğurulur ama hiçbir zaman toplumsal düzenin kurucu ilkelerine yönelen bir itirazın merkezine yerleşemez.

Ayağından bağlanarak vince asılan zihinsel engelli işçi, bize yalnızca bir suçun değil, bir uygarlık tasarımının fotoğrafını sunar. Bu fotoğrafta erkeklik ve sağlamlık iç içe geçmiş durumdadır. Erkeklik sözleşmesini ve sağlamlık sözleşmesini birlikte reddetmeden, bu şiddetin “istisna” olduğunu söylemek mümkün değildir.

Sorulması gereken soru artık şudur: Sağlamlık sözleşmesini reddeden bir toplum, nasıl bir hayat kurar?

Canım Çiğdem’e özlem ve sevgi ile…

(DY/EMK)

[1] https://bulten.mmoizmir.org/bultenler/420/erkeklik-sozlesmesinin-reddi Aynı konunun sanatsal perspektiften ele alındığı yazı için bkz: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/12/27/bertolluci-neruda-eril-tahakkum-ve-erkeklik-sozlesmesi

[2] https://bianet.org/yazi/turkluk-sozlesmesini-elinin-tersiyle-itenler-306556 

[3] DERECİ, Elif Başak, Sağlamcılık, Yarasa Hukuk Elektronik Dergi  S. 2, Aralık 2022. https://gorevhukuk.org.tr/node/228

[4] KRISTEVA, Julia, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme. (Çev.: Nilgün Tutal) İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2014, s. 12 vd.

[5] KANCI,Tuba/TARCAN Umutcan, Beden, Abjeksiyon ve Patriarkal Tahakküm, Alternatif Politika, 2022, 14 (2): 311-331

[6] https://birikimdergisi.com/guncel/10295/pinokyo-ve-peter-panin-yalnizligi-ii

[7] ÇELİK, Saadet, Foucault’nun İktidar Anlayışındaki Tarihsel Dönüşüm ve Beden Üzerindeki Yansımaları, İmgelem Dergisi, S. 15, Aralık 2024, 363-386

[8] https://biopoliticalphilosophy.com/2024/07/26/foucault-as-the-first-disabled-philosopher-of-disability-my-love-letter-to-foucault/

[9] CHİGNOLA, Sandra, Foucault, Marx: Beden, Iktidar, Savaş, Marx & Foucault Okumalar, Kullanımlar, Yüzleştirmeler, Der.: LAVAL, Christian, PALTRINIERI, Luca, TAYLAN, Ferhat, Çev.: BİRKAN, İsmet, İletişim, Ocak 2020, ss. 61-77.

[10] Ibid: https://biopoliticalphilosophy.com/2024/07/26/foucault-as-the-first-disabled-philosopher-of-disability-my-love-letter-to-foucault/

[11] Ibid.

[12] Ibid.

[13]  https://marxismdisability.wordpress.com/

[14] https://marxismdisability.wordpress.com/constitution/

[15] BROWN, Nicholas, Marxism and Disability, Mediations: Journal of the Literary Group, Volume: 23, No: 2. https://mediationsjournal.org/articles/marxism-and-disability

14 Şubat’ın izdüşümü

Evet geldik yine bir 14 Şubat Sevgililer Günü'ne. Malum “senede bir gün” kavilli, şarkının sözlerinde olduğu gibi.

Şubat'a girdiğimizden bu yana olanca tüketim çılgınlığı eksenli başladı bir “sevgililer günü” tüketim salvosu; yat, kat, pırlantadan bir tek güle varıncaya kadar. İyi de o “sevgili” dediğinizin o kadar çok şeye ihtiyacı ve o kadar çok şeyden şikayeti var ki! Adeta anlatılmaz yaşanır kabilinden. 

E, soracaksınız elbette bunca sıkıntının, ezanın, cefanın içinde sevgili’nin gününü kurtarmaya / kutlamaya mecali var mıdır / kalmış mıdır? Kalmışsa eğer buyrun o halde…

Malum 14 Şubat aynı zamanda haylidir yazar örgütlerince “Dünya Öykü Günü” olarak da kutlanıyor. Güne dair günün manifestosu her yıl 14 Şubat'ta bir edebiyatçı yazar tarafından okunuyor.

Doğrusu ikisinin de; sevgililer ve öykü günleri, toplumda karşılığı var. Sevgililer günü büyük ölçüde erkeğin kadına içinde riyayı da barındırdığı kısmen de “utangaç” bir pazar metaı gibi!

Öykü günü ise edebiyatın en zor zamanlarda masum bir buse ve sığınak olacağı gerçekliğinden dokunuş misali sanki. Takdir ilgilisinin bu ikisinden hangisi size hitap ediyorsa yapın gereğini elbette. 

Ama size bir başka yerden sesleneyim ve kendi eliniz emeğinizle yaptığınız armağanınızla, sevgilinize kendi gerçeğinizin güne ve geleceğe dair öyküsünü anlatın en iyisi.

Öykünün adı Sêva Mêxekrêj, yani ez cümle karanfil bezeli elma. Küçük ya da orta boy bir kütür elmanın her bir yerine sıkı şekilde boşluk bırakmamacasına karanfil tanesini sivri ucundan saplıyorsunuz ve mıh gibi topuz başı yüzeyde görünür kalıyor. Ve sıkı durun, bu yaptığınız armağan çok uzun yıllar hiç bozulmadan kapalı mekanda elma ve karanfil kokusu ile kendini koruyarak diri kalıyor, yaşıyor.

Bunu İran Kürtleri çok kadim zamanlardan bu yana yapıyor. Sevgili olanlar tabii ki sevgisinin itirafının nişanesi olarak. Sonra yaygın olarak Kürtlerin yaşadığı bütün coğrafyalara yayılıyor. Bize de son yıllarda geldi…

Sizin de vardır elbet bir hikayeniz! Süsleyin, bezeyin yapın yakıştırın karanfilli elmanızı ve öykünüzle birlikte sunun sevgilinize…

Editörün Notu: Bu yazıyı okurken Rewşan'dan bu şarkıyı dinleyebilirsiniz.

(ŞD/EMK)

Not: Diyarbakır DİTAV’ın suriçindeki mekânında bu yılda 14 Şubat saat:13.00’de sêva mêxekrêj etkinliği yapılacak, ilgi duyanlara…

“Hind Rajab’in Sesi” üzerine

Kalbinizi paramparça edecek, sizi gözyaşlarına boğacak bir filmi nasıl önerebilirim? Fakat önermemek, seyretmemek, susmak daha da zor. Böylesi gerçek hikayeler karşısında ne kadar zor olsa da gözlerimizi kaçırmak yerine bakmayı seçmek lazım.

Filistin soykırımı her gün canlı yayın gibi gözlerimizin önünde yapılıyor ve bu katliamın en gözle görünür hikayelerinden biri 5 yaşındaki Hind Rajab’ın öyküsü. Bu filmi görmek bir çeşit sorumluluk. Üstelik film çok yetkin Tunuslu bir kadın yönetmen Kaouther Ben Hania tarafından yazıp yönetilmiş oldukça iyi bir yapım.

Geçen hafta kendimi duygusal olarak hazırlamama rağmen, film daha başlamadan midemde biber gibi acı bir yanma hissettim. Çünkü hikâyeyi ve sonucu hepimiz biliyoruz. Üzülmenin, ağlamanın kaçınılmaz olduğunu düşünerek filmi seyretmeye koyuldum.

Bundan iki yıl önce, altı kişilik Filistinli bir aile, savaş alanı Gazze’den arabayla uzaklaşmaya çalışırken, bir İsrail tankı tarafından kurşunlanır. Arabanın içinde tek hayatta kalan 5 yaşındaki çocuk, Hind, ailesinin ölü bedenleriyle dolu araçta mahsur kalır. Amcası Almanya’dan Filistin Kızılay’ının acil çağrı merkezine ulaşır ve çocuğu kurtarmaları için defalarca ricalarda bulunur. Çocuğa ulaşacak ambulans sadece 8 dakikalık, kısa bir mesafede, ama yârdim ekibi, İsrail IDF'den (İsrail Savunma Kuvvetleri) izin almadan bir santim bile hareket edemiyor. Ederse daha önce olduğu gibi kurtarma ekibi anında öldürülecek.

Filmin büyük bir bölümü, acil yârdim çağrı merkezinde amir ve diğer çalışanlar arasında yaşanan çelişki ve gerilime odaklı. Ancak görevlilerle küçük kız arasında geçen telefon konuşmaları filmin en dokunaklı anlarını oluşturuyor.  Hind kendisine ateş edildiğini ve öleceğini çağrı merkezindekilere defalarca söylüyor.

Çalışanlar onunla iletişimi koparmamak ve onu yatıştırmak için saatlerce uğraşıyorlar. O yaşlarda çocuklara ders veren bir öğretmen olduğum için midir? Bilmiyorum. Çağrı merkezindekilerin Hind’e “En sevdiğin renk ne?”, “Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” gibi sorularına verdiği yanıtlar içimi çok acıttı. Belli ki zeki bir çocuktu ve bu soruların o anin aciliyetiyle hiçbir ilgisi olmayan, yersiz sorular olduğunu biliyordu. Her soruya olan yanıtı asla gelmeyebilecek bir yardım için umutla ve çaresizce yalvarmasıydı. “Bana yârdim edin. Korkuyorum. Buraya beni almaya gelin! Hemen gelin!”

Filmin başarısının ardında kuşkusuz senarist ve yönetmen Kaouther Ben Hania’nin ustalığı, sezgisi ve derin içgörüsü var. Yönetmen, ses kayıtları, tanık ifadeleri ve resmi tutanakları ile ustalıkla harmanladığı senaryoyu bizzat kaleme almış. Hind’in filtrelenmemiş gerçek sesini kullanarak sahnelerdeki diyalogların, duyguların içten, özgün ve sarsıcı biçimde ortaya çıkmasını sağlamış.

Kauther Ben Hania oyunculara “Rol yapmayın, sadece kızın konuşmalarına gerçekten yanıt veriyormuş gibi davranın” demiş. Bu yönlendirme sayesinde, telsiz operatörler ve çağrı merkezinde çalışanları canlandıran oyuncuların performansları son derede güçlü, yoğun ve gergin. Yönetmenin dediğine göre, oyuncuların çoğu kamera karşısına çıkmadan önce kayıtların tamamını duymamışlar. Birçok yakın çekimde de görüldüğü gibi oyuncular prova yapmadan çocukla sanki gerçek hayatta konuşuyorlarmış gibi tepki göstermişler. Görüntü yönetmeni Juan Sarmiento G. kameramanla insanların arasında acil bir şekilde hareket ederek, o kabuslu anların çaresizliğini ve hayal kırıklığını yakalamayı başarıyor.

Ana oyuncular, Saja Kilani, Motaz Malhees, Amer Hlehel ve Clara Khoury, davet edildikleri ödül aldıkları her yerde Hind Rajab’in resmini yanlarında taşıyorlar. Film 2025'teki 82. Venedik Film Festivali'nde prestijli ödüllerden biri olan Gümüş Aslan Jüri Büyük Ödülü'ne layık görüldü.  Ayrıca bu yıl 2026’da En İyi Uluslararası Film dalında Oscar’a aday gösterildi. Yönetmen Ben Hania, bir film dergisinde, "Oscar benim için bir onay değil. Bu sadece onun (Hind) sesinin yankılanmasını ve insanların bu küçük kızı hatırlamasını sağlayan bir araç, ama aynı zamanda, bu konuda bir şeyler yapmak için bir araç," dedi.

Filmin son aşamasında, hatta Venedik Festivali prömiyerinden hemen bir ay önce, Joaquin Phoenix, Brad Pitt, Jonathan Glazer, Ronnie Mara ve Alfonso Cuaron gibi önemli Hollywood isimleri yönetici yapımcı kadrosuna katılmış. Eğer film Hollywood'un bu önde gelenlerinden destek olmasaydı, film Oscar’a aday olur muydu? Veya filmin dağıtılması ve büyük kitlelere erişimi bu kadar geniş olur muydu?  Bunu bilemeyiz ama filmin çok iyi bir yapım olduğunu ve yönetmenin sinema dünyasında yer edinmiş ve kendini kanıtlamış bir yönetmen olduğunu biliyoruz.  Zaten böyle ağır ve hassas bir hikâyenin altından deneyimsiz bir yönetmen kalkamazdı.

Ayrıca Hollywood’dan biri yerine bir Arap yönetmenin filmi üstlenmiş olması ve bu yıl Oscarlarda tek kadın Arap olması da oldukça anlamlı geldi.  En çok Derisini Satan Adam (2020) adlı uzun metrajlı filmiyle tanınıyor. Daha önce Dört Kız (2023) adlı belgeseliyle, En İyi Belgesel dalında Oscar'a aday gösterildi.

Bu dokunaklı hikâye, en iyi oyuncuları, en iyi yönetmen ve yapımcıları hak ediyor. Filmin kurgusu ve teknik unsurların kalitesi de mükemmel. Ancak hiçbir şey bu filmi izlemeyi kolaylaştırmayacak.  

Muhtemelen üzüleceksiniz ve belki de adaletsizlik karşısında öfke duyacaksınız. Ama yönetmenin derdi seyircinin duygularını gözetmek değil. Bir gazete söyleşisinde dediği gibi, “Ben izleyiciyi korumak istemiyorum. Seyirciye Gazze'de yaşanan gerçek dehşeti ve kayıpları anlatmak istiyorum. Bu filmi yapmak kolay değildi ve dağıtmak da kolay değildi. Bu küçük kızın sesini duyurmak için mücadele ediyoruz. Akademi (Oscar) üyelerinin bu filmi takdir etmesinden ve şimdi Oscar için yarışıyor olmamızdan dolayı minnettarım, "dedi.

Yönetmen başka bir gazetede verdiği demeçte şunları soyluyor; “Hind’in sesi Gazze’nin sesidir. Tüm dünyanın duyduğu ama kimsenin cevaplamadığı bir imdat çığlığıdır. Bu ses hesap verilene ve adalet sağlanana kadar yankılanmaya devam edecek. Sinema Hind'i geri getiremez, ona yapılan zulmü silemez. Ama sinema onun sesini ölümsüzleştirir ve sınırların ötesinde de yankılanmasını sağlayabilir.”

Hind’in sesi bana başka bir masum kızı, Anne Frank’i hatırlatıyor.  Dünyanın pek çok ülkesinde neredeyse her okulda okutulan Anne Frank’in Günlüğü her okuduğumuzda içimizi sızlatıyor ama esas önemli olan böyle bir kitabin farkındalık yaratması. Ne yazık ki tarihi durmadan tekerrür ettiriyoruz. Üstünde yasadığımız gezegeni ortak bir yurt olarak görmek yerine, irk dil, din ayrımlarına, sinir çizgilerine ve milliyet kavramlarının dar kalıplarına sıkışıp kalıyoruz.

Bu başyapıt diyebileceğim filmi göz ardı edemeyeceğimiz bir katliamın kaydi olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum ama umarım film sadece Hind'in sesi olarak değil, su anda dünyada devam eden tüm katliamların, kaybedilen bütün masum çocukların sesi olur.  Bu öykü ve film manşetlerden belki birkaç yıl sonra silinecek. Ancak birkaç ay önce bianet için söyleşi yaptığım unlu Mısırlı-Amerikalı yazar Omar El Akkad’ın son kitabinin isminde dediği gibi, “Bir Gün Herkes Buna Hep Karşı Çıkmış Olacak.” Yani bir gün herkes tarihte diğer katliamlara nasıl tepki gösterdiyse, Filistin katliamına da karşı çıkacak.

(NS/EMK)

Yüksel Güran soruyor: Ben neden buradayım?

Bu ülkede annelik fazlasıyla yakıcıdır.
Hiçbir anne, evladının toprağa verilişine tanıklık etmeyi düşünemez bile. Ondan da zoru, yitirdiği çocuğunun mezarını dahi görememektir. Derler ya, dağın taşın başına gelmesin; hiçbir anne evlat acısıyla sınanmasın. Topraklarımız bu konuda mahirdir, zamansız evlat kaybeden annelerin yaslı yürekleriyle doludur. Bir de mezar taşı bile olmayan anneler vardır.

Fakat bir anne var ki, bütün ülke onu tanıdı; Yüksel Güran, haksız ithamlarla vebal altına sokuldu.

Yüksel anne, çocuğunun cansız bedeninin bulunduğu günden beri dört duvar arasında. Ne evladının mezarını görebilmiş ne de yasını tutabildi.

Narin'e hakikat borcumuz var: Olaylar nasıl Güran ailesinin aleyhine döndü?
Narin'e hakikat borcumuz var: Olaylar nasıl Güran ailesinin aleyhine döndü?
31 Ocak 2025

Hani inançlı insanların deyimiyle:
“Gözünle görmediğine, kulağınla işitmediğine; tanığı ve kanıtı olmayan söylentilere inanıp vebal alma.”

Ne yazık ki bütün bir ülke, hiç düşünmeden medya tarafından uydurulan senaryolara 6 çocuk annesi, doğru düzgün Türkçe bilmeyen; muhafazakâr, gelenekçi bir kadını mesnetsiz iftiralarla itham etti. Hiç düşünmediler bu kadının koskoca bir ailesi, boyunca oğulları ve küçük çocukları var diye. Bu konuda kadın örgütleri de sus pus oldu. Oysa hassasiyetleri oldukça yüksek. Özellikle Diyarbakır gibi insan hakları mücadelesinde öncü bir şehirde.

Evet, Yüksel Güran’ın çığlıklarını kimse duymadı, kimse hakikati de görmek istemedi. Herkes inanmak ve duymak istediklerine inandı.
Üstelik “Aile Yılı” ilan edilen bir dönemde, bir ailenin medya linciyle paramparça edilişine de tanıklık ettik bu dosyada.

Bu dosyada sorular cevaplardan fazladır. Olayın nasıl gerçekleştiği hâlâ netlik kazanmadı. Kim tarafından, hangi koşullarda, ne amaçla yapıldığı sis perdesiyle örtülü. En önemlisi de “neden” sorusu bütün ağırlığıyla ortada duruyor. Bir anne için bu soru cevapsız kaldığında, verilen her hüküm vicdanlarda eksik kalır.

Bir düşünün: Bir anne, kendi çocuğunun katili olmakla suçlanıyor. Oysa biliyoruz ki bir annenin çocuğunu öldürme olasılığı son derece düşüktür; bunun için çok güçlü, açık ve tartışmasız bir motivasyon gerekir. Bu dosyada ise böyle bir motivasyon hâlâ net değil.

Anneliği bilen herkes şunu bilir: Bir anne, çocuğunu korumak için kendinden vazgeçer. Aç kalır, uykusuz kalır, susar; ama çocuğuna zarar gelmesine razı olmaz. Elbette dünyada her şey mümkündür; tarihte istisnai örnekler vardır. Ancak tam da bu yüzden, bir anneyi evladının katili olmakla suçlamak sıradan bir iddia değildir. Olağanüstü bir suçlama, olağanüstü derecede açık ve ikna edici deliller gerektirir.

Buna rağmen medya tarafından üretilen senaryolar sorgulanmadan kabul edildi.

Yüksel Güran, mahkeme heyetinin karşısına bile elleri kelepçeli çıkarıldı. Sanki suçüstü yakalanmış, sanki azılı bir katilmiş gibi. Bu bir güvenlik tedbiri değil, açıkça bir algı inşasıydı. Böyle bir ortamda adil yargılamadan söz etmek mümkün müdür?

Oysa defalarca olay gününü en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı.
Çok sıradan bir gündü.
Güneşle birlikte uyanmıştı.
On sekiz yaşındaki oğlu Malatya’dan gelmişti.
Çocuklar bir aradaydı.
Bir de düğün telaşları vardı.

Yeminler ediyordu mahkeme heyetine:
O gün Narin, Kur’an kursuna gitmeden önce, ona ve abisine sarılmıştı.
Bu, son görüşü olmuştu.
“Narin bir daha eve dönmedi” diye acı acı anlatıyordu ama nafileydi; kalemi çoktan kırılmıştı.

Bugün hâlâ kararı verenler dahi annenin suça nasıl, ne şekilde iştirak ettiğini bilmiyor. Çünkü ortada buna ilişkin tek bir delil yok.

Ah, ne acıdır bu!
Çocuğunu kaybetmenin üzerine bir de bundan sorumlu tutulmak.
Bu nasıl bir vicdansızlıktır?
Sahi, bu kadınla empati kuran tek bir kişi oldu mu?

Bir yandan biricik kızını kaybetmiş bir anne…
Diğer yandan da kızının katili olmakla suçlanan aynı anne…
Yetmedi, iffetine de dil uzatılmıştı.

Bir annenin davranışlarını değerlendirirken yalnızca dosya klasörlerine değil, insan doğasına da bakmak gerekir. Annelik refleksi, biyolojik ve duygusal olarak en güçlü bağlardan biridir. Bu bağın kopması için yalnızca şüphe değil; açık, çelişkisiz ve tartışmasız bir gerçeklik gerekir. Aksi hâlde yargılanan yalnızca bir kişi değil, anneliğin kendisi olur.

Tam da bu nedenle, bu dava yalnızca adli bir dosya değildir. Toplumun adalet duygusunu, kadınlara ve annelere bakışını, “kesin” denilen yargıların ne kadar sağlam temellere dayandığını da sınayan bir süreçtir.
Belki de bu yüzden ikna olamıyorum.
Bir anne gözüyle baktığımda taşlar yerine oturmuyor.

Ve Yüksel annenin sorusu hâlâ havada duruyor:
“Ben neden buradayım?”

Eğer bugün bu anne adil biçimde yargılansaydı ve somut, maddi delillerle suçu sabit olsaydı; söylenecek tek bir sözümüz olmazdı.

Ve adalet dediğimiz şey, tam da burada başlar: İkna olmadan hüküm vermemekte.

(LMB/EMK)

Kadın bilgisi, erkek sessizliği ve sanatın tesellisi: Hamnet

Bebek doğumu, doğayla kurulan kadim bağ, kadın–erkek çatışması, toplumsal kadın rolleri; Shakespeare’in satırları, baba ile oğul arasındaki gerilim, yazgının değiştirilemezliği,.

Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgını, ikiz kardeşler arasındaki biyolojik ve duygusal bağ, vedalaşamamanın yarattığı vicdan azabı ve tüm bunların ötesinde sanatın iyileştirici gücü…

Maggie O’Farrell’in romanından uyarlanan ve Chloé Zhao’nun yönetmenliğini üstlendiği Amerika–Birleşik Krallık ortak yapımı bu dramatik filmde, tüm bu temalar ustalıkla harmanlanarak iki saatlik bir anlatıya sığdırılıyor.

Oscar’a aday gösterilen Hamnet hakkında bugüne dek pek çok inceleme ve eleştiri yazısı kaleme alındı. Ancak ben bu yazıda filmin teknik başarısından ziyade, anlatmak istediği özü; doğa, kadınlık ve döngüsellik ekseninde ele almayı tercih ediyorum.

Öncelikle filmin temel çıkış noktası, oğlu Hamnet’i 11 yaşında kaybeden William Shakespeare’in yaşadığı derin acı ve kederi, Hamlet trajedisi aracılığıyla yeniden var etmesidir. Shakespeare’in yaşamına dair bilgiler sınırlı olsa da bu yasın ve kaybın gerçekliği tartışmasızdır. Filmin geri kalan boşlukları ise yönetmen tarafından titizlikle, sezgisel bir anlatımla doldurulmuştur.

Doğum ve ölüm anlatısı

Bu yazı, Shakespeare’in hayatına dair biyografik bir eleştiri ya da tarihsel bir tespit sunma iddiası taşımaz; salt filme ve filmin sunduğu anlatıya odaklanır. Geçmiş yüzyıllarda erkek sanatçıların — film bağlamında yazarların — ünü ve görünürlüğü fazlasıyla yüceltilirken, kadın sanatçılar, teorisyenler ya da bilim insanları çoğunlukla kapalı kapılar ardında, kiliseye ve patriyarkal düzene boyun eğmek zorunda bırakılmıştır.

Hamnet filminin asıl önemi de tam bu noktada ortaya çıkar. Film, William Shakespeare’i merkeze almak yerine, anlatının ana eksenine eşi Agnes’i (Anne Hathaway) yerleştirir ve hikâyeyi onun bakış açısından döndürür. Will (Shakespeare) ise bu anlatıda yaratıcı öznenin değil, çoğu zaman pasif bir varlığın, hatta bir nesnenin konumuna itilmiştir.

Film, tüm Hristiyan köyü tarafından tuhaf, pagan ya da cadı olarak görülen Agnes ile; babasından şiddet gören, edebiyat tutkusu küçümsenen ve ailenin mesleği olan eldivenciliği sürdürmeye zorlanan Will’in tanışmasıyla başlar. Toplumun kalıplarını zorlayan, istenmeyen bu iki figürden hayatını dilediği gibi yönlendirme ayrıcalığına sahip olanın erkek olması ise şaşırtıcı değildir.

Agnes hamile kaldığında evden kovulurken, Will aynı ölçüde yadırganmaz. Evlendiklerinde anlatı, Will’in mutsuzluğu, Latinceye ve yazıya duyduğu tutku, büyük şehre gitme arzusu üzerinden ilerler. Bu arzunun önünü açan ise yine kadının vericiliği ve fedakârlığıdır. Agnes, Will’in kendini gerçekleştirebilmesi uğruna tek çocukla evde kalmayı kabul ederken, Will hayallerinin peşinden Londra’ya gider.

Agnes’in kendini yatıştırmasının, özlemini ve yalnızlığını büyük ölçüde dindirmesinin yolu; şifalı bitkilerle, ormandaki büyük, köklü ağaçla kurduğu bağdan geçer. Bu bağ yalnızca kişisel bir teselli değil, kuşaklar boyunca aktarılan bir bilginin devamıdır. Agnes, annesinden öğrendiği bitkilerin iyileştirici gücünü ve öğretisini, tıpkı ondan önceki kadınlar gibi, çocuklarına aktaracaktır.

Tarih boyunca kadınların otların anlamını, neye iyi geldiklerini ve nasıl kullanılacaklarını bilmeleri; onların yalnızca bakım veren değil, aynı zamanda üretici ve araştırıcı olduklarını da gözler önüne serer. Bugün hâlâ “kocakarı ilacı” diye küçümsediğimiz pek çok krem, merhem ve bitki çayı, modern dünyada yeniden şifa aradığımız anlarda karşımıza çıkar. Erkek aklın geç keşfettiği bu bilgiler, kadın bedeninde ve hafızasında çok daha önce yerini almıştır. Agnes’in ormanda altına yattığı, kökleri toprağın üzerini saran ağaç; onun için yalnızca bir barınak değil, annesinin yerine koyduğu bir sığınaktır. Toprağa yayılan kökler, hem koruyucu hem de kuşatıcıdır; Agnes’e insanlardan değil, doğadan gelen bir güven hissi verir. Bu güven duygusu o denli güçlüdür ki, bebeğini tek başına, kimsenin tanıklığına ihtiyaç duymadan, tam da orada dünyaya getirir.

Bu doğum sahnesi, filmin en yalın ama en sarsıcı anlarından biridir: Kadın bedeninin doğayla kurduğu kadim ittifak, herhangi bir otoriteye, dine ya da erkek aklına ihtiyaç duymadan var olur.

Judith

İki kişinin tohumu ile var olan bebek, yalnızca kadının eylemiyle dünyaya gelir. Erkek, ne doğum anında ne de çocukların büyütülmesinde gerçek bir rol üstlenir; bu yük bütünüyle kadının omuzlarına bırakılır. Agnes çocukların hayatında başat bir figürken, Will çoğu zaman eve uğrayan, misafirliğe gelen bir baba konumundadır. Erkeğin edilgenliği, filmin ilk doğum sahnesinden itibaren ilmek ilmek örülür.

Will doğumdan sonra bebeği kucağına aldığında, kamera ağacın köklerinin dibinde açılan kocaman bir boşluğa odaklanır. Bu boşluk, filmin finalinde, ormanın kapısında bir kez daha karşımıza çıkar. Kapsayıcı, sonsuz ve sırlarla dolu karanlık bir boşluktur bu. Tıpkı bir kadın rahmi gibi.

Bu görsel tekrar, filmin bilinçli bir tercihi olarak okunabilir: Hayatı taşıyan, koruyan ve yeniden üreten alanın erkek dünyasında değil, kadın bedeninde ve doğanın döngüsünde konumlandığını fısıldar.

Filmdeki bir diğer kırılma noktası, doğumun yaklaştığını anlayan Agnes’in ormana gitmek üzereyken kayınvalidesi tarafından engellenmesidir. Doğum, bireysel bir deneyim olmanın ötesinde; kadınların ev içinde ortaklaşa gerçekleştirdiği bir eylem olarak resmedilir. En eski mesleklerden biri olan ebelik de tam bu noktada, kadınlar arası dayanışmanın doğal bir uzantısı olarak ortaya çıkar.

Bu sahnede doğum, erkeklerden ve kamusal alandan bilinçli biçimde dışlanır. Kadınlar, bilgiyi birbirlerine aktararak, bedeni yine bedenle anlayarak süreci yönetirler. Erkek aklının düzenlemek, denetlemek ya da adlandırmak istediği doğum; filmde sessiz, sezgisel ve kolektif bir kadın alanı olarak korunur.

İkizlerden Hamnet sağlıklı doğarken, kız olan Judith ölü sanılarak bir kenara alınır. Agnes ise onu kucağına alır; nefesini bedeniyle, sezgisiyle geri çağırır. Ölümün eşiğindeki bu bebeği yazgıya karşı direnerek hayatta tutar. Ancak filmin sonunda, vebaya yakalanan Judith’i iyileştirmek isteyen Hamnet, çocukluğundan beri oynadıkları yer değiştirme oyununu bu kez ölümle oynar. Ölüm meleğini kandırmaya çalışır ve sonunda ölen Hamnet olur.

Bu noktada, Agnes’in ormanda doğum yapmasının engellenmesi, yalnızca mekânsal bir müdahale değil; kaderine indirilen ilk darbe olarak okunabilir. İlk bebeğini doğurduğu sırada yağan ince yağmur; bereketi, sağlığı ve yaşamı simgelerken, ikizlerin doğumu sırasında taşan nehir ve sertleşen hava koşulları, bu doğumun sancılı ve “doğal olmayan” bir sürece evrileceğinin habercisidir. Orman kadını doğum için beklerken, onun oraya gidememesi; kadının doğayla kurduğu bağın kopuşuna, insanın doğadan uzaklaştığında felaketin kaçınılmaz oluşuna işaret eder.

Filmin finalinde, ağaç köklerinin altındaki o karanlık boşluk bir kez daha seyirciye gösterilir. Hamlet’teki ölü baba hayaletinin sahneye girip çıktığı yer, tam da bu boşluktur. İnsanların dünyadaki geçiciliği, orman ve boşluk metaforuyla anlatılır. Hamnet’in ölürken söylediği “gerisi sessizlik” sözü, işte tam olarak bu karanlığa, bu boşluğa karşılık gelir.

Sessizlik, yokluk değildir; doğanın içinde erime hâlidir. Agnes’in, Will’in yeterince üzülmediğini düşünerek onu suçlaması ve “Hamnet’e veda etmedin” demesi; erkeklerin yasını kadınlar gibi açıkça yaşayamadığını, sessizlikle örülü dört duvar arasında tutmak zorunda bırakıldığını gösterir. Erkeklerin güçlü olmak zorunda olduğu yönündeki toplumsal kalıp, bugün olduğu gibi geçmişte de yaygın ve belirleyicidir. Will, bunu belli etmeden Agnes’ten uzakta, Londra’da yaşamını sürdürse de Hamnet’in kaybı onu derinden sarsar.

Agnes, Will’in yazdığı oyunun sahnelendiği yere geldiğinde, oğluna benzeyen ve adı Hamlet olan oyuncuyu hayranlıkla izler. Will ise baba rolünde bir hayalete dönüşerek, aslında karısının ve çocuklarının hayatındaki o “bir gelip bir giden”, görünmeyen varlığını sahnede yeniden oynar. Gerçek hayatta yapamadığı vedalaşmayı, tüm seyircilerin önünde gerçekleştirerek vicdan azabını hafifletmeye çalışır.

Yasını tek başına tutan, acısını yıllar boyunca yatıştıramayan ve kalabalıklar içinde dahi kendini yalnız hisseden Agnes, sonunda elini Hamlet’e uzatır, onun elini tutar. Ardından seyircilerin tamamı bu harekete eşlik eder; herkes Hamlet’in elini tutar. Filmin en çarpıcı anı da tam burada ortaya çıkar.

Will vedalaşır, Agnes yasını paylaşır ve film bu ortaklık hâliyle son bulur. Kolektif sevinç ve acı, paylaşıldıkça büyür; yas, kadın–erkek sınırlarının dışına taşarak toplumsal bir deneyime dönüşür. Hamnet, en nihayetinde sanatın iyileştirici gücünü, tekil bir acının kolektif bir anlam bulması üzerinden anlatır.

Sonuç

Hamnet, bir çocuğun ölümünü anlatan bir yas filmi olmaktan çok, kadının doğayla, bedenle ve sezgiyle kurduğu kadim bilginin; erkek dünyasının sessizliği ve kaçışıyla nasıl çatıştığını gösteren bir anlatıdır.

Agnes’in yalnızlığı, Will’in suskunluğu ve sanatın bu iki uç arasında kurduğu köprü; yasın bireysel değil, paylaşıldığında iyileştirici olabileceğini fısıldar. Film, doğadan kopuşun felaketle, paylaşılan acının ise dönüşümle sonuçlandığını hatırlatır. Gerisi sessizlik değildir; gerisi, birlikte taşınan bir hafızadır.

(HŞİ/EMK)

Tuğçe Tatari: Gençlere dönük aktif ve çözümcül siyaset üretmeyen parti kalmamalı

Gazeteci ve yazar Tuğçe Tatari, Literatür Yayınları’ndan çıkan “Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde” adlı yeni kitabı için Türkiye’nin farklı sosyoekonomik ve kültürel arka planlarından gençlerle görüştü.

Bir kuşağın sorunlarını, hayallerini ve çıkış arayışlarını odağına alan Tatari, gençlerin bugün en çok “görülmemekten” ve “duyulmamak­tan” mustarip olduğunu söylüyor.

Tatari, kitabının çıkış noktasını, gençlerin ortak dertlerini ve siyasete bakışlarını bianet’e değerlendirdi.

Önce kitabın adıyla başlamak istiyorum. Çıkış noktan neydi? Sana “Gençler nereye?” sorusunu sorduran ve “bir kuşağın peşine” düşmene neden olan gerekçeler nelerdi?

Geçen sene politik çocuk kitapları serisi yayımlamıştım. Buradaki derdim, dünyanın gerçeklerini çocuklara kaldırabilecekleri bir dille — çağımızın pedagojik yaklaşımının dışına çıkmadan — anlatmaktı. Bir başkasının ne yaşadığını anlamanın; yarın kendisinin, sevdiklerinin, ailesinin ve hatta ülkesinin de aynı pozisyonda olabileceğinin farkında olmasının önemini anlatmayı düşünerek bu çalışmayı hazırlamıştım.

Beni bu düşüncelere iten faktör; bir anda anne olmam, gazetecilik ve insan hakları savunuculuğu gibi “şapkalarımın” annelikle onun getirdiği yeni duygu ve endişelerin bir araya gelmesiydi aslında. “Gençler nereye?” sorusunu da bu çalışmayı tamamladıktan sonra sorgulamaya başladım. Evde hızla büyüyen bir çocuk var. Okullarda, sokaklarda, sosyal medyada hem onu bekleyen tehlikeler hem de onun bir başkasına tehlike arz etme ihtimali üzerine düşünmek beni bu yola çıkardı. Çünkü artık çocuklar sadece mağdur değil; aynı zamanda birbirlerinin faili de olabiliyorlar, bildiğiniz gibi. Nerede ne yaşanıyor, kırılmalara neden olan olaylar ne oluyor anlamak da istedim açıkçası.

Bu çok denklemli ve epey karanlık bir yoldan geçmek durumunda bırakılan “zamane gençliğini” daha yakından tanımak, sorunun nerede başladığını anlamak ve gençlerin ne anlattığını duymak, anlamak istedim.

Farklı sosyoekonomik ve kültürel arka planlardan gençlerle görüştün, hikayelerini dinledin. Bu hayatlar hangi noktalarda kesişiyor, nerelerde ayrışıyor?

Duyulmamak ve görülmemek noktasında birleşiyorlar maalesef.

Ve elbette çoğunluğu, eşitlikten uzak bir hayata mahkûm oldukları görüşünde.

Geçen sene yapılsaydı bu çalışma, bize gençlerin ifade özgürlüğü, adalet ve kimlik özgürlüğü konusunda ortak talepleri olduğunu gösterebilirdi. Ancak bu sene, çok küçük bir azınlık dışında gençlerin ortak derdi ekonomik imkânsızlıklar olarak ortaya çıktı.

Barınma krizi, beslenme krizi, okul araç gereçleri krizi konusunda duyulmaya ihtiyaçları var. Hayallerinin peşinden koşamamaya mahkûm edildikleri bir sisteme hapsolmuşluklarının, önemsenmediklerini, ülkede onlara yönelik bir gelecek tahayyülü olmadığını düşünüyor olamalarının görülmesine ve duyulmasına ihtiyacı var.

Görüşmeler sırasında hafızanda yer eden, seni özellikle etkileyen anlar ya da hikâyeler oldu mu?

Açıkçası gençlik, bir yaşam dönemi olarak; enerjisi, isyankârlığı, direngenliği ve uçuşan hâlleriyle zaten etkileyici. Fakat itiraf etmeliyim, bazı kişiler beni fazladan etkiledi.

Fiziksel dezavantajları nedeniyle zorbalıklarla dolu bir çocukluktan; direnerek ve başarmayı kafasına koyarak sıyrılmış bir genç kadın vardı mesela. Hem hayranlık duydum, hem etkilendim hem de kendimi sorguladım: “Yerinde olsam bu kadarını başarabilir miydim?” diye.

Vicdani retçi bir gencin, sokakta gördüğü bir olay üzerinden babasını militarizmle eşitlemesini anlattığı anlar mesela. Annesine ve kendisine şiddet uygulayan bir babadan söz ediyordu. Onunla da yaptığım görüşmenin etkisinden günlerce çıkamadım.

Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden gençler mesela… Hem yaraladı hem şaşırttı anlattıkları beni.

Bir de kâğıt toplayıcısı bir çocukla yaptığım görüşme; onun etkisinden de uzun süre çıkamadım.

Doğrusu, duygusal olarak çok yoğrulduğum ve zaman zaman çaresizliği yoğun hissettiğim bir çalışma oldu.

Tüm bu görüşmelerden yola çıkarak bugün Türkiye’deki gençlere dair genel bir tablo çizmen gerekse hangi başlıklar öne çıkar?

Tüm kendilerine yaşatılan haksızlıklara rağmen, yine de çok yurtsever olduklarını düşündüm. “Kaçıp gidelim ve bir daha dönmeyelim” noktasında değiller ülkelerine karşı. Aksine, yurt dışını bir güçlenme ve kendini var etme fırsatı olarak görüyorlar. Neredeyse hepsi güçlenip dönmeyi, burada devam etmeyi hayal ediyor.

Bu sonuç beni açıkçası şaşırttı.

Ama günümüzün gençliğinin temel konusu işsizlik. ODTÜ mezunu da işsiz Boğaziçi mezunu da!

Yola çıkarken sorduğun sorulara ne ölçüde cevap bulabildin? Gençler ne istiyor, temel sorunları neler ve sence nereye doğru gidiyorlar? Yolda yeni sorular eklendi mi?

Biraz önce de bahsettiğim gibi, çalışmaya başlarken “gençlerin kaçmak istediği bir ülke” sonucu çıkacağını düşünüyordum ama sonuç farklı oldu; buna şaşırdım.

Gençlerin temel sorunu nedir sorusuna cevabım şüphesiz fırsat eşitsizlikleri olur.

İşsizlik, okulların yetersizliği, donanım eksikliği, kendini geliştirememek… İstanbul, Ankara ve İzmir dışında kalan gençler çok daha umutsuz hissediyor. Hayal kurmayı bile lüks görenlerle karşılaştım.

Gençler çoğu zaman seçim dönemlerinde hatırlanıyor; iktidarından muhalefetine herkes onların ne düşündüğünü merak ediyor. Sen gençlerin siyasete yaklaşımını nasıl görüyorsun? “Gençlik apolitikleşti” yaygın kanısına katılıyor musun?

Açıkçası, gençlere dönük aktif ve çözümcül siyaset üretmeyen parti kalmaması gerektiğini düşünüyorum.

MESEM’liler, suça sürüklenen çocuklar gibi yeni kavramların hayatımıza girdiği bu dönemde her partinin etkin gençlik politikaları olmalı ve gençleri parlak bir geleceğe hazırlayan yatırımlardan, projelerden, çalışmalardan söz etmeleri gerekiyor.

“Gençler bizim geleceğimizdir” deyip geçilen üzerine emek verilmeyen bir nesilden gelecek beklentisi de olamaz diye düşünüyorum.

Gençlere ucuz iş gücü olarak bakıldığını ve çoğunun önce ailesi, sonra devlet tarafından buna mecbur bırakıldığını düşünürsek; apolitikleşmekten ziyade gündemi endişeyle izleyen, aç kalmamanın yollarını düşünen, arayan bir gençlikle karşı karşıyayız diyebilirim.

Uğradıkları haksızlıkların, kendilerine sunulması gereken imkanların farkındalar. O imkanlara sahip olmadıklarını da farkındalar. Ancak bu farkındalık, bir siyasi ayaklanma ya da isyan noktasından çok, bireysel olarak kendini kurtarma, ayakta kalma çabasına dönüşmüş durumda.

Gençler Nereye - Bir Kuşağın Peşinde

  • Yayınevi: Literatür Yayıncılık
  • Yazar: Tuğçe Tatari
  • İlk Basım Yılı: 2025-12
  • Sayfa Sayısı: 176

Kitap tanıtımından:

"Türkiye’nin en büyük sorusu artık açıkça ortada: Gençlik nereye gidiyor, daha doğrusu gitmek zorunda bırakılıyor?

Tuğçe Tatari’nin birbirinden farklı hayatlar yaşayan gençlerle yaptığı görüşmeler umutsuzlukla direnç, güvensizlikle hayal, baskıyla özgürlük arayışı arasında sıkışmış gerçek hikâyeleri gözler önüne seriyor.

İki üniversite bitirip kuryelik yapanlardan ortaokul sıralarında çocuk işçiye dönüştürülenlere, bağımlılıkla mücadele edenlerden kimliğini savunmak zorunda kalanlara, mülteci gençlerden bavulunu kapı aralığında hazır tutanlara kadar bu görüşmeler, Türkiye’de genç olmanın romantikleştirilmiş klişelerini sert bir gerçeklikle kırıyor. Gençlerin omuzlarına yüklenen ekonomik, sosyal ve duygusal ağırlık çarpıcı bir tabloya dönüşüyor.

Gençler Nereye yalnızca bir saha çalışması değil, ülkenin geleceğini kendi evlatlarının gözünden görme cesareti. Bu kitap gençleri duymak, anlamak ve artık kaybetmemek için gecikmiş bir çağrı niteliğinde. Çünkü bir ülkenin kaderi, gençlerinin ufkuyla sınırlıdır."

Kitabın yayınevi sayfasına buradan ulaşabilirsiniz

(AB/HA)

Ege’de sınır şiddeti, ABD’de ICE baskınları

AB-Türkiye Mutabakatı’ndan bu yana geçen on yılda, “sıcak nokta” olarak adlandırılan dokuz Ege adası, Avrupa Birliği’nin göç politikalarının şekillendiği bir laboratuvara dönüştü. Bu politikalar, 2026’da hayata geçmesi beklenen yeni AB Göç Paktı’nın temelini oluşturdu. Bir taraftan da ABD’de ICE eliyle insanlar evlerinden kaçırılıyor, sokak ortasında vurularak öldürülüyor.

Meselenin gündemden düşmediği Midilli’de, Legal Centre Lesvos ve Skala/İskele Kolektifi üyesi Ozan Mirkan Balpetek’e kulak veriyoruz. Stelios Kouloglou'nun (Stelyo Kuloğlu) son belgeseli ‘142 Yıl’ üzerinden dünyada göçe tekrar bir bakıyoruz.

Midilli’de, göç hukuku ve göçmen mücadelesinin tam ortasında yer alıyorsun. Bu alanda yakın zamanda Stelios Kouloglou’nun 142 Yıl belgeseli izleyiciyle buluştu. Belgesel, kaçakçılık suçlamalarıyla yargılanan Amir ve Akif’in, işlemedikleri bir suç üzerinden 142 yılla karşı karşıya bırakılmalarını anlatıyor. Davaya müdahil kurumlardan biri de senin içinde bulunduğun Legal Centre Lesvos’tu. Buradan hareketle, göçmenlerin kriminalizasyonu meselesini nasıl değerlendiriyorsun?

Göçmen kriminalizasyonu denilen mekanizmayı anlamak için hukuki tanımlara bakmak şart. Birleşmiş Milletler’e göre kaçakçılık suçunun temel unsuru, faaliyeti yürüten kişinin maddi ya da ayni bir çıkar gözetmesidir. Ancak Avrupa Birliği, 2002’de bu unsuru tanımın dışına çıkaran bir düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Böylece, AB sınırlarına bir başkasının düzensiz geçişine yardımcı olan herkes, herhangi bir menfaat ilişkisi olup olmadığına bakılmaksızın “kaçakçı” sayılabilir hale geldi.

Midilli örneğinde bu, adaya ulaşan her botta otomatik olarak en az bir kaçakçı bulunduğu varsayımı anlamına geliyor. Bu hukuki çerçevenin farkında olan kaçakçılık ağları ise geçişlere katılmıyor; botun kontrolünü çoğu zaman göçmenlerden birine bırakıyor. Eğer göçmenler geri itme pratikleriyle yasadışı olarak engellenmezlerse, bu kez resmi süreç başlıyor. Polis sorgusunda ilk sorulan soru “dümeni kim tutuyordu?” oluyor. Bir kişinin işaret edilmesi, o kişinin kaçakçılıkla suçlanması için yeterli kabul ediliyor. Cezalar ise bottaki insan sayısı ve yolculuğun ne kadar tehlikeli geçtiğine bağlı olarak katlanarak artıyor. Bu yüzden, yalnızca botu kullandığı için yüz yılı aşan hapis cezalarına çarptırılan göçmenlerle karşılaşıyoruz.

Kuloğlu’nun belgeseline konu olan göçmenler Akif ile Amir’in hikayesi de tam olarak buydu.

Belgeselde bir de dava etrafında şekillenen dayanışmayı görüyoruz. Başta aile ve yakınların hak mücadelesi, sonrasında mahkeme önlerindeki dayanışma gösterileri, basın açıklamaları, birçok farklı memleketten ve geçmişten gelen insanın meseleyi sahiplenmesi… Amir ve Akif’in yalnız bırakılmadığına belgesel boyunca tanık oluyoruz aslında. Nasıl gelişti bu yan yanalık süreci?

Amir ve Akif’in yargı süreci etrafında, senin de sözünü ettiğin gibi, uluslararası ölçekte güçlü bir kampanya örüldü. İki göçmen, suçlu bulunmalarına rağmen şartlı tahliyeyle serbest bırakıldı. Ancak hikâye burada bitmedi. Akif, davayı yeniden yargıya taşıyarak ilk kararın bozulmasını sağladı; suçsuzluğunu kanıtladı ve tazminat hakkı elde etti. Bu gelişme, Yunanistan’da göçmen kriminalizasyonu alanında “kazanılmış” ilk dava olarak anılıyor.

Tırnak işaretleri ise boşuna değil: COVID-19 süreci ve ardı ardına ertelenen duruşmalar nedeniyle Amir de Akif de suçsuz yere yaklaşık beş yıl cezaevinde kaldı - tahliyeyle yargı sürecinin devam etmesine dair taleplerimiz ne yazık ki bir karşılık bulmadı. Yine de dava, önemli bir emsal oluşturarak ülke genelindeki benzer dosyaların seyrini değiştirdi. Aynı dönemde kaçakçılık suçlamasıyla yargılanan ve kanser hastası olmasına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilen Houmayoun Sabetara’nın davası bunun çarpıcı örneklerinden biri. Yoğun bir uluslararası dayanışma, başta kızı Mahtap olmak üzere ailesinin kararlı mücadelesi ve Amir ile Akif davasının açtığı yol sayesinde Sabetara, 2024 yılında özgürlüğüne kavuştu.

Homayoun Sabetara’nın davası için hazırlanmış bir afiş. Üzerinde “Homayoun Sabetara’ya özgürlük! Göçmenlerin kriminalize etmeyi kesin!" yazıyor. (Çizim: Yorgos Konstantinou)

Hukuki teknik dili geride bıraktığımızda, bu süreci bir toplumsal mücadele olarak sahiplenirken anlatmaya çalıştığımız çok net bir hakikat var: Göçmenlere yönelik bu davalar ırkçı gerekçelerle açılıyor. Bu yüzden kaçakçılık davaları hukuki olmaktan çok politik davalar. Bugüne kadar görece olumlu sonuçlanan davaların neredeyse tamamı, kriminalize edilen göçmenlerin özgürlüğü için yürütülen örgütlü bir politik mücadelenin ürünü. Böyle bir mücadelenin olmadığı koşullarda kararların hangi yönde çıktığı da zaten ortada.

Öte yandan, Yunanistan’da aynı suçlamalarla cezaevinde tutulan binlerce insan olduğu düşünüldüğünde, bu politik çabanın herkese ulaşamadığı gerçeğiyle de yüzleşmek gerekiyor.

Söyleşi üzerine haberleştiğimiz günlerde, 15 Ocak’ta yine benzer elementleri içeren bir dava daha olumlu sonuçlandı Midilli’de: E.R.C.I. Davası. Neredeyse sekiz sene sürüyor dava, dile kolay… Bu davanın ehemmiyeti ve göçmen kriminalizasyonuyla ilişkisi nedir?

Bu tip kriminalizasyon davaları sadece göçmenlere yönelik değil; hedef tahtasına göçmenlerle dayanışma gösteren ve ortak bir politik hat inşa etmeye uğraşan insanları da konmuş vaziyette. İşte 24 sivil kurtarma gönüllüsünü ve hak savunucusunu içeren Emergency Response Center International (ERCI) davası böyle bir davaydı.

İçlerinde Suriyeli eski Olimpik yüzücü Sara Mardini’yi de bulunduran dava, Yunanistan’ın ve AB’nin uyguladığı göçmen karşıtı politikaların sadece bir izdüşümü aslında. Yargılanan arkadaşlarımızın tamamı Lesvos açıklarında yasal sivil arama kurtarma faaliyetleri yürütmekteydiler. Ve bir anda bu arama kurtarma faaliyetleri ‘Türkiye Devleti’yle güdümlü kaçakçılık şebekelerine destek olarak Midilli’ye göçmen taşımak’ sayıldı: yani ‘arama - kurtarma’ kavramının yerini ‘yardım ve yataklık’ aldı. Buna casusluk yapma, devlet görevlilerine alenen yalan söyleme gibi suçlar da eklenince savcılarca talep edilen ceza 20 yılı aştı.

Bugün, Şubat 2026 itibariyle bu davanın tüm arkadaşlarımızın beraatiyle sonuçlanmasını büyük bir mutlulukla karşılıyoruz zira yine çok sesli ve çok uluslu bir politik kampanyayla dostlarımıza sahip çıktık. Beri yandan bu dava yoluyla kriminalizasyon sadece göçmenleri değil, topyekün dayanışmayı da bünyesine katarak çok ciddi bir yıldırma politikası üretmiş oldu geçen süre içerisinde. 

En temelde bu yolla Ege Denizi’ndeki tüm sivil arama kurtarma çalışmaları tamamen ortadan kalktı, buna direnen örgütler de benzer davalarla çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı. Bu durum bugün yaşanan geri itme olaylarının aslında temelini oluşturmuş oldu. Geçmişte hem batan botlara müdahale etme kapasitesi, hem de yaşanan olaylara tanıklık ederek kolluğun faaliyetlerinin şeffaflığını sağlayabilme yetisi olan bu alanı yabana atmamak gerek. Ayrıca bu dava Yunanistan özelinde ilk defa sivil toplum örgütlerinin ciddi ithamlarla kriminalize edildiği bir dava olarak göç alanındaki politik sahayı yeniden tanımladı.

Meseleyi dönüp dolaşıp ‘Avrupa değerlerine’ ve demokratik haklar zeminine indirgeyen kurum ve kişiler bir anda davanın caydırıcı etkisiyle sessizliğe bürünürken, canhıraş şekilde meselenin politik unsurlarını dayanışmacı saiklerle savunanlar da terörizm, casusluk ve insan kaçakçılığı suçlamalarıyla marjinalleştirildi. Olayların 2016 yılından sonra benzer süreçler yaşayan Türkiye’yle paralellik gösteren çok yanı olduğunun da altını çizmek lazım: Komşuda pişen bize de düşüyor misali… Vakti zamanında Dido Sotiriou’nun hayatını konu alan bir belgeselde Aziz Nesin’in Türkiye ve Yunanistan halklarının benzerliklerine dair bir soruya ‘Elbette benzerler efendim. Fakat iyilikleri kadar kötülükleri de benzer. Tıpkı devletlerinin benzerlikleri gibi…’ diye verdiği cevabı da buraya iliştirelim.

13 Ocak 2023, davalı hak savunucuları ve avukatlar Midilli'deki mahkeme binası önünde. 15 Ocak'ta görülen son celsede yedi yıl süren dava herkesin beraatiyle sonuçlandı (Fotoğraf: Begüm Başdaş/Twitter)

Bir taraftan da ABD’de neredeyse bir yıldır süren Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) baskınları bambaşka bir seviyeye ulaştı. Kaliforniya’da insanların kaçırılmaya başlamasını Filistin mücadelesindeki yeriyle gündeme gelen Columbia öğrencisi Mahmoud Khalil’in tutuklanması takip etti. Şimdi de Minneapolis’te Renee Good ve Alex Pretti’nin protestolar sırasında ICE mensuplarınca öldürülmesi başta eyalet, ardından tüm ülke çapında grev çağrılarını tetikledi. Ege’de olup bitenleri ABD’de olanlarla paralel düşünmek mümkün mü?

Ege’de göçe bakarak dünyadaki göçü görmek pekala olanaklı. Sorduğun iki meseleyi de tersine, birbirinden ayrı düşünmek hata olur. Bir kere Avrupa Birliği’nin de bir ‘ICE’ kurumunun olduğunu hatırlatarak başlayalım: FRONTEX. Bu iki kurumun da oluşumu aslında 11 Eylül sonrası kurulan yeni dünya düzeninde göçmenlere biçilen rol üzerinden şekilleniyor. ICE Mart 2003’te, FRONTEX de Ekim 2004’te kuruluyor. Kurulmalarında da etkin olan temel unsur aslında NATO.

Sovyetler’in yıkılmasının yaklaştığı Kasım 1990’da, 36. Yıllık NATO Meclisi’ne hitaben dönemin Genel Sekreteri Manfred Wörner NATO’yu bekleyen yeni risklerin ‘çok yüzlü ve çok yönlü’ olduğunu şu sözlerle söylüyordu: ‘Avrupa’nın Güney çevresi boyunca Magrep’ten Orta Doğu’ya kadar uzanan bir gerilim yayı var. Gerilimler sadece Saddam Hüseyin gibi diktatörlerin hırslarıyla değil, aynı zamanda nüfus artışı, kaynak çatışmaları, göç, az gelişmişlik, köktendincilik ve terörizmle de şiddetlenmektedir.’ Bu konuşmanın tarihsel önemi şu: Göçün ilk defa NATO’ya bir tehdit olarak tanımlanması. Yani NATO, savaş üreten bir aygıt olarak insanları yerinden eden bir güç olduğunun ve bu yerinden edilmelerin dönüp dolaşıp kendi kapısına göçmenler şeklinde dayanacağının resmi olarak tanımını yapıyor. O yıllarda Sovyetlerin yıkılmasının yanında bir diğer önemli olay da trend olarak Avrupa ülkelerinin silahsızlanmaya gidiyor olduğuydu.

İşte Wörner’in tüm bunları NATO’nun varlığına tehdit olarak betimlemesi dönüp dolaşıp dünyadaki göçün yönetiminde silahlı özerk güçlerin kullanılmasını gündemleştirdi. 11 Eylül olayları bunu köktendincilik ve terörizmle ilişkilendirdi. Ardından da iki kıtada da paralel olarak ICE ve FRONTEX hayata geçti. İki kurumun da envanteri NATO’ya ait. Uzaktan farklı görünseler de hem pratikte hem de özleri itibariyle göbek bağları bir.

Bugün ortada Saddam yok: Amerika’nın Irak’ı işgalinin etkileriyse herhalde hiç olmadığı kadar hayatımızda. Silahsızlanma trendi de Avrupa için geçerliliğini yitirmişe benziyor: Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan ve bugün Trump’ın ‘Amerika’nın işi Avrupa’yı korumak değil’ açıklamalarıyla devam eden süreç AB içerisinde ‘Nasıl silahlanacağız?’ sorusunu gündemden eksik etmiyor. Bunlara ekolojik yıkım, gelir adaletsizliğindeki sınıfsal ve coğrafi uçurumları da ekleyince, bu olguların sonuçlarından biri olan göç de güvenlikçi politikalarla yönetilmesi gereken bir meseleye dönüşüyor gibi. Dolayısıyla beş yaşındaki göçmen çocukları evden kaçırmakta beis görmeyen ICE ile, Ege Denizi’ndeki göçmen avlayan FRONTEX’in işlevsel ve tarihsel ortaklığı bu. Bu noktada Minneapolis’teki eylemler ve grevlerin yayılıyor olması çok kıymetli.

Dünyada göçmen karşıtlığı soldan sağa tüm politikayı ele geçirmiş gibi gözüküyor. Ege’den dünyaya bakınca bunlar beliriyor, peki ya Türkiye’ye bakınca ne görmeliyiz?

İngiltere’de İşçi Partisi’ni iktidara taşıyan seçim atmosferinde sokakların en baskın sloganlarından biri “Gemileri Durdurun!”du. Keir Starmer göç başlığını açarken bu ifadeyi doğrudan kullanmaktan kaçındı; ancak “kaçakçılık çeteleriyle mücadele ederek geçişleri engelleme” söylemiyle aynı hattı sürdürdü. Bu yaklaşımın kökleri ise daha geriye uzanıyor. 2021’de dönemin İçişleri Bakanı Priti Patel’in Samos Adası’na yaptığı ziyaret, bu sürekliliğin çarpıcı örneklerinden biri. Patel, Yunanistan’ı göç politikasındaki sert uygulamaları nedeniyle överken, bu ziyaretten çok şey öğrendiğini de özellikle vurgulamıştı. Ziyaretin ardından göçmenlerin İngiliz Kanalı’ndaki ölümcül yolculukları “ulusal tehdit” olarak tanımlandı; 2023’te Başbakan Rishi Sunak da yılın ilk konuşmasını “gemileri durdurma” vaadiyle açtı. İktidarlar değişse de göç politikasında çizginin pek değişmediği açık. Samos Adası da hakikaten yanı başımız…

Ve hakkaten kim çıkıp bu sözlerin Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi’nden çok uzağa düştüğünü söyleyebilir? Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanı Ali Mendillioğlu, 2021 yılında Ümraniye’de geri dönüşüm alanında birlikte çalışan yerli ve göçmen işçilerin depoların kapatılmasına karşı verdikleri direnişe dair konuşmasında, farklı kökenlerden insanların bir arada yaşamasını ve çalışmasını ırkçı gerekçelerle ayırmanın tehlikesine dikkat çekiyordu. Mendillioğlu, “Yoksulların göçmen karşıtlığı risklidir” diyerek, orta sınıfların sosyal medya üzerinden yaydığı sözde kültürel ama özünde ırkçı dili, alt kesimlerde yağma, talan ve linç gibi şiddet eylemlerine dönüştüğünü; bu söylemi yayanların da bu şiddetin dışında kalamayacağını vurguluyordu. Yani göçmenlerle aslında bir kader birlikteliğimiz var. Bu dehlizden hakkaniyetli bir çıkış olacaksa eğer bunun herkesi kapsaması şartı bu yüzden esas. Çünkü biz birbirimizi dayanışma yoluyla bulamazsak, bu şiddet sarmalı bizi her seferinde daha büyük bir şiddetle bulacak. Göçmen veya yurttaş dinlemeden…

Kuzey İrlanda’nın Moygashel Bölgesi’nden ‘Şenlik Ateşi’ (Bonfire) Konstrüksiyonu. Birleşik Krallık’ın farklı bölgelerinde çeşitli kutlamalar hasebiyle bu tip yapılar kurulup ateşe verilir

Kısaca, Ege Adaları’nda geliştirilen bu ‘deneysel göç politikaları’, AB ülkeleri ve Birleşik Krallık’ın günümüzde yürürlüğe koyduğu sert göç politikalarının zeminini hazırlıyor. Bu bağlamda, ABD’deki Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) baskınları, Türkiye’de göçmenlere yönelik kent kotaları, seyahat yasakları ve linç girişimleri gibi pratikler, küresel ölçekte aynı politika çerçevesinin parçaları olarak okunabilir. Bu alanda ortak mücadele çoğumuza imkansız veya ehemmiyetsiz gibi gelebilir ama her iki durumda da şunu unutmayalım: Doldurmadığımız boşluğu başka bir karanlık dolduruyor ve bize karşı kullanıyor. Ortadoğu’da olanlara bakınca yepyeni bir dünyanın arifesinde olduğumuz aşikar: Haliyle göçmenlerle ortak bir hayatı beraber kurgulamamız belki de hiç olmadığı kadar elzem, hiç olmadığı kadar anti-faşist ve hiç olmadığı kadar anti-emperyalist.

2019’dan beri Midilli’de yaşayan Ozan Mirkan Balpetek kâr amacı gütmeyen bir hukuk kuruluşu olan Legal Centre Lesvos’ta iltica hukuku, göçmen kriminalizasyonu ve sınır şiddeti konularında çalışıyor. Ayrıca, Skala/İskele Kolektifi’nde tarih, politika ve göç ekseninde podcastler yapıyor.

(RL/HA)

Songül Öden: Eşref-i mahlukat bir tanım değil, bir sorudur benim için

“Kendi kitabıma girdim saklandım kelime kelime buldular beni” Mahsuni Şerif

Sanırım yazmak, insanı kelimelerin arasına saklayan, daha doğrusu saklandığını sanan bir yolculuk. Songül Öden de yazarken böyle mi hissediyor bilmiyorum fakat İletişim Yayınları’ndan çıkan “ #Eşrefimahlukat” kitabı ile çocukluktan bugüne taşınan bir okurluk hâlini, gözlemle beslenen bir iç dünyayı görünür kılıyor.

Kamuoyunun onu sahnede ve kamera önünde tanıdığı güçlü oyunculuğunun ardında, uzun yıllardır yazan, düşünen ve izleyen bir yazar duruyor. #Eşrefimahlukat, insanı yücelten tanımlarla onu ezen gerçeklik arasındaki paradoksu merkeze alırken Songül Öden yazının, oyunculuğun ve okurluğun birbirine nasıl temas ettiğini anlatıyor.

Songül Öden sorularımızı yanıtladı.

Oyunculukla uzun yıllardır tanıyoruz sizi. Yazarlık tarafınız ne zaman ve nasıl hayatınıza girdi?

Yazarlık hayatıma oyunculuktan çok önce girdi. Çocukluk yıllarımdan beri yazıyorum. Önce şiir yazarak, günlük tutarak başladım; ortaokulda oyun yazdım, sonraları öykü hayatımda büyük yer kapladı… Ben kitabın yayınlanması için bir türlü “zamanı geldi” diyemedim hatta belki hiç diyemeyecektim. Fakat yazdıklarımın okurla karşılaşmasına beni teşvik eden hatta neredeyse kolumdan tutup götüren yakınlarım sayesinde ve tabi İletişim Yayınları’nın desteğiyle oldu “artık zamanı geldi” anı.

#eşrefimahlukat ismi oldukça güçlü ve çağrışımı bol. Bu başlık nasıl ortaya çıktı, sizin için neyi temsil ediyor?

Eşref-i Mahlukat # öykümde geçiyordu… Ben isim koymamıştım henüz kitabıma, yayınevi üç isim önerdi öykülerde bahsi geçen. Sonra aklıma Yıldırım Türker’in “Songülcüğüm kitap ismi ve kapak öyküler kadar önemlidir” cümlesi geldi. Onu aradım fikir sormak için, Yıldırım kitabı istedi, yolladım, “# fikri çok güzel, daha önce böyle bir fikre rastlamadım. Örneğin #Eşrefimahlukat olabilir” dedi. Eşref-i Mahlukat’ın anlatıldığı, üstelik karakterlerin hiçbirinin adının olmadığı bir evrende her şeyi isimlendiren bu başlık çok güzel sarmaladı hikayeleri. Çok sevdim.

Oyuncu olarak metinleri yorumlamaya alışıksınız. Kendi öykülerinizi yazarken bu alışkanlık sizi besledi mi yoksa zorladı mı?

Kuşkusuz katkı sağladı. Her iki disiplin birbiriyle çok etkileşim halinde oldu hep. İkisinin alışverişi zaman içinde iç içe girdi diyebilirim aslında… Ama ikisini güçlendiren bağ; her şeyden önce iyi bir okur olmam.

Kitaptaki öykülerde insanın hangi hâlleri, kırılganlıkları ya da çelişkileri sizi daha çok yazmaya itti?

Eşref-i mahlukat olma hali… Yaratılanların en şereflisi anlamı, paradoksu diyelim benim her zaman dikkatimi çekmiştir. Bu büyük yüce apoletin altında ezilen cücelik, bana hep hüzünlü ve düşündürücü gelmiştir. Eşref-i mahlukat bir tanım değil, bir sorudur benim için.

“Evet hep gözlemciydim”

Yazarken sahnede ya da kamera önünde olduğunuzdan daha “çıplak” hissettiğiniz anlar oldu mu?

Her iki disiplinde de çıplak olduğumuzu düşündüğüm anlar olmuştur. Oynadığım metinlerde; birinin biçtiği kumaşı üzerime en iyi oturacak şekilde giymeye çalışıyorum. Yönetmenin ve yazarın dünyasının içinde bir yorumlama alanı arıyorum. Yazma eyleminde ise kumaşı seçen, kesen, biçen sensin herkesin sorumluluğu, kaderi senin elinde ve evet daha çıplaksın.

Öykülerinizde gözlem gücü çok belirgin. Bu gözlemler daha çok gündelik hayattan mı, yoksa içinizde birikenlerden mi geliyor?

Oyunculuktan önce başlamıştı yazmak fakat bu soru üzerine düşününce fark ettim ki izlemek hepsinden önce vardı hayatımda. İnsanları dinlemek dedikleri üzerine düşünmek çok eski bir alışkanlıktı benim için… Dolayısıyla evet hep gözlemciydim. Hiç kimseyi laf olsun diye dinlemem örneğin… Fakat tüm bu gözlemcilik kalbime, aklıma değdiğinde içimde bir şeyler birikiyor kuşkusuz. Ve ikisinin kardeşliği diyebilirim bu sorunun yanıtına.   

Oyunculuk ve yazarlık arasında sizin için ortak olan bir duygu ya da motivasyon var mı?

Empati kurmak, hayal kurmak, ifade etme isteği ortak bir yol olabilir bu iki disiplin için…

#eşrefimahlukat’taki karakterlerle aranızda kişisel bir bağ kurduğunuz oldu mu, yoksa mesafeyi korumayı mı tercih ettiniz?

Benim kitabım bu iki uç arasında duruyor aslında; tanıdık bir yakınlıkla bilinçli bir mesafe arasında. Yazı bazen kendimi anlattığım bazen de kendimden uzaklaştığım bir yer.

 

İlk kitabınızın İletişim Yayınları’ndan çıkması sizin için ne ifade ediyor?

Duruşu, istikrarı, bilgiye verdiği önem, insan haklarına olan yaklaşımı ve tabi çok kıymetli seçkisiyle hep çok sevdiğim, saygı duyduğum bir yayıneviydi…  En sevdiğim üç yayınevi sıralamasındaydı hep. Onlarla çalışınca da yanılmamışım hissi çok kıymetli tabi ki benim için.

Okurdan gelen tepkiler şu ana kadar sizi en çok hangi anlamda şaşırttı?

En son yaptığımız kitap söyleşisindeki bir sorudan örnek vereyim. Benim için hayli şaşırtıcıydı. Soru şöyleydi, “Aşk ve Unutmak öykülerinde benim yaşadıklarımı, hissettiklerimi nasıl yazdınız, bu nasıl mümkün olabilir? Çok karmaşık duygular yaşadım, kitabı okumayı bıraktım; ertesi gün devam edebildim. Benim cümlelerimi nereden biliyorsunuz?” dedi.

Yazarlık bundan sonra hayatınızda nasıl bir yerde duracak? Yeni öyküler ya da başka türlerde yazma planınız var mı?

Yazmaya tabi ki devam edeceğim… Kendimi ifade etmenin en tanıdık yolu yazmak benim için.

Hem oyuncu hem yazar kimliğiyle, bugün Songül Öden kendini hangi ifade biçiminde daha özgür hissediyor?

Özgür hissetmediğim ifade biçimlerini seçmiyorum… Ne oynarken ne yazarken.

Kitabın tanıtım bülteninden

"Unutmak; nasıl hafifletici bir kelime, içinde milyonlarca özgürlük barındırıyor... Sorumluluğu evrenin bilmem neresine bırakıp gitmek... Sorumlu olmamak... Sorumlu tutmamak... Akvaryumda cama ya da birbirlerine çarptıkları anda en başından başlayan, neden orada olduklarını unutan balıklar gibi..."

Songül Öden, hayat koşturmacasının gürültüsünde yitirdiğimiz ince sızıları, ansızın beliriveren anıları, insanın kalbini sıkıştıran o tanıdık endişeleri ve en saf haliyle aşkı fısıldıyor öykülerinde. Sevginin, hüznün, heyecanın, bitimsiz korkuların bizi biz yapan asıl hisler olduğunu gösteriyor, her şeyin bu hislerden ibaret olduğunu... Üstelik kendine has anlatımı ve diliyle duygulu, coşkulu, içten, hayal gücünü tüm renkleriyle yansıtan, büyülü ve gerçekçi bir dünya kuruyor...

(EMK/HA)

Filistin Direniş Ekonomisi yayımlandı: Toprakla kurulan direnişin hikâyesi

YerDeniz Kooperatifi Yayınları’nın ikinci kitabı Filistin Direniş Ekonomisi yayımlandı. Kitap, I. İntifada’nın zafer bahçelerinden gıda egemenliğine uzanan bir perspektifle, Filistin’de gündelik hayatın örgütlenmesinin yanı sıra gıda üretim ve dağıtım süreçlerine odaklanıyor. Bir kampanya dâhilinde yola çıkan ve Çetin Durukanoğlu tarafından derlenen kitabın tüm geliri Filistin Ortaklık Gençlik Forumu’na gönderilecek. Kitapla birlikte, özellikle 7 Ekim eylemi sonrası devam eden soykırım sürecine karşı Direniş’le organik bir bağ kurulması hedefleniyor.

Gazze’de iki yılı aşkın bir süredir devam eden soykırım süreci, Filistin halkının direnişiyle karşılaştı ve dünya halklarının harekete geçmesiyle birlikte işgalci İsrail’in tecrit edilmesini sağladı.

Dünyada ve yaşadığımız coğrafyada süren dayanışma eylemleri, Batı Asya’da Filistin sorununun işgalci boyutuyla yeniden görünür olmasına vesile olurken, “Nehirden Denize, Özgür Filistin” sloganı dünyanın sokaklarında, meydanlarında, stadyumlarında ve fabrikalarında yankılandı. Nakba’dan beri süren Filistin halk direnişi, Gazze’de yaşanan vahşete rağmen gündelik hayatın örgütlenmesine ve alternatif ekonomik modellerin hayata geçirilmesine devam etti.

Filistin'de tarım

YerDeniz Kooperatifi Yayınları, Filistin’de gündelik hayatın örgütlenmesi konusunu Filistin Direniş Ekonomisi başlığı altında ele alarak işgal altındaki topraklarda tarım ve çiftçiliğe dair bir perspektif sunuyor. Gazze’deki soykırım ve sürgün politikaları ile Batı Şeria’da süren ordu–yerleşimci saldırıları Filistinlileri topraklarından söküp atmayı hedeflese de toprağa kök salmanın, tarımsal üretimin her daim direnişin belkemiği olduğu biliniyor. Gazze’yi terk etmeyen milyonlar, Batı Şeria’da toprağa, Kudüs’te mülk ve arazi gasplarına direnen Filistin halkı bu gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor.

İşgalci politika, Filistinlileri topraklarından uzaklaştırmayı; Filistin topraklarında tarımı ekonomik olarak sürdürülemez hâle getirmeyi ve Filistinlileri çiftçiden işçiye dönüştürmeyi hedefliyor. Filistinlileri topraklarından çıkarmak için açlığı bir silah olarak kullanıyor; ancak toprak, Filistinliler için mücadelenin özü.

Toprağı terk etmemek, toprağı ekip biçmek işgale karşı bir direniş olarak görülüyor. Filistin Ortaklık Gençlik Forumu, gençlerin özgürlük ve kurtuluş olmadan Filistin’de gerçek bir değişim olmayacağı fikri üzerinde durduklarını belirtiyor. Forum, aynı zamanda siyasallaşmış, fon merkezli kalkınma faaliyetleri yaklaşımını yeniden biçimlendirmeyi hedeflediğini ifade ediyor.

Geçmişin yardımlaşma kültüründen esinlenen Forum, topluluk temelli fonlarla tarımın gelişmesine ve işgalciden bağımsız bir iş gücünün oluşmasına destek oluyor. Forumun ve oluşturduğu toplulukların teknik, finansal ve sosyal desteğiyle gençlik kolektifleri topraklarını geri kazanıyor.

Filistin'i bağımlı kılmak

Kırktan fazla kurum ve grubu içeren, 200’den fazla gönüllüsü bulunan Ortaklık Gençlik Forumu, bir yıla varan tartışmalar sonucunda şekillenmiş. Tartışmalar özellikle Oslo Anlaşmaları sonucu artan yerleşimci işgaline ve Filistinlileri bağımlı hâle getiren işgalci politikalara karşı büyümüş; gençlerin alternatif ekonomik modeller üzerine düşünmesiyle kooperatif fikri öne çıkmış. T

oprakları korumak, işsiz gençler için istihdam yaratmak ve gıda üretim ile dağıtım süreçlerini Filistinlilerin planladığı bir model oluşturmak amacıyla kooperatifçilik çalışmaları başlamış. Toprak, tohum ve üretim gibi alanlarda verilen eğitimlerin ardından 30’dan fazla gençlik kooperatifi kurulmuş.

Kooperatifçilik, Filistin topraklarında yeni bir olgu değil. 1924 yılında ilk kooperatif kurulmuş ve o günden bu yana Filistinliler birçok deneyim biriktirmiştir.

Özellikle Beyt Sahur kasabasında 18 inekle kurulan süt kooperatifi deneyimi, işgalcilerin Filistinlileri bağımlı kılma politikalarının ve açlığın bir silah olarak kullanılmasının izlerini taşıyor.

Dört yıl boyunca işgalci aramalarından kaçırılan ineklerin hikâyesi, bir animasyon filmine de konu olmuş. İneklerin varlığını öğrenen işgalci, bunu ulusal güvenliğe tehdit sayarak kasaba sakinlerine kooperatifi kapatmaları; aksi hâlde kooperatifin yok edileceği bildiriminde bulunmuş.

Oslo Anlaşmaları, Filistinliler için ikinci Nakba olarak görülüyor. Anlaşmayla birlikte Filistin, A, B ve C bölgelerine bölünmüş. C bölgesi İsrail’in fiilî kontrolüne girerken, B bölgesinin yüzde 85’ten fazlası ilhak edilmiş durumda. Günümüzde ise yerleşimciler hayvanlarıyla birlikte A bölgelerine taşınıyor. Yerleşimciler, işgal ettikleri topraklarda “Keçim nereye kadar giderse o topraklar benimdir” diyor. Batı Şeria’nın yüzde 70’i İsrail’in kontrolü altında; 600’den fazla tarım tesisi yıkılmış, verimli toprakların büyük bölümü yerleşimciler tarafından ele geçirilmiş durumda. Onların ölüm projelerine karşı Filistinliler toprağı, tohumu ve yaşamı savunuyor…

Gıda egemenliği

Gençlik forumları, aynı zamanda işgalden muzdarip yerel topluluklarla ve mülteci kamplarıyla bağ kuruyor; yerle bir edilen Gazzeli gençlere destek oluyor. Gazze’de imkânlar ölçüsünde ekim yapmaya çalışıyor, yıkılan evlerde ve çadırlarda yaşayan çocuklar için kültürel etkinlikler düzenliyorlar. Gazze’de yıkımı tersine çevirerek yaşamı öne çıkarmaya; gıdalarının ve ruhlarının sağlığını korumaya çalışıyorlar. Hâlihazırda kooperatiflerde çalışan 50 Gazzeli bulunuyor; yakınları için endişe duyuyor, ailelerini korumaya çalışıyorlar.

Son yıllarda gelişen gıda egemenliği ve agroekoloji hareketi, işgalin “parçala, küçük birimlere ayır, izole et” politikalarına karşı alternatif üretme çabası olarak öne çıkıyor.

Filistin Yönetimi’nin yardımlara ve İsrail ürünlerine dayalı politikalarına karşı, kendi kendine yeterli bölgeler ve zafer bahçeleri perspektifiyle; geçmiş kuşaklardan kalan tarihsel bilgi, günümüz tarım ve gıda bilgisiyle harmanlanarak Filistin’de yerel bir direniş geliştiriliyor. Kitap boyunca saksılardan balkonlara, tarlalardan bahçelere uzanan tarımsal üretim pratikleriyle, toprağa sahip çıkmanın işgal koşullarında nasıl yaratıcı direnişler örgütlediğine tanık oluyoruz.

Filistinli gençler, bağımlılığı aşmanın, onurlu bir yaşam kurmanın ve direnerek topraklarını korumanın pratikleriyle dolu. Kurdukları Ortaklık Gençlik Forumu, gelişen ve dönemin ihtiyaçlarına uygun biçimde aksiyon alan yapısıyla ilham veriyor. Kitapta, gündelik hayatın örgütlenmesine dair örneklerin yanı sıra Ortaklık Gençlik Forumu’nun tanıtımı da yer alıyor.

YerDeniz Kooperatifi Yayınevi, kampanyanın ilk aşamasının kitabın hazırlanma süreci olduğunu belirtiyor ve kitabın çeviriden son okumaya, tasarımdan baskıya kadar pek çok kooperatif dostunun gönüllü emeğiyle şekillendiğini aktarıyor. İkinci aşamanın, kitap basım süreci boyunca yürütülen ön alım kampanyası olduğu vurgulanıyor.

Kampanyadaki yeni aşama ise kitabın dağıtım süreci olarak ifade ediliyor. Bu sürecin, tabandaki kooperatifler üzerinden öz imkânlarla planlanması hedefleniyor. Kitap, YerDeniz, Göztepe ve Kuzguncuk kooperatiflerinden temin edilebiliyor; ayrıca farklı şehirlere kargo ile gönderim de yapılıyor.

Dayanışmayla yola çıkan ve Direniş’le dayanışmayı merkezine alan bir kitap Filistin Direniş Ekonomisi. Kitap; 1948 toprakları, Batı Şeria, Gazze ve diaspora’da örgütlenen yapılar ile Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi (MST) ve Hindistan’daki sömürgeciliğe karşı mücadele gibi farklı deneyimleri bir arada ele alan bir zemin sunuyor. Bu yönüyle eser, hem tarihsel ve güncel perspektifleri içeriyor hem de kişisel tanıklıklara yer veriyor.

(SE/EMK)

Üfürdük, şişirdik, fideledik

Benim gibi homurdanarak yaşayanların “dönemi anlatan sözlük yazalım”, “yasaklı kelimeler listesi çıkaralım” gibi önerilerini görünce pek seviniyorum. Geçenlerde sosyal medyada bir zincire denk geldim. Benim de işitmekten bıktığım kelimeleri listede görünce bana bir rahatlık geldi, gülümsedim. Yasaklanması istenenler arasında “noktasında”, “gece yarısı kararnamesi”, “şafak baskını”, “ekonomistim”, “tırnak içinde söylüyorum”, “atıyorum”, “çağırılsa adliyeye gelecek olan kişiler” de vardı. Listeye bakınca kelimelerden ziyade söyleyenlerden, yaşananlardan bıkkınlığı gösterdiğini anladım tabii. Sevgi neydi? Bıkkınlığı paylaşmaktı…  

Bunlar işitmekten bıktıklarımızın bir kısmı, ama bir de rahmetli Ferdinand Özbeğen’in “gündüzüm seninle, gecem seninle, beyhude geçti bu ömrüm derdinle” şarkısının sözlerini tekrar ettirenler var. Mesela enflasyon, promosyon ve propaganda kelimeleri bende şişkinlik yapıyor. Kelime insanı şişirir mi? Beni şişiriyor. Üstelik bizim çocukluğumuzda enflasyon, gazetenin sürmanşetinden bakan, timsaha benzer dinozorumsu yeşil bir canavardı. Deli deli bakar, paraların üstüne yatar, kuyruğundan bozuk paralar dökülürdü. Şimdiki gibi asık suratlı, günün her saati konuşan, robotik bir mavracı değildi.  

İşin uzmanları enflasyon sepetine neler kaçmış, neler sepetten kaçmayı başarmış onu anlamaya çalışıyor, ben de kelimenin bende yarattığı şişkinliğin peşine düşmeye karar verdim. Arama motoruna kelimenin birazını yazar yazmaz çıkıveren “hizmetlerin ve malların ederlerinin pahalanması” benim derdime deva olmaz. Bendeki duygu daha derinlerden geliyor, farkındayım. Biraz daha kurcalayınca ne göreyim? Kelime yani “Inflate” şişirmek, şişmek demekmiş. Latince kökü “flare” de üflemek, üfürmekmiş! İşte yakaladım seni! Ben durduk yere niye şişeyim efendim! Sorun bende değil bizzat kelimedeymiş işte. Üfleyerek şişiriyorsun, enflasyon oluyor neticede. Ama mesela bizdeki “şişinmek, böbürlenmek” de buna girer mi emin değilim. Ama sonuçta üfürülüp şişirildiğimden kaynaklı bir sindirim sistemi sorunu yaşadığım netleşti ki bu biraz olsun rahatlamamı sağladı.  

Enflasyon neyse de propaganda kelimesinin neyine taktın, diyebilirsiniz. Aslında ben kafayı takmadım. Propaganda yapmayı daha doğrusu idarenin bizzat yaptığı dışındaki propagandaları yasaklayan kudretli, heybetli, haşmetli, haşin kanunlar ile her hafta salı ve çarşamba günleri birer doz aldığımız toplu azarlardan aklıma takıldı.

Ben de kafama takılınca kurcalamayı sevdiğimden “propaganda” kelimesine mesela bilgisayar gibi cuk oturan bir karşılık neden türetemedik acaba diye düşüncelere daldım. Derken Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Hüküm Gecesi kitabında bir de ne göreyim! Meğer dert eskiymiş; bir asrı devirmiş, hiç değişmemiş. Kitapta mealen, yıllardır kullandığımız halde propaganda kelimesine karşılık bulunamadığını, bulunmasının da mümkün olmadığını, çünkü kendi fikirlerimizi başkalarına anlatarak onların da bizim düşüncelerimizden haberdar olmasına çabalamadığımızı, başka türlü düşünenlerin kafasını kırıp sorunu çözdüğümüzü, propaganda yapmadığımız için, kelimeye karşılık aramadığımızı söylüyor.   

Asırlık dert kenarda duruversin. Çatık kaşlıların ağzından duya duya ağzımızda acı tat bırakır hale gelen kelimecik meğer çubuktan fide türetmek anlamına gelen “propagare” kökünden türemiş. Ne güzel değil mi? Fikrini fideleyip çoğaltıyorsun! Üfürüp şişirenlere karşı fikir serası kurmaya karar verdim. Fidesini kapan gelsin, beklerim.

(ÖE/HA)

Öncü’ye veda

Kardeşim, sırdaşım, yoldaşım…

Sana veda etmek, yaşamımın hiçbir lahzasında tahayyül edemediğim bir ihtimaldi. Sana veda etmek, bütün mektepli dostların için en başta birlikte büyüdüğümüz okula, semte, şehre veda etmek. Haberi aldığımdan beri, muhayyilemde Cebeci’yi, Siyasal’ı, Kurtuluş’u, Kolej’i dolaşıyorum. Ne yazık, sensiz bir adım, bir hatıra bulamıyorum. Arka bahçeden akvaryuma, Aziz Köklü’den konferans salonuna, botanikten küçük amfiye, sensiz bir anım yok.

Okula adım atıyorum ve adımımla beraber girişteki koltuklarda ders çalışan seni görüyorum. Yeni Acun Sokak’tan yukarı doğru yürüyorum, okula biber gazı atıldığında, apar topar benim evden getirdiğimiz merdivenle arkadaşlarımızı dışarı çıkardığın zamanı hatırlıyorum. En cengaverimiz sendin ya, başta eşya taşımak, bütün zor işler sana kalırdı. Metroya binip Tandoğan’a gidiyorum. Seninle havuza gidişimizi, bize saldıran köpeklere karşı beni arkana saklamanı ve bizi korumanı anımsıyorum.

Cebeci altgeçidine doğru adımlıyorum. Kâh suların işgalinde, kâh buzların ayağımızı kaydırmasında, kâh Kırık Oklava’nın gözlemesinde, kâh yurdun önünde, sana rastlıyorum. Yurdu geçip Talatpaşa Bulvarı’ndan Hamamönü’ne doğru adımlarken, köşede kalan kahvede seninle çay içiyorum, bir dargınlığın ardından, “Madem biz barıştık, diğerlerine de söyleyin bunu, itibarımı iade edin” diye sana feryat ediyorum.

Kurtuluş - Kızılay arasını yürürken Uzun Haziran’ı hatırlıyorum. Konur’da karşıma çıkıyorsun. Yüzünü örtmüşsün bir poşu ile. Ya elinde taş barikatı savunuyor, ya aldığın limonlarla biber gazından mustariplerin yardımına koşuyorsun.

Murat hocanın düzenlediği anayasa seminerlerine katılıyoruz. Toplantılar bitip de nihai bir metin çıkınca, ilk kez bir yazımız yayınlanmış gibi seviniyoruz. Eski Yeni’de Murat hocayla bütün katılımcılar, bir masada oturduğumuzu anımsıyorum. Okulla ve memleketle dolu nice sohbetlerimizden yalnızca biri bu…

Türkü söylüyoruz çardakta; ellerini birbirine vurarak ritim tutuyorsun. Ellerinden sanki bendir gibi bir ses çıkıyor; öylesine güçlü bir eşlik senden gelen. Arada keyfe erince davudî sesin ile eşlik ediyorsun türkülere; lakin bu çok nadir gerçekleşen bir durum. Zira çekingenliğin, sessizliğin ve naifliğin, türkü söyleme arzuna dahi baskın çıkıyor çoğu zaman. O kâma erdiğin anda “Vardım Hint eline, kumaş getirdim”i gözlerini kapatarak söylüyorsun…

Bir bayram tatiline gidemiyoruz, vizeler var. Emice’nin ısınmayan birinci kat evinde beraber hastalanıyoruz. Bir diğer bayram tatilinde, Osmaniye’de aile büyüklerini ziyaretin dönüşünde Adana’ya geçerken Ceyhan’a beni ve ailemi ziyarete geliyorsun, yanında ikizlerle. Şans bu ya, asansörde kalıyoruz. Korkuyor çocuklar haliyle. Şimdi ikizler, kabrinin başında ağlıyor. Öyle bir taş attın ki onların ömür gölüne, hep sekip duracak sularının üstünde, bir o kıyıya, bir bu kıyıya; o göl kuruyuncaya dek… Belki ilk günkü kadar hızlı sekmeyecek; ancak bu taşın izi su üzerinden hiç gitmeyecek. Eşin, annen, baban; artık hayatta daha başka acı tanımayacak. Sırayı bozdun bir kez ve sırayı bozan ölümlerin acısı dinmez…

Seni sükûnetinle tanıdık biz. İçindekileri çoğu kez saklamanla, sitemini, sevgini dahi dile getirememenle… Acele etmemen, durup birkaç kere düşünüp karar alman, bizleri sakinleştirmen, itidale sevk etmen; Fikret Hakan gibi saçaklanan bıyıkların, selvilere sarılan boyun, kalın kaşlarınla beraber seni sen yapan, seni tanıtan gerçekliklerindi. Sahi, nereden çıktı bu acele? Daha 1930’larda yazılan şiirde dahi yolun yarısı eden 35’e yeni erişmişken? Neydi bu kalanları viran eden yolculuğun hikmeti? Her ölüm erken ölümdür ama, böylesine erken dahi denilmez ki...

Hani Ayhan abi vardı, Mülkiyeliler’in teras katının müdavimi. Bir gece memleketi kurtarıyorduk teras katta. Bütün misafirler kalktığında ve Mülkiyeliler’in kapanma zamanı geldiğinde, garsonlar bizim kalkmamız gerektiğini söylemişti. Ayhan abi ise bize kefil olmuş, “Gençler benim misafirim, bıraksın otursunlar” demişti. Sonrasında masasına bizi buyur etmiş, 68’lerden kalan anılarını anlatmıştı. Hani biz 2010’larda 68’lere imrenen gençlerdik ya, “Ben kendime Ayhan abiyi idol seçtim, onun gibi olacağım ben de” demiştin. O yüzden mi Ayhan abi gibi sessizce, aniden çıkıp gittin aramızdan? Adından ilham mı aldın ki hepimizin önünden yürüdün bâki sona, hepimize Öncü oldun?

Mülkiyeliler Birliği’nin paylaştığı resminde ve beraber bütün resimlerimizde, gülen yüzün karşıma çıkıyor ve Murathan Mungan’ın dizeleri dökülüyor gönlüme.

“Nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata?

Öldüğünden haberi yok fotoğraflarının”

Kardeşim, sırdaşım, yoldaşım…

Sabahın çok erken bir saatinde Ramazan’dan aldım haberini. Zaten kara haberler hep tez gelir. Kusuruma bakma, ki bakmazsın eminim, haberini aldıktan sonra çıkıp gelemedim. İkizleri ağlarken görmeye, Merve’yle karşılaşmaya cesaret edemedim. Son yılların olacağını hiç tahmin etmediğim son yıllarında, ancak doğum gününden doğum gününe aradım seni. Beni iyi bilirsin, elimde olmadan saklanırım sevdiklerimden. Hep gönlümdeydin. Giderayak bana dünyanın “dört sultanlık yer” olduğuna, hatırı ve selamı ertelememek gerektiğine dair iyi bir ders daha verdin… Seni 3 Şubat ile değil, doğduğun gün 10 Ağustos ile, her sene o gün sana yazmam ile hatırlamak istiyorum.

Hiç unutulmayacaksın, söz veriyorum…

(FŞB/HA)

Yan Yana: Ataerkil iktidarın komedi cilası, rıza etiği ve sınıfın merhamet ekonomisi

Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana (2025), yönetmenliğini Mert Baykal’ın üstlendiği senaryosu Aziz Kedi, Feyyaz Yiğit ve Mert Baykal tarafından kaleme alınan, 2011 yapımı The Intouchables filminin yerel uyarlaması olarak izleyiciyle buluşuyor. Film, Refik (Haluk Bilginer) ile Ferruh (Feyyaz Yiğit) arasındaki “beklenmedik dostluğu” merkeze alarak anlatı ritmini mizah ve duygusallık arasında kuruyor. Ana-akım komedi-dram diline yaslanan filmin yapısı, izleyiciyi kısa sürede içine alan tanıdık duygulanım alanına çekiyor.

Bugün bir feminist killjoy olarak bu filmi ele alacağım. Ama bu, komediyi ya da neşeyi yok saymak anlamına gelmiyor. Aksine, özellikle marjinalleştirilen, azınlıklaştırılan özneler için neşe çoğu zaman hayatta kalmanın, baş etmenin, birbirini tutmanın, yaşamı kucaklamanın ve yeniden güç toplamanın yollarından biri. Öyle ki neşe abartılır, neşe ile oynanır. Hatta çoğu zaman direniş biçimi olur neşeli olmak. Dolayısıyla, Sara Ahmed’in “killjoy”u, bu yüzden neşenin kendisini hedef almaz. Neşenin nasıl kurulduğunu sorar, sorgular ve sorgulatır. Hangi duygulanımın makbul, hangi itirazın abartı, hangi rahatsızlığın yersiz sayıldığını ifşa eder. Killjoy’un keyif kaçırması, aslında konforun maliyetini açığa çıkarmasından gelir. Sıcaklık duygusu kimin temsilinden güç alır, gülme kimin sınırlarını esnetir, iyi his kimin emeğini doğal ve görünmez sayar? Yan Yana’nın tanıdık ve güvenli duygulanımı bu nedenle estetik tercih olmanın ötesinde izleyiciyi rahatsız edici sorulardan uzaklaştıran, şiddeti gündelikleştiren ve dolayısıyla da sıradanlaştıran ve sınıf–cinsiyet pratiklerini normalleştiren duygu siyaseti olarak okunduğunda bir feminist killjoy çıkıyor içimizden haliyle.

Sınıf anlatısı, duygusal konfor ve merhamet ekonomisi

Yan Yana, popüler sinemanın iyi işleyen formüllerinden biri olan “beklenmedik erkek dostluğu” anlatısını yerel bağlama başarıyla uyarlıyor. Bu anlatı, sınıfsal olarak aşağıda konumlanan karakterin gündelik hayatta karşılaşmasının neredeyse mümkün olmadığı elit veya üst sınıftan biriyle karşılaşması ve aralarındaki tüm bu derin sınıfsal farka rağmen gelişen dostluk üzerinden ilerliyor. Ne var ki film, sınıfsal karşıtlıkların ardındaki yapısal sosyal meseleleri derinleştirmek yerine onları konforlu düzlemde yumuşatarak dolaşıma sokmaktan öte gitmiyor.

Burada, meselenin sosyo-ekonomik boyutunu görünür kılmak önemlidir. Çünkü bu tür iyi hissettiren ve sınıflar arası mesafeyi tesadüf karşılaşması ile gösteren, alt sınıftan karakteri bir anda lüks mekânlara eriştirerek yakınlık anlatıları kuran filmler, eşitsizliğin derinleştiği dönemlerde toplumsal kaygıyı yatıştıran duygu yönetim biçimi olarak daha kolay karşılık bulabiliyor. Bugünün dünyasında derinleşen gelir adaletsizliği düşünüldüğünde, filmdeki masum duygu dili politik anlam kazanıyor. Küresel ölçekte servet yoğunlaşmasının tarihsel zirveye ulaştığı bir zeminde[1], film eşitsizliği sorgulamak yerine onu duygusal olarak katlanılabilir kılan anlatı tekniğine yaslanıyor. Dolayısıyla, yoksulluğu aktarırken “yarın ne olacağı belli olmaz” türü talih anlatısını parlatmayı tercih ediyor. Tesadüfî karşılaşma üzerinden, eğlenceli ve hatta biraz da masalsı diliyle yapısal şiddeti görünmezleştiren teselli mekanizmasını sinemada yeniden üretiyor.

Bu yaklaşım ve tercih, Türkiye sinema tarihinde yeni değil. Yeşilçam melodramlarında sınıflar arası karşılaşmalar çoğu zaman masalsı düzen içinde çözümlenir ve dolayısıyla da yapısal eşitsizlikler, kolektif hak ve yeniden dağıtım tartışmalarına açılmadan kader, talih veya kişisel erdem üzerinden dramatik ve romantik uzlaşmaya bağlanır.

Yan Yana da benzer mantıkla ilerliyor. Ferruh’un hikâyesi iş bulma ve hayata tutunma arzusuyla açılıyor. Fakat bu tutunma zengin öznenin himayesi, iyi niyeti ve lütfu üzerinden kurulan merhamet ekonomisiyle anlam kazanıyor. Üstelik filmin vardığı yerde Ferruh’un konumu, bakım emeğinin en ağır ve görünmez katmanlarına temizlik, mahremiyetin emek yoluyla taşınmasına da yaslanarak ilerliyor. Bu nedenle film, yoksulluğu yurttaşlık hakkı ve sosyal adalet sorunu olarak tartışmaya açmak yerine, merhametin mümkün kıldığı geçici çıkış kapısı olarak çerçeveliyor.

Örneğin, filmdeki dul, yaşlı ve hasta kadının sosyal yardıma erişememesi sosyal haklara ilişkin olarak ele alınmıyor. Film, kurduğu temsiller ve anlatısı aracılığıyla var olan zorluğu zengin merhametiyle başlayan ve Ferruh’un da duygusal olarak borçlu hissetmesi üzerinden gelişen merhamet alanı ile çözülebilecek iyilik hikâyesi olarak dolaşıma sokmayı tercih ediyor. Böylece başta da söylediğim gibi eşitsizlik, politik sorun olmaktan çıkıyor ve duygusal yönetim nesnesine dönüşüyor. Umut satılır, fakat bu umut kolektif adalete değil, bireysel şansa bağlanır. Bu durum, filmin kurduğu merhamet ekonomisinin de temelini oluşturuyor.

Bakışın iktidarı ve rıza etiğinin aşınması

Filmin önemli artılarından biri, engelliliği anlatıya dâhil ederken bunu sürekli trajedi dili üzerinden kurmaması ve gündelik yaşam pratikleri, bakımın mikro-örgütlenişi ve ilişkinin iniş-çıkışları içinden ele alması olabilir. Bu tercih, ana-akım sinemada sıkça karşılaşılan ve engelliliği acındırma ya da korunması gereken konuma hapseden temsillerden ayrışarak daha az paternalist (korumacı, üstten bakan, öznenin yerine karar veren) yaklaşıldığını göstermesi açısından da değerlidir. Refik’in bedensel kırılganlığı, seyirciye acıma duygusu üreten melodramatik araç olmaktan ziyade, karakterin mizahı, öfkesi ve kontrol arzusu ile düşünülebiliyor. Bu ton tercihi, engelliliği ilham verici kahramanlık ya da acınacak kurban ikiliğine sıkıştırmadan, sıradan ve karmaşık yaşantılardan bir yaşantı olarak görmeye alan açıyor. Elbette bu açılım, filmdeki erkek öznelik ayrıcalığı, sınıf ve merhamet ekonomisiyle eklemlendiği ölçüde sınırlarına da çarpıyor. Ayrıca, temsilin oldukça zengin biri üzerinden yapıldığını da unutmamak gerek.

Filmin “hafiflik” estetiği, sınıf meselesi ile de sınırlı kalmıyor. Anlatı içindeki öznelik dağılımını da belirliyor. Yan Yana’da eyleyicilik (agency) büyük ölçüde erkek karakterlerde yoğunlaşıyor. Hikâyeyi taşıyan, mizahı kuran, karar alan ve duygusal ritmi belirleyenler erkekler. Bedensel kırılganlık, erkeklik söz konusu olduğunda öznelik kaybına yol açmıyor. Erkek karakter her koşulda özne kalıyor. Ancak, mektup arkadaşı olan kadının her koşulda kilosu ya da güzelliği de yine erkek özne tarafından sorgulanabiliyor ve mizah diline dönüşüyor.

Kadınlar ise anlatı içinde çoğunlukla işlevsel konumlara yerleştirilerek arzu nesnesi, erkekler arası bağın tamamlayıcısı, komedinin rahatlatıcı unsuru ya da duygusal motivasyon aracı olarak yer alıyor. Burada mesele kameranın ve kurgunun kadın bedenini hangi görsel düzende ve hangi anlamlandırma ve değerleme düzeniyle dolaşıma soktuğu ile de ilgilidir. Örneğin, kadrajın düzeni ve bakışın yerleştirildiği konum, seyirciyi çoğu zaman erkek öznenin bakışına sabitliyor. Bu, sinema kuramında “erkek bakışı” (male gaze) olarak tarif edilen temsil rejiminin yeniden üretimidir ki film bunu başarıyla yapıyor (Mulvey, 1975).

Kadın cinselliğinin ve bedeninin, özellikle eskortluğa ilişkin sahnelerin eleştirel mesafe kurulmadan “eğlenceli” atmosfer içinde sunulması en belirgin örneklerindendir. Sorun kesinlikle temsillerin varlığı değil. Nesneleştirmenin mizah ve hafiflik aracılığıyla normalleştirilmesidir. Kadın bedenleri, erkeklerin keyfine eklemlenen kadraj içi objelere indirgenirken, sömürü görünür ama eleştirisiz kalır. Ve bu film de bunun örneklerinden biri olarak yerini alıyor. Bourdieu’nün tarif ettiği sembolik şiddet kavramıyla birlikte düşünüldüğünde ise şiddet, şiddet olarak tanınmadığında en etkili hâline ulaşır (Bourdieu, 1991).

Bu bağlamda, filmin ilk sahneleriyle başlayan rıza etiği de ciddi biçimde aşınıyor. Filmde Ferruh ısrarlı olarak Figen’e gösterdiği ve kendisinin deyimiyle “saygılı” ilgiye karşılık almıyor. Bir kadının “istemiyorum” demesi yeterli sınır olarak tanınmıyor. Dahası, kulağa söylenerek ima yoluyla sezdirilen “lezbiyenim” gibi erkek öznenin kabul edebileceği gerekçelere ihtiyaç duyuluyor. Böylece rıza, öznenin iradesi olmaktan çıkarak erkek dünyasında geçerli meşruiyet diline bağlanmak zorunluluğu taşıyor. Kuirlik ise açık öznelik alanı olarak kurulmuyor filmde ve ima düzeyinde bırakılarak heteronormatif konfor korunuyor. Buna karşılık, film boyunca kadınların nesneleştirildiği sahnelerde erkeklerin ekonomik gücüyle “eğlence”ye indirgenen kadın temsilleri ya da kadın bedeninin (örneğin kilo üzerinden) erkek bakışıyla değerlendirilmesinin sıradanlaştırılması şeklindeki içerdiği şiddet ve absürtlük eleştirel mesafeyle açığa çıkarılmıyor. Aksine, film komedinin ve ataerkinin koruyucu zırhı sayesinde bu pratikleri “hafifletilerek” dolaşıma sokuyor ve normalleştiriyor.

Sonuç yerine

Yan Yana, eşitsizlik, bakım emeği, cinsiyet, rıza ve sınıf gibi pek çok politik başlığı elinde tutmasına rağmen, bu meseleleri gerçekten tartışmaya açmak yerine komedinin ve melodramatik sıcaklığın cilasıyla yumuşatmayı seçiyor. Oysa komedi, zor konuları anlatmak için güçlü imkânlar da sunabilirdi.

Komedinin gündelik hayatta “normal” sayılan şiddet biçimlerini (örneğin bakım emeğinin görünmezliği, erkek bakışının sıradanlığı, rızanın aşınması) gülmenin açtığı gedikten geçirerek eleştirel açıklığa kavuşturma potansiyeli yüksektir. Yani komedi esasında konforu bozan teşhir mekanizması da olabilirdi. Ancak film, merhamet ekonomisini, adalet talebinin yerine geçiren bir anlatı izliyor. Hele de böylesi bir dönemde kadınların, kuir öznelerin var oluşları, güvencesiz emekle derinleşen gelir uçurumu gündelik hayatın dokusuna işlemişken… Film, popüler sinema olarak “konfor” üretme ve piyasaya eklemlenmeyi tercih ediyor.

Bu tercihin gerekçesi de öyle görünüyor ki hem ideolojik hem endüstriyeldir. Film, ekonomik ve siyasal krizin ağırlaştığı bir dönemde, kısmi çıkışın beklenmedik karşılaşmayla mümkün olduğuna dair yatıştırıcı masal sunuyor ve başarıyla da yapıyor bunu.


Kaynakça

Ahmed, S. (2017). Living a feminist life. Duke University Press.

Ahmed, S. (2010). The promise of happiness. Duke University Press.

Ahmed, S. (2025, February 27). Killjoys in translation [Blog post]. feministkilljoys. https://feministkilljoys.com/2025/02/27/killjoys-in-translation

Bourdieu, P. (1991). Language and symbolic power (J. B. Thompson, Ed.; G. Raymond & M. Adamson, Trans.). Harvard University Press.

Baykal, M. (Director). (2025). Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana [Film]. NuLook Production.

Mulvey, L. (1975). Visual pleasure and narrative cinema. Screen, 16(3), 6–18.

Oxfam. (2026a, January 19). Billionaire wealth jumps three times faster in 2025 to highest peak ever, sparking dangerous political inequality, says Oxfam. https://www.oxfam.org/en/press-releases/billionaire-wealth-jumps-three-times-faster-2025-highest-peak-ever-sparking

Oxfam. (2026b). Oxfam’s global inequality report [Webpage]. Retrieved January 28, 2026. https://www.oxfam.org.uk/get-involved/campaign-with-oxfam/fight-inequality/oxfams-global-inequality-report/

Turkish Statistical Institute (TurkStat). (2025, December 26). Income distribution statistics, 2025 (News Bulletin No. 53993).


[1] Oxfam, 2025’te milyarder servetinin %16’dan fazla artarak tarihsel olarak en yüksek seviyeye çıktığını ve bu artışın önceki beş yıl ortalamasının yaklaşık üç katı hızda gerçekleştiğini vurgular (Oxfam, 2026a; 2026b). Türkiye’de de durum benzer şekilde ilerlemektedir. Türkiye’de en üst gelir grubundaki %20’nin toplam gelirin %48’ini aldığı, en alt %20’nin payının ise %6,4’te kaldığı raporlanmaktadır (TÜİK, 2025a). Benzer biçimde, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olanların oranı da %27,9 olarak verilmektedir (TÜİK, 2025b).

Geber Aşkım: Doğum sonrası depresyon üzerine lirik bir anlatı

Ariana Harwicz’in aynı isimli kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini Lynne Ramsay’in yaptığı Geber Aşkım (Die, My Love, 2025), prömiyerini 2025’te Cannes Film Festivali’nde yapmıştı. Türkiye’de ise vizyona 24 Ocak 2026’da girdi. MUBİ'de de yayında.

Özellikle Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin, 2011) filminden çok iyi tanıdığımız Lynne Ramsay, 7 yıl sonra postpartum psikoz hikayesiyle aramıza geri döndü.

Filmde Grace karakterine Jennifer Lawrence hayat verirken, eşi Jackson’ı ise Robert Pattinson oynuyor.

Film bize huzurlu, sessiz, şiirsel ve atmosferik Amerikan kırsalı estetiğinde sunuluyor. Yönetmen Ramsay, Grace’in ruhsal sıkışmışlığını, psikoseksüel gerilim ve doğum sonrası depresyon ikililiğinde sergiliyor; film boyunca Grace’e karşı derin bir empati hissi geliştirmemize çabalıyor ve başarılı oluyor.

Ramsay, doğum sonrası depresyonu cinsellik, duygusal iniş ve çıkışlar gibi detaylarla zenginleştirirken toplumsal cinsiyet ve kadın-erkek ilişkilerindeki dengesiz dinamikleri de eksiksiz şekilde filmine eklemiş.

Grace ve Jackson’ın çocuk sahibi olmasıyla birlikte evliliklerinin istikrarsızlaşması ve birlikteliklerinin Grace’in tek kişilik direnişine bağlanmasıyla başlayan bu kadınlık anlatısı, modern bilimin hâlâ üzerine konuşmadığı doğum sonrası depresyonun potansiyel sonuçlarına cesurca odaklanıyor.

Görülmek için çırpınmak

Grace’in Jackson tarafından ruhsal ve bedensel olarak görülme çabası, Jackson’da izleyicinin sabrını zorlayan biçimde karşılıksız kalıyor. Aralarındaki diyaloglar film boyunca hiç gelişmiyor; belirli bir noktaya ulaştıktan sonra sonlanıyor. Grace’in depresyonu ve Jackson’ın hayatında silikleşmesi, travmalarını ilerleyen sahnelerde kristalize ediyor.

Evliliği tek kişilik bir sorumluluğa indirgeyen ve ilişkilerinde iyice sessizleşen Jackson, Grace’i depresyonuyla baş başa bırakarak sorumluluklarından uzaklaşıyor. Bu noktada ikisi de spektrumun iki ucunda konumlanıyorlar: duygusal olarak ulaşılamayan bir erkek ve kırılgan, yalnızlaştırılmış bir kadın.

Yalnızlığa daha fazla direnemeyen, sadakatsizliğe uğrayan ve evliliği içinde gittikçe yalnızlaşan Grace, psikotik ataklar geçirmeye başlar.

Psikoz ve metaforlar

Metaforlar ve kullanımları açısından başarılı bir anlatı olarak Geber Aşkım, bizi bir saniye bile detayları düşünmeden alıkoymuyor.

Filmde aralıklarla Grace’in emekleme sahnelerine ve bir atla karşılaşmalarına şahit oluyoruz. Emekleme, bir metafor olarak, bedensel ve fiziksel güç kaybına işaret ediyor olabilir. Diğer yandan, eşi tarafından devamlı olarak reddedildiğinden aşağılanmanın, istenmemenin ve kontrolü kaybetmişliğin bir performansı olarak görülebilir.

Grace’in at ile olan karşılaşmalarının en etkileyici yanı, izleyicinin sahneleri Grace’in psikozundan izliyor olması. Bu noktada yavaş yavaş gerçeklikten kopuşu ve hüznü hissetmeye başlıyoruz.

Diğer yandan atın yaygın kullanılan özgürlük anlamındaki metaforunu düşünürsek, filmin sonunda Grace, içinde boğuşmak zorunda kaldığı karanlıktan hayatına son vererek kurtulup özgürleşmektedir.

Kendine ait bir oda

Grace, taşraya taşınmaları, Jackson tarafından reddedilişi ve çocuk doğurmasının ardından alansız kalıyor ve arzularını besleyememekten bunalıyor biraz da. Üzerine yıkılan sorumluluk kütlesi yüzünden esasen yazar olan Grace, mesleğini yapamıyor ve gittikçe tıkanıyor.

Burada Virginia Woolf’a bir atıf görmek mümkün aslında. Günümüzde bile en etkili feminist metinlerden biri olan “Kendine Ait Bir Oda” bugün hala bize kadınların kendine ait bir alana, odaya hayati derecede ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu alanda düşünmek, üretmek ve kendiyle baş başa kalmak büyük bir ihtiyaç. Aksi taktirde, sabit bir toplumsal norm içine hapsolup orada körelip, sürekli geri planda kalmaya mahkûm kalıyorlar. Kendine ait bir oda kadının kurtarılmış kutsal mekanıdır; dört duvarı aşar ve çok katmanlı bir ihtiyaç mekanına dönüşür.

Zamansızlık mı eksiklik mi?

Filmin negatif eleştirilmesi gereken tek noktası ne televizyon ne de akıllı telefonun yer almadığı bu çağdaş film, günümüzün en büyük bağımlılıklarından biri olan ekrana hiç yer vermemiş. Bunun sebebi tabii ki anlattığı hikâyenin zamansızlığından kaynaklanıyor olabilir ama dönem filmi olmamasına rağmen hiç ekran barındırmıyor olması izlerken kafa kurcalayıcı bir hale gelebiliyor. Grace’in fiziksel yalnızlığı izole taşra hayatıyla derinleşirken, o anlarda bakmasını istediğimiz bir ekran ararken buluyoruz kendimizi.

(HO/HA)

Gomidas, Beethoven, Liszt ve Osmanlı’da müziğin değişimi

Bu yazı, Gomidas’ın müzik alanındaki müdahalesini yalnızca bir “besteci” ya da “derlemeci” faaliyeti olarak değil, Osmanlı coğrafyasında müziğin düşünülme, yazılma ve aktarılma biçiminde köklü bir kırılma olarak ele alır. Beethoven’ın aydınlanmacı estetik mirasıyla kurulan bu bağ üzerinden, Gomidas’ın müziği nasıl çoğulcu ve kolonyal olmayan bir dönüşüm hattına yerleştirdiği tartışılacaktır. Osmanlı’da müziği değiştiren Gomidas’ın katkısına yakından bakma girişimidir bu.

Gomidas’ın Berlin yılları

Gomidas, kilisedeki yerel notasyonlara sıkışmış tek sesli ilahiler ile köylerde sözlü hafızayla kaybolan halk şarkılarından oluşan iki parçalı Ermeni müziğini, armoni, yeni enstrümanlar ve form düşüncesiyle yeniden kuracağı Berlin’e 1896 yılında gitti. Berlin’de Bach’ın kontrpuanı, Mozart’ın form anlayışı ve Beethoven’ın halk ezgilerini büyük formlara taşıyan dramatik düşüncesiyle şekillenen konservatuvar geleneği vardı. Bu temel Gomidas’a halk melodilerinin doğru yöntemle işlendiğinde, nasıl yüksek sanat düzeyine ulaşma imkanını gösterdi.

Gomidas’ın 1871’de birleşmiş Almanya’nın başkenti Berlin’e 1896’da vardığında, oranın nüfusu iki milyona dayanmıştı. II. Wilhelm’in Alman devletinin kolonilerine açılma siyaseti ve yükselen Alman milliyetçiliği, kendini Gomidas’ın Berlin’ine de yansımıştı. 1896’da Berlin’e gelen Gomidas, özel derslerle başladığı müzik eğitimine kısa süre sonra dönemin Friedrich Wilhelm Üniversitesi’ne (bugünkü Humboldt Üniversitesi) kabul edilerek devam ediyor ve burada 18–19. yüzyıl halk müziği ve kontrpuan uzmanı Heinrich Bellermann, ve Alman şarkı geleneği üzerine çalışan Max Friedländer ile tarihsel müzikoloji ve çalgıbilim alanındaki Oskar Fleischer’in etkisi altına girerken, aynı zamanda Richard Schmidt Konservatuvarı’nda piyano ve kompozisyon çalışmaları sürdürüyordu. Sahakyan’ın belirttiğine göre, Berlin’de Gomidas, Handel, Joseph Haydn, Mozart ve Beethoven’ın yanı sıra Verdi ve Wagner’e ait piyano düzenlemelerinden oluşan zengin bir nota kütüphanesine sahipti.

Bach, Mozart ve Beethoven halk melodilerini klasik müziğe taşırken bunu yalnızca estetik bir tercih olarak değil, özgürlüğün, bireysel yaratıcılığın ve insani duyguların ifadesini genişletmek için yapmışlardı; bu yaklaşımın en güçlü örneğini özellikle Fransız devriminden etkilenmiş Beethoven’da görürüz. Tüm ulusal mitlere rağmen Beethoven, başlangıçta Fransız Devrimi’nin temsilcisi olarak gördüğü Napolyon’u Almanya ve Avusturya ordularına karşı haklı bulmuş, 3. Senfoni’sini ona ithaf ederek “Bonaparte” adını vermiştir; ancak Napolyon kendisini imparator ilan edince, devrime ihanet ettiğini düşünerek bu ithafı öfkeyle geri çekmiş ve eserin adını Eroica olarak değiştirmiştir.

Ancak Gomidas’ın Berlin’de karşılaştığı akademik atmosfer artık farklı bir dönemin ürünüdür. 19. yüzyılın sonlarında Almanya’da müzikoloji, halk ezgilerinin yalnızca sanatsal dönüşümünü değil, “ulusal kimliğin inşası” için bir araç haline gelmesini amaçlıyordu ve öyle açıklıyordu olanları. Gomidas’ın bu üç öğretmeni, halk müziği derlemeciliğini Alman ulusal bilincinin temeli olarak konumlandırıyorlardı. Berlin’deki müzikolojinin ‘ulusal repertuvar’ fikrine ideolojik temel sağlayanlardan biri ise Wagner’in, Alman müziğini evrensel-aydınlanmacı çizgiden Germen mitolojisi, halk tini (Volksgeist) ve ulusal kader kavramlarıdır. Wagner de Gomidas’ın müziksel yaşamında referans noktalarından biri olacaktı.

Fakat Almanya’nın milliyetçi müzik düşüncesinin öngöremediği bir gerçek vardı: Gomidas bir kolonyalist ulus inşasının parçası olmayacaktı. O, Berlin’de öğrendiği yöntemleri bir milliyetçiliğin hizmetine değil, çok dilli ve çok milletli o zamanki Osmanlı gerçeğine uyguladı. Bir rahip olarak çalışmalarını “ulus yaratma malzemesi” olarak görmedi. Bu yüzden derlemelerinde yalnızca Ermenice değil, Kürtçe ve Türkçe ezgiler de yer aldı. Bu tutum, 1900’lerin Alman milliyetçiliği için tahayyül edilemeyecek kadar evrenseldi. Akademik çalışması da Kürtçe müzik üzerindeydi. Bu tarihsel bağlamda Gomidas yalnızca Ermeni müziğini dönüştüren bir besteci değil, kolonyal milliyetçiliğin müzikle kurduğu iktidara karşı duran bir müziğin de temsilcisidir.

Beethoven, aydınlanmacı müziğin temsilcisi olarak Gomidas’ın müzik yaşamında etkin bir rol hep oynadı. Müzikolog Tatevik Shakhkulyan, Gomidas’ın Yaylı Beşlisi (Gomidas Arşivi No. 528) için yazdığı analizde, eserin ana temasının Ludwig van Beethoven’ın F minör 23. Piyano Sonatı, op. 57 “Appassionata”yı hatırlattığını açıkça söylüyor. Özellikle, temadaki üçlü aralıklar üzerinde yukarı–aşağı hareket eden motifler ve ardından gelen karşıt hareketler, Appassionata’nın dramatik açılış dünyasıyla akraba bir romantik jest olarak görülüyor.

Gomidas’ın müdahalesi: Hafızadan notaya

Ermeni kilise müziği yüzyıllar boyunca khaz (խազ – işaret) adı verilen bir sistemle kayda alınmıştı. Bu yazı, melodinin yönünü, inişini–çıkışını ve söyleyiş biçimini hatırlatan işaretlerden oluşsa da perde yüksekliğini, süresini ve ritmini tam olarak belirtmezdi. Bu nedenle khaz metinlerini okuyabilmek için yalnızca işaretleri bilmek değil, ezginin sözlü gelenekte nasıl aktarıldığını da hatırlamak gerekirdi.

Gomidas, çocuk yaşta kilisede khaz okumayı öğrendi. Berlin’de aldığı armoni, kontrpuan, piyano, şan ve müzik teorisi eğitimiyle Batı müziğinin ayrıntılı notasyon mantığını kavradı. Bu iki birikimin birleşmesi Ermeni müziği için dönüştürücü bir adım oldu. Eski elyazmalarındaki khaz melodilerini çözerken bunların çoğunun ancak tahminen icra edilebildiğini gördü ve bu ezgileri beş çizgili nota sistemiyle yeniden yazdı. Ayrıca yıllarca köy köy dolaşarak halk ezgilerini derledi; kilise müziğini Avrupa tonalitesine zorlamak yerine kendi modal sistemiyle yorumladı ve litürjiyi metnin nefesine göre şekillendirdi.

Böylece ilk kez her sesin kesin yüksekliği, süresi ve ritmi açık biçimde belirlenmiş; ezgiler icracıdan icracıya değişmeyen, sözlü hafızadan bağımsız bir repertuvara dönüşmüş oldu. Khaz’ın belirsiz bıraktığı melodiler, Gomidas’ın yeni notasyonla yaptığı bu “yeniden yazım” sayesinde korunabilir ve öğretilebilir hale geldi. Şarkıcı Hasmik Harutyunyan’ın Artizan’a verdiği röportajdaki sözleri bu durumu özetler: “Eğer o olmasaydı tüm bu Ermeni mirası kaybolmuş olacaktı. Matenadaran’daki binlerce halk müziği el yazması khaz sistemiyle yazıldığı için bugün deşifre edilemiyor.” 1915 Soykırımı, notadaki dönüşüm ve khaz sisteminin unutulması birlikte düşünüldüğünde, Gomidas hem bu kopuşun tanığı hem de onun içinden doğan bir kurtarıcı figür olarak karşımıza çıkar.

Franz Liszt ve etnomüzik

Gomidas 1904 yılında Tiflis’te yayımlanan “Ֆերենց Լիստ” (Franz Liszt) başlıklı makalesinde, Taraz dergisinin 19. sayısında Liszt’in değeri, Lusine Sahakyan’ın aktardığına göre, yalnızca bireysel virtüözlüğünden değil, Macar müzisyenleri için bir okul ve estetik yol açmış olmasından gelir. Liszt, halk ezgilerini yalnızca derlememiş; onları konservatuvar düzeyinde bestecilik ilkeleriyle işleyerek yeni bir sanatsal dile dönüştürmüştür. Bu çaba, Gomidas’a göre Macar müziğini “yerel folklor” sınırından çıkarıp, Avrupa’nın tanıdığı ulusal bir müzikal kimliğe dönüştürmüştür.

Sahakyan’ın değerlendirmesine göre, Gomidas bu analizi yaparken Liszt’i doğrudan Beethoven çizgisine yerleştirir: Beethoven’ın bireysel özgürlük ve kahramanlık estetiğinin, Liszt aracılığıyla ulusal müzik inşasına taşındığını düşünür. Böylece Beethoven–Liszt hattı, hem yaratıcı bireyi hem de ulusal kimliği birleştiren bir model hâline gelir; Sahakyan bunun, Gomidas’ın Ermeni müziği için aradığı estetik çerçevenin de çıkış noktası olduğunu belirtir.

Liszt geleneğinin iki önemli temsilcisi olan Béla Bartók ve Zoltán Kodály, 20. yüzyıl başında Macar müziğini yeniden kurarken, yalnızca besteci olarak değil, aynı zamanda saha çalışan etnomüzikologlar olarak hareket ettiler. Köy köy dolaşarak Macar, Roman, Slovak, Rumen, Türk ve diğer halkların ezgilerini doğrudan icracılardan derlediler; bu melodileri fonograf ve notasyon aracılığıyla kayıt altına aldılar, sınıflandırdılar ve çözümlediler. Daha sonra bu malzemeyi senfoni, oda müziği, koro yapıtları ve pedagojik repertuvar içinde kullanarak, halk müziği ile Batı klasik müzik dili arasında hem estetik hem de bilimsel bir köprü kurdular. Gomidas ise halk müziğini saha çalışmasıyla derleyip bilimsel olarak notalayan ve klasik biçimde işleyen en erken besteci-etnomüzikologlardan biri olarak, bir öncüdür.

Ermeni müziği üzerine bir tartışma

Ermeni kilise ilahisinin çok sesli düzenlenmesi üzerine çıkan tartışma, Gomidas ile müzik düzenlemecisi Ruben Ghorghanyan’ı karşı karşıya getirir. Ghorghanyan, bir ilahiyi koro için sade bir biçimde armonize ederek Etchmiadzin’e gönderir ve onaylanmasını ister. Eser inceleme için Gomidas’a iletilir ve Gomidas, parçanın yayımlanmasına karşı çıkar.

Gomidas’ın eleştirileri üç noktada toplanır: Öncelikle, kullanılan melodinin “Ermeni ruhani geleneğiyle bağlantısız” olduğunu söyler. İkinci olarak ritmin, Ermenice’nin vurgu ve hece yapısına uymadığını; yani dil ile müzik arasında doğal bir bağ kurulmadığını belirtir. Üçüncü olarak da armoninin üslup birliği taşımadığını savunur. Bu eleştirilerin temelinde Gomidas şöyle açıklar: ‘‘Dil, müziğin nabzıdır. Ermeni dili ve Ermeni müziğinin kendilerine özgü kuralları vardır. Alman Mozart ile Weber, Alman Beethoven ile Wagner kendi ana dillerinin yorumcularıdır… Beethoven ile Wagner’i bile tam anlamış değiliz. Besteci halkın arzusuna göre hareket etmemeli; günlük hayatın sefaleti uğruna güzel olanı feda etmemelidir. Çok sesli söyleyiş bizde zayıftır; bunun nedeni halkın zevksizliği değil, temel müzik bilgisindeki yetersizlik ve çok seslilik duyumuzun gelişmemiş olmasıdır.”

Ghorghanyan ise uzun bir karşı yazı kaleme alır. Ona göre melodiler zaten kilisede kullanılan ezgilere dayanmakta, dolayısıyla “yabancı” sayılmamalıdır. Ritimde sorun varsa bunun sorumluluğu bestecidedir; kendisi sadece düzenleyicidir. Ayrıca armonide “yanlış” olmadığını, bunun sadece zevk farkı olduğunu söyler. Halkın müzik eğitimine atıfla, kilisenin görevinin “kolay anlaşılır ve sade bir polifoni” sunmak olduğunu, Rus kiliselerinde yaygın olan basit çok sesli koroları örnek göstererek savunur. Amaç, ona göre, halkın söyleyebileceği müzik üretmektir.

Bu tartışma, iki yaklaşımı karşı karşıya getirir:

Gomidas, dili ve makamı koruyan, çok sesliliği kimliğe sadık kalarak geliştiren “sanatsal ve ilkesel yenileşme”, Alman klasik müzik geleneğinde, savunur. Ghorghanyan ise halkın seviyesine uyarlanmış, pratik ve sade bir koral müziği, Rus kilise müziği etkisinde, savunmaktadır.

Ermeni halkının konumu ve imkanları içinde müziğin gelişimini de anlamak gerekli. Bu tartışma aynı zamanda şunu göstermektedir, Ermeni müziği kilisenin otoritesinden kurtulmak için ön şart olan konser salonları ve evde müzik dersleri alan aristokrat/burjuva dönüşümünü yapamadığı ve geliştirmediği için, Osmanlı’daki ilk sayılacak Dikran Çuhacıyan’ın opera ve klasik müzik çalışmalarına rağmen, ağırlıklı olarak hala müzikteki otorite kilise kalmaktadır.

Gomidas ile Ghorghanyan’ın bu tartışmasında karar verici o zamanın patriği Madteos İzmirliyan olmuştur. Patrik sadece müzik konusunda değil, toplumsal olarak da Ermeniler için belirleyici bir noktada durmaktaydı. Patrikhaneye yönelik eleştiriyi başka bir noktaya taşıyan Zabel Yesayan, 1909 Adana Katliamı sırasında Patrikhane’nin suskun, ağır işleyen ve kimi zaman yardımı aksatan tutumunu ve ona karşı aldığı düşmanca tutumu da bizzat deneyimlediği için, kurumu daha sonra farklı bir yerden eleştirmeye başlamıştı.

Başka bir müzik mümkün

Etnomüzikolog Gomidas’ın çalışmalarında hem doğrudan Beethoven’ın etkisi hem de Liszt’in halk müziği üzerine çalışmalarında belirgin olan Beethoven mirası açıkça görülür. Gomidas, Beethoven’ın ulusal kalıpları aşan estetik tutumunu da paylaşır. Onun müziğinde Beethoven’ın özgürlük estetiği, Ermeni, Kürt ve Türk melodilerinin çoğul dünyasıyla birleşir. Bu birleşme yalnızca bir müzik dönüşümü değil, aynı zamanda kolonyal estetik kalıpları aktif biçimde reddeden bir müziğin de ifadesidir. Her ne kadar Gomidas, en aşina olduğu müzik olan Ermenice’de yoğunlaşsa da, diğer dilleri de ortak bir çabanın parçası yapması, teknikleri ve anlayışının evrensel olması ile, Osmanlı’da bir genel değişimin ismidir.

Gomidas Vartabed’ın yaratıcı mirasının en güçlü ve görünür devamı Aram Haçaturyan’dır. Haçaturyan’ın “Ermeni Müzik Okulu’nun kurucusu Gomidas benim büyük öğretmenimdi ve öyle olmaya devam edecek” sözleri, bu sürekliliği açıkça dile getirir. Bugün Aram Haçaturyan, Erivan’daki Gomidas Pantheon’da, büyük ustası Gomidas’ın hemen yanında yatmaktadır; bu yan yanalık, yalnızca mekânsal değil, tarihsel ve estetik bir bağın da ifadesidir. 24 Nisan 1915’te tutuklananlar arasında yer alan Kütahyalı Gomidas ise, yaşadığı travmanın ardından bir daha ne hayatla ne de müzikle tam anlamıyla bağ kurabilmiş; yaşamını Paris’te bir psikiyatri kliniğinde yitirmiştir.

Osmanlı’da hernekadar daha öncesinde Batı Klasik müziği yer almaya başlamış olsa da, Osmanlı’daki halk müziklerinin Batı nota sistemi ve Batı Klasik müziğinin yöntemleriyle bunu hayata geçiren Gomidas olmuştur. Gomidas, Osmanlı coğrafyasında halk müziklerini Batı müzik teorisinin yöntemleriyle sistemleştiren ilk kurucu figür olarak, Beethoven’ın aydınlanmacı estetik mirasını çok dilli ve çok milletli bir müzik evrenine tercüme etmiş; böylece kolonyal olmayan, çoğulcu bir estetik dönüşümün önünü açmıştır. Tatyos Bebek bu birikimin neden gelişmediğini açıklayan durumu hatırlatıyor bize: ”Malazgirt, Harput gibi yerlerde klasik müzik orkestraları vardı 1915 öncesi. … Yine Yozgat’ta 1915 sırasında evlerden onlarca piyanonun aşağı atıldığı belirtiliyor, bugün acaba Yozgat’ta kaç evde piyano var?” Osmanlı’da müziği böyle köklü değiştiren Gomidas’ın mirasının ne kadar devam ettirildiği sorusu, sadece müzikteki gelişmelerle açıklanamıyor, 1915’in yarattığı kırılma ile açıklanabilir ancak.

(VHY/HA)

Bakışın iktidarı

Kanadalı şarkıcı Céline Dion, stiff-person sendromu (katı kişi sendromu) tanısı aldığını 2022’de kamuoyuyla paylaştı. Bu nadir nörolojik durum, acı veren kas spazmları ve hareket kısıtlılığına yol açabiliyor. Dion’un katı kişi sendromu nedeniyle yaşadığı kriz anlarının 2024 yapımı “I Am” isimli belgeselde yer alması, engelliliğin nasıl görüldüğü, kim tarafından ve hangi koşullarda gösterildiği sorularını yeniden gündeme taşıdı.

Tartışmanın merkezinde, bir yandan “farkındalık” ve “görünürlük” iddiaları; diğer yandan mahremiyet, rıza ve acı teşhiri eleştirileri var. Asıl sorun ise bu tartışmanın nasıl yapıldığından çok, nerede ve neyin yerine kurulduğu…

Ancak mesele, bu tartışmanın neden yine magazinsel bir figür üzerinden yürütüldüğü ve neden yanı başımızdaki soykırımlar, coğrafyamızda engellilere yönelik gündelik şiddet ve kurumsal ihlaller üzerinden kurulamıyor olduğu sorusunda düğümleniyor.

Bu düğümü çözmek için Başkalarının Acılarına Bakmak ile Görme Biçimleri birlikte okunabilir.

Susan Sontag, Başkalarının Acılarına Bakmak isimli kitabında acının görüntüsünün masum olmadığını, izleyeni çoğu zaman ahlaki bir özneye dönüştürmeden yalnızca seyirci konumunda bıraktığını söyler. Acı, görüntüye dönüştüğünde her zaman politize olmaz; çoğu zaman estetik bir nesneye indirgenir ve bu indirgeme, izleyicinin sorumluluk duygusunu artırmak yerine onu edilgen bir seyir konforuna sürükler.

John Berger ise Görme Biçimleri’nde görmenin tarihsel ve sınıfsal olarak kurulduğunu, neyi görmeye değer bulduğumuzun iktidar ilişkileriyle belirlendiğini hatırlatır. Görüntü yalnızca olanı göstermez; bakışı örgütler. Kimi acıları merkezileştirirken kimilerini sistematik biçimde görünmez kılar.

Bu iki çerçeve, Céline Dion’un belgeselindeki sahnelerin neden etik olarak sorunlu bir çekim alanı yarattığını açıklar. Buradaki etik sorun, bir insanın acısının “gerçek” olup olmaması ya da acı çekenin rızası değildir. Sorun, bu acının hangi bağlamdan koparılarak, kimin için ve neyin yerine dolaşıma sokulduğudur.

Engellilik deneyimi, ünlü bir beden üzerinden sunulduğunda, izleyiciye kontrollü, güvenli ve duygusal olarak tüketilebilir bir temas sunar. Oysa aynı izleyici, engellilerin gözaltında maruz kaldığı kötü muameleye, erişilebilirlikten yoksun bırakılmaya, kurumsal ihmale ya da savaş ve soykırım koşullarında engellilerin sistematik biçimde terk edilmesine bakmak zorunda kalmaz.

Burada Türkiye edebiyatının değerli iki yazarı Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un on yılı aşkın süredir devam eden Diyaloglar etkinliklerinden birinde, yanılmıyorsam Adeniyye Şibli’nin Küçük Bir Ayrıntı kitabı üzerine diyaloglarda söz ettikleri etik felç kavramından bahsetmemek olmaz.

Etik felç, acının bolluğu ya da şiddetin eziciliği karşısında değil; yanlış seçilmiş odaklar nedeniyle ortaya çıkan bir donukluk halidir. Bu donukluk, ahlaki bir yoksunluktan değil; bakışın hangi acılara yöneltileceğinin önceden belirlenmiş olmasından kaynaklanır. Toplumsal vicdan, magazinsel olarak paketlenmiş acılara tepki üretirken, yapısal ve süreğen haksızlıklar karşısında hareketsizleşir. 

Dion’un kriz anları üzerine uzun tartışmalar yapılabilirken, aynı günlerde giderek ağırlaşan savaş ve çatışma koşulları altında engellilerin savaştan kaçamaması, yardıma erişememesi ya da gündelik şiddete maruz kalması kamusal bir tartışma başlığına dönüşmez. Bu durum duyarsızlıktan ziyade, bakışın politik olarak örgütlenmiş olmasının sonucudur.

Sontag’ın uyarısı burada belirleyicidir: Acıya bakmak, eğer eylemle ve bağlamsal kavrayışla birleşmiyorsa, izleyeni ahlaki olarak yüceltmez; aksine onu pasifleştirir. Berger’in eserinden çıkarabileceğimiz gibi, neyi gördüğümüz kadar neyi görmediğimiz de politiktir.

Engelliliği bir ünlünün bedeni üzerinden “görmek”, engelliliği sınıfsal, coğrafi ve siyasal bağlamlarından koparılarak, engelliliği herkesin başına gelebilecek bireysel bir kader ihtimaline indirger. Böylece engellilik, hak ihlallerinin ve yapısal şiddetin konusu olmaktan uzaklaşır; siyasal bir talep değil, empatiye dayalı bir duygulanım nesnesi haline gelir.

Sonuç olarak, Céline Dion belgeseli etrafında yürüyen tartışma, engelliliğin temsiline dair önemli sorular üretse de, bu soruların nerede sorulmadığı daha çarpıcıdır. Engelliliği istisnai bedenlerin dramatik anlarına indirgemeden; gözaltında, cezaevinde, kamplarda, savaş alanlarında, geri gönderme merkezlerinde erişimsiz kentlerde süregiden ihlallerle düşünebilmek empati değil, hak talebi, siyasal sorumluluk ve eylem çağrısı üretecektir.

Nereye baktığımız kadar, neden oraya baktığımızı ve hangi acılardan uzak tutulduğumuzu kendimize ve birbirimize sormak mümkündür. Bu sorular sorulduğunda gerçek olmayan suçluluk duygusu, yerine harekete geçiren bir toplumsal sorumluluğa bırakabilir. İşte bu değişimle bakış, müdahale edilebilir bir pratiğe dönüşebilir; yeniden politize edilebilir. Acı, tüketilen bir görüntü olmaktan çıkarılıp dönüştürücü bir güç kazanabilir.

Engellilik magazinsel bir kader anlatısı olarak değil, süreğen bir hak mücadelesi olarak yeniden kurulduğunda, acıya bakmak bir son değil, bir başlangıç haline gelebilir.

(DY/HA)

Naum Faik var mıydı?

Başlığa bakan, şaşıracak! E şaşırsın tabii ki, onun için yazdım zaten. On yıldan fazla bir zamandır Diyarbakır Suriçi'nin Urfakapı semtindeki adı "Naum Faik Palak Sokağı" olan eski Puşici Sokağa girin o sokakta etrafı gri biriket tuğla ile örülü kapısı betonlanmış ama sokaktan baktığınızda harap bitap ve orta yerde sadece yan yana birkaç kolon ve birkaç penceresi gözüken bir yapı dikkati çeker.

Çok değil on yıl öncesine kadar kapısı da vardı, ev de haraptı ama daha halliceydi. Zamana ve sahipsiz kimsesizliğe yenik düştü o ev!

İşte o ev bir zamanlar Palakların eviymiş. Tarihi kayıtlar öyle bilgi veriyor. O evin hayırlı evladı olan ve adı da Naum Faik olan şahsiyet 5 Şubat 1868’de o evde doğar. Zamanın olanakları ölçüsünde eğitimini alır. Sonrasında da tebaası olduğu Süryani halkının dili, kültürü, kimliği üzerine çalışmalar yapar.

1912 yılında koşulların da zorlamasıyla ardında;

“Sende doğdum, sende ölmek isterim ey vatanım / Eylerim arz-ı turabında gömülsün bu tenim” dizelerini hasretle bırakarak Beyrut üzerinden Amerika’ya göç eder. 18 yıl da orda yaşar 1930 yılında New Jersey’de zatürreden ölür ve vasiyetine rağmen orda da gömülür.

Naum Faik bir “Mezopotamya yurtseveri” Omid / Diyarbakırlı Süryani. Dil öğretmeni, yazar entelektüel. Halkının anadili üzerine hayatı boyunca dergiler çıkarmış, otuzdan fazla kitap yazmış, eğitim vermiş üstelik sadece Diyarbakır’la sınırlı kalmayıp dil eğitmenliği amaçlı çok yer gezmiş bir adam.

Önceki gün (5 Şubat 1868-1930) Naum Faik’in doğum ve ölüm yıldönümüydü. Suriçi'ndeki eski Süryani Kızlar Mektebi'nde Naum Faik’i andık. Şimdi artık DİTAV Kültür Sanat Evi / Amida Akademi olan mekânın salonu doluydu. İki buçuk saat boyunca Şilan Çelebioğlu ve Adem Coşkun’un sunumlarıyla üstadın yaşam serencamı ile yazıp yaptıklarını konuştuk. Naum Faik’in ihtimaldir ki kendisinin de ders verdiği eski kızlar mektebi üzerine 1911’de yazdığı yazıyı paylaştı Midyat Turabdin Enstitüsü'nden Adem Coşkun.

Naum Faik’in evi Meryemana Süryani Kadim Kilisesi ile Cemilpaşa Konağının tam ortasında yer alıyor. Naum Faik’in Kewkeb Medinho dergisini çıkardığı yıllarda, Ziya Gökalp Peyman’ı yayınlıyor. Ermeniler de Angah Dikris / Dicle kaynağını çıkarıyor. Yani o yıllarda ikinci Meşrûtiyet sonrası çok dilli bir yayıncılık var şehirde. Her üç dergide de Türkçenin yanında Süryanice, Ermenice, Kürtçe ve Arapça sayfalar var.

Naum Faik’in evinin artık neredeyse arsaya dönüşme öncesinde olduğunu yazdım yukarıda. Ama o kadim mekanın hemen sol çaprazında bir fırın var. Fırının çok detay bir özelliği var. Önceleri ekmek, şimdi simit fırını olan fırının pişirme bölümünün altından ısıtmalı tek örnek bir fırın. Ve hâlâ eski sahibinin adıyla anılıyor halk arasında; Tümes’in Fırını. Tümes, halk ağzında Thomas / Tomas’ın evrilmiş hali. Ve bir detay Naum Faik’in abisinin adı Tomas! Hiçbir kayıtta Tomas’ın ne iş yaptığının kaydı yok. Bu “Tümes” o “Tomas” olur mu? Olur belki.

Sanki hayat bugün bize o fırından sımsıcak susamlı simidini sunarken Tümes / Tomas o virane evin yıkıntıları arasından “ya ben” diyor! Ben bu halde mi kalmalıyım diyor ve soruyor elbette Naum Faik de: dört yıl sonra 2030’da ihtimaldir ki öte yakaya göçüşümün 100. yılı anmasını yaparsınız sanırım. Hani evimi ayakları üzerine kaldırıp bir güzel yapsanız. Sonra da kapısının üzerine bir lale motifiyle ‘Naum Faik Müze ve Araştırma Merkezi’ yazsanız benim ruhum da sükuna erse şu Kadim Omid’in göğünde…

Olur mu olur elbette. Bu, bir çağrıdır Diyarbakır Büyükşehir ve Sur Belediyelerine ve eşbaşkanlarına. Bir mekânı kurtarmak bazen suya atılan bir taşın etrafında yarattığı giderek genişleyen halkalar misali dünyaya ses olur. Malum şehirli olmak biraz da HEMŞEHRİ olmaktır…

(ŞD/HA)

Bu da mı gol değil?

"Evet siz haklısınız." Yani "bu da gol değil." Engelli öznelerle sağlamcıların eşitsiz ilişkilerinin en belirgin özelliği haklı olan tarafın genellikle hiç değişmemesidir.

Konunun ne olduğu, kimin nasıl tavır aldığı önemli değildir genellikle. Çünkü toplumda adı konulmamış bir sağlamcılık sözleşmesi vardır. Bu sözleşmeye göre "alttan alan" ve "her zaman" haklı olan sağlamcılardır. Bu korkunç bir manipülasyondur. Buna maruz kalanın uğradığı haksızlığı hayal edebilir misiniz?

Sağlamcılık üzerine ya da eşitsizlik üzerine kafa yoranlar dışında kimsenin akıl edip üzerine düşüneceğini sanmıyorum. Çünkü sağlamcılık yaratılmış normalin dışında kalan her şeyi eksik kabul ettiği için, ötekileştirdiği kesimlerin maruz bırakıldıkları ayrımcılıktan ne kadar etkilenebileceğini de umursamaz. Elbette konunun özneleri sağlamcılığın sınırlarını parçalayıp bunun böyle olmadığını kendilerine hatırlatana kadar.

Bu hatırlatma genellikle tekil olduğu için yeni bir manipülasyonla etkisizleştirilmeye çalışılır. "O öyle demek istememiştir", "Zaten engelliliğe dair bir şey bilmiyordur", "Hem biz de çok alınganızdır…" Bahaneler peş peşe dizilir. O arada bu saçmalıklara maruz bırakılan öznenin içinde kopan fırtınalar hiçbir şekilde sağlamcıların umurunda değildir. Sırf haksızken de egemen konumlarını korumak için karşılarındakilere her tür ötekileştirilmeyi reva görürler. Yapılan manipülasyon toplum nazarında o kadar geçerlidir ki çoğu zaman özneye kendini sorgulatır. Kesin haklı olsa da "acaba haksız mıyım" diye düşünmekten kendini alamaz özne.

Manipüle etmenin farklı biçimleri vardır. "Zaten yarım insansın, git işine." Bu genellikle öznenin kendini savunmakta ısrarcı olduğu, sağlamcının köşeye sıkıştığı son evrede kullanılan bir ifadedir. Adı konulmamış sağlamcılık sözleşmesine göre toplum bunu kınar. 😊 Karşı tarafa "Öyle diyemezsin" deyip özneyi alandan uzaklaştırmaya çalışır. Bu çaba sırasında öznenin fark etmeyeceğini düşünerek karşı tarafa işaretlerle "Sen haklısın ama engelli boş ver" demeyi ihmal etmez.

Yani haklı olan öznenin haklılığını hepsi bir ucundan kavrayıp yer. Konunun bu kadar sertleşmediği durumlarda da genellikle şöyle olur; özneye inandırıcı olmayan bir biçimde "haklısın" denir ama işaretlerle sağlamcı tarafa haklı olduğu belirtilir.

Bu arada bu karşı karşıya gelme olayı sadece engellilikle ilgili olmaz. Hatta genellikle onunla ilgili olmaz. Her konuda bu böyledir. Çünkü sağlamcılık mutlak üstün çıkma ideolojisidir. Bazen tam tersi de olur. Engelli özne haksızken de sırf engelli olduğu için haklı kabul edilebilir. Tabii bu gerçekliğe aykırıdır. Sağlamcı bir davranıştır. Hem de yukarıda belirttiğim yönelimi besler.

Her iki yönelimde de konu engellinin çaktırmadan konu dışında bırakılmasıyla kapanır. Şu sağlamcılar bu kadar eforu sağlamcılığı aşmaya harcasa bunları hiç konuşmuyor olurduk muhtemelen.

Ben eskisi kadar önemsemiyorum böyle durumları. Haklılığımı ısrarla korumam gereken yerde kavga ediyorum. Bazı durumlarda da hiç umursamıyorum. Yine de bu durum umursamamayı değil kavga etmeyi gerektiriyor. Çünkü bazen özneler bu tür muamelelere maruz bırakılmamak için kendini geri çekiyor. İlgi duyduğu konuya ya da doğru bulduğu yönelime dair hiçbir şeye müdahil olmuyor. Bu müdahil olmama durumu da ayrı bir öfke yaratıyor.

Sussak içimizde kalıyor, konuşsak aksilikle damgalanıp kendimizi sorgulamak durumunda kalıyoruz. Bunları yaşamaktansa inatla kendini savunma yönelimi tercih edilmeli. Sonuçta neyin gol olup olmadığını toplum gereksiz tecrübelerle öğretti bize. Bu gol mü bilmem. Olmasa da umurumda değil.

Ne diyordu Aşık Mahzuni; "Hakemlerde şike var/bu giren gol gol."

(BS/HA)

Haçaturyan, Gomidas ve Spartakus: Sanatın imtihanı

Bab: Yeniden küçük düşürülmek mi istiyorsun?

“Gene mi hakkında soruşturma açılmasını istiyorsun? Yeniden küçük düşürülmek mi istiyorsun? Böyle arkaik meselelerle mi uğraşıyorsun? Gündelik hayat hakkında bir şeyler yaz, Aram Haçaturyan.”

Bu sözleri söyleyen kişi, SSCB Besteciler Birliği Genel Sekreteri Tikhon Nikolayeviç Hrennikov’du. 1948 yılında, Sovyet müzik tarihinde kırılma anlarından biri yaşandı. Dmitri Şostakoviç, Sergey Prokofyev ve Aram Haçaturyan başta olmak üzere dönemin önde gelen bestecileri, “formalist”, “Batıcı” ve “halktan kopuk” olmakla suçlandılar. Sanatın ne olması gerektiğinin estetik ölçütlerle değil, devlet gücüyle belirlendiği bu süreç, literatürde “Jdanov kararları” olarak anılır.

Bu kampanya, ideolojik çerçevesi Andrey Jdanov tarafından çizilen, Stalinist kültür siyasetinin “sosyalist gerçekçilik” olarak tanımlanan hattının doğrudan bir devamı niteliğindeydi. Toplantıya Stalin katılmamış olsa da, nihai otorite Stalin’di; sürecin sonunda suçlanan besteciler, Stalin’e hitaben öz-eleştiri mektupları kaleme almak zorunda bırakıldılar. Bu metinler, estetik bir tartışmanın değil, siyasal bir itaat mekanizmasının ürünleriydi.

Bu bağlamda Hrennikov, yalnızca bir bürokrat değil, 1948 tasfiyesinin müzik alanındaki fiilî uygulayıcısı olarak işlev gördü. Bestecileri disipline eden, projeleri durduran, eserlerin sahnelenmesini engelleyen ve “sakıncalı” görülen temaları açık bir tehdit diliyle bastıran kişi oydu. Haçaturyan’a yönelttiği bu sözler, bireysel bir çıkış değil; formalist suçlamaların gündelik hayatta nasıl bir baskı rejimine dönüştüğünün tipik bir örneğidir.

Bu baskı rejimi, yalnızca kurumsal ve idari müdahalelerle sınırlı kalmamış; aynı zamanda hangi müzikal dillerin meşru, hangilerinin “sakıncalı” sayılacağına ilişkin estetik sınırların da yeniden çizilmesine yol açmıştır. Atonalite, genişletilmiş tonalite ve çözülmeden bırakılan disonans kavramları, bu tartışmanın merkezindedir. Bunlar Sovyet estetik tartışmalarında formalizmle birlikte anılır. Tonalite, müziğin bir merkezinin bulunması anlamına gelir. Dinleyici, parçanın nereye ait olduğunu ve sonunda nereye döneceğini bilebilir; müzikte gerilimler oluşur, ancak bunlar çözülerek bir dengeye ulaşır. Klasik müzik geleneğinde disonans bu nedenle yasak değildir: gerginlik yaratır, fakat geçicidir ve sonunda bir rahatlama duygusuyla sonuçlanır.

Tarihsel olarak baktığımızda ise, müziğin dinamiklerinin daha iyi görebiliriz. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde tonalite bütünüyle terk edilmez, ancak genişletilir. Genişletilmiş tonalitede müzik hâlâ bir merkeze sahiptir; buna karşın bu merkeze dönüş gecikir, disonanslar artar ve tonlar arasında daha uzun ve karmaşık yollar izlenir. Dinleyici zorlanır, ancak yönünü tamamen kaybetmez. Beethoven’ın geç dönem eserleri bu eşikte durur: gerilim büyür, müzikal yapı karmaşıklaşır ve icranın bilinçli biçimde örgütlenmesi gereği artar; orkestra şefinin ortaya çıkışı da bu sürecin bir sonucu olarak düşünülebilir.

20. yüzyılın başında Schönberg gibi besteciler, disonansı artık çözümlenmesi gereken geçici bir unsur olarak değil, başlı başına bir ifade aracı olarak kullanmaya başlar. Disonanslar bilerek çözülmeden bırakılır; müzik dinleyiciye bir rahatlama sunmaz. Bu noktada tonal merkez zayıflar, hatta bütünüyle ortadan kalkar. Atonalite olarak adlandırılan bu yaklaşımda müziğin bir “evi” yoktur; tüm sesler eşitlenir ve yön duygusu bilinçli olarak reddedilir. Bir Schönberg hayranı olan Adorno’nun örnek müzik anlayışı da bu çerçevede şekillenir. Adorno, müziği salt sistemsel ölçütlerle okumasının sonucu olarak, jazz’ı müzik endüstrisinin ve tek tipleşmenin en uç örneği olarak tanımlar; ancak jazz’ın kölelerin yaşama tutunma ve isyan deneyimlerini saklayan bir müzik biçimi olduğunu gözden kaçırır.

Tek ülkede sosyalizmi savunan Stalin, ülke içindeki sorunları, üretimin yetersizliğini, Batı’nın müdahalelerine ve sabotajlarına bağlayarak kendi rejiminin propagandasını sağlamaya çalışmıştı. Müzik alanındaki suçlamalar da aynı mantığı izliyordu. Bununla birlikte 1948 yılı, rejimin kültürel müdahalelerinin görece yumuşadığı bir döneme denk geliyordu; bu nedenle sanatçılar Osip Mandelstam, İsaak Babel ve Zabel Yaseyan gibi isimlere kıyasla daha ağır cezalardan kurtulmuşlardı. 

Haçaturyan ile birlikte bu suçlamalara maruz kalanlar arasında Şostakoviç ve Prokofyev de vardı. Dmitri Şostakoviç, 1948’de yürütülen formalizm kampanyasının en görünür ve simgesel hedeflerinden biri olarak, müziğinin “halktan uzak”, “karamsar” ve “Batı etkilerine açık” olduğu gerekçeleriyle sert biçimde eleştirildi; eserleri konser programlarından çıkarıldı, akademik görevlerine son verildi ve kamuoyu önünde öz-eleştiri metinleri yazmaya zorlandı. Aynı süreçte Sergey Prokofyev de müzikal dilindeki deneysel yönelimleri ve geleneksel melodik yapılardan sapması nedeniyle “biçimcilik” suçlamalarıyla hedef alındı; ağır sağlık sorunlarına rağmen resmî eleştiri toplantılarında teşhir edildi ve bu yaptırımlar, onu yalnızca sanatsal açıdan değil, maddi bakımdan da neredeyse tamamen çökerten sonuçlar doğurdu.

Aram Haçaturyan ise sanatıyla uğraşırken deneysel arayışlara yönelmesi, müzikal sınırlarına ulaşma ve onları aşma çabasıyla 1947 tarihli Üçüncü Senfoni’sini besteledi. Bu eseriyle kendisine yönelik eleştirilerin açığa çıkmasına vesile oldu. Haçaturyan, dönemin “en az modernist” bestecilerinden biri olmasına rağmen, Besteciler Birliği içindeki güçlü konumu nedeniyle 1948’de sembolik bir hedef hâline getirilerek kurban edildi. 1948’de Haçaturyan, “tekniğe fazla ağırlık verdim, kozmopolitliğe kaydım ve ulusal köklerden uzaklaştım” diyerek öz-eleştiride bulunmak zorunda kaldı. Bu özeleştirisine rağmen daha sonra yazdığı Spartaküs eseri, ne ulusal köklerle sınırlı bir anlatıma sahiptir ne de dar anlamda yerel bir çerçeveye indirgenebilir; tersine, başından itibaren kozmopolit ve evrensel bir tematik düzlemde konumlanır. 

Bab 2: Spartakus’a izin Marx’tan

Aram Haçaturyan, arkadaşı Arkadi Arakelyan ile karşılaştığında son derece üzgündü. Şöyle dedi:

“Yoldaş, Spartaküs’ü yazmama izin vermiyorlar!”

Bunun üzerine Arakelyan, Marx’ın yazılarından bir cilt çıkardı. Marx bu yazılarda kızına en sevdiği şeylerden söz ediyordu. Kızı sormuştu:

“Hayran olduğun kahraman kim?”

Marx’ın cevabı ise kısaydı:

“Spartaküs.”

1948’e gelindiğinde, İkinci Dünya Savaşı sona ermişti; ancak Bolşevik Devrimi’nin önder kadrolarından Stalin dışında neredeyse hiç kimse hayatta değildi. Troçki sürgünde öldürülmüş, Buharin, Zinovyev ve Kamenev gibi isimler idam edilmişti. Aynı tarihsel süreçte, Ermeni dilinin iki büyük edebî figürü olan Yeğişe Çarents ve Zabel Yesayan da hayatlarını kaybetmişti. Çarents hapisteyken ölmüş; Yesayan’ın ise tutukluluk sürecinde nerede, ne zaman ve hangi koşullarda yaşamını yitirdiği bugün dahi kesin olarak bilinmemektedir. 

Bu bağlamda Spartaküs neyi ifade ediyordu? Eser, Roma efendilerine karşı bir köle ayaklanmasını anlatmakla kalmıyor; dönemin Sovyetler Birliği’nde giderek güçlenen Rus şovenizmine karşı, örtük bir Ermeni tepkisi olarak da okunabiliyordu. Nitekim Spartaküs de Trakyalıydı; yani Roma’nın merkezinden olmayan, imparatorluğun efendilerine karşı ayaklanan bir figürdü.

Haçaturyan’ın daha önce yazdığı Gayane ise bambaşka bir tondaydı. Besteci, Ermeni melodilerini Batı müziğiyle birleştirerek, bir çiftlikte yaşayan Ermeni bir ailenin ve onların komşuları olan Kürtlerin de yaşadığı sorunları sahneye taşır. Eser, kocasının baskıcı tutumlarından bunalan bir kadının özgürleşmesini, çiftliğin kontrolünü ele almasını ve aynı zamanda dışarıdan gelen saldırılara karşı kolektif bir direnişi anlatır. Ermenice, Kürtçe ve Türkçe eserleri derleyen ve bunlarla çalışan Gomidas geleneğini burada görebiliriz.

Haçaturyan’ın eserlerinde duyulan Ermeni ve Kafkas melodilerinde, bu müzikal mirası kendisinden önce Batı müziğiyle buluşturan Gomidas’ın etkisini görmek mümkündür. 14 Ocak 1924’te Moskova’daki Ermenistan Kültür Evi Salonu’nda, programın tamamı Gomidas’ın eserlerinden oluşan bir konser düzenlendi. Salonu dolduran Moskova dinleyicileri, “Grung”, “Kali Erg”, “Garuna” ve “Antuni” gibi başyapıtları büyük bir coşkuyla karşıladı; bazı eserler bis yapılarak tekrarlandı. Konseri izleyenler arasında şair Yeğişe Çarents de vardı. Aram Haçaturyan ise bu konser dâhil olmak üzere, Ermeni korosunun verdiği bazı konserlerde bizzat şarkı söyleyerek yer aldı. Haçaturyan’ın besteleri Gomidas’ın müziğinin yeni şartlar altında bir devamı, ürünü olarak da değerlendirebilinir. 

Son Bab: Bürokrasinin sanatı yönetmesi 

Haçaturyan bu kitabı Hrennikov’a gösterdi.

Bunun üzerine Hrennikov şöyle dedi:

‘Komünist Parti’nin kurucusunun kendisi en büyük kahramanının Spartaküs olduğunu söylüyorsa,  Marx’ın yazılarını görmezden gelmeye nasıl cüret edersin!’ (1)

Hrennikov’ın tipik bir bürokrat esnekliği ve çarpıtma ustalığıyla bu tavrı, onun neden 1991 yılına kadar, rejim içi değişikliklere rağmen aralıksız olarak görevinde kaldığını da göstermiştir bize. 

Bürokrasi, ülke içinde ayrıcalıklı konumunu geliştirebilir, işçi sınıfından çok daha fazla hakka sahip olabilirdi. Önünde asli olarak ise Sovyetler sisteminde aşamayacağı bir sorun vardı. Kendi makamını ve haklarını miras bırakamıyordu. Devrimi yapmış işçi sınıfının kazanımlarının hala güçlü olduğu dönemlerde, miras hakkını yeniden talep edemeyen bürokrasi, kitlelerin devrimin kazanımlarından uzaklaştırıldığı dönemde, miras hakkını sağlayan özel mülkiyet ilişkilerini geri getirmişti. (Troçkinin ön görüsü buydu.) Sanatın, bürokrasinin kontrolüne sunulması ise sanatın kendi vasfının kısıtlması ve yitirilmesi anlamına geliyordu. 

Sovyet estetik anlayışı, özellikle 1948’deki tartışmalarda, kendi çizgisi dışında değerlendirdiği müziksel yaklaşımlara açık biçimde karşı çıkmıştır. Atonalite, çözülmeden bırakılan disonanslar ve aşırı genişletilmiş tonalite, “halkın anlayamayacağı” ve “yabancılaştırıcı” biçimler olarak değerlendirilmiştir. Eğer her şey komünizme doğru ilerliyorsa ve tarih, zorunlu olarak Stalin’in partisi önderliğinde ileriye gidiyorsa, kitlelerin de müziği anlayabiliyor olması gerekirdi. Bu mantık içinde bir sorun varsa, bunun halktan kaynaklanamayacağı varsayılırdı; çünkü her şey zaten olabileceği en ileri noktadaydı. O hâlde sorun sanatta olmalıydı. Sanat da bu hale, Batı’nın etkisi altında kaldığı için gelmişti. Bürokrasi sanatı yönetmeliydi, kontrol edilmeliydi, toplumsal çelişkinin sanatda kendisini ifade etmesinin önüne geçilmeliydi. Sosyalist gerçekliğin emeli bu idi. Sorunları yaratan ve kaynağı olan izole bir ülkenin bürokrasisini görünmez kılmak ve onun önderini yüceltmek. Picasso’nun resimlerinin yüceltmediği için dışlanması gibi örnek önümüzde duruyor. 

Spartakus balesinden sonra, Amerikan yapımı Stanley Kubrick’in yönetiği Spartakus’te yapıldı. Bale olarak sahnelenen oyunun, film olarak da yayınlanabileceği belki de Kubrick’i hareketlendirmişti. O daha sonra odyssey filminde Haçarturyan’ın müziğini de kullanacaktı. Recep Maraşlı ise Haçaturyan’ın çağrısı yazısında 1970’lerde Osmanlı Bankası'nın reklamında Haçarturyan’ın müziklerini kullandıklarını söyler. Bir çok filmin müziği olarak karşımıza çıkar, Aris Nalçı’nın bu konudaki videosu da bir çok örneği bize anlatır

Haçaturyan örneği, bürokrasinin sanatı korumak için değil, tarihsel çelişkileri görünmez kılmak için yönettiğini gösterir; sanatın tüm baskı rejimlerine rağmen, kendisine çizilen sınırları aşma kapasitesini her defasında yeniden hatırlatır. Ancak aşmaya çalışırsa, sanatın mümkün olduğunu görebiliriz.

Melodiler arasında zamandışı bir yolculuk için

Gayane - Aram Haçaturyan

(VHY/NÖ)

Behçet’in kitabı

Mevcut kapitalizm, tanrısı 3. Dünya Savaşı sayesinde her geçen gün insanlığı ve doğayı yeni varoluş sınavlarına sokuyor. Bugün ve gelecek kaygısı, umudu köreltirken başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğine dair hayalleri de imkânsız kılmaya çalışıyor. Kendi sonunu düşünen insan ise kapitalizmi nasıl nihayete erdirebileceği sorusunu öteliyor.

Ancak geçmişte ve bugün, bütün insanlık için daha iyi bir gelecek uğruna hayatlarını ortaya koyanlar vardı ve var! Bu kez size onlardan birinin yazdıklarından bahsedeceğim. Behçet’in Kır Notları (Cemalettin Canlı, NotaBene Yayınları) isimli kitap yakın zamanda yayınlandı. Kitap, kısaca Hanefi Güler (kod adı Behçet) ve arkadaşlarının 12 Eylül’e karşı kırlarda direniş örgütleme çabası içerisindeki hallerini anlatıyor. Hanefi Güler, yaşamının ilerleyen yıllarında sürgünde hayatını kaybetmeden önce anılarını defalarca kaleme almaya çalışmış, ancak bitirmeye muvaffak olamamış. Burada Cemalettin Canlı devreye giriyor: Behçet’ten kalan notları mantıksal bir süzgeçten geçirerek derliyor. Ayrıca Behçet’le yoldaşlık yapmış bazı kişilerle görüşerek biraz daha etraflıca bilgi edinmeye çalışıyor ve bize aktarıyor.

Bir metni nasıl okuruz sorusunun tek bir yanıtı olduğunu düşünmüyorum. Nereden, ne için nasıl baktığınız ve ne aradığınız önemlidir. Hanefi Güler anılarını yazarken niyetini “Tek amacım hayatıma böyle bir kuş bakışı bakmak, tesadüflerin ya da verilen ani kararların hayatımın akışını nasıl değiştirdiğini görebilmek” diye tarif ediyor. Bana sorarsanız Behçet’in kitabı daha çok bir insanın geçmişine ilişkin hayıflanması, derin bir iç çekmesi gibi geldi. Ancak bu, kitapta anlatılanları hiçbir biçimde değersizleştirmiyor. Metinle hayat farklı olsa da ifade edilenler her şeyden önce bize faşizme karşı direnişi anlatıyor. Katillerle, işkencecilerle, soykırımcılarla hısım değil hasım olduğumuzu söylüyor. Kitap hayatta kalma çabasını, dayanışmayı, el ele vermeyi, paylaşmayı, yaraya merhem olmayı da anlatıyor. Devrimcilerin bütün sıradanlığıyla insanlığın en kıymetli parçası olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ve daha birçok şey...

Behçet’in Kır Notları Hanefi Güler Kitabı - Cemalettin Canlı (Sayfa 80)

Direniş

Burada biraz kitabı geride bırakıp, bugünlerde yaşadıklarımız üzerine konuşalım diyorum. Mevcut yeniden paylaşım savaşının eşliğinde kapitalizm adeta aklımızı alıyor, insani olanı yok etmek için alabildiğine saldırıyor. Sadece yapay zekâ ve manipülasyonla değil, asıl olarak doğrudan şiddetle mantık süzgeçlerini ortadan kaldırıyor. Düşünme yeteneğimizi zayıflatıyor. Yazan çizen yetenekli insanların metinle yaşamı ayırt edemediğini ve bunun yarattığı boşlukta maalesef kaybolduklarını görüyoruz. Doğal olarak birçok insan başımıza ne geldiğini anlamaya çalışıyor, ancak nasıl oluyorsa buna bir ad takamadığı için gözünün önünde cereyan eden çıplak şiddete –Filistin, Venezuela, ABD, Rojava, Ukrayna ve birçok başka yerde olanlara "dur" diyecek mecali dahi kendinde bulamadığı gibi, maalesef bu aşağılanmayı, çürümeyi olağanlaştırıp aynı zamanda akılcılaştırıyor. Başkalarını da olanları kabullenmeye, yani basitçe söylersek tanrısı Savaş, peygamberi Trump olan Güç Dini’ne tapınmaya zorluyor.

Hayat bize tıpkı Behçet’in kitabında olduğu gibi, kazanmak istiyorsak direnmeyi ve yeniyi yaratmanın yollarını bulmayı öğütlüyor. Her insan ve topluluk ancak böylelikle kendi geleceğini tayin için bir adım atabilir. Fatsa, Rojava, Chiapas gibi arayışlar bizim dünümüz ve bugünümüz. Her şey bize Onların mirasını ve varlığını savunmanın yaşamı savunmakla eşdeğer olduğunu hatırlatıyor...

(AS/NÖ)

Sıradanlaşan kötücülük

20. yüzyılın ikinci yarısında; 1950’ler sonrası 3. dönem kapitalist/post-modern dönemin (F. Jameson) en önemli göstergelerinden biri de hakikatin giderek sanallaşması, silikleşmesi, gerçeğin ters yüz edilerek tanınmayacak hale gelmesidir. Küreselleşen ve ruhsuzlaştırılan dünyada iktidarın hegemonya alanında yeniden üretilen bilgi gerçekliğinde, anlam dünyası için eleştirel tutum almak kaçınılmazdır. Çoklu uyaranlarla belirsizleştirilen hakikatin bilgisine ulaşmanın zorluğu bir yana; bilginin tersyüz edilmesiyle oluşan çarpıtılmış gerçeklik durumu olduğunu ifade edebiliriz. Bunun karşısında ’entelektüel sorgulamanın’ epistemik, politik, etik sorumluluğu daha fazla kendini dayatıyor. Kurulu yapıların ve kalıplaşmış ideolojik formasyonları eleştirel süzgeçten geçirmeden, hatta o sabitliklerin bir ‘yeniden üreticisi’ olma gerçekliğinde; bizim bunun ‘Niyesi?’ noktasında bir sorgulamaya girmemiz kaçınılmazdır. Bu sorgulayıcı tutumun bir örneği olarak yazının konusuna dönersek, yaşadığımız ülkede 100 yılla yayılan ideolojik biçimlenme ve bundan kaynaklı yazılan/yazılmayan çok sayıda tarihsel ve sosyolojik çatışma noktasını analiz etmek önemlidir. Bunu da ‘entelektüelin bilmesi ve tavır alması sorumluluğu’ noktasında gördüğümüz zaman, bu durum acilleşiyor. Aydın-entelektüel tartışması sınıfsal, politik, felsefik bakış, ezilenden yana tutum ya da tarihsel itiraz yönünde geniş sorgulama yapmak yazının konusunu aşabilir. Amâ birkaç söz söylemek anlaşılırlık açısından gerekli duruyor.

Türkiye’de ‘Aydın’ kavramı tanımlamasında değişik görüşler olsa da sıklıkla modernitenin doğurduğu cumhuriyet ile birlikte belli bir eğitim almış, bulunduğu devrin çelişkileri konusunda ürkek söz kurmuş, sıklıkla müesses nizamının yanında pozisyonlanmış, devrimci bir dönüşüm için sorumluluk almak yerine daha reformist bir çizgi izlemiş, çoğunlukla bilimci kimliği toplumsal kimliğinin önüne geçmiş bir sınıf için kullanılmaktadır. Bunun karşısında ‘entelektüelin’ eleştiren, tavır alan, sınırları zorlayan, değiştirmek için praksisinin içerisinde yer alan tutumu değerlendirildiğinde bu çarpıklığı görmek daha anlaşılır gözüküyor.

Gelelim yazının başlangıcını sağlayan X’e*. Derdimiz şahıs olarak birey değil, sahip olduğu temsilerin eleştirisini yaparak itiraz etmenin sorumluluğunu hatırlatmaktır. Örneğimiz oldukça iyi eğitim almış, akademik olarak başarılı ve kentli modern ‘cumhuriyet aydın’ı denilebilecek biridir. İhtimal ülke sınırları dışına çıktığında hümanist, barışçıl, evrensel yurttaşlığı savunan, ülkesinin en azından burjuva liberal ilerleme ve rasyonel aklın aydınlanmasına ulaşmamasına hayıflanan biridir. Dünyanın değişik yerlerinde dinler ve kültürler ona oldukça otantik gelip meraklı bir heyecanla onları izlediğini, takdir ettiğini düşünebiliriz. Ama gelgelim ülke sınırları içine girdiğinde son derece ırkçı, tek millet/devlet/dil sloganlarını dilinden düşürmeyen, empatiden yoksun, ülkenin kurucu değerlerindeki açmazlara bir eleştiri getirmeyi bile suç sayan bir role bürünmektedir. Sosyal medyada etkileşim like’ı için ırkçılığa varan bir dil kullanmaktan çekinmeyip, geniş bir toplumsal kimlik grubuna dışlayıcı/totalci dil ve tanımlama yapmaktan çekinmemektedir.

Yaşı artık bir noktaya gelmiş ve aktif siyasette olmayan bir Kürt kadın siyasetçiye tribünlerde yapılan cinsiyetçi küfürleri eleştirmeyi bırakın, onu onaylar tarzda sosyal medyada protesto edilen bir marka ile gururla poz verebiliyor. Kadın dayanışması, kız kardeşlik kültürü, ezilen ve mağdur edilenle dayanışmanın olmaması bir yana, yaptığı davranışı gururla savunabiliyor. Eleştirel tutum sahibi olanlara anlamsız gelen bu durum, X örneklemesi üstünde ülke gerçekliğinde oldukça yaygın bir durum olduğunu kolayca söyleyebiliriz. Ülkede eğitimlisinden, sıradan işçisine, cumhuriyeti ilerlemenin bir durağı olması yerine amaç noktasında yücelten sol tandanslı kişilerden, laiklik ve aydınlanma savunuculuğuna kadar geniş bir grupta bu düşünsel yapının izlerini görmek mümkündür. Bunun en yakın örneklerinden biri de güncel politika ile bağını kurduğumuzda, Suriye sahasında Kürtler ile ilgili yapılan yorumlar ve alınan tutumdur. Oranın otantik kimliği bir statüye/kimliğe kavuşmasın diye soldan-sağa şaşırtıcı bir şekilde DAİŞ kökenli HTŞ’Lİ Şara savunusu yapan heterojenliği (bir kısmının katı laik ve Kemalist olduğunu biliyoruz) görünce çok derinlerde yatan ve en ufak olayda açığa çıkan sıradanlaşan kötücülüğün izlerini görmek mümkündür. Bu nedenle derdimiz dilimiz döndüğünce bir ‘gösteren’ üzerinden bu durumun analizini yapma çabasıdır.

Aydının çıkmazı ve entelektüelin itirazı

100 yıllık tekçi ideolojik formasyonun **(Türk, Sünni, kadın/erkek, kaba aydınlanmacı, Türk ulus üstenciliği, Kemalist eleştirilmezliğin savunusu) değerlendirildiğinde X sadece geniş bir yığının bir ‘gösteren’idir. Hatta iddiamızı daha da yükselterek bu durumu Hanna Arendt’in sorduğu ‘neden milyonlar ve aydın denilen kesim sorgulamadan faşizme giden yolda kolaylaştırıcı rol oynadı?’ gibi bir soruyu yaşadığımız ülke içinde güncelleyebiliriz. Faşizm gibi uç yıkıcı ideolojik yapılara zemin hazırlayan ve aydın denilen kesimin buna destek olduğu, kolaylaştırdığı ve zemin hazırladığını iddia etmek zor olmasa gerek. H. Arendt oldukça eğitimli olan Adolf Eichmann vakası üzerinde neden milyonların faşizm gibi yıkıcı bir ideolojinin gönüllü destekçiliğine soyunduklarını analiz etme çabasında bazı sonuçlar çıkarmıştır. H. Arenth, bu durumunun çoğunlukla şeytani niyetler olmadan, ‘düşüncenin askıya alınarak günlük rutin-bürokratik hegemonyanın eylemleri ile bir ‘düşünmeme’ paralizisi yaratıldığı ve kişinin sorgulamayı gereksiz ‘eylem’ kategorisine sokarak sunulan verileri sorgulamadan kabul ederek dışa yansıttığını ifade eder. Rasyonel aklın yaratığı itaatkâr, kuralcı olma, ‘siyasetle ilgilenmeyen’, kariyer odaklı düşünme biçiminin tercihte belirgin olduğunu tespit etmiştir. 

Bugüne gelirsek bu, ‘düşünmeme hali’, tribünlerde yaratılan ırkçı ve cinsiyetçi dalganın modern-cumhuriyetçi ve kariyerli vakamızda sosyal medyada sahiplenilen bir etkileşim nesnesi olarak dönüyor. İdeolojik tekçiliğin (tek millet/devlet/dil/din) simgeleştiği hâkim ideolojinin yaratığı milyonlardan biri olma durumu bize rengini yitiren özneyi düşündürür. M. Foucault’un bilginin iktidarlarca çok sayıda gösterge/söylem ile yeniden üretildiği, yönlü tarih anlatısı, bilgi bombardımanı ile araçsallaşan insanın yani ölen öznenin'eleştirel bir entelektüel sorumluluk almadığında ortaya çıkan sonucun şaşırtıcı olmadığını anlatır. Örneğimiz ki ‘gösteren’e tüm sorumluluğu yüklemek doğru değil; iktidarsal ideolojinin hegomanik alanda bilginin yanlı yeniden üretimi ve rasyonel aklın öğretisine eleştirel bir tutum sergilemediğinde kişinin milyonların kitle histerisinden biri olması kaçınılmazdır. Kavramları genelleştirdiğimizde ve yalıttığımızda, örneğin herkesin ‘barış’, ‘ezilenden yana olma’, ‘eşitlik’ gibi daha soyut düzeyde olan durumları hararetle savunacağını teslim edebiliriz. Fakat kavramları ülke gerçekliğine indirgediğimizde, örneğin ‘Kürtlerle barış’, ‘LGBT-İ bireylerin cinsel özgürlüğü’, ‘göçmenlerle dayanışma’ gibi somutlaştırdığımızda, sıradanlaşan kötülüğün kolayca açığına çıktığını görebiliyoruz. Kötülük aktif bir seçim olarak üretilebileceği gibi, pasif, düşüncesiz, rutin ve bazen iyi niyetli tutum içinde bile doğabilmektedir.

Tartışmayı başlattığımız aydın/entelektüel çelişkisinde örneğimizi koyabileceğimiz modernitenin yaratığı biçimciliğin ‘aydın’ kategorisinin karşısına, özellikle Fransa’da Dreyfus Davası ile daha belirgin tanımlanan ‘entelektüelin’ rolünü karşılaştırmak anlamlı olacaktır. Çoğu zaman iktidarın hegemonyasını, yaratığı ideolojik yaratım sürecine itirazı ve bilgiyi özüne ulaştırma çabası için aldığı riskler onun varoluşsal zemini için önemli olmaktadır. Tarihte pek çok olayda entelektüelin bu sorumluğunu görmek mümkündür. Sokrates’in bilmenin sorumluluğuyla kendisiyle çelişmemek için söylediklerini inkar etmesi talepleri karşısında baldıran zehirini içmesi tutarlılığı, İtalya’da 16.yy’da Giordano Bruno’nun görüşleri nedeniyle geri adım atmayıp kilisenin gazabına uğrayıp yakılması, Emile Zola'nın Dreyfus Davası’ndaki tutumu, Edward Said’in sembolik İsrail sınırına taş atması, Sosyolog İsmail Beşikçi’nin Kürt Meselesi konusunda onlarca yıl cezaevinde yatmasına rağmen teorik ve pratik duruşundan taviz vermemesini entelektüelin tavrı açısından örnek gösterebiliriz. 

Barış Akademisyenlerinin itirazının önemi 

Ülkemizde Barış Akademisyenlerinin şahsında yaşanan bilmenin ve itiraz etmenin sorumluluğunu da bu tarihsel sıralamayı destekleyen bir pratik olarak değerlendirmek gerekir. Sadece ‘Savaş bir halk sağlığı sorunudur’ dedikleri için 10 yıldır süren hukuki, mesleki, insani yönden cezalandırma süreçleriyle karşılaşmışlardır. 2000 civarında akademisyen üniversitelerde sürülmüş 549 akademisyen ise hala görevlerine dönememiş, bazıları vefat etmiştir. X’de bir akademisyen olmasına rağmen temsil ettiği düşüncelerin ülkenin kurucu tekçiliği ile uyumlu olmasından dolayı sorun yaşamamıştır. Oysa Barış Akademisyenleri'nin sorgulayıcı ve eleştirel tutum sahibi olmaları, ülkenin temel sorunu Kürt Meselesi’nde söz kurmaları, seyahat hakları dâhil çok sayıda sorunla karşı karşıya kalmalarına yol açmıştır. Bilginin iktidarsal üretiminin kırılgan noktası olan ve kısaca Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi olarak ifade ettiği 100 yıllık kurucu ideolojik kuramın eleştirisini yapabilme cüreti göstermiş olmaları, onların tarihte pek çok kez karşılaştığımız otoriter baskı mekanizmasıyla karşı karşıya getirmiştir. Laik ve cumhuriyetçi örneğimizin coşkuyla paylaştığı tekçiliğin ona her alanda yaratığı konfor alanı, sözleşmeyi sorgulatan ve eleştirenlere ise çok ciddi cezai soruşturma, işten uzaklaştırma, teşhir, seyahat haklarının engellenmesi dâhil çok sayıda baskı olarak dönmüştür. Çünkü bu sözleşmenin yazılı olmasa da okulda, mahkemede, akademide, medya, orduda kısaca devlet denilen organizasyonun kurumsallığını gösterir; her alanda tekrar tekrar rıza olmasa da üretilmesi gerekir.

Türklüğün varsayılan normal, diğer kimliklerin anormal kabul edildiği bir denklemde devletin zor aygıtı her şekilde devreye girerek bu sözleşmeye uyulmasını sağlar. Sosyal medya ya da başka bir platformda okumuş-bilimci cumhuriyet aydını (Mutlaka böyle olmayan çok sayıda örnek vardır. Onlar eleştiri dışı diyebiliriz) olarak tarifleyeceğimiz kesimin her tür hakaret, yok sayma ve dışlaması bu sözleşmeye uygun olduğu için akademik pozisyonunda bir sorun olmadığı gibi örtülü destek alır. Entelektüelin sorumluluğu gereği sözleşmenin eleştirisi anlık olumsuz reaksiyonların doğmasını sağlar /sağlayacaktır. Geçmişin günahlarını sahiplenmek hata olmamış ya da olmuşsa şundan olmuştur gibi rızanın üretimine katkı yapan geleneksel ideolojinin savunucusu ve kurucu tekçi kimliği bu denklem içinde yücelterek savunan kesimin; eleştirel tutum sergileyenlere yönelik sert tutumu aslında bu kırılgan kimlik karmaşasının yaratığı çatışmanın da yer değişimi olarak da görmek mümkün. Kolektif ittihat isteyen bu sözleşmeye yönelik yapılan itiraz ise sıradanlaşan kötücülüğünün gönüllü itaatkârları ve sistem kurgulayıcıları yönünde, bunu ifade edenlere yönelik politik, etik ve ahlaki cezalandırma talebini üretir.

Tartışmayı sonlandırmadan, Türkiye’de yazının konusuna örnek olan biçimdeki cumhuriyet aydının beslendiği ideolojik içerik çoğu zaman katı tekçiliği gönüllü itaatkârlığı kolaylaştırmıştır ve onda oluşan bilinç entelektüelin ontolojik sorgulayıcılığını yok sayan bir kabule götürmüştür. Günümüzün nihilistik havası öznenin öldüğü denilse de çelişkileri gören, sorgulayan ve itiraz dilini oluşturan ciddi düzeyde ‘huzursuzların’ da olduğu da gerçektir.


* Örnekteki X eril anlamda bir toplumsal cinsiyet kategorisi olarak kullanılmamıştır. Özellikle Psikanalizin sıkça başvurduğu, bir vaka üzerinden durumunun analiz yapma, bilgi üretme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Freud’un makalelerinde aşina olduğumuz Bayan Ana O. ve Dora vakası ile Histeriyi, Bay Scheber Vakası ile Paranoyayı, Küçük Hans ile Fobiyi, Heinz Konut’ta Bay Z ile Narsizm analizini yapmışlardır.

 ** İdeolojilerin öldüğü rüyasını gören liberallerin (60’larda Daniel Bell, 80’lerde Huntington gibiler) aksi versiyonu günümüzde ülke içinde ideolojilerin eleştirilmezliğine dönmüş gibi duruyor. Yakın tarihte yapılan Marksizmin eleştirilemeyeceği itirazları, feminizm hassasiyetleri ya da mevcut iktidarsal alanın genişlemesi ile cumhuriyet ve Kemalizmin eleştirilemeyeceğine yönelik ‘düşünsel gettolar’ üzerinde sorgulama gerekiyor.

(UY/NÖ)

“Etle kemik” olma hâli

Bu ülkede ne zamanki ana dili bir nevi varlık sebebi olarak kültürel haklar meselesi talepkârlığında gündeme gelse iki karşı salvo ve savunma yoğun olarak gündeme düşer.

Bunlardan biri “kardeşlik” sloganını dillere pelesenk etmek. Öylesine iddialı bir slogan ki, neredeyse biyolojik kardeşliğin ötesinde “kardeş olmada ısrar” mevzuu. 

İkincisi ise “etle kemik” gibi olma vurgusu. Bedenin birbirinin tamamlayıcıları misali. Vücudun diğer bütün organlarını bir kenara itercesine; “etle kemik gibiyiz işte daha ne olsun” hâli!

Ha bir de “kız alıp vermişiz” meselesi vardı. Benim gelinim, ya da benim damadım da “Kürt” filan işte. 

Peki gündelik hayatta sahiden böyle mi? Kürt’le Türk kardeş mi?

Kürt’le Türk aynı bedenin birbirini tamamlayanları, etle kemik gibi mi?

Ailede bir gelin ya da damadın Kürt olması çok tekil başarılı ve uyumlu örnekler dışında genel olarak gerçekten içselleşmiş bir kabul mü?

“Birlikte yaşama”da “politik ısrar”ın bunca dayatıldığı bir zaman diliminde keşke o “bin yıllık kardeşlik” sahici kardeşlik hukuku üzerinden eşitler arası ilişkiyi esas alarak vücut bulsaydı!

Elbette yok! Kardeşlerden biri, muktedir olanı bütün egemen olma haklarını kendisi için kullanırken. Diğerine, “kardeşim” dediğine ise oruç ayında müftülüğün müslüman tebaya fitre tarifesi kadar bir hakkı, muktedir kardeşin insafına bırakıyorsa bu “kardeşlik” hangi hukuka sığar. Hangi terazi bu kardeşliği dengeleyerek tartar!

Ailede gelin ya da damadın Kürt olması zaman içinde asimilasyonla dil intiharından geçerek sadece acil telaffuz durumunda geline veya damada “bakın benim kökenim de kürt, ama türküm” dedirtiyorsa o “kız alıp verme” mevzuunu da bir yana bırakmak gerekmiyor mu?

Etle kemik meselesine sanki hiç girmeyelim. Çünkü içeriğinde insani ve vicdani bir kalbin atmadığı, hakkaniyetli bir çift gören gözün görmediği, hele bir de “kardeş” dediklerinizin pabucunu ayağınıza geçirip onun coğrafyasına yürümeyi denemediğiniz bir bedenin; eti sahibine kalır, kemiği ise çorbaya malzeme olarak bile kalmaz maalesef!

Hikâyenin sonunda keşke “can cana, baş başa” deyip kucaklaşılabilse / sarılınabilseydi! 

Oysa şairin kelamınca geride kalan sanki somut gerçekliği yansıtan bir kaç dize;

“Bir cana, bir başa kalmışsın 

  vay vay!   

  Pusatsız, duldasız, üryan

  Bir cana bir de başa

  Seher vakti leylim - leylim…”

Hani o “bütün halklar kardeştir” diye bir sol slogan vardı ya! Çok oldu çer-çöp olalı. Bazı kardeşlikler harf değişikliği kadarmış meğerse! Deneyin bakalım “kardeş”teki harf değişikliğini ortaya ne çıkar.

Galiba en doğrusu sahici “dost” olmak ve ebediyen dost kalabilmek…

(ŞD/NÖ)

Kendini kaybettikçe kendin gibileri bulmanın romanı: Karartmalar

“Doğru. Yani biz kendimizi kaybettik.”

“Ama başka nasıl bulacaktık birbirimizi?”

Justin Torres’in deneysel romanı Karartmalar; kendini kaybederken kendin gibileri bulmanın, çoktan anlatılmış ve anlatılırken karartılmış hikayelerin arasından sızan hakikatlerin, bütün bu baskı rejiminin ortasında serpilen dostlukların hikayesini sıradışı bir kurguyla anlatıyor. Arzu Taşçıoğlu çevirisi ve Livera Kitap etiketiyle Türkçe okurla da buluşan bu anlatı, sadece ABD’nin geçmişine değil günümüz Türkiyesinin LGBTİ+ düşmanlığına da ışık tutmasıyla güncel bir anlatı.

Yazının başındaki alıntımız, iki eşcinsel dostun yatak sohbetlerinden. İnanılmaz baskı altında yaşayan insanların zaman zaman kendilerini kaybedebileceğinden bahsederken gelinen nokta. Zulmü, zulme uğrayanda neler yarattığı üzerinden tartışmasıyla romanın da ana eksenlerinden birini oluşturuyor. Sahi, zulmün zulmettiğine neler ettiğini tartışmanın tek yolu mazlumu nesneleştirmekten mi geçer? Mazlum, zulümden sonra neye dönüşür? Kendini kaybedenler, bu kayıpla neler yapar?

Romanda bu sorulara gerçek bir psikolojik eser olan “Cinsel Varyantlar: Eşcinsel Kalıplar Üzerine Bir İnceleme”nin baştan karartılan sayfalarından sızan anlatılarda yanıtlar aranıyor. Kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği bu romanı okuduktan sonra ise aklımızda tek bir soru kalıyor: Kurgu mu daha gerçek, yoksa gerçek denen baştan sansürlenmiş sözde bilimsel eser mi?

“Benim tahminim Mad Man köpeği birine verdi. Ya böyle oldu ya da sonunda köpeği yola getirdi. Her neyse artık köpek yaşlanmıştır ya da ölmüştür. Ama benim hayalimde, hala oturma odasını kemiriyor, kafesin sınırlarına kendini savuruyor ama sesi de var, havlıyor, uluyor, bir tür müzik bu ve bütün mahalle onun sıkıntısını duyuyor ve anlıyor. Şarkısı bir ağıt, kuir ve hüzünlü, orospuluk etmekte utanılacak bir şey olmadığı hakkında, ama Tanrım, olacaksan havlayan bir orospu ol.”

İnanılmaz baskıdan nasıl çıkılabileceğine romandaki yanıtlardan biri, “havlayan bir orospu olmak”. Yani, baskı seni mahvederken en azından zalimleri rahatsız edebilmek. Romanda, eşcinselleri baştan kaybeden, başarısız, hayata tutunamayan olarak kodlayan ve senden bunu bekleyen eşcinsel düşmanlığına karşı; karartmalardan sızan bir çığlık da okuru bekliyor. Başarısızlığı romantikleştiren savunma mekanizmasının, eşcinselleri nasıl da fasit bir daireye hapsedebileceğinin izlerini görüyoruz.

“Kendi bedenimden çok utanıyordum. Tenimin içinden dışarı fırlamak istiyordum. Bir şeyler bilmek istiyordum.”

Justin Torres - Karartmalar (Çeviren Arzu Taşçıoğlu) (Sayfa 352)

Eşcinsel düşmanı ideolojinin başarılı olabilmesinin ön koşulu, eşcinselleri kendinden utandırmaktan geçer. Kendinizden utanmanızı sistem size öğütler, farz kılar. Utançla yüklenir bedeniniz, hayatınız, hikayeleriniz. 

Türkiye’deki LGBTİ+ düşmanı siyasal şiddetin henüz başarılı olamamasının ve belki de hiç başarılı olamayacak olmasının sebebi de; bu utancı üzerinden atanların olması. Onca baskıya rağmen, kendinden utanmayı reddedenlerin gücü kimsede yoktur. Bir savaş alanına dönüştürülen beden, hayat ve cinselliğini; kendiyle ve kendisi gibilerle barışarak inşa edenlerin gücüdür iktidarları korkutan.

“…Ancak gençleri kendi dünyalarına ait bir bilgiden mahrum bırakmak onlara zarar vermektir. Bilgiden mahrum kalmak bir zarardır ve nihayetinde, gençlerin yaşadıkları dünyayı daha az bilmelerine ve yargılayabilmelerine neden olur. İnsanlara kitaplar ve filmler – rahatsız edici ve zorlayıcı olanlar dahi – aracılığıyla rehberlik edebilmeliyiz ki orada temsil edilen değerleri ayrıştırmayı ve kendi fikirlerini oluşturmayı öğrenebilsinler. Bunun dışında her şey, bir eğitimcinin görevini üstlenme başarısızlığıdır.”

Son alıntı, Karartmalar’dan değil. Seneler sonrasından, Judith Butler’la bir röportajdan. Özde Çakmak’ın Kaos GL için Türkçeleştirdiği röportajda Butler’ın bu cümleleri, tam da Karartmalar’daki baştan karartılmış sayfaların, sansürün ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. 

Tıpkı romandaki gibi, zamanların birbirine karışması tam da LGBTİ+ hayatların kaderi belki de. Mahrum bırakıldığınız her şey, zamansızca çıkıyor karşınıza. Elalemin 18 yaşında yaşayabildiklerini siz, belki 30’larınızda o da gizli saklı yaşamak zorunda kalıyorsunuz. Ancak ister gizli, ister açık; hayatlarınızın ortasına utanç diktatörlüğü kurulmasını engellediğiniz ölçüde kendinizi kaybederken, kendiniz gibileri bulabiliyorsunuz.

Justin Torres hakkında

The New Yorker, Harper's, Granta, Tin House, The Washington Post, Glimmer Train, Flaunt gibi mecralarda kısa kurgu metinlerinin yanı sıra Best American Essays, The Guardian ve The Advocate gibi yayınlarda kurgu dışı yazıları yayımlanmıştır. Iowa Yazarlar Atölyesi'nden mezun olan Justin'in We the Animals ( Biz Hayvanlar,Doğan Kitap,2019 ) adlı romanı on beş dile çevrilmiş ve filme uyarlanmıştır. Filmin prömiyeri Sundance Film Festivali'nde yapıldı ve beş dalda Bağımsız Ruh Ödülü'ne aday gösterildi. İkinci romanı Blackouts (Karartmalar) 2023 yılında kurgu dalında National Book Ödülü'nü kazandı. LA Times Book ödülü,National Book Critics Circle Ödülü, Lambda Literary Ödülü ve Southern California Book Ödülü'nde finalist olmuştur. 2024 Guggenheim üyesi olan yazar, ayrıca National Endowment for the Arts, Harvard Radcliffe Institute for Advanced Study ve New York Puplic Library's Cullman Center'dan burslar almıştır. 

(YT/NÖ)

Astrologlardan hususi bir rica

Venezuela’nın Mars’ın ve Jüpiter’in dik açılarına denk gelmesi nedeniyle devlet başkanının kaçırılmasının astrologlarca çok önceden öngörüldüğünü öğrenmiştik. Bu sayede bizler de uluslararası hukukta çokça tartışılan egemenlik meselesinin kaynağını anlamış olduk. Bu öngörünün kuvvetinin etkisiyle ben de bu alana dair araştırma yaptım. Astroloji öyle dallanıp budaklanmış ki finansman astrolojisi, değerli maden astrolojisi, iklim astrolojisi diye alt dallara ayrılıyor. Bizim günlük burç yorumları dünyanın dertleri arasında kaynayıp gitmiş. 

Fark ettiyseniz astrologlar, ellerinde temizlik sopası sapıyla coğrafya haritası yorumlayıcılarının cazibesini de biraz söndürdü. Gerçi her iki grubun ortak noktası yorumlarında insan unsuruna pek yer vermiyor olmaları. O nedenle “Mars’ın dikine gelirsem bana neler olur acaba?” sorusunun yanıtını alabilmek için “kişiye özel yorumlar için tıklayınız, ödeme yapınız” sekmesine bir uğramak gerekiyor sanırım. 

Eh para yok, dünya karışık, geveze canavarlar çağına denk geldik, kendimizden geçtik gezegene bakıyoruz tabii. Temizlik sopasının ucuna bakarak “Jüpiter’in tersine gelmesek inşallah” diye heyecan içinde izliyoruz yorumlayıcıları. 

Yorumları izlerken aklıma bir soru takıldı. Kişilerin olduğu gibi ülkelerin de haritaları var. Bu haritalara bakarak şimdiki durum ve gelmekte olan yorumlanıyor. Astrologların yorumlarından anladığım kadarıyla Türkiye’nin haritasına bakarken kerteriz aldıkları tarih 29 Ekim 1923. Buna göre Türkiye akrep burcunda. Haritaları buna göre okunuyor. 

Peki Türkiye’nin “doğumu” veya “kuruluşu” olarak bu tarihin alınması acaba astrologların yorumlarında bir sapmaya neden oluyor mu? Derdimi açıklayayım ki durum netleşsin. Doğru soruyu sormak için gerekli araştırmayı da yaptım, arz ederim. 

Malum “cumhuriyet ilan edildi” diyerek anlatageldiğimiz aslında anayasa değişikliğine ilişkin kanunun Meclis tarafından kabul edilmesi. Kanunun adı tutanağa göre şöyle: “Teşkilat-ı esasiye kanununun bazı mevaddının tavzihan tadiline dair kanun”. Bugünkü söyleyişe çevirirsek anayasanın kimi hükümlerinin açıklığa kavuşturularak değiştirilmesi. Metne bakınca ortada doğum veya kuruluş yok, doğmuş çocuğa isim konulmuş sanki değil mi? Ortada doğum yoksa harita meselesi de karıştı bence. 

Peki bu değişikliğin yapıldığı asıl metin yani anayasa “doğum” sayılacaksa onun kabul tarihi 20 Ocak 1921. Bu durumda Türkiye oğlak burcunda. Haritası da ona göre okunacak. Bununla bitiyor mu? Bence bitmez. Çünkü bütün bu metinleri kabul eden yani doğuran Meclis’in kuruluşu esas alınırsa 23 Nisan 1920’ye göre inceleme yapmak gerekir. Bu durumda Türkiye boğa burcunda olup tüm haritaların buna göre okunması gerekir. 

Rahmetli Bülent Tanör hocamıza bakarsak işler iyice karışabilir. Çünkü Bülent Hoca’ya göre 23 Nisan’da bir Meclis mi kuruldu, yoksa İstanbul’daki Meclis basılıp kapatıldığından toplantı yeri Ankara’ya mı alındı konusu biraz tartışmalı. Astroloji hukuka benzemez, netlik ister dersek belki de Lozan Anlaşması’nı esas almak gerekebilir. Bu durumda 24 Temmuz 1923’e göre haritaları okumak zorunlu olur ve eğer öyleyse Türkiye’nin burcu da aslan olur.  

Gördüğünüz gibi kafam son derece karışık. Bir netlik olsun istiyorum; geleceğe bakarken ne olur ne olmaz bilmek istiyorum. Eli sopalı yorumlayıcılardan aradığımı bulamadım. Coğrafya haritalarına bakıp insanı görmediklerinden yorumlarının biraz kısa kaldığını fark ettim nihayet. Sopanın ucuna bakıyorum, hangi dağ hangi nehir kime ne olmuş anlayamıyorum. Çareyi öngörüleriyle gözümüzü kamaştıran astrologlarda arıyorum. Ama saydığım sorularıma açık, net, anlaşılır bir yanıt vermelerini rica ediyorum. Üstelik bu, ülkemizin burcunun netleşmesini de sağlayacak. Akrep miyiz, oğlak mıyız, aslan mıyız? Neyiz biz? Kaderimiz, haritamız hangi gezegenin, hangi yıldızın hakimiyetinde bilmek hakkımız! Durumun acilen netleştirilmesini talep ediyorum. Arz ederim.  

(ÖE/NÖ)

"Hikayeni kaldırdık"

Zulme uğrayan bir halkın failleri tarafından söz söyleme ve anlatı oluşturma hakkının gasp edilmesi sadece Filistin halkına özel değildir. Bu durumu yaşadığımız topraklarda Ermeni halkının, Kürt halkının  ve diğer bölgelerdeki otokton halkların da kendi anlatılarını ve hikayelerini oluşturmada karşılaştıkları zorlukta da görebiliriz. Hamas’ın, İzzeddin-el Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde’nin İsrail işgal güçleri tarafından öldürülmesini resmi olarak açıklamasından sonra Ubeyde ile ilgili yapılan paylaşımlar çeşitli sosyal medya kuruluşlarından “güvenlik” ve “terör” gerekçesiyle kaldırıldı. Ben de  gazeteci ve fotoğrafçı Shady Alassar’ın kendi çektiği ve sonrasında paylaştığı bir Ebu Ubeyde fotoğrafını Instagram üzerinde paylaştıktan sonra hem Alassar’ın fotoğrafının hem de paylaştığım hikayenin kaldırıldığına ilişkin Instagram’dan bir mesaj aldım: Hikayeni kaldırdık.

Haklılardı, hikayemizi kaldırıyorlardı. Bu çaba ne yalnızca Ebu Ubeyde ile ilgiliydi ne de Hamas ile. Bu politik ve ekonomik çabanın 7 Ekim ile başlamadığına değinmek istiyorum. 

“Filistin anlatısı, İsrail tarihinde hiçbir zaman kabul edilmedi”

Filistin doğumlu karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist ve teorisyen olan Edward Wadie Said, 1982’de Lübnan’ın İsrail tarafından işgalinin ve Sabra-Şatila kamplarındaki katliamların tepkiyle karşılanmamasından hareketle Filistin halkının yaşadığı bir başka sorun olarak “tanınma(ma)” ve anlatı oluşturamama sorunlarına da dikkat çeken bir metin yazdı. Metnin ismi “Permission to Narrate” (1) kabaca “Anlatma İzni” olarak çevrilebilir. Ancak burada yalnızca bir söylem üretmekten öte eski zamanlarda bilgi değeri yüksek olan ve toplumsal hafıza inşasını da sağlayan bir “hikaye anlatma” hakkı da gündeme geliyor. Anlatmak, bir hafıza oluşturmak ve kimlik inşa etmek açısından önemli bir araç ki dilsel bir müze ve sergidir. Ayrıca bu dilsel anlatının yazılı olarak güvence altına alınması bu hikayenin duyurulmasını da sağlıyor. Said ise Filistin halkının, yaşadıklarını anlatamamasının önündeki ekonomik ve politik engelleri göstermeye çalışıyor. Said’e göre:

“Filistin anlatısı, İsrail tarihine resmi olarak hiçbir zaman kabul edilmedi; yalnızca Filistin'deki pasif varlıkları görmezden gelinmesi veya kovulması gereken bir rahatsızlık olarak görülen 'Yahudi olmayanlar'ın anlatısı olarak ele alındı. Sonuç olarak, küçük ve marjinal bir İsrailli grup dışında, İsrail'in büyük çoğunluğu Lübnan savaşı ve sonrasındaki dehşet olaylarının öyküsünü kolayca atlattı.”

Genel olarak anlatının, halk masalından romana, yıllıklardan tam anlamıyla gerçekleşmiş "tarihe" kadar, hukuk, yasallık, meşruiyet veya daha genel olarak otorite konularıyla ilgili olduğunu belirten Hayden White’ın yorumunu (2) Said bir adım öteye taşır:

“'Şu anda Filistinlileri bir halk olarak, mücadelelerini meşru bir mücadele olarak ve bağımsız bir devlete sahip olma haklarını 'devredilemez' olarak tasdik eden çok sayıda BM kararı bulunmaktadır . Ancak bu kararlar, White'ın bahsettiği yetkiye sahip değildir. Hiçbiri İsrail veya Amerika Birleşik Devletleri'nden herhangi bir onay almamıştır; bu ülkeler kendilerini, ABD'nin kayıtsız açıklamalarının diliyle ifade etmek gerekirse, 'Filistin sorununun tüm yönleriyle çözümü' gibi anlatısal olmayan ve belirsiz formüllerle sınırlamışlardır.”

“Atomize edilmiş kliplerin ötesinde, anlatısal kanıtlar sunmak”

Medyada ve politik alanda “terör” adı altında bir halkın kriminalize edilerek anlatı kurma hakkının gaspedilmesine değinen Said, “İsrail'in "terörle mücadele"si veya "Celile Barışı" olarak da bilinen eylemlerinin hedefi olmanın nasıl bir şey olduğuna dair, atomize edilmiş ve somutlaştırılmış TV kliplerinin ötesinde, anlatısal kanıtlar sunmak için bir başlangıç noktası olarak çok önemli görünüyordu.” sözleriyle anlatı kurmanın önemine vurgu yapıyor. Ayrıca “terör” yoluyla hakikatin de korku politkalarının arkasında bırakılmasını şu şekilde metinde anlatıyor: 

“Terörizmin, gerçek ve tanımlanmış olsun, ayrım gözetmemesi, totolojik ve döngüsel karakteri, anlatı karşıtıdır. Sıralama, zalimler ve mağdurlar arasındaki neden-sonuç mantığı, karşıt baskılar – bunların hepsi 'terörizm' adı verilen sarmalayan bir bulutun içinde kaybolur. İsrailli yorumcular, Begin, Sharon, Eytan ve Arens'in Filistinlileri tanımlamak için 'terörist' başlığını sistematik olarak kullanmalarının, mülteci kamplarını bombalamak için 'terörist yuvaları', 'kanserli büyüme' ve 'iki ayaklı canavarlar' gibi ifadeler kullanmalarını mümkün kıldığını belirtmişlerdir. Bir İsrailli paraşütçü, "Her Filistinli otomatik olarak şüpheli bir teröristtir ve bizim tanımımıza göre bu aslında doğrudur" dedi. Şunu da eklemek gerekir ki, Likud'un terörle mücadele dili ve yöntemleri, Filistinlilere gerçek bir tarihe sahip gerçek insanlar olarak davranan önceki İsrail politikalarına kıyasla yalnızca daha yoğun bir yaklaşımı temsil etmektedir.”

Filistinli bir avukat ve insan hakları örgütü el-Hak’ın kurucusu olan Raja Shehadeh, anlatı kurma eyleminin bir iktidar mücadelesi olduğunu şu sözlerle belirtmektedir:

“1948’de ne olduğuna dair İsrail’in sunduğu anlatı, bugün hâlâ baskın anlatıdır. Bu anlatı sadece Tevrat gibi dünyanın en çok bilinen kitaplarından biriyle desteklenmekle kalmadı, aynı zamanda modern tarihin en büyük trajedilerinden biri olan Holokost’un ardından dünya kamuoyunun duyduğu sempatiyle de güçlendi. İşte bu ortamda, Filistinliler 1948’de başlarına geleni anlatmak ve kendi gerçeklerini dünyaya duyurmak  zorunda kaldı. Ama bunu bugün bile tam anlamıyla başarabildiğimiz söylenemez.” (3)

Hikayemi kim kaldırdı?

Sosyal medya platformları belirli şirketlere ait oldukları için belli yayın politikalarına tabii olarak çalışıyorlar. Bu sebeple yapılan paylaşımlar sürekli bir denetim ve gözetim süzgecinden geçiyor ki bu süzgeci belirleyen şey şirketlerin ekonomik-politik konumları. Filistin halkının, medya şirketlerince görünmez kılındığını ve bunun bir politika olarak yürütüldüğünü belirten Antony Loewenstein, “Filistin Laboratuvarı” (4) kitabında bu konuya “Sosyal Medya Şirketleri Filistinlilerden Hoşlanmıyor” başlığı adında yer verdi. 

Facebook, Youtube, Instagram, Twitter ve TikTok gibi sosyal medya platformlarında İsrail’i eleştiren veya Filistinlilerin bakış açısını gösteren herhangi bir içeriğin düzenli şekilde engellendiğini belirten Loewenstein, İsrail içinde devletin uygunsuz gördüğü içerikleri sıkıca denetleme gücünün arttığını şu sözlerle belirtiyor:

“İsrail Yüksek Mahkemesi 2021 yılında Siber Teknoloji Birimi’ne gizli faaliyetler yürütme, sosyal medya şirketleriyle gizli işbirlikleri yapma ve kullanıcılara danışmadan gönderileri kaldırma konusunda yeşil ışık yaktı. Bu kapalı döngü sistemi içinde Filistinliler sözlerinin neden ortadan kaybolduğunu tahmin etmeye terk edilmişti.”

“Bu kelimeler söylemimizin, kültürümüzün bir parçası”

Loewenstein’ın aktardığına göre, İsrail Nisan 2021’de işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesindeki Filistinlilerin evlerini yıkım kararı aldığında aktivistler Facebook, Instagram ve Twitter’da #SaveSheikhJarrah etiketiyle paylaşılan gönderilerin kaldırıldığını gördü. Bu Twitter hesapları askıya alınıyor ve Facebook gönderileri kaldırılıyordu. Bu konuyla ilgili açıklama yapan şirket ise Filistinlilerin “mesajlarını ve hikayelerini” kasıtlı olarak engellemek gibi bir niyetlerinin olmadığını belirtmişti. 

Haziran 2021’de yaklaşık iki yüz Facebook çalışanının, şirketin Filistinlilerin paylaşımlarını koruması için adımlar atmasını talep eden açık bir mektup imzaladıklarını aktaran Loewenstein, “gittikçe daha fazla Facebook çalışanı, platformun Filistinlilerin paylaştığıı içeriklerle kalmayıp Arapça yazılmış her şeyi kısıtlama yaklaşımından rahatsızdı” sözleriyle durumu özetliyor. Mevcut şirketlerin kullandıkları taraflı algoritmanın, şirket politikaları tarafından nasıl belirlendiğini kitapta verilen şu örnekle görebiliriz:

“2021 yılında Kassam adlı bebeğin doğum gününü kutlayan Filistinli bir adamın gönderisi kaldırıldı. Şirket muhtemelen adamın, Hamas’ın askeri kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları’ndan bahsettiğini sanmıştı. ‘Bu kelimeler bizim söylemimizin, kültürümüzün bir parçası’  diyor Filistin’de dijital hakların takibini yapan Sada Social’in yöneticisi Iyad Alrefaie. Facebook bağlamla hiç ilgilenmiyor.”

“Taraflı algoritma ve bilgisiz moderatörler gerçeklikten bihaber”

Mescid-i Aksa’da ibadet ederken oradan gönderi paylaşan insanların gönderilerinin silinmesinin sebebi olarak ABD ve AB’nin terör listesinde yer alan bir örgütün (ki el-Aksa Şehitleri Tugayları) ismini çağrıştırmasını gerekçe gösteren sosyal medya şirketleri, Filistin halkının kendi anlatısını oluşturması önünde ciddi engel oluşturan bir gözetleme ve kontrol mekanizmasına sahiptir. Kitapta teknolojinin, işgal pratiklerini ne şekilde beslediğini ve kontrol pratiklerindeki etkisini ortaya koyan Loewenstein, algoritmanın oluşturulmasının ardında ideolojik çıkarlar olduğunu şu şekilde açıklıyor:

“Daha fazla Filistinli çalışanı olsaydı Facebook, Mayıs 2021’deki ayaklanma esnasında Filistinlilerin ‘direniş’ ve ‘şehit’ kelimelerini içeren paylaşımlarını bu kadara yoğun şekilde kaldırmayabilirdi, çünkü bu sözcüklerin çoğu durumda şiddete teşvikten ziyade Filistinlilere destek amacıyla kullanıldığının farkında olurdu. Taraflı algoritma ve bilgisiz moderatörler bu gerçeklikten bihaberdi, Filistinliler de siyasi güçten yoksundu., bu yüzden İsrail hükümetinin tesiri ve şirket içindeki nüfuzuyla baş edemiyorlardı. Kimi Filistinlilerin, önümüzdeki yıllarda gelişecek kapsayıcı bir dijital dünya olan Metaverse’ün büyümesinden duydukları endişenin sebebi de bu. Bugün fiziksel işgal altındaki Filistinlilerin maruz kaldığı sansür ve kısıtlamaların çevrimiçi dünyada da devam etme riski var.”


 KAYNAKÇA

1 E.W.Said "Permission to Narrate"

2 Hayden White, "The Value of Narrativity in the Representation of Reality"

3 Raja Shehadeh, “İsrail Neden Filistin’den Korkuyor?”, 2018, Ketebe Yayınları

4 Antony Loewenstein, “Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?”, 2024, Metis

(ÇTY/NÖ)

Seymour Hersh’ten Roboski’ye: “Ülke çıkarları” ve gazetecilik ilişkisi

Laura Poitras’ın yönettiği Cover-Up belgeseli Netflix’te gösterime girdi. Belgesel, dünya gazetecilik tarihinin en önemli isimlerinden Seymour Hersh’ün gazetecilik kariyerine odaklanıyor. 

Hersh’ün gazetecilik kariyeri ise ülkesi ABD’nin işlediği suçları ifşalamakla dolu. Serbest şekilde çalışan, daha doğrusu serbest çalışmak zorunda kalan Hersh; Vietnam’daki My Lai Katliamı, Irak Abu Ghraib’deki işkenceleri ve CIA’in yasadışı faaliyetleri gibi “ülkesinin çıkarlarıyla” çelişen pek çok konuyu ortaya çıkarmasıyla biliniyor.

Elbette Hersh’ün haberlerini pek çok kurum ilk yayımlayan olmak istemiyor. Belgeselde, ABD hükümetinin basını sansürlemediği ancak basının otosansür uyguladığından bahsediliyor. Haberleri nedeniyle kimi çevreler Hersh’ün yalan söylediğini, ülkeye kara çalmaya çalıştığını iddia ediyor. 

İfşalama işi, eğer ortada kamuyu ilgilendiren yanlış bir şeyler varsa çok temel bir gazetecilik sorumluluğu. Gazeteci, genelde mevcut hükümet ve ayrıcalıklı kesimlerin çıkarları olan ancak topluma “ülke çıkarları” diye sunulan kavrama takılı kalmamalı, kim ve ne olduğundan bağımsız olarak “yanlış” olan durumu topluma aktarmalı. 

Hersh; ülke çıkarları, ulusal güvenlik, kanunlar ve gazetecilik konusunu şöyle açıklıyor:

“Gazete muhabiri olarak benim işim sırları ve gerçekleri öğrenmek. Sonra da basılır. Niye? Kanunları ve ulusal güvenliği ihlal ettiğimizi bilerek basarız. Çok gizli bilgilerdir bunlar, aşırı. Kalburüstü bir neden, bir durum olduğunu düşünürüz. Sorumluluğu olan yetkililer doğru şekilde hareket etmemiştir. Değinmek istediğim konu bu: Basının bir çıtası olmamalı.” 

Türkiye’de de gazeteciliği böyle yapan veya yapmaya çalışan pek çok gazeteci var. Ancak Türkiye’de bu işi yapan gazetecilerin akıbeti Hersh’ünkinden çok daha can sıkıcı. 

Türkiye’de “ulusal çıkarlar” öyle bir yerden örülüyor ki, yüz yılı aşkın süre önce gerçekleşen bir soykırımı soykırım olarak anmak dahi ulusal çıkarları ve üst kimliği zedeleyebiliyor, bu durum mahkemelik olabiliyor.1

Bölgesel güç olma iddiasındaki Türkiye’nin Suriye’de kurduğu ilişkilere dair haber yapmak hapisle, hapis ise ülkeden kopmakla sonuçlanabiliyor.2

Hapis, işin bir boyutu. Ekonomik ambargo, yalnızlaşma, yaftalanma… Hapis olmayınca genelde bunlarla baş başa kalınıyor. 

Diğer bir yandan Türkiye basınının ciddi bölümüne etki eden genel mantık, bilginin öneminden ziyade “ülke çıkarları”nın korunması. 

Roboski örneği: Medyanın sessizliği ve sonradan kullandığı dil

28 Aralık 2011 gecesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait uçaklar 19’u çocuk 34 sivili bombalayarak katletti. 

Saat 21.39 ile 22.24 arasında gerçekleşen katliam, Reuters ve AFP gibi yabancı ajanslar tarafından bile görüldü ancak Türkiye’nin ana akım medyası 12 saatlik uzun bir sessizliğe gömüldü. “Karartma” sürerken, CNN Türk’te Medya Mahallesi’ni sunan Ayşenur Arslan, Can Dündar ile birlikte haberi duyurarak ana akımda karartmayı delen birkaç kişiden biri oldu. 

Genelkurmay’ın resmî açıklamasıyla görmeye başlayan kanallar ise olayı Genelkurmay lehine yumuşatmaya yol açacak bir dil kullandı. Katliama “katliam” değil “olay”, katledilen köylülere ise “köylü” değil kaçakçı denildi. 

Bugün bile kendisini “AKP’ye muhalif ancak devlete değil” çizgisinde konumlandıran kurumlar Genelkurmay’ın çizdiği sınırlarda Roboski’yi görüyor. 

Haliyle, gazetecilik ilkeleriyle çelişiyorlar. Türkiye’de çok farklı politik alanlarda konumlanan ya da konumlandığını düşünen insanlar ise günün sonunda genellikle aynı şeyleri okuyup izliyor. 

“Sarı defterlere” daha çok not alınmalı 

Cover-Up, yani “Örtbas”, aslında gazetecinin güçlü ve sağlam olduğu yerlerde bir şeylerin kolay kolay kapatılamayacağını vurgulamak için seçilmiş bir isim gibi. Devletler, hükümetler ne kadar gizlerse, örtbas etmeye çalışırsa çalışsın, bir şeylerden rahatsız olanların yarattığı çatlaktan sızmayı bilen bir gazeteci mutlaka çıkar ve örtbas’ı engeller. 

Hersh’ün sarı not defterlerine yazdığı gerçekler gibi, Türkiye’de de gerçekleri kendi “sarı defterine” yazan gazeteciler var. Ancak bu hem ülkenin hem basının durumu nedeniyle olması gerekenin çok altında. 

“Sarı defterlere” daha çok not alınmalı. “Ülke çıkarları” ve gazetecilik ilişkisi ise daha fazla tartışılmalı. 


1Tuğçe Yılmaz, TCK 301’den hakim karşısında: “Yargılanmak istenen mesleğimdir” 

2Yurt dışındaki gazeteci Can Dündar hakkında yakalama kararı 

(YAH/NÖ)

Gizli ajan: Dinleyen kulaklar

Kleber Mendonça Filho günümüz itibariyle Brezilya sinemasının önde gelen figürlerinden biri. Eleştirmenlikten gelen, Komşu Sesler, Aquarius, Bacurau ve Pictures of Ghosts filmleriyle şimdiden kendine has bir dokuya sahip, kişisel, politik, zamana ve mekâna duyarlı bir sinema üslubu ortaya koymuş bir yönetmen. Filmlerinde sıklıkla geçmişin bugündeki izlerine alan açan, sası bir nostaljiden kaçınırken kent yaşamının hafızasına, kişisel ve toplumsal anlamları girift biçimde açığa çıkartan anlara önem atfeden Mendonça Filho, aynı zamanda sinemanın kendisini de açık bir referans dünyası olarak kullanıyor. Geçtiğimiz yılın haklı olarak öne çıkan yapımlarından, yeni Kleber Mendonça Filho filmi Gizli Ajan (The Secret Agent) da yönetmenin tüm bu unsurları özenli bir işçilik eleğinden geçirdiği erken dönem ustalık eseri âdeta. 

Gizli Ajan, 1977 yılında, Brezilya’nın geçirdiği 21 yıllık cunta rejimi döneminin ortasında geçiyor. Kahramanımız, hem filmin başlığına hem de biçimsel olarak merkezine yerleştirdiği ajan filmleri türüne müstehzi bir anlam yükleyecek ölçüde “sıradan”, abartılı bir kahramanlık gösterme maksadı olmayan, kendi hayatına odaklı, “zararsız” bir muhalif. Film, 1964’teki askerî darbe sonrası kurulan  cunta rejiminin yerleşik bir statüko hâlini aldığı bir dönemde geçiyor. Dolayısıyla bir politik gerilim filminden beklediğimiz ölçüde güçlü bir aksiyon duygusunun yerine yerleşik bir baskı rejimi duygusunu koyan bir film bu. Marcelo’nun (Wagner Moura) hikâyesi de böyle bir bağlamda başlıyor. Suların biraz durulduğu umuduyla oğlunu görme isteğiyle Recife’ye (Mendonça Filho’nun tüm filmlerinde mesken edindiği, doğup büyüdüğü kent burası) dönmesiyle tanışıyoruz onunla. Ancak işlerin pek de umduğu gibi olmadığını Marcelo’yla beraber deneyimleyeceğiz sonraki adımlarda. 

Koku, doku, duygu

Filmin açılış sahnesi, Gizli Ajan’ın alametifarikasına dair çok sarih bir görüntü sunuyor. Yokluğun içindeki bir benzin istasyonunun az ötesinde, yerde duran ölü bir bedenle kimsenin, özellikle kolluk kuvvetlerinin pek ilgilenmediğini görüyoruz. Rejimin zararlı ilan ettiği unsurlarla gerçek ihtiyaçlar arasındaki kontrastı ortaya koyan pek çok sahneden birisi bu, belki de en güçlüsü. Film boyunca gölgelerde yaşayan, gerçek isimlerini kullanmaktan bile korkan insanlarla sokaklarda tekinsiz bir cakayla dolaşan katillerin günlük yaşamları arasındaki keskin farklar neredeyse bu konuda bir hikâye anlatmanın gereksiz olacağı bir açıklıkla serilecek önümüze. Zaten Gizli Ajan’ı benzerlerinden ayıran temel unsur da burada. Yönetmen, türevleri defalarca üretilmiş politik gerilim anlatılarının sıklıkla yaptığı gibi özdeşlik mekaniğini, steril bir haklılık alanı yaratabilen şiddet temsillerini ve hakikatten kaçışı çağırabilen katarsis mantığını dışlayıp bunların yerine durum analizini, gündeliğin geçiciliğini ve kişisel duyguları koyuyor. Kokusu, dokusu, duygusu doğrudan hissedilebilir, hikâye anlatma sanatının kör noktalarını ustalıkla kullanan bir film bu. Anlatmayı seçtiği zaman da kahraman da bunu gösterir nitelikte. 

Bunlarla birlikte Gizli Ajan (yönetmenin mahirliğini çoktan ispatladığı) kişisel olanla politik olanı birleştirme biçimiyle de bir anlam bütünlüğü koyuyor seyircisinin karşısına. Birçoğumuzun hâkim olmakta zorlanabileceği Brezilya tarihinden referansları bir yandan tüm açıklığıyla ortaya koyarken diğer yandan bunlara eklediği kişisel bakış katmanıyla bu bağlamları evrenselleştiriyor. Basit bir sahne esnasında odanın içinde pan yapan kameranın gözü duvardaki bir diktatör portresine takıldığında, aynı odada bir araya gelmiş mültecilerin (bu kavrama mesafeli yaklaşsalar da) bir araya gelme biçiminde ya da finalde iyice açığa çıkarak filme en güçlü katmanını ekleyen bugünün bakışında bu melez, eklektik yapının etkileri var. Yönetmenin kartivizitini açıkça vurgular biçimde sinemanın kendisini işaret eden referanslar da bu eklektisizmi destekliyor. Şehrin kıyılarındaki köpek balıklarıyla gerçek-kurmaca giriftliğine bir katman daha ekleyen 1975 yapımı Jaws’un seyircide yarattığı histeriyi arka planda duyuyoruz. Ya da dönemin B filmlerini taklit edercesine çekilmiş bir korku filmi sahnesini filmin tam ortasında deneyimliyoruz. Filmin ustalıkla ördüğü dönem hissiyatının da 1970’ler ABD sinemasının politik paranoya filmlerini açıkça çağrıştırdığını burada söylemek önemli. Zira tüm bu unsurların polenlerini toplayıp tek bir atmosfer çanağında eritiyor Gizli Ajan. 

Yönetmenin bu tercihi önemli. Zira hikâyenin iktidarını anlatıdan alıp duygulanıma verme kararını barındırıyor. Kleber Mendonça Filho’nun eli burada güçlü. Aquarius’ta bir şifonyerden, Komşu Sesler’de dev apartmanların boşluklarından devşirdiği zaman-mekân dokusunu burada toplumsal atmosferden devşiriyor. Bu da kendi içerisinde politik bir tercih. Zira bu tür politik anlatıların büyük anlara, kırılma noktalarına odaklanmasında bir münferitlik riski söz konusu. Bunun yerine oldukça sıradan, asla saldırı moduna geçmeyen bir karakterin dünyasına odaklanmak bu tür baskıcı rejimlerin esas zararı normalleşme pratiğiyle verdiğini doğrudan ifade etmenin bir yoluna dönüşüyor. Zorbalıkla elde tutulan toplumsal iktidarın zorbalığı yaydığını, ülkedeki tüm işlerin zorla, rüşvetle, şiddetle ve eşitsizlikle yürüdüğünü göstermek darbenin kendisini göstermekten çok daha gerçekçi bir etki yaratıyor açıkçası. Ve daha önemlisi, yönetmenin konusuna bakışındaki başka tercihlerle birleşince bu tavır umut taşıyıcı bir bağlam da kazanıyor. 

Bir arada yaşamak

Belki de filmin en akılda kalıcı ve duygu durumu açısından en doğrudan sahnelerinden birisinde bir grup göçmenin bir odada birbirlerine kadeh kaldırdıklarını görüyoruz. Filme girdiği ilk andan itibaren kolaylıkla kalpleri kazanan, eskilerin anarko-komünistlerinden Dona Sebastiana’nın bir araya getirdiği bu insanların esas ortak özelliği rejimin dışladığı, yaşam hakkı vermediği kişiler olmaları. Kimisi isminin değiştirerek normatif olana uyum sağlar bir dekor üretmiş, kimi bunu yapabilecek kadar şanslı olmayan, kendi benliklerini gizlemek zorunda olan bu insanlar yaşam arzularını bir yudum kaybetmiş gibi görünmüyorlar. Kimse (her birinin sahip olduğuna şüphemizin olmadığı) travmalarını ortaya dökecek yer aramıyor, kendi ihtiyaçlarını odanın ihtiyaçlarının önüne yerleştirmiyor. Ne bir devrim sözü veriliyor ne de bir büyük kurtuluş ümidi. Esas ümidin bir arada yaşamda olduğunu vurgulayan, hakkında ne hissedeceğimizi bir türlü bilemediğimiz bu enteresan filmden akıldan kalan en güçlü duyguyu bu sahne veriyor belki o yüzden. Önce yaşamak gerekiyor. Burada bugüne, kendi yaşamlarımıza nakletmesi çok mümkün bir kıssa var sanki. 

Gizli Ajan’ın finali, yönetmenin bu hikâyeye bakışının nerede şekillendiğini en iyi anlatan kısım şüphesiz. Zira film boyunca aralara giren ve filmin eklektik dünyasının da müsadesiyle kolaylıkla benimsediğimiz bir katman, günümüzden filmin şimdiki zamanını “dinleyen” meraklı bir araştırmacı, burada anlatının merkezine geçiyor. Bu vesileyle filmin 2,5 saat boyunca öyküsünü anlattığı Marcelo’yu tarihin nasıl yazdığını görüyoruz. Ne gizli bir ajan, ne de bir devrim şehidi Marcelo, ne de gazetenin yazdığı gibi yolsuzlukla bir ilgisi var. Onurlu bir hayat yaşamaya çalışmış, etrafındakilerin çıkarlarını kendi çıkarlarıyla bir tutmuş sıradan bir insan sadece. Ama duymasını bilen kulaklar dinlediğinde bu sıradan kahramanların hikâyeleri tarihe çok fazla şey anlatabilir, Gizli Ajan bunu fısıldıyor aslında dinleyen kulaklara. Genç araştırmacı Flávia’nın bu hikâyeyle neden ilgilendiğini anlamayan iş arkadaşının varlığı da, babasını ondan daha iyi tanıdığını söyleyen Fernando’nun geçmişiyle kurduğu kaçıngan ilişki de bunu vurguluyor. Yönetmenin, kahramanının finalini kendi zamanında değil gelecekte yapması da yalnızca şiddetin kısıtlayıcı anlam gücünü dışlamasıyla ilgili bir tercih değil. Yüzleşmenin içselleştirmeyle, onun da ancak dinlemekle mümkün olduğunu söylüyor sanki. Filmin eklektik yapısının yarattığı köşeli kısımları törpüleyen de bu kişisel bakış aslında yine. Fernando babasına bizim kadar ilgi duymuyor belki ama Jaws’la ilgili anektodu filme dair çok şey anlatıyor. Zira biliyoruz ki kâbuslarımız ancak onların karşısına çıktığımızda alt edilir olabiliyor. 

(EBB/NÖ)

Parlamak için başkasına değil, “içindeki mücevher”e bak!

“Hepimiz içimizde çok değerli bir mücevherle doğarız.”

Onu göremeyiz ama içsel olarak bizimle olduğunu biliriz.  Fakat büyüyüp hayata karıştıkça bu mücevherin varlığını unuturuz. İçimizdeki mücevheri “yargılanma” kaygısıyla saklarız. Hatta o kadar derine saklarız ki, bir zaman sonra o mücevherin varlığını unuturuz.  Kendi gerçekliğimizi de başkasının gözüyle görmeye başlarız. Oysa başkalarının gözünden değil, kendi gözümüzden bakınca asıl güzelliğin içimizde olduğunu anlarız.

Hayatımızda bizi olduğumuz gibi kabul etmeyen, içimizdeki mücevheri sevmeyen birileri olacaktır elbette; onu küçümseyen veya yargılayanlar da.

“Ama her zaman umut vardır.”

O mücevherin parıl parıl parıldaması için koşulsuzca yanımızda duranlar da olacak. Biz unutsak da birileri hatırlatacak ve yüreğimizin derinliklerinde sakladığımız ışığı gün yüzüne çıkaracak.

İçimdeki Mücevher Anna Llenas (Çeviren Esin Pervane) (Sayfa 64) (Yaş 3-7)

“Bazılarımız ne kadar büyürse büyüsün, içlerindeki mücevheri korumayı başarır. Çünkü çevrelerinde kendileri olmalarına, içlerinden geldiği gibi davranmalarına izin veren insanlar vardır. Bu büyük şanstır.” 

Sanırım ben de o şanslı insanlardan biriyim. Çünkü yılın ilk sürprizi uzun zamandır okumak istediğim İçimdeki Mücevher kitabı oldu.  Ne mutlu bize ki, unutsak da hatırlatan, koşulsuzca yanı başımızda durup bize eşlik eden insanlar var.

Nesin Yayınevi’nden çıkan ve Anna Llenas’ın yazıp resimlediği kitaba göre, gerçek güç içimizde saklı.  Asıl “mücevher” başkalarının bizi alkışlaması değil, kendimizle kurduğumuz gerçek bağ ve kendimizi olduğumuz gibi kabul edebilmek.

Llenas okurlarını, kendilerini başkalarıyla kıyaslamadan, onaylanma ihtiyacı hissetmeden, iç sesini dinlemeye davet ediyor. Yine kolaj tekniğiyle hazırladığı çizimler, metnin duygusuyla bütünleşerek bizi içsel bir yolculuğa çıkarıyor.  Eserleriyle hem küçüklerin hem de büyüklerin kendi elinden tutmasına vesile olan yazar,  kitaplarla kendimizi bulma yolculuğunda güzel bir durak oluyor.

İçimdeki Mucize bize bir kez daha gösteriyor ki, içimizdeki mücevheri keşfetmenin en güzel yolarından biri yine çocuk kitaplarından geçiyor.  

“İçindeki mücevher sana yol gösterecek…

Ona güven.”

 Her daim eşlikçiniz, çocuk kitapları olsun…

(GE/NÖ)

Egodan logosa bir harita: Ayna - “ben” bin parça

1980’li yıllardan günümüze sanat üretimini sürdüren İsmet Doğan’ın kendi yayını olan Ayna, Ben Bin Parça adlı kitabı Süreyya Su editörlüğünde ve Zeynep Yıldız ortak editörlüğünde 2025 yılında yayımlandı. Sanatçının 2016 yılında yayımlanan Melez Anlatılar kitabının devamı niteliğindeki bu yayın, Doğan’ın kendi ifadesiyle “dekonstrüktif bir yöntemle kendi öznel ansiklopedisini oluşturduğu kavramsal bir haritalama projesi” olarak tanımlanıyor. 

Hem sanatçının kendisine ait metinleri hem de sanat ve felsefe alanından farklı disiplinlerden yazarların katkılarını bir araya getiren kitap, birinci bölüm Kendilik Kaygısı - Epimelea Heautou, ikinci bölüm Egonun Kuruluşu - Dağılışı ve üçüncü bölüm Logos Fragmanlar olmak üzere üç bölümden oluşuyor.

İsmet Doğan’ın sanat pratiğinde bir malzeme ve metafor olarak sıklıkla karşımıza çıkan ayna, kitabın dış tasarımında da okuyucuyu karşılıyor. Bu ilk karşılaşma bakan gözü kendisiyle yüz yüze getirirken, izleyiciyi kitabın kapağında bir özne olarak konumlandırıyor. Kitabın kapağı açıldığında ise Doğan’ın Ayna projesinin oluşum sürecine ait eskizlerinden biri ile karşılaşıyoruz. Ardından gelen sanatçıya ait “Aynaya bakmak, bilinmeyen imgeler veren bedenin yeni bir haritalamasıdır” cümlesi, Doğan’ın ayna ile beden arasındaki ilişkiyi eserlerinde nasıl kurduğuna dair okuyucuya ilk ipuçlarını sunuyor.

Kitabın Prolog bölümü İsmet Doğan’ın kendi cümleleriyle başlıyor; devamında Esen Kunt’un sanat tarihi, felsefe ve edebiyat alanlarından örneklerle sanatçının üretiminin düşünsel altyapısını ele aldığı Ansiklopedi’nin Dikiş Yerlerinde: Bir Dokuma Girişimi başlıklı metni yer alıyor. Kunt, ansiklopedi ve ayna kavramlarını adeta bir yeraltı kazısı gibi ele alarak, bu iki yapının birbirine eklemlendiği kavramsal bir harita örüyor. Kunt, Doğan’ın sanat pratiğini ve aynalarını Deleuzecü bir perspektifle rizomatik, çok katmanlı ve heterojen bir yapı olarak ele alıyor.

Kendilik Kaygısı - Epimelea Heautou başlığını taşıyan birinci bölüm, Süreyya Su’nun İsmet Doğan’ın Aynaları Üzerine Bir Müzakere başlığıyla sanatçıyla gerçekleştirdiği, soru-cevap formatındaki kapsamlı bir söyleşiye yer veriyor. Doğan’ın sanat üretiminde ve yaşamında ayna ile kurduğu ilişkinin nasıl başladığıyla açılan konuşma; sanatçının felsefeyle kurduğu bağdan, eserlerinin üretim sürecinde karşılaştığı teknik zorluklara kadar genişliyor. Söyleşinin sonunda Doğan’ın sanat kavramına dair bitmek bilmeyen sorgulamaları dikkat çekiyor: “Bu kadar zaman sonra ‘sanat’ dediğimde tam olarak neden bahsettiğimden de emin değilim. Her zaman sanat olanla sanat olmayan arasındaki ilişkiyi düşünürüm. Bir sanat ‘iş’i izleyiciyle ilişki kurmasıyla var olur ve bu karşılaşma bedensel bir çatışmadır. Bedenimizle görürüz bir eseri. İnsan ancak bedeniyle oradadır. Ben bedenimle burada oldum, bedenselleşti bulunduğum yer. Atölyem-evim de gitgide bedenselleşti.”

Sanatçı İsmet Doğan

Kitabın ikinci bölümü olan Egonun Kuruluşu - Dağılışı, sırasıyla Süreyya Su, Murat Alat ve Suzana Milevska’nın metinlerini bir araya getiriyor. Süreyya Su’nun İsmet Doğan’ın Aynaları Üzerine başlıklı yazısı, bireyin kendini gördüğü ayna ile ideolojik bir devlet aygıtı olarak ele alınan ekran arasında bir karşılaştırma kuruyor. Aynanın psikanalitik soruları beraberinde getirdiğini kabul etmekle birlikte, Doğan’ın işlerinde aynanın aynı zamanda felsefi, sosyolojik, kültürel ve politik soruları da görünür kıldığına dikkat çekiyor. Jacques Derrida, Gilles Deleuze, Michel Foucault ve Julia Kristeva gibi düşünürlere referansla, Doğan’ın sanat üretiminin düşünsel derinliğini ortaya koyuyor. Bölümün ikinci metni Murat Alat’ın “E” “G” “O” başlıklı yazısı, “İsmet Doğan özgür bir özneyi mümkün kılan özgür bir deneyimi mümkün kılmaya çalışıyor” spotuyla başlıyor. Metin, Batı çıkışlı ego kavramının “Doğulu” bir sanatçı olan Doğan’ın pratiğinde modern özneyi sorgulayan eleştirel bir yapıya büründüğünü tartışıyor. Jacques Lacan’ın ayna evresi, Rönesans resminde aynanın kullanımı gibi tarihsel ve kuramsal referanslar üzerinden, Doğan’ın modern öznenin görsel temsili ile dil ve beden arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğu ele alınıyor. Ayna yüzeyi, harfler, kelimeler ve beden aracılığıyla izleyicinin pasif bir gözlemci olmaktan çıkarak, dil ile beden arasındaki kopukluğu onaran etkin bir özneye dönüşmesi vurgulanıyor. Suzana Milevska’nın İsmet Doğan Kavramsalcı mı? Nominalist mi? başlıklı yazısı, mimesis kavramı üzerinden bu soruya yanıt arıyor. Milevska, Doğan’ın görünür olanın ardında tek bir doğruyu kabul etmediğini; aksine bu doğruları sanat pratiği aracılığıyla çoğalttığını savunuyor ve bu nedenle sanatçının bir “kavramsalcı” olarak tanımlanamayacağını öne sürüyor. Richard Rorty’ye referansla, ironistlerin kendi kırılganlıklarının ve rastlantısallıklarının farkında olduklarını belirtir. Doğan’ın aynaların kırılganlığını ve insan bedeninin faniliğini sanatına dâhil etmesi, Milevska’ya göre sanatçıyı “ironist” olarak tanımlamamıza olanak tanır. Bu yaklaşımın temeli, Doğan’ın 1991’den bu yana ürettiği, dil ile gerçeklik arasındaki sabit olmayan ilişkiyi açığa çıkaran haritalar ve kartpostallardan oluşan çalışmalarına dayandırılır.

Logos Fragmanlar başlığını taşıyan üçüncü bölümde yer alan yazarlardan Ece Kılıç, Yarık başlıklı metninde yarığı “sessizce ses çıkaran bir eylem” olarak tanımlıyor. İsmet Doğan’ın Yarık adlı eserinden yola çıkan Kılıç, bu kavramı bedensel ve varoluşsal bir düzlemde ele alır; yarığı, hem acıyı hem de dönüşüm ihtimalini içinde barındıran bir kırılma alanı olarak düşünür. Bölümün ikinci metni Servet Akıl’ın "Siz Buradaymışsınız Gibi, İmgelem ve Görüntü Evreni Olarak Ayna Metaforu" alt başlığında Doğan’ın ayna merkezli sanat pratiğini düşünsel bir alan olarak ele alıyor. İzleyicinin eserle karşılaştığı anda bir rüyaya, geçmişe ya da bir yara izine dair anlam arayışına girdiğini; aynanın bu karşılaşmada yalnızca yansıtıcı bir yüzey değil, imgeler arasında dolaşımı mümkün kılan bir eşik olduğunu ileri sürer. Sanatsal bir çabadan geçerek sanat nesnesine dönüşen objenin, farklı anlam evrenlerinin parçası hâline geldiğini savunan Akıl’a göre, ayna da bu süreçte ilk andaki işlevini yitirir. Her ne kadar aynanın yüzeyinde izleyicinin hafızası birikiyor olsa da, her yeni karşılaşmada izleyici görüntü evrenine artık başka biri olarak dâhil olur. İsmet Doğan’ın 2019 yılında Selman Akıl küratörlüğünde Labirent Sanat’ta açılan Hiçbir Yerdeyiz başlıklı kişisel sergisinin metni üçüncü bölümün devamında yer alıyor. Doğan’ın çoğunlukla Eksiklik serisinden çalışmalarının yer aldığı ve zaman, mekan, aidiyet gibi kavramları ele alan sergi metninin devamında gelen Akıl’ın Logos ve Dünya başlıklı metni, Hiçbir Yerdeyiz sergisini aynalar, uçurum, çatlak gibi metaforlarla logos kavramı üzerinden ele alıyor. Murat Özyaşar’ın Ayna Çarpması hikayesi, hasta  annesinin yanına (eve) dönmek üzere olan anlatıcının  ayna karşısında traş olurken, kaybettiği babasına duyduğu öfke ve O’na benzeme korkusu arasında sıkıştığı anı anlatır. Burada yazar aynayı suçluluk duygusunu tetikleyen ve hafızaya dönüşen bir nesne olarak okuyucunun karşısına çıkarır. Ayna karşısında yaşadığı içsel çelişkileri ve bastırılmış travmalarını “ayna çarpması” metaforuyla görünür kılar. 1996 yılında İsmet Doğan’ın yerleştirmesinin yer aldığı, kitsch kavramına ve Fluxus’a gönderme yapan Orientalux sergisinin küratörü Stephen Mcdonnells de sergi hakkındaki yazısı ile bu bölümde yer alıyor. Özgür Uçkan’ın da Orientalux sergisinin yanında İsmet Doğan’ın aynı yıldan diğer bir yerleştirmesi olan Labirent Kent üzerine kaleme aldığı bir metni bulunuyor. Uçkan’ın makalesi İsmet Doğan’ın Labirentleri, sanatçının aynalar ile kurduğu yerleştirmesini kent, dil ve birlikte var olma gibi kavramlar etrafında tartışır. Bölümün Selman Akıl’a ait son makalesi Siz Gibi, İsmet Doğan’ın sanatında aynanın sadece bir malzeme olmaktan öte hem sanatçının hem de izleyicinin bakışına eklenen bir üçüncü göz olarak kimlik, iktidar ve beden arasındaki ilişkileri görünür hale getirdiğini belirtir. Burada ortaya çıkan üçlü bakışın, Doğan’ın sanatında temel meselelerden biri olan modernleşme çerçevesinde bir anlam ifade ettiğini öne sürer.

Ayna: Ben Bin Parça, İsmet Doğan’ın sanat pratiğine dair detaylı olarak hazırlanmış metinlerin ve görsellerin olduğu adlı kitap. Hem Doğan’ın sanat pratiğinin alt yapısını oluşturan düşünsel yaklaşıma hem de Türkiye çağdaş sanatına yakından bakmak isteyen okuyucular dikkate alınması gereken bir kitap. Güzel sanatlar, sanat tarihi ve felsefe alanlarında eğitim alan öğrenciler için ise zihin açıcı ve bilgilendirici bir kaynak olarak sınıflandırılabilir. 

(VID/NÖ)

“Anadilimizde sanat yapmak bile bizi hedef haline getiriyor”

Kürtçe, Türkiye’de en fazla konuşulan ikinci dil. Ancak buna rağmen, sosyal yaşama dâhil olması ve kültür-sanat alanında Kürtçe üretim uzun yıllar boyunca çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kaldı.

Son yıllarda bu baskı kısmen hafiflemiş olsa da Kürtçe üretim yapanlar hâlâ pek çok zorlukla mücadele ediyor.

Diyarbakır ve Van merkezli ŞanoGel Tiyatro Topluluğu’nun oyuncuları Başur Gezici ve Barış Görecek ile; anadillerinde tiyatro yapmaya nasıl karar verdiklerini, karşılaştıkları ekonomik zorlukları, kayyım dönemlerinden bugüne Kürtçe tiyatronun seyrini, güvenlik kaygılarını ve Kürtçe oyun sahnelemenin onlar için ne ifade ettiğini konuştuk.

“Anadilimizi sanatımızda da yaşatmak adına bir kararlılığımız vardı”

Kürtçe tiyatro yapmaya nasıl karar verdiniz?

Başur Gezici: Tiyatroyla tanışmam anadilim sayesinde oldu. Başta ilgimi çeken nokta buydu. Üzücü bir şey ama anadilimde bunun yapıldığını görene kadar da tiyatroyla tanışmamış, herhangi bir yerde faaliyet göstermemiştim. Daha sonra ilk adımımı üniversitedeki ekibimle attım. İki yıl kadar o ekiple devam ettim. Sonrasında o ekipten ayrıldım; ama bende yaşam tarzı haline gelmiş bir “şanoya zimana zikmakî” (Anadilinde oyun sahnelemek) bilinci vardı ve bir yerlerde bunu yapmaya devam etmezsem eksikliğini yaşayacağımı biliyordum. Yine üniversite ekibinden yol arkadaşlarım ve yakın çevremizden birkaç kişinin varlığıyla ŞanoGel ekibi kuruldu. Hepimizi ortak paydada buluşturan temel faktör anadili iken yine bu doğrultuda toplumsal eksenli tüm engelleyici faktörleri geride tutup “halkın tiyatrosu” olabilecek bir ekip olsun istendi. Ben de bu ekibin içinde hem kadın hem de Kürt kimliğimle bulunmak istedim. Öncesinde yine arkadaşlarımızın da kurucularından olduğu üniversite tiyatro ekibinde Kürtçe üretimler yapıyorduk. Üniversitedeki ekibimizden ayrıldıktan sonra da bunu kendimizde görev, bilinç, ihtiyaç doğrultusunda bir ideoloji olarak benimsemiştik. Anadilimizi sanatımızda da yaşatmak, özel ve stratejik yapay bir baskının karşısında durabilmek adına bir kararlılığımız vardı ve bunu bu şekilde yaptık.

Barış Görecek: Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum. Halihazırda Diyarbakır Barosu’nda staj yapıyorum. Yaklaşık yedi yıldır da kendi dilimde tiyatro yapıyorum ve şu anda da ŞanoGel’in genel sanat yönetmenliğini üstleniyorum. Kendi dilimle tiyatro yapma kararı, Kürtçe oyunları izledikten sonra gelişti. Oyunları izlerken “Bunu ben de yapmalıyım, ben niye kendi dilimde sanatımı icra etmiyorum?” sorularıyla birlikte üniversitede bir tiyatro kulübünde tiyatro ile ilgilenmeye başladım.

Başur Gezici.

“Bizim açımızdan şartlar her geçen gün zorlaşıyor”

Türkiye’de özel tiyatrolar ciddi bir ekonomik darboğazdan geçiyor. Kürtçe tiyatro yapan bir ekip olarak bu koşullar sizi nasıl etkiliyor? Seyircinin ilgisi ve desteği, bu ekonomik yükle başa çıkma konusunda sizi ne ölçüde motive ediyor?

Başur: Tabii ki özel bir ekip olarak bizi zorladığı birçok noktası var. Çünkü sahnelenecek bir oyun, hazırlık süreci uzun olan ve hem bireysel hem de ekip açısından ciddi masraflar gerektiren bir üretim sürecini içeriyor. Çoğu zaman kendi imkânlarımızla var olmaya çalışıyoruz. Bu noktada belki de hepimizi en çok motive eden, seyirciyi anadiliyle buluşturmak ve anadilimizle zanaat değil sanat yapıyoruz, diyebilmektir. Çünkü bu hakikati maddi kaygılarla değil; tamamen gönüllülük ve istek doğrultusunda yaşatmaya eğilim gösteriyoruz.

Barış: Doğru. Türkiye’de tiyatroların bir bölümü Devlet ve Şehir Tiyatroları gibi ödenekli yapılar olarak varlığını sürdürürken; bizim gibi özel ve bağımsız tiyatrolar ise seyirciden gelen destekle ayakta kalmaya çalışıyor. Açıkçası bizim açımızdan şartlar her geçen gün gittikçe zorlaşıyor. Bir oyun çıkardığımızda genellikle zamanımızdan ve cebimizden veriyoruz. Fakat bunun sürdürülebilir olmadığını da biliyoruz. Seyircilerin gelip bağımsız tiyatro ekiplerinin oyunlarını izlemesi gerekiyor ki onlar da ayakta kalabilsin. Sağ olsunlar, seyircilerimiz ellerinden geldiğince gelip izlemeye çalışıyorlar; fakat yetmiyor, daha fazla seyirciye ulaşıp daha çok kişiye oynamamız gerekiyor. Motivasyon kaynağımız yaptığımız iş, anadilinde sanat.

Önceki soruyla bağlantılı olarak sormak isterim: Genellikle genç kuşakların Kürtçeyle kurduğu bağın zayıfladığından söz ediliyor. Genç seyircilerin oyunlarınıza olan ilgisini nasıl gözlemliyorsunuz?

Başur: Daha önce de belirttiğim gibi, dil üzerinde özel, stratejik ve yapay bir baskının varlığı söz konusu. Genç izleyicilerimiz oluyor; ama genelde aynı kitleye oynuyoruz. Biz ekip olarak elimizden geldikçe üniversiteden olsun, dışarıdan olsun gençlere ulaşmaya çalışıyoruz. Onları anadillerinde sanat izlemeye teşvik ediyor, iletişim halinde olmaya gayret gösteriyoruz.

Barış: Aslında genç kuşak seyircimiz daha fazla, bu açıdan olumlu bir noktadayız. Fakat gelen seyircilerimizin çoğunun anadillerine yabancı olduklarını görüyoruz. Herkesin kendi dilinde okuması, yazması ve ona hâkim olması gerekiyor ki, izlediklerinde oyunu tam anlamıyla anlayabilsinler.

“Kayyımın gidişi olumlu etkiler yarattı fakat…”

Diyarbakır’ın, pek çok Kürt kenti gibi kayyım geçmişi var. Belediyenin son seçimde tekrar DEM Parti’ye geçmesi sizin açınızdan neleri değiştirdi, bu yeni dönemde kültür-sanat alanındaki beklentileriniz neler? 

Başur: Kayyım dönemiyle birlikte kültür-sanat alanlarının büyük bir kısmı da dönüştü; ekonomik yetersizlikler derinleşti, kurumsal destekler büyük ölçüde ortadan kalktı. Bu değişim-dönüşüm kültür ve sanat alanında geri gitmeye, Kürtçenin daha az görünür olmasına ve doğal olarak asimilasyona hizmet eden bir noktaya vardı. Sanata ilgi, anadilinde sanatın gelişimi, erişilebilirlik kısıtlanmış durumdaydı. Belediye yönetiminin tekrar halk iradesine geçtiği bu son dönemde sanata canlılık geldi. Kürt halkı her zaman kendi sanatını samimiyetle yapmış bir toplumdu. Bunun açlığını kayyımın olduğu iki dönem boyunca çektik. Bu dönemin bizim açımızdan bir diğer olumlu yanı, görece daha rahat bir alanın oluşmuş olması. Kurumlara erişim bir nebze kolaylaştı; ancak hâlâ ciddi eksikler var. Özellikle özel ekipler için imkânlar sınırlı kalmaya devam ediyor. Hem maddi koşullar hem de sahne kurma ve mekâna erişim gibi yapısal sorunlar, üretimi zorlaştıran başlıca etkenler arasında. Yeni dönemden beklentimiz, yalnızca bizim için değil, Kürtçe üretim yapan tüm ekipler için bu sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi. İmkânların artırılması, Kürtçe tiyatronun önünün daha fazla açılması; bu sayede gençlere ulaşılabilmesi ve alanın daha geniş bir perspektifle ele alınması, atılması gereken ilk adımlar olarak görülebilir.

Barış: Kayyım döneminde sadece Diyarbakır özelinde değil birçok şehirde tiyatro etkinliklerinde ciddi şekilde azalmalar, müdahaleler görüldü. Fakat buna rağmen o dönemde de dayanışma kültürü ile bu durumun üstesinden gelindi. Kayyımın gidişi kültür-sanat alanında olumlu etkiler yarattı, yaratmaya da devam ediyor. Fakat bu konuda hem belediyelerin hem de kültür-sanat topluluklarının birbiriyle işbirliği içinde olup koordineli bir biçimde daha fazla üretim yapması gerekiyor. Yeni dönemde özellikle belediyelerin Kürtçe kültür-sanat toplulukları başta olmak üzere şehirde üretim yapan, yapmak isteyen ekiplere ulaşıp destek olması gerekiyor.

Barış Görecek.

“Anadilimizde sanat yapmak bile bizi hedef haline getiriyor”

Kürtçe üretim yapan sanat kurumlarına yönelik polis gözetimleri ve operasyonlar yaşanabiliyor. En son 2023’te Amed Şehir Tiyatrosu oyuncularına yönelik bir operasyon düzenlenmiş, gözaltına alınan oyuncular üç-dört gün sonra serbest bırakılmıştı. Bu tür müdahaleler, metin seçimi ya da sahneleme süreçlerinde sizde herhangi bir güvenlik kaygısı yaratıyor mu? Otosansür uyguladığınız ya da daha temkinli davranmak zorunda hissettiğiniz anlar oluyor mu?

Başur: Bu tabii ki her zaman kaygı nedeni. Anadilimizde sanat yapmak bile bizi hedef haline getiriyor. Bahsettiğiniz örnekte, sadece anadilinde tiyatro yapılmıştı. Hem de kayyım döneminde belediyede çalışan, tiyatroya gönül vermiş oyuncuların işten atıldıktan sonra kurduğu Amed Şehir Tiyatrosu’nda. Buradan da anlıyoruz ki, önce belediyelerden uzaklaştırılmaları, ardından yılmadan üretime devam etmelerinin engellenmeye çalışılması; asıl sansürlenmek istenen şeyin dil olduğuna işaret ediyor. Sahnede kullandığımız dile ve metinlerimize elbette dikkat ediyoruz; ancak vermek istediğimiz her mesajı, imkânlar dâhilinde bir şekilde seyirciyle buluşturmaya da gayret ediyoruz. Bu noktada kendimize uyguladığımız bir otosansür var diyemem; ama elbette temkinliyiz.

Barış: Baskıcı politikalardan bizler de etkileniyoruz. Gerek oyun seçimlerinde gerekse dil tercihinde, ister istemez “Acaba bir sorun yaşar mıyız, bir yasaklamayla karşı karşıya kalır mıyız?” sorusunu kendimize soruyoruz. Arka planda her zaman bir tedirginlik ve temkin hâli var. Fakat hem oyun seçiminde hem de dil kullanımında kesinlikle kendimize otosansür uygulamıyoruz.

“Mücadele ruhunun dinginleştiği alanlarından biri”

Kürtçe tiyatro yapmanın zorluklarından söz ettik. Peki, Kürtçe oyun sahnelemenin güzellikleri neler? Hangi duygular size güç veriyor ve tüm bu koşullara rağmen Kürtçe oyun sahnelemeye devam etmenizi sağlıyor?

Başur: Kürtçe oyun yapmak bizim için mücadele ruhunun en dinginleştiği alanlarından biri oluyor. Yaşamı ruhumuzda hissediyor, birçok şeyin hakikatini bununla sahne üzerinde gerçekleştiriyoruz. En önemlisi ise kendimizi “xwebûn” (kendi olma, benlik) olmanın özüne bir adım daha yakın hissediyoruz.

Barış: Kürtçe oyun sergilemenin birçok güzel yanı var. Benim açımdan en güzel yanı sahnede rolümü oynarken kendimi özgür hissetmem. Daha önce Türkçe tiyatro oyunlarında da oynadım. Fakat aralarında siyahla beyaz arasındaki gibi bir fark var. Bir diğer olumlu yanı da toplumumuzun her kesimine hitap etmesi. Toplumumuzda Türkçe bilmeyen, özellikle büyüklerimizin sanata ulaşmalarını sağlamak yaşattığı en güzel duygulardan biri.

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? 

Başur: Sizin aracılığınızla sanatseverlere, halkımıza ve kurumlara seslenmek isterim: Kısıtlı imkânlar içinde bu alana gönül vermiş bizlerin yanında olun. Çünkü sanatımız, en az yaşamak kadar önemli bir noktada. Çünkü biz bunu anadilimizi, tarihimizi, mücadelemizi sürdürmek, genişletmek için yapıyoruz. Kürtçe tiyatromuz gelişsin, dönüşsün, önü açılsın ve çok daha özgün metaforlarla kendini inşa etsin. Bunu sadece tiyatrocular olarak biz yapamayız; ancak birlikte inşa edebiliriz.

Barış: Tüm halkımıza oyunlarımıza gelmelerini; eksik ya da fazla gördükleri noktalarla ilgili eleştirilerini bizimle paylaşmalarını ve kendi dillerinde okuyup yazmayı sürdürmelerini istiyorum. (YAH/TY)

Rüzgârda Buluşacağız: Kadınların ‘yapamazsın’lara karşı hikâyesi

Bu oyunu okurken sadece Elif’i değil, kendi hayatımı da okur gibiydim,” diyor, 

Fasulyeden oynasın sözü, sadece futbolda değil, hayatın her alanında kadınların yaşadığı dışlanmayı anlatıyor,” diye devam ediyor.

Çocukluğundan bugüne taşıdığı deneyimlerin sahneyle buluştuğu Rüzgârda Buluşacağız, 13 yaşındaki bir kız çocuğunun hikâyesine odaklansa da oyun, kadınların hayatın her alanında karşılaştığı görünmez engelleri de gözler önüne seriyor.

Tek kişilik performansıyla seyirciyi Elif’in dünyasına davet eden Kuday Şahan, Rüzgârda Buluşacağız üzerinden hem kendi iç yolculuğunu hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair güçlü bir yüzleşmeyi anlatıyor.

Kadınların “yapamazsın” denilerek geri plana itildiği bir düzende, sahneden yükselen bu hikâye izleyiciyi duygusal bir yolculuğa ve başka bir biçimi ile cesur bir farkındalığa çağırıyor.

Rüzgârda Buluşacağız’ı sizi diğer oyunlardan ayıran yönü ne oldu?

Öncelikle oyunun taslağını okuduğumda içimde çok derin bir noktaya dokundu. Oyunumuzun yazarı Aziz Er’in daha önce de oyunlarını oynadık. Onlarda da kadın hikâyeleri ağırlıktaydı; fakat bu oyun hayatımla da benzerlikler içerdiği ve sahnede tek başıma olacağım için bu oyun beni diğerlerinden daha çok heyecanlandırdı. Sadece Elif’in hikâyesini okumuyordum, sanki kendi hayat hikâyemin de yazıya dökülmüş halini okuyor gibiydim.

Çocukken futbola çok meraklıydım, mahalledeki arkadaşlarımızla ve ağabeyimin de desteğiyle hep oyunlarına katılırdım; fakat hep fasulyeden sayılırdım. Mahalle maçları yapıldığında ise hiçbir koşulda almazlardı, ki mahalledeki herkes çok iyi bilirdi pek çoğundan daha hâkimdim topa. Bunlardan dolayı beni oyun içerisinde en çok etkileyen söz “Fasulyeden oynasın” sözü oldu. Ayrıca bu durum sadece futbol oynamak isteyen bir kız çocuğu için değil, iş hayatında istediği konuma gelemeyen, başarısı gölgelenen, yeterli olduğu aşikâr olduğu hâlde hak ettiği pozisyona bir türlü atanamayan her kadın için ne yazık ki geçerli...

“Kadınlar bunca zorluğa rağmen kendilerini görmeli”

Elif’in hikâyesi sizce neyi temsil ediyor?

Evet, bu oyun sadece Elif’in hikâyesini anlatmıyor, insanlık tarihi boyunca kadının konumu hakkında çok fazla bilgi içeriyor. Antik dönemlere yapılan atıflarda dahi bunun işaretlerini görebiliyoruz. Elif, oyun boyunca kendi olma yolunda birçok yöntem deniyor, önce başka karakterlerin güçlü yönlerinden etkileniyor; fakat daha sonra ayna karşısında aslında kendiyle yüzleşip asıl gücün kendi içinde olduğunu fark ediyor. Bana göre oyunun en güçlü mesajı bu; kadınlar bunca zorluğa rağmen kendilerini görmeli, fark etmeli ve içlerindeki gücü kendileri keşfetmeli.

Elif henüz 13 yaşında. Bu kadar küçük bir karakterin yaşadıklarını sahneye taşımak sizi duygusal olarak nasıl etkiledi?

Elif 13 yaşında küçük bir kız; fakat hem ailevi problemleri hem de toplumsal baskıları öyle güzel göğüslüyor ki bir oyuncu olarak bunlardan etkilenmemek mümkün değil. Elif’in hissettiklerini, karşı çıkışlarını, direnişini onun yaşlarında kendimde görerek çalışmaya özen gösterdim. Elif’in hikâyesini özümsemeye çalışmak başlarda çok rahat geliyordu çünkü kendime yakın görüyordum fakat acılarıyla yüzleşme anları benim için en zorlayıcı anlardı. Bu kadar küçük bir çocuğun yaşadığı acıyı hissetmeye çalışmak beni paramparça ediyordu.

Seyirciyle kurduğunuz doğrudan temas oyunun önemli bir parçası. Bu sahne dili tercihini nasıl geliştirdiniz?

Oyun boyu amacım, bir oyuncu izlemenizden ziyade aslında mahallenizdeki küçük bir kızın heyecanla anlattığı bir hikâyeye ortak olmanızdı. Günlük hayatta etkili sohbet etmenin temelinde göz teması kurmak esastır ve ben de bunu kurmak adına bütün seyirci ile göz teması kurmaya ve aslında yanınızda oturan bir yakınınızdan farkım olmadığını hissettirmek istedim. Bu durum başlarda benim için çok zorlayıcı oluyordu hem heyecan faktörü hem odak konusunda kendi kendime, otobüste, okulda her yerde göz teması kurduğum anlara özel olarak dikkat ettim ve bu durumu içselleştirmeye çalıştım. Ayrıca yönetmenimizin verdiği direktifler ve yaptığımız uzun konuşmalar da rahatlamamda çok yardımcı oldu.

Elif karakteri sizin kişisel yolculuğunuzda nasıl bir iz bıraktı?

Oynadığım her karakter aslında birer öğretmen benim için. Çünkü her karakterin şahsına münhasır tavırları ve duruşları oluyor. Elif ise benim içimdeki küçük çocuğa dokundu ve bununla da kalmayıp bu yaşımda birçok şey öğretti bana. Elif’i oynamaya başladığım andan itibaren geçmişimle yüzleşme ve onu kucaklama imkânım oldu. Bu açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum.

Oyunda sizi en çok zorlayan, duygusal olarak en ağır gelen an hangisiydi?

Oyunda beni en çok zorlayan kısım, Elif’in annesinin vefat ettiğini anlattığı yerdi. Çünkü bu duygu normal şartlarda dahi beni oldukça zorlayan bir durumken, küçük bir kız çocuğunun annesinin ölümü karşısında çaresiz kalması her defasında beni çok etkiliyor.

“Lezzetli bir yemek yiyor gibi”

Yönetmeniniz Bülent Gülbahar ile uzun süredir birlikte çalışıyorsunuz. Bu işbirliği oyuna nasıl yansıdı?

Bülent hocamla dört yıldır birlikte çalışıyoruz ve artık oyunlar elimize geldiği andan itibaren nasıl okumamız gerektiğini anlayabiliyoruz. Bu konuda gerçekten çok şanslı olduğumu düşünüyorum, çünkü kendisi bir yönetmenden çok bir ağabey, bir baba oldu benim için. Uzun yıllardır birlikte çalışmanın da getirmiş olduğu bir telepati bile geliştirdik. Bir mimiğimden bir hareketimden dahi karakter içinde rahat ya da rahatsız olduğumu anlayabiliyor ve anında müdahale edebiliyor. Bu oyunda çok sevilen bir karakter olan Itırsu da bu sayede çıktı, Bülent hocam yaptığım bir mimikten ilham alıp karakteri geliştirmeye başladı ve çok eğlenceli bir karakter çıkardı ortaya. Bülent hocayla birlikte yaratmak istediğimiz karakter hakkında önce uzun uzun konuşuyoruz ve ardından sahne provalarında istediğimiz randımanı alana kadar eğip büküyoruz karakterleri.

Seyirciden aldığınız geri dönüşler sizin için ne ifade ediyor? Sizi en çok etkileyen an hangisiydi?

Seyircinin her türlü geri dönüşü beni çok mutlu ediyor; fakat bir tiyatro topluluğuna oynadığım bir oyun sonunda genç bir arkadaşım “Lezzetli bir yemek yiyor gibi hissettim” demişti. Bunu duyduğum zaman içimde resmen şimşekler çaktı, böyle güzel bir yorumu genç bir arkadaşımdan duymak özellikle beni çok etkiledi. Bir de bir oyun sonunda yaşça büyük bir izleyicimin gözyaşlarını tutamadığını ve oyundan çok etkilendiğini öğrendiğim an gidip hemen yanına ellerini tutup sarılmıştım, sağ olsun çok güzel yorumlarda ve dileklerde bulunmuştu. Bir de oynadığım karakterin yaşlarında bir kız çocuğu gelip aynı şeyleri yaşadığını ve pes etmeden devam etmek istediğini söylemişti. İşte o gün ne kadar önemli bir iş yaptığımı bir kez daha anlamıştım.

“Rüzgârda Buluşacağız” ile özellikle kimlere ulaşmayı hedefliyorsunuz?

Oyun ile ilk hedefim kendini toplumsal baskılar yüzünden gizlemek, kapamak zorunda olan kız çocuklarında farkındalık yaratmak. Kız çocukları ve kadınlar kısaca toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle boğuşmak zorunda kalan her kadına kendi gücünü hatırlatmak istiyorum. Başkalarının “yapamazsın, gücün yetmez, bunlar boş hayaller, kadınlar yapamaz” denilen şeylerin “kadın” olmakla ilgisi olmadığını göstermek de bir kadın olarak en önemli amaçlarım arasında.

Oyundan çıkan seyircinin yanında ne götürmesini istiyorsunuz?

Hepimiz çok zor günler yaşıyoruz, hayatın zorlukları ile karşı karşıya kalıyoruz; fakat en önemli şey bu zorlukların bizi yıldırmaması. Oyun sonunda kadınların ve özellikle hayalleri olan genç kızların omuzları ve başı dik şekilde oyundan ayrılmasını ve aklına koyduğu belki de yıllardır yapmak istediği ama çevrenin etkisi ya da toplumsal baskılar yüzünden yapamadığı şeyleri en azından bir kez daha düşünmesini sağlamak ve ilk adımlarını sahneden çıktığı anda atmalarını istiyorum. Oyunda da geçen bir replik ile bunu taçlandırmak istiyorum:
İnsanları etkilemek için sihre, büyüye ihtiyacın yok, kendin ol yeter.” Umuyorum hepimizin kendini gerçekleştirebildiği, hayallerinin peşinden bıkmadan koştuğu bir yıl olur bu yıl.

Ayrıca bu değerli soruları hazırladığınız için sizlere çok teşekkür ediyorum. İyi ki sizler gibi çok değerli seyircilerimiz var ki tiyatronun gücünü hep beraber toplumun her kesimine ulaştırabiliyoruz. (EMK/TY)

Büyük ünlülere yönelik uyuşturucu soruşturması

Ülkenin birinde büyük ünlülere yönelik bir soruşturma başlatılmış. Soruşturma başlatıldığı mümkün olan her mecradan duyurulmasına karşın Büyük Ö, alem masasından kalkmamış. Hatta tehlikede olduğunu kulağına fısıldayan küçük ünsüzü azarlamış. Küçük Ünsüz, Büyük Ö’ye hafiften içerliyor, kendisini kullanılmış, kıymeti bilinmemiş hissediyormuş. İçinden “Alsınlar seni de, gör bakalım dünya kaç bucak,” demiş. Nihayetinde kapı kırılmış, içeriye polisler dalmış. Büyük Ö’yü kendinden habersiz vaziyette bulmuşlar. Büyük Ö’nün kafası o kadar iyiymiş ki gelenleri de ahbaplarından zannedip eğri bir gülüşle “Ööööö böyrön, böyrön” demiş. Polis kaşlarını çatmış “Kalk ulan!” demiş. Yandan Küçük Ünsüz atılıp “Aman efendim, kendinden haberi yok. Size karşı saygısızlık etmek istemez” demiş, ama işe yaramamış, Büyük Ö’yü kaptıkları gibi götürmüşler.

O esnada pek çok büyük ünlünün evi basılmış, toparlanıp ip gibi sıraya dizilmişler. Haberi alan küçük ünsüzler çiğdemlerini kapıp büyük ünlüleri izlemeye gelmiş. Aralarına katılan küçük ünlüler de korkuyla olan biteni izliyormuş. Tabii büyük ünlüye bunu yapan küçük ünlüye ne yapmaz!

Sıraya sokulan büyük ünlüler ellerinde birer su şişesiyle otobüsten inmeye başlamış. İzlemeye gelen küçük ünsüzlerden biri Büyük E’yi görünce heyecanlanıp “Kaldır ayol kafanı! Biz yanındayız” diye bağırıvermiş. Bunu duyan Büyük E, kendine gelmiş ve F gibi görünmeyi bırakıp gülümseyerek izleyicilerin arasından geçmiş. Her büyük ünlünün kolunda birer polis, hastaneye girmişler. Onların harf kayıtları incelenirken dışarıda bekleşen küçük ünlüler olan biteni diğerlerine ulaştırmış.

Derken daha küçük bir araba gelmiş. İçinden W, Q ve H indirilmiş. İzleyiciler şaşırmış tabii. Büyük E’ye destek olan küçük ünsüz atılıp “Memur bey bunlar ünsüz hem de büyük ünsüz, niye aldınız onları?” diye sorunca şafaktan beri büyük ünlü toplamaktan bıkan polis amiri “Bir sen biliyorsun zaten. Biz hiç anlamıyoruz değil mi?” diye onu azarlamış. Küçük ünsüze posta koymuş; ama içine bir şüphe düşmüş. Hemen savcıyı aramış. Telefonun başında bekleyen savcı açmış. Polis lafı uzatmadan “Efendim elimizde bir Büyük Duble ve bir Büyük Kü bir de Büyük He var. Bunları da aldık, ama emin olamadık. Emirleriniz nedir?” deyince savcı ellerini ovuşturarak “Asıl büyükler bulunamadı diyenlere dert olsun. Aferin aslanlarım. Duble W’yi biraz gevreterek gösterin,” demiş.

Talimatı alıp fırça yememenin sevincini yaşayan polis amiri “Arabada eşyası kalmış, geri götürün bunları” deyip görüntüyü başa sarmış. Büyük ünsüzleri yeniden arabadan indirmişler ama bu defa Büyük W’yi iki yanından tutup gerdire gerdire yürütmeye başlamışlar. Evinin içinde bile çok şık olan Büyük W, eşofman takımıyla el alemin önüne çıkarılınca buna bir sinir, sinirden mütevellit bir kuvvet gelmiş. İki yanını iyice gerip havaya doğru kaldırınca yanındaki polislerin de ayağı yerden kesilivermiş. Büyük W’nin iki yanında havada asılı kalan polislerin görüntüsü saniyesinde dünyanın bilgisine sunulmuş. İzlemeye gelenleri bir gülme almış.

“Değerli ünlü ünsüz vatandaşlarım!”

Büyük W’den dili yanan polis Büyük Q’ya daha temkinli yaklaşmış. Büyük Q, neyin neden olduğunun farkındaymış, işin sonunun nereye varacağını biliyormuş. Büyük W gibi hareketlere hiç kalkışmamış ama yuvarlacık hatlarının da yardımıyla yanına yöresine yapışılmasına izin vermemiş. Sakince yürüyüp giderken meraklı gözlerle bakan bir küçük ünsüze çok çapkın bir gülücük atmakla yetinmiş.

Sıra gelmiş Büyük H’ye. Hem izlemeye gelenleri hem de polisleri bir şenliğin beklediğini o anda kimse bilemezmiş tabii. Arabadan neredeyse akarak inen Büyük H, “Değerli ünlü ünsüz vatandaşlarım! Beni bilen bilir, ben Büyük Haş’ım, Büyük Haş’lardanım. Büyük Haş’ları diğerleriyle karıştırmayın. Bizim ünlümüz kendi içimizdedir, hiçbir ünlüye ihtiyacımız yoktur. Okunmasak da orada oluruz, okunsak da. Misal ‘ak, ukuk, adalet!’” diye bağırmaya başlayınca izleyicilerin arkasında bekleşen davul zurna ekibi birden ortaya çıkmış. Haş gür sesiyle “vur bakalım!” deyip oynamaya başlayınca polisler kalakalmış. İzleyiciler de kendini oyuna kaptırmış. Gözaltı işi birden toplu eğlenceye dönüvermiş. Şafaktan beri koşturmaktan perişan olan polisler de “Hadi eğleniversinler biraz, biz de izleyelim” demişler. Şapkalarını iyice gözlerinin üstüne indirip oynayanları izlerken birden Haş’ın orda olmadığını fark etmişler. “Aman dur, aman nereye gider koskoca Haş” diye telaşla koşuşmaya başlamışlar. Ama nafile.

O karışıklıkta küçük ünsüzlerin arasına karışıp minik bir he gibi görünmeyi başaran Haş, davul zurna ekibiyle yanında yürüyenlerin omuzlarına vurup gülüyormuş. “İşte” demiş, “Haş’lara bulaşmanın sonu budur. Bizi Ha’larla, He’lerle karıştırdılar tabii. Ünlü soruşturmasına meze yapacaklardı bizi ama yer mi Haş’lar bunları?” Haş’ın beline sarılmış hayran hayran bakan küçük ünsüz “Bu ünlülerin küçüğü de büyüğü de bir. Azıcıklar ama sorsan her şey bunların etrafında dönüyor! Oh oldu hepsine. Biz işimize bakalım değil mi?” demiş. Küçük He gibi yürüyen Büyük Haş gülerek “Bugünü Büyük Haş Bayramı ilan ettim gitti! Davulcu vur!” deyince coşkulu kalabalık “Ünlülerin büyüğüne bir, küçüğüne iki” diye bağırmaya başlamış. Büyük Haş halinden memnun güle eğlene yürüyüp gitmiş. (ÖE/TY)

Cannibal: Biyopolitik savaş ve Kürtleri yemek

"Bir ölü gerçekliği ifade ediyor, hasta değil, yaralı da değil, ölü bir gerçeklik.”

Abdullah Öcalan
Perspektif, Serxwebûn 521. Sayı

İngiliz filozof Thomas Hobbes’un Leviathan kitabında geçen “İnsan, insanın kurdudur” sözünü bağlamından çok da uzaklaştırmadan baktığımda bana Rusya-Ukrayna savaşında Yakut askerin Ukraynalı askeri silah ve bıçakla öldürmeye çalışırkenki hallerini hatırlattı. Ukraynalı asker yaralıyken diğer askerin onu ısırmasında, çiğ çiğ yeme arzusunu gördüm nedense. Ukraynalı asker, karşısında onun kolunu parmaklarını ısırarak koparmaya ve yemeye çalışan diğer askere, onu insanca ölüme bağışlaması için ricada bulunuyordu. İnsan yemek (cannibalizm) hiçbir zaman ilkel bir davranış değildi. Çıplak ve dilsizken de bu vardı. Takım elbiseli ve bir dili varken de böyle.

Rojava’da biyopolitik bir savaş sürüyor. Deniz Çiya’nın bedeninin yüksek birden atılması, teşhir edilmesi. Kadınların örgülü saçlarının kesilmesi, Diyar Koç’un “bayrağı indirdiği” iddiasıyla kafatasının kemiklerini kırmak istercesine toplu şiddete uğramasının temelinde işte bu biyopolitik şiddet söz konusu. Biyopolitika, Fransız felsefeci Michael Foucault’dan mülhem bildiğimiz bir kavram. İnsanın ne olursa olsun hayatta tutulması ve her açıdan sömürülmesini esas alır. Öldürmez ama yaşatmaz da. Zombileştirir. Diğer insanları dizayn etmek, bir kurgu-insana dönüşmek için kullanılır. Kısaca ölümü gösterip sıtmaya razı etmek olarak da tanımlanabilir.

Irkçılık bağlamında değerlendirildiğinde de biyopolitikayı, bu kendini egemen ilân eden otokratik halkın çoğunluğu ve onun “bekçisi” olan devletin istemediği kişilere ve halklara uyguladığı meşrulaştırılmış zulüm araçları denilebilir. Ne yapar peki istemediği kişilere devlet ve onun mahdumları –“oğulları”– aç bırakır, dilini “kısar”, dilini sanki kesmiş küçülmüştür ve böylece sesi kısık çıkar. Hep aynı yemeği yedirir. Aynı kıyafetleri giydirir. Kendi toplumundan uzak tutar. Onlar hakkında efsaneler ve mitler uydurur. Canavarlaştırır, insansızlaştırır. Aklıma Kafka’nın Akademi İçin Bir Rapor öyküsünde bir maymunun giderek insanlaşma sürecini, hiçbir dil bilmezken –insan dilinden bahsediyorum– dil öğrenmesini ve bir makale sunacak kadar yetkin olmasını işlediği öyküsü geliyor. Bu da tam tersi, konuşanın giderek sesinin kısılıp dilsiz bırakıldığı, bedeninin Türkiye Cumhuriyeti Lokantası’nda bir yemek olarak servis edilmesini getiriyor.

Osmanlı İmparatorluğu, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet “kasapları” ekmeğini ve suyunu bölüşmek zorunda kaldığı tüm halkları biçti. Açıkça demek ki, eğer biri Türk değilse onun midesi, saçı, gözleri, dili vb. birçok organı bu açgözlülük politikasının kurbanı. Direnenler ise çoktan yüzyıllık ve hatta ebedî düşman ilan edildi. Onların kanı ve malları helal kılındı. O yüzden bir yerde eğer soykırım varsa topyekûn soykırım vardır. O yüzden baştan kanibalizme gönül vermiş bir yapı, sadece gidip bir halkın askeri gücüyle çatışmaz da orada olan ne varsa onu yemeye çalışır. Yiyemezse başka insan yiyen dostlarına yardımcı olur. Onların yemesini sağlar.

Biyopolitik barbarlık

İşte uygarlık geldi kıyılara vurdu. İnsanlık o kaygı duyduğu “sevgi ve güvenlik” olgu ve kavramlarını çoktan aştı. Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında bir komşunu öldürmemen için iki temel motivasyonunun olmasını söylüyor: Sevgi ve güvende olma hissi. Peki şimdi uygar değiliz, birbirimizi yiyiyoruz, diyerek kurulan bu uygarlık sahnesinde ne oldu da yine bazı halklar, devlet ağzında ve elinde kanla dolaşır oldu? Ne oldu da köpek dişleri yine uzadı? Çünkü tarihsel olarak 17. yüzyıl aydınlanması ve ardından 18. yüzyıl sanayisi ve yine ardından 19. yüzyıl teknoloji-kültür büyümesi bir işe yaramadı. İnsanlık dönüp dolaşıp birbirini yiyen insanların –ama bunu gerçekten yapıyorlar– yüzyıllar önce yaptığı ritüelleri şimdi üzerinde hukuk ve diyanet cübbesi, bürokrat katlığı (Kürtler takım elbiseye katlık der) giyerken yapıyor. Camiide kılıç çekiyor mesela. Keserim diyor, benim dediğim bir insan olmazsan. Fetva veriyor mesela, diyor, gidin onları yiyin. “Savaşalım askerleriyle” diyor aralarından bazıları, emir geliyor yukarıdan “Hayır gidin onları dövün, binadan aşağı atın, saçlarını kesin”.

Bu biyopolitik barbarlığı, Bismil’de buna şahit olmuş bir arkadaşımın anısıyla örnek vererek bitirmek istiyorum. 1993 yılında Bismil’de bir ilkokulda geçen hikâyede ne olmuşsa ağzındaki tükürüğü tutamayan bir kız çocuğu tuvalete gitmek için öğretmeninden izin istiyor. Öğretmen de izin vermeyince eliyle ağzını tutmaktan yorulan –belki de sıkıldı, tepki göstermek istedi– kız çocuğu önüne, sıranın altına tükürüğünü bırakıyor. Bunu fark eden öğretmen hemen olay yerine yetişip kızın saçlarından tutup özür dilettikten sonra saçını tutup tükürüğü ona bütün sınıfın önünde yalatıyor. Çünkü kız çocuğu Türkçe bilmediği için daha önce de tuvaletle ilgili izinlerde azarlanmış, küçük düşürülmüş. Bedenine zorla hükmediliyor. Beyninin içine girilip oradaki dile dair sinir hücrelerine karışıp sen bizim gibi olacaksın, Türkçe konuşacaksın deniliyor. Noam Chomsky’nin o her insanda bir dili konuşabilmenin, onu dizayn etmenin becerisinin istismar edilmesini görüyoruz. İşte biyopolitika biraz da böyle bir şey.

Velhasıl bastırılan geri döner. Her şeyini yasakladığın, yok ettiğin, görmezden geldiğin halklar tarihin bir yerinden bir kişi bile olsa çıkar gelir. Orada çoğalır ve büyütür özgürlüğünü. Bunu tarihsel olarak yaptı insanlık. Yine yapar. Bedeni, ruhu çiğnense de Egemen’in midesine oturur, kusturur onu ve yine geri döner. Bu metinde biyopolitikayı tartışırken insan bedenine dair sarsıcı imgelerden kaçınmak mümkün olmadı. Çünkü biyopolitika başka türlü anlatılamaz. Dolayısıyla kullanılan dil bir tercih değil; biyopolitikanın kendisinin dayattığı zorunlu bir ifşa biçimidir. (OD/TY)

Marduk’tan Şara’ya, Tiamat’tan Rojava’ya

Önce hikâyeyi kısaca hatırlayalım…

Her şeyin başında, henüz gökyüzü ve yeryüzü adlandırılmamışken sadece sular vardı. Tatlı suların ilksel babası Apsu ve tuzlu suların (denizin) ilksel annesi Tiamat sularını birbirine karıştırıyorlardı. Bu birliktelikten tanrılar kuşağı meydana geldi.
Ancak genç tanrılar, özellikle de Ea ve kardeşleri, taşkınlıkları ve gürültüleriyle yaşlı kuşak olan Apsu ve Tiamat’ı rahatsız etmeye başladılar. Apsu, Tiamat’ın itirazına rağmen onları yok etmek istedi ancak her şeyi bilen Ea, Apsu’yu büyüyle uyutup öldürdü ve üzerine kendi konutunu kurdu.

Ea’nın bu zaferinden sonra, Apsu’nun kalbinde Marduk dünyaya geldi. Marduk doğuştan farklıydı; dört gözü, dört kulağı vardı ve ağzından ateş saçıyordu. Dedesi Anu, ona oynaması için Dört Rüzgârı hediye etti. Marduk’un oluşturduğu bu rüzgârlar ve fırtınalar suları dalgalandırıp Tiamat’ı rahatsız etmeye başladı. Tiamat’ın bağrında yaşayan diğer tanrılar (eski kuşak), Tiamat’a gidip şöyle yakındılar: “Eşin Apsu öldürüldüğünde sesini çıkarmadın... Şimdi bu rüzgârlar yüzünden uyuyamıyoruz. Bizi sevmiyor musun? Harekete geç ve intikam al!”.

Bunun üzerine Tiamat savaş kararı aldı. Devasa ejderhalar, akrep insanlar, aslan adamlar ve fırtına canavarlarından oluşan 11 çeşit yaratık yarattı. Oğlu Kingu’yu bu ordunun başına geçirdi ve ona en büyük yetkiyi simgeleyen “Kaderler Tableti”ni verdi.

Tiamat’ın savaş hazırlığı tanrılar meclisinde büyük bir korku yarattı. İlk başta Ea ve Anu, Tiamat’ın karşısına çıkmaya çalıştılar ancak korkularından karşısında geri döndüler. Tanrılar çaresiz kalınca Ea, oğlu Marduk’u öne sürdü. Marduk, Tiamat ile savaşmayı kabul etti ancak çok büyük bir şart koştu: “Eğer sizi kurtarmamı istiyorsanız, meclisi toplayın ve bana aşkın bir kader biçin. Benim ağzımdan çıkan emir değiştirilemez olsun. Kaderleri ben tayin edeyim.”

Tanrılar, çaresizlik ve Marduk’un gücüne duydukları hayranlıkla bu şartı kabul ettiler. Bir ziyafet düzenleyip sarhoş edici içkiler içtiler ve Marduk’a mutlak krallığı, asa ve tahtı verdiler. Ona “Tek Kral Marduk’tur!” diyerek biat ettiler.
Marduk, savaşa büyük bir strateji ve korkunç silahlarla hazırlandı. Bir yay yaptı, okunu hazırladı, sağ eline gürzünü aldı. Önünde şimşekler gidiyordu. En önemli silahı ise Rüzgârlar ve Ağ idi. Dört rüzgârı (Kuzey, Güney, Doğu, Batı) ve bunlara ek olarak “Kötü Rüzgâr”, “Kasırga” gibi yedi rüzgârı daha yanına aldı. “Fırtına” adlı savaş arabasına bindi.

Marduk, Tiamat’ın karşısına dikildiğinde önce onu sözleriyle tahrik etti: “Neden dışarıdan sakin görünüyorsun ama kalbin savaş istiyor? Kendi çocuklarına (tanrılara) saldırdın ve layık olmayan Kingu’yu yücelttin. Gel, sen ve ben teke tek dövüşelim!”.

Tiamat bu sözler üzerine öfkelendi ve büyülerini okumaya başladı. İkisi göğüs göğüse çarpıştı ve sonuç olarak Tiamat öldürüldü. Onun düştüğünü gören ordusu ve canavarları korkuyla kaçmaya çalıştı ama Marduk hepsini ağıyla yakalayıp zincire vurdu. Savaşın kışkırtıcısı Kingu’yu yakaladı, onu “ölü tanrı” saydı ve göğsündeki Kaderler Tableti’ni söküp alarak kendi göğsüne taktı. Böylece evrenin mutlak hâkimi oldu.

Marduk zaferden sonra Tiamat’ın devasa cesedinin başına geçti. Bu “yenilgiye uğratılmış düşman”, artık evrenin hammaddesi olacaktı. Marduk Tiamat’ın ikiye bölünmüş bedeniyle gökyüzünü, yıldızlar, zamanı, yeryüzü ve nehirleri yarattı. Marduk, evreni fiziksel olarak düzenledikten sonra idari ve teolojik düzeni kurdu. Yetmedi, tanrılara “hizmet” için kan ve kemikten bir varlık olan “insanı” yarattı.

Canlı alegori

Yukarıdaki anlatı, Jean Bottéro ve Samuel Noah Kramer’in derlediği “Mezopotamya Mitolojisi” kitabında yer alan “Yaratılış Destanı” anlatısıdır.
Bu destanı referns alıp Marduk ve Tiamat arasındaki kozmik çatışmadan yola çıkarak güncel çatışmalar üzerinden bir anlam hattı çıkarmak istiyorum.

Fakat bu hikâyeye bazı zorunlu ekler de gerekiyor.
Tiamat’ın gücü biyolojiktir; canavarlar doğurur, yaşamı kendi bedeninden üretir. Marduk’un temsil ettiği yeni düzen ise “söz” ve “teknik” üzerinedir.
Tiamat, kitapta da ifade edildiği üzere “ana tanrıçadır” ve yaşamın kaynağıdır.
Marduk ise bir “düzen ve egemenlik” anlatısıdır. Norm tekelidir.
Kaderlere hükmetmek isteyen, ağzından çıkan her şey değiştirilemez, geriye alınamaz olsun diyen biridir.
Savaşın temel nedenlerinden biri, Tiamat’ın “Kaderler Tableti”ni (yani yasa yapma ve yönetme yetkisini) paylaşmasıdır. Marduk bu durumu “kadınsı/duygusal” görür ve özellikle savaşır.

Destanın en ilginç anlarından biri şüphesiz Tiamat’ın katledilmesinden sonra onun ikiye ayrılan bedeni üzerinden yaratılan düzendir.
Yani düzen, yenilenin bedeninden yapılır…
Bu yönüyle de destan, tipik bir devletleşme anlatı mitidir.
Sosyolojik açıdan Marduk, merkezi devletin ve mutlak monarşinin prototipidir.
Tiamat’ın dünyası ise daha çok doğa durumudur diyebiliriz.
Arzulanan düzen uğruna öteki parçalara bölünür ve mülke çevrilir.
Özetle, Tiamat artık yaşayan bir özne değil, üzerine basılan, suları kanallara alınan, kaynakları sömürülen, gücüne el konulan pasif bir “arazi”dir.
Tiamat, başlangıçta “her şeyi doğuran ana” iken, savaş sürecinde “kötülük tasarlayan” bir düşmana dönüştürülür.  
En önemli ayrıntılardan biri de Tiamat’ın aslınsa savaşa girme nedeni “kendi yarattıklarını savunmak için” savaş açar. Yoksa durum bir intikam, haydi birine karşı savaşalım değildir. Bu çok kritik bir ayrıntıdır.

Yukarıda kısaca ifade ettiğim tanımlar ve durumlar silsilesi çok tanıdıktır. Denilebilir ki Tiamat ve Marduk miti, tozlu raflarda duran bir masal değil, son derece canlı bir alegoridir. Tam da güncel bir örneğini yaşamaktayız.
Marduk’tan Şara ve onun destekçilerine, Tiamat’tan Rojava’ya baktığımızda müthiş bir uyum görürüz. Ortadoğu’nun kendisi de adeta “yaratılan” evren görünümündedir.

Şara, merkezi devlet projesinin seçilmiş kişisi olarak, (hegemonik tanrılar tarafından kendisine görev verilen) Marduk işlevi görmektedir. Eline verilen teknik ve güç benzerdir.
Tek bir egemenliği, ağzından çıkanların değiştirilemez olmasını, tek bir hukuku ve tek bir yönetimi istiyor.
Rojava’nın tam da böylesi bir tabloda, siyasal ontolojik tehlikeye dönüşmesi sürpriz değildir. Şara için Rojava’nın “tehlikesi”, askeri gücünden değil, varoluşsal yapısından gelir. Başka bir hukuk, başka bir yurttaşlık, başka bir kadın-toplum rejimi mümkün dediği için ‘tehlikelidir.’

Şara ve çeteleri, Rojava’yı bastırmakla yetinmiyor, onun kurumlarını/öz-savunmasını/özyönetimini dağıtıp, geriye kalan toplumsal enerjiyi kendi “Suriye düzeninin” malzemesi yapmak istiyorlar. Bugün açılan savaşın özü budur. 
Rojava düştükçe, Rojava yok oldukça mevcut düzen var olacaktır. Şara ayakta kalacaktır.
Tiamat nasıl ki kendi yarattıklarını (farklılıkları) savunmak için savaşa girdiyse, Rojava da bugün kendi öz-yönetimini ve değerlerini korumak için bir varlık savunmasındadır.
Bu bakımdan ortada olan saldırılar, başlayan savaş dalgası iki devasa mitolojinin (yaşam/demokratik modernite ve savaş/kapitalist modernite) savaşıdır.

Rojava, Tiamat’ın bedeni gibi bölündükçe “Suriye”nin yaşayacağı iddia edilmektedir. Böylece yaratılan yaşam modeli, kadın mücadelesi, değerler ve yaratılan kader (xwebûn) yok oldukça merkezi düzenin yarattığı “yeryüzüne” katılacaktır.
Amaç Rojava’yı yenmekten ötedir. Askeri olarak veya psikolojik olarak “yenmek” kurtarmıyor. Önemli olan Kürdün iradesini parçalayarak, bu parçaları kendi merkezi “Suriye binasının” harcına katarak hiçleştirilmiş Suriye kozmosu yaratmaktır.
Marduk ve onun düzenine inat Rojava kozmosundan yana olmaya devam edeceğiz.
Bu tercih, bugün sadece politik bir tercih değil, bir varlık ve onur meselesidir. (SB/TY)

Kurumsallaşan faşizmin faşizm retoriği: Gökkuşağı Faşizmi

Geçtiğimiz günlerde “devlet televizyonu” TRT’nin dijital yayın platformu tabii’de gösterileceği, yayınlanan tanıtım videosuyla duyurulan belgesel kamuoyunda geniş yankı uyandırdı: Gökkuşağı Faşizmi. Tanıtım videosuna göre LGBTİ+’ları temsil eden bir fil, camdan bir odayı kırıp döküyordu. Bu camdan oda, bir çocuğun odasını temsil etse de temelde aile merkezli toplumsal normların bir yansıması. Belgesel, doğrudan LGBTİ+ hareketini faşist olarak nitelendiriyor. Peki bu nitelendirme bir anlam ifade ediyor mu?

Bu soruya en baştan “hayır” demek gerekiyor. Hatta bu yazıyı tam da burada sonlandırmak, yapılan nitelendirmenin anlamsızlığı karşısında başlı başına güçlü bir anlam taşıyacaktır. Ancak yine de meseleyi temellendirmeden bırakmamak, etik bir sorumluluk olarak karşımızda duruyor. Öncelikle LGBTİ+ ne demek onunla başlamak gerekiyor; en temelden. LGBTİ+; lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseksüel, aseksüel, queer ve daha uzatabileceğimiz varoluşları bütünsel olarak ifade eden bir kısaltma. Bu kısaltmada kullanılan artı işareti kapsayıcılığı ve kimi dışlayıcı yaklaşımlarca LGB ile sınırlandırılmadığını ifade ediyor. Dolayısıyla eğer birazdan sayacağım küründen insanların beyanlarının harflerin temsil ettiği spektrum ile paralel olduğunu varsayarsak bu kısaltmalara Leyla, Gıyasettin, Balım, Turna, İsmet ve daha nicesinin isimlerinin kısaltması da diyebiliriz, çünkü LGBTİ+, yalnızca bir varoluştur. Bunun ötesine geçen şey, bu bireylerin bir araya gelerek bir hareket oluşturmasıdır; özellikle altını çizmek gerekir ki bu bir ideoloji değil, bir harekettir. Bu yazıda her bir terimin tanımını uzun uzun yapmayacağım; nitekim buna sayfalar da yetmeyecektir.

Tarihin derinliklerinden bugüne varlığını sürdüren bu harflerin neden harekete geçme ihtiyacı duyduğunu uzun uzun anlatmayacağım; bunun tek ve temel bir cevabı var: Yaşamak. Bu hareketin bir değişim isteği var ve bu istek en temelden toplumun parçası olan insanların ötekileştirilmemesinden ortaya çıkıyor. Daha da genişletmek gerekirse ailenin bir parçası olabilmek –belki ailenin kendisi olabilmek–, bir çalışan olabilmek, bir hasta, bir barış savunucusu, bir hak sahibi, bir yaşayan olabilmekten ortaya çıkıyor. Kısacası toplumun her parçası gibi yaşayabilmekten ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu, temelden bir insan hakları mücadelesi. Ve değişim isteği, yaratılan dışlayıcı normların dönüşmesi –iktidarın korktuğu biçimiyle yok edilmesi– yönünde temel bir taleptir. Ancak bu istek, total bir baskı aracına sahip değildir; bir ideoloji olarak faşizmin hedeflediği türden bir tahakküm kurma amacı da yoktur.

tabii’den ayrımcı belgesel: Gökkuşağı Faşizmi
tabii’den ayrımcı belgesel: Gökkuşağı Faşizmi
14 Ocak 2026

LGBTİ+ hareketi ne için mücadele eder?

LGBTİ+ hareketi LGBTİ+’ların ekonomik, siyasal ve sosyal alanlarda eşit varoluşu için mücadele eder. Bu varoluşun kabul edilmesi için gerekli baskıyı oluşturmayı hedefler. 

Bu baskı, iktidarın iddia ettiği gibi bireyler üzerinden işleyen bireysel bir baskı değil; yapısal ve sistemsel bir baskıdır. Baskı araçlarına yakından bakıldığında –ki bunu herhangi bir derneğin faaliyet raporunda dahi görmek mümkün– bir yıkım hedefi taşımadığı da açıkça görülür. Nitekim bu araçların hiçbirinde heteroseksüellerin “tedavi edilmesi”, onlarla “mücadele edilmesi” ya da tarihteki vahşi örneklerden hareketle ortadan kaldırılması gerektiğine dair bir önerme yer almaz. Tam tersine LGBTİ+’lar, “öteki” üzerinden tanımlanmadıklarını, bizzat var olduklarını ve bu nedenle kendilerini tanımlamak için bir karşıtlığa ihtiyaç duymadıklarını savunur. Bu varoluşun toplumun doğal bir parçası olarak kabul edilmesini talep ederler. Bu, faşizm olabilir mi?

Faşizm, temelde devlet aygıtlarını kullanarak total bir baskı üretmeyi ve belirli örgütlenmeleri tasfiye etmeyi hedefler. Bu hedefin ideolojik temellendirmesi ise mevcut devlet ve rejim formunun –bu bağlamda parlamenter demokrasinin– sosyoekonomik krizleri çözemediği iddiasına dayanır. Salt bu tanımlamalar üzerinden dahi, LGBTİ+ hareketinin faşist bir yapılanma olmadığı ve olamayacağı açıkça tespit edilebilir. Hiçbir LGBTİ+ oluşumu iktidarı hedeflememiştir. Elbette temsiliyet bazında bir LGBTİ+’nın iktidarın temsilcisi olmasını istemiştir. Fakat bu, bir sosyalizasyon isteğinden ve görünürlük talebinden, yani mesela “bir LGBTİ+ da her birey gibi başbakan olabilir” demekten öte bir şey değildir. İktidarın faşizan olarak nitelendirdiği dayatma ise bütünüyle bir safsatadan ibarettir.

LGBTİ+ hareketinin dayatmacı olmadığını söylemiyorum. Evet, ortada bir dayatma var. Ancak bu dayatma, “öteki”nin dışlanmasına ya da dönüştürülmesine yönelik değil; bizzat kendisinin topluma ait olduğunun kabul ettirilmesine yönelik. Israrla ve inatla “varız” demenin dayatmasıdır. Aksi iddia edildiği gibi, kimsenin kimseye cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliği dayattığına dair bir örnek yok. Olsa dahi, bireysel bir hatanın toplumsal bir harekete mâl edilemeyeceğini belirtmeye gerek yok sanıyorum. Burada söz konusu olan, yokluğun tanımıdır: Toplumsal bir talep olarak böyle bir dayatmanın var olmadığı gerçeği. Tarihte, kitlesel ya da bireysel düzeyde bir kişinin LGBTİ+ olmaya zorlandığı tek bir örnek dahi yokken, LGBTİ+’ların cis-heteroseksüel (heteroseksüel normu merkeze alan) olmadıkları için hem kitlesel hem de bireysel olarak öldürüldüklerine dair sayısız örnek bulunmaktadır.

Faşizm

Öte yandan faşizmin en temel mekanizmalarından biri, toplumu statik bir yapı olarak ele alması ve bu katılıkla toplumu tanımlamasıdır. Toplumsal nostalji ve geleneklerin statikliği üzerinden bir suçlu inşa etmek, bunun pratik yansımasıdır. LGBTİ+’lar ise kimliği ve yönelimi statiklik bir yana; akışkanlık ile tanımlar. Dolayısıyla toplumu değişen ve dönüşen bireylerle tanımlayan bir hareketin statik katılıkla bir bağı olduğunu ifade etmek abesle iştigal etmektir.

Bununla birlikte ailenin insanlığın doğal yapıtaşı olduğu görüşü bir şeyleştirmedir –reifikasyondur– ve aslında yayınlanan tanıtım videosunda da bir varoluş olarak filin temsiliyetinin yanında statik bir katılık olarak ailenin kırılganlığı ve inorganikliği çok doğru bir temsilin sonucudur. Aile doğal değil, beşerî sosyal bir yapıdır. LGBTİ+’ların doğallaştırılmış aileyi yok ettiği ifadesi statik toplum görüşünün sonucudur. Bu tür pratiklerin, kapitalizmin ve dolayısıyla bu sisteme entegre iktidarların krizlerinin keskinleştiği dönemlerde yoğunlaşmasının bir tesadüf olmadığını da belirtmek gerekir. Bir günah keçisi seçilerek “insan doğasının yok edildiği” korkusunun yayılması, sağ popülizmin en etkili manipülasyon yöntemlerinden biridir. Tarihte Yahudilerin toplumsal krizlerin sorumlusu ilan edilmesiyle, günümüzde işsizliğin göçmenlere yüklenmesi ya da ailenin parçalanmasının –hatta yakın zamanda suça sürüklenen çocukların– müsebbibi olarak LGBTİ+’ların gösterilmesi arasında hiçbir fark yoktur. Tüm bu örnekler, sistemsel sorunların üzerinin örtülmesine hizmet eden aynı politik pratiğin farklı tezahürleridir.

Doğum oranlarının “cinsiyetsizleştirme” ile açıklanması, kapitalist sistemde bir çocuğun yaşam maliyetinin aileye yüklediği ağır maddi koşulların bilinçli biçimde yok sayılmasıdır. Bu yaklaşım, Giddens’ın kişinin öz benliğinin maddi ve toplumsal sürekliliğinden yoksun kalması olarak tanımladığı ontolojik güvensizliğin siyasal bir araç olarak kullanılmasıdır. Bu, sağ popülizmin en sık başvurduğu korkulardan biridir. İnsan, varoluşsal olarak kendi devamlılığını ister ve bu devamlılığa dair derin bir kaygı taşır. Sağ popülizm tam da bu kaygıyı hedef alır; korkuyu manipüle ederek onu faşist amaçların inşasında, muhalif odakları tasfiye etmenin bir aracına dönüştürür.

İktidarın “aile kurumu yıkılıyor” söylemi üzerinden, sisteme karşı kesişimsel ve etkili bir muhalefet inşa eden LGBTİ+’lara yönelik bir mücadele dili kurması, bunun güncel ve çarpıcı bir örneğidir. Oysa sistemin çocukları metalaştırdığı ve ölüme sürüklediği MESEM’ler, her yıl yüzlerce kadının öldürüldüğü patriyarkanın sürekli yeniden üretilmesi, asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı koşullarda emekçilerin yaşadığı yoksullaşma, emekli maaşlarının en az asgari ücret seviyesine çıkarılması talebinin karşılıksız bırakılması; gençlerin yalnızca sosyal yaşama katılamaması değil, geçinememesi gerçeği ve daha pek çok yapısal sorun görmezden gelinmektedir. Tüm bunlar konuşulmazken, adeta bir millî seferberlik ilân edilerek her hafta bıkmadan usanmadan LGBTİ+’ların “bir terör sorunu” olarak sunulması, rastlantısal bir tercih değil; kurumsallaşan faşizmin bizzat kendisidir.

LGBTİ+’ların medya yoluyla “kimlik dayattığını” ve bu nedenle faşist olduğunu iddia eden iktidar, devlet aygıtlarını kullanarak LGBTİ+ derneklerini düzenli biçimde mali denetimlerle baskı altına alıyor. Müstehcenlik iddialarıyla aktivistlere cezalar veriliyor, dernekler kapatılıyor. Bu sistematik hedef göstermenin sonucu olarak LGBTİ+’lar öldürülüyor, intihara sürükleniyor. Devlet aygıtlarından biri olan devlet televizyonu aracılığıyla onlarla “mücadele edilmesi” imâ ediliyor. Her Onur Yürüyüşü’ne ve dahi LGBTİ+ bayrağına bağlam fark etmeksizin saldırması faşizmin temelleridir. Tüm bu pratikler, faşizmin temel dinamiklerini açıkça ortaya koyuyor.

Nihayetinde, muzir.org’dan Aslı Alpar’a konuşan KuirFest küratörlerinden Furkan Yurt’un da ifade ettiği gibi, Gökkuşağı Faşizmi bir belgesel değil propagandadır. Çünkü ortada ne bir belge ne de bir tanıklık var; bunun yerine belirli bir önerme, katı bir doğruluk iddiasıyla sunulmaktadır. LGBTİ+ hareketinin faşist olarak tanımlanması ve günah keçisi siyaseti üzerinden insanlığın ontolojik güvensizliğinin manipüle edilerek sistemsel sorunların örtbas edilmesi, başlı başına bir faşizm pratiğidir. Dolayısıyla, eğer bir faşizm tanımı yapılacaksa, bunu LGBTİ+ hareketi üzerinden “faşizm” üretmeye çalışan ve giderek kurumsallaşan bu anlayıştan başlamak gerekir. Sözlerimi tamamlarken Judith Butler’ın Kaos GL tarafından çevrilen şu ifadesini hatırlatmak isterim: “Anti-demokratik rejimlerin baskıcı edimleri, korkunun itirafıdır.” Bizler, yapılan propagandanın ayrımcılığı derinleştirdiğinin farkında olmakla birlikte, asıl olarak bu itirafa odaklanıyoruz. (TG/TY)

Sahte Cennetten Kaçış: Hakikat ve iç ses arayışı

Müge İplikçi’nin Sahte Cennetten Kaçış romanı; kadın bedenini ve zihnini saran kapanlardan, kurmaca dünyalardan ve iktidarın “ehlileştirici” sesinden bir kaçış, çok katmanlı bir “iç ses” arayışı ve varoluşsal bir yolculuk anlatısıdır. Hakikâte ulaşma çabası ile kadın dayanışması ve hatırlama eylemi bu yolculuğun en önemli destekçileridir. Romanın merkezinde; insanlar neden “sevgi maskesi” altında en temel duyguları istismar eden ve “çağımızın görünmeyen kölelik halini” üreten tarikatların bir parçası haline gelirler sorusu yer alır. Tarikatın kadınları mülksüzleştiren totaliter yapısı, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Hikayesi’ndeki kadın bedeni üzerindeki mutlak kontrol mekanizmalarıyla örtüşür. Anlatı, çok katmanlı yapısı, geçmiş ile bugün arasındaki akışkan geçişler, düş ile gerçeğin birleştiği anlar, hatırlamak ve unutmak arasındaki ikilimler, alegori ve semboller aracılığıyla bu sorunsalın izini sürer.

Muhabirlik mesleklerinin henüz başlarında olan Selin ve Handan’ın, ‘İlmi Hoca Tarikatı’na uzanan hikayesi, tarikatın derinliklerine dair merak ve bilinmeyeni görünür kılmaya dair mesleki bir heyecan ile başlar. Tarikat üyesi olan Yaşar, Selin için sadece bir araştırmacı gazeteciliğin nesnesi değil; geçmişe dair yarım kalmış duyguların, kumlara yazılan “Yaşar & Selin hayalinin” ve kader ortaklığının sembolüdür. Yaşar’ın babası oğlunun “densizin” teki olduğunu haykırarak intihar edip gider. Selin’in annesi kızını “yok sayarak” var eder ve bu “yoklukta gelişen varlığını” eleştiriyi bir varoluş biçimi haline getirmiş polis babaya sürekli şikâyet eder. (s.104) Bulimia, Selin’in gördüğü yoğun psikolojik şiddetin bir anlamda bedensel dışa vurumudur. Evden kaçış, yersiz-yurtsuzluk ve yalnızlık duygusuna Yaşar cevap olur; sığınılan bir liman, bir “ev” simgesi haline gelir. Yaşar, “o halde eve gidiyoruz” der. Villaya girdikten sonra bahçe kapısının çelikten kapanma sesi, Selin’e bir “kapana sıkıştığı" düşüncesini verir; bu düşünceyi hemen kovsa da o ses içinde “tınlamaya” devam eder. (s.87) Selin’in iç sesine yolculuğu gürültülerin içinde “tınlayan” bu sesi duyma ve dinlemeyi öğrenme yolculuğudur.

Sahte Cennetten Kaçış, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Hikayesi ile paralellikler kurarak kadın bedeni ve zihni üzerindeki tahakküm mekanizmalarının dehşet verici boyutlarını cesurca sergiler. Her iki anlatıda da kadın bedeni; politik, dini ve ideolojik birer denetim nesnesidir. Sahte Cennetten Kaçış’ta “İlmi Hoca Tarikatı”nın “sevgi maskesi” altında yürüttüğü beyin avı, kadınları mülksüzleştiren ve iradelerini yok sayan totaliter bir yapı oluşturur. Handan, Selin’e tarikatın tehlikelerine karşı bir uyarı olarak sürekli olarak Damızlık Kızın Hikayesi’ni okumasını önerirken; tarikat üyesi Yaşar ise bu distopik anlatının tarikat pratikleri içerisinde nasıl bir “gerçeğe” dönüştüğünü gururla dile getirir. Bu tahakküm mekanizmaları sadece fiziksel bir kapatılma ile değil, aynı zamanda dilin ve hafızanın kısıtlanmasıyla da çalışır.  

Sahte Cennetten Kaçış bir anlamda bir hakikât arayışıdır; tarikatların görünen “saklı cennet” gerçekliğinin ötesindeki sömürü mekanizmalarını ve buna karşı bireysel mücadele biçimlerini ve dayanışma örneklerini görünür kılma çabasıdır. Handan, Selin, Melike, Suna ve Behruz Çorak bedeller ödeyerek bu hakikât arayışının bir parçası olurlar. Medya, hukuk, emniyet, tıp ve tarih hakikâtin ortaya çıkmasını mümkün kılan veya engelleyen kurumsal mekanizmalardır. Edebiyat ve Sahte Cennetten Kaçış romanı ise Müge İplikçi’nin bu hakikât arayışına karakterlerle birlikte katılmasının yolculuğudur. 1977 Harem patlamasından etkilenen Leman ve Mahmut’un karşılaşması İlmi Hoca tarikatının başlanıgıcı olacaktır. Handan ve Selin’in yaptıkları araştırmaları kendi araştırması gibi kullanan ve medya sektöründeki emek sömürüsünün sembolü olan Rüçhan, patlamadan bir süre sonra Leman ile Mahmut’un işlerini büyütmelerine dair bir haber yapar. Daha derinlemesine araştırılmayan bu haber bir dönemin “karanlık kayıtları”nın ve karanlı bir dönemin önlenebilme ihtimalinin nasıl kaçırıldığına dairdir.  

Damızlık Kızın Öyküsü’nün Offred’i için olduğu gibi, Selin için de hatırlamak ve iç sesine sahip çıkmak bu sömürgeleştirilmiş zihin yapısından kurtulmasının ve sisteme karşı bir içsel direniş başlatmasının tek yoludur. Bakımevindeki babaannesi Umay’ın ölmeden önce Selin’in eline tutuşturduğu okunamayan, belirsiz sözcükler içeren garip mektup, hatırlamanın ve arşivci Ömer abinin söylediği gibi “iç sesin” temsilidir. Zihinsel yolculukta ve kritik karar anlarında hatırlanan bu mektup, bellek, geçmiş, özgürlük ve gelecek tahayyülüne dair çok katmanlılığın ortaya çıktığı anlar haline gelir. Evi terk ettiği gece Selin, Umay’ın mektubu ve geçmişin izleri arasında kendi hakikatini ararken, Yılmaz’ın temsil ettiği “kuru bir geleceğin figürü” ile Yaşar’ın vaat ettiği “başka bir eşik” arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Bu noktada içsel direnişin simgesi olan “Umay’ı öldürmesi” gerektiğini düşünür; “geçmişten hiçbir ses, hiçbir pişmanlık kalmaması için.” Selin’in kurtuluşunda önemli bir rol oynayan Melike “frekans odasından” her çıkışında kek pişirir; “ev” imgesini ve kardeşi Suna ile kek pişirme anıları canlı tutan bu eylem Melike için beyninin çalınmasına karşı bir duruştur.

Romanın merkezinde yer alan “ev” teması zaman içerisinde fiziksel bir mekân olmaktan çıkar. Selin’in kendi iç sesi, Umay’ın yeniden duyulduğu ve hatırlandığı bir “ev” olarak yeniden kurgulanır.  İç sesin bir “ev” haline gelmesi sürecinde doğa sadece bir arka plan değil; Selin’in kendi hakikatine kök saldığı bir özgürleşme alanıdır. İktidarın doğayı "ehlileştirme” ve "kontrol altına alma” çabasıyla, kadının iç sesini ve eylemliliğini baskılama çabası arasında bir paralellik kurulabilir. Doğa, dış seslerin, kültürün, dinin ve diğer iktidar mekanizmalarının yarattığı bulanıklıktan uzak "yargılamayan” ve “iç sesi” daha duyulur kılan bir karşılaşma alanıdır. Sözcük anlamı “su” olan Selin’in soyadı Yağmur’dur. Sığacak’a doğru çıkılan yolculukta Handan’ın erkek arkadaşı Ahmet’in 6 yaşındaki kızının hayvanlara dair sorduğu sorular hem ortak bir neşe yaratır hem de “ev” ve “iç ses” kavramlarını farklı şekillerde tekrar düşünme fırsatı tanır. “Bir karga insana aslında insanlara ne zaman fısıldar?” ve “Kırlangıçlar ne zaman hastalanırmış?” sorusundan sonra gelen “Leylekler ne zaman ağlar?” sorusunun cevabı “evlerine kavuştuklarında” olarak verilir; ev fikrinin herkes için farklı olduğu görüşüyle.

Roman boyunca yolculuk yapılan İzmir, sadece bir şehir değil, karakterlerin içsel yolculuğunun coğrafi karşılığı olan bir “eşik”tir. Şehrin çok kültürlü tarihi ve denizin sınırsızlığı, iç sesin ferahladığı bir ayna görevi görerek karakterleri kaçıştan ziyade bir yüzleşmeye hazırlar. “Bir biçimde herkesi ilgilendiren, herkesin geçmişine ve dolayısıyla şimdisine –belki de her zamanına– kâğıt kesiği gibi dokunan” bir “buluşmanın kesişme noktası”dır, İzmir. (s.25) İlmi Hoca örgütüne dair hakikâtlerin ortaya çıktığı ve paylaşıldığı şehirdir. Selin ve Handan’ın İzmir Pasaport’ta çekilen fotoğraflarında ise dostluğun yansımasıdır: “Yanı başımızda dostluk, arkada Ege.” (s.239)

Müge İplikçi’nin diğer romanlarında da olduğu gibi Sahte Cennetten Kaçış romanında da kadın dayanışması, bir iktidar alanı olan tarikata karşı durmak, hatırlamak ve iç sesin öz hakikâta dönüşmesini sağlamak için temel bir direnç hattı olarak kurgulanır; söylemlerin ve “görünmeyen kölelik” hallerinin karşısında yeni bir cevap ve çıkış yolu olarak sunulur.

Selin'in hamile olduğunu öğrenmesi ve Yaşar ile paylaşması üzerine çocuğun tarikat lideri Mahmut hocanı ve tarikatın geleceği olarak görülmesi iktidarın doğayı ve kadını “ehlileştirme” ve kontrol altına alma çabasının bir yansımasıdır. Selin’in kaçışı, bedeninin üzerindeki kontrol ve tarikatın onu “damızlık” bir nesneye dönüştürme çabasına karşı bir direnişe dönüşür. Doğum burada bir son değil, “iç sesin” duyulur hale geldiği yeni bir olasılığın ve “öz hakikâte" giden yolun başlangıcıdır. Çocuğun Handan’da kalması, “kadın dostluğu ve dayanışması”nı biyolojik bağların ötesine taşır. Annelik sadece biyolojik bir süreç değil, kolektif bir koruma ve “seçenek yaratma” eylemi haline gelir. Çocuk ise umut barındıran bir gelecek tahayyülüdür.

Müge İplikçi, Sahte Cennetten Kaçış, Doğan Yayınları, 2026. 240 sayfa.

(NH/TY)

Foucault’nun ‘siyasal maneviyat’ından sekülerliğin ‘siyasal maddiyat’ına İran protestoları

1975 yılında modern ceza sisteminin değişerek denetim ve disiplin mekanizmaları toplumdan gizlenerek nasıl kabul ettirildiklerine dair Hapishanenin Doğuşu ve 1976 yılında özne ve iktidar ilişkisini derinlemesine ele aldığı Cinselliğin Tarihi gibi düşünce tarihinin en önemli eserlerini verdikten sonra 1978 yılının sonbaharında Michel Foucault, İran’a bir turist olarak değil de bir sosyal bilimci kimliği ile gitmişti. Corriere della Sera gazetesi adına ülkedeki ayaklanmaları izlemek ve gazetenin ilk sayfasında manşetten girilen yorum yazıları yazmayı kabul etmişti. Daha sonra İran ile ilgili Fransa’da Le Monde gibi günlük gazetelerde ve Nouvel Observateur gibi haftalık solcu gazetelerde toplam 15 yorum yazısı yazmıştı.

O günlerde dünyadaki sol liberal aydınlar İran’da meydana gelen protestolar ve ayaklanmalar hakkında ikiye bölünmüştü: Bazıları Muhammed Reza Şah Pehlevi’nin (1941-1979) iktidardan düşürülmesini desteklerken diğerleri ise İslami bir rejime karşı çıkmıştı. Devrimi destekleyenler için emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı çıkarak modernizmi reddetmeye ve belki de sol devrim düşüncesinin temellerinden birisi olan haklılıklarının tek doğrulayıcı göstergesi olarak ölümün seçilmesi –daha doğrusu, devrimi gerçekleştirme yolunda ölümün bile göze alınması önemliydi. Zaten Aydınlanma Felsefesi’nin getirdiği rasyonellik ve modernizmin kurumları bireylerin özgürlüklerini kısıtlayıp onları tahakküm altına aldığı için karşı çıkılmalıydı. Dünya üzerinde belki de ilk defa bir halk, kendi iradesiyle Batı’nın hastalıklı zihniyetine, kültürüne ve siyasi kararlarına karşı çıkıyordu. Bu reddetme İslam’ın kendi Batı modernliği karşıtlığının ve tahakkümden özgürleştirici söyleminin etkisi büyüktü.

Foucault’nun İran’da keşfettiği şey, kendi ifadesiyle, siyasi bir maneviyattı: Spiritualité politique. Belki Karl Marx’tan etkilenerek din için “kalpsiz dünyanın kalbi” tarifine benzeyen “ruhsuz dünyanın ruhu”nu İran’ın “siyasi maneviyatı”nda veya siyasi ruh hali”nde bulduğuna inanmıştı. Tarihte ender rastlanabilecek “din” ve “siyaset”in iç içe geçtiği bir hareket olarak değerlendirdiği için, rejim değişikliğinin çok daha ilerisinde bir siyasi ayaklanmaydı.

Din ve siyaset bir araya gelerek toplumun nasıl düzenleneceğine karar vermek elbette demokrasi mücadelesi veya ekonomik reformların gerçekleşmesinden daha önemliydi. Bir Fransız olarak İslam’ın ideal toplum ve adalet anlayışı hakkında daha önceki Kuzey Afrika deneyiminden farklı olarak pratiğe dönüşmüş hali onu heyecanlandırmıştı. Şah’ın ülkedeki siyaset aygıtlarını ortadan kaldırması ve bunun neticesinde de muhalefet mekanizmasının kendisini ifade edebileceği yegâne aracın İslam ve onun toplumsal düzen fikri elbette Batı’da düşünülemeyecek bir gelişmeydi. Foucault’nun devrimcilerle görüşüp onların mücadelelerini geçici bir siyasi aksiyondan ziyade ilâhi bir planın parçası olarak görmeleri de “faziletli bir toplum” oluşturmada mümkün olduğuna inandırmıştı. Sosyal adalet artık dini inanç ve siyasi amaçların bir araya gelerek aktif bir biçimde gerçekleştirilebilirdi.

Hapishanenin Doğuşu adlı çalışmasında çok açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi İran’daki Şah rejimi de gizli istihbarat (SAVAK) eliyle gözetim ve işkence yöntemlerini hâlâ kullanmaya devam etmesi bu rejimin geri kalmış ve yıkılması gereken köhne bir rejim olduğunu (Lo Scià ha cento anni di ritardo “Şah Yüz Yıl Geride”, Corriere della Sera,1 Ekim 1978) teoriden yola çıkarak pratik bir örnek olarak sunmuştur. Aydınlanma Felsefesi ve modernizmden duyduğu hayal kırıklığı onu Doğu’da yepyeni bir oluşuma itmiştir. Fransız veya Bolşevik devrimlerindekinden farklı olarak mesela işçiler veya köylüler gibi toplumun belirli kesimlerinin menfaatleri ya da bir siyasi partinin iktidara gelmesi gibi ideolojik amaçların yokluğunda kalabalıklar dini ve ahlaki motivasyon ile bir araya gelmişti. Soyut ideolojiler ve fikirler yerine somut manevi prensipler yol gösterici olmuştur. İlk gidişinden birkaç ay sonra hâlâ olayların etkisindeyken “dinin siyasete etkisini” sürdüreceğini ve Marksist bir devrimin aksine dini devrimin bölgede dengeleri değiştireceğini iddia etmiştir (Una polveriera chiamata Islam “İslam Denilen Barut Fıçısı”, Corriere della Sera, 26 Şubat 1979). Bu zor kontrol edilebilecek “barut fıçısı” elbette birtakım riskleri de beraberinde getirmektedir.

“Batı dışı” devrim fikri

Gerçi Ayetullah Ali Hamaney’in ülkeye dönüp rejimin başına geçmesiyle tüm bu dini, ahlaki ve manevi unsurlar bir anda göz ardı edilmeye başlamış ve siyaset her şeyin önüne geçmiştir. Foucault ilk başta bu durumu hesaplayamamış ve manevi özgürlüğün siyasetçi rolüne bürünen dini liderler tarafından baskılandığını görünce devrime desteğini bir daha dile getirmemiştir.  

Modernizmin dayattığı büyük anlatılar ve evrensellik düşüncelerinden kaçmaya çalışan Fransız bir filozofun, bulduğunu zannettiği alternatifin de aslında siyaset anlatısı işin içine girince paramparça olacağı ilk günlerde belliydi. Özellikle kadınların kıyafetlerine dair özgürlüklerin kısıtlanması siyasetin toplumsal düzeni nasıl tahakküm altına aldığının en bariz göstergesiydi. Dünyanın her yerinde ve her zaman siyasetin güç ve iktidarı ele geçirmesinin doğal sonucu olarak seküler bir baskı kaçınılmazdı. Foucault, bu tür uyarıları belki de Batılıların alışageldiği sıradan oryantalist saldırılar veya en azından küçük görmeler olarak değerlendirdiği için çok da önemsememiştir. Fakat Batı’nın Aydınlanmacı anlayışı ve modernizmi doğal olarak dini olanı ortadan kaldırırken bir taraftan Fransız tarzı “militan laiklik” veya en azından Anglo-Sakson tarzı sekülerliği öne çıkarmıştır. Kendisinin de zaman zaman ima ettiği gibi iktidar önünde sonunda sekülerliğe evrilecektir. Dolayısıyla, sekülerliğin kalesi olarak adlandırılabilecek Fransa’dan dini prensip ve teknolojilerle iktidarı ele geçirmiş otoriteryen iktidarı romantize etmesi de nispeten anlaşılabilir. “Batı dışı” devrim fikri de bazı Marksist solcu çevrelere romantik gelmiş olabilir.

Ama 2025 yılının sonuna gelindiğinde İran, Foucault’nun romantize edip büyülendiği devrimin tabi bir sonucu olarak artık dünyasal gücün peşine düşmüştür. Dünyevi iktidarı elinde tutmak için de sürekli olarak halkın özgürlüklerini kısıtlamak ve demokratik taleplerini bastırmak için her türlü şiddeti kullanabilmektedir. Tıpkı geçen yüzyılda Batı’dakine benzer gözetim toplumu meydana getirilmiş ve disiplin ve cezalandırma artık teb’a haline getirilmiş bireylerin kendi kendilerine uyguladıkları bir yöntem haline gelmiştir. Dinin devrimci dili sönümlenmiş ve insanlar özneleştirilmeye başlamıştır.

Sokaklarda pek dile getirilmese de artık ekmeğin maneviyattan önce geldiği fikri hâkim olmaya başlamıştır. Yıllardır kötü yönetim, yolsuzluklar ve yoğunluğu artan yaptırımlar neticesinde ekonomik sıkıntılar “manevi bir başkaldırı”dan öte en basit haliyle hayatta kalma mücadelesine dönmüştür. Yaklaşık 50 yıl önceki “Amerikan Şah” karşısında zafer elde eden İslami hareket bir çeşit dönüşüme uğrayarak yıktığı aygıta benzemiştir. Elli yılda gelinen noktada halk yoksulluktan bir türlü kurtulamamıştır. Kendisinin de sorduğu (Is it useless to revolt? “Başkaldırı Faydasız mıdır?”, Le Monde, 11 Mayıs 1979) gibi baskıya karşı isyan etmek o zaman da şimdi de aynı şekilde tarihsel sürecin bir parçasıdır ve hayatını feda edenlerin sorgulanması söz konusu olamaz. Sonu gelmeyen iktidar gücüne bir şekilde karşı gelinmesi gereklidir. Ama Şah’ın işkencelerine maruz kalan bedenler ile İslami rejimin disiplin ve cezalarına çarptırılanlar açısından çok şey değişmemiş olsa da direniş hâlâ bedenler üzerinde gerçekleşmektedir. Foucault’nun biyopolitikası günümüzde enflasyon karşısında ezilen bedenler üzerinde uygulanmaktadır. Bir zamanlar din ile üretilen rıza bugün yaptırım uygulayan ve sürekli müdahale tehdidinde bulunan “dış mihraklar” üzerinden halka dayatılmaktadır.

Sonuç olarak bugünden geriye baktığımızda Foucault’nun İran devrimine ilgi duyması onun bir hatası değildi. Ama büyülendiği “siyasal maneviyat” iktidarını pekiştirdikçe içinden baskı rejimleri çıkabileceğini öngörememiş olması eleştirilebilir. Bugün olsa İran’a aynı derecede ilgi duyar mıydı, sorusuna ise ülkenin yine Batı tarafından yaptırımlar ile çeşitli müdahalelere maruz kalmasına karşı çıkardı gibi cevap verilebilir. Yaptırımların rejimi yalnızlaştırması aslında onu tahkim etmektedir. Bu kadar güçlü bir iktidar karşısında da halkın daha iyi bir yaşam mücadelesinin yalnızca ekmek kavgası değil aynı zamanda hakikati tekeline almış devlet aygıtına özgürlük adına direnmesini desteklerdi. (AMY/TY)

Hamnet: Çekip gidenlerin ve kalanların yas biçimleri

Hamnet, gündeme hızlıca giren ve hızla okunan bir roman olunca üzerine sıcağı sıcağına yazmak istediğim bir kitap oldu. Üstelik bir önceki yazımda Camus’nün Yabancı’sı üzerinden yas meselesine değinmişken, konuya bambaşka bir yerden bakan bu romanı irdelemek ilginç bir deneyime dönüştü.

Hamnet, edebiyat tarihinin en ünlü figürlerinden birine ait gibi görünüyor; ama aslında onu bilinçli bir tercihle anlatının dışına itiyor. Yazar Maggie O’Farrell, Shakespeare’i merkeze almak yerine, onun etrafında kalanlara odaklanmış: Kalanlara, kadınlara, çocuklara, yaslarını sessizce tutanlara.

Ortaya çıkan metin bir biyografi değil; çekip gidenlerle kalanlar arasındaki mesafenin, bunun bedellerinin ve dönüştürücü etkilerinin romanı.

Shakespeare’i hem çok iyi biliyoruz hem de oyunlarının ötesinde bu adam hakkında şaşırtıcı derecede az bilgiye sahibiz. Buna rağmen kişisel hayatı üzerine sayısız film ve kitap üretildi; çoğu, onu romantik bir dâhi figür olarak sundu. Hamnet bu geleneğin bir parçası gibi görünse de, O’Farrell’in yaptığı çok daha radikal: Shakespeare’i değil, onun yokluğunun yarattığı boşluğu anlatmak.

Roman yalnızca iki tarihsel veriye dayanıyor: Shakespeare’in oğlu Hamnet 11 yaşında ölmüştür ve baba, bu kayıptan birkaç yıl sonra Hamlet adlı trajediyi yazmıştır. Dönemin belgelerinde Hamnet ve Hamlet isimlerinin birbirinin yerine kullanılabildiği bilinmektedir. O’Farrell, bu iki bilgi arasındaki boşluğu tarihsel kanıtlarla değil; olasılıklarla, sezgilerle ve duygularla dolduruyor.

Geride kalanların hikâyesi

Hamnet, özetle bir evlilik ve bir çocuk hikâyesini merkezine alan yas romanıdır, diyebilirim. Eksik olur. Merkezde romanda adı hiç anılmayan William Shakespeare ile eşi Agnes’in evliliği yer alıyor. Peki biz bu romandaki koca ya da babanın Shakespeare olduğunu nasıl anlıyoruz?

Romanın girişinde verilen tarihi bilgilerden, akışta verilen ipuçlarından ve nihayet babanın yazdığı oyunun Hamlet oluşundan romandaki karakterin Shakespeare olduğunu anlıyoruz demek isterdim; ancak öyle olmuyor. Daha romana başlarken bunu biliyoruz. Kitabın arka kapak yazısından, kitaptan uyarlanan filmin tanıtımına kadar her yerde konunun alternatif bir Shakespeare hikayesi olduğu o kadar vurgulanıyor ki, yazarın okura hazırladığı sürpriz boşa gidiyor.

Bu arada yönetmenliği Chloé Zhao tarafından gerçekleştirilen, senaryosunu Maggie O'Farrell ve Chloé Zhao'ın ortaklaşa kaleme aldığı ve aynı isimle uyarlanan filmin Oscar adayları arasında yer aldığını da belirtelim. Ayrıca Hamnet filminde canlandırdığı Agnes rolüyle Altın Küre Ödülleri'nde drama dalında En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülen Jessie Buckley’in Oscar’da da önemli bir aday olduğunu söyleyerek, incelediğimiz kitabın ne kadar güncel olduğunu da paylaşmış olalım.

Aslında roman ilk olarak 2020 yılında Birleşik Krallık’ta, hemen peşinden ABD’de yayımlanmış, Türkiye’de 2022 yılında Domingo Yayınları’ndan Kıvanç Güney çevirisi ile okurla buluşmuş. Şu anda bu kadar çok konuşuluyor olmasının ve sanırım benim de bu dönemde okumuş olma nedenim filmin ta kendisi.

Agnes: İsmiyle bile anlatıya yön veren kadın

Bu yazının sonunda konu ilginizi çekerse filmi de izlemenizi tavsiye ederek kitaba dönelim; her ne kadar Shakespeare referansıyla pazarlansa da hikaye büyük bir yazarın değil, bir kadının üzerinden ilerliyor. Hatta yazar tarihsel kayıtlara göre Shakespeare’in karısı olan Anne Hathaway’in göbek adı olan Agnes’i tercih ederek anlatının yönünü belirliyor.

Agnes, doğayla iç içe yaşayan, bitkiler ve şifalı otlar konusunda derin bilgiye sahip, sezgileri güçlü bir kadın. Malum kuşaktan kuşağa aktarılan, bedende taşınan bu bilgilere sahip kadınlar tarih boyunca “cadı” olarak damgalanmış. O’Farrell, Agnes’ın bu özelliğini romantize etmiyor, daha çok hayatta kalma ve iyileştirme ile eşleştiriyor.

Evlilik meselesine gelirsek, Agnes için yalnızca romantik bir birliktelik değil bu. Annesini küçük yaşta kaybetmiş, üvey annesi tarafından kuşkuyla karşılanan biri olarak, evlilik ve beklenmedik hamilelik ona baba evinden kurtulmanın yolunu açıyor. Evlenince ev içi alan, onun için edilgen bir kapanma değil; kendi düzenini kurabildiği bir yaşama dönüşüyor.

Bu durum Agnes’in evlendiği özel öğretmen için de geçerli; o da Agnes gibi ailesi ve toplumsal beklentiler tarafından kuşatılmış biri. Bu durum birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmesin ama evlilik, her ikisi için de bir kaçış ve varoluş alanı açıyor.

Ancak evlilikle birlikte gelen bu özgürlük, eşit olarak paylaşılmıyor. Agnes, cinsiyeti nedeniyle sınırlanırken, kocası hayallerinin peşinden Londra’ya gidiyor. Bu gidişle birlikte Agnes yalnızlığı, belirsizliği, evin ve çocukların yükünü tek başına sırtlanıyor. Haksızlık etmeyelim baba da evlilik, babalık ve sanatçı kimliği arasında parçalanıyor.

Romanın ilginç bir anlatı dili var; mesela seçimlerin ya da rızaların bedellerini gizlemiyor ama romantize de etmiyor. Yine de dünyanın bir şekilde düzeni sürdüren Susanna’lara (çiftin büyük kızı), Mary’lere (Shakespeare’in annesi), Bartholomew (Agnes’in erkek kardeşi) gibi insanlara da ihtiyacı olduğunu hissettiriyor. Ancak Hamnet, arzuların ve tercihlerin bedeli olduğunu da hiç unutturmuyor.

Hastalık, salgın ve beklenmedik kırılma

Roman doğrusal bir zaman çizgisi izlemiyor. Ben anlatmaya Agnes ve kocası ile başladım ama hikâye, 11 yaşındaki Hamnet’in, ateşler içinde yatan ikiz kardeşi Judith için çaresizce yardım aramasıyla açılıyor.

Çağın hastalığı veba, bu aileyi buluyor ve ikizlerden Judith hastalanıyor. Küçük kızın kaybı beklenirken, beklenmedik olan gerçekleşiyor: Judith iyileşiyor, Hamnet hastalanıyor ve annesinin kucağında ölüyor. Okur en başından bu sonu bilse bile, O’Farrell’in anlatısı öylesine ikna edici ki, her şeyin başka türlü olabileceğine inanmak istiyorsunuz. Romanın sarsıcı gücü de buradan geliyor.

Hamnet’in ölümünden sonra anne ve baba aynı kaybı yaşıyor ama onu aynı şekilde sırtlamıyor. Agnes yasını bedeniyle, bahçesiyle, suskunluğu ile yaşıyor. Baba ise evden uzaklaşıp, tiyatroya sığınıyor. Roman bu farkı yargılamıyor ama yasın kadınlık ve erkeklik rolleri üzerinden ayrışmasını görünür kılıyor.

Bu gerilim, ister istemez Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’da söz ettiği Shakespeare’in hayali kız kardeşini hatırlatıyor. Hamnet, bu soruya net bir cevap vermiyor; metnin feminist gücü de tam olarak buradan geliyor: Çelişkiyi çözmeden bırakıp, meseleye dikkat çekmek.

Ölümün sıradanlığı, acının benzersizliği

Gerçi hangi dönemde değil ki; ama romanın geçtiği dönemde doğum ve ölüm iç içe. Doğum sırasında ölen anneler, bebeklikte kaybedilen çocuklar… Bir de eksik olmayan salgınlar… Hamnet, bu olağanlığın içinden şunu vurguluyor: Her kayıp, onu yaşayan için benzersizdir.

Roman, yasın kaçılması gereken bir acı değil; dönüştürülmesi gereken bir deneyim olduğunu sezdiriyor. Agnes’in tiyatroda, oyunun başlamasını beklerken kalabalığı akan bir nehir gibi algılaması bu düşüncenin özeti gibi: Akıntıya karşı koymak düşmek demek; onunla birlikte hareket etmek ise ayakta kalmayı mümkün kılıyor.

Babanın kederinden kaçtığında huzur bulduğu söylenemez, acısını bir sanat eserine dönüştürerek nefes alabiliyor. Agnes ise zamanı geri almaya çalıştıkça daha da derin bir yasın içine gömülüyor. Oğlunu sahnede “Hamlet” olarak yeniden “bulduğunda”, acısı yok olmuyor ama biçim değiştiriyor.

Hamnet, gösterişli göndermelerden özellikle kaçınan; buna rağmen yoğun bir edebî çağrışım ağı kuran bir roman. Maggie O’Farrell, Shakespeare metinlerine doğrudan alıntılarla yaslanmak yerine, atıflar, metaforlar ve tekrar eden imgeler aracılığıyla romanı derinleştirmiş.

Romanın en güçlü edebî stratejilerinden biri, Hamlet ile kurduğu ayna ilişkisi. Hamnet, bir çocuğun ölümünün anne babayı nasıl parçaladığını anlatırken; Hamlet, bir ebeveynin ölümünün bir çocuğu nasıl şekillendirdiğini anlatıyor.

O’Farrell, bu ilişkiyi doğrudan referanslarla kurmamış; tersine, iki metin arasındaki duygusal mantığı yer değiştirerek okurun zihninde belirmesini sağlıyor.

O’Farrell’in dili, özellikle doğa imgeleri üzerinden derinleşiyor. Agnes’in bitkilerle, şifalı otlarla ve hayvanlarla kurduğu ilişki, yalnızca karakter inşasına hizmet etmiyor; aynı zamanda kadınlara ait, yazılı olmayan bir bilgi alanını temsil ediyor. Bitkiler, burada hem iyileştirmenin hem de dışlanmış bilginin metaforuna dönüşüyor. Agnes’in “cadı” olarak damgalanması, bu bilginin tarihsel olarak nasıl bastırıldığının da göstergesi.

Bahçe ve arılar, roman boyunca tekrar eden diğer metaforlar. Bahçe, düzenlenebilir ama asla tamamen kontrol edilemeyen bir alan… Agnes’ın sezgisel bir bağ kurduğu arılar ise kırılgan düzeni simgeliyor mu?

Ev ile sahne arasındaki karşıtlık

Roman boyunca ev ile sahne arasında kurulan karşıtlık dikkat çekiyor. Ev; bakımın, tekrarın ve görünmez emeğin mekânı. Sahne ise temsilin, alkışın ve tarihe yazılmanın alanı. Bu ayrımın aynı zamanda cinsiyetçi olduğunu hissetmemek olanaksız.

Romanın belki de en açık düşünsel imgesi, Agnes’in tiyatroda hissettiği “akan nehir” duygusu. Agnes’in romanın sonunda seyirci olarak sahneye girmesiyse, sınırların geçirgenliğini gösteriyor. Gerçek hayat ile temsil arasındaki çizgi bulanıklaşıyor; hayat sahneden taşıyor, sahne hayattan besleniyor.

Kitapta da filmde de finali ayrı ayrı beğendiğimi söylemeliyim. Agnes’in öfkesinin yavaş yavaş dönüşerek sahnedeki Hamlet’in “hayalet” bir babanın büyüttüğü oğul olduğunu hissetmesi… Çok çarpıcı…

Eğer referansını tarihten alan bu tür kitaplar ilginizi çekiyorsa Hamnet’i tavsiye ediyorum; çünkü bu roman bağırmadan çok şey anlatıyor.

Çünkü büyük tarih anlatılarının kenarında kalmış hayatlara oldukça insani bir yerden bakıyor. Çünkü yasın tek bir doğru biçimi olmadığını gösteriyor. Kaybı dramatize etmiyor; onu taşınabilir, yaşanabilir, dönüştürülebilir bir deneyim olarak ele alıyor.

Ve belki en önemlisi, Hamnet, bize şunu sorduruyor: Kimler çekip gidebiliyor, kimler kalmak zorunda kalıyor? Her ikisinin de bedeli var; ancak bu bedel eşit mi ödeniyor?

Bu soruyu bu kadar sessiz ama ısrarlı biçimde sorduğu için, bu romanın uzun süre okurun gündeminde kalacağını düşünüyorum. Roman da zaten biterken bize bunu söylüyor:

“Sakın beni unutma.”

Hamnet, Maggie O’Farrell, Çeviri: Kıvanç Güney, 304 sayfa, Domingo Yayınevi, 2022.

(NK/TY)

Kürtlerin ‘yetimler ittifakı’ çığlığı

Yakın zamanda Metis Yayınları’ndan çıkan ve Murathan Mungan’ın 70. Yılı sempozyumunun konuşmaları ve bildirilerinden oluşan “Tekil Kalabalık” kitabına ad olan Gaye Boralıoğlu metninin son paragrafında okuyunca, yayımlandığı ay okuduğum John Berger’in “Hoşbeş” kitabındaki ifadeyi yeniden anımsadım. 

Gaye “teneke tiranlar”ın hükümran dünyasında “yetimler ittifakı”nın edebiyattaki aktörü olarak Murathan’ı işaret ediyordu metninde.

Buradan yola çıkarak tekrar Berger’in Hoşbeş’inden “Yetimler İttifakı” mevzuunu hatırla(t)maya ihtiyaç var. “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm,” diyor üstat John Berger ve ekliyor “Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız…Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler.”

Galiba buradan yürümeye, sığ çığırtkanlıklara değil, altyapısı güçlü, edebi ve karşılığı olan sığınaklara her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu zamanları yaşıyoruz.

Yetimlik; biyolojik olarak babadan mahrum kalmaktır. Evet bir anlamıyla “eril” bir sahipsizliği ifade eder yetim olma hâli. Sonuçta Doğu toplumları ana’yı yok saymadan “baba” bir anlamıyla aileyi ayakta tutan olarak kabul görür.

Bugünün dünyasında “yetim” babasızlık dışında bir nevi sahipsiz-kimsesizliktir. İşte o kimsesizlerin kendilerine dayatılan kirletilmiş dünyanın haline karşı birbirleriyle, kendi gibi olanlarla bir olup güçlü bir kendi kimseliğinin çığlıksal varoluşuna ihtiyaçları var ve bunun farkındalar da sanki.

Çok yazıldı, çok da konuşuldu. Adına “Kürt meselesi” denilen milli “mesele” orta yerde mevcut haliyle olanca çözümsüzlüğünü sürdürdükçe de daha çok yazılır ve konuşulur. 

Fanon “yeryüzünün lanetlileri” kavramını kullanmıştı ya Cezayir’de ünlü kült kitabında. Kürtler de Ortadoğu’nun “lanetlileri” haline dönüştürüldü maalesef. Her bir parçası bir “yaban”ın elinde ve hoyratça; dili, kültürü, kimliği hakkı-hukuku gaspedilen bölünmüş bir halk tezahürü ile…

Yine Frantz Fanon “Siyah Deri Beyaz Maskeler” kitabında çok somut bir soru sorar: “İnsan ne istiyor? Siyah insan ne istiyor?” Şimdi bunu bugüne güncellediğimizde; ‘Kürt insanı, sahi ne istiyor ki!’ sorusu orta yerde duruyor. Yanıtı ayan beyan olsa da, kendini saf’a vuranın ilk sorusudur bu. Hâlbuki tek cümledir: Kendinize ne istiyorsanız onu…

Bunca farklı soydan ve boydan; İslamcısı, solcusu, Kemalisti, ateisti, cemi cümlesi Kürde karşıtlık üzerinden IŞİD seviciliğinde buluşup orta yere bütün kirliliklerini boca ederek her türlü etiği de yok saymayı ihmal etmeden “Kürt yalnız anasını değil! Hiçbir sevdiğini görmesin” istiyor günün sokağa düşen izlerinde…

Arap, Fars, Türk muktedirliğinin; Kürdü zaman zaman yok saydığı, bir şekilde yarım ağızla var saydığında da adeta “fitre, zekât” kabilinden kırıntı “hak vericiliğe” indirgediği bir etnik tebaa işte Kürt dediğin. İtaat-biat et ve verilenle yetin, halına şükret. Yoksa…sonunu sen düşün!

Şimdi epeydir Suriye’yi konuşuyoruz ya! Ve dahi Kürtlerin gündem tutan siyasetiyle Rojava’yı…

Olan biten tam da bu. Devletler düzeyinde yeniden ilişkilenme ve düzenleme yaşanırken, sömürge olması bile kabullenilmeyen Kürdün, dünyanın gözü önünde kelimenin tam anlamıyla “boğazlanma” hali yaşatılıyor. Yetmiyor, kısa-kesik adeta her parçası birkaç dakikalık sosyal medya fragmanları şeklinde her türlü eza-cefa-zulüm izlettiriliyor tebaya!

Yine John Berger’in tespitine dönersek; Yetimler İttifakı’yla “biz olmaya” ihtiyacımız var. Çünkü zalimlerin dünyasında kalmışız bir başımıza, bir başına ve yalnız… (ŞD/TY)

Trieste Film Festivali’nin muhtelif renkleri

Festivalin “Kuir Bakışlar” (Queer Visions) bölümündeki yapımları seyircilere takdim ederken, Trieste Film Festivali’nin artistik direktörü Nicoletta Romeo iki senedir programa dahil ettikleri mevzubahis seksiyonun “modaya uyma” amacı taşımadığını ifade etti. Küratörlüğünü Giuseppe Gariazzo’nun üstlendiği, bu sene 10 adet kısa ve uzun metrajlıdan oluşturulan seçki Romeo’nun deyimiyle ihtiyaçtan, gereklilikten kaynaklıyordu.

Ferzan Özpetek’in ticari eserleri dünyanın başka diyarlarında fazla mana taşımayan, genelde bayatlamış filmler olarak algılanıyor; oysa muhafazakâr İtalya toplumuna halen söyleyecek o kadar çok şeyleri var ki! Aynı şekilde, Trieste gibi nispeten az nüfuslu ve sağcı çoğunluklu taşrada “Kuir bakışlar”ın da toplumu eğitmek için ziyadesiyle faydalı olduğu aşikâr. Zaten mevzubahis filmlere seyirci tarafından gösterilen alaka bu sene epeyce arttı; hatta bazı seanslarda tıka basa dolmuş festivalin sevimli mekânı Teatro Miela’da nefes almak epeyce zorlaştı!

Kuir favorileri

Festival kapsamında geçen sene Trieste’de konser vermiş  Sofia’lı sanatçı İvo Dimçev hakkındaki İvo’yla Cehenneme (In Hell with Ivo) belgeseli “Kuir Bakışlar”ın sağlam bileşenlerindendi.

İsa’yla cehennem mi, Trump’la cennet mi?
İsa’yla cehennem mi, Trump’la cennet mi?
6 Eylül 2025

Mevzubahis seksiyonda dikkat çeken bir diğer film bizi Yunanistan’ın yemyeşil dağlık bölgelerinden birine, iki genç kadının aşk yaşadığı köyün zorlu virajlarına sürükledi.

Lanthimos’u başımıza sarmış Köpek Dişi’ni anımsatan adıyla Ayı İni (Aρκούδoτρύπα/Bearcave) filmine ben, söz konusu benzerlikten dolayı başta şüpheyle yanaştım. Lakin film beklediğimden çok daha aklı başında bir içerik ve dile sahipti. Bundan Ayı İni’nin hayal gücünden mahrum, lineer bir anlatıma sahip, bayat bir sinema eseri olduğu çıkarsanmamalı asla. Aksine, çok cüzi imkânlarla çekilmiş olmasına rağmen, iki gencecik yönetmen, Stergios Dinopoulos ve Krysianna B.Papadakis’in coşkulu ruhunu taşıyan, enerjisi seyirciye kolaylıkla bulaşan samimi ve birçok açıdan oyuncaklı bir “lezbiyen” aşk hikâyesiyle karşı karşıyayız.

Ne de olsa Stergios gayet iyi tanıdığı memleketinin coğrafyasını filmin muhteşem dekoru haline getirirken kendisinden desteği esirgemeyen köy ahalisini de eserine dahil etmiş.

Kırsal kesimin mütemadiyen kan kaybetmesine sebep olan günümüz Yunanistan iktidarı geleneksel yaşam şekillerini baltalayıp şehre göçü özendirirken ne yazık ki geriye cilalı ve nostaljik bir dekordan başka bir şey kalmıyor. Komşuda genç nesillerin bilhassa maruz kaldığı bu yıkıcı rejimin tesirlerini de ziyadesiyle dikkatimize sunan filmin başrolünde Hara Kyriazi köyüne bağlı “sağlam” ve “çalışkan” karakteri canlandırmakta muhakkak ki muvaffak oluyor. Başlarda yargılamaya meyilli olduğumuz, imkânsız görünen aşkın ikinci bileşeninin asi ruhunu da Pamela Oikonomaki başarıyla hissettiriyor. Sevimsiz polis sevgilisinden hamile olup kente göç etmeye hevesli “zamane” genç kadın karakterini zaten sonradan çok seviyor ve bu çağdaş masala kendimizi kaptırmamızdaki rolüne müteşekkir oluyoruz.

Yoksa dinin ve kilisenin baskısı altında halen ezilmekte olan Yunanistan halkı, tutucu toplumsal klişelere aykırı olarak, tabular allak bullak edilmek suretiyle yeni aile modellerine mi alışıyor?  

Sevimli filmin daha önce Venedik’in Giornate degli Autori seksiyonunda gösterilmesi tesadüf olmasa gerek!

Fragman deyip geçme!

37. Trieste Film Festivali’nin bir diğer sevimli katılımcısı etkinliğin tanıtıcı fragmanı. Bu sene kentin insanı hasta edebilen çılgın rüzgârı “bora” festivalin posterini süslemekle kalmıyor, fragmanında da başrolü üstleniyor. 50’li yılların ruhunu ve estetiğini layıkıyla yansıtan siyah-beyaz görüntüler gayet akıcı bir montaj sayesinde seyirciyi her defasında cezbediyor, dudaklardan tebessüm eksik olmuyor. Gianni Alberto Vitrotti’nin imzasını taşıyan Trieste’nin üzerindeki bora (Bora su Trieste) filminden alınmış muhtelif sekanslar posterlerde arzıendam eden Ugo Borsatti‘nin fotoğraflarıyla yakalanmış ruhu taçlandırıyor. Trieste’nin mazisindeki gayet karmaşık titreşimleri tenimizde hissettiren bir diğer unsur da çok sesli Les Babettes grubunun kulakları okşayan fragmandaki ahenkli eşliği.

Kadın yönetmenler

Festivalin bu seneki Avrupalı kadın yönetmenlere yönelik “Yabani Güller” (Wild Roses) seksiyonunda odak ülke Trieste’nin fazlasıyla yakın komşusu Slovenya oldu.

Hayatın Sessizliği (V tišini življenja/The Silence of Life) adlı film seyirciyi enerjisiyle coşturan bir numaralı iyimserlik timsaliydi.

Yönetmen Nina Blažin’in, yaşını başını almış Manca Košir ile bizi tanıştırırken görünürdeki niyeti  hastalık, palyatif bakım, kanser, ölüm gibi mevzularla mesai tüketmemizi sağlamak olsa da kahramanımızın hayat enerjisi, sempatikliği, espri gücü ve optimistliği filmi bir yaşam dersine dönüştürüyor.

19 yaşında oynadığı bir filmde ölmüş bir kişiyi canlandırdığı andan itibaren içinde olgunlaşmaya başlamış ölüm hissi Manca için korkutucu olmaktan çok uzak. O hayata felsefeyle bakmayı başarmış, ruhani dünyayla kendine göre gayet derin bağları olan, şahane bir insan!

Üstelik çehresine ve bilhassa ağzına yönelik olarak yapılan son müdahalelere rağmen enerjisinden bir şey yitirmiyor, aksine her anının değerini bilip yılmıyor, doyasıya yaşıyor. Yönetmen Nina bize babasının vefatıyla alakalı hislerini de aktarırken, bir diğer bilge insan olan annesiyle de tanıştırıp hayat hakkında bize duygusal jimnastik yaptırıyor.

Çok hususi anlarla bezeli, senaryosu belki biraz dağınık olsa da muhakkak ki seyirciyi ele geçirip sarmalayan bir filmle karşı karşıyayız. Unutulmaz şahsiyet Manca’nın başrolde olduğu eser Portorož Sloven Filmleri Festivali ve Torino Film Festivalinde de hakkıyla yer almıştı.

Taşıyıcı anne Zhana

Gürcistan’da taşıyıcı annelik yapmak kanunî olsa da dinamiği sömürenler mevzubahis kadınların hayatını riske sokuyor. 9 Aylık Kontrat (ცხრათვიანი კონტრაქტი/9-Month Contract) adlı belgesel defalarca taşıyıcı annelik yapıp gittikçe artan hayati tehlikeyle karşı karşıya kalan Zhana’nın hikâyesine nüfuz etmemize imkân tanıyor.

Kadın yönetmen Ketevan Vashagashvili’nin elinden çıkma 80 dakikalık mütevazı film bizi muhtelif doğum anlarına dahil ettiği gibi tek başına kızı Elene’yi en iyi şartlarda büyütmeye çabalayan Zhana’nın direncine de hayran bırakıyor. Yetimhanelerdeki korkunç şartlardan kaçıp sokaklarda yaşayacak kadar cesur olan kahramanımız, evladının okuyabilmesi için kendi hayatını adeta feda ediyor.

Dünya prömiyerini CPH:DOX’ta gerçekleştirmiş olan 80 dakikalık Gürcistan, Bulgaristan, Almanya ortak yapımı belgeselin sonunda Zhana’nın, gayet iyi yetiştirmiş olduğu kızının iteklemesiyle nihayet kendiyle alakalı hayal kurmasına da şahit oluyoruz.

Srebrenitsa katliamı

Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentindeki katliamı bize teferruatlı biçimde hatırlatan Kimse size kötülük yapmayacak (Nessuno vi farà del male/No one will hurt you) dehşeti adeta tenimizde hissettiriyor. Arşiv filmleri kötülüğün kol gezdiği Yugoslavya’nın kanlı dağılma sürecini gözümüze sokarken döneme şahit olanların hafızasında kalanlar o anları adeta yaşamamızı mümkün kılıyor. Saraybosna Film Festivalinde dünya prömiyeri gerçekleştirilmiş olan İsviçre yapımı 75 dakikalık belgesel Trieste’de yarışma dışı gösterildi. Ailesi İsviçre’nin İtalyanca konuşulan bölgesine taşınmış olan yönetmen Dino Hodić vahşet yaşandığında memleketinden uzakta yaşayan bir çocuk olduğundan çok merak ettiği maziyi kurcalama ihtiyacı duyuyor.

Bir zamanlar ahalinin din veya ırk farklarını önemsemeden yaşadığı diyarda nefret tohumları ekildikten sonra bazı insanların nasıl kinle dolduğunu bir kez daha idrak ederken bilhassa komşuların bu ihanete dahil olmalarını fark etmek çok acı. Memlekette eskiden kalabalık ailenin tüm fertlerinin sığdığı büyük evde artık Dino’nun sadece büyükannesi ile marangoz dedesi yaşıyor ve bu vaziyet coğrafyadaki ailevi varlıklarının bir süre sonra sona ereceğine işaret ediyor.

Film boyunca bize rehberlik eden, vahşetten kıl payı kurtulabilmiş Hasan’ın şahitliği seyircide muhakkak ki derin iz bırakıyor.

Lanetli Belarus-Polonya hududu

Bir yanda dinin baskın olduğu, gittikçe fanatikleşen bir diyar, diğer yanda diktatörlükle yönetilen, kanunsuzluğun işkenceye dönüştüğü karanlık bir memleket. Polonya’da Hristiyanlık propagandası Müslümanları mütemadiyen düşmanlaştırırken acımasız devlet Avrupa Birliği’nden aldığı güçle mültecileri geri püskürtüyor; belalı Belarus Rusya’nın piyonluğunu yaptığı için Avrupa Birliği’ne inat,

mültecileri önce kabul edip sonra Polonya sınırına yığıyor. Lakin hava şartlarının dayanılmaz olabildiği ormanlık bölgedeki lanetli hudut bir ölüm kalım sahnesine dönüşüyor. Güvenlik kuvvetleri iki tarafta da kötülükte sınır tanımıyor, mültecilere yardımcı olmaya çalışanlara bile engel olunuyor.

Aralık (Grudzień/December) adlı Polonya, Litvanya ortak yapımı 62 dakikalık eseri defalarca belgesellere ve filmlere konu olmuş bu vahşi dinamiği bir kez daha işlerken çıtayı yükseltip sinema estetiğini layıkıyla kullanmak suretiyle mesajını tesirli biçimde seyirciye iletiyor. Grzegorz Paprzycki imzalı çarpıcı belgesel dünya prömiyerini Sheffield DocFest’te gerçekleştirmişti.

Sürükleyici filmde muhtelif dinamiklerin peş peşe montajlanmış sekansları insanlık dramına kayıtsız kalanlara layıkıyla ayna tutuyor, “ayrıcalıklı” konumlarından feragat etmek istemeyenlerin “çirkinliği” yüzümüze çarpılıyor. Polonya’da ille de büyük tantanayla kutlanması gereken yılbaşı bir sefahat ve tüketim pornografisine dönüşürken, Belarus rejiminin vahşi güvenlik kuvvetleri kösteklenmişliklerinin hıncını korumasız mültecilerden çıkarıyor.

“Kaynakçı kız”

Kaynak ustası genç kadın Katya erkeklerin hâkim olduğu gayet zorlu bir dünyanın ortasında bir çiçek gibi parlıyor!

Kasvetli Belarus taşrasında her şeye rağmen insanlığın ölmediğine şahit olurken, tabii ki Katya’nın kendini zarafetle koruma refleksine hakkını teslim ediyoruz. Lakin Katya’nın uğraşması gereken en büyük problem seneler önce onu terk etmiş olan alkolik annesi. Aradan takriben 20 sene geçtikten sonra, sessiz ve düşünceli kahramanımız annesiyle tekrar yaşama teşebbüsünde bulunuyor. Lakin yeni doğmuş kızkardeşi Amina’ya bir şekilde annelik yapmak durumunda kalırken attığı adımdan dolayı neredeyse pişman oluyor.

Sheffield’de ödüllendirilmiş, akabinde Dok Leipzig ve IDFA’ya iştirak etmiş, Fransa, Hollanda, Belçika ortak yapımı 96 dakikalık film Trieste Film Festivali Belgesel Yarışmasındaki çoğu eser gibi yansıttığı sefalete bizi ziyadesiyle dahil ediyor.

Kadın sinemacı Anastasija Mirošničenko imzalı Kaynamış (Welded together) adlı belgesel zamanından önce olgunlaşmak zorunda kalmış, yüzü ender olarak gülebilen kahramanına hayranlık ve hürmet duymamıza imkân tanıyor.

(MT/HA)

Tarafsız değiliz, hak temelliyiz

bianet’te staj yapmak hem büyük bir şanstı hem de bir emek süreciydi benim için. Buraya dahil olmak da burada çabalamak da. Çünkü bianet’e girmeden önce mecburi olarak aldığım 6 aylık militarist zehirden kurtulmak ve emeğimi istediğim yolda değerlendirmek için ilaç arayışındaydım. Bu konuda çabaladım ve çabam hep sürecek elbette. Alternatif medya kuruluşlarıyla, sivil toplum alanıyla ve hak savunucularıyla daha sık ve yakın temas kurmam gerektiğini biliyordum.

bianet, ilk duraklarımdan birisiydi. Öncelikle Temel Gazetecilik ve sonrasında da Çocuk Odaklı Habercilik atölyelerine katıldım. Atölyeler beni heyecanlandırmıştı ve hem kurum olarak burada hem de çizgi olarak bu motivasyonla emek vermeyi istediğimi fark etmiştim. Atölyelerden staj sürecine uzanan süreç benim için farklı tanışıklıkların da vesilesi oldu. Bu tanışıklıklar; hak savunucuları, kurumlar, bianet’te emek verenler, diğer atölye katılımcıları, parti emekçileri vb. tanışıklıklar şeklinde uzunca giden bir zincir. Bende iletişimin neliğine dair etkili fikirler oluşturdu.

İnce eleyip sık doku ki "hak geçmesin"

Haber yazmaya dair önemli şeyler öğrendim ama dikkatimi en çok çeken şuydu: dil. bianet, hak temelli bir çizgide mücadele yürütmeyi amaçlıyor ve dil konusunda, burada emek verenler kendi aralarında da besleyici tartışmalar yapıyorlar. Bu sebeple alanın dinamikliğini bilen dinamik kişilerle çalışmak bana çok şey kattı. Bir kelimenin kullanımının, bir kısaltmanın habere eklenmesinin ne kadar çok şeyi etkileyebileceğini bu incelikli tartışma ortamlarında daha da iyi gördüm. Bir de hak temelli olmayı değil de farklı amaçları güden medya kuruluşlarının haberlerine baktığımda aradaki farkı çok daha iyi gördüm.

Bir diğer nokta -ki oldukça önemli-, sizin haber için kıymetli görmediğiniz veya vaktinin geçtiğini düşünüp hakkında haber yapmanın gereksiz olacağını düşündüğünüz bir konunun nasıl etkili bir haber içeriğine dönüşebileceğini öğreniyorsunuz. Burada emek verenler, konu seçiminde ilgi alanlarınıza yönelip konu seçmeniz ve o konuyu haberleştirmeniz için size çok iyi bir alan açıyorlar ve yardımcı oluyorlar. Her konu haber malzemesidir ancak nasıl sunduğun, kimlerle görüştüğün, ne kadar derinlikli araştırdığın ve fikri takibini sürdürüp sürdüremediğin o haberin zenginliğini yaratıyor.

Çocuk haklarından emek hareketine, derin yoksulluktan ekolojiye, Filistin direnişinden Karayip bölgesindeki tekne saldırılarına, Etimesgut’tan İtalya limanlarına ulaşmama, daha başka alanlarda ilgimi çeken konularda haberler yazmama ve bunları iyileştirmeme yardımcı oldular. İlgi alanınızla ilgili araştırma yapmak istediğinizi söylediğinizde onu nasıl daha iyi bir habere dönüştürebileceğiniz konusunda size bağlantılar gösteriyorlar.

Haber fikrimi ilk anlattığım haliyle son çıktı hali arasındaki farkın niceliği ve niteliği benim için kıymetli deneyimler ve kazanımlardır. Burada staj yapmanın en güzel yanlarından bir tanesi de kapının kapanmayacağını biliyor olmak sanırım. bianet, güzel deneyimlerin ve tanışıklıkların oluştuğu bir yer oldu benim için.

(ÇTY/AB)

Kürt “nefreti”nin itirafı

İkibinli yılların ikinci çeyreğine girmişken şunu bir kez daha hatırlatmaya ihtiyaç var. Nefret yüktür, hem de en ağırından. Bu sebeple "nefret söylemi" insanlık suçudur bu çağda.

İşte tam da bundan dolayı terkisine nefretin bütün biriktirdiklerini dolduran ve bu yükle yola revan olanların akıbeti berbattır eski tabirle.

Zaten tümüyle bu açıdan da ideolojik bakmayı bir yana bırakıp kendine "insanım" diyenin asgari müştereki, nefret söylemine karşı olmak ve bu karşıtlığı da ilkesel boyutta her durumda deklere etmek olmalı.

Peki verili duruma, ez cümle gündelik hayata baktığımızda buna tekabül eden nedir?

Sanırım somut gösterge adına "Kürt meselesi" denilen mevzuya ve dahi mevzunun çözümüne dair bakış açısıdır. Bu, nirengi noktasıdır ve çözücüdür.

İki örnek vereceğim;

Sabah akşam sosyal medya hesabında namaz farzı gibi Selahattin Demirtaş’a özgürlük isteyen biri "Kürt meselesinin çözümüne dair soldan sağa 'Kürt anasını görmesin' noktasındasınız" diyen birine! Kendi "solu"nun berbatı âlem durumunu tartışacağına "höst solu ağzına alma" derse! Demirtaş’ın özgürlüğünü istemesinin samimiyetine nasıl güveneceğiz, inandırıcılığı kalır mı sahi…

Ve bir diğeri; Suriye’nin etno-kültürel kalbi sayılan sekiz bin yıllık Halep şehrinin iki mahallesinde Kürt katliamı yaşanır ve haysiyetli insanlar ve kurumlar da buna demokratik tepkilerini gösterirken; "size ne oluyor, onlar neyiniz olur" diyerek sonra da ey "Selahattin Demirtaş’ın yerinde oturan" sen oraya layık değilsin demeye getirerek Kürt siyasetçisine "çap" biçerken kendi çapını ele verenden Kürt dostu olur mu?

Bunları çoğaltıp biz Kürtlerin tabiriyle "dûr û dirêj" (uzun uzadıya) yazmak mümkün. Ama burda durmak en doğrusu.

Kürt meselesinin katalizörü iki kelime üzerinden okunmalı: Dil ve Aidiyet. Kürtler kendilerini ait oldukları kavime ve o kavimin diline, kültürüne, kimliğine bağlı hissediyorlar. Bu bağlılık eksenininde çizilen suni sınırların asıl "bölücülük" olduğuna inanıyorlar.

Bu inanç; devlet, federasyon, özerklik gibi daraltıcı ama tercihan olası kavramlardan azadedir. Bu tercihler dışında ve bu bölünmüş çizili sınırlar ötesinde yaşamak derdinde olan kavimdaşlarına hayatı dar etmeye ve yaşanmaz kılmaya çalışanlara karşı da insani ve demokratik karşı duruş haklarını kullanıyorlar. Hepsi bu.

Adeta gizli bir dosyada kayıtlı ajandanın artık miadı dolmuş sayfalarının her biri bir yerine tutunarak olanca bağırtıları ve nefretleri ile Kürdün öfkeli dişlilerin çarkları arasında unufak olmasını, haksız-hukuksuz ve tabi olmasını ama talepkâr olmamasını isteyen; istemekle kalmayıp bunu sol, sağ, ümmet-furkan nidaları ya da kendilerince bir başka "hayırhah" iş için isteyenlerin dünyasında... Kalmışız "bir başına, bir başına ve uzak" biliyor musunuz?

(ŞD/AB)

Isınan bir dünyada insan kalmak

Dünya ısınıyor. Bunu artık inkar eden neredeyse kimse kalmadı. Ancak, biz bu ısınmanın ne anlama geldiğini yeterince ciddiye almıyoruz. Bir derece, iki derece… Günlük hayatta önemsiz görünen bu farklar, gezegen ölçeğinde bambaşka dünyalar demek. Mark Lynas’ın Six Degrees: Our Future on a Hotter Planet kitabı tam olarak bunu, her bir derecenin insan uygarlığını biraz daha tanınmaz hale getirdiği bir geleceği anlatıyor. Bu tanınmazlık sadece şehirler, ekosistemler ya da haritalar için değil; gündelik hayatlarımız, alışkanlıklarımız ve bizi insan yapan şeyler için de geçerli. Ve biz maalesef bu geleceğin ilk sayfalarını çoktan yaşamaya başladık.

Sanayi Devrimi’nden bu yana dünya yaklaşık 1,2–1,3°C ısındı. Bu, "henüz başındayız" denilebilecek bir aşama gibi algılansa da, 1 derecelik bir dünya artık istikrarlı bir dünya değil. Bugün yaşadığımız aşırı sıcak hava dalgaları, kontrolsüz orman yangınları, seller ve kuraklıklar bu seviyenin sonucu. Türkiye’de son yıllarda art arda yaşanan yaz sıcakları, Güneydoğu Anadolu’da uzayan kurak dönemler, Karadeniz’deki yıkıcı seller bu yeni iklim rejiminin parçaları. Bir zamanlar olağanüstü kabul edilen hava olayları artık sıradanlaştı. Bizim 1°C’lik dünyamızda doğa şimdilik ayakta, ama sürekli alarm veriyor. Isınma 2°C’ye yaklaştıkça alarm yerini kalıcı hasarlara bırakıyor. Bu seviyede mesele sadece aşırı hava olayları değil, geri dönüşü olmayan eşiklerin aşılması. Buzulların erimesi hızlanıyor, deniz seviyeleri yükselme yoluna giriyor ve ekosistemler bu tempoya uyum sağlayamıyor. Türkiye açısından bu, kıyı şehirlerinin artan taşkın riski, yeraltı su kaynaklarının azalması ve tarımın giderek daha kırılganlaşması anlamına geliyor.

Mevcut küresel politikalarla ilerlediğimiz yol ise bizi 3°C’lik bir dünyaya yaklaştırıyor. İşte burada tablo ciddi şekilde kararıyor. 3 derecelik bir gezegende iklim krizi artık çevresel bir sorun olmaktan çıkıp toplumsal bir krize dönüşüyor. Tarım verimleri düşüyor, gıda fiyatları artıyor, su kaynakları üzerindeki baskı çatışmaları körüklüyor. Bir yanda susuz kalan topraklar, diğer yanda altyapının kaldıramadığı seller. Bu noktada iklim krizi, doğrudan günlük hayatımıza ve cebimize dokunan bir mesele oluyor. Kaynaklar azaldıkça, insanlar istemeden de olsa birbirini rakip olarak görmeye başlıyor; aynı sofrayı paylaşmak yerine aynı kaynak için kavga ediyor. Son beş yıl içinde yayımlanan ve mevcut iklim politikalarının olası sonuçlarını inceleyen çok sayıda çalışma, dünyanın 2100 yılının sonuna kadar 2,3 ile 3°C arasında bir ısınmaya doğru ilerlediğini gösteriyor. İklim bilimci Zeke Hausfather’ın da altını çizdiği gibi, küresel sıcaklık artışı doğrudan devam eden CO₂ salımlarıyla bağlantılı. Emisyonlar azaltılmadığı sürece sıcaklıklar yükselmeye devam ediyor. Bu da, önümüzdeki on yıllarda alınacak kararların, soyut bir gelecekten ziyade bu yüzyıl içinde yaşayacağımız iklim koşullarını belirleyeceği anlamına geliyor.

Isınma 4°C’ye ulaştığında ise dünya insan fizyolojisinin sınırlarını zorlamaya başlıyor. Aşırı sıcak ve nem kombinasyonları, özellikle tropikal ve yarı tropikal bölgelerde açık havada yaşamayı ölümcül hale getiriyor. Türkiye için bu, yaz aylarında şehirlerin yaşanamaz derecede ısınması, enerji sistemlerinin çökme riski ve sağlık sorunlarının artması demek. Aynı zamanda Akdeniz havzasında orman yangınlarının kalıcı bir gerçekliğe dönüşmesi anlamına geliyor. Artık yangın sezonu değil, yangın yılı konuşuluyor. 5°C’lik bir dünya, insanlığın bildiği coğrafyanın yeniden çizilmesi demek. Deniz seviyeleri ciddi biçimde yükseliyor, kıyı şehirleri haritalardan silinme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Küresel göç, tarihte benzeri görülmemiş boyutlara ulaşıyor. Türkiye, hem iklimden etkilenen hem de göç yolları üzerinde bulunan bir ülke olarak bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. İklim krizi, sınır tanımıyor; siyasi, ekonomik ve toplumsal dengeleri birlikte sarsıyor. Ve 6°C… Burası artık insan uygarlığının sınırlarının ötesi. Bu seviyede dünya, milyonlarca yıl önceki sıcak dönemlere benziyor.

Okyanusların kimyası değişiyor, büyük ekosistemler çöküyor ve insan yaşamını destekleyen koşullar büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Gezegen var olmaya devam ediyor, ama bizimle birlikte değil.

Bu yazıyı sizi biraz ürkütmek için yazıyorum, evet. Çünkü durum korkutucu. Çünkü 1°C’yi zaten geçtik, 2°C’ye hızla yaklaşıyoruz ve hala zamanımız varmış gibi davranıyoruz. Oysa her onda birlik derece, kaybedilen ya da kurtarılan hayatlar demek. İklim krizi sessiz ilerliyor; manşetlerde her gün yer almıyor ama etkileri kalıcı. Bu yüzden panik değil, uyanıklık gerekiyor. Rehavet değil, sorumluluk gerekiyor. Peki, biz bu tablonun karşısında ne yapabiliriz? Bu sorunun cevabı hem düşündüğümüzden daha az, hem de daha fazla. Daha az; çünkü bu krizi yaratan şey bireysel tercihlerden çok, onlarca yıldır fosil yakıtlara dayalı bir ekonomik sistem, kısa vadeli kârı gezegenin önüne koyan politikalar ve bilimsel uyarıları görmezden gelen karar alıcılar. Daha fazla; çünkü bu sistem, tam da bizim sessizliğimizden, alışkanlıklarımızdan ve “ben tek başıma ne yapabilirim ki” dememizden güç alıyor.

Geri dönüşüm yapmak, daha az tüketmek, uçakla daha az seyahat etmek elbette önemli. Ama gerçekçi olalım. Bireysel davranış değişiklikleri tek başına bu yangını söndüremez. İklim krizini bir kişisel yaşam tarzı meselesine indirgemek, sorumluluğu büyük ölçüde yanlış yere yıkmak demektir. Bu kriz, sistemsel bir krizdir ve sistemsel çözümler gerektirir. Enerji politikalarından şehir planlamasına, tarımdan ulaşım altyapısına kadar köklü değişimler olmadan, 6 derecelik senaryolar sadece kitap sayfalarında kalmaz. Ama bu, bireyin etkisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, bireyin rolü tam da burada başlar. Oy verdiğimiz politikalar, desteklediğimiz kurumlar ve sessiz kaldığımız kararlar; hepsi bu sistemin bir parçası. İklim krizini konuşmak, yazmak, talep etmek, rahatsız olmak ve rahatsız etmek; bireysel sorumluluğun en güçlü hâlidir. Çünkü sistemler, baskı olmadan değişmez.

Artık mesele sadece korku değil; inkâr ve ertelemenin bedeli. Altı derece uzak bir distopya değil, yanlış kararlarla her yıl biraz daha yaklaştığımız bir gerçek. Zaman ilerledikçe seçeneklerimiz azalıyor, manevra alanımız daralıyor. Bu yüzden mesele kendimize, çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak. Bizim torunlarımız, bugün hayvanat bahçelerinde gördüğümüz kutup ayılarının ne olduğunu belki yalnızca eski fotoğraflardan öğrenecek. Mercan resifleri renkli bir doğa harikası değil, belgesellerde anlatılan yok olmuş ekosistemler başlığı altında geçecek. Buzullar, coğrafya kitaplarında anlatılan ama haritalarda karşılığı kalmamış şekiller olacak. Yaz aylarında dışarı çıkabilmek, serin bir gölge bulabilmek ya da temiz suya erişmek sıradan haklar değil, ayrıcalıklar hâline gelecek. Ve en acısı, bu kayıpların hiçbiri bir felaket anında değil; sessizce, yavaş yavaş ve göz göre göre yaşanacak. Bu yüzden sizden bir ricam var. Lütfen seçtiğiniz politikaların, desteklediğiniz kararların ve normalleştirdiğiniz söylemlerin dünyamız üzerindeki etkisini düşünün. Sorgulayın. Talep edin. Sessiz kalmayın. İklim krizi bireysel değil, kolektif bir sorun ve ancak birlikte hareket edersek yavaşlatılabilir.

(AB)

37. Trieste Film Festivali başladı

2026 Trieste Film Festivalinin açılışı Kafka hakkındaki Franz adlı biyografik kurmacayla gerçekleşti.

Agnieszka Holland’ın imzasını taşıyan 127 dakikalık görkemli filmin gösterimi Teatro Miela’da, festivalin ilk açılış günü 16 Ocak 2026 tarihinde gerçekleşti.

Dünya prömiyeri Toronto IFF’de yapılmış olan Çekya, Almanya ve Polonya ortak yapımı sinema eseri meşhur yazarın hayatına kaleydoskopik bir mozaik misali eğiliyor ve doğduğu anlardan ömrünün sonuna kadar Kafka’ya eşlik etmemize imkân tanıyor.

Orta ve Doğu Avrupa sinemasına bilhassa eğilen festivalde, kurmacalar ve kısaların dışında belgesel seksiyonu da her zamanki gibi geniş bir spektruma sahip. Mesela Raisa Răzmeri imzalı Noel anne’yi seçmek adlı belgesel bizi Moldova’nın kasvetli kırsalına, hakikatleri yüzümüze çarpa çarpa götürüyor.

Kronik savaş mağdurları

Batı Ukrayna’nın kırsalına eğilen Sessiz taşkın (Silent flood) adlı 90 dakikalık belgesel ise bize cennetvari bir coğrafyayı tanıtırken su taşkınları ve savaş yüzünden bir kez daha bozulmakta olan büyülü bir atmosfere dahil ediyor.

Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği IDFA’da En İyi Sinematografi ödülüne layık görülmüş olan 2025 Ukrayna, Almanya ortak yapımı idilik eser daima barışçıl olmaya ihtimam göstermiş, geleneksel ve dindar bir halk kesiminin günümüzdeki mücadelesine odaklanıyor.

Dmytro Sukholytkyy-Sobchuk imzasını taşıyan, görsel tarafı da fazlasıyla iddialı belgesel, Dniester nehrinin kıyısında, 1. Ve 2. Cihan Harplerinden sonra yeni bir savaşla karşı karşıya kalmış halkın kenetlenmesine bizi dahil ediyor.

Seyirci, bazen mazinin derinliklerinden bize seslenen, artık yok olmuş bir medeniyetten mesajlar aldığını sanabilir. Filmin hareketli kartpostallar hissini veren estetik yaklaşımının da bunda payı yüksek.

 

Gör bizi ey devlet!

Abhazya ile Gürcistan savaşının mağdurlarını fazlasıyla uzun zamandan beri misafir etmekte olan “çürük” bina Tiflis’in yüzkarası olmayı sürdürüyor.

90’lı yıllardan beri devletin yardım elini uzatmayı ihmal ettiği mevzubahis topluluk, belki de şu anda yıkık olan eski sanatoryumla artık özdeşleşmiş vaziyette. Mevzubahis müesseseden ve Gürcistan’ın Ortaçağ krallığından adını alan Kartli Krallığı ( ქართლის ცხოვრება/ The Kartli Kingdom) belgeseli iktidarların tutulmayan sözlerine dikkat çektiği gibi halkın dramını ve direniş gücünü de gözümüze sokuyor. Ne de olsa 2025 Gürcistan, Fransa, Katar ortak yapımı 105 dakikalık film devlet artık onları görsün diye intihar etmeyi seçmiş bir vatandaşın ölümcül hareketiyle başlıyor.

Yönetmen, senaryo ve sinematografi hanelerinde adlarını gördüğümüz Tamar Kalandadze ve Julien Pebrel yurtlarına dönme ümidini çoktan yitirmiş 200 aileden müteşekkil topluluğu teferruatlı biçimde belgeliyor.

IDFA’nın uluslararası yarışmasında en iyi yönetmen ödülü dışında İlk Filmler Kategorisinde de Özel Mansiyona layık görülen belgesel, otuz seneyi aşkın sürece bizi tüm kasvetiyle dahil ediyor.

Bir türlü bitmeyen mücadelelerinde protesto yürüyüşleri görüntülerinin yanında külüstür binada yaşanmış muhtelif hadiselerin, törenlerin, hususi anların amatör çekimleri tek bir aile hâline gelmiş sürgünlerin ümit dünyasını fazlasıyla yansıtıyor.

 

Askerinsan

Savaşın bir türlü sona ermediği Ukrayna coğrafyasından bir barış çığlığı daha.

Belgeselin yönetmen, senaryo yazarı ve montaj hanelerinde adlarını gördüğümüz Yelizaveta Smith, Alina Gorlova, Simon Mozgovyi (Tabor Kolektifi) 2025 Ukrayna, Avusturya, Fransa ortak yapımı 111 dakikalık filmlerinde savaşın dehşetine seyirciyi bir kez daha dahil ediyorlar.

Film ekibi fertlerinin meslektaş ve arkadaşları Maksym Nakonechnyi’nin bulduğu yeni terim, Askerinsan (Militantropos) adını taşıyan ödüllü belgesel Cannes Yönetmenlerin 15 günü, Docudays UA, Münih Uluslararası Film Festivali, Saraybosna Film Festivali, DMZ ve IDFA gibi etkinliklerde boy göstermişti; kasveti duyumsama sırası şimdi Trieste’de.

Gündelik hayatları savaş tarafından allak bullak edilmiş insan topluluklarıyla tanışıyoruz. Bazıları her şeylerini kaybedip kaçmak zorunda kalıyor, bazıları yerinden kımıldamayıp direnmeyi ve tüm imkânlarıyla mücadele etmeyi, savaşmayı seçiyor. Hayatta kalma içgüdüleri dayanışmayla güçleniyor, insanlar birbirlerine adeta kenetleniyor.

 

Büyük tahribat ve vahşetin ortasında kalan bölge ahalisini savaş canavarı adeta kendi bünyesine dahil edip trajedinin ayrılmaz parçası hâline getiriyor. Agresyon ve savaş yalnız insanları değil, şehirleri, köyleri, ormanları, kırsal alanları da yok ediyor; insanla özdeşleşen ne varsa, hepsini manasız hâle getiriyor.

Filmin yaratıcıları bu ağır tecrübeye katlanabilmek için vaziyete bir mana yüklemek, hatta bu manayı yaratmak ihtiyacını duymuş; belgesel de zaten, tam da bu dinamiklerden beslenerek ortaya çıkmış çarpıcı bir eser.

(MT/AB)

Korumanın paradoksu: Rekabetçi düzen çocukları nasıl köleleştiriyor?

"Çocuklarımız, yeni kölelerimiz." - Gündüz Vassaf

Son yıllarda ebeveynlik literatürüne sessizce ama hızla yerleşen bir kavram var: "Çim Biçme Makinesi Ebeveynlik". Mantığı basit: Çocuğun önüne çıkabilecek her taşı, engeli, belirsizliği önceden temizlemek. Düşmesin, üzülmesin, zorlanmasın, gecikmesin, kaybetmesin. Yol dümdüz olsun. Çocuk yürüsün ama yalnızca bizim biçtiğimiz çimlerin üzerinden.

Bu yazıda, rekabetçi eğitim sisteminin ve aşırı korumacı anne-baba tutumlarını sorunsallaştırarak çocuklar üzerindeki etkilerini görünür kılmayı murad ediyoruz. İnsan yavrusu bütün doğasını bilincinin dışına iterek doğar. Kültürel bir varlık olarak her şeyi öğrenmeye ihtiyaç duyar. Eğitim de toplumsal bir kurum olarak bu işlevi üstlenir. Her toplumsal kurum, işlevini yerine getirebilmek için diğer toplumsal kurumlarla ilişki kurmaya, etkileşmeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle  hiç kuşkusuz eğitim kurumunun da aile, siyaset, ekonomi, din, siyaset ve sanat ile kesiştiği noktalar vardır.

Anne-baba tutumlarının evrimi

Anne-baba (ebeveyn) tutumlarını tarif etmek için son zamanlarda sıkça  “çim biçme makinesi anne-babalık” (lawnmower parenting) diye adlandırdığımız tutumdan söz edilmekte. Bunun habercisi ya da beta sürümü helikopter ebeveynliktir. 1990’ların sonlarında literatüre giren helikopter ebeveyn, çocuğun etrafında sürekli dolaşan, her hareketini yukarıdan izleyen bir gözetleme kulesi gibiydi. Müdahaleciydi; ama henüz reaktifti. Çocuk düşerse devreye girer, tökezlerse el uzatırdı. Hayatın yoluna, taşlarına ve pürüzlerineyse henüz dokunmazdı.

Bugün geldiğimiz noktada ebeveynlik daha ileri, sorunlu bir evrede. Çim biçme makinesi ebeveynlik, artık müdahaleyi düşüş anına bırakmaz; düşme ihtimalini baştan ortadan kaldırır. Yol düzeltilir, taşlar temizlenir, belirsizlikler dağıtılır, hijyen koşulları sağlanır. Çocuk yürüsün diye değil; hayatın sertliğiyle hiç temas etmesin diye. Böylece ebeveynlik, çocuğun öğrenme yoldaşlığından çok çocuğun dünyasını önceden tasarlayan bir mühendisliğe dönüşür. Bu anlamıyla bir tür gardiyanlık olduğu da söylenebilir.

Bu yaklaşım ilk bakışta şefkatli, sorumlu tutum olarak görülebilir. Oysa sorun niyetle değil sonuçla ilgilidir. Çocuğu her riskten korumak, onu güçlendirmez; aksine dünyayla kuracağı sahici bağı zayıflatır. Deneyimleme hakkı, hata yapma imkânı ve özneleşme süreci daha baştan askıya alınır. Çocuğun hayatla karşılaşma hakkı gasp edilir. Çocuk, steril bir alanda hareket eden bir figüre dönüşür.

Tutumdaki dönüşüm, bireysel tercihlerinin toplamı değildir. Belirli sınıfsal konumun, belirli kaygı rejiminin, rekabetçi düzenin ürettiği yapısal bir tutumdur. Bunu yaratan kaygıyı sürekli besleyen toplumsal, ekonomi-politik zemine bakmak yol gösterici olabilir.

Koruyucu tutsaklık

“Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir” deriz sıklıkla bilgiye dayalı olmayan tutumlar için. Burada sorunsallaştırdığımız tutumun en güçlü dayanağı kötücüllük değil; iyi niyetin bilgiyle, öngörüyle desteklenmemesidir. Özellikle orta sınıf ebeveynlik pratiğinde korumacı, kontrolcü tutum, sevgiyi görünmezleştirebiliyor. 

Orta sınıf bilincinin statü kaybı, geride kalma, “aşağı düşme” ihtimali, ebeveynin çocuğa bakışını derinden etkiler. Çocuk, bir özne olmaktan çıkar; ailenin sosyal sermayesinin, gelecek güvencesinin, sınıfsal devamlılığının taşıyıcısına dönüşürek araçsallaşır. Çocuğun hayatı, sevginin değil risk yönetiminin konusu hâline gelir.

Ebeveyn, çocuğun önündeki engelleri kaldırırken çoğu zaman kendini fedakâr hisseder. Oysa çocuğa şu örtük mesajı verilir: “Bu dünya senin başa çıkabileceğin bir yer değil; ancak benim kontrolümde yaşayabilirsin.” Bu, açık bir baskı değildir; incelikli, sessiz bir müdahaledir. Çocuğun kendi deneyimine, sezgisine, iradesine duyduğu güven yavaş yavaş aşındırılır. Sevgi, güçlendiriciliğini yitirir, bağımlılaştırıcı bir forma bürünür.

Bu nedenle kontrolcülüğü “aşırı korumacılık” açıklayamaz. Ortada, çocuğun gerçeklik algısını, özne olma kapasitesini zedeleyen pedagojik manipülasyon vardır. Çocuk, dünyanın tehlikeli olduğu fikrini deneyimle değil, ebeveynin kaygısı üzerinden öğrenir. Kendi sınırlarını yoklayarak değil; başkasının korkularını içselleştirerek şekillenir. Böylece çocuk, kendi hayatına mesafeli bir özneye dönüşür.

Korumacı tutum, bireysel değil toplumsaldır. Uymacılık anlayışıyla sürekli beslenerek meşrulaştırılır. Orta sınıfın çocuğunu kontrol etme ihtiyacı, kişisel zaaf değil; belirli ekonomik ve kültürel yapının dayattığı reflekstir. Bu nedenle koruyuculuğun ardındaki ekonomi-politik zemine bakılabilir. 

Ekonomi-politik açıdan eğitim

Bugün, toplumsal alandaki herhangi bir tutumu ekonomi-politikten yalıratak anlayamayız. Türkiye’de eğitim, anayasal olarak sosyal devletin temel sorumluluklarından biri olmasına rağmen, neoliberal piyasa mantığı altındadır. Eğitim artık kamusal hak değil; satın alınan, yatırım yapılan, getirisi hesaplanan “gelecek sigortası” olarak sunulmaktadır.

Bu metalaşma, sınıfları dolduran çocukların dilini de bilincini de kökten değiştirir. Daha birinci sınıfta sıra arkadaşını öğrenme yoldaşı olarak değil; sıralamada geçilmesi gereken rakip olarak görmeye koşullandırılır. Notlar, başarı tabloları, hız ve performans ölçümleri; pedagojik rehberlikten çok, piyasanın tanıdık sorularını tekrarlar: Kim önde? Kim geride kaldı? Kim hızlanmalı? Kim yavaşlatıyor?

Bu dil, çocuklara olduğu kadar ailelere de seslenir. Ebeveynin kulağına sürekli şu fısıldanır: “Dikkatli olmazsan çocuğun geride kalır.” Bu fısıltı, zamanla kolektif bir çığlığa dönüşür. Eğitim kurumlarını birer yarış pistine çevirir. Çocuk, topluluğun üyesi olarak değil; performansını sürekli kanıtlamak zorunda olan özne olarak konumlandırılır. Öğrenme, merak ile birlikte düşünme; yerini hız, verimlilik ile rekabete bırakır. Bu koşullar altında ebeveynliğin de biçimi değişir. Ebeveyn, çocuğunun eğitim yolculuğuna eşlik eden biri olmaktan çıkar; onu bu yarışta “geride bırakmamaya” çalışan bir menajer gibi davranmaya başlar.

Eğitimin bu şekilde örgütlenmesi, yalnızca eşitsizlikleri derinleştirmez; insan ilişkilerini yeniden tanımlar. Dayanışma, paylaşım ve birlikte yaşam fikri aşınırken; “yavaşlatan” herkes potansiyel “engel” olarak algılanır. Rekabetçi düzen böylece eğitim politikası olmaktan çıkar; etik bir soruna, hatta toplumsal patolojiye dönüşür. 

Patolojinin ifşası 

Rekabetçilik, kılcallara değin sinen bir patolojidir. Bu, bireyseli aşan normalleşmiş “hastalık” hâlidir. İstanbul Fatih’te birkaç yıl önce yaşanan ve velilerin bir devlet okulunu basarak sınıftaki kaynaştırma öğrencisini yani nöro-çeşitliliği olan özel çocuğun gönderilmesini istemeleri, bu patolojinin en çıplak örneklerinden biridir. Gerekçe nettir: “Bu çocuk sınıfın ‘seviyesini’, hızını düşürüyor.”

Bu olayda asıl sarsıcı olan, talebin sertliği değil; mantığının “meşruluğu”dur. Burada kimse kendini zalim olarak görmez. Aksine, aileler çocuklarını “koruduklarını” düşünürler. Sorun tam da buradadır. Rekabetçi sistem, insanları vicdansızlığa değil; vicdanlarını belirli bir mantığa göre yeniden ayarlamaya zorlar. “Yavaşlatan” herkes, ister çocuk, öğrenci, öğretmen olsun, sistemin gözünde engele dönüşür. Böylece birlikte öğrenme de yaşama da rekabetçi mantık karşısında anlamını yitirir. 

Bu durum, insanın türsel özelliği olan topluluk hâlinde yaşama pratiği ile çelişir. İnsan, tarihsel olarak rekabet ederek değil; işbirliği yaparak hayatta kalmıştır. Bilgiyi paylaşarak, yükü bölüşerek, ‘yavaş olanı’ kollayarak… Rekabet mutlaklaştırılarak fetişleştirildiğinde tarihsel hafıza silinir. İnsan başkalarını potansiyel tehdit olarak görür, güvensizleşerek yalnızlaşır. 

Gündüz Vassaf’ın sarsıcı cümlesi bu bağlamda bir hakaret değil, bir teşhistir: “Çocuklarınız yeni kölelerinizdir.” Bu söz hakaret değil; teşhistir. Anne-babanın statü kaygısı, hız takıntısı ile başarı endişesini taşıyan çocuk, artık özgür bir özne değil; başkalarının beklentilerini sırtlanan bir köleye ya da araca dönüşür. 

Hakikatin ifşası

Hakikati açıkça söyleyelim: Hayat sterilize edilemez. Kontrolcü tutumun vaat ettiği “pürüzsüz yol”, gerçek değil simülasyondur. O simülasyonda çocuk belki güvendedir ama hayatta değildir. Çünkü insan, toplumsaldır, başkalarına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç eksiklik değil; insanı başkasına açan, yardım istemeye, dayanışmaya yönelten, birlikte yaşamın kapısını aralatan etik bir eşiktir.

Kontrolcülük, çocuğun yolunu pürüzsüzleştirdiğinde riski değil, deneyimi de ortadan kaldırır. Kaybetmek, beklemek, yanılmak, başarısız olmak… Bunlar pedagojik hatalar değil; insanın kendini, hayatı tanıma yolculuğundaki varoluşsal duraklardır. Bu deneyimlerden yoksun bir çocuk, dayanıklılık (resilience) geliştiremez. Bu nedenle çocuk, kendi hayatının öznesi olmaktan yavaşça çıkar. Kararlarını alan, riskleri tartan, sonuçlarına katlanan özne yerine; başkasının kaygı ajandasında temsil edilen nesneye dönüşür. Kontrolcülüğün “iyi niyetli” düzenlemeleri, çocuğun kendi sezgisine, muhakemesine duyduğu güveni aşındırır. Çocuk, neyi yapabileceğini dünyayla karşılaşarak değil; neyi yapmaması gerektiğini başkasının korkularından öğrenir.

Sartre’ın “insan özgür olmaya mahkûmdur” sözü tam da burada anlam kazanır. Sartre’ın kastettiği mahkûmiyet, özgürlüğün verdiği keyif değil; seçim yapma, sonuçlarını üstlenme sorumluluğudur. Kontrolcülük ise çocuğu bu sorumluluktan “korumaya” çalışır. Bu, çocuğu özgürleştirmez; onu kendi seçimleriyle karşılaşmaktan alıkoyarak varoluşsal kırılmalar yaratır. Bilinci pelteleştirerek felçleştiren bu kırılmalar, uymacı (konformist) özneyi inşa eder.. Bu özne, rekabetçi düzenin aradığı profildir: Sessiz, uyumlu, sürekli kendini kanıtlama baskısı altında köleleştirici statükoyu yeniden üreten biri.

İşte bu nedenle kontrolcülük, yalnızca pedagojik değil, etik ve politik bir sorundur. Rekabete teslim olan, dayanışmayı yok sayan toplum, toplumsallığını yitirir. Burada hakikati söylemek etik bir sorumluluktur. 

Kaygıdan özgürlüğe giden yol: Eleştiri

Eleştiri suçlama, teşhir ya da ahlaki üstünlük ilanın değil; ayıklama pratiğidir: Normalleşmiş olanın içindeki patolojiyi görünür kılma çabasıdır. Eğer kontrolcü tutumları eleştiri süzgecinden geçirmezsek, bu anlayış zamanla “doğal”, hatta anakımlaşarak “sorumlu ebeveynlik” olarak yerleşir. Eleştirinin yokluğunda, hastalıklı olan norm hâline gelir.

Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda yaptığı tespitler sorunu görünürleştirir. Han’a göre çağımızın insanı, artık dışsal bir baskı altında ezilen itaatkâr bir figür değil; kendi kendini zorlayan, sürekli daha fazlasını yapması gerektiğine inanan performans öznesidir. “Yapabilmelisin” buyruğu, açık bir yasak kadar serttir; ama çok daha görünmezdir. Çünkü baskı artık dışarıdan değil içeriden gelir.

Bu mantık anne-baba tutumlarına sızdığında, kontrolcülük, neredeyse kaçınılmazlaşır. Anne-baba, çocuğun önündeki engelleri kaldırırken koruduğunu düşünür; oysa farkında olmadan çocuğu sürekli kendini gerçekleştirmesi gereken performans nesnesine dönüştürür. Çocuk, başarısızlığın seçenek olmadığı, durmanın ya da yavaşlamanın kabul edilmediği bir hatta yerleştirilir. Böylece engellerden arındırılmış gibi görünen yol, çocuğu hayatla temas ederek güçlenmekten mahrum bırakarak başarıya mahkûm eder.

Bu mahkûmiyetin bedeli ağırdır. Başarının “zorunlu” olduğu bir dünyada, başarısızlık yalnızca deneyim değil; varoluşsal bir tehdittir. Çocuk, daha büyümeden tükenmeye başlar. Aile ise dayanışma alanı olmaktan çıkar; piyasa rekabetinin en küçük, en mahrem başarı birimine dönüşür. 

Peki bu durumda ne yapabiliriz? Öncelikle, anne-babalar olarak kaygılarımızı azaltmaya yönelik küçük adımlar atabiliriz: Çocuğun karşılaştığı küçük engelleri hemen ortadan kaldırmak yerine, onunla birlikte o engeli aşmanın yollarını konuşmak; "başarısızlık" dediğimiz anları, öğrenme, yeniden deneme olanağı görebiliriz.Çocuğun günlük programını oluştururken rekabetçi performans yerine  merakını, sosyal becerilerini, dayanışma ruhunu geliştirecek deneyim alanları açmaya özen gösterebiliriz. Okullar ile eğitimciler ise "kazanan-kaybeden" ikiliğini pekiştiren sıralama, ödül sistemlerini gözden geçirerek, işbirliğine dayalı çalışmaları, kolektif başarıyı teşvik eden pedagojik modellere alan açabilir. Başkalarının varlığını tehdit değil zenginlik olarak görebilen çocuklar murad ettiğimiz barış ortamını tesis edebilirler.

Sonuç

Koruyucu, kontrolcü anne-baba tutumu olarak çim biçme makinesi ebeveynlik, “çocuğu hayata hazırlıyorum” derken çocuğun hayatla bağ kurma olanaklarını öldürür, onu hayattan muaf kılar. Bakım da destek de engelleri kaldırmak değildir. Çocuğun o engellerle karşılaşmasına izin verirken yanında durabilmektir; onun yerine konuşmadan, karar vermeden, düşmeden… 

Bu yüzden eleştiri, etik bir sorumluluktur. Rekabetçi düzenin ebeveynliğe biçtiği rolü reddetmek, “mükemmel çocuk” mitinden vazgeçmek, başkalarına duyulan ihtiyacı zayıflık ya da kusur olmaktan çıkarıp insani bir özellik olarak görmemizi sağlayabilir. Böylece çocuk, kendi adımlarıyla yürüyeceği, düşeceği, kalkacağı ve başkalarıyla karşılaşacağı gerçek bir hayatı yani yaşanabilir hayatı özneleşerek deneyimler.

(MB/AB)

Türkiye’de Kürt temsilinin estetik politikası

Oryantalizm, Doğu’yu yanlış tanımaktan çok, onu tanımlama yetkisini Batı’nın tekeline alma pratiğidir. Bilgi ile iktidarın aynı cümlede buluştuğu o yerden konuşur. Doğu’yu geri, irrasyonel, duygusal, eksik ve "henüz olmamış" olarak kurar; Batı’yı ise tamamlanmış, akılcı ve yol gösterici. Böylece eşitsizlik doğal, müdahale gerekli, tahakküm ise neredeyse ahlaki bir görev gibi sunulur.

Ancak bu bakış yalnızca Batı’nın Doğu’ya uzaktan tuttuğu bir mercek değildir. Bazı toplumlarda bu mercek içeri taşınır, yerlileşir, içselleşir. Aynı ülkenin sınırları içinde, aynı tarihsel yükü taşıyan insanlar arasında yeniden üretilir. Oryantalizm, böylece bir dış bakış olmaktan çıkar; bir toplumun kendi içindeki hiyerarşileri meşrulaştıran bir zihniyet rejimine dönüşür. İşte bu noktada içsel oryantalizmden söz ederiz.

Türkiye’de Kürtlere yöneltilen bakış tam olarak bu içsel oryantalizmin ürünüdür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte laikleşme, merkezileşme, aydınlanma ve medenileşme ekseninde kurulan siyasal tahayyül, Kürtleri eşit bir kurucu özne olarak değil; modernleştirilecek, ehlileştirilecek, dönüştürülecek bir topluluk olarak konumlandırdı. Doğu, yalnızca coğrafi bir yön değil; geri kalmışlığın, gecikmişliğin ve "sorun"un adı haline geldi.

Zamanla bu bakış devletin tekelinden çıktı, topluma yayıldı. Açık inkârın yerini daha "kibar" kelimeler aldı: geri kalmışlık, hazır olmama, zamansızlık. Kürt meselesi bir eşitlik ve hak meselesi olmaktan çıkarılıp bir gelişmişlik sorunu, bir pedagojik eksiklik gibi sunuldu. Merkez konuştu, çevre dinledi. Merkez tanımladı, çevre bekledi.

Bu zihinsel kurgu, yalnızca anayasa metinlerinde, güvenlik raporlarında ya da resmî söylemde dolaşmadı. Daha derin, daha kalıcı bir hatta ilerledi: kültürel ve sanatsal üretimin içine sızdı. Çünkü iktidar en çok, kendini estetik biçimlere gizlediğinde görünmez olur.

Türkiye’de edebiyat, sinema, dizi ve tiyatro alanlarında Kürtlere ve Kürdistan’a yöneltilen bakış, içsel oryantalizmin en rafine tezahürlerinden biri oldu. Uzun yıllar boyunca Kürdistan, anlatıların fon dekoru olarak kullanıldı. Sisli dağlar, toprak yollar, taş evler, sert bakışlı erkekler, suskun kadınlar, bitmeyen kan davaları… Kürtler birey olmaktan çok bir "atmosfer"e indirgendi.

Kürdistan’da geçen filmler, çoğu zaman merkezin seyircisi için çekildi. Kamera, bölgeye bir tanık gibi değil, bir müfettiş gibi baktı. Dağlar yalnızca yoksulluğun, köyler yalnızca cehaletin, insanlar ise yalnızca geleneksel baskının sembolü haline getirildi. Kürt karakterler ya "sert ama iyi niyetli" baba figürleri ya da töre cinayetlerinin, kan davalarının, suskun kadınların çevrelediği bir karanlığın içinde konumlandırıldı. Devlet şiddeti arka planda silikleşirken, "Doğu’nun kendi iç sorunları" anlatının merkezine yerleştirildi. Böylece yapısal baskı görünmez kılındı, tarihsel eşitsizlik kültürel bir kader gibi sunuldu.

Bu temsillerin en sorunlu yanı, açık düşmanlık içermemeleriydi. Aksine çoğu "gerçekçilik" iddiasıyla konuşuyordu. Kürtlerin yoksulluğu, kırsallığı, aşiret yapıları tarihsel ve siyasal bağlamından koparılarak donmuş bir kader gibi sunuluyordu. Devlet şiddeti arka planda silikleşiyor, eşitsizlik kültürel bir özellikmiş gibi gösteriliyordu. Böylece sanat, masum bir anlatı diliyle tahakkümü yeniden üretiyordu.

Daha sarsıcı olan ise bu bakışın zamanla Kürt sanatçılar tarafından da içselleştirilmesiydi. Merkezin onayını almak, görünür olmak ve dolaşıma girebilmek için bazı Kürt yazarlar ve sinemacılar, kendi toplumlarına merkezin gözlüğüyle bakmak zorunda kaldı. Acı estetize edildi, yoksulluk romantize edildi, direniş folklorik bir süs haline getirildi. Kürt öznesi, bir kez daha anlatının merkezinden dışarı itildi.

Bu bir niyet meselesi değil, bir zihniyet meselesidir. Sürekli dışarıdan bakılmaya alışan bir topluluk, bir süre sonra kendine de o gözle bakmaya başlar. Sanat, özgürleştirici bir alan olmaktan çıkar; kabul görmenin, meşrulaşmanın aracına dönüşür.

Oysa sanatın asıl gücü tam da burada yatmalıydı. Merkezin kurduğu dili bozabilmekte. Kürtlerin hikâyesi ne yalnızca bir trajedidir ne de egzotik bir folklor. Ne geçmişte donmuştur ne de modernliğin kapısında beklemektedir. Kürtler bu ülkenin yaşayan, düşünen, çelişen, üreten öznesidir.

Türkiye’de Kürt meselesinin neden yalnızca siyasal müzakerelerle çözülemediği de burada açığa çıkar. Sorun yalnızca devletin ne yaptığı değil; toplumun, özellikle de sanat ve edebiyatın neyi normal, neyi mümkün, neyi anlatılabilir saydığıyla ilgilidir. İçsel oryantalizm aşılmadan, Kürtler hâlâ temsil nesnesi olarak konumlandırılırken gerçek bir eşitlik fikri bu topraklarda kök salamaz.

Türkiye sineması ve edebiyatı, Kürt meselesiyle yüzleşmek istiyorsa önce bu aynayı kırmak zorundadır. Doğu’yu bir metafor olmaktan çıkarmadan, Kürtleri folklorik figürler ya da trajik karakterler olarak görmeye devam ederek gerçek bir yüzleşme mümkün değildir. Sanatın özgürleştirici gücü, ancak özneyi geri çağırdığında ortaya çıkar. Aksi halde en estetik cümleler, en çarpıcı sahneler bile tahakkümün zarif biçimlerine dönüşür.

İçsel oryantalizmden vazgeçmek, estetik bir tercih değil; etik ve politik bir zorunluluktur. İçsel oryantalizmle yüzleşmeden kurulacak her çözüm dili eksik, her barış anlatısı kırılgan kalacaktır. Kürtleri hâlâ anlatının nesnesi, dekoru ya da pedagojik muhatabı olarak gören bir estetik anlayış aşılmadıkça, siyasal eşitlik de kültürel alanda karşılığını bulamaz. Yapılması gereken, Doğu’yu egzotik bir sahne olmaktan çıkarmak; Kürtleri açıklanan değil konuşan, temsil edilen değil kendini temsil eden özneler olarak kabul etmektir. Sanatın gerçek dönüştürücü gücü tam da burada başlar: bakışı tersine çevirdiği, merkezin dilini bozduğu ve eşitliği bir tema değil, bir yöntem haline getirdiği yerde.

(CE/AB)

Köre 'kör' demeyelim de 'Mahmut' mu diyelim?

Yeti çeşitliliklerini tanımlayan kavramlar mı sorunlu yoksa kavramlara ayrımcı anlamlar yükleyerek onları başkalaştırmak mı? Biz sonuca odaklanmaya alıştırıldığımız, neden sonuç ilişkisi kurma anlamında çekimser olduğumuz için sonuca odaklanırız. "Kör" yanlıştır ayıptır. Kör dememek gerekiyor. Hatta kör kişinin kendisi de ısrarla kör dese, yine de kör diyemezsin. Çünkü toplum öyle istiyor. Uluslararası literatürde de "kör ve sakat" olarak geçse de sen günlük konuşmada "görme engelli" demelisin.

Aslında döne döne işlediğimiz bir konu olmasına rağmen buna dair tekrar sesli düşünmek istedim. Zira bizim kendi yeti çeşitliliğimizi nasıl tanımlayacağımıza bile karar vermek isteyen sağlamcılar, kendisini toplumun gözünden tanımlamaya alışık kanıksanmış sağlamcılar ve "köre kör" dediğinde sağlamcıların gazabına uğrayan anti sağlamcı dostlarımızın tarafı olduğu tartışmalarla bu konu tekrar gündeme geliyor. Biz de belli şeyleri tekrar tekrar konuşmak zorunda kalıyoruz. Yaratılan normal olmasa yeti çeşitliliği bir ayrımcılık bahanesi olamazdı.

Çünkü sağlamcılık gibi ayrımcı ideolojiler söz konusu olmazdı. O zaman da körlük, sağırlık, topallık bir "özür, kusur" değil doğal bir durum olarak görülürdü. Yani olması gereken olurdu. Oysa yaratılan normal yeti çeşitliliklerini bir farklılık olarak görmek yerine eksiklik olarak tanımladı. Böylece herkesin yeti çeşitliliğine uygun yöntemlerle eşit yaşama hakkını elinden aldı.

Bu da yetmiyor muş gibi kusur saydığı yeti çeşitliliklerinin nasıl tanımlanacağını da kendi bakış açısına göre şekillendirdi. Doğal olarak ortaya saçma sapan bir durum çıktı. Durumun komikliğini şöyle özetleyeyim: Körü kör olduğu için okullara alırken problem çıkarıyor, ona ev kiralamıyor, her türlü zorbalığı ve ayrımcılığı yapıyor ama köre kör denmesini kınıyor. Hatta körün kendisi bile dese, öyle denmemesi konusunda söylevler veriyor. Tabii bu durumun bir de konfor tarafı var.

Konforlu bir durum bu. Ben sürekli eşitsizliği besleyeyim, erişilebilirlik koşullarını yerine getirmeyeyim, ayrımcılığı derinleştireyim, kapsayıcı olmayayım ama köre kör dendiğinde duyarlılık abidesi kesileyim. Ne güzel bir dünya değil mi? Ekmeden yemek. Hatta neden olduğu ayrımcılığın ekmeğini yemek. Doğal olarak da riyakarca. Çünkü köre kör denmemesi konusunda aslan kesilen sağlamcılar kendi aralarındaki konuşmalarda, yüz bulduklarında, gerekli ortamı yakaladıklarında körlük üzerine aşağılayıcı söylemleri büyük bir keyifle dile getiriyorlar.

Mesela bir kör ile bu duyarlılık abidelerinin kavga ettiği bir durumu gözlemlerseniz dikkat edin. İçinde biriken sağlamcılık nasıl o kullanılmasını kabul etmediği "kör" ifadesinin içine yüklenip dışa vuruluyor. Tabii şunun altını da özellikle çiziyorum: köre kör denmeli ama körlüğün ya da diğer yeti çeşitliliklerinin ayrımcı, hakaret içeren, aşağılayıcı kullanımına izin verilmemeli. Özetle bizim kavramları eğik bükmeye, sağlamcılığı maskelemeye ihtiyacımız yok. Bizim ihtiyacımız olan, şartlarda ve bakış açılarında eşitlenmek. Yoksa köre kör deyince dünyalar yıkılmaz. Ayrıca ne diyelim? Köre kör demeyelim de Mahmut mu diyelim?

Not: Konu körlük üzerinden ele alınmıştır ama çeşitli engel grupları için de geçerlidir. Yazar diğer özneler adına söz söylemeyi etik bulmadığı için, kendi deneyimi olan körlük açısından konuyu ele almıştır. 

(BS/AB)

Cem Yılmaz, Stalin ve Picasso: Klişenin kısa tarihi

Bu yazı, daha önce yayımlanmış ve Türkiye’de popüler kültür ile estetik gerilimleri Cem Yılmaz örneği üzerinden tartışan çalışmamın devamı niteliğindedir. Mizah üzerinden açılan bu tartışma, yalnızca yerel bir bağlama ait değildir; sanatın ve estetik çatışmaların enternasyonal karakteri nedeniyle farklı tarihsel ve siyasal bağlamlarda da belirleyici olmuştur. Klişe, sanat eseri ve siyaset arasındaki ilişkinin enternasyonal düzeydeki en çarpıcı örneklerinden biri olan Picasso’nun Stalin portresi üzerinden hareketle, Cem Yılmaz’ın mizahını belirleyen klişelerin mizahla kurduğu ilişkiye odaklanıyorum.

Stalinist gerçeklik

Bu tartışmanın en belirgin örneklerinden biri, Stalin’in sanat anlayışının avangard sanatı halktan kopuk ve halk karşıtı bir yönelim olarak tanımlaması ve bu gerekçeyle, sosyalist gerçekçilik estetiğinin egemen olması gerektiğini düşündüğü ülkede avangardı bastırmasıdır. Ancak bu siyasal baskıya rağmen, avangard sanatın biçime yönelmesi keyfî bir estetik tercih değil; modern çağda anlam dünyasının çözülmesi karşısında ortaya çıkan tarihsel bir zorunluluktur. Din, gelenek ve ortak değerler artık sanatçının güvenle yaslanabileceği bir anlam zemini sunmadığında, içerik doğrudan ifade edildiği anda ya propaganda diline sürüklenir ya da hızla kitsch’e, yani kolay tüketilen duyguya dönüşür. Bu nedenle avangard, mesajdan çok sanatın kendi araçlarına -biçime, yapıya, dile ve sese- yaslanarak kültürü "harekette tutmaya" çalışır. Clement Greenberg, Partisan Review’de 1939’da yayımlanan "Avant-Garde and Kitsch" başlıklı makalesinde, sanatın bu noktada gerçekliği taklit etmekten ziyade, taklit etme sürecinin kendisini konu edindiğini belirtir.

Tam da bu noktada sanatın zorlaşması gündeme gelir. Bu zorluk, çoğu zaman iddia edildiği gibi “entelektüellere hitap etme” arzusundan değil; gerçekliğin artık basit, uyumlu ve bütünlüklü olmamasından kaynaklanır. Mesela müzikte tonalitenin çözülmesi, disonansın kalıcı hâle gelmesi ya da anlatının parçalanması, sanatçının seyirciyi bilinçli olarak dışlama isteğinden değil, dünyadaki çelişkileri yumuşatmadan ve uzlaştırmadan taşımayı tercih etmesinden doğar. Avangard sanat, ideolojik karmaşayı gizlemek yerine onu biçimsel düzeyde görünür kılar.

1948 yılında müzisyenlere yöneltilen Stalinist "formalist" suçlamanın siyasallaşması da tam bu noktada gerçekleşir. Sovyet kültür politikası, sanatı yalnızca estetik bir alan olarak değil, doğrudan ideolojik bir araç olarak kavrar. Sanatın görevi, karmaşayı taşımak değil; halk için açık, anlaşılır ve yönlendirici mesajlar üretmektir. (Bürokrasi kitlenin yönetimine eşlik edecek sanat arayışı içindedir) Bu nedenle biçime yoğunlaşan, gerilimi çözümsüz bırakan ya da dinleyiciyi rahatsız eden her estetik tavır, yalnızca "anlaşılmaz" olmakla kalmaz, aynı zamanda siyasal olarak kuşkulu kabul edilir. “Formalist” etiketi, bu bağlamda teknik bir eleştiriden çok, sanatçıyı halktan kopuk, batıcı ve potansiyel olarak muhalif ilan eden bir siyasal damgalama işlevi görür. Avangardın zorlaşması burada bir kusur değil; tersine, sanatın ideolojik basitleştirmeye direnme biçimi olarak okunmalıdır. Bu yaklaşım, sanatçının kendi çevresiyle olan ilişkilerini de gerilimli hale getirmiştir. Picasso örneği, bu durumun en görünür örneklerinden biridir.

Picasso Stalin potresi yaparsa

Picasso, 1944’te Fransız Komünist Partisi’ne katıldığında, hem dünya çapında tanınan bir sanatçı hem de kamusal alanda komünist kimliğini açıkça sahiplenen nadir figürlerden biriydi. Parti açısından Picasso’nun politik bağlılığı ve uluslararası itibarı önemli bir meşruiyet kaynağı oluşturuyordu. Ancak onun kübist ve deneysel sanatı, Stalinist estetik anlayışın merkezinde yer alan sosyalist gerçekçilikle hiçbir zaman örtüşmedi; Sovyetler Birliği’nde adı açıkça anılmasa da, bu estetik yönelim fiilen dışlanan akımlar arasında yer aldı.

İlk açık çatlak 1949’da ortaya çıktı. Stalin’in yetmişinci doğum günü için Picasso’dan bir çizim talep edilmişti; ancak Picasso, beklenen türde doğrudan bir portre üretmek yerine alegorik bir jestle yetinmişti: kadeh kaldıran bir el ve “Sağlığına Stalin” ifadesi. Parti çevreleri bu çalışmayı aşırı kişisel ve yeterince saygı içermeyen bir tutum olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, Picasso’nun konumu ve uluslararası itibarı nedeniyle ortaya çıkan gerilim geçici olarak bastırıldı.

Asıl kırılma, Stalin’in ölümünün ardından yaşandı. Fransız Komünist Partisi yöneticilerinden Louis Aragon’un ısrarıyla Picasso, Stalin için bir anma portresi çizdi. Les Lettres Françaises’in kapağında yayımlanan bu çizim, Stalin’i gençlik yıllarına gönderme yapan; idealize edilmemiş, ancak Picasso’nun kendi gerçekçilik sınırları içinde kalan bir biçimde sunuyordu. Buna rağmen portre, parti tarafından ‘uygunsuz’, ‘küçültücü’ ve ‘komünist ideale zarar verici’ bulunarak sert biçimde kınandı. Hatırlatmakta fayda var ki, Stalin portreleri onu idealize eden bir tarzda yapılmaktaydı. Tepkiler yalnızca Picasso’ya değil, çizimin yayımlanmasına izin veren Aragon’a da yöneldi ve parti içinde ciddi bir kriz doğdu.

Picasso, bu tepkilerin ardındaki açmazı daha sonra ironik The Guardian’ın aktardığı biçimiyle şu şekil ifade edecekti:

Aragon tarafından onu yatıştırmak için gönderilen Daix ile sohbet ederken Picasso şöyle dedi: "Gerçek Stalin'i, kırışıklıkları, gözlerinin altındaki torbaları, siğilleriyle, olduğu gibi resmetseydim ne olurdu acaba? Cranach tarzında bir portre! Çığlıklarını duyabiliyor musun? ‘Stalin'i çirkinleştirmiş! Stalin'i yaşlandırmış!’“ Devam etti: ”Sonra da kendime sordum, neden kahramanca çıplak bir Stalin olmasın? ... Evet, ama Stalin çıplak, peki ya erkekliği? ... Klasik heykeltıraşların penisini alırsan... Çok küçük... Hadi ama, Stalin gerçek bir erkekti, bir boğa. Öyleyse, ona bir boğanın penisini verirseniz ve bu küçük Stalin'i onun büyük şeyinin arkasına koyarsanız, bağırırlar: Onu bir seks manyağına çevirdin! Bir şeytan!

"O zaman, gerçek bir realistseniz, mezura alıp her şeyi düzgünce ölçersiniz. Bu daha da kötü, Stalin'i sıradan bir adama çevirdiniz. Ve sonra, kendini feda etmeye hazır olduğunda, kendi şeyinin alçı kalıbını yaparsın. Eh, bu daha da kötü. Ne, kendini Stalin sanmaya cüret ediyorsun! Sonuçta Stalin, tıpkı Yunan heykelleri gibi, her zaman ereksiyon halinde olmalıydı... Söylesene, sen biliyorsun, sosyalist gerçekçilik, Stalin ereksiyonlu mu  yoksa eriksiyonsuz mu?"

1954 yazında komünistler Stalin'in suçlarını isteksizce kabul etmeye başladıklarında (her ne kadar kamuoyuna çok az şey açıklansa da), Picasso yüksek sesle düşünerek Daix'e sordu: "Sence de yakında benim portrem çok güzel olduğunu fark etmeyecekler mi?" Başka bir vesileyle şöyle düşündü: "Neyse ki genç Stalin'i çizdim. Yaşlı olan hiç var olmadı. Sadece resmi ressamlar için vardı."

Bu olay, Stalinist kültür politikasının temel çelişkisini görünür kıldı: Parti, Picasso’nun politik kimliğini sahipleniyor, ancak sanatının biçimsel özerkliğini kabul edemiyordu. Picasso’nun ünü nedeniyle tamamen dışlanması mümkün olmadı; buna karşılık sanatı, sosyalist gerçekçiliğin dışında ve ‘sorunlu’ bir alan olarak işaretlendi. Stalinin ölümden sonra İlya Ehrenburg’un aracılığıyla sergisini Sovyetlerde açması bu gerçeği değiştirmedi. Bu süreçten sonra Picasso’nun partiyle ilişkisi belirgin biçimde soğudu ve 1956’da Sovyetler’in Macaristan’a müdahalesi üzerine Komünist Parti’den ayrılmasıyla bu mesafe kesinleşti. Picasso–Stalin potresi gerilimi, tekil bir tarihsel skandal olmaktan ziyade, iktidarın sanata hangi sınırlar içinde izin verdiğini gösteren daha geniş bir müdahale mantığının kristalleşmiş halidir. Klişenin iktidarına kendi sanatıyla tepkisini göstermişti Picasso.

Sanata müdahalenin eli tonu

Picasso’nun Sovyetler Birliği’nde yaşamaması ve ünlü bir ressam olması, bu tartışmaları görece daha az hasarla atlatmasına yardımcı olmuşa benziyor. Ancak bu tartışma, yalnızca Stalin’e yönelik bir tutum olarak da okunmamalı. Picasso’nun Stalin’i yaşlı hâliyle, çıplak hâliyle ya da farklı biçimlerde resmetme isteğinin, Türkiye’de bir partinin liderine -ya da Mustafa Kemal’e- kendi tabanı tarafından uygulanabilmesi mümkün değildir. (Özal, Erdal İnönü gibi isimlerin kendilerine yönelik mizaha görece esnek yaklaşımlarının varlığı ya da yokluğu ise başka bir yazının konusudur.)

Stalin’in sanata yönelik baskıları, yalnızca idari kısıtlamalarla sınırlı kalmamış; sanatın ne olduğu üzerinden yürütülen bir tartışma aracılığıyla günümüze kadar uzanan daha derin bir baskı mekanizması oluşturmuştur. Hitler faşizminde ise sanatın ‘yozlaştırıcı’ olduğu iddiasından yola çıkılarak, birçok sanat akımının reddedilmesine kadar gidilmiştir. Dünyanın birçok ülkesinde ise mesele, sanatın ne olduğundan ziyade, burjuvazinin piyasa kuralları içinde sanatı nasıl tanımladığına indirgenmiştir. Avangard sanatın bu üç alanda da dışlandığını görebiliriz. Piyasa koşullarındaki dışlanma ise, sanatın en kitsch biçimlerinin tekrar tekrar üretilmesi ve avangard sanatın marjinalleşmeye zorlanmasıyla; buna yönelik eğilimin giderek artmasıyla kendini göstermektedir.

Picasso’dan beklenen, bir siyasi liderin yüceltilmesine hizmet edecek; kitlelerin hemen anlayabileceği, liderin yüceliğine uygun renklerin ve pozun resimde kendine yer bulduğu bir çalışmaydı. Kitlelerin kolayca okuyabileceği, daha önce denenmiş tekniklerin uygulandığı, tek anlamlı bir portre yerine ise, daha az belirgin çizgilerin hâkim olduğu bir kalem çalışması ortaya çıktı. Bu belirsizlik, başka yorumlara kapı aralayabilecek nitelikteydi ve istenilen, alışılmış portrelerin dışında olması tek başına yeterli oldu. Lakin bu tartışmanın en derin ve ders çıkarılabilecek durumu, Stalin dönemi tartışmalarında yatmaktadır. Bu nedenle sanat–iktidar ilişkisinin bu biçimi yalnızca Stalinist rejimlere özgü değildir; farklı tarihsel koşullarda, farklı araçlarla da yeniden üretilebilir.

Türkiye'de sanata müdahale için, Stalin dönemi gibi kongreler ve sanat üzerine tartışmalara gerek yoktu, çünkü sovyet devrimi ile ortaya çıkan canlı bir sanat akımları çıkmamıştı. Sanatı icra eden Ermeni ve Rum sanatçılar 1915 ile zaten kalmamıştı. Bu yüzden Türkiye’de sanatcılara müdahale idaridir, yasakcı ve cezalandırıcıdır.  Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Ahmet Arif, Yılmaz Güney, Vedat Türkali,Ruhi Su, Ahmet Kaya, Yaşar Kemal, Cem Karaca gibi sanatçılar ya hapis cezaları çekmiş ya da yurtdışına sürgün gitmek zorunda kalmıştı. Ferhat Tunç, Hasan Sağlam gibi isimler ise hala sürgün olarak yaşamaktalar. Bu isimlere muhakkak bir çok isim eklenebilinir.

Komedinin Trajedisi

Mizahın yaptığı şeylerden biri, alışılagelmiş düşünce kalıplarının dışına çıkarak farklı bir ritimle anlatabilmesidir. Mizah, yapısı gereği klişeleri konu edinir. Cem Yılmaz’ın gösterilerinin çıkış noktası ise, neoliberal düzenin zenginleşme ideolojisinin sahnelenmesiydi. Zenginliğin bir gösteriş unsuru olarak sahnede özgüvenle yer alması ve daha önce geçerli olan zenginlik klişelerinin yerini alacak yeni değerlerin savunulması, bu dönemi yansıtır. İnsanların artık hiçbir şekilde inanmadığı değerleri saf dışı bırakıp yenilerine alan açması, Cem Yılmaz’ın kendine has bir tutumudur. Yaratığı bu klişeleri tekrar etmekten vazgeçmez; Ferrari’leri olduğu (satar, biner, alır vb.), belirli bir seviye üstü zengin olduğu gibi unsurları sürekli gündeme getirir. (En son katıldığı programda, x’inci kez Ferrari’lerinden -‘vardı, sattım’ vb.- bahsetti. Ferrari’nin sahibi bile arabasını bu kadar gündeme getirmemiştir.)

Neoliberal dönüşüm sürecini Cem Yılmaz tabii ki tek başına yaşamadı. Yılmaz Erdoğan (zaman içinde erken dönemindeki toplumsal referanslardan uzaklaşıp, güncel siyasal ve kültürel gelişmeleri daha "makul" bir çerçevede ele alan bir hatta yönelmesiyle), Beyaz ve Şahan Gökbakar, bu dönemin belirgin temsilcileri olarak değerlendirilebilir. Yılmaz Erdoğan, senaryo üzerine verdiği derslerde hikâye kurgusunu, önceden belli olan kalıplar ve değişimler halinde anlatarak, klişelerin kökenini bizzat kendisi açıklıyordu. İnci Taneleri dizisinin klişe yapısı da, Yılmaz Erdoğan’ın eserlerine dair böyle bir okumanın mümkün olduğunu gösteriyor. Yaptığı klişeleri bilincine taşımamış diyebiliriz.

Cem Yılmaz’ın yıkmaya karar verdiği tabular, aslında üzerinde bir konsensüs oluşmuş tabulardır; toplumsal olarak belirli bir meşruiyet kazanmış konulara ilişkindir (En azından şehirli, eğitim ve kazanç seviyesi belirli bir kesiminin konsensüsü). Toplumda meşruiyeti henüz oluşmamış alanlara ise yaklaşmaz. Mevcut güç odaklarının meşruiyetini yeniden üretir. Ancak artık şöyle bir fark vardır: Türkiye ekonomisinin krizler içine girdiği, Soğuk Savaş döneminde işçi sınıfına hak olarak tanımak zorunda kaldığı birçok kazanımdan yapısal olarak vazgeçilmesinin hızlandığı ve gençliğe daha çok ‘zengin olma’ vaadinin sunulduğu bir dönemde, Cem Yılmaz bu vaadin gerçekleşmiş hâli olarak ‘genç zengin’ figürünü temsil eder.

Cem Yılmaz, savunduğu bu zenginlik modelinin, son otuz yılda geride bırakılan ülke manzarasıyla bağını merak etmez; ikisi arasındaki ilişkiyi görmek istemez. Sayısız işçinin ve artık MESEM adı altında çocuk işçilerin hayatını kaybettiği bir ülkede zenginleşmek elbette hâlâ mümkündür. Zenginleşmenin mümkün olması ile milyonların açlık sınırı altında yaşaması arasındaki çelişki, Cem Yılmaz için Stalin’in portresi gibidir. Picasso’dan farklı olarak, bu çelişkiye dokunmaması ve beklendiği klişelere uygun konuşması gerektiğini bilir; bu nedenle konuyu görmezden gelir. Cem Yılmaz’ın klişesi, kendi sahnesinin üzerinde yükseldiği zemini oluşturur. Zenginleşmenin nimetlerini kendine dair anlatırken, ülkedeki sermaye siyasetinin, zenginlerin siyasetinin sonuçları kendi mizahının konusu değildir.

Devletin inandırmak istediği toplum ile gerçekte olan arasındaki farkların son derece derin olduğu bir ülkede; 1915 Soykırımı’nın inkârı, Kürtlere yönelik siyasetin içi boş ‘kardeşlik’ söylemi ile ‘terör’ suçlaması arasına sıkıştırılması ve işçilerin ömür boyu süren yoksulluk içinde, kendilerini vatanın ayrılmaz bir parçası olarak görmeye zorlanmalarına rağmen (yeri geldiğinde onun için cephede ölürken, vergilerini öderken vb.) kira parasını dahi karşılayamaması, kendi klişelerini, kof söylemlerini ve çarpıklıklarını üretir. Bu bir bilinç çarpıklığıdır, algı yanılgısıdır, zihnin gerçeği tanıyamamasıdır; ancak bunlar bireysel psikolojinin değil, politik kazanımların çözebileceği bir meseledir. Bu dönemde mizah çözüme dair bir şey söyleyebilir mi? Tarihte böyle bir zorunluluk maalesef yoktur ve bu çelişki bizi trajikomik bir dönemin çocukları hâline getirir.

(VHY/AB)

Roselyn

Cho Lon’da yürüyorum... Marguerita Duras’ın peşinden gitmeye çalışıyorum. Burada olduğum süre boyunca 'Sevgili' romanı aklımdan hiç çıkmıyor. Yıllar yıllar önce lisedeyken üst üste okuduğum bu romandaki sayfalarla yıllar sonra Saigon’da yeniden karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi.

Saigon benim için Marguerita Duras’ın arşınladığı sokaklar, aşığıyla buluştuğu garsoniyerin bulunduğu Cho Lon muhiti (yeni adıyla Chinatown), yıllar içinde betonlaşan caddeleri arasından her şeye rağmen ruhunu yansıtabilen tapınaklar, enfes ve ucuz çorbalarıyla rengarenk, lezzetli yemekler ve alçak gönüllülük demek... Özellikle fotoğraf sanatçıları için zengin bir görsel hafıza sunan bu ülke, son yıllarda pek çok Batılı sanatçının da rotasına girdi.

Adana’dan Norveç’e bir sanatçının öyküsü: Dilan Sarıoğlu Lyngstad
GÖÇMEN GÜNLÜKLERİ (7)
Adana’dan Norveç’e bir sanatçının öyküsü: Dilan Sarıoğlu Lyngstad
12 Ekim 2024

Herkesin bir şekilde kendi işini yapabildiği, küçük bir işletme kurmanın Batı’daki kadar ağır ve yorucu olmadığı Vietnam’da, yerli yabancı pek çok insan üretime yöneliyor; atölyeler, buluşmalar ve etkinlikler neredeyse kesintisiz bir akış hâlinde sürüyor. Bu canlılıktan ve çok kültürlülükten beslenen şehirlerin başında ise Saigon geliyor: eğlence hayatı, konserleri, sergileri ve festivalleriyle, günün hiçbir saatinde tam anlamıyla uykuya dalmayan bir şehir.

Filipinler’den gelerek Vietnam’a taşınan yüzlerce Filipinodan biri olan suluboya sanatçısı Roselyn Mendoza-Pastor da 15 yaşından beri sanatını icra ediyor. Roselyn’le, tamamen yabancı bir yerde hem sosyalleşmeye hem de çocuklarımızı büyütmeye çalışırken tanıştık. Sanat da bu buluşmaların ana noktası oldu. Onun eserlerini görür görmez çok etkilendim; hayatla, yaşanmışlıkla harmanlanmış bu resimlerde insanı keşfetmeye, yaratmaya ve yaşamaya sevk eden birşeyler var. Beraber, Filipinler’den taşınma nedenlerini, küçük çocuklu bir anne olarak bir başka ülkede, hele hele Saigon gibi kaotik, aşırı kalabalık, bir o kadar cıvıl cıvıl bir şehirde sanatçı olma halleri üzerine konuştuk.

Merhaba Roselyn, biraz kendinden bahseder misin?

Merhaba, 29 yaşındayım. Filipinler’in Cavite bölgesinde doğdum, büyüdüm. Lisansım, ortaöğretim öğretmenliği; aynı zamanda 2D animatör sanatçısıyım. Ancak öğretmenlik yapmadım; çünkü her zaman için asıl tutkum resim yapmaktı ve aileme maddi destek sağlamak zorunda olmama rağmen, bu yolda ilerlemek istedim.

2018–2019 yıllarında yine Filipinler’deyken, el kesimi çıkartmalarım ile sanat pazarlarına katılırdım. Bu, sanatımı işe dönüştürmenin bir yoluydu. Bir keresinde 250 adet çıkartma kesmem gerekmişti. Kesme makinem yoktu; hepsini tek tek kendim bastım ve kestim, sırf satacak bir şeyim olsun diye… Sonrasında da onları kilitli poşetlerle paketledim, gücüm sadece plastiğe yetiyordu!

Pandemi başlayana kadar sürekli hayatta kalma modundaydım. 2019 yılının ekim–aralık ayları arasında, son maaşımdan kalan 2.000 Filipin pesosu ile, o zaman yaklaşık 45 dolar ediyordu, bir portre resim işi kurmaya karar verdim. Bu benim için büyük riskti. Ama şansa bak ki, para gelmeye başladı. İlk ay yaklaşık 10.000 peso kazandım. İkinci ay bunu ikiye katladım. Üçüncü ayda üç katına çıktı. O andan sonra faturalarımı ödeyebilecek ve hayatta kalma mücadelesini aşabilecek kadar düzenli kazanç elde etmeye başladım.

Zamanla müşteri portföyümü genişlettim. Hem sanatsal olarak gelişmek hem de sadece portre değil, koleksiyonerlerin de satın almak isteyeceği işler üretmek için bir sanat mentorluk programına katıldım. O kadar iyi bir noktaya geldim ki, tek başıma yaşayabilmeye ve tüm ihtiyaçlarımı karşılayabilmeye başladım. Satışlarımın düşük olduğu günler oldu ama hiç sıfır olmadı. Sanat, geçim kaynağım haline geldi.

Kaç yıldır sanatla uğraşıyorsun?

Resim yapmaya 15 yaşında başladım. Suluboyaya âşık oldum ama o dönem yeteneğime güvenmediğim için sipariş almıyordum. Buna rağmen her zaman ticari düşünmüşümdür; bu yüzden illüstrasyon ve çizim ağırlıklı işler yapıyordum.

2018 civarında, yabancı bir müşteri ile binlerce suluboya resim yapma taahhüdü içeren büyük bir sözleşme imzalayarak ciddi bir riske girdim. Aldığım bu risk yüzümü kara çıkarmadı. Gerçekçi bir tarzda resim yapabildiğimi fark ettim ve bundan da büyük keyif aldım. Kendime güvenim geldiğinde ise, 2019 yılıydı, portre siparişleri almaya başladım.

Filipinler’de hayat nasıldı ve sizi Vietnam’a taşınmaya iten ne oldu?

Filipinler’de hayat çocukluğumdan itibaren hep zordu. Bazen günlerce, sadece konserve sardalya ve pirinçle yaşadığımız olurdu. Ailem sürekli geçim derdindeydi, hep hayatta kalmaya çalışıyorduk. Büyüdükçe aileme destek olma sırası bana geldi. 8-5 bir işte çalışırken aynı zamanda yan işler ve projeler yapıyordum.

Sonra eşimle ve küçük kızımızla beraber Vietnam’a taşınmaya karar verdik; zira eşimin çalıştığı şirket, Filipinler ekibini Vietnam’daki ekiple birleştirmeye ve Filipinli çalışanlarını yurt dışına taşımaya karar vermişti. O zamanlar kızımız henüz iki aylıktı ve bu haber bizi çok zorladı. Bu, geleceğimiz için büyük bir fırsattı ama aynı zamanda bildiğimiz her şeyi, sevdiğimiz herkesi geride bırakıp dilini bile bilmediğimiz bir ülkede yaşamaya başlamamız gerekiyordu. Aile olarak yeterince birlikte zaman geçirememiştik ve kızımızın babasından uzakta büyümesini istemedik. Ayrıca Vietnam, şu an Filipinler’e kıyasla çok daha huzurlu. Burada yaşamamız için birçok olumlu etken vardı ve kızımıza mümkün olan en iyi hayatı sunabilmek adına ülkemizden temelli ayrılmaya karar verdik. Bu nedenlerle temmuz 2025’te Vietnam’a taşındık.

Bu kararınızdan memnun musun?

Evet. Burada her şey daha iyi. Yemekler hem daha sağlıklı hem de daha uygun fiyatlı. İnsanlar nazik, saygılı ve düşünceli; özellikle bebeklere ve çocuklara karşı çok sıcaklar.

Saigon sanatçılara neler sunuyor peki?

Açıkçası Saigon’u çok fazla keşfedemedim. Ama burada geçirdiğim 5 ay içinde bile 2 portre siparişi aldım, küçük bir atölye düzenledim, bir sanat fuarına katıldım ve 3 özgün eser sattım. Bu benim için büyük bir başarı. Sanırım Saigon, sadece yerellere değil, yabancı sanatçılara da çok şey sunuyor. Saigon, çok çeşitli kültürlerden birçok insanın yaşadığı bir şehir. Ayrıca denemeden, tüm gücünle çabalamadan bir sanatçı olarak başarılı olup olamayacağını asla bilemezsin.

Sanatına ilham veren şeyler neler?

Çevremden, etrafımdaki insanlardan, hayatımda önemli olan şeylerden ve bunların bende uyandırdığı duygulardan ilham alıyorum. Son zamanlarda eşimle olan ilişkim, evliliğimiz, ebeveynlik ve oldukça meraklı olan kızımız çalışmalarımı besliyor. Ayrıca yaşadığım duyguları ve karşılaşmalarımı resimlerime yansıtarak sanatı daha kişisel bir hale getirmeye çalışıyorum.

Sanatın, Filipin kültürünü yansıttığında mı yoksa Vietnamlılara daha tanıdık gelen unsurlar içerdiğinde mi daha çok öne çıkıyor?

Filipin kültürü çok az kişi tarafından biliniyor ve bu, Vietnamlı sanat izleyicileri için sanatımı daha öne çıkaran bir şey olmuyor. Elbette Filipin kültürü taşıyan işlerimi, Vietnam kültürüyle benzerlikler kurdukları için sevenler olabilir. Ama sanat tüketen ya da koleksiyon yapan biri için eserle duygusal bir bağ kurabilmek önemlidir. Sanat, insanın kendisinden bir parça taşımalıdır, duygu uyandırmalıdır. Ben sadece sanat üretmiyorum; aynı zamanda sanat tüketiyorum da.

Saigon’da yaşamak sanat tarzını nasıl etkiledi?

Yurt dışında yaşamak beni daha olgun, kendimle daha barışık biri haline getirdi. Hayatım boyunca bildiğim her şeyden kopmak beni iç dünyama daha çok yakınlaştırdı. Bu yüzden son dönem çalışmalarımda aile, buruk yolculuklar, zorluklar, dayanıklılık ve sevginin her şeye rağmen sürmesi gibi temalar öne çıkıyor.

Vietnam’da bir sanatçı olarak yaşadığın zorluklar oldu mu?

İlk büyük zorluk dil engeliydi. Vietnamca hiçbir şey anlamadığım için çekingen davrandım ve burada sanat kariyerime başlama konusunda ertelemeci davrandım. Sanat malzemesi almak bile çok zordu. Burada neye ne dendiğini bilmiyordum; sürekli araştırmam, çeviri programlarını kullanarak anlamaya çalışmam ve istediğim malzemeleri tekrar tekrar aramam gerekiyordu.

Saigon’a taşınmayı düşünen yeni sanatçılara verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

Onlara öncelikle, yerleşmeden önce kısa bir tatile çıkarak gözlem yapmalarını öneririm. Burada yaşamak fazlasıyla mümkün. Yaşam maliyetlerinin görece uygun olması nedeniyle, burası yabancılar arasında yeni bir hayata başlamak açısından oldukça popüler.

Bir sanatçı olarak burada solunan kültür, insanı dönüştüren karşılaşmaların ve deneyimlerin iç içe geçtiği verimli bir zemin oluşturuyor. Tüm bu deneyimler size yeni bir bakış açısı kazandıracak, çevrenizdeki dünyayı daha iyi anlamanıza yardımcı olacak; ilham alabileceğiniz yeni duygular ve fikirler doğuracaktır diye düşünüyorum.

(SVA/AB)

Mahkememizde tokmak bulunmamaktadır

İnsan, kendi zihninin ürünü olan şeylere hapsolabilen değişik bir canlı türü. Masallara, hikâyelere, fikirlere inanmak hatta iman etmek gibi bir huyumuz var. Gerçi ben bu özelliğimizi severim. Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken pireler berber iken diye başlayan masalda olmaz denen her şey olur, biz de inanırız.

Olmaz denenlerin olduğu, olabildiği hikâyeleri okuruz, izleriz, dinleriz; kimse kaşını kaldırıp “Olur mu öyle şey?” demez. Niye desin ki? Adı üstünde, hikâye; burada olaylar böyle gelişiyor. Tümüyle kurgu, bir insan evladının zihninin ürünü. Ama işler öyle mi? Artık diziler birer dijital meydan savaşı meselesi. Devletin bir kurumu var adı RTÜK, işi kurgu kovalamak. Koskoca kurum diziler hakkında basın açıklamaları yapıyor, cezalar kesiyor. Efendim bir kurgu karakterin yapıp ettiklerinden halkımızın bir kısmı inciniyor, halkımızın bir başka bölümü aşırı şehvetli sahnelerden hicap duyuyor, bu böyle devam ediyor.

Memleketimizde, gerçekte olana haddinden fazla alışmakla, tümüyle kurgu olana şaşırmak hatta öfkelenmek arasında salınan değişik bir ruh hali olduğu da malum. Gerçek haksızlıklar karşısında hakkımızı aramak isterken kafamızın içindeki geveze “Uğraşsan ne olacak? Yapacak bir şey yok” deyip duruyor. Ama cuma selamlığına dönen CİMER’e ihbarlar, şikâyetler de yağıyor. Diziye kızanlar RTÜK’ü ve aklına gelen her kurumu etiketleyip kampanya başlatıyor. Sosyal medyada bir etiket üst sıralara çıkmaya başlayınca “3600 ek gösterge”, “SMA’lı bebeğe yardım”, “kader mahkûmlarına af”, “uzun yaşamın sırrı”, “tatil planınızı kıştan yapın” diye etiketini kapan geliyor. Bir kavga çıkıyor, ama meselenin aslı neydi, ara ki bulasın.  

Hep kavga edilmiyor tabii. Dizi izleyicisi artık birer nefer gibi çalışıyor. Dizisinin reytinglerini takip ediyor, kamera açısına, ışığa, çekime, kadraja, devamlılığa varana kadar yorum yapıyor. Dizilerin hesaplarını idare edenlerle ahbap olup “admin foto at” yazıyor. Admin cevap veriyor: Admin geldi! Siz istersiniz biz yaparız. Dizinin sonuna doğru bu defa admin kalemi eline alıyor, “fragman geliyor ayrılmayın” diyor, ortalık bir daha coşuyor. Hele loy loy eğlence devam ediyor. Ama dizinin reytingi düşmeye görsün, aynı saatte yayınlanan dizileri izleyenlerle kavgaya tutuşuyorlar. Olmadı senariste dalıyorlar, oradan yönetmene, kanal yönetimine ayar veriyorlar. 

Kurgu bu, hikâye anlatıyorlar deyip geçemiyor hiç kimse. Öyle ateşli izliyorlar ki “kocamızdan ilk kiss’imizi aldık” yazıyor mesela. Şimdi sen onun “kocasına” yan gözle bir bak bakalım başına ne işler gelir! Bununla kalmıyor tabii. Memleketimizde herkes her konuda uzmanlaşmak zorunda olduğu için dizideki tıbbi müdahalelere de müdahale ediyorlar mesela. Sosyal medyaya bir bakıyorsun etiketler havada uçuşuyor. Millet çılgına dönmüş, ne kadar kurum, dernek, bakanlık varsa etiketlenmiş “öyle kalp masajı olmaz” diye parmağa kuvvet yazıyor da yazıyor. Ayol çekirdeğini çitle, çayını kahveni iç izle şu diziyi işte. Yok, olmaz, olabilemez.

Ama muhterem izleyiciler niyeyse adliyede geçen sahnelerin ayrıntılarıyla pek ilgilenmiyor. Gözaltına alınan karakterimiz sulh cezaya sevk ediliyor. Oy anam! O nasıl sulh ceza? Bildiğin ağır ceza heyeti var kürsüde. Savcı mütalaa veriyor, başkan bir sağa bir sola selam veriyor. Gereği düşünüldü! Bütün salon ayakta. Sanığın tutuklanmasına deyip tokmağı masaya vuruyor. Bizim ateşli izleyicilerden tık yok. Eh onu da ben yazayım bari. Bizim mahkemelerde tokmak bulunmamaktadır efendim. Rica ederim kurgu hakim karakterlere tokmak sallatmayınız.

(ÖE/AB)

Zamanla olan ilişkimiz zihnimizde ve bedenimizde yazılıdır

Annelerinin yakalandığı ‘yaşlılık hastalığı’ nedeniyle Didier Eribon ve kardeşleri onu, -istemi dışında- bir bakımevine/ huzurevine yerleştirir. Bu bakım şekli, annelerinin ‘hapishanesi’ olacaktı. Artık hareketlerinde ve seçimlerinde özgür olamayan anne, evindeyken "Yapayalnızım; her zaman yalnız olmak hiç de eğlenceli değil" diye yakınırken, huzurevinde akranlarıyla kaldığında evindeki yalnızlığından pişmanlık duyar. Huzurevindeki gayri resmi ve kodlanmamış etkileşime alışamaz. Sosyalleşmekte, grup etkinliklerine katılımda zorlanır. Kurum işleyişinde dayatılan kurallara boyun eğmeyi kabullenemez. Eribon’un annesi, yaşama dirense de ‘kayma sendromu’ nedeniyle altı-yedi hafta sonra ölür.

Fransız Felsefeci ve yazar Didier Eribon, "Halktan bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü" adlı kitabında, annesinin yaşamını, yaşlılığının son dönemini anlatıyor, annesinin özelinde yaşlanma ve yaşlılık olgusu ile yaşlı bakım kuruluşlarını sorguluyor. Batı Felsefesi kavramlarının yaşlılığın dışlanmasına dayandığını söylüyor.  Okurunu düşünmeye davet ediyor, kendine özgü ifadelerle ve bunu çok iyi başarıyor.

Eribon, her yeni(den) sosyalleşme, yeni pratikler, yeni davranışlar, yeni varoluş biçimlerini öğrenmeyi, kişinin kendisini ve başkalarıyla olan ilişkisini şimdi içinde bulunduğu yeni dünyada yeniden ele almayı gerektirdiğinden hareketle; Huzurevi yaşamının, kişinin kendisini ve dünyayı çok özel bir yöntemle yeniden öğrenmesi anlamına geldiğini söylüyor.

İnsanı tanıdık dünyasından, çevresinden, yaş ve hastalık nedeniyle alanını oluşturan unsurları daraltan tüm dönüşümlere rağmen, kalıcılığı olmasa da belirli bir sürekliliği koruyan günlük yaşamından koparan pek çok huzurevinin Norbert Elias’ın deyimiyle "yalnızlık çölü" olduğunu vurguluyor. 

Kitaptan (sayfa 54-55)

"Daha önce birbirini tanımayan yaşlı insanların bir arada yaşadığı kurumların sayısı giderek artıyor. Yine de bugünün kuralı olan yüksek derecede bireyselleşmeyi dikkate alsak bile, toplumumuzdaki çoğu insan emekli olmadan önce sadece aileleri için değil, aynı zamanda az çok geniş bir arkadaş ve tanıdık çevresiyle de duygusal bağlar kurmuş oluyor. Yaşlanma olgusu, genellikle en yakın akrabalar dışındaki bu bağlarda sürekli bir azalmaya yol açıyor."

"Yaşlı evli çiftler haricinde, huzurevine girmek genellikle sadece eski duygusal bağların kesin olarak koparılması değil, aynı zamanda bireye herhangi bir olumlu duygusal ilişkide olmadığı insanlarla birlikte yaşamak anlamına gelir. Doktorlar ve bakım personeli tarafından sağlanan fiziksel bakım ne kadar mükemmel olursa olsun, yaşlı insanları normal hayatlarından koparıp yabancılarla bir araya koymanın onları yalnızlığa mahkûm etmek anlamına geldiği gerçeğini engelleyemezler. Burada sadece, özellikle erkeklerde ileri yaşlarda daha da aktif olabilen cinsel ihtiyaçları değil, aynı zamanda birlikte olmaktan hoşlanan ve birbirlerine belirli bir bağlılık duyan insanlar arasında var olan duygusal yoğunlukları da düşünüyorum. Bu tür ilişkiler de genellikle huzurevine geçişle birlikte azalır ve orada nadiren yerine yenileri konur."

Seksen yedi yaşındaki annesinin -çoğu birçok algı ve iletişim yetisi azalmış- insanlarla çevrilmiş olmasına, yaşlılık döneminin talihsiz yoldaşlarına karşı saldırgan patlamalarıyla ifade etmesine, huzursuzluğuna ve isyanına, dahası kendisini ve kardeşlerini acımasızca suçlamasına yol açtığını söyleyen yazar ekliyor: "Bu bedeninde yaşadığı yaşlılığın kaçınılmaz yüzünü gösteren aynayı reddetme biçimiydi."  

Eribon, huzurevi ve total kurumlar...

(…) Huzurevlerinde sakinler, geçici bir süre orada değildir. Aynı yerde toplanan bu insanlar arasındaki sosyal, mesleki, siyasi, kültürel, din gibi farklılıklar bulanıklaşmış, silinmiş gibi görünür ve bir dereceye kadar öyledir. Çünkü geçmişin tutarsız varoluşları- bunların seçilmiş veya arzulanmış olduklarını söylemek zor -bu ortamda bir arada yaşamaya başlar. Bu, genel standardizasyonda bireysel özgürlüklerin bir tür silinmesidir.

Total kurumlar çok sayıda bireyin aynı durumda buluştuğu, ‘nispeten uzun bir süre’ değil, kesin bir süreliğine dış dünyadan koparıldığı, gidişatı açıkça ve titizlikle düzenlenmiş bir münzevi yaşamı birlikte sürdürdüğü bir ikamet ve çalışma yeri. Buradaki Sosyal düzenin anlaşılması zordur, derinliklerini yakalamak kolay değildir. Kısıtlamaların ve disiplinin hüküm sürdüğü bu kurumlarda personel ve sakinleriyle konuşma imkanı sınırlıdır.

Eribon sorguluyor: "Annem daha bağımsız ve enerjik iken kuruma yerleştirilseydi; huzurevinde ziyaretçisi oğullarını ve aşık olduğu adamı, evindeki gibi değil hastanede gibi kabul etmeseydi; huzurevi personeli yeterli olup da tüm yaşlılara ve kendisine daha fazla zaman ayırsaydı; çalışanların işin hızı ve zorluğu nedeniyle sıkça işten ayrılmasaydı daha mı iyi olurdu?"

Eribon soruyor: "Yaşlandıkça kim olduğumuzu tanımlayan haklar, yerler, mekanlar ve ilişkiler bütünü -kaçınılmaz olarak- daralır. Yaşlandıkça, 'benlik alanı' daha da küçülür, sonunda eriyip gider. "Ben’den, eski ‘alanından’ geriye kalan (çok) az şey üzerinde -neredeyse- hiçbir kontrolümüz olmadığında ‘ben’e ne olur?"

Yazar, annesinin huzurevinde fiziksel ve zihinsel sağlığı hızla kötüleştiğini; karmakarışık zihniyle paralel bir gerçeklikte yaşamaya başladığını; güçsüz, karar vermekten ve sorumluluk almaktan aciz olup zamanın ağından düştüğünü; çok yaşlı, hasta ve acı çeken bir kişinin zamanla ilişkisi vahim olduğundan iyileşmesinin, zamansal 'fay'dan çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor. "Annem, elinde kalan zayıf silahlarla, kendisini tutsak eden 'şeytani güç temsilcilerine’direnmeye çalışıyordu; 'umutsuzluk enerjisi'yle." diye de ekliyor.

Eribon, Fransa İnsan Hakları Ombudsmanı tarafından yayınlanan "Yaşlıların Temel Haklarının İhlali" başlıklı belgede, annesinin yakındığı günde en az bir kez yataktan kaldırılmamak; haftada bir defadan fazla duş alamamak; günde birkaç kez tuvalete götürül(e)mediği için sürekli altının bezlenmek gibi şeylerin "istismar" olarak listelendiğini, bu sistematik istismarın her huzurevinde olduğunu kaydediyor.

"Hayatı boyunca, direnmeyi başardığı düşmanlarına karşı birçok savaş veren, her tür sınavla yüzleşerek üstesinden gelen annem çok farklı bir zamanda, dünyada ve sosyal konumda bu kez savaşı baştan kaybetmişti" diyen yazar ekliyor: "Umut yaşatır ama umutsuzluk öldürebilir. Annem kendini ölüme terk etmeyi seçmişti."

Eribon, bir sendrom veya bilinçsiz intihara dair özet:

Bir hastalık, ameliyat, kaza ya da bir yasla bağlantılı fiziksel ve/veya psikolojik bir şoktan sonrası "kayma sendromu" ortaya çıkar. Bu sendromu tetikleyen ‘şoklar’ listesinin en başında terk edilme hissi yarattığından huzurevine yerleşmek yer alır. Yani bilinçsiz bir sendrom değildir; en azından annemin ki kısmen bilinçli ve kasıtlı. Bozulmuş bilinci karmaşık olsa da, yeterli berraklık ve iradeye sahipti ve 'artık yaşamak istemiyordu'. Bu cesaret ve kararlılık gerektiren bir durumdu. Çocuklarıyla vedalaşmadı, bizimle iletişimini kesti, telefonlarımızı açmadı. Hemşiresine telefonla onu taciz ettiğimizi söylemiş. Sakinliğe hasretti, uyumak istiyordu. Bu bana gayet bilinçli görünse de, "bilinçsiz intihar" unsuruydu; tıpkı fiziksel bağımsızlığını -neredeyse tamamen- kaybetmesi ve tutsak olma hissi gibi.

Annesini huzurevine yerleştirdikten sonra onu bir daha gör(e)meyen Didier Eribon, ‘içinden geldiği dünyayla son bağını kaybettiğinde’, "bir daha asla kimsenin oğlu olamayacağı" ile yüzleştiğinde hafızasında kalanlarla yetinecektir.

Künye

Didier Eribon. Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölüm. (Vie, vieillesse et mort d’une femme du people) / Çeviren: İmre Özkoray. İletişim Yayınları, 2025. İstanbul. 231 sayfa.

Didier Eribon hakkında

1953’te Reims- Fransa’da doğdu. Felsefe öğrenimi gördü. Edebiyat eleştirmenliği yaptı. Üniversitede ders verdi.

Kitapları

  • Dumezil ile Konuşmalar (1987)
  • Claude Lévi-Strauss ile Söyleşi (1988)
  • Michel Foucault biyografisi (1989), 1999’da Réflexions sur la question gay: Gay sorunu üzerine düşünceler. (1999), Une morale minoritaire (Bir azınlık ahlâkı) (2001)
  • Reims’e Dönüş (çev. Şule Çiltaş, Tellekt Yayınları. 2011)
  • Société comme verdict: classe, identities, trajectoires (2013)
  • Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü (2023).

(ŞD/AB)

Sîmyager ile sistem, müzik ve Dualî üzerine: “Herkesin kurtulması gibi bir derdimiz var”

İsmini Paulo Coelho’nun Simyacı kitabından etkilenerek seçen Sîmyager, Diyarbakır’da yaşıyor ve Kürtçe politik rap yapıyor.

“Bizim herkesin kurtulması gibi bir derdimiz var.” diyen Sîmyager ile müzik hayatı, sistem, rap müziğe bakışı ve 3 Ocak’ta yayımlanan single’ı “Dualî” üzerine konuştuk.

“Müziğe çok küçük yaşlarda ilgi duydum”

Öncelikle Simyager kimdir, ismi nereden geliyor, müziğe niçin ve nasıl başladı?

Sîmyager’i tanımlamak biraz zor. Paulo Coelho’nun Simyacı kitabındaki genç karakter gibi, bir maddi zenginlik uğruna çöllere düşmüş ama yaşadığı maceralar doğrultusunda zenginliğin baktığı koyunlar, üzerinde dolaştığı toprak ve sevgi olduğunu anlamış bir karakter. Bu hikâyenin Kürdistan yorumu farklıdır tabii ama Sîmyager tam olarak böyle biri. Bu sanatsal anlamda aradığımızı bulduğumuz anlamına gelmiyor tabii, hâlâ aramaya, büyütmeye devam ediyoruz.

Müziğe çok küçük yaşlarda ilgi duydum, ailem sanatsal çıkışların önünü kesen bir aile olmadığı için müzik içerisinde dolanma fırsatım vardı ve neredeyse o dönemin bütün şarkılarını ezberlemişimdir. Rap müziği benden büyük bir kardeşimin aracılığıyla dinledim ve kendimi oraya ait hissettim. Yaşım büyüdükçe de yaşam beni üretmeye itti. Bugün ürettiğim şeye rap diyorum evet ama kendimi sınırlamak, bir kalıba sokmak istemem.

“Çok güzel geri dönüşler alıyoruz sahnelerimizden”

Rap müziğin sadece Türkiye’de değil genelde de apolitikleştiğini görüyoruz. Böyle bir ortamda hem Kürtçe hem de politik rap yapıyorsunuz. Konserleriniz nasıl geçiyor, dinleyici kitleniz nasıl?

Biz toplum olarak politik bir toplumuz. Hitap ettiğimiz kitle de dolayısıyla politik bir kitle. Eskiden yeraltı konserlerinde de bulunurdum ama son dönemlerde pek ilgi çekici gelmiyor bana bu ortamlar. Şu günlerde Newroz gibi ulusal bayramlar ve bazı festivallerde sahne alma fırsatımız oldu ve çok güzel geri dönüşler alıyoruz sahnelerimizden, iletişim kurmaya çalıştığımız insanlarla doğrudan iletişim kurabiliyoruz öyle günlerde.

“Herkesin kurtulması gibi bir derdimiz var”

Türkiye’de en çok dinlenen müzik türlerinden biri rap. Ancak sizin bu anlamdaki rap müzikle ciddi bir ayrışmanız var sanıyorum. Siz rap müziğe nasıl bakıyorsunuz ve yaptığınız müziği nasıl tanımlıyorsunuz?

Karşımızda muazzam bir güç var. Bütün bir sistem, eline aldığı her şeyi tüketmek için çalışıyor. Var olan her şey ona hizmet etmek zorundaymış gibi hareket ediyor.

Bugün biz kendimizi bu sistemin karşısında konumlandıranlar da ürettiklerimizi bu sistem aracılığıyla halka sunuyoruz Spotify, Youtube gibi şirketler aracılığıyla.

Ancak apolitikleşen arkadaşlar şu zihniyette: “Bunu yenemeyiz ve bunun için öyleleşeceğiz.” Yani devlete karşı devlet, şirkete karşı şirket oluyorlar. Hayır, öyle olmak zorunda değiliz. Gayet Youtube eleştirisi yaptığımız bir Youtube videosu hazırlayabiliriz veya bir devlet kurumunu o kurumdayken eleştirebiliriz, eleştirebilmeliyiz. Apolitik olarak nitelediğimiz arkadaşlarımız belki de kesilecek paydan dolayı bu bütünü göz ardı edip kendi zevk ve sefalarının peşinden koşuyordur. Sadece onlarla alakalı bir şey değil bu tabii. Şirket diyor ki “Beni eleştirirsen dinlenmezsin.” O da siniyor ve eleştiriyi kesiyor…

Bizler farklıyız, çok dinlenme ve çok para kazanma gibi bir derdimiz yok, sadece kendimizi kurtarmak gibi bir derdimiz yok. Bizim herkesin kurtulması gibi bir derdimiz var. Bugün ürettiğimiz bir şey, bir cümle veya ezgi birine dokunur ve farklı hissettirir, dünyayı farklılaştırır belki. Yaptığımız müziği bu duygularımızı ifade etme aracı olarak görüyoruz ve böyle tanımlıyoruz.

“Farklı olalım ve farklılıkları sevelim”

En son 3 Ocak’ta “Dualî” isimli bir single’ınız çıktı. Onun hakkında neler söylemek istersiniz?

Biz üç arkadaş bir araya gelerek, herkesin en iyi olduğu işleri birleştirerek böyle bir şarkı yaptık, müzik ve aranjesi İbrahim Bayat, klip çekimi ve montajı M. Emin Biçer ve sözleri bana ait olan bir şarkıydı. Tamamıyla komünaldi, Kom Müzik ile konuşup onlar aracılığıyla yayımladık şarkıyı. Eser, günümüz gerçekliğini anlatmak istiyor. Bütün bir sosyal hayat içerisindeki anlık duraksamaları işlemek istedik. İnsan sürekli bir koşuşturmadadır ya, etrafından geçenleri görmez, yanan yerleri görmez, işe gider, gelir, uyur, uyanır… Görür aslında ama geçip gider öylece… Biz bir tarafımızla geçerken bir tarafımızı orada tuttuk ve bunun tartışmasını yaptık eserimizde. Bu hızlı akışta yaşanan “overthink” olayını uzatmak istedik o “an” da kusmak istedik yaşananları.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Son olarak, insanlar farklılıklarıyla güzeldir. Farklılıklardan korkmayıp, onlara sarılarak, onlarla barışarak çözebileceğimiz bir mutluluk sorunumuz var. Farklı olalım ve farklılıkları sevelim.

Sîmyager ft. İbrahim Bayat - Dualî (Official Audio):

(YAH/EMK)

Türkiye’den ABD’ye: Baş balerin Buse Babadağ “Özgür hissettiğimde en güçlü hâlimdeyim”

Yeni yılın masalsı atmosferiyle özdeşleşmiş Fındıkkıran, bu sezon İstanbul Genç Bale Topluluğu’nun sahnesinde bir klasik olarak değil, aynı zamanda güçlü bir buluşma anı olarak hayat buluyor.

Türkiye’nin ilk “Genç Bale Topluluğu”, Çaykovski’nin ölümsüz müziği eşliğinde genç dansçıları profesyonel sahneyle buluştururken, bu özel temsillerin başrolünde dikkat çekici bir isim yer alıyor: Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk ve tek baş balerin olan Buse Babadağ.

Yıllar sonra ilk kez Türkiye’de sahneye çıkan Babadağ, bu buluşmayı “çok güzel ve çok değerli bir duygu” olarak tanımlarken, sahnede hissettiği özgürlüğün ve sorumluluğun onu “en iyisini yapmaya” taşıdığını söylüyor.

Hem uluslararası bir kariyerin birikimini hem de çocukluk anılarının sahnesini aynı anda taşıyan bu Fındıkkıran temsili, Babadağ’ın deyimiyle yalnızca bir bale değil genç dansçılar, seyirciler ve sanatın geleceği için ilham verici bir paylaşım alanı.

Benim için çok güzel ve çok değerli bir duygu”

Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk ve Türk tek baş balerin olmanız, bale tarihimiz açısından çok önemli bir dönüm noktası. Bu unvanın sorumluluğunu sahneye çıktığınızda hissediyor musunuz?

Kesinlikle hissediyorum. Aslında Principal olmadan önce de bu bilinçle sahneye çıkıyordum; ancak bu unvanı aldıktan sonra, özellikle de çok disiplinli bir altyapıdan gelmiş olmam nedeniyle, bunu çok daha net hissediyorum. Bu farkındalıkla sahnede olmak beni gerçekten en iyimi yapmaya taşıyor. Benim için çok güzel ve çok değerli bir duygu.

San Antonio Balesi’nde “principal dancer” olarak edindiğiniz deneyim, Türkiye’de sahnelediğiniz eserlerde yorumunuza nasıl yansıyor?

Özellikle Ballet San Antonio’da edindiğim deneyim ve profesyonel olduğumdan beri Türkiye’de ilk kez sahneye çıkıyor olmak, aynı zamanda ailemin ve sevdiklerimin beni izleyecek olması sahnede kendimi daha özgür hissetmemi sağladı. Bir Principal dansçı olarak bu noktaya gelmek zaten bu özgürlük hissiyle dans edebilmek anlamına geliyor. Bu da yaptığınız işi daha net, daha sağlam ve en iyi şekilde ortaya koymanızı sağlıyor.

Ballet San Antonio’da ve ondan önceki yıllarda edindiğim Balanchine ( Amerikan bale stili ve tekniği de diyebiliriz) tekniği, o gösterideki yine Balanchine tarzı olan koreografiye doğal bir şekilde yansıttım ve bu Türkiye’ de yapılmayan ve dans edilmeyen bir tarz. Bu stili Türkiye’ de seyircilerle paylaşmış olmak beni çok mutlu etti. 

“Amerika’da seyirci biraz daha coşkulu”

Amerika’daki bale anlayışı ile Türkiye’deki seyirci ve sahne dinamiği arasında sizce en belirgin farklar neler?

Şöyle söyleyebilirim: İstanbul’daki seyirci gerçekten çok iyiydi, çok keyif aldım. Seyircinin bilinçli olması, heyecanla gösteriye gelmesi ve temsilleri dikkatle takip etmesi çok güzeldi. Biletlerin tamamen satılıyor olması da bunun çok güzel bir göstergesi.

Tek fark olarak şunu söyleyebilirim: Amerika’da seyirci biraz daha coşkulu. Örneğin bir solonun ortasında, teknik olarak zor bir hareket yapıldığında seyirci kendini tutamayıp hemen alkışlayabiliyor. Türkiye’de bu bana biraz daha farklı geldi. Bunun dışında seyirciyle kurulan bağ açısından her şeyin benzer olduğunu söyleyebilirim.

“Kendi birikimimi Türkiye’ye taşıyor olmak anlamı”

Uluslararası bir kariyer inşa etmiş bir sanatçı olarak, Türkiye’ye gelip bu tür projelerde yer almak sizin için ne ifade ediyor?

Bu benim için çok heyecan vericiydi; çünkü Türkiye’de davet edilerek doğup büyüdüğüm yerde misafir baş dansçı olarak gösteri yapmaya davet edilmiştim. İstanbul Junior Bale’ nin gençlerden oluşan bir topluluk olması bu heyecanı daha da artırdı. Yıllar içinde Avrupa’da ve Amerika’da edindiğim eğitim, sahne deneyimleri ve dünyaca tanınan inanılmaz dansçılarla aynı stüdyoda, aynı sahnede her gün çalışmış olmak, bugün bu birikimi kendi ülkeme taşıyabiliyor olmamı çok anlamlı kılıyor.

Bunu sahnede bir örnek olarak sunabilmek benim için çok önemliydi. Bu tür projelerin ileride daha da artmasını, Türkiye’deki genç dansçılara deneyimlerimi aktarabileceğim daha fazla alan oluşmasını içtenlikle diliyorum. Onların hayallerine katkı sunabilmek, kariyerimin en anlamlı yanlarından biri olur.

Hayallerin bir gün gerçek olacak”

İstanbul Genç Bale Topluluğu’nda sahne alan genç dansçılar için sizin hikâyeniz güçlü bir ilham kaynağı. Bugün geriye dönüp baktığınızda, kariyerinizin başındaki Buse’ye ne söylemek isterdiniz?

Bugün geriye dönüp kendime, yani Buse’ye söylemek istediğim tek şey şudur: asla vazgeçme. Ne ile karşılaşırsan karşılaş, hayallerini, düşüncelerini, olasılıkları zorlamaya devam et ve bunun için emek harca. Hayallerin bir gün gerçek olacak.

"Tam bir konulu bale gibi değil; konusu olmasına rağmen bunu hissettirmiyor"

Bale gibi uzun soluklu ve disiplin isteyen bir sanat dalında gençlere en çok hangi konuda sabırlı olmalarını önerirsiniz?

Üzerine çalıştıkları bir hareketin veya bir koreografinin zamanla iyi bir hale geleceğini ve bu süreçte sabırlı olmaları gerektiğini öneriyorum. Yeni başlayan ve bale topluluklarına girmiş genç dansçılara da şunu öneriyorum: Çalışmalarınıza devam edin; cast (rol) listesi geldiğinde ve istediğiniz rolü alamazsanız hayal kırıklığına kapılmayın ve kötü hissetmeyin. Her dansçı bu süreçten geçiyor. Önemli olan kendi disiplininizi ve çalışmanızı koruyabilmek, dış etkenlere takılmamaktır.

Uluslararası sahnelere açılmak isteyen bale öğrencilerine özellikle altını çizmek istediğiniz bir tavsiye var mı?

Ellerine geçen fırsatları ve yurtdışı fırsatlarını en iyi şekilde değerlendirmelerini, kendilerini göstermekten asla korkmamalarını tavsiye ediyorum. Bu süreçte çok arkadaş edinip, çok insan tanımalarını öneririm; böylece kendi alanlarındaki insanlarla bağ kurabilirler. Bu bağlar bazen geleceğinizi değiştirebiliyor.

Benim için bu hep böyleydi. Bir dansçı arkadaşınız, ileride hayatınızda büyük fark yaratabilecek bir fırsata ön ayak olabilir. Bu yüzden olabildiğince sosyal olmalarını, öğrenebilecekleri her şeyi öğrenmelerini ve mümkün olduğunca bulundukları ülkedeki bale topluluklarını izlemeleri tavsiye ediyorum.

“Fındıkkıran” her yaştan seyirciyi salonlara çeken bir yılbaşı klasiği. Bu eseri dans ederken, seyircinin çocukluk anıları ve duygusal bağları sizin performansınızı etkiliyor mu? 

Şöyle ki, Amerika’da genellikle kış sezonunda “Fındıkkıran” gösterisinden 40’a yakın kez sahne alıyorsunuz. Bu kadar sık sahnelemek bazen aynı rolleri tekrar etmek anlamına geliyor ve sahnedeki heyecanı kaybetme hissi yaratabiliyor. Biz Ballet San Antonio’daki iş arkadaşlarımla sahneye çıkmadan önce hep birbirimize şunu hatırlatıyoruz: “Fındıkkıran” çocukların hayatlarında izledikleri ilk baleleri ve onlar bu iki saatlik gösteride büyülü bir deneyim yaşayacaklar ve bunu hayatları boyunca hatırlayacaklar. Bunu düşünerek enerjimizi yükseltiyoruz ve sahneye bu heyecanla çıkıyoruz.

İlk kez bale izleyecek bir seyirci için “Fındıkkıran” neden doğru bir başlangıç eseri?

“Fındıkkıran” eserinde, alışılmış konulu bale eserlerinin dışında çok sayıda eğlenceli sahne bulunuyor; izleyicileri hem güldürüyor hem de eğlendiriyor, özellikle birinci perdesi. Bu da bence ilk kez bale izleyenler için eseri daha ilgi çekici hale getiriyor. Tam bir konulu bale gibi değil; konusu olmasına rağmen bunu hissettirmiyor.

Her bölümü, her parçası ve her dansı kendine özgü; özellikle ikinci perdede öne çıkıyor. Bale, başkarakter Clara’nın uykuya dalması ve onun rüyasından yola çıkmasıyla ilerliyor. Rüyada her şey mümkün olduğu için bu, koreografiye de yansıyor. Hem müzikleriyle, hem karakterleriyle hem de koreografileriyle eğlenceli bir bale olduğu için ve yeni yıl ile bağdaştığı için, her yıl aynı heyecanı koruyan bir eser oluyor.

Önümüzdeki yıllarda sizi Türkiye’de daha sık sahnede görebilecek miyiz? İstanbul Genç Bale Topluluğu gibi projelerle devam etme fikri sizde nasıl bir heyecan yaratıyor?

Tekrar projelerde yer almak ve Türkiye’de sahneye çıkmayı gerçekten çok isterim. Böyle fırsatlar geldiğinde hepsini değerlendireceğimden eminim. Geçtiğimiz hafta istanbul benim için inanılmaz bir deneyim oldu ve bunu daha fazla insanla paylaşabilmek, yaşadığım heyecanı onlara da ulaştırabilmek benim için çok değerliydi..  Umuyorum ki yeniden İstanbul Junior Bale ile aynı sahneyi paylaşma fırsatımız olacak ve o genç dansçıların aradan geçen zamanda ne kadar ilerleme kayıt ettiklerine sahnede şahit olma hissi bile beni çok heyecanlandırıyor. 

Uzun vadede, sahne dışında — örneğin eğitmenlik, mentorluk ya da sanatsal yönetim — gibi alanlarda hayalleriniz var mı?

Evet, kesinlikle. Şu an Ballet San Antonio Balesi’nin bale okulunda kadrolu eğitmenlik yapıyorum ve ayrıca dışarıdan da öğrencilerime mentorluk yapıyorum, özel dersler veriyorum.

Hatta online olarak Türkiye’deki öğrencilere de mentorluk sağlıyorum. İleride sahne kariyerimin ardından, sanatsal yönetim alanlarında da güçlü bir kariyer yapabilmek için şu an Amerika’ da ikinci diplomamı Online  eğitimle alıyorum. Finans ve iş yönetimi üzerine üniversite eğitimimi tamamlıyorum. Bu da ileride böyle bir fırsat geldiğinde, en iyi şekilde hazır olabilmem için çok önemli.

(EMK)

Cem Yılmaz üzerinden Türkiye’de mizahın siyaseti

Cem Yılmaz, yaklaşık 30 yıldır bu ülkede yaşayan insanların hayatlarında bir şekilde yer alan bir isim. Mizahını çok sevenlerin yanı sıra, ondan hiç hoşlanmayanlar ve bu iki uç arasında gidip gelenler de var. Çevremdeki insanlar arasında da bu farklı tutumları görmek mümkün. Son olarak CMXXIV gösterisinin dijital bir platformda yayımlanmasının ardından, Cem Yılmaz yeniden gündeme geldi.

Türkiye’de mizah, refah üretemeyen ama onay üreten bir rejimin dilsel dolaşım biçimidir. 1980 darbesiyle neoliberal sisteme geçiş, sinemadaki figürlerin ve bu figürlerin anlatılış biçiminin de değişmesine yol açtı. Bu değişimler, Cem Yılmaz’ın sahneye çıktığı dönemden bugüne uzanan zamanı anlamamıza yardımcı olurken, ben de mizahı Freud ve Eagleton üzerinden açıklamaya çalışıyorum. Bütün bunlar şu soruya cevap arıyor: Cem Yılmaz, 2026’da bize neyi anlatıyor?

Mizah Türkiye’de neden hep tutar?

Türkiye’de insanların büyük bir kısmı, düşüncelerini kalıplar, klişeler ve deyimler aracılığıyla ifade etmeyi tercih eder. Dilin bu denli kalıpsal kullanılmasının temel nedeni, ülkedeki rejimin kendisini sürekli olarak halktan onay alma ihtiyacıyla ilişkilidir. Halkın refahını bir türlü artıramayan rejim, sağlayamadığı refahın yerine onayı dil ve kültür üzerinden üretmeye çalışır. “Cennet vatanımız”dan başlayıp “Türkler isyan etmez” söylemine kadar uzanan çok sayıda ifade bu duruma örnektir. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin süreklilik içinde yeniden ürettiği bir söylem rejiminin parçalarıdır. Bu nedenle, adeta sürekli olarak birbirimize rejimsel yalanlar söylemeye zorlanırız; Çetin Altan’ın ifadesiyle, bu durum ‘Türk’ün Türk’e propagandasıdır.

Söylemler ile gerçeklik arasındaki bağ o denli kopuktur ki, bunların ciddi biçimde sorgulanması, hepsinin birden açığa çıkması anlamına gelir. Bu nedenle sürekli bir onay beklentisi üretilir; böylece böylesi bir sorgulamanın hiç gerçekleşmemesi amaçlanır. Bugün iş alımlarında uygulanan sözlü mülakatlar da büyük ölçüde rejime uyumun ve sözlü onayın test edildiği mekanizmalardır. Sürekli onay verme zorunluluğunun bu denli yoğun yaşandığı başka ülkelere nadiren rastlanır.

Kürt sorununun bir güvenlik ve terör meselesi olarak sunulması, buna uygun bir dilin inşa edilmesi ve kamuoyunda sürekli onay talep edilmesi (Ahmet Hakan’ın Tahir Elçi’den bu onayı beklemesi örneğinde olduğu gibi) hayatın her alanında kendini gösterir. 1915 Soykırımı’nın inkârı da kendi söz dağarcığı içinde sürekli bir onay talep eder. “Türkiye bir hukuk devletidir” söylemi, her tekrar edilişinde, bu söylem ile gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa yönelmesi muhtemel tepkileri bastırma işlevi görür. Oysa hukukun gerçekten işlediği bir yerde, böyle bir vurguya ihtiyaç duyulmaz.

Sonuç olarak insanlar, siyasal yaşamda gerçek olmadığı hâlde gerçekmiş gibi biat edilmesi istenen söylemlerle çevrili bir ülkede yaşamaktadır. Bu söylemleri açıkça reddedenlerin ise ülke içindeki hareket alanları daraltılır ve üzerlerinde baskı kurulur. Bu süreç tarihsel olarak pasif devrim diye nitelendirilen bir dönemin de geleneği olarak düşünebiliriz. Kitlelerin, toplumsal dönüşümlerin öznesi olmaması için tepeden değişikliklerle siyaset yapma biçimi, aynı zamanda kitlelerin yukarıdan gelen söylemlere de kendisini hazırlamasıdır.

Türkiye’nin her köşesi farklı bir söylemle doludur. Herkes bu söylemlerin gerçek olmadığını az ya da çok bilir; buna rağmen, onların değişmemesi için elinden geleni de yapar. Söylemler aynı zamanda ömürlüdür. 12 Eylül döneminde en sık tekrarlanan söylemlerden biri, Türkiye’de işkence olmadığı iddiasıydı. Gazeteler ve TRT bu söylemle doldurulmuştu. İşkencenin var olduğunu dile getirmek, Türkiye’de birçok gücün eşzamanlı saldırısına maruz kalmak anlamına geliyordu. Ancak 12 Eylül rejiminin generallerinin siyaset dışı kalmasıyla birlikte bu söylem etkisini yitirdi.

Bugün ise pek çok kişi, o dönemde bir biçimde kendisini işkence mağduru olarak tanıtma çabasında. Bu söylemin yerini bir süre “Anadolu’dan Görünüm” gibi yeni anlatılar aldı. Türkiye’de bu tür kısa ömürlü söylemler, zamanla etkisini kaybeder ve yerlerini hızla yenilerine bırakır. Bu taktiksel söylemler, geçici olmalarına rağmen dolaşımdan hiç düşmez; yalnızca biçim değiştirir.

Değişen dünyada çiftlerin ilişkileri de kendilerine özgü söylemler üretir; bu söylemlerin bazıları uzun ömürlü olurken, bazıları yalnızca birkaç yıl varlığını sürdürebilir. Ancak ortak noktaları, çoğu zaman uyumsuzlukları görünmez kılarak sahte bir uyum görüntüsü üretmeleridir. Bu kısa anlatımdan da anlaşılacağı üzere, Türkiye; klişelerin, söylemlerin ve abartıların hâkim olduğu, sürekli onay bekleyen bir ülkedir. Bu bekleme, pasif devrimin pasifliğinde bırakılmış kitlelere mahsustur.

Kapitalizmde “yabancılaşma” denilen olgu, işçilerin kendi ürettikleri metaya sahip olamamalarının yanı sıra, bu metanın pazarda onlara yabancı ve bağımsız bir güç olarak geri dönmesidir. Ömrü boyunca inşaatta çalışan bir işçinin bir eve dahi sahip olamaması; buna karşılık onun emeği üzerinden zenginleşen patronun “biz bir aileyiz” söylemini dolaşıma sokması; üretilen değerin büyüklüğüne rağmen işçinin patronuna ve onun adına hareket eden şeflere bağımlı hâle getirilmesi bu yabancılaşma ilişkilerinin somut örnekleridir. Bu ilişkiler ağı içinde hiyerarşik üstünlük, “saygı” dili üzerinden meşrulaştırılır ve zamanla içselleştirilir.

Sonuç olarak kapitalizm, kendi söz dağarcığını üretir; insanlar da bu dili yalnızca kullanmakla kalmaz, ona inanır ve onu içselleştirir. Bazıları da bunların hepsinin boş şeyler olduğunu bilir ama ayak uydurur, bu uyumsuzluk onu mizahın rahatlatıcı etkisine sığınmasının da yolunu açar.

Filmlerde zenginleşen figürler

Cem Yılmaz, esas olarak 1980’ler gençliğinin, çevrelerini kuşatan içi boş söylemler ve klişelerle dolu bir ülkede, kıvrak diliyle tepki göstermesinin sembolüdür. 1980’lerle birlikte Türkiye’de özelleştirmelerin hız kazanması, piyasada dolaşıma giren malların artması ve orta sınıfın görece sade bir yaşamdan, özel imkânlarla yazlıklara yönelen bir hayat tarzına geçmesi; özel okulların ve üniversitelerin çoğalmasıyla birlikte söylemlerin de dönüşmesini beraberinde getirdi. Bu dönemde mesela “paranın önemi yok” ifadesi, içi boşalmış bir klişeye dönüştü. Yeni model zenginleşme imkânı ortaya çıkmıştı.

Zenginleşmenin nasıl anlatıldığını sinemadan birkaç örnek üzerinden izlemek mümkündür. Umut filminde Yılmaz Güney’i, bir define bularak zenginleşme hayali kuran bir karakter olarak görürüz. Birkaç yıl sonra “Köyden İndim Şehire” filminde ise, buldukları defineyi şehirde satarak zengin olmayı amaçlayan kardeşler karşımıza çıkar. Unutmamak gerekir ki, “define” olarak adlandırılan bu zenginlik hayali, çoğu zaman 1915 Soykırımı’ndan geriye kalan ganimet arzusundan başka bir şey değildir. Ülkedeki zenginlerin kimi zaman altın bularak, kimi zaman fabrikalara, kimi zaman da toprak ve evlere sahip olarak zenginleşmeleri, adeta zenginliğin ön koşulu hâline gelmiştir (bkz. ilkel sermaye birikimi).

1980 sonrası dönemde zenginleşme anlatısı da belirgin biçimde değişir. Şener Şen’in Milyarder filminde piyango yoluyla zenginleşen bir adamın trajedisi anlatılırken, ondan birkaç yıl önce Banker Bilo’da Bilo, defalarca kandırıldıktan sonra zenginleşir ve sonunda “tam anlamıyla” bir zengin hâline gelir. 1980’ler sinemasında sıkça rastlanan, film içinde zenginleşen karakterin kazandığı parayı mahalleliye ya da ihtiyaç sahiplerine dağıtması motifi giderek zayıflamıştır.

Cem Yılmaz ise, parasıyla herkesi “dövebileceğini” açıkça dile getiren bir noktaya geçer. Onu eleştiren İlyas Salman’ın gözden kaçırdığı nokta şudur: Banker Bilo’da filmin sonunda parayla zenginliğini sonuna kadar yaşanması ile Cem Yılmaz’ın sahnede bunu dile getirmesi, aslında aynı karakter çizgisinin devamıdır.

Cem Yılmaz, kapitalizmde paranın nasıl mutlak bir güç hâline geldiğini sahnede görünür kılar. İzleyici ise, zaten inanmadığı ama gündelik hayatta sürekli karşılaştığı bu uyumsuzluğun, mizah yoluyla dile getirilmesini çekici bulur. Bir önceki dönemin demode davranışları ve klişelerinden kurtulmak insanları mutlu etmişti. Artık ekonomisi olmayan klişelerden kurtulma zamanı gelmişti. Böylece sahnedeki bu ifade, bireysel bir itiraf olmaktan çıkar; toplumun geniş kesimleri tarafından kabul edilen yeni bir söyleme dönüşür. Birilerinin, neoliberalizmin artık geldiğini kitlelere anlatması gerekiyordu.

Eleştiri ile anlatma arasındaki ilişkinin çekirdeğini, saraylardaki soytarı figüründe bulmak mümkündür. Kral, kendisi hakkında yüzüne karşı söylenemeyen düşüncelerin—giyimi, görünüşü ya da icraatlarıyla ilgili eleştirilerin—katlanabileceği bir biçimde dile getirilmesini tolere ederdi.

Bunun temel nedeni, çevresindeki devlet erkânı içindeki dalkavuklara güvenmemesi ve olası bir isyanın, ayaklanmanın ya da saray darbesinin öncesinde, soytarının aslında bir tür erken uyarı mekanizması işlevi görmesiydi. Bugün de seyirci, gittiği gösteride komedyenin kendisine laf atacağını bilerek salona girer. Kendi statüsünün, kontrollü bir alan içinde, olumsuz özellikleriyle anılmasını; bireysel olarak ya da bir çift olarak dışarıdan nasıl algılandığını görebilmek için tolere eder.

İslami ve milliyetçi çevrelerin mizahla kalıcı bir ilişki kuramamasının temel nedeni de budur. Bu çevrelerde mizah ya birinin başına gelen “ilginç” bir olayın anekdot düzeyinde aktarımıyla sınırlı kalır (fıkravari anlatım), ya da çok kısa sürede hakarete dönüşerek etkisini yitirir. Bu nedenle üretilen mizah, hiçbir söylemi tedavülden kaldıracak güce ulaşamaz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki dil bu açıdan istisnai bir örnektir; çünkü Tanpınar, rejimi kısa bir tarihsel aralıkta da olsa, eleştirel bir mesafe içinden konuşmayı başarmıştır.

Yani insanlar, çoğu zaman kullandıkları ve dolaşımda olan söylemlerin geçerliliğini, sınırlarını ve ne kadar süreyle geçerli kalacağını tasdik edecek figürlere ihtiyaç duyar. Gibi dizisinde “vatka”yla hesaplaşmanın yaklaşık otuz yıl sonra gerçekleşmesinin ilgi çekici olmasının nedeni de budur. Bu dili kuran senaristler, o vatkayı kendileri de giymiş ya da buna yoğun biçimde maruz kalmış olmanın deneyimini taşıdıkları için, o dönemi özgün bir anlatı diliyle mesele edinebilmişlerdir.

Cem Yılmaz’ın neoliberalizmin yerleşik değerlerinin söylemsel dolaşımında yıkıcı bir rol oynadığını söylemek kısmen doğru olsa da, şu nokta gözden kaçırılmamalıdır: Türkiye’de özelleştirme süreci 1980 darbesiyle başlamış ve ancak AKP iktidarının orta döneminde büyük ölçüde tamamlanabilmiştir. Bu uzun süreç boyunca ortaya çıkan kitlesel tepkiler—Kürt direnişi, Tekel direnişi ve Gezi olayları gibi—neoliberal dönüşümün toplumsal hızını önemli ölçüde yavaşlatmıştır. Muhtemelen bu toplumsal gerilimler, Cem Yılmaz’ın daha saldırgan bir pozisyon almasının da önünde bir sınır oluşturmuştur. Mesela İbrahim Tatlıses ve Orhan Gencebay ise geldikleri noktada, iktidarın kültürel aparatları hâline gelmiş durumdadır. Ancak bu siyasal tespit yeterli değildir; mesele burada bitmez. Çünkü mizah, kendi iç kuralları, sınırları ve işleyiş biçimleri olan özgül bir alandır ve bu nedenle ayrıca düşünülmeyi gerekti.

Freud ve Eagleton’da mizah

Mizah konusunda iki ayrı ekole bakabiliriz. Sigmund Freud ve Terry Eagleton, meseleyi daha iyi anlamamız için iyi birer rehber olabilir. Freud için temel nesne şakadır (Witz). Şakayı yoğunlaştırma, kısalık ve kelime oyunu gibi teknikler üzerinden; haz olgusu çerçevesinde çözümler. Freud’un asıl sorusu şudur: Mizah nasıl çalışır?

Freud’a göre şakada haz, psişik enerjinin “tasarruf” edilmesi ve iç engellerin geçici olarak kalkmasıyla ortaya çıkar. Cem Yılmaz’ın cinselliği sahnenin doğal bir parçası olarak anlatması da bu haz ekonomisi üzerinden işler; fakat anlatı eninde sonunda kendi cinsel kimliğinin onaylanmasına bağlanır. Ana karakterlerinin LGBTQ olamaması gibi, Ermenice, Kürtçe ya da Rumca konuşan karakterlere de yer açılmaz.

Eagleton ise mizahı yalnızca bireysel-psişik bir mekanizma olarak değil, tarihsel ve siyasal bir pratik olarak okur. Onun sorusu şudur: Mizah ne işe yarar, hangi güç ilişkilerini zayıflatır ya da güçlendirir? Bu yüzden mizahı toplumsal normlar, iktidar, ideoloji, ritüel ve siyasetle ilişkisi içinde ele alır.

Bazen, bir konunun iki tarafının en uç noktalarını ele alırken bunları eleştirip, ortanın makul olduğunu söylemek (bu aynı zamanda bir Yılmaz Erdoğan söylemidir: “makullük”), savunma mekanizmalarını ve burada öncü rol oynayanların dışlanmasının bir diğer mantığını oluşturur. Cem Yılmaz’ın sahnede dillendirdiği konu olan hayvanlardan yola çıkarsak, hayvanlar için toplumun büyük bir kesimi hazır olmasa bile mücadeleyi başlatanların dışlanmasını ve sistemin genel çoğunluğun değişmez konsensüsüyle devam etmesini savunmanın bir başka yoludur bu. Bu yüzden Cem Yılmaz, kendisini herhangi bir hareketin öncüsüyle yan yana görmez ve onlara mesafeli durur.

Bu fark, mekanizma anlayışında da belirgindir. Freud’da mizah, bastırmanın dolanılması yoluyla rahatlama üretir. Eagleton bu rahatlama teorisini kabul eder; ancak tek başına yeterli bulmaz. Mizah, gerilimi boşaltırken aynı zamanda düzeni yeniden bağlayabilir.

Yani mizah hem yıkıcı hem de muhafazakâr olabilir. Eagleton’a göre mizah, özgürleştirici olduğu kadar muhafazakâr bir işleve de sahip olabilir: Bastırılmış gerilimi kahkaha yoluyla boşaltarak öfkenin siyasal eyleme dönüşmesini engeller ve eleştiriyi zararsız bir rahatlama biçimine çevirir; karnavalesk tersyüz etmeler ise yalnızca geçicidir ve düzeni yıkmak yerine askıya alarak yeniden üretir. Sürekli hiciv, eleştiriyi olağanlaştırır ve iktidarın skandal etkisini yitirmesine yol açar; izleyiciye sağlanan “farkındalık” duygusu ise pratik bir risk almadan muhalif olunduğu hissini vererek gerçek muhalefetin yerini tutabilir. Mizah ayrıca kime gülünüp kime gülünemeyeceğini belirleyen sınırları pekiştirerek normu güçlendirir ve sapmayı disipline eder. Bu nedenle mizah, ideolojiyle zorunlu olarak çatışmaz; aksine onun esnek, kendine gülebilen ve bu sayede daha uzun ömürlü olmasını sağlayan bir yüzü olabilir. Freud, şakası es (id) ile süperego arasında işleyen bir uzlaşma olarak düşünür: Espri, bir yandan dürtüleri ilerletir, öte yandan ahlaki yasağı dolanır; adeta “iki efendiye birden hizmet eder.”

Bu konuda Žižek epey ’‘marifetlidir’’; kendi anlatısını şiddet ve cinsellik içeren fıkralarla inşa ederken, dikkatleri bu şekilde dinç tutmayı tercih eder ve görünen o ki buradaki tepkiler de ona göre oyunun bir parçasıdır. Hatta buraya tepki gelmesi de, onun dikkat çekme taktiğinin bir parçası olabilir. Cem Yılmaz’ın cinsellik ve küfürlü esprilerine tepki geldiğini sürekli ifade etmeye çalışması gibi. (Freud’un tespitleri burada Yılmaz’ın sahnesini açıklar.)

Eagleton, Freud’un bu modelini kabul eder; fakat onu birey içi bir gerilimle sınırlamaz. Aynı dinamiği ondan otonom toplumsal kavramlara taşır: Mizah normları yabancılaştırabilir, ama tam da bu yolla onları meşrulaştırabilir. Cem Yılmaz’ın savaş karşıtlığını sahnede dile getirmesi; bunu klişeye düşmeden yapması ve kendi Mercedes’lerinin polis arabası olmaması için siyasi espri yapmayacağını deklare etmesi, sahne anlatısının güçlü yanları olarak kalırken, sanırım geniş bir kitlenin hâlâ bağ kurmasında ve mizahın eleştirel yanına yaklaşmasında etkili olmaktadır.

Dil ve biçim açısından Freud, tekniğe özel bir ağırlık verir. Şakanın ayırt edici niteliği kısalıktır; yoğunlaştırma ve dilsel olgular temel rol oynar. Ayrıca espri, doğası gereği toplumsaldır; üçüncü bir alımlayıcıyla tamamlanır. Eagleton ise biçimi tarihsel ve sınıfsal bağlamla birlikte düşünür. Şakanın zevkleri yalnızca teknik ustalıkta değil; tersine çevirme, sürpriz, kavrayış anı ve hatta sınıfsal tonlarda (patrician/plebeian) ortaya çıkar.

Eagleton’ı düşünsel dünyasında farklılaştıran tartışmalardan biri de Dante üzerinedir. Troçki, Dante’nin değerinin ‘evrensel insan duygularını’ (ölüm, acı, umut, korku) dile getirmesinden geldiğini söyler; ayrıca Dante’nin bir deha olduğunu, sanatsal gücünün çağını aştığını vurgular. Eagleton’a göre ise Dante’nin düşüncelerinin yeniden gündeme gelmesinin nedeni, belirli bir ideolojinin kendisini yeniden üretebileceği bir ortam bulmasıdır. İnsanın evrensel duygularının bu kadar kısa sürede böylesine değişebileceğini yok sayan Eagleton, bu noktada önemli bir meseleyi gözden kaçırmaktadır.

Cem Yılmaz, zengin olmanın ve birçok şeye sahip olmanın sefasını sürdüğünü ve bunun meşruluğunu savunurken, taksilerin Araplar tarafından kullanılmasını diline doladığında, bunu onların zenginliğinden kaynaklanan bir davranış biçimi olarak anlatmak yerine ulusal bir kimlik üzerinden anlatmayı tercih eder. Bu tercih, zenginlikle kurduğu ilişkinin tek taraflı yanını ve sermaye ile ırkçılık arasındaki bağı görünür kılar.

Toplumsal sonuç bakımından Freud, Witz’i rüyaya kıyasla “en sosyal” haz üretimi olarak görür. Eagleton ise mizahın siyasetinin muğlak olduğunu ısrarla vurgular. Mizah hem eleştirebilir hem de çatışmayı kahkahaya dönüştürerek etkisizleştirebilir. Sürekli hicvedilen bir iktidar figürü zamanla skandal olmaktan çıkar; eleştiri olağanlaşır ve düzen daha dayanıklı hâle gelebilir.

Freud, mizahı şakaya kıyasla daha çok önbilinç düzlemine yerleştirir. Eagleton ise bu ayrımı katı biçimde sürdürmez; Freud’un analizini alır, ancak mizahi ölüm, korku, ideoloji ve karnaval gibi temalarla genişletir. Bakhtin, karnavalı kralın soytarıya dönüştüğü, bir gülme malzemesi hâline geldiği bir zaman aralığı olarak görür. Karnaval bir rahatlama dönemidir ve bittiğinde normal düzene geri dönülür. Eagleton’ın temel tezi şudur: Mizah dünyayı sarsabilir; ama aynı ölçüde onu yerinde de tutabilir. Mizahın politik değeri, neye güldüğümüzde değil, gülmenin hangi çatışmanın yerini aldığına bakılarak anlaşılır.

Que Vadis Cem Yılmaz?

Sanat yoluyla insan harmonik ve dolu dolu yaşanan bir hayatı isteğini dile getirir, bu da haliyle mevcut sınıflı toplum tarafından engellenmektedir. Bu da sanatı bilinçli, bilinçsiz, aktif ya da pasif mevcut gerçekliği protesto etmek anlamına gelmektedir.

Sanatın önünde olanların başında zengin ve fakir ayrımı öne çıkıyor. Türkiye’deki sanatın düşüklüğünden özel mülkiyetin toplumlaşarak bu farkın ortadan kalması fikrine çok rastlanmıyor. Bu daha çok fakirlerin bir kısmının ya da bir fakirin zenginleşmesi olarak karşımıza çıkıyor.

Cem Yılmaz’ın bu zenginleşmeye karşı aldığı tavırı takip edersek, onun sahne performansının sınırlarını da anlayabiliriz. Cem Yılmaz, neoliberalizmin yükseldiği dönemde, eskinin geçici söylemlerini reddeden ve neoliberalizm döneminin gerçekliğiyle doğrudan muhatap olmak isteyen, onu daha iyi anlamayı ve kendi adaptasyonlarını güncellemeyi talep edenlerin komedyeniydi. Toplumsal baskıların oluştuğu grupları—tribünler gibi—bireysellik temelinde reddederken (bu, hâlâ birçok insanın kendisi için talep ettiği bir şeydir), tribünleri kutsayan Zeki Demirkubuz ile zıt bir yerde durmaktadır. Bireyin varlığını amaçla açıklayamayacağı bir tutkuyla ifade eden tribünleri öne çıkaran Demirkubuz’a karşı, tribünleri ve onların temsil ettiği grupları reddeden Cem Yılmaz konumlanır. (Elitist eleştirisi aslında buraya dayanmaktadır; sahnede de buna değinir.) İkisi bu farka rağmen, yalnız kalmak istedikleri yerler ve biçimler açısından oldukça farklıdır; yoksa arzuları aynı güçtedir.

Artık demode olan sözleri ve davranışları bu dönemde eleştiren Cem Yılmaz, bu nedenle beğenilse de, söylemleri yıkmaktan uzak, mevcut ilişkilerin bozulmasına tepki veren bir noktada durmaktadır. Nasıl kötü giden takımların maçlarını izlemeye giden belirli bir taraftar grubu varsa, Cem Yılmaz’ın da kendiişlerine giden belirli bir kitlesi mevcuttur. Filmler, diziler ve sahne şovlarıyla toplumsal bir konu ve gündem olabilmeyi başarabilmekte ve dikkat çekmektedir. Yapılan işlerin iyi olduğu, kendisi ve birlikte çalıştığı kişiler tarafından söylenmekte ve söylenmeye devam edilecektir;  megalomanlık bu temeldedir.

Cem Yılmaz’ın sahnede bir maymun taklidi yapması, onu öz-eleştirel bir sürecin hakiki bir parçası hâline getirmez. Yaratılan ortam, Cem Yılmaz’ın bu gösterisine gidilmediğinde “bir şeyler kaçırıyorum” duygusunu üreten ve işlere yönelik övgüyü öne çıkarırken öz-eleştiriyi geri plana iten bir noktadadır.

Cem Yılmaz’ın hükümet eleştirisi, Şahan Gökbakar’ın eleştirileri de göz önünde tutulduğunda anlam kazanmaktadır; Türkiye’de CHP kanadının bu tür bir mizahı desteklediği düşünülürse, bu kitlenin tepkilerine de sahip çıkabildiği görülür. Cem Yılmaz’ın başarılı işler yapamayacağına dair bir söylem bu yazının konusu değildir; daha çok, Cem Yılmaz’ın esprilerinin dile pelesenk olduğu dönemin bir daha yaşanmayacağını söylemek mümkündür—tabii Cem Yılmaz söylemleri yıkmaya başlamazsa. Bu ise şu aşamada mümkün görünmemektedir.

Türkiye’de 1990’ların ortasına gelindiğinde, özelleştirmeler büyük ölçüde ilerlemiş; memur ve işçi maaşları reel olarak ciddi kayıplar yaşamıştı.

Buna karşılık zenginleşme umudu, hem çeşitli meslek gruplarına hem de mesleksizlere yayılmış; bu umutla birlikte, önceki dönemin hantal yapılarından kopuşu vaat eden bir özgürleşme duygusu dolaşıma girmişti. Üniversite gençliği ile kendinden önceki kuşak arasındaki mesafe belirgin biçimde açılmıştı. Sümerbank’tan aynı kumaşları giyen nesiller geride kalmış, yerlerini dünyaca ünlü markaların vitrinleri almıştı. TRT’nin tek kanallı, sıkıcı yayıncılığının yerini, dikkat çekmek için izleyiciyi sürekli bombardımana tutan özel kanallar doldurmuştu. Cem Yılmaz bu dönemde kurtulmak isteyenlerin sesi olmuştu, yani yeniyi temsil eden (bu yüzden insanlar onun sahnesine ilgi gösteriyor), Levent Kırca artık geri dönüşü olmayan kapitalist kalkınmacı devlet modelini savunduğu için, nostaljik bir figür olarak kaldı ve zamanla kitlelerle olan bağını zayıflattı zamanla.

Doksanların ikinci yarısında hala İstanbul Üniversitesi koridorlarında sol ve sağ gruplar arasındaki son sopalı çatışmalar yaşanıyor, siyasal şiddetin gündelik hayattaki görünürlüğü hâlâ sürüyordu. Cem Yılmaz, tam da bu geçişin sahnedeki ifadesi olarak ortaya çıktı.

Onun derdi daha iyiyi kurmak değildi; esas hedefi, artık işlevsizleşmiş ve “aptal” olarak kodladığı eskiyi tasfiye etmekti. Cinselliği sahneye taşıması ise ağırlıklı olarak erkek dominasyonlu (bu da genelikle kendisi oluyordu) heteroseksüel ilişkiler üzerinden gerçekleşti. Bu temelden dolayı da kendisini tekrar tekrar üreten bir sorunların diliydi aslında.

Neoliberalizm, devletin ekonomideki belirleyiciliğini—zor yoluyla da olsa—parçalayarak bireylerin kendi zenginleşmelerinin önünü açacağını vaat etti. Avrupa Birliği’ne girilmedi; Türkiye’de mafyanın çeşitli varyantları ekonomik sürece dâhil edilirken, hızlı zenginleşme yalnızca dar bir azınlık için mümkün oldu.

Buna karşılık işçi ücretlerinin önemli bir bölümü asgari ücrette ya da onun hemen üzerinde sıkışıp kaldı. Üniversite gençliği ise ya asgari ücretli işlerde kendine yer bulabildi ya da ülkenin geldiği noktada siyasal ve kültürel olarak sürekli bir baskı altında yaşadığını hissederek hayatını sürdürdü.

Bu tabloda Cem Yılmaz’ın dilbazlığı ve hoyratlığı, vaat edilen zenginlik ve sınırsızlık hayalini sahnede görünür kıldı. Ancak bu hayal, geniş bir kesim için fiilen asgari ücretle yaşama, aileyle birlikte aynı evde sıkışma ve hayatın her alanında kuşatılmışlık hissiyle var olma deneyimine dönüştü.

Neoliberal öznenin sahnedeki özgüveni ile gündelik hayattaki tıkanmışlık arasındaki bu uçurum, kendi manifestosunu çoktan yazmıştı. Yılmaz Erdoğan’ın neşeli hayatındaki baş kahramanın tüm ekonomik sorunlarını kısa süreli bir noel babalık işinden aldığı maaşla dengelemesinin dönemi gelmişti artık Zengin olma vaadi de yoktu, sabır ile güvencesiz işlerden gelecek paraya kanaat etmek yeterliydi. Vavien filminde, eşlerin, kadının babasının Almanya’dan gönderdikleri paraya el koymalarıyla kendi durumu düzeltmelerinde bile bir birikmiş ve normal gelirlerin üstünde bir para mevcut idi. Neşeli hayatda ise sadece güvencesiz bir düşük maaşlı işe adaptasyon söylemi var.  Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın ortak oynadığı Organize İşlerdeki mafyatik zenginleşme modeli ise Türkiye’deki sinemanın eski motifin günceleşmesiydi. 

Bugün Cem Yılmaz’ın işi, yalnızca “iyi espri” üretmek değildir; daha çok, Türkiye’de söylem ile gerçeklik arasındaki kopuştan doğan gerilimi kahkahaya çevrilebilir ve taşınabilir kılmaktır. Bu yüzden mizah burada yalnızca yıkıcı bir enerji değil, aynı zamanda düzenin kendisini yeniden bağlama biçimidir.

Cem Yılmaz’ın sahnesi, öfkeyi örgütlü bir itiraza çevirmekten çok, onu dağıtan ve gündelik hayata geri süren bir rahatlama alanı üretir. Bu anlamda CMXXIV, yeni bir dönemi “açan” bir anlatıdan ziyade, çoktandır yerleşmiş bir dönemin—neoliberal öznenin, başarı fetişinin ve bireycilik konforunun—kendi kendini yeniden üretme biçimine dönüşmüştür. Kitlelerin arıtk geleceğe dair beklentilerinin düştüğü ve liberalizmin ülkede bir refaha götürmediği kendini kanıtladıktan sonra (tarihte bilmem kaçıncı sefer), Cem Yılmaz’ın sahne imajı kitleyle kinizme yaklaşmıştır.

(Eagleton buradan Yılmaz’ın yakalamıştır) Cem Yılmaz kendi sahne performansının mümkün olduğu dönemin şartlarının değişmesini ve kendisinin hareket alanının daratmasının farkında mı bilmiyorum lakin bunlar üzerine bir refleksiyonu olmadığını görebilmekteyiz. 

Buradan çıkış ancak ancak bu güvenli sınırların dışına taşan bir riskle mümkündür; ki burada bir şahıs değil, sorumluluğu alacak o şahsa aittir, eğer sahne kendi konforunu bozmaya razı olursa.

Devletin inandırmak istediği toplum ile gerçekte olan arasında korkunç farkların olduğu bir ülkede, bu değişimin kendi komedyeni yaratması mümkündür. Lakin Tarihte böyle bir zorunluluk maalesef yok ve bu çelişki bizleri trajikomik dönemin çocukları yapıyor.

(VHY/EMK)

Otel personeli dile gelse!

ABD çapında ve bilhassa Demoktratların yönetimindeki eyaletlerde sanki canice performanslar sergilemek üzere görevlendirilmiş ICE memurlarının “sokaktan toplama” oldukları çoktan biliniyor.

Yeterince eğitim almadıkları gibi yeterince formda olmamalarından dolayı kurbanlarına çok daha beceriksizce müdahale etmeleri vaziyeti daha da vahim bir hâle getiriyor. 2021 ABD Kongre Binası baskınını gerçekleştirenlerin kıvamındaki sözkonusu “kopuk”ların yüzüne normal şartlarda kimsenin bakmayacağı, herhangi bir baltaya sap olamayacak cinsten oldukları sık sık ifade edilmekte. 

Peki geçenlerde ABD’nin Minneapolis kentinde bir Hilton otelinin, Trump rejiminin Minnesota’ya zorla yollamış olduğu ICE memurlarının rezervasyonunu iptal etmesine sevinmeli miyiz?

Tahmin edilebileceği gibi bu isyankâr davranış yüzünden akabinde kıyamet kopmuş, Hilton genel yönetimi mevzubahis otelin, müessesenin adını taşımasına rağmen özel bir işletme olduğunu ilan etmişti. İptallerin Hilton değerlerini yansıtmadığı açıklanmış ve ardından zan altındaki otel yetkilileri de özür dilemişti.

Lakin dünya çapındaki müessesenin adını lekelemiş olan otelin ABD federal konaklama listesinden çıkarılmasına engel olunamadı.

Hadiseden kısa bir süre sonra, sözde kaçak göçmen avcısı ICE memurlarından birinin ABD vatandaşı Renee Nicole Good’u Minneapolis’te başından vurarak öldürmesiyle bağımsız Hilton otelinin aslında pek de haksız olmadığı bir kez daha teyit edilmiş oldu. Trump ve Barbie’liğe soyunmuş ABD İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem dahil olmak üzere iktidar her zamanki gibi suçu inkâr etmeyi yeğledi ve gayet açık görüntülere rağmen hakikatleri çarpıtmayı başardı.

Artık dünya çapında bir dinamiğe dönüşmüş hâliyle esas mesele zaten suçu göstere göstere aklamak ve korku saçarak halkı sindirmek; rejimin bekçiliğini üstlenmiş eşkiya kılıklıları yüceltmeden, hatta onları mağdur ilan etmeden de olmaz!

Otel bir sorumsuzca “dağıtma” mekânı mıdır?

Seneler boyunca bir turist mihmandarı olarak Anadolu’yu defalarca gezmiş ve halen de gezegen çapında seyahat edip mütemadiyen otelleri mekân edinen biri olarak mevzubahis ICE memurlarının konaklama yerlerindeki davranışlarını da az çok tahmin edebiliyorum. Kendi evlerinde sahip olamadıkları lükslere cömert devlet sponsorluğunda ulaştıkları belli bu kösteklenmiş ruhların hayatlarında karşılarına ender çıkabilecek bu fırsatı sonuna kadar değerlendirdiğine eminim.

Zaten arkalarından pisliklerini temizleyecek hizmet sektörü temsilcilerine acımak bir tarafa, onlara kabaca davranılması, çalışanların tacize tabi tutulması, çoğu göçmen olan bu otel personelinin kölelik seviyesinde sömürülmesi ICE zihniyetine has sadizmi mutlaka besliyordur da!

Lakin bazılarınca cesareti takdir edilen küçük Hilton oteli ve personeli, ICE memurlarını “misafir” etmemiş olsa da muhalif davranışın bedelini muhakkak ki kat kat ödemek zorunda kalmıştır.

İtalya’nın Dolomit dağları manzarasına sahip bir otelde de kat görevlilerinin büyük çoğunluğu göçmen olmasına rağmen neyse ki sözkonusu personel, müessesenin müşterilerinden kaynaklı şikâyetlere maruz kalmıyor; çalışanlar da zaten müşterilerden pek dertli gözükmüyor.

Kameranın varlığından dolayı, disiplinin ön planda olduğu ortamda kendilerini ele vererek işlerini kaybetmek istemedikleri zaten kesin!

Nitekim personeli yönetenlerin ifade ettiği gibi dört yıldıza sahip müessesenin beş yıldıza yükselme ihtirası yüzünden hataya pek tahammül edilemiyor.

Lakin iş şartlarının zorluğundan, uzun mesailerden, kısa uykulardan bahsedilebiliyor. İtalya halkının ırkçılığından, şekilciliğinden, klişelere takıntı seviyesinde saplanmışlığından da bir şekilde haberdar oluyoruz. Tuvalet temizliği mevzubahis olduğunda nedense bu işi erkek personelin değil de kadın çalışanın yapması gerektiği de bizimle paylaşılıyor; bu işin tabii ki bir de küvetler ve bideler kısmı da var!

Hizmet etmek kutsaldır!

2024 İtalya, Avusturya ortak yapımı 93 dakikalık Personel (Personale) adlı belgesel bizi konaklama endüstrisinin “mutfağına” taşıyor. Yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde adını gördüğümüz kadın sinemacı Carmen Trocker’in manidar belgeseli IDFA’ya katılmış, 2025 Bergamo Film Meeting’de Özel Mansiyona layık görülmüştü. Filmde çoğu kadın olan kat görevlilerinin bilhassa Doğu Avrupa’dan ve Afrika’dan geldiğini gördüğümüz gibi aralarında Rumence, Rusça, Bambara veya Fransızca konuşmaları sayesinde kulaklarımızın pasını da silmiş oluyoruz. Küçük iş kazalarını amatörce halletmeyi tercih etmelerine şahit olurken şımarık otel müşterilerinin suçlamalarına maruz kalma ihtimalini tenimizde hissediyoruz.

Sanayi tipi, fazlasıyla gürültülü çamaşır makinelerinin şiddetine maruz kalmaları bir yana, kaşmir yününden mamul bir müşteri kazağının yanlış programlama  yüzünden küçülmüş olması bir ara ekipte strese yol açıyor. Sıkıntıların körüklediği egzamadan muzdarip bir personel tanırken bu işte fazla takılmayı düşünmeyenlere de hak vermiyor değiliz. Arada, hatasız hizmet sayesinde müşteriler tarafından şikâyet edilmemeleri patronlar tarafından takdir edilebiliyor, bazen de üniformayla otel dışına çıkıp sigara içilmesi eleştiriye sebebiyet verebiliyor.

Meraklı kamera boşalmış bir odada, dağınık bir yatağın ucundaki veya lavabonun kenarındaki saç teline odaklanıyor; bazen kısmen yenmiş bir sosisin yatağın ortasında ne aradığına dair merak uyandırıyor (yoksa o yarısına kadar içilmiş bir puro mudur?).

onlar için sıradan bir prosedür hâline geldiği gözümüze sokuluyor.

Hangi şartlarda olursa olsun hizmet etmek kutsal bir dinamik, lakin bunun değerini pek bilen yok!

Üstelik Ralph Ellison’ın ifade ettiği gibi “Ben görünmezim çünkü insanlar beni görmeyi reddediyor” cümlesi hizmet personelinin vaziyetini o kadar tesirli biçimde yansıtıyor ki!

Odasına çabuk dönecek müşterinin mekânı temiz ve düzenli bulabilmesi esas olduğundan, her hâlükârda otel çalışanları aceleyle de olsa mükemmel bir iş kotarmaya çalışıyor; ne de olsa “müşteri velinimetimizdir” onların da sahiplendiği evrensel bir düstur.

Sayıları mütemadiyen artmakta olan zorba ICE memurlarının konaklaması sırasında ve sonrasında ABD’deki otel işletmecileri ve bilhassa personeli bu söylemi hangi samimiyet seviyesinde ifade edebiliyordur acaba?

(RL/EMK)

“Her şey normalmiş gibi” ya da “zewacê bê dil”

“Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır”

Sezai Karakoç

Malum, kadim coğrafyalarında yerleşik Kürtlerin göçebe Türklerle kader birliği yapmalarının mazisi bin yıllık bir uzak tarihe işaret ediyor. Doğudan Anadolu’ya bin yıl evvel açılan kapıdan bu bilinen realitenin büyük ölçüde inanç (İslamiyet) temelli bir ortaklık üzerine bina edildiği de bir diğer altı çizilmesi gereken somut veri.

Peki bu “gönüllü paydaşlık” bin yıl boyunca hep böyle mi sürdü. İşte orada sanırım bir es verip ara durak yapmalı. Tabii ki hep böyle olmadı! 

Yaklaşık son iki yüzyıldır, ikinci Mahmut’tan bu yana bu gönüllülük Kürtçe’nin güzel tabiriyle “zewacê bê dil” (gönülsüz evlilik) haline dönüştü. Karşılıklı kırılmalar, Kürt toplumunun özellikle hak temelli talepkârlıklarına karşı acımasız refleksler, bugünün zaman diliminde bu gönüllülüğün mevcut şekliyle yürümediğini / yürümeyeceğinin açık uçlu işaretlerini verdi.

Siyaseten ve toplumsal olarak ortada olan bu retçi, inkârcı ve dahi ötekileştirici verili durumun gündelik hayata dokunan başta “dil” üzerinden bir acil okumayı gündeme taşımasının yanında; kültüre, sanata, edebiyata da değen / dokunan kötü örneklerini de göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım.

Bunun karşı cenahtan somut ve olumlu tezahürleri de var elbette. İşte onlardan biri geçtiğimiz yılın son ayında iyi edebiyat okurlarının önüne düşen Gaye Boralıoğlu’nun “Her şey normalmiş gibi”* romanı ile oldu. 

Gaye’nin yazdıklarını ilgiyle izleyen ve beğenerek okuyan okuru olarak bu kitabını daha yakından ve elbette özel ilgi göstererek okudum. Çünkü hikayenin bir ayağı benim şehrim Diyarbakır ve diğer yönüyle de Kürdün siyasal tercihinin bir kadının politik kararlılığı üzerinden tezahürüne denk düşen haline odaklanmasıydı. 

Romanın iki kahramanı var, erkek Türk olan Arda ile kadın Kürt Lora’nın hikâyesi. İstanbul’da başlayıp, bir Diyarbakır ara durağı ve sonrası.

Yukarıda yazdığım siyasal ve hayli uzun geçmişi olan arka planın edebiyata izdüşümünün ipuçlarını kitabın ilk cümlesi zaten ele veriyor; “Çıkış var mı buralardan?” Sonraki sayfalarını baştan sona o çıkışı arama mevzuunun arayışının edebiyata yansıyan yüzü gibi okudum romanı. “Sabır, hikâyenin muradıdır” dese de  finali açıkta ya da geleceğe bırakan ve sabrı aşan bir hâl. Tıpkı hâlihazırda süreduran “demokratik çözüm sürecinin” belirsizliklerle dolu geleceği gibi.

Romanın iki ana karakterinin yanında bir yan karakter olarak meseleyi yerli yerine oturtmada bir manivela olan Arda’nın annesi genel olarak Türk toplumunun sıradan çoğunluğunun bakış açısını yansıtmada önemli bir aktör olarak çıkıyor okurun karşısına.

“Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay ama cehaletin bu kadar yaygın olduğu başka bir çağ olmadı”nın tezahürünün somut hâli Arda’nın annesi ile olan ilişkilerinde varlık buluyor sanki.

“Diyarbakır’a gideceğim” diyor annesine Arda. “Daha geçenlerde kıyamet koptu orada. Savaş var orada, olmaz. Çıkar Diyarbakır’ı aklından. Memlekette başka şehir mi kalmadı? Ne var Diyarbakır’da!” der anne.

“Ruhu var! Bir de insanlar var… Hikâyesi olan, hep aynı şeyi tekrarlamayan, yeni bir cümle kurabilen insanlar” diye yanıtlar Arda. 

İşte bu karşılıklı anla(yama)ma / anla(şama)ma hâli okura iki sevgili üzerinden ülkenin çözümsüz hâli pür melalini sanki edebiyatın sığınağına yaslanarak yeniden hatırlatıyor roman!

Hem de yerine göre daha sığ ve deneyimsiz taraf misali; “Orada neşe var. Düğünlerinde omuz omuza halay çekiyorlar. Hiçbir şeyi birbirlerinden gizlemeyip, başkalarından gizliyorlar.” Ve “Şehrin surları, sırları içine saklıyor” diye düşündüğü bir çabayla sevgilisi Lora’nın izinin peşine düşüyor Arda. 

Romanda dikkat çekici bir detay, Arda adeta bir “turist” gibi geliyor hayal ettiği ve Lora’dan bir yol, iz bulacağı şehre. Bu geliş Kürdün siyasi kâbesi olan şehre bilinçli bir gelişten çok, bir tür turistik geliş! Adeta turistik şehir turlarının romana yansıyan sığ halini çok önce Canan Tan’ın Piraye’sinde gördüğümüz hâlin biraz daha döneme uyarlanmış edebi hâli gibi.

Boralıoğlu’nun “Her şey normalmiş gibi”sinde de klasik tur programlarının hep başköşesinde yer alan sur içinde bilindik ve fotoğrafik bir kafe ziyareti. Ve kentin yeni yetme popüler zincir marka kafelerinin  pıtırak gibi bittiği akıllı bol paralı caddelerinden birinde yer alan yeni nesil bir meyhaneden diyaloglar. 

Bunlar elbette yazarın işin aslını bilmesine rağmen, tercihi. Ve anlaşılır bir durum. Romanın kahramanı, diğer kahramanın izini sürerken bir iz sürücü, sahici bir ilgili olarak değil, turist gibi geziyor şehri. Zaman zaman betimlemeler yapmayı, şehre dair bilindik bilgileri de tekrarlamayı deneyerek.

İşin doğrusu romanın son sayfasına gelip kitabı kapadığımda “bu bitmemiş bir roman” dedim kendime. Mahpus damında biri avukat, diğeri tutsak olarak buluşan iki sevgilinin hayat karşısındaki duruşları aslında bugün ülkenin genel gidişatı konusunda da okura yol haritası çiziyor bir anlamda. 

Genel Türk tebanın işi zamana yayarak meselenin çözümsüzlüğünde lakayt tavrı ile, bir Kürt ve mahpus kadın aktörün eski sevgilisiyle görüşmesini noktalarken, görüş kabininden ayrıldıktan sonra ardına bakmadan hücresine yürümesinin vakarı…

Dünyayı tümden değiştiremeyeceklerini bilen kararlı insanların her şeye rağmen yine de  bir şeylerin daha iyi olması için uğraşırken “tarihi bir filmin modası geçmiş aktörleri”ne adeta meydan okuyan bir Kürt kadın kimliğinin tavır alışı gibi de okudum Gaye Boralıoğlu’nun romanını…

(ŞD/EMK)

*Gaye Boralıoğlu, "Her Şey Normalmiş Gibi", 2025 İstanbul İletişim Yayınları

Gülün Hayaleti: Eski düğümleri çözmeye çalışırken yeni düğümler atmaya devam ediyor

Affedersin sadece biraz anlıyorum demek istedim. Annemle babamın yaşadıklarını ben de yaşadım, birçok arkadaşım da” diye düzeltti sözlerini sonra ani bir kararla “Defalarca aklımdan geçti, arkadaşlarımın canına kıyan, bedenlerinde, en kötüsü zihinlerinde ömür boyu taşıyacakları yaralar bırakan işkenceci katilleri cezalandırmak. Bu duyguyu tanıyorum.” dedi bir çırpıda. Barış içkisinden bir yudum aldı.

Kendimi acındıracak değilim, ama felaket bir çocukluğum oldu. Babamı hayal meyal hatırlıyorum, aklımda uzun uzun saçlı, zayıf, yaşlı bir adam kalmış. Şaşılacak bir durum değil mi? Çünkü çok genç olmalı. Hayalet gibi odalara girip çıkan biri belleğimde kalan. Gece yatağımın başucunda oturmuş ağlarken gördüğümü anımsıyorum. Babamın ölümü beni çok etkilemedi, birden kayboluverdi, aslında kendini oturduğumuz evde asmış, bunu ben çok çok uzun süre bilmedim. Ama oradan apar topar taşınmamıza rağmen felaketi yanımızda götürdüğümüzü, taşındığımız yeni evdeki eşyaların bile delirdiğini gördüm. Annem ayakta kalmaya çalıştı, beni bırakmak istemedi herhalde, çok direndi görüyordum bunu, hatta daha fazla sürdüremeyeceğini de görüyordum. Gülerken bile can çekişiyordu sanki. “

Yukarıda alıntıladığım metin, Ayşegül Devecioğlu’nun ikinci siyasi polisiye romanı “Gülün Hayaleti” adlı kitabından.

“Herkes sonunda kendini vurur"

Yazar 1980 öncesi Türkiye’si ile günümüz Türkiye’sinde geçiyor ve bir (ya da üç) cinayet anlatıyor kitapta.  Devrimci hareketin içinde mücadele eden devrimcilerin maruz kaldığı işkenceyi, bazı işkencecileri, bazı işkence mağdurlarını, işkencenin birey ve aile üzerindeki- etkilerini anlatıyor. Bir polisiye kitabı tanıtırken konusuna dair fazla bilgi vermemek gerekiyor evet ama kurgusunun çok başarılı olduğunu, yazarın “düğümleri aça aça ilerlerken yeni düğümler attığını” söylemem şart.

“Sona ermekte olan günden öte gelecek yokmuş gibi tedirginlik vardı adımlarında. Aslında kısmen doğruydu çünkü ülkede kimse yarın ne olacağını bilmiyordu.”

İlk polisiyesi “Kuma Daireler Çizen” adlı kitabının -bence- devamı olan bu romanında da Devecioğlu yine çok gerçekçi. Yaşanmışlıkları -da- içeren kitabı çabucak okuyup bitiriyorsunuz ama zihninizde bitmiyor, peşinde bir dolu yaşanmışlıkları getirdiğinden.  

Kitaptan…

“Yalnızlığından vazgeçmek istemeyen,  yine de yalnızlığının kıymetini bilecek biriyle yolu kesişebilecek, yalnız bir kadındı o. Yaralarına sahip çıkan bir kadın da denebilirdi. Artık yaşlı sayılabilecek ama hiçbir zaman botoks yaptırmayacak bir kadın, hiçbir emanetçinin kabul etmeyeceği bazı zehirli emanetlere sahip çıkan bir kadın denebilirdi. Kızının hayatında olması gerektiği kadar olan, ama kızının onun hayatını altüst edecek seçimler yapmasını sineye çekmek durumunda kalan bir kadın denebilirdi. 

Romanın kadın ve erkek kahramanları yine hayatın içinden. Ana kadın karakter kanaviçe gibi işlendiğinden okurken hemen bütünleştim onunla, “yaralarına sahip çıkan” bu kadını sevdim, ona saygı duydum; belki de geçmişte bu tür kadınlar tanıdığım için.

Romanda bazı kahramanların, mekanların, durumların, duyguların adı veya tanımı yine ilginç. Devecioğlu metni yine tırnaklarıyla kazıyıp içini kanatmış, acıtmış.  Ve yine okurunun içini kanatıyor, acıtıyor ama çokça düşündürüyor. Cinayet anlatıyor, müthiş özenli bir dille.  

Kitaptan…

“İyi güzel de Gulliver ve Lilliput bu işe nasıl karışmıştı? Polis intihar ettikleri düşünülmesine rağmen işkencecinin ölümünü soruşturuyordu. Azmi’nin söylediklerinden anladığı kadarıyla bu, açık yürütülen bir soruşturma değildi, konu basına sızmamıştı. Hayattalarsa saygın aile babaları-dedeleri olarak yaşayan işkenceciler avanesi uyarılmışlar mıydı? Yoksa emniyet teşkilatı, sürekli alt üst olan çete, tarikat, mafya, çıkar-güç ilişkileri içinde bu tipleri önemsemeyecek kadar kendi kirli meşguliyetlerine mi gömülmüştü? Tabii k en önemli soru şuydu: Azmi’yi kapısının önüne getiren neydi?   Çünkü eski siyasi şube müdürüyle karşılaşması ve aynı sitede oturdukları bir işkencecinin intihar etmesiyle Azmi’nin kapısında bitmesi arasındaki bağlantı, ‘En Kötünün İyisi’ni tanıdığı kadarıyla yeterince ikna edici değildi. Zihninde suya sallandırılmış bir olta imgesi belirdi. Oltayı sallayan polis, yakalanması beklenen şaşkın balık da kendisiydi.”

Yazdığı tüm hikaye ve romanlarında siyasi duruşu çok net olan Devecioğlu, onuncu kitabı ve ikinci polisiye romanı olan “Gülün Hayaleti”nde de cömertçe tahliller yapıyor. Üretim sürecinde kendiyle, geçmişiyle yaptığı yüzleşme yazar için kolay olmamıştır mutlaka ama sonuç çok başarılı.

Devecioğlu, insanın kendini sağaltmanın da yas tutmanın da pek çok yolu olduğunu bilen bir kadın ve geçmişi değiştirmeye de bir gülün hayaletine de dönüşmeyi reddeden” kadınlardan biri. Belki de “o artık her zaman olmasa da gerektiği zaman, gereken yerde olan, varlığını tam kıvamında tutan, ne fazla talepkâr, ne fazla aldırmaz” olan annelerden biri.

“Tarihe tutunmaya çalışanlar geçicilikle cezalandırılmıştır"

“Kuma Daireler Çizen” adlı kitabı yayınlandığında Devecioğlu’yla yaptığım söyleşidehttps://bianet.org/etiket/kuma-daireler-cizen-120043Beni geçmişten çok bugün ilgilendiriyor, geçmiş bugünü biçimlendirdiği ölçüde işin içinde. Ne duyduğum ne anlattığım geçmişin acısı değil, bugün. Bugün siyasetten sanata, toplumsal ve bireysel ilişkilere her şey yansıyan o küflü hal. Yeninin olmadığı bu yüzden eskinin de olmadığı bir hal. Tanımlamak kolay değil, kendi kuşağıma ait olduğunu hissettiğim bu ruh halini bu dünyada bulunuş halini metnin dokusuna sindirmek de kolay değil.” demişti. Kanımca bu son kitabında -çok büyük başarıyla- yaptığı da bu.

* * *

Romanın en sevimli -kedi- kahramanı “Yüksek Yerlerde Konuşan” nam-ı diğer Natali, “mav”ladı az önce. Kendileri uzun analizlerden pek hoşlanmıyor da.

Künye: Ayşegül Devecioğlu. Gülün Hayaleti. Roman. Metis Yayınları. Kasım-2025.192 sayfa.

(ŞD/EMK)

Cem Yılmaz ve değişmeyen mizah: gülmek kime hizmet ediyor?

Yıl yavaş yavaş kendi döngüsünü tamamlıyor ve gelen yıl tüm yaşanmamışlığıyla yeni olanı heybesinde getiriyordu. Yeni bir yüz yılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız anlamına geliyordu bu.

Gerçi çürüyen kapitalizm yarattığı kaynak kriziyle, savaşlarla, önlenebilir ölümlerle, her türlü ayrımcı ve ötekileştirmeyi yeniden yeniden üreterek bu yüzyılın ilk çeyreğine taşıyıp yaşadığımız çağı oldukça sorgulatıyor. Bu durum aynı anda düşünsel bir çölleşmeyi de doğuruyor. Bu çölleşme her alanda kendini gösteriyor ve yeniliyor. Geçtiğimiz günlerde Cem Yılmaz’ın yaş ayrımcı ve cinsiyetçi söylemleri bu çölleşmenin mizaha yansımasını düşündürdü. Sonra o yansımanın ötekileştirilen kesimler üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu.

Bir dönem neyin mizah kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, mizahın bir sınırının olup olmadığı üzerine tartışmalar yürüyordu.

Tabii Cem Yılmaz’ın 2026 yılında, 1998 yılından kalma esprilerini soslayıp tekrar piyasaya sürmesi, alıştığımız üzere bu esprilerin de cinsiyetçilik içermesi bu tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Kendi adıma Yılmaz’ın böyle bir konuyla gündeme gelmesine şaşırmadım.

Her şeyde olduğu gibi mizah alanında da bir tekelleşmenin olduğu, kendini güncellemeyen ve halkın içinde olmadığı için o damardan beslenemeyen, mizahçıların ya da senaristlerin politik alana dair söz kurmaktan çekindiği bir yerde; önümüze konan şey bir üretim değil var olanın farklı biçimlerle yeniden sunumu olur. Bu sunumun eleştirel yönü de ötekileştirilen kesimler üzerinden geliştirilen ayrımcı içeriklerdir. Sonuçta bu daha az riskli bir yöntemdir.

Ne güzel ki artık öyle değil. Artık cinsiyetçi söylemler bir şekilde eleştirilip toplum tarafından mahkum ediliyor. Aslında henüz mahkum edilemese de zihinlerde çentikler açıyor. Her şeyin olduğu gibi mizahın da politik olduğunu düşünürsek, zaten bu konuda oldukça geç kalındı. Olsun.

Başlanmış olması önemli. Elbet mizaha yönelik sansür ya da otosansürü savunmuyorum ama ayrımcılığı derinleştiren bir mizah anlayışını da kabul etmiyorum. Çünkü mizah alanında tekelleşen isimlerin çoğu yıllarca cinsiyetçiliği, LGBTİ+ ayrımcılığını, hayvan hakları savunucularına yönelik saçma sapan aşağılamaları, sağlamcılığı yeniden yeniden ürettiler.

Kullanıla kullanıla eskimiş espri kalıpları çoğu zaman ergen şakalarını andırıyor. Ne yazık ki gençlere de etki ediyor. Yaşlı birilerini, beden yapısı, inşa edilmiş normale uymayan birilerini gördüklerinde tıpkı o mizahçıların cümlelerini andıran iğneleyici sözlerle karşılarındakini zorbaladıklarını düşünüyorlar ve bunun kötü bir şey olduğunun farkında bile değiller. Demetevler Metrosu’nda katledilen canın hakkını savunmaya çalışan hayvan hakları savunucularına yönelik trol hakaretleri bile bunun izlerini taşıyor. Özellikle yaşam savunucusu kadınlara yönelik sözler.

Ben yine bildiğim alandan ilerleyeyim ve işin sağlamcı boyutuna dair bir şeyler söyleyeyim. Zaten bu boyut biz gündeme getirmeden konuşulmuyor. Elbet de her şey mizah konusu olabilir ve buna engellilik de dahil. Hatta anti sağlamcı bir zihnin üretimiyse faydalı da olur. Ne yazık ki son dönem çıkan aktivistlerin yer yer mizahi üretimleri dışında bu konunun anti sağlamcı bir biçimde işlendiğine tanık olamıyoruz.

Onun yerine “hak ettiğiniz bu” dercesine sağlamcılık ve mikro saldırganlık mizah adı altında yeniden üretiliyor. Espri, şaka, mizahi amaç derken bir bakıyorsun ne kişisel dokunulmazlık kalmış ne özel alan. 

Oysa burada gülünç olan, görmeyen ve sürekli o alanı kullanan insanın alanını ihlal edip bunu meşrulaştırmak. Bir özne olarak yeti çeşitliliğimin mizahını yapabilirim. Özne olmayanlar da yapabilir. Sorun orada değil. Sorun nasıl yapıldığı ve ayrımcılık içerip içermediği önemli. “Mizaha karşıysam iki gözüm kör olsun” diye bilirim. Bunu bir arkadaş ortamında söyleyebilirim ama iş engelliyi maskot gibi gösteren bir noktaya evrildiğinde durum değişir. Çünkü toplumu güldürmek gibi bir ödevim yok.

Bu benim mesleğim bile olsaydı bu şekliyle yapmazdım. Diğer nokta ise sağlamcılığın mizah sosuyla yeniden üretilmesi. Maskot rolünü bir mesleğe çeviren bazı engellilerin de katkısıyla toplum normalde “ayıp” sayıp söyleyemediği sağlamcı düşünceleri mizah yoluyla söylüyor.

Bu çizgiye dikkat etmek gerekiyor. Bir diğer açıdan mizah çok önemli bir araç biz meramımızı anlatırken mizahı da bir araç olarak değerlendiriyoruz ve çatık kaşlı anlatımlardan sıkılan insanlar üzerinde daha büyük etkisi oluyor.

Özetle mizaha sınır çizilmesi gibi bir derdim yok. O durumda mizah da mizah olmaz zaten. Belki de bugün ayrımcı yansımalarıyla tartışmalarımıza konu olan bayat espriler mizah değildir. Belki buradan başlamak faydalı olur. Ne dersiniz?

(BS/EMK)

Çocukluk kamusal bir haktır

Uzun yıllardır unutulan çocukluk son günlerde yeniden hatırlanır oldu. Gündemimize nasıl mı girdi; çocuk işçiliği (MESEM) ile, suça sürüklenen çocuklar söylemi ile, akran zorbalığı nedeni ile ve yeni nesil çetelerde yaşı küçük gençlerden bahsedilmesiyle. Çocukluk, ancak bir “sorun” ya da “tehdit” olarak karşımıza çıktığında hatırlandı.

Aslında kızlar üzerinden çocukluk uzun zamandır gündemdeydi. Erken yaşta evlilikler, çocuk anneler, eğitimden koparılma, bakım yükünün küçük yaşlarda omuzlara yüklenmesi ve evin içine hapsedilme hali… Ancak bu mesele çoğu zaman kültürel açıklamalara sıkıştırılır. Sınıfsal eşitsizlikler ve devlet politikalarının rolü görünmez kılınır. Çocukluk yine “aile tercihi” olarak tanımlanırken, kamusal sorumluluk arka plana itilir.

Oysa çocukluk sanıldığı gibi doğal, evrensel ve nötr bir kavram değildir. Toplumsal, kültürel, cinsiyetçi, politik olarak inşa edilir. Hangi çocuğun yaşayıp yaşamayacağına, çocuk kalabileceğine, hangisinin erken yaşta yetişkin sayılacağına her dönemde sınıfsal ilişkiler ve devlet politikaları ile karar verilir.

Tarım ve zanaat toplumlarında köylü çocuklar hayvan bakar, tarlada çalışır; kızlar ev içi üretimin parçası olurdu. Zanaatkâr ailelerin çocukları ise erken yaşta çıraklığa başlardı. Yoksul çocuklar için hizmetçilik, sokak satıcılığı ve gündelik işler olağandı, yani eli ekmek tutan her çocuk çalışmak durumundaydı. Çocuk “korunması gereken” bir varlık değil, ailenin üretici bir üyesiydi. Eğitim ise oğlanlar, soylular ve asker olacaklar için gerekliydi.

Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan modern “masum, korunmaya muhtaç çocukluk” anlayışı bile eşit biçimde kurulmadı. Orta ve üst sınıf çocukları için çocukluk; eğitim, oyun ve korunma demek iken, yoksul çocuklar için emek, disiplin ve erken sorumluluk anlamına geldi. Kızlar içinse erken yaşta evlilik ve ev içi emek çocukluğun sınırlarını belirledi. Çocukluk en başından itibaren sınıfsal ve cinsiyetçi biçimde bölündü.

1970’lerden itibaren uygulamaya konulan neoliberal politikalar bu eşitsizliği derinleştirdi. Çünkü neoliberalizm yalnızca bir ekonomi politikası değil, sosyal olanı tasfiye eden bir yönetme rejimidir. Eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik ve bakım hizmetlerinden geri çekilen devlet, çocukluğu piyasanın insafına bıraktı. Bu bağlamda MESEM, çıraklık ve erken işçileştirme, neoliberal çocukluk rejiminin tipik araçlarıdır. Neoliberalizm sınıfa, cinsiyete göre çocukluk yaratırken aynı zamanda etnisite ve coğrafyaya göre de bölünmüş bir çocukluklar üretti.

Neoliberal devletin diğer yüzü ise sosyal politikadan çekilirken güvenlik aygıtlarını genişletmesidir. Yoksulluk, dışlanma ve güvencesizlik çocukların yaşamına doğrudan yansırken, devlet bu sorunlara koruyucu ve önleyici sosyal politikalarla değil, disiplin, denetim ve cezalandırma mekanizmalarıyla yanıt verir. Pierre Bourdieu’nün “devletin sağ eli–sol eli” metaforunda ifade ettiği gibi, sosyal politika geri çekilirken polis, adalet ve güvenlik aygıtları güçlenir. Çocuklar ne yazık ki korunacak özne olmaktan çıkıp denetlenecek “risk grupları” na dönüşür.

Bugün çocukluk kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp aileye havale edilmiştir. Eğitim, sağlık ve bakım giderek metalaşmış; çocuk, ailenin ekonomik gücüne ve piyasanın acımasızlığına terk edilmiştir. Ancak aynı çocuk yoksulluk ve dışlanma içinde büyüdüğünde, devlet bu kez sosyal destekle değil, cezalandırma rejimiyle karşısına çıkar. Neoliberal devlet çocukları korumak için değil, denetlemek için geri döner.

Bu tablo patriyarkal kapitalizmle birleştiğinde yıkım daha da derinleşir. Bakım emeği kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp aileye, yani çoğunlukla kadınlara yüklenir. Bu emek doğal, görünmez ve ücretsiz sayılır. Kızlar ise bu emeğin erken yaşta parçası hâline getirilir. Ev işi yapar, kardeş bakar, fedakârlık adı altında itaat etmeyi öğrenir. Böylece kızların çocukluğu daha erken sonlanır.

Erken yaşta zorla evlilikler, eğitimden kopuş ve erken annelik kültürel tercihler değildir. Bunlar yoksulluk, patriyarka ve sosyal politikasızlığın ortak ürünleridir. Kızları özel alana, eve hapsedilir.

Oğlanlar daha küçük yaşlardan itibaren kamusal alana, rekabete ve güç ilişkilerine yönlendirilir. Onlardan duygularını bastırmaları, güçlü olmaları ve “erkek” olmaları beklenir. Ancak yoksulluk, güvencesizlik ve sınıfsal dışlanma koşullarında bu beklentiler karşılanamaz hâle gelir. Devletin, okulun ve sosyal destek mekanizmalarının geri çekildiği bu alanlarda sokak çeteleri, suç ağları, militarist ve mafyatik yapılar devreye girer.

Bu yapılar, oğlanlar  ve gençlere aidiyet, güç ve görünürlük vaat eder. Şiddet, hiyerarşi ve itaat üzerinden kurulan bu ilişkiler, yoksulluk içinde büyüyen oğlanlar  için bir çıkış yolu gibi sunulur. Bugün “suça sürüklenen çocuklar” dediğimiz tablo, aslında korunmayan çocukluğun kendisidir. Devlet bu noktada çocukluğu yeniden inşa etmez, cezalandırır. Sosyal politika yerine polis, rehberlik yerine disiplin, hak yerine güvenlik dili devreye girer.

Ülkenin farklı bölgelerinde çalışan bir çocuk hekimi olarak şunu açıkça söylemem gerekir: Uygulanan sosyal ve ekonomik politikaların sonuçları çocukların bedenlerine ve ruhlarına kazınır.

Yıllar önce bir yurtdışı kongresinde, bir konuşmacının sunumunda paylaştığı, bir fotoğrafta boyları daha kısa İrlandalı çocuklarla boyları daha uzun İngiliz çocuklarını karşılaştırdığı, bu çocukların boylarına göre gelecekteki sosyal, ekonomik durumları arasındaki yakın ilişkiyi vurguladığı sözleri beni çok etkilemişti. Eşitsiz dağıtımdan kaynaklanan yoksulluk ve yoksunluk, yalnızca çocukların fiziksel büyümesini değil zihinsel gelişimini ve ruh sağlığını da derinden etkiler. Kronik yetersiz beslenme ve bodurluk, öğrenme güçlükleri, tekrarlayan enfeksiyon hastalıkları ve gelişim gerilikleri, yoksul çocuklar için birer istisna değildir.

Ancak çocukluk yoksulluğunun yarattığı tahribat bedenlerle sınırlı değildir. Sürekli kaygı, belirsizlik ve güvencesizlik içinde büyüyen çocuklar, daha erken yaşlarda stresle baş etmeyi öğrenmek zorunda kalır. Evdeki maddi baskılar, ebeveynlerin artan yükü ve kreş, okul yemeği gibi kamusal sosyal desteklerin yokluğu, çocukların duygusal dünyasında derin yaralar açar. Depresyon, kaygı bozuklukları, öfke sorunları ve içe kapanma hâlleri, yoksullukla birlikte sıradanlaşır; görünmez ama kalıcı bir toplum sağlığı sorununa dönüşür.

Çocukluğu yeniden konuşuyorsak bu bir alarmdır. Ancak hatırlamak yetmez. Çocukluğu güvenlik söyleminin, cezalandırma rejiminin ve patriyarkal bakım yükünün elinden geri almak gerekir. Çocukluk polisle değil sosyal hizmetle, ceza ile değil kamusal eğitimle, ahlak vaazlarıyla değil sosyal adaletle korunur.

Nihayetinde çocukluk, kamusal olarak örgütlenmesi gereken kolektif bir haktır ve bu hakkı savunmak, neoliberal patriyarkal düzene karşı politik bir mücadeleyi gerektirir.

(MKT/EMK)

Yuvası olmayanlar: Kusurlu dünyanın ayrık otları

Raflardan elime aldığım romana bakıyorum; İsminden ve konusundan dolayı okumaya hazır mıyım diye içimden geçiriyorum. Rafa kaldırıyorum, tekrar elime alıyorum… Sonra bir cesaret başlıyorum, satırların arasına karışmaya… Romanın ismi Bul Beni Anne. 2023 Fakir Baykurt Roman Ödülü’ne layık görülmüş; gazeteci-yazar Dursaliye Şahan tarafından kaleme alınmış.

Roman, köklerini bulamayan tüm canlara satırlarıyla okuyucuya seslenerek başlıyor. Kök üzerine düşünmeye dalıyorum. Hepimiz bir toprak parçası üzerinde yaşıyoruz. Köklenebilmek, köklenip ağaç olabilmek ya da bahçe oluşturabilmek için toprağa ihtiyacımız var. Peki bu toprak bakımsızsa, kuruysa, sulanmıyor ve bir köşeye bırakılmışsa…

Nasıl kök verebilir, değil mi? Aylarca, yıllarca ziyaret edilmeyen mezarlıklar misali… Toprağın üstünde hep ayrık otları oluşur. Yabani diye sınıflandırılır bu otlar. Dikenli, öfkeli, mutsuz, kırgın ve yalnız… Romanda bu noktada yaşanmış bir hayat öyküsünden ilham alıyor ve kusurlu dünyanın çatlaklarını okuyucunun vicdanına edebiyatın imkanlarıyla tanıklık ederek anlatıyor.

Cemil, cami avlusuna bırakılmış bir bebek… Bilirsiniz, bir söz vardır: “Annenin doyuramadığını dünya doyuramaz.” Melanie Klein’ın “nesne ilişkileri” olarak tanımladığı bir teorisi var; bebeğin anne memesiyle kurduğu ilişkinin hayatımızdaki belirleyiciliğini anlatır. Anne memesinden koparılıp bir cami avlusuna bırakılan, oradan da devlet yurduna götürülmesini anlatan, romanda: satırlar arasında dolaşırken yoğun yalnızlık teması ile karşılaşıyorsunuz.

Cemil, köklenebileceği bir toprağa ihtiyaç duyuyor, satırlar boyunca.. Bu ihtiyacını gideremedikçe de bahçesindeki kökler yeşermiyor. Yine de bebeklikten yetişkinliğe uzanan süreçte yaşadığı acılara ve yalnızlığa dayanmasını, hayata tutunmasını sağlayan bir umudu var. Annesini bulma umudu, karakteri yaşama bağlıyor. Hep duyduğu bir melodi var.. “Anne sesi” .. Bu ses, onu yaşama bağlıyor.

Spinoza’nın dediği gibi, “bu dünyaya inanmak için nedenlere ihtiyacımız var.” Ancak Cemil, yaşama tutunmak için annesini bulmaya umut bağlasa da orada da takılıp kalıyor. Bir koridorda ilerleyip bir odaya girip pencere açmak yerine, hep o koridorda duran bir karakter, Cemil. Ama bir gün, Hızır gibi eski öğretmeni çıkar karşısına; onun sayesinde bahçesini temizlemeye başlar… Ancak bu umut, romanda toplumsal gerçekçilikten uzak durmaz, romantize edilmez; kırılgandır, geçicidir ve sürekli tehdit altındadır.

Deleuze, “Gerçek; bir fabrikada, okulda, kışlada, hapishanede, polis karakolunda yaşanandır.” der. Yetiştirme yurtlarında yaşananlar, kimsesizliğin ağırlığıyla hastanelerde karşılaşılan ihmal ve ihlaller, evsiz kalmak ve sokakta yaşamaya uzanan olaylar bütününde karakterin hissettiği “korku” duygusu romanın merkezinde yer alır. Hor görülen, sürekli aşağılanan, onu dünyaya getiren insanlar tarafından terk edilmiş birinde cesaret nasıl oluşabilir? Satırlar boyunca Cemil, sokaklarda ve parklarda hayata tutunmaya çalışır. Yanındaki yoldaşı ise Duman’dır. Roman, hayvanların insanlarla kurduğu dostluğu; insanın insanı ötekileştirirken hayvanların hiçbir duvar örmeden dost olabilmesini de çok güzel işler.

Zor duygular, hayatla yaptığımız bir anlaşma gibidir. Kitabın her satırında bu zor duygular, insanın karşısına bir ayna bırakır. Olay örgüsünde “Hırsız” lafını duyunca neden Cemil’in bütün organları tek tek harekete geçmiştir? Çünkü Cemil ötekidir. Suçlu olma potansiyeli en yüksek kabul edilen kişidir. Toplumun ona atfettiği budur.

Annesi, babası kimdir? Köklerini, geçmişini bilmemektedir. Aslında bir kökü vardır ama tek bildiği cami avlusuna bırakılmasıdır. Kendini ifade edebilecek kendine ve yaşama duyduğu bir güven yoktur. Cami avlusuna terk edilmeden de bu duyguların hissettirildiği milyonlarca çocuk ruh var. Bu nedenle milyonlarca insan psikiyatrik ilaçlarla hayata tutunmaya çalışıyor.

Cemil, olay örgüsünde mutlu bir aile yaşamını merak eder. Tolstoy’un Anna Karenina’da söylediği gibi: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Aile özlemi ve sevgi ihtiyacı tüm zihnini ele geçirir. Yurttan sonra ne yapacağı ise önünde kocaman bir soru işareti gibi durmaktadır; fakat Cemil, bu soruyu sevgi eksikliği içinde ancak sonradan fark edebilir.

“Ama o agresif hâllerinin altında duygusal, kırılgan, kompleksleri olan bir çocuk olduğunu da görüyordum. Çoğumuz gibi o da çok masumdu.

Feleğin sillesini küçük yaşta yiyenlerdendi. Hayata ve insanlara güvenini kaybetmiş, yurtta kalmayanlara karşı önyargılı ve öfkeliydi.”

 “Şefkate, ilgiye, sevgiye o kadar muhtaçtım ki…”

 Cemil’in “alternatifsizliği”, modern toplumun en acımasız gerçeklerinden biriydi. Alternatifi olmayan insanlar çoğu zaman seçtikleri için değil, mecbur bırakıldıkları için yaşarlar. Bir çatıya razı olmak, bir parkta sabahlamak, bir yurdu terk etmek zorunda kalmak gibi…

Bunlar tercih değil, hayatta kalma refleksleridir. Önüne ne sunulursa yapmak zorundadır. Yeter ki bir çatısı olsun. Ama o çatı bile Cemil’e fazla görülür; parklarda yaşamaya devam etmek zorunda kalır. Oysa Cemil, cami avlusundan devletin yurduna yerleştirilmemiş miydi? 

“Çocukluğumda ve gençliğimde toplum bana sürekli suçluluk duygusu hissettirdi. Başıma gelen bütün kötülüklerin, yaşadığım sefil hayatın, en sıradan aksiliklerin bile sorumlusu kendimmişim gibi hissediyordum. Yalnız kalmayan, kimsesizliğin ne olduğunu bilmeyen bizi anlamıyordu. Buna bizi dünyaya getiren anne babalarımız da dahildi. Zaten bizi yurda bırakarak en büyük kötülüğü onlar yapmamış mıydı? Yurtlar, annesine ve babasına düşman çocuklarla doluydu. Benim gibi terk edilenler ise nedense annelerinin azize olduğuna inanıyordu.”

Korku içinde, baskıyla ve şiddetle atılmıştı Cemil’in köklerindeki tohumlar. Cesaretin ne demek olduğunu bilmiyordu.

“Ailesiyle büyüyenlerle kıyaslanıyorduk okul sıralarında… Özellikle okullarda, onlardan beklenenleri kolayca bizden de bekliyorlardı. Onca can acıtıcı farkı görmezden geliyorlardı. Oysa birbirine uzak, yabancı iki topluluk gibiydik. Korku, bütün yeteneklerinizi ve motivasyonunuzu körelten kısır bir döngüdür. Üç yılın ardından tekrar yurda verildiğimde yürüyemiyordum. Yanlış uygulamalar, ihmaller vardı ama tam olarak ne olduğunu bilmiyordum; çünkü bana açıklama yapan kimse yoktu. Yeniden iftiraya uğradığım yurt, ikinci kez kaderimi belirleyen yer oldu. En çok nefret ettiğim ikinci yer… Ben hem sahipsiz hem de engelliydim. Her gittiğim mekânın en zayıf halkası oldum. Çok dayak yedim, çok ezildim ama şükrettiğim bir şey vardı: Tacize yeltenen olmamıştı. Yurtlardaki çocuklara ne istedikleri, ne hissettikleri sorulmaz. Hayalleri, ihtiyaçları sorulmaz.”

 Dünya genelinde yaklaşık 150–153 milyon çocuk öksüz ya da kimsesiz kabul ediliyor. UNICEF verilerine göre dünya çapında evsiz ya da sokaklarda yaşayan çocuklara dair net bir küresel ölçüm yok; çünkü resmi veriler farklı kurumlar tarafından ayrı ayrı tutuluyor.[1]  Ancak sivil toplum kuruluşlarının tahminlerine göre on milyonlarca çocuk evsizlik, sokakta yaşama ya da güvencesiz bakım deneyimiyle karşı karşıya. Uzmanlar, gerçek sayının daha yüksek olabileceğini ve nüfus sayımlarında görünmeyen birçok çocuğun kayıt dışı olduğunu vurguluyor. [2]

Sorunlar evrensel… Önce adalet değil; çünkü adalet karmaşık bir kavram. Önce vicdan… Neticede, kuş olsun insan olsun, kim olursa olsun; hikayenin sonunda tüm karakterler kalbine dönüyor, kalbinden özür diliyor ve ölüyor. Cemil’in annesi ve babası vicdanları rahat mı öldüler, sanmam. Dünya, hayal ettiğimiz ütopyaların yaşanabildiği bir yer değil.

Peki bu kusurlu dünyada bize düşen görev ne olabilir?

Bildiğimiz Dünyanın Sonu kitabında şöyle bir öneri bulunur:

"Kusurlu bir dünyada yaşarız; bu dünya her zaman kusurlu olacak ve bu yüzden her zaman adaletsizlikler barındıracaktır. Ama dünyayı daha adil, daha güzel kılabiliriz. Onu inşa etmemiz gerekir. Bunun için birlikte akıl yürütmeli ve bu bağlarla çalışıp meyve yetiştirmeyi denemeliyiz.”

Bazı çocukların bir aylık okul masrafı, bazı çocukların ise bir yıllık okul masrafına denk geliyor. Böyle sınıfsal ve acımasız bir dünyada, daha fazla “başarılı” insana değil; vicdanlı yeteneklere ihtiyacımız yok mu sizce?

Sonuç olarak Bul Beni Anne, kusurlu bir dünyada büyüyenlerin romanı. Daha fazla “başarılı” birey üretmeye odaklanan bir sisteme karşı, vicdanı, şefkati ve sorumluluğu hatırlatan bir metin. Okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Dursaliye Şahan,

Ayrık otlarını ayıklamak mı istiyoruz, yoksa toprağı iyileştirmek mi?

Ve belki de romanın asıl gücü tam burada yatıyor.

Cemil’e ve yüreğindeki toprak kurak, çatlak kalmış tüm çocuk ruhlara…

“size,

nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza

(garip, tuhaf aslında)

beyaz bembeyaz tabiatımla

‘iyiyim’ diyorum.

yani aslında korkuyorum

bütün bunlar kıyamet

bütün bunlar cinnet

bütün bunlar cinayet demeye

bir daha düzeltilemeyecek sözler

söylemeye korkuyorum.”

Birhan Keskin

(RYÇ/EMK)

[1]  https://worldmetrics.org/orphan-statistics/

[2] https://www.theguardian.com/global-development-professionals-network/2017/may/03/how-can-you-leave-no-one-behind-when-millions-of-children-are-uncounted

Uranüs, Jüpiter, Mars ve egemenlik

Hayatımızdaki dertler değişmese de hiç olmazsa takvim değişti diyerek neşelendik. Hafta sonunu uzun sürmüş bir yeni yıl gecesi olarak geçirmeye karar verdim.

Kendimi eve kapatıp battaniyenin altında mayalanmaya bıraktım. İhtiyacım olan her şeyi kol mesafesine yerleştirdim ve durarak dinlenip neşelenmeye başladım. O arada bencillik etmeyeyim, diline, kültürüne bayıldığım İran’da yoksulluktan bunalan halkın miladi takvim döngüsü yerine uğraştığı ciddi işlerle de ilgileneyim, dedim. Gözümde gözlük, bir telefona, bir televizyona bakıp haber almaya çabalarken içim geçmiş, uyuyakalmışım.

Kendimi mayalanmaya bırakmışken o kadar habere maruz kaldığımdan mıdır nedir çok saçma bir rüya gördüm. En son paralel evrenden gelen şehzadeler rüyası görüp bu kadar etkilenmiştim.

Rüyamda kafamın üstünden pata pata helikopterler geçiyor. Pervanenin rüzgarı yüzüme değiyor, kafamı eğiyorum; bir yandan da bunlar nereye gidiyor, diye bakıyorum. Helikopterden ip sallandırmışlar, birileri ipin üstünden boncuk gibi aşağı iniyor. Nereye iniyor bu adamlar acaba demeye kalmadan derlenip toplanıp gidiyorlar. Sonra fark ediyorum ki olaylar Venezuela’da geçiyor. Kendi kendime “Maduro’yu aldılar”, diyorum. Diyorum ama bir yandan da kendime kızıyorum. “Saçmalama! Devlet başkanı öyle küfe gibi omza atılıp götürülür mü?” 

Ben kendimi fırçalarken bu sefer ABD Dışişleri Bakanını görüyorum. Diyor ki “Bundan gayrı bizim şirketler yönetecek burayı. ABD Şirketler Konfederasyonunun şubesi yaptık burayı. CEO atayacağız!” Kendime kızmayı bırakıp rüyada olmanın verdiği cesaretle adama bağırmaya başlıyorum. “Nereye götürdünüz adamı? Ne demek bizim şirketler yönetecek burayı! Delirdin galiba!”. Adam camgöz köpekbalığı gibi bakarak diyor ki “Elimizde mahkeme kararı var!”

Bunca yılın CSI dizisi izleyicisiyiz tabii, yer miyiz bu numaraları? Hemen “arama emrini göster”, diyorum. Kötü kötü gülüp gidiyor. Sonra durumu biraz anlar gibi oluyorum, “Eh bizde de kayyım var ya o hesap işler herhalde bunlar” diyorum. Diyorum ama yine de bir saçmalık var tabii, durum tam aynı değil sanki.

O arada arkadan bir ses gelmeye başlıyor. “Maduro’yu burada kimse sevmezdi, esnaf olarak biz de kendisinden memnun değildik” diyen birinin ekrana sığmayan yüzünü görüyorum. Rüyam iyice saçma bir hal alıyor, çünkü adam Türkçe konuşuyor, ekranda “Venezuela’daki Türk Dönerci” yazıyor.

Sıkıldım rüyadan, uyanmaya gayret ediyorum, ama başaramıyorum. Öyle olunca teslim olup adamı dinlemeye başlıyorum. Venezuela Dönerci Esnafı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı imiş, büyük yatırımlar yaparak Türkiye’nin dünyada tanınmasına da hizmet ediyorlarmış.

Venezuela’da sistem kötüymüş, dernek seçimlerine müdahale edilmiş, o nedenle Maduro’nun gidişini kutlamak için bir kilometre uzunluğunda döner tezgahı kurup halka döner dağıtacaklarmış. “Kuru kuru yenmez o, ayrancı derneği yok muymuş, onlar da katılsın, öğün güzelleşsin” diye söylenmeye başlamışken ekran yine kırmızı kırmızı yanıp sönmeye başlıyor. “Rüyadan uyanma sinyali bu Özgür, uyan artık!” diyorum, ama olmuyor.

“Maduro’nun başına geleni haftalar önce yazan biri vardı. Şimdi konuğumuz meseleyi aydınlatacak”, diyor sunucu. Benim kafam rüyanın içinde bile olsa bir gidip geliyor. Olan oldu, bunu da dinleyeyim bari diyorum. Efendim meğer Venezuela Mars’ın dikine gelmiş.

Mars ile Jüpiter’in dik açısına denk gelince böyle topu doksana takıp alıcı kuş gibi kapıp götürüyorlarmış kişileri. Bunlar hep Venezuela’nın haritasında görünüyormuş, beklenen olmuş. Mars’ın dikine gelecek kimi ülkeler haritada görünüyormuş, ama söylemek istemiyormuş. 2026 yılı Uranüs, Jüpiter ve Mars’ın yatayına, dikine gelenlere göre bir hayli hareketli geçecekmiş. O an uyanır gibi oldum, ama rüya tatlanmaya başladığından bu defa ben içinden çıkmak istemedim.

Uyurken gülümsediğimi fark ettim. “Egemenliğin kaynağı Mars’ın açısında saklıymış meğer” dedim, bana bir rahatlık geldi.

(ÖE/EMK) 

Sen Yanma Diye*

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel tiyatrolara verdiği devlet desteğinden yine yararlanamayan Moda Sahnesi, elindeki kısıtlı imkana rağmen seyircisine unutulmaz bir armağan  veriyor.

‘Gonzago’nun Öldürülüşü’ ekip uyumu ve etkili doğaçlamalari ile dikkat çeken bir oyun. Shakespeare’in Hamlet’inin, Bulgar yazar Nedyalko Yordanov tarafından yeniden yazımı olan metin, barbarlar çağına dair sözü olan bir kumpanyanin saraydaki imtihanini günümüze taşıyor. 

Kemal Aydoğan rejisinin durmaksızın aksiyon ve dakika başı kahkaha vaadine ek olarak, etkili bir silahi var bu kez. “Biz ne yaşıyoruz?” sorusuna verdiği yanıt...

Ödül mevsimini başarıyla karşılayacagi öngörüsü daha ilk haftasında kulislerde dillendirilen oyun, sanatçının kendi bildiği yolda yürümesi gerektiğinin altını çiziyor.

Yeni kalemlerin ve taze prodüksiyonların katkisiyla ümit veren bir tiyatro sezonu geçiriyoruz. Her geçen gün artan kent yoksulluğuna rağmen tiyatro alanındaki heveskâr çabalar seyircinin teveccühüyle taçlanıyor.

Bu ümit verici gayretin üzerinde ağır aksak yola devam eden sahne sanatları, sorduğu sorularla pek azımıza yanıt verebiliyor. Malumunuz azalan empati duygusu izledigimiz metinlerde ‘ayna’ görebilme ihtimalini de azaltıyor. Belki de sade anlatımlara ve klasiklerin yeniden sunumlarına bu yüzden daha çok sarılıyoruz.  

Binasındaki eski spotlar ve eksik ses malzemesiyle bile harikalar yaratan oyunların mimari olan Kemal Aydoğan’in rejisiyle “Danimarka’daki çürümüş şeylere” ses çıkarmak bu yüzden kıymetli. Bu sezonun en konuşulacak işi olacaği, genel akış provasında belli olan “Gonzago’nun Öldürülüsü” sanatçının onuru, zamanın ruhunu yakalama gayreti, taht oyunlarında iktidarın elinde oyuncak olmasıyla insanlığından siyrilmasini mizahi yoğun bir dille ele aliyor.

Oyunun bel kemiğI Charles rolünde Barış Yıldız tüm ekip arkadaşlarıni ustaca yönlendiren bir takım kaptanı olmasının yanında, seyirciyle sıcacık ilişki kurabilen ve adeta bir hipnozcu gibi herkesi büyüleyen bir aktör. Saniyorum ki, bu rol kariyerinde dönüm noktası olacaktır ve nihayet kendisini komedinin yanında ciddi dramalarda da izleyeceğiz. Zira oyunun en geç pes eden karakteri o.

Sarayın zulmü karşısında arkadaşları birer birer süngü düşürürken Charles, sonuna dek bildiği doğruyu tekrarlıyor. Ta ki… Finalde bize niye direnmeye inat ettiğimizi hatırlatıyor. Yönetmen Aydoğan, yerel ve güncel soslu rejisini alabildigine yalin bir dille ortaya koymuş ve Bengi Günay da ona sade bir tasarımla eşlik etmiş.  

Bu yıl izlediğimiz ‘Manevi Değer’ gibi aile dizimi üzerinden oyunculuk mesleğinin ruhta yarattığı tahribatı ve sonra gelen sifalanmayi sorgulayan sinema örneklerinde benzer bir soru var. “Bu mesleği niye yapıyorum?” ‘Gonzago’nun Öldürülüsü’ niye israrla sanat üretmek istediğini arayanlar için de etkili yanıtlar barındıran bir izlek. Birkaç kez izlemek isteyeceğiniz ve etkisinden günlerce çıkamayacağınız bir oyun.  

(FÇ/EMK)

*Yazar, başlıkta Ahmet Kaya’nın “Ben yanarım sen için bari sen yanma diye” şarkısından esinlendi. 

Kıyıda yazılan şiirler: Turgay Ekinci ve şiirin hafızası

Şiir bazen yüksek sesle konuşmaz. Hatta çoğu zaman konuşmaz bile; bekler. Bir kıyıda, bir sınırda, bir eşikte durur. Turgay Ekinci’nin şiirleri tam da böyle bir yerde konumlanır: Deliliğin kıyısında, ulusal sınırların içinde, Doğu’nun yarasında, evin alçak tavanında, devletin yalanında ve dilin suskunluğunda.

Bu şiirlerde ilk dikkat çeken şey, estetik bir gösteriden çok varoluşsal bir tanıklık duygusudur. Ekinci, şiiri bir süs ya da dil oyunu olarak değil; bir hafıza mekânı, bir itiraz biçimi, hatta kimi zaman bir itiraf alanı olarak kurar. “Esirgendim”, “Ulusal sınırlar içinde”, “Buradayız”, “Doğu”, “Ev” gibi şiirler; bireysel hikâyelerle toplumsal travmaların iç içe geçtiği, şiirin yalnızca kişisel bir ses değil, kolektif bir yaraya dokunan bir araç olduğunu hatırlatır.

Şiir bir kıyıdır

Turgay Ekinci şiirinde “kıyı” sözcüğü yalnızca mekânsal bir imge değildir. Kıyı; merkezin dışında kalanların, devletin diline sığmayanların, kutsallaştırılan her şeyin altında ezilenlerin durduğu yerdir. “Bu deli kargaşanın kıyısında…” dizesi, hem bireyin ruh hâlini hem de bu ülkede yaşamanın süreklilik kazanmış hâlini özetler.

Şiirin felsefi yönü tam da burada belirginleşir. Çünkü şiir, en yalın hâliyle “Neredeyim?” sorusunu sormaktır. Ekinci’nin şiiri bu soruyu bireyin ağzından değil, toplumun bilinçaltından sorar. “Buradayız Ortadoğu’da” dizesi yalnızca bir coğrafi tespit değildir; dayatılmış bir yazgının, kolektif bir kaderin ifadesidir. Ardından gelen “Bayrak kutsayalım / Din kutsayalım / Devlet kutsayalım” dizeleri ise modern insanın kutsallarının nasıl sistematik biçimde üretildiğini açığa çıkarır.

Bu noktada şiir, ideolojinin karşısına dikilmez; onu ifşa eder. Şair bağırmaz, slogan atmaz. Sadece tekrar eder. Ve bu tekrar, okurun zihninde rahatsız edici bir yankı yaratır. Şiirin dönüştürücü gücü de burada ortaya çıkar: Şiir, okuru ikna etmez; yerinden eder.

Ev: En politik mekân

Ekinci’nin şiirlerinde “ev” motifi özellikle çarpıcıdır. “Şükretmezseniz çökerim, diye bizi tehdit edip duran ahşap bir tavan…” dizesi, evin güvenli bir sığınak değil; itaatin öğretildiği ilk mekân olduğunu gösterir. Baba, anne, dede, nine… Aile, burada sevginin değil; korkunun ve disiplinin taşıyıcısıdır.

Bu yönüyle Ekinci’nin şiiri, Michel Foucault’nun iktidarın mikro alanlarda nasıl işlediğine dair düşüncelerini çağrıştırır. Devlet yalnızca sınırda, karakolda ya da mahkemede değildir; evin içinde, sofrada, dilde ve suskunlukta da vardır. Şiir, bu görünmez iktidarı görünür kılar.

Şiirin felsefesi tam da bu noktada gündelik hayatla birleşir. Büyük teorilerden değil; küçük sahnelerden beslenir. Bir tavan, bir sınır, bir haber bülteni, bir baba sesi… Şair, okuru kendi hayatının sıradan ayrıntılarıyla yüzleştirir. Bu yüzleşme çoğu zaman rahatsız edicidir. Ancak şiirin gücü de buradan doğar: Konforu bozar.

Bugün şiirin etkisi, kitleleri harekete geçirmekten çok bireyin iç dünyasında çatlaklar oluşturmak üzerinden ilerler. Bu şiirlerde okur kendini rahat hissetmez. Çünkü şiir, okuru seyirci konumunda bırakmaz. “Biz” der, “buradayız” der ve okuru da bu “biz”in içine çeker. Bu etki yüksek sesle değil; ısrarla kurulur. Kanın tekrar tekrar dökülmesi, sınırların yeniden çizilmesi, unutmanın sürekli üretilmesi… Şiir, burada bir döngüyü gösterir ve bu döngüden çıkışın kolay olmadığını ima eder.

Türkiye’de güncel şiir uzun süredir iki uç arasında salınıyor: Bir yanda aşırı bireyselleşmiş, içe kapanık, dili steril şiirler; diğer yanda slogana yaslanan, şiiri politik bildirgeye indirgeyen metinler. Turgay Ekinci’nin şiiri bu iki uçtan da uzak durur. Ne yalnızca bireysel bir iç döküm ne de ham bir politik ajitasyondur. Dili sade ama basit değildir; politiktir ama didaktik değildir. Bu da onu güncel şiir içinde ayrıksı bir yere yerleştirir.

Şiir, hem estetik hem etik bir eylemdir. Sadece güzel olmak yetmez; doğru yerden konuşmak gerekir. Ancak bu “doğru”, hazır cevaplardan değil; yaşanmışlıktan, yaradan ve sessizlikten doğar.

Unutma. Alışma. Kutsama…

Şiir burada bir hatırlama biçimidir. Kıyıda duranların, esirgenenlerin, susturulanların kaydıdır. Belki de bugün şiirin en büyük işlevi budur: Dünyayı kurtarmak değil, insanı uykusundan uyandırmak. Ve evet, şiir hâlâ bunu yapabiliyor.

(DM/EMK)

Neşeli militanlıktan kutlama sofrasına

Bu yazı her şeye rağmen kutlama kültürüne bir övgü ve “Neşeli Militanlık” fikrine bir davet. Yanlış anlaşılmasın, kimseyi militan olmaya davet ettiğim yok.

Sözünü ettiğim; Nick Montgomery ile Carla Bergman’ın yazdığı “Neşeli Militanlık – Toksik Zamanlarda Direnişi Örmek” kitabında tarif edilen bir direniş hâli.

Yılbaşı öncesinde sosyal medyayı aktif kullanan pek çok kişi, 2025’ten kalan en önemli anlarını paylaştı. Alınan dersler, gelecek yıla dair dilekler ardı ardına dizildi.

Fotoğraflar, videolar, kaydırmalı postlar… Sosyal medyada yoğun bir yakın geçmiş anılar kuşağı hâkimdi. Kimilerinin mutlu anılarının arasına kayıplar ve hüzünler de eşlik ediyordu. Ancak benim gözlemlediğim kadarıyla, bu paylaşımların büyük kısmında ortak bir tutum öne çıkıyordu: Mutluluk ne kadar görünür olursa olsun, çoğu paylaşım bir çekinceyle başlıyordu. “2025 dünya için felaket bir yıldı” cümlesi, neredeyse her gönderinin altına iliştiriliyordu.

Bu son derece insani ve anlaşılır bir refleks. Ama aynı zamanda uzun süredir üzerimize çöreklenmiş bir nefessizliğin de göstergesi. Politik bir paylaşım yapsa Silivri’den soğuk bir rüzgâr esecek, mutlu olduğu bir anı paylaşsa eşinin dostunun alttan alta azarıyla karşılaşacak. “Bu mutlu anımı paylaşıyorum ama aslında dünya dertlerine duyarlı biriyim” deme ihtiyacı, görünmez bir ahlak sopası altında yaşadığımızın kanıtlarından yalnızca biri.

Sabah “sen dünyanın en kıymetlisisin” cümlesiyle uyanıyor, akşamına “kolektif dayanışma olmadan kurtuluş yok” diye yatıyoruz. Hayatımızın fon müziğinde sanki görünmez bir el Ferdi Tayfur’la Beethoven’ı aynı anda çalıyor. Ruh hâlimiz bir bulamaçtan hallice; dünya ağrısına katlanmaya çalışıyoruz. Güzel olanı kutlamak mı gerekir, yoksa kederde birleşmek mi, emin olamıyoruz.

Montgomery ve Bergman bu gelgit hâlini “sekter radikalizm” kavramıyla açıklıyor. Onlara göre bu tutum; kendini diğerlerinden daha radikal hissetmenin memnuniyetiyle, yeterince radikal olmamanın yarattığı suçluluk arasında sıkışmak; dünyayı sabit kategorilere ayırmanın verdiği sahte konfor; sosyal medyada beğeniyle yükselen, görmezden gelinince çöken bir ruh hâlidir. Merak saflık, küçümseme ise erdem sayılabilir.

Bu kavramı genellikle “bizden olmayana” yakıştırıyoruz. Oysa sekter radikalizmin kendi mahallemize uğramadığını sanmak belki de en büyük yanılgımız. Yılbaşı kutlamalarını dini değerlere saldırı olarak gören muhafazakârlarla, Gazze’deki katliamı işaret ederek böyle bir zamanda kutlamanın ahlaken yanlış olduğunu düşünen seküler kesimin vardığı durak şaşırtıcı biçimde aynı yer olabilir mi?

On dört yıl önce, Bosna savaşını odağına alan bir senaryonun ekibinde yer aldım. Bosna’da yaptığımız saha araştırmaları sırasında dinlediğim tanıklıklar birbirine çok benziyordu. İnsanlar keskin nişancıların hedefinden kaçarken bile güzel bir kahvenin hayalini kurabiliyordu. İmkânsızlıkların ortasında, nispeten güvenli alanlarda düğünler yapılıyor, hayat inatla akmaya devam ediyordu. Ölülerini dualarla toprağa verenler, aynı savaşın ortasında yaşamı da kutlamaktan vazgeçmiyordu. İnsana dayanma ve yarına uyanma gücü veren o gerçekliğe yakından tanık olmanın etkisi bugün hâlâ üzerimde.

Savaşın orta yerinde bile yaşamı kutlayan insanların varlığından haberdarken, kendi küçük dünyalarımızı inatla karartmak mıydı gerçek direniş? Yoksa direnişin neşeyle büyüyebileceğini savunan Montgomery ve Bergman’ın sözlerine mi kulak kabartmalı?

Herkesin kendince bir yöntemi var. Kimi gece 12’yi görmeden uykuya dalmayı seçti, kimi çılgınca partiledi, kimi çam ağacını tekmeledi, kimi mandalina soyup tombala oynadı… Kimileri mutfakta, uzun saatler boyunca pişirerek neşeyi ve umudu bir sofranın etrafında aradı. Benim için bu yılın kutlaması da böyleydi. Yeni yılı, yapımı zahmetli ve geleneksel bir kutlama yemeğiyle karşılamak istedim. Sicilya mutfağından Malta’ya geçmiş, bugün neredeyse sadece anneannelerin mutfağında yaşayan Timpana’yı, yılbaşı sofrasının ana yemeği yapmaya karar verdim.

Dünyanın birçok köşesinde kutlama ve anma yemekleri yapımı uzun saatler alan tariflerdir. Bir ölünün ardından kavrulan un helvasını hatırlayın. Saatlerce karıştırmak gerekir. O saatler sadece helvanın kıvamını tutturmak için değil, gideni hakkıyla anmak içindir her şeyden öte.

Bir kutlama yemeği olan Timpana da öyle. Hamuruyla, iç harcıyla ve tüm katmanlarıyla zaman ister. Her bir aşamasında bolca düşünecek vakit sunar. Geçen son bir yılın muhasebesi iyisi ve kötüsüyle mutfak tezgahına dökülür. Her biri ayıklanıp hakkıyla anılır ve ortaya çıkan lezzetin tadına varınca, huzuru yerinde bir memnuniyet duygusu hasıl olur. Böylesine karanlık bir yılı geride bırakmanın şerefine; sessiz, zahmetli ve inatçı bir kutlama biçimiydi benimkisi.

Evet, 2025 korkunç bir yıldı. Gazze, Suriye’deki etnik kıyım, Sudan’daki iç savaş, iklim krizi, açlık, kadın, çocuk ve LGBTİ+ cinayetleri, bitmek bilmeyen adaletsizlikler ve savaşlar…

Tüm bunların bireysel hayatlarımıza düşen gölgeleri ise hâlâ taşımakta zorlandığımız bir yük. Tam da bu yüzden, yılbaşını kutladım. Hâlâ hayatta olduğum için, aklımı ve vicdanımı yitirmediğim, herkes gibi yara almış olsam da ayakta kaldığım için. Belki neşeli militanlık tam olarak budur: dünyanın ağırlığını inkâr etmeden, yaşamdan yana ısrarı gündelik, küçük ama somut ritüellerle sürdürmek.

(KA/EMK)

***“Neşe eyleme geçiren bir tutku. Bir durgunluk hâli değil. Hem kendi içimizde hem de yakınımızdaki insanların içinde büyüyen gücün potansiyellerinin farkına varma sürecinin bir parçası.”

 Her neye direniyorsanız, yanında neşeniz bol olsun.

 /*** “Neşeli Militanlık – Toksik Zamanlarda Direnişi Örmek” Yazarlar: Nick Montgomery, Carla Bergman – İletişim Yayınları

** Timpana, Malta'nın geleneksel bir fırın makarnasıdır. Makarnanın zengin bir et sosu ve shortcrust pastry hamuru ile kaplanmasıyla hazırlanır. Temel olarak, kıyma, çeşitli sebzeler, baharatlar ve sakatatlar içeren bir sos, yarı pişmiş yumurtalı, peynirli makarnayla karıştırılır, patlıcanla birlikte kat kat dizilip, bir kat hamurla kaplanıp fırında pişirilir.

Regl kanından hastalıkları belirlemek mümkün olacak

Uzun yıllar regl olma utanç ve tiksintili bir durum ile ilişkilendirildi ve regl olanların menstürasyon döneminde kendilerini saklamak zorunda hissetmelerine yol açıyordu. Günümüzde ise bilim insanları regl kanından kanser veya endimetriozis gibi hastalıkları erken aşamada tespit etmek için kullanmayı düşünüyor.

Hijyenik ped reklamları yapılırken televizyonlarda, dergilerde ve afislerde kan, temiz ve steril bir imaj veren mavi renk ile tasvir ediliyordu. Gerceklikten uzak bu pazarlama teknigi 2021 Eylül ayinda hijyen ürünleri üreticisi Procter & Gamble'ın bundan böyle hijyenik pedler gibi ürünleri kırmızı kan damlacıklarıyla tanıtacağını duyurmasıyla son buldu. Regl, sadece reklamlarda degil arastirmalarda da göz ardi edilen bir tabuydu. Regl kani artik bilimsel calismalara konu olmakta, önleyici tip icin tahlil yöntemi olarak kabul edilmektedir.

Zürih Üniversitesi kimya profesörü ve Balgrist Üniversite Hastanesi’ndeki Ingenuity Laboratuvarı’nın yöneticisi Inge Herrmann, regl kanının vajinal sıvıdan gelen ek biyobelirteçler de taşıdığı için değerli bir biyolojik bilgi kaynağı olduğunu belirtiyor. Herrmann ve ekibi, “Advanced Science” dergisinde hijyenik pedlerde biriken regl kanındaki biyobelirteçleri hızla analiz edebilen yeni bir test yöntemi tanıttı.

Bu testte hijyenik pedin içine, esnek bir silikon hazneye yerleştirilmiş, kağıt tabanlı hızlı test şeridinden oluşan elektronik olmayan bir sensör ekleniyor. Ped kullanıldıktan sonra, kullanıcı pedin fotoğrafını akıllı telefonuyla çekiyor ve görüntü, yapay zekâ destekli bir uygulama tarafından analiz ediliyor. Temel çalışma prensibi, tükürük yerine kanı incelemesi dışında, evde yapılan COVID hızlı testlerine benziyor. Regl kanındaki biyobelirteçler, test şeridindeki özel antikorlarla karşılaştığında bir çizgi oluşuyor; ilgili proteinin miktarı arttıkça çizginin rengi daha koyu hale geliyor. Sonuçlar çıplak gözle değerlendirilebildiği gibi, renk yoğunluğunu daha hassas biçimde ölçmek için makine öğrenimi kullanan uygulama da tercih edilebiliyor.

Regl kanının, kanserden diyabete kadar çeşitli hastalıklar hakkında önemli bilgiler taşıdığı artık daha net görülüyor. Herrmann bu alanda çalışan tek araştırmacı değil; Stanford Üniversitesi’nden jinekolog Paul Blumenthal da bu konuda öncü isimlerden biri. Blumenthal’ın 2022’de yayımlanan araştırması, regl kanında iki kritik göstergenin bulunabileceğini ortaya koydu. Bunlardan biri, bazı türleri kansere dönüşebilecek hücresel değişimlere yol açabilen yüksek riskli HPV varyantlarıdır; rahim ağzı kanseri buna örnek gösterilebilir.

Akademik kurumların dışında da regl kanına yönelik ilgi artıyor. Dünyanın farklı bölgelerinde, çoğu regl olanlar tarafından kurulan birkaç “femtech” girişimi, bu biyolojik sıvıyı analiz eden özel testler geliştiriyor. Bunlar arasında en bilinenlerden biri, Kaliforniya merkezli Qvin. Şirketin kurucuları, sağlıkla ilgili belirteçleri tespit edebilen “Q-Pad” adlı özel bir regl pedi üzerinde çalışıyor. CEO ve hekim Sara Naseri, bu projede Blumenthal ile birlikte araştırmalar yürütüyor.

Regl kanı testleri bir “trend ürünü” gibi sunulmamalı

Günümüzde insanlar uyku düzenlerini, glikoz seviyelerini ve genel sağlık verilerini sürekli takip ediyor. Bu nedenle regl olanlara yönelik regl kanı testlerini bir yaşam tarzı ürünü gibi pazarlamak kulağa kolay bir seçenek gibi gelebilir. Bazı girişimlerin böyle bir yaklaşımı benimsemesi de muhtemel. Ancak Herrmann ve benzeri bilim insanları, bu teknolojinin gerçekten tıbbi bir fayda sağlamasını amaçlıyor. Herrmann bunu şöyle açıklıyor: “Bizim hedefimiz, sağlık açısından somut yarar sunan bir çözüm geliştirmek.”

Regl kanı hâlâ araştırılması güç bir biyolojik materyal. Hakkında bilinenler sınırlı olduğu için, Herrmann’ın ekibi öncelikle regl döngüsünün çeşitlerini ve kanın biyolojik yapısını ayrıntılı biçimde anlamak zorunda kaldı. Herrmann, “Sadece testin kimyasal kısmını tasarlamakla kalmadık, aynı zamanda bu sürecin biyolojik temelini de yeniden ortaya koymamız gerekti,” diye anlatıyor.

Araştırmalar ilerledikçe Herrmann eleştirilerle de karşılaşıyor. Bazı kişiler yöntemin yalnızca regl olanlara yönelik olmasını sorgularken, bazıları da yapay zekânın iç çamaşırında kullanılmasını rahatsız edici buluyor. Yapay zekâ analizini içeren bu ped testi “MenstruAI” adıyla anılıyor ve ismi de teknolojik yönüne gönderme yapıyor.

İlk fizibilite çalışması gönüllülerle tamamlandıktan sonra, önümüzdeki yıllarda 100’den fazla katılımcıyla daha geniş kapsamlı bir saha araştırması yapılması planlanıyor. Bu çalışma, yöntemin günlük yaşam koşullarında nasıl performans gösterdiğini değerlendirecek. Her şey yolunda giderse, testin 2027’nin sonuna doğru piyasaya çıkabileceği belirtiliyor. Üstelik sıradan eczane pedleriyle uyumlu olması hedefleniyor. Ancak sağlık sigortalarının bu testin ücretini karşılayıp karşılamayacağı henüz netleşmiş değil.

(HŞİ/HA/EG)


Krebs: Diagnose aus der Binde – wie Periodenblut zur Gesundheitswaffe wird - WELT

Türkiye’de medya sahipliğinde değişmeyen yapı, derinleşen siyasal kontrol

Türkiye’deki medya ortamına baktığımızda, iki ana kutup etrafında şekillenen bir yapı görüyoruz. Bir yanda iktidar yanlısı söylemleri sürdüren ve bu söylemleri yeniden üreten medya organları, diğer yanda ise iktidara karşı eleştirel bir yayıncılık yapmaya çalışan mecralar var. Bununla birlikte, tüm siyasal ve ekonomik güç odaklarından bağımsız kalmaya çalışan medya kuruluşlarının var olma mücadelesi de devam ediyor. Bu tablo, medya sahipliği ve medya çoğulculuğu meselesini yeni yılla birlikte yeniden konuşmak için bize önemli bir zemin sunuyor.

2025 Eylül’ünde Show TV ve Habertürk’ün de aralarında bulunduğu şirketlere TMSF tarafından el konulması (2024 verilerine göre toplam 151 basın kuruluşuna el konulmuş durumda), Ekim 2025’te Tele 1’e kayyım atanması son yıllarda medya sektörüne giren yeni iş insanlarının, Ekol TV örneğinde olduğu gibi, kısa sürede ortaya çıkıp kapanan medya girişimleri, medya sahipliği alanındaki bu değişimleri tekrar düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

Bu söyleşide, Media in New Turkey: The Origins of an Authoritarian Neoliberal State adlı çalışmasında Türkiye’de medya sahipliği yapısını, siyasal iktidar ve neoliberal dönüşümle ilişkisi içinde ele alan; CUNY College of Staten Island’da Medya Kültürü Profesörü ve CUNY Graduate Center Ortadoğu Çalışmaları Programı’nda öğretim üyesi olan sevgili Prof. Dr. Bilge Yeşil ile birlikte, 2021’den bugüne Türkiye’de medya sahipliği alanında yaşanan gelişmelere bakıyor; son dört yılda nelerin değiştiğini, nelerin aynı kaldığını ve bu tabloyu nasıl okumamız gerektiğini konuşuyoruz.

Bilge Yeşil’in Talking Back to the West: How Turkey Uses Counter-Hegemony to Reshape the Global Communication Order (2024) adlı son kitabı Türkiye’nin küresel iletişim stratejisini, özellikle AKP iktidarının Batı’ya karşı geliştirdiği söylem ve medya girişimlerini analiz eden kapsamlı bir çalışma olarak şekilleniyordu.

Geçtiğimiz dört yılda Türkiye’de medya sahipliği

Medya Sahipliği İzleme (MOM) Türkiye Projesiyle, Türkiye’de medya sahipliğine dair son kapsamlı güncellemeyi 2021 yılında yayımladık. Ardından seninle, Aralık 2021’de yaptığımız webinarda, Türkiye’de medya sahipliğinin politik–ekonomik ilişkilerle ne kadar iç içe geçtiğini ve bu yapının basın özgürlüğü açısından ne anlama geldiğini konuşmuştuk. Bugünden geriye baktığımızda, son dört yılda (2021–2025) Türkiye’de medya sahipliği yapısında neler değiştiğini özetleyerek başlayalım mı? Çok tanıdık, geçmişten gelen çok da sürpriz olmayan gelişmeler mi yoksa yeni kırılmalar mı diyelim?

Webinar: Türkiye’de Medya Sahipliği
MOM TÜRKİYE
Webinar: Türkiye’de Medya Sahipliği
23 Aralık 2021

Medya sahipliği yapısında büyük değişiklikler olmadı—tabii ki Habertürk, Show TV ve Tele1’in başına gelenler hariç. İktidarla bağları olan sermaye gruplarının medya alanındaki ağırlığı devam etti. Medya, eskiden olduğu gibi başlı başına bir yatırım alanı olmaktan ziyade, siyasal nüfuz ve iktidarla uyumun bir aracı olmaya devam ediyor. Elbette iktidar yanlısı olmayan ve hayatta kalmayı başarabilmiş birkaç kuruluş bu tablonun dışında. Doğrudan bir kırılma olmasa da bu dönemde derinleşen bazı dinamikler oldu: Oto-sansür ve içeriklerin tek tipleşmesi bunların başında geliyor.

Sahiplik yapısı değişmeden de sahipliğin ne kadar yıkıcı bir etki yaratabildiğini bu süreç açık biçimde gösteriyor. RTÜK ve BİK aracılığıyla kurulan baskı rejimi daha da derinleşti. Yayın durdurmalar, ilan kesintileri ve ağır para cezaları, iktidar yanlısı olmayan medya sahipleri için doğrudan bir hayatta kalma meselesine dönüştü.

Dijitalleşme ve platformlaşma alanında yaşanan gelişmelere gelince: gazete ve televizyon sahiplik yapısı büyük ölçüde aynı kalırken, dijital platformlar ve YouTube merkezli haber üretimi yeni aktörler yarattı; ancak bu alanda da giderek artan cezai yaptırımlarla karşılaşmaya başladık. Kısacası, 2021–2025 döneminde medya sahipliğinde çok köklü bir değişim yaşanmadı; ancak mevcut yapı daha da siyasallaşmış ve daha kapalı bir hal aldı.

2025 yılı Eylül ayında aralarında Habertürk ve Show TV’nin de bulunduğu yaklaşık 120 şirkete el konulması ve Ekim’de Tele 1’e kayyım atanması ve bu varlıkların TMSF’ye devredilmesi, medya–sermaye–devlet ilişkileri açısından çok çarpıcı bir gelişme olarak kayda geçti. Bu toplu el koymalar ve kayyum/TMSF mekanizmaları yine gündemde. Bu süreci, medyanın iktisadi olarak disipline edilmesi, siyasal kontrolün yeniden kurulması ya da sermaye içi yeniden dağıtımı bağlamında nasıl okumak gerekir?

Aslında medya organlarına el konulması ve TMSF mülkiyetine geçmesi çok da şaşırtıcı bir gelişme değil. Hatırlanacağı üzere, 2001 ekonomik krizinin ardından iflas eden holdingler ve bunlara ait gazete, televizyon ve radyo kuruluşları, borçlarına karşılık satılmak üzere TMSF’ye devredilmişti. Aynı şekilde, 15 Temmuz sonrasında da pek çok gazete, radyo ve TV kuruluşuna el konulmuş; bu kuruluşların mal varlıkları satışa çıkarılmıştı. Bu dönemlerde TMSF, ülkedeki en büyük medya sahiplerinden biri hâline gelmişti.

2000’lere geri dönecek olursak, TMSF’nin elinde bulunan varlıklar yabancı yatırımcılara satılmış ve bu süreç, 2011’de yeni Yayıncılık Yasası’nın çıkarılmasına kadar uzanan bir dönemi beraberinde getirmişti. O zaman Türkiye’ye giren yabancı yatırımcılar; CanWest, NewsCorp, Axel Springer ve Providence Equity Partners gibi ABD ve Avrupa merkezli şirketlerdi. Yeni bir yabancı yatırımcı dalgası yaşanması hâlinde ise bu kez Körfez merkezli şirketlerin öne çıkması muhtemeldir. TMSF elindeki varlıkları yeni aktörlere devrederken, bu aktörlerin Erdoğan ailesi tarafından daha kolay kontrol edilebilecek gruplar olacağı kesin. Bu noktada artık “havuz medyası” olarak adlandırılan yapılardan bile daha dar bir gruptan söz ediyoruz.

Son olarak, 2001 krizi ile 2011 Yayıncılık Yasası arasında uzanan sürece bakıldığında, yeni yasal düzenlemelerin gündeme gelmesi de şaşırtıcı olmaz. Bu tür düzenlemeler genellikle sahiplik, çoğulculuk ve çeşitlilik gibi söylemsel gerekçelerle ileri sürülse de, pratikte yalnızca mülkiyeti değil, medya içeriğini denetlemeyi amaçlayan hükümler de içeriyor.

Uzun zamandır “kültürel hegemonya” kurmaya çalışan ancak bunu başaramayan rejim, geniş kapsamlı bir yasal düzenlemeyi de gündeme getirebilir. Nitekim bugüne kadar Ayşe Barım’ın tutuklanması, dizilere verilen RTÜK cezaları, TRT ve Tabii’ye dizi yapan ve çoğunluğu Bilal Erdoğan’ın arkadaşlarından oluşan yapımcıların desteklenmesi gibi pek çok yöntem denendi. Bu nedenle, tüm bu içerik düzenlemelerini tek elden ya da tek bir şemsiye altında toplayacak yeni bir yayıncılık yasası olası.

Faruk Bildirici’nin 2024 Mayıs’ında kaleme aldığı yazıda da vurguladığı gibi, son yıllarda Türkiye’de medya sektörüne giren bazı yeni aktörlerin ani, yüksek bütçeli ve şeffaf olmayan yatırımlarla ortaya çıktığını görüyoruz. Azeri iş insanı Masimov tarafından kurulan Ekol TV’nin kısa süre sonra kapanması, bu duruma güncel bir örnek olarak tartışıldı. Bugün Türkiye’de medya sahipliğini konuşurken, artık sadece “kimin sahibi olduğu” değil, “neden, hangi saikle ve ne kadar süreyle medya yatırımı yaptığı” sorusunu da mı merkeze almamız gerekiyor?

Yukarıda da belirttiğim gibi, medya sahipliği Erdoğan açısından hem siyasal hem de ideolojik bakımdan önem taşıyor. Siyasal açıdan önemli; çünkü televizyon, gündemin nasıl belirleneceği, hangi konuların konuşulup hangilerinin konuşulmayacağı üzerinde hâlâ etkili bir araç. Özellikle yaklaşan bir sonraki genel seçimler bağlamında, Bilal Erdoğan etrafında bir rıza üretiminin hedeflendiği düşünülürse, bu önem daha da artıyor. Her ne kadar televizyon—özellikle haber programları—eskisi kadar izlenmiyor olsa da, tartışma programlarından alınan kesitlerin aynı gün ya da ertesi gün sosyal medyada hızla dolaşıma girdiğini ve böylece dolaylı biçimde gündemi etkilediğini, en azından “gündeme düştüğünü” biliyoruz. O nedenle televizyon bence hala dolaylı bir etkiye sahip.

Medya sahipliğinin Erdoğan açısından bir diğer önemi de ideolojik. Bu bağlamda “yerli ve milli” içerik üretimi, dindar bir neslin yetiştirilmesi ve benzeri hedefler öne çıkıyor. Burada popüler kültür içeriklerinin bütünüyle tek tip bir reçeteye göre üretileceğini söylemiyorum—her ne kadar TRT ve Tabii’de öyle olsa da. Ancak uzun süredir devam eden bir “hizaya getirme” süreci var. Dizi senaryolarının son anda—Kızılcık Şerbeti örneğinde olduğu gibi—Türk aile yapısı ile milli ve manevi değerler ekseninde nasıl değistirildiğini gördük.

Artık senaristler ve yapımcılar hangi konulara girilmeyeceğini ya da bu konuların nasıl ele alınması gerektiğini öğrenmiş durumda. Hatta eskiden daha özgür bir alan olarak görülen “dijitale iş yapmak” dahi bu açıdan giderek zorlaştı. HBO Max’in Jasmine dizisini platformdan kaldırması buna somut bir örnek. Özetle, daha sağ-milliyetçi, daha muhafazakâr içeriklerin ağırlık kazandığı bir dönemdeyiz. Burada söz konusu olan şey, belirgin bir ideolojik daralmadır. Bakarsın, önümüzdeki yıl TV’lerde özel yılbaşı programı da olmaz.

“Neden, hangi saikle ve ne kadar süreyle medya yatırımı yapıldığı” sorularına dönecek olursak: Medya sektörüne artık habercilik, eğlence ya da kamusal fayda gibi gerekçelerle girilmediğini biliyoruz. Medya uzun süredir kâr getiren bir sektör de değil. Bundan sonra bu alana girenler, yukarıda söz ettiğim siyasal ve ideolojik hedeflere ulaşmak için yatırım yapacaklardır—ama tabii önce Erdoğan’ın görevlendirmesiyle.

Şeffaf veriye ulaşma sorunu

Medya sahipliği gibi kamusal açıdan kritik bir alanda şeffaf veriye erişimin giderek zorlaşması, özellikle 2018 sonrasında Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun uygulanışıyla birlikte, bilgiye erişimin siyasallaştığını gösteriyor. Ticaret Sicil Gazetesi ve İTO gibi temel kaynaklara erişimdeki bu kısıtlar, sence medya sahipliğinin izlenmesini ve kamuoyunun bilgilendirilmesini nasıl etkiliyor? Bu tabloyu demokratik medya tartışmaları açısından nasıl değerlendirmek gerekir? Bu belirsizlik hali, demokratik bir medya düzeni açısından ne tür yapısal sorunlar yaratıyor?

Seninle birlikte “Küresel Medya ve İnternet Yoğunlaşması Projesi” kapsamında hazırladığımız Türkiye ülke raporunda, telekomünikasyon ve internet şirketlerine ilişkin gelir verilerine ulaşmıştık; ancak televizyon, radyo, gazete, dergi ve kitap gibi sektörlerde faaliyet gösteren birçok şirketin verileri mevcut değildi. Bunun temel nedeni, Türkiye’deki büyük gazete ve televizyonların çoğunun zararına faaliyet göstermesi ve gelirlerini tiraj ve reklamlardan ziyade devlet reklamları ile bağlı bulundukları holdinglerin sağladığı sübvansiyonlara dayandırması.

Türkiye’de ne yazık ki medya alanında faaliyet gösteren şirketler, kamuya açık ve şeffaf veri paylaşımında bulunmuyor. Benzer şekilde, küresel teknoloji şirketleri de (Google, Microsoft vb.) internet sektöründe Türkiye’den elde ettikleri gelirleri açıklamıyor. Bu durum, medya ve internet alanlarında piyasa yoğunlaşmasını sağlıklı biçimde analiz etmeyi zorlaştırıyor. Daha şeffaf ve erişilebilir veri paylaşımı, hem akademik araştırmalar hem de kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi açısından büyük önem taşımakta.

Şeffaf veri sorunu yalnızca Türkiye’ye özgü değil; Asya, Afrika, Güney Amerika’da başka ülkelerde de görülüyor. Ancak Türkiye’de durum son derece ağır. Senin de söylediğin gibi, aşırı düzeyde ticari gizlilik önemli bir etken ve kamuoyunun bilgilenmesini engelliyor. Bu durum, demokratik bir medya düzeni açısından son derece olumsuz. Neredeyse hiçbir veriye güvenemiyoruz. Tirajlara güvenebilir miyiz? Reyting oranları gerçekten doğru mu? Çünkü her şey siyasallaşmış. Bu koşullar altında medya alanına ilişkin analiz yapmak ve kamusal denetim mekanizmalarını işletmek imkânsız. Şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanmadığı sürece de medya sisteminin demokratik işleyişine dair sorunlar derinleşerek devam edecek.

RTÜK cezaları

BİA Medya Gözlem 2024 verileri, RTÜK’ün özellikle iktidarı eleştiren yayın organlarına yönelik ağır para cezaları ve yayın durdurma kararları vermeye devam ettiğini gösteriyor. Bu tür yaptırımlar, sence Türkiye’de medya sahiplerinin konumlanışını, yatırım tercihlerini ve yayın çizgilerine dair ne söylüyor?

Yukarıda da söz ettiğim gibi, RTÜK’ün haber programları, eğlence içerikleri ve diziler üzerinden verdiği cezalar oto-sansürü beraberinde getirdi. Ağır para cezaları ve yayın durdurma kararları, iktidar yanlısı olmayan birkaç kuruluş için hayatta kalmayı tehdit eden yaptırımlar anlamına geliyor. Bu kuruluşların reklam gelirleri zaten çok sınırlı; Basın İlan Kurumu’ndan da bir gelir yok. Dolayısıyla mali yaptırımlar ve yayın durdurmalar, bu medya kuruluşları için yıkıcı bir etki yaratıyor.

RTÜK’ün bu şekilde bir “sopa” olarak kullanılması elbette yeni bir durum değil; ancak son yıllarda dozun giderek arttığını görüyoruz. Bu durum, medya sahiplerinin konumlanışını doğrudan etkiliyor: İktidarla uyumlu bir yayın çizgisi benimsemek, yalnızca editoryal bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik olarak hayatta kalma/ma anlamına geliyor.

Dahası, RTÜK artık yalnızca televizyon kanalları için değil, dijital platformlar için de bir denetim ve baskı aracına dönüşmüş durumda. Dijital platformlar da artık içerik kaldırma ya da dizi iptali gibi yaptırımlardan nasibini alıyor. Yabancı platformlar açısından bu yaptırımlar şimdilik varoluşsal bir tehdit oluşturmayabilir. Ancak Mart 2025’te Rekabet Kurulu Netflix, Disney+, Exxen, BluTV, Amazon ve Gain hakkında soruşturma açtığını duyurdu. Rekabet Kurulu bildiğim kadarıyla henüz bir karar açıklamadı. Ancak devlet denetimi RTÜK dışında başka kurumlar aracılığıyla da genişleyebilir.

Geleceğin medyası

IPS İletişim Vakfı / bianet’in paydaşı olduğu ve AB tarafından desteklenen “Our Media” (Bizim Medyamız) isimli proje kapsamında bir araştırma yaptık. Bulguları bu ay yayımlanacak. Bu araştırmanın bulguları arasında medyada tekelleşmiş sahiplik yapısının gazetecilik mesleğini tehdit ettiği ve okurların medyaya güveninin de sarsılmış olduğu yer alıyor. Sence çoğulcu medya ortamını sağlamak için en önemli faktörler neler? Kimlere ne görevler düşüyor?

Geçen hafta bir tartışma yaşandı; ancak gündem hızla değişince galiba o da unutuldu. Ahmet Hakan’ın ve Hande Fırat’ın yazılarıyla başlayan bir gazetecilik tartışmasıydı bu. Ahmet Hakan ve Hande Fırat, hem şahsen kendilerinin hem de çalıştıkları kurumların katkılarıyla geldiğimiz noktayı eleştirdiler. Buradaki ironiyi bir kenara bırakacak olursak, evet; medyaya, özellikle haber medyasına (televizyon haberleri, gazeteler, dijital gazeteler, internet haber siteleri vb.) duyulan güven son derece düşük. Ancak bu sorun, “AKP’yi gazeteciler savunmasın, gazeteciler sadece gazetecilik yapsın” diyerek çözülebilecek bir sorun değil. (AKP’yi neden savunmak gerektiği meselesini de bir kenara bırakalım.)

“Güven duyma”, bir yandan da haber kaynağı olarak gazete ve televizyonlara bir geri dönüşü ima ediyor. Sanki demokratik ve şeffaf sahiplik yapisi inşa edilirse ve yalnızca işi gazetecilik olan kişiler haber üretirse, okurlar ve izleyiciler de yeniden haberi bu mecralardan alır gibi bir umut var.

Ama şunu da akılda tutmamız gerek: okurlar ve izleyiciler artık eski okur ve izleyiciler değil. Yıllardır dijital haber sitelerinden, internet gazetelerinden ve sosyal medyadan haber almaya alışmış bir kitle söz konusu. Hatta “haber” dediğimiz şey bile artık bildiğimiz “haber” değil. Bugün “haber almak”, Erdoğan’ın konuşulmasını istemediği konular hakkında bilgiye ya da yoruma ulaşmak anlamına geliyor biraz da. Bu da çoğunlukla YouTube ya da sosyal medya üzerinden haber paylaşan veya yorum yapan eski gazetecileri takip etmek demek. Ya da hâlâ iktidar yanlısı olmayan gazetelerde araştırmacı gazetecilik yapan bir avuç gazeteciyi okumak, izlemek.

Peki kimlere ne görevler düşüyor? Sosyal medyada program yapan eski gazeteciler, yorumdan ziyade habere odaklansın. Yorumcudan çok muhabirleri dinleyelim. İktidar yanlısı olmayan gazete ya da TV sahipleri, araştırmacı gazetecilerini ve muhabirlerini desteklesin– her anlamda. Okurlar ve izleyiciler, yorum, sohbet ve tartışma bazlı yayınları (gazete, TV ya da sosyal medyada) tercih etmesin. Sosyal medyada video yayınlayan, çok takipçili hesaplara haber kaynaği olarak bakmasın ve güvenmesin. Muhalefet partileri, bir iktidar değişikliği durumunda medya sahiplik düzenlemelerini nasıl ele alacaklarını şimdiden düşünmeye başlasın.

(HA)

Hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber

O zamanlar, doğanın daha doğa diyebileceğim ama insanın daha insandı demeni tartışmalı olduğu lakin insanın doğaya karşı duyduğu korkunun korku olduğu zamanlardı...

Zemheri ayı gelip çattı mı, dağların başını duman, eteklerini boran alırdı. Munzur’dan, Kızıldağ’a esen rüzgar, insanın ruhunu geçtim herhangi bir canlının ruhunu bıçak gibi keserdi. İşte o vakitler, gökyüzündeki o sarı sıcak, o can veren Güneş Baba, günden güne erir, günden güne ufalır, karanlığa karşı mecalsiz güçsüz kalırdı. İnsanoğlu, böyle zamanlarda vaktiyle atası nasıl mağarasının deliğinde titriyorsa o da damının kuytusunda titrerdi. Titrerdi de sadece soğuktan değil he! Bu titreyişinde soğukla beraber karanlığın yanında getirdiği güvensizliğin korkusu da vardı.

"Aha," derlerdi, “Güneş ölüyor ve kendisiyle beraber ışıkta gidiyor. Ya bir daha gelmezse? Ya bu karanlık, bir karabasan gibi çöreklenip kalkmazsa üzerimizden?"

Korku, açlık gibi, ölüm gibi sinerdi iliklerine. Toprak Ana desen, o bereketli ana, o doğurgan kısrak, kaskatı kesilmiş, ölüm uykusuna yatmıştı. Ne ot biterdi, ne dal yeşerirdi. Doğa susmuştu. Her şey hatta zaman bile donmuştu...

Sonra... Sonra bir gün, o çaresizliğin en koyu yerinde, birileri başkaldırdı. "Yok," dediler, "Beklemekle olmaz. Güneş bizim babamızsa, Toprak anamızsa, el vermek gerek, omuz vermek gerek."

Kalktılar ayağa.

Bir oyun kurdular, ama ne oyun! Sanırsın ki bir cenk meydanı, sanırsın ki bir düğün alayı. Baktığında ise koskocaman bir tragedya! Biri, ak sakallar taktı yüzüne, belini büktü, eline bir değnek aldı. Oldu mu sana Geçen Yıl! Oldu mu sana o köhnemiş, o bitmiş, o can çekişen ve var olanın çürümekte olduğu ama yenisinin artık onda doğamayacağı bir İhtiyar!

Yanına bir gelin aldılar, alı al, moru mor. Gözleri ceylan bakışlı, yüzü ise bir bahar sabahı... O da Gelen Yıldı, o da Bereketti, o da Toprak Ananın uyanmış dinç haliydi. Geleceğe olan umudumuz...

Bir de yüzünü kömür karasına boyayan, dişlerini gıcırdatan bir Karanlık kattılar aralarına. O da gecenin, o da zemherinin, o da açlığın ta kendisiydi.

İşte o itiraz eden birileri düştüler yollara... Karları yara yara, tipiyle boğuşa boğuşa... Kapı kapı dolaşmaya ve insanları bir araya toplamaya...

Sessizliğe inat, ölüme inat gürültüye başladılar. Davullar dövüldü gümbede güm, tenekeler çalındı, ziller şakırdadı. Öyle bir ses ki, yer gök inledi. Neden mi? Uyuyan devi uyandırmak içindi bu kıyamet diyebiliriz belki? Ama bence insan, karanlığın o dipsiz enginliğiyle ilk karşılaştığında; hani yüreği serçe kuşu gibi çarpar, gözlerini kulaklarını olabildiğince zorlar ya... İşte o sessizlik, o karanlık, bilinmezlik anında... Dağların, taşların ve kendisinden olanların suskunluğu bir karabasan gibi çöker üstüne ve insan tek bir şey yapmak ister; bir ses çıkarmak... Günümüzde ise buna benzer o anlar da insan, dudaklarını büzer de incecik bir ses salar geceye. O ıslık; insanın kendi sesinden kendine ördüğü bir kalkandır, karanlığa savurduğu cılız ama inatçı bir 'korkmuyorum ulan!’ ya da ‘ben varım, var olacağım!’ narıdır.

Bağırdılar toprağa:

"Hey koca ana! Hey uykucu toprak! Sanma ki öldün, sanma ki bittin! Uyan! Bak biz buradayız, bak Güneş dönüyor, sen de dön, sen de uyan!"

Tekrar dolaştılar kapı kapı.

O dağ köylerinde, o yokluk zamanlarında, kimin torbasında ne varsa... Kimi bir tas bulgur verdi, kimi bir avuç un, kimi sakladığı son yağ çömleğini, kimi ise bir torba şeker... Kimse, "Benimki bana yeter" demedi. Çünkü bilirlerdi ki, kışın o ayazında yalnız yiyen, yalnız ölürdü.

Toplanan o lokmalar, o kutsal emekler, köyün meydanında, koca bir kara kazana döküldü. Altına atılan odun, tezek bile tıpkı kazanın içindekiler gibi toplanıldı. O kazanda pişen, Zerfet değildi sadece kurban olduğum; o kazanda pişen, insanlığın birliğiydi, dirliğiydi en doğrusu insanı, insan yapan şeydir...

Düne kadardı; Zenginle yoksul, ağayla maraba, dedeyle talip ilişkisi... Zemheri sadece soğuğu, karanlığı getirmedi. Zorlu şartlar koşullar da kendisine uygun ilişki biçimlerini yarattı. İnsanlık, kazanın başında bir oldu. Kaşık salladılar aynı aşa. İçine bir de sır sakladılar, bir kara boncuk... Kime çıkarsa, "Hızır’ın eli ondadır" dediler, umudu ona bağladılar.

Ve gördüler ki;

İnsanoğlu el ele verince, insanoğlu ekmeğini ve yüreğini bölüşünce, o ölüyor sandıkları Güneş, dağların ardından yeniden gülümsedi. Doğan güneş o kaskatı buz gibi kesilmiş toprağı ve onun üstünde katı olan her şeyi eriterek ona yaşam soluğu verdi. Karanlık ile zemheri ikilisi o ışık ve ısı selinin önünde kaçacak delik aradı. Ve aslında birlik olunca bir yaşamı mümkün kılabildiklerini öğrendiler.

Anladılar ki; Gağan, bir bayramdan öte, insanlığın kendisine karşı kazandığı o büyük zaferin adıydı. O günden bugüne bir yaşamı var eden o ortaklaşa, yakılan ateşin ve kazanın etrafında bulunma umuduyla...

(FÇ/HA)

Şehre alternatif ulaşım ihtiyaç

Yeni yıl 2026’ya iki gün kala ve yeni yılın ilk iki günü; neredeyse bir aydır meteorolojice bilgisi verilen ve medyada da yer alan yoğun kar yağışı ile buluşmayı şehrin hatta coğrafyanın gündemine taşıdı.

Önce keyifle sosyal medyaya taşınan karla buluşma kareleri, daha sonra ulaşımda yaşanan zorluklar nedeniyle “nerde bu belediye(ler)” gürültüsüne, yer yer de çığlığına dönüştü.

İşin doğrusu ilk karın sekiz saat süreyle kesintisiz yağdığı 30 Aralık günü akşam saatlerine kadar dışardaydım. Kentin birçok semtini araçla ve yaya dolaştım. Büyükşehir belediyesi evet görünür anlamda sahadaydı ve çalışıyordu. Ana arter yollar açıktı. Ulaşım kontrollü olarak yapılıyordu. 

Ama halk hangi alanların belediye, hangilerinin karayolları sorumluluğunda olduğunu yeterince bilmediğinden eleştirileri ve taleplerini belediyeye yöneltiyordu. “Dabbağ, sevdiği deriyi daha çok döver”miş derler ya! Halk da aynını yapıyordu sanki! Madem seçtik, gereğini yapın demeye getiriyordu.

İtiraf etmek gerekir ki; maalesef bu tuhaf ülkede “Kriz yönetimi” diye bir örgütlülük yok. Yoğun kar yağışının geliyor olacağı bilindiği halde Karayolları ve Belediye birlikte geçici ortak bir kriz koordinasyon yapısı neden oluşturmaz, çok mu zor? Değil tabii ki! Belki bu ders olur…

Karayolları bölge müdürlüklerinin bu konudaki yetkinlikleri hep bilinir. Ama özellikle şehir merkezindeki görünürlükleri bu tür durumlarda hep geri planda kalır. Sanırım bu güncel durumda da aynını yaşadık.

Belediyeler malum, nerden baksanız sekiz yıllık bir kayyım dönemi sonrası işbaşına geldiklerinden hâlâ sanki kurumsallaşmalarını tamamlayamadılar. Buna rağmen çabalayıp çırpındıklarını çıplak gözle görmek mümkün. Ama bu “iyi niyetli” çabalamaları seçilmiş olmaları nedeniyle elbette eleştiriden muafiyetlerini beraberinde getirmez / getirmiyor da! Ama, eleştirirken de elbette hakkaniyetli olmak gerektiğini de göz ardı etmeden.

Vatandaş eleştirilerine kısmen hak veren belediye eşbaşkanlarının dışında meseleyi adeta bir mağdur ve mazlum edebiyatına dönüştürmeye yeltenip yoğun kar yağışını “doğal afet” olarak telaffuz edenler de oldu.

Varsayalım ki öyle! Peki sormazlar mı “bir ay öncesinden bağıra bağıra geliyorum diyen bu ‘doğal afet’in önlemini almanın gereği niye yapılmadı ki!” Öyle bir takım tarihi verileri sıralayıp da “doğal afet” deyip sıyrılmaya kalkışmak bilime de saha pratiğine de etik olarak sığmaz.

Bu ülkede yaz boyunca süren orman yangınlarına karşı ülke ölçeğinde nasıl öncelikli bir hazırlık politikası yoksa! Sel, kar, fırtına gibi doğa olayları konusunda da maalesef ne merkezi ne de yerel düzeyde yeterli bir ön hazırlık yok. Var olan da ihtiyaca cevap vermiyor. Çünkü ülke kaynakları yurttaşın rahatı, refahı düşünülerek “önce insan” mottosu ilkeselliği üzerinden şekillenmiyor.

Uzun oldu farkındayım ama şuraya geleceğim. Yaşadığım şehir Diyarbakır, dünyanın gözünün üzerinde olduğu her yönüyle bir marka şehir. Başka sorunları da var elbette. Mesela seçili insanların yerine kayyım atanması ve onların da pervasız yönetimi nedenli tarihi ve kültürel alanların işgallerine karşı devletin atanmış yöneticilerinin desteği ile birlikte kararlı müdahale ve mücadele için bir birliktelik gereği var. Hem de acil…

Bunun şart olması ile birlikte ben başka bir konuya değinmek istiyorum. Ciddi bir “ulaşım sorunu” yaşıyor şehir, hem de epeydir. Günün hemen her saatinde birçok ana arterlerde saatleri bulan tıkanıklıklar yaşanıyor. Büyükşehir Belediyesi buna çözüm üretmeye çabalıyor. 2012’den beri kentin ulaşım mevzuunu büyük ölçüde rahatlatacağı düşünülen bir “tramvay veya raylı sistem projesi”nin var olduğunu çoğu kişi biliyor. 

Hatta bunun ilk finansal hazırlığının 2015 yılındaki belediye yönetimince sağlandığı, daha sonra gelen kayyım yönetiminin o tramvay veya hafif raylı sistem projesini rafa kaldırıp bütçesini savrukça başka alanlara kaydırdığı bugün de kent halkınca konuşuluyor. 

Daha sonraki kayyım yönetimlerince de raylı sistem için gelen bütçenin hiç kullanılmadan yıl sonunda geri yollandığı da yine konuşulanlardan. Elbette bizler sıradan vatandaşlar olarak bir anlamıyla duyduklarımızın doğrucusu rolüne soyunarak çözüme dair çareler için işaret fişeği yollama derdindeyiz, hepsi bu.

Şehri bir uçtan bir uca kat edecek ve 14 kilometrelik 20 istasyonlu günde 100 bine yakın insana hizmet edecek bir proje hazırlığı okumuştum. Doğrusu son bir yıldır üzerinde kafa yorulan ve bir takım ön hazırlıklarının da ince dokunarak yapıldığını duyduğumuz ziyadesiyle rahatlama sağlayacak bu ulaşımda kolaylık mevzuu şu anda acil ihtiyaç. Projenin devletin “yatırım programı”na da dahil edildiğini basından öğrendik. Ayrıca yine basından projenin İller Bankasının gündeminde olduğunu da biliyoruz.

Diyarbakır bu projeyi 13 yıldır bekliyor. Kent hızla büyüdü, gün içinde hemen her saatte trafik sıkışıklığı, ulaşım zorlukları, halkın tramvaya raylı sisteme ya da adı ne olacaksa ona olan ihtiyacını her geçen gün artırıyor.

Talepkâr vatandaş artık diyor ki; “Kalabalık, yavaş, düzensiz ulaşımdan artık kurtulmak istiyoruz.”

Güvenli, konforlu, ekonomik ulaşım ile İş ve eğitim için zamandan tasarrufu hayata katacak bir hizmet.

Çok mu zor! Değil tabii ki; yeter ki merkezi yönetim yerelin bu zarif diline “ÖNCE İNSAN” sloganı ile evet desin…

(ŞD/HA)

Vicdanın eğilip büküldüğü yer

İnsan canlılara ve emeğe verdiği zararları nadiren kötülük bilinciyle yapar. Çoğu zaman vicdanını yanına alarak yola çıkar. Ona haklılık elbisesini giydirir, şartlar bahanesini cebine koyar. Vicdan burada bir ölçü olmaktan çıkar; egonun sesine dönüşür. Su nasıl girdiği kabın şeklini alıyorsa, vicdan da içinde bulunduğu kötülüğün biçimini alır. Aynı kelimeyle merhamet savunulur, zulüm gerekçelendirilir. Aynı vicdanla hem susulur hem bağırılır; hem çocuk kurtarılır hem şehir yakılır.

İnsansı olan tam da burada belirir. Kendini merkeze yerleştiren, dünyayı kendi arzusu etrafında döndürmek isteyen varlık olarak insan, dokunduğu her yerde bir iz bırakır. Bu iz çoğu zaman düzen değil, tahribattır. Çünkü insan, eşitsizliği gerekçeye, gücü hakka, ihtiyacı zorunluluğa çevirmekte ustadır.

Oysa vicdanın en çok dayandığı söylenen eşitlik, duygusal ya da sözel değil; gerçekçi ve sayısal bir meseledir. Bu yüzden en çok dillendirilen ama en az yaşanan ideallerden biridir. Eşitlik hissedilmez, ölçülür. Sayılar bu yüzden rahatsız edicidir; niyet taşımaz, bahane üretmez, kendini savunmaz. İnsan vicdanıyla kendini affedebilir; sayılarla yüzleşmek zorundadır. Belki de bugünden geriye bakınca mazi değirmeninde öğütemediklerimiz, vicdanın değil sayıların hakikatidir.

Vicdan, Sezen Aksu’nun ‘Tanrının gözyaşları’nda söylediği gibi, ilahi bir takiptir belki. Ama bu takip bir ödül vaadi değil, ertelenmiş bir yüzleşmedir. Her kötülüğün ardında bir an vardır: Kalabalıkların dağıldığı, gerekçelerin sustuğu, insanın kendisiyle ve sayılarla baş başa kaldığı o çıplak an. O an er ya da geç gelir.

Vicdan iyilik hâllerinde dile daha kolay gelir. Çünkü iyilik tanık ister. İnsan yaptığı iyiliğin bilinmesini arzular; kötülüğün ise anlaşılmasını. Vicdan burada bir vitrine dönüşür. Oysa adalet duygusu, vitrinde durmaz. Sessizdir, iddiasızdır. Çoğu zaman da vazgeçmeyi fısıldar.

İnsanın bu kadar savaşması, kavga etmesi, öldürmesi tesadüf değildir. Adaletsizlik insana ait bir icattır. Hak iddiası, üstünlük arzusu ve sahip olma hırsı olmadan tarih bu kadar kanlı yazılamazdı. İnsan, vicdanını da yanına alarak yürüdü bu yollarda. Her seferinde ‘başka çarem yoktu veya haklıydım’ dedi; bu cümleyle hem kendini rahatlattı hem dünyayı biraz daha yaraladı.

Vicdan belki de en çok burada tehlikelidir. Çünkü çocukları yok edenle şehirleri yakan, çoğu zaman aynı kelimeye yaslanır. Aynı vicdanla yapılır bu işler. Küçük bir çıkar için yapılanla büyük bir yıkım arasında yalnızca ölçek farkı vardır; mekanizma aynıdır. Birinin bedenine ya da zihnine zarar verme duygusu da bu değirmende öğütülür. Hırsız elini uzatmadan önce kendini ikna eder; zalim emri vermeden önce. Kötülük, vicdan değirmeninden geçerek köşeleri törpülenmiş sade bir hikâye hâline gelir.

Oysa adalet hikâyeyle değil, ölçüyle ilgilidir. Ölçülebilir olan sayılara dayanır ve sayılar kişiye göre değişmez. Matematikten beslenen bir eşitlik bu yüzden evrenseldir. Kim olduğuna, ne hissettiğine, hangi şartta bulunduğuna bakmaz. Vicdan ise ölçmez; tatmin eder. Bireyseldir, görecelidir, çoğu zaman insanın kendisiyle kurduğu geçici barışın adıdır. Adalet sayı ister; vicdan gerekçe.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’u asıl yıkan şey cinayet değil, cinayete sunduğu gerekçelerdir. Kendini sıradan insanlardan ayıran fikri, suçtan daha ağırdır. Çünkü o fikir kötülüğü istisna olmaktan çıkarır, ilkeye dönüştürür. Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault ise tam tersini yapar. Yaptığını gerekçelendirmez. Kendini savunmaz. Toplumu asıl rahatsız eden de budur. İnsan kötülüğe değil, gerekçesizliğe tahammül edemez. Çünkü kötülük bile bir anlatı ister; vicdan çoğu zaman bu anlatının kurucu unsurudur.

Belki de daha samimi olan, kötülüğe gerekçe sunmamaktır. Onu açıklamaya çalışmamak, anlamlandırmamak, yüceltmemek. Kötülüğü savunmak için vicdanı çağırmamak. Çünkü gerekçe, çoğu zaman kötülüğün kendisinden daha tehlikelidir; eylemi çoğaltır, örnek hâline getirir, yayılmasını sağlar.

Bu yüzden sorun vicdanın yokluğu değildir. Sorun, vicdanın her şeye yetebilmesi, her eyleme uyarlanabilmesidir. Bu kadar esnek bir kelimenin ahlâkî güvence olması mümkün değildir. Vicdan ancak insan kendini geri çekebildiğinde anlam kazanır. Hak iddiasından, merkez olma arzusundan, “ben” ısrarından vazgeçildiğinde.

İnsan merkezde durdukça dünya kanar.

İnsan merkezden çekildiğinde ise, belki ilk kez adalet nefes alır.

(YSE/HA)

4 Ocak’ın düşündürdükleri

Hayat deneyimde somutlanır ve deneyimlerin bizi biz yapan yaşam tecrübelerimizde önemli birer halka olduğunu düşünürüm. Deneyimler bir yandan somut geçmişimizdir. Kendine özgü kokusu, tadı ve sesi olduğunu düşünürüm. Çünkü deneyimler anı içerir. Bir yılı daha hüzünlü bir defter gibi yerine kaldırdığımızın yarattığı bir melankoli değil beni böyle düşündüren. Oldum olası bir şey anlatacaksam, hele de önemli bir takvime dair bir anlatı yapacaksam deneyimlerle el ele yürümeyi, yaşanmışlığın sıcaklığını hissetmeyi severim.

Buna bağlı olarak da kuru kuru cümle öbekleriyle tanımlara sıkıştırılmış önemli gün anlatımlarını da sevmem. Bir günü soluksuz cümlelerle kaskatı anlatmak ansiklopedilerin, sözlüklerin işi. Zaten popüler günler üzerine anlatımları da sevmem. Tabii benim neyi sevip sevmediğim kimsenin umurunda olmayabilir ve birkaç cümle okumak için sayfayı tıklama talihsizliğine düştüğünü hissedenler anında sayfadan çıkış yapar muhtemelen ama ben yine de anlatayım. Yazının bağlanacağı nokta kişisel değil toplumsal. Hem ne var birbirimizi tanısak? 😊

4 Ocak Dünya Braille Günü. Bugüne dair “farkındalık” çalışmalarımızın hazırlıklarını sürdürüyoruz. Hiç öyle Braille yazının ortaya çıkış sürecine, 4 Ocak’a falan değinmeyeceğim. Kendi bilinçlenme sürecim üzerinden bir şeylere değineceğim. İtiraf etmem gerekir ki Braille ile aram hiç iyi olmadı. Hala da çok iyi sayılmaz ama o benim savunmam gereken bir kale artık. Çünkü bir şeyin kıymeti onun gerçek önemini anlamakla ortaya çıkar. Çünkü sürekli eşitsizlik üreten bir sistemin içinde eksik hissettirilerek yetişmişsindir. Sağlamcılığı, alternatifi olmayan bir yaklaşım olarak kanıksamışsın ve düşünmenin gereksiz bir uğraş kabul edildiği koşullarda onu sorgulamamışsın bile. Doğal olarak ben de böyle bir bakış açısına sahiptim.

Bazen kuzenlerimle birlikte ödev yapardık. Ödev yapmayı hayatı boyunca sevmemiş bir insan olarak, onlarla yapacağımız zaman heveslenirdim. Halbuki herkes bir masa başında kendi ödevini yapıyor ya da ödevinden gizlice kaytarıyordur. Böylesi durumlarda hem akranlarımla aynı şeyi yaptığım için bir mutluluk hissederdim, hem de benim ödev yapma yöntemim farklı olduğu için kendimi “anormal” hissederdim.

Bilmeyenler için belirteyim. Gerçi bilmeyen kaldığını sanmıyorum ama ben yine de belirteyim. Braille, 6 nokta sistemine göre sağdan sola doğru bir çivi kalemle yazılan, sonra kağıdın arka yüzü çevrilip parmak uçlarıyla dokunarak okunan bir yazı sistemidir. Tabii bu yazma yöntemi de sınıfsaldır. Braille daktilolar, yazıcılar ve monitörler var ama maaşlı bir emekçinin ya da öğrencilerin bunları alabilmesi ekonomik açıdan oldukça zor. Neyse biz dönelim benim Braille ile imtihanıma. Ben Braille ile çok erken tanıştım sayılır. 7 yaşımda ilkokula başladım ve körler okulunda okuduğum için direkt Braille öğrendim.

O zaman kocaman bir tablo şeklinde delikli tahtalar vardı. Oldukça hantaldı ama kullanılıyordu. O tahtaların deliklerine ilgili harfleri oluşturacak şekilde vidalar konulurdu. Vida derken, sabitleme amacı olan bir şey değil. Sadece ilgili deliği kapatmak amaçlı. Sonra tablet kalemle yazmaya geçilirdi.

Kalemle uzun süre yazmak parmakları ağrıtırdı. Ya da benim gibiler için ödev yapmaya mızmızlanmanın bir aracı olurdu.😊

Zaten liseden sonra, özellikle üniversiteyi kazandığım anda Braille yazı ile tüm ilişkimi kestim sayılır. Çünkü Braille ders kitapları yoktu artık. “Hem hayatta ne işime yarayacaktı?” Böyle bahanelere sığınan ben, herkesin kullandığı alfabede yazmayı öğrenmek için ekstra zaman ayırıyor ve yöntemler geliştiriyordum. Çünkü kendi yazma yöntemimi gerçek bir yazma yöntemi olarak kabul etmiyordum. Bunu böyle açıkça düşünmesem de bu böyleymiş ve ben bunu yıllar sonra fark ettim. Çocukluğumda “Braille yazı ve normal yazı” derdik. Okulları da “körler okulu ve normal okul” olarak adlandırırdık. Şimdi düşünüyorum da amma eziklemişiz kendimizi.  Her “normal okul” ya da “normal yazı” dediğimde annem kızardı. Sizinki “Anormal okul mu?” derdi. Öyle söylememem gerektiğini anlatırdı ama ben yine de öyle söylerdim. Arkadaşlarımız ve bazı kör öğretmenlerimiz de öyle söylerdi çünkü.

Bu yıllarca böyle oldu. “Normal okul, anormal okul” saçmalığını çok erken terk ettim ama Braille yazının önemini çok sonra fark ettim. Herkesin anadilinde ve yeti çeşitliliğine uygun yöntemlerle işlem yapmasını gençliğimden beri savunuyordum ama Braille okuyup yazmanın önemini kavramamıştım. Sonra bir arkadaş “bizim yöntemlerimiz daha mı kötü de önemsemiyoruz, kendi yeti çeşitliliğimizi yok sayıyoruz” şeklinde bir cümle kurduğunda benim de Braille ile gerçek ilişkilenmemin önü açıldı. Öyle ya nota okumaktan dil öğrenmeye ve matematik işlemlerine kadar her alanda işimi kolaylaştıran bir yöntemi yok saymış oluyordum istemeden.

Aslında kendim olmayı reddetmiş oluyordum.

Bankada benim yeti çeşitliliğime uygun işlem koşulları yaratmayıp şahit dayattıklarında, protesto olarak ve irademin yok sayılmaması adına sözleşme maddelerini tükenmez kalemle saatlerce yazmaya çalışmış, o bankoyu saatlerce kilitlemiştim. O zaman iyice anladım ki Braille ve alternatif yöntemlerin her yerde olmasını savunmak bir tercih değil mecburiyet.

İnsanın en eski çağlarda kabartma yöntemiyle ya da farklı yöntemler kullanarak meramını anlattığı gerçeğini görmezden gelip koca bir tarihi hiçe sayıp kapitalizmin yapay “normaline” uygun bir tarih yazar ve standart belirlersen bu “normalin” dışında bırakılanlar da buna tahammül etmek zorunda değil ve etmez. Çünkü tüm yaşamı yeti çeşitliliklerimize uygun, eşit ve erişilebilir kılmak mümkün. Yeter ki istensin. Çeşitliliklerimize uygun eşit, erişilebilir ve özgür bir dünyanın mücadelesinin güçleneceği bir yıl olması umuduyla.

Bir melez göç menüsü

2024 Mart ayı öncesinde, yeni kuşaktan göç edenleri anlamakta zorlananlardandım.
“Pes edip de yurtdışına taşınanları anlayamıyorum,” diyordum. “Burada yapamayan hiçbir yerde yapamaz ki. Burada kalıp direnmek, burası için bir şeyler yapmak gerek. Öyle uzaktan bakıp sosyal medyadan atıp tutarak olmaz.”

Sonra hayat, vakti geldiğinde herkese yaptığı gibi büyük laflarımı bana da tek tek hatırlattı.
2024 Mart’ında kendimi hayli ani bir kararla ülke değiştirmiş halde buldum.

Sırasıyla Gezi olayları, ardından da pandemiyle birlikte arkadaş çevremin büyük kısmı yurt dışı planları yaparken, ben onları bu sevdadan vazgeçirmeye çalışan taraftaydım. Aile geçmişimde hayli zorlu göç ve sürgün hikâyeleri vardı. Belki de bu yüzden, benzer bir hikâyenin parçası olma fikri içten içe kâbusum olmuştu. “Asla göç etmez,” dedikleri ben, yakın arkadaş grubumda ilk giden oldum.

Ne ben ne dostlarım ne de ailem, bu durumu uzun süre idrak edemedik.

İki yıla yakındır Türkiye’ye giriş yapamadığımı duyanların aklına ilk gelen şey “politik sürgün” oldu. Oysa sebep çok daha tanıdıktı: Avrupa bürokrasisi. Uzadıkça uzayan evrak işleri, belirsizlikler ve bu süreçte ülkeden ayrılamama hali. Günün sonunda o klişeye düşmek kaçınılmaz oluyor; evet, “her şey politiktir”. Tarih kitaplarında sürgün adası olarak okuduğum Malta’da, modern bir sürgünün içinde buldum kendimi. İronisi bol, açıklaması zor, delirtici bir belirsizlik hali.

Göç etme kararımı neden aldığıma değinmeyeceğim. Hem çok kişisel hem de bu kararı alan pek çok insanın sebepleriyle neredeyse aynı. Neticede geride bıraktığımız ülkemizden hepimizin bir gençlik alacağı yok muydu?

Buraya kadar geldiysen, muhtemelen senin de bir göç hikâyen vardır. Ya yaşanmış ya planlanan ya da çok yakından tanıklık edilen.

Benim hikâyem başlamadan yıllar önce, 2017’de “Amina” adlı uzun metraj belgeselimin çalışmalarına başlamıştım. İstanbul’da bir tekstil firmasında mağaza modeli olarak çalışan Senegalli Amina, kendi ve kızı için daha iyi bir hayat kurma umuduyla Türkiye’ye göç etmişti. Bir yandan da profesyonel modellik hayalleri vardı. Teninin rengi nedeniyle maruz kaldığı ayrımcılık, tacizler, ekonomik mücadele, var olma çabası ve memleket özlemi… Tüm bunlar iç içe geçerek yıpratıcı bir hayatın çerçevesini çiziyordu.

“Amina”(2019) belgesel filminden bir kare

O süreçte göçün, hayallerle gerçekler arasında sıkışıp kalmak olduğuna, Amina’nın hikayesi ile beraber yakından tanık oldum. Aile hikâyelerim, tanıklıklarım ve bu film sayesinde göçmenliğe dair oldukça bilgi sahibi olduğumu sanıyordum. Ta ki kendi hikâyem başlayana kadar.

Meğerse bilmediğim ne çok duygu varmış!

Bugünden bakınca sık sık kendime “şimdi anlıyorum” dediğimi fark ediyorum. Filmin çekimlerine bugün başlamış olsaydım daha mı iyi olurdu, yoksa dengesi kaçmış, fazla mı içerden bir bakış olurdu bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; kendi irademizle seçmiş olsak bile, bir eylemin öznesi olmadan aslında onun hangi duyguya denk düştüğünü tam olarak anlamıyoruz. Filmini yapsak bile.

2017’de İstanbul çekimleri biter bitmez Senegal’e gitmek üzere uçağa bindiğimizde, yan koltuğumda oturan Amina’nın tırnaklarına takılmıştı gözüm. Ülkesine dönmeden bir gün önce, hayli gösterişli takma tırnaklar yaptırmıştı. O an, yıllar önce Almanya’ya göç eden halam geldi aklıma. Türkiye’ye her gelişinde benzer şekilde şıkır şıkır gösterişli tırnaklar taktırmış olurdu.

Mesele elbette bir takma tırnak değildi. Zamanla fark ettim ki bu, birçok göçmenin paylaştığı ortak bir duygunun işaretiydi: “İyiyim” deme ihtiyacı. “Merak etmeyin, olduğum yerde ayaktayım” mesajı. Asyalı, Afrikalı ya da Orta Doğulu fark etmiyor. Bir zamanlar Almanya’dan Mercedes’iyle gelen, fötr şapkasına tüy takan, viski ve çikolata dağıtan ama arka planda hayli zor bir hayat yaşayan göçmen profili hepimizin hafızasında.

Göç etmiş herkesin deneyimi biricik ama duygusu şaşırtıcı derecede ortak. “Daha iyi bir hayat için geldim, bunca bedel ödedim, o halde karşılığını alabilmeliyim” düşüncesi, zamanla tuhaf bir baskıya dönüşüyor. Modern dünyada “homesick”, eski kuşakların deyimiyle “sıla hasreti” denen duygu; bazen bir takma tırnağın, bazen üç beş çikolata paketinin, bazen de yeni ülkede kurulan arabesk bir rakı sofrasının ardına gizleniyor.

Yeni kuşak göçmenlerle birlikte bazı şeyler değişiyor. Kendi hikâyem çok taze olsa da yaşım beni eskiyle yeninin arasına bir yere koyuyor. Yeni kuşak daha suskun. Deneyimini ya kısa bir sosyal medya postunda ya da hiç anlatmadan taşıyor. Geri dönme arzusu daha silik, yeni ülkesine adaptasyonu daha hızlı. Ülkesine yılda bir büyük masraflarla değil, daha sık ama eli boş gidiyor. Başardığını nesnelerle gösterme ihtiyacı zamanla giderek ufalıyor. Politik meselelerden uzak durmayı seçiyor; çünkü konuşmanın çoğu zaman bir tartışmaya evrildiğini biliyor. Ülkesindeki yakınları tarafından sarf edilebilecek muhtemel cümlelerin odağında olmak istemiyor; “sen gidip kendini kurtardın” ya da “sen gittiğinden beri çok şey değişti, buraya dair fikirlerin artık bayat”.

Gurbette bir rakı- meze sofrası

“Ev”, yavaş yavaş geride kalmış bir nostaljiye dönüşüyor. Çocukluk anıları eski diziler, 90’lar şarkıları ve eskiden parçası olunan mekânları arayışta birer ritüel halini alıyor. Bir zamanlar “punk ölmedi” diyenler, yeni ülkelerinde Müslüm Gürses ya da Ahmet Kaya eşliğinde rakı masasına oturuyor. Stilize edilmiş, politik bağlamından kopmuş arabesk ve protest ruh, kafa karışıklığına eşlik eden bir fon müziği gibi çalıyor.

Türk bakkalları ihtiyacı tam karşılamıyor ama “hiç yoktan iyidir” kalıbı klasikleşiyor. Türkiye’de yüzüne bakılmayacak, lastikten hallice asma yaprağından yapılmış sarmalar, gerçek bir Ezine peynirin hayaliyle yenen feta peyniri, donuk da olsa simit bulmanın heyecanı küçük bir pansuman görevi görüyor. Burada tanıştığım Türkiyeli genç göçmenlerle bir araya geldiğimiz bir etkinlikte, yirmili yaşlarının ortalarında bir erkek kulağıma eğilip sessizce; “sarma yapsan da yesek keşke” demişti. Bir anda kendimi yer altı dünyasından bir karakter gibi hissedip uzunca bir kahkaha patlatmıştım.

O an yeniden hatırladığım bir şey vardı; kim olursa olsun, özlem duygusu ilk mutfağa misafir oluyor.

Türkiye’den ayrılırken yanımda üç bavul vardı. Küçük olan kitaplar ve defterler, büyüklerden biri kıyafetler, diğeri ise mutfak gereçleri, baharatlar ve soslarla doluydu. Zamanla Türkiye’den gelen arkadaşlara verdiğim siparişler aracılığıyla eksiklerim azalsa da aslında bunun hiç bitmeyecek bir ritüel olduğunu şimdiden hissediyorum.

İnsan taşıyıcıdır. Dilini taşır, kültürünü taşır, mutfağını taşır. Ülkesinin gelenekleriyle neredeyse hiç bağı olmayan biri, bir sabah kendini göç ettiği ülkesinde bir halk türküsü eşliğinde mantı hamuru açarken bulabilir. Bir gece önce telefonda “boş ver, evi toplama” diye ahkâm kestiği arkadaşına rağmen, ertesi gün mutfağında saatlerce turşu kurabilir.

Göç tam da bu yüzden “garip” bir duygudur. Bütün ikilikleri beraberinde getiren, özlemini içten içe bastırdığın şeyleri elde edebilmen için hayli zaman ve çaba harcaman gereken bir süreç. Olduğun yerde sevdiğin tatta yapanı bulamayacağını bildiğinden, o mantıyı herkesten iyi yapana kadar denemek de buna dahil.

Bunca özlem bir yana, peki yaşadığım ülkenin yemeği tabağımın neresinde duruyor? Bu gece 10’dan geriye doğru sayarak 2025’e veda edeceğiz. Bu yazıyı tamamladıktan sonra mutfağa girip, kendi yöntemimle bu ikilikleri kutlamanın başka bir yolunu arayacağım. İnsanlar gibi, yemekler de evlenebilir pek âlâ. Uzundur içmediğim rakıyı masanın baş köşesine alacağım. Bu sefer otomatik pilotta hazırladığım Türkiye’den meze tarifleri yerine, Türkiye ile Malta’nın tatlarını bir araya getirecek meze tarifleri deneyeceğim. Küçük çaplı bir melezleştirme kalkışması da diyebiliriz. Dişe dokunur bir sonuç çıkarsa, ne âlâ. Ne yaşadığım ülkeye ne de tamamen geldiğim ülkeye ait, masanın ortasında durduğunda, iki tarafın da kendini bulduğu bir tat yaratma hayali. Ne sıla hasretinden perişan olup gettosuna sıkışmış ne de gittiği ülkenin kültürü içinde yok olmuş tarafa meyledesim var. Daha dünyalı, daha gündelik, daha sahici bir tanıma ihtiyacımız var. Belki de biz göç etmişler, melezleşme tanımı üzerine daha uzun düşünmeliyiz. Gerçekleşmesi bazen kuşaklar boyu sürse de…

Göç, yer değiştirir.

Göçebelik, yolu öğretir.

“Melezleşme” ise yeni bir ev kurar

ama o ev haritada değil, kültürde durur.

(KA/HA)

Latin Amerika’nın kesik damarları bir türlü koterize olmuyor

Mazisindeki diktatörlükler bir yana, Arjantin günümüzde de demokratik bir imaja pek sahip olmayan ve Trump’ın desteğiyle coşmuş Javier Milei iktidarı altında ezilmeye devam ediyor.

Ülkeyi ekonomik olarak batırması yetmezmiş gibi popülist lider adım adım yürürlüğe koyduğu çirkin planıyla Kültür Bakanlığını lağvetti, ülkede sistematik olarak basına ve entelektüellere saldırılar arttı, kültür bütçeleri kısıldı, yani resmen kültür savaşı yürürlüğe konmuş oldu.

Halen yaşıyor olsa, esasen edebiyatçı olan meşhur Francisco “Paco” Urondo da mutlaka sevimsiz Milei’nin hedefinde olurdu.

Yazarlık dışında gerilla kimliğiyle de tanınan Paco Arjantin’deki son askerî diktatörlüğün politik kurbanlarından olsa da oğlu, ünlü şef Javier Urondo için o, her şeyden önce babasıydı.

Lakin siyasete çok bulaşmamaya çalışıyor gibi görünse de Javier işlettiği Urondo Bar’ın mutfağını, gezegenin vaziyetine dair yüksek bir farkındalık, tüketim çılgınlığına karşı katı bir muhalefet, kültürlerin füzyonuna yönelik büyük bir hassasiyetle yönetiyor.

Ne de olsa Javier, küresel yemek endüstrisinin tüm gezegende aynı şeylerin yenmesini istediğinin farkında. Tekdüzelikten yana olan sistem böylece ucuza üretilen şeyleri çok pahalıya satabilmenin önünü de açmış olmuyor mu?

Javier’i, artık tamamıyla yok edilmiş eski İstanbul lokantalarını hatırlatan Buenos Aires’teki Urondo Bar’da sakin sakin çalışırken, şeflik işini felsefeyle yoğurup neredeyse şiirsel zirvelere ulaştırırken görüyoruz. Kentin Kore mahallesi restoranlarına olan yoğun alakası bilhassa fermantasyon hususundaki merakını perçinliyor ve kendine göre yorumlar katarak kökleri asırlara dayanan mevzubahis yemek kültürünü kendi bilgeliğiyle harmanlıyor; Javier öğrenmeye, tecrübe kazanmaya ve mümkün olduğunca tat cambazlığı yaparak uzmanlaşmaya devam ediyor.

Yanlış anlaşılmasın, Javier’in mekânında en çok önemsediği üretim, Urondo Bar müşterilerine ihtimamla sunulan ekmeğin ta kendisi. İnsanlığın en eski ve temel besin kaynaklarından biri olarak, genç şef adaylarına da ilk etapta ekmek yapmayı öğrettiği dönemi tevazu ile hatırlıyor.

2025 Arjantin yapımı 67 dakikalık Jota Urondo, kaba bir şef (Jota Urondo, un cocinero impertinente/Jota Urondo, an impertinent chef) adlı belgesel bizi klasik şef filmlerinden çok daha gerçekçi ve çevreci bir mutfağa dahil ediyor. 2025 SSIFF Donostia Zinemaldia katılımcısı belgeselin yönetmen ve senaryo hanelerinde Mariana Erijimovich ile Juan Villegas adlarını görüyor ve ortaya çıkardıkları mütevazı neticeyi takdir ediyoruz.

Babasının şiirleri, hikâyeleri, piyesleri, romanı, eleştirel denemesi veya Trelew katliamından kurtulanlarla yaptığı meşhur röportajı kahramanımız şef Javier’i ne kadar tesir altında bırakmıştır bilemeyiz; lakin kendisini sebze ve meyve halinde, mutfağı için muntazaman alışveriş yaparken, esnafla gayet pratik bir çerçevede, nezaket kurallarını mutlaka gözetmek suretiyle irtibat kurarken görüyoruz.

O muhakkak ki tüm samimiyetiyle kolektivizme inanıyor ve aurasıyla müşterileri büyüleyen gizemli baş garson dahil, zarif mekânında tüm ekibiyle ahenk içinde çalışmaya ihtimam gösteriyor.

Javier, arsız kapitalizmin bize pazarladığı şef klişesinden farklı bir varoluş biçiminin mümkün olduğunu ispatlayıp belgesel seyircisinde mekânını ziyaret etme arzusunu muhakkak ki tetikliyor.

Cennet mi dediniz?

Gezegenin her köşesinden gelmiş göçmenlerden müteşekkil bir toplum yapısına sahip ABD’de, beyaz ırkın sözde üstünlüğünü empoze etmeye girişmiş Trump iktidarı ne kadar abesle iştigal ediyorsa, Brezilya gibi “renkli” bir coğrafyanın farklı bileşenlerini küçümseyip beyaz “efendiler”in mazideki zalim pratiklerini aynen sürdürmeyi arzulaması bir o kadar absürt.

Lakin sağcı Jair Bolsonaro gibi ırkçı, ayrıca dinci, kadın ve LGBT düşmanı bir fanatiğin iktidarı en azından bir süreliğine ele geçirmesi tesadüf olmasa gerek. Lula’nın şu anda tekrar lideri olduğu güneş, müzik ve aşk diyarının günün birinde, Trump’ın kurtarmaya pek hevesli olduğu dengesiz sağcının boyunduruğuna yeniden girmeyeceğinin ve sosyal adaletsizliklerin tekrar artmayacağının garantisini kimse veremez.

Nitekim kolonyalist çağdan itibaren geniş coğrafyaya sık sık empoze edilmiş faşist zihniyete uygun olarak yerel haklara, koyu tenli vatandaşlara hep ikinci sınıf muamelesi yapıldığı biliniyor. Neoliberal kapitalizmin dayattığı yeni versiyonu bir yana, klasik manada köleliğin de Brezilya’da hâlâ bitmediğini söyleyenler bile var.

Geniş arazi sahipleri beyazların çalışanlarına da sahip oldukları düşünüldüğünden günümüzde bu alışkanlıklarından vazgeçmekte zorlandıkları da anlaşılıyor. Bir türlü bitmeyen bu gerilim bilhassa gecekondu mahalleleri favelalara karşı dönemimizin polis şiddetinde vücut buluyor.

Cennet (Paraíso/Paradise) adlı belgesel Brezilya’nın çirkin ve kanlı yüzüyle tanıştırırken muhteşem bir kolajla bizi lunaparktaymışçasına eğlendirmeyi de ihmal etmiyor. Arşiv malzemesi yerinde müzik kullanımıyla görsel bir şölene, bazen çılgıncasına alaycı bir video klibe dönüşüyor; mizah ve ironinin muktedirlerle dalga geçmek için en tesirli vektör olduğu bir kez daha ispat ediliyor.

2024 Brezilya yapımı 75 dakikalık çarpıcı belgesel kadın yönetmen Ana Rieper’in kıvrak elinden çıkma ibretlik bir film. Brezilya, Meksika, Şili dışında Romanya ve Hollanda’da seyirciyle buluşmuş ödüllü belgesel bizi yalnız genel manzarayla karşı karşıya bırakmakla kalmıyor, bazı kahramanlarının şahsi tecrübelerinden de yararlanıp savunduğu tezi layıkıyla kanıtlıyor.

Bir zamanların fazlasıyla ırkçı propaganda filmlerinin faşist tonunu halen taklit edenlerin, Marksizm’i her türlü kötülüğün anası olarak kabul edenlerin günümüzde var olması ne kadar acayip değil mi?

Görünürde dinine çok bağlı zalim bazı beyaz burjuvalara bilhassa evlerinde hizmet vermekte olan insanların isyan edip artık bu boyunduruktan çıkmasının vakti geldi de geçiyor; bir de şartlar yeni hayatlara doğru yelken açmaya elverse!

Tecavüzü adeta olumlayan, ancak kilisenin öngördüğü “tabii” aile modelini kabul eden, kadının evinde oturup annelik yapmasını bekleyen zihniyet, kösteklenmiş güruhları oyalamak ve kontrol altında tutabilmek için pazarlanan afyondan başka bir şey değil, farkında mıyız?

Pinochet ne çabuk unutuldu!

ABD’nin muhtelif Latin Amerika ülkelerine resmî veya gayrı resmî müdahaleleri saymakla bitmez. Son zamanlarda, aslında Venezuela’nın petrollerine el koymak arzusuyla saldırgan Trump’ın sözde uyuşturucu baronu Maduro’yu zorla yerinden etmeye çalıştığı biliniyor. Oysa narkotik dünyasıyla mücadelesinin ne kadar sahte olduğu narko terörizmden ABD’de hüküm giymiş Honduras’ın eski cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández Alvarado’yu geçenlerde affetmesinden belli.

Ayrıca Kasım ayında yapılan seçimlere müdahale ederek Honduras’ın başına Nasry Juan Asfura Zablah’yı geçirmiş olması da hiç şaşırtıcı olmasa gerek.

Trump’ın uzmanlık alanı olarak Honduras seçimlerine de hile karıştırdığı aşikâr olsa da, Şili’de yakında başa geçecek aşırı sağcı ve ultra muhafazakâr José Antonio Kast Rist’in hangi akla hizmet seçildiği tartışılır. Mevzubahis seçimde ABD’nin tesiri mutlaka vardır, lakin hafızası sanki alınmış Şili halkı Pinochet diktatörlüğünden beri en fanatik sağcıyı, yaralar henüz kapanmamışken başa getirme gafletinde bulunabildi.

Oysa Şilili usta sinemacı Ignacio Agüero hafızanın önemine dikkat çekmek suretiyle memleketinin mazisine bir kez daha, teferruatlı bir analizle dalıyor.

Ölü ebeveynime mektuplar (Cartas a mis padres muertos/Letters to my dead parents) adlı belgelinde aile hatıraları ülkenin tarihî episotlarıyla harmanlanıyor, hafıza, geçmişe özlem ve rüya alemi sanki içi içe geçiyor.

2025 Şili yapımı 106 dakikalık belgesel için, FID Marseille, Viennale, Doclisboa, IDFA gibi saygın festivallerde yer almış, sinema estetiği hususunda sözü olan bir film denilebilir.

Aslında yıllar önce vefat etmiş ebeveyniyle hayalî bir konversasyona giren yönetmen Agüero filmde aynı zamanda rol de alıyor; adı hem senaryo yazarı, hem sinematografi, hem de montaj hanelerinde bazen yalnız, bazen başkalarıyla müşterek şekilde yazılı.

Karşımızda Raúl Ruiz’le muhtelif kereler işbirliği yapmış Agüero’nun elinden çıkma, adeta bir “şamanik sinema” örneği var desek yalan olmaz. Sinema hocası Gonzalo de Pedro’nun dediği gibi, bu tanımın sahibi Ruiz zaten belgeselde sık sık anılıyor; zaman, boyutlar, hayat, ölüm, rüyalar ve hafıza gizemli köprülerle birbirine bağlanıyor.

Agüero film boyunca ebeveyniyle yaşadığı evin bilhassa avlusunda oturup bir hayat muhasebesine girişiyor; onların yaşadığı zamandan beri halen canlı olan bitki, çiçek ve ağaçlarla özdeşleşip kendine de bir ömür biçiyor.

Ailedeki sevimli teyzelerin dışında askerî rütbe sahipleri de anılıyor, diktatörlüğün cinayet ve kayıplarla dolup taşan mazisi bir kez daha deşiliyor. Arşiv görüntüleri insanı ister istemez nostaljiye sürüklerken Faşizme karşı daima tetikte olmamız gerektiği bir şekilde hatırlatılıyor, lakin beyhude…

(RV/HA)

İddet müddeti ve Oyun Teorisi

21. yüzyılın ilk çeyreğini devirdik, biraz daha ilerleyebiliriz, derken şu haberle kendimizi bir anda geçen yüzyılın ortasında bulduk.

Tamamı erkeklerden oluşan AYM, kadınlar için ‘iddet müddeti’ Anayasa’ya uygun dedi
Tamamı erkeklerden oluşan AYM, kadınlar için ‘iddet müddeti’ Anayasa’ya uygun dedi
31 Aralık 2025

Eski adıyla iddet müddeti yeni adıyla bekleme süresi kadınların yeniden evlenmek için kanun namına gebe olmadığını ispat zorunluluğu demek.

İddet, Aramice-Süryanice “iddan” kelimesinden türetilmiş. Muayyen günler, periyot, ay hali, renkli olmak, regl, menstrüasyon, adet görmek, artık ne derseniz o. Memleketimizde tümüyle biyolojiyle ilgili bu minik döngü, devletin, kanunun, mahkemelerin ilgi alanına girmektedir. Yani kadınların rahim iç yüzeylerinin dökülüp dökülmediği bir devlet meselesidir.

Olayımıza dönersek, İstanbul’da bir kadın eski eşiyle yeniden evlenmek istemiş. Ne var bunda, evlenirse evlensin, bize ne, diyebilirsiniz. Ama öyle değil o işler. Bir kere kadın gebe mi değil mi bilmemiz lazım. Bunun için kanunda hüküm var efendim! Siz kişisel olarak ilgilenmeyebilirsiniz tabii, ama devlet ilgilenir.

Devletin bu merakı nereden kaynaklanıyor derseniz, ailenin ve özel mülkiyetin kökenleriyle biraz daha meşgul olmak gerekebilir. Pek düşkünüymüş gibi yapmaktan kendimizi alamadığımız “namus” da eski Yunanca “nomos” kelimesinden gelir, pay etmek, üleştirmek demektir.   

Biz, özel hayatı Resmi Gazete’de ilan edilen karara konu olan arkadaşımızın meselesine dönelim. Eski eşi gözüne yeniden güzel görünen kadın mahkemeye başvurmuş 300 günlük bekleme süresini ortadan kaldırmak istemiş. İstanbul 8. Aile Mahkemesinin hakimi de çok fiyakalı bir iş yapıp mealen “Bu ne bilimsizliktir, genetik bilimi fezaya varmış, biz burada ne ile uğraşıyoruz” demiş ve Anayasa Mahkemesine başvurmuş ki kanun hükmü iptal edilsin.  

Anayasa Mahkemesinin yılbaşı hediyesi niyetine 31 Aralık günü Resmi Gazete’de yayımlanan kararında kadınların döngüsü neden devlet meselesidir ve öyle kalmalıdır, açıklanmış. Mesele gelmiş soybağına, eski tabirle nesebin sahih olmasına dayanmış. Elbette “bu bebenin babası kim, bilmesin mi bu yavru babasının kim olduğunu” örtüsünün altından cin gibi gözlerle bakınan ve adı anılmayan gizli özne miras.

Eh devletin merakının kökenini anladık diyelim de Anayasa Mahkemesi kararında yanıtlanmayan soru şu: Genetik testi diye bir şey var, neden o yolu denemiyoruz? Meşru amaç demiş, demokratik toplumda gereklilik demiş, toplumsal yarar demiş ama şuncacık soruya bir yanıt vermemiş yüksek mahkeme. Oyçokluğuyla alınan kararın ana gerekçesi birkaç bin yıllık kabule dayanmış, 20. yüzyılın ortasına gelememiş.

Karara muhalif kalan Engin Yıldırım, Yusuf Şevki Hakyemez, Selahaddin Menteş ve Kenan Yaşar karşıoylarında, "Bilimsel bir yol var iken kadınlar neden mahkemelere hallerini arz etsinler, böyle bir kanun maddesi neden olsun" demişler. Engin Yıldırım olayı bambaşka bir boyuta getirip rasyonel bir aktör olan devlet nasıl davranabilir sorusunu John Nash’in Oyun Teorisi ile açıklamış ve uzun gerekçesinin bir bölümünde şöyle demiş:

“7. Alternatif Oyun: Devlet D3'ü Seçerse (DNA Testini Esas Alırsa):

D3 Stratejisi: Kanun Koyucu, bekleme süresini kaldırır ve soybağını kesinleştirmek için DNA testi/uzman raporu gibi teknik kanıtları esas alır.

Kadın Stratejisi (K): Bekleme süresi kalktığı için K1 ve K2 stratejileri ortadan kalkar.

K: Serbestçe Evlenmek (Hemen evlenmek için)

Devlet Faydası: UD = Pyüksek - Rdüşük - Mdüşük (Soybağı kesinleşti, anayasaya aykırılık riski azaldı).

Kadın Faydası: UK = Hyüksek (Maliyet B ve C ortadan kalktı). Alternatif Denge: (D3, K)

Alternatif Denge: Bu denge, Pareto İyileşmesini sağlar, çünkü her iki oyuncunun da faydası artmaktadır. Mevcut hukuki düzenleme (D1) yüksek bir maliyet içermektedir. Modelin Nash Dengesi, kadının eski eşle evlenme istisnası dışlanarak kurulduğunda, (Mevcut Kuralı Korumak, Dava Açmak) olarak ortaya çıkmakla birlikte, bu denge noktasının (DNA testi gibi teknik bir aracı esas almak, serbestçe evlenmek) dengesine göre daha verimsiz/maliyetli olduğu görülmektedir”.

Anlaşılan o ki karşımızda rasyonel bir özne bulana kadar bu çile bitmeyecek. Bizim döngünün ulaştığı yerlere bak!

(ÖE/HA)

Cahide Birgül külliyatı ya da zindana dönüşmüş dört duvar hikâyeleri

Cahide Birgül (1956- 2009), sevgili arkadaşım ve meslektaşım Ayşe Nur Özkan’ın tavsiyesi üzerine tanıştığım bir yazar. Çok ama çok geç kalınmış bir tanışıklık oldu benimkisi.

Popüler edebi figürlerimiz arasında yer almayan Cahide Birgül hakkında internette araştırma yapıldığında elbette birtakım sonuçlara ulaşılabiliyor: Dergipark üzerinden eserlerindeki varoluşçuluk üzerine yazılmış bir makaleye[1] ve ulusal tez merkezi üzerinden benim de doktora tezi danışmanlığımı yapmış olan çok değerli hocam Prof. Dr. Dilek Direnç’in yönetiminde yazılmış, eserlerindeki toplumsal cinsiyet ve cinselliğin incelendiği bir yüksek lisans tezine ulaşmak mümkün. Kitaplarının yapı ve tema açısından incelendiği bir yüksek lisans tezi de mevcut.[2]

Ben de Cahide Birgül’ün kitapları hakkında bir yazı kaleme alarak hem yazarın akademi dışında tanınırlığına hem de kültürel hafızamıza naçizane bir katkıda bulunmak istedim. Cahide Birgül’ün Türk edebiyatının kuytularında kalmaması gereken, çok kıymetli bir yazar olduğunu düşünüyorum.

Gülayşen Erayda, Cahide Birgül’ün kendi okur kitlesini yaratabilen ve bu okur kitlesinin sadakatini kazanan bir yazar olduğuna dikkat çekiyor[3]. Gerçekten de Cahide Birgül’ün edebi evreni hem çok başka hem çok aşina bir dünyanın kapılarını aralıyor ve bu dünyaya girince bir süre başka dünyalara geçmek istemiyorsunuz. O dünyanın derinliklerine dalarken dikkatinizin dağılmaması gerekiyor. Benim Cahide Birgül okumalarım tam olarak böyle gerçekleşti. Okumaya başladığım ilk romanı Geceye Uyananlar’dan sonra sadece onun romanlarıyla ilerlemek istedim.

Ölümünün onuncu yılında Kafka yayınları tarafından romanları yeniden basılan Birgül’ün toplam dört romanı var: Gölgeler Çekildiğinde (1998), Geceye Uyananlar (2000), Ah Tutku Beni Öldürür Müsün (2004) ve Eflatun Koza (2009). Her bir romanda bambaşka karakterle yegâne bir dünya yaratılmış olsa da bence bütün romanlarının ortak bir sorunsalı var: Aile…

Belki de günümüzün moda tabiriyle “toksik” aile demek daha doğru olur.  Toksik aile, çok kaba hatlarıyla, gücü elinde tutan bireylerin diğerlerini incittiği, onların üzerinde bir iktidar kurduğu ve üzerinde baskı uygulananların öz değerinin yok edildiği, anksiyeteye sürüklendiği, ruhsal sağlığının ciddi oranda tehlikeye atıldığı aile olarak tanımlanabilir; bu, kan bağıyla birbirine bağlı insanların oluşturduğu çok zararlı bir ilişkiler yumağı[4]

Cahide Birgül romanlarıyla elimize işte böyle bir yumak veriyor. Düğüm düğüm olmuş bir yumak; çözmek için uğraştıkça ip yapağılaşıyor. Benim bu yazıda amacım Birgül’ün romanlarının özetini vererek toksik aile kavramının bu romanlarda nasıl temsil edildiğini kısaca incelemek.

Gölgeler Çekildiğinde (1998) artık iyice yaşlanmış olan babası ile aynı evde yaşayan öğretmen Esin’in başrolde olduğu bir hikâye. Zamanında çok otoriter olduğunu anladığımız anne ölmüş; hayatları boyunca pasif kalan baba hâlâ etkisiz. Esin, çocukken annesinden pek ilgi görmediğini anladığımız bir kadın. Nişanlı; fakat ümitli değil. Ne öğrencileriyle ne de iş arkadaşlarıyla onu özellikle mutlu eden bir şey yaşıyor. Yaşama sevinci neredeyse tükenmiş bir insan. Bir apartman dairesinde babasıyla sürdürdükleri boğucu yaşam, davetsiz misafirleri Deniz’in gelişiyle hareketleniyor. Esin’in uzun yıllardır görmediği ve geçmişte yaşanan çocukça bir anlaşmazlıktan dolayı hiç de görmek istemediği kuzeni Deniz, uçarı bir kız. Esin’in zıddı. Aralarında Esin’in ilk başta kabullenmekte çok zorlandığı bir ilişki başlıyor ve Esin bu ilişkide ne kadar mutlu olduğunu fark ettiği an Deniz için tüm dünyayı karşısına almaya hazırken Deniz, Esin’i, Esin’in nişanlısı Kenan’la kaçarak terk ediyor. Bir süre sonra, Deniz ve Kenan’ın geçirdiği trafik kazasında aranan yakın Esin oluyor. Kazadan sonra hastanede kalmayıp kayıplara karışan Deniz’in günlüğü Esin’e teslim ediliyor. Esin, bu günlükte kendi ayaklarını yerden kesen o kısa süreli ilişkinin izine rastlamıyor; fakat kendisiyle yüzleşmesini ve belki de kronik mutsuzluğunun sebebini anlamasını sağlayan Deniz’in ardından büyük bir yas tutmuyor, öfke de duymuyor. Kendi gölgesinden çıkıp hayata tutunmaya çalışıyor.

Geceye Uyananlar (2000), bir istihbarat ajanı olduğunu anladığımız Haluk ile kız kardeşi Nilüfer ve en küçük kardeşleri Memo’nun hikâyesinin anlatıldığı bir roman. Çoktan ölmüş bir baba ve henüz yeni ölmüş bir annenin ardından aynı evde yaşamaya devam eden, yaşları tahminen otuzlarda olan üç kardeşin anıların ağırlığı altında aynı evde yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini okuyoruz. Onlarınkisi ebeveynlerin ölümünün ardından birbirine tutunup hayatta kalmaya çalışan üç kardeşin azim dolu hikâyesi değil elbette. Haluk’un kendi iş stresinin ve özbenlik sorunlarının altında ezildiği, herkesin yükünü ve en çok da engelli kardeşi Memo’nun yükünü sırtlanmış Nilüfer’in sırtındaki ağırlıklarla hayatını -paradoksal bir şekilde- özgür bir kadın olarak sürdürmeye çalıştığı, engelinden dolayı sessizliğe mahkûm olmuş Memo’nun öfke nöbetleriyle kahrolduğu hayatların hikâyesi Geceye Uyananlar. Düşük rütbeli bir asker olan, iş yerinde de evinde de pek bir mevcudiyet gösteremeyen fakat evinin duvarında bir kamçı koleksiyonu bulunduran ve bu koleksiyona tutkuyla bağlanan bir baba, evde varlığı yokluğu bir olsa da sessizce egemenliğini kurmuş olan ve açık bir şekilde boylu boslu oğlu Haluk’u kayıran bir anne, olası eşcinselliğinden korktukları engelli oğullarını askere yollayan ebeveynler… Haluk, kız kardeşi Nilüfer’e zaman zaman ensest çağrışımları olan bir ilgi duyuyor, erkek kardeşi Memo’ya karşı şefkat besleyemiyor ve hatta Nilüfer’in onu sarıp sarmalamasını kıskanıyor. Nilüfer, evin içinde ev ve bakım işleriyle bütün hayatını doldururken ev dışında -Suat’a âşık olana kadar- çok sayıda erkekle ilişki yaşayarak kendine bir hayat kurmaya çalışıyor ve bir yandan da garip bir şekilde abisinin ilişkilerini merak ediyor. Memo, sessiz. İyiyse çizim yapıyor, değilse kriz geçiriyor ve bir gün çok büyük bir kriz anında eskiden babasının kamçılarını sergilediği duvarı yıkıyor. Dört duvar, bu kardeşlere aslında zindan; ama bu zindanı yıkmaya cesareti olan tek kişi muhtemelen akıl hastanesine kapatılacak olan Memo.

Ah Tutku Beni Öldürür Müsün (2004), İstanbul’a okumaya gelen ve maddi zorluklar nedeniyle başkalarının evinde bakıcılık yapan Melih’in baş karakter olduğu bir roman, ama tek başına Melih’in hikâyesi değil. Melih, babasıyla ilişkisi para istemek için yaptığı kısa telefon görüşmeleriyle sınırlanmış yalnız bir genç. Annesi öldükten sonra babası ve üvey annesiyle yaşamaya başlamış. Babasının üvey annesiyle kurduğu aileyi kendi ailesi olarak benimsemiyor. Okulda bir arkadaş çevresi yok. Kendi tabiriyle “sakatlardan” ve zenginlerden hoşlanmıyor. Zenginlere duyduğu hınç nedeniyle uygun durumlarda zenginlerin ceketinden bir parça keserek evinin duvarında bir koleksiyon yapıyor. Kedisi Mıcır dışında hiçbir canlıya düşkünlüğü yok. Sevgi ve güven duygusunun olmadığı bir ortamda büyüdüğünü anladığımız Melih, kendi yaşıtı sayılabilecek Olcay’ın bakıcılığını üstleniyor. Olcay, bir kaza sonucu yürüme güçlüğü çeken zengin bir çocuk. Melih’in hiç sevmeyeceği bir karakter.  Olcay teyzesi Sevil Hanım’ın yanında yaşıyor. Olcay’ı sakat bırakan kazada kardeşi Gülce ölmüş. Yine bir dört duvar. Yine mutsuz, eksik bir aile. Bu romanın polisiye yanını, Sevil Hanım’ın dairesinde hiç kimsenin girmediği kilitli bir odanın etrafında şekillenen hikâyeler oluşturuyor. Melih çok değerli olduğu ve bu odada saklandığı söylenen bir büstün peşinde düşmüşken hasta bir zihnin eseri olan hayvan ölüleriyle karşılaşıyor. Olcay’ın eseri olduğunu anladığımız bu koleksiyonun açığa çıkmasından sonra Olcay büstü yanına alıp evi ateşe vererek kaçıyor. Melih kendi evine dönüyor ve Olcay’ın öldürdüğünü sandığı kedisi Mıcır uzun bir yok oluşun ardında geri gelince huzur ve mutluluğa erişiyor.

Eflatun Koza (2009), adını ancak romanın sonlarında öğrendiğimiz anlatıcı Evrim’in hikâyesi. Evrim, yıllar boyu gölgesinde kaldığını düşündüğü ikizi Ece’nin ihanetine uğramış bir kadın. İkizi, Evrim’in nişanlısıyla kaçarak evi terk ediyor. Babaları çoktan ölmüş. Terzilik yaparak evi geçindiren annesi son derece ketum, mesafeli bir kadın. Ece’nin gidişinin ardından iyice sessizliğe bürünmüş;  sevgisi, şefkati, ilgisi, alâkası, neredeyse bütün duyguları tükenmiş. Evde Zarife ismini verdikleri ve Evrim’in n evin bireyi gibi gördüğü cansız bir manken var. Annesi provaları bu manken üzerinde yapıyor.  Evrim, annesiyle birlikte sessiz ve bunaltıcı bir yaşam sürerken bariz bir iş arayışında olmamasına rağmen babasının çalıştığı gazetede babasının hatırına işe alınıyor. Kendisinin Eflatun Kadınlar adını verdiği bir kayıp kadınlar dosyası üzerinde çalışması isteniyor. Evrim, bu dosyada lezbiyen bir ilişkisi olan bir çiftin sırra kadem bastığını öğreniyor. Kadınlardan biri Irmak, diğer Çağla. Çağla, Irmak’ın annesinin yakın arkadaşı. Tarafların yakınları kadınların arasındaki ilişkiden dolayı bu dosyanın fazla karıştırılmasını istemiyor; Evrim’in patronu kadınların lezbiyenliğinin ön plana çıkarılarak dosyanın parlatılmasını istiyor. Evrim, araştırma sürecinde, bu çiftin zaman geçirdiği bir gay barın sahibi olan Neclâ ile tanışıyor. Neclâ ile aralarında Evrim’in başta anlamlandıramadığı, sonradan kabul ettiği bir yakınlaşma yaşanıyor ve roman boyunca hüznü hiç bitmeyen Evrim, Neclâ ile kısa süreli de olsa mutluluğu yakalıyor. Öte yandan, Neclâ ile ilişkisini sürdüremiyor. İş yerinde de tutunamıyor ve işten ayrılıyor. Eflatun kadınlar dosyasında bir çözüme kavuşulmazken evin dışındaki dünyada yaşadığı hareketi de dört duvar arasındaki sevgisizliği de kaldıramayan Evrim akıl hastanesine yatırılıyor.

Görüldüğü üzere, Cahide Birgül’ün bu dört romanında da toksik aile ortamı bireylerin yaşadığı mutsuzluğun, umutsuzluğun, yalnızlığın temel sebebi olarak karşımıza çıkıyor. Annesinden ilgi görmeden büyüyen ve kendisini toplumsal normlara teslim etmiş Esin, evin erk sahibi olarak annesinin gözdesi ilan edilen ama bu gözdelik durumu her an her yerde devam etmeyen Haluk, mahkum olduğu sessizliği bir duvarı yıkarak aşmaya çalışan Memo, iki erkek kardeş arasında parçalanmadan ayakta kalmaya çalışan Nilüfer, aile ortamında sevgi görmeden büyüyen ve hayata karşı bir hıncı olan Melih, annesinden ilgi görmeyen ve kardeşinin ihanetine uğramış Evrim…

Çocuklarına yeterli veya eşit sevgi göstermeyen anneler, çocuklarına ne ilgi ne sevgi gösteren babalar ve birbirlerini tutmayan, birbirine tutunamayan kardeşler… Bastırılmış, saklanmış kimlikler… Tuhaf koleksiyonlar…. Hepsi aynı dört duvarın arkasına girince ortaya çıkan boğucu his. Bahsedilen tüm karakterler aile içi ilişkiler yumağının kurbanı gibiler. O yumak ayaklarına, boyunlarına dolanmış sanki, çözmekte zorlanıyorlar. Benim penceremden, Cahide Birgül’ün evreni bu. İlk romandan son romana bu yumağı çözme umudunuz varsa ipin ucunu bulmak zor; ancak kesinlikle çabaya değer.


[1] https://dergipark.org.tr/tr/pub/inijoss/article/1674599

[2] https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp

[3] https://pazartesi14.com/2020/12/01/cahide-birgul/

[4] https://www.psychologytoday.com/us/blog/stress-fracture/202512/3-reasons-we-avoid-family-conflict-and-why-we-need-to-stop

(HBM/HA)

Bizim büyük sağlamcılığımız

Bundan birkaç ay önce bianet’te sağlamcı bakış açısıyla yazılmış bir romanın, yine sağlamcı bir söyleşisi yayımlandı. Birazdan okuyacaklarınız bir tür ifşa metnidir.

Tam şimdi hızlıca adres çubuğunu kontrol etmiş ve bianet'te olup olmadığınıza bakmış olabilirsiniz. Evet, doğru yerdesiniz. Bu yazıyı anlamlı ve bianet’i de bu kadar değerli kılan da bu. Sağlamcı bir içeriği yine aynı mecrada eleştirme ve düzeltme fırsatını kaç yerde bulabilirsiniz ki?

Nalan Yılmaz: En karanlık geceler bile aydınlığa kavuşur
Nalan Yılmaz: En karanlık geceler bile aydınlığa kavuşur
28 Ağustos 2025

Söyleşiye konu kitabın adı, Işık’ın Yolu. Yazarı Nalan Yılmaz.

Neredeyse baştan sona yüzümü buruşturarak okumak zorunda kaldığım söyleşinin girişinde, kitap şu cümlelerle tanıtılıyor:

“Işık’ın Yolu kitabında 'umut' hep canlı tutularak, anne babası görme engelli olan Işık’ın ve ailesinin sorunları işlenir.”

Anne babası görme engelli olduğu için çocuğun adı da Işık olmuş. Ne yaratıcılık ama? Bir yaşama biçimi, bir yetisel çeşitlilik olan körlüğü, 'karanlık-aydınlık' metaforuna hapsetmekten sıkılmadı insanlar. Yine tanıtım cümlesinde dendiğine göre kitapta, "anne babası görme engelli olan Işık’ın ve ailesinin sorunları” işleniyor.

Sorun evet, işin içinde görme engelli karakterler varsa işlenecek tek şey “sorun” olabilir çünkü (!)

Bu arada cümlede geçen “umut” sözcüğü de tırnak içine alınmış. Konu duygusal konu ne de olsa (!)

İlerleyen bölümde kitabın temasının görme engellilerin yaşadığı sorunlar olduğu tekrar belirtiliyor. Ancak şu şekilde önemli bir ek yapılıyor:

“Bununla birlikte roman, kahramanımız Işık’ın engelli ebeveynlere sahip olduğu için okulda ve evde yaşadığı sıkıntılara da vurgu yapıyor.”

Cümlede geçen, “engelli ebeveynlere sahip olduğu için” ifadesine dikkatinizi çekerim. Çocuğun yaşadığı sıkıntıların sebebi ebeveynlerinin engelli olmasıymış. Tanıtım şöyle devam ediyor:

“Babası öğretmen ve mesleğini yapamıyor.”

Sebep? Böyle bir kurguyla körlerin öğretmen olsalar bile mesleğini yapamayacağı yanlış bilgisi dolaşıma sokulmuş olmuyor mu? (Bilmeyenler için, sadece ülkemizde binlerce kör öğretmen mesleğini yapmakta.)

Üstelik bu bir çocuk kitabı ve daha küçük yaşlarda onlara engellilerin öğretmenlik yapamayacağı kanıksatılıyor. Romandaki karakterler kamusal alanda şarkı söyleyerek geçimlerini sağlıyormuş. Bu iş ne ayıptır ne de kötüdür ama ben o sağlamcı ezberinizle yaptığınız “dilenci” benzetmesinin kokusunu yüz metreden alırım.

Söyleşiden bir soru:

“Bu fikir nasıl doğdu? Seni bu kitabı yazmaya iten özel bir hikâye, gözlem ya da karşılaşma oldu mu?”

Cevap:

“Bu kitabı yazmaya iten herhangi bir hikâye ya da karşılaşma olmadı.”

Ben de şunu sormak isterdim: Hiçbir karşılaşmanın olmadığı bir grupla ilgili kitap yazabileceğinize nasıl ikna oldunuz?

Devamında söylendiğine göre, yazara hocası görme engeliyle ilgili kitap yazmasını söylemiş. O da yazmış. Sırada söyleşiyi yapanın sağlamcı sorusu var:

“Kitapta, görme engelli ebeveynlere sahip olmanın çocuklara yüklediği sorumluluklara dikkat çekiyorsun. Sence bu çocukların yaşadıkları görünmeyen yükler toplum tarafından yeterince algılanıyor mu?”

Sırf anne babası engelli diye bir çocuğun kimsenin farkında olmadığı yükler ve sorumluluklar taşıdığını söylemek kaçıncı seviye bir sağlamcılık? bianet’te bu konuyla ilgili yayımlanmış harika ve gerçek bir söyleşi var. Her ikisi de kör olan Ayşe ve Turgay Gümüş çiftinin ebeveynlik deneyimlerini okumanızı öneririm.

"'Bakamazsınız siz' diyenler şimdi bizden gururla bahsediyor"
GÖRME ENGELLİ EBEVEYNLER ANLATIYOR
"'Bakamazsınız siz' diyenler şimdi bizden gururla bahsediyor"
26 Ağustos 2024

Yazarın cevabından korkunç alıntılarla devam ediyorum:

“Ebeveynden sadece biri engelli olsaydı Işık’a yüklenmesi gereken sorumluluklar farklı olurdu.”

Doğrudan, “Engelliler çevrelerine yüktür” deseydiniz, bu kadar net ifade edemezdiniz herhalde. Yazar görme engellilikle ilgili kitap yazdığını düşünmüş ama yazdığı şey daha çok engellinin yanındaki sağlam kişinin hikayesi sanırım. Yani “engellinin ailesindeki kişiler ne sorunlar yaşıyor bir bilseniz” gibi bir şey anlatmaya çalışıyor.

Yok, hemen bir cümle sonra engellileri merkeze alan bir ifadesi var, şöyle diyor:

“Aslında gerçek şu ki engelli insanlarımız da toplumda göz ardı ediliyor.”

“İnsanlarımız” mı? En çok da bu ifadeye öfkelendim çünkü diğerleri en basit haliyle cahillikti, ama burada kibir var, kendini üstte görme var. Bugüne kadar sizi siz yapan çeşit çeşit özelliğinizi düşünün; yaşınızı, mesleğinizi, dünya görüşünüzü, sevdiğiniz ve hoşlanmadığınız şeyleri düşünün…

Benlik saygısı olan yetişkin bir bireysiniz ve alakasız biri gelip sizden “engelli insanlarımız” diye bahsediyor. Kabalığım için baştan özür dileyerek şunu sormak zorundayım: Siz kimsiniz?

Yazarın “engelli insanlarımız” dediği kişilerin karşılaştığı çevresel engellerden de şu şekilde bahsediliyor:

“Görenlere bile engel teşkil eden bu bilinçsiz, özensiz davranışlar…”

Erişilebilirlik sorunlarının yarattığı vahameti buradan anlıyoruz, “görenlere bile” engel yaratıyor. Göreni/sağlamı referans almadan hak savunusu yapabilmeye dair bir şeyler anlatmak isterdim ama şu an böyle bir noktanın çok uzağındayız.

Söyleşi sorularında, bu kitapta görme engellilerin de hayatta bir şeyler başarabileceğinin anlatıldığı, hatta bu kitabın “bu gibi ailelerde” yaşayanlar için bir rehber olduğu da iddia ediliyor. İlerleyen paragraflarda gelen soru üzerine yazarımız, görme duyusu olmadan algılamanın nasıl olacağı konusunda bilgiler veriyor. Konuyla ilgili iki sağlam kişinin sohbeti şu klişe cümleyle taçlanıyor:

“Biliyoruz ki sağlıklı her insan bir engelli adayıdır.”

Burada hemen gülmeyin, bir alıntı daha ekleyeyim ikisine birlikte gülersiniz:

“Gönül isterdi ki kitabın adı kapağında da kabartmalı olarak bulunabilsin. Ekonomik çekincelerin buna el vermediğini anlamak zor değil elbette ama yine de ikinci baskıda olabilmesi için evrene mesajımızı iletelim.”

Engellilik konusunun bir hak alanı olduğunun anlaşılması için ben de evrene mesaj mı iletmeliydim acaba? Bu söyleşiden sonra asıl niyetim kitabı okuyup kitap üzerinden bir eleştiri yazısı yazmaktı ama hiçbir yerde erişilebilir formatta romanı bulamadım. Söyleşiyi yapan kişi kitabın “hedef kitleye ulaşması için” sesli kitaba da dönüştürülmesinin iyi olacağını söylemiş. Hedef kitle dediği korkarım körler. Körlerin bir metni yalnızca sesli olursa okuyabileceğini zannediyor sanırım, dahası bunu da söyleşiyi okuyan bir derneğin üstlenmesi için çağrı yapıyor.

Oysa tek bir dijital kopyasının herhangi bir kütüphaneye verilmesi yeterdi, ama engellilikle ilgili kitap yazmak için de röportaj yapmak için de hiç bilgi lazım değildir, çünkü sağlamcılık bunu gerektirir.

Buraya kadar her şey yeterince rahatsız edici değilmiş gibi kapanışta dehşet verici bir bilgi geliyor yazardan:

“Kitapla ilgili yapmak istediğim şeylerden biri atölye çalışmaları yaparak, çocuklara engelli olmayla ilgili empati kazandırmak…”

Ne diyeceğimi, ne hissedeceğimi bilemiyorum… Umarım yapmaz!

Engellilik alanı canı isteyen herkesin sıfır bilgiyle iş üretebileceği ve söz söyleyebileceği bir alan değil. Bununla birlikte dokunulmaması gereken hassas bir alan da değil. Yanlış bir şey mi yaparım/söylerim diye çekinmek yerine hak temelli savunuculuk yapan örgüt ve aktivistlerle temas kurabilirsiniz.

Engellilik konusu, diğer hak alanlarından ve mücadelelerinden daha zor ve karmaşık değil. Belki de gerçekten “eşit” olduğumuzu kabul edebildiğinizde başlayacak her şey. Korkmayın, gücenmeyin, hazmedin.

Sağlamcılık nedir, ne değildir?
10-16 MAYIS DÜNYA ENGELLİLER HAFTASI
Sağlamcılık nedir, ne değildir?
13 Mayıs 2024

(HA)

2025’te kültür-sanat: Hafıza, baskı ve direniş arasında bir yıl

2025, kültür ve sanat alanında yalnızca yeni üretimlerin değil; yasakların, müdahalelerin, sansür biçimlerinin ve hafıza mücadelelerinin de belirleyici olduğu bir yıl olarak kayda geçti. 

Sanatçılar, kurumlar ve izleyiciler; kültürel ifadenin giderek daraltıldığı, kamusal alanın ideolojik sınırlarla yeniden çizildiği bir dönemde üretmeye, anlatmaya ve hatırlatmaya devam etti.

Arkeolojik alanlardan müzik sahnelerine, film festivallerinden uluslararası kültür organizasyonlarına kadar pek çok başlıkta, iktidar politikalarıyla kültürel ifade arasındaki gerilim daha görünür hâle geldi. 

Bu almanağı, yılı yalnızca “olan biten”in kronolojik bir dökümü olarak değil; kültür-sanat alanının nasıl baskı altına alındığını, bu baskıya nasıl yanıtlar üretildiğini ve kimi zaman nasıl geri döndüğünü kayda geçirmek için hazırladık. 

2025’in kültür-sanat hafızası, hem üretimleri hem kayıpları hem de ısrarla açılan gedikleri içinde barındırıyor.


Asiye Dinçsoy: Kadın dayanışması setlerin havasını değiştiriyor

Oyuncu Asiye Dinçsoy’u yalnızca dizi setlerinde ya da televizyon ekranlarında değil, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde sokakta, dayanışmanın ve mücadelenin içinde görmek de mümkün.

Sinema seyircisinin kalbinde Toz Bezi filmindeki “Nesrin” karakteriyle özel bir yer edinen Dinçsoy, son olarak Kızıl Goncalar’daki performansıyla da dikkatleri üzerine çekti.

Oyunculuğu yalnızca bir meslek olarak değil, dünyayla kurduğu politik ve vicdani ilişkinin bir parçası olarak gören Dinçsoy, “Sanatın dönüştürücü gücünü hissettiğimde her şey yerine oturdu” derken hem sahnedeki hem de hayatın içindeki duruşunu da özetliyor.

Dinçsoy, “Ödüller değil, iyi bir insan olmayı sürdürebilmek asıl mesele,” diyor.

Mersin’de düzenlenen 2. Uluslararası Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali kapsamında bir araya geldiğimiz Asiye Dinçsoy ile oyunculuk serüvenini, sinemanın ve sanatın dönüştürücü etkisini, kadın dayanışmasını ve kendisini dönüştüren rolleri konuştuk.

Festival için buradasınız. Nasıl geçti festival, siz nasıl buldunuz?

Uçan Süpürge Film Festivali ile çok daha yıllar öncesine dayanan bir tanışıklığa sahibim. Ankara ayağını daha iyi biliyorum ama burada olmak da çok güzel. Kadın Gazeteciler Derneği ve aynı zamanda Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleşen bu etkinliğin içinde olmak çok keyifli.

Sektörden belli insanların geldiği, konuşmaların yapıldığı, kadınların kendi sorunlarını konuştuğu, anlattığı ve aynı zamanda bunu sinema ile bağlantılandırdığı bir festivalde olmak kesinlikle çok doyurucu, öğretici bir süreç. 

Daha da çoğalması gereken, aslında her şehirde yapılması gereken bir etkinlik. Çünkü sanat, insanlara ulaşmanın en kolay yolu bana göre, çok daha insani ve duygusal ve bu yüzden de etkileyici. Buradaki panellerin, konuşmaların, söyleşilerin buradaki insanlarla şehir dışından ve sektörden gelen bizlerin deneyimlerini birbirine aktarmada etkin bir rol oynadığını gördüm. Bu deneyim aktarımı ise zaman zaman kendi çevremize gömülen bizleri bir dayanışmanın içinde hissettirip nefes aldırıyor. Yalnız olmadığımızı hisettirmesi açısından hepimize iyi gelen bir şey.

“Sanatın dönüştürücü gücünü öğrendiğimde her şey yerine oturdu”

Sizi daha çok dizilerden tanıyorlar. Biraz en başa gidelim isterim. Siz nasıl bulaştınız bu işlere?

Aslında daha çok bağımsız sinema tarafım bilindi. Genelde üretimlerim orada oldu. Ama daha çok kitleye ulaştığı için çoğunlukla dizi işin içine girince oradan tanıyorlar. Şu anda hem sinemada hem televizyonda, zaman zaman da tiyatroda yer alıyorum.

Bu süreç “ben yetenekliyim, oyuncu olayım” diye başlamadı. Çünkü kimse yetenekliyim diye işe başlamaz. Sanata olan tutkunuz, isteğiniz sizi o yöne doğru çekiyor ama o yaşlarda bunun tam adını koyamıyorsunuz. Olgunlaşma çağlarında dünyayla ilişkim her zaman politik bir zemindeydi. Sistemi olduğu gibi kabul etmeyen bir çocuktum.

Sonrasında sanatın dönüştürücü gücünü öğrendiğimde ve hissettiğimde her şey yerine oturdu diyebilirim. Oyunculukla da başlamadım aslında. Çocukken resme ilgim vardı. Ortaokul öğretmenim ailemle konuşup “bu çocuğu resim konusunda eğitelim” demişti ama taşrada olmak, imkansızlıklarla büyümek demek. O alan desteklenmedi ve ben daha “normal” alanlara yönlendirildim. Lisede sayısal bölüm okuduğum için herkes benden öğretmenlik, mühendislik, doktorluk gibi bir meslek beklerken ben hiçbir şey olmamaya karar verdim. Gerçekten bir şey olmak istemedim. Sanırım çok şey olmak istediğimden... Sonra arayış sürecinde tiyatronun; müzikten, danstan, edebiyattan beslendiğini farkettim. Dans ve müzik için geç kalmış hissetsem de edebiyatla aram iyiydi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın küçük bir kursuyla başladım Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde... İlk hocalarımdan; Mazlum Kiper beni konservatuvar sınavlarına hazırladı ve ardından Yeditepe Üniversitesi’nde Tiyatro bölümünü kazandım. Orayı bitirdikten sonra yolculuğum başladı diyebilirim. Bilgi Üniversitesi Sinema Bölümü’nde ise hâlâ öğrenciyim. (gülüyor)

“Bahoz”, “Press", “Toz Bezi”

Bugünden baktığımızda çok farklı karakterlerde izledik sizi. Sizi dönüştüren, sizde iz bırakan bir rol oldu mu?

Oyunculuk dünyasında rolden çıkamamak diye bir şey vardır. Ama ben daha çok toplumsal gerçekçi filmlerde oynamaktan kaynaklı “entelektüel” bir etkilenme yaşadım. Bende kalan izler bu yönlere dair. Sanat ve hayat yolculuğumda bana çok şey katan nüveler oldu.

“Bahoz”, “Press", “Toz Bezi” gibi filmlerle ben de o dünyaları görmeye, fark etmeye başladım. Üzerine düşünmediğim meseleler üzerine bilgi sahibi oldum. Aslında karakterler yaratırken fark ettim ki; etnik meseleler, sınıf meselesi, kadının emeği üzerine okumalar beni de oluşturan yönler oldu.Ben o karakterleri yaratırken onlar da beni belirlemiş. 

Bir televizyon işi olmasına rağmen “Kızıl Goncalar” ile bambaşka dünyalara bakabildim.

Bazı rollerden daha zor kopuyorsunuz, bazılarıysa profesyonel olarak bitiyor. Ama hepsi insanı dönüştürüyor. Bir kitap okuyup bakış açın dünyan değişirken ruhuna da büründüğünüz bir karakter yaratırken değişmemeniz mümkün değil.

Başa dönersek; çok farklı karakterlermiş evet ve hepsi çok büyük izler bırakmış bende.

Bu sezon sizi sahnede görebilecek miyiz?

Şu anda Berkun Oya’nın yönetmenliğinde Paribu Art’ta devam eden “35 Mayıs”’ın gösterileri var ama bu klasik anlamda sahnede olmak değil. VR teknolojisiyle çekilmiş bir gösterim. Tiyatro salonlarında izleniyor ama tarif etmesi zor, deneyimlenmesi gereken bir şey.

Onun dışında şu an sahne planım yok .Ama ileride kesinlikle düşünüyorum, istiyorum. Öylesine bir şey olsun da istemiyorum. Bilmiyorum bu ne olur? Sahne bambaşka bir deneyim, seyirciyle kurulan ilişki çok özel ve özgürleştirici bir alan.

#MeToo, Susma Bitsin

Sakıncalı" dizisi çok kısa sürdü. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Beni de heyecanlandıran,kadın karakterlerin kahramanlaştığı bir hikayeydi. Reyting nedeniyle kaldırıldı.

İzleyicilerin izleme alışkanlıklarına uymadı sanırım. Çok televizyon sektörüne hakim olduğumu söyleyemem .Ama izleyici alışkanlıkları değişkenlik gösterebiliyor. Bir kısım aradığını platformlarda buluyor. Çok büyük emek var ve üzücü... Bir sette onlarca kişi çalışıyor ve biz güzel bir ekiptik Sakıncalı ekibi olarak. Ama işte bazı işlerin ömrü kısa olabiliyor.

Setlerde kadın olmanın zorluklarını duyuyoruz. Siz neler yaşadınız?

Sektörün dinamikleri hiyerarşik ve eril olarak kurulmuş. Her alanında hissedilen bir mekanizma bu. Zaten hangi sektörde ve nerede bu böyle değil ki...

Sinema ve tiyatro gibi alanlarda bunun daha seyreltilmişinin yaşanması beklenir. Ama oralarda da durum çok farklı değil. Görece bu konular üzerine daha iyi olabileceğini düşündüğümüz kişilerin eril tahakkümlerini ,buna karşı durulduğunda ise manüplasyonlara maruz kaldığımı bilirim.

Senaryosal anlamda ise kadın karakterlerin çok iyi yazılamadığı ya da özne olmaktan çok erkek karakterlerin yanından yöresinden geçtiği aşikar. Kadın karakterlerin bu şekilde yazılması da sadece dizi değil sinema ve tiyatronun da yüzlerce yıllık sorunu aslında. Antik Yunan’dan Shakespeare’e ordan günümüze bir kadın aktör hep hazırlanıyor ama bir türlü karakteri yaratılamıyor. (gülüyor)

Kadın meselesine dair yapılan filmlere baktığınızda orası da sorunlu. Toplumdaki feminist söylemlerin gelişmesi niceliksel olarak kadın meselesini dert edinen projelerin önünün açsa da nitelik hala sorunlu. Ben bu konuda şanslıydım ki çok iyi çizilmiş kadın karakterleri oynama şansını yakaladım.

Bu güzel yanlarda biri de kadın dayanışması diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Kadın meselesi üzerine düşünmüş makyöz, kameraman, set asistanı, yönetmen ile çalışmak düşünmemiş insanlarla çalışmaktan çok farklı ve konforlu. Dünyada #MeToo, bizde Susma Bitsin gibi hareketler sektörü çok etkiledi. Sektörü bu meseleler üzerinden diken üstünde tutan, herkesin istediği gibi davranamayacağını vurgulayan ifşalar oldu. Ve neyi neden yaşadığımızı daha net görmemizi, manüplasyonların farkında olmamızı sağladı. Yalnız olmadığımızı, birlikte olmanın gücünü göstermesi, sessizliğimizi kırması açısından çok önemli kazanımlar bunlar.

Sizin kariyerinizde ve Türkiye sinemasında Toz Bezi, bir dönüm noktası oldu mu?

Evet, bu doğru. Filmin, toplumsal cinsiyet, sınıf meselesi ve etnik mesele gibi meseleleri hikayesinde barındırmasıyla çok katmanlı bir yapısı vardı ve bu durum daha geniş bir kesime hitap etti. Kesişimsellikle açıklanan katmanlı yapısı sayesinde; akademik bir çok çalışmaya konu oldu. Filmde çok yoğun bir kadın emeği vardı ve bu nedenle de benim için çok özel bir yerde duruyor.

İyi bir insan olmak

“Şu rolü oynamak isterdim” dediğiniz bir karakter var mı?

Galiba en güzel rol henüz yazılmadı. (gülüyoruz)

Her sınıftan, her psikolojik durumdan kadını oynamak istiyorum. Umarım çok daha çeşitli kadın hikâyeleri yazılmaya devam eder. Spesifik olarak şunu oynamak istiyorum gibi bir şey değil. Sinemada özellikle tür filmlerini seviyorum. Ama ülkemizde tür sinemasından bahsetmek çok mümkün değil. Hâlâ toplumsal gerçekçi boyuttayız. Makul olmayan, uçlarda yaşayan kadın karakteri oynamak isterim. Bu tarz karakterleri ise televizyon ve hatta sinemada bulamayacağımdan tiyatro çok daha özgür bir alan gibi görünüyor hâlâ...

Rolleri neye göre seçiyorsunuz?

En önemli ayağı senaryo. Derdi var mı? Bu dert benim de ilgilendiğim bir alan mı? Dert edindiği meseleyi araştırmış mı? Karakteri sevdim mi? İçinde kendimi hissedemediğim bir şeyi oynamak istemem. Karakterin kurduğu cümlelerin tutarlılığına sessizlikleri ve suskunlukları ile de bir şey anlatıyor mu bunlara bakıyorum.

Elbette yönetmenin aktarımı, senaryoya yaklaşımı, kimlerin oynadığı, görüntü yönetmeni de etken.

Son olarak, genelde söyleşi yaptığım herkese soruyorum, yanıt vermek zorunda değilsiniz. Size de sormak istiyorum: Hayat mottom diyebileceğiniz bir kavram var mı?

Benim hayat mottom, çocukluğumdan beri —özellikle de son dönemde daha da pekişerek— iyi bir insan olmak. Yaşadığım deneyimlerden çıkardığım en önemli ders bu oldu. Bir yerlere gelmiş olmak, ödüller almak, başarılar kazanmak güzel elbette ama iyi insan olmayı sürdürebilmek gerçekten çok çaba gerektiriyor. Ve bu çaba bence artık politik.

Kendini eğitebilmek bu anlamda, günümüz ilişkileri içinde bunu koruyabilmek zor ama çok önemli. Bu noktada durmayı ve bu değeri kaybetmemeyi çok önemsiyorum. Ne kadar iyi bir insan olduğumu bilmiyorum ama olmaya çabam var. (gülüyor)

(EMK/TY)

‘Birileri’ haklarımızı anlatıyor

“Birileri” tiyatro oyunu, yıllardır İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30 maddesini tek tek anlatmaya devam ediyor.

Her bir oyun tek tema olarak üç maddeyi içeriyor ve üç ayrı insan hikâyesi olarak sahneleniyor. 

Hedef 30 parçalı büyük bir puzzle’ı tamamlamak: 30 madde, 30 oyun, 30 insan hikâyesi... İnsan haklarını soğuk satır aralarından çıkarıp, sanatın gücüyle her maddeyi bir yüzle, bir sesle hafızaya kazımak.

Bu şekilde her bir madde, gerçek yaşam öykülerinden yola çıkarak, insanların hayatlarına dokunarak sahneleniyor. Yolculuğun özü ise mücadeleyi toplantı salonlarından, basın açıklamalarından sahneye taşıyıp sanatın gücünden yararlanmak.

Emek Üçlemesi

Projenin son halkası olan “Emek Üçlemesi”, çalışma hakkını anlatan 23, 24 ve 25. maddelerine odaklanıyor. 30 maddelik bildirge Selva, Dilara ve Gülten’in hayatlarında karşılık buluyor. 

Tekstil atölyesinde çalışmak zorunda kalan engelli bir göçmen, plaza koridorlarında tükenen beyaz yakalı bir kadın ve işsiz kalmamak için sessizce direnen bir temizlik işçisi… Emeğin değersizleştirildiği bir düzende anlatılan, ayakta kalmaya çabalayan üç kadının hikâyesi.

Projenin hikâyesini ve yolculuğunu, oyunun yönetmeni ve fikir sahibi İlyas Özçakır ile konuştuk.

30 parçalı bir puzzle

“Birileri”nin yolculuğundan bahsedebilir misiniz? Böyle bir proje fikri nasıl oluştu? 

Oyun, ilk aklıma geldiğinde çok büyük bir projeydi. O yüzden kendi kendime yapamayacağımı düşünüyordum. Birkaç sahneye götürdüm, onlar için de büyük geldi. Tek kişilik başka bir oyunumu yurt dışında bir toplama kampından dönüştürülmüş bir müzede oynamıştım.

O süreçte FNF (Friedrich Naumann Vakfı) ile tanıştım. Onların da desteğiyle pandemide ilk üçlemeyi “Özgürlük” temasıyla çıkardım. İki farklı yazara gittim. Onlardan bu temada oyun yazmalarını istedim. Oyun çok beğenilince devamı da geldi. “Renkler” üçlemesi yaptık. Ardından deprem döneminde “Aidiyet” üçlemesini Adanalı oyuncularla çalışarak çıkardık.

Bu yıl boyunca “Emek Üçlemesi” sahnelendi. Son oyununuzun serüvenini anlatır mısınız, üç kadının hikâyesi aynı sahnede nasıl birleşti?

Emek Üçlemesi’ne karar verdiğimizde diğer oyunlardan farklı bir yöntem uyguladık. Daha önceki üçlemelerde biz yazarlara gidiyorduk ve tema belirleyip bu temada yazmalarını istiyorduk. Kendilerine bu temadan bir madde seçip, o maddeden hareketle yazmalarını istiyorduk.

Bu kez bir çağrı yaptık. Bir yazarlık atölyesi düzenledik. Atölye sonunda 15 katılımcıdan, 12 tek kişilik kısa oyun çıktı. Bunlardan en iyi olanları seçtik ve üç hikâyeyi bir araya getirerek Emek Üçlemesi’ni oluşturduk. Bildirgedeki çalışma hakları ile ilgili olan maddelerden yola çıkarak 23. 24. ve 25. maddeyi sahneye taşıdık.

Aslında tüm maddeleri sahnelediğimizde 30 parçalı bir puzzle tamamlanmış olacak. Bu tabii yıllar sürebilir. Her bir madde ayrı yazar, bir oyuncu, bir portre, bir hikâye, bir karakter... Her bir madde ayrı bir yüzle özdeşleşsin istiyorum. Şimdi sadece Türkiye’de oynuyoruz, ileride Almanya’da sahneleme hedefimiz var. 

“Didaktik bir proje değil”

Projenin bütünüyle izleyiciye vermek istediğiniz mesaj tam olarak ne? Beklediğiniz geri dönüşü alabiliyor musunuz?

Amacımız aslında insan hakları gibi çok daha ciddi bir meseleyi, masada oturarak panellerde ya da okuduğunuz makalelerin dışına çıkarıp biraz daha somut hikâyeler üzerinden anlaşılır kılmak. Sinemanın, edebiyatın, tiyatronun gücünü de kullanarak seyircide bir empati yaratmak. Böylece bilgiyi bilmekle kalmayacak özümseyeceğini de düşünüyoruz. Yani zaten edebiyatın, tiyatronun, sinemanın amacı bu.

İzleyenin bir başkasının sorunuyla özdeşleşebilmesini, başkasının derdiyle hemhal olabilmesini istiyoruz. Belki çok daha dolaylı, çok daha zor ama uzun vadede daha kalıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü özellikle bizim gibi az gelişmiş toplumlarda bilgiyi doğrudan alma konusunda defansımız olduğunu düşünüyorum.

Onu gerçekten yürekten içten anlar ve onun ayakkabısına girebilirse o zaman çok daha kalıcı olabileceğini düşünüyorum. Tabii ki paneller, kitaplar, makaleler çok değerli. Ama işte empatinin dönüştürücü ve kalıcı bir gücü olduğunu düşünüyorum. Bu projenin amacı bu. Ulaşabildiğimiz kişilerde dönüşüm yaratabildiğimizi düşünüyorum.

Seyircinin ilgisi özellikle son senelerde eğlenelim, hoş zaman geçirelim üzerine olduğu için insan hakları cümlesiyle başlayan bir oyun tanıtımı korkutucu gelebiliyor. Seyirci sıkıcı ve didaktik izlenimiyle geliyor; ama oyunu izledikten sonra fikri değişiyor. Bu şekilde geri dönüşler alıyorum. Biz bildirgedeki maddeleri sadece bir kıvılcım olarak ele alıyoruz. Ondan sonra dramatik bir hikâye izliyoruz. Önemli olan artık bizim için o karakterin yaşadıkları oluyor. Mizah ögelerini de çokça kullanıyoruz. Didaktik bir proje değil aslında. (AB/TY)

Bilinmeyen mi?: Pêvajo

bianet Kurdî olarak, 2025 yılının en çok kullanılan kelimelerini sizler için derledik. 

Hazırladığımız Kürtçe kelime kartlarıyla hem dilin günlük kullanımını görünür kılmayı hem de tarihsel ve politik bağlamda yaşanan anadili adaletsizliğine dikkat çekmeyi hedefliyoruz.

Yılın kelimeleri

Bu yılın öne çıkan Kürtçe kelimeleri şöyle:

Pêvajo (Süreç), Çareserî (Çözüm), Mafê Hêviyê (Umut Hakkı), Çekdanîn (Silah bırakma), Mafên Zarokan (Çocuk hakları), Ajalên Li Kolanan Dijîn (Sokakta yaşayan hayvanlar), Aştî (Barış), Dadgeh (Mahkeme), Qeyûm (Kayyım), Xizanî (Yoksulluk), Desteserkirin (Gözaltına alınmak), Tûndkarî (Şiddet).

Elbette bu kartlarla da Kürtçe öğrenmek “suç” sayılabilir, ama en azından oldukça eğlenceli bir suç!

Kürtçenin “bilinmeyen dil” olarak geçmesi konusu, Türkiye’deki dil politikalarının, tutanak tutma pratiklerinin ve Kürtçeye yönelik tarihsel yaklaşımın bir sonucu. 1990’lardan 2000’lerin başına kadar Meclis kürsüsünde yapılan Kürtçe konuşmalar, resmî tutanaklara “bilinmeyen bir dilde yapılan ifadeler” şeklinde geçmiştir. 2008 sonrasında ise bu ifade terk edilerek, daha muğlak bir biçimde “Türkçe olmayan bir dilde bir takım kelimeler” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. Kürtçe, resmî kayıtlarda açıkça adlandırılmaktan hâlâ kaçınılan bir dil. Yani Türkiye’de Türkçe dışındaki diller “bilinmeyen” olarak kalmaya devam ediyor.

(AY/TY)

Tarlalarda mahsul yerine "tiny house" yetişiyor!

Kimine göre doğada minimal yaşamın temel taşı, kimine göre modern gecekondu, kimine göre mini villa... Pandemi sonrası şehirden kaçma isteğinin yanı sıra, deprem korkusu ve konut fiyatlarındaki hızlı artışın etkisiyle bir anda "tiny house"lara (minik ev) yönelik talepte patlama yaşandı.

Bugün artık şehirlerin kıyısındaki ilçelerin veya sayfiye beldelerinin çeperinde “tiny house marketleri" dizili. Taşınabilir ve ruhsatsız barınma çözümü sunan bu yapılar, alternatif bir yaşam biçimi olarak ortaya çıktı, koca bir pazara dönüştü.

Hukuki düzenlemeler pratiğin gerisinde kaldığından, denetimler de zayıf olduğundan, tarım alanlarında artık mahsul yerine bu evleri görüyoruz. Çivi çakmanın bile yasak olduğu SİT alanlarına dahi konulabiliyor. Oysa tarım alanlarının daralması nedeniyle zaten önemli bir gıda krizi riski var. Uzmanlar  önü alınamazsa iklim değişikliği ve kuraklığın getirdiği problemlerle birlikte tarım ve çevre felaketinin kapıda olduğuna dikkat çekiyor.

Sektörün kaydı yok, veriler muğlak

Tiny house sektörü resmi olarak ölçülmeyen bir alan. Net satış rakamlarına ilişkin kamuya açık veri bulunmuyor. Sektörde faaliyet gösteren üreticiler, bugüne kadar yaklaşık 10-12 bin tiny house üretildiğini tahmin ediyor. Bazı analizlerde aylık 300’ün üzerinde satış yapıldığı, talebin ise son iki yılda yaklaşık yüzde 80 arttığı belirtiliyor.

Farklı firmalar yılda birkaç yüz ile birkaç bin arasında üretim kapasitesine sahip olduklarını söylüyor. Ancak bu büyüme, kayıt dışı üretim ve tarım arazilerindeki izinsiz yerleşimlerle birlikte ilerlediği için sektörün gerçek hacmini ölçmek bugün neredeyse imkânsız.

Üretici firmalardan biri, MODSİS Modüler Yapı Sistemleri. Hem Avrupa’ya hem Ortadoğu’ya ihracat gerçekleştiren firma, bireysel müşteriden daha çok turizm işletmelerine yönelik üretim yapıyor. Firmanın tiny house fiyatları 30 bin Euro ile 100 bin Euro arasında. Fiyatlar ise müşterilerin taleplerine, oda sayısına ve büyüklüğüne göre değişiyor.

Şirketin Eş Başkanı Erhan Bilal, sektörün büyümesi için şehir ve bölge planlamalarında tiny house alanlarının da olması gerektiğini savunuyor:

“Konuta alternatif yaşam alanları planlıyoruz. Yönetmeliklerde karavan alt yapısı zorunluluğunun çıkarılması, belki sadece modüler yapı ya da kaldırabilir modüler yapı şeklinde tanımlanması, tiny house’ları daha ekonomik ve ulaşabilir hale getirecektir. Bu da insanların yaşam ve barınma ihtiyaçlarını karşılayacaktır.

Olası bir deprem durumunda en azından bir kaçış noktası oluşturulabilir. Kentsel dönüşüm projelerinde insanların mevcut konumlarında kalabilmelerinin önü de açılabilir böylece. Sektörün bu yüzden desteklenmesi gerekiyor.”

Araç mı, yapı mı? 

Peki yönetmeliklerde nasıl tanımlanıyor tiny house’lar? Avukat Cansel Koç, tiny house’ların tekerlekli ve tekerleksiz olarak ikiye ayrıldığını söylüyor. 

Tekerleksiz olanlar İmar Kanunu’na bağlı. Ama yapı için bir imar ruhsatı alınmıyor. Sadece imarlı arazi üzerine inşa ediliyor.

Tekerlekli tiny house’larda ise durum farklı. Bunlar araç statüsünde ancak motorları olmadığı için römork kabul ediliyorlar. Karayolları Trafik Kanuna’na tabii olan bu yapılar, motorlu taşıtlar vergisinden muaf. Taşınmaz olmadıkları için emlak vergisinden de muaflar. Tüm bu muafiyetler, tekerlekli tiny house’ları daha cazip hale getiriyor.

Kritik ağırlık: 3 bin 500 kg

Avukat Uğur Cebeci de tiny house’ların ağırlığına göre sınıf belgesi aldığına dikkat çekiyor:

“Ağırlığı 3 bin 500 kilo veya altındaysa ‘O2 sınıfı römork’ olarak trafiğe çıkar, plakası olur ve her sene muayeneye girer. Bu tip tiny house’lar araç yani karavan sayılır, araç olarak tescil edilirler ve BE sınıfı ehliyetle aracınızın arkasında çekebilirsiniz.”

Ancak tiny house ağırlığı 3 bin 500 kiloyu geçerse O3 sınıfı yani ağır römork oluyor. Bu durumda karavan olarak tescil etmek zorunlu hale geliyor. C veya CE sınıfı ehliyet gerekiyor. Belediyeler ise bunu genellikle ‘taşınabilir konut’ değil ‘yapı’ olarak görüyor. Bu nedenle üreticiler genellikle 3 bin 500 kilo sınırını aşmamak için hafif malzemeler kullanıyor.

Tiny house beton temele veya sabit platforma monte edilmişse, kalıcı elektrik, su, atık su bağlantıları yapılmışsa artık ‘yapı’ statüsünde oluyor. Avukat Cebeci, “3194 sayılı İmar Kanunu gereğince bunlar yapı ruhsatlı olmalıdır, aksi takdirde ‘ruhsatsız yapı’ sayılır ve yıkım, para cezası gibi yaptırımlarla karşı karşıya kalınabilir” uyarısında bulunuyor.

Zeytinlikler, ‘hobi bahçesi’ adı altında satışta

Bir takım düzenlemeler olsa da yasadaki boşlukların yarattığı gri alan nedeniyle tarım arazilerine bu yapıları kondurmak çok kolay.

sahibinden.com’da hızlı bir arama yapıldığında, örneğin Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Çamovalı mahallesinde çok sayıda tarım arazinin satışa çıktığını görüyorsunuz.

685 metrekarelik bir tarım arazisi için ‘imarlı’ deniliyor ve 1 milyon TL isteniyor. Açıklama kısmında ise “Milas ve havaalanına 12 kilometre mesafede. Doğa ile iç içe, gerçek köy yaşamı hayalini kuranlar için dere ve orman kenarında. Ekolojik çiftlik. Dört mevsim sürdürülebilir yaşam” ifadeleri görülüyor.

Aynı mahalledeki 2 bin 999 metrekarelik başka bir alan, 2 milyon 600 bin TL’ye satılıyor. İmar durumu ‘tarla’ olarak belirtilen arazinin hobi bahçesi, tiny house ve prefabrik olarak kullanılabileceği ifade ediliyor.

Bir başka ilanda, Milas’ın Hisarcık mahallesinde satışa çıkarılan zeytinlik var. Yasal olarak üzerine çivi bile çakılmaması gereken zeytinlik için ilanda hobi bahçesi olarak kullanılabileceği yazıyor. 2 bin 639 metrekarelik arazinin fiyatı 1 milyon 50 bin TL.

Emlak uzmanından alıcılara uyarı

Emlak uzmanı Sevil Ece Gümüş Kapar, tiny house yerleştirmek için tarım arazisi satın almak isteyenleri uyarıyor.

Türk Girişimci Emlak Müşavirleri Derneği (TÜGEM) Başkanı Kapar, “Her ilan çok doğru değil. O yüzden alacak olanların mutlaka belediyeye gidip sorması lazım. Bazı yerlerde tarım müdürlüğünden izin almaları gerekiyor. Bir yere tiny house koyabilmek için elektrik, su ve yolunun olması şart. Zeytinlik, narenciye bahçesi gibi büyük alanlarda tarım müdürlüğü depolama hakkı veriyor. Bu hak tiny house için kullanılıyor” diyor.

Bir zeytinliğe yasal olarak tiny house yerleştirmek mümkün değil. Ama tekerlekli olursa iş değişiyor. Sırf bu yüzden göstermelik tekerlek yerleştirenler var.

Bodrum ve Milas'ta tarla fiyatları fırladı

Ekim ayında, Köyceğiz, Yatağan ve Kavaklıdere’deki tarla fiyatlarında, yüzde 80 oranında dikkat çekici bir artış oldu. Emlakçılar bu artışı tiny house salgınıyla ilişkilendiriyor.

Bodrum ve Milas’ın köyleri de çok tercih edilen yerler. Çünkü Bodrum’da 3,5 milyon liraya ev bulamazken, tarla statüsünde bir arazi alıp üzerine 500-600 bine bir tiny house koyabiliyorsunuz.

Bodrum Ziraat Odası Başkanı Mehmet Melengeç ise tarıma ve köylüye devlet desteğinin yetersiz olması nedeniyle bu tip yapılaşmaların önünün açıldığına dikkat çekiyor.

“Bodrum turizm bölgesi. Herkes tarımdan uzaklaşmış durumda ve imar beklentisinde. Ama inşaat rantı tarımı ikinci plana iterken bir de arsa sahipleri imar beklentisine giriyor. Her yer inşaat her yer imar olursa yaşam nasıl sürer?” diye soruyor.

Tarımdan gelir elde edilmediğini, bu nedenle köylünün araziyi iki katına sattığını belirten Melengeç, tarım alanlarının daraldığını, bunun da güvenli gıdaya ulaşımda tehdit oluşturduğunu söylüyor.

Trakya da risk altında

Sadece Ege ve Akdeniz değil, Trakya'nın tarım arazileri de risk altında. Trakya bölgesi özellikle buğday ve ayçiçeği açısından verim olarak çok yüksek bir bölge. Tiny houselar ise bu verimliliğe bir tehdit oluşturuyor. Hatta gıda güvenliği açısından bir felaket kapıda...

Trakya Tohumcular Derneği Başkanı, Ziraat Yüksek Mühendisi İbrahim Toruk, tiny house’lardaki artışa dikkat çekerek, şu bilgileri aktardı:

“Özellikle Yıldız Dağları'nın eteklerinde, Kırklareli, Saray, Lüleburgaz’ın belli bir kısmı, Edirne ili Enez, Meriç bölgesi, Tekirdağ ve çevre ilçelerinde müthiş bir yapılanma var. Bir dekar tarla alabileceğiniz paranın dört katını bir dönüm yere teklif ediyorlar. Köylü de satıyor arazisini. Sonra buralara bir kulübe ya da tiny house konuluyor.

Bir dekar yere buğday ektiğimizi düşünelim; buradan 500 kilo verim alabilecekken, ekilmeyip hobi bahçesi haline getirilirse genel üretimde problem yaratıyor. 10 bin tane olunca, 10 bin dekar yerden bahsediyoruz. Gelecek açısından, üretim açısından, sürdürülebilirlik açısından istenmeyen sonuçlar ortaya çıkarabiliyor.

Yerel yönetimler, kamu da bunları yıkmak istemiyor ama bunun ileride acısını çekeceğiz. Bundan 10 yıl önce sekiz üründe dünya birincisiydik, şimdi üç ürüne düştük. Özellikle pandemide gördük ki, dağıtım yolları kapandığında ithal gıdaya ulaşamıyorsunuz. Dünyada çoğaltılamayan tek şey toprak. Üretim yerine bu alanları bu tip yapılarla doldurursanız üretiminiz azalacak. Bu da güvenli gıdaya erişim problemini ortaya çıkaracak.”

44 bin nüfusa 4 bin bungalov

Tiny house çılgınlığının vurduğu bir başka adres de Sakarya'nın Sapanca ilçesi. 44 bin nüfuslu ilçede, 4 binden fazla tiny house veya bungalov var. Kar amacı gütmeyen, bağımsız The Black Sea projesinden Cemre Demircioğlu'nun araştırmasına göre, Sapanca Gölü kıyısındaki iki ayrı alanın koruma statüsünün düşürülmesi bu yapıların sayısını artırdı.

Temmuz 2023 ve Ocak 2025’te, göl kıyısının büyük bölümünün statüsü 'Nitelikli Doğal Koruma Alanı'na dönüştürüldü, daha sonra bu statü bir kez daha düşürüldü ve 'Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanları'na indirildi. Yani bu bölgeler üçüncü derece sit alanı haline getirildi. Bu da korunması gereken arazilerde inşaat çılgınlığına yol açtı.

Gerçekten çevreyle uyumlu mu?

Tiny houselar genellikle ‘off-grid’ yani şebekeye bağlı olmadan kendi kendine yeten sistemler olarak tasarlanıyor. Enerji çoğunlukla güneş panelleriyle sağlanıyor. Su ihtiyacıysa taşıma suyla depoların doldurulması, yağmur suyu hasadı ya da kuyu açılması gibi yöntemlerle karşılanabiliyor. Bu nedenle ‘çevreyle uyumlu’ konseptiyle satılıyor ve de talep görüyorlar.

İstanbul Çevre Mühendisi Odası Başkanı Zeynep Gül Karamanlı, tiny houseların çevreyle uyumlu olarak tanımlanmasına tam olarak katılmıyor.

“Bir tiny house’un doğayla gerçekten uyumlu olup olmadığını belirlemek için hangi bölgeye, hangi yoğunlukta kurulduğu, su ve enerjisini nasıl sağladığı, atıksu arıtımını nasıl planlayıp işlettiği gibi birçok faktörü birlikte değerlendirmek gerek. Bu unsurlar göz ardı edildiğinde ‘çevre dostu’ bir modelden söz etmek yanıltıcı olabilir.”

Kuyu suyu kullanımı için izin alınması ve gerekirse uygun bir arıtma sistemi kurulmasının gerektiğini belirten Karamanlı, “Atık su tarafında sızdırmasız fosseptik, kompost tuvalet veya biyolojik arıtma gibi seçenekler mevcut. Burada en kritik nokta sistemlerin teknik standartlara uygun olması. Aksi halde, atık suyun toprağa veya yeraltı sularına karışması hem halk sağlığı hem de çevre açısından ciddi riskler yaratıyor. Tekil örnekler çevre dostu görünebilir ancak sayı arttıkça kontrol, denetim ve altyapı yönetimi güçleşiyor” diyor.

Yatırım aracı oldu

Tiny house’lara yönelik talep turizm sektörünü de hareketlendirmiş durumda. Küçük yatırımcı birkaç tiny house satın alarak kiralama üzerinden gelir elde ediyor. Tiny house köyleri ya da tiny house kamp alanları kuruluyor. Evren Ataç, o isimlerden biri.

Tekne kiralama işi yapan Ataç, cazip bir arsa satışıyla karşılaşınca tiny house piyasasını araştırıyor ve bu işe de giriyor. Datça’da iki tiny house sahibi olan Ataç, “Doğanın içinde olalım, ev konforu gibi olsun ama pratik de olsun dediğimizde tiny house buna bir çözüm. İmarsız alanlara koyabileceğimiz tek şey tiny house. O yüzden ben de bu işe girdim. Hangi müşteriyi istiyorsunuz o önemli, ona göre tasarımını yapıyorsunuz. Ben A plus'a oynuyorum. Dolayısıyla ona göre ürün seçtim” diyor.

Kalanlar memnun, kalabalık aileye uygun değil

Tiny house tesisinde kalma deneyimi yaşamış olanlar ise aile konaklamaları için uygun olmadığını söylüyor.

Ferdi Özdemir “Tiny house’ları tercih etmemin sebebi römork oluşu. İstediğiniz yere çekebiliyorsunuz. Üst katta çift kişilik bir yatağı var. Mutfağı, duşu var. Günlük, haftalık kalanlar için ideal. Ama kalabalık aile için uygun değil” dedi.

Harun Kılıç da tiny houseların ekonomik açıdan uygun olmakla birlikte çocuklu bir şekilde kalmanın zorluklarına dikkat çekti:

“Küçük bir alan ve ses konusunda sıkıntı yaşanıyor. Bazı aileler bir aylığına tutuyor ama kalabalık bir şekilde kalmanın sıkıntılarını görünce daha erken ayrılıyorlar. Tek kişi ya da çiftler için daha cazip.”

(DB/HA)

Bu derdi yatarmatik çözer

Memleketimizde kuvvetler ayrılmayı pek sevmiyor malum. Bitişmek, bir arada olmak, iri olmak istiyorlar. Kuvvetlerin bu hareketi kişileri de peşinden sürüklüyor. Misal ben de karşıdan karşıya geçerken yaya geçidinin ortasında duran araba görünce hemen başlıyorum “Reisi cumhur olduğumda…” diye konuşmaya. Benim de gönlümde var bir koltuk, o koltuğa oturunca olduracağım işler var. Şimdi, bu halimle niye uğraşmıyorum peki? Eh, deneyimli sivil olarak bana öğretileni biliyorum; koltuk lazım, makam mevki lazım. Kap koltuğu, oldur istediğini diye fısıldıyor bizdeki çalılar.

Misal insan neden hakim savcı olmak ister? Kürsüde oturmak, cübbe giymek, dosyalar okumak, kararlar vermek için mi? Öyleyse sorun yok, tam olarak saydıklarımı yaparsın. Aristofanes üstadın Eşek Arıları oyunundaki gibi “yargılamadan duramam, sanıkların bana yalvarıp ağlamasını görmeden yaşayamam” diyerek delirenlerden değilsen, işini yaparsın. İşinin içinde adaletin sağlanması, hukukun üstünlüğü gibi kimin ne anladığı pek belli olmayan unsurlar da olur tabii. İşini yaparsın güzelce, maaşını alırsın çiçek gibi, olur biter. Soran olursa “ben işimi yaptım, kanunda ne yazıyorsa onu uyguladım” dersin.

Ama Aristofanes’in Eşek Arıları’ndan isen o zaman işin çok zorlaşır. Bir kere iş tanımın olmaz. Neyin tam olarak senin işin olduğunu, neyin üstüne vazife olmadığını tartacak sarraf terazisi hassaslığında bir uyum kabiliyetinin olması gerekir. Bir sabah uyanırsın, camdan bakarsın, hava puslu. Hemen barometreni çıkarıp ölçü işine girip o sabah neler yapacağını bilmen gerekir.

Mesela bir süredir selam vermediğin birileri varsa odasına uğrayıp çay içmen veya odasından çıkmadıkların varsa selamı sabahı kesmen gerekebilir. İşte tüm bunları kafanda şipşak diye çözemez de yaşa basarsan çıktığından hızlı inersin adliye basamaklarından. Hasılı bunlar zor işlerdir, öyle önüne gelen bunlarla başa çıkamaz.

Bir de avukatlar var tabii. Onların dertleri saymayla bitmez. Memleketteki avukatların bir kısmı hakim savcı olmak istedikleri halde oldurulmayanlardan oluşur. Hatta o kadar ki fakültede öğrenci derneğine girerken içinden hakimlik savcılık cüppesiyle de vedalaşırsın. Ama hukuk okuduğun için yine de bunun olmaması gerektiğine inanırsın. Diplomasına sahip olduğun eğitimin pek de işe yaramadığını bilmek zordur sonuçta. 

Nihayetinde avukat olursun, giyersin cübbeni. Sen de başlarsın “efendim savcının kürsüde oturması marangoz hatasından kaynaklanmaktadır” diye kadim şakalar yapmaya. “Biz de yargının kurucu unsuruyuz, savunma olmadan yargılama olmaz, olabilemez”, diye anlatırsın da anlatırsın. Anlatırsın da kime anlatırsın?

Anketlerde yargıya güven düşmüş de efendim askıda anayasa kampanyası başlamış da yargı siyasallaşmış ve pense, kargaburnu gibi alet çantasına düşmüş de… Tespitler, isimler, tarifler bitmiyor. Genelde ceza yargılamaları üzerinden bu tartışmalar yapıldığı için ben de makam sahibi olamasam da çözüme katkı sunmak isteyen biri olduğumdan kafa yordum ve bu soruna çözüm buldum. İnanmayanlarınız olur elbet, ama çözümü okuyun da öyle tartışalım.

Benim önerim büyük bir kamu zararını da önleyecek mahiyette olduğundan Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı bütçelerini de fevkalade rahatlatacak nitelikte. O nedenle dikkat buyurulmasını rica ediyorum.

Şimdi, “her iktidara muhalif kişi cezaevi tostu yiyecektir” diyoruz değil mi? Bir sistem tasarlansın, kişiler kimlik numarasını girsin, evine yakın cezaevlerinden üçünü tercih etsin, yatmayı tercih ettiği mevsimi işaretlesin, bassın butona. Sistem, sosyal medyada yaptıkları ve yapmadıkları, kişinin hal ve tavırlarına ilişkin istihbari bilgiler, olur olmaz ihbarlar, konu komşunun, iş arkadaşının hakkında ne dediği ve aklınıza ne gelirse hepsini yapay zekaya yükleyip doğrudan yatarını belirlesin. Hatta taksit imkanı sunsun.

Böylelikle işte sabaha karşı adrese gelinecek, mazotuydu, benziniydi, kış lastiğiydi, aracın sigortasıydı, memurun harcırahıydı falan hepsi tek kalemde bitti. Bununla da kalmadı, gözaltında tuttun, sağlık kontrolüne götürdün, sevk ettin, beklettin, yemek verdin… Bunlar da bitti. Devasa bir yargılama masrafı, duruşması, kağıdı, dosyası, tanık masrafı, bilirkişi ücreti… Aklınıza ne gelirse, onlar da bitti.

Sistem sana ne kadar yatacağını, istediğin dönemde hangi cezaevinin uygun olduğunu, giriş çıkış tarihlerini bildirip cep telefonuna da bir sıra numarası ve onay kodu yollasın. Olsun bitsin.

Projemin adı Yatarmatik. Bundan üç sonraki yargı reformu paketine alınabileceğine dair umudum var. Sloganım da hazır: Memleketin endişeli yurttaşları! Kaygıya son! Bu işi yatarmatik çözer.

Göstermelik merhamet ve 3 Aralık Dünya Engelliler Günü

Toplumun içerisinde büyük bir kesimi oluşturan grupların yaşamsal haklarının yılın belirli günlerinde ifade edilmesi, konu hakkında ilgililere sorumluluklarının hatırlatılması elbette önemlidir. Bu günlerin bile büyük mücadelelerle elde edildiğini, bir tarihsel geçmişinin olduğunu 8 Mart’tan 25 Kasımlara, 3 Aralık’tan 1 Mayıslara biliyor olmalıyız. Peki sorun nerede? Sorun bu hakların, yılın geriye kalan günlerinde ifade edilmemesinde. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü bunun tipik örneklerinden birisidir.

Milyonlarca engellinin izolasyonla evlere tıkıldığı, yoksullukla boğuştuğu, okullarda ve işyerlerinde mobbinge, şiddete maruz kaldığı ve en temel erişilebilirlik haklarının tanınmadığı ülkemizde bu yıl “kim ne paylaşmış” diye #3AralıkDünyaEngellilerGünü etiketini X (Twitter) üzerinden tarayınca karşımıza yine “sevgi ve merhamet kusması” olarak ifade edilebilecek bir serenat hali var.

Sorunun kaynağı olan kişi ve kurumların sorumluluklarını yerine getirmeden aynı “resmi merasimleri, tiyatroları, konserleri” sunması bir akıl tutulması değil; sağlamcılık ideolojisinin yansımalarıdır. Engellilerle birlikte arz-ı endam ederek yani çoğu zaman lütfederek engellilerin sorunlarını çözeceğini düşünen bir politika sürgit devam ediyor.

Tüm paylaşımlarda bu senenin de modası “Sevgi varsa engel yoktur” mottosu. Benzer ifadeler olarak “Sevgi engel tanımaz”, “Kalpler engel tanımaz”, “Sevgi her engeli aşar”, “En büyük engel sevgisizliktir”, “Engel kalpte ve zihinde olmasın yeter”…

İçi tamamen bomboş, temelsiz ve üzerine bir dakika düşünülmemiş bu sevgi selinin hangi engelleri ortadan kaldırdığını bilmiyoruz. Sevgi; erişilebilir olmayan yol, kaldırım, asansör, geçit, otopark, bina ve yaşam alanlarını erişilebilir hale getirebilir mi? Kim bu kahraman sevgi?

Yine engelliliğe dair iyi bir şey yazdığını düşünüp “Engel bedende değil zihindedir” diyen sağlamcı zihniyetin zihinsel engellilere dair üstenciliğini ve sağlamcılığını da bilmediğini görüyoruz.  Bunca sevgiye rağmen istihdam, eğitim, erişim, sağlık ve yoksullaşma sorunlarının engelliler için çözümsüz kaldığını biliyoruz.  

Popüler paylaşımlar içerisinde bir “mafya insanının da paylaştığı” “Hepimiz engelli adayıyız” mottosuna artık ne diyelim bilmiyoruz. Adaylığınız hayırlı olsun. Adaysanız şimdiden çalışmalara başlayın bari. Mesela belediye başkanı iseniz ve engelli adayı iseniz kentin erişilebilirlik sorununu çözmeye başlayın. Empatinizin gelişmesi için adaylık sürecinin devam etmesini beklemeyin! Milletvekili iseniz ve engelli adaylığınız kesinse şimdiden açlık sınırının üçte birinin altına düşmüş engelli ödeneklerini insan onuruna yakışır bir düzeye gelmesi için kanun teklifi verin!

Bu 3 Aralık’ta da “gözünü bir bezle bağlayıp körlerle empati kurmaya çalışan kişileri” görmekten yorulduk artık. Kamunun parasıyla verdiği bir hediyeyi, tekerlekli sandalyeyi veya herhangi bir şeyi “engelli sorunlarını çözüyoruz” diye sunan anlayış en temel sorunumuzdur. Gerçek anlamda bir empati ve dayanışma için bu sağlamcı zihniyetlerden sıyrılmak ön şarttır. Engelliler sizlerden yardım değil, temel hak ve özgürlüklerini, onurlu yaşam koşullarını talep ediyor.

Bu yıl parti genel başkanları içerisinde Ümit Özdağ “3 Aralık kutlaması yaparken” Recep Tayip Erdoğan da “tebrik” etmiş görünüyor. Fatih Erbakan, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Devlet Bahçeli konu hakkında X hesaplarında bir paylaşım yapma gereği duymamış! Özgür Özel, Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları’nın ilgili paylaşımları mevcut ancak parti internet siteleri erişilebilir değil.

Engelli temsili için DEM ve CHP’de 3 Aralıklar dışında çok az söz kuruluyor. MHP Genel Merkezi de paylaşımında “işi sevgiye havale etmiş! “Sevginin Aşamayacağı Engel Yok #3AralıkDünyaEngellilerGünü[1]” denmiş. Gelecek Partisi ise paylaşımında her halde yazım yanlışı yapılmış ve “Engelleri ortadan kaldırmak değil, onları anlamakla başlar değişim” denmiş!

3 Aralık geride kaldığına göre bu yıl da Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve valiliklerin “Geleneksel Engelli Sorunlarını Dinleme Toplantıları” sona erdi. Bir sonraki 10-16 Mayıs Engelliler Haftası ve 3 Aralık’ta görüşmek üzere dağıldık. Söz konusu bakan, bakanlık ve neredeyse tüm valilikler 3 Aralık X paylaşımlarında ALT Metin yazmadan, yani paylaşımı engelliler için erişilebilir hale getirmeden, paylaşım yapmışlar.

İşaret dili tercümanı olmadan yapılan her bakanlık açıklaması ve paylaşımı engelliler için yok hükmündedir. “Engelsizler pazarda görsün” mantığıyla aynı tas aynı hamam ve tabi ki sonuç aynı olacak. 20 yıldır erişilebilirlik mevzuatı ve BM Engelli Hakları sözleşmesi uygulanmayı beklerken bakanlığın verdiği/vereceği “müjdeler” lafügüzaftır.

Aşağıda 3 Aralık Dünya Engelliler Günü kapsamında “resmi kurumlarca” yapılmış bazı paylaşım örnekleri var. Mesele sağlamcılık ideolojisinin içselleştirilmesi ile ilgilidir. Kapsamlı bir mücadele olmadan “işimiz sevgi ve merhamete” kalmış durumdadır.

“Müftülüğümüze bağlı Kurdoğlu Kuran Kursu Öğrencileri, kurs hocalarının koordinesinde #3AralıkDünyaEngellilerGünü münasebetiyle engelli Bireyleri bir nebze anlamak adına çeşitli etkinlikler düzenlediler.” [2]

“3 Aralık Dünya Engelliler Günü Programı: Sevgi, bütün engelleri aşar[3]. #3AralıkDünyaEngellilerGünü”

“’Sevgi Her Engeli Aşar’ 3 Aralık Dünya Engelliler Günü etkinliklerimiz[4] #3AralıkDünyaEngellilerGünü”

“Zihinlerimizdeki ve gönüllerimizdeki engelleri aştığımızda engel diye bir şeyin kalmadığını göreceğiz.  Tüm engelli kardeşlerime sevgi ve saygıyla[5]

Sevgi ile erişilebilirlik, ulaşım, istihdam ve diğer hak ihlallerini çözebileceğimizi ve engellerin yok olduğunu iddia eden diğer bir camia da büyük futbol takımları! Galatasaray[6], Fenerbahçe[7] ve Trabzon spor takımları da “sevgi büyürse engel küçülür” diyor[8]. Ortada büyük bir sevgi var ancak engeller de aşılmıyor. Spor kulüplerinin engelli sporları için ayırdığı bütçeyi “sevgileri oranında” açıklamalarını bekliyoruz.

İnsanlar birbirini elbette sevsin, saysın, dayanışma ve empati göstersin. Ancak engelli yurttaşların temel hak ve özgürlükleri empatisizlik, sevgisizlik ve kişisel inisiyatiflere bırakılacak bir merhamet meselesi olarak ele alınmamalıdır. Bu merhamet zarar vermekte, ertelemekte ve ötelemektedir.

Anayasanın 10. ve 90. Maddeleri, Birleşmiş Milletlerin Engelli Hakları Sözleşmesi ve Engelliler Hakkındaki kanun engelli yurttaşların temel haklarını düzenlemiştir. Sorumlular engellileri “sevdiğini iddia etmeyi” bırakıp bu hakları tanımalı ve uygulamaya geçirmelidir. Gerçek sevgi ve merhametin ölçüsü; üzerine hiç düşünülmemiş klişeleri tekrar etmekten vaz geçmek, engellilere yönelik sağlamcı ideoloji ile her yerde mücadele etmek ve tabi ki kendi sorumluluğu altındaki bütçe, kadro ve kurumları engellilerin haklarının tanınması ve uygulanması için yönlendirmekle olacaktır.


[1] https://x.com/MHP_Bilgi/status/1996139052676886555?s=20

[2] https://x.com/YMuftulugu/status/1996472906990415945?s=20

[3] https://x.com/Tunceli_MEM/status/1996466360801505436?s=20

[4] https://x.com/MidyatAtaturk/status/1996451334770639136?s=20

[5] https://x.com/akkadinGurun/status/1996435198033199132?s=20

[6] https://x.com/GalatasaraySK/status/1996112164793581884?s=20

[7] https://x.com/Fenerbahce/status/1996118129777181143?s=20

[8] https://x.com/Trabzonspor/status/1996129868539425166?s=20

(SO/HA)

“Dört bir yanı araştırmayı bırak, kendi içine bak”

Ne zaman modum düşse elim hep çocuk kitaplarına gider. Çünkü çocuk kitapları sadece çocuklar için değildir. Çocuk kitapları bize unuttuklarımızı hatırlatır, içimizdeki çocuğun elinden tutar ve bizimle tam da sustuğumuz yerden konuşur.

Nesin Yayınevi’nden çıkan Boşluk, böyle bir eser. Anna Llenas’ın yazıp resimlediği kitap herkese dokunan bir iyileşme hikâyesi. Llenas’ın kolaj tekniğiyle hazırladığı resimler en az metin kadar güçlü; her sayfada duygular renk ve dokuyla vücut buluyor.

Kitabın kahramanı Julia, bir gün her şeyin değiştiğini fark eder. Olağan bir hayat sürerken ansızın içinin derinliklerinde bir boşluk açılır. O boşluk öyle kocamandır ki içinden rüzgârlar eser, bazen canavarlar çıkar, bazen de sessizlik…

Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
18 Ekim 2025
Boşluk - Anna Llenas (Çevirmen Sanem Öge) (Sayfa 80) (7+)

"Bir şeylerle doldurmaya" çalıştığımız eksik yanımız

Julia bu boşluktan hoşnut değildir. Bu boşluğu doldurmak için uğraşır ama hiçbir şey o boşluğu doldurmaya yetmez. O doldurmaya çalıştıkça daha da büyür. Her denemesi, tıpkı bizim hayatta “bir şeylerle doldurmaya” çalıştığımız o eksik yanımız gibi sonuçsuz kalır. Bazen o boşluk küçülür gibi olur ama hiçbir zaman tam olarak yok olmaz.

Julia bununla cebelleşirken bir gün, toprağın derinliklerinden gelen bir ses ona şu cümleyi fısıldar:

“Dört bir yanı araştırmayı bırak, kendi içine bak.”

İşte o an, hikâyenin dönüm noktası olur. Julia kendi içine baktığında, korkutucu sandığı o boşluğun aslında bambaşka renklerle dolu olduğunu fark eder. O boşlukta umut vardır. İçinde daha önce hiç fark etmediği bir dünyanın kapıları açılır. Böylece Julia, eksikliğiyle birlikte yaşamayı ve içinden iyileşmeyi öğrenir.

İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
6 Eylül 2025

Boşluk, bir farkındalık ve kabulleniş hikâyesi. Kayıpla baş edebilmenin, yitirdiklerimizden sonra hayata nasıl tutunacağımızı gösteren bir rehber niteliğinde.  Bazen bir rüzgâr eser, yapraklarımız dökülür…  Bir şeyler yitip gider hayatımızdan. Bazen sevdiğin biridir bu, bazen de kurduğun bir düş. Ama hayat devam eder ve her zaman yeni bir hikâye başlar. İçimizdeki ışığın rehberliğiyle birlikte daha önce bakmadığımız yerlere bakarız. Yeni bir "ben" keşfederiz.

Boşluk kitabının arka kapağı

“Seni iyileştirecek şey, senin içinde”

Boşluk, sendeleyerek yol aldığımızı, hatta bazen yere kapaklanarak öğrendiğimizi de anlatır.  İyi ya da kötü yaşanan her şeyin kalbimizde ve zihnimizde bir köşeye yerleşip hayat boyunca bizimle olacağını fısıldar.

O yüzden, hayatta bazı şeyler yolunda gitmediğinde, o boşluğa düştüğünüzde elinize alabileceğiniz en iyi kitaplardan biri. Çünkü “İyi olmanın” eksikle yaşamayı öğrenmek olduğunu hatırlatırken bize şu cümleyi de fısıldıyor:

Her daim eşlikçiniz, çocuk kitapları olsun.

(GE/NÖ)

Dimitris Mitropanos: Halkın sesi ve Zeibekiko’nun ağır adımları

Yunanistan’la yolu bir kez olsun kesişen herkesin kulağına bir yerde mutlaka aynı ses çalınır. Buluşmak için Kos’a gitmek zorunda kalanlar, “her yerde onun şarkıları çalıyordu” diye anlatır. Atina’da gece geç saatte bindiğiniz bir takside radyodan yükselen ses çoğu zaman onunkidir. Selanik’te Ladadika’da kadehler kalkarken yine aynı sese dönülür. Bir dost sofrasında biri hafifçe gülümseyerek “Yunanistan’ın Ahmet Kaya’sı” der. Benzetmeler her daim biraz eksik kalır ama şurası açıktır: Laiko’nun en sahici seslerinden biri olan Dimitris Mitropanos, ölümünün üzerinden on yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen “her zaman, her yerde”dir.

Tırhala: “Küçük Moskova”da bir çocukluk

Dimitris Mitropanos, Nisan 1948’de, Yunanistan İç Savaşı sürerken Tırhala’nın güçlü bir komünist geleneği olan Agia Moni mahallesinde dünyaya gelir. Agia Moni, Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM) ve Yunanistan Demokratik Ordusu’yla (DSE) ilişkili ailelerin yoğun yaşadığı bir mahalledir; bu nedenle, tıpkı Türkiye’de 12 Eylül öncesi bazı mahalleler için denildiği gibi, halk arasında “Küçük Moskova” diye anılır.[1]

Babası, EAM ve ardından DSE saflarında savaşmış bir komünist militandır; iç savaş komünistlerin yenilgisiyle sonuçlandıktan sonra siyasi mülteci olarak Romanya’ya gitmek zorunda kalır. Aile uzun yıllar onun dağda öldüğünü sanır. Mitropanos, babasının hayatta olduğunu ancak on altı yaşındayken Romanya’dan gelen bir mektupla öğrendiğini, onunla yüz yüze ancak yirmi dokuz yaşında karşılaşabildiğini anlatır.[2]

Mitropanos’un çocukluğu, okulda, mahallede ve işyerinde “komünist ailenin çocuğu” olarak fişlenmenin sıradan olduğu bir atmosferde geçer. Dokuz-on yaşlarındayken karakola çağrılıp “siyasetle uğraşma, üniversiteyi unut” türü uyarılarla karşılaştığını söyler. Küçük yaşta çalışmak zorunda kalır; Tırhala’da garsonluk, odun kesme gibi geçici işlerde çalışır.[3]

On altı yaşına geldiğinde hem okumak hem de bir çıkış yolu bulmak umuduyla Atina’ya, Aharnon Caddesi’nde yaşayan dayısının yanına taşınır. Yazları zaten Tırhala’da dayısının tavernasında garsonluk yapmış, odun kesme işlerinde çalışmıştır; Atina’da da okulun yanı sıra yine çalışır ve daha okulunu bitirmeden, sahnede şarkı söyleyerek geçimini kazanmaya başlar.[4]

On yedi yaşındayken, dayısının çalıştığı şirketin Plakiotiko Saloni’de düzenlediği bir gecede söylediği birkaç şarkı, dönemin büyük laiko yorumcularından Grigoris Bithikotsis’in dikkatini çeker; Bithikotsis ona şarkıcı olması gerektiğini söyler ve Columbia’ya gitmesi için onu yüreklendirir. Columbia’da, şirketin yöneticisi Takis Lambropoulos aracılığıyla o sırada stüdyoda kayıt yapan buzuki ustası Giorgos Zampetas’la tanışır; Lambropoulos’un usta müzisyene “yanına al, pişsin” demesinin ardından Mitropanos kısa süre içinde Zampetas’ın yanında sahneye çıkmaya başlar. Zampetas’ı yıllar boyunca “büyük öğretmenim ve ikinci babam” diye anacaktır.

Bu dönemde ilk 45’liği olan “Kayıp Paskalya”yı (Χαμένη Πασχαλιά) yayımlar.[5] İşçi mahallelerinin acısını ve savaş sonrası yoksulluğun karanlık havasını anlatan bu şarkı, alaycı ve umutsuz tonu nedeniyle cunta sansürünün hedefi olur; şarkı kısa süre içinde piyasadan toplatılır ve yıllarca ortadan kaybolur.[6]

*Dimitris Mitropanos (en sağdaki), Giorgos Zampetas (ortadaki) ile birlikte sahne alırken

Laiko ile entehno arasında bir köprü

Yunanistan müziğinde laiko (λαϊκό) ile entehno (έντεχνο) arasında kalın sınırlar çizmek zor; ikisi daha çok aynı hattın iki ucu gibi düşünülür. Laiko (λαϊκό τραγούδι) sözcüğü, tam karşılığıyla “halk şarkısı / popüler şarkı” anlamına gelir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra rebetikonun kentli sesinin ticarileşmesiyle birlikte ana akım hâline gelir; 1950’lerden 1970’lere uzanan dönem de klasik laiko çağı olarak anılır. Ana enstrümanı buzuki, başlıca mekânları taverna, gece kulüpleri ve düğünlerdir. Sözleri yalın ve doğrudandır; aşk, ayrılık, göç, yoksulluk ve gurbet en çok işlenen temalardır. Bu yıllarda Stelios Kazantzidis, Grigoris Bithikotsis, Marinella, Vicky Moscholiou ve Stratos Dionysiou laikonun en önemli sesleri arasında sayılır.

Entehno ise “sanatlı” anlamına gelir; tam adı entehno laiko tragoudi’dir (έντεχνο λαϊκό τραγούδι) ve kabaca “sanatlı halk şarkısı / popüler şarkı” diye çevrilebilir. 1950’lerin sonundan itibaren Mikis Theodorakis ile Manos Hacıdakis, kırsal halk müziğinin, yani dimotika geleneğinin motiflerini ve kentli laikonun ritim ve melodilerini Batı klasik müziği orkestrasyonu ve modern Yunan şiiriyle birleştirerek bu çizgiyi kurar. Theodorakis’in “Ağıt” (Επιτάφιος), Romiosini (Ρωμιοσύνη) ve “Layıktır” (Άξιον Εστί) gibi yapıtları, Ritsos ve Elytis’in şiirlerini buzuki, yaylılar ve piyano eşliğinde yeni bir müzikal dile çevirir. Hacıdakis ise “Büyük Aşk” (Ο Μεγάλος Ερωτικός) albümünde ve benzer çalışmalarında farklı dönemlerden Yunan şairlerinin dizelerini oda müziği düzenlemeleriyle buluşturur; halk ve sanat müziği öğelerini yan yana getirerek entehno repertuarının ikinci kurucu ayağını oluşturur.[7]

Mitropanos’un icrası laiko ile entehno arasındaki geçiş çizgisinde durur. Gençliğinde Mikis Theodorakis’le tanışır; bestecinin “Romiosini” ve “Layıktır” gibi büyük entehno yapıtlarından bölümleri Yunanistan ve Kıbrıs konserlerinde seslendirir. Sonraki yıllarda repertuarı genişledikçe Dimos Moutsis, Marios Tokas ve Thanos Mikroutsikos gibi hem laiko hem entehno bağlamında anılan bestecilerin şarkılarını yorumlar; bu şarkılarda laikonun ağırlığı ile entehnonun şiirselliği iç içe geçer.[8] Bu köprünün erken ve belirgin duraklarından biri, 1972 tarihli, Dimos Moutsis besteleri ve Manos Eleftheriou sözlerinden oluşan “Aziz Şubat” (Άγιος Φεβρουάριος) albümüdür; Mitropanos’un şiirle ve daha entehno bir orkestrasyonla buluştuğu bu çalışma, ileride Tokas ve Mikroutsikos’la yapacağı ortak kayıtların da önünü açar.

*Dimitris Mitropanos, Mikis Theodorakis ile birlikte

Bu iki dünyanın arasında durmak, onun laikoyu nasıl anladığını ve anlattığını da belirler. Kendi sözleriyle laiko şarkı “klasik müzik değildir; ruh, acı ve paylaşım ister”; eski kuşak bestecilerin beş altı kişi bir araya gelip “bugün Tsitsanis’e gidelim” diyerek yiyip içtikleri, sonra buzukiye uzanıp melodiler ve dizeler sızdırdıkları günleri anar ve “şimdi herkes kendi başına yaşıyor, şarkı nasıl olsun?” diye yakınır. Bu tavır, müziği önce ortak bir hayat pratiği, ancak sonra bir iş olarak gördüğünü gösterir ve 1970’ler ile 80’ler boyunca hem plaklarında hem de sahnede taşıdığı laiko çizgisinin omurgasını oluşturur.[9]

1970’ler-80’ler: Laiko sahnesinden KNE-KKE festivallerine

1970’ler ve 80’ler boyunca Mitropanos, Dimos Moutsis, Giorgos Hatzinasios, Takis Mousafiris ve Stavros Kougioumtzis gibi bestecilerin şarkılarıyla klasik laikonun en parlak örneklerini seslendirir.[10] Plakları daha çok dinleyiciye ulaştıkça, Atina ve Selanik’teki taverna ve büyük gece kulüplerinde giderek daha uzun sezonlar geçirir, sahnenin ritmini ve seyircinin nabzını iyice eline alır.

Bu dönemin şarkılarından “Söyle, yürek nerede satılır” (Πες μου πού πουλάν καρδιές), “Şikâyet etme” (Μη παραπονιέσαι τώρα) ve “Günah gibi güzelsin” (Είσαι ωραία σαν αμαρτία) ilk bakışta aşk acısını, hayal kırıklığını ve gece hayatının alkolle karışan yalnızlığını anlatır. Yine de Mitropanos’un tok ve hafif pürüzlü sesi, bu şarkılara yalnızca romantik bir hava değil, gündelik hayatın ağırlığını taşıyan bir içtenlik de katar; Stelios Kazantzidis’e atıfla “acının şarkısı” diye tarif edilen laiko çizgisi, onun yorumunda 1970’ler ve 1980’ler boyunca yeni bir beden bulur.[11]

Söyleşilerinde bu şarkıları yalnızca eğlenmek için söylenen melodiler olarak görmediğini, insanların kaygılarını ve iç konuşmalarını da sahneye taşıdığını vurgular. Gece kulüplerinde masalara bakarken dinleyicilerin yüzlerindeki yorgunluğu ve derdi gördüğünü, şarkı söylemeyi bu yükü bir anlığına paylaşmanın yolu gibi hissettiğini anlatır; bu nedenle sahneyi parıltılı bir eğlence mekânından çok ortak bir dertleşme alanı gibi kurar.[12]

Mitropanos kendisini hiçbir zaman “tarafsız” bir sanatçı olarak tanıtmaz. Çocukluğunun direniş atmosferini, babasının sürgün hikâyesini ve kendi kuşağının baskı deneyimini açık bir siyasi sorumlulukla birlikte taşıdığını söyler. Yunanistan Komünist Gençliği’nin (KNE) Odigitis Festivali’nin sahnesine ilk kez 1977’de, Peristeri’de yapılan üçüncü festivalde çıkar. Bu karşılaşma tek seferlik kalmaz; sonraki yıllarda hem festival programlarında hem de Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ve KNE’nin düzenlediği başka konser ve etkinliklerde defalarca yer alır, böylece festival hattı sahne takviminin doğal duraklarından biri hâline gelir.[13] 2010’da kendisiyle yapılan bir söyleşide festivali “sanatı nasıl istediğimiz, hayatı nasıl istediğimiz” sorusuna verilmiş kolektif bir yanıt olarak tarif eder. Festivalin kendi hayatının bir parçası olduğunu, varlık nedeninin yoldaşlık ve kolektiflik olduğunu, insanlara birlikte emek vererek düşlerini gerçeğe dönüştürebileceklerini gösterdiğini vurgular.[14]

*Dimitris Mitropanos’un sahne aldığı bir KKE etkinliğinden

Bu siyasi ve duygusal hat, onun şarkılarına da nüfuz eder. “Kardan adam” (Χιονάνθρωπος) ve “Mezar soyguncusu” (Ο τυμβωρύχος) gibi şarkılar, Maria Dimitriadi’ninki gibi doğrudan siyasi sloganlar taşımıyor olsalar bile, işsizlik, güvencesizlik, göç ve kırılgan ilişkilerle örülü bir dönemin duygusal iklimini kaydeden şarkılar olarak hatırlanır. Yunan solunun kültürel hafızasında Mitropanos’u özel kılan da tam olarak budur; sözü her zaman slogan atmaz, ama sesi her seferinde hangi tarafta durduğunu çok net hissettirir.

1990’lar: “Ulusal Yalnızlığımız”dan “Ladadika”ya

1990’ların başında Mitropanos için yeni bir yükseliş dönemi başlar. 1992’de Marios Tokas’la kaydettiği “Ulusal Yalnızlığımız” (Η εθνική μας μοναξιά) albümü, hem satış hem de yarattığı etki açısından önemli bir dönemeçtir; on binlerce satan bu çalışma, onu yeniden geniş kitlelerin başucu seslerinden biri hâline getirir.[15]

Albümün omurgasında yer alan “Seni Selanik’te arıyorum” (Σ’ αναζητώ στη Σαλονίκη), besteci Tokas ile söz yazarı Filippos Grapsas’ın ortak imzasını taşır. Aslında 1980’lerin başında bir şarkı yarışması için yazılmış, farklı yorumculara da teklif edilmiştir, ama asıl karşılığını 1992’de Mitropanos’un sesiyle bulur.[16] Şarkı, Selanik’in sisli sokaklarında kaybolan bir aşkı anlatır gibi görünse de arka planda köyden kente göçün, dağılmış arkadaşlıkların ve bölünmüş bir ülke duygusunun izleri sezilir.

Aynı albümdeki “Burada bir durak” (Μια στάση εδώ), “Denizler” (Θάλασσες) ve “Kalbim, bir dakikalık saygı duruşu tut” da (Κράτα καρδιά μου ενός λεπτού σιγή) yalnızlık, kayıp, borçlar ve tökezleyerek de olsa ayakta kalmaya çalışan insanların kısa hikâyeleri gibi dinlenir. Bu şarkılar sayesinde Mitropanos, 1990’ların kentli işçi sınıfı ve dar gelirli mahalleleri için adeta ortak bir duygular sözlüğü kurar.

Tokas’la işbirliği 1994 tarihli “Güneşle baş başa” (Παρέα μ’ έναν ήλιο) albümüyle sürer. Buradaki en bilinen şarkı olan “Ladadika” (Τα Λαδάδικα), Selanik’in eski liman ve işçi mahallesinin karanlık sokaklarını, yıkılmış dükkânlarını ve oraya sığınan “kaybedenlerin” inatçı onurunu anlatan bir kent ağıdıdır. Şarkıda bir aşk hikâyesi anlatılır, fakat fonda hep aynı manzara vardır: tarih boyunca göç, yoksulluk ve dönüşümlerle sarsılmış bir liman şehrinin kırılgan hafızası.

“Roza” ve “Her Daim Gülümseyenler”: Bir yüzyılla hesaplaşmak

1996’da, Thanos Mikroutsikos’un besteleriyle yayımlanan “Yüzyılın Barakasında” (Στου αιώνα την παράγκα), hem Mitropanos’un diskografisinde hem de Yunanistan’ın sol kültürel hafızasında özel bir yer tutar. Şarkıların büyük bölümünde Alkis Alkaios’un imzası vardır; temalar hatırlama, yas, kırılma anları ve inatçı bir direnme duygusu etrafında döner.

Albümdeki “Roza” (Ρόζα), ağır temposu ve içe dönük sözleriyle bu dünyanın merkezine yerleşir. “İhtiyacın nasıl tarihe, tarihin nasıl sessizliğe dönüştüğünü” soran dizeler, 20. yüzyılın devrimci deneyimlerine, hayal kırıklıklarına ve suskunluklarına dair bir iç konuşma gibi okunur. Roza’nın kim olduğu konusunda farklı yorumlar vardır; kimi okumalarda figür Rosa Luxemburg’la, kimilerinde ise rebetiko şarkıcısı Roza Eskenazi’yle ilişkilendirilir. Alkis Alkaios bunu hiçbir zaman açıkça doğrulamaz; Thanos Mikroutsikos da söyleşilerde bu figürde yenilgi ile umut arasında gidip gelen bir kuşağın gölgesini gördüğünü söylemekle yetinir.[17]

Mitropanos’un sahnede “Roza”yı söylerken yaptığı zeibekiko bu yüzden sıradan bir “şov” gibi hatırlanmaz. Elleri hafif yana açık, başı öne eğik, sahnede dar bir daire çizerek döndüğü dans, kişisel acı ile kolektif hafızanın birbirine karıştığı bir an gibidir. Seyircinin gözünün önünde yaşanan, gösterişli olmayan ama içi dolu bir iç dökümü andırır.

Aynı albümdeki “Her daim gülümseyenler” (Πάντα γελαστοί) ise “gecenin günahkârları ve şafak yalnızları”ndan söz eden dizeleriyle, ölümle burun buruna yaşayan ama hayata inat gülümsemeyi sürdürenlere adanmış bir şarkı gibi okunur. Alkaios’un sözleri burada da bireysel bir hikâyeyi aşarak kenarda duranların, sınır bölgelerinde ya da sokak çatışmalarında yaşamını riske atanların dünyasına açılır. Mitropanos’un yorumu, bu şarkıyı doğrudan slogan atmadan, yenilgi ve direniş duygusunu her cümlede hissettiren bir ağıt hâline getirir.

“Yüzyılın Barakasında”, bu yönüyle laiko ile entehnonun, hatta rock’a yaklaşan daha sert tınıların buluştuğu bir eşik albüm. Mitropanos burada klasik laiko tavrını terk etmeden daha karanlık bir şiir dünyası ve zengin bir orkestrasyonla buluşur; şarkılar da iç savaş ve diktatörlük sonrası kuşakların yaralı ortak hafızasını bugüne taşıyan birer hatırlama ritüeline dönüşür.

2000’ler ve son albümler: “Ruhun Biraz Daha Aşağısı”ndan “Buradayız”a

2001 tarihli “Ruhun Biraz Daha Aşağısı” (Στης ψυχής το παρακάτω), Dimitris Mitropanos ile besteci Dimitris Papadimitriou’nun ortak imzasını taşıyan bir albüm. Albüme adını veren şarkının ve birkaç şarkının sözleri Odyseas Ioannou’ya ait, diğerlerinde ise farklı söz yazarlarının imzası bulunuyor. Papadimitriou’nun orkestrasyonuyla entehno ile laiko arasında gidip gelen on dört şarkıda yalnızlık, yılların yorgunluğu, kırgın aşklar ve gündelik hayatın ağırlığı ortak bir duygusal eksen kurar; “Ruhun Biraz Daha Aşağısı”, Mitropanos’un klasik laiko dönemine göre daha içe dönük ve melankolik bir anlatıya yöneldiği geç dönem çalışmalarının ilk adımlarından biri olarak okunabilir.[18]

Bu albümden sonra Mitropanos, 2000’ler boyunca hem stüdyoda hem sahnede daha seyrek ama daha seçici adımlarla yoluna devam eder. 2003 tarihli “Burada olacağım” (Θα είμαι εδώ) albümünde on iki şarkılık bir laiko repertuar söyler; albüme adını veren şarkının söz ve müziği Dionysis Tsaknis’e aittir. 2005 tarihli “Bana gerçeklerini söyle” (Πες μου τ' αληθινά σου) albümünü 2008 çıkışlı “Tam sesinde” (Στη διαπασών) albümü izler. Stamatis Kraounakis ve başka bestecilerin şarkılarının bir araya geldiği albümde “Yine buradayım” (Και πάλι εδώ) şarkısını ise daha sonra canlı olarak pek çok şarkısını da seslendirecek Giannis Kotsiras ile birlikte söyler. Bu dönemin kayıtlarında 1970’ler ve 1980’lere kıyasla daha yaş almış, kırılganlığı daha görünür bir ses duyulur; orkestrasyonlar sadeleşirken şarkıların duygusal ağırlığı yorumun içine yerleşir.

Mitropanos’un sahne hayatının doruklarından biri, 10 Eylül 2009’da Atina Herodion’unda verdiği ve daha sonra “Hayatımın Şarkıları” (Τα τραγούδια της ζωής μου) adıyla yayımlanan konserdir. Bu, antik tiyatroda yaptığı ilk büyük kişisel konserdir; kayıtlar iki CD’lik canlı albüm olarak çıkar. Programda “Ölüm avda” (Ο χάρος βγήκε παγανιά), “Başkası Sakız’a gitti” (Άλλος για Χίο τράβηξε), “Söyle, yürek nerede satılır” (Πες μου πού πουλάν καρδιές), “Günah gibi güzelsin” (Είσαι ωραία σαν αμαρτία), “Seni Selanik’te arıyorum” (Σ’ αναζητώ στη Σαλονίκη), “Ladadika” (Τα Λαδάδικα) ve “Roza” (Ρόζα) gibi farklı dönemlerinden şarkılar yan yana gelir. Böylece yaklaşık kırk yıllık bir repertuar tek bir gecede yeniden kurulur; yorumlarda sahnede artık fiziksel olarak yorgun ama sesinde hâlâ aynı ağırlığı taşıyan bir Mitropanos vardır, bu yüzden konser hem toplu bir “hatırlama” hem de hayattayken yapılmış bir veda gibi anılır.[19]

Son stüdyo albümü “Buradayız” (Εδώ είμαστε), 2011’de Stamatis Kraounakis besteleriyle yayımlanır. Albümde Manos Eleftheriou, Lina Nikolakopoulou, Lakis Lazopoulos ve Kraounakis’in sözleri buluşur; resmî diskografilerde entehno çizgisinde konumlandırılır. Kraounakis, Mitropanos’un ölümünden sonra kaleme aldığı yazılarda ve kendisiyle yapılan söyleşilerde, bu albümün onunla son büyük buluşma olduğunu, kayıt sürecinde fark edilmeyen sağlık sorunlarının ağırlığının sonradan daha net görüldüğünü vurgular.[20]

Ağır bir Zeibekiko’nun ardından

2000’lerin ikinci yarısından itibaren Mitropanos’un sağlığı giderek bozulur.[21] 2010’da Amerika turnesi sırasında New York’ta hastaneye kaldırılır; Radio City Music Hall konserinin ardından fenalaşınca birkaç gün gözetim altında kalır ve Connecticut, Montreal, Chicago konserleri iptal edilir.[22] Sonraki yıllarda hem Yunanistan’da hem yurtdışında çeşitli operasyonlar geçirir, farklı sağlık sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalır. Buna rağmen sahneden tamamen çekilmez; konser takvimini azaltarak da olsa şarkı söylemeyi sürdürür.

17 Nisan 2012 sabahı Atina’daki Hygeia Hastanesi’ne acil olarak kaldırılır. Resmî açıklamalarda ölüm nedeni akut akciğer ödemi olarak geçer; 64 yaşında hayata veda eder.[23] Cenazesi 19 Nisan’da Atina Birinci Mezarlığı’nda yapılır. Sabahın erken saatlerinden itibaren tabutu halkın vedası için bir şapelde bekletilir; gün boyu her yaştan binlerce insan sıraya girer, sevdiği şarkıları mırıldanarak uğurlamaya gelir.

Ailesi, Kültür Bakanlığı’nın cenazenin “devlet töreni” olarak yapılması teklifini kabul etmez ve resmî nutuklar, protokol konuşmaları olmadan sade bir tören ister.[24] Tabut mezarlıktan çıkarken kalabalık hep bir ağızdan şarkılarını söyler ve “Ölümsüz, ölümsüz” (Αθάνατος, αθάνατος) diye haykırır.[25] Yıllar boyunca işçi mahallelerinin, göçmenlik ve yoksulluk hikâyelerinin sesi olarak görülen birinin ardından yapılan bu sessiz ama kitlesel veda, onun toplumdaki yerini belki de en çıplak hâliyle gösterir.

Bugün Mitropanos’u, Yunanistan’ın siyasi müzik geleneği içinde yalnızca bir “laiko yıldızı” olarak değil, hayatının ve tavrının kurduğu daha geniş bir mücadele hattının parçası olarak düşünmek gerekiyor. Çocukluğunda babasını siyasi sürgünde kaybeden, gençliğinde komünist hareketin iklimiyle yoğrulan, yetişkinlik yıllarında da şarkılarını işçi sınıfının ve yoksul mahallelerin gündelik duygularına yaslayarak söyleyen bir isimden söz ediyoruz. Bu hat, ondan sonra gelen kuşaklarda farklı biçimlerde sürüyor. Girit’in yerel ezgilerini rock tınılarıyla birleştiren Giannis Haroulis’in KNE festivallerinde sahneye çıkması ya da Natassa Bofiliou’nun açık sol kimliği nedeniyle sağ basının hedefi hâline gelmesi, müziğin hâlâ sınıfsal ve siyasi bir mevzi olarak görüldüğünü hatırlatıyor. Özellikle rap ve hip hop sahnesi, sokak hareketlerinin ve antifaşist mücadelenin sesi hâline geliyor; Pavlos Fyssas (Killah P), Social Waste, Koinoi Thnitoi, Stixoima, Spiros Grammenos, Dimitris Mitsotakis ve Matoula Zamani gibi isimler farklı müzik türlerinden gelseler ve feminist, komünist ya da anarşist geleneklerle farklı bağlar kursalar da Yunanistan’da ortak bir mücadeleci damarın bugünkü taşıyıcıları olarak yan yana anılıyor.

Yunanistan’da çoğu zaman bir taverna gecesi onun sesi duyulmadan bitmiş sayılmaz. Laiko ile entehno arasındaki o ince çizgide Dimitris Mitropanos bugün hâlâ “son büyük”lerden biri olarak anılır; ağır bir zeibekiko adımıyla sahneye çıktığında salonda nasıl bir sessizlik ve yoğunluk yaratıyorsa, şarkıları da masanın etrafında oturanların omzuna sessizce elini koyar ve iç savaşın, göçün, cunta sansürünün, işsizlik ile kriz yıllarının birikmiş duygularını bugüne taşır.

*Dimitris Mitropanos anısına Atina’daki Herodes Atticus Odeonu’nda 2 Ekim 2018’de düzenlenen konserden

Dipnotlar:

[1] “Δημήτρης Μητροπάνος: «Όχι, δεν είμαι μαζί τους. Είμαι αυτό που θέλω…»,” Imerodromos, erişim 28 Kasım 2025, https://www.imerodromos.gr/dhmhtrhs-mhtropanos-ochi-den-eimai-mazi-tous-eimai-auto-pou-thelo.

[2] “Τελευταίο «αντίο» στον Δημήτρη Μητροπάνο,” Rizospastis, 19 Nisan 2012, erişim 28 Kasım 2025, https://www.rizospastis.gr/story.do?id=6806709.

[3] “Δημήτρης Μητροπάνος: Η τελευταία συνέντευξη της ζωής του στο Down Town,” Like.com.cy, 23 Nisan 2022, erişim 28 Kasım 2025,

https://like.philenews.com/talk-of-the-town/news/dimitris-mitropanos-i-teleytaia-synenteyxi-tis-zois-toy-sto-down-town/

[4] “Δημήτρης Μητροπάνος - Πώς η ιστορία γίνεται σιωπή | GGM Αφιέρωμα,” GetGreekMusic, 17 Nisan 2019, erişim 28 Kasım 2025, https://www.getgreekmusic.gr/dimitris-mitropanos-afieroma-poreia.

[5] “Πέθανε ο Δημήτρης Μητροπάνος,” News 24/7, 17 Nisan 2012, erişim 20 Kasım 2025, https://www.news247.gr/ellada/pethane-o-dimitris-mitropanos.

[6] “Απορρίπτεται, απορρίπτεται, απορρίπτεται...,” Rizospastis, 20 Haziran 2010, erişim 26 Kasım 2025, https://www.rizospastis.gr/story.do?id=5700413.

[7] Polina Tambakaki, “‘Art-Popular’ Song and Modern Greek Poets - Interactions and Ideologies: The Case of Mikis Theodorakis,” Made in Greece: Studies in Popular Music içinde, ed. Dafni Tragaki (Londra: Routledge, 2018), 55, https://doi.org/10.4324/9781315749075-7.

[8] “Δημήτρης Μητροπάνος – 17 Απριλίου 2012,” ERT News, 17 Nisan 2018, erişim 28 Kasım 2025, https://www.ertnews.gr/arxeio-afierwmata/dimitris-mitropanos-17-aprilioy-2012.

[9] “Δημήτρης Μητροπάνος: Η τελευταία συνέντευξη της ζωής του στο Down Town,” Like.com.cy, 23 Nisan 2022, erişim 28 Kasım 2025, https://like.philenews.com/talk-of-the-town/news/dimitris-mitropanos-i-teleytaia-synenteyxi-tis-zois-toy-sto-down-town/.

[10] “Ένας «άγγελος δραπέτης» στα «Λαδάδικα» – Αφιέρωμα στο Δημήτρη Μητροπάνο (Μέρος α’),” MusicCorner.gr, 18 Nisan 2012, erişim 30 Kasım 2025, https://musiccorner.gr/enas-angelos-drapetis-sta-ladadik-46774.

[11] Ρενάτα Δαλιανούδη (Renata Dalianoudi), “ΝΤΟΚΙΜΑΝΤΕΡ ΛΑΙΚΟ ΤΡΑΓΟΥΔΙ 40 50 60 70 80 90 3 εκπομπές,” Academia.edu, 2017, erişim 30 Kasım 2025, https://www.academia.edu/40467590/%CE%9D%CE%A4%CE%9F%CE%9A%CE%91%CE%9D%CE%A4%CE%95%CE%A1_%CE%9B%CE%91%CE%99_%CE%9A%CE%9F_%CE%A4%CE%A1%CE%91%CE%93%CE%9F%CE%A5%CE%94%CE%99_40_50_60_70_80_90_3_%CE%B5%CE%BA%CF%80%CE%BF%CE%BC%CF%80%CE%AD%CF%82.

[12] “Δημήτρης Μητροπάνος: Η τελευταία συνέντευξη της ζωής του στο Down Town,” Like.com.cy, 23 Nisan 2022, erişim 28 Kasım 2025, https://like.philenews.com/talk-of-the-town/news/dimitris-mitropanos-i-teleytaia-synenteyxi-tis-zois-toy-sto-down-town/

[13] Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) siyasi çizgisine dair eleştirilerimiz elbette güçlü ve bizim açımızdan haklı, ancak burada daha çok Mitropanos’un altını çizdiği yoldaşlık ve kolektif hareket etme deneyimine odaklanmayı tercih ettik.

[14] “Ποιος κινεί τα νήματα ενάντια στο Φεστιβάλ;” Rizospastis, 2 Eylül 2010, s. 7, erişim 30 Kasım 2025, https://www.rizospastis.gr/page.do?id=12483&pageNo=7&publDate=2%2F9%2F10.

[15] “«Εμένα και ο θάνατος Μου φαίνεται γιορτή…»,” Out Of The Box, 17 Nisan 2016, erişim 1 Aralık 2025, https://ootb.gr/texni/emena-kai-o-thanatos-mou-fainetai-giort.

[16] “Θα σας πω μια ιστορία: «Σ’ αναζητώ στη Σαλονίκη»,” Ogdoo.gr, 20 Şubat 2022, erişim 2 Aralık 2025, https://www.ogdoo.gr/diskografia/stigmes/tha-sas-po-mia-istoria-s-anazito-sti-saloniki.

[17] “Θ. Μικρούτσικος / Άλκης Αλκαίος / Δ. Μητροπάνος - Ρόζα,” e-keimena.gr, 8 Mart 2017, erişim 2 Aralık 2025, https://e-keimena.gr/index.php?Itemid=63&catid=147%3Amonopatia-tragoudiwn&id=495%3Amikroutsikos-roza&option=com_content&view=article.

[18] “Μητροπάνος & Παπαδημητρίου: «Στης ψυχής το παρακάτω»,” Ogdoo.gr, 6 Temmuz 2014, erişim 2 Aralık 2025, https://www.ogdoo.gr/diskografia/diskoi-pou-den-ksexasa/mitropanos-papadimitriou-stis-psyxis-to-parakato.

[19] “Ένα χρόνο χωρίς το Δημήτρη Μητροπάνο,” Me Alla Matia, 18 Nisan 2013, erişim 2 Aralık 2025, https://meallamatia.gr/blog-post_17-28.

[20] “Σταμάτης Κραουνάκης: Δεν θέλω άλλο την ουδέτερη οργή του πληκτρολογίου,” Monopoli.gr, 13 Şubat 2017, erişim 2 Aralık 2025, https://www.monopoli.gr/2017/02/13/people/153559/stamaths-kraoynakhs-den-thelw-allo-thn-oydeterh-orgh-toy-plhktrologioy.

[21] “Εσπευσμένα στο νοσοκομείο o Μητροπάνος,” SigmaLive, 7 Ekim 2011, erişim 2 Aralık 2025, https://www.sigmalive.com/archive/lifestyle/people/425894.

[22] “Προβλήματα υγείας παρουσίασε ο Δ. Μητροπάνος στη Νέα Υόρκη,” Ta Nea, 6 Temmuz 2010, erişim 2 Aralık 2025, https://www.tanea.gr/2010/07/06/lifearts/culture/problimata-ygeias-paroysiase-o-d-mitropanos-sti-nea-yorki.

[23] “«Αφού στον Όλυμπο οι Θεοί τ' αποφασίσανε…» – Έφυγε ο Δημήτρης Μητροπάνος,” NewsIT, 17 Nisan 2012, erişim 2 Aralık 2025, https://www.newsit.gr/ellada/afoy-ston-olympo-oi-theoi-t-apofasisane-efyge-o-dimitris-mitropanos/1865284.

[24] “Τελευταίο «αντίο» στον Δημήτρη Μητροπάνο,” Haniotika Nea, 20 Nisan 2012, erişim 2 Aralık 2025, https://www.haniotika-nea.gr/95022-teleutaio-antio-ston-dimitri-mitropano.

[25] “Πλήθος κόσμου στο τελευταίο αντίο στον Δημήτρη Μητροπάνο,” Tlife.gr, 19 Nisan 2012, erişim 2 Aralık 2025, https://www.tlife.gr/eidhseis-nea/plithos-kosmou-sto-teleytaio-antio-ston-dimitri-mitropano/276392.

(DS/VC)

İçeridekiler, dışarıdakiler ve aramızdaki barikat

Bu ülkede bir süredir aynı cümleyi duyuyoruz: “Hukuk bitti.”

Oysa asıl biten hukuk değil; hafıza. Hatırlama iradesi yıprandıkça, adalet hissi de, barış imkânı da, siyasetin kendisi de boşluğa düşüyor.

Ben bu satırları, hem seçim kampanyalarında, hem belediyelerde, hem de özel sektörde yıllarca çalışmış; sivil topluma gönlünü ve aklını adamış bir iletişimci olarak yazıyorum. Dosyaların içinden, veri tablolarının, raporların, kampanya metinlerinin arasından başımı kaldırıp baktığımda gördüğüm şey şu: Bu ülke barışı da demokrasiyi de ancak kendi hafızasını geri çağırmayı göze alırsa yeniden kurabilir.

Barış süreci dediğimiz şey, aslında kimin hafızası?

Kürt meselesi bu ülkenin en ağır, en derin ve en inatçı başlığı. Buna rağmen, neredeyse her on yılda bir, onu sanki ilk kez konuşuyormuşuz gibi yapıyoruz. Tuğçe Tatari’nin “hafıza kaybı” dediği tam da bu: Her sabah uyandığında geçmişi unutmuş bir ülke duygusu.

Oysa bu topraklar çözüm arayışlarını hiç yaşanmamış sayamayacak kadar çok şey denedi:

1990’ların çatışmasızlık girişimleri, 2000’lerin başındaki açılımlar, Oslo söyleşileri, İmralı görüşmeleri ve Dolmabahçe mutabakatı... Hepsi yalnızca siyasi aktörlerin değil, bu ülkede yaşayan herkesin hafızasında bir yerde duruyor.

Bugün yeniden “barış süreci” konuşuyorsak, bunu sahneye yeni çıkmış bir fikir gibi değil, defalarca yarım bırakılmış bir toplumsal sözleşmenin devamı olarak konuşmak zorundayız. Osman Kavala’nın yıllardır anlattığı gibi, barış sadece müzakere masasında değil, siyaset kültüründe ve kültür siyasetinde kurulur; yani insanların birbirine nasıl baktığında, birbirlerinin hikâyelerini ne kadar duyabildiğinde.

CHP’nin dönüşümü, gençliğin barikatı ve 19 Mart sonrası

İşte tam burada, CHP’nin bugün geldiği yer devreye giriyor.

Son kurultay, kendi iç gerilimlerine rağmen, Türkiye’de muhalefetin yeniden konumlanması için bir eşikti. Ekrem İmamoğlu’nun yerelden yükselen dili, Özgür Özel’in genel başkan olarak kurduğu tonla birleştiğinde ortaya şöyle bir ihtiyaç çıkıyor: Bu ülkenin gençleri, kadınları, emekçileri artık yalnızca sandığa çağrılan seçmenler olmak istemiyor; siyasetin asli öznesi olmak istiyor.

19 Mart sonrası yaşananlar bunu çıplak biçimde gösterdi. Gençlerin önderlik ettiği gösterilerde atılan “Mitinge değil, eyleme geldik” sloganı, sadece bir belediye başkanına yönelik dayanışma değildi; hukukun üstünlüğü, seçmenin iradesi ve geleceksizlik duygusuna karşı bir isyandı.

Sivil Alan Araştırmaları Derneği’nin hazırladığı yakın tarihli hak ihlalleri izleme raporu, özellikle üniversiteli gençlerin maruz kaldığı gözaltılarını, seyahat yasaklarını, disiplin soruşturmalarını ve uğradıkları şiddeti tek tek kayda geçiriyor.

CHP gerçekten “değiştiğini” iddia edecekse, bunu yalnızca kurultay kürsülerinde değil, barikatın önünde bekleyen gençlerin taleplerini siyasetin merkezine alarak yapmak zorunda. Bu dönüşümün hakkı verilebilirse, ki ben verilebileceğini düşünüyorum ve istiyorum, CHP yalnızca seçim sonuçlarını değil, Türkiye’yi, tüm yurttaşlarının daha rahat ve güvenle nefes alabileceği bir ülke haline getirebilir.

Yargının araçsallaştırılması: Devlet hafızasını kaybedince

Bugün yargı, bağımsız bir erk olmaktan çok, siyasal iktidarın elinde kullanılan kaba bir araca dönüşmüş durumda. Fikret İlkiz’in işaret ettiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 18. madde ihlali kararları, bir kişinin hukuki gerekçelerle değil, siyasi talimatlarla hedef alındığını tescil ediyor.

Yargının araçsallaştırılması
Yargının araçsallaştırılması
1 Aralık 2025

Bu sadece isimleri bilinen birkaç siyasetçi ya da gazeteci için değil, on binlerce isimsiz insan için geçerli.

Haksız tutuklamalar, uzun yargılamalar, keyfi delil üretimleri... Her bir dosya, devletin kendi hukuk hafızasını silmesinin yeni bir örneği.

Hukuk araçsallaştırıldıkça, toplum da kendi kendine şu cümleyi fısıldıyor: “Hukuk bitti.

Neyse biliyorum ki ( -bilemedi....) hukuk bitmez (korkarım ki bitmiş... ) Bitirilen şey; onu ayakta tutan güven duygusudur. Güven yıkıldığında, insanlar kaybettikleri adaleti sokakta, meydanda, sivil inisiyatiflerde aramaya başlar. Tam da bu nedenle, bugün Türkiye’nin siyasi haritasını yalnızca partilerin aldığı oy oranlarıyla değil, sivil dayanışma ağlarının tarihiyle de okumak zorundayız.

Cumartesi İnsanları’ndan bugünlere: Bizi yan yana getiren acı ve inat

Bu ülkede haksız tutuklamalara, kayıplara, faili meçhullere karşı verilen mücadelenin en güçlü hafıza mekânı Galatasaray Meydanı’dır. Cumartesi İnsanları, 27 Mayıs 1995 ’ten bu yana, kaybedilen çocuklarının, kardeşlerinin, eşlerinin fotoğraflarıyla oturuyor orada.

Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeni, günler sonra kimsesizler mezarlığında bulunduğunda, barışçıl bir eylem olarak “Her cumartesi aynı yerde sessizce oturalım” dediler. Örgüt pankartı yoktu, slogan yoktu. Her hafta bir kaybın hikâyesi anlatılacaktı. Arjantin’in Plaza de Mayo Anneleri’nden esinlenen bu hareket büyüdü, yasaklandı, bastırılmaya çalışıldı; ama ülkenin kolektif hafızasına kazındı.

Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından yakınları, dostları, meslektaşları; yani “Hrant Dink’in Arkadaşları” olarak bir araya geldi. O cenazede duyduğumuz “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” cümlesi, bu ülkenin uzun yıllar boyunca söylemeye cesaret edemediği bir hakikatle yüzleşmesiydi. Bir insanın adalet arayışı, bir toplumun vicdan çağrısına dönüştü; korku duvarının tam ortasında bir gedik açtı.

Gezi: Kendiliğinden bir yurttaşlık isyanı

Bu hattın tam ortasında, 2013 ’ün o uzun haziranında, bu kez bir parkın etrafında buluştuk.

Üç-beş ağaç” diye küçümsenen şey, aslında hepimizin hayatına dair söz söyleme hakkıydı. Çiğdem Mater’in cezaevinden yazdığı mektupta anlattığı gibi, “Gezi” ilk bakışta sadece bir parkı, birkaç ağacı savunmak için başlamıştı; ama çok kısa sürede, bu ülkenin en temel itirazlarının toplandığı bir yurttaşlık isyanına dönüştü.

Dozerlerin önünde duranlar, ağaçlara sarılanlar, ağaçların tepesine kuş gibi konmaya çalışanlar...

O çadırlar yakıldığında, aslında yalnızca bir kamp alanı değil, bu ülkenin asgari adalet duygusu da ateşe veriliyordu. Yine de insanlar dağılmadı; tam tersine, İstanbul’dan başlayıp Türkiye’nin dört bir yanına yayılan bir dayanışma ortaya çıktı. Bayburt hariç tüm şehirlerde, parklarda ve meydanlarda milyonlar, “Bu memlekette nasıl yaşayacağımıza siz değil, biz karar veririz” demek için sokaktaydı.

Gezi’nin en çarpıcı yanı, birilerinin “örgütlediği” bir mühendislik faaliyeti olmamasıydı. Mater’in sözleriyle, “kendiliğindendi, herkesti, hepimizdik.” Parkın ağaçları; kaç çocuk yapacağımızı, kiminle aynı evde yaşayacağımızı, eteğimizin boyunu, şarkımızın dilini kendine hak görenlere karşı dikilmiş birer itiraz simgesine dönüştü. Kesilmesine izin vermediğimiz her ağaç, geceleri sokakta özgürce yürüyebilme hakkımızdı; dökülmesine engel olduğumuz her beton, kimseye hesap vermeden sevebilme özgürlüğümüz.

Gezi; farklılıklarıyla bir arada durabilen ( -bunu her yazdığımda aklıma aşure tarifi geliyor.. ) bütün yurttaş girişimlerinin ortak bir cümlesine dönüştü:

Biz bu ülkede, insan onuruna yakışır bir hayat istiyoruz.

Ve 2017’de, benim de içinde olduğum; akademisyenlerin, sanatçıların, siyasetçilerin, LGBTİ+ aktivistlerinin, insan hakları savunucularının, farklı partilerden insanların bir araya geldiği “ Yan yanayız, bir aradayız” topluluğu oluştu. Arkamızda hiçbir kurumsal güç yoktu; yalnızca yan yana durma sorumluluğu vardı. O gün söylediğimiz cümle çok yalındı ama çok güçlüydü:

Savaş istemiyoruz, şehit istemiyoruz; çocukların ölmesini istemiyoruz. İnançlarımızı, kültürlerimizi, tercih ve kimliklerimizi özgür ve eşitçe yaşamak istiyoruz. İnsani şeyler istiyoruz.

Bugün belediyelerde görev yapan seçilmişler, bürokratlar, gazeteciler, öğrenciler, aktivistler tutuklandığında; onların ailelerinin bir araya gelmesi bana hep bu hattı hatırlatıyor: Cumartesi İnsanları’ndan Hrant Dink’in Arkadaşları’na, Gezi’den Yan Yanayız’a, kadınlara... ve bugüne uzanan; acıdan doğmuş ama inattan güç almış kesintisiz bir dayanışma çizgisi.

Aile Dayanışma Ağı: Sessizliğin büyüttüğü kolektif direnç

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na ve çalışma arkadaşlarına yönelik 1 9 Mart operasyonunun ardından, Dr. Dilek Kaya İmamoğlu öncülüğünde kurulan Aile Dayanışma Ağı, her hafta Cuma günü Saraçhane’de bir araya geliyor. Bu buluşmalar; haksız tutuklamalara, keyfi gözaltılara, itibarsızlaştırma kampanyalarına karşı, doğrudan ailelerin tanıklığıyla yükselen bir adalet çağrısı aslında.

Dr. Dilek İmamoğlu, bu buluşmalarda çoğu kez siyasetin ötesine geçen bir tonda konuşuyor. Dördüncü buluşmada söylediği şu cümle, yalnızca kendi öfkesini değil, tüm bu insanların yükünü tarif ediyor:

“Özgürlüğün, adaletin olmadığı bir ülkede ne huzur olur, ne mutluluk, ne refah... Hepimiz bundan yara alıyoruz.”

Bazen de sözlerine ince, ironik ama sarsıcı bir gerçeklik eşlik ediyor. Ekrem İmamoğlu’nun “casusluk” soruşturmasına dahil edilmesine (-hafıza işte... o kadar benzer süreçlerden geçtik ki. Tarih tekerrür ediyor gibi hissediyor insan) tepki gösterirken X hesabında yazdığı o satırlar, memleketin absürtlüğünü özetliyordu:

Roma’yı da Ekrem İmamoğlu’nun yaktığı iddia ediliyor. O dönemde yaşamamış olsak da, biz yine de bu konunun titizlikle araştırılmasını talep ediyoruz. Tarih bekleyebilir!

Bu ironi, aslında çok acı bir gerçeği ortaya koyuyor: Türkiye’de hukuk ortadan kalkınca, gerçek ile kurgu arasındaki sınır da dağılıyor. Aile Dayanışma Ağı’nın değeri, yalnızca bir hukuksuzluk protestosundan ibaret olması değil; kolektif acının, kolektif bir dirence dönüşmesi.

Bugün farklı aileler —farklı mahallelerden, farklı yaşamlardan gelen insanlar— aynı cümleyi kuruyor:

Bizim başımıza gelen herkesin başına gelebilir. Bu yüzden birlikteyiz.”

Bu birliktelik bana hep şunu hatırlatıyor:

  • 8 Mart’ta sokaklarda yürüyen milyonlarca kadını...
  • Hrant’ın cenazesinde aynı duyguda buluşan milyonları...
  • Galatasaray’da oturan annelerin sessiz ama en gür haykırışını...

Türkiye’de kolektiflik, çoğu zaman acıdan doğar ama umudu taşır.

Aile Dayanışma Ağı’nın bugün kurduğu şey tam da bu: Sessizliği dayanışmaya, umutsuzluğu ısrara, acıyı kolektif bir siyasete dönüştürmek. Burada yükselen şey sadece mağduriyet değil; adalet talebinin toplumsallaşması. Bu potansiyel, doğru bir stratejiyle tüm ülkeye yayılabilecek kapasitede.

İçeridekiler ve dışarıdakiler: Asıl mahkûmiyet hangisi?

Bugün Türkiye’de birileri hücrelerde, koğuşlarda, yüksek güvenlikli cezaevlerinde tutuluyor. Ama bir de dışarıda, görünmez duvarlarla çevrili geniş bir kesim var: İşini kaybetme korkusuyla susan memurlar, soruşturma dosyası açılmasın diye kendini sansürleyen gazeteciler, sosyal medya paylaşımı yüzünden gözaltına alınmaktan çekinen gençler, pasaportuna el konduğu için hayatını erteleyen insanlar...

Hukukun araçsallaştırıldığı yerde, hepimiz biraz mahkûmuz aslında.

Birimiz içeri girdiğinde, geri kalanımız sadece “dışarıda kalmış” oluyor; özgür değil.

İşte bu nedenle, barış sürecini konuşurken de, CHP’nin dönüşümünü tartışırken de, haksız tutuklamaları yazarken de kendime hep şunu hatırlatıyorum:

Bizi bir araya getiren şey, aynı partiye oy vermek değil; hepimizin hangi ortak geleceğe bakabildiği.

Ayrı ayrı yaşadığımız acıların birbiriyle akraba olduğunu fark etmemiz.

Dayanışmanın siyaseti, tam da buradan başlıyor.

Son söz yerine: Hatırlamak cesaret ister

Barış, hafıza ister.

Adalet, sabır ister.

Demokratik siyaset ise, yan yana durma cesareti ister.

Cumartesi İnsanları’nin her hafta aynı yere gitmesi, Hrant’ın Arkadaşları’nın yıllardır aynı sözü tekrar etmesi, Gezi’de milyonların bir araya gelişi, Yan Yanayız’ın farklılıklara rağmen kurduğu o kırılgan birliktelik… Bütün bunlar, Türkiye’nin hâlâ tükenmemiş bir vicdan rezervi olduğunu gösteriyor.

Bugün medyadaki, sanat dünyasındaki, belediyelerdeki haksız tutuklamalar, öğrencilerin gözaltıları, hasta mahpusların durumları, yargının
araçsallaştırılması… Bunların hepsi tek tek olaylar değil; aynı siyasi tercihin farklı yüzleri.

Eğer gerçekten yeni bir ülke kuracaksak, işe şuradan başlamalıyız:

Kendi hafızamızı geri çağırmaktan.

Çünkü bu ülkede barışın, adaletin ve demokrasinin önündeki en büyük engel, aslında unutmaktan ibaret.

Hatırlamak ise, evet, acı veriyor.

Ama biliyorum ki, hatırlamadan iyileşmek mümkün değil.

(YB/HA)

Soykırımı haritalandırmak: Forensic Architecture

Türkiye’de Tahir Elçi’nin, Filistin’de de Şirin Ebu Akile’nin öldürülmesinde failleri tespit edebilmek için yaptıkları üç boyutlu modellemeleriyle tanıdığımız Forensic Architecture (Adli Mimarlık / FA) bir araştırma grubu.

Merkezleri Londra Üniversitesi’nde bulunan bu araştırma grubu dünya çapında devlet şiddetini ve insan hakları ihlallerini araştırıyor. Bunun için de mimari teknikler ve teknolojiler kullanıyor.

Kurum, devlet şiddetinden etkilenen kişi ve topluluklarla birlikte, onlar adına yeni kanıt teknikleri geliştiriyor. İleri düzey mimari ve medya araştırmaları yürütüyor.

Son çalışmalarında İsrail’in Gazze’deki soykırımını konu edindiler. “Soykırımın Haritalandırılması: Ekim 2023’ten Bu Yana Gazze’de İsrail’in Tutumu” başlığıyla yayımladıkları çalışma, işgal ve soykırımın 2 yıllık sürecini içeriyor.

Savaşın seyrini harita üzerinde detaylı şekilde gösteren platform, süreç boyunca İsrail’in yaşattığı hak ihlallerinin dijital kaydını tutuyor.

Gazze'deki Sağlık Bakanlığı’na göre İsrail, 7 Ekim 2023’ten bu yana 70 bin 117 Filistinliyi öldürdü. 10 Ekim 2025’te Hamas ile İsrail arasında ateşkes imzalandı. Fakat İsrail, anlaşmayı ihlal ederek soykırım pratiklerini sürdürmeye devam ediyor.

Pelin Tan’ın Eyal Weizman’ın “Oyuk Topraklar: İsrail’in İşgal Mimarisi (Hollow Land: Israel’s Architecture of Occupation)” ismiyle Türkçeye çevrilen kitabının önsözünde de belirttiği gibi FA, “görsel kontrol mekanizmaları bağlamında insani suç işlenmiş topraklarda mimari ve tasarım araçlarının yardımı ile adli tanıklık konusu üzerinde çalışıyor”[1]. Ayrıca FA “adli tanıklık” kavramını legal ve siyasi mizansenin mekânsal kanıtlarının değerlendirilmesi olarak tanımlıyor.[2]

FA’nın “Soykırımın Kartografyası” çalışması da taşları, betonu, ağacı, doğayı ve inşa edilmiş olanı birer “tanık” olarak kabul edip soykırımın görünür kılınmasında her birisine söz hakkı tanıyor.

Çalışmada göreceğimiz üzere yapılan yalnızca bir haritalandırma eylemi değil. Harita üzerinde işaretlenen noktalar aslında gerçek tanıkların, zaman zaman sosyal medya hesaplarından yaptıkları bir paylaşım üzerinden “tanıklık verileri” ile desteklenerek oluşturuldu. Bu sebeple çalışma bize İsrail’in suçların tanıklarıyla karşılaşmamıza olanak tanıyor, yaşananları hissedilir kılıyor.

Forensic Architecture, platformun kapsamını ve amacını anlatmak için tanıtım yazısında şu sözlere yer veriyor:

“İsrail ordusunun Gazze'de sivil yaşamın her alanına yönelik gerçekleştirdiği binlerce şiddet, yıkım veya engelleme eyleminin kanıtlarını derliyor. Bunlar arasında barınaklar, hastaneler, üniversiteler, okullar, mezarlıklar, arkeolojik alanlar, camiler ve kiliseler, tarlalar ve meyve bahçeleri, seralar, su kuyuları, fırınlar ve yardım dağıtım tesislerine yönelik saldırılar yer alıyor.

Ayrıca, İsrail'in tahliye emirleri ve ‘güvenli bölgeler’ gibi insani önlemleri nüfus yerinden etme aracı olarak kötüye kullandığı da kayıt altına alınıyor. Bu platform, benzersiz bir şekilde, Gazze'nin tarım arazilerinin kümülatif yıkımından, İsrail'in kara harekâtının günlük ilerleyişine, yardım dağıtımına yönelik saldırılardan bölge genelinde yeni bir 'mekansal kontrol' sistemine kadar birden fazla veri setini birleştirerek ve üst üste bindirerek bu bileşik etkileri keşfetmenizi sağlar.

Bu veri kümeleri bir araya getirildiğinde, Gazze Şeridi'ndeki sivil yaşamın dokusuna yönelik iki yıllık askeri saldırının kapsamlı bir tablosu ortaya çıkıyor.”

FA, soykırımın yalnızca insanlar, hayvanlar ve doğa üzerinde değil aynı zamanda altyapı sistemlerinin, su kaynaklarının ve kültürel mirasın da üzerinde yarattığı tahribatı da delillendiriyor. Çalışmada altı alan merkeze alınarak veriler toplanıyor ve analiz ediliyor.

  1. Mekansal kontrol: Gazze’nin stratejik bir tasarıma göre fiziksel olarak şekillendirilmesi;
  2. Yerinden etme: Svillerin tekrar tekrar zorla yerinden edilmesi ve İsrail'in 'insani önlemlerinin' değerlendirilmesi;
  3. Tarım ve su kaynaklarının tahribatı: Tarlaların, meyve bahçelerinin, seraların, tarımsal ve su altyapısının tahribi;
  4. Tıbbi altyapının yıkımı: Hastanelerin ve sağlık çalışanlarının sistematik olarak hedef alınması;
  5. Sivil altyapının yıkımı: Kamu hizmetleri, yollar, barınak işlevi gören okullar, dini yapılar ve hükümet binalarının hedef alınması;
  6. Yardımların hedeflenmesi: İnsani yardımların taşınması ve dağıtımı ile gıda hazırlanması için gerekli altyapı ve personelin sistematik olarak hedeflenmesi.

“Soykırımın Kartografyası” genel olarak dört temel birimden oluşuyor. Bunlar; “Zaman çizelgesi”, “Olaylar”, “Katmanlar” ve “Desenler” bölümleri.

“Zaman çizelgesi” bölümü, 7 Ekim 2023’ten 20 Ağustos 2025’e kadar olan sürede meydana gelen kırılma anlarının çizelgesini bize veriyor. Diğer yandan bu çalışma yoğun bir şekilde tarihsel süreci de bize sunuyor.

7 Ekim 2023 Aksa Tufanı’nın başlangıcından 20 Ağustos 2025 Gazze Şehri Kuşatması’na kadar olan sürede meydana gelen ve çalışmadaki zaman çizelgesinde yer alan tarihsel kırılma anlarının bir kısmı şu şekilde;

  • 7 Ekim 2023
  • 27 Ekim İsrail’in Kuzey İstilası           
  • 24-30 Kasım 2023 Ateşkesi
  • 4 Aralık 2023 İsrail’in Güney İstilası
  • 26 Ocak 2024 UAD (Uluslararası Adalet Divanı) Emri-1
  • 28 Mart 2024 UAD Emri-2
  • 6 Mayıs 2024 Refah’ın İşgali
  • 24 Mayıs 2024 UAD Emri-3
  • 5 Ekim 2024 Kuzey Gazze Kuşatması
  • 19 Ocak 2025 Ateşkes Başlangıcı
  • 2 Mart 2025 11 Haftalık Yardım Ablukası
  • 18 Mart 2025 Ateşkesin Sona Erişi
  • 20 Ağustos 2025 Gazze Şehri Kuşatması

"Zaman çizelgesi” bölümü

“Olaylar” bölümü, 2 bin 126 olayın kayıt altında alındığı devasa bir arşiv niteliğinde. Burada FA, vakaları “olay kimliği”, “olay etiketi” ve “konum adı” olarak sınıflandırılmış şekilde bize sunuyor.

Vakaların geçtiği mekanlarda yaşanan hak ihlalleri ve tanıklıklar birinci elden gelen ve doğruluğu onaylanan görsel verilerle destekleniyor.

Bunun için çeşitli sosyal medya hesaplarından bahsi geçen bölgeye dair paylaşılmış gönderileri de birer delil olarak kullanan FA aslında canlı şahitliklere bizi tanık kılarak olayın gerçekliğini de farklı bir şekilde ortaya koyuyor.

”Olaylar” bölümünden görüntü

Bir olay örneği: 50317-11051 Olay Kimlikli, Al ‘Urouba Caddesi, Sivillere Saldırı olayı

Örnek bir olayın ele alınışında nasıl bir çalışma ve detaylandırma yürütüldüğünü olayın künyesini detaylandırarak inceleyelim.

Olay kimliği “50119-25978” olan saldırı, Refah’ta El-Avdaa Camii civarında meydana geliyor ve “sivillere saldırı” etiketiyle yer alıyor. Olayın tarihi 19 Ocak 2025 olarak belirlenmiş ve boylam bilgisi “34.25464” olarak veriliyor.

Kategori olarak “Ateşkes” bölümünde yer alan olay, çatışmasızlık süreci içerisinde meydana gelmiş bir saldırı olduğunu bize gösteriyor. Aslında saldırı 19 Ocak 2025’te rehine ve esir değişimi sürecinde yapılan bir saldırı. FA, olaya bir de tanık videosu ekleyerek olayı nicel bir veriden ziyade bir savaş suçu delili haline getiriyor. Video “Eye on Palestine”’ın  X hesabı üzerinden yaptığı bir paylaşıma ait.

A Palestinian was killed by the Israeli occupation forces in Rafah, southern Gaza. pic.twitter.com/iycXqlAPLN

— Eye on Palestine (@EyeonPalestine) January 19, 2025

“Katmanlar” bölümü aslında harita üzerinde nelerin görünür kılınmasını isteyip nelerin görünür kılınmasını istemediğimiz bir yandan da araştırmayı özelleştirebilmemize olana sağlayan bölüm. Ancak burada da incelikli bir çalışma görüyoruz. Çünkü sadece yolların, binaların veya doğal varlıkların bulunduğu bir katmanlaştırma yapılmamış. Aslında toplanan ve analiz edilen verilerin bulunduğu bir bölüm burası. Bunlara ek olarak “katmanlar” bölümünde yer alan ve araştırmanızı özelleştirebileceğiniz kısımlar şu şekilde:

  • Gazze
  • Yerinden edilme
  • Kara istilası
  • Kentsel yıkımın yoğunluğu
  • Sivil altyapının yıkımı
  • Yol ağının tahribatı
  • Tıbbi altyapının yıkımı
  • Tarım ve su kaynaklarının tahribatı
  • Yardım hedeflemesi
  • Mekansal kontrol

”Katmanlar” bölümünden görüntüler.

“Desenler” FA’nın, İsrail ordusunun Gazze’deki tarım ve su kaynaklarını, altyapı ve sağlık sistemlerini, ekili ve inşa edilmiş çevrenin sistematik tahribatını spesifik olarak harita üzerinde desenlerle gösterdiği bir bölüm.

 “Desenler” bölümünden görüntüler.

Analizin detaylı olmasının bir diğer sebebi de aslında tüm bu soykırım sürecini belirli bir şemaya oturtup eylemler arasındaki ilişkileri anlamlandırabilme çabasının olması. Çünkü yapılan yalnızca tekil olayların yarattığı etkiyi ortaya koymak değil aslında tüm süreç boyunca yapılan soykırım pratiklerinin bir izleğini oluşturabilmek olarak gözüküyor. FA, platformun tanıtım yazısında detaylı çalışmanın amacına şu şekilde değiniyor:

“Askeri eylemler çok yönlü olduğundan, eylemler arasında örüntüler bulunabilir. Askeri eylemlerin Gazze sivilleri üzerindeki etkisi, tek bir eylem türünün tek başına tekrarını inceleyerek tam olarak ortaya çıkarılamayabilir. Aynı bölgede farklı eylem türlerinin eş zamanlı veya yakın bir zamanda uygulanması, her eylemin diğerinin etkisini daha da kötüleştirdiği kümülatif ve bileşik bir etki yaratabilir. Birden fazla kartografik veri kümesini üst üste ‘katmanlayarak’ şunları yapabiliriz:

Farklı türdeki eylemlerin bileşik etkilerini analiz etmek;

Farklı eylem türleri arasındaki ilişkilerin zaman ve mekanda tekrarlanıp tekrarlanmadığını belirlemek;

Bu ilişkilerin rastgele mi yoksa organize bir tasarım mı sergilediğini belirlemek;

Ve bu eylemlerin haritalandırılmasını meteorolojik ve toprak tipi haritalar üzerine yerleştirerek askeri eylemler ile Gazze'nin doğal özellikleri arasındaki ilişkiyi belirlemek.”


FA, “Soykırımın Haritalandırılması: Ekim 2023’ten Bu Yana Gazze’de İsrail’in Tutumu” çalışmasına, “Ekim 2023'ten Bu Yana İsrail Ordusunun Gazze'deki Davranışlarının Mekansal Analizi” raporunu da ekledi. Rapor 15 Ekim 2024 tarihine ait.

Soykırımın Haritalandırılması çalışması ise ilk olarak 25 Ekim 2024’te yayınlandı. 8 Ekim 2025’te de güncellendi. Hem Soykırımın Haritalandırılması çalışmasına hem de rapora aşağıdaki bağlantılara tıklayarak ulaşabilirsiniz.

“Ekim 2023'ten Bu Yana İsrail Ordusunun Gazze'deki Davranışlarının Mekansal Analizi” Raporu

“Soykırımın Haritalandırılması: Ekim 2023’ten Bu Yana Gazze’de İsrail’in Tutumu” çalışması

Soykırım Kartografyası


[1] Weizman,Eyal,”Oyuk topraklar: İsrail’in İşgal Mimarisi,çev. Emre Can Ercan,Açılım Kitap,2016

[2] Forensciarchitecture.org

IDFA’dan seçme belgeseller

Afrika kıtasının kolonyalizme karşı mücadelesinde mühim rol üstlenmiş olan Amílcar Cabral hakkındaki belgesel IDFA’nın uluslararası yarışmasında yer aldı. Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adaları (Cabo Verde) Portekiz sömügesi iken devrimci kimliğinin yanında şairliği ve tarım mühendisi vasfıyla da tanınan Cabral karizmatik bir lider olarak ortaya çıkmıştı. Ütopik bulunan fikirleri yalnız kültürel ve silahlı bir devrime yol açmamış, tüm kıtadaki bağımsızlık hareketlerine de ilham vermişti.

2025 yılı, İspanya, Portekiz, Fransa, İsveç, Cabo Verde ortak yapımı 87 dakikalık ibretlik belgesel adını taşıdığı kahramanın hatırasını layıkıyla onurlandırıyor. Filmin senaryo yazarlarından biri olarak da karşımıza çıkan yönetmen Miguel Eek arşiv malzemesini ustalıkla değerlendirip enerjisi bulaşıcı bir esere imza atıyor. Hususi hayatının birçok teferruatına da vâkıf olduğumuz Cabral’ın şiirleri ve iki eşine yazdığı mektuplar bize film boyunca ihtimamla tutulmuş bir günlük misali rehberlik ediyor.

Umutla dolu olduğu kadar gerginlikle de bezenmiş belgeselin atmosferi isabetli müzik eşliği sayesinde katmerleniyor, işgalci ve sömürgeci Portekiz’in istihbarat örgütünün dökümanları sinsiliğin soğukluğunu tenimizde hissettiriyor. Gayet tatmin edici karakter analizi sayesinde karşımızda net bir şekilde Cabral’ı görüyor; vizyonerliğini diplomatik olduğu kadar acımasız yanlarıyla da tanımayı başarıyoruz. Gine-Bissau’nun ve Cabo Verde adalarının bağımsızlığı yaklaşırken yalnız Portekiz ordusu tarafından değil, Cabral’ın ekibinden hainlerin de ilmeği nasıl daralttıklarına şahit oluyor; 1973 yılında hayatını özgürlük yolunda yitirmesinin ardındaki karanlık güçlerin ortaya çıkarılmasını öfkeyle talep eder hâle geliyoruz.

IDFA’da olağanüstü sanatsal katkı ödülüne layık görülen Amílcar belgeseli Gijón/Xixón Uluslararası Film Festivalinde de “AMAE” en iyi montaj ödülünü hakkıyla kazandı; muhakkak tavsiye ederim.

Hazinelerin iadesi ne zormuş öyle!

Geçen sene Dahomey adlı belgesel dünya çapında kendinden bahsettirmiş, yönetmen, senaryo yazarı ve prodüktör Mati Diop günümüzde Benin adını almış diyardan Fransa’ya kaçırılmış eserlerin iadesine bizi layıkıyla dahil etmişti. 38. IDFA’nın uluslararası yarışmasında yer alan Filler ve Sincaplar (Elephants and squirrels) adlı belgesel ise bizi İsviçre’ye Sri Lanka’dan götürülmüş eserlerin ve insan kalıntılarının akibetiyle tanıştırıyor. Sri Lanka’lı kadın sanatçı Denneth Piumakshi Veda Arachchige 2019 yılında İsviçre müzelerinde bir araştırma yaparken mevzubahis eser ve kalıntılara rastlıyor ve iadeleri için adeta seferber oluyor.

Adanın yerlilerinden Wanniyala-Aetto’lara ait kalıntıların iadesi aslında 1970’lerde İsviçre’den talep edilmiş, lakin reddedilmişti.

20.yüzyılın başlarında, kuzen olup eşcinsel münasebet halinde oldukları için İsviçre’de aşağılanan, dışlanan, hatta lanetlenen Paul ve Franz Sarasin kendilerini antropolojik araştırmalara adamışlar ve “günahlarını” adeta “affettirmek” için memleketlerine sözkonusu eserler ve kalıntılarla dönmüşlerdi.

2025 senesi, İsviçre yapımı 115 dakikalık belgesel, uzunluğuna rağmen kendini zevkle seyrettiriyor. Yönetmen, senaryo yazarı ve montaj hanelerinde adını gördüğümüz Gregor Brändli bize yaşlı kıtanın üstünlük komplekslerini bir kez daha hatırlatıyor.

Kendinde her şeyi hak görmek, izin almadan başkasının malına el koymak, üstünlük hisleriyle dolup taşmak, sömürgeciliğe maruz kalmış coğrafyalardaki kadim halkları aşağılamak ve daha birçok hastalıklı bakış açısı zarif bir dille belgeselde irdeleniyor.

Basel’deki bazı müze yetkililerinin düştüğü gülünç hal, ırkçı bakış açıları ve pozisyonlarında sabit kalma inadı görülmeye değer. Film boyunca en çok duyduğumuz deyim “dekolonizasyon”, lakin müze depolarına ganimet şeklinde kaldırılmış eserlerin ve kalıntıların sayısı bile bilinmezken sözkonusu dekolonizayonun gerçekleşmesi ne kadar mümkün?

Müze yöneticileri, küratörler, araştırmacılar mevzuyu layıkıyla tartışıyor; bürokrasi dağları aşılıp bir zamanlar cennetvari özellikleriyle tanınan Sri Lanka’ya bazı eser ve kalıntıların iadesi sonunda mümkün oluyor.

O ne isyan öyle! 

ABD halkı iktisadi bir krizle boğuşurken Trump geçenlerde “dostu” Arjantin Devlet Başkanı Javier Gerardo Milei’ye yüklü bir para yardımında bulunmuştu. Aralarındaki derin sempatinin birbirlerine benzemelerinden mi kaynaklanıyor bilinmez lakin ABD’nin Güney Amerika kıtasıyla alakalı hep karanlık planları olduğu, bağımsızlıklarından hoşlanmadığı diyarları her zaman potansiyel bir sömürge olarak gördüğü ve icraatlarıyla bunu ispat ettiği malum. Bu yazı yazılırken sicili gayet kirli ABD ordusunun petrol zengini Venezuela’ya uluslararası hukuku yok saymak suretiyle her an saldırma ihtimali yüksekti.

Devlet kontrolünün bir an elden kaçar gibi olduğu Arjantin’de 2001 yılını hatırlayanlar mutlaka vardır. Ekonomik krizin katlanılmaz hâle gelmesiyle halk yavaş yavaş isyan etmeye başlamış, kemer sıkma politikası sonucunda bankadan haftada 250 pesodan fazla para çekilememesi bardağı taşıran damla olmuştu. Ne de olsa maaşlar artık ödenemediği gibi, emekliler aylarca parasızlığa talim eder hâle gelmişti. Millet sokaklara dökülmüş, siyasetçiler ve bankacılara veryansın edilirken iş çığırından çıkmaya başlamıştı. Dükkan vitrinleri vandalların saldırısına maruz kalmış, bilhassa aç kalmış insanlar yağmacılığa başlamıştı; yoksa öylesine güçlü bir halk hareketine karşı devlet, zamanında müdahalede aciz mi kalmıştı?

Yönetmen ve senaryo yazarı hanesinde adını gördüğümüz Lucas Gallo bizi o günlere, isyanı tenimizde hissedecek yoğunlukta taşımayı başarıyor.

Protestoların yoğunlaştığı Aralık (Diciembre/December) ayından adını alan 2025 Arjantin, Uruguay ortak yapımı 105 dakikalık belgesel bilhassa kıvrak montajıyla dikkat çekiyor. Halkın zincirlerinden boşanmış hâlleriyle net kontrast oluşturan siyasetçilerin gamsız ve küstah tavırları, adeta bir kara mizah şahikasıyla karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor. Zaten montajda imzası olan Fernando Epstein (ABD’li müteveffa pedofil Jeffrey Epstein’le alakası yoktur!) IDFA’da filme en iyi montaj ödülünü layıkıyla kazandırdı. Devletin paçaları tutuştuğunda isyanın sürdüğü beş hafta boyunca peş peşe beş ayrı Devlet Başkanı seçerek vaziyeti kurtarmaya girişmesini, medayayı kontrol altında tutup direnişi yok saymaya çalışmasını, siyasetçilerin riyakârlıklarını suratlarında eksik olmayan tebessümle kamufle edişlerini mazoşizmle bezenmiş bir hedonizmle seyrediyoruz.

Bu belgesel bence siyaset ile iktisat bilimlerinin, ayrıca sosyolojinin okutulduğu eğitim kurumlarında mutlaka değerlendirilmeli!

(MT/HA)

Yüceltme, özneler ve sağlamcılık

Bize zorlukları kutsamayı kim öğretti? Ben niye azimli olmak zorundayım? Zorluklara rağmen bir şeyleri başarmak kutsanası bir şey mi? Yoksa çaktırmadan birileri azim ve kahramanlık hikayeleriyle sorumluluğu üzerinden mi atıyor? Sorular birikiyor zihnimde. Oysa bunlar soru olarak bile zihnimde yer almamalı, çoktan aşılmış olmalı diyorum. Sanırım gerçek kahramanlık bu soruları ortadan kaldıracak koşulları toplum olarak yaratmamız olacak. Zaten kahramanlıklar da bireysel değildir.

Biz gelelim sorulara. “Mucizeler yaratmak, kahraman olmak” falan o kadar iyi bir şey olsaydı bize bırakırlar mıydı? Hiç sanmıyorum. Bu hafta bu soru işaretleri zihnimde onlarca çelişkiyi tetikledi.

Herkesin yapabildiği şeyleri yapabilmek için iki kat çaba sarf etmek zorunda kalıyorsam niye başkaları benim ekstradan harcadığım emeği kutsallaştırarak kendine bir “duyarlılık” nedeni yaratıyor ki? Biz engellerin kalkması için hiçbir şey yapmayanların vicdan rahatlatma aracı mıyız?

Senelerce yalnızlaştırılan, bazen gizli bakışlara saklanan suçlamalarla yargılanan, hayatı sürekli zorlaştırılan engelli anneleri kahraman mı? Hayır değil. İnsanları hiç istemedikleri halde yapay engellerle yüz yüze bırakıp o zorluğu aşma çabasına da “azim ve kahramanlık” deniyorsa ben orada bir hinlik sezerim. Çünkü azmimle örnek olmak gibi hatta örnek olmak gibi bir derdim yok. Kimse adına konuşamam ama engelli ailelerinin de böyle bir derdi olduğunu düşünmüyorum.

Çocukları okul kapılarından çevrilmese, yıllarca en temel eğitim hakkı için mücadele etmek zorunda kalmasalar, kimse hayalleri için ekstra çözümler üretmek zorunda kalmasa, ön yargıların oluşturduğu duvarları zorlamak zorunda kalmasa engellilerin kahraman falan da olmalarına gerek kalmayacak.

Demek ki bu işte bir yanlışlık var. Kahramanlık ve azme gerek oluyorsa, birileri sorumluluğunu yerine getirmiyor demektir. Çünkü hiçbirimiz atomu parçalamıyoruz. Bizim için eşitsiz kılınan bir hayatı eşit koşullarda yaşamak için emek veriyoruz. Yani sistem ya da toplum bizim için kahramanlık hikayeleri yazmak yerine çözümü hiç zor olmayan bir şey yapıp yapay engelleri ortadan kaldırsa azme de kahramanlığa da gerek kalmayacak. Yani bu azim ve kahramanlık söylemleri sorumluluğu üzerinden atma gibi de okunabilir.

Bu azim ve kahramanlık hikayelerinin başka bir olumsuz sonucu da özneler için yapay kariyer olanakları oluşturması, şu ya da bu şekilde mücadelede öne çıkan bazı ailelerin öznelere yabancılaşması, özellikle annelerin sarf ettiği ev içi emeği maskelemesi ve en önemlisi de çözümsüzlüğü kronikleştirmesi.

Birer cümleyle açmaya çalışayım. Engellilere yapay kariyer yaratıyor. Buna aslında kariyer yerine görünürlük demek daha doğru olabilir. Herkesin yaptığı sıradan bir işi engelli birisi yapınca onu aşırı yüceltmek. Bu hem gerçekten başarılı işler yapan engellilerin çabasını silikleştiriyor, engellilerin neyi yapıp yapamayacağı konusundaki sınırı altlara çekiyor, ön yargıları besliyor…

Öznelere yabancılaşma da aslında kimsenin üzerine konuşmadığı, belki dokunmak istemediği bir durum. Sosyal medya da örneklerine rastlayabiliyorum. Özellikle bazı deneyimli ailelerin özneleri de aşan bir yerde durması hatta öznelerle bu konuda tartışma yürütmesi gibi örnekler yaşanabiliyor.

Ev içi emeği maskelemesini anlatmaya bile gerek yok aslında. Genellikle annelere çok aşırı sorumluluk yüklenir. Bunun tek ödülü de yapay kahramanlaştırma olur. Oysa belki o kahraman olmak değil, çocuğunun herkesle eşit koşullarda yaşayabildiği bir hayatta kendine vakit ayırmak istiyordur.

Nihayetinde bu durum çözümün önünü tıkayan, sağlamcı ve eşitsizliği derinleştiren bir rol oynuyor. Bilincimiz sağlamcılık koşullarında şekillendiği için bu çelişkileri derinlemesine yaşıyoruz. Öznelerin, ailelerin ve tüm toplumun anti sağlamcı bir bilinçle hareket etmesi ve güçlü temellerde, ne istediğini bilen bir engelli hareketinin oluşması kritik noktada duruyor. Bunun için de ümitsiz değilim. Bu 3 Aralık’ta klasik engelli haberciliğinin dışında haberler yapan gazeteciler oldu. Toplumda aslında söylediklerimiz bir şekilde yankısını buluyor. Ümitsizliğe kapılmadan yürümek tek çözüm sanırım.

(BS/HA)

“Silahı bırakın, siyaset yapın” mı?

Başlık dikkatinizi ziyadesiyle çekmiş olmalı. Evet, Cumhuriyet gazetesinin haber başlığı şöyle; “Teröristler siyasete girmek istiyor”.

Haberin elbette detayı da var; Öcalan’ın “hukuksal düzenleme” ve “demokratik inşa” vurgusu yaptığı aktarılırken, KCK yönetimi PKK’lilerin Türkiye’de siyaset yapabilmesi için “özgürlük ve entegrasyon yasaları” talep etti.

Haberi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz

Hafızalar güncellendiğinde geçmişe dair şu sözler hemen kendini gündeme taşıyor olmalı: “Silahı bırakın, gelin siyaset yapın!” Bu söz sadece şu anki iktidar blokunun değil, CHP dahil sistem içi politik aktörleri diğerlerinin de yıllardır diline doladığı sözdü elbette.

Peki açık alanda siyaset yapmak ise asıl olan, PKK sadece silah bırakmayı değil, iki önemli işi daha yaptı. Örgütü feshettiğini kongre kararıyla açıkladı. Bir de ülke içindeki güçlerini geri çekti.

Şimdi buradan şöyle bakmak doğru olmaz mı? Neredeyse yarım asırdır “silahlı isyan” başlatmış olan bir güç var orta yerde. Bu zaman dilimi içinde resmi kayıtlara göre elli bin insanın yaşamından olduğu, milyonlarla ifade edilen yersiz-yurtsuzluk, binlerle ifade edilen zorunlu köy boşaltmaları, ucu açık ve zamandan azade sadece ülkenin değil, dünyanın birçok yerindeki sürgünlükler ve dahi işinden gücünden olmalar, hapishanenin artık süresiz, dar “yaşam alanı”na dönüşme hâli! Bütün bunlar ve daha ötesini olmadı mı sayacağız, görmeyecek miyiz yani!

Oysa, bütün bu olan bitenden sonra yine Cumhuriyet gazetesinin malum haberine referans verirsek;

“Hukuksal düzenleme, demokratik inşa, özgürlük ve entegrasyon yasaları” talebi. Dile getirilen bu.

Bunun nesi ve neresi yanlış! Soru orta yerde ve çıplak haliyle hem de! Bir yanda yüzlerce milyar dolarlarla ifade edilen ve tümüyle “güvenlik politikaları” odaklı yönetim modelleri ile her defasında başa dönülen, sonra da artık bunun çözümsüzlüğüne ikna olup bir yeni “süreç” başlatıp cevabını da muhatabından açıklıkla alan bir devlet politikası.

Diğer yanda sırf muhalif olduğu için kendi siyasal mağduriyeti üzerinden aslında kendisinin de olumlu anlamda tarafı olması gerekirken yeniden şiddete, savaşa, acıya, zulme adeta davetiye çıkaran siyaseten muhalif örgütlülüğün adı da “Cumhuriyet” olan medya dili.

Evet anlaşılırdır; CHP’ye yönelik siyaseten alan daraltıcı ve seçili belediye başkanlarına yönelik kayyım anlayışı tehditkâr ve kabul edilemez. Siyaset yapmanın yolu ve yöntemi böyle olmamalı.

Ama peki hikâyenin bir de şu yönü yok mu? 2016’dan 2024’e kadar HDP ve muadili parti isimleriyle seçilmiş Kürt belediyelerine nerdeyse blok halinde ve elbette belediye eşbaşkanları tutuklanarak (hâla içerde olanlar da var) kayyım atamak söz konusu olduğu halde, Kürt siyaseti bugün olanı biteni tabii ki unutmayarak her şeye rağmen olanca vakarıyla “BARIŞ” diyorsa! Oturup aklıselim ile düşünmek gerekmiyor mu?

Siz muhalif “cumhuriyet”çiler neyin peşindesiniz sahi! Hukuksal düzenlemeyi, demokratik inşayı, özgürlük ve entegrasyon yasalarını; Kürtler sizce sadece kendileri için mi istiyor sanıyorsunuz. Sizin için de istiyor haberiniz olsun…

Ama yok siz illa ki, kendi dar “ulusalcı” perspektifinizde ısrar edeceksiniz! E, ediyorsunuz da! Zaten bunun tavan yapmış hâlini CHP’nin genel kurulunda Özgür Özel yaptı: “Stokholm Sendromu” dedi ve “celladına aşık” olmakla itham etti Kürt siyasetini. Gerçi sonradan “Kürtler üzerlerine alınmasın, onlar için demedim” filan dese de! İş, işten geçmişti.

Kurtulun artık şu “Kürt, anasını görmesin” hastalığınızdan diyecektim ama, vazgeçtim. Siz iflah olmazsınız…

İsmet Özel eskiden yazmıştı Celladıma Gülümserken’de, bari onun dizeleri sizlere cevap olsun;

“Yapılsın adil pazarlık

yapılsın yapılacaksa

İşte koydum işlemeyi

düşündüğüm suçları

sizin geçmiş hatalarınız karşısına.”

(ŞD/HA)

Prag çalışma ziyaretinden notlar

IPS İletişim Vakfı/bianet’in paydaşı olduğu Our Media (Bizim Medyamız) projesinin Genç Liderler için Medya Okuryazarlığı ve Aktivizm Akademisi kapsamında, 11-13 Kasım tarihleri arasında Çekya’nın başkenti Prag’a bir çalışma ziyareti gerçekleştirdik.

İki gün süren yoğunlaştırılmış bir programla IPS İletişim Vakfı/bianet, Kosova Basın Konseyi ve Karadağ Medya Enstitüsü temsilcilerinden oluşan çekirdek ekip Transitions (TOL), The Central European Digital Media Observatory/CEDMO (Orta Avrupa Dijital Medya Gözlemevi), Europeum (Avrupa Politikaları Enstitüsü) ve Radio Free Europe’u (Özgür Avrupa Radyosu) ziyaret etti.
Genç Liderler için Medya Okuryazarlığı ve Aktivizm Akademisi gerçekleşti
Genç Liderler için Medya Okuryazarlığı ve Aktivizm Akademisi gerçekleşti
2 Kasım 2024

Birinci gün

Prag’daki ilk durağımız, Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da kaliteli gazeteciliğin geliştirilmesine adanmış bağımsız bir medya kuruluşu olan Transitions’ın Prag’ın eski kent bölgesinin göbeğinde, Dům U Minuty’deki ofisi oldu. Bugünlerde Transitions ve Europeum’un yanı sıra pek çok sivil toplum bileşenine ev sahipliği yapan ve Prag Astronomik Saati’nin hemen yanında konumlanan, Geç Rönesans dönemine ait bu binada 1889’dan 1896’ya kadar Franz Kafka ve ebeveynleri yaşamış.

Eski kentin tarihi dokusu, Dům U Minuty’nin içine girdiğimizde hâlâ bizimleydi. Kamulaştırılmış, büyüleyici bir avluya sahip olan yapıda Transitions ofisine girene kadar yirmi birinci yüzyılda olduğumuz izlenimine kapılmadıysak da Transitions ekibinin bizi karşılamasıyla gerçekliğe geri döndük.

Yayınlar, eğitimler ve projeler aracılığıyla medya okuryazarlığını, mesleki standartları ve bağımsız medyanın dayanıklılığını güçlendirmeyi hedefleyen kurumun sunumu sırasında dikkat çeken tespitler vardı.

Özellikle şu vurgu, Türkiye’deki gazetecilik deneyimimizle derin bir ortaklık kurdu: Hükümet değişikliklerinde ilk saldırının medya kurumlarına, özellikle de bağımsız olanlara yapılacağı gerçeği. Bu durumun Türkiye bağlamında ne denli sürekli ve gündelik bir gerçeklik olduğu, kurumun bu tespitiyle bir kez daha pekişti ve çalışma arkadaşlarımız arasında otoriter bir rejim altında gazetecilik yapmaya çalışan kişiler olarak konumumuzu güçlendirdi.

Kurumun sunumu esnasında dikkatimizi debunking kelimesi çekti. Türkçedeki karşılığı olarak “yalanları ortaya çıkartmak” diyebiliriz. Kurum, debunking stratejisini kamusal alanda mesajları yumuşatarak ve medya okuryazarlığı aracılığıyla yaşça büyük bir hedef kitlesini bu sürece dâhil ederek yürütüyor.

Özellikle yaş odaklı çalışan grup, kuşaklar arası çalışma gruplarıyla yanlış bilgilere karşı koymayı hedefleyen etkinlikler düzenliyor ve akran öğrenmesini teşvik ediyor. “Sosyal gazetecilik” mottosuyla farklı kuşaklardan gazetecileri bir araya getirerek, onların endişelerini anlamak ve hikâyelerini anlatmaları için alan açıyorlar.

Kurum, genellikle çözüm odaklı gazetecilik anlayışıyla “zehirli” veya ayrıştırıcı olarak algılanan konuları güçlendirici ve yapıcı bir anlayışa dönüştürme çabasında. Bunu yaparken halkın bakış açısını çerçevelemek için doğrudan anlatının kendisine odaklanıyorlar. Stratejilerinin temelini “dinle, yansıt ve derine in” ilkeleri oluşturuyor. Bu üçlü yaklaşım sayesinde dirençli topluluklar (resilient communities) oluşturmayı ve sınır ötesi iletişim kurmayı önceliklendiriyorlar.

📌 IPS İletişim Vakfı/bianet’in paydaşı olduğu Our Media (Bizim Medyamız) projesinin Regional Academy (Bölgesel Akademi) etkinliği kapsamında Prag’da çalışma ziyaretindeyiz.

👉🏻 İlk gün (11 Kasım), Prag merkezli bağımsız medya kuruluşu @TransitionsMag ve Orta Avrupa Dijital Medya… pic.twitter.com/2KA6zeDW2a

— bianet (@bianet_org) November 12, 2025

Günün devamında, eski kent meydanındaki Transitions ofisinden çıktıktan sonra Charles Üniversitesi’nde bulunan dijital medya gözlemevi olan CEDMO’yu ziyaret ettik.

Dezenformasyon ve yanlış bilgi gibi problemlere odaklanan CEDMO, Orta Avrupa’da (özellikle Çekya, Slovakya ve Polonya’da) bu sorunların temel kaynaklarını ve nedenlerini inceleyen ve önceliklendiren bağımsız, tarafsız ve merkezî bir yapı olarak; sivil toplumun, kamu kurumlarının ve özel sektörün güven sorununu ele alması ve yanlış bilgi ile dezenformasyonun etkilerine karşı koyması için kısa ve uzun vadeli eylemler ve öneriler geliştiriyor.

CEDMO çalışmalarını dört alana bölüyor: Araştırma, teyitçilik, yapay zekâ çözümleri ve medya okuryazarlığı. Ana amaçları, bu alanlarda dijital dönüşümler yaratmak ve bunu yaparken medyada öz yansıtmayı teşvik etmek, kamuoyunun farkındalığını desteklemek ve kendini ifade etmeyi güçlendirmek. Sesli bir iletişim aracı olan podcast’i bilişsel bir araç olarak düşünerek medyanın nasıl işlediğine dair temel bilgi sağladıklarını aktaran CEDMO, bunun yanı sıra iletişim ve yaygınlaştırma pratikleriyle, “iletişimden öte koordinasyon” yöntemiyle halkı medya konusunda eğitmeyi amaçlıyor.

İkinci gün

Programın ikinci günü, Transitions ile aynı binada bir ofis paylaştığını öğrendiğimiz Europeum’un yolunu tuttuk.

Avrupa entegrasyonu ve politika geliştirme üzerine çalışan bir sivil toplum kurumu olan Europeum’da bizi Global Europe program koordinatörü Oszkár Roginer-Hofmeister karşıladı ve kurumun faaliyet alanlarını ve Green Europe, Global Europe ve Just Europe isimli ana projelerini anlattı. Avrupa Birliği (AB) entegrasyonu misyonlarına yönelik projeleri kapsamında düzenledikleri etkinlikleri ve Çekya’daki politik iklimi aktardıktan sonra katılımcıların sorularını cevaplayan Roginer-Hofmeister, Europeum’un Avrupa Birliği’nin entegrasyon çalışmaları kapsamında genişleme bölgelerinde de faaliyet gösterdiğini belirterek Gürcistan’daki iklime de değindi. Bu doğrultuda, Ermenistan’daki AB algısına yönelik yeni bir kamuoyu araştırmasına başlayacaklarını not etti.

Yoğun güvenlik önlemlerinden geçerek gerçekleştirilen Radio Free Europe ziyaretinde Jakub Tesar, Soğuk Savaş döneminde kurulan radyonun faaliyet gösterdiği ülkelerdeki geçmişinden bahsetti. 27 dilde 23 ülkeye yayın yapan radyonun zaman içinde çalışma yöntemlerini nasıl değiştirdiğini anlatan Tesar, Trump yönetiminin kuruma finansal desteği kesme girişimlerini aktardıktan sonra, dava sürecinin lehlerine sonuçlandığını belirtti. Programın Radio Free Europe kısmı, haber merkezi ve reji odası turu ile son buldu.

📌 IPS İletişim Vakfı/bianet’in paydaşı olduğu Our Media (Bizim Medyamız) projesinin Regional Academy (Bölgesel Akademi) etkinliği kapsamında Prag’da çalışma ziyaretindeyiz.

👉🏻 Ziyaretimizin ikinci ve son gününde, Avrupa Politikaları Enstitüsü @EUROPEUMPrague ve Avrupa Özgür… pic.twitter.com/go4LhFTFeF

— bianet (@bianet_org) November 12, 2025

Tüm kurumlarda gözlemlediğimiz başlıca etken, Transitions ziyaretinde haberdar olduğumuz hükümet değişimine yönelik kaygılardı. Her kurumda yeni kurulacak hükümeti tanımlamak için farklı kalıplar kullanılsa da ortaklaşılan kelime “popülist” oldu ve yine medyayı baskılama üzerine ortak kaygılar dile getirildi.

Türkiyeli gazeteciler olarak Çekya’daki otoriterleşme tehdidine dair basın kuruluşlarından görüş almak bizim için önemli bir deneyimdi. Avrupalı gazetecilerin, otoriter rejimlere dair tecrübe aktarımlarımızı dinlerken aktardığımız gerçekliği “otoriterleşmenin sonuçları” ya da “demokrasinin sonu” olarak gördüklerini sürekli hissettik. Meslektaşlarımızın tecrübelerimize yaklaşımlarında gördüğümüz sempatiye karşılık, Türkiyeli gazeteciler olarak bugün buraya gelmemizin, özgür basın mücadelemize devam ettiğimizin bir göstergesi olduğunun altını çizdik.

Prag’da geçirdiğimiz üç gün boyunca, şehrin tarihi ve tarihe tanıklığı içinde büyülenirken diğer yandan da Avrupa’da Türkiyeli bir gazeteci olmayı deneyimledik. Tutuklanan ya da yurt dışı yasakları sebebiyle seyahat hakkı engellenen meslektaşlarımızın sözünü taşımak için çabaladık ve Türkiye tecrübemizi Avrupalı kurumlarda paylaştık. Prag’dan, ziyaretimizin Avrupalı meslektaşlarımızın dönüşmekten korktukları gerçekliğin içinden gelen grubumuz için olduğu kadar kendileri için de dönüştürücü bir karşılaşma alanı olması umuduyla ayrıldık.

Bizim Medyamız (Our Media)

AB tarafından finanse edilen ve 2023-2025 yıllarını kapsayacak "Bizim Medyamız" (Our Media) projesinin partnerleri arasında IPS İletişim Vakfı/bianet de var.

"Bizim Medyamız: Medya Okuryazarlığının ve Aktivizminin Çoğaltılması, Kutuplaşmanın Önlenmesi ve Diyalogun Teşvik Edilmesi için Sivil Toplum Hareketi" projesi üç yıl sürecek.

Projenin ilk odağı, Balkanlar ve Türkiye'de, STK'lerin, medya profesyonellerinin, genç aktivistlerin ve kamunun; medya özgürlüğünün yanında medyanın gelişimine ve sürdürülebilirliğine dair eğilimler ve zorluklar hakkında kapasite geliştirmelerini sağlamak olacak.

AB tarafından finanse edilen ve 2023 – 2025 yıllarını kapsayacak "Bizim Medyamız" projesinin partnerleri şöyle:

  • Güney Doğu Avrupa Medya Profesyonelleşmesi Ağı (SEENPM)
  • Arnavutluk Medya Enstitüsü (Tiran)
  • Mediacentar Vakfı (Sarajevo)
  • Kosova Basın Konseyi
  • Karadağ Medya Enstitüsü (Podgorica)
  • Makedonya Medya Enstitüsü (Üsküp)
  • Novi Sad Gazetecilik Okulu (Novi Sad)
  • Barış Ensitüsü (Ljubljana)
  • bianet (Türkiye).

"Bizim Medyamız" projesinin IPS İletişim Vakfı/bianet adına araştırmacısı vakfın araştırma koordinatörü Sinem Aydınlı.

Yeni bir sivil toplum hareketi: Bizim Medyamız
Yeni bir sivil toplum hareketi: Bizim Medyamız
17 Nisan 2023

Projenin kapsamı

Proje, medyanın sürdürülebilirliğine yönelik ana eğilimleri, riskleri ve fırsatları belirlemek ve medya özgürlüğü ile medya ve bilgi okuryazarlığını (MIL) desteklemek için medya aktivizmi çalışmalarındaki iyi uygulamaları haritalandırabilmeye yönelik bir araştırmayla başlıyor. Araştırma bulguları, medyadaki zorlukları ele alabilmek için medya alanındaki STK'lerin ve diğer paydaşların kapasitelerini güçlendirmek için kullanılacak.

"Bizim Medyamız" kapsamında gazetecilerin, medya kuruluşlarının ve medya kurumlarının kapasitesilerini anlamaya yönelik savunuculuk faaliyetleri yapılacak. Yerel ve ulusal medya ve diğer aktörlerin, medyadaki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine yönelik medya aktivizmi çalışmaları yapması teşvik edilecek. Proje kapsamında ayrımcılığa ve cinsiyetçi kalıp yargılara karşı çıkma ve yapılacak çeşitli aktiviteler aracılığıyla toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleme konusunda genç liderler güçlendirilecek.

Proje, kentsel ve kırsal alanlardaki STK'lere verilen mali destekle, yurttaşların MIL becerilerini geliştirmek, medya özgürlüğü ve bütünlüğünü desteklemek ve propaganda, nefret söylemi ve dezenformasyondan kaynaklanan kutuplaşmaya karşı koymak amacıyla yerel topluluklara ulaşacak.

(IE/NK/VC)

Tarihi eşik ve devlet aklının paradigmasal çatışması

Türkiye’de bugün yaşanan siyasi dalgalanmalar sıklıkla liderlerin kişisel hesapları, seçim taktikleri veya gündelik siyasi çekişmelerle açıklanmaya çalışılıyor. Oysa olup bitenlerin arka planında çok daha derin bir tarihsel kırılma ve uzun süredir biriken yapısal bir dönüşüm yatıyor. Devletin yaklaşık otuz yıldır taşıdığı iki temel paradigma arasındaki mücadele, son yıllarda sertleşerek yeniden görünür hâle geldi.

Bu çatışmanın merkezinde yalnızca Kürt meselesi değil; devletin kendisine dair yön arayışı, Erdoğan’ın temsil ettiği siyasal kimlik ve Ortadoğu’daki hızlı güç değişimleriyle Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yeni konumlanma yer alıyor. Bahçeli’nin son dönemdeki özgüveni ile Erdoğan’ın belirgin tereddüdü, aslında bu derin dönüşümün siyaset sahnesine düşen gölgelerinden ibaret.

Soğuk Savaş sonrası Türkiye, devlet içinde iki ana eksen arasında gidip geldi. Birinci eksen, Batı tipi demokrasiye, hukuka, kurumsallaşmaya ve ekonomik rasyonaliteye dayanan modernleşmeci çizgiydi. Bu çizgiye göre Türkiye’nin ayakta kalabilmesi, demokratik standartların yükselmesi, hukuk devletinin güçlenmesi, ekonominin öngörülebilir bir zemine oturması ve özellikle Kürt meselesinin barışçıl, siyasal yöntemlerle çözülmesiyle mümkün olabilirdi.

Avrupa Birliği reformları, sivilleşme çabaları, çözüm süreci gibi adımlar, bu modernleşmeci paradigmanın Türkiye’deki en somut izleriydi. NATO içinde yeni güvenlik mimarisine uyum ve küresel düzenin dönüşümü de bu iki çizgiyi son otuz yılda daha belirgin hâle getirdi.

Karşısındaki ikinci paradigma ise devletin tarihsel reflekslerine dayanan güvenlikçi gelenekti. Bu anlayışa göre ilerleme, devletin bekasının ardından gelen bir ayrıntıydı. Devlet güçlü olmalı, merkezi otorite sarsılmamalı, askeri ve güvenlik kapasitesi her şeyin önünde durmalıydı. Hukuk gerektiğinde askıya alınabilir, siyaset bastırılabilir, toplumsal çeşitlilik kontrol altında tutulabilirdi.

Avrasyacı yönelimler, otoriterleşme eğilimleri, anayasayı devreden çıkaran uygulamalar ve Kürt meselesinde şiddet temelli politikalar, bu çizginin pratikteki karşılığı oldu. İki paradigma arasındaki en sert çatışma alanı da Kürt sorunu oldu: Modernleşmeciler için bu sorun çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi ve ekonomik büyümesi mümkün değildi; güvenlikçi çizgi içinse Kürt meselesi, varlık-yokluk sınırında bir meseleydi ve devletin elini güçlendiren her yol meşru kabul ediliyordu.

Bu yapısal gerilimin tam da bu safhasında, 2000 sonrası Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Ekolojik ve Kadın Özgürlük paradigması, devlet içindeki çatışmayı daha görünür hâle getirdi. Bu paradigma yalnızca Kürt özgürlük hareketinin ideolojik dönüşümünü değil, aynı zamanda askeri, toplumsal ve siyasal yapılanmasını da köklü biçimde yeniden şekillendirdi.

Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de inşa edilen özyönetim deneyimleri, kadın özgürlükçü örgütlenmenin uluslararası düzeyde kazandığı meşruiyet ve Kürt hareketinin IŞİD’e karşı elde ettiği askeri başarılar, bölgesel siyasette yeni bir denklem yarattı. Modernleşmeci çizgi bu tabloyu bölgesel bir fırsat ve istikrar zemini olarak okurken, güvenlikçi paradigma bunu devletin bütünlüğüne yönelen bir tehdit olarak gördü. Böylece Kürt meselesi, devletin içindeki paradigmasal çatışmayı daha da derinleştirdi.

Bu paradigmatik gerilimin siyasal yüzünde Erdoğan’ın durduğu yer belirleyici oldu. Erdoğan’ın temsil ettiği siyasal İslam, Osmanlıcı bir gelenekten beslenen bir dünya görüşüne sahip. Bu gelenek, demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi kavramlara çoğu zaman mesafeli durur; bu kavramları kendi kültürel çerçevesi içinde yeniden yorumlar. Erdoğan’ın dünyasında Kürt meselesi, toplumsal bir hak talebi değil, ümmetin bütünlüğünü ve devletin otoritesini tehdit eden bir farklılaşmadır. Bu nedenle çözüm sürecine girse de orada kalıcı bir kararlılık gösteremedi. İktidarın sunduğu avantajlar, devlet içindeki güç dengeleri ve milliyetçi bloklarla kurduğu ortaklıklar, onu güvenlikçi çizgiye yaklaştırdı.

2023 sonrası kurduğu strateji de bunu gösteriyordu: MHP’yi kendi ihtiyaçlarına göre biçimlendirmek, sağ-milliyetçi unsurları kendi çatısı altında toplamak ve muhafazakârmilliyetçi bir megablok oluşturarak iktidarı kalıcı hâle getirmek. Ancak devlet içindeki modernleşmeci yönelim ve Ortadoğu’nun hızlı dönüşümü, bu planı sürdürülemez hâle getirdi. Erdoğan bir kez daha devletin yeni aklının zorladığı yönelimlere ayak uydurmak zorunda kaldı.

Bu nedenle Bahçeli’nin cesareti yalnızca kişisel bir özellik değil, devlet içindeki modernleşmeci çizginin söz söyleyen yüzü olarak da görülebilir. Devletin bazı odakları, güvenlikçi döngüyü sürdürmenin ekonomik ve jeopolitik açıdan artık taşınamaz olduğunu fark ediyor. Kürt sorununun çözümsüz bırakılması, Türkiye’nin içeriden çürümesine ve dışarıda etkisizleşmesine yol açıyor. Bu nedenle Bahçeli gibi milliyetçi refleksleri ağır basacak bir figür bile daha “açıcı” bir pozisyona yerleştirilebiliyor.

Gözden kaçmaması gereken bir başka önemli nokta, bu dönemde yalnızca devlet ile Kürtler arasında değil, devlet ile Erdoğan arasında da bir müzakere yürütülüyor olmasıdır. Devletin Erdoğan’a karşı en büyük kozu, onun siyasi yaşamının sürdürülebileceği yolları kontrol etme yeteneği; Erdoğan’ın kozu ise kitlesel desteği ve toplumsal hâkimiyeti, ayrıca devletin en çok ihtiyaç duyduğu şey olan istikrar görüntüsü. Türkiye gibi istikrarsızlığın domino etkisi yaratabileceği bir coğrafyada bu koz altın değerinde. Bu nedenle Erdoğan yeni çizgiye tamamen angaje olamıyor; devlet içindeki bazı fraksiyonlar ise Erdoğan üzerindeki baskıyı dikkatle ayarlamak zorunda kalıyor. Ortaya, Bahçeli’nin cesareti ile Erdoğan’ın temkinliliği arasında belirgin bir asimetri çıkıyor.

İçeride yaşanan bu süreçler sürerken, Ortadoğu adeta Türkiye’yi zorlayacak hızda dönüşüyor. Irak ve Suriye’de uluslararası güçler tarafından çizilen rotalar sürse de sahada hâlâ büyük belirsizlik var. Bu durum, özellikle Kürtlerin bölgesel istikrar unsuru olarak görülmesini güçlendiriyor. Bağdat merkezi otoriteyi yeniden toplarken, Kürdistan Bölgesel Yönetimi uluslararası sistemde daha görünür bir aktör hâline geliyor. ABD ve Avrupa, artık Iraklı Kürtleri bölgesel istikrarın ana unsurlarından biri olarak kabul ediyor.

Suriye’de Rojava özerk yönetimi, Türkiye’nin diplomatik karşı çıkışlarına rağmen uluslararası meşruiyet kazandı. ABD, bu yapıyı uzun vadeli bir ortak olarak konumlandırıyor. Türkiye sahada askeri kontrol sağlıyor gibi görünse de bunu siyasi bir çözüme dönüştürmekte zorlanıyor. Rusya’nın baskısı artıyor, ABD’nin pozisyonu Türkiye’nin hareket alanını daraltıyor.

İran ise hem içeride patlamaya hazır toplumsal huzursuzluk hem de bölgesel kuşatma nedeniyle zorlu bir dönemde. İsrail-İran gerilimi bölgeyi yeni bir savaş eşiğine getirirken, İran’ın gücü sınırlarını görünür hâle getiriyor.

Bu tablo Türkiye’ye açık bir mesaj veriyor: Kürt sorununu çözmeden, ekonomiyi rayına oturtmadan ve güvenlikçi döngüden çıkmadan bölgesel güç olmak artık mümkün değil. Devlet içindeki modernleşmeci paradigma, çözümü bir tercih değil zorunluluk olarak görüyor. Bugün yaşanan tartışmalar, küçük siyasi hesapların değil, devletin uzun vadeli varlığına dair köklü bir muhasebenin sonucu. Bahçeli’nin “cesareti” ve Erdoğan’ın “çekingenliği” bu büyük tablo içinde anlam kazanıyor.

Sonuçta belirleyici olan, iki liderin anlık tutumları değil, devletin hangi paradigma etrafında kendini yeniden şekillendireceğidir. Bu karar yalnızca Türkiye’nin iç siyasetiyle sınırlı kalmayacak; Ortadoğu’nun gelecekteki dengelerini de derinden etkileyecek büyüklükte bir tercih olacak.

(EO/HA)

Erken Kış: Anlatılan kimin hikâyesi?

Özcan Alper’in yeni filmi Erken Kış, ekim ayında Altın Portakal’da gerçekleşen prömiyerinin ardından bu hafta itibarıyla vizyona girmiş durumda. Birçoğumuzun hayatına ilk uzun metrajı Sonbahar’la giren Özcan Alper’in yeni filmi, yönetmenin tekrardan memleketi Hopa’ya, Sonbahar’ın dünyasını çağrıştıran elementlere dönüşü anlamına da geliyor. Sonbahar’ın yakın dönem sinemamız üzerinde bıraktığı hak edilmiş etkiyi düşününce bu elbette heyecan verici bir haber. Zira Sonbahar sinemamızda yapılmış en iyi ilk filmlerden biri değil yalnızca. Hem bir kuşağın kayıp ve yas duygusunu anıtlaştıran hem de Doğu Karadeniz’e her türlü demografik ve topografik elementleriyle sinemasal bir imgelem armağan eden bir film. Belli bir dönem için konuşursak Hopa’yı, Doğu Karadeniz’in dağlarını düşününce zihnimiz bir tarafa Özcan Alper’in Sonbahar’ını, diğer tarafa da Kâzım Koyuncu’nun sesini kolaylıkla yerleştiriyor.

Erken Kış, form olarak bir yol filmi. Bir arabanın içinde açılıyor ve sonuna kadar da o arabanın gittiği yolu takip ediyor. Arabanın içinde iki kişi var: Üst orta sınıf bir yaşantıya sahip mühendis Ferhat (Timuçin Esen) ve Ukrayna’daki savaşın yıktığı pek çok hayattan birini yaşayan, Ferhat ve eşi için taşıyıcı annelik yapmış Lia (Leyla Tanlar). Arabada kapalı bir kutu olarak başlayan hikâye film aktıkça kapağını aralayıp detayları açmaya başlıyor. Taşıyıcı annelik girişiminin pek yolunda gitmediğini, bunun bir veda/tahliye yolculuğu olduğunu anlıyoruz. Anlatı bugünü deneyimlerken anlam geçmişe ait durumda. Hikâyenin yönünü belirleyen de bu açığa çıkma mekaniği oluyor. Dolayısıyla özü itibarıyla yüzü geçmişe dönük bir hikâye bu. Bugünün ümitsizliği kaybolan yaşam arzusunu işaretlerken filmin adından itibaren her bir detay başkarakterimizin bu kıskaçtan kurtulup kurtulamayacağı sorusuyla ilerliyor. Tüm bu öğeler Erken Kış ve Sonbahar arasındaki ortaklıkları artırıyor. Ayrışma ise anlatılanın kimin hikâyesi olduğuyla ilgili.

O aşınmış çıkmaz: Vicdan 

Özcan Alper, Evrensel’den Şendoğan Yazıcı’ya verdiği röportajda Erken Kış’ın Ferhat’ını, Sonbahar’ın Yusuf’unun ve Kâzım Koyuncu’nun geçmişten bir arkadaşı gibi hayal ettiğini söylüyor. Ferhat, bu iki arkadaşından farklı olarak konforlu bir hayatı tercih etmiş, tipik üst orta sınıf yaşamını seçmiş biri. Kariyerinde ilerlemiş, finansal güce sahip olmuş, hatta bu gücünü evlat edinmek yerine illegal bir taşıyıcı annelik organizasyonuna harcamış bir karakter. Filmin şimdiki zamanında ise kendisine bağımlı hâle gelmiş güzel ve genç bir kadına karşı hissettiklerinin hayattaki ayrıcalıklarını terk etmeye değip değmeyeceğini tartmasını izliyoruz. Bir konformistin ne yapacağını öngörmek o kadar da zor değil, dolayısıyla burada çalışan bir merak unsuru da yok. Bu önemli, çünkü filmin başladığı andan itibaren bu iki insan arasında ne yaşanmış (ve ne yaşanabilecek) olabileceğiyle ilgili bir meraka davet ediyor bizi anlatı. Ancak bu yolu gitmemiz için önümüze dizilen taşlar merakımızı taşımaya pek de haiz değil. Erken Kış’ın seyircisini filme bağlayamıyor oluşu anlatının büyük ölçüde Ferhat’ın hizasından kuruluyor olması.

Erken Kış’ta iki başrollü bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. Kâğıt üzerinde kurulan fikir de bu iki ana karakterin geçmişte yaşananların yüküyle çıktıkları bir yolculuk esnasında aralarındaki bağa dair düşünmek zorunda kalmaları. Yolculuk çeşitli sebeplerle uzuyor, bir yol filminden beklediğimiz biçimde gelip geçen yan karakterler hikâyeye uğruyor. Tüm bunların da iki ana karakter arasındaki dinamiği kurmasını bekliyoruz. Bunun pratik olarak gerçekleştiğini söylemek zor açıkçası. Zira tüm bu ana fikir aslında sinemamızın bir başka felsefi alışkanlığına, vicdan muhasebesine takılı kalıyor. Hikâyenin ana çatışmasının tamamen Ferhat üzerinden kurulduğunu görüyoruz. Eşi telefonla arayıp duruyor, yanındaki kadın açık mağduriyetinden bahsediyor, yolculuğun özgürlüğü yeni ihtimalleri aklına getiriyor. Üstelik annesiyle ilgili yaşadığı vicdani yük de Lia’yı “bu hayattan” kurtarma lehine işliyor. Anlatının bu adımlarla ilerlemesi bizi tamamen Ferhat’ın zihnine tabi tutarken Lia ve Ferhat’ın ilişkisine eşit bir mesafeden bakmakta zorlanıyoruz. Lia ise hikâye içerisinde edilgenleşiyor. Ferhat’ın vicdani ikilemi de bu hikâyeyi taşıyacak bir sahiciliği barındırmaktan uzak maalesef. Bilhassa yapının diğer ayağının Lia gibi temsil gücü yüksek bir karakter olduğu bir hikâyede.

Tekrar kısaca Sonbahar’a dönersek… Sonbahar, henüz açılış karelerinden itibaren seyir ilişkisini bir tür dayanışma alanına çeviren bir film. Esas gücü de burada yatıyor. Devrimci mücadele için yaşama isteğini ve bedenini feda etmiş bir kayıp ruhun, dahası bir kuşağın yaralarının yanında hizalanmak oldukça kıymetli zira. Fakat aradan geçen zamanla, üstelik Yusuflar, Kâzımlar artık bu dünyada yokken herhangi bir bedel ödememiş Ferhat’ın mağdur ettiği bir kadına bakışının yanında hizalanmak Erken Kış’ı bir orta yaş krizi anlatısıyla kısıtlıyor. Ana çatışmanın baş başa kalmış bu iki karakterin arasında yaşanacaklardan ziyade Ferhat’ın vicdani ikilemi üzerinden kuruluyor olması bakışımızı belirlediğinden filmdeki esas mağduru, Lia’yı Ferhat’ın gözünden görüyoruz. Onun duygusal dünyası Ferhat’ın onu gördüğü biçimle şekillenirken esas merak ettiğimiz karakterin iç dünyası yerleştiği kalıplardan (hatta önyargılardan) ibaret kalıyor.

Sonbahar’ın başlarında, memleketine dönen Yusuf’un “havadan sudan” konuşamayan, dünyevi olanla bağ kuramayan hâlleriyle nasıl kolayca ilişkilendiğimizi düşünelim. Bunun sebebi Yusuf’a değil, Yusuf’la bakıyor oluşumuzdu esas olarak. Erken Kış’ta ise Ferhat’la birlikte Lia’ya bakıyoruz. Ülkesinden kopmuş, diğer kadınlardan farklı görünen, taviz vermeye mecbur yabancı bir kadın. Dolayısıyla geriye erkek bakış açısının çizdiği çerçeveleri dolduran bir kadın figürü kalıyor: Annelik içgüdüsünden mustarip, zihinselden ziyade bedensel temsili daha ön planda, kendi başına sorumluluk alamayan bir arzu nesnesi. Filmin genel renk paletine kontrast oluşturacak bir görselliğe sahip olan, Lia’nın geçmişi hatırladığı renkli hatıralar filmin yüzünün geçmişe dönüklüğü yönünde çalışırken Lia’nın duygusal dünyasını derinleştirmek açısından pek bir fayda da sağlayamıyor açıkçası. Aksine bu kısımların Lia’yı anneliğinden ibaret bir figüre indirgeyen bakışı desteklediğini söylemek gerek. Dolayısıyla Lia’yı Ferhat’ın onu tanıdığı kadar tanıyabiliyoruz sadece. Halbuki hikâye bu çerçeveyi parçalamayı çağırıyor.

Bir kapanış perdesi

Erken Kış’ın bir sahnesinde Lia, bir ressam ve tablosundan bahsediyor: Caspar David Friedrich’in "Deniz Kenarındaki Keşiş" eseri. Alman Romantizmi’nin önemli ressamlarından Friedrich'in ezici doğa manzaralarını iradenin zayıflığını vurgulayan bir perspektifle resmeden dünyası Erken Kış’ta zikrediliyor belki ama esas olarak Sonbahar’ın estetik referansını oluşturuyor aslında. Erken Kış’ın görüntü yönetiminde imzası bulunan Yağız Yavru’nun çalışması arabanın dışına çıkılan sahnelerde bu vizyonu filmin bir parçası yapıyor aslında. Ancak Romantizmin doğa karşısındaki çaresizlik ve ölümü kucaklayan özünü yaşam arzusunu kaybetmiş bir kuşağın melankolisiyle birleştiren Sonbahar’ın biçim-içerik bütünlüğünü Erken Kış’ta bulmak pek mümkün değil. Bu durum Özcan Alper seyircisi için ayrıca üzücü, zira filmin hikâyesini ısrarla tek bir düzlemde, sınırlı bir şimdiki zamanda ve tek bir ana çatışma etrafında kuruyor olması pek çok kıymetli potansiyelin ıskalanması anlamına geliyor. Bu sınırlandırılmış dünya, yönetmenin mekânın ruhunu kullanmakta mahir anlatıcılığını da bir arabanın ve bedensel arzunun sınırlarına tabi kılıyor.

Sinemamızda “şehirli(leşmiş) bireyin taşraya geri dönüşü” yadsınamaz bir tema. Özcan Alper’in de filmlerinde kullandığı bir tema bu. Bir önceki filmi Karanlık Gece’de şehirli-taşra karşılaşmasına toplumsal bir bağlam yüklediğini, sinemamız için kanonik diyebileceğimiz bir alışkanlığa kıymetli bir güncelleme geçtiğini de gördük. Ancak Erken Kış’ı bu bağlamda nereye konumlamalı, karar vermek zor. Zira Karanlık Gece’de ölçeği toplumsal bakımdan en geniş açıya çekip linç kültürü üzerine bir söz söyleyen yönetmen Erken Kış’ta anlatısını önce arabanın, otel odalarının, geçici mekânların yarı kamusal yarı özel alanlarıyla sınırlarken en çok da toplumsal bağlamı dışarı bırakıyor. Dahası, onu işlevsizleştiriyor. Hikâyenin çağırdığı biçimde, Lia’yı anlamamız gerekirken ondan uzaklaşıyoruz. Filmin açık ara en ilginç (ve sahici) kısmının köydeki ahaliyle geçen sahneler olduğunu da düşünürsek bu filmin biraz bakış açısı çeşitliliğine, farklı hikâyelerle ufuk açıcı karşılaşmalara duyduğu ihtiyaç iyice görünür oluyor.

Finalde yersiz yurtsuz bir ressamın tanımadığı bir evin duvarına, tanımadığı kızı için çizdiği bir resmin kenarından Kâzım, Yusuf ve Ferhat bizi selamlıyor. Erken Kış, hikâyesi erken bitmiş bir kuşağın karamsar bir kapanış perdesi olarak yerleşiyor zihinlerimize şimdilik. Sonbaharı erken gelmişlerin ikinci bahar hasreti erken bir kışla sonuçlanıyor. Biz seyirciler de Liaların hikâyelerini dinleme arzusuyla bekliyoruz. Belki ilkyazlar da oradadır diye düşünerek. 

(EBB/TY)

Kemal Sunal, Muhsin Ertuğrul ve Mardiros Mınakyan: Gerçeğin kısa tarihi

Önüme birkaç gün önce Kemal Sunal, Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın 1972 yılında birlikte oynadıkları bir tiyatro oyununun kısa bir video kesiti çıktı. Bir sahnede Kemal Sunal şöyle diyor: "Ya bu kelli felli zat kim diye sorarsanız, ona adıyla sanıyla Osmanlı Dram Kumpanyası’nın başaktörü, büyük trajedisyen Mardiros Mınakyan Efendi derler."

Burada bahsedilen kişi, Osmanlı Dram Kumpanyası’nın kurucusu Mardiros Mınakyan’dır. Bu tek değil tabi; Haldun Taner’in 1969’da yazdığı Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adlı oyunda, Osmanlı tiyatrosunun tarihine bakılırken baş figürlerden Tomas Fasulyeciyan da, en son da söylediği meşhur tiradıyla sahneye çağrılır. Bu hat, yani Ermeni tiyatrocuların Türkçe sahnede anılması, son yıllarda BGST’nin sahnelediği Kim Var Orada? Muhsin Bey’in Son Hamlet’i oyununda da sürer: bu kez büyük Ermeni aktör Vahram Papazyan, Muhsin Ertuğrul ile birlikte sahneye geri döner ve Osmanlı–Cumhuriyet tiyatrosunun görmezden gelinen kurucu figürlerinden biri olarak karşımıza çıkar.

Benjamin, tiyatronun seyirciyi büyülemek veya alışıldık düşünce kalıpları içinde tatmin etmek için değil; epik tiyatro aracılığıyla düşünmeye yöneltmek için var olduğunu söyler. Bu bağlamda sahnede Mınakyan’ın adının anılması değerli olsa da tek başına yeterli değildir. Asıl önemli olan, tiyatronun kendi araçlarını kullanarak yapısal dışlamayı, soykırım ve kurumsal tasfiye süreçleriyle ilişkilendirebilmesidir. Soykırım sonrasında Ermeni kimliğinin toplumda yoğun biçimde inkâr edilmesi nedeniyle, bu kimliğe sahnede doğal biçimde yer verilmesi başlı başına önem taşır.

Brecht ve gerçeği yazmanın beş güçlüğü

Tiyatro içinden baktığımızda bu doğallık neden bu kadar çetrefilli hale geliyor? Bu anlamak için, yani gerçeği söylemek konusunda, hele ki tiyatro konuşuluyorsa, Brecht’in “Gerçeği Yazmanın Beş Güçlüğü” metni bu bağlamda açıklayıcıdır. Brecht, Hitler Almanyası’nda yazdığı bu metinde, gerçeği söylemek isteyen bir yazarın karşılaştığı beş temel engeli sıralar: cesaret, bilgi, doğru ifade, doğru muhatap ve kurnazlık.

İlk güçlük, güçlülerin önünde eğilmemek ve zayıfları aldatmamaktır. Brecht’e göre soyut büyük sözler söylemek kolaydır; gerçek cesaret, işçilerin ekmeği ya da sömürünün somut biçimleri gibi “küçük” görülen gerçekleri dile getirebilmektir. İkinci güçlük, gerçeği tanımayı sağlayacak bilgi birikimidir; tarih, ekonomi ve diyalektik bilgisi olmadan hangi gerçeğin politik olarak anlam taşıdığını ayırt etmek mümkün değildir. “Sandalyenin dört ayağı vardır” doğrudur, fakat politik bir işlevi yoktur; yazarın görevi harekete geçirici doğruları bulmaktır. Yani, İstanbul’daki birçok yapının mimarlarını olan Balyanlar’ın Ermeni olduğu, ya da Lefter’in Rum olduğu bilgisi işlevsiz kalmaktadır. Bu yüzden, Balyanlar’ın Ermeni olduğunu tekrar tekrar hatırlatmakta insanlar, bu politik işlevsizlik ve bilginin çerçevesinin yerine oturamamasından dolayı alzheimer bilinçiyle hareket eden kitleler karşısındayız. Bilgiyi, bir sonraki toplumsal ve tarihsel ilişkileri içinde hatırlatmaya, önemleştirmeye, sonuçlarına götüremediğimiz sürece, o bilgi unutulmaya mahkûm kalmaktadır. Toplumsal alzheimer budur. Üçüncü güçlük, gerçeği yalnızca tespit etmek değil, onu bir eylem bilgisine dönüştürebilmektir. Faşizmi nedensiz bir "barbarlık dalgası" olarak açıklamak, Brecht’e göre onu kapitalizmin belirli bir aşamasından kopararak etkisizleştirmektir. Dördüncü güçlük ise gerçeğin kime söyleneceğidir: Gerçek, en çok ezilenlere ve üretim araçlarından yoksun olanlara seslenmelidir; kimseyi rahatsız etmeyen duygusal bir ton gerçeği keskinleştirmez.

Beşinci güçlük gerçeği yayma yöntemine ilişkindir. Baskıcı dönemlerde gerçeği doğrudan söylemek mümkün olmadığından ironi, alegori ve sözcüklerin bilinçli seçimi gibi dolaylı yollar devreye girer. Brecht, Konfüçyüs’ün küçük fiil değişiklikleriyle yarattığı tarihsel yorum alanını, More’un “Ütopya”sını ya da Lenin’in sansürü aşmak için isimleri değiştirmesini örnek vererek dildeki küçük müdahalelerin dahi politik olduğunu hatırlatır. Yazının sonunda çağının temel gerçeğini şöyle özetler: Avrupa felakete sürüklenmektedir, çünkü üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet zor yoluyla korunmaktadır. Brecht’in bilginin somutlaşması dediği, bilginin nerede başlarsa başlasın, onu ortaya çıkartan durumu da ele almasıyla olur.

Osmanlı sahnesinin büyük ustası: Mardiros Mınakyan

Mardiros Mınakyan (Մարտիրոս Մնակեան), 1839 yılında İstanbul’un Balat–Hasköy çevresinde doğdu. Hasköy’deki Nersesyan Okulu’nda eğitim gördü ve genç yaşta aynı okulda yardımcı öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak kısa sürede tiyatronun güçlü çağrısına kapılarak sahneye yöneldi. 1857’de amatör olarak başladığı oyunculuk serüveni, 1862’de Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosu’nda profesyonel bir kimlik kazandı. İlk profesyonel rolü olan "Aristothéme"de bir kadın karakter canlandırdığı bilinir.

Başlangıçta yalnızca Ermenice oyunlarda sahneye çıkan Mınakyan, daha sonra İzmir’deki Vasprogan Tiyatrosu’nda hem Ermenice hem Türkçe oyunlarda rol aldı; İstanbul’a döndüğünde ise Fransız operetlerinde de sahneye çıktı. Güllü Agop’un Gedikpaşa Tiyatrosu topluluğunda çalışması, modern Osmanlı tiyatrosunun temel taşlarından biri hâline gelmesinde önemli rol oynadı.

1880’lerden itibaren kurucusu ve yöneticisi olduğu Osmanlı Dram Kumpanyası (Mınakyan Tiyatrosu), Tanzimat ve özellikle istibdat döneminde batılı anlamda tiyatro yapan sayılı topluluklardan biri olarak öne çıktı. Repertuvarlarında melodramlar, cinai hikâyeler, duygusal komediler ve metne dayalı modern oyunlar yer alıyordu. Kumpanyanın kadrosunda hem Ermeni hem Türk oyuncular bulunması, Mınakyan’ın tiyatroyu kültürler arası bir buluşma alanına dönüştürdüğünü gösterir. Kendisi çoğunlukla müşfik baba rollerini üstlenirken, Rupen Binemeciyan jönü; diğer Ermeni ve Türk oyuncular ise belirgin tip rollerini canlandırıyordu.

Uzun ve titiz provaları, sahne düzenine verdiği önem ve oyuncu yetiştirme konusundaki tutarlılığı, onu yalnızca bir oyuncu değil, modern Osmanlı sahnesinin ilk büyük rejisörlerinden biri hâline getirdi. Bugün Türkçe tiyatronun ilk kuşak isimlerinin çoğunun Mınakyan’ın disiplininden geçtiği biliniyor. Bu nedenle hem Ermeni hem Türk tiyatro tarihçiliği onu ortak bir kurucu figür olarak kabul eder. Muhsin Ertuğrul’un Mınakyan’ın oyunlarını gençken izlediği ve etkilendiği biliniyor

1912’de tiyatroya adanmış 50 yılı Osmanlı Devleti tarafından Maarif Nişanı ile onurlandırıldı. 1919’da İstanbul Ermeni Dramatik Tiyatrosu tarafından düzenlenen özel bir törenle ikinci jübilesi yapıldı-bu, dönemin sanatçıları arasında son derece nadir bir ayrıcalıktı.

1914’te Darülbedayi kurulduğunda, modern Osmanlı tiyatrosunun kurucu unsurlarının neredeyse tamamı Ermeni veya Rum sanatçılardı. Fakat kurumun kuruluşu aynı zamanda bu sanatçıların sistematik biçimde dışlandığı bir sürecin başlangıcıydı. Nesim Ovadya İzrail şunu demektedir: ''1914 yılında devlet destekli ve ödenekli Darülbedayi'nin kuruluş çalışmaları başlamış, buna paralel olarak, Ermeni tiyatro ve tiyatrocularını devre dışı bırakarak Türk Tiyatrosunu geliştirme yoluna girilmiştir. Tiyatro kültürü alanında başlayan bu gelişme, Ermeni toplumuna 1915-16 yıllarında yaşatılan soykırımcı politikanın yansımasıdır. Ermeni tiyatro insanlarına artık ekmek yoktur. "Artık Mınakyan yok, Ertuğrul Muhsin var" dır.'' (Nesim Ovadya İzrail, Osmanlı ve Türkiye Tiyatrosunda Şahinyanlar, s. 68) Darülbedayi’de bir süre Ermeni ve Rum kadınlar tiyatro’da kalmayı başardılar, müslüman kadınlara tiyatroya çıkmalarına resmi olarak izin verilmediği için. Onlar da bir süre sonra, erkek meslektaşlarıyla aynı kaderi yaşayacaklardı.

Muhsin Ertuğrul’un ismi bu tür söylemlerde geçmesine rağmen, o kendi hocasının Vahram Papazyan olduğun söylemekten geri durmaz. Ermeni soykırımını ele alan bir filmde Osmanlı paşasını oynar ve bu yüzden ülkeye altı ay boyunca girmez. Ayrıca yasaklara rağmen, iş bulma konusunda da yardımcı olur: "Azınlık mensuplarına, devlet dairelerinde iş verilmiyordu. Bu yıllarda Şehir Tiyatrolarının kapıları da azınlık mensuplarına kapalıydı. Ancak, Oksen ile Muhsin Ertuğrul iyi tanışırlardı. Bu eski dostluk sayesinde Hanriyet, Şehir Tiyatrosu'nun çocuk bölümüne girmeyi başarır. Çocuk oyunlarına çıkmaya, bu arada bale de yapmaya başlar." (İzrail, s. 125)

Muhsin Ertuğrul üzerine Banu Açıkdeniz ile tiyatro oyunu hazırlayan ve bu oyunda Vaham Papazyan ile olan bağlantısını da ele alan tiyatrocu Cüneyt Yalaz Agos’a verdiği röportajda Ertuğrul’un Ermeni tiyatrocuların tasfiye sürecinde ne yaptığı sorulduğunda şunu demektedir: "Ertuğrul o dönemde uzunca bir süre yurtdışında yaşamış. Döndüğünde, işler zaten değişmiş oluyor. Onun aktif olarak Ermeni oyuncuları dışladığını söyleyemeyiz. Ancak, bu dışlanmaya aktif olarak tepki verdiğini de söyleyemeyiz."

Osmanlı’da tiyatronun kurucuları

Osmanlı ve Türkiye sahne sanatlarının temelleri atılırken, bu kültürün gelişmesinde en güçlü katkıyı Ermeni ve Rum tiyatrocular sağlamıştır. Modern Türkçe tiyatronun kurucu kadrolarında, Gedikpaşa Tiyatrosu’nun şekillenmesinde ve İstanbul’un 19. yüzyıl sahne hayatında çok sayıda Ermeni sanatçı belirleyici rol oynamıştır. Shakespeare ve melodram geleneğini Osmanlı sahnesine taşıyan figürler arasında Vahram Papazyan, Dikran Çuhacıyan, Bedros Atamyan, Yeranuhi Karakaşyan ve Aruşya ve Aghavni Papazyan bulunmaktadır. Bu isimlerin yanı sıra, Ağavni Hamsiyan Osmanlı sahnesine çıkan, Boğos Çalgıcıoğlu belirtiği gibi, ilk kadın oyuncu olarak özel bir yere sahiptir. Onla beraber Papazyan ve Karakaşyan kardeşlerle birlikte kadınların sahnede görünür olduğu en erken örnekleri oluşturmuşlardır. Bu aktrisler sayesinde İstanbul tiyatrosu, Müslüman coğrafyada kadınların profesyonel oyunculuk yaptığı nadir erken merkezlerden biri hâline gelmiştir. Şu unutulmamalıdır ki, Hıristiyan da olsalar, tiyatro sahnesine o dönemde çıkabilmek ve orada kalabilmek için kadınların özel mücadelesi ve aşması gereken birçok engeller vardı.

Rum tiyatro geleneğinde, 19. yüzyıl İstanbul ve İzmir sahnelerinde etkin olan Spyros ve Dionysios Tavoularis kardeşler önemli bir yer tutar; Shakespeare, Molière ve Alfieri gibi yazarların eserlerini Verdi, Odeon ve Tepebaşı tiyatrolarında sahneleyerek geniş bir repertuvar oluşturmuşlardır. Rum/Levantin Naum ailesinin yönettiği Naum Tiyatrosu opera ve tiyatronun İstanbul’daki başlıca merkezlerinden biri olurken, Rumeli Kahvesi, Şark Tiyatrosu ve Çiçek Sarayı gibi mekânlar da dönemin Yunan topluluklarını ağırlamıştır. Birçok Rum oyunu ilk defa İstanbul’da basılmış veya sahnelenmiş, Evangelinos Misailidis gibi isimler Rumca yayıncılık faaliyetleriyle bu geleneğin gelişimine katkıda bulunmuş, böylece İstanbul Rum tiyatrosunun hem üretim hem sahneleme açısından önemli bir merkezi hâline gelmiştir.

Tiyatro ödülleri

Mardiros Mınakyan, Tomas Fasulyeciyan ve Vahram Papazyan gibi adlarının sahnede anılması, Osmanlı tiyatrosunun çok katmanlı tarihini hatırlamak için önemli bir başlangıç noktası sunuyor. Lakin karşımızdaki araftan çıkış için daha fazlası gerekli. İçinde bulunduğumuz bu araf 1914’te başlayan kurumsal dışlamanın devamıdır, adını söylemek isteyenler tüm iyi niyetleriyle hareket etmek istese de. Brecht’in dedikleri burada anlam kazanıyor, gerçeği ifade edebilmek ve gerçeğin gücüne güvenerek bir adım ilerisini denemek. Bu alanda bildiğim tek Mıgırdiç Beşiktaşlıyan adına Türkiye Ermeni Katolik Patrikhanesi verdiği özel nişan var.

Ermeniceyi konuşmak, geliştirmek, Ermeni tarihini ve kültürünü bilmek ve yaşatmak, sadece Ermenilerin değil, bu ülkede yaşayan herkesin ortak sorumluluğudur. Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Süryanice vb. olduğu gibi. Şimdiye kadar mahkûm edildiğimiz bu tek dili yaşamdan, bu araftan, tek başımıza çıkışımız yok.

Türkiye’de bugün kaç tiyatro salonu, bu ülkenin sahne sanatlarını kuran Ermeni ve Rum tiyatrocuların adını taşımaktadır? Kaç ödül onların mirasına ithaf edilmiştir? Bu toprakların ilk kadın tiyatrocuları hakkıyla anılmakta mıdır? Ya da büyük tiyatro ödüllerini alan sanatçılardan kaçı, teşekkür konuşmalarında bu kurucu isimleri anmaktadır? Sorular çoğaltılabilir; fakat mesele açıktır: Siyasal söylemlerin ötesinde, sahnenin gerçek tarihini kuran insanların emeği, mücadelesi ve direnci, çoğu zaman bütün tartışmalardan daha anlamlıdır. Çünkü emek verenlerin, üretimde buldukları yerden konuşmaları, hak sahibi olmaları, karar vermeye başlaması ve değiştirmeye başlamaları, tüm siyasi söylemlerin anlamını ve tiyatro sahnesindeki gerçeğin içeriğini somutlaştırır.

(VHY/AB)

Doğada bir virüs: Dikkat insan çıkabilir

İnsanlık, doğanın sadece kendisine ait olmadığını unutalı sanırım uzun zaman oldu. Her şeyi kendine hak gören insan, en değerli benim ve istediğim her şeyi yapabilirim şişirmeleriyle kendini dünyanın merkezinde saymaya devam ediyor. Doğaya ve içindeki tüm canlılara karşı duyarlı olduğunu sanan kişi bile bu “ben” tuzağına ya düşüyor ya da zor direniyor. Kabul edelim ki insan bu dünyanın başına gelmiş en kötü şey. Çok olumsuz bir yaklaşım mı oldu? Biraz çevremize bakmak bunu bir kez daha anlamamıza yardımcı olacaktır.

Peki böyle mi devam edecek? Bu sorunun cevabı bende yok. Dünyamızı ellerimizle mahvedip başka gezegenlerde hayat arayan bir nesiliz. Ya bizden sonrakiler? Çocuklarımız, torunlarımız ve sonrası…

Diğer her şey bir yana, belki kitaplarla anlatabiliriz onlara, dünyanın sadece insanlara ait olmadığını. Özellikle bazı çocuk kitapları bu konuda çok başarılı. Onlardan biri, Günışığı Kitaplığı’nın yenilerinden, Dikkat İnsan Çıkabilir!

Tersinden bir hikayeyi ayı ailesi anlatıyor

“Dikkat köpek var”lara, “Dikkat vahşi hayvan çıkabilir”lere alışığız. Peki ya tam tersi bir yerden bakarsak mevzuya? Ormanda mutlu mutlu yaşayan bir ayı ailesinin tarafından mesela. Çocuklar ve gençler için çok değerli ve faydalı kitaplar yazan Füsun Çetinel, bu kez Dikkat İnsan Çıkabilir! diyor. Kitaplarında sıklıkla canlıların dünyasına, kültürel değerlerin önemine, insan haklarına değinen yazar son kitabıyla bakış açımızı değiştirmemizi sağlıyor.

3-8 yaş için hazırlanan bu sevimli ve düşündürücü hikâye Cansu Dinç’in rengârenk çizimleriyle zenginleştirilmiş. Dinç’in özgün desenleri sayesinde çocuklar bir anda ayı ailesinin dünyasına girecek ve onlarla bakacak doğaya.

Dikkat İnsan Çıkabilir - Füsun Çetinel (Resimleyen Cansu Dinç) (Sayfa 36) (Anasınıfı, 1. ve 2. sınıflar)

Ayı ailesinin gözünden insanlık manzarası

Baba Bozayı, anne Kestane ve ikizleri Ballıböcüş ile Kocaoğlan’ın kış uykuları ormandan gelen gürültülerle bölünür. Daha zamanı gelmemiştir aslında uyanmanın ama sesler öyle ürkütücüdür ki… Bozayı sesin kaynağını merak etmeden duramaz. Tahmin ettiğiniz gibi, bu rahatsız edici sesleri çıkaranlar insanlardan başkası değildir. Büyük gürültülerle ayıları kış uykusundan uyandırdıkları yetmezmiş gibi bir de ormanı çöpleriyle mahvetmişlerdir. Ah şu insanlar! Dikkat edilmesi gereken canlılar!

Ayı ailesinin ürperişlerini ve çaresizliğini yazarın satırlarında okurken Cansu Dinç’in çizimleriyle de adeta izliyoruz. Şahane çizimler, hayvanların nasıl üzüldüklerini gösteriyor okurlara. Ayı ailesinin üzüntü ve şaşkınlığı değil sadece gördüğümüz, insanların ormandaki tahribatları, etrafa attıkları çöpler, doğayı katledişleri de çizimlerle can bulmuş.

Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
18 Ekim 2025

Füsun Çetinel, hayvanlara verilen rahatsızlıkla birlikte insanların kendi aralarındaki tuhaf iletişimi de anlatıyor bu noktada. Doğanın sesini dinleyecekleri yerde son ses açtıkları tuhaf müzik, tabletiyle oynamak isteyen kız, mantarları hunharca ezen oğlan, kulağında kulaklıkla oturan anne… Eh, pikniklerin bu duruma evrildiğini söylemek çok da zor değil günümüzde. Yazar ayrıca ambalaj kullanımının yoğunluğuna da şu cümlelerle yer vermiş: Kâğıt tabaklar, plastik çatal bıçaklar, rengârenk pipetler, boş süt kutuları, pet şişeler, kullanılmış ıslak mendiller, poşetler, cips ambalajları çayırın dört bir yanına saçılmıştı.

Dikkat İnsan Çıkabilir! cümleleri ve çizimleriyle dikkat çekici. Ayı ailesinin insanlarla olan sınavı, çocukların hafızalarında eminim yer edinecek. Zengin çizimlerinin de bunda payı oldukça fazla. Yazımın başında bahsettiğim karamsar dünya, belki de böyle farkındalıklı hikâyelerle son bulacak.

(PT/AB)

Bir muhatap arıyorum: Yüzleşmenin imkân ve ihtimalinin dili

"Gözler ve kulaklar kötü tanıklardır yüreği barbar olanlara."

Herakleitos

Kim neye ad veriyor…

Bundan yaklaşık iki yıl önce sıcak bir eylül akşamı Kıraathane24’te Orhan Koçak’a bir soru sormuştum: "Sizce bir yargıda bulunurken önyargılardan hareketle mi yargıya varmış oluruz? Yoksa önyargıları içimizde saklı tutarak yargılarla mı başlıyoruz eleştiriye, sizin zihninizde bu nasıl işliyor?" Birkaç sorudan oluşan bir soruydu aslında. Şimdi bunun iyi bir niyetle, doğru bir etikle yapılabileceğine inanmak istiyorum.

Achille Mbembe’nin Zenci Aklın Eleştirisi, Barış Ünlü’nün, Türklük Sözleşmesi, Spivak’ın Madun Konuşabilir mi? kitaplarının ortak temasına bakıldığında ana eksenin kelimelerin fenomenolojisi görülür. Kelimeler de bir metnin yüzeyini, yüzünü oluşturduğunu varsayarsak bu durumda kolaylıkla bir "karşılaşmadan" bahsedebiliriz. Karşılaşmalarda da yüzleşmenin imkan ve ihtimalleri üzerine düşünülebilir. Aşağıda daha ayrıntılı ele alınacak olan Ateş Alpar’ın İmkân ve İhtimal sergisi de yine şiddetin ardındaki yüzleşme ihtimalinin mümkünlerini işlediği sergiyi de yine bu fenomenolojik yöntemle işlenecektir. Yüzeylere ve yüzeylerin üzerindeki muktedir tarafından deforme edilmiş "açık yara"lara dair eleştirel yorumlara geçmeden önce tekrar kelimelere dönmek gerekiyor. Mbembe’ye dönüp bakıldığında dünyanın zenci geleceği ile karşılaştığımızı fark ediyoruz. "Zenci", bu bagajı yüzbinlerce ön yargı, aşağılama, katliam ve insanın haysiyetini yerle bir eden kelime sadece kapitalizmin ilk çağlarından itibaren öfke literatürüne girmedi. Çağlar boyunca yüzlerce farklı "zenci" oldu, oluyor ve olmaya devam edecek.

İnsanlık tarihi bu sembolik ve onu adıyla çağırmayan yüzlerce kelimelerle dolu. Bütün bu ön yargıları, ırkçılıktan alınan keyfi düşününce barışmanın, yüzleşmenin imkânı ve ihtimali nedir diye düşünülüyor "barış süreci" başladığından beridir. Acaba tıpkı "Zenci" kelimesindeki gibi mi seslenilecek barışmak denilen ortak mutabakata. Ne diyor bir arada olma ihtimaline Türkiye’de ve dünyada yaşayan Türkler ve Kürtler. "Barış Süreci, Terörsüz Türkiye Süreci, Barış ve Demokratik Toplum Süreci, 2. Çözüm Süreci, İhanet Süreci" gibi isimler dolaşıyor kamuoyunda. Bu ad vermeleri düşündüğümüzde bunu kim tayin ediyor? Ad verilirken tarafların rızası alınarak bir mutabakatla gerçekleştir mi? Kim, ne için bir ad veriyor? Etiği, hukuku nedir? Askıda kalan bir öfke var. Açıklama ve uygulamayla yatıştırılamayan, anlaşılmak için çırpınan, direnen, eksik kalan bir öfke. Çünkü yüzleşme hakiki değil, daha adı bile doğru konulmuyor. Öcünü almak isteyen kişiye hakikatle yüzleşme şansı verilecek mi? Buradan hareketle Öcalan’ın dediği gibi, "Kürt düşünceden düşürülmüş" olmuyor mu? Buradan hareketle aslında bir kelimeyle başlayan tarihsel sürecin yüzlerce yıkıcı şekillere girmesini sağlayan bir devlet ve aygıtları söz konusu. Ateş Alpar’ın sergisinde yine sadece güvenlik duvarları, gökyüzünden düşen harfler, kurşun izleriyle dolu adres tabelası görmekle birlikte oğlunun görüşüne giden ve sadece "nasılsın" kelimesi dışında hiçbir Türkçe kelime bilmeyen bir annenin her şeye "nasılsın" demesinde buluyoruz kendimizi. Bu yüzden kelimeler yani aslında dil, içinde bir evreni barındırıyor. Bu evren deneyimlerle düzenlenmiştir. Pekala düzenlenmiş olan bu evrene trajik müdahalelerde bulunan "devlet ve mahdumları" tüm Kürt reflekslerini travmatize edebilir.

Devlet şiddetinin dilinin görünüşü

Dil, varlık ve yurt arasındaki ilişkisini Heidegger ve John Zerzan’dan hareketle ele alıp incelersek Heidegger'e göre felsefe tarihinde varlık sorusu unutuldu. Aslında bu unutuluş dilin içinde ikamet ettiği evin (varlığın) yerini de unutmasına neden oldu. Dünyanın kaderi haline geldi yurtsuzluk. Çünkü dil, sadece konuştuğum, gramerden ve seslerden öte, burada olmamın sesiyse evini çoktan bulmuş olmalıydı. Dilin belki de içi boşaltıldı, tahrip edildi, gramerin yasasına boyun eğdirildi ve sürekli sembolik düzende kalmasına mahkûm edilerek hakikatin üzerindeki bir örtüye dönüştü. Zerzan da dilin sembolik hallerinin* her yere bir kanser gibi yayılarak ideolojikleştiğini ve bu ideolojik zehirlenmenin bütün yapıp etmelere sindiğini; yapıp etmelerin hepsinin dolaylamalardan asla asıl sorunun özüne ulaşılmasına izin vermediğini belirtiyor. Bu durumda eğer varlık unutulduysa -yani Freudyen bağlamda deneyim totemden semboliğe geçtiyse- dil ideolojikleşerek propagandaya negatif şiire dönüştü.

*Dilin sembolikleşmesinden kasıt hakikatin açık bir şekilde kendisini gerçekleştirmesinin dille manipüle edilmesi ve en küçük bir sorunun çözümünde dili bir manipülasyon ve demagoji aracı haline getirmek olarak düşünülebilir.

Varlık ve dil bağlantısı kopunca; varlığın içinde ikamet ettiği dil yurtsuzlaşarak kendinde amaç olmaktan çıkarak araçsallaşarak kendinde araca dönüştü ve dil istismar edilmeye başlandı. Bu arada dilin yasaklanması aynı zamanda varlığın yasaklanması ve yurdun yasaklanmasını da içermekte. Kürt düşünceden düşürüldü derken Öcalan da aslında Heideggerci manada dil-düşünce ve varlık ilişkisinden bahsetmeye çalıştığı söylenebilir. Eğer yıllarca varlık sorusu unutulduysa bu düşüncenin dilin ve yurdun unutuluşuysa düşünceden düşürülen Kürdün de dilsiz ve yurtsuz kalmasını sağladı. Onu düşünceden düşüren egemen "majör" dil Türkçe işte burada sembolik ve alegorik dilsel şiddetiyle hakikatin üzerini örttü. Şimdi ise yeniden başlayan süreçle usulünce gömülmeyen hortlaklar ve hayaletlerle doldu toplantı salonlarında tekrar Kürt düşüncesi hatırlandı ve tartışılmaya konuşulmaya başladı. Hatırlanan "Kürt varlığı" ile birlikte bir yüzleşme ihtimali ve imkanı oluştu. Ateş’in sergisinde yaratılmış olan o tahribatı görmekle birlikte tam da şimdi tekrar hatırlanan Kürt varlığının yok edilişinin de tarihini görmek mümkün. Sergi Kürt varlığının yurduna ve diline bedensel ve ruhsal hatta dilsel şiddet uygulayan devlet ve mahdumlarının yüzünü de gösteriyor.

Buradan hareketle varlık-dil-yurt üçgenine baktığımızda şiddeti; beklenen, tahmin edilen klişe imajlarla anlatmak yerine, bağırmadan, pornografik imgeleme düşmeden anlatmak mümkün mü? Ateş Alpar’ın Depo’da gerçekleştirdiği İmkân ve İhtimal sergisi devlet ve onun ideolojik aygıtlarının Kürt halkının imkânları ve ihtimallerini kendi fiziksel ve zihinsel şiddetine sıkıştırdığında direnmek nasıl mümkündürü; kendi bireysel deneyimlerinden anlatmaya çalışıyor. Sergide en kritik eleştiri, devletin Kürt halkının gündelik hayatına kastını da gösteriyor.
Spinoza da Teolojik-Politik İnceleme’de devlet şiddetini anlatırken ruhlara hükmetmenin dillere hükmetmek kadar kolay olduğunda bütün hükümdarların güvenli bir şekilde hüküm süreceğini ve haliyle herkesin hükümdarların buyruklarına göre yaşayacağını söyler. Hiç kimsenin kendi doğal hakkını, yani her konuda özgürce akıl yürütme ve özgürce değerlendirme yetisini başkasına devredemeyeceğini dahası kimsenin bu konuda baskı altına alınamayacağını; özetle devletin ruhlara yöneldiğinde iletişim kurmayarak bedensel şiddet uygulayacağını belirtir. 
Demek ki bu durumda şiddet görünen ve görünmeyen olarak ikiye ayrılabilir. Ruhlara yönelen, yani dile yönelen şiddet orada eğer istediğini bulamazsa bedene -belki de dilin bedenine- yönelerek onu yok etmeye, ortadan kaldırmaya ve bir yer tayin etmeden hayalet gibi ortalıkta dolaşmasına neden olmakta. Ateş Alpar’ın sergisinde de mekâna, dile, bedenlere ve doğaya hatta belki de eşyaya yönelen devlet şiddetinin yaşattığı travmayı ve hortlaklık-zombileşme halinin göstergesidir. 

İmkân ve İhtimal Sergideki birkaç fotoğraf üzerinden yorumlanabilir bu şiddetin gösterimini:

*Ateş Alpar – İmkân ve İhtimal, Dışardan İçeriye Sızanlar serisi, 2015
*Ateş Alpar – İmkân ve İhtimal, Dışardan İçeriye Sızanlar serisi, 2019

Sergide muktedirin uyguladığı şiddette yüzeylerin seçimi de mekandaki zamansallığı yok etmek üzerine kurulu. Bir adres nasıl öldürülebilir örneğin? Adrese ateş ederek. Yani üzerine yine kendi konuştuğu ve dayattığı alfabenin harflerini yazarak tekrar ona ateş etmek… Yüzlere ateş etmek, tarihin yüzüne mi ateş etmek. Tarihte en geriye kadar gidip yok ederek günümüze gelmek ve kendinden başka kimsenin orada yaşamadığını düşünmek. İşte kurşunlarla yazılmış olan Nusaybin ve diğer Kürdistan şehirlerinin tarihi. Mekanlar, içinde ve çevresinde insan kalmamış olsa bile yok edilmeye mahkumdur devlet tarafından. Çünkü olay şimdiye bir saldırı düzenlemek değil. Bütün zamanı süpüren geçmişi, şimdiyi ve geleceği de kapsayacak bir katliam yapmak gerekir muktedir için. O zaman yine aslında yazının başına ortasına ve muhtemel sonuna geldiğimizde varlık-dil-yurt üçgeni tersten yok edilmek isteniyor olabilir. Bu da aslında insanın deneyim çağına doğrudan saldırıyı göstermekle birlikte sembolik çağını da saldırmak değil mi? Yani yeri geldiğinde Kürtlerin ikonları ve sembolik dili de vurulabilir. Q, X ve W harflerinin, sarı-kırmızı-yeşil renklerinin vurulması… Barışmak ve yüzleşmek harflere ve renklere ateş etmemeyi de içeriyor. Kürtlere yasaklanmış olan bu deneyim çağı sonradan kendini sistem için yaşamak zorunda bırakan, direnme odaklarını daraltan bir düzene evrilmiştir. Klişe tabirlerle en ağır işlerde çalıştırılan, dilindeki türkünün harfleri değiştirilen, Türk lirasıyla kurulan ilişkide bile bir travma yaratılmış, 2000 sonrası Diyarbakır özelinde diğer Kürt illerinin Türk lirasıyla ve ekonomisiyle kurduğu ilişkinin kendi etnik kimliğinin etiğine karşı yozlaştırıcı etkiye dönmüştür. Yine Kürtlerdeki sekülerleşme deneyimi de kolonyal kanunlarla düzenlenmiş, özgür sekülerleşme yerini sınırları çizilmiş yasası belirlenmiş bir mahkûm sekülerleşmesine dönmüş durumda. Bu durum toptan yok ediciliğe karşı direnmeyi güçleştirmekle birlikte sürekli kendini tekrar eden yıkımları da sergide gözümüzün önüne getirmekte.

*Ateş Alpar – İmkân ve İhtimal, Dışardan İçeriye Sızanlar serisi, 2015
*Ateş Alpar – İmkân ve İhtimal, Dışardan İçeriye Sızanlar serisi, 2016

Son olarak ayna metaforuna bakılabilir. Yazı boyunca, dil, varlık ve varlığın kendini gerçekleştirdiği mekan olarak yurdun işgal ve tahrip edilişini sergideki resimler ve kavramsal fenomenolojik yöntemle inceledik. Psikanalitik olarak Aynanın başkasıyla ve kendi olmakla kurulan ilişkide de değerli olduğu açık. İşte şiddettin yayıldığı yerleri göz önünde bulundurunca kendiliğe ve başkalık deneyimlerine de ateş edildiği, yok edilmeye çalışıldığı görülüyor. Aynaya ateş etmek ve onu parçalamak kendini parçalamayı da içerdiğinden geriye sadece bütün insan olmayı esir alan bir haset durumu kalır. Ayna aynı zamanda ilk ötekiyle kurulan yani kendinin ötekisiyle kurduğu ilk ilişkiyi temsil etmekte. Bir Türk olarak, aynada gördüğü ilk öteki Türk’ü reddettiğinde başka birinin aynasını da kırmış oluyor. Çünkü kendinde olmayan başkalık, ötekilik dışarda olan ötekiliği de yok sayarak hem kendinin olmadığı hem de başkasının olmadığı bir evrenin içinde gözlerini açtığı anlamına gelebilir. Peki devlet neden aynalara ateş eder? Kendi yüzünü görmeye tahammülü olmadığı için mi yoksa yüzleşmek zorunda olduğu ötekinin yüzünü silmek için mi?

Bu nasıl bir hasettir ki kendi öznesini, kendi olmayı yok sayacak ve "hayali cemaatin" ad verme töreniyle çağrılmış, ona kim olduğu buyrulmuş olmayı kabul edecektir. Ayna, aynı zamanda bir yasa, bir buyruk, gelenek veya geçmiş de olabilir. Bu durumda orada da ötekisini göremeyen ve onunla yüzleşmek istemeyen kişi yine dışarda olan ötekiye tahammül etmeyecek onunla barışmayacaktır. Haliyle burada haset özneyi silikleştirir, özneleşmenin azalma kaygısı belki de başka birini yok ederek tekrar kendi özneleşme haline dönmeyi içermekte. Bu yok etme isteğinin hasedini öznenin azalışı üzerinden düşünmekte fayda var.

Peki bir muhatap bulunacak mı? Kendinin ötekisini kabul eden, onunla yüzleşen "ben" olmadan dışardaki öteki nasıl kabul edilecek. Devletin psikolojiyle, hafızayla, yüzleşmeyle ve nostaljiyle ilgilenmediği, yasanın soğukluğu ve griliğiyle sürdüğü bu barışmanın imkân ve ihtimallerinde toplantı salonundan dışarıya çıkacak mı? Biyopolitik kırım duracak mı? Rüyalara, fantezilere sızmış olan korkular dinecek mi? Nietzsche’nin dediği gibi muktedir için "bir güç istencine dönen mazlumluk" ne zaman sona erecek? 

(OD/AB)

Temkinle beklerken…

Kürtçe’de çok anlamlı ve özlü bir söz var. Der ki; "Dijmînê bav û kalan, nabe dostên keç û lawan"

Sözün özü şu; dünyasını kırım, döküm, yıkım, felaket ve yok etme üzerine kuranlar, maalesef ne yapsalar zaman üzerinden geçse bile o bilinçaltlarındaki muktedir ve retçi-inkârcı arkaplan yok olmuyor, dost olmuyor. Yeni zamanların modernitesine evirilseler de, çıplak gerçekle yüzleştiklerinde eski hikâyelerini kusuyorlar.

Sanırım bunun en somut tezahürü yüzyıl evvelki cumhuriyetin kurucu ideolojisini bayrak gibi zihnine ve bağrına işleyen CHP’ye endekslemek gerektiği kanaatindeyim.

Malum, CHP her zora düştüğünde şu “kurucu” olmak reel politiğine sımsıkı sarılan, ora üzerinden toplumu yeniden dizayn etmeyi kendine hak gören, üstüne üstlük bunun ilânihâye toplum varoldukça asla değişmez kurallar manzumesi olduğuna kendisi inandığı gibi, herkesin de inanması ve savunması gerektiğini her daim vazeden bir yerde duruyor.

Mesela topyekün Kürt halkı için 1925 kırımı, Takrir-i Sükun sonrası Kürtlüğü yok sayıp tekçi cumhuriyetin fikri ve ideolojik sahipliğinden asla geri atmayan CHP, yüz yıl sonra bugünlerin yeni çokçu dünya düzeninde bile o eski ve kadük inkârcı resmi ideolojik yapıyı tartışmayı asla düşünmüyor. Tartışma bir yana, aksine ısrarla savunuyor da.

İşte, bu hafta içinde barışa doğru yürümesi dilenen geçiş süreci için kurulan komisyonda bir anlamıyla zorunlu (ya da utanma belası) ikamete memur olduğunu varsayan CHP, Abdullah Öcalan’la görüşmek için İmralı Adasına gidecek heyete katılmayı reddetti. Gerekçenin özetinin özeti: “teröristle görüşülmez”. 

Ve işin tuhaf tarafı adaya gitmeme kararının savunmasını da parti içindeki Kürt vekillere yaptırıyor CHP. CHP’nin gitmeme kararının çıktığı gün bir televizyon kanalında sevgili Sezgin Tanrıkulu’nun kararı anlatırken nasıl zorlandığını fark ettim. Bu işin min-el garaib hâli. Kürt vekiller de; "Mesele adaya gitmek değil! Mesele komisyon ve mecliste olmakta" diyorlar. Halbuki CHP bu işi canla başla süreci tahrip etmeye kalben yeminli Kemalist vekillerine yaptırmalıydılar.

Doğrusu bu sahiden siyaseten travmatik bir tablo. CHP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Siyaseten Kürdün kapısına dayanarak tarihi boyunca bölgede alabildiği/alabileceği en yüksek oy oranlarını alması -ki Kürt coğrafyasında hemen bütün şehirlerde yüzde 50’nin üzeri- ve yerel seçimlerde de kent mutabakatı ekseninde bir çok yerleşim yerinde büyük başarı kazanmasının Kürdün oyu sayesinde olduğu zaten tarihe kayıt olarak düşüldü.

Nihayetinde söylenmesi gereken sanırım şu; CHP bu süreçte Kürt sorununun çözümüne dair kartı askıya alarak; AKP+MHP ortaklığındaki devlet üzerinden yürüyen barışa dair bu geçiş sürecinin akamete uğrayarak tökezlemesini ajandasına odaklayarak adeta "Biz demedik mi bu iktidar samimi değil" kozuna oynadı/oynuyor.

Ama sanırım CHP ve onun gibi düşünenlerin kavrayamadığı bir gerçeklik var; Kürt kimliği, en üst düzeyde temsiliyetiyle artık resmen kabul gören bir evreyi yaşıyor ve siyaseten muhatap alınıyor. Bu, sonrası için çok ciddi ve önemli bir kazanım, ayrıca Kürdi varoluşun gelecek garantisi de…

Bundan sonrası mı? CHP ya da diğerleri için söylenmesi gereken şu; zerre-i miskal kadar anlamı yok. Anlamı olmasını isteyenler Kürdü tanıyacak/tanışacak…

Yoksa kaybeder…

(ŞD/AB)

Barış ola, siyasi hesaplardan evla

Değişen dönüşen, sorgulayan düşünen bir toplumsallık içinde bireylerin, akan tarihsel zamana ve yürüyen yelkovanın sesine bigane kalması düşünülebilir mi? Geçmişte kalanın yarına hükmü geçer mi? Bütün parçaları görmeden nesneyi tanımlamak mümkün değilse; olguları anlamadan gündelik olaylarla kritik meselelerin anlaşılması kolay mıdır? Ve en önemlisi; toplumsal barışın önüne toplumsal hassasiyet argümanı ile çıkılması nasıl okunmalıdır?

Soruların kendi içinde bölünerek sonsuz bir uzamda çeşitlenmesi mümkün. Sokrates de buna başvurdu, “gerçeği doğurtmak” amacıyla. Herkes sorulardan hazzetmez elbette, çünkü Sokrates’in de deyişiyle Atinalıları rahatsız eden bir at sineğine dönüşüverir sorular… Kürt meselesinde de sorular her zaman rahatsız edici olmuştur. Bu sebeple mayınlı bir alana dönüştürülen Kürt sorunundan aydınlar, politikacılar ve akademisyenler uzak durmayı tercih etmişlerdir. Ama onlar kaçsa da “olgusallık” onların peşini hiçbir zaman bırakmadı, bırakmaz da.

Dönülmez çözümün ufkunda

Kürt meselesinin serencamı da benzer bir yol izleyerek bugünkü aşamaya geldi. Bugün tüm ülke olarak inkar etmenin, ikircikli davranmanın, “ama-fakat” parantezine sıkışmanın hükümsüz kaldığı bir eşiği atlıyoruz. Bu anlamda Kürt meselesinin nihai çözümüne dönük ciddi bir umut da var, kaygı da var. Umut var; çünkü özgün ve cesur adımlarla yol alındı. Kaygı var; çünkü buna rağmen çözüm olmazsa bir daha çözüm nasıl mümkün olacak? Ama PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Demokratik Toplum ve Barış çağrısı, DEM Parti’nin gayreti, MHP’nin tutarlılığı, siyasi iktidarın ve muhalefetin dahli ile artık dönülmez bir çözümün ufkundayız.

TBMM çatısı altında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu da önemli ve anlamlı çalışmalara imza attı. Özellikle yaptığı dinlemelerle tutanaklara bir “çözüm hafızası” eklemiş oldu, siyasi partiler arasında yapıcı bir dilin kurulmasını sağladı. Tatmin edici de olmayabilir, hatta dinlemelerin uzamasıyla çözüm takvimi de aksamış olabilir; ama toplumsal barışa giden yolda ateşi söndürecek her bir damlaya dahi kıymet vermek zorundayız. Ki toplumsal barışa ve demokratik değerlere inanan hiç kimse bunun karşısında durmaz, durmaması gerekiyor.

Seçime değil, barışa odaklanmak

Buna rağmen süreç akarken birçok anlaşılmaz gelişmeler ve tartışmalar da söz konusu. Bazı kesimlerin süreç karşıtlığına şahidiz. Endişeler anlaşılabilir, güvensizlik de olabilir; ama bunu aşmanın yolu, sürecin içinde bulunarak “endişeli kesim” adına bir sigorta işlevi görmektir. Hem sürecin uzağında durmak, hem de süreci konuşmak tutarlı bir çizgi değil. Kabul etmek gerekir ki çözüm ve barış süreci, “seçim simülatörü kapsülünde” anlaşılacak bir şey de değil. Çünkü seçim simülatöründe; milyonların demokrasi, özgürlük ve barış özlemi görülmez; çünkü teknik, duyguları örter.

Seçim simülatöründe yüzyıllık bir politik meseleyi de anlamak mümkün değil. Bu bir tarafa, çözümü ve barışı konuşurken dönüp dolaşıp seçim hesabına kilitlenmek asla etik olamaz. Her şeyden önce anket ve seçim odaklı yaklaşım, hayatını kaybedenlerin anılarına ve acı çeken insanlara karşı bir saygısızlıktır, gelecek kuşaklara karşı sorumsuzluktur. Ülkenin en kritik sorununu çözmeye yaklaşırken odağımızı barışa vermek, demokrasi ve özgürlük mücadelesini de kaldığı yerden büyütmek, halkları karşı karşıya getiren söylemleri terk edip yeniden bir dayanışmayı örmek varken popülist savrulmanın adına “vatanseverlik” denebilir mi?

Tarih yazmak mı, okumak mı?

Gelinen aşamada kritik bir sürecin arifesinde olduğumuz apaçık. Kim cesaretle tarih yazacak? Kim cesurların yazdığı tarihi okuyacak köşesinde? Özellikle İmralı Adası’na gidilip gidilmemesi tartışmaları, çözüm sürecinde bir turnusol işlevi gördü. CHP’nin başından itibaren gösterdiği yapıcı tutumu görmek gerek, sürecin toplumsallaşması açısından kıymetliydi. Ki Kürtler ve demokrasi güçleri tarafından takdir de edildi. Elbette iktidar iddiası olan bir siyasi partinin, yüzyıllık bir meselede kendini uzakta tutması anlaşılır olmazdı. Buna rağmen CHP’nin İmralı’ya gidiş meselesinde sergilediği tutumla kendisini, “ektiği rüzgarla adeta fırtına biçmek”  riskiyle karşı karşıya bıraktığı da açıktır. Bunu tersine çevirecek şey, CHP’nin ikinci aşamada daha cesur bir şekilde tarihi bir rol üstlenmesi, siyasi iktidarı kalıcı çözüm konusunda cesaretlendirmesidir. 

Tabii bu süreçte CHP’nin daha çok Kürtler ve sol-demokrasi güçleri nezdinde göz takibinde olacağı da aşikardır. Çünkü Kürt meselesinin çözümü ile Kürtlerin temel beklentilerinin karşılanmasında sadece Hükümet değil; en az onun kadar ana muhalefet partisi de sorumluluk altındadır. Dolayısıyla siyasi iktidarı dengeleyecek unsur, yine ana muhalefet olacaktır. İmralı gidip gitmeme eşiği aşıldı, tabu yıkıldı; MHP de İmralı’yı “en ciddi muhatap olarak” kayda geçirdi. Şimdi sıra demokratik adımların atılmasında, yasal çerçevenin oluşturulmasında. 

Bunu yapmak zor değil. Çünkü en önemli avantaj, seçim tarihinin hâlâ çok uzakta olması; en anlamlı avantaj, Meclis’te %90’ı aşan bir konsensüs sağlanması; en umut veren avantaj, kaygılara rağmen Türkiye halklarının sürece desteğinin yüksek olması. Bu sebeple  seçim tarihine, anket rakamlarına, tarihsel fobilere, komplo teorilerine değil; demokratik bir toplumla genç nesillerin geleceğe güvenle bakmasına odaklanalım. Çünkü zamanın ruhunu ancak bu şekilde yakalayabiliriz. 

(İG/AB)

Pippa’nın “sürdürülebilir” şöleni: Lampuki turta

Akdeniz’in ortasında, Sicilya ile Libya arasında konumlanmış hayli küçük bir ada devleti olan Malta’yı birçoğunuz duymuşsunuzdur ve belki bazılarınız burayı ziyaret etmiştir. Malta denildiğinde aklınıza ilk gelenler hakkında bir tahminde bulunayım; dil okulları, kumarhaneler, muhteşem plajlar, çılgın partiler ve lise tarih derslerinden hatırladığımız 1565 Malta Kuşatması ile Osmanlı Devleti’nin büyük bir kayıp vermiş olması. Yaklaşık üç yıl önce buraya ilk seyahatimden önce, birçok kişi gibi benim aklıma gelenler de bu saydıklarımdan ibaretti.

Birçoğumuz gibi ne Mısır piramitlerinden bile önce ayakta duran tapınaklarından ne sömürge geçmişinden ne toplumundan ne de mutfağından haberim vardı. Dünya üzerindeki 208 ülke, yaklaşık 5 bin etnik grup ve 7 bin civarında dilin her birinden haberdar olmamız elbette mümkün değil. Ancak Avrupa dediğimiz zaman aklımızda beliren statik imajların çok dışında ve hatta görsel anlamda benim için Avrupa’nın Küba’sı diyebileceğim bu ülkeyi ıskalamamanız için birçok sebep var. Ben o sebeplerin en başına mutfağı koydum ki, artık evim olan bu ülkeyi gerçekten anlayabileyim. Sahi, mutfağına girmediğimiz bir ülkeyi tanımamız mümkün mü?

Başlarken Malta mutfağının bir eski sömürge mutfağı olduğunun altını çizmek isterim. Tarihi boyunca hep başka egemenlikler tarafından yönetilmiş Malta’nın bağımsızlığı henüz 61 yıllık, çok yeni bir tarihe sahip. Çok daha eskileri saymazsam sırasıyla Araplar, Normanlar, Eski Sicilya Krallığı, İspanyol, Fransız ve İngiliz hakimiyeti altında kalan Malta, Pippa Mattei’nin deyimi ile “tam anlamıyla bir kültür kazanı”. 

*Kıvılcım Akay ve Pippa Mattei - Kasım 2023

İki yıl önce, Malta’ya taşınma kararımın hemen öncesindeki ziyaretimde internette ufak çaplı araştırma yaptım ve bana Malta mutfağını öğretecek en doğru kişinin Pippa Mattei olduğuna karar verip Attard’daki muhteşem mutfağına gittim. Renkli cumbalı taş evlerle sıralı sokaktaki evine adım atar atmaz evin zarif detaylarla örülmüş mimarisinin inceliklerine göz atmaktan kendimi alamadım. Biraz sonra evin kalbi olan mutfağa ilerlediğimde, doğru yerde olmanın keyfiyle neşem iyice büyüdü. Portakal ve limon ağaçlarıyla dolu bakımlı bahçeye bakan mutfağın her bir detayı üzerine kafa yorulmuş. Hem bir aile mutfağı hem de profesyonel bir workshop alanı hissi ustalıkla iç içe geçirilmiş. Kocaman mutfak adası üzerindeki ocağın ve bahçeye bakan büyükçe masanın etrafında Pippa’nın her adımını gözlerimi kırpmadan izledim. O gün, dünyanın her köşesinden insana Malta’nın yerel tariflerini uygulamalı olarak öğrettiği mutfağında Danimarka’dan, Botswan’dan ve Gürcistan’dan şeflerle beraber Timpana* ve Qaghaq tal-ghasel** pişirmeyi öğrendim. Bir yemeğin içine giren malzemeler ve yapılış aşamaları bize lezzettinden öte, o yemeğin ait olduğu kültürün ve coğrafyanın dinamiklerine dair çok fazla şey anlatıyor. Özellikle de bir macaroni pie (fırın makarna) türü olan Timpana’nın zahmetli ve komplike tarifini yaparken, bu ülkeden kaç kültürün geçtiğini ve geçişler sırasında nasıl bir katman yarattığını anlamak gerçekten ilginç bir deneyimdi.

*Timpana: kalın bir hamur zarfı içinde fırınlanmış, genellikle kıyma, domates sosu ve peynirle zenginleştirilmiş bolonez usulü bir dolguya sahip, doyurucu bir Malta fırın makarnasıdır.

** Qaghaq tal-ghasel: genellikle Noel zamanı yapılan, içinde bal yerine pekmez ve baharatlarla (portakal ve limon kabuğu, karanfil, anason) hazırlanmış koyu, aromatik bir dolgu bulunan, geleneksel bir Malta tatlı halkasıdır.

*Pippa Mattei - Ağustos 2025

40 yıldır mutfağında Malta tariflerini öğreten 74 yaşındaki Pippa’nın enerjisi, zarafeti ve sabrının, sahip olduğu kültürel mirasa duyduğu saygıdan geldiğini görmek benim için zor değildi. “Sevdiğin işi yapmanın ve bunu sürekli kılmanın kesinlikle genç tutan bir yanı var” diyen Pippa, aynı zamanda eski bir televizyon programcısı ve bir yemek yazarı. “25 Years in a Maltese Kitchen”*** (Malta Mutfağında 25 Yıl) kitabının ardından 2009’da yayınlanan “Pippa’s Festa”**** (Pippa’nın Şöleni) isimli yemek kitabı ile Fransa’da düzenlenen Gourmand Ödüllerinde dünya çapında bir ödüle layık görülür ve bu sayede Malta artık dünya gastronomi haritasına eklenir.

***25 Years in Maltese Kitchen - Pippa Mattei - Miranda Publishers

****Pipa’s Festa - Pippa Mattei - Miranda Publishers

Yemek dersi için gittiğim ilk seferin ardından Pippa’yı geçtiğimiz Eylül ayında ikinci kez ziyaret ettim. Bu sefer öğrencisi olarak değil, bir yemek kültürü yazarı ve belgesel sinemacı olarak yanındaydım. Kameranın karşısında son derece özgüvenli ve işini muhteşem yapan bu kadını izlemek, kaydetmek ve pişirdiği Lampuki Pie’ın (Lampuki Turta) yapılışına tanık olmak şahane bir deneyimdi. Bu tarifi seçmesinin en temel sebebi buluştuğumuz Eylül ayında Lampuki balığının en güzel mevsimi olmasıydı. Ağustos ayı ortasından Aralık ayı sonuna kadar Malta denizinde bolca bulunan Lampuki, antik çağlardan bu yana adanın en çok avlanan balığı. Lampuki ile diğer tüm malzemelerin iki hamur arasında buluştuğu bu bol lezzetli tarifin en kıymetli tarafı, gerçek bir sürdürülebilirlik tanımına hizmet etmesi. Mevsime, iklime ve yerel malzemelere uygunlukla beraber mutfakta arta kalan malzemelerin değerlendirilmesi için nokta atışı bir tarif.

Temelde Malta mutfağı leftover, yani diğer adıyla arta kalan yiyeceklerin değerlendirmesi felsefesiyle oldukça ilişkili. Yüzyıllardır kaynakları kendi nüfusuna yeterli olmayan ve dışarıdan ithal edilen ürünlerle döngüsünü sürdüren adada, yaşanan her kuşatmanın deniz yollarını kapatmasıyla ada içinde ciddi kıtlık sorunları yaşanmış. Bunların en ağırı ikinci dünya savaşı dönemine denk geliyor. Gariptir, ikinci dünya savaşında İtalya ve Almanya arasında sıkışan Malta, hava saldırılarıyla savaşın en ağır darbe alan ülkesi olmuş. Dışarıdan ürün getirmenin neredeyse olanaksız olduğu bu süreçte insanlar deyim yerindeyse açlıktan kırılır hale gelmiş. Tarihi araştırmaları inceleyince o dönemde yemek bulamayan insanların fare bile yemek zorunda kaldığına denk gelmek zor değil.  Yemeğin değerini uzun yıllardır bilen ada halkı, yoklukla beraber elindeki malzemeleri yaratıcı bir şekilde kullanmayı da öğrenmiş. Yerel tarifler bugün hala yiyeceği israf etmeme bilinciyle varlığını sürdürüyor. Tıpkı Lampuki Turta gibi.

Pippa, kendi tarifiyle pişirdiği Lampuki Turtayı pişirmek isteyenlere şunu öneriyor; “tarifin içinde yer alan malzemelere ek olarak dolabınızda önceki günlerden kalmış, damak tadınıza uygun malzemeleri ekleyebilir ya da tarifin orjinalinde olan malzemelerden dolabınızda olmayanları eksiltebilirsiniz”. Bu öneri, sürdürülebilirlik iddiası olan her mutfağın olmazsa olmazına dönüşmeli belki de. Tarifin içindeki tüm malzemeler, Malta mutfağı için olmazsa olmazlar. Adanın her yerinden fışkıran kapari ve lampuki balığı dışında, tarifteki herşey Türkiye’de gündelik bir masada her gün karşımıza çıkabilecek malzemeler. Kaldı ki lampuki balığını da Türkiye’de palamut ya da lüfer olarak ikâme edebilirsiniz. Mutfaktaki bu benzerlik, belki de beni bu ülkede en çok “ev”de hissettiren detay.

Lampuki ile çok yakın tatta ve dokuda olan palamut ve lüfer mevsiminin son günleri. Mevsimi ucundan yakalayıp, bütçeniz ve damağınız hangisine uygunsa bir seçim yapıp, ardından mutfağınızda arta kalanları lezzeti bol bir tarifle değerlendirmeye ne dersiniz? Pippa Mattei’nin “Malta Mutfağında 25 Yıl” kitabında yer alan Lampuki Turta tarifini sizlerle bir kılavuz olarak paylaşıyorum. İçindeki malzemeleri dolabınızda arta kalanlarla değiştirip yeni bir yorum katmak sizlerin hayal gücüne kalmış.

Lampuki Turta 

Malzemeler (6 Porsiyon)

500 g hazır veya ev yapımı tereyağlı turta hamuru, 2 adet büyük Lampuki balığı (yerine, palamut ya da lüfer tercih edebilirsiniz), balığı kaplamak için un, 2 adet doğranmış soğan, bir avuç pişmiş bezelye, 2 adet soyulmuş ve doğranmış domates, 1 adet haşlanmış küçük  karnabahar veya brokoli, 1 kg taze veya 500 g dondurulmuş (suyu süzülmüş) ıspanak, 2 yemek kaşığı domates salçası, 2 yemek kaşığı kapari, 2 yemek kaşığı kuru üzüm, 6 adet siyah zeytin, 1 yemek kaşığı maydanoz, 1 yemek kaşığı nane, 1 yemek kaşığı fesleğen, 1 limonun rendelenmiş kabuğu, 1 çay kaşığı karışık baharat 1 çay kaşığı baharat karışımı (tarçın, muskat, yenibahar, karanfil, zencefil ve kişniş), zeytinyağı, tuz ve karabiber. (isteğe bağlı olarak lezzetini artırmak için 4 yemek kaşığı ev yapımı Kapunata yani Türkçe karşılığıyla bir çeşit “Şakşuka” eklenebilir.)

Balığın hazırlanması

  1. Balığı kafa ve kuyruk kısımlarını atarak porsiyonluk parçalara kesin.
  2. Bu parçaları, tuz ve karabiberle tatlandırılmış una bulayın.
  3. Balıkları az yağda her tarafı tamamen pişene kadar kızartın.
  4. Kızaran balıkları, elinizle tutabileceğiniz kadar soğumaya bırakın. Soğuduktan sonra tüm derisini ve kılçıklarını dikkatlice temizleyin ve lokmalık parçalar halinde doğrayın. Bu balık parçalarını bir kenarda bekletin.

İç harcın hazırlanması

  1. Zeytinyağında dilimlenmiş soğanları yumuşayıp şeffaflaşıncaya kadar kavurun.
  2. Soyulmuş ve doğranmış domatesleri ekleyin ve bir dakika kadar pişirin.
  3. Ardından haşlanmış ve doğranmış karnabaharı (veya brokoliyi), pişmiş ve doğranmış ıspanağı ve bezelyeleri karışıma ilave edin.
  4. Tüm sebzeler yumuşayıncaya kadar az miktarda su ekleyerek kısık ateşte pişirin (demleyin).

Baharatlama ve dinlendirme

  1. Bu aşamada tüm limon kabuğu rendesini, zeytinleri, otları (maydanoz, nane, fesleğen), baharatı (mixed spice), domates salçasını, kuru üzümü, kapariyi ve kullanıyorsanız Kapunatayı (Şakşuka) ekleyin.
  2. Karışımı baharatlarla tatlandırın ve 5-10 dakika kadar daha kısık ateşte demlendirin, ardından tamamen soğumaya bırakın.

Turtanın birleştirilmesi ve pişirilmesi

  1. Turta hamurunu açın ve yuvarlak, kare veya dikdörtgen, sığ bir fırın tepsisine veya borcama yerleştirin. Hamurun üçte birlik kısmını pastanın üstü için ayırmayı unutmayın.
  2. Soğumuş sebzeli harcın yarısını alın ve hamurun tabanının üzerine yayın.
  3. Üzerine kızarttığınız Lampuki parçalarını sebzelerin üzerine eşit şekilde dağıtın.
  4. Kalan sebzeli harcı da balığın üzerine son bir katman olarak yayın.
  5. Ayırdığınız hamuru açın ve malzemelerin üstüne kapatarak kenarlarını iyice bastırıp kapatın (mühürleyin).
  6. Üst hamurun her yerini çatalla birkaç yerinden delin.
  7. Turtayı önceden ısıtılmış 200°C'lik sıcak fırında 15 dakika pişirin.
  8. Ardından fırın sıcaklığını 180°C'ye  düşürün ve hamurun rengi altın sarısı olana kadar pişirmeye devam edin.
  9. Fırından çıkan turtayı dinlenmeye bırakın ve ılık servis yapın.

Bu tarifi dolabınızda arta kalan bir sebze yemeği veya bozulmaya yakın olan sebzelerinizin olduğu bir gün yapmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Tek bir malzemenizin dahi ziyan olmadığı, yaratıcılığınızın ve hevesinizin hiç azalmadığı bir mutfakta pişirmenizi dilerim.

Afiyet olsun...

(KA/AB)

Kentlerde bireyler yeni bir tarih anlatısı yaratabilir mi?

18 Ekim'de Cenevre'de bir yürüyüş turuna katıldım. Üç saat boyunca şehrin eski şehrinde, bugünün en işlek caddesinde, parklarında ve meydanlarında yürüdük. Ama bu sıradan bir şehir turu değildi. "İsyankar Cenevre: Feminist ve Queer Mücadelelerin İzinde" adlı bu yürüyüş, şehrin resmi tarih anlatısının ve yaygın popüler anlatının dışında bırakılan, unutturulmaya çalışılan kadın ve queer mücadelelerinin hikayelerini takip ediyordu.

Cenevre kendini "insani değerlerin başkenti" olarak sunar ve dünyanın önemli finans merkezlerinden biridir. Tabi ki Amerikan yardımlarının kesilmesi ile birlikte uluslararası Cenevre’nin tahtı sallanmakta. Cenevre’deki birçok kalkınma ve insani yardım kurumu yaklaşık yüzde 40 bütçe kesintisine gitti ve işten çıkarmalar yaşanıyor. (Le temps’den Kasmira Jefford’ın 20 kasım tarihli haberine göre; Dünya Sağlık Örgütü'nün aynı hafta yayınladığı bir rapor, önümüzdeki yaza kadar personelinin neredeyse dörtte birini, yani Aralık 2024 itibarıyla DSÖ'nün 9.457 pozisyonundan yaklaşık 2.370'ini işten çıkaracağını doğrulamıştı). Kalkınma ve insani yardımın merkezinin küresel Güneye, UNEP, UN-Habitat, UNON gibi kuruluşların Afrika’daki merkezinin bulunduğu Nairobi'ye taşınabileceği konuşuluyor. Bununla beraber, Federal Konsey geçtiğimiz haziran ayında uluslararası Cenevre'nin (International Geneva) devamlılığı için 2026-2029 dönemi için yaklaşık 269 milyon frank tahsis etmek istediğini açıklamıştı. Fakat bu rakam organizasyonları mevcut olduğu gibi yerinde tutmaya yeterli olacak gibi değil. Üstelik birçok kurum Cenevre'den daha ucuz Avrupa ülkelerine ya da küresel güneye taşınmaya başlamış durumda (bknz: UNICEF Roma'ya taşınıyor).

Uluslararası Cenevre'nin hem hümanist değerler hem de yerel ekonomi açısından önemi büyük. Sektör, Cenevre'de 36.500'den fazla işi temsil ediyor ve İsviçre'de yılda 4 milyar franktan fazla harcama yapıyor. Kantonun topraklarında 476 STK ve 40 uluslararası kuruluş bulunuyor. Uluslararası Cenevre, uluslararası yardımların dondurulması ve bütçe kesintilerinden ağır darbe alıyor. Devlet Konseyi Üyesi Nathalie Fontanet'e göre, uluslararası Cenevre'nin tamamen parçalanması riski gerçek.

Detayları Birleşmiş Milletler, Güney’e mi taşınıyor yazısında bulabilirsiniz. Fakat Cenevre bugüne kadar oluşturduğu imajla Birleşmiş Milletler, Kızılhaç... İnsan hakları ve diplomasi denince akla ilk gelen şehirlerden biri. Ama bu parlak imajın altında gölgede kalmış bir gerçek var: Yüzyıllardır kadınların, seks işçilerinin, queer bireylerin mücadeleleri bu şehrin manzarasından sistematik olarak silinmiş. Tabii ki şimdilerde Cenevre Belediyesi'nin çok önemli, kayda değer girişimleri var.

Turun yaratıcısı Ingrid Münch, insani yardım sektöründe çalışıyor. Ingrid, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uzman. Sekiz senedir Cenevre'de yaşayan bir feminist aktivist.

Bu turu düzenlemeye geçtiğimiz sene başlamış. Kendisini evde hissetmenin ve şehirle bağ kurmanın yeni yolu olduğundan bahsediyor.

Turları ayda bir 10-12 kişilik küçük bir grupla organize ediyor. Böylece katılımcıların konuşma ve tartışma fırsatları oluyor, turun yapısına katkıda bulunabiliyorlar. Zaten tur sonrasında turun tasarımında kullandığı kaynakları katılımcılarla paylaşıyor ve katılımcıların görüşlerini soruyor. Eleştirilerden gelen yenilikleri bir sonraki turda uyguluyor. Böylece yürüyüş turu, aynı zamanda birlikte yaratılan bir şeye dönüşüyor.

*Ingrid

Avrupa'da cadı avları, yer değiştirmeye zorlanan seks işçileri

Turumuz 14 Haziran Parkı'nda başladı. 14 Haziran, İsviçre'de kadınların eşitlik mücadelesinin sembolü haline gelmiş bir gün.
1991'de başlayan ve tüm İsviçre'ye yayılan kadın grevi, kadınların iş yaşamındaki eşitsizliklere, düşük ücretlere ve toplumsal hak eksikliklerine dikkat çekmek için sokağa çıktığı tarihi bir andı. O gün yaklaşık 500.000 kadın iş bıraktı, yürüyüşler düzenledi ve eşitlik taleplerini haykırdı. 14 Haziran'ın sembolik önemi, 1981'de İsviçre Anayasası'na eklenen toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinin tam olarak uygulanmadığının altını çizmesinden geliyor. Anayasaya göre, kadınlar ve erkekler "özellikle aile, eğitim ve işte" eşit haklara sahip olmalıydı. Ancak bu madde on yıl boyunca kâğıt üzerinde kaldı. 1991 grevi, bu eşitliğin gerçekleşmesi için toplumsal bir baskı oluşturdu. O tarihten sonra, 14 Haziran her yıl kadınların bir araya gelip eylem yapabilecekleri bir platforma dönüştü.

İşte bu tarihi günün adını taşıyan park, Cenevre'nin eski şehrinde, kadın mücadelesinin çok daha eskilere uzanan izlerini barındırıyor.
Ingrid, bize bu parkın altındaki gizli tarihi anlattı. 14 Haziran Parkı, 1652'de Michée Chauderon'un idam edildiği yer. Chauderon, işçi sınıfından çamaşırcılık ve şifacılık yapan bir kadındı. Zengin bir işverenle tartıştıktan sonra sekiz varlıklı kadın onu "şeytan çağırmakla" suçladı. İşkence altında itiraf etmeye zorlandı. Asıldı ve yakıldı.

Cadılık suçlamaları yalnızca Chauderon'a özgü değildi. Avrupa'da on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda yaşanan cadı avları sırasında binlerce kadın öldürüldü. Cadılık ithamları, erkek egemen toplumsal düzende kontrol dışı görülen kadınları, yaşlı kadınlar, şifacılar, ebeleler, dul kadınlar, yoksul kadınlar, hedef aldı. Bu dönemde suçlanan kişinin bedeninde iğne batırıldığında acımayan, kanamayan bir iz aranıyordu: "şeytanın işareti" (devil's spot). Bu sözde "kanıt", kadınların mahkûm edilmesi için yeterliydi.

Bu arada bilmeyenler için, o dönemde sadece kadınlar cadılıkla suçlanmıyordu. Fakat bir noktada, cadılık suçlamaları kadınların evcilleştirilmesi, kontrol edilmesi ve toplumsal düzenden dışlanmasına hizmet etmeye başladı.
Şimdi bu park, hem 1652'deki cadı avının kurbanı Michée Chauderon'u hem de İsviçre'deki çağdaş kadın hareketinin dönüm noktası olan 1991 grevini anıyor. İsviçre'de toplumsal cinsiyet eşitliği, 1971'de kadınların federal düzeyde oy hakkı kazanmasıyla anayasal düzeyde önemli bir adım attı. Ancak federal sistem sebebiyle ve her kantonun kendi iç politik süreçlerinin bağımsızlığı nedeniyle, bu hakların tam olarak hayata geçirilmesi uzun bir süreç oldu. 1981'de cinsiyet eşitliği ilkesi anayasaya eklendi, 14 Haziran 1991'de büyük bir kadın grevi düzenlendi ve 2002'de kürtaj yasal hale geldi.

Chauderon'un idam edildiği yer uzun süre işaretsiz kaldı. 2019'da Cenevre Belediyesi, bu alanı "14 Haziran Parkı" olarak yeniden adlandırdı ve tarihi görünür kılmak için bir adım attı. Yine de feministler her yıl 8 Mart'ta ve 14 Haziran'da onu ve cadı avının diğer mağdurlarını anmaya devam ediyor. Ingrid'den Chauderon'un adının Cenevre'de bir sokağa da verildiğini öğreniyorum: Ren Nehri'nin uzandığı Aire bölgesinde, ara bir sokakta.

Eski şehir: Seks işçiliği durağı

İkinci durağımız Cenevre'nin eski şehriydi (Fransızcası vieille ville). Bu arada, bu turun kompakt bir şekilde organize edilebilmesinin sebebi Cenevre'nin küçük ve yaya dostu bir şehir olması. Böyle bir turu İstanbul'da nasıl tasarlardık bilemiyorum? Belki daha küçük ölçekli...

"Güzel kızlar sokağı" (Fransızcası la rue des belles filles) ve başka isimlerle anılan sokakların kesiştiği bir noktada Ingrid, Cenevre'deki seks işçilerinin tarihini anlatmaya başladı. Bu sokak adları, seks işçilerinin şehir merkezinin dışına atılmasıyla değiştirilmiş, cinsellik ve seks işçiliğiyle ilgili referanslar silinmiş.

Seks işçileri yüzyıllardır Cenevre'nin bir parçası. Ama makbul özne değiller. Şehir onları yer değiştirmeye zorlamış: eski şehirden Cornavin ve Pâquis'ye. Bugün hâlâ Pâquis'de Cenevre'nin kırmızı ışıklar bölgesi (red light district) bulunur. Seks işçileri görünmez kılınmış ama emekleri hep gerekli olmuş.

Ingrid, seks işçileri ve ev işlerinde çalışan kadınlar arasında günümüze uzanan bir bağlantı kurdu: "Cenevre'de şu anda yaklaşık 10.000 belgesiz göçmen var, çoğu kadın, ev işçisi. Şehrin ekonomisinde hayatiler ama sistematik bir şekilde görünmezler."

İsviçre'de ve diğer Avrupa ülkelerinde özel haneler, göçmen kadınlar için güvencesiz çalışma alanları haline gelmiş durumda. Ev işi profesyonel bir meslek olarak tanınmadığı için, işçilere ne iş güvencesi ne de sigorta ve emeklilik programları sunuluyor. Ev işlerini çoğunlukla küresel güneyden gelen kadınlar yapıyor ve birçoğu belgesiz. Federal Konsey'in (2020) tahminlerine göre, İsviçre'de yaşayan 58.000 ila 105.000 belgesiz göçmenin yarısı özel evlerde enformel koşullarda çalışıyor. Tam da bu yasal statü eksikliği, belgesiz kadınları "ucuz" ve "uysal" bir ev işçisi kaynağı haline getiriyor. Bu durum onları zaten düşük ücret, iş güvencesi eksikliği ve az sosyal hakla tanımlanan bir sektörde güvencesiz çalışma koşullarını kabul etmeye zorluyor. COVID-19 salgınının patlak vermesi, göçmen ev işçilerinin kırılganlığını daha da görünür kıldı.

Tabii ki bu Cenevre'ye özel bir durum değil. İstanbul'dan geldiğim için bu bana çok tanıdık geldi. Bakıcılar, temizlikçiler, ev işçileri... Onlar olmadan dönmeyen bir sistem ama varlıkları hep gölgede, şehrin çeperlerinde.

İstanbul'da ev hizmetlerinde çalışan kadınlar

Kendi tanıdığım, sigortasız çalıştırılan, günlük 2.000 TL kazanan, haftada üç gün çalışan, geri kalan zamanında evdeki ev işlerini yapan 50 yaş üstü bir abla var. Sigortasız çalışma ne demek? İleri yaşlarda gelecek olan bir yoksulluğun habercisi.

Peki bu tekil bir durum mu?

İstihdam uzmanı Sinan Ok daha önce Bianet'te kayıtdışı istihdamı yazmıştı. İşgücüne dahil olmadığı ifade edilenler içerisinde 9 milyona yakın "ev işleri ile uğraşan" kadın bulunduğunu belirtmişti. Tabii burada ev içi emek ile ev hizmetlerinde başka bir evde çalışan kadınlar karıştırılmamalı. Biz burada kendi evinin dışında başka bir evde ücret karşılığı sigortasız çalıştırılan kadınlardan bahsediyoruz.

"Doğrudan eylem işe yarıyor"

Üçüncü durağımızda bir kapı önünde durduk. "MLF, Mouvement de Libération des Femmes (Kadınların Kurtuluş Hareketi), bu kapının tamamını tuğlalarla ördü," dedi Ingrid.

1971'de kurulan Kadınların Kurtuluş Hareketi, kadınlar için bir merkez istiyordu. Şehir yönetimi onları görmezden geldi, sadece bir çöp odası teklif etti. MLF'nin cevabı net oldu: 1975'te Hôtel de Ville'in, yani belediye binasının, girişini tuğlalarla ördüler. Gece yarısı gerçekleştirilen bu eylemle belediye binasına giriş tamamen kapatıldı. Artık görmezden gelinemezlerdi.

Fotoğraf: journals.openedition.org

Bu radikal eylem sonucunda kazanımlar geldi. MLF, şehirde kadınlar için özerk bir alan elde etti ve bu merkez, kadın hareketinin örgütlenme ve buluşma noktası haline geldi. 1976'da Cenevre'de ilk kadın sığınma evi (Solidarité Femmes) açıldı. MLF'nin mücadelesi, kadınların şehirde görünür olması ve kendi alanlarını talep etmesi için bir model oluşturdu.

"Bu hikaye bize ne öğretiyor?" diye sordu Ingrid. "Doğrudan eylem işe yarıyor! Kadınlar taleplerini dile getirmek için kamusal alanı işgal ettiklerinde, yönetim cevap vermek zorunda kalıyor."

İşte düzenlenmiş hali: Nehre atılan queer bedenler

Bel-Air'de, ölüm cezasına çarptırılan insanların nehre atıldığı yerde durduk. Suç? Genellikle "sodomi", yani homoseksüellik ya da evli olmayan çiftler arasında cinsel ilişki.

Cenevre'de on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda sodomi suçlamasıyla mahkûm edilen insanlar boğularak idam ediliyordu. Bedenler Ren Nehri'ne atılıyordu. Bu ceza, queer bedenlerin şehrin hafızasından ve coğrafyasından tamamen silinmesi anlamına geliyordu. Hiçbir anıt, hiçbir mezar taşı kalmıyordu.

Eşcinsellik İsviçre'de 1942'de ceza kanunundan çıkarıldı, ancak 1967'de sivil alanda da suç olmaktan çıktı. Ama bu kabul anlamına gelmedi; sadece görünmez kılma politikasına dönüştü. 1960'larda ve 70'lerde İsviçre yetkilileri queer bireyleri güvenlik tehdidi olarak görüyordu. Kayıtları tutuluyordu, kamu işlerinde çalışamıyorlardı, istihbarat dosyaları oluşturuluyordu.

Ancak 1980'lerden itibaren LGBTQ+ hareketi güçlenmeye başladı. 1992'de rıza yaşı eşitlendi, ayrımcılık yasalardan çıkarıldı. 2005'te kayıtlı ortaklık (union civile) yasallaştı, 2022'de eşcinsel evlilik kabul edildi.

Grütli Sineması'nda, şimdi queer film festivali yapılan yerde, Ingrid bize Chez Brigitte'nin hikayesini anlattı. 1994'te açılan bu işgal evi, Fransızca konuşan İsviçre'nin queer kimliğini açıkça iddia eden ilk mekânıydı. Burası sadece bir barınak değil, aynı zamanda queer topluluğun örgütlenme, sanatsal üretim ve direnişin merkeziydi. 1997'de İsviçre'nin ilk Pride yürüyüşü burada planlandı ve 1998'de gerçekleşti.

Ancak Chez Brigitte homofobik saldırılara maruz kaldı. 1998'de geçici olarak kapatmak zorunda kaldı ve 2002'de tamamen tahliye edildi. Bugün o bina hâlâ ayakta ama queer tarihi hiçbir işaretle anılmıyor.

"İlerleme her zaman doğrusal değil," dedi Ingrid. "Mekânlar kazanılıyor, sonra kaybolabiliyor. Bu yüzden hatırlamak ve anlatmak önemli."

Mükemmel olmayan ikonlar

Son durağımız Cimetière des Rois'daydı (Krallar Mezarlığı), John Calvin, Jorge Luis Borges, Jean Piaget gibi Cenevre'nin en onurlu figürlerinin gömüldüğü yer. Ve 2009'dan beri, Grisélidis Réal.

Réal bir seks işçisi, aktivist ve yazardı. "Fahişelik bir Sanat, bir Hümanizm ve bir Bilim," derdi. 1970'lerde seks işçilerinin hakları için mücadele etti, 1982'de Aspasie adlı destek ve savunuculuk derneğini kurdu. Aspasie bugün hâlâ aktif ve İsviçre'de seks işçilerinin çalışma koşullarını iyileştirmek, sağlık hizmetlerine erişimlerini kolaylaştırmak ve damgalanmaya karşı mücadele etmek için çalışıyor.

Réal, seks işçiliğini bir meslek olarak tanınması ve yasallaştırılması için kampanya yürüttü. Yazdığı kitaplar ve röportajlarla seks işçilerinin sesini duyurmaya çalıştı. Ölümünden sonra Krallar Mezarlığı'na gömülmesi, Cenevre'nin resmi tarihinde marjinal görülen bir kadının tanınması anlamına geliyordu.

Ancak Réal'in mirası da karmaşık. Feminist hareketin bazı kesimleriyle arasında gerilimler vardı, özellikle seks işinin özgürleştirici mi yoksa sömürücü mü olduğu tartışmalarında. Ayrıca göçmen seks işçileriyle dayanışma konusunda eleştirildi; bazıları onun mücadelesinin ağırlıklı olarak beyaz, Avrupalı seks işçilerine odaklandığını, göçmen ve belgesiz kadınların deneyimlerini yeterince merkeze almadığını söyledi.

"Grisélidis'in bu turda olmaktan mutlu olacağından emin değilim," dedi Ingrid dürüstçe. "Ama önemli bir figür. Ve bize şunu hatırlatıyor: Hiçbir hareket mükemmel değil, herkes için özgürleştirici değil. Tarihte yer alan aktivistler de çelişkilerle dolu. İşimiz hiç bitmiyor."

*Grisélidis Real en 2002

Bizim için ne anlam taşıyor?

Üç saatlik bu yürüyüş bana sınıflarda öğrenmemizin zor olduğu bir şey öğretti: Tarih soyut bir şey değil. Ayaklarımızın altındaki taşlara, her gün yürüdüğümüz sokaklara, önünden geçtiğimiz binalara kazınmış. Ve bireyler, küçük gruplar bu tarihi yeniden anlatabilir.

Ingrid'in bu işi yapmaya başlaması da bunu gösteriyor. İnsani yardım sektöründe çalışan, uzun süredir Cenevre'de yaşayan biri olarak şehre ait hissetmek için bu projeyi başlatmış. "Fransa'da büyüdüğüm yerden çok Cenevre'de kendimi evimde hissediyorum," diyor. "Ama evim olması için, buradaki bütün hikayeleri bilmem, unutturulanları da hatırlamam gerekiyordu."

Türkiye'den gelen biri olarak bu tur bana çok şey düşündürdü. İstanbul'un, Ankara'nın, İzmir'in sokaklarında da unutturulan kaç hikâye var?

Gezi'de öldürülen insanların vurulduğu yerler, Hrant Dink'in katledildiği Agos önü, Ülker Sokak'taki travestilerin direniş tarihi, Kadıköy'deki feminist yürüyüşler, Cumartesi Anneleri'nin direniş mekânı Galatasaray Meydanı...

Bu mekânların bazıları zaten şu anda mücadelenin merkezi, bazıları işaretli, bazıları değil. Bazılarının hikâyesi unutturuluyor, bazıları aktif olarak siliniyor.

Peki bireyler ve topluluklar bu konuda ne yapabilir?

Ingrid'in yaptığı işte ilham verici olan tam da bu: Resmi kurumların yaptığına ve yapmadığına ek olarak, kendi öğrenme ve anlatma sürecini başkalarıyla paylaşıyor. Kendi araştırmasını yapıyor, insanları bir araya getiriyor, yürüyüş turları düzenliyor. Akademik bir proje değil, aktivizm. Ama aynı zamanda ciddi bir pedagojik yöntem bence.

Yürüyerek öğrenmek farklı. Bedensel bir deneyim. Chauderon'un idam edildiği yerde durunca, MLF'nin tuğlalarla ördüğü kapıya dokunurken, nehrin kenarında sodomi suçundan öldürülenleri düşünürken; tarih metinden, ders notundan çıkıp bedene yazılıyor.

Bir çağrı: Kentsel hafızayı birlikte diriltmek

Bu yazıyı okuyan ve Türkiye'de benzer girişimleri olan ya da başlatmak isteyen herkese sesleniyorum: Feminist hafıza turları, queer mekân yürüyüşleri, unutturulan tarihleri kentsel mekânda takip eden projeleriniz varsa ya da böyle bir proje başlatmayı düşünüyorsanız, iletişime geçelim.

İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de ve diğer şehirlerde kadın ve queer mücadelelerinin mekânsal tarihini haritalayan, yürüyerek anlatan, kolektif hafızayı diriltmeye çalışan tüm çabalara ışık tutmak istiyorum. Belki röportajlar yapabiliriz, deneyimlerinizi paylaşabiliriz, birbirimizden öğrenebiliriz.

Kentler resmi anlatılarıyla bizi kandırmaya çalışabilir. Ama sokaklar unutmaz. Ve biz unutturmayız.

Yürüme turları aktivizm olabilir mi?

Kentsel hafıza yürüyüşleri son yıllarda dünyanın birçok yerinde popülerleşiyor. Taipei'de anma turları, Berlin'de queer tarih yürüyüşleri, Londra'da feminist rota keşifleri... Bunlar sadece turistik aktiviteler değil, politik eylemler.

Şehirler hangi hikâyeleri anacağını seçiyor. Parklar, sokak adları, anıtlar genellikle iktidarın anlatısını yansıtıyor. Yürüme turları bu resmi coğrafyaya müdahale ediyor, "karşı-harita" (counter-cartography) yaratıyor.

Ingrid'in turunun adı zaten bunu vurguluyor: "İsyankar Cenevre." Çünkü şehri resmi anlatısına karşı okuyoruz. İşaretsiz kalmış yerlere duruyoruz, unutturulmuş isimleri anıyoruz, silinen mücadeleleri geri getiriyoruz.

(ME/AB)

‘Uyanış’ cephesinden ‘tradwife’ların filtreli dünyasına bakmak

"Bir kadının dünyadaki yerinin sadece eş ve anne olmakla sınırlandırılmadığını fark etmesi, korkutucu ama aynı zamanda özgürleştiricidir."

Kate Chopin’in "Uyanış - The Awakening" romanından aldığım bu cümle, 1899’da yazılmış olmasına rağmen bugün hâlâ çarpıcı bir gerçekliği işaret ediyor: Kadına yüklenen roller!

Bu yazı için hazırlanırken, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü için feminist okumalar yapıyordum. Tam o sırada sosyal medyada karşıma çıkan bir video bu yazının yönünü belirledi.

Video, 17 yaşında evlenip ‘kocasının evinde prenses’ olduğunu söyleyen, ev içi emeğini tepsi tepsi yaptığı pasta, börekle ispatlamaya çalışan genç bir kadına aitti. Buraya kadar sorun yok elbette; evlilik yaşına üzülsem de nihayetinde yetişkin biri kendi hayatına dair karar verme hakkına sahip. Keşke o da başkalarının hayatlarına dil uzatmamış olsaydı.

Çünkü bu 'prensesimiz', her yıl YKS’ye hazırlanan hemcinslerine çirkin bir sözle sataşıyor, hamur işi yapma marifetini başkalarının mücadelesinden üstün görüyordu.

O an düşündüm: Chopin ya da Edna, böyle bir videoya denk gelse ne hissederdi? Kadınların özgürleşme ihtimalini tehdit eden roller nedeniyle "tehlikeli" ilan edilen Edna Pontellier, pastel filtrelerle romantize edilen bu teslimiyeti nasıl okurdu?

Türkiye’de -gündüz kuşağı programlarının da etkisiyle- daha avam bir biçimde karşımıza çıksa da bu sadece bize özgü değil. Tüm dünyada -özellikle pandemiden bu yana- yükselen bir trend var: Tradwife (geleneksel eş) akımı.

Edna’nın 'edebi lince' uğrayan direnişi

Bu akıma geçmeden önce Kate Chopin’den ve Edna’dan söz etmek istiyorum. Kate Chopin, kadınlık ve annelik üzerine dönemine göre olağanüstü cesur metinler yazmış bir yazar. Uyanış, yayımlandığı 1899 yılında Amerika’yı adeta ayağa kaldırmış. Düşünün yıl 1899; daha Virginia Woolf’un "Kendine Ait Bir Oda"yı yazmasına 30 yıl var!

Çok tepki çekmiş, çünkü Edna Pontellier dışarıdan bakıldığında kusursuz bir kadın modeli: İki çocuk, varlıklı bir evlilik, huzurlu bir hayat… Fakat Chopin daha başlangıçta bize şunu sezdiriyor: Edna bu role sığmıyor.

"İyi eş-mükemmel anne" kalıbı Edna’nın ruhuna dar geliyor. Kendisine biçilen hayatı sorgulamaya başladıkça, içsel bir uyanış da tetikleniyor. Ressam olma arzusu, bağımsız yaşama isteği, tutkularını sahiplenmesi…

Tüm bunlar aynı soruya bağlı:  "Ben kimim?"

Ama toplumun yanıtı gayet net: "Kim olduğunu sen belirleyemezsin."

Chopin tam da bu nedenle -ahlaksız, tehlikeli, kötü örnek- gibi sert tepkiler alıyor.

Filtreli patriyarka: Tradwife estetiği

Ve yıllar sonra, Edna’nın karşı çıktığı ne varsa yeniden bize sunuluyor. Bugün sosyal medyada “tradwife” etiketiyle yayılan videolarda harika evler, kusursuz mutfaklar, ekşi maya ekmekler, hiç ağlamayan çocuklar, sevgi pıtırcığı anneler, “şükür” cümleleri ve ev içi huzurun idealize edilmiş sahneleri var. Ama biliyoruz ki bunun büyük bir kısmı performans.

Gerçek ev emeği yorucudur, tekrar ve tekrar eder ama bir türlü görünmez. Instagram’daki evler ise bir sahne gibi: Ev işi bir estetik, annelik bir içerik, evlilik bir kimlik olarak ambalajlanıyor.

Maalesef bu söylemin ardında kadın özgürlüğü yok; sosyal medyanın tükettiği "reactionary nostalgia" yani gerçekte hiç var olmamış bir "eski güzel kadınlık" nostaljisi var.

Edna bugün yaşasaydı...

Edna bu videoyu ve tradwife hayatları izleseydi muhtemelen şöyle derdi: “Bu mutluluk değil, bu bir rol.”

Anlaşılan onun mücadelesi bitmemiş; sadece platform değiştirmiş.

Bir kez daha altını çizmek de fayda var: Her zaman olduğu gibi mesele kimsenin evde oturup oturmaması değil.

Mesele bir kadının kendi hayatına dair kararlarının, başka kadınları bastırmanın aracı haline getirilmesi.

Mesele bir rolün “doğal”, “kadınca”, “kutsal” diye sunulması.

Mesele seçim gibi gösterilen şeyin aslında çoğu zaman bir teslimiyet olması.

Bugün sosyal medyada yükselen tradwife içerikleri tam da Chopin’in altın yaldızlarını kazıdığı o rolün cilalanmış versiyonu. Bir nevi performatif kadınlık!

'Performans' ve 'sevgi maskesi'

Judith Butler’a göre kadınlık doğuştan gelen bir kimlik değil; toplumun öğrettiği bir performans. Gülme şekli, konuşma biçimi, sevme tarzı bile bu performansın parçası. Edna bu performansı sürdüremediği için “anormal” görülüyor; uyanışı performansı bozuyor.

Tradwife estetiği ise bu performansı cilalayarak tekrarlıyor: Her daim huzur içinde bir kadın, kusursuz anne, erkeğine minnetle bağlı (aslında bağımlı) eş… Performans tekrarlandıkça “doğal kadınlık”mış gibi görünüyor.

bell hooks ise ataerkinin kendini çoğu zaman “sevgi”, “huzur”, “sadakat” gibi kavramlarla gizlediğini söylüyor bize. Kadının ekonomik ve duygusal bağımlılığı “aşk” olarak paketleniyor.

Duygu Yoldaşlığı: bell hooks’la sevgi, emek, dayanışma ve daha fazlası üzerine
Duygu Yoldaşlığı: bell hooks’la sevgi, emek, dayanışma ve daha fazlası üzerine
8 Mart 2025

Edna’nın evliliği tam olarak böyle bir sevgi ekonomisi. Kocası maddi imkân sunuyor, karşılığında sessizlik ve uyum bekliyor.

Tradwife söylemi de bu modeli dijital filtrelerle yeniden üretiyor. Bu nedenle hooks’un bize sordurduğu soru bugün hâlâ geçerli. “Bu mutluluk gerçekten kadının mı, yoksa ona öğretilmiş bir mecburiyet mi?”

Neden hâlâ Uyanış?

Çünkü Uyanış, kadınlara biçilen rollerin nasıl üretildiğini, nasıl sürdürüldüğünü ve özgürlüğün neden bu kadar ağır bir bedel gerektirdiğini gösteriyor.

Edna’nın yalnızlığı bugün de birçok kadının yalnızlığıyla aynı. Kendi hayatını kurmaya çalıştığı için yargılanan, etiketlenen, baskılanan kadınların yalnızlığı. Zaman zaman bencil gibi görünse de Edna bize şunu anlatmaya çalışıyor: “Başkalarının uygun gördüğü kadınlık senin kaderin değil.”

Tradwife estetiği ise bu cümlenin tam da karşısında duruyor. Pastel filtrelerle boyanmış “mutlu ev kadınlığı” imajı, 1800’lerin görünmez baskılarını yeni bir estetikle geri getiriyor. Ama hiçbir filtre, patriyarkanın sahte mutluluk dayatmasını gizleyemiyor.

Özgürlüğün ölçütü tek bir model olabilir mi?

Bir kez daha altını çizmek gerekebilir: Bir kadın evde olmakla da özgür olabilir, dışarıda çalışmakla da. Ama özgürlüğün ölçütünün tek bir modele indirgenmesi, kadınlara seçenek sunmuyor; sadece duvar örüyor. Bugünün tradwife fenomenleri (sisteme hizmet etmemek için özellikle isimlerini vermiyorum) tam da bu duvarı pastel renklerle boyuyor.

Asıl sorun şu: Bu videolarda kadınların yaptıkları seçim değil; bu seçimlerin “doğal kadınlık” diye sunulması; “ayakta durma”, “geçinme”, “var olma” mücadelesi veren kadınları yargılama aracı hâline gelmesi.

Karşıma çıkan videodaki genç kadın da bunu yapıyordu. Kendi hayatını “doğru” taraf olarak sunuyor, farklı hayatları küçümsüyordu.

Kendin olma ihtimali!

İşte bu yüzden Uyanış hâlâ okunması gereken bir kitap. Kadınların hâlâ “uyumlu eş” ya da “kutsal anne” kimliğiyle sınırlandırıldığı bir dünyada Edna’nın cesareti bize başka bir ihtimali hatırlatıyor: Kendin olma ihtimali.

Can Yayınları’ndan Suat Ertüzün çevirisiyle okuduğum Uyanış’ı, ta o zamanlarda Chopin’in nasıl kaleme alabildiğini düşünüyorum ve ona çok hak veriyorum. Edna’nın tinsel ve cinsel farkındalığı yer yer bencillik gibi okunsa da elbette Chopin’in romanı bir skandal olmak zorundaydı, elbette Edna günün normlarını zorlamalıydı.

Çünkü bir şeylerin değişmesi için birilerinin o radikal soruyu gündeme getirmesi gerekiyordu: “Bir kadın kendi hayatını kendisi seçebilir mi?”

Bugün bu soruya hâlâ tereddütle cevap veriyorsak, mesele sadece Chopin’in çağının değil, bizim çağımızın da eksikliği olmalı.

Başladığımız yere dönersek, eğer o videoya denk gelmeseydim, patriyarkanın dayatmalarını kadınlara yönelik ‘doğrudan’ şiddet üzerine yazacaktım. Ve o yazı Uyanış’tan şu alıntı ile açılacaktı:

“Nedensiz yere mutsuz olduğu günler vardı sonra; sevinmeye, üzülmeye de değmezdi sanki hiçbir şey için, yaşamak ya da ölmek fark etmezdi. Hayat tuhaf ve korkunç bir kargaşa, insanlarsa kaçınılmaz yok oluşa doğru körlemesine ilerlemeye uğraşan kurtçuklar gibi görünürdü gözüne...”

Künye

ISBN: 9789750745751
Ürün Adı: Uyanış
Yazar: Kate Chopin
Çevirmen: Suat Ertüzün
Yayınevi: Can Yayınları
Kategori: Edebiyat
Tür: Roman
Kapak Görseli    Franz Xaver Winterhalter

 (NK/AB)

Bir haksızlıkla yüzleşmeye ne dersiniz?

Bir haksızlıkla yüzleşmeye ne dersiniz? Belki giderilmesi çok zor, aynı zamanda da çok kolay bir haksızlık. Eşitsizliğe neden olan bir haksızlık. Giderilmesi zor çünkü bilincimizin şekillendiği koşullar sağlamcılığı doğal olarak sözünü edeceğim eşitsizliğin kaynağını da zihinlerde biçimlendirdi. Kalıplaşan şeyleri değiştirmek zordur. İdeolojik bir kökeni hatta sağlamcılık gibi çok da yüzleşilmeyen ideolojik bir kökeni olan kalıpları değiştirmek daha da zordur. Fakat ayrımcılığın bu yönüyle yüzleşip onu aşmak bir o kadar da kolaydır. Çünkü en azından kendi zihnimizde giderebiliriz bu haksızlığı. Peki ne bu haksızlık?

Kapsayıcılığı ve erişilebilirliği fiziksel düzenlemelere indirgeme hatasına düştük yıllarca. Bir kaldırımın düzgün hale gelmesi, uygulamaların ekran okuyucu uyumlu olması, otobüslerde sesli anons olması vb.. Bunlar erişilebilirliğin temeli ama başka bir erişilebilirlik ihlali var ve bununla çok fazla yüzleşilmiyor. Bu da yine sağlamcılık kaynaklı mobbing ile beslenen, toplumsal ilişkilerde ve iletişimde kendini dışa vuran bir ayrımcılık türü. Yüzleşmeyi çok sevmeyiz malum. O nedenle içimizdeki sağlamcılıkla yüzleşmeye korkar hatta o yüzleşme talebini bazen zorbaca bastırırız. Bu erişilebilirlik problemi de kolay kolay yüzleşmek istenmeyecek türden. Zira ucu sağlamcılığa dayanıyor.

Bu problemin temel bir özelliği de erişilebilirlik sorunlarından ziyade diğer ayrımcılıkların baskın olması. Peki ne bu erişilebilirlik sorunu?

Sağlamcılığın somutlanmış hali olarak düşünüyorum bu durumu. Eşitsizliği derinleştirerek ilişkilenme. "Normalin" hep haklı olması. Engelli kişinin her zaman kendini ekstradan ifade etme ve kanıtlama zorunluluğu. Yeti çeşitliliklerine uygun koşulların gözetilmemesi...

Engelli biriyle ilişkilenme

Hadi en temelinden anlatalım. İşin temeline inmek önemli. Engelli kişi ilgili işe dair yeteneklerini kanıtlamak zorunda. Bu kadar da değil, engelli kişi yetkinliğini iki kat kanıtlamak zorunda. Bitmedi, engelli kişi kanıtlarına ilgili kişiyi ikna etmek zorunda. O ikna sürecinin ne zaman tamamlanacağını egemen konumdaki "normal" birey belirler. Bakalım her şeyi birey kalıbına sıkıştırmak "normal" bireyde nasıl bir etki yapacak. Hani bol keseden "birey" ekler ya ötekileri nitelerken - 'engelli bireyler, LGBTİ+ bireyler' gibi-. Neyse konumuz bu değil şimdilik. Ben fırsattan istifade onu da ekledim.

Neyse konumuza dönelim. "Normal" birey ikna oldu diyelim. Engelli kişinin yeri orada pek sağlam değildir. Zira herkese tanımlı gelen tökezleme hakkı ona daha kısıtlı bir modda tanımlanmıştır.

Peki "normal" bireyler engellilerle iş yaparken böyle titiz davranıyor, engellilerin o işi erişilebilir bir şekilde yapabilmesini yani yeti farklılıklarına uygun koşullar olup olmadığını gözetiyorlar mı? Elbette hayır. Engelli kişi kalıpların dışına çıkıp farklı işlere soyunduysa onun koşullarını kendi yaratmak zorunda. "Normal birey mi?" dedi ona toplumun kalıplarının dışına çıkıp hayallerinin peşinden gitmesini! "Normal birey" ya da "normal toplum" için güzel bir bahanedir zaten "sana uygun koşullarımız yok" demek. 

Oysa koşullar zorlanmak için vardır başkalarını zorlamak için, eşitsizliği derinleştirmek için değil. Bu yıl Engelsiz Erişim Derneği’nin 12 yıldır devam eden Engelsiz Eğitim projesinde temel gitar atölyesi düzenliyorum. Katılımcılar kör. Hepimiz farklı şehirlerdeyiz ve maksimum erişilebilirlik koşullarını oluşturmaya çalışıyoruz imkanlar doğrultusunda. Kendi yöntemlerimizi oluşturuyoruz. Katılımcılardan biri soru sormak için bana yazdı. O an sorusunu en erişilebilir şekilde yanıtlamaya çalıştım. Gayet iyi anladığını belirtti. Asıl mevzu bir sonraki cümlesinde. "Ben burada gitar kurslarına gitmek istedim ama görme engelli olduğum için almadılar." Aslında olayın doğrusu şu. Kişi kör olduğu için değil kendileri sağlamcı oldukları için kabul etmemişler arkadaşı. Dünyanın en komik ve en rezil bahanelerindendir "görmüyorsun" diye kabul etmemek.

Bu en sık yaşanan örneklerden biriydi. Belki o kursta kör bir kişi eğitim vermek istese o da kabul edilmeyecekti. Çünkü her şeyin metalaştığı bu dünyada etiket önemliydi ve etiketler genellikle sağlamcı olur. Mesela bu bahanenin altını nasıl doldurabilirler? Körlerin okuyacağı nota bulamamak mı? Kör müzisyenler yıllarca emek vererek onun da çözümünü üretti.

Tabii böylesi durumlarda sunulan gerekçelerin çoğu bahane. Mevzu sağlamcılık. Nöro çeşitli bir arkadaşımla sürekli kendimizi kanıtlamak zorunda olmakla ilgili bir sohbet etmiştik. Orada fark ettim ki bu ciddi bir yıpranma nedeni. O nedenle eşit ilişkilenmeyi ve ilgili kişinin yeti çeşitliliğine uygun çalışma tarzı geliştirmeyi öncelemeliyiz. Mesela otistik arkadaşlarla çalıştığımda planlamanın önemini fark ettim ki ben plansızlığıyla bilinen biriyim. Yazılarda ağdalı dil kullanmamak gerektiğini öğrendim. Elbette bir anda alışkanlıklardan vazgeçilemiyor. Adı üstünde alışkanlık. Fakat alışkanlıkların yanımızdaki insanlara erişilebilirlik sorunları yaratması o alışkanlıkları alışkanlık olmaktan çıkarmak için adım atmayı gerektiriyor.

Ben kendi adıma adım atmaya çalışıyorum ama ne kadar başarılıyım tartışılır. Biliyorum ki bizim günlük hayatta kazandığımız alışkanlıklar aslında sağlamcılığı besliyor. Bunlarla yüzleşmek çok ama çok önemli. En azından bir daha aynı hataları yapmamak, birbirimizi tanımak. Ve daha eşitlikçi bir ilişki kurmak adına. En kaçınmamız gereken de hatamızla yüzleşmeyip sağlamcı kibriyle su yüzüne çıkmak. Bu, sakatların "normallerle" ya da birbirleriyle yaşadığı en büyük açmazlardan. Birbirleriyle diyorum çünkü biz de sağlamcılığı şu ya da bu şekilde besliyoruz zihnimizde. Bizim de zihnimizi bu toplumun koşulları şekillendirdi. Bunu da yüzleşerek aşabiliriz. Öyleyse bir haksızlıkla yüzleşmeye ne dersiniz?

(BS/AB)

Merdiven dediğin yürümez zaten

Patent belgesine göre adı eğimli asansör, biz yürüyen merdiven diyoruz. Gerçi kimi durumlarda yürüdüğü söylenemez. Alet teorik olarak hareketli, ama pek istekli görünmüyor. Duruyor, yürümüyor.

Ankara’da insanların topluca taşındıkları araçlara ulaşılan yerlerde -halk arasında "durak" diyoruz- bu kaprisli merdivenlerin ortak bir direnişi var. Uzun süredir devam ediyorlar eylemlerine. Sorsan derdin nedir, diye söylemezler. Bakımın mı eksik kaldı, sen varken beton merdivenler mi tercih edildi? Nedir sorunun? Cevap yok. Ne cevap verecek ayrıca? Adım yürüyen ama yürüyesim yok, varoluşsal bir sorun yaşıyorum mu diyecek? Kardeşim yürüsene! Yürümez, bir naz, bir hava.

Şimdi malumunuz yerel yönetimler ile merkezi yönetimler arasında ilginç bir ilişki türü gelişti. Kimileri buna “hizmette yarış” dese de bizdeki karşılığı pek öyle değil. Ben bir yerden bir yere ulaşmaya çabalıyorum, ne bulursam onunla yolculuk ediyorum. Sizin için önemli ihtimalen ama ben hiç umursamıyorum. İşlemeyen alet görünce dur bunu kim yapmış, ona bakayım da sinirleneyim demiyorum ki. Hatta o anda benim için siz hepiniz, ben tek. Bütün bir yönetim mekanizmasına karşı tek başına kalmış kişi ne yaparsa, ne derse onları diyorum özet olarak. Kişiselleştirmiyorum, mekanizmaya doğrudan, topluca hitap ediyorum sonuçta.

Efendim Ankara’da bu yürümeyen merdivenlerle derin bir ilişki geliştirdik. Anlamak istiyoruz onları. Mesela benim de sık kullandığım ODTÜ durağında bir ara inleyen nağmeler eşliğinde yürümeye gayret edenleri vardı. Trenden iniyorsun, ortalık loş, inildeyen, gıcırdayan, ağlayan bir aletin sesi geliyor. Korkup trene atlayayım desen, gitmiş bile. Mecbur yürümeye başlıyorsun. Beton merdivene yönelince yandan inilti geliyor. Tercih edilmedim, diye ağlıyor galiba deyip yanaşıyorsun. Bu defa ses daha da yükseliyor sanki. Olan oldu artık, devam edelim diye adımını atıyorsun. Merdiven az gidiyor, sonra duruyor. Topluca cesaret gösterenlerden bir kısmı homurdanırken şehir içinde daimi hareket halinde olmaya alışkın olanlar pıt pıt sol şeritten hareketleniyor. Biz sağ şeritte kaldık, merdiven gitmiyor, biz de duruyoruz. Derken efendim, seke seke gidenler ile homur homur gezenler arasındaki karşılıklı duygu atlamaları arasında ilk düzlüğe varıyoruz. İkinci katta da durum aynı, ama orada asansör var. Biz homurdananlar olarak topluca asansöre gidiyoruz. İki adet düğme olan asansörde hangisine basmak fevkalade önemlidir konulu münazaraya bile yetiyor zamanımız.

Yeryüzüne çıkıyoruz nihayetinde. Bizim ekipten biri yönetimlerin her türünden umudunu kesmiş, "Ayol koskoca ODTÜ neden yapmıyor bunları?" diyor, ama o da söylediğine pişman oluyor tabii. Yandan biri kaşını bir kaldırıyor "Bunca idarenin yapamadığını neden üniversite yapsın, okulun işimi metro merdiveni yapmak" diyor. Hepimiz önümüze bakarak yürüyoruz. Ben içimden, ama çok içimden "ODTÜ ayakta, derken bunu mu kast ettiler acaba?” diyorum. Devam ediyoruz.

Dönüşte diğer hatta geçiyorum, orada da nazlı merdivenlerin ayakucuna oturmuş birileri var. Sanki doğum bekler gibi bakıyorlar uzun uzun. Acelem olduğundan iki elimi arkamda birleştirip malum vatandaşlık görevimi yapamıyorum. Aklım kalıyor. Nesi var bunların, neden durmadan yürümemeye karar verip bizi koşturmaya zorluyorlar, diye soracağım soramıyorum. Eh böyle olunca homurdanmak suretiyle demokratik katılım ekibine katılıyorum ben de. Merdiven inliyor, ben dinliyorum.

(ÖE/AB)

“Bu hikâye çocukların Dünya’nın bir parçası oldukları inancına dayanıyor”

BİA Çocuk Kitaplığı bu hafta evlerinize, Yeni İnsan Yayınları’ndan Pamela Bravo imzasıyla çıkan Gabriela Lyon’un resimlediği ve Şükran Timur’un Türkçe’ye çevirdiği “Sürdürülebilirlik” ile konuk oluyor.

11 yaşında bir kızın yaşamcıl olan bu gezegene sahip çıkma hikayesini anlatan kitap, özenli bir hayatın ve sürdürülebilir bir düzenin yolunu işaret ediyor. Şili’li yazar ve yayıncı Pamela Bravo yalın anlatımı ve bütüncül bakış açısıyla sürdürülebilirlik, iklim krizi veya ekoloji mücadelelerine çocuk odaklı bir perspektif sunuyor.

Bravo ile bu perspektifin motivasyonunu, 11 yaşındaki Pla’nın hikayesini ve eko-politik anlamda kurulabilecek bir idealin yöntemlerini konuştuk.

İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
6 Eylül 2025

"Hikâyenin kaynağı bir çocuğun evren ve doğa ile ilişkisi"

Pla’nın doğa ile ilgilenmeyi misyon hâline getirdiği bu hikâye hangi motivasyondan doğdu? Çıkış noktası bir çocuğun evrenle kurduğu ilişki diyebilir miyiz?

Günümüzde "doğa biziz" fikri giderek yaygınlaşıyor çünkü kendimizi çevremizdeki doğadan ayırıyor, kendimizi onun merkezine veya dışına yerleştiriyoruz. Hikâyenin arkasındaki motivasyon, çocukların dünyayla, yeryüzüyle nasıl doğal bir bağ kurduklarını gözlemlemekten geliyor.

Gezegeni soyut bir şey olarak görmüyorlar; onu doğrudan hissediyorlar: rüzgâr, ağaçlar, hayvanlar, gökyüzü. Çocukların evrenle veya Dünya ile (ki bu sonsuz Evren'in bir parçası olarak yaşadığımız gezegendir) içgüdüsel bir ilişkisi vardır ki yetişkinler bunu sıklıkla unuturlar.

Pla'nın doğaya özen gösterme misyonu bu basit ve gerçek bağdan kaynaklanıyor. Hikâye, çocukların Dünya'dan ayrı değil, onun bir parçası oldukları inancına dayanıyor. İşte bu yüzden onların duyarlılığı, merakı ve hayret etme kapasiteleri başkaları için güçlü bir ilham kaynağı olabilir.

Yani evet, hikâye bir çocuğun evren ve doğa ile doğal ilişkisi fikrinden kaynaklanıyor. Bu, biz yetişkinlerin biriktirdiği gürültüden uzak, dürüst ve duygusal bir ilişki.

Pamela Bravo'nun Türkiye'de düzenlenen imza günü 

“Sürdürülebilirlik”i bir çocuğun gözünden anlatmak için hangi adımları takip ettiniz? Çocuklara bir çocukla bunu anlatmak için nasıl bir hazırlık süreci oldu?

Gerçek şu ki, kitap oldukça organik bir şekilde gelişti ve özel olarak organize edilmedi. Ders verme, atölye çalışmaları ve çevre mesajını ilettiğim diğer platformlardaki (iki podcast ve bir YouTube kanalı) deneyimlerimden doğal olarak ortaya çıktı. Şimdi daha derinlemesine düşünmem gerektiğine göre, bazı noktaları uyguladığımı söyleyebilirim, örneğin:

1. Sadeliğe dönüş.

Karmaşık çevresel terminoloji kullanmak yerine, günlük anlara odaklandım: bir bitkiye bakmak, suyu israf etmemek, sahilden çöp toplamak. Çocuklar soyut kavramlardan ziyade eylemleri daha iyi anlıyorlar. Ancak karbon döngüsü, su döngüsü ve geri dönüşüm gibi bugün sıkça duyduğumuz kavramlar da açıklanıyor.

2. Dünyaya onların duygusal bakış açısından bakmak.

Bir çocuk için sürdürülebilirlik bilimsel bir tanım değildir. Bir duygudur:

Kırılgan bir şeye bakmak, sevdiklerini korumak, israf etmek yerine paylaşmak, daha iyi bir yarın hayal etmek. Bu onların doğasında var ve itiraf etmeliyim ki benim de doğamda var. Dünyada genellikle safça davranırım, insanlara inanırım, bazen fazla güvenirim (genel olarak hayatımda olumsuz deneyimlerden çok olumlu deneyimler yaşadım ve bu da beni haklı çıkarmaya devam ediyor), iyimser ve minnettar bir insanım ve hayatın beni yönlendirmesine izin veririm. Yüzeysel bir şey olarak algılanabilir ancak gerçekte bundan çok daha derindir ve bu durumda belki de bir çocuk beni bir yetişkinden daha iyi anlar.

3. Çocuklarla konuşmak için bir kız düşünün. Bu durumda, şu anda 15 yaşında olan yeğenimi düşündüm.

Pla bir süper kahraman değil. Kendini kolayca özdeşleştirebilen, öğrenen, hata yapan ve sorular soran bir kız. Gezegeni tek başına kurtarmıyor, başkalarını da kendisine katılmaya davet ediyor. Sürdürülebilirliği Pla aracılığıyla açıklamak; mesajı erişilebilir, doğal ve sıcak kılıyor.

Çocuklara yaşam hakkını anlatan bir köpek: Şans
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
Çocuklara yaşam hakkını anlatan bir köpek: Şans
1 Kasım 2025

Pla'nın gezegeni: Merak, saygı ve empati

Kitap okurlara sürdürülebilir bir yaşam için hangi yolları işaret ediyor? Özetle Pla, hayalindeki gezegen için bugünün çocukları ve yetişkinlerine ne anlatmaya çalışıyor?

Kitap, doğayı hafife almak yerine onu fark etmek gibi basit ama güçlü yollar sunuyor.

Özen, ışıkların kapatılması, hayvanlara saygı gösterilmesi, tüm yiyeceklerin tüketilmesi (örneğin gıda israfı krizi), bisiklete binilmesi ve sorumlu bisikletçiler için hazırlanan kılavuza uyulması, atık üretiminin önlenmesi vb. gibi küçük günlük eylemlere rehberlik ediyor. Örnekler çok ve çeşitli.

Topluluk üzerine düşünmek, sürdürülebilirliğin bireysel bir görev değil, birlikte yaptığımız bir şey olduğunu anlamak. Empati, gezegeni korkudan değil, sevgiden korumak ve ona özen göstermektir. Pla'nın mesajı, sürdürülebilir bir yaşamın fedakârlığa değil, bağlantıya dayandığıdır.

Onun "hayalindeki gezegen", insanların yalnızca doğayla değil, birbirlerine karşı da merak, saygı ve empatiyle yaşadığı bir gezegendir.

Sürdürülebilirlik - Pamela Bravo (Çev. Şükran Timur) (Çizer Gabriela Lyon) (sayfa 84) 

Pla’nın yolculuğu biraz da yazarın yolculuğu gibi. Eko – politik anlamda siz nasıl bir dünya düzeni tahayyül ediyorsunuz?

Hikâyenin altında yatan eko-politik dünya görüşü, bir kurallar veya ideolojiler sistemi değildir. Kültürel bir dönüşümdür: tüketimden bakıma, rekabetten iş birliğine, bireyselcilikten topluluk ve dayanışmaya, güçten toplumda ve yönetimde sorumluluğa.

Çevresel değerlerin çocukluğun sonunda öğrettiğimiz bir şey değil, en başından itibaren günlük yaşama ördüğümüz bir şey olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Siyasi kararların doğanın sınırlarına saygı duyduğu ve toplumsal mutluluğun sahip olduklarımızla değil, kim olduğumuzla ve gezegende nasıl birlikte yaşadığımızla ölçüldüğü bir dünya.

Pla'nın ve benim yolculuğum, çevrenin bir "sorun" değil, refahımızın ve insanlığımızın temeli olduğu bir geleceğe işaret ediyor.

Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
18 Ekim 2025

Son olarak kitabın kendi ülkeniz ve başkaca ülkelerdeki karşılığı nasıl oldu? 

Kitap çok iyi karşılandı ve bundan dolayı minnettarım. Amerika Birleşik Devletleri'nde, okullarda ve halk kütüphanelerinde dağıtılmak üzere kitabın İspanyolca versiyonunun 6.000 kopyasını sattık. Şili'de ise, kitabı satın alıp çalışanlarına yaklaşık 1 dolar karşılığında vererek eğitim ve edebiyata erişimi kolaylaştırmayı hedefleyen bir vakfa 7.000 kopya sattık. Ayrıca, Şili ve Latin Amerika'da kitap üçüncü baskısını yaptı ve Şili ile birlikte Arjantin, Uruguay, Kolombiya ve Meksika'da da dağıtımı yapılıyor. Eser ayrıca Korece, Çince ve şimdi de Türkçeye çevrildi.

Kitap hakkında birkaç anekdotum var. Bunlardan en dokunaklı olanı, Şili Eğitim Bakanlığı'nın okuma planı kapsamında yazarların okullarda ücretli konuşmalar yapmaya davet edilmesi.

İki yıl üst üste katılma ve toplamda yaklaşık 400 öğrencinin katıldığı dört eğitim kurumunu ziyaret etme fırsatım oldu. Her birinde, kız ve erkek çocuklarının kendi elleriyle benim için yaptıkları kitap ayracı, saksı ve küçük bitkiler gibi birçok hediye aldım. Ancak yaklaşık 100 öğrenciyle (genellikle 7-9 yaşları arasında) yaptığım bir konuşmadan sonra, bir öğrenci bana sarılıp sarılamayacağını sordu.

Yaklaşırken, diğerlerinin çoğu yanıma gelip bana topluca sarıldılar. O kadar heyecan vericiydi ki inanamadım ve bugün bile bunu düşünmek beni hâlâ etkiliyor.

(NÖ/EMK)

Feminist hareketin gizli cephesi: Plazalardaki kadınlar

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü…
Bu iki tarih, plazalardan evlere, atölyelerden fabrikalara kadar toplumun her kesiminden kadınların koşarak meydanlara aktığı, sözünü yüksek sesle söylediği günler. Peki ya şirketler? Feminist mücadelenin tam ortasında, o şirketlerde çalışan feminist kadınlar nerede duruyor?

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Uzmanı, oyun yazarı ve UN Women Türkiye Danışma Kurulu Üyesi Ebru Nihan Celkan, “Şirketlerin içinde de feminist kadınlar var mücadele yalnızca sokakta değil, işyerlerinde de sürüyor” diyor ve bu soruyu başka bir yerden kurmamızı sağlıyor.

Celkan, Uçan Süpürge Vakfı’nın 30. yıl etkinliklerinde kadın örgütleriyle bir araya geldi. Feminizm, dayanışma, göçmenlik, mültecilik gibi kavramlar üzerinden drama çalışmaları yürüttü; örgütlerin birbiriyle uyumunu, ortak hafızasını ve geleceğe dair pozitif tahayyüllerini birlikte açığa çıkarmaya çalıştı.

İfşa kültüründen tiyatrodaki dönüşüme, erkeklik tartışmalarından 25 Kasım’ın anlamına kadar pek çok başlıkta sorularımızı yanıtladı.

"Feminizme neden başladık, bugün neredeyiz ?"

Uçan Süpürge’nin 30. yıl etkinliği nasıl geçti? Kadınlar nasıl etkilenmiş görünüyordu?
Bu benim Uçan Süpürge toplantılarındaki ikinci deneyimim. On yıl öncesine kıyasla çok daha coşkulu, arayış içinde, canlı bir grup gördüm. Yeni yollar, yeni düşünme biçimleri, yeni çalışma modelleri arayan bir enerji vardı. Otuz yılın birikimi hissediliyordu, çok güzeldi.

Orada nasıl bir çalışma yaptırdınız?
Kadın örgütlerinin daha uyumlu nasıl çalışabileceğine dair bir çalışma istediler. Tiyatronun uyum ve kolektif çalışma pratiklerinden yararlanarak hafıza çalışması yaptık. “Feminizme neden başladık, bugün neredeyiz, neyi unuttuk, neyi hatırlamalıyız?” soruları üzerine düşündük. Ayrıca geleceğe dair pozitif bir tahayyül çalışması yaptık.

Tiyatroda, özellikle kuir tiyatroda son yıllarda bir dönüşüm var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hiçbir şey bir anda olmuyor. 2010’larda bağımsız tiyatroların çoğalmasıyla büyük bir dalga başlamıştı. O zamanlar “yerli yazar yok” tartışması vardı ve sonra bir anda her yerden yerli yazar çıkmaya başladı, ben de dahil. O dönemde mesele kadın ya da LGBTİ+ temsilinden çok “yeni söz söylemek”ti.

Son yıllarda tekrar oyun sayısı arttı, herkes her yerde tiyatro yapmak istiyor. Kadıköy, Beyoğlu yeniden canlandı. Sayının ve hikâyenin artması çok umut verici. Yeter ki politik ya da ekonomik müdahaleler süreci kesmesin.

"Pazartesi" dergisi

Farklı alanlarda çalışıyorsunuz: tiyatro, konuşmalar, sosyal çalışmalar… Sizi bu kadar aktif kılan şey ne? Anlatma arzusu mu, değiştirme arzusu mu?

İkisi de zaman zaman da anlama arzusu. Kendi ekosistemlerimize sıkışınca diğer alanlarda olan biteni duyamıyoruz. Benim derdim, teoriyi yeryüzüne indirmek. Okuduğum bir kitabın insanlar arasında dolaşıma girip girmediğini merak ediyorum. Feminizmin gücünü de bundan alıyor bence: Teoriden bile geniş bir pratiğinin olması.

Peki siz Feminizmle nasıl tanıştınız?

Açıkçası beni feminizmle kız kardeşim tanıştırdı. O Pazartesi dergisini alıyordu. Ben o zaman daha maskülen bir dünyadaydım. Sonra Ayşegül Altınay’la karşılaştım; bana “organik feminist” derdi. Kendime “Ben feministim” deme eşiği onunla kurduğum ilişkiyle açıldı.

"Biz erkek değiliz” platformunu hatırlıyorum; keşke yeniden olsa"

İş makineleri sektöründeki işinizi nasıl bıraktınız?

Mühendis değildim ama erkek egemen bir sektörde çalışıyordum. 14 yılın sonunda artık kapasitemin çok altında iş yaptığımı fark ettim. Daha fazlasını istiyordum. 2016’da ayrılıp kendi işimi kurdum. O zamandan beri şirketlerle, STK’larla, kamu kurumlarıyla toplumsal cinsiyet alanında çalışıyorum.

Tiyatroda ve sanat alanında ifşa kültürü çok konuşuluyor. Ifşalar hakkında ne düşünüyorsuuz?

İfşa çok önemli bir tutum ama nasıl yapılacağı konusunda kafa karışıklığı var. Bunun nedeni, feministlerin ve LGBTİ+ hareketinin kamusal alanda eskisi kadar yan yana gelememesi.
Bana dönemde en çok sorulan soru şuydu: “İfşa edilenin yakınları ne yapacak? Bu erkekler ne olacak?” Bu soruların tek bir cevabı yok. Erkekliğin tartışmaya açılması gerekiyor. “Biz erkek değiliz” platformunu hatırlıyorum; keşke yeniden olsa. Erkekler kendi erkekliklerini, şiddeti, güç ilişkilerini yatay bir zeminde tartışmalı.

"Şirketlerdeki kadınlarla köprü kurmak önemli"

25 Kasım yaklaşırken ne hissediyorsunuz mesajın nedir?

Mesaj vermenin ötesine geçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Şiddet giderek vahşileşiyor. Eğer şirketlerde şiddet başvuru hatları yoksa, mobbing ve taciz yönergeleri yoksa, sadece sloganlarla bir yere varamayız. Yapısal reformlar şart. 25 Kasım’ın içi boşalmamalı slogan yarışına dönmemeli.

Şirketler toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda nasıl bir yaklaşım sergiliyor?

Çok farklı şirketler var: Bunu reklam malzemesi olarak kullananlar, ilkesel yaklaşanlar, bir dönem ilgilenip bırakanlar…
Ama unutmayalım: O şirketlerde çalışan feminist kadınlar var. Benim işim biraz “çevirmenlik”: Feminist literatürü iş dünyasına çevirmek. Üst yönetimi angaje eden kurumlarda değişim görülüyor, küçük ölçekli olsa da.
Şirketler de ataerkil yapılar oradaki kadınların da mücadele alanı var. Onları görmezden gelmemek, köprü kurmak önemli.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekten ana akıma yerleştiren ve üst yönetimini bu konuda sorumluluk almaya davet eden kurumlarda değişimin mümkün olduğunu görüyoruz.

Elbette bu değişim henüz küçük ölçekli; çünkü şirketler aslında çok daha büyük, sorunlu bir toplumsal ekosistemin içinde yalnızca küçük birer ada. Bu coğrafyada adalet sistemi bile toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi olmadan yürürken, şirketlerin kendi içlerinde adil, kapsayıcı ve eşitlikçi yapılar kurması daha da zorlaşıyor. Yine de tüm bu zorluklara rağmen iç ekosistemini dönüştürmeye çalışan, ilkelerini uzun vadeli bir plana oturtan kurumlar var — azlar ama varlar, ve varlıkları çalışanların hayatında somut bir fark yaratıyor.

Bu nedenle şirketleri tek bir blok gibi düşünmek yanıltıcı olur çünkü o kurumların içinde de feminist kadınlar, mücadeleyi işyerine taşıyan gerçek yol arkadaşlarımız var. Beyaz yakalı kadınların yıllar önce kurduğu büyük platformlar, söyledikleri güçlü sözler, işyerinde eşitlik için verdikleri mücadele hâlâ değerli.

Ekonomik krizler nedeniyle bazı yapılar zayıflasa da, bu kadınların içinde bulunduğu kurumsal dünyaya daha fazla alan açmak, onların deneyimlerini ve sözlerini feminist mücadelenin parçası saymak gerekiyor. Şirketlerdeki bu küçük ama etkili dönüşüm adımları, toplam mücadelenin görünmeyen ama güçlü damarlarından biri.

(EMK)

Sokaktaki gücüm nerede?

Kadınlar olarak ataerkiye karşı topyekûn bir savaş açıyor ve bu savaşı hayatın her alanında örgütlüyoruz. Ataerkinin ne olduğunu, ne istediğini, neyi dayattığını ve bunun sonuçlarını çok iyi biliyoruz. Ataerkiyle mücadele etmek için önce onun boyunduruğundan çıkmaya çalışıyoruz. Mücadelenin ilk adımı burada başlıyor: Baş kaldırı.

Evet, mücadele topyekûn ve hayatın her alanında. Peki, topyekûn başkaldırırken neden bunu romantik ilişkilerimizde yapmakta zorlanıyoruz?

İşlemeyen sistem ışıldamaz

Ataerki, hayatın her alanına işlemek ve kendini sürekli yeniden üretmek zorunda; çünkü devamlılığını başka türlü sağlayamaz. Çünkü, bir sistemin devam edebilmesi için ona entegre olmuş, uyumlanmış bireyler gerekir.

Ataerkinin en temelinde gücün kimin elinde olduğunun tanımı yatar. Başka bir deyişle kimin güçlü, yetkin ve kudretli ve kimin güçsüz, yetersiz ve muhtaç olduğu. Her ne kadar kendine meşru bir zemin yaratmak için temeli kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılardan kurduğunu sölyese de günümüz toplumunda kadının ve erkeğin toplumdaki rollerini ve aralarındaki güç dengesizliğini tanımlar.

Avcılıktan plazalara

Bu noktada bir parantez açarak buradaki ‘günümüz toplumu’ vurgusunun önemli olduğunu belirtmem gerekli.

Tarihsel olarak bu güç tanımının ve dengesizliğinin izini avcı toplayıcı toplumlara kadar sürebiliriz. O döneme dair kaynaklardan bildiğimiz kadarıyla fiziksel güç, vahşi doğa karşısında hayatta kalabilmek için önemliydi. Avlanan ve evini koruyan erkek karşısında üremeden (yani türünün devamından) sorumlu olan kadın vardı. Dolayısıyla erkek ile güç ve yetkinlik arasındaki ilişkinin ilk tohumlarının burada atıldığını söylemek mümkün.

Özel mülkiyet ile birlikte (özel mülkiyet üzerinde hak ve söz sahibi olan erkekti) erkeğin toplumdaki gücü derinleşti. Sanayi devrimi ise bu güç ilişkisinde önemli bir eşik atlattı. Üretimin makineleşerek fabrikalara taşınması ile erkeğin fiziksel gücü üretimin merkezi haline geldi, kadının emeği ise ev içine itildi.

Kapitalist sistem, sanayi devriminin bıraktığı yerden, erkeğin fiziksel gücünde ve bedeninde merkezleşen üretim anlayışını devam ettirdi. Kapitalist sistem, para karşılığı satılabilen emek yani değer yaratan emek üzerine kuruludur; yani sistem emeği meta haline getirir. Ve sistem için değer yaratan emek erkek bedeninin fabrikada ürettiği emektir. 

Erkeğin emeğini merkezine alan sistem eş zamanlı olarak kadının emeğini de ücretsizleştirerek ‘önemsizleştirir’. Kadının bakım verme ve yeniden üretimini ev içine hapseder ve ücretsizleştirir.  

Böylece kadın ücretli emeğe katılmaz ve ekonomik bir özne de olamaz. Çünkü, kapitalizm üretimi piyasa üzerinden şekillendirir ve ücretlendirir. Bununla birlikte, üretim araçlarının erkeklerin elinde olması, erkeğin (ve sistemin) kadın üzerindeki tahakkümünü daha da artırır.

Ancak günümüze geldiğimizde sistemin fiziksel emek yani erkek bedeni üzerinden tanımladığı gücün değiştiğini görüyoruz. Çünkü gelişen teknoloji ve dijitalleşmeyle üretimin değiştiğini ve üretimde fiziksel güce olan ihtiyacın azaldığını görüyoruz. Sistem için değer üretiminin önemli bir kısmı fabrikalardan çıkarak plazalara, bilgisayar başına ve toplantı odalarına geçiş yaptı ve kadın üretime katılarak ekonomik bir özne olmaya başladı.

İşte bu noktada sistemin güç tanımı da değişiyor çünkü gücün kaynağı değişiyor. Burada yukarıdaki cümleyi hatırlamakta fayda var “…bir sistemin devam edebilmesi için ona entegre olmuş, uyumlanmış bireyler gerekir.”. Aslında sistemin sinsice yaptığı şey merkezini kas gücünden kişisel performansa çevirmesi. Bu performansı ise rekabet, verimlilik, doğru ilişkiler, etkili iletişim, duyguları yönetebilme, problem çözme ‘becerileri’ üzerinden tanımlıyor. Yani, fiziksel güç yerine bilişsel güç. Dolayısıyla günümüzde kadın-erkek arasında güç dengesizliğinin kaynağı biyolojik farklılıklar olmaktan çıkıyor.

Ataerki herkes için

Ataerkinin büyüyerek devam edebilmesi için yarattığı bu güç dengesizliğinin yalnızca erkeklerde karşılık bulması yetmez. Kadınlar tarafından içselleştirilmesi de bir o kadar kritiktir. Çünkü sistemin devamlılığını sağlayacak olan erkekler kadar kadınlardır da.

Ataerkinin kişiye müdahalesi çok küçük yaşta başlar. Kişi, ebeveynleri, akrabaları, öğretmenleri, diğer yetişkinler ve tüm kitle iletişim araçları tarafından sistematik olarak “doğru-yanlış”, “iyi-kötü”, “olması-olmaması gereken”, “ahlaklı-ahlaksız” tanımlarına maruz kalır. Ve bunlara sadece maruz kalmakla kalmaz sonuçlarına da katlanır. “Doğru” olanı yaptığında kabul görür, “yanlış” olanı yaptığında ise dışlanır veya dışarı itilmeye çalışılır. Tüm bu müdahalelerle kadına bir davranış yönergesi çizerken aynı zamanda kim olduğunu da tanımlar:

Kadınlar anlayışlıdır.
Kadınlar hoşgörülüdür.
Kadınlar duygusaldır.
Kadınlar detaycıdır.
Kadınlar inceliklidir.

Kısacası sistematik olarak kadının varoluşuna müdahale eder, onu sürekli yapılandırarak tek başına bir özne olarak var olmasına izin vermez.

Ataerkinin müdavimi

Aşk kabul görmenin, kabul edilmenin, tanınmanın en çok arzulandığı yerdir. Dolayısıyla birçok açıdan en kırılgan da olduğu yerdir. Elbette bu kapitalist sistemin aşk tanımıdır. Aşkı bu forma sokan sistemin kendisidir.

Bireyin sistem içerisindeki sömürüsünü gizlemek için öz-değer, öz-güven, yeterlilik gibi kavramları kullanarak ‘değerli ve bütün bir insan’ olabilmesini sistemin devamlılığını sağlayacak araçlara, yani tüketimin kendisine, bağlamıştır.

Bunun bir devamı olarak da, aşkı ve ilişkileri kişi için gerçek bir büyüme, gelişme, güven ve mücadele alanı yerine tüketen ve tükettikçe tükenen bireye hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirmiştir. Başka bir deyişle, kapitalizm aynı üretimi ve tüketimi belirlediği gibi aşkı, ilişkileri ve kendimizi tanımlama biçimlerimizi de belirler. Duygusal yaşamı ve ilişkileri tüketim zincirinin bir parçası haline getirir. Bunun en bariz örneği sevginin ve karşı tarafa verilen değerin (veya hissedilen duyguların) tüketim üzerinden tanımlanmasıdır: Pırlanta yüzükler, lüks restoranlar, çiçekler, tatiller. Kısacası tüketim sevginin sağlamasını yaparken sevgi ise tüketimi meşrulaştırır.

Bunun (biraz daha) örtük ve sinsi örneği ise ilişkilerde kendimizi (kadın ve erkek olarak) tanımlama biçimlerimizdir. Toplumsal cinsiyet rollerinin inşası doğumla birlikte başlar: Cinsiyete göre belirlenen bebek odaları, kıyafetler ve oyuncaklar. Bunlar her ne kadar masum görünen yaklaşımlar (veya dayatmalar) olsa da kadın veya erkek olmanın ne demek olduğuna ilişkin bilginin ilk tohumlarıdır. Yaş ilerledikçe bu ‘masum’ dayatmalar daha kapsamlı ve katı hale gelir.

Çocuğun cinsiyeti üzerinden ne yapması, nasıl yapması, neyi sevmesi, neyle ilgilenmesi, neyde iyi olması gibi duygu, düşünce, davranış üçgeninin her köşesine yönelik müdahaleler (ve dolayısıyla da yapılandırmalar) başlar.

Burada ufak bir parantez açarak kişide egonun inşa sürecinden ve bu süreçte dış etkenlerin rolünden bahsetmek önemli. Lacan Ayna Evresi’nde[1] egonun nasıl dış referansla şekillendiğini açıklar. Lacan’a göre, bebekler 6-18 ay arasında aynada kendilerini gördüklerinde aslında kendilerini ilk defa bir bütün olarak görürler.

Çünkü, öncesinde yalnızca kendi gözleri ile görebildikleri parçalar vardır (kolları, elleri, bacakları vb.). Kendini bir bütün olarak gören bebek aynadaki imgesi ile özdeşleşir, kendisini ilk kez ‘ben’ olarak düşünür ve benliğin inşası başlar. Ancak, buradaki kritik nokta egonun dış bir referans üzerinden inşa edilmeye başlamasıdır (kendi gözleri yerine aynadaki yansıması). Bailly[2], bu noktayı açıklarken çocuğun kimliğinin hem “ben neyim” hem de “başkalarının ve kendimin benim hakkımda gördüğü şeyler” üzerinden şekillendiğini söyler. Kısacası, benlik ile öteki arasında karmaşık bir ilişki oluşur.

Şimdi, bu bilgiler doğrultusunda ‘neyi, nasıl, neden, nerede yapmalı/hissetmeli/düşünmeli’ dayatmalarını düşündüğümüzde, tüm bunların benliğin inşası üzerindeki etkisini çok daha net bir şekilde görebiliriz: Bir tarafta dış referansla inşaya yatkın bir benlik var, diğer tarafta ise benliği kendi sınırları içerisinde şekillendirmek isteyen bir sistem. Bu durumda sistemin kişiden beklentilerinin içselleşmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Peki, tüm bunlar romantik ilişkilerde nasıl karşılık buluyor?

Bunun belki de ilişkilerdeki en büyük yansıması ataerkil kapitalist sistemin erkeği ‘arzulayan’ kadını ise ‘arzulanan’ olarak konumlandırmasıdır.

Erkek karşısındakini arzulayan, kimin arzulanabilir olduğunu belirleyen ve karar veren taraftır. Kadın ise bunun karşısında pasiftir, arzulanandır. Kadınlar, bir özne olarak, bağımsız bir şekilde sevmeyi, karar vermeyi ve tercih yapmayı değil bir erkeğin arzu nesnesi olarak o erkeği sevmeyi öğrenirler.

Kadının değeri (veya sistemin tabiri ile kadınsı olan) istenmek, arzulanmak, seçilmek, kabul görmek üzerinden şekillenir. Yani, kadın bir kez daha özne değil nesnedir; karşısındakini kendi nesneliği üzerinden sever, ilişkiye kendi nesneliği üzerinden giriş yapar. Dolayısıyla ilişki içerisindeki duygu-düşünce-davranış üçgeni de o nesnenin devamlılığı üzerinden şekillenir. Elbette sistem buraları da tanımlar: Kadın, ilişki içerisinde duygusal dengeyi koruyabilmeli, duygularını regüle edebilmeli ve duygusal olarak dengeli olmalıdır; bunları sağlayamayan veya sağlamayan kadınlar “abartılı”, “dramatik”, “dengesiz”, “mantıksız” veya “olgunlaşmamış” olarak yaftalanır.

Bu sefer çarşıdaki hesap eve uymuyor

Bu noktada belki de en can alıcı soru şudur: Ataerkiye baş kaldıran kadınlar neden romantik ilişkilerinde zorlanıyor?

Sisteme ne kadar başkaldırıyor olursak olalım gün sonunda hepimiz bu sisteme doğuyoruz, bilincimiz bu sistem içerisinde şekilleniyor ve bu sistem içerisinde yaşıyoruz.

Duygularımız ve arzularımız bu sistem içerisinde ve bu sistem tarafından şekilleniyor. Başkaldıran kadınlar olarak, her gün kendimizi bir özne olarak tekrar tanımlarken eş zamanlı olarak sistemin bizi nesneleştirme çabalarına maruz kalmaya devam ediyoruz. Bir tarafta kendi anlatımızı kurarken diğer tarafta ‘eril öteki’ nin baskın diline maruz kalmaya devam ediyoruz.

Erkek için aşk, sahip olmak ve hakimiyet demektir ve bu arzular aşkın hâkim (eril) dilini oluşturur. Bu eril dil ataerkiyi yeniden üretir, kadını nesneleştirir. Elbette ilk akla gelen bunun en açık örnekleridir; Erkeklerin partnerlerinin ne giydiğinden, nereye gittiğine, kiminle gittiğine, ne konuştuğuna kadar müdahale etmesi ve kadını kendi çizdiği sınırlar içerisinde tutma arzusu. Ancak, bunun çok daha örtük ve belki de çoğu zaman göze gelmeyen örnekleri de vardır. Günlük hayatta romantik ilişkilerdeki dili düşündüğümüzde bunları fark etmeye başlarız: Sevgilisi ‘olmak’, ilişkisi ‘olmak’. Bir ilişkiyi -farkında olmadan- sahip olmak üzerinden tanımlarız. Ve ya, beni tamamlıyorsun, eksik parçamsın, diğer yarımsın. Bu sefer de varoluşumuzu, kimliğimizi, benliğimizi bir başkası üzerinden ‘tamamlarız’. Tüm bunlar birleştiğinde sahip olduğumuz ilişki içerisinde kendimizi tamamlıyor oluruz. Sistemin erkeği etkin (arzulayan) kadını ise edilgen (arzulanan) olarak tanımladığını düşündüğümüzde bu denklemde ilişki içerisinde kaybolacak olan da kadın olacaktır.

Lacan bilinçdışını tanımlarken[3] dilin ve dilin yarattığı sembolik dünyanın etkisinden bahseder. Lacan’a göre dil, yalnızca yan yana dizilmiş harflerle ve sözcüklerle sınırlandırılamaz. Dil aynı zamanda toplumsal normları, değerleri ve kültürü de içerir. İnsan hem dili öğrendikçe hem de dil aracılığıyla içinde bulunduğu sistemin kurallarını da öğrenir.

Ataerkil kapitalist sistemin içerisinde dilin ataerkil kapitalist bir dil olmak dışında başka bir seçeneği yoktur. Sistemin dili ile şekillenen bilinçdışımızla girdiğimiz ilişkide duygularımızın ve arzularımızın da aynı sistem tarafından belirlenmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Dolayısıyla, aşk, arzu, şehvet, suçluluk, kıskançlık gibi tüm duygular aslında sistemin eril dil aracılığı ile bize ilettiği sistemin duygularıdır.

Güç ve kırılganlık: Neden birlikte var olamıyoruz?

Gücü kim tanımlıyor?

Ataerkil kapitalist sistem, hayatın her alanına müdahale ettiği gibi güçlü kadın tanımına da burnunu sokar. Tarihsel olarak kadınlar sisteme başkaldırdıkça, örgütlendikçe ve güçlendikçe kendisine karşı büyüyen bu tehdide karşı sistem anlatıyı yeniden şekillendirme işine girişti ve karşımıza yepyeni ve kendi çıkarlarına uygun bir güçlü kadın tanımı getirdi: Kendi ayakları üzerinde duran ama sistemin çarkından çıkmayan; ne istediğini bilen ancak istekleri sistemin istekleri ile örtüşen; duygularını, istek ve arzularını yönetebilen ve regüle edebilen ve elbette yine bunu sistemin çıkarlarına uyumlu bir biçimde yapabilen. Kısacası verilen mesaj şudur “Kadın kendini ‘mükemmel’ bir biçimde yönetebildiği ölçüde güçlüdür.” ve “Kadınlar bunu yapmadıklarında veya yapamadıklarında bu sistemsel bir sorun değil kadının bireysel başarısızlığıdır.”.

Güç kimin için?

Sistem, erkek için yaptığı güç tanımını baskın ve bağımsız olmakla ilişkilendirir. Ve bunun bir yansıması olarak erkekler ilişki kurarken güçlü olan, bağımsız olan, baskın olan, kontrol eden rolleri üzerinden kurar.

Kadın için ise güç duygusal denge ile, aşırı/abartılı/irrasyonel olmamakla, bakmakla/bakım vermekle ilişkilendirilir. İlişki içerisinde bunları yapmayan veya yapamayan kadın korkusuzca dışarda başkaldırırken ilişki içerisinde güçsüz hissetmeye başlar. Bu durum her zaman kadının partnerinin eril olmasıyla ilişkili değildir. Doğduğu andan itibaren bunlara maruz bırakılan kadın karşısındakinden bağımsız ilişki içerisinde hem kendi duygularını regüle etme hem de ilişkinin duygusal dengesini kurma konusunda kendini sorumlu hissedebilir.

Özgürleşme her zaman mümkün!

Sistemin tüm bu topyekûn sistematik saldırıları karşısında kadın elbette çaresiz veya çözümsüz değildir. Ataerkil kapitalist sistem de yıkılabilir - yıkılmaya mahkumdur da. Bu sistemi yıkmanın yegan yolu da mücadeleden geçer!

Sistemin dayattığı sevgi, aşk ve güç tanımlarından bağımsız bir ilişkinin neye benzediği, nasıl kurulabileceği ve nasıl olacağı ise bir sonraki yazının konusu.

(DA/EMK)

[1] Lacan, J. (2014). The mirror stage as formative of the function of the I as revealed in psychoanalytic experience 1. In Reading French Psychoanalysis (pp. 97-104). Routledge.

[2] Bailly, L. (2012). Lacan: A beginner's guide. Simon and Schuster.

[3] Lacan, J. (1977). Ecrits: A selection. Trans. Alan Sheridan/WW Norton & Company, Inc.

Bir kadının görünmeyen emeği hakkında

Işıklar yanıyor sahnede bir erkek, orta boylu, zayıf ya da fit de diyebiliriz. Üzerinde kırmızı bir tişört ve onunla neredeyse aynı renkte spor ayakkabıları var. Sahnenin kenarından üstü beyaz örtülerle kaplı eşyaların arasından ilerliyor. Her yer eşya. Göremesek de hatları bildik.

Kenarda duran örtüyü kaldırdığında yıllanmış elektrik süpürgesi ile karşılaşıyoruz. Hemen yanında mutfak tezgâhı ve üzerinde yıkanmayı bekleyen bulaşıklar. Ve bir adım daha attığında ayaklarına çarpan kova ve süpürge. İşte başlıyor. Sahneye “sarı bez” de giriş yaptığında o kırmızılı güzel adam yerini her gün tekrar eden ev işlerinden bunalmış bir kadına bırakıyor. Bu dönüşüm sadece biçimsel değil özcü, haklara ve isyana dair de bir dönüşüm.

“Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” [1] adlı tiyatro oyunundan bahsediyorum. Oyun Louis’in bedeninde annesi Monique’in hikayesini anlatıyor ya da tüm kadınların görünmeyen emeğinin hikayesini.

İKSV tiyatro festivalinde kapsamında sahnelenen oyun, evin içine kapanıp, ev işleri ile tutsak ya da köle edilmeden önce özgür, mutlu, hayalleri olan kadınları anlatıyor.

Evet çok yorulduk

Her gün sabahtan akşama kadar aynı ritimde devam eden ev işleri, yıka, sil, çitile, silkele döngüsü, Sisyphos’u kayası gibi sürekli aynı kayayı yerinden oynatma çabası. Ve her sabah sanki bir önceki gün hiç yaşanmamış gibi en baştan başlayan bu işler, ağır ağır tüketiyor. Sahnede tüm bu döngünün etrafında koşturan erkek bedeni nefes nefese kaldığında ağzından dökülen “çok yoruldum” nidasıyla, oyun gerçeğe dönüşüyor.

Evet çok yorulduk. Tüm bu anlatıda yer bulan bakım yükü ancak bir sahnenin üstünde gerçekleştiğinde görünür hale geldi. John Berger’in ifadesiyle, her imgede bir görme biçimi yatar ve bu görme biçimi her zaman iktidar ilişkilerine bağlıdır; bu bağlamda, karşılıksız emeği görünmez kılan kapitalist güç ilişkileridir.

Kameralar bu sefer başka bir sahneyi gösteriyor. Ekranın merkezinde bir kadın dev gibi bir ütü masasının arkasında ütü yapıyor. Biliyoruz ki eve girdiği anda ikinci mesaisi başladı. Ütü, çamaşırlar, ortalığın düzeni… Londra Senfoni Orkestrasının seslendirdiği müziğin eşliğinde bir evin içinde koşturan kadının tükenişine tanıklık ediyoruz Değersizleştirilen, sürekli tekrar eden bu işler, Roselia[2]’nın Berghain şarkısının klibinde başrolü alıyor ve yayınlandığı ilk gün milyonlarca kişi tarafından izleniyor.

Bu sanatsal görünürlük sessizce devam eden patriyarkal sömürünün sadece küçük bir yansımasıdır.

Kadınların üstlendiği ve değeri sürekli yok sayılan bu bakım emeğinin Birleşmiş Milletler (BM) yayınladığı “Bakım ve Destek Sistemlerinin Toplumsal Cinsiyet Boyutları[3]” başlıklı raporu, devasa bir ekonomik büyüklük olduğunu ortaya koyuyor.

Küresel Çile: Karşılığı ödenmeyen emek

Birleşmiş Milletlerin 2025 Mayıs ayında yayınladığı rapor gösteriyor ki kadınlar tüm ücretsiz bakım çalışmalarının %76,2’sini gerçekleştirmektedir. Ayrıca bakım ekonomisinin en önemli alanlarından biri olan sağlık sektöründeki çalışanların %70’inden fazlası kadınlardan oluşmaktadır.

Bu durum cinsiyetler arası mevcut iş bölümünü yeniden üretmekte. Burada artık bakım dediğimizin adını koyalım. ILO’nun tanımlamasıyla, bakım işi, çocuklara, hastalara, yaşlılara ve engellilere bakım gibi “doğrudan” veya “ilişkisel” bakımı ve ayrıca ev içinde ve dışında gerçekleşen dolaylı bakımı içeriyor.

Ev işleri ve bakım emeğinin karşılıksız olarak yerine getirilmesi, geleneksel bazı ön kabuller ve ailenin kutsal amacı nedeniyle ev kadınlarının sorumluluğundadır[4].

Piyasa ilişkileri bakım emeğini göz ardı etse de kadınlar her gün tahmini 12,5 milyar saatlik ücretsiz bakım işi yapmaktadır ve bu da küresel ekonomiye en az 10,8 trilyon ABD doları değer katmaktadır. Ücretli olsaydı, ücretsiz çocuk bakımı ve ev işleri, küresel gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 9’una eşittir.

Hane içinde yapılan tüm bu işler, doğallaştırılmıştır. Yani kadının cinsiyetinden ötürü biyolojik veya doğal bir zorunluluk gibi gösterilir, gerçek bir ekonomik değer olduğu gizlenir. Kadının tüm bakım işlerini sevgi ve şefkat ile yapması beklenir. Duygusal değerler yüklenen yuva emeği, hane üyelerine gösterilen sevgi ve şefkatin dışa vurulması olarak algılanır. [5]. “İyi anne” ve “iyi eş” olmanın bir uzantısı olarak kabul edilir. 

Aynı zamanda bu işler, işgücünün (yani ücretli çalışanların ve gelecekteki işgücünün) günlük olarak ve nesiller arası yeniden üretimi için zorunludur. İşçilerin ertesi gün işe hazır olmasını, çocukların büyütülmesini sağlayan bu kritik faaliyet, toplumsal üretimden (piyasada mal üretimi) ayrışmış bir alanda tutulur. Böylece genel ekonomi için merkezi önemi yok sayılır.[6]

Cinsiyete dayalı tüm bu işler çalışma olarak kabul edilmez ve değersizleştirilir. Hanenin dışında yapıldığı anda piyasa ilişkilerinin fiyatlandırdığı bu emek hane içinde görünmez. Oysa rapor gösteriyor ki asgari ücret ödenirse ücretsiz bakım işinin toplam değeri küresel teknoloji endüstrisinin finansal değerinin üç katı olacaktır[7].

Kadınlar ve kız çocukları tarafından yapılan ücretsiz fiziksel, zihinsel ve duygusal bakım ve destek işlerinin orantısız payı kadınların serbest zamanının, eğitim/kariyer olanaklarının ve dolayısıyla ekonomik bağımsızlıklarının sürekli olarak gasp edildiği anlamına gelir.

Bakım ve Destek Sistemlerinin Toplumsal Cinsiyet Boyutlarını gösteren bu rapor, ayrımcılığın farklı boyutları hakkında da bilgi sağlıyor.

Öncelikli olarak bakım işi kadın işi olarak görüldüğü için kadınların çalışması işverenler için daha az çekici hale geliyor. Eğer çalışma hayatında yer alacaksa da kadınların kayıt dışı, yarı zamanlı, düşük ücretli ve genellikle sendikasız işlerde yoğunlaşmasına neden oluyor.

Kadınların büyük çoğunluğu ev ve bakım yükümlülükleri nedeniyle istihdam dışında kalıyor. ILO verilerine göre dünya çapında yaklaşık 1,6 milyar kadın ve 800 milyon erkek işgücünün dışındadır ve bu kadınların %45'i, erkeklerin ise %5'i işgücüne katılamamalarının nedeni olarak bakım sorumluluklarını öne sürmektedir[8]. Bu çarpıcı fark, kadınların yaklaşık dokuz kat daha fazla oranda bakım sorumlulukları nedeniyle ekonomik hayattan koptuğunu veya hiç katılamadığını göstermektedir.

İşgücüne aktif olarak katılamama durumunun temelindeki zaman eşitsizliğini gösteren en net veri şudur: Küresel olarak, kadınlar ücret karşılığı olmayan ev ve bakım işlerine erkeklerden ortalama günde 3,2 kat fazla zaman ayırmaktadır. Bu, haftada ortalama 4 saat 25 dakikalık bir farka tekabül eder.

Türkiye’de ise erkeklerin ev işlerine ayırdığı süre 21 dakika[9] Bu haftalık fazladan saatler, kadınların yarı zamanlı veya esnek olmayan işlerde çalışmak zorunda kalmasına, kariyer gelişimlerini ertelemesine ya da tamamen işgücü piyasasından çekilmesine neden olmaktadır.

Kadınlar istihdamda yer bulduğunda da bu işlerden azade olmazlar. Çifte mesai yani ücret karşılığı yapılan işi takiben ücretsiz /karşılıksız emek devreye girer. Çalışan evli çifteler üzerine yapılan bir araştırma, kadınların eşlerine kıyasla boş zamanlarının çoğunu ev işlerini tasarlamak, gündelik pratikleri planlamak ve düşünmekle geçirdiklerini göstermektedir[10]

Bu bağlamda son günlerde çok tartışılan doğurganlık krizi ile kadınlardan beklenen sadece çocuk bakımı değil kendi hayatlarından da vazgeçmeleridir. Her bir çocuk ile bakım işleri ve ihtiyaçları artarken kadınların ya hiç iş hayatında kendine yer bulamamakta ya da annelik cezası sebebiyle kazançları azalmaktadır.

En acı tarafı ise özellikle yoksullukla birlikte, kız çocuklarının ev işleri yerine getirmek ve/veya aile üyelerine bakmak için eğitimlerini sıklıkla yarıda kesmek zorunda kalmaları. Oyun oynama hakkında bahsedemiyoruz bile.

Nihayetinde 2023 yılında bakım sorumlulukları nedeniyle küresel işgücüne katılamayan 748 milyon kişinin 708 milyonu kadın[11]. Bu rakamlar, sanatın görünür kıldığı bakım emeğinin, ekonomik bir sınıf mücadelesi olduğunu kanıtlar. Kadınların ev içi üretimdeki konumları sermaye birikiminin devamlılığı için gereklidir.

Bakım emeğinin tanınması ve adil paylaşımı, artık sadece bir vicdan meselesi değil; bu trilyon dolarlık yükün devletler, özel sektör ve haneler arasında eşit dağıtıldığı bir iktidar ve ekonomik dönüşüm gerekliliğidir.

Mor ekonomi yani bakım emeğini merkezine koyan bir ekonomik tahayyül, bakım emeğini sürdürülebilir kılma amacıyla, bakım maliyetlerinin yeniden bölüşüm temelinde sistemin işleyişine dahil edilmesi esasına dayanır. İnsan refahının ayrılmaz bir parçası olan bakım emeğine bağımlı olduğumuzu kabul ederek, bakım emeğinin değerini hesaba katan ve onu -toplumsal cinsiyet, sınıf ve köken eşitsizliklerini yeniden üreten mekanizmalara başvurmadan- sürdürülebilir bir ekonomik sistem yaratmamız gerektiğini vurgular. İpek İlkkaracan’ın yeşil ekonominin ötesinde kurguladığı mor ekonomi dört dayanak üzerinde yükselir:

Çocuk, yaşlı, engelli ve hastalara yönelik sosyal bakım hizmetlerinin kamu tarafından herkese sağlanması;

İş - yaşam dengesini tutturmada toplumsal cinsiyet eşitliği sağlamak için emek piyasasının düzenlenmesi;

Aslen kadınlarca sarf edilen ücretsiz bakım emeğinin, doğal kaynaklara bağımlı üretken faaliyetlerin geniş bir yer tuttuğu kırsal toplulukların özel ihtiyaçlarını karşılayacak politikalar;

Makroekonomik ortamı doğa ve bakım temelinde düzenleyecek politikalar[12].

Bu eksende düşündüğümüzde BM raporunda geçen Ekvador örneği umut vaat ediyor. Ekvador, 2008 yılından bu yana evde yapılan bakım hizmetlerini üretken iş olarak tanımış ve çocuk bakımı, engelli bakımı ve işçilerin iş faaliyetlerini yerine getirebilmeleri için gerekli diğer hizmetleri sunmayı” taahhüt etmiş, “ev işleri ve aile yükümlülüklerinde erkek ve kadınların ortak sorumluluğu ve karşılıklılığına atıfta bulunmuştur.

Doğal görev

Sahnedeki Monique, klipteki Roselia ve BM raporlarının soğuk rakamları bize aynı gerçeği fısıldıyor: Kapitalist ekonomik düzen, kadınların görünmeyen emeği üzerine kurulu.

Bu yüzden mesele yalnızca “daha çok takdir” ya da “biraz yardım” değil; bakım işinin yeniden bölüşüldüğü, ücretli işin, sosyal politikanın ve ekonomik hesapların bakım emeğini merkeze alacak şekilde yeniden tasarlandığı yapısal bir dönüşüm meselesi.Buna feminist iktisadın “mor ekonomi” adını verdiği yeni paradigma yön gösteriyor. 

Ev içi emeği sevgiye, anneliğe, fedakârlığa havale eden dil değişmeden; bakım emeğinin yarattığı devasa katma değer görünür ve ölçülebilir kılınmadan; evde yapılan işler piyasanın dışına itilmiş bir “doğal görev” olmaktan çıkarılmadan bu tartışmalar hep eksik kalacak.

Çünkü mesele kadınların ne kadar yorulduğu değil, onların emeği olmadan hiçbir ekonominin ayakta kalamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek. Bu yüzleşme gerçekleştiğinde, bakım yalnızca bir yük değil, toplumun ortak sorumluluğu ve yeni bir ekonomik düzenin kurucu gücü olarak yeniden tanımlanacak.

(ÖB/EMK)

[1] https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/bir-kadinin-kavgalari-ve-donusumleri

[2] https://www.youtube.com/watch?v=htQBS2Ikz6c

[3] BM Genel Kurul, Bakım ve Destek Sistemlerinin Ekonomik Boyutları (Mayıs 2025) https://esik.org.tr/s/2547/i/BM_BAKIM_DESTEK_SISTEMLERI_TOPLUMSAL_CINSIYET_BOYUTLARI_RAPORU_TR_27_Ekim_2025.pdf Bu raporu Eşik Platformu tarafından Türkçe’ye çevrildi.

[4] Eicher§ Albanase, 2007’ den aktaran Ergüder, 2025, Ev İşlerinin Ücretlendirilmesi Üzerine Bir Tartışma, Fiscaeconomia,9.

[5] Acar Savran G., (2013) Beden Emek Tarih, Kanat Yay.

[6] BM Genel Kurul, Bakım ve Destek Sistemlerinin Ekonomik Boyutları (Mayıs 2025)

[7] Ev içi Emeğe Ücret (Wages for Housework Movement) hareketi 1970’lerde İtalya’da Mariarosa Dalla Costa  ile başlar ve Amerika’da Silvia Federici ve Angela Davis tartışmayı genişletir. 1975 yılında İzlandalı kadınların grevi takipm eder. 1985 yılında 1985 Nairobi BM Kadın Konferansı’nda ev içi emeğin ekonomik katkısı ilk kez uluslararası politika belgelerine daha açık biçimde girer.

[8] https://www.ilo.org/tr/resource/news/ücretsiz-bakım-işleri-nedeniyle-708-milyon-kadın-işgücü-piyasasına

[9] OECD Family Database: Time Spent in Unpaid Work .

[10] Suitor, 2001’den aktaran Ergüder, 2025.

[11] ILO. The impact of care responsibilities on women’s labour force participation: Statistical brief. October 2024.

[12] https://tr.boell.org/tr/2015/04/24/yesilin-otesinde-yeni-bir-duzen-vizyonu-mor-ekonomi-1

Lefter, Troçki ve Büyükada

Lefter Küçükandonyadis’in hayatını konu alan filmin, Netflix’de gösterime girmesi, yalnızca bir futbol efsanesinin kariyerini değil, aynı zamanda 20. yüzyılın başından 1950’lere uzanan siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin içinden geçen bir Rum çocuğunun hikâyesini yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor.

Bu film vesilesiyle, Lefter’in doğduğu Büyükada’nın 1920’lerdeki toplumsal yapısından, mübadele sonrasının kırılgan dengelerine; Troçki’nin aynı yıllarda adada sürgün hayatını sürdürürken kaleme aldığı siyasal analizlerden, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki Ermeni ve Rum nüfus üzerindeki kısıtlama politikalarına; İstanbul’un milletli spor ortamından Taksimspor’un kuruluşuna ve 6–7 Eylül gecesine kadar uzanan geniş bir tarihsel aralığın iç içe geçtiği bir toplumsal arka plan ortaya çıkıyor.

Lefter’in hikâyesi, bu geniş bağlamın ortasında yalnızca bir sporcunun yükselişi değil, aynı zamanda bir ülkenin dönüşümünün ve ada yaşamının sessiz tanıklıklarının da izlerini taşıyor. Büyükada, bu dönüşümlerin kendine özgü biçimde yoğunlaştığı, farklı kesimleri yan yana getiren bir mekân olarak karşımıza çıkıyor. Bu yazıda, Troçki’nin kaleme aldığı siyasal analizlerin izlerini, adanın gündelik hayatı üzerinden 6–7 Eylül’e uzanan tarihe kadar kısaca takip etmeye çalışacağız.

Film üzerine

Netflix yapımı filmde Rumca konuşan sahneleri duyduğumuzda, aslında Türkiye’de sinema ve dizilerin nasıl olması gerektiğini yeniden hatırlıyoruz.

İzleyici ile film arasına bir yabancılaşma girmiyor. Bu Rumlar neden Rumca konuşuyor sorusunu sordurtmuyor insana. 

Yıllardır Kürtlerin Kürtçesini, Karadeniz’de Lazca, Rumca, Hemşince ve Gürcüceyi yok sayan; tüm bir dil çeşitliliğini kötü bir “Türkçe aksanı” klişesine indirgeyen sektörün aksine, Lefter filmi insanların kendi ana dilleriyle var olduğu bir gerçekliği perdeye taşıyor ve başka bir mümkünatı bize gösteriyor. Bu filme dair, film teknikleri, oyunculuklar, senaryo gibi konuları da ele alacak yazılar da geleceğini düşünmekteyim.

Mübadele ve Büyükada

Lefter 1924 yılında dünyaya geldiğinde bir sene öncesinde  Lozan Antlaşması’nın 30 Ocak 1923 tarihli “Türk ve Rum Nüfuslarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” hükümleri yürürlüğe girmiş ve Türkiye’deki Rum Ortodoks nüfusun, İstanbul ve Bozcaada–Gökçeada istisna edilmek üzere, Yunanistan’a gönderilmesi süreci başlamıştı.

Aynı dönemde Yunanistan’daki Müslüman nüfus da Türkiye’ye gönderilmiş, toplamda yaklaşık 1.2 milyon Rum ve 400 bin Müslüman zorunlu göçe tâbi tutulmuştu. Bu süreçte komisyonlar yer değiştiren nüfusun kayıtlarını, taşınır-taşınmaz malların tespitini ve sevk işlemlerini yürütmüş; göç, 1924 boyunca yoğun bir şekilde devam etmişti. İstanbul ve Adalar bölgesi mübadeleden muaf tutulmakla birlikte, çevredeki Rum yerleşimlerinin boşalması ve yeni iskân politikaları bölgenin demografik yapısını dolaylı olarak etkilemişti. 

Lefter’in doğduğu Büyükada, bu kırılma döneminin hemen sonrasında, Rumların sayısının azaldığı ama kültürel varlığın hâlâ güçlü biçimde hissedildiği bir yerdi.

1920’lerde Prens Adaları, İstanbul’un edebiyat, sanat ve siyaset çevrelerinin buluştuğu önemli bir merkezdi. Reşat Nuri Güntekin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Fethi Okyar, İbrahim Çallı ve Şakir Paşa ailesi gibi dönemin önde gelen isimleri adalarda yaşıyordu. Kınalıada’da Zabel Asadur ve ileride şair Zahrad’ın ailesi gibi Ermeni entelektüeller bulunuyor; bu isimlerin toplamı Adaları 1920’lerde canlı, çok katmanlı bir kültürel alan hâline getiriyordu. Lefter’in doğduğu Büyükada da tam bu yoğun kültürel ortamın içindeydi.

Ulaşım olanaklarının gelişmesiyle Prens Adaları’na ilgi hızla arttı. 1846’da başlayan düzenli vapur seferleri, 20. yüzyıl başında Şirket-i Hayriye filosunun büyümesiyle çok daha sık ve erişilebilir hâle gelmiş; yaz aylarında yüzü aşkın geminin önemli bir bölümü Adalar hattına kaydırılmış, büyük yolcu vapurları bin kişiye yaklaşan kapasiteleriyle adalara yoğun bir akış yaratmıştı.

Bu süreçte deniz hamamlarının yerini plaj kültürü almaya başlamış, Rum köy dokusuna köşkler ve pansiyonlar eklenmiş, böylece Büyükada ve diğer adalar hem Cumhuriyet elitinin yazlık merkezlerine hem de balıkçı–işçi mahalleleriyle iç içe yaşayan çok katmanlı topluluklara ev sahipliği yapmayı sürdürmüştü.

İlk başta bu dönemde Ermeni nüfus yerleşmeye başlamıştı, komşu ada olan Kınalıada’da yoğunlaşa da, Büyükada’da Ermeni nüfus da gelmişti. (Bunlardan biri, hala bana sır kalan Berberyan akrabalarm). 19. yy sonundan 1930’lara kadar Adalar’da Rum balıkçı/işçi mahalleleri (özellikle Maden ve Nizam’ın arka sokakları) ile köşk sahiplerinin yaşadığı bölgeler iç içe olmakla birlikte, bunları birbirinden bu küçük adada ayırmak, İstanbul’un sınıfına göre ayrılmış mahalle ve semtlerine göre çokta mümkün değildi. Lefter, işte böyle dar bir alanda zenginlerin gölgesinde büyüyen fakir bir balıkçının çocuğu olarak futbolcu olan abisi gibi, futbola sevdalanmaya başlamıştı.

Troçki Büyükada’da

Lefter dünyaya geldiğinde, Sovyetler Birliği'nde Lenin ölmüş, Troçki’nin üzerindeki baskı artmaya başlamıştı. O sıralarda Troçki, iç savaşta Kızıl Ordu’nun komutanı ve Rosa Luxemburg’un ifadesiyle Ekim Devrimi’nin iki önderinden biri olmasına adamı  parti içinde ona karşı saldırılar yoğunlaşıyor, Stalin–Zinovyev–Kamenev üçlüsünün hedefi hâline geliyordu. 1923’te “Sol Muhalefet” adıyla parti içinde bürokratikleşmeye karşı çıkmış, fakat Lenin’in hastalığı ve ölümü sonrasında bu muhalefete karşı hamleler adım adım sertleşmişti. Birkaç yıl içinde Troçki Savaş Komiserliği ve Dışişleri Halk Komiserliği görevlerini üstlendikten ardından Savaş Komiserliği görevinden alınacak, ardından Politbüro’dan dışlanacak ve sonunda parti üyeliği bile düşürülerek uzak Sibirya’ya, oradan da Türkiye sürgününe doğru itilecekti.

Leon Troçki, Sovyetler Birliği’nden sürgün edildikten sonra 1929 Şubat’ında İstanbul’a getirildi ve kısa süre içinde Büyükada’ya yerleştirildi. İlk olarak Nizam Caddesi’ndeki Arap İzzet Paşa Köşkü’nde oturdu, daha sonra da yine Nizam Caddesi üzerindeki Con Paşa Köşkü’nün Hamlacı Sokak’a açılan kâgir müştemilatına geçti. Bu evlerde kaldığı dönemde düzenli bir çalışma temposu sürdürdü.  Gündelik hayatında dışarıya açık olduğu nadir anlardan biri tıraş için berbere gidişleriydi. Ahmet “Fıstık” Tanrıverdi’nin Hoşçakal Prinkipo kitabında aktardığına göre, Troçki tıraşa geldiğinde, yanında görevli polisler dükkânın çevresinde konuşlanır, sokak ve civar dikkatle gözetim altında tutulurdu. Ada çocuklarının (kim bilir, belki Lefter de bu çocuklar arasındaydı) bu sahneyi, kapı önünde toplanıp içeride tıraş olan “yabancıyı” sessizce izleyerek seyrettikleri aktarılır.

Güvenlik ve ev içi düzen de Türk ve yerli unsurlarla iç içeydi. Troçki’nin Büyükada’daki güvenliğinden sorumlu iki isimden biri Komiser Mustafa Oğuz, diğeri ise ada halkının “Troçki Hilmi” diye andığı polis memuru Hilmi idi; bu iki polis hem resmî koruma görevini yürütüyor hem de adadaki hareketliliği takip ediyordu.

Daha sonra ortaya çıkacağı üzere, “Polis Salih” diye anılan bir diğer görevlinin ise GPU’ya bilgi aktardığı anlaşılacaktı. Ev içinde mutfak işleri ve yemek hazırlama işi, yine Hoşçakal Prinkipo’da adı geçen yerli kadınlar tarafından yürütülüyordu: Lefter Küçükandonyadis’in teyzesi Despina Fıstikas ile başka bir aileyle bağlantılı Eleni Lazaro’nun, Tanrıverdi’nin aktardığına göre zayıf kilosu ve görünüşünün tersine yemek yemeyi seven Troçki’nin aşçılığını yaptığı, gündüzleri köşkte yemek pişirip akşamları kendi evlerine döndükleri belirtilir.

Troçki, İstanbul’daki dört yıllık sürgün döneminin büyük kısmını Büyükada’da geçirirken, hem Türkiye’nin hem de Sovyetler Birliği’nin yoğun gözetimi altındaydı. Açılan Millî Emniyet Hizmeti (MAH) raporu, Troçki’nin izlenmesinde MAH ile Sovyet istihbaratı GPU’nun zaman zaman işbirliği yaptığını, birbirlerinin kaynaklarından faydalanmaya çalıştığını ve karşılıklı bilgi alışverişine açık olduklarını göstererek, Troçki’nin daha İstanbul’dayken nasıl çok katmanlı bir ajan ve ihbarcı ağıyla çevrelendiğini ortaya koydu. Raporlarda ismi silindiği için yalnızca “Efendi” olarak anılan bir kişinin, ada çevresindeki Ermeni ilişkilerini izlemekle görevlendirildiği anlaşılmaktadır.

Troçki’nin Prinkipo günleri, Avrupa’da siyasal dengelerin hızla çözüldüğü ve Almanya’da faşizmin kitle desteğini büyüttüğü bir döneme denk geliyordu. Özellikle 1930’dan itibaren Nazi Partisi’nin seçimlerde büyük sıçrama yapması, Troçki’yi Büyükada’dan Almanya işçi hareketine yönelik ardı ardına uyarılar yazmaya sevk etti.

Ona göre faşizmin yükselişi, yalnızca bir parti değişimi değil, işçi sınıfı örgütlerinin, sendikaların ve bütün demokratik kazanımların fiziksel olarak yok edilmesi anlamına gelen tarihsel bir tehditti. Bu nedenle Troçki, Almanya’daki Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Komünist Parti’nin (KPD) birbirlerine yönelik sert düşmanlıklarını “ölümcül bir hata” olarak değerlendiriyor; faşizme karşı başarı şansının ancak iki işçi partisinin ortak bir savunma cephesi kurmasıyla mümkün olduğunu ısrarla vurguluyordu.

Büyükada’dan kaleme aldığı makale ve broşürlerde Troçki, faşizme karşı mücadelenin yalnızca söylemle değil, somut ve yerel düzeyde örgütlenmiş mekanizmalarla yürütülmesi gerektiğini savundu. Bunun için her fabrika, her işçi mahallesi ve her sendikal birimde ortak işçi savunma komitelerinin kurulmasını önerdi.

Bu komitelerin görevi, Nazi çetelerinin saldırılarına karşı mitingleri ve işçilerin çalışma alanlarını korumak, aynı zamanda SPD ve KPD tabanını pratik bir işbirliğinde bir araya getirmekti. Troçki’ye göre birleşik cephe, iki partinin programlarını birleştirmek anlamına gelmiyor; sadece faşizmin işçi örgütlerini yok etmesine karşı asgari bir ortak savunma hattı oluşturmak demekti. Bu bağlamda Troçki, işçi sınıfının siyasi parçalanmışlığının Hitler’in yükselişinin en büyük kolaylaştırıcısı olduğunu defalarca yazarken, Stalin ve Dimitrov ise SPD’yi faşizmin ikiz kardeşi ilan ederek ortak çalışmayı reddediyorlardı.

Troçki Alman faşizmi üzerine yazdığı yazılarda, şu noktaya da dikkat çeker[1]: ‘’Onlarca yıl boyunca işçiler, burjuva demokrasisinin sınırları içinde — onu kullanarak ve ona karşı mücadele ederek — kendi proletarya demokrasisi kalelerini ve üslerini inşa etmişlerdir: sendikalar, siyasi partiler, eğitim ve spor kulüpleri, kooperatifler vb.’ Yani spor kulüpleri, işçi sınıfının kazanımı olabilir.’’ Spor kulüplerinin işçi sınıfının kazanımı olarak gören Troçki, devrimci siyasetin içinde bunları da konumlandırmıştı. Lefterin futbolculuk kariyeri, aslında bu kulüplerin işçi sınıfının kazınımına, tüm potansiyellerine rağmen, dönüşmesi konusuyla ile yakından alakalıdır, bilhassa 6-7 Eylül olaylarında. 

İstanbul’un kapanan kapıları

Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’daki Ermeni ve Rum nüfus üzerindeki kısıtlama politikalarının en belirgin adımları, memuriyetten dışlama, meslek yaşamının Türkleştirilmesi ve kamusal alanda dil kullanımının sınırlanması ekseninde şekillendi. 1924 tarihli Memurin Kanunu’nun “memur olabilme şartı”nı milliyeti-dini bir anlamda “Türk olmak” şeklinde tanımlamasıyla Hıristiyan ve Yahudilerin devlet bürokrasisine girişi fiilen engellendi; bunu, 1923’ten itibaren yabancı ve büyük şirketlere Ermeni ve Rum çalışanları işten çıkarıp yerlerine Müslüman-Türk personel almaları yönünde yapılan sistemli baskılar izledi.

1930’lar boyunca ekonomik hayatın “Türkleştirilmesi” politikası çerçevesinde, çeşitli sektörlerde Hristiyan ve Yahudilerin toplu işten çıkarılması ve bazı mesleklerin “doğuştan Türk vatandaşlarına” tahsis edilmesi, özellikle İstanbul’daki Rum ve Ermeni esnafın çalışma alanlarını ciddi biçimde daralttı.

Rum topluluğuna yönelik uygulamalar da aynı yıllarda yoğunlaştı. İstanbul’daki Rum okullarının öğrenci sayısı 1922–23’te 24.296 iken, 1925’te 8.515’e ve 1928’de 5.923’e düşerek[2] kısa sürede büyük bir gerileme gösterdi. Bu yıllarda Rum kültür derneklerinin faaliyetleri sınırlandırıldı; 1925’te Rum Edebiyat Derneği’nin binası ve demirbaşlarına el konuldu ve kurumun arşivleri resmî kurumlara dağıtıldı. Rumca basın organları da çeşitli gerekçelerle kapatma kararlarına konu edildi; 1939’da bir Rumca gazetenin kapatılmasının ardından matbaanın öğrenci grupları tarafından tahrip edilmesi kaydedildi. 

Mübadele sürecinde nasıl Rumlar İstanbul’da tek kalmışlarsa, Ermenilerde aynı siyasetinin bir diğer muhatabı oldu. 1930’lu yıllarda birçok bölgede Ermeni ailelerin köy ve kasabalardan çıkarıldığı, idari kararlarla yer değiştirmeye zorlandıkları ve bu nüfusun giderek İstanbul’a yöneldiği kaydedildi. Erzurum, Sivas, Tokat, Harput, Diyarbakır ve Kayseri gibi şehirlerde Ermeni okulları, yetimhaneleri, kiliseleri ve cemaat kurumlarının art arda kapatıldığı; okul ve dini kurumların faaliyet dışı bırakılmasıyla bu yerleşimlerde eğitim, ibadet ve sosyal yaşamın sürdürülemez hâle geldiği bildirildi. Anadolu’daki bu kapatmaların ardından birçok Ermeni aile, yaşadıkları şehirlerde okul ve cemaat hayatı kalmadığı için İstanbul’a taşınmak zorunda kaldı.

Lefter’in çocukluğu

Ülke böylesi bir değişimin içinde iken, Lefter Küçükandonyadis’in çocukluğu Büyükada’da balıkçı bir ailenin içinde geçti.

Babası Andon balıkçılık yapıyor, Lefter de küçük yaşlardan itibaren hem ev işlerinde hem de teknede yardım ediyordu. Boş zamanlarında adanın sokaklarında Rum, Türk ve Ermeni çocuklarla futbol oynuyor, Rum İlkokulu’na devam etmekle birlikte sık sık dersten kaçarak sahaya gidiyordu.

İlk mektepten sonra çalışması gerekti ve ailesi onu eniştesinin yanında gümrük komisyonculuğunu öğrenmesi için yönlendirdi. Eniştesi gümrük komisyoncusuydu ve aile, Lefter’in bu meslekte yetişmesini istiyordu. Eniştesi onu Büyükada’dan alarak iş yerine götürüyordu.

Bir süre bu işte dursa da Lefter kısa zamanda sıkıldı. Fırsat buldukça işten kaçıyor, Talimhane’nin altındaki küçük futbol sahasına gidiyordu. O dönemde Galatasaraylı Buduri’nin kardeşi de aynı sahada top oynuyordu.

Lefter sık sık iş yerine dönmeyince eniştesi onu haftanın belirli günlerinde yazıhanesinde olduğundan daha çok sahada görmeye başladı.

Sonunda bir gün Lefter’i elinden tutarak babasının yanına götürdü ve durumu anlattı. Bunun üzerine babası, “Madem ki komisyonculuğu sevmedin, o hâlde bir sanat öğren” dedi. Birkaç gün sonra Lefter, diğer eniştesiyle birlikte su tesisatı işlerinde çalışmaya başladı.

Taksimspor’un kökeni, 1923 sonrasında İstanbul’daki Ermeni spor kulüplerinin dağılması üzerine 1926’da Taksim Topçu Kışlası içinde kurulan Yeni Şişli Ermeni Atletik Kulübüne dayanır. 1930’lu yıllarda spor kulüplerinin yeniden düzenlenmesi sırasında Yeni Şişli’nin Ateş-Güneş, Nor Şişli ve Kale kulüpleriyle birleştirilmesi sonucunda kulüp 1940’ta Taksim Gençlik Kulübü adını aldı ve İstanbul’un çok milletli spor ortamının önemli temsilcilerinden biri haline geldi. Lefter Küçükandonyadis’in futbolculuk yükselişi de bu çok milletli spor çevresinin içinde gerçekleşti; Lefter her ne kadar Rum olsa da, İstanbul’daki Rum kulübü Beyoğluspor yerine Taksimspor’un genç takımlarında yetişti. Bunun nedeni dönemin spor alanındaki yapısal dönüşümleri ve Taksimspor’un hem Beyoğlu bölgesinde etkili bir kulüp olması hem de çeşitli topluluklardan genç sporcuları bünyesinde toplamış olmasıydı. 

Yıllar sonra Taksimspor’un formasını Hrant Dink’te giyecekti. Gençlik döneminde Galatasaray antrenmanlarına çıkmadan önce o da Zaraspor’un ardından Taksimspor’da forma giymişti. O dönemin hocası Brian Brich’in idmanlara okuldan dolayı geç gelen Dink’e, ya futbol ya okul deyince, Hrant okul diyerek, başka bir hayatın yolunu tutmuştu. 

Pasif Devrim, 6-7 Eylül ve futbol kulüpleri

Pasif devrim, kitlelerin öz örgütlenmelerinin tasfiye edildiği, değişimin ise yukarıdan, devletin kendi iç dengeleri üzerinden yönetildiği bir süreçtir.

Bürokrasi içindeki çatışmalar ve pazarlıklar, toplumsal taleplerin yerini alır; sendikalar ve kitlesel örgütlenmeler bastırılırken, dönüşüm tek bir liderin ya da dar bir yönetici çekirdeğin kararlarıyla şekillenir.

Türkiye’de Rum ve Ermeni halklarının üzerindeki baskı, nüfusun yurt dışına kaçırtılması, ülke içindeki haklarının kısıtlanması, bu toplumları daha da içine kapalı bir hale getirmekteydi. Varlık Vergisi gibi uygulamalarla, Hıristiyan ve Yahudilere, olan baskı sürdürülmüştü. 

Soykırımın ve bu tür baskıların anlaşılması, bireyin kendi algısı, bilinci ve potansiyelinin aşabilen noktalar olduğu için, 6-7 Eylül olaylarına giderken, Türkiye’de işçilerin ve ezilenlerin kendi örgütlenmeleri son derece asgari düzeydeydi. Sendikalar yasal olarak yasaktı ve Hıristiyanların kendi yapılanmaları sürekli kısıtlamalar ile karşılaşıyordu.

6-7 Eylül günü, saldırılara karşı bireysel olarak mağdurların yanında olan insanlar da mevcuttu. Bu gelen saldırının karşısında bu tür destekler yetersiz kalmaktaydı.

Lefter’in evine saldırı da ise, ilk defa ve uzun bir süre istisnai bir durum olarak kalacak bir eylemlilik ortaya çıkmıştı. Fenerbahce taraftarlarının oluşturduğu bir grup, Lefter’in evine gitmiş, onu savunmak için orada olduklarını belli etmişlerdi. Bir savunma grubunun nüvesi sayılabilecek bu tutum, bu tür saldırıların karşısında, örgütlü bir gücün ancak dengeyi değiştirebileceğini göstermesi bağlamında önemlidir.

Türkiye’deki katliamlar tarihinde, tam da böylesi bir savunma gruplarının eksikliğinden dolayı oldukça kanlı sonuçlar çıkmıştır. 

Troçki’nin daha önce işçi sınıfının kazananı olarak gösterdiği spor kulüplerinin bir anlamda önemini ortaya çıkaran kısa bir moment olmuştur. Balkan Savaşları sırasında savaş muhabiri olarak yazılar yazan Troçki, Balkanlar’daki kanın durdurulmasının yolunun bir Balkan Federasyonu’ndan geçtiğini savunuyordu. Bu düşüncenin hayata geçtiğini varsayarsak, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok halklı bir federasyon olarak dönüşümünü başarabilmesi durumunda Lefter’in “Rum” kimliği nedeniyle maruz kaldığı pek çok kötü muamelenin de ortadan kalkabileceği açıktır. Türkiye’ye, yalnızca siyasetle ilgilenmemesi şartıyla giriş izni verilen ve tüm İstanbul sürgün yılları boyunca yakın gözetim altında tutulan Troçki’nin fikirleri ülkede uzun bir süre tanınmamış kalsa da, Büyükada için durum farklıydı; Troçki, dünya siyasetinin önemli bir figürü olarak adalıların gündelik yaşamında bir dünyaca ünlü hemşeriye dönüşmüştü.

Soykırım ve katliamlar çalışmaları, eğer siyasi ve sınıfsal güç dengeleri, bunların taktik ve stratejik durumlarını ele almaz ise, bunlar son aşamada, insanın karşı koyamayacağı ve önleyemeceği bir doğa olayına dönüşür.

Tam da bunları yapanların isteği de budur, katliamın toplumun geneline kabul ettirmek, herkesin bunların aktif katılanı gibiymiş gibi, iklimi oluşturmak.

Halbuki bu tür olaylar, sınıfın ve geniş kitlelerin örgütsüz bırakılması, katil sürülerin ganimet hırsına ve nefretine dayanarak saldırğanlaşması sürecidir. Karşı gelenleri en fazla bireyselliği içinde bırakırlar ve trajediyle ve ufak kahramanlıklarla baş başa kalırız en sonunda. Günlük siyasette bile iktidar partisi kendi gerici aile ve LGBTİ+ siyasetini, halkın tümünün değerleri diye insanlara dayatmaya çalışmaktadır. (Aynı mantığın unsurlarını görebiliriz burada). Siyasi hesaplaşmaya girmek, soykırım ve katliamların nasıl bir daha oluşmaması için de elzemdir ayrıca.

Troçki’nin ayak bastığı Büyükada ve İstanbul nüfusu bir değişimin içindeydi. Alman faşizmine karşı yazdığı, faşist güruhların saldırılarına karşı, taktik ve strateji önerileri, bu fikirleri kaleme alındığı ülkede uzun süre bilinmedi.

Küçük bir adada yaşadıkları için, teyzesinin Troçki’nin aşcısı olması vesilesiyle ve Troçki’nin ada ahalisinin ve bilhassa çocuklarının ilgisini çeken dünyaca tanınmış bir şahıs olarak Lefter’in onu görmüş olasılığı çok yüksek.

Lefter’i Büyükada’da tutan, Troçki’yi aynı adaya çeken ve her ikisini de kendi dönemlerinin toplumsal çatışmalarının merkezine yerleştiren dinamikleri birlikte düşünmek, hem adanın hem de Türkiye tarihinin bu kritik dönemine yeniden bakmamızı mümkün kılıyor.

Son olarak, Türkçe dizi ve film sektörüne küçük bir not düşmek gerekiyor: Yaşamlarını anlattığınız insanların dillerini sahneden silmeyin; bırakın karakterler kendi anadilleriyle konuşsun. Lefter filminde gördüğümüz gibi, bu hem mümkün hem de hikâyeyi daha sahici kılıyor.

(VHY/EMK)

[1] https://www.marxists.org/archive/trotsky/germany/1932-ger/next01.htm

[2] Bkz., Alexandris, Alexis. The Greek Minority of Istanbul and Greek–Turkish Relations (1918–1974)., s.134

“Hıh! Seninle oynamayacağım”

“Futbol oynamak istiyorum, kale buluyorum; bu bir hayal…”
“Ben muzlu dondurma seviyorum ama muzlu dondurma kalmamış; bu bir hayal kırıklığı…”

“Çiçek seviyorsun diye sana çiçek alıyorum, bu bir incelik…”

Bu dünyada dokuz ayını doldurduğunda, dolaylı olsa da, başına bir şey geldi Çiya’nın. Bakım emeğinde yoldaşım olan babasından ayrı, üç ilkbahar, üç yaz, üç sonbahar geçirdi. Ve eğer hayat (devlet?) başka bir çıkış kapısı açmazsa, 8 Aralık gecesine yaklaşırken üçüncü kışı da geride bırakmış olacak. 98 cm boyunda neredeyse 44 aydır bu dünyada yaşayan, görünmez bir iple bağlı olsak da birlikte özgürleştiğimiz bu küçük insanla mevsimler boyu başka türlü bir “birbirine emek verme” ilişkisi kurduk. Dayanışmamız emeğimizle başladı.

Çocuk Hakları

Çocuk Hakları günü vesile olsun diyecektim ama ben Çiya’ya haklarının ne olduğunu anlatmadım şimdiye kadar. Çünkü benim için kendisi zaten bir hak öznesi ve aslında hakkı olanın ne olduğunu biliyor diye düşündüm sanırım. En azından şimdiye kadar ki yaşam pratiği bunu gösterdi – benimle oynamama hakkı olduğunu çok duydum mesela: “seninle oynamayacağım” ya da “bu benim kararım” dediği bir çok an yaşadık. Ama birine haksızlık etmenin ne anlama geldiğini bildiğini düşünüyorum: “Bana haksızlık ediyorsun Çiya” dediğim durumlar ve “ama bu büyük haksızlık” diye tanımladığım olaylarla karşılaşıyoruz çünkü.

Çiya on üç aylıkken yazdığım metinde şöyle demişim:
Şimdiye kadar hep sezgisel karar verdim Çiya’ya nasıl davranmam gerektiğine. O sırada göz göze geliyoruz. Ona nasıl davranmayacağımdan çok eminmişim gibi bakıyorum ki o da bana “şakacı sen de” der gibi, “çok emin olma” der gibi bakıyor. Gülüşüyoruz sonra birlikte.

Kitapları çok sevsek de Çiya’ya “kitabi” davranmadığım konusunda eminim. Sezgilerime güvenmeye devam ediyorum ve konuşmaya başladığından bu yana kendisiyle çok konuşuyoruz; çok konuşan bir çiftiz anlayacağınız. Boyuna inerek göz teması kurarak konuşuyorum Çiya’yla.

Uyandığında, uyumadan önce, yemek yerken, lego yaparken, hayatımız “sonsuzluk ve bir gün” gibi. Sadece bir şeyleri anlatmak için değil; anlamlandıramadığı duyguları varsa onlarla ne yapabiliriz diye, anlamlandıramadığı bir duygu(m) onda kalmasın diye de konuşuyoruz. Çünkü bu duyguların sorumlusunun kendisi olduğunu düşünmesini istemiyorum.

Benim gözümde çocukların en temel haklarından biri - en azından ilk aşamada - onlara bakım emeği verenlerin çocuklarla doğrudan ve güvenli bir iletişim (ve sonuç olarak bir bağ) kurması ve zor duygularla başa çıkmalarına destek olunması. Aynı zamanda çocukların, bakım verenlerin de yorulabileceğini, sıkılabileceğini ya da üzgün olabileceğini fark edebilecekleri bir iletişim alanının kurulması - yani karşılarındaki yetişkinin de duyguları olan bir canlı olduğunu anlamalarına yardımcı olunması. Sanırım bu kurulduktan sonra çocuklar, kendi ihtiyaçlarını ifade edebilme hakkına sahip olduklarını daha iyi kavrayabiliyor ve kendi sınırlarının tanınabileceği bir ortamda olduklarını hissedebiliyorlar.

Çiya’nın seçtiği kitaplar

Birkaç kitap önerisi

Bana en sevdiğin kitaplardan birkaç tane getirir misin, yazıya ekleyeyim dedim. Aşağıda yazdığım kitapları getirdi belki bakmak istersiniz. Hepsi birbirinden keyifli, yaratıcı, birlikte okuduğunuzda laf lafı açacak. En azından bizde öyle oluyor:

●     Mutluluk Bir Tilkidir. Evelina Dacintė. Hippo Kitap.

●     Bugün Üzgün Hissediyorum. Nanna Neßhöver. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023.

●     Meyveler Sebzelere Karşı. Alex Latimer. Domingo Yayınevi, 2023.

●     Ah Keşke! Mies van Hout. Yapı Kredi Yayınları, 2023.

●     Rosa Parks (Küçük İnsanlar, Büyük Hayaller). Lisbeth Kaiser. Martı Yayınları.

●     Herkesin Öyküsü. Kristin Roskifte. Desen Yayınları.

●     Doktor Jîjo. Siya Sitav. Na Yayınları

●     Kafasına Edeni Bulmaya Çalışan Küçük Köstebeğin Hikâyesi. Werner Holzwarth & Wolf Erlbruch. Çev. Bahar Siber, İletişim Yayınları, 2008.

●     Çizgili Zürafa. Thea Baker. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

●     Eğlenceli Sorular İlginç Cevaplar: Vücudum. Anne Rooney. Koç Üniversitesi Yayınları.

●     The Gruffalo. Julia Donaldson. Macmillan Children’s Books, 1999.

Çiya’nın kitapları arasından ben de bir kitap seçtim. Duygularıyla ne yapacağını bilemeyen (!) yetişkinler de bi’ okur belki diye öneri olsun: “Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar?”(Tina Oziewicz& Aleksandra Zajac, 2022, Domingo).

(SA/EMK)

Gölgelerin sakladığı hakikat: Şebbaz

Biz ne zaman ayrı düştük? Ne zaman mahallelerimiz ayrıldı, renklerimizi kaybedip birbirimizden uzaklaştık? Bu sorular bana çoğu zaman fazla romantik gelmiştir. Çünkü aslına bakılırsa çok uzun zamandır ayrıyız ve ayrı mahallelerdeyiz. Belki tarihin çok kısa bir aralığında ortak bir hayale inanıp en azından bir arada durmayı başarmış olabiliriz. Ama tarihin büyük kısmında bu denli uzak ve bu denli kutuplaşmış da değildik.

Yakın evlerde, aynı okullarda ve aynı mahallenin farklı köşelerinde bir arada durmayı başarmıştık, hele de çocukken. Hepimizin kendimize ait hayalleri ve memleketimiz için umutlarımız vardı. Herkes güzel günlere kendi meşrebince inanırdı. Fakat çok uzun süredir gölgeler ve suretlerin arasında yol alıyoruz.

Hakikate ulaşmanın her geçen gün daha da zorlaştığı, kimin gerçek kimin suret olduğunu anlayamadığımız birbirimize olan güvenimizi yitirdiğimiz, sahibinin sesiyle konuşan suretlere bakıp kendi gölgemizden bile korktuğumuz zamanlardayız. Bu karanlık içinde korkudan ağzını bile açamayanlara karşı ışığı arayanlar soruyor; bir tek sözümüz kaldı onu da söylemeyelim mi?

Tiyatro sahnesinde geleneksel formların çağdaş politik dille buluştuğu anlar vardır; bu anlarda ne nostalji ağır basar ne de modernlik kibri. Anlatılmak istenenlere en iyi biçimi sunan, anlatım olanaklarını genişleten her form işlevseldir. Bu bağlamda geçmişten bugüne uzanan anlaşmazlıklarımızı dert ediniyorsak, geleneksel tiyatromuzun olanakları bize yeni anlam katmanları sunacaktır.

Ahmet Sami Özbudak’ın Şebbaz’ı, işte bu olanakları ve gölge oyununu politik ve toplumsal bir metafor olarak kullanan özgün bir eser. Tiyatro Hayali’nin sahnelemesi, metnin çok katmanlı yapısını korurken, Turna ve Mehmet’in hikâyesi üzerinden Türkiye’nin uzun süredir devam eden ayrışmalarına dair ince bir gözlem ve düşünce alanı açar

Oyun, memleketin nüfuzlu kişisi Muhterem Bey’in torununun sünnet düğününde bir Karagöz gösterisi yapılması fikriyle açılır. Bu, aslında Türkiye’nin kültürel hafızasına dair ironik bir başlangıçtır: geleneksel sanatlar artık iktidarın törensel vitrininde birer “gösteri malzemesi” hâline gelmiştir. Fakat Şebbaz, tam da bu vitrinin arkasına geçer. Gölge oyununu yeniden hatırlatmakla kalmaz, gölgenin neye dönüştüğünü de sorgular.

Karagöz’ün yüzlerce yıllık geleneğinde bizim daha çok “hayali” olarak bildiğimiz “şebbaz” geceyle oynayan, gölgenin ustası anlamına gelir.

Oyun bu kavramı metaforik bir düzleme taşır: “Gölge sureti çağırır, hikâye ışığın koynunda ses bulur... ‘Şeb’ gece demektir, ışığın hüneri gecedeyse şebbaz, gölgenin hünerini gösterendir.” Şebbaz, gölgeyle oynamanın değil, gölgenin içinden konuşmanın oyunudur. Şebbaz içine düştüğümüz karanlıktaki suretleri bize gösterir.

Tiyatro Hayali’nin repertuarına baktığımızda, Şebbaz yalnızca çağdaş bir gölge oyunu deneyimi olarak değil, kurumun tarihsel ve biçimsel seçimlerinin bir devamı olarak da okunabilir.

Grubun daha önce sahnelediği oyunların pek çoğu (özellikle son dönem oyunları), Ahmet Sami Özbudak’ın metinlerine dayanıyor ve yazarın oyun yazımındaki izlekleri ile de dikkat çekiyor. Özbudak, eserlerinde genellikle Türkiye’nin politik ve toplumsal çelişkilerini, bireylerin seçimleriyle ve tarihsel bağlamla ilişkilendirirken, geleneksel biçimlerle modern anlatı tekniklerini bir araya getirmeye çalışıyor.

Tiyatro Hayali de bu seçiciliği hem metnin estetik bütünlüğünü hem de seyircinin tarihsel ve kültürel bağlamla ilişki kurmasını gözeterek sahneliyor.

Şebbaz bu anlamda, yalnızca gölge oyununu çağdaş bir yorumla sunmakla kalmıyor; yazarın daha önceki metinlerinde de sıkça gözlemlediğimiz “geçmişle bugün arasında köprü kurma” çabasının sahnedeki somut hâli olarak öne çıkıyor.

Böylece Tiyatro Hayal’in tarihsel repertuar seçimi, Özbudak’ın oyunlarının sürekliliğini ve geleneksel tiyatromuzu güncel sorgulamalarla buluşturma hedefini açıkça ortaya koyuyor.

Tiyatronun adından da bunun bilinçli ve sürekli bir tercih olduğu zaten anlaşılmaktadır. Bu hâliyle bir janr oluşturmayı başarmış görünüyor. Tiyatro ortamımızda uzun diyebileceğimiz bir süredir bunu yaparak da kendine ayrıcalıklı bir yer edindiği rahatça söylenebilir.

Sahne tasarımı ve ışık kullanımı, Turna ve Mehmet’in ayrışmasını ve gölge metaforunu güçlendiriyor. Barış Dinçel’in çok işlevli dekoru hem geleneksel gölge oyununu hem modern tiyatro dilini bir arada sunuyor.

Yakup Çartık’ın ışık tasarımı, geçmişten gelen dostlukları ile bugünün ayrışmış dünyası arasındaki mesafeyi görselleştirken, gölgeler, suretler ve insanların zıtlıklarını daha da görünür kılıyor. 

Cengiz Samsun’un kukla ve tasvir çalışmaları, gölgenin anlatının merkezine yerleşmesini sağlıyor ve karakterlerin içsel dünyalarına dair ipuçları sunuyor. Devasa kuklalar temsil ettikleri karakterlerin üzerimizde yarattığı psikolojinin adeta vücut bulmuş hâli gibi. Oyuncular, zaman zaman perde önüne, zaman zaman arkasına geçerek seyirciye hakikat ve temsili sorgulatıyor; bu geçişler, oyunun metaforik katmanlarını güçlendiriyor ve izleyiciyi yalnızca gözlemci değil, aynı zamanda sahnenin bir parçası hâline getiriyor.

Fatih Koyunoğlu’nun Turna performansı, karakterin geçmişten gelen dostluk bağlarını ve yeni yaşam seçiminin getirdiği içsel kırılganlığı sahneye taşıyor. Sakin ama derin, bazen sessizliğiyle konuşan bir oyunculuk sergiliyor; izleyici, Turna’nın kararlarının ardındaki ağırlığı hissediyor.

Erdem Akakçe’nin Mehmet yorumu ise enerjik, yer yer öfkeli ama samimi; karakterin solcu ideallerini ve geçmişten gelen dostluğun yarattığı duygusal karmaşıklığı yansıtıyor. İkilinin sahnedeki etkileşimi, geçmiş ve bugün arasında bir gerilim alanı yaratıyor; diyalogları, gölge-perde ilişkisiyle birleşerek hem politik hem psikolojik bir ritim oluşturuyor. Karagöz-Hacivat geleneğinden beslenen yapı ve doğaçlamalar, oyuna hem katartik hem eleştirel bir boyut ekliyor; seyirci kahkahalarla gülerken, alttan alta bir hüzün içini sızlatıyor.

Oyun boyunca gölge, yalnızca görsel bir unsur değil, karakterlerin içsel dünyalarının ve toplumsal bağların metaforu hâline geliyor. “Gölgeyi susturursan, sesini de kaybedersin” gibi metaforik anlatılar, oyunun politik ve psikolojik derinliğini güçlendiriyor. Seyirci, yalnızca iki eski dostun çatışmasını değil, Türkiye’nin politik ayrışmalarının bireyler ve ilişkiler üzerindeki etkilerini de gözlemliyor.

Sahneleme, biçim ile içerik arasındaki dengeyi sürekli koruyor. Emrah Eren’in rejisi, gölgeyi anlatının merkezi bir unsuru hâline getirerek, oyuncuların bedenlerini ve seslerini içine katıyor. İzleyici, Turna ve Mehmet’in arasındaki mesafeyi yalnızca sözlerden değil, gölge ve ışıkla şekillenen sahne hareketlerinden de algılıyor. Masalsı anlatı, sahnenin gerçeklik algısını esnetse de oyuncuların performansı ve sahne tasarımı sayesinde çatışma hep hissediliyor.

Oyun, politik metaforlarıyla da öne çıkıyor. Karakterlerin geçmişten gelen dostluklarının zamanla politik ayrışmalar nedeniyle kopması, oyunun başlangıç dinamiğini oluşturur. Turna ve Mehmet, birbirlerine düşman olmuş olmasalar da Türkiye’nin kolektif hafızasının ve politik ortamın zorlamalarıyla farklı dünyalara sürüklenmişlerdir. “Bir zamanlar aynı sokakta oynardık, şimdi perde arkasında gölgelerimizle konuşuyoruz” gibi replikler, bu durumu dramatik ve metaforik biçimde aktarıyor. Fakat hikâye ilerledikçe eski dostluklar hatırlanıp ortak düşman daha da görünür hâle geliyor. Atlatılacak badire onları birbirine daha da yaklaştırıyor ve bir arada durabilmenin önemini hatırlatıyor.

Şebbaz, çağdaş tiyatromuzda nadiren gördüğümüz bir biçimsel ve politik bütünlük sunuyor. Oyunda gölge, geçmişin ve toplumsal baskıların bir metaforu olarak işlev görüyor; ışık ve gölge arasındaki geçişler, bireyin kendi karanlığıyla, kolektif hafızayla ve toplumsal ayrışmayla yüzleşmesini sağlıyor. Mizah, melankoli ve eleştirellik bir arada sunuluyor; seyirci hem gülüyor hem de düşündürülüyor.

Oyunda, doğaçlama hissi veren oyunculuklar ve geleneksel Karagöz unsurları, modern dramaturgiyi boğmadan kültürel hafızaya dair bir ritim kazandırıyor. Oyunun üst metni ve alt metni arasında kurulmuş uyum, sanki az önce biz söylemişiz gibi kurulan çift anlamlı cümleler Türkiye yorgunu seyirci için bir nefes alma alanı açıyor.

Şebbaz, geleneksel tiyatroyu nostaljik bir süsleme olarak değil, toplumsal ve politik sorgulamanın aracı hâline getiren özgün bir eser. Turna ve Mehmet’in hikâyesi, bireysel tercihlerin, dostlukların ve politik ayrışmaların bir yansıması olarak sahnede yankılanıyor.

Oyunculuklar, sahne tasarımı ve ışık kullanımı, bu çatışmayı metaforik bir düzlemde güçlendiriyor. Seyirci, oyundan çıktığında yalnızca bir gösteri izlemiş değil; kendi gölgesi, toplumsal gölgeler ve kültürel hafızasıyla ilgili sorularla salondan ayrılmış oluyor. Şebbaz, ışığın değil, gölgenin içinden sorular soruyor ve bu sorular, izleyicinin zihninde uzun süre yankılanıyor.

Şebbaz

Yazan: Ahmet Sami Özbudak

Yönetmen: Emrah Eren

Dekor ve Kostüm Tasarımı: Barış Dinçel

Müzik: Deniz Bayrak

Işık Tasarım: Yakup Çartık

Dramaturg: Sinem Öztürk

Tasvir ve Kukla Tasarımları: Cengiz Samsun

Afiş Tasarımı: Berkcan Okar

Afiş ve Oyun Fotoğrafları: Ozan Güzelce

Oyuncular: Erdem Akakçe & Fatih Koyunoğlu

Hayali: Aytek Önal

Yönetmen Yardımcısı: Ahmet Balta

Reji Asistanı: Barış Kırantepe

Dekor Realizasyon: Sırrı Topraktepe

Sahne Amiri: Çağatay Tok

Ses Kumanda: Sait Yamaner

Işık Kumanda: Mehmet Doğan

Sosyal Medya: Devrim Lüküslü

Dijital Pazarlama: Emrullah Bilgin

(NK/EMK)

İmralı yoluna çıkanlar ve yoldan çark edenler

Yıllarca dillendirildi, “kendi sağından medet ummak” mevzuu. İdeolojilerden umar beklerken, kimi ideolojik kalıpların iflas çağını yaşadıklarını görmenin, hissetmenin felaketi de vardı elbette bu zaman diliminde.

CHP kendini “ortanın solu”na yerleşik bir çizgide görürken, AP ve sonraki muadilleri de ortanın sağını kendine yakıştırır bir kavramsallık modunu telaffuz edemediklerinden milliyetçi-muhafazakâr bir sağcılığı kendilerine uygun ve yakışır bulmuşlardı.

CHP’nin dışında kalan ve kendine “sol” diyen yapıların önemli bir kesimi ise, üzerlerine yakıştırıp yapıştırdıkları “Kemalizm” gömleğinden sıyrıldıkları anda solculuklarına halel geleceğini içselleştirerek tuhaf bir Kemalist solculukta ısrarlarını sürdürdüler.

AP (Adalet Partisi) ve sonraki muadillerinin gelenekselliklerinin dışında kalan, kimileri faşizmi, kimileri de İslamcılığı kendine yakıştıranlar ise, sağın farklı türlerdeki paydaşlığı ile kabul görmeyi hep tercih ettiler.

Son yarım asırdır, önceki zamanlardan kendi ekseni etrafında bir döngü yaratıp, iki asırlık çözümsüz “Kürt meselesi” üzerinden inkârcı politika üreten muktedirlere karşı Kürt siyasal hareketine baktığımızda, aslında yukarıda izah edilen sağdan sola bütün legal ya da örtülü, bilinen siyasal örgütlenmelere şaşırtıcı bir hat ve kanal değiştirme süreci yaşattıklarını görüyoruz. Yeni oyun kuruculuğuyla, gelenekselleşerek katılaşan yok sayıcı, linççi ve nefret söylemi ile beslenen klasik sistem oyununu bozarak yeni politik sürecin adeta aktörü haline dönüştü Kürt siyasal hareketi.

İki güncel politik örnekle yukarıdaki paragrafları neden yazdığımın altını çizmek istiyorum.

MHP lideri Devlet Bahçeli, Mecliste grup toplantısında yaptığı konuşmada “Komisyon İmralı’ya gitmezse, ben giderim” diyerek başlatılan sürecin kararlı, başat ve güçlü aktörü olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu.

Basından izleyebildiğim kadarıyla CHP ise İmralı’ya gidip gitmeme konusunda net bir tavır sergileyemeyip, adeta “gidilmesin” dercesine; komisyondaki kimi vekillerinin tercihleriyle sadece “gidilsin” diyen birkaç vekilin isimleri kamuoyunda ve medyada paylaşıldı.

Elbette bu örneklere ve tercih/tavırlarına baktığımızda, “alışılagelmiş” sağ-sol hattını müdafaa edenlerin durdukları yer sizce de tartışılır olmuyor mu?

Bu iki yapının dışında, “açık Kemalist” solun hâlâ “Kürt anasını görmesin” edasıyla, “utangaç Kemalist” solun ise süreç konusunda adeta tahrip olursa “biz demedik mi” modunda olduğunu artık çoğu kişi biliyor ve failler de kendilerini gizlemiyor zaten.

Sağın tahripkâr kimi müflis siyasetçileri ise o hep linç-nefret kusuculuğu ve kaybedenler kulübü modundan bir türlü çıkma gereğini duymadıkları gibi, orada politika yapmanın gereğine de inanıyorlar.

Tuhaf olan şu ki: sağın daha da sağcılaştığı, kendine sol diyenin de yüzünü sağa çevirerek sağdan medet umarak Kürt’e karşıt politika üretme derdinde olduğu; hatların birbirinin içine geçerek karmaşıklaştığı sahiden tuhaf zamanları yaşıyoruz. Adına çözüm ya da çözüme doğru evrilmesi muhtemel “geçiş süreci” için, bütün iyi niyetli çabalar/emekler dışında, hayli kirli siyasette ısrar edenleri galiba teşhir etmek gerekiyor…

Bu bir siyasal süreç aktör/örgüt fotoğrafı elbette. Gidişatı ve menzili ise belki başka bir yazının konusu…

(ŞD/EMK)

Optik beyaz dişler

Reklamcılık zor iş, ama halkla ilişkiler çok değişik bir iş. Kendi aralarındaki ayrıma göre derler ki reklamcı ürün pazarlar, halkla ilişkilerci o ürünün çok istenmesini sağlayan ortamı oluşturur. Evet, bunlar da meslek, gelir kaynağı birer iş.

Benim aklımın almadığı kimi reklamlar var. Gerçi benim aklımın aldığı pek az şey var, ama o ayrı bir mesele. Uzun zamandır optik beyaz dişlere taktım kafayı. Optik dediğin gözle ilgili. Ortaokulda fen bilgisi dersinde okuttular. İşte efendim içbükey mercekte görüntü şurada oluşur, dışbükeyde burada oluşur…

Bu durumda optik beyaz dediğin, göze öyle görünüyor demek olsa gerek. O zaman, benim dişim beyaz değil de dişime bakanın gözüne öyle görünüyor. Bu durumda dişimi beyazlatan değil, göz aldanması sağlayan ürün satın aldım demek oluyor değil mi? Fevkalade!

İş bununla kalmıyor ve giderek karmaşıklaşıyor. Yeni favorim çamaşırların açık alanda kurutulmuş gibi kokmasını sağlayan deterjan reklamı.

Eskiden tek göz oda derlerdi, şimdi 1+0 denilen, balkonsuz, penceresiz bir alanda barınıyorsun, diyelim. Çamaşırı da yatağının yanındaki katlanır askıda kurutuyorsun. İşte bu deterjanla yıkandığında çamaşırlar güneş görmüş, güzelce havalanmış gibi kokuyor. Sen de çamaşırlarını koklayarak güneşli günler hayal ediyorsun.

Bununla biter mi? Bitmez! Zaten bu işler “ev yapımı tadında” ile başladı, sonra pamuksu yüzeyler geldi. Pamuk değil, pamuksu. Memlekette üretilen pamukla neler yapılıyor bilmiyorum ama çok gizli bir yerden duyduğum kadarıyla “pamuk tıkamak” da bitmiş, silikon sıkıyorlarmış. Benden duymuş olmayın siz yine de.

Bu arada “ev yapımı tadında” lafını ilk duyduğumda aklıma Matrix filminde “o kırmızılı kadını ben tasarladım” diyen Mouse gelmişti. Neo nam kahramana “senin tavuk yediğini zannetmeni nasıl sağlıyorlar? Peki gerçek tavuğun tadını kim biliyordu?” diye soruyordu ya, belki şimdi o aşamadayızdır.

Neyse efendim, tüm bu “öyleymişçesine reklamlarının” yanında Tarım ve Orman Bakanlığının gayet gerçek tağşiş listeleri yayınlanıyor. Adı bile anlaşılmaz değil mi? Tağşiş Arapça kökenli; aslında paranın ayarını bozmak anlamına geliyor, kısaca sahtecilik.

Muhterem Bakanlık öyle dümdüz sahteciler demiyor da böyle diyor. İşte sucuktan tavuk kanadı, zeytinyağından motorin, lahmacundan paça, peynirden süt tozu falan çıkıyor. Bunlar listeleniyor, yayınlanıyor, arada sırada haber oluyor. Kimsenin pek umursadığı da yok, millet ne bulursa yemeye devam ediyor. Doğal olarak.

Ama geçen haftaki bir haber işin biraz “şeyinin” çıktığını gösterdi. Bir dondurmada biraz dışkı kökenli bakteri çıkmış. Birazcık bundan var yani işin içinde. Bu millete “şey” yedirmek bir işkence yöntemiydi, gelinen aşamada parayla satın alıp afiyetle yemişiz, iyi mi?

Çok kuvvetli ve kudretli idareler bütün bunlara karşı ne yapıyor derseniz, çok fena para cezası kesiyor! Memlekette usulsüzlük yöntem, usulsüzlükten para kazanmak bütçe denkleştirme yolu olunca bize de ne satarlarsa onu yemek düşüyor elbette.

Biz de ne yapalım, içinde ne olduğunu bilmediğimiz ürünlerden oluşan kahvaltımızı yapıp, optik beyaz dişlerimiz olsun diye dişlerimizi fırçalayıp açık havada kurutulmuş gibi kokan giysilerimizi giyip şu saçma hayatı satın almak için çılgınlar gibi çalışacağımız işimize gidiyoruz.

(ÖE/EMK)

Hikâye iyi bitecek, üzülmeyin

Kafkaesk bir roman gibi yaşadığımız bu günler hiç bitmeyecek sanki. Herkes artık dibe vurduğumuzu konuşuyor. Korkunç bir toplumsal-siyasal çürüme içinde yaşıyoruz; nasıl yaşamaksa bu! Sanki bekliyorduk böyle olacağını, hazırdık karşılamaya! “Niye şaşırdın ki?” diye soranların çaresizliğe boyun eğişleri bundandı herhalde...

Ülkede seçimle gelmiş yöneticileri bir çırpıda suç örgütü üyesi diye ilan eden, 3741 sayfalık; kimin nasıl yazdığı meçhul, kimin kaç ayda okuyacağı belirsiz devasa bir iddianame sanki okunmasın, sadece öylece kabullenilsin diye uzatılmış kaotik bir metin olarak kâbus gibi önümüze fırlatılmış duruyor.

Kafka aramızda yaşasaydı kim bilir kaç roman daha çıkarırdı bundan!

Metro inşaatı yakınında yıkılan evin altında kalanlar, kaçak binada korumasız çalışan işçi kadınların çoluk çocuk bir arada ölümü göze alarak nasıl çalıştıkları ve sonra çıkan yangında ölmeleri, otelde zehirlenerek hayatlarını kaybeden dört kişilik bir ailenin günlerdir konuşulan acılı haberleri.

Kaza nedeni izah edilemeyen düşen askerî uçakta kaybettiğimiz askerlerimiz ve onların üzüntülü aileleri, bu sırada geçen yıl toprak kayması ile meydana gelen maden cinayetine rağmen aynı yerde faaliyete yeniden geçme hazırlıkları, iktidara yakınlığı bilinen bir şirketin doğayı katleden, durmak bilmeyen iştahı…

Daha da yazsam “yeter, kes artık” diyeceğiniz, durmak bilmeyen sıkıcı olaylar hepsi. Her sabah televizyonu açar açmaz bir yenisiyle karşılaşmaya artık alıştığımız berbat haberlerin içinde boğulup kalmamız… İşte hayat buysa, günlerdir, haftalardır, aylardır yaşadığımız şey böyle bir şey.

İşin daha korkuncu, bu durum ayakta kalmaya çalışan yoksul, ezilmiş, çaresiz insanların çektikleri ıstırabı bile hafife alacak bir ironiye doğru gidiyor. Sürünerek yaşamak böyle bir şey oldu artık. Bir ülke böyle de batıyor işte: Bir yanda 40 dakikada tükenen, en ucuzu 7 bin TL olan Tarkan konseri biletleri konuşuluyor, diğer yandan çocuğunu yarı aç okula göndermek zorunda olan annelerin gözyaşlarıyla dolu, fakirleşmenin zenginlere yaradığı bir memleket burası…

Şikâyet eden, sorumluyu gösterenler üzerinde ise yargının kılıcı sallanıyor hemen. Rıza, gerçek egemenlerin sözlüğünde en itibarlı kelime oldu. “Razı değilsen başına gelecekleri düşün,” dercesine ağzını açana başlatılan sorgulamalar, gelsin tutuklamalar. Yargı, hukuku cezalandırmaya yönelik bir sorguya dönüştürmüş sadece; adaleti sağlamak için değil…

Yargıya güvenin yıkılması yok oluşun özet hikâyesi aslında. Bunun tetiklediği yaşam güvensizliği, devlet dediğimiz üst otoriteye bakışı da belirliyor.

Devlet, basit bir klientelizmin elinde yararlanma ve güç devşirme aracı olmuş. “Kollama, kayırmacılık, iltimas ya da patronaj ilişkisi, siyasi destek (genellikle oy) karşılığında mal ve hizmetlerin (iş, ihale, sosyal yardım, bürokratik ayrıcalık) değiş tokuş edildiği, asimetrik bir toplumsal ve siyasal ilişki biçimidir” diye açıklıyor bunu siyaset bilimciler. Bizde olanın tam karşılığı bu…

Bir de bunun karşı hamlesi sayılacak toplumsal refleksler var elbet. Tarih boyunca sol düşüncenin söylemlerinden eksik etmediği tespitler, savunduğu doğrular yüzünden neler çektiğini bilmeyen mi var! Solun savunduğu terminoloji ne çabuk unutuldu oysa. Yoksulluğun, iş cinayetlerinin, asgari ücret belirleme komedisinin altında sınıf temelli bir paylaşım düzeni var ve bunun asıl sorumlusunun ise kapitalizm olduğunu savunmak yanlış değil.

Şimdi kim kurtaracak bu çıkmazdan bizi? New York’ta belediye seçimini eski bir solcu kazanıyor, neden? Brezilya’da Devlet Başkanı Lula eski bir sosyalist. Şili’de ilk turda komünist Jara oyların çoğunu almış, biliyor musunuz? Evet, dünyada sol eskisi kadar güçlü olmasa da, şimdi haşin bir küresel rekabetin yarattığı çok yönlü tehdit, sol-sosyalist siyaset eksikliğinin türevi sayılmalı.

Türkiye’de de durum farklı değil. CHP, parti içinde Kılıçdaroğlu aymazlığı/gericiliği terk edildiğinden beri kendine yeni bir çıkış yolu arıyor. Ülkenin umudu olmuş artık. Bütün bunların dünya genelinde yaşanan siyasal buhran ile yan yana olması tesadüf değil.

Üstelik tam bu sırada ülkenin asırlık Kürt sorununu, kendi şartlarına göre evrilecek bir kıvamda olmasına çalışan derin güçlerin sahiplenmesi de tesadüf değil. Bunun da adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması için kafa yoracak yeni bir sol-sosyal demokrat zihin haritası şekillenmek zorunda. CHP yakında yeni bir kurultay daha yapıyor. Sanırım bu konu da ele alınacak.

Evet, böyle bir kargaşadan geçerken kafamızın karışmaması asıl öncelik olmalı. “İyimser olmak zorundayız” demek tam da böyle günlerde anlamlı geliyor bana.

(AG/EMK)

Sokak kütüphaneleri: Avrupa’nın en sakin kamusal alanı

Avrupa şehirlerini adımlarken, hemen bir sokak başında, bir park içinde, bazen de bir nehrin kıyısında sevimli bir kütüphane yoluna çıkabilir. Edebiyat, çocuk kitapları, tarih, ekoloji, teoloji, yemek kitapları...

Ne ararsan bulamazsın elbette, ancak hiç beklemediğin güzel süprizlere de açıķ kalmak en iyisi. En çok da çocuk kitapları dikkatimi çeker. Kendi çocukluğumdan itibaren sevdalandığım kitap kokularına bu şekilde denk gelmek insana çok iyi geliyor. Bazen kitaplar arasında çocuklar ve de hep çocuk kalanlar için resim yapma paletleri, boyalar...

Eski zamanlarda kalan resimler, tablolar, gökkuşağı renklerinden papyonu ile bir peluş ayı yavrusu, müzik CD ve DVD'leri, filmler...

Birde o kütüphanelerin önünden geçen insanların yüz ifadeleri vardır; kimisi merakla eğilir, kimisi çekingen bir tebessümle kapağı aralar, kimisi ise eline aldığı kitabın sayfalarında bir anlığına kaybolur, yanındaki köpeğine dikkat keserek. Her biri küçük bir hikâyeye dönüşür orada. Bazen bir annenin çocuğuna yüksek sesle okuduğu birkaç satır yankılanır, bazen yaşlı bir adamın elinden düşmeyen sararmış bir roman, geçmişle bugünün arasında bir köprü olur. Sokak kütüphaneleri, kimsenin kimseden izin almadığı, sessiz bir dayanışma alanıdır aslında — okumanın, paylaşmanın ve anı biriktirmenin en mütevazı hâli.

Bir başka gün aynı kütüphanenin önünden geçtiğinde, bıraktığın kitabın yerinde bir başkasını bulursun. Belki senin kitabını biri almış, belki de o kitabın yeni bir evi olmuştur; tıpkı senin bir gün tesadüfen eline geçen bir kitabın sana yaptığı gibi, bir başkasına da iyi gelmiştir. İşte bu döngü, Avrupa’nın soğuk taş, beton sokaklarında bile insanın içine sıcaklık veren o görünmez ağı örer: kitapların diliyle kurulan dostluk, sessiz ama kalıcı bir bağdır.

Sabah henüz güne uyanmamışken, küçük kasabam Tardets’te çekirdek ailem Merdo ve Uméa’yı ¹ uykunun sıcaklığına bırakarak çıktığım uzun yolculuğun ilk durağı Bayonne’da, beni bir tablonun içinden taşan sıcak renklerle karşılayan bir gökyüzü karşıladı. Koyu maviden kehribara, turuncudan altın sarısına uzanan o geniş göksel yayılım, içimde taşıdığım umutla buluşup yüzümde bir tebessüme dönüştü; barışın renkleri tam da böyle bir sabahın içinden yükseliyor olmalıydı.

Suyun yüzeyine kusursuzca yansıyan bu ışık, yolculuğumun hem başladığı yeri hem de vardığım her yerde yeniden kurduğum iç dengeyi hatırlatırken, sessiz şehir siluetleri barışın çağrısını bekler gibiydi. Ve şimdi, Kürtler bir kez daha barışı haykırmak için Köln’de buluşmaya hazırlanırken, aylardır emek veren hevallerimin heyecanı da tıpkı bu şafak gibi, karanlıktan sıyrılıp aydınlığa doğru akmaya hazır bir sel hâline geliyordu.

Bu uzun yolculuk için biraz önce geldiğim Bayonne'un sokaklarına karışmadan nehrin üzerindeki tarihi köprüden geçiyorum. Geçerken de telefomun not defteri bölümüne bunları yazıyorum. Köprüyü  adımlarken, kentin suyla ve tarihle kurduğu ilişkiyi hissediyorsun. Adour Nehri, Pireneler'in orta kesimlerinde, Bigorre'da doğar. Campan Vadisi'nde çoğu Adour olarak adlandırılan akarsularla beslenir. İkibin metre yüksekte doğan Adour du Tourmalet ve Adour d'Arizes, Adour de Gripp'i oluşturmak üzere birleşir.

Adour Nehri boyunca uzanan taş köprülerin altından geçen sabah ışığı, hem eski bir Avrupa hikâyesine hem de bugünün ritmine dokunuyor. Tam da o anda bir köşe başında, nehrin kıyısında kırmızı beyaza boyanmış ahşap kütüphane ile bir kez daha yollarım çakışıyor: bir sokak kütüphanesi. İçinde birbirine benzemez kitaplar — bir çocuk masalı, bir şiir seçkisi, bir roman…

Sanki oradan geçen herkes kendi hikâyesinden küçük bir parça bırakmış. Bu minik kütüphaneler bana hep “paylaşmanın inceliği”ni hatırlatır. Kütüphaneler artık sadece duvarlar arasında değil; rüzgârın, yağmurun ve sabah serinliğinin içinde de nefes alıyor.

Elime eski bir çocuk kitabı alıyorum, kapağında renkleri solmuş bir balık resmi var. Sayfalarını çevirdikçe burnuma hafif bir rutubet kokusu karışıyor, ama o koku bana çocukluğumun kitaplarını, annemin ve kardeşlerimin sessizce dinledikleri gaz lambasindaki gece okumalarımı hatırlatıyor.

Bir an düşünüyorum; belki bu kitabı buraya bırakan da tıpkı benim gibi yollarda yazı yazan, başka bir şehirde çocukluğunu arayan biriydi. Avrupa’nın sokak kütüphaneleri biraz da bunun için güzel — kimseyi tanımadan, ama herkesle aynı duyguda buluşmak için. Bayonne’un sabahında o küçük kütüphanenin önünde, kitapların sessiz dostluğuyla gün biraz daha ısınıyor.

Kapağında iki erkek çocuğunun olduğu Alphonse Duadet'in ‘l'enfant espion’ kitabını usulca çantama indirip valizimi yerde sürüyerek yavaşça yürümeye devam ediyorum.

Nehrin üzerinde süzülen sabah sisiyle birlikte, içimde bir dinginlik hissi büyüyor. Her şehirde, her kütüphanede, her kitapta biraz kendimi buluyorum sanki. Yolculuk dediğimiz şey, bazen sadece bir yerden bir yere gitmek değil; insanın kendi içinde sessizce aldığı yollardan ibaret. Sokak kütüphaneleri, bu içsel yolculukların küçük durakları oluyor — bir kitabın kapağında, bir çocuğun çiziminde, bir yabancının el yazısında karşılaşmaların sıcak izleri kalıyor.

Belki bir gün, bir başkası bu satırları bir kütüphane kutusunun içine bırakır, benzer bir sabah yürüyüşünde eline alır, merakla sayfalarını çevirir. Kim bilir, belki de o kişi de kendi yolculuğuna başlamıştır çoktan. Kitaplar, tıpkı bizler gibi, durmazlar; elden ele, şehirden şehre, kalpten kalbe dolaşırlar.

Bayonne’un bu sessiz sabahında içimden geçen tek şey şu oluyor: ne güzel ki hâlâ paylaşmanın, okumanın, birbirimize dokunmadan da birbirimizi hissetmenin yolları var.

Bu yolculuk dönüşü telefonuma Merdo’dan inen dizelere bırakıyorum...

İyi yollar olsun…

Zamanın gerisinden anılar

usulca canlanıversin.

O karanlık, sahte şehir ışıklarına

aldanma sakın!

Salıver kendini yollara—

belki de gidişler demek daha doğru.

Bırak akışına her şeyi;

bir gökkuşağının sonsuzluğu gibi hisset gidişleri.

Koca yürekli kalpleri yaşa,

bir kırlangıç gibi özlemleri

en saf hâliyle

gömüver içine.

Uçuver hasretlerine…

Sessiz, tek ranzalı bir hücrede

eskitilmiş ve hasretle doldurulmuş bir odadan

umuda yeniden uzanan bir tırtıl gibi—

Uçuver…

Baharlı, rengârenk bir sabahın kokusunda,

mavi kanatlı bir kelebek olup

uçuver sevdiğim,

uçuver…

(EJA/EMK)

İç dökmenin de ötesinde

Hadi konuşalım. Uzun süredir yapmadığımız bir şeyi yapalım toplum olarak ama halının altındakileri çıkaralım. Belki işe yarayan bir şeyler olur.

Zira biz işimize gelmeyeni halının altına süpürmeyi severiz. Hadi konuşalım dünden ve bugünden. Yarına daha sağlam adımlar atmış oluruz böylece.

 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nü geride bıraktık. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapımızda. Çocuk haklarına dair ne söylenebilir diye düşündüğümde çocukluğu çalınan çocuklar adına hiçbir şey yapamamanın utancından başka bir şey hissetmediğimi söyleyebilirim.

Erkek egemenliği

Bir okulda merdivenden itilen otistik çocuk, çocuk yaşta çalışmak zorunda bırakılıp burada anlatamayacağım bir vahşet içinde hep çocuk kalanlar, yeti çeşitlilikleri gözetilmediği için akranlarıyla eşit koşullarda olamayan engelli çocuklar.. 25 Kasım’a dair söz kurma hakkını kendimde görmüyorum.

Çünkü konunun özneleri var ve bizim de payımız olan eşitsizliğe karşı her gün onurlu mücadele örnekleri yaratıyorlar. Kadın cinayetlerinin vahşet biçiminde sürdüğü, erkek egemenliğinin her alanda kendini gösterdiği koşullarda tüm yaratıcılıklarıyla. Kendi adlarına söz kurup sorunlarını tartıştırma gücüne sahipler.

Ya hiç konuşulmayan ya da talepleri her zaman ikincil planda olan kesimler? Mesela geçtiğimiz hafta kanser hastası bir baba engelli kızını öldürdü.

Hani ateş biraz da düştüğü yeri yakar ya en çok engelli çocuğu olan ve kendisi yaşamadığında çocuğunun tek başına yaşamını sürdüremeyeceğine inanan aileler yorum yaptı üzerine.

Hiç kelimelerin ardına sığınmayacağım. Çünkü biliyorum ki kurduğum cümleler havada dönüp kaybolacak. İtiraf edeyim ne diyeceğimi de bilmiyorum.

Tek bildiğim bu konunun sürekli kanayan bir yara olduğu ve hamasi sözlerin bir işe yaramadığı. Kimsenin bu şekilde bir başkasının yaşamını sonlandırması kabul edilemez. Faile sövüp saymak da toplum “vicdanını” rahatlatmaktan başka bir işe yaramaz. Ortada bir gerçeklik var ve tek bildiğim yok saymakla bu gerçekliğin yok olmadığı.

Hadi herkes şapkasını önüne koysun ve düşünsün. Bu durumun cinnet noktasına varmasında herkesin ne kadar payı var.

Sistem engellilerin eşit, erişilebilir ve onurlu bir hayat sürmesi için ne yapıyor? Okullardan çevrilen çocuklar, yetenekleri gözetilmeyen çocuklar, sürekli “kusurlu ve eksik” muamelesi gören çocuklar…

Yani en baştan yok sayılan çocuklar. Gerekli koşullar sağlanabildiğinde herkes bir alanda yetkinleşebilecekken yetkinleşme koşullarının oluşturulmaması. Ailelerin yalnız bırakılması, “tedavi” ve klişelerden başka çözüm sunulmaması onlara. Ya toplum?

Onun biran önce sağlamcılığın yarattığı sırça köşkünden inip engellilerle eşit ilişkilenmeyi öğrenmesi gerekiyor. “Ben her şeyi kendime göre dizayn edeyim, dayanışma değil yardım üzerinden ilişkileneyim, nefretle merhamet arasında bir yerde konumlandırayım” gibi bir dünya yok.

Mesela son bir haftada dikkatimi çeken iki olay toplumun bizimle ilişkilenmesi açısından ibret vericiydi. İlk örneği ben yaşadım.  

Sürekli söz ettiğim kaldırımda yürürken yine park etmiş bir arabayla karşılaştım. Yoldan hızla arabalar geçiyordu ama başka bir yol olmadığı için kenardan yola indim park eden arabanın yanından geçip tekrar kaldırıma yöneldim. 

O arada arabadan bir kadın indi. Bastonu tutan elimi tutarak zaten bildiğim ve ilerlediğim yolu bana tarif etti. Aracın kendisine mi ait olduğunu sorduğumda “evet” dedi. “Niye buraya çekiyorsunuz engel oluyorsunuz” dedim. “Size yardım ettim ama” dedi.

Elime bavul kulpu bana da dolayısıyla bavul muamelesi yaparak “yardımcı olan” arkadaşın idrak etmeyeceğini bile bile “siz kaldırımı işgal etmeseydiniz yardım etmenize gerek kalmazdı” dedim. Yanıt olarak “karşı kaldırımdan yürüyebilirdiniz” dedi. Bende “insan bunu söylemeye utanır” dedim ve birbirimize ağzımıza geleni sayarak ayrıldık oradan.

Düşünün ”çok duyarlı bir insan.” Toplumun çoğu kesimi gibi. O kadar duyarlı ki önce benim önüme engel koyacak, sonra bana yardım edip egosunu rahatlatacak. Bu olay tekil bir olay değil. Toplumun büyük bir kısmı böyle.

“Çok duyarlı” ama çocuğunun sınıfında engelli istemez. Evini bir engelliye kiraya vermez. Yani “gönlünden ne koparsa” onu verir engellilerle ilişkilenirken. Sorun tam da burada. Kimse kimsenin gönlünden kopana muhtaç değil. Toplumsal ilişkilerde herkes eşit olmak zorunda. Bunun başka bir yolu yok.

Diğer örnekse sorunlarımızın nasıl tali göründüğünün ve taleplerimizin nasıl dikkate alınmadığının tuhaf bir göstergesidir. M9 Metro Hattı’nda çalışmayan sesli anonslar ile ilgili bazı körler TİHEK’e başvuru yapıyorlar. TİHEK başvuruyu haklı buluyor ve belediyeye ceza kesiyor.

Bazı yayın organları meslek etiğini de çiğneyerek konunun odağını kaydırıp muhalif belediyeye ceza kesildiğine dair bir anlatımla veriyorlar.

Oysa haber değeri o anonsların çalışmaması gerçekte. Bizim erişilebilirlik talebimiz hiç gündeme getirilmezken olayın farklı yönleri gündeme getiriliyor. 

Oysa gazetecilik etiği bu haberde iktidar belediyelerinde de muhalif belediyelerde de erişilebilirlik üzerine neden çözüm üretilmediğini tartıştırmalıydı.

Onların öne çıkardığı haber içeriğine dair zaten tonlarca haber üretiliyor her gün. Bir kere de milyonlarca insanın mağdur olduğu bir sorun gündeme getirilsin ve tüm belediyelerin ve kamu kuruluşlarının erişilebilirlik koşullarını yerine getirmesi konusunda gündem oluşturulsun. 

Olur mu ama konu nasıl odağından uzaklaştırılırın güzide örnekleri verilmek zorunda mutlaka.  Yaşananlar, Ardahan belediye Başkanının kabaca ifade ettiği gibi “Her şey bitti de engelli mi kaldı” mantığının toplumun büyük bir kesiminde olduğunu gösteriyor.

Özetle ortada bir sağlamcılık sorunu var. “Engelli sorunu” değil sağlamcılık sorunu. Bu sorun her şeyi kökünden etkileyen bir sorun. Önce eşitleneceğiz. Eşitleneceğiz ki sorunlarımıza makul çözümler üreteceğiz.

Önce şu bize atanan “engelli kardeş” rolünden çıkacağız ki kendi sorunlarımızın çözümünde söz sahibi olalım. Önce güçlü ve bilinçli bir engelli hareketi oluşmalı ki ciddiye alınalım.

Yoksa sayfalara sığmayacak sorunlar birbirini tekrarlamaya devam eder. Bu bir iç döküş olarak değerlendirilebilir ama iç dökmenin de ötesinde. Bu bir silkinme çağrısı.

(BS/EMK)

Aras Yayıncılık’tan Betül Bakırcı: Bir yarığı açmaya çalışıyoruz

Aras Yayıncılık, 1993 yılında Hrant Dink, Mıgırdiç Margosyan, Ardaşes Margosyan ve Yetvart Tovmasyan öncülüğünde kuruldu.

Kuruluşundan bu yana “Ermenice edebiyata açılan pencere” vizyonuyla hareket eden yayınevi, hem Ermenice hem de Türkçe eserleri okura ulaştırarak, başta Batı Ermenicesi olmak üzere kültürel mirası korumayı ve görünür kılmayı hedefliyor.

Aras Yayıncılık’ın yeni genel yayın yönetmeni Betül Bakırcı ile yayınevinin yayın çizgisini, kadın ve Ermeni edebiyatına yönelik çalışmaları, çocuk kitapları ve uluslararası işbirliklerini; ayrıca yayıncılık alanındaki zorlukları konuştuk.

Bakırcı, hem geçmişten gelen birikimi hem de çağdaş edebiyatın ihtiyaçlarını birleştiren Aras Yayıncılık’ın Türkiye’de kültür ve hafıza alanında özgün bir noktaya taşıyan perspektifini aktardı.

Ermeniceyi korumak

Aras Yayıncılık’ın kuruluş hikâyesini bizimle paylaşabilir misiniz? Kurulduğu günden bu yana yayınevinin yayın çizgisinde hangi temel değerleri öncelikli olarak benimsediniz ve bu değerler günümüzde nasıl şekilleniyor?

Aras Yayıncılık 1993 yılında, Hrant Dink, Mıgırdiç Margosyan, Ardaşes Margosyan ve Yetvart Tovmasyan öncülüğünde kuruldu. Kuruluşundan itibaren “Ermenice edebiyata açılan pencere” şiarıyla hareket eden yayınevi, özellikle 1990’lı yılların politik ortamında Ermenice edebiyatı korumayı ve geliştirerek varlığını sürdürmeyi amaçladı. Başlangıçta, Margosyan’ın Gavur Mahallesi, Hagop Mıntzuri’nin Armıdan Fırat’ın Öte Yanı gibi eserlerle, burada doğmuş ve edebiyat yapmış yazarları okura tanıttı. Bu çeviriler, hem bir takdim hem de bir duruştu. Zamanla Zaven Biberyan ve Zabel Yesayan gibi yazarları da Türkçe edebiyat kanonuna dahil etti.

Hem Ermenice hem de Türkçe, çift dilli yayın yapıyoruz. Batı Ermenicesi ile yazılmış edebiyat metinlerini okuyucuyla buluşturmaya çalışırken, genç neslin Batı Ermenicesini okuyup anlayabilmesini ve kültürün bu dil üzerinden gelişmesini de hedefliyoruz. Yayınevinin vizyonu, Ermeniceyi korumak, geliştirmek ve yaygınlaştırmakla birlikte bu edebiyatı görünür kılmak. Aras, sürekli üretim ve görünürlük çabasıyla, politik ve kültürel zorluklara rağmen ayakta durmayı sürdürüyor.

Başlangıçta yerli ve çağdaş yazarların metinleri çevrilip yayımlanırken, sonraki dönemlerde hem Türkiye’deki güncel meselelere kapı aralayan hem Ermeni tarihi, kültürü ve edebiyatıyla ilgili alanlarda genişleyen bir yayın çizgisi oluşturdu. Örneğin, şimdilerde İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar dizisiyle belki de daha önce hiç duyulmamış Ermeni kadın yazarları gündeme getirmeye çalışıyoruz. Serinin ilk kitabı olan, Sırpuhi Düsap’ın Mayda’sıyla tarihsel olarak önem arz eden romanları da önceliyoruz. Bu çalışmalar, Ermeni feminist hareketin Türkiye’deki edebiyat ve feminist kanon içindeki konumunu yeniden tartışmayı da beraberinde getiriyor. Amacımız, nostaljik bir bakış açısıyla yaklaşmak değil zira bu dil hâlâ konuşuluyor, Batı Ermenicesiyle eser veren yazarlar var. Türkiye’de Aras Yayıncılık’ın takdimiyle Zaven Biberyan okunmaya, bilinmeye başlandı. Ancak Adrine Dadıryan ya da Sona Der Markaryan Tıngıryan gibi yazarlar muhtemelen çoğu kişi tarafından bilinmiyor ya da yalnızca Ermenice bilenler veya alanda çalışanlar tarafından tanınıyor. Biz esasında hem gündemde olmayan yazarları görünür kılmayı hem de çağdaş Ermenice edebiyatın neler sunduğunu, hangi temalar ve biçimlerle geliştiğini göstermeyi hedefliyoruz.

Ekonomik koşullar nedeniyle Türkiye’de kitap yayıncılığı artık hayli zor. Aras olarak, siz bu koşulları nasıl deneyimliyorsunuz?

Aras olarak öncelikli olarak kültürel-politik alanı korumaya çalışıyoruz. Diğer yayınevleriyle işbirliği ve dayanışmayı da önemsiyoruz. Örneğin istos yayın ve Hrant Dink Vakfı Yayınları’nı artık Aras Kitabevi’nden okuyucuya ulaştırabileceğiz. Yılda dört kez düzenlediğimiz Aras-istos panayırlarıyla da okura doğrudan ulaşmayı hedefliyoruz. Uluslararası alanda da işbirliklerimiz var. Batı Ermenicesi dışında Fransızca, Rusça veya İngilizceden çevirilerle Ermeni kültürüne ve edebiyatına dair yelpazemizi genişletmeye çalışıyoruz. Son iki yılda özellikle çocuk kitaplarını Ermenice basmaya çalıştık. Çocuklar için dili erişilebilir kılmayı ve korkulan bir dil olmaktan çıkarmayı hedefliyoruz. Aynı zamanda, yetişkinler için Batı Ermenicesi öğrenenlerin okuyabileceği düzeyde kitaplar da basıyoruz. Dilin daha arkaik veya okunamaz hâllerini editoryal olarak erişilebilir hâle getirmeye çalışıyoruz.

Bakırcı’nın hikâyesi

Son dönemlerde görece kırılmış olsa da yönetici pozisyonlarında ve genel olarak kültür-sanat alanında hâlâ erkeklerin ağırlıkta olduğu bir ortamda, genç bir kadın genel yayın yönetmenliği görevine geldiniz. Bu sizin için nasıl bir deneyim? Kendi hikâyenizden de bahsedebilir misiniz?

Ben kadın olmanın kendi içinde zorlukları olduğunu düşünüyorum; ama belirttiğiniz gibi genç olmanın da ayrı bir zorluğu var. Genç bir kadın olduğunuzda, herhangi bir ortama girdiğinizde, özellikle erkek dilinin hâkim olduğu yerlerde, iletişim ve işbirliği konusunda bazı kaygılar olabiliyor. Bunlar belki de deneyimlerimin yarattığı kaygılardır. Ama bir yandan da umutluyum; genç olmak, dinamik olmak ve edebiyatı –her şeyden önce okur olmak– yayın dünyasını yakından takip etmek Aras’ın vizyonunu geliştirebileceğimize dair önemli bir alan açıyor kanaatindeyim.

Benim Ermenice edebiyatla ilişkim uzun yıllara dayanıyor, yaklaşık 10-15 yıl öncesine. Aslında akademide kalmayı, doktora yapmayı ve Krikor Zohrab üzerine çalışmayı planlıyordum. Master tezim de hazırdı ve doktoraya devam edecektim. Bu süreçte, aile hikâyem de işin içine girince anadilimi öğrenmeye başladım. Venedik’te ve Yunanistan’daki Ermenice kurslara katıldım, ama kaynaklar sınırlıydı; Batı Ermenicesi öğrenmek için kendi çabamla ilerlemek zorundaydım. Aras’la tanışmam bu açıdan çok önemli oldu. Aras bana alan açtı. Akademik çalışmalarım için Aras’ın kapısını ilk çaldığımda  Rober Koptaş bizzat ilgilendi. Tezimi yazarken de Agos ve Aras bana çok destek oldu; ben emek verirken onlar da bana alan açtılar. “Yapabilecek miyim, dili öğrenmeye devam edebilecek miyim?” sorularına burada yanıt buldum.

Akademik serüvenim kesintiye uğradığında, üniversitem kapatıldığında artık akademiden uzaklaşmak zorunda kaldım ve “Ne yapabilirim?” sorusuyla karşı karşıya kaldım. Ama Ermeniceyi öğrenmiştim ve bu alanda çalışmak istiyordum. Zohrab’ın yayımlanmamış öykülerini,çevirmeye başlamıştım kendimce. Akademik hayatım kesintiye uğrayınca en çok da emeklerime üzüldüm tabii. Sonra Aras’a başvurdum ve editör olarak çalışmaya başladım. Şu an Aras’ta beşinci yılım. Buraya geldiğimdeki destekleri ve teşvikleri esasında Aras’ın yıllarca üstlendiği misyonunu ve vizyonunu yansıtıyor: Gelene, çalışana kapı açmak ve bir alan yaratmak. Bu, benim buradaki deneyimimi şekillendiren en önemli unsur oldu. Hem Ermenice edebiyata dair bilgi ve birikime sahip olduğum, hem dili bildiğim, hem de Türkiye’deki politik atmosferden nasibimi aldığım için —üniversitemin kapatılması ve yaşadığım diğer zorluklar dahil— Aras’a geldiğimde daha rahat bir alan buldum.

Üniversite yıllarında, edebiyat öğrencisiyken, akademik alanlar oldukça sınırlıydı. Örneğin sadece Zohrab’ı ya da Ermeni Feminist Hareketi’ni çalışmak istiyor olsanız bile, bazı kurumlar size başka alanlar üzerinde çalışmanızı önerebiliyor. Aras, daralan bu alanı açmama yardımcı oldu. İlk geldiğim yıllarda Yesayan Salonu’nda Ermenice Edebiyat Atölyeleri vermeye başladım; önerimi sundum ve doğrudan kabul edildi. Atölyelerde 19. yüzyıldan çağdaş Ermenice edebiyata kronolojik bir yolculuk yapıyor, katılımcılarla birlikte eleştirel okuma yapma fırsatı buluyorduk. Uluslararası alanla da bağlantılar kurma fırsatımız oldu; pandemiye rağmen farklı insanlarla tanıştık ve dayanışma imkânı bulduk.

“İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar Dizisi”

Biraz bahsettiniz ama yakın dönemde başladığınız “İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar Dizisi”nin kapsamını biraz daha açabilir misiniz?

İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar Dizisi’nde odak noktamız, kanonun başında çok ciddi mücadele vermiş kadın yazarları görünür kılmak. İlk kitabımız Mayda ile başladık. Mayda, feminist bir manifesto niteliğinde; kadınların birbirleriyle dayanışmasını, kendi iç dünyalarını, sorunlarla nasıl baş ettiklerini anlatıyor. Bu diziye başlamamızın temel nedeni, Sırpuhi Düsap gibi öncü kadın yazarları görünür kılmak ve Ermeni kadın yazınına dair bir açılım yaratmaktı. Dizide ikinci kitap olarak Sona Der Markaryan Tıngıryan’ın Marukyanlar’ı var. Bu kitap, Zabel Yesayan ve diğer kadın yazarlardan aldığı ilhamla, kadının kendi bedeni ve varoluşsal mücadeleleri üzerine odaklanıyor. Üçüncü kitap olarak Adrina Dadıryan’ın Kaldırımlar romanı dizimize dahil olacak. Bu kitap da bir işçi kadının büyük kentte var olma mücadelesini anlatıyor. Bu sayede kadın yazınının sadece erkek egemen bir perspektifle değil, kadınların kendi zihin dünyası ve kurgu biçimleri üzerinden anlaşılmasını hedefliyoruz.

Diziyi tasarlarken kapaklardan metinlere, sembollerden içeriklere kadar kök salan bir kadın edebiyatı hareketini vurgulamaya çalışıyoruz. Yol boyu diziyi şekillendiriyoruz, hangi eserlerin dahil olabileceğini tartışıyoruz. Hemen hemen aynı dönemde yazmış olan Biberyan ve Dadıryan gibi çağdaş eserler üzerinden de kadın yazınının toplumsal yankılarını ve tarihsel bağlarını göstermeye gayret ediyoruz.

Bu çalışma, sadece geçmişi görünür kılmakla kalmıyor; aynı zamanda günümüzdeki feminist ve toplumsal perspektifleri de edebiyat aracılığıyla açığa çıkarıyor. Böylece hem tarihsel hem çağdaş kadın yazarlara bir alan yaratıyoruz. Dizi kronolojik bir biçimde ilerlemiyor diyebilirim. Geriye dönüp eserlerini yayımladığımız kadın yazarlara baktığımızda, örneğin Zabel Asadur’u bastık. Vartuhi Kalantar’ın Hapishane-i Umumi Kadınlar Koğuşu’nu bastık. Yine bu isimler gibi geriye dönüp, başka yazarları da seçkiye dahil edebiliriz. Kısaca Ermenice üreten kadın yazarlara alan açmaya çalışıyoruz ve umarım diziyi devam ettirebiliriz.

1883 yılında yazılan feminist manifesto: Mayda
1883 yılında yazılan feminist manifesto: Mayda
3 Eylül 2025

Mayda’yı okurken hissettiğim, yazıldığı döneme göre son derece cesur olmasıydı. Anlattığınız kadarıyla dizinin diğer kitapları da böyle. Siz bununla ilgili ne düşünürsünüz?

Kadınların toplumun tüm kodlarına karşı kendi hayatlarını kurmaya çalışmaları, başkalarıyla tanışıp ne yaşayacaklarını bilememeleri çok etkileyici. Ben bunu, kadın meselesi veya öteki olma meselesi özelinde, akıntıya karşı kürek çekmek gibi görüyorum. Kadın yazarların metinlerini okudukça, bu edebiyat dizisi bağlamında gelen çevirileri inceledikçe şunu görüyorum: Hangi dili kullanacaklarına ve ne yazacaklarına karar vermek kadınlar için her zaman bir mücadele olmuş. 50 yıl, 100 yıl öncesi fark etmiyor; kadın olmak bir direniş biçimi, akıntıya karşı hep kürek çekmek gibi. Düsap’ın dediği gibi, kalemle hakikati dile getirmek bir direnme biçimi; biz de bu direnişi edebiyatla görünür kılmaya çalışıyoruz.

Hippo Kitap ve 2026 programı

Çocuk kitapları da yayın programınızın önemli bir parçası…

Evet, Hippo Kitap markasıyla çift dilli çocuk kitapları basıyoruz; fakat çocuk yayıncılığı hem üretim hem ekonomik açıdan ciddi bir alan. Sürdürülebilir şekilde kitap basabilmek için ayrı bir ekip kurduk ve Ermeniceye yöneldik. Ermeni okullarıyla görüştüğümüzde, özellikle 12-14 yaş arası, yani ilk gençlik dönemi kitaplarında eksiklikler olduğunu fark ettik. Bu nedenle hem çocuklar hem de Ermenice öğrenenler için okunabilir düzeyde kitaplar basmaya başladık. 2025 başından beri her ay neredeyse bir kitap yayımlıyoruz. Aralık ayında iki çocuk kitabı çıkacak; biri 4-7, diğeri 7-10 yaş aralığı için.

Bunun dışında 2026 programı nasıl şekilleniyor Aras’ın? Yeni yılda yeni yazarlarla tanışacak mıyız?

2026 için heyecanlıyız. Mayda’nın Ermenicesi sadeleştirilmiş, okunabilir hâlde yayımlanacak. 2026’da yeni yazarlarla da tanışacağız. Daha önce tanıtılan ama unutulmuş isimleri de yayın programımıza dahil edeceğiz. Örneğin, Beyoğlu’nun eğlence hayatında yer edinmiş,  caz sanatçısı Hrant Lusigyan gibi isimler programımıza girecek. Geçen yıl Beyoğlu Caz Festivali’nde Hrant Lusigyan hakkında bir konuşma yapıldı, bu yıl da anması yapılacak. Aralık ayına Lusigyan biyografisini yetiştirmeye çalışıyoruz ve bence enfes bir biyografi. Lusigyan, Türkiye’de cazın kurucularından ve Beyoğlu’nun önemli müzisyenlerinden biri olarak uzun yıllar müzik yaptı; bu biyografi ile onu yeniden gündeme getirmiş olacağız. Kültür ve hafıza alanının koruyucusu olmaya çalıştığımız için elimizden geleni yapıyoruz.

Yıl boyunca yayın programımız oldukça yoğun. Zohrab’ın ikinci öykü kitabı Sessiz Acılar ve Ressam Agop Arad’ın biyografisi de programda yer alıyor. Bu yıl yine şiir kitabı basacağız,  Ayrıca Zareh Magar’ın da biyografisini yayımlayacağız. Bir de hepimizi heyecanlandıran, Türkiye’de definecilik meselesini irdeleyen bir kitabımız var programda. Amacımız, hem sevilen ve okuru olan yazarları gündeme getirmek hem de hiç bilinmeyen yazarları Türkiye’nin kültür hafızasında görünür kılmak. Bir yarık var ve biz sürekli onu açmaya çalışıyoruz

Söyleşiyi okuyan okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj veya paylaşmak istediğiniz bir şey var mı?

Aras 32 yıldır çok dilli yayın yapan bir kuruluş olarak kültür ve hafıza alanında mücadele ediyor. Bizimle işbirliği yapmak isteyenler, etkinlikler, konuşmalar ve panayırlar üzerinden bu bağı güçlendirebilir. Ekonomik kaygılarımız var ama ikinci planda; önceliğimiz Aras’ın vizyonunu bilen ve bu misyona değer veren okurla bağı sürdürmek.

Yeni dönemde etkinliklerimizi artırmayı planlıyoruz. Yazar ve çevirmen buluşmaları, panayırlar ve diğer etkinliklerle hem daha geniş kitlelere ulaşmayı hem de kültür alanında görünürlüğü artırmayı hedefliyoruz. Özellikle fuar masraflarının yüksekliği sebebiyle kendi ev sahipliğimizde daha küçük çaplı, etkili etkinlikler yapmayı düşünüyoruz. Bu şekilde, hem yayınlarımızı hem de Aras’ın misyonunu okurlara ve topluma daha güçlü biçimde taşıyabileceğiz. (TY)

Seattle Türk Film Festivali’nin Kısa Film programı üzerine

Her yıl kasım ayında, dünya çapında Türkiyeli pek çok kısa film yönetmeni ve yapımcı, bakışlarını Amerika’nın batısında, renkli kültür atmosferiyle öne çıkan Seattle’a yöneltiyor. Seattle Türk Film Festivali'nin çatısı altındaki STFF Kısa Film Programı, Anadolu’dan ilham alan ya da Türkiyeli yönetmen ve yapımcıların filmlerinden oluşan seçkisiyle, Washington eyaletinde yaşayan sinemaseverleri ve endüstri profesyonellerini bir araya getiriyor. Canlı bir kültürel alışveriş ortamı yaratarak farkındalığı, diyaloğu ve yaratıcılığı teşvik ediyor. 

Bu yıl 21–23 Kasım 2025 tarihlerinde 13’üncü kez düzenlenecek festival, SIFF Cinema Uptown’da gerçekleştirilecek.

Aylar süren hazırlıkların ardından 200’den fazla başvuru arasından titizlikle seçilen filmler, yaklaşık 10 ön jüri ve 3 ana jüri tarafından değerlendiriliyor. STFF Kısa Film Programı, belgesel ve kurmaca dallarında en iyi yapımları belirleyerek kısa film dünyasında güçlü bir varlık ortaya koyuyor. Festival kısa film yapımcılarına Büyük Jüri’nin seçtiği en iyi üç filmden farklı olarak İlk Film ÖdülüÖzgün Bakış Ödülü ve İzleyici Ödülleri gibi çeşitli kategorilerde ödüller sunuyor. 

Öğrenci film yapımcıları atölyesi 

2024 yılında STFF Kısa Film Programı, Batı Washington Üniversitesi iş birliğiyle ve Dr. Eren Odabaşı’nın moderatörlüğünde Öğrenci Film Yapımcıları Atölyesi’ni hayata geçirdi. Her yıl sürdürülmesi planlanan bu atölye, Pasifik Kuzeybatı’daki diğer yükseköğretim kurumlarına genişleme potansiyeli taşıyor. 

Dr. Eren Odabaşı, dünya sineması, medya politikası ve auteur teorisi üzerine akademik çalışmaları bulunan bir öğretim üyesi olmasının yanı sıra, Türkiye’nin köklü film dergisi Altyazı’da da film eleştirileri kaleme alıyor. Berlinale Yetenek Programı’na iki kez davet edilen ve 2013 yılında Cannes Film Festivali – Semaine de la Critique (Eleştirmenler Haftası) bölümünde jüri üyeliği yapan Odabaşı, sinema öğrencileri ile genç yönetmenler arasında köprü kuran bu atölyeye öncülük ediyor. 

Bu atölye, Türkiye ile Pasifik Kuzeybatı arasındaki kültürel etkileşimi güçlendirirken, genç film yapımcılarına yaratıcı yolculuklarında rehberlik etmeyi hedefliyor. 

STFF’in en büyük amacı, yalnızca dinamik bir kültürlerarası etkileşim ortamı yaratmak değil; aynı zamanda yönetmenleri ve oyuncuları desteklemektir. Festival, deneyimli filmcilerin yanı sıra genç sinemacılara da yeteneklerini sergileme fırsatı sunmayı, yenilikçi ve deneysel hikâye anlatımına zemin hazırlamayı ve sosyal meselelere sinema aracılığıyla dikkat çekmeyi hedefliyor. 

Yönetmenlerin gözünden STFF 

2014 yılında STFF’in ilk kısa film ödülünü kazanan Deniz Özden ve daha sonraki yıllarda festivale iki filmle katılan Volkan Güney Eker bu festivalin kariyerlerindeki önemini vurguladılar. “Bıraktığın Yerden” filmiyle ödül alan Volkan Güney Eker STFF’in filmleri seyirciyle buluşturma konusundaki rolünü şöyle anlattı: 

“Bu festivale farklı yıllarda iki filmimle katılma fırsatım oldu. Her iki seferde de filmlerimi göstermek bana özel anlar yaşattı ve değerli insanlarla tanışmamı sağladı. STFF, seyirci deneyimini yönetmenlere hissettiren, benim açımdan en özel atmosferi olan festivallerden biri.” 

Toprak ve Avrupa Fatihi filmleriyle katılan Onur Yağız şunları dile getirdi:

“En iyi film ödülünü kazandığım için festivale davet edilmek çok güzel bir tecrübeydi. Festival ekibi özellikle Özgür Arman ve Demet Kitiş gerçekten çok ilgiliydi. Gösterim çok güzel geçmişti. Bana ve filmime değer verdiklerini hissettirdiler. Son filmim Avrupa Fatih’inin de ödül alan filmler arasında olması ve festival direktörü Semih Tareen’in film hakkında güzel yorumlarını okumak beni çok mutlu etti. Amerika’da düzenli ve özenli bir şekilde bu güzel etkinliği düzenlemelerinin çok değerli olduğunu düşünüyorum.”

İki yıl önce kısa programa “Ben Tek, Siz Hepiniz” filmiyle katılan Nükhet Taneri de STFF için şunları dile getirdi:

“STFF, sinemaya gönülden bağlı, süper bir ekip tarafından düzenleniyor. Festival hem sinemamıza, özellikle de kısa filmlere büyük bir destek veriyor, hem de Seattle'da kültürümüzü ve sinemamızı çok güzel temsil ediyor. Festivale katıldığım sene ikonikleşmiş klasik filmlerle güncel sinemamızın bir arada gösterildiği çok keyifli bir program hazırlanmıştı. Benim için harika bir deneyim oldu.”

Bu yıl Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ve festivale konuk olacak Morî filminin yönetmeni Yakup Tekintanğaç kısa film festivallerinin önemini şöyle vurguladı: 

“Kısa filmler ticari işler olmadığı için tek gösterim alanları festivaller oluyor. Hatta dijital platformlara filmi satabilmeniz için bile festival dolaşma karnesine bakıyorlar. Bu yüzden festivaller özellikle kısa filmler için çok önemli mecralar.” 

Tekintanğaç ayrıca kısa filmlerin artık “öğrenci işi” olarak görülmesi yönündeki algının değişmeye başladığını; ticari bağı olmaması nedeniyle kısa filmlerin daha özerk bir alanda konumlandığını ve Türkiye dâhil birçok ülkede çok güçlü kısa filmler üretildiğini belirtti. 

2025 ödülleri 

STFF’in kalbinde, gönüllülerinin tutkusu ve topluluk ruhuyla şekillenen Kısa Film Programı, bu yıl da kültürel alışverişe zenginlik katacak.

Kısa filme dair tartışmalara ilham veren bir alan sunarak festival geleneğini sürdürecek olan program kapsamında, ödül almış filmlerin yanı sıra 120 film arasından seçilen toplam 15 kısa film seyirciyle buluşacak.

Bu yıl toplam altı kısa film ödüllendirildi. Büyük Jüri Ödülü’Morî filmiyle Yakup Tekintanğaç aldı. İkincilik Ödülü, Neredeyse Kesinlikle Yanlış filmiyle Cansu Baydar’a verildi. Üçüncülük Ödülü ise Cennetsiz filmiyle Merve Bozcu’nun oldu. Kanada’dan katılan Özgün Gündüz, Burcu'nun Melekleri belgeseliyle Mansiyon Ödülü’nü aldı. Ayrıca Hazal Beril Çam, Sinek Gibi filmiyle İlk Film Ödülü’nü alırken; Doğa Kılcıoğlu Esen, Kirpik filmiyle Özgün Bakış Ödülü’nün sahibi oldu.

(NS/TY)

Vegan öğrenciler okul yemekhanelerine erişmekte güçlük çekiyor

Üniversite öğrencisi veganlar, okul yemekhanelerinde vegan menüye ulaşmakta güçlük çekiyor.

Hacettepe, Dokuz Eylül, Yıldız Teknik ve İstanbul Üniversitesi gibi üniversiteler öğrencilere vegan menü seçeneği sunuyor; ancak Türkiye’deki pek çok üniversitede bu seçenek yok.

Dolayısıyla vegan menü seçeneğinin sunulmadığı üniversitelerde okuyan vegan öğrenciler, okul yemekhanesinin sunduğu ve fiyat olarak dışarıya göre daha uygun olan yemeklerden yararlanamıyor. 

“Asıl problem idarecilerin vegan kimliğe olan mesafeleri”

Eskişehir Anadolu Üniversitesi öğrencisi Derya, okulunun yemekhanesinde vejetaryen menü çıktığını; ancak vegan menü olmadığını söyledi:

“Merak edip bakmıştım, geçtiğimiz yıllarda vegan öğrenciler okul idaresine vegan menü için sosyal medya üzerinden belli çağrılar yapmış ama pek kitleselleşmemişler. Ancak asıl problem bundan ziyade bence idarecilerin vegan kimliğe olan mesafeleri. Çoğunluk hâlâ veganizme mesafeli yaklaşıyor, idareciler ve bürokratlar da bu çoğunluktan azade değil. Üstüne üstlük bürokratların muhafazakâr kimliğinin ne kadar ön planda olduğu biliniyor.

“Ben yaklaşık 2 yıldır veganım ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Vegan gıdalara ulaşmak sanıldığı kadar zor değil. Zor değil ancak ben de bir Anadolu Üniversitesi öğrencisi olarak diğer öğrencilerin yararlandığı yemekhane hakkından yararlanmak istiyorum. Ders aralarında markete ya da kantine gidip o anı geçiştirecek şeyler yemektense bir öğün sağlıklı ve ulaşılabilir vegan yemek yemek istiyorum.” 

“Eşit muameleyi hak ediyoruz”

Diyarbakır’da yaşayan Dicle Üniversitesi öğrencisi Asım’ın aktardığına göre, Anadolu Üniversitesi’nin aksine kendi okullarında vejetaryen menü dahi bulunmuyor:

“Doğup büyüdüğüm kültürde hayvansal gıdalar sofraların ayrılmaz parçası. Doğal olarak Diyarbakır’da vegan bir sofra kültürünü kendim için oturtmam başlı başına zordu. Burada Gabo, veganlar için güzel bir alan sunuyor, o kadar. Sonuçta vegan-vejetaryen olmayan öğrenciler gibi vegan-vejetaryen olan biz gibi öğrenciler de bu okulun öğrencileri. Elbette eşit muameleyi hak ediyoruz.

“Tabloyu kabaca şöyle tarif edebilirim: Okul diyor ki ‘Siz yemek saatlerinde okulda olduğunuz için size uygun fiyatlı yemek veriyorum.’ Bu mantık, yemeğin kalitesini dışında tutuyorum, çok güzel bir mantık. Ama biz ne olacağız? Bu yemekler sadece vegan-vejetaryen olmayan öğrenciler düşünülerek çıkarılıyor. Geri kalanlar ne olacak? Bunun cevabı yok, sadece çoğunluğa göre hareket ediliyor. Burada bir hata da bizim, sesimiz çok çıkmıyor, bir araya gelemiyoruz. Daha görünür olmamız, hakkımız olanı istememiz lazım.” 

Veganlık ve vejetaryenlik nedir?

Veganlık, herhangi bir hayvansal ürünü ne yemeyi ne de kullanmayı etik, çevresel ve sağlık gibi çeşitli sebeplerle reddeden yaşam biçimi. Veganlar sadece et ve balıktan kaçınmakla kalmaz, süt ürünleri, yumurta ve diğer hayvansal içerikli ürünleri de tüketmez ve kullanmazlar.

Vejetaryenlik ise hayvanların etini yememekle sınırlı bir beslenme tercihidir; ancak vejetaryenler süt, yumurta ve diğer hayvansal ürünleri tüketebilirler. Vejetaryenliğin farklı alt türleri bulunur:

  • Lakto-vejetaryenlik: Et, tavuk, balık ve yumurta tüketmez; süt ve süt ürünlerini tüketebilir.
  • Ovo-vejetaryenlik: Et, tavuk, balık ve süt ürünlerini tüketmez; yumurta yiyebilir.
  • Pesketaryenlik (yarı vejetaryenlik): Et ve tavuk tüketmez, ancak balık ve diğer deniz ürünlerini yiyebilir.

Bu farklılıklar, kişilerin hangi hayvansal ürünleri tüketip tüketmediğine göre değişir ve hem beslenme alışkanlıkları hem de etik tercihleri açısından çeşitlilik gösterir.

(YAH/TY)

“Evlat edinme bir ‘sır’ değil; içinde sevgi, emek ve yeniden doğuş olan bir hikaye”

Evlat edinme, uzun yıllar boyunca toplumda çok konuşulmayan bir konu olarak yer aldı. Oysa, Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okul Öncesi Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Gamze Bilir Seyhan’a göre, bu “sır” değil; içinde sevgi, emek ve yeniden doğuş barındıran bir hikâye.

Akademisyen, yazar ve kendisi de bir evlat edinme hikayesinin öznesi olan Seyhan, BAM Yayınları'ndan çıkan “Kırmızı Balon Ailesi” kitabıyla okuyucuya hem kişisel hem de mesleki deneyimlerinden süzülen bir anlatım sunuyor.

Bu konuda çocuklar, ebeveynler ve topluma adına bir farkındalık yaratmaya karar vermenizi sağlayan motivasyonunuz neydi? 

Evlat edinilmiş bir birey olarak büyürken uzun yıllar boyunca bu konunun toplumda ne kadar az konuşulduğunu, hatta kimi zaman gizlendiğini fark ettim. Oysa evlat edinme bir “sır” değil, bir “hikâye”. Hatta içinde sevgi, emek ve yeniden doğuş olan bir hikaye. Kendi hikayemi açıkça anlatmaya başlamam kişisel bir iyileşme süreciydi. Hikayemi anlattıkça benzer deneyimleri yaşayan ailelere ve çocuklara görünürlük kazandırabileceğimi fark ettim. Böylelikle toplumda evlat edinme normalleşebilirdi, bu en büyük motivasyonum oldu her zaman.

“Bir Evlat Edinilme Hikâyesi” ismiyle kullandığım sosyal medya hesabımı da bu nedenle açtım. Amacım yalnızca kendi hikayemi paylaşmak değil; farklı evlat edinme hikayelerini bir araya getirerek bu konunun toplumda normalleşmesine katkı sunmaktı. Çünkü ne kadar çok hikaye duyarsak, o kadar çok önyargı kırılabilir. Ayrıca, erken çocukluk eğitimi alanında çalışan biri olarak çocuklara kimlik, aidiyet, sevgi ve farklı aile biçimleri gibi kavramların doğru biçimde aktarılmasının önemini okudum yıllarca.

Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?
18 Ekim 2025
Kırmızı Balon Ailesi: Bir Evlat Edinilme Hikâyesi - Gamze Bilir Seyhan (sayfa 24)

“Yaşamın çeşitliliğine dair konuşulması gereken bir konu”

Ebeveynler ve eğitimciler, çocuklara evlat edinmeyi anlatırken en çok hangi noktada zorlanıyor sizce? Bu konuda nasıl bir rehberlik süreci yürütülmeli, hangi setler kullanılmalı? 

Çoğunlukla “Çocuğa nasıl açıklamalıyım?” sorusunda güçlük yaşıyorlar. Bu güçlüğün temelinde çoğu zaman yetişkinin kendi kaygısı, yani çocuğun üzüleceği ya da bağlanma sürecinin zarar göreceği endişesi yatıyor. Oysa araştırmalar, çocukların kendi kimlik hikayelerini yaşlarına uygun biçimde ve güvenli bir duygusal ortamda duymalarının, psikolojik sağlamlıklarını ve aidiyet duygularını güçlendirdiğini gösteriyor. Bu nedenle anlatma süreci tek seferlik açıklama değil, çocuğun büyüme süreci boyunca devam eden doğal bir iletişim olmalı.

Eğitimciler açısından zorluk çoğu zaman konuya nasıl yaklaşacağını bilememek şeklinde ortaya çıkıyor. Bir eğitim fakültesi mezunu ve çalışanı olarak bu konuda öğretmen yetiştirme programlarımızın geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu konuyu ele aldığımız bir dersimiz yok müfredatlarda. Bu noktada resimli çocuk kitapları güçlü bir araç; doğru seçilmiş kitaplar çocuklara kimlik gelişimi ve empati açısından güvenli bir anlatı alanı sunabilir.

Rehberlik sürecinde temel ilke doğruluk, açıklık ve duygusal güvenlik konularına dikkat etmek olabilir. Çocuğun yaşına uygun bir dil kullanmak, süreci normalleştirmek ve sevgi temelli bir iletişim kurmak etkili bir yaklaşım olacaktır. Eğitimcilerin ise sınıf içi etkinliklerinde ve ailelerle kurdukları iletişimde kapsayıcı, yargısız ve farkındalık temelli bir dil benimsemeleri önemli. Evlat edinme gizlenmesi değil, yaşamın çeşitliliği içinde konuşulması gereken bir konudur.

Çocuklara yaşam hakkını anlatan bir köpek: Şans
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
Çocuklara yaşam hakkını anlatan bir köpek: Şans
1 Kasım 2025

“Kitap, aidiyet duygusunu güçlendiren bir deneyim olabilir”

Kitaplar, özellikle bu süreci yürütürken çocukların duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl bir rol oynuyor sizce? Çocuk yayınlarının bu süreçte kolaylaştırıcı bir adım olduğunu söyleyebilir miyiz?

Çocuk edebiyatı, çocuklara kendilerini ve dünyayı anlamlandırdıkları güvenli bir alan sunuyor. Bir çocuk, kitapta kendi yaşamına benzeyen bir hikayeyle karşılaştığında “yalnız değilim” diye düşünür. Bu, özellikle evlat edinilmiş çocuklar için aidiyet duygusunu güçlendiren bir deneyime dönüştürülebilir.

Kırmızı Balon Ailesi’ni yazarken en çok düşündüğüm şey buydu: Evlat edinilmiş bir çocuk, kitapta kendisine benzeyen bir karakteri gördüğünde kendini nasıl hisseder? Bu kitap, sadece bir hikaye değil bir aynaydı. O aynada çocuklar ve ebeveynler kendi duygularını, kaygılarını ve sevgilerini görsünler, istedim. Kitap yayımlandıktan kısa süre sonra birçok evlat edinilmiş çocuğun ailesinden “çocuğum ‘Panda da benim gibiymiş’ dedi” mesajlarını almak, bu görünürlüğün ne kadar eksik olduğunu da gösterdi bana.

Ayrıca, kitaplar yalnızca evlat edinilmiş çocuklara değil, tüm çocuklara farklı aile biçimlerini tanıtmak ve empati geliştirmek açısından da önemli.

“Sen artık bir aileye bağlısın aynı zamanda özgürsün”

Kitabınızın karakterleri nasıl ortaya çıktı? Panda ailesinin her çocuğa hediye ettiği kırmızı balonun evrensel bir anlamı var mı?

Kırmızı Balon Ailesi’ni yazarken, karakterlerin her biri aslında içimde taşıdığım duyguların ve yaşam deneyimlerinin bir yansıması olarak ortaya çıktı. Hikayenin merkezinde yer alan Panda ailesi benim ailem, biziz. Bu aile benim için sevginin, biyolojik bağlardan çok daha öte bir şey olduğunu sembolize ediyor. Pandaları özellikle seçtim. Bunun nedeni kendimi zaman zaman bir pandaya benzetmem aslında. Hikayenin akışı da evlat edinme sürecinde yaşanan bekleme, kabul, sevgi, belirsizlik, aidiyet gibi farklı duygusal katmanlara paralel şekilde ilerliyor.

Kırmızı balon ise hikayenin kalbi diyebilirim. O balon, umudun ve bağın bir simgesi oldu. Her çocuğa verilen kırmızı balon, bir anlamda “sen artık bir aileye bağlısın aynı zamanda özgürsün” mesajını taşıyor. Her okur, o balonda kendi hikayesini görüyor: Kimi için bir sevgi işareti, kimi için bir birlikte olma umudu.

Kırmızı Balon Ailesi'nin kitaptaki resmedilme şekli.

“Hikaye eğitsel bir köprü kurmayı amaçlıyor”

“Kırmızı Balon Ailesi” kime veya kimlere yazıldı peki, önceliklendirdiğiniz bir grup oldu mu? 

Aslında tek bir hedef kitlem yoktu, kitap çocuklara ve yetişkinlere hitap eden bir hikaye olarak şekillendi. Evlat edinilmiş çocuklar için bu kitap, kendi hikayelerini güvenli bir dille duymalarını sağlayan bir yansıma alanı oldu. Çünkü çocuklar kendilerine benzeyen karakterleri gördüklerinde kimliklerini daha sağlıklı biçimde inşa edebiliyorlar. Eğitimciler ve ebeveynler içinse kitap, bu konuyu çocuklarla nasıl konuşabileceklerine dair bir rehber işlevi görüyor. Yani hikaye, hem duygusal hem de eğitsel bir köprü kurmayı amaçlıyor.

Yazım sürecinde özellikle iki mesajı önceliklendirdim. Birincisi, her ailenin birbirinden farklı ama eşit derecede sevgi dolu olabileceği fikri. Çocukların erken yaşta aile kavramını yalnızca biyolojik bağlarla sınırlı görmemeleri, çeşitliliği doğal bir biçimde içselleştirmeleri benim için çok önemliydi. İkinci olarak, evlat edinmenin bir yardım değil, bir aile olma biçimi olduğunu vurgulamak istedim. Çünkü bu fark, hem dilde hem de bakış açısında çok şey değiştiriyor.

Göçmen çocukların hikâyesi: Bir başkasına "merhaba" demeyi öğrettiniz mi?
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
Göçmen çocukların hikâyesi: Bir başkasına "merhaba" demeyi öğrettiniz mi?
27 Eylül 2025

“Çocuğuma kendi hikayesini ilk kez bir kitapla anlatabildim”

"Kırmızı Balon Ailesi" çocuklar, ebeveynler ve eğitimcilerden ne tür geri dönüşler aldı?

Kitap yayımlandıktan kısa süre içinde çok farklı kesimlerden geri dönüşler aldım. Evlat edinilmiş çocukların ailelerinden, öğretmenlerden hatta konuyla hiç ilgisi olmadığını söyleyen ama kitabı okuduktan sonra “artık evlat edinmeye başka bir gözle bakıyorum” diyen yetişkinlerden mesajlar geldi. Bu, kitabın yalnızca bir çocuk hikâyesi değil, bir farkındalık hikayesi hâline geldiğini gösterdi bana. Hayallerimin ötesine geçtiğimi anladım bu dönüşlerle.

Ebeveynlerden en çok duyduğum şey, “çocuğuma kendi hikayesini ilk kez bir kitapta anlatabildim” cümlesiydi. Eğitimciler ise kitabı sınıflarında kullanarak farklı aile biçimleri üzerine sohbetler başlatmış, çocukların doğal bir merak ve empatiyle konuya yaklaştıklarını paylaşmışlardı. Aslında kitap, hem evde hem okulda görünmez kalmış bir konuyu konuşulur hâle getirmiş oldu.

Beni en çok etkileyen anı ise 3 yaşındaki bir kız çocuğunun tepkisi oldu. Okullara gidip Kırmızı Balon Ailesi’ni çocuklara okuyorum ve kitap üzerine konuşuyoruz. Bir anaokulunun en küçük öğrencisi olan kız çocuğu parmağını kaldırdı ve “bebek panda kendisine yuva bulmuş” dedi. Bu cümle aslında kitabın özünü bir 3 yaş çocuğunun gözünden görmemi sağladı. Çocuklar sevgiyi, ait olmayı ve bağ kurmayı çok sade ama çok derin bir yerden anlıyorlar. Belki de Kırmızı Balon Ailesinin en güzel yönü, o derinliği yakalayabilmeleri için çocuklara alan açması oldu. (EÇ/NÖ/TY)

Guillermo del Toro’nun Frankenstein’ı bize ne anlatıyor?

Çağımızın vizyoner yönetmenlerinden Guillermo del Toro, 1990’lardan itibaren çoğunlukla ABD’de kurduğu sinemasında insan olmayan varlıklara merakını sıklıkla konu edindi. Onun el işçiliğine, özgür hayal gücüne ve kanona tekrar bakmaya dayalı sineması pek çok kez “canavar”a, “öteki”ye ve oraya ait olmayana şefkat göstermeye davet etti seyircisini. Ancak del Toro’nun farklı olana yönelen bakışı her zaman insan olmanın doğasıyla ilgili sahip olduğu iyicil, hümanist kavrayışla alakalıydı. Shape of Water’dan Pan’s Labyrinth’e, Guillermo del Toro's Pinocchio’dan Crimson Peak’e pek çok filminde karanlığı onu yaratan sebeplerle birlikte görürken aydınlığı insan olma çabasının özünde buldu yönetmen. Canavarlara neden canavar dediğimizi sorguladığı yollar üretti. Guillermo del Toro’nun sinema ve edebiyat tarihine olan tutkusunu da düşününce yönetmenin yeni bir Frankenstein uyarlaması çekmesi hiç de şaşırtıcı bir haber değil aslında.

Proje fikrinin ortaya çıkması 2007’ye kadar dayanan, yıllar içerisinde çeşitli dönüşümlere uğrayan Frankenstein sonunda nihayete erdi ve seyirciyle buluşmaya başladı. Venedik’te gerçekleştirilen dünya prömiyerinin ardından Oscar Isaac, Jacob Elordi ve Mia Goth gibi yıldızlardan kurulu oyuncu kadrosunun da etkisiyle ödül sezonunda adını duyacağımız filmlerden birisi olması da muhtemel. Film bilhassa Jacob Elordi’nin canavara hayat verdiği güçlü performansı, del Toro’dan beklenen yaratıcı prodüksiyon tasarımı ve son bölümdeki dokunaklı anlatısıyla ilgi de görecektir. Öte yandan Frankenstein’ın iki yüzyılı aşkın alımlanma ve yeniden üretilme tarihinde bu versiyonun nereye yerleştiği de ayrı bir merak konusu. Zira Frankenstein, yazarı Mary Shelley tarafından kaleme alındığı dönemden itibaren anlatı geleneklerine etki etmiş, gotik edebiyat denince ilk akla gelen metinlerden birisi olan, sonrasında sinemaya defalarca uyarlanmış bir eser. Guillermo del Toro’nun filmi de kaynak metinden başlayarak neredeyse tüm Frankenstein temsillerinden parçalar alarak ilerleyen, eklektik bir yapıya sahip ancak handikapları da burada başlıyor.

Frankenstein’ın tarihi

Mary Shelley’nin ilk olarak 19. yüzyılın başında yayımlanan romanı, Aydınlanma Çağı’nın aşkın bilim anlayışına karşı bir eleştiri getiren, bilimin kutsal ve hegemonik güce sahip olduğu bir dönemde yazılmış bir romantizm spekülasyonudur aslında. Başat hegemonik gücün, pozitif bilimin sınırlarını ve etiğini sorgulayan, modern insanın doğaya üstün gelme çabasının yakıcılığını (bizzat Prometheus referansıyla) hatırlatan bir metin. Bunu yaparken de mektuplar aracılığıyla, çok anlatıcılı bir matruşka yapısı kurup sözün iktidarını çoğullaştıran bir katman oluşturuyor. Bu tarihselliği bir yana, Mary Shelley’nin metni yalnızlık, bilimsel etik, bireyin sorumluluğu gibi temalara uğrayarak insan olmak ne demektir sorusuna cevap arayan, felsefi zemini derinlikli bir metin. Daha önemlisi, yazıldığı çağın meselelerine eğilen, üzerine oturduğu geçmişe cesur gözlerle bakan ve ilerici, kurucu, aydınlatıcı bir yapıt. Ve belki de, del Toro’nun uyarlaması özelinde en önemlisi, insan olarak var olma çabasının özüne dair bir tefekkür metni bir tarafıyla.

Bu metnin sinemadaki yansımalarının tarihi de sinemanın ilk dönemlerine, 1910’lara kadar gidiyor. Ancak Frankenstein imgesinin popüler kültüre yerleşmesi James Whale’ın 1931 tarihli ilk uyarlaması ve onu takip eden 1935 tarihli Bride of Frankenstein filmiyle oluyor. Burada Boris Karloff’un canavar yorumu yalnızca Frankenstein metni özelinde değil, genel olarak “canavar” imgesinin cisimleşmesi bakımından da öneme sahip. (Frankenstein’ın aslında yaratıcının ismi olduğu fakat zamanla canavarla özdeşleştiğini de ekleyelim.) Metin, yıllar içerisinde sinemaya malzeme olmaya devam etmiş durumda. Doğrudan ve dolaylı olarak pek çok Frankenstein filmi izledik şu ana kadar. (En taze örnek olarak Lanthimos’un Poor Things’ini analım.) Filmlerin kaynak metinle ilişkileri açısından düşünürsek ortak noktaları ise bu felsefi ve kapsayıcı metnin belli parçalarını farklı estetik unsurların malzemesi olarak kullanmaları. Frankenstein 1930’larda Alman Dışavurumculuğu’nun etkisiyle bir korku sineması unsuru olarak kullanılmış, 1994’teki Kenneth Branagh uyarlamasında ise hikâyedeki trajedi boyutunu öne çıkaran epik bir anlatının malzemesi olmuştu. Guillermo del Toro ise bir yandan kaynak metnin anlatı yapısını korumaya çalışırken bir yandan bu sinemasal mitolojiyi de kullanarak klasik trajedi formunda bir melodram oluşturmaya girişiyor.

Yazar Del Toro

Del Toro’nun özünde orijinal metne sadık bir temelde başlayan uyarlaması (tarih ve mekân gibi unsurları göz ardı edersek) temel müdahalesini Victor Frankenstein’ın hikâyesinin kuruluş aşamasında yapıyor. Romandakinden farklı olarak Victor Frankenstein’ı bir hayat yaratmaya motive eden ana çatışmanın keskin bir Ödipal bağlama kavuşturulduğunu görüyoruz. Victor’un ölümü alt etme ihtiyacı, çocukluğuna ait kısımlarda kendisine neredeyse âşık bir görüntü çizilen annesinin kaybıyla (bu görüntülerde annenin Elizabeth’i de canlandıran Mia Goth tarafından oynandığına dikkat çekelim), gaddar babayı aşma hırsı üzerinden kuruluyor. Filmin devamında da burada kurulan duygusal zeminin belli belirsiz bir âşık olma bağlamına açıldığını görüyoruz. Ancak bir yandan kaynak metnin akışı hikâyesel katmanda korunduğundan burada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. Yani olay bazında sadık kalınan metin karakterlerin motivasyonları açısından yeniden yazılıyor. Daha önemlisi metnin okurun zihnine doğru açılan geçirgen yapısı yerine neden-sonuç ilişkisinin kısıtlayıcı mekaniği girmiş oluyor. Sorgulamanın, düşünsel faaliyetin yerini trajedinin, aşkın duyguların ve keskin sonuçların aldığını görüyoruz. Başka ve daha doğrudan bir ifadeyle söylersek, 2025 yılından bakan bizler için bu denli asgari bir Ödipus anlatısı doyurucu veya merak uyandırıcı olmanın çok uzağında, sası ve sıkıcı bir etki bırakıyor.

Del Toro’nun kaynak metne müdahale ettiği bir başka temel unsur da yaratımın doğasıyla ilgili. Shelley’nin Prometheus anlatısından aynalayarak aldığı, bilimsel tutkuya ve öğrenme açlığına bağladığı akış, yaratımı ikincil bir sonuç, başa gelen bir lanet olarak ele alıyor. Shelley’nin Victor’u bilimsel imkânların sınırlarında bir dehşetle karşılaşırken del Toro’nun Victor’u kişisel travmalarından kaynaklı hırslarını yatıştırmak için bilimi (film özelinde bilimi temsil eden neon bir pili) zapturapt altına alıyor. Sonuç da epik bir zafer oluyor. Buradaki düşünsel daralmanın en görünür olduğu yer laboratuvardaki yaratım sahnesi elbette. Shelley’nin gotik karanlığının ve pişmanlığının yerini nihai bir başarının aldığını görüyoruz. Canavarın yaratılması için başında dikenli tacıyla çarmıha gerilmiş İsa imgesinin oluşturulmasının gerekmesi ise del Toro’nun metinde asla doğrudan biçimde kullanılmayan Katolik inancını bu hikâyeye yerleştirme arzusunun en görünür hâli. Aynı zamanda finale yönelik de bir duyuru niteliğinde.

Burada canavar karakterinden de bahsetmek gerek. Mary Shelley’nin özgün bir bilinç arayışındaki, beden-zihin bütünlüğünü yakalama uğraşındaki çok yönlü karakterinin sinemadaki yansımaları bugüne kadar hep son derece yüzeysel oldu. Popüler kültürdeki Frankenstein imgesinin de kurumsallaşmasıyla aslında Shelley’nin metninde modern insan olmanın özünü açığa çıkartan bu karakter basit bir korku imgesine dönüştü. Bilhassa Kenneth Branagh yorumunda düşünen, zihinsel bütünlüğü olan bir canavar yorumu gördük ama karakteri tanımlayan her zaman bu karakterin insan-dışılığı olageldi. Guillermo del Toro’nun canavarı ise bu anlamda tam bir zemine oturamıyor. Çocuk kırılganlığıyla süper kahraman kudreti arasında gidip gelen karakter sevgi arayışı ve öğrenmeye açlığıyla da yer yer Shelley’nin canavarına yakınlaşıyor. Filmin genel anlamda en verimli kısmının, anlatının canavarın ağzından şekillendiği son kısımda ve yaşam arzusuna dair diyaloglarda şekillenmesi boşuna değil. Metni taşıyan ana kolonların üzerinde yükseliyor zira bu bağlam. Fakat bu son kısma gelene kadar hikâyenin filmin hem görsel hem de anlatısal olarak pek ilgi çekici olamadığını, benzerlerini defalarca gördüğümüz “çılgın bilim insanı” anlatılarının bir varyasyonu olarak kaldığını da söylemek gerek.

Yönetmen Del Toro

Guillermo del Toro gibi, kariyerinin başından beri insan olmanın doğasına dair filmler üretmiş bir hikâye anlatıcısının ellerinde Frankenstein gibi bir metnin baştan kurgulanması kâğıt üzerinde çok heyecan verici. Del Toro’nun bu hikâyeyi baştan yazdığı da açık ama üzerine gitmeyi seçtiği unsurların bu tefekkür alanından ziyade metnin onyıllardır tekrar ve tekrar üretildiği biçimde canavar temaşasına yönelmesi anlatıyı çok sınırlı bir hâle getiriyor. Elordi’nin performansı ilgi çekici olsa da canavarın tasarımından filme yerleştirilme biçimine her noktada Frankenstein’ın canavarıyla ilgili alışkın olduğumuz her ilişkilenmenin yeniden üretildiğini görüyoruz. İnsan olmayı yegâne varoluş biçimi olarak gören özcü ve hümanist bakışın kırılması, insani olanın çabayla ve emekle kurulabileceğine dair bir revizyon ihtimali karşılıksız kalıyor. Zira

Del Toro’nun aslında bir anlamda baştan yazdığı bu hikâyenin merkezinde esas olarak bir baba-oğul çatışması var. Aydınlanma diyalektiğine, bilimin sorumluluğu ve yetkisine dair etiğe yönelen bir kaynak metnin yerini alan bu Ödipal bağlam finalde de bir tür affetme seremonisine dönüşüyor. Prometheus’un öyküsündeki yakıcı isyan modunun yerini bir kefaret anlatısına, teolojik bir melodrama bıraktığını görüyoruz. Bu tercihin filmi klasik bir trajedi sınırlarında tuttuğu kesin. Ancak biz bu yeniden yazılmış anlatıdan yeni düşünme ve karşılaşma alanlarından ziyade fazla bildiğimiz bir hikâyenin bir kez daha anlatıldığı hissiyle ayrılıyoruz. Ve daha önemlisi, Shelley’nin tanrısal gücü ve yaratımı sorgulayan metninin yerinde demode katarsis yelleri esiyor. Prometheus’un yerinde de Katolik bir İsa imgesi duruyor.

İsim Guillermo del Toro olunca film eleştirisi ezberleri görsel dünyanın etkileyiciliğini en baştan yazar. Filmin Venedik sonrası çıkan eleştirilerinde de bu ezber devam ettiriliyor gibiydi. Ancak bu ezber üzerine düşünmekte de fayda var. Zira her ne kadar prodüksiyon tasarımında, karakter yaratımında çok emek verildiği (ya da çok para harcandığı mı demeli?) belli olsa da metin tarafında yaşanan kafa karışıklığının biçimsel olarak da yinelendiğini söylememiz gerek. Frankenstein gibi, estetik konotasyonu oldukça uzun erimli bir anlatının fikrî bağlamı ve bunun görsel karşılıkları arasında herhangi bir bağlantı görmüyoruz. Frankenstein için fazlasıyla aydınlık bir dünyanın içerisine yerleştirilmiş, görsel efektlerin bilhassa aksiyon sahnelerinde komikleşecek kadar barizleştiği bir görsel dünyası var filmin. Yine aynı yere dönersek (ki kesinlikle tesadüfi değil) filmin canavarın bakış açısına geçtiği son kısımda Kuzey Kutbu’nun puslu beyazlığında yaşanan tekinsiz atmosfer de yine filmin ilginçleştiği kısımlar arasında. Del Toro’nun yalnızca bu kısma odaklanan bir film yapmış olma ihtimali kaçmış bir fırsat hissiyatı yaratıyor insanda. Zira yalnızlaşmanın, pişmanlığın ve varolma çabasının açığa çıktığı bu son kısım bilhassa estetik olarak en “insani” tadı bırakıyor.

Yeni Frankenstein, Hollywood’un artık iyice barizleşen yaratım krizi ve bu dönemde sayıları gittikçe artan devam filmleri, yeniden yapımlar ve artık dibi kazınan kanona farklı bir bakış getirilmesi açısından heyecan verici ihtimaller barındırıyordu. Ortaya çıkan sonuç da asla kötü bir film değil. İyi oyuncuların oynadığı, güvenli bir senaryo matematiği kullanan, seyirciye “beklediğini veren” bir film bu. Aynı günümüz dijital platformlarında üretilen birçok yapım gibi. Fakat burada şu soruyu sormanın artık zamanı gelmedi mi: Bu kadarı yeterli mi? Sinemadan müziğe, edebiyattan tiyatroya her alanda son derece geçerli olan “seyirci bunu istiyor” argümanındaki isteğin ne olduğundan gerçekten bu kadar emin olmakta bir sorun yok mu? Sanatsal üretimin doğasında var olan dönüşme ve değişme güdüsünün yerini algoritma mekaniğini çalıştırma yolları alacaksa bunun doğal olarak bir sonu olacağını da görmek gerek sanki. Sanat tarihinin bugüne kadar ürettiği hikâyelerin sonu gelmez elbette ama seyircinin sabrı, ilgisi ve küçük görülmeye tahammülü için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Aynı Robert Eggers’in Nosferatu’su gibi Guillermo del Toro’nun Frankenstein’ı da ilk duyuruldukları zaman yarattıkları heyecanın ötesine pek geçemediler maalesef. Benzer bir şeyi Türkiye’deki Aaahh Belinda ve Bihter gibi yerli örneklerde de yaşadık. Pek çok kıymetli kaynak metne günümüz sinemasının sunduğu karşılık, yenilikten uzak bir nostalji deneyimi pazarlamak oluyor. Bunun bir tükeniş noktası olacak mı, onu da zaman gösterecek. (EBB/TY)

Gümüşe hücum tekrar yoğunlaşırken

Yapay zekâ araştırmacıları insan beyninin hızına ulaşabilmek için yeryüzündeki en iletken maden olan gümüşe bel bağlamış vaziyette. Zaten gümüş olmasa yapay zekâ, elektronik teçhizatlar, kameralar, aynalar… var olmayacaktı.

Dolayısıyla şu anda çokuluslu şirketlerin gözü bir kez daha milyonlarca insanın gümüş madenciliğinde ölmüş olduğu Potosí’ye dikili. Amaçları kentin çevresinde dünyanın en büyük maden ocaklarını açmak ve şimdiye kadar yeryüzü kabuğunda ulaşılmamış derinliklere ulaşmak.

Gümüş (Silver) adlı belgesel, biz film boyunca şahit olduklarımızın ağırlığı altında zaten çoktan ezilmiş haldeyken yukarıdaki cümlelerle sona eriyor.

Kolonyalist güçlerin ölesiye sömürdükleri Bolivya’nın bu lanetli kenti, her ne kadar 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edilmiş olsa da günümüzde 12 bin madenci ailesinin sefil hayatlarına ev sahipliği yapmayı sürdürüyor. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Krakow Film Festivali’nden beş ödülle çıkmış olan filmin yönetmen ve senaryo yazarı hanesinde sinemacı Natalia Koniarz’ın ismini görüyoruz. Muhtelif etkinliklerdeki yolculuğunu sürdürmekte olan 2025 Polonya, Finlandiya, Norveç ortak yapımı 79 dakikalık çarpıcı belgeselin Jihlava Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde aldığı üç ödülden birinin de sinematografiden sorumlu Stanislaw Cuske’ye gitmesi tesadüf değil. Ne de olsa zor şartlarda ışığın azami seviyede değerlendirilmesi kadar yer altında ilkel şartlarda çalışmakta olan madencilerin peşindeki kameranın aldığı riskler ziyadesiyle dikkat çekici.

Şeytan’a hâlâ inanan var!

Asırlar boyunca madenin işletilmesi sırasında tahminen 8 milyon kişinin öldüğü Potosí’de azıcık kalmış gümüş rezervleri yüzünden sık sık madenci vefatları yaşanmaya devam ediyor; yetişkin erkekler dışında kadınlar, yaşlılar, çocuklar fazlasıyla riskli çalışma koşulları yüzünden hızla yıpranıyorlar.

Stanislav’ın kamerası hakikati mümkün olduğunca tarafsız şekilde yakalamaya çalışıyor, Natalia’nın dinamiklere mümkün olduğunca müdahalesiz bakış açısı seyircinin Potosí’ye nüfuz etmesini mümkün kılıyor. Her ne kadar maden dışındaki muhteşem sekanslar ideal ışık sayesinde gözümüzü okşasa da karanlık ve dar tünellerde klostrofobiye kapılma ihtimali yüksek.

Birtakım kadınları koka yaprağı çiğnerken görüyor, yaşlı bir kadının koca bir taşı kırma çabalarına şahit oluyoruz. Bazı çocuklar karanlık ve riskli tünellerde büyüklerinden kazma tekniklerini öğrenirken, bazıları okula devam ediyor. Mahallelerine dadanmış hırsızların evlere girip küçücük kızları nasıl korkuttuğunu da öğreniyoruz. Okuldaki öğretmenin meseleyi sınıfta ele alışı ve olası cinsel saldırılardan pedagojik herhangi bir hassasiyet göstermeden bahsedişi seyirciyi dehşete düşürdüğü gibi Potosí’de şartların tahmin edebileceğimizden çok daha çetin olduğunu da ispatlıyor.

Şeytan içerikli batıl inançların halen tedavülden kalkmamış olması ayrıca üzücü.

Film boyunca sanki bu zehirli havayı biz de soluyoruz; içimiz adeta kapkara toz toprakla doluyor.

Damarlar kesik olmayı sürdürüyor…

Ida ve Soğuk Savaş filmlerinin yönetmeni Pawel Pawlikowski’nin idari yapımcılığını üstlendiği şiirsel belgesel seyirciye muhakkak ki sarsıcı bir tecrübe yaşatıyor.

Filmde yeraltında terlerken tanıdığımız bir madencinin direk dansı yapan bir konsomatrisle vakit geçirdiği sekanslar kasvetle harmanlanmış ümitsizliği katmerliyor.

Ya tüm bunlarla pek alakası yokmuş gibi görünen bilumum turistlerin madenci kıyafeti giyinerek tünellerde gezmesi ve selfie mastürbasyonuna girişmesine ne demeli!

Geçen asırlara rağmen Potosí birileri için içinden çıkılmaz bir kara çukur olmayı sürdürürken insanın aklına bir kez daha meşhur yazar Eduardo Galeano’nun şaheseri Latin Amerika’nın kesik damarları geliyor.

Potosí’de, derin fakirlik kurbanı çocuklar eğlenebilmek için kum tepelerinden aşağıya otomobil lastikleri yuvarlıyor; hatta gayet riskli olmasına rağmen popolarının üstünde yamaç aşağı şahsen kayıyorlar.

Ölüm yaşının ortalama 40 olduğu acıklı coğrafyada belki de bu anlar hayatlarında en mutlu ve hür oldukları anlar…

(RL/TY)

Film içinde film, hikâye içinde hikâyeler, hikâyelerimin içinden bir hikâyem

Nihayet uzun süredir merakla beklediğim bir filmi, Pelin Esmer’in O da Bir Şey mi filmini, Ankara’da caddeye açılan bir sinemada, hafta içi ilk seansta, dolu bir salonda izledim, mesudum. Sinemaya gitmeden önce filme dair sosyal medyadan okuyup dinlediklerim ve izlediklerim nedeniyle filmin tadı ‘ya kaçarsa’ diye kaygılanmam gereksizmiş, müthiş keyif aldım. Sinemasını çok sevdiğim Pelin Esmer’in O da Bir Şey mi filminin mekânı Aydın-Söke’deki Efes Sineması ve Efes Oteli.

Filmin konusu mu? İstanbul’da yaşayan ünlü bir film yönetmeni olan Levent, Söke Film Festivali'ne davetli olarak geldiğinde, Söke'de doğup büyüyen, hayat mücadelesi veren ve otelde kat görevlisi olarak çalışan genç kadın Aliye ile karşılaşır. Aliye, otel barının mutfağında çalıştığı bir gece, servis penceresi perdesinin arkasından tesadüfen karşılaştığı bir dinleyiciye yaşam öyküsünü anlatmaya başlar. Zamanla anlattığı öykü gelişir ve Aliye’nin gerçek dünyasıyla kurgu dünyası iç içe geçer. Başka dünyaların insanları Levent ve Aliye de gerçek-kurgu dünyaları arasında tercih yapmak zorunda kalacaktır.

2025 çıkışlı Türkiye, Bulgaristan ve Romanya ortak yapımı olan filmin yönetmeni ve senaristi Pelin Esmer. Filmde Timuçin Esen, Merve Asya Özgür, İpek Bilgin, Nur Sürer, Mehmet Kurtuluş, Asiye Dinçsoy ve Şebnem Hassanisoughi’nin çok başarılı oyunculuklarını izliyoruz keyifle. Karakterler çok inandırıcı. Hayatın içinden ilişkilerin yer aldığı senaryoda, diyaloglar nefis. Filmin müzikleri şahane, insanı alıp başka yerlere götürüyor. Görüntüler ve görüntü yönetimi çekimleri çok başarılı. Sanat yönetimi büyük alkışı hak ediyor. İstanbul, Kuşadası, Söke ve Didim’de çekilen filmin mekan seçimleri ve tasarımları çok başarılı; ancak en etkileyici olanlar, bence Efes Sineması, Efes Oteli ve Didim’deki mekanlar.

İstanbul Film Festivali’nde (Nisan 2025) “En İyi Senaryo” ödülünü, Adana 32. Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen olmak üzere toplam 8 ödül alan film 17 Ekim 2025’te vizyona girdi. Çok görülesi ve üzerine düşünülesi olan bu filme, her düzeyde emeği geçenleri kutluyorum.  

Sevgili okur; filmin içinde film, hikâyesi içinde hikâyeler olan bu güzelim O Da Bir Şey mi’yi sinemada/dijital platformda izlemek için pek çok neden varsa da en önemlisi -kanımca- Pelin Esmer’in bu filmle bir üst basamağa taşıdığı sinemasıyla tanışıklığı pekiştirmeye veya tanışmaya vesile olması.

Sevgili okur; benim de -sıradan- bir izleyici olarak bu güzelim filmi üzerine yazmak için çok nedenim varsa da iş bu yazının ikinci bölümünde Söke’de başlayan kişisel hikâyemin çocukluk bölümündeki ve içinde Efes Sineması da geçen sinema anılarımı “Ne yapsam içimde o eski sinemalar” başlıklı yazımdan yararlanarak yazacağım. 


Neşe, Dicle ve Efes

1930'lar Türkiyesi’nde bile sinema salonu olan 23 ilçeden biri olan Söke’de ilkokul yıllarıma denk gelen 1965-1970’li yıllarda üç kapalı, üç yazlık sinema vardı. Yaşamımızın orta yerindeydi sinema; eğlence ve eğitim aracı hatta okuldu. Neşe Sineması küçük, eski, fuayesi yetersiz, üç-dört localı, balkonlu, koltukları gıcırtılı ve rahatsızdı, koltuk araları çok dardı. Makine dairesinden gelen ses, balkondan film izleme keyfini kaçırttığından bu sinemaya kışın nadiren gider, yazın açık hava sinemasına çok sık giderdik. Sonra yıkıldı, iş merkezi oldu. Dicle Sineması evimize yakın ve iyi filmler getirdiği için buraya daha sık giderdik. Mimarisi çok güzeldi, fuayesi geniş, loca sayısı fazla, koltuk kalitesi ve yerleşimi daha iyi, büfesi zengin, perdesi lacivert kadifeydi. Merdiven trabzanlarından kaymaya bayılırdık. Sinema 1987’de yandı, yerine yapılan binada aynı adla açılan 116 koltuklu bir sinema yapıldı.

Söke Çayı’nın üstündeki demir köprüye yakın, ilçenin en büyük sineması ve dış cephe mimarisi çok özel olan Efes Sineması’nın olduğu binada ayrıca otel ve pastane de vardı. İç mimarisi ve tefrişi çok şıktı. Kırmızı deri koltukları konforlu, balkonu çok büyük, locaları çok şıktı. Turkuaz renkli panjurlu kapısı olan tuvaletleri amonyak kokardı. Fuayesi genişti. Pirinç çerçeveli bilet gişesine boyumuz yetişmez, iki bilet diye bağırır, zıplayarak elimizdeki parayı tablaya bırakır, karşılığında saman sarısı/roze renkli ‘seans sonuna dek saklanması mecburi’ biletimizi ve ‘biletle muteber’ olan yer fişimizi alırdık. Kırmızı kadifeli perdesinde ‘Ziraat Bankası’ yazısı ve ‘başak’ logosu vardı.  

Aşı tatili ve sömestr dönemi hariç hafta içi sinemaya gidemezdik. Kışın hafta sonu bu üç salon zınga zınk dolardı. Cumartesi günü öğlen –o zamanlar öyleydi- okuldan koşarak çıkar, sinema önünde bilet kuyruğuna girerdik. Matineler iki film olduğunda saat 14.00’da, üç film olduğunda 13.00’da başlardı. Paramız olursa pazar günü de öbür sinemaya giderdik. Hangi sinemada hangi film(ler)in oynadığı şehri gezen kamyonetlerle duyurulurdu. Sinema önüne bez film afişleri asılır, sinema dış cephesindeki çerçevelerde filmin afişi ve fotoğrafları yer alırdı. Talebin çok olduğu bazı filmlerin biletleri önceden satılır, nadiren yabancı filmlerin bilet fiyatı yüksek olurdu. Efes Sineması’nın yaşlı biletçisi Giritli Pepe, seansa yetişemediğimizde ‘daimi seyirci bonusu’ndan yararlandırır, bizi içeri biletsiz alınca elimizde kalan parayı büfede bol keseden harcardık. Yer fişi verilmeyip EGO (erken gelen oturur) düzeni uygulandığı seanslarda bilet kuyruğundaki arkadaşlarımızı fuayede asılı çerçevelerdeki film afişlerini seyrederek beklerdik. Salona girdiğimizde dış giysilerimizi boş koltuklara koyarak onlara yer tutardık. Yer göstericiler bahşiş alamadıkları için biz çocuklardan hoşlanmazdı. Matinelerde balkonun tümü, salonun ise arka bölümü kadınlarındı. Seyirci salona alındığında müzik yayını başlar, çalınan moda şarkılara tempo tutardık. Film başlayacağında/ara bittiğinde “Film başlıyor. Herkes yerine otursun” anonsu yapılırdı.

Neşen Gazozu

Salon ışıkları kararmaya başlar, projektörler perdeyi aydınlatır, perde süzülerek yana doğru açıldığında alkış ve ıslık sesleri yükselir şölen başlardı. "Pek yakında", "Gelecek program" spotlarıyla yapılan film tanıtımları ve reklamlardan –hâlâ öyle– hoşlanmazdım. Nadiren okulca eğitici filmlere de gider, suarelere de pek gitmezdik. Önümüzde oturan uzun boylu kadınlara sinirlenir, dış giysilerimizin üstüne oturarak boyumuzu yükseltirdik. Film başladığında nefesimizi tutar, sessizliği yırtan her tür sese tepki verirdik. Mesela; ‘kötü adam’ cezalandırıldığında, ‘iyi adam’a yapılan haksızlık giderildiğinde, aşıklar kavuştuğunda salondan alkış ve ıslıklarla adeta yıkılır, ezan okunduğunda yerimizde kıpraşırdık. Film arası verildiğinde gözlerimiz aydınlığa zor alışırdı ve koşarak tuvalet kuyruğuna girerdik. İşimiz bittiğinde büfe kuyruğuna girerdik. ‘Neşen Gazozu’ şişesinin içine nohut (beyaz leblebi) atıp, şişmesini bekler, o tatlanmış nohutları büyük keyifle yerdik. Bayat gevrek ve gazoz ikilisine, yağlı-tuzlu patlamış mısıra, çikolatalı gofrete de bayılırdık. Sinemada ‘kabuklu kuru yemiş’ yenmez ve satılmazdı. Uzaktaki arkadaşlarımızla el-kol işaretiyle konuşur, bazen de nevale değişimi yapardık. Salonda şişelere gazoz açacağıyla vurarak ‘gaz-zozzz’ diye bağıran satıcılara sinir olurdum.

Film arasında salon doğal yöntemlerle havalandırılır, insanlar tahliye kapısının önünde sigara içer, film yeniden başladığında salonda sessizlik zor sağlanır, ikinci-üçüncü film başlayacağı zaman salon seyrelirdi. Film oynarken salona giriş-çıkışı görevliler önlerdi. Film koptuğunda, ses-görüntü kalitesi düştüğünde “Ma-ki-nis-sssst; ses” diye bağırırdık. Balkonun en arkasında oturmayı, sıra ortasında oturmayı sevmezdim. Makine dairesi penceresinden perdeye yayılan ışık huzmesine ayağa kalkarak ellerimizi değdirir, perdeye siluetimiz yansıdığında gülüşürdük.

Altyazılı filmleri sevmezdim; küçücük boyum perdedeki yazıyı okumamı engellediği veya okuma hızım altyazı akış hızını yakalayamadığından. Bilimkurgu ve fantastik filmleri değil, ‘salon’ filmlerini, müzikalleri, polisiye, kovboy ve macera filmlerini sever, Türk filmlerini kaçırmazdım. İzlediğim filmlerin adını günlüğümün arkasındaki listeye işlerdim. Kanlı, vurdulu-kırdılı sahnelerde gözlerimi kapatır veya kardeşimle birbirimize sarılırdık. Avare’ filminin "Rüyalarınıza giren büyük bir aşk ve seven kalplerin hikâyesi" yazılı afişine sahip olmak kardeşimle beni mutlu etmiş, kapı arkasına astığımız afişle kuzenlerimize hava atmıştık. Çıkışta güneşten gözlerimiz kamaşırdı, hava kararmışsa bulanık görürdük. Sinema çevresinde film parçaları bulduğumuzda güneşe tutar, hangi filme ait olduğunu bulmaya çalışırdık.

Söke’de kapalı sinema salonları çok amaçlı hizmet verir; tiyatro, konser, panel vs. toplantılara da ev sahipliği yapardı. Söke’nin sosyal ve kültür hayatı o yıllarda çok yoğundu. Ben Dostlar Tiyatrosu’nu, Aşık Veysel’i, Erol Büyükburç’u, Beyaz Kelebekler’i, Cem Karaca ve Barış Manço’yu, Avni Dilligil Tiyatrosu’nu, Edip Akbayram’ı, Prof. Dr. Rasim Adasal’ı bu salonlarda izledim/dinledim.

Ve yazlık sinemalar... O zamanlar Söke’de Neşe, Park ve Albayrak Caddesi’nde Zehra yengemlerin evinin yanındaki olmak üzere üç yazlık sinema vardı. Bazen yengemin evinin damından -bedavadan- film seyretmeye bayılırdık. Bu sinemalarda sıra düzenini koruyabilmek için sandalyeler alttan birbirine telle/takozla  bağlanarak sabitlenirdi. Annem evden getirdiği ıslak toz beziyle oturmadan önce sandalyeyi siler, üzerine gazete serip minder koyardı. Tahta sandalyelerde uzun süre oturmakta zorlanırdım. Çıkışta babam bizi kapıda beklerdi.

Yazlık sinemada yediğimiz çiğdem kabuklarını annemin yaptığı külahlara koyardık. Sopalı dondurma (sütsan) yerdik. Bazen aniden yağmur başlayınca veya fırtına çıkınca film yarıda kesilir, müdüriyet ertesi gün için boş bilet dağıtırdı. Renkli ampullerle aydınlatılan, bazen sünnet şölenlerine ve düğünlere mekan olan bu sinemaların kapı önüne seyyar satıcılar dizilir, filmi sucuk/ köfte-ekmek kokuları arasında izlerdik. O dönemin oyuncularını, filmlerinin birini saysam diğerleri eksik kalır. 

İçimdeki eski sinemalar artık yok. Zaten eski ‘ben’ de yok artık. (ŞD/TY)

Bir ‘Yavuz’ ki yalavuz!

Yavuz Saltık’ı tanımam hayli eskilere dayanır, neredeyse çeyrek asır olmuştur. 

Onunla ilgili en çok hafızamda kalan İstiklal’in bir meyhanesinde içmişiz gecenin hayli geç saatlerine kadar. Sonra dem vakti kalkmışız demlendiğimiz yerden. 

Yalpa vura vura dünyanın halına, gecenin bir vakti İstiklal’in sokak sakinlerinin halupürmelaline dalmışken! 

Bir sokak çalgıcısının önünde durduk Yavuz’la. Kemençe çalıyordu Karadeniz havalarıyla sanatçı. Selamlaştılar Yavuz’la. Beni tanıttı Yavuz, “Tanırım Şeyhmus abiyi” dedi sanatçı. Meğerse okurmuş yazılarımı.

“Oturalım” dedim Yavuz’a. Sokakta kapalı bir dükkanın kepenginin önünde yere çömelip oturduk kemençeci sokak sanatçısının yanına. Birlikte yaka bağır açık sarhoş kafayla gecenin geç vakti sanatçı kemençeye dokundu, birlikte şarkılar söyledik. 

Gelip geçen, bize bakan kimileri belki bizi de sokağın sanat ekibinden belledi, bellesinler. O an öyleydik zati.

Size bunları niye yazdım sahi. Öyle işte. 

Yavuz epeydir İstanbul yakınında içerde. Yazıyor içerden, sıkılınca.

Silivri damından “Cümbüşlerin Efendisi” başlıklı bir yazı yazmış en son. 

Onun tabiriyle “Apê Aram”, Aram Dikran’ı anlatmış. Yazının sonuna da bu yazıyı “Ey dîlberê” şarkısını dinleyerek okuyun notunu düşmüş. 

Ve eklemiş; “Cümbüşlerin efendisi, Ortadoğu’nun bülbülü Aram Tigran’ı bana tanıtan ağabeyim, dostum, vicdanlı yürek Şeyhmus Diken’e de bu vesile ile teşekkürlerimi sunarım.” 

Aldım selamını kardeş. Diliyorum ki tez zamanda özgürlüğüne kavuşasın.

Ve bu vesileyle yıllar önce yazıp yolladığı şiirini de bu yazının sonuna ekleyeyim de muhabbetin eksiği gediği kalmasın…

Tutuklu İBB yöneticisi Yavuz Saltık: Ben hizmet ettim, suç üretildi
Tutuklu İBB yöneticisi Yavuz Saltık: Ben hizmet ettim, suç üretildi
10 Temmuz 2025

Diyarbakır

Biraz sıcak, biraz Dicle naifliği,
biraz Türk, çokça da Kürttür Diyarbakır.
Kalanı hüzündür, isyan ateşidir, Amed’dir Diyarbakır.
Dağkapı'daki seyyar tezgahları,
Tabier'in lahmacunu,
Çüngüş’ün üzümü,
Her köşebaşında boy boy cıvıl cıvıl Kürt çocuklarıdır Diyarbakır.
Dengbejin sazı, Laz’ın kemençesidir.
Giragos kilisesi,
Nebi Camisidir Diyarbakır.
Sur içindeki Pepuk kuşudur.
Burçlarında alınan,
özgürlük nefesidir Diyarbakır.
Udi Yervant’ın tezenesidir,
Manuş Baba’dır,
Ali Emiri’dır.
Cahit Sıtkı’nın istediği memlekettir.
Ziya Gökalp’tir.
Feqiyê Teyran’dır Diyarbakır.
Sezai Karakoç dizesidir.
Hevsel Bahçeleridir.
Nelere nelere baskın gelmez ki,
seni düşünmenin tadı,
diyen Ahmed Arif’tir.
Güvercin kanadındaki Tahir Elçi’dir.
Mezopotamya’dır,
uçsuz bucaksız karpuz bostanlarıdır.
Müzeler, surlar, köprüler, cami
ve kiliseler, hanlar,
kervansaraylar, kaplıcalar, çarşılardır Diyarbakır.
Biriktirdiğim dostluklardır Diyarbakır.
Diyarbakır,
Benim için biraz dostum Metin Kurt,
biraz da ağabeyim
Şeyhmus Diken’dir.

Sözün özü, kelamın da akıbeti biterken, dilimde Davut Sulari’nin deyişinden dizeler;

“dağların başı da haydar
yavuzdur yavuz
er odur ki daim gezer yalavuz
boz atlı hızır bize olsun kılavuz…”

Yavuz’a çok selam ederek, çık da Karadeniz’e gidek…

Not: 15 Kasım cumartesi saat 15.00’te MeymanMardin Sanat evinde söyleşim olacak, beklerim…

(ŞD/TY)

Sesimiz hiyp diye gitti

Başlıktaki anlamsız “hiyp”, ses içeri kaçarken çıkan sesin yazılı hali. Televizyonlar, “RTÜK efendiden her iş için talimat bekleme, kendini RTÜK efendinin yerine koyarak, onun ne diyeceğini biliyormuşçasına karar ver”, aşamasına geçmiş olsalar gerek ki kurgu dizilerde “Allah belanı versin” diyemiyor karakterler. Onun yerine “hiyp versin” diye bir ses çıkıyor. Daha doğrusu karakter “Allah belanı versin” diyor, ama seste kırpma oluyor. Birilerinin işi, mesaisi bunları ayıklamak! Ama gündüz kuşağı bambaşka bir alem. Orada, canlı yayınlarda her şeyi söylemek mümkün.

Hatırlayanlar vardır; televizyonda ilk yasaklanan sigaranın ucuydu. Sigaranın namlusunu gülle donatacağız, diyerek allı morlu çiçekler yapıştırdılar. Purosunu çiğneyen, kalantor bir karakter var diyelim. Puronun ucunda mor bir çiçek var. Adam ağzını oynattıkça çiçek de oynuyor haliyle. Çiçeğin ardından dumanlar çıkıyor. Tam hikâyeye kaptırmışsın kendini, ama dolaşan çiçek, çiçekten çıkan duman derken ne izlediğini unutup gidiyordun.

Zamanla çiçekler yerini buzlamalara bıraktı. Bir saatten sonra dizi mi çekelim buzlamasıyla mı uğraşalım diyenler sigara içen karakter yazmamaya karar verdi. Gerçek hayatta yerde bulduğu otu kurutup içecek millet neredeyse, ama sigara içen tek bir dizi karakterimiz yok. Hadi bunun halk sağlığı ile ilişkisi var diyelim, geçelim. Sıra içkilere geldi tabii. Onu buzlu bardakla çözdüler! Viskisi, şarabı, birası, rakısı hepsi buzlu! Oh, yarasın tabii.

Diziciler buzlama derdinden kurtulmak için olsa gerek karakterlere rakıyı sek içirmeye başladılar. Ama RTÜK efendinin kaşı kalkmışçasına o yarım kadehe koydukları su da buzlandı. Yüzlerini buruşturup çok sert bir şey içmiş gibi yapmaya uğraşan, bunu defalarca çeken onca oyuncuya, sette çalışana yazık değil mi ayol!

İnsan bakışarak üreyen bir canlı türüdür

Bununla biter mi? Elbette bitmez. Zamanla beden bölümleri de buzlanmaya başladı. Tahmin edebileceğiniz gibi genelde kadınların bedenlerinin kimi bölümleri buzlanıyor. Efendim işte meme, popo, poponun çatalı… O da yetmiyor, öpüşme-sevişme sahneleri tümden uçuyor. İnsan bakışarak üreyen bir canlı türüdür, demeye getiriyorlar sanırım. Karakterler biraz birbirine yaklaşır gibi olduktan sonra bir anda yatakta uyurken görünüyorlar. Arada ne yaptıkları artık senin hayal gücüne kalmış. Buzlu bardaklarda içki içerken burun buruna gelmiş iki karakter, buzlanmış popolarının kısaca görünmesinin ardından birden mahmur bakışlarla uyanıyor ve buzlanmış birer sigara içiyor. Arada küfür veya arzu ifadeleri geçtiyse onlar da hiyp diye gidiyor. Böyle sansür yiye yiye saçma sessizlikler, atlaya zıplaya giden bozulmuş kurgular izlemekten bıkanlara sonsuz hizmet sunan mecralara kavimler göçü de sürüyor doğal olarak.  

Ama inat ettiğimden bende sadece “dövletlü” Kablo TV var. Diziler, filmler hatta filmlerin jenerikleri bile buzlu. Bir Matematikçinin Maceraları filminin jeneriğindeki gerçek hayata dair bilgi içeren cümleyi buzladılar! Çok akıllı olduklarından, atom bombası deneylerini uzaktan izleyen biliminsanının kanserden öldüğünü söyleyen cümleyi Türkçe seslendirmeyip İngilizce yazıyı hafif buzlamışlar. Ortaokuldan kalma İngilizcemle ben okudum. E, ne yapmış oldunuz şimdi? İngilizce okuyamayanı hangi tehlikeden korudunuz? Sigaradır, içkidir neyse de mutfakta küçük bir nükleer test yapmaya kalkarlar diye mi koktunuz? Nükleer testler kimseye zarar vermez demeye getiriyorsanız, sizde o altyapı yok. İyi ki yok. 

Kimi koruyorsunuz, kimden koruyorsunuz belli değil diye homurdanıp dururken can sıkıntısına Gülse Birsel iyi gelir diyerek Yılbaşı Gecesi’ni izleyeyim dedim. Benim Kablo TV alıp yayınlamaya karar vermişken niye izlemeyeyim? Pandeminin mavrası da var, karakterler birbirinden güzel. Hepsi bir araya gelince gülmeye vesile oluyor. Minik hiyp boşlukları var arada, ama sansürlü izlemekten beynim otomatikte tamamlıyor onları. Hikâyedeki tüm saçmalıklar üst üste biniyor ve sonunda Fatih Artman’ın oynadığı Ozan karakteri küçük çaplı cinnet geçiriyor. Mafyatik tipi, ihale kovalayan gevşeği ve diğerlerini sıraya dizip bunlara temiz bir ayar veriyor. Adamcağızın gözünden ateş çıkıyor, bağırmaktan boynunun damarları şişiyor ve kimbilir neler söylüyor? Bu bölüm bende şöyle: “Anladınız mı ulan? Ben sizin hiyp hiyp hiyp. Tamam mı? Topunuzu hiyp hiyp hiyp”.

Arada sırada olanları yakalıyorum da koca bölümü dudak okuyarak toparlayamadım tabii. E, ne oldu? Karakterin ağzından duysam belki ben de söylemiş kadar olacaktım ama olamadı. Ben de evde kendi kendime söylenmeye başladım. Parayla sattığın yayına niye burnunu sokuyorsun? Koskoca sanat eserlerini kim oluyorsun da kesip buduyorsun? Hiyp hiyp hiyp hiyp hiyp… Topunuz hiyp hiyp hiyp… Yapacağınız işin hiyp hiyp hiyp

(ÖE/TY)

Hep yanlış yerde konumlanmak

Belki en çok “ötekiler” bilir ki attıkları adım kestirilemezdir. Çünkü adım ve işlenen fiil ona ait olsa da, nasıl yorumlanacağı ve hangi tepkiyle karşılanacağı tamamen başkalarının inisiyatifindedir. Çünkü eşitsiz bir dünyaya doğmuştur —dünya eşitsiz değil, eşitsiz bir sistemin içine doğmuştur. Bu nedenle yaşamında hiçbir şey sıradan olamaz. Ötekileştirildiği andan itibaren sıradan olma hakkı çalınmıştır. Kendisi gibi olamamanın, yabancılaşmanın geçerli meziyet olduğu bir dünyada en çok da “ötekinin” kendinden soyutlanması talep edilir. Yaratılan normale göre “öteki” kusurlu ve eksik sayılır. Çocukluğu sıradan değildir mesela. Çocuk kabul edilmez çoğu zaman. Çünkü “normal” çoğunluğun çok çabuk nefrete dönebilecek “merhametinin” hedefidir. Hatta bazı “ötekiler” direkt nefretle karşılaşır. Kısacası kendine bırakılmaz “öteki.”

“Öteki”nin her şeyi tartışma konusudur. Varlığı, cinsel yönelimi, yeti çeşitliliği, ırkı… Hep kendinden soyutlanması ya da eşitsiz ilişkilenmeyi kabul etmesi beklenir. “Normal” çoğunluğa dahil olan kişilerin sıradan kabul edilen fiilleri “öteki” tarafından işlendiğinde büyük bir karmaşaya dönüşür. Hatta “ötekinin” eylemsizliği bile olay olabilir. Çünkü orada belirleyici olan ötekinin ne yaptığı değil, direkt kendisidir. Ondan, sürekli haksız konumda olmayı kabul etmesi beklenir. Kendi varlığını inkâr etmesini, toplumun ona çizdiği noktada kalmasını...

Sağlamcı şiddet

Bir engelli olarak yukarıda anlatmaya çalıştığım her şeyi deneyimlemek zorunda kaldım ve kalıyorum. Genelde birbirini tamamlayan nefret ve merhamet ikilisini engelliler oldukça fazla deneyimler. Önce abartılı bir “iyilikle” karşılanırsınız. Çok tartışılası olan “iyi ve kötü” kavramı sizin üzerinizde en kaba biçimiyle pratiğe dökülür. Size “ayrıcalıklı” davranırlar. Aslında bu gösterinin altında kendilerini üstün hissetme hissinin yarattığı ayrıcalığı yaşama dürtüsü vardır. Gerçek ayrıcalık budur aslında. Sizin üzerinize düşen onun yaşadığı ayrıcalıklı olma hissinin gölgesidir. Bunu bilerek ya da bilmeyerek yapar “normal” çoğunluğa dahil insanlar. Bu ayrıcalığın gölgesi kalktığındaise ortaya nefret çıkar. Ve siz, o ayrıcalıklı olma maskesini giymediğinizde, hak etmediğiniz bir öfkenin hedefi olabilirsiniz. Çocukluğunuzdan yetişkinliğinize, tüm yaşamınız bununla mücadele etmekle geçer. Her davranışınız ve yöneliminiz sorun kabul edilir çünkü.

Otistik bir çocuğun Manisa’da okul müdürü tarafından şiddete maruz bırakılması ve sonrasında yapılan bazı açıklamalar bana bunları düşündürdü. Hiç kimsenin, hiçbir çocuğa şiddetin hiçbir türünü uygulamaya hakkı olmadığını baştan belirteyim. Olay sonrası yapılan bazı açıklamala ise buradaki şiddetin beslendiği noktayı da ortaya koyuyor: Bu, sağlamcı bir şiddet. Toplumdaki sağlamcılıktan alıyor gücünü. Olayın ardından yapılan bazı açıklamalar, şiddeti meşrulaştıran bir noktada duruyor. Çocuğa yöneltilen suçlamalar ise tamamen mantıksız ve dayanaksız. “Sınıfların kapılarını açıp açıp kapatıyor,” deniyor mesela. “Huzur bırakmadı” deniyor. Otistik çocukta şikayet edilen davranışlar, kendi çocuklarında da görülebilir; üstelik bu tür davranışlar çoğu çocuk tarafından sergilenir. Çocuğun davranışı ne olursa olsun, onu bu davranışa yönelten koşulları incelemek gerekir. Otistik çocuk, bu davranışları akranlarına “ben de sizdenim” demek için bile yapmış olabilir, ki bu oldukça anlaşılırdır. Kendi öğrenciliğimden örneklerle anlatırsam, hata yapma olasılığım azalır.

Otizmli öğrenciyi merdivenden iten okul müdürü tutuklandı
Otizmli öğrenciyi merdivenden iten okul müdürü tutuklandı
11 Kasım 2025

Kendi deneyimim ve körler okulu

Liseye kadar körler okulunda okudum. Körler okulunda bize hep “Lisede çok çalışkan olun. Siz engellisiniz yaramazlık yapmayın” gibi telkinlerde bulunulurdu. Liseye geçtiğimde tek engelliydim. Derslerim çok iyiydi. Öğretmenlerim beni örnek gösteriyordu. Tabii o örnek göstermelerin bazılarındaki “körlüğüne rağmen” vurgusunu es geçemeyeceğim.

Evet örnek gösterilen bir çocuktum; ama bunu istemiyordum. Yalnızdım çünkü. Arkadaş Zekâi’nin şiirindeki “Bunu hep söylüyorum ben yalnızım” serzenişi beni çok etkiler o yüzden. Çünkü steril yalnızlıklar bana göre değildi. Arkadaşlarım olsun, sevgilim olsun, masum kavgalarım olsun, yaramazlıklarım olsun istiyordum. Yani o kadar uzattığıma bakmayın, sosyalleşmek istiyordum. Tabii bir de “-mış” gibi yapmak zorunda hissediyordum.

Sonunda bir gün patladım ve nahoş bir ifadeyle kendilerini ne sandıklarını sordum. Ardından birçok arkadaş edindim; bunlardan bazılarıyla dostluğum bugüne kadar devam etti. Kavgalara da karıştım, yaramazlık da yaptım. Aslında okulda diğer çocukların yaptığı şeyleri yapıyordum; fakat benim yaptıklarım daha çok dikkat çekiyordu. Hiçbirinin velisine dakikalarca süren şikâyet listeleri sunulmuş mudur, bilmiyorum. Oysa ben mutluydum. 

Teneffüslerimi tahta bir sıranın üzerinde yalnız başıma geçirmek öğretmenlerimin takdirini kazanmış olabilir; ama benim için durum hiç de öyle değildi. Kendimi izole hissediyor ve sıkılıyordum. Şimdi birilerinin sürekli hedef gösterdiği, yetişme koşullarını dikkate almadan yetişkin gibi yargılanmasını istedikleri çocukların arasında okuyordum. Akran zorbalığına maruz kaldım ve kendimi korumayı öğrendim; ama güzel arkadaşlar da edindim. Öteki çocukların arasında farklı bir açıdan ötekiydim. 

Sadece kendi çocuğunu gözetmek “iyilik” midir?

Herkes emin olabilir ki, bugün burun kıvırdıkları o çocuklar, o kibirli yetişkinler kadar sağlamcı değiller. Elbette genel olarak sağlamcılar herkes gibi var; ama ben o yaşımdaki bakış açımla onlardan biri olma hissini tattım. Bu, kişiliğimi inşa etmemde önemli bir nokta. Çünkü klavye başından savrulan “annelerinin doğurup sokağa saldığı” gibi ayrımcı tutumları hiçbir çocuk hak etmiyor. “Okumazsanız çırak olursunuz” nasihatine, “zaten okul çıkışı çıraklık yapıyoruz” diyen o çocuklar, her fırsatta onları ötekileştiren kibir abidelerinden çok daha farkındaydılar sınıf çelişkilerinin. Tıpkı benim arkadaş edinme çabamdaki nezaket dışı çıkışın, “uslu ol ki görenler seni sahiplensin” nasihatinden daha faydalı olduğu gibi.

Ben pedagog değilim; bilmediğim konulara karışmam. Bu olayda bildiğim bir konu var: Ötekileştirme. Neden-sonuç ilişkisi kurmadan hayat anlamlandırılamaz. Diyalektik yöntem, sorun çözmede bir armağan—üstelik bedava. Çevrenizde çok “iyi” bilinirsiniz; peki neye yarar bu iyilik? Sadece kendi çocuğunu gözetmek “iyilik” midir? İyiliğiniz, çocuğunuzun sınıfında engelli bir çocukla karşılaşana veya sokakta emekçi semtlerden geldiği belli olan bir çocuğu görünceye kadarsa, iyiliğinizi de alıp uzaklaşabilirsiniz. Sorunların kaynağı olarak ötekileştirilen çocukları, cinsel yönelimleri ya da sokaktaki kedi-köpeği gördüğünüzde, düşünme yöntemini değiştirmelisiniz.

Brecht ne güzel diyor:

“Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?”

Bu sorunun yanıtını aramaya başladığınızda, doğru hedefi saptayabilir ve çözüm için ilk adımı atmış olursunuz. Haksız çoğunluğa yaslanmaya devam ederseniz, sorunları sadece bir düğüm haline getirmekten öteye gidemezsiniz. İçimizdeki sağlamcılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, türcülük ve diğer önyargılarla yüzleşmek için cumartesi güzel bir bahane olabilir. Bu hafta sonunu kendinize ayırmaya ne dersiniz? (BS/TY)

James Cameron’ın sanatı İstanbul’da: Hayal gücünüz bir gerçeklik yaratabilir

İstiklâl Caddesi üzerinde, Atlas Sineması binasında yer alan İstanbul Sinema Müzesi 2021 yılında kapılarını açtı.

Bina, 1870 yılında dönemin iş insanı Agop Köçeyan tarafından kışlık saray formunda inşa edildi. Uzun yıllar boyunca çeşitli amaçlarla kullanılan bina, 1948 yılında Atlas Sineması hâline geldi ve nihayetinde restorasyonu tamamlanarak Sinema Müzesi ile birlikte halka açıldı.

Üç kattan oluşan müzede, Türkiye sineması ve özellikle Yeşilçam’a dair heykeller, afişler, döneme ait teknik eşyalar, üç boyutlu sinema ünitesi ve interaktif oyun uygulamaları bulunuyor. Ziyaretçilere, “Dijital Hafıza Havuzu” yöntemiyle kapsamlı bir arşiv deneyimi sunuluyor.

Mimari yapısıyla olduğu kadar tarihiyle de dikkat çeken müze, şimdilerde “James Cameron’ın Sanatı” sergisine ev sahipliği yapıyor.

Sinema, sanat ve teknolojiyi bir araya getiren müze, sergiyi keşfetmek için ideal bir mekân sunuyor.

Kamyon şoförlüğünden beyazperdeye

James Cameron, özellikle Titanic, Terminatör, Avatar ve Aliens gibi hafızalara kazınan filmlerin yönetmeni olarak tanınıyor. Farklı sinema ödüllerinde 82 galibiyet ve 97 adaylığı bulunan ünlü yönetmen, Akademi Ödülleri’nde En İyi Film, Kurgu ve Yönetmenlik gibi çeşitli dallarda ödüller kazandı.

Kanadalı Cameron, 1954 yılında dünyaya geldi. Kapıcılıktan kamyon şoförlüğüne kadar farklı işlerde çalışan yönetmen, kamyon şoförlüğü yaptığı dönemde bu mesleği bırakma kararı alarak beyazperdeye ilk adımlarını attı.

Çocukluğundan beri çizime olan ilgisi, Cameron’ı afiş tasarımları yapmaya yönlendirdi. Yönetmen, 1978 yılında çektiği ilk kısa filmi Xenogenesis ile kariyerine adım attı ve bu deneyim, onu Avatar gibi büyük yapımlara taşıdı.

Sergiye genel bakış

“James Cameron’ın Sanatı” sergisinde, yaratımdan üretim sürecine kadar olan eskiz çalışmaları, modellemeler, maketler, kostümler, kullanılan teknik eşyalar ve filmlere dair objeler yer alıyor. Rehberin sözleriyle: “Burada bulunan eşyalar, filmlerde kullanılan temsili olmayan parçalar.

Ziyaretçileri; eşsiz parçalar, hafızalarda yer etmiş karakterlerin kostümleri ve modellemeleri bekliyor.

Sergi, kitabın sayfaları gibi odalara açılan bir düzenlemeye sahip; her odada filmlere dair tematik ortamlar ve Cameron’a ait eserler ile eskizler bir arada sunuluyor. Ziyaretçiler, “yaratımdan üretim sürecine bir filmi” deneyimleme fırsatı buluyor. Sergi, kronolojik bir sıralamadan ziyade tematik bir yaklaşımla tasarlanmış.

“Gözlerin açıkken rüya görmek”

Cameron, rehberin de belirttiği gibi, rüyasında gördüğü imgeleri kâğıda dökerek yaratım sürecine başlıyor. Çizimleri, karakter modellemeleri ve eskizleriyle film yapımının ilk aşamalarını oluşturuyor. Erken dönem çizimlerinin yer aldığı sergide, Terminatör bölümünde bizi insan-makine tasarımı karşılıyor; Cameron bu eskizi de rüyasında görerek çizmiş.

Benzer şekilde Avatar bölümünde “Ruh Ağacı” çizimi bulunuyor; bu çalışmalar rüyalardan çıkıp metaforlara dönüşerek filmlerde yerlerini alıyor ve belki de filmlerin temellerini atıyor.

Cameron’ın bilinen bir denizaltı ilgisi var. Bir dalış sırasında batıkta gördüğü kapıları resmediyor ve bu çizim, Titanic filminde “yüzen kapı” olarak yerini buluyor. Söz konusu kapı, yıllar sonra 719 bin dolara satılıyor. Sergide Titanic’e ayrılan bölümde duvarlarda bu kapı çizimini görmek mümkün; ancak ziyaretçilerin ilk ilgisini çeken “Okyanusun Kalbi” kolyesi oluyor. 

Ekranda gösterilen bir sahnede ise rehber, Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Jack Dawson’ı çizen elin Cameron’a ait olduğunu belirtiyor.

Avatar evreni ve teknoloji kullanımı

Avatar filminin orman ve doğa temalı evreninde, karakter modellemeleri ve filme özel modifiye edilmiş kameralar sergileniyor. Bu bölümde ziyaretçiler, perdelerin arkasında bir görsel şölen odasıyla karşılaşıyor.

Cameron, anlatıyı teknolojiyle beyazperdeye yansıtarak görselliği ön plana çıkarıyor ve izleyiciye büyüleyici bir deneyim sunuyor.

Cameron’ın çizime ve maket tasarlamaya olan ilgisi, film afişlerine ve filmlerinin yapımına yansıyor. Sergide yer alan bir afiş neredeyse tüm filmlerine dair karakter ve objeleri bir araya getiriyor. Sergi görevlisinin belirttiğine göre, Cameron filmlerine dair karakterleri ve evrenleri çok önceden tasarlıyor; bu afiş, çoğu filminin öncesinde hazırlanmış bir ön tasarım niteliği taşıyor.

Eleştiriler

Cameron’ın teknolojiyi kullanmadaki başarısı bilinse de, bazı sinemaseverler son filmlerini eleştiriyor. “Bir filmde yalnızca görsel şölen değil, alt metin de görmek istiyoruz.” 

Cameron ise filmlerinde temel olarak aksiyon ve bilimkurgu çerçevesinde, insanların güncel ve yakın gelecekteki sorunlarını ele alıyor. Hollywood’un kısır döngüsü, yönetmenin üretim sürecini etkileyebilir; ancak bağımsız sinema, çoğu zaman alt metinlerle bu döngüyü kırmayı deniyor.

Sergide ziyaretçileri, James Cameron’ın masasından film setlerine uzanan büyüleyici bir evren bekliyor. Sadece objeler değil, Cameron’ın tutkuları ve yaratım süreci de gözler önüne seriliyor. 27 Eylül’de kapılarını açan sergi, 28 Şubat’a kadar görülebilecek.

Kaynakça: IMDb, Vikipedi, Biletinial, AKM İstanbul, Kültür ve Turizm Bakanlığı, bianet, Atlas Sineması.

(ET/TY)

Ercan Türeci yanıtladı: “Samimiyet ve sahicilik” ile bir ömür hekimlik

İstanbul’un kalbinde, Kocamustafapaşa’nın yıpranmış taşlarına yarım asırlık bir mesai bırakan bir hekim: Prof. Dr. Ercan Türeci.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Anesteziyoloji ve Reanimasyon hocası olarak neredeyse 50 yıl aynı kurumun içinden geçti, amfiler değişti, binalar yıkıldı, tabelalar değişti fakat onun mesleğe ve insana bakışı değişmedi.

Resmî vedayı reddedip çalışma arkadaşlarının omzunda uğurlanmayı tercih etti, ona göre Cerrahpaşa “asker ocağı değil, derebeylik şatosu değil” ve hekimler de emir eri değil.

Türeci sadece Cerrahpaşa koridorlarında değil, dünyanın kriz hatlarında da nöbetteydi: 17 ülkede 32 görev, savaşın ve felaketin ortasında kurulmuş sahra hastanelerinde sayısız hayat. Gazze/Han Yunus’taki Avrupa Gazze Hastanesi’nde geçtiğimiz yıl 6 hafta çalıştı gönüllü ekiplerden barınmadan gıdaya kadar her şeye hazırlıklı olmaları istendiğinde, “o bedeli ödemek gerekiyorsa öderim” diyerek gitti.

Sonrasını ondan dinliyoruz.

Paylaşma ve dayanışma

Bu sabah size soru hazırlarken “hocam muazzam yerlere gitmişsiniz” diye düşündüm. Neler yaptınız?

Ben 2005'te başladım gitmeye. O zamanlar internet yalnızca ofislerde o da kendi iç haberleşmelerinde vardı. Bizim öyle bir şansımız yoktu. Ama aslında o benim şansımdı diyelim. Çünkü o zaman iş kolaydı: Arkadaşlarıma, dostlarıma, aileme “gidiyorum” derdim, giderdim döndüğüm zaman da “ben geldim” derdim.

Fakat internet icat olup yayılınca bu sefer herkes üç gün, beş gün geçtikten sonra “ya ne oluyor, ne bitiyor, haber alamıyoruz, endişeliyiz” demeye başladı. Benim de oradaki bütün zamanımı e-mail yazmakla geçirmem gibi bir şey çıktı ortaya. Sonra şunu buldum: Gittiğim sürenin ortalarına doğru, hem benden hem ortamdan bahseden genel bir mektup yazıp herkese göndermeye başladım.

Seyfi (arkadaşım) “Ercan, insanların bunu bilmesi lazım, buralarda böyle şeyler yaşanıyor oralara giden insanlar var” dedi. “İzinle bunları yayacağım” deyince yazılarım, mektuplarım bia’da yayınlanmaya başladı.

Fotoğraf: MAP-Interburns ekibi, Lübnan

Bu hikâye nasıl başladı peki? Sınır tanımayan hekimlik / uluslararası insani tıp örgütleriyle tanışmanız…

Burada uzun lafın kısası bir “tercih” yok. 78 kuşağı olarak durduğum yer belli. İdeolojik etiketle değil de güncel kelimelerle söylersek paylaşma ve dayanışma. Hekim olunca “kendi bilimimin dışında daha ne yapabilirim” diye düşünüyorsunuz.

En çok bilinen kurumlardan biri (çoğu kişinin “Sınır Tanımayan Doktorlar” diye bildiği) yapıyla başladım ama kurum ismi vermekte bazen tereddüt ediyorum haksızlık olmasın. Başka kurumlar da var çünkü. Başvurumu yaptım. 1991’de yoğun bakım uzmanı oldum 2005’e kadar böyle bir düşüncem yoktu. Eski hocalarım “ya dışarı çık, özele geç para kazan üniversitede kalacaksan akademik kariyer yap yoksa seni bırakmazlar, yerler” derlerdi. Akademide kişisel ilişkiler, güç çatışmaları oluyor.

2005’te doçent olunca Nafiz Ağabey’in dediği oldu: “Doçent olmak devlet eliyle dokunulmazlık kazanmaktır.” Uzmanken izin istersin, reddedilirse yapacak bir şey yok akademik unvanın varsa “gidiyorum” diye dilekçe bırakır gidersin. O özgürlükle başladım.

İlk başta o yapıyla gittim. Sonra Uluslararası Kızılhaç/Kızılay hattı, Operation Rainbow (çocuk ortopedik/rekonstrüktif cerrahi), Operation Smile (yarık damak–tavşan dudak) gibi kurumlarla da çalıştım. Çok sevgili dostum Richard Gostin’le 2007-2008’te Nijerya’da tanıştık. O “niye sadece MSF?” diye sordu  “başka ne olabilir ki” demiştim. Onun referansıyla farklı kurumları da gördüm. Dedim ki: “Farklı örgütlerle çalışayım, organizasyonlarını ve anlayışlarını göreyim hangisi kafama uyuyorsa onunla devam ederim.”

“Mahalle kültürü içinde büyüdüm”

İlk nereye gittiniz?

İlk Pakistan’a. 1999 depreminden sonra onlar da 2005’te büyük deprem yaşadı. Depremin merkez üssü Mansehra’da çadır hastaneye, ortopedi ve travma cerrahisiyle çalışmak üzere gittim. İki aya yakın çalıştık depreme bağlı akut vakalar azalınca programlı (trafik vb.) ortopedik vakalar baskın hale geldi, çekilme kararı alındı devredip döndük.

Pakistan’dan sonra? Ukrayna’yı ve Gazze’yi de biliyoruz…

Sayı çok kronoloji karışık. Kısaca: Afganistan (2012–2015 arası üç yıl üst üste farklı kurumla), Yemen çatışmaların başı, Nijerya (Delta ve Borno “Boko Haram” dönemleri), Güney Sudan, Filipinler, Peru, Guatemala, Honduras, Fas… Toplam 17 ülkede 32 görev. Amerika ve Kanada hariç Güney/Orta Amerika, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Uzak Doğu; Avustralya hariç Asya’nın epey yeri.

“İnsanın insana kıyıcılığının sonu yok”

Fotoğraf: Dr. Muhammed ile birlikte...

“Her seyahat insanı dönüştürür” derler. Bu kadar coğrafya, yoksulluk, savaş… Sizde neyi değiştirdi?

Yanlış anlaşılmasın kendimi şöyle tanımlarım: Çarşambalıyım, 78 kuşağıyım, Kurtuluşçuyum. Mahalle kültürü içinde büyüdüm. 78’in gerçeği malum: en ucuz şey genç hayatıydı. Gözümüzü kırpmadan ortaya koyuyorduk. Paylaşma ve dayanışma o yoğunlukta şekillendi.

İhtisas döneminde 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” çerçevesi vardı  koruyucu hekimliğin değerini sahada gördük. Bürokrasiyle çatışmalar, sürgünler… Bütün bunlardan geçmiş birine Yemen’de, Sudan’da, Afganistan’da 2 metre ötesinde patlayan bomba pek bir şey yapmıyor.

Hacettepe’den bir arkadaş “delip geçer ama tortu bırakır” demişti haklı. Belki tahammülsüzlüğümün amplitüdü arttı: frekans azaldı ama her patladığımda daha sert patlıyorum.

Net öğrendiğim bir şey var: İnsanın insana kıyıcılığının sonu yok. En uç örnek Afganistan’dı; hemen gerisinde Afrika hikâyeleri gelir. Kurşunla yaralanmış üç aylık bebek gördüm. O zaman “bu işin sonu yok” diyorsunuz.

“Üzülürsün” denir ya hiç üzülmedim”

Fotoğraf: Ercan Türeci, sığınakta

Gazze’de ne gördünüz? Korktuğunuz zamanlar oldu mu?

Korkmuyorum. Çarşamba’dan gelen “silah işine alışıklık”, 78 kuşağı pratiği… Ölmekten ya da yaralanmaktan değil tutuklanmaktan korkarım annemle uğraşamam. [Gülüyor.] Orada savaş var ve tıbbi yardım gerekiyor. Bu anestezi ve cerrahiyle olacak iş ve ben bunu yapabiliyorsam yaparım. Orada ödeyeceğim bedel umurumda değil gerekiyorsa öderim.

Gazze’ye savaşın başlangıcından 4–5 ay sonra gittim. Han Yunus’taki Avrupa Gazze Hastanesi’nde (EGH) çalıştık. Normalde gönüllü kalış süresi 3 aydır Gazze’de 6 hafta ile sınırlandı. Kuruluştan, barınma-gıda dahil her şeyi kendimiz çözelim diye bir buçuk sayfalık hazırlık notu geldi. “Filistin’e giriş izni yok” denilerek ekiplerin geri çevrildiği çok oldu; Ürdün’den girip İsrail tarafında 10 saat tutulup deport edildiğimiz de.

Emekli oldunuz. Cerrahpaşa’da alışılmadık bir veda yaşandı. Ne hissettiniz?

“Üzülürsün” denir ya hiç üzülmedim. Çünkü aidiyet duyduğum fiziksel yapı yok edildi. Öğrenciliğimin, uzmanlığımın, doçentliğimin geçtiği hiçbir bina artık yok. Akademik yapı da yıllar içinde tahrip oldu. 2013’te hazır olan yerinde yenileme projesi yıllarca bekledi sonra birden hızlandı. Siyasi iktidar değişmedi, ekonomi daha kötüye gitti o zaman “neden şimdi?” diye soruyorsun.

Cerrahpaşa asker ocağı değil. 500’ün üzerinde öğretim üyesinin taşınmadan haberi yoktu. Kararlar “Yarın gidiyorsun” diye tebliğ edildi. Prefabrik pandemi hastanesinden tıp fakültesi hastanesi olmaz olmuyor. 32 ameliyathaneden dörde, yatak sayıları indi lağım taşıyor, tavan çöküyor, ısınmıyor koridorlarda kurbağalar… MR/BT aylarca çalışmadı mamografi 9 ay çalışmadı kardiyolojinin girişimsel aletleri aylarca atıl kaldı. 

Nöroradyoloji (kentin en önemli inme merkezi) bile “kansız ameliyat” yapan üniteyken durduruldu söküm-yerleştirme ihaleleriyle uzadı yeni yerin tavanları cihazı taşımıyor. Tanı-tedavi randevuları bekledi acile ulaşamayıp ölenlerin sayısını bilen yok.

“Bölünmeye yeterince direnemedik” diyorsunuz. Neden?

Mayıs 2018’deki 7141 sayılı yasa ile bölündük. “İÜ hantal, yönetilemiyor” gerekçesiyle. Bugün sayılar yine yüksek. Saikler farklı bence. O dönem “Merkez bina ve İstanbul EAH, Cerrahpaşa Üniversitesi’nin olacak” denildi, oditoryum dolusu öğretim üyesi inandı, “yaşa var ol” diye alkışladı. Uyduruk palavralarla bölündük. Öğrencisi, hocası, çalışanı eylem yaptı ama hiçbir zaman 150–200 kişiyi aşmadı. 500 akademisyen, 4 bin öğrenci, 1.800 hemşire/personel/asistan vardı direnemedik.

“Yönetme-ele geçirme-yola getirme” politikasının bir uzantısı oldu. Bir yandan yasal koşullar değiştirilip atamalar yapıldı, sonra geri alındı “dışarıdan getirilen” bir ismin iki yılda başhekimlik-profesörlük-dekanlık hattında yükseltilmesine ise itiraz edilmemesi “Biz kendimizi yönetmekten aciziz” demek oldu.

Emeklilik kurgunuzu da merak ediyoruz hali ile

Mesleki şovenizmimdir ama anestezi gerçekten gergin-stresli bir iş. Biraz nefes istedim. 6.000’den fazla kitabım var okumayı deli gibi severim aktif çalışırken zaman kalmadı.

Emeklilikte: (1) kitap, (2) sevdiğim insanlarla zaman, (3) Sapanca’daki küçük ev, bahçeyle uğraşmak. Anesteziyi yalnızca yurt dışı çalışmalarda yapacağım. Ocak-Nisan için UK-Med uygunluk sordu "uygun" dedim. Filistin ve Güney Lübnan’a giriş şimdilik izin yok “olur-olmaz” haber verecekler.

Bir yandan Sosyal Dayanışma ve İletişim Derneği ile politik iktidarı hedeflemeyen, günlük hayata değen insanî dayanışma işleri UMKE eğitimlerinde dersler fakülte ve hastanelerden konuşma çağrıları. Türk Radyoloji Birliği’nin merkez dergisi için Gazze üstüne yazı istendi onu da yollarım.

Sizin için “olmazsa olmaz” kavramlar neler?

İnsanları ikiye ayırırım: sevimli ama güvenilmez ve her yola güvenilecek ama pek sevimli olmayan. Asıl olan hem sevilebilir hem güvenilebilir olmak. En çok önem verdiğim iki şey: samimiyet ve sahicilik. İnsan, kurum, devlet… Ne isen dürüstçe öyle ol. “Kokain çekip toz şeker diyen”e kızarım, kullanıyorsan “kullanıyorum” de.

Günlük tuttum yıllarca yazdıklarımı kitap yapmamı isteyen arkadaşlara “içindeki olumsuz örnekler idealist gençlerin hevesini kırar” diye çekiniyorum. Anette Heinzelmann bana yıllar önce “insanın olduğu yerde insanî sorunlarla karşılaşacaksın” demişti, doğru. O yüzden içeride kalıp mücadele etmeyi, olumlu yapının üstüne koymayı seçiyorum.

Son soru: Yolculuk bundan sonra nereye?

“Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et.” [Gülüyor.] Temel kurgu bu: okumak, sevdiklerim, Sapanca dışarıdan çağrıldığım insani yardım görevleri. Fiziken kendimi yetersiz hissetmediğim sürece gitmeye devam edeceğim.

Lübnan’da duran zaman, akan zaman!
Lübnan’da duran zaman, akan zaman!
27 Aralık 2024
Gazze mektubu
Gazze mektubu
14 Şubat 2024

Ercan Türeci'nin bianet yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

(EMK/HA)

Ercan Türeci yanıtladı: “Samimiyet ve sahicilik”le bir ömür hekimlik

İstanbul’un kalbinde, Kocamustafapaşa’nın yıpranmış taşlarına yarım asırlık bir mesai bırakan bir hekim: Prof. Dr. Ercan Türeci.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Anesteziyoloji ve Reanimasyon hocası olarak neredeyse 50 yıl aynı kurumun içinden geçti, amfiler değişti, binalar yıkıldı, tabelalar değişti fakat onun mesleğe ve insana bakışı değişmedi.

Resmî vedayı reddedip çalışma arkadaşlarının omzunda uğurlanmayı tercih etti, ona göre Cerrahpaşa “asker ocağı değil, derebeylik şatosu değil” ve hekimler de emir eri değil.

Türeci sadece Cerrahpaşa koridorlarında değil, dünyanın kriz hatlarında da nöbetteydi: 17 ülkede 32 görev, savaşın ve felaketin ortasında kurulmuş sahra hastanelerinde sayısız hayat. Gazze/Han Yunus’taki Avrupa Gazze Hastanesi’nde geçtiğimiz yıl 6 hafta çalıştı gönüllü ekiplerden barınmadan gıdaya kadar her şeye hazırlıklı olmaları istendiğinde, “o bedeli ödemek gerekiyorsa öderim” diyerek gitti.

Sonrasını ondan dinliyoruz.

Paylaşma ve dayanışma

Bu sabah size soru hazırlarken “hocam muazzam yerlere gitmişsiniz” diye düşündüm. Neler yaptınız?

Ben 2005'te başladım gitmeye. O zamanlar internet yalnızca ofislerde o da kendi iç haberleşmelerinde vardı. Bizim öyle bir şansımız yoktu. Ama aslında o benim şansımdı diyelim. Çünkü o zaman iş kolaydı: Arkadaşlarıma, dostlarıma, aileme “gidiyorum” derdim, giderdim döndüğüm zaman da “ben geldim” derdim.

Fakat internet icat olup yayılınca bu sefer herkes üç gün, beş gün geçtikten sonra “ya ne oluyor, ne bitiyor, haber alamıyoruz, endişeliyiz” demeye başladı. Benim de oradaki bütün zamanımı e-mail yazmakla geçirmem gibi bir şey çıktı ortaya. Sonra şunu buldum: Gittiğim sürenin ortalarına doğru, hem benden hem ortamdan bahseden genel bir mektup yazıp herkese göndermeye başladım.

Seyfi (arkadaşım) “Ercan, insanların bunu bilmesi lazım, buralarda böyle şeyler yaşanıyor oralara giden insanlar var” dedi. “İzinle bunları yayacağım” deyince yazılarım, mektuplarım bia’da yayınlanmaya başladı.

Fotoğraf: MAP-Interburns ekibi, Lübnan

Bu hikâye nasıl başladı peki? Sınır tanımayan hekimlik / uluslararası insani tıp örgütleriyle tanışmanız…

Burada uzun lafın kısası bir “tercih” yok. 78 kuşağı olarak durduğum yer belli. İdeolojik etiketle değil de güncel kelimelerle söylersek paylaşma ve dayanışma. Hekim olunca “kendi bilimimin dışında daha ne yapabilirim” diye düşünüyorsunuz.

En çok bilinen kurumlardan biri (çoğu kişinin “Sınır Tanımayan Doktorlar” diye bildiği) yapıyla başladım ama kurum ismi vermekte bazen tereddüt ediyorum haksızlık olmasın. Başka kurumlar da var çünkü. Başvurumu yaptım. 1991’de yoğun bakım uzmanı oldum 2005’e kadar böyle bir düşüncem yoktu. Eski hocalarım “ya dışarı çık, özele geç para kazan üniversitede kalacaksan akademik kariyer yap yoksa seni bırakmazlar, yerler” derlerdi. Akademide kişisel ilişkiler, güç çatışmaları oluyor.

2005’te doçent olunca Nafiz Ağabey’in dediği oldu: “Doçent olmak devlet eliyle dokunulmazlık kazanmaktır.” Uzmanken izin istersin, reddedilirse yapacak bir şey yok akademik unvanın varsa “gidiyorum” diye dilekçe bırakır gidersin. O özgürlükle başladım.

İlk başta o yapıyla gittim. Sonra Uluslararası Kızılhaç/Kızılay hattı, Operation Rainbow (çocuk ortopedik/rekonstrüktif cerrahi), Operation Smile (yarık damak–tavşan dudak) gibi kurumlarla da çalıştım. Çok sevgili dostum Richard Gostin’le 2007-2008’te Nijerya’da tanıştık. O “niye sadece MSF?” diye sordu  “başka ne olabilir ki” demiştim. Onun referansıyla farklı kurumları da gördüm. Dedim ki: “Farklı örgütlerle çalışayım, organizasyonlarını ve anlayışlarını göreyim hangisi kafama uyuyorsa onunla devam ederim.”

“Mahalle kültürü içinde büyüdüm”

İlk nereye gittiniz?

İlk Pakistan’a. 1999 depreminden sonra onlar da 2005’te büyük deprem yaşadı. Depremin merkez üssü Mansehra’da çadır hastaneye, ortopedi ve travma cerrahisiyle çalışmak üzere gittim. İki aya yakın çalıştık depreme bağlı akut vakalar azalınca programlı (trafik vb.) ortopedik vakalar baskın hale geldi, çekilme kararı alındı devredip döndük.

Pakistan’dan sonra? Ukrayna’yı ve Gazze’yi de biliyoruz…

Sayı çok kronoloji karışık. Kısaca: Afganistan (2012–2015 arası üç yıl üst üste farklı kurumla), Yemen çatışmaların başı, Nijerya (Delta ve Borno “Boko Haram” dönemleri), Güney Sudan, Filipinler, Peru, Guatemala, Honduras, Fas… Toplam 17 ülkede 32 görev. Amerika ve Kanada hariç Güney/Orta Amerika, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Uzak Doğu; Avustralya hariç Asya’nın epey yeri.

“İnsanın insana kıyıcılığının sonu yok”

Fotoğraf: Dr. Muhammed ile birlikte...

“Her seyahat insanı dönüştürür” derler. Bu kadar coğrafya, yoksulluk, savaş… Sizde neyi değiştirdi?

Yanlış anlaşılmasın kendimi şöyle tanımlarım: Çarşambalıyım, 78 kuşağıyım, Kurtuluşçuyum. Mahalle kültürü içinde büyüdüm. 78’in gerçeği malum: en ucuz şey genç hayatıydı. Gözümüzü kırpmadan ortaya koyuyorduk. Paylaşma ve dayanışma o yoğunlukta şekillendi.

İhtisas döneminde 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” çerçevesi vardı  koruyucu hekimliğin değerini sahada gördük. Bürokrasiyle çatışmalar, sürgünler… Bütün bunlardan geçmiş birine Yemen’de, Sudan’da, Afganistan’da 2 metre ötesinde patlayan bomba pek bir şey yapmıyor.

Hacettepe’den bir arkadaş “delip geçer ama tortu bırakır” demişti haklı. Belki tahammülsüzlüğümün amplitüdü arttı: frekans azaldı ama her patladığımda daha sert patlıyorum.

Net öğrendiğim bir şey var: İnsanın insana kıyıcılığının sonu yok. En uç örnek Afganistan’dı; hemen gerisinde Afrika hikâyeleri gelir. Kurşunla yaralanmış üç aylık bebek gördüm. O zaman “bu işin sonu yok” diyorsunuz.

“Üzülürsün” denir ya hiç üzülmedim”

Fotoğraf: Ercan Türeci, sığınakta

Gazze’de ne gördünüz? Korktuğunuz zamanlar oldu mu?

Korkmuyorum. Çarşamba’dan gelen “silah işine alışıklık”, 78 kuşağı pratiği… Ölmekten ya da yaralanmaktan değil tutuklanmaktan korkarım annemle uğraşamam. [Gülüyor.] Orada savaş var ve tıbbi yardım gerekiyor. Bu anestezi ve cerrahiyle olacak iş ve ben bunu yapabiliyorsam yaparım. Orada ödeyeceğim bedel umurumda değil gerekiyorsa öderim.

Gazze’ye savaşın başlangıcından 4–5 ay sonra gittim. Han Yunus’taki Avrupa Gazze Hastanesi’nde (EGH) çalıştık. Normalde gönüllü kalış süresi 3 aydır Gazze’de 6 hafta ile sınırlandı. Kuruluştan, barınma-gıda dahil her şeyi kendimiz çözelim diye bir buçuk sayfalık hazırlık notu geldi. “Filistin’e giriş izni yok” denilerek ekiplerin geri çevrildiği çok oldu; Ürdün’den girip İsrail tarafında 10 saat tutulup deport edildiğimiz de.

Emekli oldunuz. Cerrahpaşa’da alışılmadık bir veda yaşandı. Ne hissettiniz?

“Üzülürsün” denir ya hiç üzülmedim. Çünkü aidiyet duyduğum fiziksel yapı yok edildi. Öğrenciliğimin, uzmanlığımın, doçentliğimin geçtiği hiçbir bina artık yok. Akademik yapı da yıllar içinde tahrip oldu. 2013’te hazır olan yerinde yenileme projesi yıllarca bekledi sonra birden hızlandı. Siyasi iktidar değişmedi, ekonomi daha kötüye gitti o zaman “neden şimdi?” diye soruyorsun.

Cerrahpaşa asker ocağı değil. 500’ün üzerinde öğretim üyesinin taşınmadan haberi yoktu. Kararlar “Yarın gidiyorsun” diye tebliğ edildi. Prefabrik pandemi hastanesinden tıp fakültesi hastanesi olmaz olmuyor. 32 ameliyathaneden dörde, yatak sayıları indi lağım taşıyor, tavan çöküyor, ısınmıyor koridorlarda kurbağalar… MR/BT aylarca çalışmadı mamografi 9 ay çalışmadı kardiyolojinin girişimsel aletleri aylarca atıl kaldı. 

Nöroradyoloji (kentin en önemli inme merkezi) bile “kansız ameliyat” yapan üniteyken durduruldu söküm-yerleştirme ihaleleriyle uzadı yeni yerin tavanları cihazı taşımıyor. Tanı-tedavi randevuları bekledi acile ulaşamayıp ölenlerin sayısını bilen yok.

“Bölünmeye yeterince direnemedik” diyorsunuz. Neden?

Mayıs 2018’deki 7141 sayılı yasa ile bölündük. “İÜ hantal, yönetilemiyor” gerekçesiyle. Bugün sayılar yine yüksek. Saikler farklı bence. O dönem “Merkez bina ve İstanbul EAH, Cerrahpaşa Üniversitesi’nin olacak” denildi, oditoryum dolusu öğretim üyesi inandı, “yaşa var ol” diye alkışladı. Uyduruk palavralarla bölündük. Öğrencisi, hocası, çalışanı eylem yaptı ama hiçbir zaman 150–200 kişiyi aşmadı. 500 akademisyen, 4 bin öğrenci, 1.800 hemşire/personel/asistan vardı direnemedik.

“Yönetme-ele geçirme-yola getirme” politikasının bir uzantısı oldu. Bir yandan yasal koşullar değiştirilip atamalar yapıldı, sonra geri alındı “dışarıdan getirilen” bir ismin iki yılda başhekimlik-profesörlük-dekanlık hattında yükseltilmesine ise itiraz edilmemesi “Biz kendimizi yönetmekten aciziz” demek oldu.

Emeklilik kurgunuzu da merak ediyoruz hali ile

Mesleki şovenizmimdir ama anestezi gerçekten gergin-stresli bir iş. Biraz nefes istedim. 6.000’den fazla kitabım var okumayı deli gibi severim aktif çalışırken zaman kalmadı.

Emeklilikte: (1) kitap, (2) sevdiğim insanlarla zaman, (3) Sapanca’daki küçük ev, bahçeyle uğraşmak. Anesteziyi yalnızca yurt dışı çalışmalarda yapacağım. Ocak-Nisan için UK-Med uygunluk sordu "uygun" dedim. Filistin ve Güney Lübnan’a giriş şimdilik izin yok “olur-olmaz” haber verecekler.

Bir yandan Sosyal Dayanışma ve İletişim Derneği ile politik iktidarı hedeflemeyen, günlük hayata değen insanî dayanışma işleri UMKE eğitimlerinde dersler fakülte ve hastanelerden konuşma çağrıları. Türk Radyoloji Birliği’nin merkez dergisi için Gazze üstüne yazı istendi onu da yollarım.

Sizin için “olmazsa olmaz” kavramlar neler?

İnsanları ikiye ayırırım: sevimli ama güvenilmez ve her yola güvenilecek ama pek sevimli olmayan. Asıl olan hem sevilebilir hem güvenilebilir olmak. En çok önem verdiğim iki şey: samimiyet ve sahicilik. İnsan, kurum, devlet… Ne isen dürüstçe öyle ol. “Kokain çekip toz şeker diyen”e kızarım, kullanıyorsan “kullanıyorum” de.

Günlük tuttum yıllarca yazdıklarımı kitap yapmamı isteyen arkadaşlara “içindeki olumsuz örnekler idealist gençlerin hevesini kırar” diye çekiniyorum. Anette Heinzelmann bana yıllar önce “insanın olduğu yerde insanî sorunlarla karşılaşacaksın” demişti, doğru. O yüzden içeride kalıp mücadele etmeyi, olumlu yapının üstüne koymayı seçiyorum.

Son soru: Yolculuk bundan sonra nereye?

“Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et.” [Gülüyor.] Temel kurgu bu: okumak, sevdiklerim, Sapanca dışarıdan çağrıldığım insani yardım görevleri. Fiziken kendimi yetersiz hissetmediğim sürece gitmeye devam edeceğim.

Lübnan’da duran zaman, akan zaman!
Lübnan’da duran zaman, akan zaman!
27 Aralık 2024
Gazze mektubu
Gazze mektubu
14 Şubat 2024

Ercan Türeci'nin bianet yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

(EMK/HA)

Güvercin: ‘Varmış’ gibi var olmaya çalışan insan

“Bir gün içinde hayatını allak bullak eden o güvercin işi başına geldiğinde Jonathan Noel, ellisini aşmış bulunuyordu, tam bir olaysızlık içinde geçen rahat yirmi yıllık bir süreyi gerisinde bırakmıştı ve artık karşısına, günün birinde gelecek olan ölümünden başka, önemli herhangi bir şeyin çıkabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Bundan da çok hoşnuttu.”

Böyle nefis bir paragrafla başlayan ve yıllar önce yazılsa da satır aralarında anlattıkları ile günümüze uyarlanabilen romanları seviyorum. Kısa bir yolculuk anında bir çırpıda okuduğum Patrick Süskind’in “Güvercin - Der Taube” gibi… Romanın ana karakteri Jonathan Noel’in çağımızın “görünmez insan” güruhunun temsilcisi olduğunu fark etmek hem keyifli hem de düşündürücü bir okuma deneyimi sunuyor.

Onun hikayesi; var olmanın değil, de ‘ varmış’ gibi yapmanın özeti.

Onun hikâyesi, büyük felaketlerin değil de küçük olayların sarstığı bir insanın dramı.

Onun hikayesi güvenli bir yaşam uğruna hayatın kendisinden vazgeçenlerin trajedisi.

Patrick Süskind: Görünmezliği seçen bir yazar

Güvercin’in detaylarına geçmeden önce yazarını hatırlatmak isterim. Edebiyat severlerin 1985’te yayımlanan “Koku: Bir Katilin Hikâyesi (Das Parfum) ile tanıdığı, sevdiği Patrick Süskind, Almanya’nın en özgün ve en ketum yazarlarından biri.

Yazar ve senarist olarak hatırı sayılır ününe rağmen 76 yaşında olan Süskind’in şu anda tam olarak nerede, ne yaptığı bilinmiyor. Yayımlanan ilk romanın çok sevilmesi, 50’den fazla dile çevrilip ona dünya çapında ün getirmesi yazarın hoşuna gitmemiş olmalı ki ikinci romanını da yazdıktan sonra görünmez olmayı seçmiş. Süskind, bilinçli bir şekilde kamusal görünürlüğünü tamamen ortadan kaldırmış.

En son edebi sessizliğini 2006 yılında deneme tarzında yazılmış ve Şeyda Öztürk çevirisi ile Can Yayınları tarafından bizde de yayımlanmış bir eser olan “Aşk ve Ölüm Üzerine - Über Liebe und Tod” olmuş. Eros ve Thanatos arasındaki felsefi ilişkiyi incelediği bu eserden sonra yazarın ne yaptığı ise tam bir muamma. Bazı kaynaklara göre Almanya’da Münih yakınlarında bir yerde, kimilerine göre de Fransa’nın güneyinde, Montolieu adlı küçük bir köyde yaşıyor.

Birbirini tamamlayan iki farklı roman

Kendisine verilen edebiyat ödüllerini reddetmiş, röportaj vermekten ve fotoğraf çektirmekten uzak durmuş bir yazar olan Patrick Süskind, okurla paylaştığı sadece iki romanı var.

Süskind, başyapıtı Koku’da insanın en ilkel duyusundan -koku alma yetisinden- yola çıkarak arzu, deha ve delilik arasındaki çizgiyi sorgulamış. Koku’nun kahramanı Jean-Baptiste Grenouille, görünmezlik ve varlık arasında salınan bir adam: Kendi kokusu olmadığı için “yok” sayılan, görünebilmek için -ucu cinayete varsa da- başkalarının kokularını çalan ilginç bir karakter.

Yazarın iki yıl sonra yazdığı Güvercin’de ise bu görünmezlik çok daha sessiz bir biçimde karşımıza çıkıyor. Bu kez bir dâhi ya da katil değil, sıradan bir kahramanla tanışıyoruz: Jonathan Noel. Fark edilmemeyi güvenli bir hayatın teminatı sanan biri.

İlk romanda “duyuların aşırılığı”, ikinci romanda “duyuların yokluğu” üzerine yazan yazar, okuruna keşfedebileceği gizli bir bağ sunmuş. Sırf bu nedenle bile Koku’yu okuduysanız, Güvercin’i de okumalısınız. Çünkü bu iki eser tematik olarak birbirini tamamlayan ama biçim olarak zıt iki kutbun ucu gibi…

Rutinin güvenli sığınağında yaşamak

Jean-Baptiste Grenouille üzerine çok konuşulmuş bir karakter. Biz bu yazının öznesi Jonathan Noel’den söz edelim. Jonathan; 50 yaşında, Paris’te yalnız yaşayan, bir bankada güvenlik görevlisi olarak çalışan sıradan biri.

Hayatını mutlak bir düzen içinde sürdürüyor: Her sabah aynı saatte kalkıyor, aynı kahvaltıyı yapıp, aynı yoldan işe gidiyor, kimseyle muhatap olmuyor. Yemek molasında bile kimseyle sohbet etmiyor, bankanın yakınındaki küçük bir lokantada her gün aynı sandviçi yiyor.

Akşam olduğunda evine dönüyor, gazete okuyor, erkenden yatıyor. Hafta sonları bile farklı hiçbir şey yapmıyor; ne geleni var ne gideni.

Bu özeti yaparken aklıma gelen bir soru: Wim Wenders, “Mükemmel Günler” filmindeki Hirayama karakteri için Jonathan’dan ilham almış olabilir mi? Her iki karakter için de rutin huzur demek, değişim ise tehdit.

Minicik bir odaya sığıştırılan otuz yıl

Düzen Jonathan’ın tek sığınağı. Savaşta ailesini kaybetmiş, görücü usulü evlendiği eşi tarafından terk edilmiş bu adamın tek hayali; otuz yıldır yaşadığı evi satın alabilmek. Ev dediğim bir apartmanın, altıncı katında chambresre bonne denen türden bir odacık. Fransa’da eskiden çatı katlarında, hizmetçilerin kalması için yapılan, 60’lardan sonra nispeten yaşanır hale getirilmeye çalışılan, mutfağı, banyosu olmayan küçük odalardan biri.

Zamanla edinilen eşyalarla bir gemi kamarasına ya da lüks bir yataklı kompartımanına benzeyen bu oda, Jonathan’ın güvenli adası…

Buydu durum 1984 Ağustos’unda, bir cuma sabahı, güvercin olayı olduğunda.

Bir gün, bir güvercin hayalleri yıkabilir!

Jonathan, bir sabah, kapısının önünde bir güvercin buluyor. Küçük, gri, kirli bir kuş. Ama bu sıradan kuş, Jonathan’ın bütün hayatını altüst ediyor. Bu küçük karşılaşma, bastırılmış bütün korkuları yüzeye çıkarıyor.

Güvercin kaçmıyor, öylece duruyor; olan Jonathan’a oluyor, zihni bir anda çöküveriyor. Çünkü rutini bozuluyor! Dışarı çıkamayacak kadar korkuyor. Kendisiyle epeyce cebelleştikten sonra, bir hamle ile kaçarcasına evden çıkıyor. Gün boyunca aklına tek bir soru takılıyor: “Ya hâlâ oradaysa?”

Akşam olduğunda eve girmeye cesaret edemiyor. Bir otel odasına sığınıyor mecburen. Orada, geçmişin tüm hayaletleriyle yüzleşiyor: Annesinin bir kampa götürülüşü, ardından babasının yok oluşu, bir tren yolculuğu ile hissedilen savaş travması. Ardından karısının gidişi.

Ve anlıyoruz ki onun “güvenli hayat” dediği şey, sadece bir unutma biçimi.

Rutinlerin tiyatrosunda figüran olmak

Bu arada Jonathan Noel’in hayatı yalnızca evinde değil, işinde de bir ritüeller zinciri. Bekçilik yaptığı bankaya (neden bir banka?) her sabah ayrı saatte gitmesi yetmezmiş gibi her sabah siyah limuzinden inen müdürünün kapısını da açmak durumunda. Bu, onun için bir görevden çok bir tören.

Sadece o sabah güvercini gördüğünde, bu ritüelin de anlamı sarsılıyor. Jonathan, hayatında ilk kez o sabah müdürünün kapısını açmayı unutuyor.

Güvercin’i okurken bu “duygusal uyuşukluk” halini fark etmek bir tür aydınlanma gibi… Jonathan’a kendisini güvende hissettiren rutinleri, o anlam anında bize önemli sorular sordurtuyor: “Rutinler dışında hiçbir şeyi duyumsamıyorsam, gerçekten yaşıyor sayılır mıyım?”

Kafka ve Camus çizgisinde basitliğin gücü

Kırk yıla yakın bir süre geçse de Güvercin’in çağımız insanını çok güzel anlattığını düşünüyorum. Zaten 77 sayfalık bu kısa roman 1980’lerde yayımlandığında, Kafka ve Camus çizgisinde değerlendirilmeler yapılmış, bu da varoluş soruları için uygun bir zemin demek.

Okurken siz de hissedeceksiniz romanda Kafkaesk bir atmosfer var ve sıradan bir olay devasa bir korkuya dönüşüyor. Eleştirmenler zamanında bu roman için “küçük bir felaketin içindeki büyük felsefe” tanımı yapmış.

Tek bir günde geçen hikâye, varoluşçuluk ve absürdist estetiğin mükemmel bir kesişim noktası olmuş. Jonathan’ın güvercinle karşılaşması, Sartre’ın Bulantı’sındaki tedirginlik ve Camus’nun Yabancı’sındaki duygusuz aydınlanmayla kesinlikle akraba.

Dijital çağın Jonathanları kim olabilir?

Eğer Jonathan Noel bugün yaşasaydı… Kim olurdu? Kime benzerdi? Sadece Paris’te yaşayan sessiz bir banka görevlisi mi? Yoksa dünyanın farklı şehirlerinde, plaza katlarında yaşayan milyonlarca beyaz yakalıdan biri mi?

Ya da kendi ‘güvenli’ hayatını korumak için her gün aynı şeyleri yapan, 80’lerdeki gibi gazete okumak yerine TV ya da telefon ekranına bakan milyonlarca insandan biri mi olurdu Jonathan?

Günümüzün Jonathanları biziz: Büyük olaylar karşısında “bir şey yapamamanın” ağırlığıyla sessizleştikçe sessizleşen.

Konuşmanın işe yaramadığı, tepkilerin gereksiz olduğu fikri yaygın aramızda. Oysa bal gibi biliyoruz ki bu sessizlik, tıpkı Jonathan’ın düzeni gibi bir savunma değil bir kopuş biçimi.

Ve teknoloji çağının güvercinleri 

Süskind’in romanında güvercin, bu sessizliğin ortasına düşen küçük bir sarsıntı. Bugünün dünyasında o güvercin; bir haber görüntüsü, bir tweet, bir video da ağlayan bir çocuk sesi, bir yıkım fotoğrafı olabilir ama değil!

Teknoloji çağının güvercinleri form değiştirmiş olmalı: Konfor alanından çıkmak gibi mesela… Ya da internet bağlantısının kesilmesi…

Çoğu zaman dünyayı yerinden sarsacak büyük olayların yansımalarına bakıp geçiyoruz. Olaylar büyüdükçe tepkisizliğimiz de büyüyor. Dayanabilmek için hissizleşmeye gayret ediyoruz. Duyguların bastırılması gereken bir çağın insanıyız ne yazık ki.  Sosyal medyada maruz kaldığımız abuk subuk onca paylaşımın nedenlerinden biri de bu olabilir…

Jonathan rutinleriyle “varmış” gibi var olmaya çalışan bir karakterse, o zaman biz neyiz? Tevfik Turan çevirisiyle Can Yayınları’nın okurla buluşturduğu Güvercin, tüm bunlar üzerine düşünmek için doğru bir kitap. Çünkü hâlâ Jonathan gibi ‘varmış’ gibi var olmaya çalışıyor, rutinlerimizi oturtup, bir ev alma hayali üzerine yaşamlar inşa ediyoruz.

Elbette Süskind’in Güvercin’i yalnızlık üzerine yazılmış en sade ama en derin metinlerden de biri. Savaş, aşk ya da toplumsal kaos anlatmıyor; bir insanın içindeki kırılmaya odaklanıyor. Tek bir kuşla sarsılan bu adamın hikayesini, bugün okumak ise yaşamak üzerine güçlü bir farkındalık sunuyor: Hayatı kontrol etmeye çalışırken, aslında yaşamın kendisini ıskalamak…

(NK/HA)

Stockholm Kraliyet Operası: Kral III. Gustav ve Rusalka

Stockholm Kraliyet Operası binası Niye bizim de bir opera binamız yok(!)” dedirtecek kadar güzel ve görkemlidir. Dönemin Kralı III. Gustav (1746 – 1797) opera, bale ve tiyatro sevdalısıdır. Fransa ile yakın ilişkileri vardır ve güzel sanatların İsveç’te de kurumsallaşmasını istemektedir.

Bir opera binasının yapılmasına karar verir. Bütün masraflar kraliyet bütçesinden karşılanacaktır. Binayı gezdirirken rehber söylemişti, kendisi onyedi opera yazmış III. Gustav! Ve sesini bir perde düşürüp hafif bir gülümsemeyle eklemişti, ‘’ama hepsi aşırma!’’ Ben hiç ciddiyetimi bozmamıştım ama! Taklit maklit, onyedi tane opera yazmış adam!..

Ve güzel bir opera binası yaptırıyor III. Gustav sarayın hemen karşısına; ırmak genişliğindeki boğazın öbür yakasına. Zaten Stockholm de avuç içi kadarcık o zamanlar.

Bir darbeyle ele geçiriyor Krallığı III. Gustav; kendisi devrim diyor buna. Kimi yasal düzenlemeler yapıyor; işkenceyi yasaklıyor, Saray’daki işkence odası Rosenkammaren’i (Gül Odası- ne güzel bir ad değil mi?) kapatıyor ama sıkı da bir rejim sürdürüyor; kralsın sonunda!

Darbeyle gelmişsin, gerilim biter mi! O gerilimler ortasında bir akşam opera sırasında -arada ihbar da almasına rağmen- bir suikaste uğruyor kral ve bir asilin, ağızdan dolma tabancasından çıkan bir kurşunla öldürülüyor. Ardında sadece bir opera-bale geleneği değil fakat ev eşyalarından mimariye de uzanan Gustav ve Geç Gustav dönemi diye anılacak iki döneme yayılmış bir stil bırakıyor.

Birazcık küçük bilgiler de vereyim başlamışken. Operanın binden fazla odası var! Hâlâ ilk yıllardaki gibi o odalardaki atölyelerde, kendi terzileri dikiyor her operanın kostümlerini. Makyajcıları, kuaförleri, kunduracıları hepsi binadaki atölyelerinde, sahnelenecek operanın alt yapısını örüyorlar birlikte.

Daha sonra opera binası artık eskidiği ve yangına karşı da güvenli olmadığı için Kral II. Oscar tarafında yıkılıp aynı yere, yeni bir opera binası yapılıyor (1892). Günümüze kadar gelen bu bina da artık eskidiği gerekçesiyle opera, yeni yapılacak bir binaya taşınacak.

Operaya ilgim artınca gitmeye de başlamıştım. Sezon başladığında gideceğim operaları seçiyor ve kasımdan marta, üç dört operaya bilet alıyordum. Yerim hep aynıydı ikinci balkon, ilk sıra başı 572 numara.

Daha önceleri netten dinlediğim değişik operalardan kimi aryalar yer etmeye başlamıştı içimde. Adını sonradan arayıp bulduğum Rusalka (Su Perisi) en sevdiğim oldu zamanla.

Aslında Rusalka, operanın adı. Her operada taşıyıcı aryalar vardır birkaç tane. Ay’a Şarkı diye Türkçeye çevirdiğim Song to The Moon da bence Rusalka’nın en taşıyıcı aryasıdır.

Aida’nın müthiş aryası O Patria Mia’ya (Ah Yurdum – onu da çevirmiştim Türkçe’ye.) haksızlık etmeyim. O da bende, git-gelli olarak çokça birinci sıradadır.

Ben Rusalka’nın Stockholm Operası’nda sahnelenmesi hayalini kurmuştum bir zamanlar. Ama ‘’küçük’’ bir operaydı, ondan sahnelenmiyor diye düşünürdüm hep.

Derken pandemi girdi araya. Hayatımızda duran birçok şey gibi Opera da durdu uzun süre. Ertesinde yine yaşamlarımıza döndük yavaştan ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Opera da kendini birkaç yıl toparlayamadı. Yeniden açıldıktan sonra bir iki sezon, ‘’hafif’’ operalarla yeni bir dönüş yapmaya çalıştılar.

Rusalka’nın başka bir yeri de vardı bende. Daha önce yazmıştım, (Rusalka (Su perisi) ve Jîna Mahsa Amini) kısaca yazayım yine. Bir şiir yazıyordum. Jina Mahsa Amini’nin Ahlak Polisleri tarafından kaba dayakla öldürüldüğü günlerdi. Şiir, yazdıkça Rusalka adıyla bir Jina Mahsa şiirine dönüştü. Şiir sonra Türkçe’den başka Kürtçe RUSALKA - xelat - News ve Farsça برگه پیدا نشد – akhbar-rooz.com olarak da yayınlandı.

Geçenlerde operanın ara sıra girip baktığım sayfasını açınca gözlerime inanamadım. Rusalka sahneleniyordu Stockholm Operası’nda! Binasını övdüm ama ansamblini geçmeyeyim. Stockholm Kraliyet Operası’nın yeri, dünya klasmanında epey yukarılardadır. Prestijli operalar arasında sayılır adı hep.

Tabi ki Rusalka’yı izledim; hayalimdi. 572 numara gidebileceğim günlerde doluydu. Olsun! Stockholm Operası olanca ihtişamıyla hazırdı. Ve‘’çıtsız!’’ Ay’a şarkı.

Ay’a Şarkı*

Ay, gökyüzünde yüksek ve derin

Işığın uzakları görür

Koskoca dünyayı dolanıyorsun

Evlerinin içine bakıyorsun insanların

Ay, birazcık dur

Söyle bana sevgilim nerede

Söyle ona gümüş ay

Ona sarıldığımı söyle

Hiç olmazsa beni rüyasında gördüğünü hatırlasın.

Uzaklardan aydınlat onu

Söyle ona, onu kimin beklediğini söyle

Eğer onun insancıl ruhu gerçekten beni düşlüyorsa

Anılarım uyandırsın onu

Kaybolma Ay ışığı

Kaybolma!

Çeviri: Sebüktay Kaan

Özgün dil: Çekçe.

İsveççe ve İngilizcesinden karşılaştırmalı olarak çevrilmiştir. (2015)

* Rusalka (Su Perisi – 1900) operasından. Şiir: Jaroslav Kvapil, Beste: Antonín Dvořák

(SK/HA)

Güzel yeni dünyamız

Arka arkaya okuduğum dört kitabın her birinin kurgusu değişikti. Matt Haig’in Gece Yarısı Kütüphanesi romanı, fantastik paralel yaşam hikayesiyle, yaşam felsefesi ve varoluş anlamını arayan bir kadını anlatıyor. Camus, Eric Fromm, Freud gibi figürlere göndermelerle, kütüphane metaforuyla bir kadının anlam bulma hikayesi.

Hiromi Kawakami’nin Mahallemdeki İnsanlar öykü kitabı alışılmışın dışındaki kurgusuyla masal dünyası gibi işlediği mahalleyi anlatıyor. Değişik tarzı Japon geleneklerinden esinlenmiş olabilir, bu konuda bilgim yok. Tuhaf hikayelerdeki güvercine dönüşen insanlar, mahalledeki ailelerin piyangodaki çekilişe göre çok çocuklu ailenin oğluna bakması, iki gölgeli adam, sinek oyunu, cinli müzik evi; yazarın nazik cümleleriyle anlatılıyor.

Güzdüz Vassaf romanı Ressamın İsyanı, Caravaggio’yu anlatırken çeşitli anekdotlar ve bilgilerle ilerleyerek bilinenden değişik bir yol izliyor, neredeyse unutulmuş bir ressamın hatırlanmasını anlatıyor.

Hemen öncesinde okuduğum bu kitaplardaki fantezilerin çeşitliliği, değişik hayaller ve düşler, Cesur Yeni Dünya romanında işlenen edebiyatın yasak olmasıyla çakışıyor. Değişik devletlerle parçalanmış görünen bugünkü hayatımızda; gittikçe totaliter hale gelen yönetimler yükselen ırkçılık, ekonomik eşitsizlik gibi sorunlar ve sonunda distopik bir dünya endişesi taşıyoruz. Şimdi kitaplarımızdaki fantezilerimizi hayalleri paylaşabildiğimize göre distopyayı engelleyebiliriz tesellisi kalıyor.

1932’de henüz doğum kontrol haplarının bulunmadığı dönemde yazılmış romandan günümüze neredeyse yüzyıl geçmiş. Roman 26. yüzyıldan bahsetse de Huxley’in öngörüsü, günümüzde yaşadıklarımızı düşündürüyor, karşılaştırarak sorgulatıyor.

Romanda gelecekteki Dünya Devletinde tasarlanıp uygulanan yaşamda, derinliğe yer verilmeyişi, kişiler arasında birkaç cümleyle atışmalar, ışık kirliliği, görünmez hiyerarşi, mutluluk “oyunu” anlatılıyor.

Romandaki dünyada sesler önemli, seslerin kullanılışı belli bir hedefe göre düzenlenmiş. Bebeklerin doğumundan başlayan şarkılar ve tekerlemeler biçiminde tekrarlanan cümlelerle koşullandırmada kullanılıyor. Günümüzde sezdirilmeden basılı ve görsel iletişim araçları ve internet üzerinden erk gücünün yaptığı propaganda ve yönlendirme, Yeni Dünya’da sisteme işlenip, görev ve faydalı olduğu için kabullenilmiş. Sosyal mekanlarda mutluluk üzerine müzik yapılıyor. Günümüzde müzik, tekrarlanan elektronik ritimli ürünlere dönüşmüş durumda ve Yeni Dünya’daki gibi bir illüzyona hizmet eder görünümünde. Acıya kedere yer vermeyen adına duyusal filmler denilen erotik filmler günümüzdeki aksiyon filmlerinin yerine geçmiş.

Şişelerde kimlikleri tanımlanan, karakterleri ve fiziksel yapıları tasarlanan ceninlerden farklı sınıflarda insanlar üretiliyor. Kast sistemine benzer beş insan sınıfıyla istikrar sağlanıyor. Günümüzde yapay zekâ ve robotik tasarımlar üzerine çalışmalar belki o dönemde bilinmediğinden ağır işler robot işçiler yerine şişelerde üretilen delta ve epsilon sınıfından insanlar tarafından yerine getiriliyor. Belki de o zamandan günümüze var olan işçi sınıfına göndermede bulunuyor. Ancak günümüzden farkı, ne daha basit işlerde çalışan gamaların ne de delta ve epsilonların durumlarından şikayetçi olmamaları, buna göre tasarlanmış olmaları, bir de soma mutluluk maddelerini sistematik olarak kullanmaları. Günümüzdeki işçilerin geçinebilecekleri bir iş bulmaları ya da çeşitli manipülasyonlarla durumlarından memnun olması ve antidepresan kullanımı ile benzerlik olabilir ama burada benzetmenin kullanıldığı şüpheli, romandaki işçi sınıflarının iş bulma ya da ekonomik kaygıları yok.

Romandaki dünya devletinde her şey insanlığın rahatlığına ve mutluluğuna göre düzenlenmiş, stabil hale getirilmiş. Bu kurulu düzene karşı ses çıkmaması için önlem alınmış, ses çıkaran kişiler ücra bir adaya uzaklaştırılıyor. Cezalarda işkence yok, erki elinde bulunduranlar şiddet uygulamıyor. Hırsızlık ya da cinayet gibi suçlar işlenmiyor. Yaratılan toplum acı keder gibi insanı üzen duygulardan azade, geçmişe ait kitaplar yasaklı.

Bu toplumun çok uzak kıyısından gelen bir “vahşi” önce güzel olduğunu düşündüğü yeni dünyaya yabancı kalır. Büyüdüğü yerde unutulan bir sandıkta bulduğu Shakespeare kitabından bir dizeyle “ey cesur yeni dünya!” diye seslendiği dünyaya aykırı düşer. (Bu dizede geçen “brave” yazıldığı dönem İngiltere’sinde “güzel” anlamında.) Shakespeare’in dizelerini okuyarak insanları kaygıya sürükler, bütün o kitaplar yasaklıdır, bilinmeyen tuhaf şeylerden bahseder.

Vahşi’ye göre “her şeyin ulaşılabilir olduğu dünyada, hiçbir şeyin anlamı yoktur.”

Kimilerine göre her şeyin ulaşılabilir olduğu, endişeden uzak mutluluk amaçlı, şiddetin olmadığı bu roman distopik olamazdı; ütopik bir romandı. Kimilerine göre de tarihle bağını koparmış, edebi kitapların yasaklı olduğu stabiliteyi bozanların cezalandırıldığı otoriter bir toplum ütopik olamaz karşıt görüşünde. İnsanın ütopya arayışını düşündüren bu kurgu Huxley’i de düşündürmüş olmalı. İkinci dünya savaşından sonra kitabıyla ilgili yazısında, “üçüncü bir yol olmalıydı,” der.  Huxley’in romanı, değişik bilimkurgu eserler veren Ursula K. Le Guin gibi diğer distopik yazarlardan farklı bir yol izlemiş görünüyor.

Zamyatin’in “Biz” isimli romanı distopik romanlara ilham veren ilk kitap olarak anılıyor. 1924’te yazılan roman yine 26. yüzyıldan bahsediyor, kurgusunda Huxley’in romanında olduğu gibi ebeveynlik yok. Yine tek dünya devleti var ve bir velinimetle yönetiliyor. İnsanların isimlerinin olmadığı numaralarla seslenilen toplumda hiç kimse çalışma ve dinlenme saatlerinde hayal kuramaz. Günümüzde hayal kurmak yasaklanamadı ama mağaza gibi çoğu işyerinde oturmaları için sandalye verilmiyor, ayakta kaldıkları uzun mesai saatlerinde hayallerinde dinlenmeye vakit bulabildikleri şüpheli.

İkinci dünya savaşından sonra yazılan George Orwell'ın "1984" romanı, düşünce polisi, gerçeklik bakanlığı, seks karşıtı gençlik birliği, aşk gibi duyguların yasak olduğu Okyanusya ülkesini karamsar distopik olarak işliyor. Suçluların kafasına bırakılan farelerle cezalandırma gibi şiddet uygulamaları resmediliyor. Yine ünlü Büyük Birader’i ile otoriter bir yönetim var. Okyanusya’da günlük tutmak yasak ve günümüzde aynı olmasa da benzer tarihi kayıtlar otoritenin istediği şekilde yorumlanıyor ya da değiştiriliyor.

Ray Bradbury’nin İkinci Dünya Savaşından sonra yazdığı Fahrenheit 451 isimli distopik romanında yangın söndürmek yerine kitapları yakmakla görevlendirilen itfaiyeciler anlatılır. Tek dünya devletinde düşünmek yasaktır, müze ziyaretinde bulunanlar katledilir. Yine tarih bilgisi yasaklanmıştır. Günümüzdekine benzer televizyon şovları aracılığıyla beyin yıkama vardır.

Cesur Yeni Dünya, soma gibi illüzyonlu mutluluklarla ütopya rüyasını işlerken ütopya hayalini insanın çaresizliği gibi düşünmüş olabilir; yirmi sene sonra yazdığı yazıda, romanı yazdığı yıllarda ütopyanın daha yakın olduğunu söylüyor. Önceden, insanların Magdeburg yağmasındaki gibi bir vahşetten ve savaşların yıkımından ders alacağını düşünmüş. Sonra, Hiroşima’ya atılan atom bombası gibi ikinci dünya savaşı sonrası görüntülerinde ekonomik sosyal durumun daha da zorlaşacağından, kaygılarından bahsetmiş. Ve gerçek dünyamızda o kaygılar bitmedi; Huxley, yapay açlığın olmadığı bir dünyadan bahsederken günümüzde Filistin’de bunun en acımasız örneğini yaşadık.

Farklılıklarımızın olduğu, birbirimizin fikirlerinden korkmayacağımız, eşit paylaşımın olduğu, şiddetsiz, savaşların olmadığı; teknolojinin silah endüstrisi için çalışmadığı bir dünya mümkün mü? Ütopya hayalimiz bittiği zaman, gelecekle ilgili umutlarımızda bitmiş mi olacak?

İngilizcede tanrıya yakarışta kullanılan “my lord” yerine “my ford” gücüne mi yakaracağız?

1935’te üretilen naylon malzemesi, çocukluğumuzdan beri “layloncu” eskicilerle yaşamımıza yerleşerek bütün alanları ele geçirdi. Öncesinde ne naylon yaşam ne de cep telefonları öngörülemedi, hayat beklenmedik buluşlarla başka distopik sorunlar yaratıyor. Sadece denizlerde, toprakta değil havada dolaşan plastik tozlarıyla 26. yüzyılı görme olasılığımız olmayabilir. Bu bilinmezlikte hayallerimizden vazgeçmeyeceğiz, kimse yasaklayamayacak.

(OM/HA)

Sakarya Meydanı Muharebesi

31 Mart seçimleri bitmiş, mazbatalar alınmıştı. Beni seçeneksiz koyan siyasete kızgınlığımı çarşaf çarşaf pusulalara buseler kondurarak giderdiğimden içim rahattı.

İş çıkışı Sakarya Meydanı’na gittim, sokakla hemzemin sevdiğim bir mekana oturdum. Derken içeri kalabalık bir heyetin girdiğini yan gözle gördüm. Kimlik kontrolü yapmak suretiyle insanların eğlencesine limon sıkma ekibinin geldiğini zannedip çantama uzanırken kafamı kaldırdım. Bir de ne göreyim? CHP Ankara İl Başkanı öncülüğünde kalabalık bir heyetmiş gelen. Önüne gelenle tokalaşıp gülücükler eşliğinde teşekkür ediyorlar.

Pusulayı öptüğümden kimin seçildiğine tam emin olamasam da seçim afişlerinde “Parla Çankaya” yazdığından yeni belediye başkanının adının Parla soyadının Çankaya olduğunu zannediyordum. CHP Ankara İl Başkanı’nın adının Parla olmadığına emindim. İşe yaramaz ayrıntıları kafamda çevirirken heyet yarıldı ve gülümsemeye çabalamaktan yüz kaslarının yorulduğu belli olan yeni belediye başkanı bir adım öne çıktı. Başını sallayarak mekandakilere teşekkür etti, biz de mukabele eder gibi yaptık. Onlar gitti, biz eğlencemize döndük.

Gelen heyet bilmeyebilir, ama biz Sakarya Meydanı için çok mücadele ettik. Ki Çankaya Belediye Başkanlığı binası da oradadır. Gerçi makam katı meydana mı yokuşa mı bakar bilemiyorum. Ama bilenler bilir, o bina SSK İşhanı idi. Eğlence mabedimiz SSK İşhanı’nın dağılıp gitmesi içimizde sızıdır hâlâ.

Güzelimizi kaptırdık, ama küsmedik, direndik. Meydanın ışıklandırmasını azalttılar, tırstık ama geri durmadık. Parke taşlarının toplu isyanında ayağımıza takıldılar, üstümüze su sıçrattılar. Güldük, geçtik. Güven Parkı’ndaki bombalı saldırıdan sonra tehlikeli bölge ilan ettiler; sokak sokak gezip haritada gösterilen her yerde oturduk.

Pandemide direnemeyip düşenler oldu. Güzelim Tavukçu’yu, müdavimi olduğumuz Eskiyeni’yi kaybettik. Bunun acısıyla biz de ayakta kalanlara haftada bir değil, üç defa gittik. Bizi süpürüp ittirmeye çalıştıkları dönemde ilginç yeni mekanlar türedi. Leğende bira yapılan, arada sırada kağıttan konfeti patlatılan, servis yapan kadınların aşırı yüksek topuklu ayakkabı giydikleri yerlerdi. Oraya da girdik, baktık, çıktık. Kıyamet kopmadı.

Nihayetinde zamanında Facebook hesabı olmayanlara, şimdi Facebook hesabı olanlara yapılan muameleyi gördük. Şehrin merkezinde yaşamakta ısrar edenler olarak, İstanbul’dan öğrendiklerimizle bize ait alanların “mutenalaştırılmasına” izin vermedik.

Nasıl mı yaptık? Toplanın, açıklıyorum. Sosyal medyada iç çeken ağlamaklı mesajlar yazmadık. Onun yerine burun kıvrılan neresi varsa gittik, orada oturduk. Esnaftan alışveriş yaptık.

“Ay Sakarya’ya mı gidiyorsunuz” diye çekiştirerek konuşanlara laf yetiştirmedik.

“Oralar kötü mü dediniz? Bayılırım! Ben de kötüyüm, çürüğüm."

"Ah tehlikeli mi dediniz? Hayatta heyecan arıyorum!”

Direne direne tahribatı kısmen durdurduk. Çok büyük mekanlarda, çok büyük bardaklarda köpüklü şerbetli içecekler ile kurabiye satan, tuvaletine kasadan aldığın şifre ile girilen kahveciler açıldı tabii. Mekan sizin, meydan hepimizin olduktan sonra onlar da olsun, neden olmasın?

Hasılı Sakarya Meydanı için çok sessizce ama mübalağa cenk olundu, düşüp ölenler oldu. Ama şimdilerde vaktinde burun kıvıranların, burası öldü deyip kaçanların geri döndüğünü görüyoruz. Eh o da bize yetiyor.

(ÖE/HA)

Hoppalayla ilk, yürüteçle son adımları atmak, ikisinin arasında durmaksızın koşmak

Bazı sabahlar yaşlanmak daha zor geliyor. Bazı pişmanlıklarım var, yapmayı istediğim ama asla yapamayacağım şeyler var. Nihayetinde (kendimin) pek umurunda da değilim zaten. Özelikle kışın sabahları kolay hareket edemiyor, gıcırdıyor, aksıyor, yağ tüketiyor, siyah duman püskürtüyor, öksürüyorum, boğuluyorum, birdenbire duraksıyorum, diz kapaklarımda kıkırdak kayması var. Kendimi pek iyi hissetmiyorum. Tansiyonum düşük, yanlarım ağrıyor, kullanılması zor bir otomobil gibiyim, eskiden sola çekerken şimdi sağa çekiyorum.  Doktora tamir edilip edilemeyeceğimi sorduğumda, motoru indirmem lazım’ dedi. İndirmesini istemiyordum.”

Yukarıdaki metni Jean Louis Fournier’in, Son Siyah Saçım ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütleradlı romanından alıntıladım. Kitapta yazar kendi yaşlanma deneyimi ile ‘uçmadan önce’ki sürece dair başlangıç öğütleri dahil son önerilerine de yer vermiş. Mesela “Ayakta ölün. Gözlerinizi bantlamalara izin vermeyin. İdam mangasındaki aptalların gözlerine bakın. Umutsuz onur savaşına girin. Güzellikle ölün. Duaların yerine çuha çiçekleri koyun, Allegro Finale ile bitirin.“  gibi.

Sevgili okur; Fournier’i geç keşfetmek benim kusurum. Hızla okuyorum külliyatını şimdi. Artık tanışıklığım dostluğa dönüştü diyebilirim. “Dul kitabına ve “Tek Yalnız Ben Değilim“ kitabına dair keyifle yazdım ve sorumlulukla.

“Benim en iyi tarafımdın, umarım senin en büyük kusurun olmamışımdır”
BİR J.LOUİS FOURNİER KİTABI: DUL
“Benim en iyi tarafımdın, umarım senin en büyük kusurun olmamışımdır”
20 Ekim 2025
"Yalnızlık uzun süre kapalı kalmış oda gibi;  naftalin gibi ekşimtırak kokuyor”
BİR JEAN LOUIS FOURNİER KİTABI: “TEK YALNIZ BEN DEĞİLİM”
"Yalnızlık uzun süre kapalı kalmış oda gibi; naftalin gibi ekşimtırak kokuyor”
1 Kasım 2025

Niye? (Yaşlı) bir yazardan, (yaşlı) akranlarına yani “akrandan akrana” aktarım olduğu ve bunu çok kıymetli bulduğum için. Kendi yaşlılık hal(ler)ine dair edebiyat aracılığıyla çekincesiz, muzip, hüzünlü, gerçekçi, dokunaklı, komik, samimi, kendi içine bakan, yaşadığı duygu karmaşasını okuruna kısa, öz ve sade bir dille yazdığı, yaşlanma sürecindeki insanların anla(şıl)masına, akranlarının kendilerini de anlamasına anlamlı destek verdiği için. “Son Siyah Saçım” kitabı özelinde Billur Köker’i de duru çevirisi nedeniyle kutluyorum.

Yaşamı hızlı ateşte değil hafif ateşte uzun süre karıştırarak sürdürmek

Yazar öncesindeki siyah saçlarından -sadece bir adet kaldığını, cildi kırışıp sarktığından yaşlı bir file benzediği için yakında çocukları korkutacağını, kendini -bronzlaştığında bile- çirkin bulduğunu, artık daha az aptal olduğunu ve söylenen her şeye inanmadığını, sosis ve kızarmış patatesi eskiden yeşil fasulye ve balığa yeğlediğini, bordo şarap yerine beyaz şarap ve kolayı seçtiğini, artık yaşamdan olağanüstü şeyler beklemeyip olağanın tadını çıkarmaya başladığını, kuşların şarkıları ve çiçeklerin kokusuyla tanıştığını, güneşin her sabah yeniden doğmasına şaşırdığını söylüyor.

Kitaptan…

"İnsan yaşlandığının ne zaman farkına varır biliyor musunuz? Artık gazeteler daha küçük harflerle basılıyor demeye başladığında. İlk gözlüğüm yakını, ikincisi uzağı görmek içindi. İki gözlük olunca kaybetme ihtimali artıyor. Gözlüksüz gözlük aramak zor. Üçüncü gözlük hem uzağı hem yakını görmek için. Progresif camlı gözlükler kullandığımdan beri her şey çok net. Aynada kendime baktım. Korkunç derecede netim. Bulanık olmayı yeğlerim."

Pörsümüş bir elma gibi eskimeye başladığını, her şeye fazla hoşgörülü yahut fazlasıyla kayıtsız olduğunu, her şeye iyice uzaktan baktığını, insanın soluğu azaldıkça üflenecek mum sayısının arttığını, yaşlandığını bildiğini ve bunun şenlikle hatırlatılmasının gereksiz olduğunu, yaşı gereği artık doktorlarla  iyi geçinmesi ve onlara nazik davranması gerektiğini, her şeyi anlamak istese de bazen kafasında bir duraklama var gibi geldiğini, kalçası yenilenince tavşan gibi koştuğunu söyleyen Fournier “50 yaşına kadar kendimi aşınmaz, paslanmaz sanırdım. Ben sadece bio çözünürüm.” der.

Kitaptan…

"Neden artık benden kimse özgeçmiş istemiyor. Oysa hiçbir şey yapmamış olanlardan hep özgeçmişlerini istiyorlar. Şimdi özgeçmişim dopdolu ama bir işe yaramıyor. Bazen onu atasım geliyor. Ama yine de tutuyorum, ölüm ilanımı yazarken işe yarayabilir. Bir ihtiyarın özgeçmişine arşiv denir."

Fournier, ihtiyar delikanlıların gençlik ve yaşlılık bağlantısını sağlayan gemiye omuzlarındaki yükle ve yüzündeki -sebepsiz- tebessümle dalgalı denizde tehlikeli bir yolculuğa çıktığını ve gidişe hazır olduğunu, artık delikanlı olmadığını ama henüz ihtiyar da olmadığını söyleyip uyarıyor:

“Cankurtaran yeleklerinizi takın, kurtarma sandallarının yakınında durun ve mürettebata fazla güvenmeyin, onların gözü mirastadır.” 

“Büyükbabam öldü, dedem öldü, babam öldü, sanırım bu kalıtsal

Epikuros’un ‘Ölümden korkmayın, o geldiğinde siz burada olmayacaksınız‘  özdeyişine karşılık yazarın söyleyeceği vardır: “Ama ya yaşlılık… O geldiğinde biz hala burada olacağız.” 

Ve hal-i pür melalini anlatmayı sürdürür. “Gelecek defa neremi değiştirecekler? Seçimi bana bırakırlarsa kafamın değişmesini isterim; sadece içi, düşüncelerim değişsin diye (..) Eski beyindeki çok gerekli şeyleri saklardım. Taşınmasını fırsat bilip kötü anıları, sahte dostların adreslerini, kinleri, sabit fikirleri, yapay sevinçleri, öfkeleri, Yunan trajedilerini, kötü kehanetleri ve uğursuz kargaları atardım. Onun yerine sabır, sükûnet, dinginlik, ibadet müziği, müzikal komediler vb. koyardım.”

İhtiyar delikanlılara ‘uçuş öncesi’ bazı öğütler

Yılların ağırlığı altında kambur yürümeyin. Ayaklarınıza bakmayın. Sonsuza kadar başınız dik olsun. Karakterli olun ve hep “1” rakamı gibi dik durun, küçük ve eski bir “C” gibi büzük olmayın. Dişleriniz olmasa bile ısırgan olun.

Saygısız olun, skandallara imza atmaktan çekinmeyin. Sözlerinizi sakınmayın, küstah olun. Dikkatli olmasanız bile meraklı görünün. Onurları ve onur madalyasını kabul etmeyin. Yasak olanı yapın, haydut olun, viski için, baca gibi sigara tüttürün.”

Sağlık birikiminizi harcayın. Rus ruleti oynayın. Gerçekten kaybettiğiniz son anda yenilginizi itiraf edin. Gitmeden önce kadehinizi boşaltın, sağ kalanları dumana boğmak için son bir sigara için.

Kibar olma zorunlu değil. Artık yalakalık yapmak ve razı olmak zorunda değilsiniz; kimseye yer vermek veya dinlemek de. Karşınızdakine sağır olduğunuzu düşündürün. Sözünüzü sakınmanıza gerek yok, hatta ağzınıza geleni söyleyin.

Yaşlıların ağlama nedeni duygusal olmalarından değil, kirden tıkanan gözyaşı pınarları sızıntı yaptığındır.

‘Yaşıtınız olan arkadaşlarınızın isimlerini ajandanıza kurşun kalemle yazın. Yaşamın 50. Kilometresinden sonra insanın nereye gittiği ve ne zaman son bulduğunu bilmeden meçhule ilerlemeye devam etmeli. Gidişat iyi değilse eve geri dönülemeyeceği bilinir.

Yaşınızı söyleyin. Yaşlanmak ayıp değil. Yaşlıysanız bu sizin suçunuz değil. Kendinizi gerçekleştirmekten ve yaşınızı yalanlamaktan vazgeçin, ihtiyarlayın. Yaşlandığınızı söylemek için -henüz- biraz genç olmanızdan yararlanın. Gerçekten yaşlandığınızda kendiliğinden görülecek zaten.  

65’i geçtiyseniz ölüme karşı aşı olmayı ihmal etmeyin.


* Künye: Jean Louis Fournier. Son Siyah Saçım ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütler. Çev: Billur Köker. Roman. Yapı Kredi Yayınları. Mayıs 2012, 1.Baskı. 

** Jean Louis Fournier kimdir? 1938’de Fransa’nın Arras kentinde doğdu. Fransız yazar komedyen ve televizyon programcısı. Doktor olan babasının vefatının ardından yazdığı "Asla Kimseyi Öldürmedi Babam” isimli otobiyografik kitabıyla 2008- Prix Femina ödülünü kazandı. 2013 ‘de ölen eşine yazdığı mektupları “Dul” adıyla kitaplaştırdı. Eserleri: *Kuzeyli Annem. *Muzip Tanrı. *Tek Yalnız Ben Değilim. *Asla Kimseyi Öldürmedi. * Benim Babam. *Otopsim. *Dul. *Nereye Gidiyoruz Baba. *Son Siyah Saçım. * Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık. *Dul Ölümsüz Eş Arıyor.

*** Başlık: Yazarın “İnsanoğlu hoppala ile ilk adımlarını, yürüteçle son adımlarını atar; ikisinin arasında ise hiç durmadan koşar durur.” cümlesinin kısaltılmış hali

Muhafazakâr Alabama’nın zindanları

Amerika Birleşik Devletleri’nde anayasaya aykırı davranmaktan çekinmeyen Trump ve ekibi zaaflarını örtmek üzere kendi vatandaşlarına sert davranmaktan da geri durmuyor. Kimliklerini ve yüzlerini saklayan “haydut” tavırlı ICE görevlileri öngörülenin aksine yalnız sabıkalı göçmenlere değil, ten rengi koyu olan sıradan insanlara, protestocu beyaz ABD’li vatandaşlara resmen saldırıyor. İktidarsızlığını örtmek için “isyan” yasalarını her an yürürlüğe koyabileceğini sık sık bir tehdit olarak ifade eden Trump ve boyunduruğu altına aldıkları, bütün terslikler için Demokratlar’ı ipe sapa gelmez argümanlarla suçlamaya devam ediyor. (Ara seçimlerde New York Belediye Başkanı Müslüman Mamdani ve diğer Demokratlar’ın zaferi ağır bir psikolojik darbe oldu galiba!)

Hükümetin haftalardır kapalı kalmasının faturası da iktidarı elinde tutanlar tarafından ezelî rakiplerine kesilmeye çalışılırken ABD halkının kalabalık bir kesimi sağlık hizmetlerinden, hatta besin desteklerinden mahrum kalmak üzere. Meclislerde mutlak iktidar olan Cumhuriyetçiler’in ABD hükümetini paralize etmesinin altında pedofil Epstein dosyasının bulunduğu malum. Temsilciler Meclisi’ne haftalar önce seçilmiş Demokrat partiden Adelita Grijalva’nın yemin töreninin geciktirilmesi dosyanın açılması için elzem olan tek oyun da şimdilik kullanılamaması manasını taşıyor.

Köşeye sıkışmış Trump ve kişiliksiz şürekâsı mütemadiyen suni gündemler üretiyor, meydan okuyor, tehditler savuruyor, korku saçıyor. “Önce Amerika” sloganı seçim propagandasında ön plana çıkmış olmasına rağmen İsrail’le Arjantin’e ve ismi lazım değil liderlerine Trump’ın maddi ve manevi desteği dudak uçuklatıyor.

“Yalandan kim ölmüş” mottosunu ziyadesiyle benimsemiş gibi görünen mevzubahis ekip tüm ABD vatandaşlarını Protestan Evanjelist inanç çatısı altında buluşturmaya çabalarken dinen günah sayılması gereken icraatlarını katlayarak artırıyor.

Evlere şenlik ekip

Adalet Bakanı Pam Bondi Yargı Komitesinde kendisine yönelik suçlamalara cevap vermesi gerekirken suçlamaları yönelten yetkililerin kirli çamaşırlarını o anda ortalığa saçma taktiğine başvuruyor.

Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson’ın yanakları, popüler podcast şahsiyetleri Jennifer Welch ve Angie Sullivan’ın deyimiyle mütemadiyen yalan söylemekten kızarıp duruyor.

Beyaz Saray sözcülüğüne atanmış tarihin en genç insanı olmasına rağmen hazırcevap Karoline Leavitt’in yalan hususundaki icraatı tabii ki herkesi aşıyor; bilhassa düşman kesildiği bazı basın mensuplarına yönelik gittikçe agresifleşen cevapları yakında işin çığırından çıkacağına işaret ediyor.

Ya Trump’a yalakalığıyla tanınanlardan, gayet tecrübesiz Kash Patel’in Federal Soruşturma Bürosu (FBI) yönetici koltuğunu işgal etmesi yetmezmiş gibi, geçenlerde sevgilisine fiyaka yapmak üzere FBI jet uçağını emellerine alet etmesine ne demeli?

Fazlasıyla estetikli İç Güvenlik Bakanı küstah Kristi Noem ise biyonik barbi kılığına bürünerek propaganda videolarında rol alıyor; deyim yerindeyse Lara Croft’luk taslarken sokaktan toplama ICE kabadayılarının savunuculuğunu kendinden gayet emin tavırlarla üstleniyor.   

Savunma Bakanlığı’nın adı gerekli onay alınmadan Savaş Bakanlığı’na dönüştürülürken başındaki “sert erkek” Hegseth yüksek rütbeli askerleri yeterince formda bulmadığını ilan edebiliyor; ordunun ABD’deki iç mihraklara karşı teyakkuzda olması gerektiğini haykırıyor.

Özgüven eksikliği yaşayan, yapay zekâyla kendi videolarını üretmekten sakınmayan narsist ve kırılgan başkan Trump da, ICE tarafından yapılanları az bile bulduğunu resmen ilan ediyor ve adeta hodri meydan diyor.

Aslında çoktan beri sağlığı bozulmuş Trump’ın koltuğuna yerleşmeye iki defa isim değiştirmiş sevimsiz Başkan yardımcısı J.D.Vance hevesli olsa da iktidarın en fanatik, ırkçı ve agresif politikalarının arkasındaki esas gücün Nazi tavırlı danışman Steven Miller olduğu biliniyor.

Ticarethane olarak cezaevi

Hukuk dışı kaba kuvvetin “Vahşi Batı” döneminden beri hiç bu kadar bariz şekilde tatbik edilmediği günümüzde Alabama cezaevlerinin zalimliği aslında Trump gibi düşünenlerin ekmeğine yağ süren cinsten. ICE’in yakaladığı, hatta iz bırakmadan kaçırdığı insanları ülke çapında korkunç şartlarda hapsettiği de malum.

Suç işlemeye niyetli olanları caydırma kapasitesine fazlasıyla sahip muhafazakâr eyalet Alabama’daki 14 büyük cezaevinde gardiyanların eliyle gerçekleşen mahkûm ölümlerinin bile cezasız kaldığını öğreniyoruz.

Alabama Usülü Çözüm (The Alabama solution) adlı belgesel ABD’nin karanlık olduğu zaten bilinen cezaevi dünyasına bir kez daha derinlemesine nüfuz etmemizi sağlıyor. Yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde isimlerini gördüğümüz Charlotte Kaufman ve Andrew Jarecki ikilisi içine sızılması kolay olmayan Alabama adalet sisteminin röntgenini bilhassa mahkûmların cep telefonları sayesinde layıkıyla çekiyor. 2025 ABD yapımı 117 dakikalık çarpıcı belgesel dünya prömiyerini Sundance’te gerçekleştirmiş, DC/DOX Film Festivalinde yer aldıktan sonra Avrupa’ya Sheffield DocFest aracılığıyla uğramış ve geçen ay HBO’da gösterime girmişti.

Klasik televizyon klişelerinden azade olmasa da sürükleyici belgesel, haklarını aramaya koyulmuş mahkûmların nasıl acımasızca cezalandırıldığını, neredeyse bedavaya çalıştırılan mahkûmların eyalet ekonomisine vazgeçilemez ölçüdeki katkılarını teferruatlı biçimde aktarıyor.

Kapasitelerinin % 200 oranındaki doluluğu ve personel sayısının olması gerekenin üçte birini geçmemesi cezaevlerindeki vaziyeti iyice katlanılmaz hale getiriyor; kölelik döneminden zaten sabıkalı eyaletin federal müdahale yerine meseleyi “Alabama usülü” çerçevesinde çözmeye yönelik inadı hayat söndürmeye devam ediyor.

Plastik bir bıçakla çam yarması gardiyanlara saldırdığı bilinen mahkûm Steven Davis gardiyanlar tarafından hunharca katlediliyor. Nefsi müdafaa yasasına zaten güvenen katil gardiyan Roderick Gadson suçunu inkâr ettiği gibi terfi bile ettiriliyor; hadiseye şahit olan Steven’ın hücre arkadaşı da serbest kalmasına kısa bir süre kala cezaevinde ölü bulunuyor. Sağlık problemlerine rağmen, Steven’ın annesi Sandy Ray’in yıllara yayılan takdire şayan adalet mücadelesi seyirciyi muhakkak ki tesir altında bırakıyor.

Cumhuriyetçi’nin önde gideni, eyalet valisi Kay Ivey Covid-19 ve eğitim bütçesinden koparılan dolarların yeni cezaevlerinin inşası için kullanılmasını yüzsüzce savunabiliyor. Şartlarının düzeltilmesini talep etmek üzere Alabama çapında mahkûmlar tarafından başlatılan direniş cezaevlerine yemek sevkiyatı durdurularak birkaç gün içinde sekteye uğratılıyor.

Gene gardiyanlar tarafından yürütülen uyuşturucu ve uyarıcı sirkülasyonuyla, hijyenik olmaktan fazlasıyla uzak ortamlarıyla, çürümüşlüğü ve sonu gelmez şiddetiyle, tecavüzleri ve intiharlarıyla, Alabama hapishaneleri medeniyetten kesinlikle uzak bir görüntü arz ediyor. Adlarındaki ıslah fonksiyonunu yerine getirememeleri bir yana, tüm ABD coğrafyasındaki vaziyetin bundan fazla farklı olmadığı da malum!

Afganistan batağı

Trump’ın bile ilk başkanlık döneminde dahil olduğu ABD’nin bitmez tükenmez Afganistan çıkarması da ülkenin siciline gayet karanlık bir sayfa olarak ekleniyor. Yalanların koruması (The bodyguard of lies) adlı belgesel meseleye geniş bir spektrumdan bakıyor ve ABD’nin yakın mazideki “pisliklerini” layıkıyla teşhir ediyor. Dünya prömiyerini Tribeca’dan yaptıktan sonra DC/DOX’ta yer alan ve Eylül ayından itibaren internet üzerinden izlenebilen 2025 ABD yapımı 90 dakikalık belgesel geleneksel televizyon şablonuna sahip. Yönetmen Dan Krauss bizi 20 sene sürmüş felakete dahil ediyor; Vietnam ve Irak’ta saplanılan batağa rağmen böylesine imkânsız bir misyonu ABD’nin bir kez daha üstlenmesinin saçmalığını gözümüze sokuyor. Benzerlerinin tekrar yaşanmayacağının garantisini veren de yok hani! (Trump, petrolüne göz koyduğu Venezuela’ya yakında saldırır mı? Veyahut, kendisi pek dindar olmasa da Hristiyanları “kurtarmak” için Nijerya’ya çıkarma yapar mı?)

Oğul Bush’tan itibaren Obama dahil tüm ABD başkanlarının ve yüksek rütbeli ordu mensuplarının kameralar karşısında yıllar boyunca laf çevirerek savunmak zorunda kaldığı fiyasko aynı zamanda dibi görünmeyen bir para çukuruna dönüşmüş; Afganistan coğrafyası Taliban güçlerinin de dahil olduğu bir çürümüşlük ağına evrilmişti. Bir zamanların Savunma Bakanı, hiç özlemediğimiz müteveffa Donald Rumsfeld’in dediği gibi “Bazen hakikat öyle değerlidir ki yalanların koruması şart olur”.

Afganistan’da tam olarak ne yaptığını bilmeyen ABD’li genç askerlerin hazin ölümleri bir yana, ABD ve diğer NATO ülkeleri ordularının beceriksizlikleri, acılı coğrafyada sebep oldukları sayısız sivil ölümler, demokrasi götürme projesinin sığlığı ve belgeseldeki daha birçok teferruat en azından silah sektörünün ekmeğine bolca yağ sürüldüğünü ispatlıyor.

Küresel ısınma mı?

Yalan furyasının ve laf çevirmenin Trump’a ve üçüncü sınıf oyunculuk sergileyen ekibine has olmayan, lakin günümüzde zirveye ulaşmış bir taktik olduğu kesin. Nitekim bizi zamanında karbon salınımı belasından uzak tutamamış George H.W.Bush’u ve hükümet temsilcilerini izleyince bunun sıradan bir Beyaz Saray taktiği olduğuna bir kez daha ikna olacaksınız.

Çevre duyarlılığını seçim propagandasında bol bol kullanan baba Bush zamanla fosil yakıt lobisinin tesiri altında kalmış ve bilhassa petrol şirketlerinin baskısına yenik düşmüştü. Dünya çapında ilk çevre zirvelerinin yapıldığı o dönemde her ne kadar William K.Reilly gibi idealist bir uzmanı Çevre Koruma Ajansı’nın başına getirmiş olsa da baba Bush Beyaz Saray Genel Sekreteri John H.Sununu’nun telkinlerine boyun eğmiş ve ABD küresel ısınma işaretlerine “şüpheyle” bakmaya başlamıştı. Derin propagandayla halk aldatılmış, koyun sürüsü misali güdülen güruhlar bir kez daha iktidarın inanmaya zorladığı senaryolara kanmaya sevkedilmişti.

Şaklaban tavırlı Trump’ın aynı manipülatif çizgide ısrar etmesinde şaşılacak bir taraf yok yani!

Dünya prömiyerini Telluride’de gerçekleştirmiş olan Beyaz Saray etkisi( The White House effect) adlı belgesel dünya festivallerinde boy gösterdikten sonra Ekim ayından itibaren internet aracılığıyla gösterilmeye başladı. Yönetmen hanesinde Benni Cohen, Pedro Kos ve Jon Shenk adlarını gördüğümüz 2024 ABD yapımı 94 dakikalık belgesel arşiv görüntüleriyle bizi yakın maziye taşıyor ve geleneksel televizyon belgeselleri klasmanında yer alsa da ABD’nin muhteşem günah çıkarma pratiğine bir çentik daha atmamıza imkân tanıyor.

Son casus

Şayet yukarıdakilerden daha da geleneksel ama daha eğlenceli bir belgesel izlemek isterseniz eski CIA ajanı Peter Sichel hakkındaki Son casus (The last spy) filmini tavsiye ederim. İkinci Cihan Harbinden itibaren ABD adına çalışmaya başlayan poliglot Peter Avrupa kültürünün son asil temsilcilerinden biri olarak gönlünüzü fethedebilir!

Berlin ve Hong Kong gibi zamanın stratejik noktalarında görev almış olan usta ajan, CIA’nın zamanla “sapıtmasına” dayanamayacak ve ahlaki olarak tasvip etmediklerini cesurca ifade ettikten sonra istifa edecektir. Belgesel çekilirken 100 yaşında olmasına rağmen “zehir” gibi beyniyle duruma hâlâ hâkim olduğunu ıspatlayan Peter ABD’nin Komünizm saplantısından, dünyaya hükmetme ülküsüne kadar geniş spektrumlu bir megalomani manzarası çiziyor ve adına çalıştığı kurumun çok teferruatlı bir profilini ortaya çıkarıyor.

Soğuk Savaş döneminin ilk kahramanlarından biriyle karşı karşıya kalmak herkese kolay kolay nasip olmaz! İran’dan Guatemala’ya, Endonezya’dan Arnavutluk’a, İtalya’dan Çin’e, ABD’nin bulaştığı ne varsa, tek tek resmigeçitte!

Yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde kadın sinemacı Katharina Otto-Bernstein adını gördüğümüz 2025 ABD yapımı 106 dakikalık ibretlik belgesel şurup gibi akıyor. Dünya prömiyeri Münih Uluslararası Film Festivalinde gerçekleştikten sonra muhtelif etkinliklerde yer alan sürükleyici filme Peter’ın kız evlatları ve ikinci eşi de muhakkak ki renk katıyor.

Belgeselde aktarılanlar CIA’nın kirli çamaşırlarını ortalığa saçıyor demek mübalağa sayılmaz. Hatta Peter seyirciyle paylaştığı bazı sırlar yüzünden asılma riskiyle karşı karşıya kalabileceğini bile ifade ediyor. Tabii ki tüm belgeselin zeki bir insan tarafından, dozunda bir ironi ve mizahla oya gibi süslendiğini hatırlamakta fayda var. Oysa ne yazık ki ABD siyasal tarihi gittikçe ciddileşen, kabalaşan ve kötüleşen şahsiyetlerle dolup taşıyor…

(RL/HA)

İrade ve ‘kader’ arasında: Onuncu Cumhuriyetin eşiğinde

1. Giriş | Törenin aynasında cumhuriyet

Meydanlar ışıklandırılmış, dev sahneler kurulmuş, konserlerden yükselen sesler. Havai fişekler göğü yarıyor. Mehter takımları marşlarla kortejin önünde yürüyor. Kalabalık alkışlıyor; kameraların camına düşen “coşku ekonomisi” işliyor. Ama ışık gösterileri bittiğinde geriye kalan nedir? Işığın bıraktığı gölgede yoksulluk, hukuksuzluk, adaletsizlik, nepotizm, dirijizm ve irade gaspının bıraktığı sessizlik “dağılan pazaryeri”nden arda kalanlar olarak beliriyor.

Bir zamanlar “Genç Cumhuriyet” denirdi; artık denmiyor. Yüzyılı geride bırakan bir devletin hâlâ kendi özgürlüğüyle, kendi hukuku ve kurumlarıyla hesaplaşamamış olması, yaşın tek başına olgunluk getirmediğinin kanıtı. Cumhuriyet yalnız bir hatıra değil; bilinç ve kurumsallık gerektiren yaşayan bir sözleşmedir. Sembol ve seremoni onun süsü olabilir; ama özü, yargı kararlarının bağlayıcılığı, iç-denetim, yerelin söz hakkı ve temel hakların güvencesi kısacası bağı hukuk olan kurumların birlikte çalışmasıdır.

Törenlerde yükselen ortaklaştırıcı ruha ihtiyacı vardır toplumların. Yad edilenler gururlandırır. Fakat tören, anlamını ancak kurumlar işlediğinde bulur. Kurumlar işlemiyorsa, seremoni bir avunma ritüeline, hafızayı uyuşturan bir ritme ya da tahrif edilip yeniden yazılarak kimlik inşasının aracına dönüşebilir. Havai fişekler göğe yükselirken, hukukun sesi kısılıyor; marşlar gürleşirken özgürlüğün cansuyu olan eleştiri bastırılmaya çalışılıyorsa, burada kutlanan şey cumhuriyetin kendisi değil, cumhuriyet yanılsaması ya da sanrısı olabilir.

Öyleyse soralım: Sahi neyi kutluyoruz? Hangi cumhuriyeti? Havai fişekler, cumhuriyetin hangi niteliği adına patlıyor? 1952 yılında tekrar kurumlaşmasına izin verilen mehter adımları, imparatorluktan devralınan hangi mirası taşır ve bu yürüyüş, yurtta ve dünyada barış iddiasıyla nasıl yan yana durur? Eğer cumhuriyet, törenlerden önce kurumların ve toplumsal bilincin adıysa o halde bugün kutlama kürsüsünden önce mahkeme salonlarına, meclis kürsüsüne ve kent meydanlarındaki yurttaşın söz hakkına bakmak zorundayız.

2. Kriz anı | Heidegger ve karar

Heidegger’in sözlüğünde “kriz” (krisis) bir çöküş değil, bir karar ânıdır. Yunanca kökeninde “yargı vermek”, “ayırmak”, “yön tayin etmek” anlamlarını taşır. Yani kriz, bir şeyin sonu değil, nereye gideceğimize karar verdiğimiz eşiktir.

Her kriz, insanı ya da toplumu bir kavşağa getirir: bir yanda özgürleşme, öte yanda tutsaklık. Bu anlar, hem birey hem toplum için en çıplak hâlimizle karşılaştığımız anlardır. Artık bahaneler biter; kararı erteleme lüksü kalmaz. Heidegger’e göre kriz, varoluşun yüzeyini sıyırıp özünü açığa çıkarır: “Kriz, varlığın görünür olduğu andır.” Buna dayanmak güçtür. Çünkü kriz, maskeleri düşürür. İnsanı, kurumları, iktidarı, yurttaşı olduğu gibi gösterir. İşte tam bu noktada özgürlüğün anlamı belirir: karar verme cesareti. Kriz, özgürlük için bir imkândır; fakat o imkânın nasıl kullanılacağı, toplumun kurumsal kapasitesi ve toplumsal olgunluğu ile ilgilidir.

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı, böylesi bir kriz ânının içinden doğdu. İmparatorluk dağılmanın eşiğindeydi; Avrupa devletlerinin baskısı artmış, iç düzen çökmüş, tebaanın güveni sarsılmıştı. Devlet, kendi kudretini sınırlamaya mecbur kaldı. Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’yla yöneten, ilk kez kendini hukuka bağladı. Bu, iktidarın kendini sınırlama kararı olarak modern yurttaşlığın tesis edilme yolcuğunda önemli bir eşikti. Ancak her kriz gibi, bu da çift yönlüydü. Tanzimat bir özgürleşme imkânı sundu ama aynı zamanda merkezî gücü yeniden inşa etmenin de aracına dönüştü. Kriz, fırsat olarak doğmuştu ama özgürleştirici yönde değerlendirilemedi.

Tarihin sonraki her dönemeç noktasında 1876’da, 1908’de, 1920’de, 1980’de, 2017’de bu “kriz ânı” tekrarlandı. Her seferinde aynı soru yeniden soruldu: Kriz, bizi özgürleştirecek mi,  yoksa yeni bir tutsaklık biçimi mi doğuracak? Cumhuriyetin tarihi, işte bu soruya verilen yanıtların toplamıdır.

3. Fransa | Krizden yenilenmeye

Fransa’nın siyasal tarihi, birbirini izleyen kriz anlarının tarihidir. Her çöküş, yeni bir kurucu irade doğurmuştur. 1789 Devrimi monarşinin çöküşüydü; 1792’de kurulan Birinci Cumhuriyet, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sözleriyle yalnızca bir iktidar değişimini değil, bir bilinç devrimini simgeliyordu. Ancak her devrim gibi, bu da kendi karşıtını içinde taşıdı: Jakoben terörü, ardından Napolyon’un imparatorluğu. Krizden doğan özgürlük, yine bir güce devredilmişti.

İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Cumhuriyetler de benzer biçimde çalkantılarla doğdu. Cumhuriyetler, Fransa’da bir süreklilikten çok, yenilenmenin biçimleri oldu. 1958’de, Cezayir Savaşı ve sömürge krizinin ortasında General de Gaulle’ün öncülüğünde yeni bir anayasa yazıldı; böylece Beşinci Cumhuriyet doğdu. Parlamenter sistemin yerine yarı-başkanlık modeli geçti, yürütme merkezileşti, Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i feshetme yetkisi anayasal hale geldi. O günden bu yana Fransa, istikrarı bu sistemin içinde aradı.

Ama istikrar, bazen sessiz bir tıkanmadır. 2024 yazında Cumhurbaşkanı Macron, Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki hezimetin ardından Ulusal Meclis’i feshetti. 30 Haziran ve 7 Temmuz’daki erken seçimlerde ortaya çıkan tablo, Fransa’yı “askıda temsil”le baş başa bıraktı. Yasama ile yürütme arasındaki gerilim, Beşinci Cumhuriyet’in artık toplumsal dinamizmi taşıyamadığını gösteriyor. Fransa’da sol partiler, akademi ve sivil toplum çevreleri bu yüzden “Altıncı Cumhuriyet” çağrısı yapıyor: Yürütmenin merkezî gücünü sınırlayan, Meclis’i güçlendiren, yurttaşı yeniden siyasetin öznesi kılacak bir anayasal dönüşüm.

Kriz, orada bir yenilenme tartışmasını doğuruyor. Fransa, krizlerden Cumhuriyetini formatlayarak çıkıyor. Krizi kendini güncellemenin doğal bir süreci olarak görüyor. İmparatorluk geçmişiyle yüzleşebilmiş, sömürge suçlarını arşivlerde saklamak yerine kamusal tartışmaya açabilmiş bir ülke için kriz, yıkım değil; kendini onarma fırsatı. Demokrasinin gücü, krizleri bastırmakta değil, onlardan yeni bir düzen kurma cesareti çıkarabilmekte yatar. Fransa bugün bunu tartışabiliyor. Biz ise benzer bir tıkanmayı yaşarken hâlâ soramıyoruz: Kriz, bizde neden hep baskıyı doğuruyor; neden özgürlüğün eşiği olamıyor?

4. Türkiye | 1839’dan günümüze krizler ve kırılmalar

Türkiye’nin modern tarihi, ardı ardına gelen krizlerin tarihidir. Her kriz bir karar ânı olmuş, her karar da yeni bir cumhuriyet tasavvurunu şekillendirmiştir. Kimi zaman özgürleşmenin, kimi zaman da tutsaklaşmanın yönünü tayin eden bu kırılmalar, bugün hâlâ süren “bilinç”ler arası mücadelenin izdüşümleridir.

  • I. Cumhuriyet | 1839 – Tanzimat: Hukukla bağlanma cesareti

İmparatorluk çözülüyordu; dış baskılar artıyor, içeride adalet duygusu tükeniyordu. Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’yla padişah, ilk kez kendi iradesini sınırladı. Bu, yönetenin kendini hukuka bağlama iradesi olarak modern devlet fikrine giden yolda kurucu bir adımdı. Ama bu adım, tepeden inme kaldı. Yurttaşlık fikri halkın bilincine işleyemedi; hukuk, bir “lütuf” olarak algılandı. Kriz, kapıyı araladı ama özgürlüğün ışığı içeri taşınamadı.

  • II. Cumhuriyet | 1876 – Kanun-i Esasi: Meşrutiyetin doğuşu

İlk yazılı anayasa ve meclisle birlikte “meşveret” kavramı kurumsal biçim kazandı. Egemenliğin mutlak olmadığı kabul edildi. Ama iki yıl sonra Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapattı; özgürleşme, bir korkuya yenildi. Devlet, halkın söz hakkını “fitne” saydı. Kriz, güvenlik refleksiyle özgürleştirici bir imkan olarak tasarruf edilemedi.

  • III. Cumhuriyet | 1908 – Özgürlükçü Meclis

II. Meşrutiyet, otuz yıl süren suskunluğu bozdu. Gazeteler, cemiyetler, fikirler çoğaldı; siyasal alan, tartışmanın mekânına dönüştü. Ama fikir çoğaldıkça iktidar da tedirginleşti. İttihat ve Terakki, “vatanı kurtarma” söylemiyle özgürlüğü düzenlemeye kalktı. 1913 Babıali Baskını, bir kez daha kriz ânının tutsaklıkla sonuçlanmasının sembolü oldu.

  • IV. Cumhuriyet | 1920–1924 – Krizin özgürleşmeye dönüştüren irade: Ankara

İstanbul’daki Meclis kapatılmış, işgal altındaki ülke nefessiz kalmıştı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da yeni bir Meclis açıldı. Bu, bir toplumun kriz ânında özgürlük yönünde aldığı en büyük karardı. Egemenlik, “kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle hukuki bir zemine kavuştu.

1921 Anayasası, yerel meclisleriyle, katılımcı yapısıyla çoğulculuğun kapısını araladı.

Ancak 1924 Anayasası’yla bu yerellik ruhu terk edildi; güç merkezileşti, devlet yeniden kendi halkına eli kırbaçlı şekilde öğretmenlik yapmaya başladı. Cumhuriyet doğdu ama halk henüz özne olamadı.

  • V. Cumhuriyet | 1925–1950 – Tek parti dönemi: Devletin cumhuriyeti

Yeni rejim, kendi vatandaşını “cumhuriyet terbiyesiyle” yetiştirmeye koyuldu. İnkılaplar toplumu dönüştürürken, muhalefet alanı daraldı. Cumhuriyet, topluma rağmen toplum adına yürüyen bir proje hâline geldi. Kriz ânı, özgürlük değil, tek sesli milli şef sultası altında yer yer karikatürleşen bir modernleşme doğurdu.

  • VI. Cumhuriyet | 1954 Sonrası DP – Çoğunluğun cumhuriyeti

Demokrat Parti, 1950’de bir nefes gibiydi. “Yeter, söz milletindir” diyen halk, sonunda sözünü söyleyebileceğini sandı. Ama kısa sürede, çoğunluğun sesi mutlaklığa dönüştü. Basın susturuldu, Tahkikat Komisyonları kuruldu, muhalefet “vatan hainliği”yle suçlandı. Kriz yeniden doğdu: özgürlük talebi otoriteye dönüşmüştü. 27 Mayıs 1960, bu kriz ânının militer bir “çözüm”ü olarak sahneye çıktı: özgürlük talebi, vesayete devredildi. Yassıada “militer çözüm”ün tarihsel-politik anıtı olarak hâlâ ideolojik anlamda işlevsel.

  • VII. Cumhuriyet | 1961 Anayasası – Kurumların nefesi

1961 Anayasası, geniş kesimlerce demokrasiye açılan bir kapı olarak görüldü. Kuvvetler ayrılığı, Anayasa Mahkemesi, sendikal haklar, üniversite özerkliği… Devlet, ilk kez yurttaşına karşı sorumlu hale geldi. Ama toplumun, bu yeni özgürlük dilini taşıyamadığı ileri sürüldü. Siyasal kutuplaşma, 12 Mart ve 12 Eylül’le bastırıldı. Bir kez daha kriz, özgürleşmeyi değil, güvenlik refleksi yarattı.

  • VIII. Cumhuriyet | 1982 Anayasası – Güvenlik devleti

12 Eylül Darbesi, cumhuriyet ile hesaplaşmayı yeni bir evreye taşıdı. Örgütlenerek erginleşme yolunda efendiye ihtiyaç duymayan özerk bilinç, militer anlayış tarafından silindirle ezilerek 1830’dan bu yana birbirini öldürerek ya da tanımayarak süren toplumlaşma yolculuğunu tarumar etti. Yeni anayasa, devletin güvenliğini yurttaşın haklarından üstün tuttu. Yürütme mutlaklaştı, sivil toplum felç edildi. Bu yeni Cumhuriyet’te, artık özgürlük değil, düzen; hukuk değil, itaat makbuldü.

  • IX. Cumhuriyet | 2016 Sonrası – Anayasasız KHK rejimi

15 Temmuz kalkışması sonrası ilan edilen OHAL, 20 ay boyunca uzatıldı. Kanun Hükmünde Kararnameler devleti yönetmenin ana aracı haline geldi. Yargı, yürütmeye eklemlendi; yasama işlevsizleşti. 2017 referandumu ile yürütme tamamen tek kişide toplandı.

“Cumhuriyet” sözcüğü artık çoktu ama cumhuriyetin anlamı yoktu. Bugün yaşadığımız şey, bir anayasa metninin varlığına rağmen fiilî bir anayasasızlık hâlidir.

Bu uzun tarih, yalnızca siyasal rejimlerin değil, karar verme biçimlerimizin hikâyesidir.

Her dönemeçte bir kriz doğdu; her krizde bir yön tayin edildi. Kimi zaman hukuk, kimi zaman korku kazandı. Her kırılma, şu soruyu yeniden hatırlattı: Bu kez özgürleşecek miyiz, yoksa bir kez daha kendi gölgemize mi sığınacağız?

1839’dan bu yana süren mücadelede bugün yine bir kriz ile karşı karşıyayız: Anayasasız Cumhuriyet. Bu iklimde hukukun üstünlüğü askıda, AİHM ve AYM kararlarına uymama norm halini almış, “barış süreci” denen süreç demokrasisiz, ilkesiz yürütülüyor. Çünkü şiddet, tahakküm, din ve sermaye merkezli rejim, 1913’ten süregelen servete çökme, servet transferi rejimini “Neo Osmanlıcı” ama “İttihatçı” formatlı sürdürüyor. Sahi, hangi cumhuriyeti kutluyoruz? 1913’ün çökmeci İttihatçı ruhunu canlandıran zihniyetin egemen olduğu güncel Cumhuriyet’i mi?

5. Özgürleşme yolu: Kaderden iradeye

Bir toplum, eleştirisini yitirdiğinde, kaderine dönüşür. Eleştirinin olmadığı yerde, “olan” kutsanır; güç, kendi sürekliliğini meşrulaştırmak için itaatin dilini üretir. Bugün tam da bu noktadayız: Cumhuriyet, gücün eleştirisi idi, şimdi eleştiriden korunmaya çalışan bir iktidar aygıtına dönüştü. Kurucu öznesi yurttaş olan bir rejim giderek tebaa rejiminin modern kopyasına evrildi.

Bu kader değil, irade gaspıdır. Radikal yoksullukla terbiye edilen bir halkın iradesinden değil istismarından söz edilebilir çünkü çocukların ve yoksulların iradesinden söz edemeyiz. “Rıza” diye sunulanlar tartışmasız biçimde istismardır. Meşruiyetini çeşitli rakamlarla kolajlayan anti-hukuktan beslenen rejimler, rıza imalatıyla toplumun iradesi gasp ederek elinden alır. Toplum, sonunda yazgısını sevmeye başlar. Bugün, Nietzsche’nin “amor fati”sini (yazgını sev), bilgelik değil, uyuşma biçimi olarak yaşıyoruz. Ama nereye kadar?

Oysa bilgelik, olup bitene boyun eğmek değil; olanı dönüştürme cesaretidir. Eleştiri, tam da bu cesaretin adıdır: “Böyle gelmiş ama böyle gitmek zorunda değil.” Yazgının değil, kararın toplumuna ihtiyacımız var. Cumhuriyet, yalnızca geçmişte bir kez kurulmuş bir rejim değil; her gün yeniden kurulan bir irade eylemidir. O irade, hukukun üstünlüğüyle, özgür basınla, özerk üniversitelerle, bağımsız yargıyla ve düşünen yurttaşla canlı kalır. Aksi halde, cumhuriyet bir ritüel olarak yaşar, bir fikir olarak ölür.

6. Kurucu sorular | Onuncu Cumhuriyetin eşiğinde

Cumhuriyet’in 102. yılını geride bıraktık. Fakat yüz yıllık bir rejimi kutlamak, onu sorgulamak sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Şimdi, onuncu cumhuriyeti kurmanın eşiğindeyiz Peki, dokuz cumhuriyetin içinden özgürlüklerimizi genişletmek adına neleri öğrenebiliriz? Hangi kırılmalardan ders çıkarabiliriz? Tanzimat’ın hukuk cesaretini, 1908’in çoğulcu meclisini, 1921’in yerellik ruhunu, 1961’in kurumsal nefesini, bugün yeniden nasıl çağırabiliriz? Uygarlık hatırlamaktır. Onuncu Cumhuriyet tasavvuru, geçmişin gölgesinde değil, o birikimin içinden doğacak bir yenilenme olabilir. Sahi, nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz? Yalnızca rejimin değil, bilincin yenilenmesi anlamında bir Cumhuriyet mi? Hukuku devletin değil, insanın korumasına alan bir Cumhuriyet mi? Bu sorular, yeni bir kurucu iradenin habercisidir. Çünkü her Cumhuriyet, eleştirinin içinden doğar; eleştirisiz kutlama, kendi inkârını alkışlamaktır.

Artık soru şudur: Biz “amor fati” mi diyeceğiz, yoksa fatum’a karşı irade mi göstereceğiz? Yani sessizliği mi kutsayacağız, yoksa hakikati yeniden dillendirecek bir kamusal bilinç mi kuracağız? Bizim bu kriz ânında göstereceğimiz irademizin istikameti nereyi gösterecek? Cumhuriyet 102 yaşında, ama belki de en yaşlısı özgürlük duygumuz. Peki biz, hangi cumhuriyetin yurttaşlarıyız artık? Yargı kararlarının uygulanmadığı, Meclis’in işlevsizleştirildiği, üniversitelerin kapılarına zincir vurulduğu bir düzende, “cumhuriyet” sözcüğü neyi karşılıyor? Devletin kurucu öznesi yurttaş mı, yoksa itaat eden birey mi? Barış, gerçekten adaletin adı mı, yoksa sükûnetin idaresi mi? Biz, törenlerin yarattığı bilinç sarhoşluğunda hakikati mi yitirdik?

Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmak, halkın iradesini kurumsallaştırmak, bilimi ve felsefeyi yalnız seçkinlerin değil, kamunun ortak bilinci haline getirmektir; bu da eleştirinin tarihsel işlevi ile olanaklıdır. Eleştiri, bir kuşku değil, bir sorumluluktur; çünkü eleştiri olmadan özgürlük, özgürlük olmadan da demokratik cumhuriyet olmaz. Eleştiri, toplumun kendine aynayla bakabilmesidir. Kendine bakamayan bir toplum, ancak kendine hükmedenlerin aynasında var olabilir.

“Eleştiriye Övgü” dizisinin bu yazısı, bir yakarış değil; bir hatırlatmadır: Cumhuriyetin temeli, marşlar, bayraklar, törenler değil, karar verme iradesidir. O irade, biz sustukça değil, konuştukça; biat ettikçe değil, düşündükçe yaşar. İrade arzuya içkin yaşamdır ve biz onda o bizde varlık bulur. Yeter ki bu ülke, eleştiriyi düşman değil, iyileştirici bir eylem olarak görsün.

Bıkmadan, usanmadan ısrarla soralım sahi, nasıl bir Onuncu Cumhuriyet istiyoruz? Demokrasisiz bir cumhuriyet mi, yoksa yurttaşın özneleştiği bir toplum mu? Devleti koruyan bir anayasa mı, yoksa insanı koruyan bir hukuk mu? Havai fişeklerle kutlanan bir yüz yıl mı, yoksa düşünceyle onarılmış, umutla güçlendirilmiş bir gelecek mi? Eğer bu soruların yanıtı yoksa, üçüncü sınıf bir ülkenin, kabile devleti mantığıyla haraca bağlanmış milyonları gibi radikal yoksulluğun içinde özsaygısını yitirmiş bir halk olarak “amor fati” diyeceğiz: Kaderimizi sevmeyi, onu değiştirememekten doğan uyuşuklukla karıştıracağız.

Oysa bu kader değil, irade gaspıdır. Her gasp, devrimci bir edimle aşılabilir. Bu topraklarda, binlerce yıldır yan yana, art arda yaşamış Hititlerin, Likyalıların, Friglerin, Lidyalıların, Romalıların, Bizanslıların, Selçukluların, Osmanlıların ve Türkiye gibi onlarca uygarlığın birikimi hâlâ ortak bilincimizde yaşıyor. O birikim, yalnızca arkeolojik kalıntılarda değil; dilimizde, simgelerimizde, tanıklıklarımızda, adalet duygumuzda, kriz anlarında bize özgürleşmenin istikametini gösterecek pusulamız. Zira muhtaç olduğumuz kudret yalnız mazide değil; burada, yurdumuzda, bu insanlar arasında, hâlâ yaşama direnci gösterenlerde, işini layıkıyla yapmaya devam edenlerde, sözünü varoluşuyla söyleyenlerde, eleştiri cesareti gösterenlerde yaşıyor. Cumhuriyet, eğer özgürlükle taçlanarak doğacaksa, o doğum bu kadim toprakların ortak bilincinde hayat bulacak: Eleştirinin diliyle, hakikatin cesaretiyle gürleyen özden doğan özgürlüğün bilgisiyle.

(MB/HA)

Arkadaşım Beril ve Yolumu Ararken’in hatırlattıkları

“Kızlar mektuplar” diye koğuş kapısından mektupları uzatan gardiyanın sesi kulaklarımda çınladı, yıl galiba 1973 ve Adana cezaevi kadınlar koğuşu. Yaklaşık 60’a yakın kadın mahpusun olduğu bu cezaevinde biz beş siyasi tutuklu onların gözünde “kızlardık”…

Bilindiği ya da tahmin edildiği üzere cezaevinde mektup çok önemli bir konuydu; her ne kadar mektubun içeriğinde sansürlenen üzeri çizilen karalanan yerler olsa da dış dünyayla kurulan en temel ilişki buydu.

Hemen kim göndermiş diye zarfın sol üst köşesine ya da arkasına bakılırdı. Yeni bir kişi ise daha bir heyecanlı olurdu.

Beril Eyüboğlu benim fakülteden sınıf arkadaşımdı. Bizler on sekizlerinde, yirmilerinde tırnak içinde delikanlılar iken Beril üç çocuk doğurmuş aklı başında bir arkadaşımızdı. O günlerin coşkusu heyecanı içinde her konuda konuşabildiğimiz tartışabildiğimiz çok birikimli, heyecanları bizden hiç aşağı kalmayan bir arkadaşımızdı.

“Yanımdaki Hanım zarfına pul yapıştırırken adres olarak senin adını ve adresini gördüm hemen sana yazmak istedim“ diye mektubuna başlamış Beril.

50 yılı aşkın zamana rağmen bunları hatırladım birden. Bana, çocukluğunun Adana’da geçtiğini, Adana’nın yazları çok sıcak, kışları insanın içine işleyen bir soğuk ve nem olduğunu yazıp yün bir iç çamaşırı ile yine yün çorap göndermişti. Bir anne şefkati ile.1974 Affına kadar mektuplaştık.

Bir sarı frezya konumuz da vardı.

Adana’da ziyaretçilere! (bizim ailemiz İstanbul’da olduğu için) diğer mahpusların ziyaretçilerine de ihtiyaçlarımızı aldırabiliyorduk, ama  bir demet çiçek istediğimiz zaman sanki dünyanın en garip şeyini istemiş ifadeyle ifadesiyle yüzümüze bakıyorlardı şaşkınlık içinde.

Bir gün bir demet sarı frezya geldi, mis kokusuyla. Frezyaları paylaştım Beril’le. Öyle hatırlıyorum. O da bana frezyayı çok sevdiğini yazmıştı. Hala, her Frezya aldığımda aklıma Beril gelir. 

Arkadaşım Handan, Beril’in kitap yazdığını paylaşınca nasıl ulaşırım diye telaşlandım. Kitap Hasbahçe Sürdürülebilir Sağlıklı Yaşam Vakfı yayınlarının ilk eseri olarak yayımlanmış ama nasıl ulaşacağımı bilemedim, bir arkadaşım kendi kitabını  gönderdi ben de okuyabildim..

Yolumu Ararken kısacık bir kitap. Hayat ise dolu dolu. Okurken uzak yakın ortak tanıdıklarımız, dostlarım, birlikte bulunduğumuz etkinlikler eylemler hepsi gözümün önümden gelip geçti.

Zaten biyografi otobiyografi okumak; okuyana hele ki aynı dönemleri aynı çevreleri paylaşmışsa kendi iç yolculuğuna çıkmasına kapı aralamaz mı?   

Yolumu Ararken işte böyle bir kitap olmuş. Gayet mütevazı bir o kadar da; 90 yaşına gelmiş bir insanın geriye dönüp baktığında Neruda gibi “yaşadım”  diyebilmesi ne büyük mutluluk.

Beril, yolunu ararken o kadar çok kişiye o kadar farklı yaş grubunda ve farklı kesimden insanlara değmiş ki bence herkes kendine değen en önemli kısmını paylaşsa rengarenk ne güzel olur diye düşündüm.

Yaşlandım, hepsi bu
Yaşlandım, hepsi bu
2 Nisan 2025

(HA)

Kendimizi keşfetmeye dair bir yolculuk: “Benim mi şimdi bu kanatlar?”

Bazen kendi gücümüzün farkına varamayız. Bunun birçok nedeni olabilir elbette. Aile, okul, arkadaşlar, yaşanmışlıklar… Bu gücü keşfetme yolculuğunda bazen bir arkadaş, bazen bir film, bazen de bir kitap eşlik eder. Hele ki bu bir çocuk kitabıysa, aslında her zaman bize eşlik eden çocukluğumuza kadar giden bir yolculuk başlar. Çünkü çocuk kitapları yalnızca bize bir hikâye anlatmaz. Aynı zamanda zihinsel dünyamıza girer ve dünyaya bakışımızı şekillendirir.  Bu yüzden de ustaca yazılan her satır, içimizdeki çocuğu bugüne davet eder.

İşte beni bu yolcuğa çıkaran kitaplardan biri var elimde. Özlem Ateş’in Zizi Çocuk etiketiyle yayımlanan “Benim mi Şimdi Bu Kanatlar?” isimli kitabı.  Metin, kanatları olmadığı için uçamadığını zanneden bir kuşun aslında kanatları olduğunu ve uçabildiğini nasıl keşfettiğini anlatıyor. Sıcacık, kıpır kıpır bu hikâye, “Ben de yapabilirim” inancının edebiyatla nasıl somutlanabileceğini ustalıkla gösteriyor.   

Benim mi şimdi bu kanatlar - Özlem Ataş (sayfa 36) (6+ yaş)

Hikâyede anlatıcının “kanatlarım yok” diyerek kendini tanımlaması, aslında sadece somut bir durumu değil, “uçma-özgürlük” metaforu üzerinden içsel bir hali ifade ediyor. Uçamadığını zanneden Özgürkanat’ın kendisini tanıma ve nihayetinde “ben de uçabilirim” deme sürecini didaktik öğelerden uzak, akıcı, mizahi anlatımıyla sunan Özlem Ateş, çocuk edebiyatı için dikkatlerden kaçmayacak bir yapıt sunuyor.  Ayrıca, “Ben kimim? Kanatlarım var mıydı?” gibi sorulara cevap ararken “öz bilinç” ve “kendi gücünü keşfetme” gibi katmanlı, etkileyici bir anlatımla okurların da kendilerini sorgulamalarına kapı aralıyor.

Kitapta birbirinden renkli karakterlerle tanışıyoruz: Özgürkanat, Maviş, Kadifekanat, Tiktak, Kartopu ve Doktor Hımhım… Yazarın karakterleri yaratmadaki başarısı gözlerden kaçmıyor. Öyle ki kitap bittiğinde de her karakter bizimle yaşamaya devam ediyor. Her biri bizleri hem düşündürüyor hem de eğlendiriyor.

Özlem Ateş’in usta kurgusuna çizimleriyle hayat veren çizer Berna Yangı’ndan bahsetmemek haksızlık olur. Karakterleri çizimleriyle okura hissettiren Yangın, anlatıma uygun görsel uyumla kitapta çok güzel bir ritim oluşturuyor.

Ezcümle henüz çiçeği burnunda bir yayınevi olan Zizi Çocuk’tan çıkan bu kitabın anlatımında samimiyet ve sadelik ağır basarken, bir yandan da daha derin psikolojik katmanlar açığa çıkıyor. Her birimizin kalbine bir soru işareti bırakıyor kitap. Çünkü her birimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen bir şeyler olabilir.  Belki aynayı kendimize tutmanın zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?

“Kim bilir neler var
Şu bulutun
Şu dağın
Şu tepenin ardında”

Evet kim bilir neler var, kendimizi bulma yolculuğunda!

Her daim eşlikçiniz çocuk kitapları olsun.

(GE/HA)

Füruğ’un çığlığı Rojin’e ulaşır mı?

İranlı şair Muhammed Müşerref Azad Tehrani; “Füruğ bir cesaret örneğiydi. Riyakârlığın, taassubun, yalanın karşısında durmak ve insanın bütün bunlarla insan olduğunu ve kadının da bir insan olarak bu dürtüleri taşıdığını söylemek istiyordu” der.

Füruğ şairliğinin yanında iyi bir hak savunucusu ve aktivistti de. Şimdiki mollalar rejiminde olduğu gibi Şah dönemi de acımasızlığıyla ün yapmıştı. Şah’ın acımasızlığıyla 12 muhalif aydın hakkında idam hükmü verilir. O yıllarda bir röportaj çerçevesinde İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci İran’a gider. Füruğ, o 12 aydın için bir mektup verir Bertolucci’ye ve bu vesileyle olay uluslararası kamuoyunca da duyulur. Füruğ sayesinde o 12 muhalif aydın Şah’ın idam mangalarının infazından kurtulmuş olur.

İranlı ünlü şair Ahmed Şamlu Füruğ’u anlatırken; “Genç bir isyancıdan kalanı aramak isteyenlerin dağın dergâhına, denizin ve otların eşiğine gitmeleri gerek” derken,  Furûğ’un anısını ve dizeleri ile şiirlerini işaret eder.

Füruğ Ferruhzad henüz 32 yaşındayken şaibeli bir trafik kazasıyla öte yakaya göçerken; ne hüzündür ki cenazesi iki gün bekletilir. Gömdürmezler “günahkâr...” diyerek. İkinci günden sonra yazar Mehrdad Samadi’nin çabasıyla cenaze namazı kıldırılıp defin edilir.

Haşim Hüsrevşahi; “Füruğ öldüğünde bütün kadınların aslında dili kesilmiş olur” der.

Ve işte o dili kesilenlere şiirlerinden;

Kurma Bebek

çok daha fazla, ah evet

çok daha fazla, susabilir insan

 

saatlerce

ölülerin bakışları misali kıpırtısız bakışlarla

bir sigara dumanına dalabilir insan

bir fincanın biçimine ya da

renksiz bir çiçeğe, bir halıya

düşsel bir çizgiye, duvara

 

kuru pençelerle

olduğu gibi insan yerinde durabilir

perde kenarında, ancak kör, ancak sağır,

haykırabilir insan

korkunç yalancı, korkunç yabancı bir sesle

‘seviyorum’ diye

bir adamın güçlü kolları arasında

güzel ve sağlıklı bir dişi olabilir

 

deriden sofra bir gövdeyle

iri sert iki memeyle

bir sarhoşun, bir delinin, bir serserinin yatağında

kirletebilir insan bir aşkın masumiyetini.

kurnazca aşağılayabilir insan

şaşılası her bulmacayı

sadece bir tek bilmecenin çözümüyle uğraşabilir

sadece boş bir yanıtın bulunuşuyla avunabilir

boş bir yanıt, evet beş yada altı harflik.

 

bir ömür diz çökebilir insan

öne eğik başla, soğuk bir türbenin eşiğinde

bilinmez bir mezarda tanrıyı görebilir

değersiz bir kaç bozuklukla inanabilir

bir caminin odacıklarında çürüyebilir

mezar duaları okuyan bir ihtiyar gibi

bir sıfır gibi, eksilmede, arttırmada, çarpımda yahut

hep aynı sonuca varabilir

 

kahrının kozasında senin gözlerini

eski bir ayakkabının uçuk düğmesi sanabilir

su gibi kendi çukurunda kuruyabilir insan.

bir anın güzelliğini utangaçlıkla

gülünç şipşak bir resim gibi

sandığın dibinde saklayabilir

boş kalmış çerçevesinde bir günün, insan

bir hükümlü, bir yenik, yahut

çarmıha gerilmiş birinin resmini koyabilir

bir duvarın yarıklarını suratçıklarla kapatabilir

daha anlamsız resimlere karışabilir.

 

kurma bebekler gibi olabilir insan.

camdan boncuk iki gözle kendi dünyasını gören

kadife bir kutu içinde

saman dolu bir gövdeyle

yıllarca tül ve boncuk ortasında uyuyabilir

tüm hercai ellerin her baskısıyla

nedensiz haykırabilir:

‘ah, ben pek mutluyum’.

Belki bütün bu çığlıklar için Füruğ’un sesi Rojin ve diğer katledilenlere ses olsun diye.

(ŞD/HA)

Yok sayılmanın gülünç halleri

Sağlamcılığın en temel özelliklerinden biri de engelli kişiyi yok saymaktır. Bu klasik bir yok sayma değildir. Sağlamcı kişi karşısındaki engelliyi olduğu gibi değil de kendi zihninde şekillendirdiği gibi değerlendirir.

Sağlamcılık konusuna hakim olanlar belki bu girişi tebessümle karşılayabilir. Zira sağlamcılığın yok sayma niteliğini herkes bilir. Fakat bu niteliği ayrıca irdelememiz gereken nokta bunun klasik bir yok sayma olmaması.

Zira sağlamcılar “bilmiyordum” bahanesini çok sever. Gerçekten bilgisizlikten ayrımcılık yapabilir ama bilmemek kullanışlı bir bahane olduğu için onun arkasına da sığına bilir.

Klasik yok sayma

Kalabalık bir ortamdasınız. Ortama biri dahil olur. Tüm eller sıkılır ama bir el hariç. Çünkü zaten o bir kişi görmüyordur. Ona karşı nezaket kuralları esnetilebilir. “Görmediği için anlamaz.” Aslında bu noktada iki taraflı bir durum da var. Bazen ben de elimin havada kalacağını düşünerek uzatmayabiliyorum. Kesinlikle yapmamak gereken bir şey. Bazen yanlışlıkla el uzattığımda “yaratıcı çözümler ustası belli kişiler” daha önce sıktığı eli tekrar sıkıyor körün eli havada kalmasın diye.

Konunun muhatabı olan körün bunu anladığı belki aklına bile gelmiyor ilgili kişinin. Bu konuda en cinlerimi tepeme çıkaran davranışlardan biri de konuşurken yok sayılmak. Herkes bir sohbetin ucundan tutar. En mantıksız ve saçma sapan konuşmalar bile can kulağıyla dinleniyormuş gibi yapılır. O da ne? Sen söze girdiğinde sözlerin bir an da hedefini bulamaz. Ya da on kelimede iki kelime hedefine ulaşır. Hatta muhatabın o arada diğer muhataplarına yanıt yetiştiriyordur.

Bir başka yok sayma şekli ise sürekli yanındaki kişileri muhatap almak. Bu yıllardır tanıştığın, fikirlerine kıymet veren ve bir şeyler paylaştığın kişiler de bile olabiliyor. “Burak şunu yapar mı?” denebiliyor mesela ben karşısında otururken. Bu bir yanıyla gerçek bir yok sayma, bir yanıyla da anlaşılmaz bir durum. Sağlamcı davranışlarda bulunanların sağlamcı davrandığını fark etmemesi gibi bir durum. Çünkü gerçekten yok sayan insanı anlıyorsun. Anlaşılmaz olan diğeri. Çünkü yok saymadığını biliyorsun ama davranışın ucu yok saymaya çıkıyor.

İki yok sayma şekli de oldukça rahatsız edici ama birine verdiğin tepkiyi diğerine veremiyorsun. Geçen gün bir arkadaşımız EEEH Dergi’ye gönderdiği bir yazıda, kamusal alanda maruz bırakıldığı bir yok sayılmayı anlatmış. Çalıştığı kurumda önemli bir görevde olan arkadaşınızın, önemli bir konuyla ilgili görüşmesinde şöyle bir sahne yaşanmış:

Yetkili kişi sürekli başka şeylerle ilgileniyormuş. Arada bir dinlemediğini belli eder şekilde dışarı çıkması gerektiğini ima ediyormuş. Burada sağlamcılığın her yönü var. Kişinin benliğini yok sayma, konumunu aşağılama, maruz bırakıldığı aşağılanmayı anlamayacağını düşünme… Bu klasik yok saymadır ve bu davranışa maruz bırakılanlar mutlaka bir tepki gösterir. Diğeri ise genellikle yakınlarımızın alışkanlığından kaynaklı bir yönelimdir. Ona kızdığımızda da kompleksli olarak değerlendiriliriz genellikle. Sağlamcılara göre kişinin kendi kişilik haklarını savunması bile “kapris” çünkü. Bir de bu tür ayrımcılıklara tepki vermek genelde tepki gösteren kişiyi de üzer. Çünkü sevdiği birisinden gördüğü bir davranışı eleştirdiğinde kırgınlık da yaşanabilir. Yine de bu alışkanlıkların alışkanlık olarak kalmaması için tepki göstermek önemli.

Yok saymanın mikrosaldırgan şekli

Hele bir de mikrosaldırgan davranışlarla muhatap alınmadığın ya da herkesle aynı şekilde muhatap alınmadığının gösterilmesi. Bu genellikle mikrosaldırgan davranışlarla gerçekleşir. Aşırı ciddiyetsiz davranma, beden dokunulmazlığına müdahale etme, saçma sapan tavırlar sergileme, “kırmamak” için söyleyeceğini söylememe gibi eşitsiz ilişki yöntemleriyle gösterilir.

Mesela iki kişi iletişim kurarken birinin diğerine durup dururken “Ay canım benim” diye sarılıp öptüğünü, makas aldığını, elini omzuna attığını göremezsiniz. Kişiler arasında bir samimiyet yoksa, rakı masasında falan da değillerse. Muhatap bir engelliyse, yeni tanıdığı bir insan tarafından bu davranışlara maruz bırakılma ihtimali oldukça yüksektir.

Sözün özü eşitsiz ilişki ve bakış açıları eşitsiz bir iletişimi doğuruyor. Aynı zamanda da oldukça gülünç görülüyor uzaktan. Bunun tek panzehri de içimizdeki her tür ayrımcılıkla savaşıp eşitlikçi bir bakış açısı inşa etmek.

(BS/HA)

Latin Amerika edebiyatından politik yansımalar

Kendimi ne zaman bu akışın içinde bulduğumu bilmiyorum, ama nedenini biliyorum. Yılın büyük bir kısmını Latin Amerika edebiyatından seçmeler okuyarak geçirdim.

Uzak kıtanın dillerini bilmemenin ve çeviriye mahkûm olmanın görünmez bir duvar gibi, en azından yarı geçirgen bir zar, bir perde gibi anlatılanın ruhunu tam kavramamı zorlaştırdı. Yine de Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye arasındaki tarihsel benzerlikleri hatırlayarak ortak bir duygunun, bir ruh halinin peşine düştüm.

Burada yazacaklarım ve anlatmak istediklerim bir edebiyat analizi ya da metin çözümlemesi değil, edebiyatın toplumcu dışavurumlarına bir güzelleme hiç değil.

En kısa ve basit haliyle söylemek gerekirse, siyasetiniz neyse sanatınız odur. İçinde bulunduğunuz tarihsel bağlamın siyasi iklimi, yalnızca yaşadıklarınızı, karşılaşmalarınızı, maruz kaldıklarınızı belirlemez, o bağlamın düşünce evrenini ve yaratıcılığını da belirler.

Özgürlüklerin siyasetle sınanmadığı, bireylerin sansür ve baskıyla tehdit edilmediği bir ortamda bilimde, sanatta, eğitimde yenilikçi çabalar filizlenir, buna ekonomik güvenceleri de eklediğimizde yaratıcılık sınır tanımaz. Bunun tam tersi bir durumda, daha açık bir ifadeyle otoriter ve totaliter rejimlerin baskısı altında sansür artık bireylerin tüm varoluşuna sirayet etmiş, neredeyse genlerine kodlanmış bir otosansüre dönüşür, tek sesliliğin yüceltildiği bir ortamda tüm diğer sesler kuyularında yankılanmaktan öteye gitmez.

Galeano’nun Latin Amerikası

1970’lerde öne çıkan eleştirel kalkınma kuramlarına aşina olanlar Latin Amerika’da beş yüz yıl boyunca hüküm süren sömürgeciliğin neden olduğu sömürü ve az gelişmişlik durumunu bu literatürden tanıyabilir. Andre Gunder Frank’ın 1966’da Monthly Review’da yayınlanan makalesi Azgelişmişliğin Gelişimi (Development of Underdevelopment) başlıklı makalesi, merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkisini ve merkez ülkelerin askeri müdahaleler ve ekonomik tahakküm yoluyla bu ülkeleri bilinçli olarak geri bıraktığını tartışır[i].

Bağımlılık teorisi ekolünden gelen ve daha çok ekonomik kökenlere odaklananlar dışında Latin Amerika çalışmaları içinden gelen ve kimlik, özellikle ırk ve kültür konularına odaklananlar da sömürgeciliğin Latin Amerika’daki sosyal ve kültürel sonuçlarını gösterir.

Walter Mignolo[ii] ve Anibal Quijano’nun[iii] çalışmaları sömürgeci tahakkümün epistemolojik sonuçlarına odaklanır ve sömürgeciliğin tasfiyesinde yalnızca ekonomik ve politik bağların değil, zihinsel bağların, sömürgeci düşünme biçimlerinin de çözülmesinin gereğini vurgular. Ancak bu teorik okumalar her ne kadar öğretici olsa ve zengin referanslar içerse de usta bir anlatıcının okuruna hikayesini yaşatan sesine sahip olamaz.

Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda bildiğimiz bir Latin Amerika tarihini, Avrupa sömürgeciliğinin acımasız gelişimini yalnızca politik güç ilişkileri ve ekonomik sömürü açısından değil, Latin Amerika uygarlıklarının yok edilmesi açısından anlatıyor[iv]. Amerika’nın keşfinden, daha doğrusu sömürgecilerin kıtayı işgalinden itibaren yerli halkları uygarlıkları ve kültürel birikimleri hiç sayılarak öldürülüyor, yerinden ediliyor ve aslında birer kültürel miras olan varlıkları maddi değerleri için talan ediliyor.

Sömürgecilerin kendilerinde bunu yapmaya hak görmelerinin en önemli sebebi yerli halkları insan olarak değerlendirmemeleri. O kadar ki sömürgecilikten dört yüz yıl sonra, 1957’de Paraguay’ın en yüksek mahkemesi diğer yargı yetkililerine hitaben yerlilerin de cumhuriyetin diğer sakinleri gibi insan olduklarına dair bir not gönderir.

Galeano’nun aktardığına göre daha sonraki tarihlerde Asunción Katolik Üniversitesi Antropolojik Araştırmalar Merkezi’nin yaptığı bir araştırmaya göre on Paraguaylı’dan sekizinin yerlileri insan olarak görmediği ortaya çıkıyor (42). Sonuç olarak Latin Amerika tarihi, sömürgeci kapitalizmin ve yağmanın ötesinde yüzyıllara yayılan bir insanlık dramıyla yazılıyor.

Caudillismo ya da tek adamlığın kısa tarihi

Latin Amerika siyasetini karakterize eden en önemli unsurlardan biri de ulusal bağımsızlık mücadeleleri, gerilla savaşları, iç savaşlar ve askeri mücadeleler sonunda başa gelen, askeri kökenli, kitleleri kolayca etrafında toplayabilen, Weberyen anlamda karizmatik liderlerdir.

Caudillo olarak nitelenen bu otokratik liderlerin ortak özelliği devletin güç tekelini kişisel olarak kendi ellerinde toplamaları, küçük bir zümre ile ülkeyi idare ederken meşruiyetlerini de sıklıkla baskı ve şiddet yoluyla sağlamalarıdır.

Otokratik liderler ister istemez Latin Amerika edebiyatında siyasi romanlarda da öne çıkan karakterler olur. En çok bilinen örnekler Gabriel Garcia Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı veya Albaya Mektup Yazan Kimse Yok olsa da daha önce yazılan örnekleri de hatırlamak gerekir.

Miguel Angel Asturias’ın 1946’da yayınlanan Sayın Başkan romanı, bir taraftan yazarın Guatemala’nın tek adamı Manuel Estrada Cabrera'ya karşı katıldığı örgütlü mücadeleyi yansıtırken diğer taraftan tek adam yönetiminin baskı ve işkence uygulamalarını, korku iklimini, nepotizm ve yolsuzluk ağlarını ve bütün bunlar karşısında halkın çaresizliğini anlatır[v]. Şimdi üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, çağdaş caudilloların da dünyanın birçok ülkesinde benzer baskı mekanizmalarını, işkence yöntemlerini kullanarak korku dayatmaları, kendilerine yandaş ağlarından güvenli bir koza örüp halkı sefalet içinde bırakmaları Cabrera’dan bugüne fazla bir şeyin değişmediğini düşündürüyor. Siyaset bir öğrenme süreci olarak, geçmiş deneyimlerini bugünün mezalimi için kaynak yapıyor.

İsimsiz bir ülkede bir gün

Latin Amerika edebiyatında bir başka dikkat çekici nokta ise romanlarda geçen ülkelerin isimsiz olması. Marquez’de ve Asturias’ta ismi verilmeyen ülkelerin siyasi mücadeleleri aktarılır, ancak çağdaş Latin Amerika edebiyatında da benzer bir tercih görülür. Bunların içinde en sarsıcı olanlardan biri olan Peru asıllı Amerikalı yazar Daniel Alarcon’un Kayıp Kentin Radyosu romanı, adı verilmeyen bir ülkede iç savaşı takip eden bir süreçte yakınlarını kaybedenleri buluşturan bir radyo programının sıradan insanların çaresizliğine bir umut sunmasını anlatır[vi].

Kayıplar, Şili’de, Arjantin’de, Kolombiya’da ve başka ülkelerde de Latin Amerika siyasetinin kanayan yarasıdır. 1977’den bu yana kayıplarının sesi olan Plaza de Mayo anneleri bunun en somut örneğidir. Şili’de Pinochet diktatörlüğü sırasında yurtdışına evlatlık verilen çocuklar bugün hala gerçek ailelerini bulmak için mücadele ediyor[vii]. Alarcon, bir radyo programı üzerinden kayboluş temasını hem kaybolan hem de kaybedenin gözünden işliyor. Kitapları Türkçe’ye çevrilmemiş bir başka Perulu yazar Juan Ramon Ribeyro, Suskunları Sesi: Seçme Hikayeler (The Word of the Speechless: Selected Stories) derlemesinde sıradan insanın varoluş mücadelesini, sistem karşısındaki sessizliğini ve çaresizliğini kısa öykülerle sunar[viii].

Kayıp bir oğul, yolculuğa çıkan bir kâğıt ağırlığı, deniz kıyısında kurulan bir mahalle, bir taraftan tesadüf ve komedi unsuru içerse de diğer taraftan şefkat ve merhamet duyguları uyandırır. İspanyol yazar Andres Barba’nın Türkiye’de de ilgiyle okunan romanı Işıklar Ülkesi de ülke ismi verilmeyen, fakat San Christobal isimli bir şehirde birdenbire ortaya çıkan 32 çocuğun etrafında örülen bir kurguya dayanır[ix].

Burada çocukluk imgesi saflık, masumiyet ya da yeni bir başlangıç gibi klişe göndermelerden çok bir yere ait olmayan ve bir kimliği temsil etmeyen bir grubu ifade eder.

Bu çocuklar göçmenleri, yerlileri ya da toplumun çeperine itilmiş, yerinden edilmişleri temsil edebilir.  Kitaptaki çocukluk ve kayboluş teması, Latin Amerika’ya aşina okurun hayal gücüyle dolduracağı boşluklar sunuyor ve okura kitabın yaratım sürecine dahil olma imkânı tanıyor.

Farklı ülkelerden gelen yazarlar, siyasete, sıradan insanın sistemle mücadelesine ve hayat kaygılarına dair farklı anlatılar inşa etse de isimsiz bir ülke üzerine söz söylemede ortaklaşıyor.

Bu anonimlik vurgusunu birçok sebebi olabilir. Öncelikle bugün Latin Amerika ülkelerinin birbirinden ayıran sınırlar ister istemez sömürgeci müdahalelerin ve mücadelelerin izini taşıyor. Buna karşılık bu sınırlar sömürgecilik öncesi kıtada varlığını sürdüren uygarlıkları temsil etmiyor. Bu isimsiz ülkeler, bugün hüküm süren ulusal birliklerin, onları ayıran sınırların ve devamında gelen ulus inşa süreçlerinin de reddi olarak okunabilir.

Bir başka açıdan bakıldığında Latin Amerika siyasetindeki ortaklıklar, otokratik liderler, askeri vesayet, baskı ve şiddet altındaki kayıplar, ulusal ayrımları anlamsız kılarken halkları başka bir hak mücadelesi etrafında birleştiriyor. Ülkeler ve liderler değişse de halkların maruz kaldığı adaletsizlik kıtanın farklı köşelerinde hüküm sürmeye devam ediyor.

İspanya’nın ve İspanyolcanın Mirası

İspanyolca günümüzde en çok konuşulan diller arasında 560 milyon kişiyle dördüncü sırada yer alıyor ve anadili İspanyolca olan 486 milyon kişiyle ikinci büyük dil grubunu oluşturuyor[x]. Bugün 21 ülkede İspanyolca resmi dil olarak geçse de İspanya dahil bu ülkelerin hiçbirinde İspanyolca tek dil değildir. Konuşulduğu ülkelerde yerel dillerle etkileşime girmesinden ötürü İspanyolca Peru’da, Şili’de ya da Meksika’da İspanya’dakinden farklılaşır, dolayısıyla dilin yaygınlığını basitçe bir dil birliği olarak okumak yanlış olur.

Burada asıl mesele İspanyol sömürgeciliğinin yüz yıllar boyunca siyasi ve kültürel bir tahakküm aracı olarak dili yaydığı, bugün dil birliği ya da yaygınlığı olarak gördüğümüz durumun aslında yerel dillerin baskılanması ya da kaybı olduğudur. 2011 yılında yapılan bir haberde Meksika’nın kaybolmakta olan dillerinden Ayapaneco konuşan iki kişinin birbirleriyle konuşmadıkları için dilin kaybolmakta olduğu belirtilir[xi].

Bu sömürgeci miras bugün göç süreçlerinde özellikle Latin Amerika ülkelerinden İspanya’ya ve ABD’ye yönelik göçlerde belirleyici olmaktadır. Sömürgecinin dilinin sömürgeciliğin bitmesinden (!) sonra dahi kullanımda hâkim olması kültürel etkileşimleri ve sosyal ilişkileri kolaylaştırsa da kadim uygarlıkların kendini yenileme, kendi sözünü söyleme imkanını ortadan kaldırır.

İspanyolcanın yarattığı bu dil evreni çerçevesinde okuduğum iki kitap, ortak dilin göç üzerindeki kolaylaştırıcı etkisini gösterirken dil birliğinin her zaman kültürel bir ortaklaşma anlamına gelmediğini de gösteriyor.

Isabel Allende’nin Ruhlar Evi üçlemesinin son kitabı olan Sararmış Bir Fotoğraf, Şili’den ABD’ye göçen ve 19. Yüzyıl ortalarında kıtadaki kapitalist genişlemeden nasiplenen ana karakter Paulina del Valle’nin Şili’ye dönüşünü anlatan bir aile romanı[xii]. Hem bir aile romanı hem de bir göç romanı olması okuru kimlik ve aidiyet üzerine düşünmeye yönlendiriyor. Ancak Isabel Allende’nin ağırlık verdiği büyülü gerçeklik ve romantik/erotik anlatıları bu düşüncelerin derinleşmesine imkân tanımıyor.

Öte yandan, Juan Gabriel Vasquez’in aslında gerçek bir aile romanı olan ve uluslararası bir göç sürecini anlatan romanı "Geriye Dönüp Bakmak", göç, kimlik ve aidiyetin yanı sıra Soğuk Savaş döneminin ideolojik kutuplarını, politik çatışmalarını, gerilla stratejilerini ve silahlı mücadelelerini de içermesi nedeniyle okuru bireysel bir kimlik ve aidiyet sorgulamasının ötesinde, ulusal, sınıfsal ve ideolojik konumları da düşünmek zorunda bırakıyor[xiii].

Aslen İspanyol, daha sonra Kolombiyalı oyuncu ve tiyatro yönetmeni Fausto Cabrero ve ailesinin gerçek hikayesi üzerine kurulan roman, ailenin Franco İspanyasından kaçıp önce Dominik Cumhuriyeti’ne daha sonra Kolombiya’ya yerleşmesini, bu süreçte ideolojik bir tercihle Çin’e göç edip buradaki eğitim ve siyasi faaliyetlerin ardından Kolombiya’ya dönüşlerini anlatıyor.

Dört yüz yıl önce sömürmek için gidilen topraklar Franco döneminde bir sürgün yerine dönerken, fethedilen yerler sığınağa dönüşüyor. Çin’den Kolombiya’ya uzanan komünist ideoloji ve gerilla stratejisi ise bu topraklara en az sömürgeciler kadar yabancı kalıyor.

Okumak ya da okumamak, işte bütün mesele

Okumak, okuma alışkanlığı, okuma tercihleri oldukça kişisel, kitaplarla kendine evren kuranlar için neredeyse kutsal bir mesele. Bazıları bir kitabı okuyup okumayacağına ilk kırk sayfada karar verirken diğerleri başladığı her kitabı ne olursa olsun bitirme konusunda ısrarcıdır.

Bazıları kitap listelerine sadık kalırken, diğerleri bir kitabın çağrışımlarından diğerine seker, bir film karesindeki kitabın peşine düşer, bazen kendini bir çağrıya kaptırır, bir beyaz tavşanın peşine düşer.

Benim Latin Amerika edebiyatının peşine düşmem de bu yılın başında Alejandro Zambra’nın Okumamak kitabını okumamla oldu[xiv]. Şilili yazar Zambra’nın sırf adı nedeniyle merak ettiğim kitabı, öncelikle okuma deneyiminin biricikliği konusunda anekdotlar içeriyor, okurlara yazarlara ve tamamen kişisel durumlara dair örnekler okuma deneyimine ışık tutuyor.

Zambra, Latin Amerika edebiyatını Marquez, Cortazar, Neruda veya Vargas Llosa gibi büyük isimlerden ibaret sananlara çok daha zengin ve derin bir birikimin kapılarını açıyor.  Bu yazıya sığmayan ama Latin Amerika tarihinin ve edebiyatının temel taşlarından olan Gabriela Mistral, Nicanor Parra ve Roberto Bolano’dan detaylıca bahseden Zambra, okurlarına yeni yazarlar keşfetmeleri için de fırsat yaratıyor.

Bütün bunları okuduktan sonra, Latin Amerika edebiyatını, büyülü gerçeklik akımını, isimsiz ülkelerin renkli kahramanlarını, siyasi mücadelelere kurban edilen kayıpları düşündükçe edebiyatın kaçınılmaz olarak siyasi bir temsil barındırdığını görmek gerek. Edebiyat hayattan beslenir ve odaklandığı hikayesiyle de diliyle de siyasidir.

Siyasete temas etmemeyi tercih eden bir edebi eser de siyasi olanın reddiyesiyle kendi mesajını verir. Bugün okunanlar kadar okunmayanlar, yazılanlar kadar yazılmayanlar da zamanın ruhunu, içinde bulunduğumuz siyasi bağlamı ve bizim bu karmaşada nerede durduğumuzu yansıtıyor. 

(AA/EMK)

[i] Frank, A. G. (1966). The Development of Underdevelopment. Monthly Review Press.

[ii] Mignolo, W.D. (2023). Yerel Tarihler Küresel Tasarımlar Sömürgecilik, Madun Bilgiler ve Sınırda Düşünmek. İnsan Yayınları.

[iii] Quijano, A. (2024). Foundational Essays on the Coloniality of Power. Duke University Press.

[iv] Galeano, E. (2023). Latin Amerika’nın Kesik Damarları. Sel Yayıncılık.

[v] Asturias, M. A. (2020). Sayın Başkan. Yordam Kitap.

[vi] Alarcon, D. (2024). Kayıp Kentin Radyosu. Ayrıntı Yayınları.

[vii] The Guardian. (2024). “Chile’s stolen children: a new effort offers hope to Pinochet-era international adoptees”. https://www.theguardian.com/world/article/2024/jul/14/chiles-stolen-children-a-new-effort-offers-hope-to-pinochet-era-international-adoptees.

[viii] Ribeyro, J.R. (2019). The Word of the Speechless: Selected Stories. NYRB Classics.

[ix] Barba, A. (2020). Işıklar Ülkesi. Notos Kitap.

[x] International Center for Language Studies, https://www.icls.edu/blog/most-spoken-languages-in-the-world.

[xi] https://www.theguardian.com/world/2011/apr/13/mexico-language-ayapaneco-dying-out

[xii] Allende, I. (2002). Sararmış Bir Fotoğraf. Can Yayınları.

[xiii] Vasquez, J.G. (2024). Geriye Dönüp Bakmak. Everest Yayınları.

[xiv] Zambra, A. (2024). Okumamak. Notos Kitap.

"Nohutun sabrında Mezopotamya": Gabo’nun hafızası, emeği ve adaleti

1 Kasım Dünya Vegan Günü vesilesiyle, yolu Amed’den (Diyarbakır) geçen herkesin adını duymuş olabileceği bir durağı konu alıyoruz: Gabo.

2015’te “Diyarbakır’ın ilk vejetaryen kafesi” olarak yola çıkan, bugünse tamamen vegan bir mutfağa dönüşen Gabo, kimileri için “başka bir mutfak” olabilir; ama özünde kapsayıcı bir yaşamın ve dahası etik ve politik bir duruşun savunucusu.

Adını, Gabriel García Márquez’in Latin Amerika’da lakabı olan “Gabo”dan alan kafe; türcülük karşıtı duruşuyla sizi “insan yediğidir” sorgulamasına davet eden ve (navegan) çelişkilerinizi bilerek ve/veya bilmeyerek yüzünüze vuran bir mutfağa sahip. “Mutfak” diyoruz ama Gabo bir mutfaktan çok daha fazlası. 

Bu fikrin kurucusu Cahit Şahin’le Gabo’nun hafızasını, mutfağını, emek ve adalet anlayışını konuştuk. Aslına bakarsanız Gabo’yu konuşturduk.

Gabo’yu “ilk ve tek vegan” mutfak yapan yolculuk

Gabo 2015’te “Diyarbakır’ın ilk vejetaryen kafesi” olarak açıldı; bugün Gabo’yu Amed’de “ilk ve tek vegan” mutfak yapan yolculuğun dönüm noktaları nelerdi? Bu yolculuğun hafızası mutfağınıza da yansıdı mı? Geçtiğimiz on yılı düşününce, Gabo “konuş, hafıza” derse, neler söyler?

Biz aslında büyük bir plânla değil küçük bir ihtiyaçla başladık. Diyarbakır’da vegan ya da vejetaryen yemek bulmak neredeyse imkânsızdı. Vegan bir misafirimiz için evde sürekli yemek yaparken “Keşke bir vegan kafemiz olsaydı en azından yaptığımız yemeklerden para kazanırdık” diye şakalaşmıştık. O şaka altı ay sonra Gabo oldu.

İlk yıl insanlar “bu şehirde tutmaz” diyordu. Bazıları “Bir ayda kapatırsınız” dedi. Ama tam tersine insanlar merak ettiler, geldiler, tattılar. Bizim için ilk dönüm noktası et yemeyen değil ama geleneksel tatları özleyen insanların Gabo’yu sahiplenmesi idi. Çünkü biz mutfağımızı “yokluk mutfağı”ndan yola çıkarak kurduk. Anadolu’nun zaten yüzlerce yıldır etsiz pişen yemeklerini yeniden hatırlattık.

İkinci büyük dönüm noktası menünün tamamen vegan menüye dönüşmesiydi. Başta süt ve yumurta (yani hayvan çıktıları) kullandığımız birkaç yemek vardı. Zamanla hem biz hem ekip olgunlaştık ve değiştik. Mutfakta çalışan bir arkadaşımız daha önce bir markette kasap reyonunda çalışıyordu; iki yıl sonra vejetaryen oldu, vegan oldu. O değişim Gabo’nun değişimiydi.

Pandemi de bir dönüm noktasıydı. İnsanlar evde yemek yapmaya, gıdayla yeniden bağ kurmaya başladı. Biz de bu dönemde menüyü sadeleştirdik; kendi reçetelerimizi yazdık ve bir nevi hafızamızı derinleştirdik.

Mutfağımızda pişen her yemek biraz geçmişin sesi. Kuru patlıcanı asarken anneannelerimizi, zeytinyağını dökerken Akdeniz’i, nohutun sabrında Mezopotamya’yı hissediyoruz. Bizim için yemek sadece karın doyurmak değil; bir hatırlama biçimi.

10 yılda öğrendiğimiz en önemli şey şu: Veganlık bir trend değil, bir hafıza işi. Doğayla, hayvanlarla, toprakla, sofrayla kurduğun bağın en saf ve doğrudan biçimi.

“Konuş, hafıza” dersek; Gabo şöyle derdi: “Beni önce yok saydılar, sonra merak ettiler, sonra ben de bu şehri yeniden tanıdım. Artık birlikte pişiyoruz.”

Veganlığı “tüketim tercihi”nden çok etik ve kapsayıcılığa dair politik bir pozisyon olarak düşündüğünüzü biliyorum ancak şunu da merak ediyorum: Amed’de vegan bir mekan işletmenin kendine özgü güçlükleri neler? Sonuçta vegan olmayan yaşamın (“ciğer/kebap/et” kültürü diyelim) baskın olduğu bir coğrafyadan söz ediyoruz. Amed, Gabo’yu sahiplendi mi sence? 

Bu coğrafyada vegan bir mekân işletmek bazen sadece bir mutfak işi değil, bir dil meselesi. Çünkü burada “yemek” dediğinde çoğu insanın aklına önce mangal sonra kebap, sonra et gelir. O yüzden biz başlarken sadece yeni bir menü değil yeni bir cümle kuruyorduk aslında.

Ama şunu fark ettik: Amediyarbakır zannettiğimizden çok daha açık fikirli bir şehir. Yeter ki ona tepeden bakma, öğretmeye çalışma. “Bakın! Bu topraklarda et olmadan da nefis sofralar kurulabiliyor” dedik. İnsanlar bunu gördü, tattı, sevdi. Dolmalar, zeytinyağlılar, mercimek çorbası… Hepsi zaten bu coğrafyanın hafızasında vardı. Biz sadece o hafızayı biraz tozundan arındırdık.

Zor muydu? Evet. Malzeme bulmak, tedarikçilerle uğraşmak, bazen alay edilmek… Hepsini yaşadık. Ama aynı zamanda dayanışmayı da gördük.

Amed Gabo’yu sahiplendi mi dersen? Evet ama alıştığı gibi değil kendi ritminde, kendi sözüyle sahiplendi. Biz bu şehirle bir mücadele değil bir diyalog kurduk. Çünkü Amed’in ruhunda hem direniş hem merhamet vardır; biz ikisini de mutfağımıza kattık.,

Yerelin vegan yorumu 

Gabo’da keledoş, beyti gibi yemekleri vegan olarak yeniden kurarken ve yereli inkar etmeden ve bir bakıma dönüştürürken, sadece malzeme ikamesi yapmadığınıza eminim. Şunu öğrenmeye çalışıyorum, yemeğin hafıza ve duygusunu da dönüştürmeye çalışıyor musunuz? Yani mutfak belleğin de istemsizce tetiklenmesini sağlar ya, “özü itibariyle ‘etsiz’ bir geleneği görünür kılıyoruz” dediğin bir örnek mümkün mü?

Dediğin gibi, bizim mutfakta yaptığımız şey sadece “etsiz bir versiyon” yaratmak değil; bir duyguyu, bir hatırayı yeniden kurmak. Çünkü yemek sadece mideye değil, hafızaya da dokunuyor. Keledoş ya da beyti gibi yemekleri veganlaştırırken biz malzeme değiştiriyoruz ama o yemeğin anlattığı hikâyeyi değiştirmemeye çalışıyoruz.

Mesela keledoş… Normalde kemik suyu ve yoğurtla yapılır. Biz onu bitkisel yoğurt ve sebze suyu ile yapıyoruz ama mesele sadece “alternatif bulmak” değil. O yemeği yaparken onun kökenindeki imeceyi, yoksulluk içindeki yaratıcılığı yani eti değil hayatı merkezine alan o ruhu korumaya çalışıyoruz.

Bazı yemekler var ki, özünde zaten “etsiz” bir gelenekten gelir ama zamanla etle tanımlanır hale geliyor. Mesela dolma. Aslında dolma binlerce yıldır yoksul mutfağının yaratıcılığını anlatır. Bizim yaptığımız o kökene saygı duyarak “yoktan var etme” geleneğini hatırlatmak. Yani biz bir anlamda “veganlaştırmıyoruz”; sadece unutulan bir hâli görünür kılıyoruz.

Mutfakta bir yemeği yeniden kurarken hissettiğimiz şey; nostaljiyle değil, hafızayla kurulan bir bağ. Çünkü bazen bir yemeğin duygusu, onun içindeki malzemeden çok pişirenin niyetinde gizli. Biz o niyeti diri tutmaya çalışıyoruz.

Etik, ekoloji, emek dengesi

İnsanı merkeze almayan bir adalet inşasını, yani vegan adaletinin ekolojik sürdürülebilirliğini ve adil emek perspektifini düşünerek şunu sormak istiyorum: Gabo’daki menü politikalarını ve işletme pratiklerini belirlerken hangi ilkelere dayanıyor ve bunu pratikte nasıl uyguluyorsunuz? Aklıma ekolojik ayak izi, mevsimsel ve yerel ürün, adil emek, mutfakta ücret/mesai standartları, fiyat-erişilebilirlik konuları geliyor.

Biz Gabo’da mutfağı hiçbir zaman sadece bir üretim alanı olarak görmedik; aynı zamanda bir ilişkiler alanı olarak düşündük. Çünkü vegan adalet dediğimiz şey, sadece hayvanları korumakla sınırlı değil; toprağı, emeği, suyu, insanı da kapsayan bir adalet.

O yüzden menü politikamız da bu düşünceden besleniyor.

İlk ilkemiz mevsimsellik. Çünkü mevsim dışı her ürün aslında doğadan fazladan bir şey istemek anlamına geliyor. Menümüz yaz ve kış menüsü olarak yılda 2 kez değişiyor; örneğin taze fasulye zamanı geçince o yemeği menüden çekiyoruz. Bunun yerine mevsimin ruhuna uygun başka bir yemek geliyor. Bu hem doğayla hem de üreticiyle uyumlu bir ritim yaratıyor.

İkincisi yerellik. Tedarik zincirini olabildiğince kısaltmaya çalışıyoruz. Mercimeğimizi Kocaköy’den, tahinimizi Suriçi’nden, pirincimizi Karacadağ’dan alıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bir malzemenin nereden geldiği kadar kimden geldiği de önemli.

Üçüncüsü adil emek. Bizim mutfakta dikey hiyerarşi yok, yatay hiyerarşik bir düzen var. Herkes aynı masada yemek yer, aynı sözü kurabilir. Çalışma saatlerini kısaltmaya, ücretleri olabildiğince adil tutmaya, hatta bazen menü fiyatını artırmak yerine kârımızdan feragat etmeye özen gösteriyoruz. Çünkü “etik menü” sadece tabağın içiyle değil, o tabağa uzanan ellerle ilgilidir.

Bir diğer mesele de erişilebilirlik. Veganlığın “lüks” ya da “elit” bir mesele olarak algılanmasını istemiyoruz. Fiyat politikamızı belirlerken hep şu soruyu soruyoruz: “Bu yemeği biri, ay sonunu düşünmeden, sade bir öğle arası için tercih edebilir mi?” Gabo’nun on yıldır ayakta kalması biraz da bu dengeyle ilgili: Ne tamamen piyasanın mantığına göre ne de romantik bir mantığa göre hareket ediyoruz. Bir vicdan ekonomisi diyebiliriz.

Sonuçta biz sadece yemek yapmıyoruz; bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Ve bunu büyük laflarla değil, küçük ama tutarlı pratiklerle yapıyoruz. Mevsiminde pişen bir yemek, adil bir mesai, sade bir fiyat… Bunlar bizim adalet tarifimiz. 

Et-Erkeklik-İktidar Ötesi

Bir üstteki soruya devamla, ekofeminist literatürü de akılda tutarak, etik ve politik bir tercihin yeri olan Gabo’da dil-emek-tabak üçlüsünde hangi anti-hiyerarşik ilkeleri benimsediğini soracağım. Ya da şöyle, Gabo, mutfak içi emek paylaşımı ve misafirle kurulan ilişkide “erkeklik ve iktidar kodlarını” nasıl dönüştürüyor? Hangi bilinçli müdahaleleri yapıyorsunuz, neleri değiştirebildiniz, nerede dirençle karşılaşıyorsunuz? Ekip pratiğinizi ve misafirlerinizle kurduğunuz diyaloğu merak ediyorum. 

Bizim için mutfak sadece yemek pişen bir yer değil; gücün yeniden dağıtıldığı bir alan. Yani Gabo başından beri “erkek şef”, “kadın yardımcı”, “patron-garson” gibi rolleri kırmaya çalışan bir pratik. Bunu teorik olarak değil, gündelik hayatın küçük hareketleriyle yapıyoruz. Örneğin menüye hangi yemek girecekse bunu mutfaktaki herkes konuşur. “Şefin imza yemeği” diye bir kavram bizde yok. Çünkü o “imza” çoğu zaman bir iktidar jestidir; biz onu kolektif imzaya dönüştürmeye çalışıyoruz.

Dilde de benzer bir dikkat var. Gabo’da hiçbir yemeğin adında “sahiplik” çağrışımı taşıyan kelimeler olmaz. Menülerimizde servis sırasında ya da misafirle iletişimde “abla”, “beyefendi”, “patron” gibi hiyerarşik hitaplardan kaçınırız. Biz “misafir” deriz, “müşteri” değil; çünkü o ilişki ticari olmaktan çok insani bir karşılaşmadır.

Mutfak içi emekte özellikle kadınların görünmez emeğini görünür kılmaya özen gösteriyoruz. Çünkü gastronomi dünyasında hâlâ erkek egemen bir hiyerarşi var: “Şef erkek, aşçı kadın” gibi. Bizde bu roller birbirine geçiyor. Kadın çalışanlarımız servis, iletişim ve planlama süreçlerinin merkezinde; erkek çalışanlarımız da mutfağın, tuvaletin temizlik ve bakım işlerinde aktif. Yani “kadın eli değmiş gibi” bir cümleye karşı, “herkesin eli değmiş bir sofra” kurmaya çalışıyoruz.

Ekofeminist düşünce bize şunu hatırlatıyor: Doğayı, hayvanı, kadını ve emeği sömüren zihniyet aynı. Biz de o zincirin her halkasında küçük ama somut kırılmalar yaratmak istiyoruz. Kısacası Gabo’da masa başında kurulan her ilişki, mutfakta bölüşülen her iş, biraz daha adil bir dünyanın küçük provası gibi. Bizim amacımız “büyük” bir devrim değil; gündelik hayatın içine sinmiş o mikro iktidarları fark edip her gün bir tanesini sökmek…

“Verilmiş kedi maman varmış”

Her gün kadrolu, kadrosuz, mahalleli, merkezde ya da çeperde onlarca kediyi doyuran biri olarak, bazı durumları yorumlarken, “şansın varmış,” demek yerine, “verilmiş kedi maman varmış” diyorsun. Şimdi lütfen sen söyle, Gabo’nun yolculuğuna dönüp bakınca, sizin için bu söz hangi anlara denk geliyor? 

“Verilmiş kedi mamamız varmış” dediğim anlar, aslında her şeyin pamuk ipliğine bağlı göründüğü ama bir şekilde yolun yine de açıldığı anlar. Çünkü ben hep şuna inanırım: şans, tesadüf değildir. Bir şey ya da biri görünmez bir şekilde seni taşır. Gabo’nun yolculuğunda da o görünmez taşıyıcılar çok oldu. Bazen bir çalışan, bazen bir misafir, bazen de sokakta beslediğim bir kedi.

Mesela ilk aylarda doğal olarak işler tam istediğimiz gibi değildi, elektrik faturasını nasıl ödeyeceğimizi bile bilmiyorduk. Tam o günlerde, biri gelip toplu bir yemek siparişi verirdi. Ya da mutfakta bir çalışan sonuçları kötü olabilecek bir kazayı hafif bir şekilde atlattığında ben kendi kendime “verilmiş kedi mamamız varmış” derdim. Çünkü o söz, benim için “şanslısın”dan daha sahici bir şey anlatıyor: Yani biri sana, bir güç, bir evren, bir iyilik, küçük bir pay bırakmış; sen de onunla devam ediyorsun.

Bir anlamda Gabo’nun kendisi de öyle bir mama; verilmiş, korunmuş, bazen eksilen ama hep bir şekilde çoğalan ve belki de en güzeli artık o mamanın sadece bana değil, bu şehre, bu mutfağa, kedilere, insanlara, birbirine iyi davranmak isteyen herkese ait olması…

Hardal sarısının Gabo tonu

Ekip olarak yeni bir heyecan yaşadığınızı biliyorum: Gabo, Ofis’ten çıkıp yeni mekânına geçecek. ‘Hardal sarısının Gabo tonu’ diyebileceğimiz görsel kimliği yeni adreste görebilecek miyiz? Müdavimleri ve Gabo’ya ilk kez gelecek olanları neler bekliyor? Yeni yıla girmeden önce yeni Gabo’da buluşuyor muyuz?

Evet, bu aralar hepimizde tatlı bir telaş var. Gabo, 10 yıl sonra Ofis semtinden çıkıyor ama ruhunu yanında götürüyor. Aslında bu taşınma bizim için bir “yenilenme” değil, bir devam etme biçimi. Çünkü Gabo hiçbir zaman sadece bir mekân olmadı; bir ses, bir koku, bir masa düzeni, bir bakış biçimiydi. Biz o bakışı yeni adrese taşıyoruz.

Yeni yerde o “hardal sarısının Gabo tonu” mutlaka olacak ama birebir bir kopya olarak değil. Çünkü biz de değiştik, şehir de değişti. Yeni mekânda toprak tonları, sade çizgiler, bol gün ışığı ve el emeğiyle yapılmış detaylar olacak. Craft dokular, elde yazılmış menüler, duvarlarda küçük illüstrasyonlar… Ama en önemlisi, o tanıdık sıcaklık: içeri girdiğinde birinin “Hoş geldin, çay koyayım mı?” demesi.

Menüde birkaç sürpriz de var; mevsimsel, biraz daha deneysel ama yine ev yemeği hissini koruyan tabaklar. Müdavimler eski dostlarını bulacak; ilk kez gelenlerse “burada zaman biraz yavaşlıyor galiba” hissini yaşayacak.

Yeni yıla girmeden yeni Gabo’da kesinlikle buluşuyoruz. Şehrin soğuyan havasına karşı, içeride kaynayan bir tencere çorbanın buharında buluşacağız. Gabo yine aynı şey olacak: Sıcak bir yer, iyi niyetli insanların uğradığı bir masa…

Son olarak, vegan olmanın ve veganlığı savunmanın en önemli gerekçelerini kendi deneyiminden hareketle kısaca özetler misin? 

Benim için veganlık bir “yasaklar listesi” değil; bir ilişki biçimi. Yani ne yediğimden çok, nasıl yaşadığımla ilgili bir şey. Başta sadece etik bir duruştu: “Hayvanlara zarar vermeden yaşamak mümkün mü?” diye sordum.

Sonra fark ettim ki mesele sadece hayvanlarla ilgili değil; suyla, toprakla, emekle, vicdanla kurduğun bütün ilişkiyi dönüştürüyor. Vegan olmanın en önemli gerekçesi benim için adalet duygusu. Bir canlıyı, bir ağacı, bir nehri “kaynak” olarak değil, “yaşayan bir varlık” olarak görebilmek.

Bir diğer gerekçe, empati. Bir kedinin gözündeki korkuyu gördükten sonra o korkunun her canlıda aynı şekilde var olduğunu unutmamak.

Ve son olarak sadelik. Veganlık bana gösterdi ki, iyi yaşamak için çok şeye gerek yok; biraz vicdan, biraz özen, biraz da paylaşma isteği yetiyor. Benim için bu bir kimlik değil, evrene ve her canlıya karşı bir nezaket biçimi ve yaşam hakkına saygı biçimi…

Gabo bir sonraki duyuruya kadar hala Ofis’te: Yakışır 2 Apt. Değişim Temel Lisesi, D:6, Kooperatifler, Şair Sırrı Hanım Sk., 21100 Yenişehir/Diyarbakır

(SA/EMK)

Köyün hikâyesi: Tarlada ter, evde antidepresan

“Burjuvalar depresyona girer; biz sabah kalkıp işe gideriz” diye yıllarca düşündük, söyledik. Oysa öyle değilmiş. Adana Çukurova’da, her hanesinde en az bir teşhisli majör depresyon hastası bulunan bir köy var: Çetirevli.

Köyde domatesler, biberler ve diğer ürünler pestisitlerle ayakta dururken, köyün yarısı da antidepresanlara epey aşina.
Aybüke Avcı, ilk uzun metrajlı belgeseli “Domates, Biber, Depresyon”da biber hasadına denk gelen bir yaz mevsiminde çocukluğunun izini sürüyor, kamerasını depresyon hastası dayısı Mehmet, eşi Naziye ve yine depresyon hastası olan büyük dayısı Yakup’a çeviriyor.

Avcı, depresyonla pestisitli tarım arasındaki paralellikleri esprili ama sarsıcı bir dille birleştiriyor. Bozcaada Ekolojik Filmleri Fesivali'nde (BIFED) gösterilen filmi Avcı'dan dinliyoruz.

"Depresyon sadece burjuvaların meselesi değil"

Bu filmi yapma fikri sizde nasıl doğdu?

Üniversiteden yeni mezun olduğum dönemde, annemi kaybettiğim zamana denk geldi. Çevremde birçok arkadaşım depresyonla tanışıyor, ilaç tedavisi başlıyordu. Şehirde herkes “köye taşınsak, domates biber eksak” diyordu. Ben köydeki akrabalarımın da depresyonda olduğunu söyleyince şaşırıyorlardı.

Depresyonun yalnızca “şehirli/burjuva” bir mesele gibi algılandığını fark ettim. Bir yandan da annemle bağ kurduğum köye onsuz dönmek, kişisel bir yüzleşmeydi. Bu iki motivasyon birleşince film ortaya çıktı.

Köyde yaşayanları filme nasıl ikna ettiniz?

Açıkçası zor olmadı. Ne yapmak istediğimi anlattım; çok açık yüreklilikle kabul ettiler ve kamera karşısında çok doğaldılar.

"Annemin yasını tuttum"

Film senaryosuz, doğal akışında ilerliyor gibi. Çekim yaklaşımınız nasıldı?

Önce uzun süre orada vakit geçirdim. Neyi çekeceğimi bilmek için bir “izlek” yazdım ama filmde hiçbir şeyi yeniden canlandırmadım. Hasat döngüsü her yaz benzer biçimde aktığı için gözleme dayalı ilerledim.

Karakterler arası çatışmalar güçlü. Bu dramatik yapıyı özellikle mi kurdunuz?

Evet. Başta sekiz kişiyle görüşmüştüm; sonra üç karaktere odaklandım. İki kardeş (dayılarım) ile yengemin arasındaki çatışmalar, hem ilişkilerdeki yalnızlığı hem farklı yaşam biçimlerini görünür kıldı. Bu da “kurmaca hissi” yaratan dramatik yapıyı güçlendirdi.

İlk belgesel tecrübesi sizi nasıl etkiledi?

Kameranın arkasında olmak çok büyülüydü. Hem hikâyenin duygusal olarak içindeydim hem de gözlemciydim. “Yazsan olmaz” denilen kendiliğinden anlar yaşandı. Nereye baktığınızı biliyorsanız derinlik hayatın içinde zaten var.

Film sizin için bir tür “yası paylaşma” süreci oldu mu?

Evet. Annem köyünü çok severdi; çocukken anlaması zordu ama büyüyünce insan oraya dönmek istiyor. Film, onunla yeniden bağ kurma çabasıydı. Aile üyeleri beni bir emanet gibi gördüler; çok açık oldular. Dayımla hayatlarımız farklı ama aramızda beklemediğim benzerlikler buldum.

Finalde kamera önüne de geçiyorsunuz. Başından planlanmış mıydı?

Sahneyi çekmiştim ama ilk kurguda yoktu. Sonra kendi varlığımın eksik kaldığını hissettim. Onları bu kadar açıyorsam ben de açılmalıydım; eşitlik duygusu için son anda ekledim.

Filmi şu an nerelerde izleyebiliriz?

Festival yolculuğunun ardından bazı belediyelere yazdık; çok dönüş alamadık. Çalıköy Köy Filmleri Festivali’nde açık havada gösterdik; köyde izlenmesi çok güzeldi. 26 Ekim’de MUBI’ye gelecek.

"Bu filme tutundum"

Aileniz filmi izledi mi? Tepkileri nasıldı?

Evet, dayım ve yengemle birlikte izledik. Yengem “Kadınların yaşadığı sıkıntıları göstermişsin” diyerek çok sevdi. Dayım biraz rahatsız oldu ama keyifle izledi. Hatta epey güldüler; “Komedi filmi gibi olmuş” dediler.

Sıradaki projeleriniz neler?

Düzenli çalıştığım için yavaş ilerlesem de yine hibrit (belgesel–kurmaca) bir proje yapmak istiyorum. Belgeselin besleyiciliğini çok seviyorum. Umuyorum beş yıl içinde yeni filmimi çekebilirim.

Bu filmi hayat çizginizde nereye koyuyorsunuz?

Benim için tamamlayıcı bir yerde. Annemi kaybettikten sonraki boşlukta bu filme tutundum. Bir filmi bitirmek zor; neredeyse takıntıya dönüşüyor ama “bir şeyleri tamamlayabiliyorum” duygusunu verdi. Hayatımda çok önemli bir yeri var.

Filmin depresyon teması hakkında ne söylersiniz?

Depresyon sadece “şehirli bir lüks” değil; köyde de var. Kadınlar bunu farklı şekillerde yaşıyor. Yengem teşhisli değil ama dayımın yüklerini taşımaktan depresyonda. Kadınlarda sık görülen “aşırı işlevsel depresyon” — hayat sürüyor ama içten içe çöküş var. Erkekler kendini bırakmaya daha yatkın olabiliyor; yük kadınlar için genelde daha ağır.

Müzikleri nasıl seçtiniz?

Çoğunu karakterler kendileri seçti/söyledi. “Mamuda Kurban” şarkısını finalde özellikle istedim; temayla çok uydu. Voice-over bölümlerinde Mine Pakel’le çalıştık. Filmin genelinde müziği sınırlı tuttum; gerçekliğin ritmi yeterli geldi.

Bu filmi henüz izlememiş okurlara son olarak ne söylemek istersiniz?

Depresyon yalnızca şehirde yaşanan bir şey değil. Köyde de aynı duygular var; biçimleri farklı. Kadınların yükü daha fazla ama kendi yollarıyla mücadele ediyorlar. Film, bu sessiz ama derin dayanışmayı görünür kılmak için var.

(EMK)

Civciv davası

Güzide memleketimizin tarihi biraz da yargılamalar tarihidir. Kuvvetler ayrılmış gibi yaptığından beri biz topluca bir kuvvete abanırız, onu çalıştırırız.

Bu nedenle yargımızın bir kanadı daimi teyakkuzda, diğer yanı atalet içindedir. İnsanlarımız birbirini “seni adliyelerde sürüm sürüm süründürürüm” diyerek tehdit eder. Sonra ceza hukuku kürsüleri bu lafın gerçekten tehdit olup olmadığını araştırır. Hadi küçük bir güzellik olsun; tehdit değildir.

Yargılamalar, sorgulamalar tarihimiz anılara konu olur. Savunmalar dilden dile dolaşır. Sanıklar, kürsüde oturana değil de onu da aşarak daha büyük bir güce derdini anlatmak ister. Tarihe not düşülür, savunmalar bastırılır, kitap olur elden ele dolaşır.

Peki, yargılama kası son derece gelişmiş bir topluluk olarak bir davanın siyasi olup olmadığını nasıl anlarız? Benim bulduğum ölçü şu: Üzerinden yeterince zaman geçtiğinde davaya konu edileni saçma buluyorsak o dava siyasidir.

Mesela Şevket Süreyya Aydemir’in "Suyu Arayan Adam" kitabında, tarlada çalışırken kafasına hasır şapka takan kişinin, kanundan önce kafasını örttü diye, kanundan sonra örtmedi diye yargılandığını anlatır. Adam merdivenlerden inerken “Bir karar verin. Örtüyor muyuz, örtmüyor muyuz” diye bağırır. Saçma değil mi? Demek ki o dava da siyasi idi. Başka neler vardı, hemen aklınıza gelen ilk beşi sayın desem, beş yetmez on beş olsun dersiniz değil mi?

Siyasi davalara düşünce suçu davaları alt başlığı da eklenir tabii. Bu tür davaların efsane avukatlarından biri Gülçin Çaylıgil’dir. Türkiye’nin Avrupa Birliği vizyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yolu falan olmadığı zamanlarda bu davalarda savunmalar yapmıştır. Bilenler bilir daha Handyside-Birleşik Krallık kararı yok! Ki o karar da porno dergiyle ilgilidir ama olsun. Bizde sağdan sola her hukukçu o karara en az bir kere atıf yapar. Hani şu “sadece alışılmış, bilindik olanların değil şoke edici fikirlerin de serbestçe tartışılması gerekir” cümlesi nedeniyle pek sevilir, sıkça kullanılır.

İşte bunlar hiç yokken, hukukçunun daha yaratıcı olması gereken zamanlarda ancak Gülçin Çaylıgil gibi bir avukatın yapabileceği işler var elbette.

Davalardan birinde müvekkili olan gazeteci yazısını “civcivin yumurtanın kabuğunu kırdığı gibi gelecektir hürriyet” diyerek bitiriyor. Külyutmaz mekanizma şıp diye tehlikeyi yakalıyor ve komünizm propagandası yapmak suçundan dava açılıyor. Gülçin Çaylıgil savunmasında bilimsel sosyalizmin kendiliğinden hareketi tanımadığını, dolayısıyla yazının da komünizm propagandası yapmaya elverişli olmadığını hem de Lenin’e atıfla açıklıyor. Müvekkili beraat ediyor. Aynı dönemlerde ünlü yazarlarımızdan biri hakkında “yok öyle tek başına yemek, koy ortaya beraber yiyelim” demek suretiyle komünizm propagandası yapmak suçundan dava açılıyor.

Dosyada bir ihbarcı var. Aranıyor taranıyor adam bulunuyor. Hâkim soruyor, “Ne duydun, nerede duydun anlat”. Muhbir vatandaş anlatıyor. “Bir gün köfteciye gittim.

Önümde kalabalık bir masa vardı. Sanık da oradaydı. Köfteler gelince sanık ihbarımda söylediklerimi söyledi”. Hâkim tekrar soruyor. “Sanık bu sözleri köfteler hakkında mı söyledi?”. Cevap “evet” olunca, köfteyi ortadan yeme derdindeki yazar hakkında beraat kararı veriliyor.

Aradan yıllar geçiyor, daktilonun yerini bilgisayar alıyor. Yargıçlar ve savcılar kürsüde, sanıklar ve avukatlar yerlerinde, yargılamalar sürüyor.

Barış İçin Akademisyenler (BAK) veya “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi olarak bilinen tutum açıklamasına imza atan akademisyenlerin yargılamalarında sanık savunmasını “Emile Zola’nın da dediği gibi asıl biz itham ediyoruz” diye bitiriyor. Zabıt kâtibi tutanağa “Emine Solan’ın da dediği gibi…” diye yazıyor.

Ağır ceza heyetinin hakimleri ve duruşma savcısı tutanağı önlerindeki ekrandan görüyor, ama yanlışı düzelten olmuyor. Salondan itiraz geliyor, “efendim tutanağa yanlış geçti” deniliyor. Bakıyorlar, ama göremiyorlar bir türlü. Salondakiler “Emine değil Emil” diyor. Bizde harfler yazıldığı gibi okunduğundan bu defa sondaki -e harfinin boynu bükük kalıyor.

Nihayet tutanak düzeliyor düzelmesine ama yargıladıkları bir salon dolusu akademisyenin karşısında heyeti bir sıcak basıyor tabii.

Ama salondakiler akademisyen olunca, kimin neyi bilmediğini, hatta bilmeyenin neyi neden bilmediğini bilip anlamak da onlara düşüyor.   

(ÖZ/EMK)

Yalnız ve sokakta

“...bir çöp kutusundan bir gazete çekip çıkardı. Ama okumak değil, üzerine örtmek için. Çünkü gazete sıcak tutar, bunu bütün evsizler bilir." Joseph Roth

Kapitalist ekonomi destekli geleneksel ve sosyal medyayı arkasına alarak tüketim toplumunu daha da azdıran egemenler, milyonlarına milyon katıp sırça köşklerinde yaşarken, dünyanın geri kalanı açlık sınırının altında yaşayıp en temel haklarına dahi erişemediği derin bir yoksullukla boğuşuyor.

Ağustos 2025’te Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) analizine göre (savaşın vahşeti bir yana), Gazze’de yarım milyondan fazla insan yaygın açlık, aşırı yoksulluk ve önlenebilir ölümlerin gözlemlendiği kıtlık koşulları altında yaşam savaşı veriyor. UNICEF ve Dünya Bankası 2023 verilerine göre, dünyada tahminen 333 milyon çocuk — yani her altı çocuktan biri — aşırı yoksulluk içinde yaşıyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün raporuna göre, 1,2 milyar insan sürdürülebilir ve karşılanabilir barınma garantisinden mahrum yaşıyor. Derhal önlem alınmazsa bu sayının 2025 yılında yüzde 30 artarak 1,6 milyar insana ulaşacağı tahmin ediliyor.

Yalnız anneler

Türkiye de dünyadan bağımsız değil ve derin yoksulluk giderek artıyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) uzmanlarına göre, depremlerin ardından Türkiye’de 1,5 milyon kişi evsiz kaldı.

Bu da derin yoksulluğa bir geçiş demek. Derin Yoksulluk Ağı verilerine göre, Türkiye’de 65 yaş üstü 2 milyondan fazla kişi yoksulluk içinde. Yalnız annelerin büyük bir çoğunluğu derin yoksulluğu paylaşıyor. Yalnız annelerin çoğu; depremzede olmak, eşin cezaevinde bulunması, eski eşin yarattığı güvensizlik ve korku ya da kronik hasta ve engelli bireylere bakım yükü üstlenmek gibi nedenlerle yoksulluğu birden fazla dezavantajla birlikte yaşıyor. Derin yoksulluğu en üst sınırda yaşayanlarsa elbette ki sokakta yaşayan evsiz insanlar.

10 Ekim Dünya Evsizler Günü

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla beraber adeta göçebe bir hayat yaşarcasına yaşamının yarısını yersiz yurtsuz bir şekilde otellerde geçiren ve Paris’te bir yoksullar hastanesinde ölen Avusturyalı yazar Joseph Roth’un "Aziz Ayyaş’ın Efsanesi" kitabını okudum birkaç gün önce. Bu sürgünlükten olmalı, eserlerinin temelini de bir yere ait olamama ve yurtsuzluk temaları oluşturuyor Roth’un. Aziz Ayyaş’ın Efsanesi ise bir anlamda yazarın kendi otobiyografisi gibi. Öyküde, köprü altında yaşayan ve hâlâ mucizelerin olabileceğine inanan bir evsizin hikâyesi anlatılıyor.

Öyküde evsizlerin içine düştüğü durum; yaşamdan ümidini kesmekle mucizelere inanmak arasındaki o sınır ya da köprü; en dibi görmekle bir umut belirdiğinde yaşama olan bağlılık; kendini unutup köksüzleşmekle kendini bilip hayata karışmak arasındaki o gelgitler, geçişler çok güzel anlatılıyor. Umutsuzca yok olup gitmektense yanılsamalarla yaşama tutunmak... Dibi görenin tüm yanılsamaları mucize olarak yorumlaması...

“Bir yandan da, son yıllarda aynalardan neden korktuğunu anladı. Çünkü insanın perişanlığını kendi gözleriyle görmesi hoş bir şey değildi. Ve yüzüne bakmak zorunda olmadığı sürece, ya yüzü yokmuş ya da eskisine, sefalete düşmeden öncekine sahipmiş gibiydi.” Bu tümceler, yersiz yurtsuzluğuyla insanın kendi bedensel yurdundan bile nasıl kaçmak istediğini öyle güzel anlatıyor ki...

10 Ekim “Dünya Evsizler Günü”ydü. İşsizlik, artan enflasyonla beraber gelen derin yoksulluk gibi nedenlerle binlerce kişi evsiz kalarak sokakta yaşıyor.

Pandemi sonrasında yaşanan derin ekonomik kriz ve fahiş kira fiyatları nedeniyle evsiz kalan insan sayısı katlanarak artıyor ve her geçen gün daha fazla insan, sokakta yaşamak zorunda kalma korkusuyla yaşıyor. Birleşmiş Milletler’in 2022 verilerine göre, dünyada 100 milyona yakın evsiz var. 

Türkiye’de bu sayının 70–100 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de bu konuda çalışan sivil toplum temsilcileri, İstanbul başta olmak üzere sokakta yaşayan insan sayısının tüm Türkiye’de hiç olmadığı kadar arttığını söylüyor. En çok İstanbul sokaklarında yaşayan evsizler; özellikle Fatih, Şişli, Kadıköy, Üsküdar, Beşiktaş ve Beyoğlu ilçe sokaklarındaki hastaneler, terk edilmiş mekânlar, parklar, şehir içinde az kullanılan ücra köşeler, yarı kapalı alanlar, köprü altları, mezarlıklar, cami kenarları, otogarlar ve istasyonlar gibi yerlerde yaşıyor.

Yanlarından geçip gidecek miyiz?

2019’da yapılan bir çalışmada, İstanbul’da 8 bin kişinin sokaklarda yaşadığı ve bunun yüzde 90’ının erkek olduğu belirtilirken, 2023’te BBC Türkçe’deki bir röportajda bir dernek gönüllüsü yalnızca İstanbul’da 40 bin olmak üzere, Türkiye genelinde yüz binlerce evsiz olduğunu vurguluyor.

 Üstelik sadece işsizler değil, asgari ücretle çalışanlar arasında da sokakta yaşayanlar var. Sokakta yaşayan kadın sayısında ve ailece, çocuklarıyla sokakta yaşayanların sayısında da gözle görülür bir artış var. Bu da ekonomik ve toplumsal çöküşün ne kadar hızla seyrettiğini gözler önüne seriyor.

Kış tüm sertliğiyle geliyor. Hepimiz yaşadığımız şehrin sokaklarında; bir dükkânın ya da mağazanın kuytusuna sığınmış, bir bankta sokak kedilerinin veya köpeklerinin dostluğuna, sıcaklığına kendini bırakmış; bir cami avlusunda inandığı Tanrı’nın onu görmesini bekleyen ya da bir otobüs terminalinde gelip geçen yolcuların eve gidişine özlemle bakan, açlıktan guruldayan ve acı içinde kıvranan midesine bir lokma yiyecek girsin diye çöpleri karıştıran bir evsiz göreceğiz.

Ya da çoğunlukla olduğu gibi, hiçbirimizin ruhu duymadan açlıktan ve soğuktan ölüp sadece polis raporlarında bir sayı olarak kalan bir evsiz mi olacaklar? David Eagleman’ın dediği gibi, onları insandışılaştırarak yokmuş gibi yanlarından geçip gidecek miyiz?

"...Evsiz bir insanı bir yoldaş gibi algılayan sistemleri kapatan bir kişi, ona yardım etmemenin verdiği olumsuz duygunun baskısından da kurtulmuş olur. Bir başka ifadeyle evsizler, insan dışı hâle getirilmiş olur: Beyin onları artık bir insandan çok bir nesne gibi görmektedir. Bu durumda evsizleri ciddiye alma ve onlara bu yönde davranma olasılığının da düşecek olması şaşırtıcı değildir. İnsanlara 'insan' tanısını gerektiği gibi koyamazsanız, insanlara ayrılmış olan ahlaki kurallar geçerliliğini yitirebilir. İnsandışılaştırma, soykırımın ana bileşenlerinden biridir. Naziler Yahudileri nasıl tam anlamıyla insan olarak görmüyorlardıysa, eski Yugoslavya’da Sırplar için Müslümanlar da bundan farksızdı."

Jack London’ın Uçurum İnsanları’nda çok güzel ifade eder diğer insanların evsizleri nasıl görmezden geldiğini:
“Benimle beraber Poplar Düşkünler Evi’ne yürüyen evsizler için durum böyle değil. Bu gece Londra’da bunlar gibi otuz beş bin erkek ve kadın var. Lütfen yatağa girerken bunu hatırlamayın; çünkü düşündüğüm kadar yumuşaksanız, her zamanki kadar rahat uyuyamayabilirsiniz. Ama eti kanı çekilmiş altmış, yetmiş, seksen yaşındaki ihtiyarlar için şafak vaktini hiç dinlenemeden karşılamak, bütün gün bir lokma kuru ekmek arayarak dolaşmak, sonra gecenin tekrar insafsızca çökmesi ve beş gün beş gece aynı şeyi yaşamak... Ah sevgili, yumuşak, karnı tok, sırtı pek insanlar, bunu nasıl anlayacaksınız ki?”

Aslında bu, “sivil uygar duyarsızlık” denen şeyden başka bir şey değil. Ve maalesef kapitalizmin en uç noktasının yaşandığı günümüzde, her türlü güvenceden yoksun, sokakta barınmak zorunda kalan insanların sayısı artmaya devam edecek. Burada şuna dikkat çekmek isterim ki, “güvenli sokaklar” gerekçesiyle ilan edilebilecek potansiyel düşmanlardan biri, sokakta yaşayan insanlardır.

Ve bu insanlar, şiddete maruz kalma potansiyeli çok yüksek olan en dezavantajlı gruplardan biridir. Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+’lar, sokak hayvanları gün geçtikçe daha çok şiddete maruz kalıyor. Bu sarmala göçmenler, engelliler, yaşlılar gibi diğer dezavantajlı kesimler de eklemlendikçe durumun vahameti daha da artıyor. Toplumu saran bu şiddet dalgası, kendine sürekli yeni bir düşman yaratarak büyüyor. Bu yeni düşmanlardan biri de sokakta yaşayan evsizler.

"Önce konut"

Kış geliyor. Kimse sokakta güvenceden yoksun kalmak zorunda değil. Bazı kesimlerin ihtiyacı olmadığı hâlde birçok gayrimenkule sahip olduğu ve orantısız bir zenginleşmeye gittiği göz önüne alındığında, toplumumuzda derin yoksulluk içinde yaşayan insanların olması ve her an sokakta kalma riskiyle kaygı içinde yaşaması kabul edilemez.

“Önce konut ilkesi” ile yıllar önce barınma sorununu çözen Finlandiya gibi ülkeler örnek alınarak bu sorun çözülebilir. Finlandiya’da politikanın başladığı dönemde yaklaşık 20 bin olan evsiz sayısının 2024 başında 3 bine indiği, 2027 yılında ise barınma sorununun tamamen çözüleceği belirtiliyor.

O hâlde yöneticilere düşen, evsiz yurttaşlarımızın ağzına bir parmak bal çalıp geçici barınaklar gibi — ki zaten evsizler güvenli olmadığı gerekçesiyle bunu istemiyor — sahte çözümler üretmek değil; onlara kalıcı birer konut sağlayarak gelecek ve yaşam umudu vermektir.

(AK/EMK)

Sinema satılabilir mi?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Filmekimi gösterimleri sürerken, geçtiğimiz günlerde Özgür Üniversite Hareketi İKSV önünde toplanarak “Sinema halkındır, halka satılamaz!” sloganıyla bir eylem yaptı.


Özgür Üniversite Hareketi’nin Kültür Sanat Komisyonu tarafından düzenlenen eylemde gençler, “bağımsız sinema” adıyla yüksek bilet fiyatları üzerinden yürüyen festivalleri ve sponsorlu gösterimleri protesto ederek basın açıklamalarında şu ifadelere yer verdiler:

“Sözde bağımsız filmler, yüksek meblağlarla satılan ayrıcalık paketlerine, sponsorların, tekelci sermayenin vitrini haline getirilmiş salonlara hapsediliyor. Oysa sinema özgürlüğün, halkın, mücadelenin dilidir. Sinema halkındır, yeniden halka satılamaz.”

Gençler, açıklamanın sonunda salona girerek filmi ücretsiz izlemeye çağrı yaptı:

“Para ödemiyoruz, bilet almıyoruz. Herkesi bulundukları yerdeki Filmekimi salonlarına gidip para ödemeden film izlemeye çağırıyoruz. Lale devri bitti!”

“Biz İpek Yolu kadını değiliz, ACAB kadınıyız”

Özgür Üniversite Hareketi’nde bulunan genç yönetmen İzem ve görüntü yönetmeni Uzay, hem Özgür Üniversite Hareketi’nin kültür-sanat komisyonunda yer alıyor hem de “Hak” belgeselinin yönetmenleri arasında.
İzem, sinemayı sınıfsal bir üretim biçimi olarak görüyor:

“Hangi halkın cebinde 90 bin lira var ki kendi hikayesini anlatsın? Sinema halkın elinden alındı. O kamerayı tutmak bile artık ayrıcalık. Biz bu yüzden sıfır bütçeyle, komün biçimde, herkesin derdiyle üretim yapıyoruz.”

İzem’e göre sermaye sineması yalnızca hikâyeyi değil, ifade biçimini de biçimlendiriyor:

“Alanda çekim yaparken bir tane bilboard vardı, üstünde “O bir İpek Yolu Kadını” yazıyordu. Kitle sprey ile orayı çizip “O bir ACAB Kadını” diye yazmıştı. Aslında sinemanın İpek Yolu Kadını haline getirildiği bir çağda yaşıyoruz. Nasıl ki orada halk böyle bir yazılama yaptıysa  bizler de filmi çekerek ‘O bir İpek Yolu Kadını değil, ACAB Kadını’ diyerek yazılama yaptık. Çünkü bu şehir, halkın yaşadığı sürece ona aittir. Billboard’u da sokağı da yeniden yazıyoruz.”

Uzay ise sinemayı “kolektif hafızanın direniş aracı” olarak tanımlıyor:

“Bir eylem çekilmezse, üzerine bir şiir yazılmazsa, bir film yapılmazsa o eylem belgelenmemiş olur. Kamera bir göz, ama bizim gözümüz devletin gözü değil. Gözetlemek onların işi, belgelemek bizim.”

Onlara göre “direngen sinema” kavramı yalnızca içerik değil, üretim biçimiyle de ilgilidir.

“Kapitalist sistemin askeri disipliniyle işleyen set düzenini reddediyoruz. Yönetmenin emir verdiği, ışıkçının ast olduğu bir sistem değil, kolektif üretim modeliyle çalışıyoruz. Bu da bizim için politik bir tercih.”

“Sinema bir ifade biçimidir, sektör değil”

Özgür Üniversiteli gençler sinemayı yalnızca estetik bir alan değil, politik bir mücadele aracı olarak görüyor. Uzay, “sinema sektör değildir” derken şunu ekliyor:

“Sinema bir ifade biçimidir. Tıpkı tiyatro gibi, toplanma biçimidir. Bir şirketin tekelinde olamaz. Halkın derdini işlerken o derdi metaya dönüştürmek, onun ruhunu satmaktır. Bundan dolayı da Sinemayı yalnızca film yani ürün olarak ele almak doğru olmayacaktır. Sinema; ekipman-araçlar, emek, sermaye ve ideolojiden oluşur .Yani tam anlamıyla bir maddi ilişkiler bütünüdür.Dolayısıyla sinemanın doğası bir üretimin özgün tarihsel koşullarında aranmalıdır. Bir sinema kendi üretim biçimiyle çelişmemek durumundadır. Aksine üretim ilişkileri ve içerik tutarlı olmalıdır. Çünkü kolektif olarak icra edilen bir sanat yapıtı emeğin örgütlenmesi ile filme dönüşmektedir. Sinemanın toplumsal işlevi, sadece duyusal bir haz nesnesine dönüşürse, yani “gösteri metası” olursa, o zaman sinema kendi doğasını yitirir. Çünkü doğasında, tıpkı ilkel av törenlerinden sonra ateş başında hikaye anlatıcılığı veya mağara duvarlarına çizilen resimler gibi tanıklık etmek ve dünyayı dönüştürmek vardır.”

Bu anlayış, İzem’in sözleriyle “amatörlüğü örgütlemek” fikrine dayanıyor:

“Sanatta uzmanlaşmayı reddediyoruz. Amatör kelimesi ‘aşkla yapan’ demek. Halkın sineması da böyle olmalı. Perfect movie diye bir şey yok. Sinemanın ahlakı, bakış açısındadır.”

Nehir Tuna: “Sinema da bir emektir”

*Nehir Tuna

Yurt filminin yönetmeni Nehir Tuna ise bu bakış açısına mesafeli yaklaşıyor. Tuna’ya göre sinema, her aşamasıyla emek gerektiren bir üretim biçimi:

“Sinema halkındır, halka satılamaz ne demek? Böyle bir şey eşyanın doğasına aykırı. Işıkçısına, sesçisine, oyuncusuna kadar herkesin emeği var. Her şey bir craft. Bedava sinema olmaz.”

Tuna, Türkiye’deki sinema sektörünün bağımsız yönetmenleri giderek sıkıştırdığını söylüyor:

“Kalamıyoruz. Bağımsız yönetmenler teker teker yanıyor. Çünkü destek mekanizmaları işlemiyor. Doğru fonlara ulaşmak artık neredeyse imkânsız.”

Yurt filmini tamamen kişisel bir çabayla, ortak yapımcıların desteğiyle çektiğini anlatan Tuna, bu süreçteki zorlukların da sinemanın gerçek maliyetini ortaya koyduğunu belirtiyor:

“Çekimler sırasında para aradığım günler oldu. Öğle arasında para bulmaya çalışıyordum. Çünkü o insanların emeğini ödemek zorundasın. Sinemayı bedava yapmak demek, o emeği yok saymak olur.”

“Her para iyi para değildir”

Tuna, “para” kavramını mutlak bir belirleyici olarak görmüyor:

“Her para iyi para değildir. Birisi 1 milyon euro verip ‘filmini benim istediğim gibi çekeceksin’ dese, kabul etmem. Çünkü o zaman senin vizyonun kaybolur. Bağımsız olmak, bu özgürlüğü korumaktır.”

Ona göre sinemayı “emek-sermaye” denkleminden tamamen koparmak romantik bir düşünce:

“Resim yaparken boya alıyorsun, müzik yaparken enstrüman alıyorsun. Bu da öyle. Bedava sanat olmaz. Ama sistemin adaletsizliği, o emeği sürdürülemez hale getiriyor.”

İki farklı tutum

Bir tarafta sinemayı “sınıfın dili” olarak gören Özgür Üniversiteli gençler; diğer tarafta “emeğin bedelini savunan” bağımsız bir yönetmen. Her iki taraf da sistemin baskısını kabul ediyor, fakat çözüm yollarında ayrışıyor.

Özgür Üniversiteliler için sinema, halkın elinden alınmış bir ifade aracını geri almak demek. Nehir Tuna içinse, sinemayı ayakta tutan şey o emeğin karşılığını verebilmek.

Sinema satılabilir mi? Yoksa sadece paylaşılabilir mi?

(NS/EMK)

Hatice Onaran serbest bırakılsın!

Hatice ile ilk karşılaşmamız, Dayanışma Ağı Derneği’nin yaz tatilinin yapıldığı zamanlardaydı. O vakitler çok fazla sohbet etme imkânı bulamamıştık.

Sonra ben İstanbul İHD Hapishaneler Komisyonu’na girdim; Hatice ile yaklaşık üç yıl birlikte çalıştık. Her hafta gündem ettiğimiz hasta mahpus sayıları dönem dönem değişse de azalmadı, çoğu zaman arttı.

İnsan Hakları Derneği’nin 2025 yılı hasta mahpuslar raporuna göre en az 1.412 hasta mahpus var. Bunların içinden 335 mahpusun durumu ise ağır. Hatice, her bir ağır hasta mahpusun durumunu tek tek bilir, komisyonda mahpuslardan gelen mektuplarla ilgili bilgiler verirdi. F oturmalarında ise ya basın açıklamasını okur, ya slogan attırır ya da basın bildirisini dağıtırken görürdünüz onu.

Hiç F oturmasına gittiniz mi bilmem? Ellerimizde mahpusların fotoğrafları, önümüzde yere serdiğimiz kocaman “Hasta mahpuslar serbest bırakılsın!” pankartı olurdu. Kaçıncı F oturması olduğunu ve hangi mahpusu gündemleştirdiğimizi yazan daha küçük pankart, onun üzerinde yere serilirdi.

Daha geride ise “Tecrit öldürür, dayanışma yaşatır” ve “Tecrit öldürüyor, F tipi hapishaneler kapatılsın” yazılı pankartlar açılırdı. Tabii bu dediğim, F oturmalarının 300’lü haftalarında ve o vakitler henüz yasaklanmamış olan Galatasaray Meydanı’nda yaptığımız F oturmalarıydı. Şimdilerde F oturmalarında 700’lü rakamlar telaffuz ediliyor ve açıklamalar İHD şube önünde yapılıyor.

İyi haber gelirse seviniyoruz

Komisyonda olduğumuz süre boyunca, komisyon dışındaki buluşmalarımızda da söz döner dolaşır yine hasta mahpusların durumuna gelirdi. O komisyonda çalışmıyor, sanki onlarla birlikte yaşıyor gibiydi. 

Komisyonda çalışmaya başlayınca benim de deneyimlediğim üzere; mahpusların son durumları hakkında basından bilgi toplayınca, aileleriyle, avukatlarıyla görüşünce, varsa mektuplarını okuyunca ister istemez tüm hasta mahpuslar sizden bir parça olmaya başlıyor. Onların dertleriyle dertleniyor, iyi bir haber gelirse seviniyorsunuz.

Hapishanelerin kuyu tipi bir ölüm makinesine, birer tabutluğa döndüğü uzun süredir konuşuluyor. Sürgün sevk, çıplak arama, kafes uygulaması, işkence her çeşidiyle rutin hâle gelmiş durumda. Özellikle siyasi mahpusların hapishaneden çıkmaması için keyfî tutumlar adeta normalleştiriliyor.

Sosyal medyada aramanıza bile gerek yok; yaşanan hak ihlalleri tek tek düşüyor önünüze. Ve yetkililerin umursamaz hâlde verdiği demeçler... Hapishane koşulları, yaşanan kötü muameleler nedeniyle hiçbir şikâyeti olmadan hapishaneye giren mahpuslar dert sahibi oluyorlar. Hem de öyle dertlerle uğraşıyorlar ki, tek başlarına hayatlarını idame ettiremez hâle geliyorlar. Yine İHD’nin 2025 yılı raporuna göre 230 mahpusun durumu böyle.

Gönderilen rakam  200-300 TL 

Hapishaneler aynı zamanda yoksul mahpuslar için ayrı bir yaşam savaşının verildiği yerler. Ailenizin size yollayacağı ürünlerin hapishane kantininde satılmayan bir ürün olması gerekiyor.

Tüm sistem, hapishane işletmesinin kazanması için dizayn edilmiş durumda. Şimdilerde daha görünür hâle gelen “güvenlik devleti” politikalarıyla birlikte düşününce, hapishaneler iktidarın insanları hem cezalandırdığı, hem yalnızlaştırdığı, hem de onlar üzerinden ciddi kârlar elde ettiği özel işletmelere dönüşmüş durumda.

Bu yüzden olsa gerek, pek çok mahpus yakını ve insan hakları aktivisti gibi Hatice de hasta ve yoksul mahpuslarla dayanışmak için devletin kasasına para yatırdı. Gönderilen rakam da 200-300 TL gibi ufak meblağlardı. Üstelik para gönderdiği mahpuslardan biri eski eşi. Para devletin kasasına yatıyor, evet, yanlış okumadınız. Devlet de isterse parayı mahpusa veriyor. Sistem böyle işliyor. Sonra bu sistem birden suç teşkil etmeye başladı.

Böyle bir suçlamanın Hatice’nin başına geleceğini hiç düşünmemiştim. Ta ki mahkemelerin alelacele, peş peşe karar vermesinin ardından hakkında çıkarılan arama kararına dek.

Onu 10 Ekim 2024 tarihinde yapılan basın açıklaması sonrası savcılığa teslim ettik. Hakkında verilen 4 yıl 2 ay hapis cezası onanınca, Hatice hâlen Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nde kalıyor. Katillerin, tecavüzcülerin bile daha az ceza aldığı ülkede Hatice, devlet kasasına para yatırdı diye bu kadar yıl ceza aldı. Şaka gibi ama güldürmüyor.

Arkadaş görüşçüsü olarak her ay gidiyorum mahpus görüşüne. Salı günleri sabah erkenden başlıyor koşturmaca. Onunla birlikte zaman nasıl su gibi akıyor, aklım ermiyor. 14 kişilik koğuşta kalıyor Hatice; kitap okuyor, sabahın erken saatlerinde havalandırmaya çıkıyor, rahatsızlıkları nedeniyle olabildiğince beslenmesine özen göstermeye çalışıyor.

Pandemi zamanı kolon kanseri geçirdi. Tespit edildiğinde 3. evreydi. Ailesinden dolayı genetik yatkınlık vardı, gerçekten zor zamanlardı. Hastanede refakatçısıydım; ameliyat oldu, özel perhizler uyguladı, o dönemi atlattı. Bu yüzden kanserin yeniden nüksetmemesi için muayenelerinin, tedavilerinin zamanında yapılması lazım ama hastaneye gidişlerinde kelepçeli muayene dayattılar ona.

Hatice’nin son doktor muayenesinde ise kan değerleri oldukça yüksek çıktı. Doktor PET çektirmesini istemiş. Tetkik sonuçları nasıl gelecek bilmiyoruz ama ailesi ve yakınları olarak çok endişeliyiz.

İnsan hakları konusuna ömrünü vermiş, bir karıncayı bile incitmemiş biri için verilen bu cezalar ve uygulamalar, akla da vicdana da sığmıyor. Tam da barış görüşmelerinin devam ettiği böylesi bir süreçte, başta Hatice olmak üzere tüm hasta mahpuslar serbest bırakılmalı — daha fazla ömürlerinden ömür çalınmadan.

(SE/EMK)

Esmer olmak kabahat mi?

1960 Madrid doğumlu María de la Almudena Grandes Hernández, İspanya’nın dünyaya kazandırdığı en mühim çağdaş yazarlardan biri kabul ediliyor. Şair Luis García Montero ile evli olan ve renkli kariyeri boyunca muhtelif ödüllere layık görülen Almudena, 2021 yılında vefat etmişti.

Yakın arkadaşı, kadın sinemacı Azucena Rodríguez’in Almudena hakkında çekmeye başladığı belgesel beklenmeyen ölüm nedeniyle sekteye uğramış; Azucena, projeye tekrar sarılarak meşhur yazarın hatırasının canlı kalmasına yönelik çalışmasını 2025’in başında neticelendirmişti.

"Yazar: Almudena Grandes (The Writer: Almudena Grandes)" adlı belgesel, yönetmenle kahramanı arasındaki yakın münasebet sayesinde ziyadesiyle samimi ve seyirciyi derinden etkileyen bir sinema eseri olarak değerlendirilebilir. Dünya prömiyeri Málaga Film Festivali’nde gerçekleşen, 80 dakikalık İspanya yapımı belgesel, en son Donostia–San Sebastián Uluslararası Film Festivali’nde gösterilmişti.

Esmerliği başta olmak üzere Almudena’yı çocukluğundan itibaren en çok etkileyen hadiseler, yönetmen Azucena’nın yazdığı “şurup gibi” akıcı senaryoda peş peşe sıralanıyor; eşi Luis ve kızı Elisa’nın filmdeki varlığı ise anlatıma zenginlik katıyor.

Franco diktatörlüğü sonrasındaki geçiş dönemi İspanya’sının cinsel özgürlük arayışlarını sinemaya da uyarlanan "Lulu" romanında layıkıyla duyuran Almudena, 80’lerin sonunda ülkesinin gözbebeği olmuştu. Hazırlıksız yakalandığı şöhret bir yana, kitabının kahramanıyla özdeşleştirilmişti. Ancak kendini sansasyonel magazin dünyasına teslim etmek yerine, Almudena yazarlık hususunda istikrarla yoluna devam etmeye karar vermişti.

“Seni Çingeneler getirdi!”

Annesi de esmer olmasına rağmen Almudena çocukluğundan beri kendini sarışın ve mavi gözlülere göre şanssız addediyordu. Ne de olsa bu sebepten dolayı okul müsamerelerinde, ayinlerde melek veya Meryem Ana’yı temsil etmesi mümkün değildi. 

Almudena’ya göre annesi esmerliğine rağmen Avrupai’ydi; kendisi ise iri, kaslı, biraz şişman, kaba ve kıllı olduğu yetmezmiş gibi hareketlerinde de koordinasyon eksikliği vardı. Almudena’nın kız evladı Elisa’nın da benzer dertlerden muzdarip olduğunu, şefkatle eğildiği mazisinde çok küçük yaştan itibaren belirmiş bıyık örtüsüyle rahatlıkla yüzleştiğini belgeselde görüyoruz. 

Almudena’nın İspanyol kültürüne yerleşmiş ve silinmesi gerektiğine inandığı “Sen annenin çocuğu değilsin, seni Çingeneler getirip bıraktı” mitolojisinin kurbanı olduğunu da öğreniyoruz. Çocukluğunda başlayan yazarlık denemelerinde aslında hiç bitiremediği ilk eserinin de mevzusu bununla alakadardı. 

Romanlar tarafından bir aileye teslim edilmiş bir çocuğun aslında yıllar önce kaybolmuş, mevzubahis ailenin özbeöz evladı olduğu ortaya çıkıyordu.

Almudena’ya dedesinin  hediye ettiği, çocuklar için Homeros’un Odysseia kitabı bu yüzden de meşhur yazar için mühim bir mana taşıyor. Odysseus karısı Penelope’nin taliplerini tek tek öldürürken haksızlığa uğradığını düşünen Almudena melek rolleri kendisine verilmediği için içinde birikmiş acı duyguları bertaraf ediyor, kendi intikamı alınıyormuş gibi hissediyordu.

Futbol aşkına ne demeli!

Cervantes hayranlığı da bilinen Almudena’nın, evde yazmaya konsantre olduğu anlarda şamatayla dikkatini dağıtan aile fertlerine mübalağayla şöyle bağırdığı da olmuş:
“Cervantes bile hapiste bu kadar zor şartlarda yazmamıştır… Benim durumumda olsa Don Quijote’yi zor yazardı!”

Geleneksel biyografik filmlerden sayabileceğimiz, Almudena hakkındaki belgesel; kahramanının perdeden taşan dobra enerjisiyle kendine has bir tecrübeye dönüşüyor. Eserlerinde olduğu gibi gündelik hayatında da ezilenlerin, toplum tarafından marjinalize edilmişlerin yanında duran meşhur yazar, siyasi olarak sol çizgiyi benimsemiş; Franco diktatörlüğü zulmünü yansıtan eserlere imza atmıştı. Almudena’nın gazete yazıları El País’te muntazaman yayımlanıyordu.

Memleketi “mutluluğa âşık” Madrid’le özdeşleşmesi bir yana, sayfiye evlerinin bulunduğu Cádiz Körfezi’ndeki Rota’daki mutluluğunu ve ölümünden sonra oluşan boşluğu en isabetli ifade edenin, şair, edebiyat eleştirmeni, akademisyen ve Cervantes Enstitüsü Başkanı olan eşi Luis’in olması şaşırtıcı değil.

Ustası olduğu mutfakta yemek pişirirken meditatif hâllere geçtiğini de öğrendiğimiz Almudena’nın bir diğer zaafı ise futbolmuş. Hareketli olduğu kadar kaotik olan sevgili şehri Madrid’in iki takımı, Real Madrid ile Atlético Madrid arasındaki seçimini Marx’a başvurarak bize anlatıyor: “Bu bir sınıf mücadelesidir!” Ne de olsa bir yanda isminde kraliyet payesini taşıyan Real Madrid, diğer yanda “atletik” sıfatıyla şehrini temsil etmeye soyunmuş ezelî rakibi vardır. Zenginleri hor görme ve hayırseverlikle özdeşleştirirken, yanında durduğu fakirlere zenginlerden nefret etme hakkını da teslim ediyor.

Normalde öngörülen bir dakikalık süresinden çok önce bozulan futbol stadyumlarındaki saygı duruşlarından farklı olarak, maç öncesi stadyumda yeni vefat etmiş Almudena’yı anmaya yönelik upuzun saygı duruşu, İspanya’nın yazarını nasıl bağrına bastığını layıkıyla ispatlıyor.

(RL/EMK)

Çocuklara yaşam hakkını anlatan bir köpek: Şans

Bundan yaklaşık 4 yıl önce henüz üç yaşında olan bir çocuğun ‘ölüm’ kavramıyla ilk tanışmasına şahitlik etmiştim. Gittiği kreşte arkadaşından ilk defa duyduğu bu sözcük onu son derece tedirgin etmişti. Hatta öyle ki ne olduğunu yeni öğrendiği ve başa çıkamadığı mesele onu duygusal bir krize sürüklemişti.

Sonra ebeveynleri bu durumu pedagojik yöntemlerle anlatmaya çalıştılar elbette. Onunla birlikte bu süreçten öğrendiğim cümlelerden biri şu oldu: “Yaşam süresi bitti”

Bana hayatta daha önce düşünmediğim şeyleri fark ettiren bu çocuk ile Peynir’i (kedi) seviyorduk dönüp dedi ki: “Yaşam süresi diye bir şey varmış bitiyormuş ama onu çok seviyorum bizimleyken istediği kadar oyun oynasın mutlu olsun istiyorum”

O gün yaşam hakkının ve ölümün aynı kavramda birleştiği bir yerle tanıştığımı hissetmiştim. Bir çocuğun bir hayvanla kurduğu bu muazzam empatik ilişki garip bir his yaratmıştı. Bu hafta size o günlerden seslenen bir kitap öneriyorum.

Yaşamak benim de hakkım-Gönül Ekici (Resimleyen Berna Yangın) (Sayfa 24) (+4 yaş)

Önce Şans ile tanışıyoruz

BİA Çocuk Kitaplığı bu hafta evlerinize, düşlerinize Zizi Çocuk Yayınları'ndan çıkan Gönül Ekici’nin hazırladığı Berna Yangın’ın resimlediği “Yaşamak benim de hakkım” kitabıyla konuk oluyor.

17 Haziran 2012’de doğan siyah beyaz bir köpek Şans’ın ağzından “Çocuklar için Evrensel Hayvan Hakları Bildirgesi” anlatısı okuduğumuz bu kitap bir yaşam hakkı hikayesi.

Önce sizi kısaca Şans ile tanıştırayım. Henüz bebekken barınağa terk edilen Şans orada bulunan çalışanlar tarafından defalarca şiddete maruz bırakılmış. Hem omurgası kırılan hem de görme yetisini kaybeden Şans bir süre sonra çizer Berna yangın tarafından sahiplenildi ve 10 yaşında vefat edene kadar birlikte yaaşdılar.

15 Ekim 1978’de UNESCO Merkezinde ilan edilen Evrensel Hayvan Hakları Bildirgesi’nden yola çıkarak hikayeleştirilen bu kitap hem Şans’ın anısını yaşatmak hem de tüm hayvanların yaşam hakkını savunmak, çocuklara bunları uygun bir dille anlatabilmek için yazılmış.

Kitabın içinden Berna Yangın'a ait bir çizim

Çocuklar için bir yaşam hakkı hikayesi

Kitabın ilk sayfalarından itibaren Şans, çocuklara seslenerek tüm canlıların eşit doğduğunu, hayvanların da korku, endişe, sevinç, heyecan gibi duygulara sahip olduğunu, bir hayvan ile yaşamanın sorumluluk almayı da gerektirdiğini, hayvanların deneylerde bir nesne gibi kullanılmaması gerektiğini anlatıyor.

“Bakım vermenin, özen göstermenin, hoyrat davranmamanın ne denli önemli meseleler olduğunu 24 sayfada keşke yetişkinlere de anlatabilseydik” dedirten bu kitap yalın anlatımı ile çocukların kafasındaki soru işaretlerini de gidermeye yardımcı oluyor. Öyle ki Şans yaşam hakkı vurgusu yaparken “yaşam süresi bittikten” sonra da hayvanların bedenlerine saygı gösterilmesi gerektiğini anlatıyor.

Kitabın sonunda Şans’ın hayat hikayesinin yanı sıra sadeleştirilmiş bir dil ile Evrensel Hayvan Hakları Bildirgesi maddeleri yer alıyor.

Kendinize ait her duyguyu kucakladığınız, içinizdeki ve yörenizdeki tüm çocuklara nefes olabildiğiniz bir okuma olması dileğiyle.

(NÖ/EMK)

Göl Kıyısında Leylâ: Kimlikler değişir kaderler değişmez

Hangi insan kimliksiz doğar? Hangi insan anasını babasını, yerini-yurdunu bilmeden büyür? Adlarımız kaderlerimiz değil midir? Öyle bir kadersizlik düşünün ki adınız bile yok. Öyle bir kader düşünün ki safi keder…

 “Ya Leylâ, kıyam et fakat senin değil bu kıyamet. Ayağa kalk Leylâ, hiç senin olmadı bu rezalet.”

Edebiyatın en özgün kalemlerinden Demet Cengiz, Su Üçlemesi’nin son halkasını “Göl Kıyısında Leylâ -Yer haberlerini anlattığında” romanıyla tamamladı.

"Adımı Deniz Koydular" romanıyla büyük bir çıkış yakalayan İçimde Yanan Nehir romanıyla aynı aileye ve kişilere farklı açılardan bakmamızı sağlayan Demet Cengiz, Göl Kıyısında Leylâ ile kader ve kimlik sorgulamasını aynı anda yaptırıyor.

Özel bir genelevde başlayan "Göl Kıyısında Leylâ", Ülker İnce’nin arka kapakta dediği gibi insanın soluğunu kesecek, bizi kendimizden utandıracak kadar etkili bir roman. Genç bir kız hepimizin eline yapışıyor ve zarafetle bizi bir geneleve sokuyor. Bir emtia gibi alınıp satılan, fiyatı artan veya azalan kadınlar…

Demet Cengiz, insanın insan kalamadığı bu korkunç ortamı anlatırken öylesine ince bir dil kullanıyor ki zarafetle anlatılan bu trajedi insanın canını daha fazla yakıyor. İnsana tahammül edemeyeceği kendi karanlık yüzünü gösteriyor. Tam dilin zarafetine alışmışken atmosferin sertliğini yansıtan bir cümle tokat gibi okurun yüzüne iniyor. Sert gerçekçilik ile büyülü gerçeklik akımlarını harmanlayarak kendi özgün dilinde öykülerini anlatan yazar, bir kez daha bir kelime büyücüsü ve kurgu ustası olduğunu gösteriyor.

Adlar ve kimlikler değişiyor ama kötü kader değişmiyor. Kader değişmiyorsa isimlerin, kimliklerin ne önemi kalıyor? Baştan aşağı bir kimlik, kader ve inanç sorgulaması olan romanı okurken, anlatılanın hangi Leylâ’nın hikayesi olduğu sorusu sık sık kendini hatırlatıyor.

Dünya yüzü görmeyen kadınlar

Hayatta kalmak, daha az ceza almak için birer yaltaklanma üstadına dönüşen hayatsız kadınlar, insan çukurunun en dibinde sessiz çığlıklar atıyorlar. Hayatta kalmak yaşamak mıdır? Dünya ile bağları tamamen kesilmiş, gün ışığının yasak olduğu bir genelevde yaşayan, kendi bedenleri üzerinde hiçbir söz hakkı bulunmayan kadınların, gerçekten yaşadığı söylenebilir mi? Gerçekten yaşamayan biri varoluşunu sorgulayabilir mi? Kötülük problemini aşamayan insanlar, felsefeyle inançlarını kurtarabilir mi?

Dünya yüzü ve gün ışığı görmeyen bu kadınlar için gerekirse genelev bir okul olabilir mi? Pisliğin, cehennemin içinde bile insan haset edebilir mi?

Birine cehennem ötekine cennet

Yazarın birbirinden bağımsız eserler olarak kurguladığı üçlemenin ilk iki romanından kahramanlarla karşılaşmayı okur elbette bekliyor ancak ilk iki romandan kahramanları bağrına basan Göl Kıyısında Leylâ şu soruyu sorduruyor:

“Birinin yandığı cehennem ötekine cennet olabilir mi?”

Cehennemde doğmuş ve yaşamış birinin cennet tasavvuru ne kadar gerçekçi olabilir ki? Bir esaretten ötekine koşan biri kurtulduğunu sanabilir mi?

Demet Cengiz’in üçleme ile bir evren yarattığı anlaşılıyor. Yazarın kahramanları her zaman katman katmandır ve her eserinde aynı kahramanın başka yüzüne de rastlanır. Başka bakış açılarında, başka yerlerde ve başka zamanlarda farklılaşan insanlar… Bu roman da aynı yüzleri bir o yandan gösteriyor bir bu yandan.

“Bu kitap hiç evlat olamamışlara adanmıştır” diyen Demet Cengiz daha ilk cümlesinden okuru sarsmayı başarıyor. Romanın ruhunu belirleyen bu cümle kitaba adeta bir ağıt, bir yergi, bir direniş kimliği katıyor. Cesur bir kalem ve felsefi bir derinlikle yazılan bu roman edebi olduğu kadar politik bir metin de. Bu roman sadece Leyla’yı değil kimliksiz kalmış, bir meta gibi alınıp satılmış, istismar edilmiş bütün kadınları anlatıyor.

Yazar ilmek ilmek işlediği olay örgüsü, çarpıcı kurgusu ve düşlerden gelen derin sözleriyle okura adeta edebi bir haz yaşatıyor ve kendini aramak için yola çıkma cesareti veriyor. Ve şöyle sesleniyor unutturulmaya, bastırılmaya, görmezden gelinmeye çalışılan tüm kadınlara:

“Ah Leylâ, kaldır başını! Senin değil bu utanç, kaçırma o muhteşem bakışını.”

(EH/EMK)

Herkes için tasarlanmadıysa, kimse için değildir

Hadi bir algoritma çizelim. Evden çıkacağız ve işe gideceğiz. Çok renkli olmayan hayatlarımızda her şey bir rutine bağlıdır zaten. Kalkarız, giyiniriz ve işimize gideriz. Günü de aynı monotonlukla sonlandırırız.

Elbet böyle bir yaşamı düşlememiştik ama sonuçta “hayaller, hayatlar” özetine sığırıverir kıymetli zamanımız. Hani şarkı da der ya, “Ayda yılda bir kaçamak yapsak bile yaşama bak” modunda takılırız öylece.

Ama haksızlık etmeyelim. Rutinimiz bozulur ama genelde saçma sapan nedenlerden. Özellikle engellilerin. Baştan belirteyim ki bu durum, engellilerin yeti çeşitliliklerinden kaynaklanmamaktadır.

"Kapsayıcılık"

Bunu defalarca anlattık ama bir daha, bir daha anlatmak gerekiyor. O nedenle biz algoritmamıza dönelim ve oradan anlatalım. Üzerinizi giyindiniz, ayakkabınızı giymek için kapıyı açtınız. Merdiven inşaat hâlinde ve asansör bozulmuş. Geç kalma ve fırça yeme garantili bir süreç. Sizden kaynaklı değil ama çünkü bir erişilebilirlik sorunuyla karşı karşıyasınız. 

Korkmayın, böyle bir durumla karşılaşma olasılığınız oldukça zayıf. Zira çoğunluğa aitsiniz ve sizin yetileriniz her zaman gözetilir. Hiç olmadı, sizin tehlikeleri göze alarak aşağı inebileceğiniz bir alan oluşturulur.

Yetileri o alanı kullanmaya uygun olmayanlar içinse geç kalmak ya da gidememek garantidir. Çünkü o gözetilmemiştir. Çünkü “kapsayıcılık” denen bir şey yoktur ortada ve bu aksamanın faturası, başkalarının yarattığı engellere değil, sizin yeti çeşitliliğinize çıkar. Sanki koşulları siz değiştirmişsinizdir. Biz yine başa dönelim. Olmaz ya, diyelim böyle bir durum gerçekleşti. Asansörü ve merdiveni kullanamıyorsunuz. İşte mağdur oldunuz.

Neyse, biz devam edelim. Evden bir şekilde çıktınız. Aracınıza bindiniz ve tam yola çıktığınızda bir aracın yolunuzu tıkayacak şekilde park ettiğini gördünüz. Gidemiyorsunuz. İşte o an sizin erişiminiz kısıtlanmıştır. İş yerine geldiniz. Mouse çalışmıyor. Klavye kısayollarına alışkın değilsiniz. Bir anda bütün işleriniz aksıyor ve size yeni bir mouse temin etmek yerine, sizi başarısız olmakla suçluyorlar.

Öfke kontrolü

Oysa ortada bir erişilebilirlik sorunu vardır. Yıllardır kullandığınız çalışma yönteminiz işlevsiz kalmıştır ve doğal olarak yeni sürece entegre olmanız zaman alır. Öğle oldu ve acıktınız. O da ne! Her gün sipariş verdiğiniz uygulamanın arayüzü “sizlere ömür.” Yani bir arayüz var ama o sizin tanıdığınız yüz değil. Bir başka yüzle karşı karşıyasınız. Uygulama geliştirici karşınıza her gün yeni bir arayüzle çıkıyor ve sizin yetilerinizle yeni arayüz uyuşmuyor.
Öfkenizi kontrollü harcıyorsunuz çünkü başka işlerinizi yaptığınız uygulamalarda da benzer bir durumla karşılaşacağınızı biliyorsunuz.

Yukarıdaki kurguda aslında hepimizin hayatının çeşitli evrelerini anlatmış olduk. Yetilerimiz gözetilmediğinde, kapsayıcı tasarım olmadığında, her gün güncellenen hayatın erişilebilirliği sürekli budandığında, hayat kalitemiz düşüyor. İşlerimiz aksıyor, zamanımız çalınıyor. Yıllardır “kapsayıcılık, erişilebilirlik” diyoruz. Bunlar, insanlar tarafından değişik ve güncel kavramlar olarak değerlendiriliyor ve kriterlerini yerine getirmek çok zor olarak düşünülüyor.

Bu da yıllardır saçma sapan bir şekilde arkasına sığınılan “özel gereksinim” mantığından besleniyor. Yukarıdaki basit algoritmayı engelli kişi üzerinden kurmadım, çünkü anlatmak istediğimi anlatabilmenin en uygun yolu buydu gibi geldi bana. Yetilerimize uygun olan rutinimiz bozulduğunda gündelik hayat aksıyor.

Kapsayıcılık ve erişilebilirlik

Yukarıdaki örneklerin hepsini engelliler her gün yaşıyor. Mesela tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşım için merdivenlerin olmaması senaryosu gerçek. Evine girip çıkabilmek için her gün alternatif geliştirme zorunluluğu kadar gerçek ve oturduğu apartmanda asansör yok.

Yine de bu onun rutini olmuş. Bunu bir şekilde aşıyor ama herkes işine gitmek için ilk gelen otobüse atlayıp giderken, o tekerlekli sandalyeye uygun bir otobüsün gelmesini beklemek zorunda.

Yani sırf birileri otobüsleri herkesin gereksinimlerine göre almadı diye, arkadaşım her gün başka bir kötü sürprizle karşılaşarak gitmesi gereken yere gecikmeli gidebiliyor. Mouse gören birisi için ne kadar önemliyse, kör bir bilgisayar kullanıcısı için ekran okuyucu kat kat daha önemlidir. Mouse her yerde zorunluyken ekran okuyucu talebinin karşılıksız kalması, kör kişinin işini yapamaması demektir. Bunun nedeni de onun kör olması değil, körlüğüne uygun tasarım olmamasıdır.

Kapsayıcılık ve erişilebilirlik açısından sürekli rutinimizin bozulduğu bir alan, dijital uygulamalardır mesela. Uygulama geliştiriciler genellikle erişilebilirliğe o kadar dikkat etmiyor ki çok randımanlı çalışan uygulamalar bir anda körler için çöpe dönüşebiliyor.

Bu da rutinin bozulması anlamına geliyor. Sürekli uygulama üzerinden alışveriş yapıyorsanız, bunu yapamaz ya da yapabilmek için saatlerce uğraşmak zorunda kalırsınız. Ne yazık ki bu, tüm dijital uygulamalar için geçerli. Dünyada milyonlarca insanın kullandığı X ve Instagram, son dönemde özellikle körler için bir sınava dönüştü. Daha önce yaptığımız işlemleri yapabilmek için bile denemediğimiz yöntem kalmıyor.

Hatta bir dönem “oluştur” alanına gelmek için, oluştur butonunun olduğu konumu ezberliyorduk ve ekran okuyucuyu kapatıp o konuma tıklamayı deneyip ekran okuyucuyu tekrar çalıştırıyorduk. Çünkü ekran okuyucunun o butona odaklanması yeni güncellemede bozulmuştu. Geçen gün MUBİ iOS uygulaması güncelleme aldı. Hakkını yemeyelim, bu konuda en istikrarlı uygulamalardan biri MUBİ. Öyle ki ilk günden itibaren çok kötü bir arayüzü var ve yıllar sonra, son güncellemesinde bile erişilebilirlik adına hiçbir şey yok.

Özetle, her şey gösteriyor ki bir şeyi yeti çeşitliliğimizden kaynaklı yapamıyor değiliz. Her şeyi, belki herkesten daha yaratıcı yöntemler geliştirerek yapmak zorunda kalıyoruz. Oysa biz yöntem geliştirmek istemiyoruz. Bir yaratıcılığımız varsa onu da herkes gibi istediğimiz şekilde kullanmak istiyoruz.

En basit işlemleri, tasarım kapsayıcı olmadığı için bin bir uğraşla yapmak istemiyoruz. Anlaşıldığı üzere kapsayıcılık ve erişilebilirlik hepimiz için geçerli kriterlerdir. O nedenle yaşadığımız her erişilebilirlik sorununu herkes yaşamış gibi hissetmeli ve o engellenmişliğin öfkesini sahiplenerek bu işi çözüme kavuşturmalıdır.

WCAG 2.2 kriterlerinin zorunlu hâle gelmesi konuşulurken, en büyük platformların bile erişilebilirliği umursamaması sessizlikten başka bir şeyle açıklanamaz. O hâlde herkes için kapsayıcı bir hayat için ses çıkarmanın tam zamanı.

(BS/EMK)

"Yalnızlık uzun süre kapalı kalmış oda gibi; naftalin gibi ekşimtırak kokuyor”

Yalnız olmaktan bıktım artık, her geçen gün daha yalnız, daha yaşlı, daha çirkin olmaktan bıktım. Bunların başıma geleceğini bilseydim hiç yaşlanmazdım. Herkes beni terk etti; karım, kedim. Hayatımı sürdürmeme yardımcı olacak herkes beni terk etti. Evim artık fazla büyük. ‘En korkuncu, yalnız başıma ölecek olmam. Dul olma halinde de yalnızım. Dul ve yalnız; ne kadar yakışıyor birbirine bu iki kelime. Yaşlanınca yalnız kalmamanın yolu, kalabalık bir aileye sahip olmaktan geçiyor, o zaman ileride tekerlekli sandalyenizi çocuklarınız itiyor. Benim bu konuda şansım yaver gitmedi, oğlumun tekerlekli sandalyesini ben itiyorum. Kendini dine adamış kızım da bir an önce nalları dikmem için dua ediyor. “

Yukarıdaki metni Jean Louis Fournier’in “Tek Yalnız Ben Değilim” adlı kitabından aldım. Fournier. kendi ruh haliyle dalga geçmek, kendisini dinleyecek kimse olmadığı için yazdığını, özel hayatını anlattığı kitapları çok sayıda baskı yapınca özel hayatını dışarıya açsa da hala kendini suçladığı gizli bahçesi olduğunu ve Edebiyat olmasaydı, yalnız bir insanın neler düşündüğünün bilinemeyeceğini söylüyor. Bence çok haklı Fournier.

Kitaptan…Kendimle baş başa olmayı sevmiyorum, kendime anlatacağım yeni bir şeyim yok. Sürekli kendimi tekrar ediyorum. Kendime her şeyi söyledim, açıklayacak bir sırrım kalmadı.”

Yazın en sıcak günleri, boğuluyorum sıcaktan, hükümetin yaptığı en sert uyarılara rağmen yakınlarım – artık uzaktan tanıdıklarım oldular – arayıp yeterli miktarda su içmediğimi sormuyorlar. En sıcak günlerden birinde, sabah telefonum çaldı, belediyeden arayan kişi yeterince su içip içmediğimi sordu ve beni korkutan bir ifade ile kendime iyi bakmamı söyledi.”

Kitabı okurken tuttuğum notlara -bazıları bağlamından kopuk gibi olsa da- aşağıda yer vereceğim. Belki okurken siz de bana -yani Fournier’e- hak verirsiniz.

Yalnız biri gülümsemeyi unutur

Kimse onu mutlu etmeye çalışmaz, sevenlerinin çoğu öldüğünden daha az sevildiğini düşünür, ölen yakınlarına kendisini terk ettikleri için kızar, endişeleriyle arkadaş olur, kendi/ başkalarının seçimiyle yalnız kaldığını düşünür. Burnuna konan sivrisineği bile kendine eşlik ediyor diye sever. Son yalnızlıktaki insan, fotoğraflardaki insanları tek başına hatırlamaya mahkumdur. Yalnızken canının istediğini düşünürsün. Gülümsemen için başkalarının sana gülümsemesi lazım. Yalnız insanın rüyaları çok kalabalıktır ama günlük sorunlarıyla tek başına boğuşur.

Yaşamak hep zor; başkaları olsa da, olmasa da zor

İki kişiyken daha az TV izler, akşamları daha az korkar, geceleri daha az üşür, yatağın tamamı sana ait olmaz, horlarsan azar işitirsin. Yalnızsan yalnız olduğunu unutmak için içer, çakırkeyif olup çift görmeye başlar, aynaya bakınca rahatlarsın; ‘tek başına değilmişim’ diye.  

Yalnız kalmak, terk edilmek, unutulmak. Hangisi daha korkunç? Belki de unutulmak en kötüsü. Yalnızken bir yerlerde birinin seni düşündüğünü hayal edebilirsin. Terk edildiğinde özlendiğini, terk edenin yaptığından pişman olduğunu hayal edersin. Unutulursan hayal edecek hiçbir şey bulamaz, sanki dünyada hiç var olmamışsın gibi olur. En kötüsü seni unutan kişiye öfkelenemezsin, çünkü o bunu bilerek yapmamıştır.  Kabul et; sen unutulmaz değilsin. 

Kendiyle baş başa kalamayan insan sırasının gelmesini, dünyanın sonunu bekler.

İnsanlar yalnızlardan uzak durur. Yalnız insan tek başına konuşur, dalıp gider, olduğu yerde sıkışıp kalır, hareket edemez. Yalnızların birlikte yaşaması zordur. Her şeye sahip olsan da, hatta banka kasandaki banknotları ısınmak için yakabilsen de asıl ihtiyacın olan insan sıcaklığına sahip olamazsın.

Birinin sana nasılsın dediğini duymak için dünyadaki bütün altınları verebilirsin. Söylediklerine karşı çıkan olmadığında hep haklı olduğuna inanırsın. Yalnızken saçmalama tehlikesi var. Bu dünyadan yalnız ayrılma fikri hüzün verir; başkaları yaşamaya devam edip, ben olmadan eğleneceklerini düşündüğüm için.

Güzel müziklerin hepsini dinlemek için hayat çok kısa.

Yalnızlık özgürlük için ödenen bedeldir. “Hayattan da ölümden korktuğum kadar korkuyorum. Hangisini seçmeli? Artık buna hakkım var, özgürüm hiç pişmanlık duymadan ölebilirim. Kulağınıza işitme cihazı takılsa da duymazsınız; çünkü size bir şey söyleyen yoktur. Kışın daha da yalnız olunur, yazın -konuşamasa da – gölgeniz size eşlik ettiğinden kendinizi yalnız hissetmezsiniz.

Kitaptan… “Neden birlikte ölmeyelim ki? Bazı insanların birlikte doğduğu düşünüldüğünde bu soru akla geliyor. Neden o uzun yolculuğumuza yalnız çıkmak zorundayız? Neden birbirini sevenler birlikte gitmiyorlar? Bu yolculuk çok daha neşeli olurdu zaman (…) Karım bu dünyadan ayrıldığında bana da onunla gitmeyi teklif etselerdi, aynı trene binmeyi kabul eder miydim acaba?”

Fournier’le tanışıklığım kitaplarını okudukça artıyor. Benim En İyi Tarafımdın, Umarım Senin En Büyük Kusurun Olmamışımdır.” yazımda yazarınDul” adlı kitabında kısa, sade, öz, kıssadan hisseci, ciddi, saf ve samimi olduğunu yazmıştım. “Tek Yalnız Ben değilim” kitabında insanı -pek- gülümsetmiyor, insanı -fazlasıyla- kendine döndürüyor, düşündürüyor, hüzne gark ediyor ama hayatın ta içinden yalnızlığı -çok acaip- anlatıyor.. Yazarın hassasiyetini ve kırılgan ve incinmiş halini okura geçirmede çevirmen Ayşe Ece’nin de payı büyük.

Kitaptan… ‘İmdat Yalnızım Hattı’nı çok kez aradım, hep meşgul. Hattı arayan tek kişi ben değilim demek ki. Birinin beni aramasını o kadar çok istiyorum ki saati söyleyen telefon servisinin numarasını çevirmeye bile hazırım. Tek başımalığımdan yakınmıyorum, kendimle hiç baş başa kalamazsam sonsuzlukla kaybolabilirim. Bilgisayarda Solitorie oynadığımda hep kazanıyorum. Araştırmalar Fransız halkının %12’si yalnızlıktan, %88 kalabalıktan yakınacağını söylüyor. Dün kendime bir arkadaş kiraladım. Saat ücreti 8-10 Euro. Sorularınıza yanıt verirse 8, size sorular sorarsa 10 Euro Bana sorduğu ilk soru ödemeyi nakit / kredi kartı ile mi yaptınız oldu.”

Soruyor Fournier “Yalnızlık insanın başına gelecek en kötü/ en iyi şey mi?” Yanıtlıyor: “Yanında olanın kim olduğuna bağlı. Bazen insanın yanında kimsenin olmaması daha iyi oluyor.“  Usulca ayrılmak istiyor bu dünyadan Fournier, gürültü yapmamak için yalınayak gecenin karanlığına karışarak. Arkasından da “Noiraude’un babası bizi terk etti. Üretken ve matrak bir yazar aramızdan ayrıldı.“ notunun  paylaşılmasını diliyor.

(ŞD/EMK)

* Künye: Jean Louis Fournier. Tek Yalnız Ben Değilim. Çev: Ayşe Ece. Anlatı –Yapı Kredi Yayınları.  2021, 146 sayfa.

** Jean Louis Fournier kimdir?

1938’de Fransa’nın Arras kentinde doğdu. Fransız yazar komedyen ve televizyon programcısı. Doktor olan babasının vefatının ardından yazdığı "Asla Kimseyi Öldürmedi Babam”  isimli otobiyografik kitabıyla 2008- Prix Femina  ödülünü kazandı. 2013 ‘de ölen eşine yazdığı mektupları “Dul” adıyla kitaplaştırdı. Eserleri: *Kuzeyli Annem. *Muzip Tanrı. *Tek Yalnız Ben Değilim. *Asla Kimseyi Öldürmedi. * Benim Babam. *Otopsim. *Dul. *Nereye Gidiyoruz Baba. *Son Siyah Saçım. * Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık. *Dul Ölümsüz Eş Arıyor.

Güncel “Koçgiri Tarihi”

2025 yılı içinde çıkan ve devasa bir belgesel niteliği taşıyan, 16. yüzyıldan bu yana Koçgiri’yi masaya yatıran 700 sayfalık "Koçgiri Tarihi" kitabı, bize bir özlü sözü yeniden hatırlatmış oldu: “Sefer olur ama zafer olmaz”ın coğrafyası ve hikâyesi.

Kitap, bir kolektif çalışma örneği. Koçgiri entelijansiyası elbirliğiyle, gönül birliğiyle muhteşem bir iş ortaya koymuş. Kitabı Diyarbakır Kitap Fuarı’na gelen Gültekin Uçar’a imzalattım.

Ardından bir saatlik panelde kendisini dinledim. Daha sonra YouTube’da Namık Kemal Dinç’in yönettiği kanalda, kitabın editörü Alişan Akpınar ile birlikte yapılan, bir buçuk saat süren programı izledim. Sonrasında kitaptan bazı bölümleri de okudum. Şu kanaate vardım ki Koçgirililerin artık gururla dünya âleme gösterip “Biz buyuz işte” diyebilecekleri bir kitapları var.

Kızılbaş Kürtler

Elbette konuyla ilgili olarak Koçgiri Kültür Derneği’nin çaba ve emeklerini baş köşeye koymak gerekir. Dernek, pandemi koşullarında sahaya inerek devlet görevlilerinin “bölücü faaliyet” suçlamalarına rağmen bilimsel yöntemlerle hazırlanmış Koçgiri Aşiretleri Toplumsal Yapı, Kültür ve Tarihi Coğrafya Değerlendirmeleri Saha Çalışması Veri Derleme Formu ile başlı başına çok, ama çok önemli bir işe imza atmış.

Koçgiri’ye dair 16. ve 19. yüzyıllar arasındaki bu çalışmayla; Kürtler, Ermeniler, Rumlar ve Kızılbaşların yurdu olarak tescilleniyor Koçgiri bölgesi. Bugünkü resmî idari yapıya göre Dersim (Tunceli), Erzincan, Elazığ, Bingöl, Erzurum, Sivas, Malatya ve Muş’un bazı bölümlerini içine alan ve genel olarak “Koçgiri” adı verilen bir coğrafya üzerinde konuşuluyor, çalışılıyor.

Ancak şunu da unutmamak gerekir: 15. yüzyıla ait bir eser olan, 1470–71 yıllarına tarihlenen Ebubekir Tıhrani’nin Kitab-ı Diyarbekiriyye’sinde “Koçgiri” adına ilk kez rastlanıyor.

Çok özel bir başka tespit de şu: Coğrafi bölge, oraya yerleşenlere kendi adını veriyor. 15. yüzyılda Ermenilerin yaşadığı bölgeye 17. yüzyılda Kızılbaş Kürtler yerleşiyor ve bölgenin adını alarak “Koçgiri Aşireti” adıyla ünleniyorlar.

Ekoloji mücadelesinin öncüleri

Nitekim Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri, Nüfus Arşivleri, Şer’iye Sicilleri (mahkeme kayıtları), fermanlar ve askerî–idarî yazışmalara ulaşıldığında, Koçgiri adına ve kimliğine dair dayatılan “Türkmen” kimliğinin aslı astarının olmadığı, bir nevi karşı-tarih ispatı olarak netleşiyor.

"Koçgiri Tarihi", bir anlamıyla “ilişkisel tarih” çalışması olarak hikâyenin vuku bulduğu günden bugüne kadar çok ciddi veriler sunuyor ilgilisine. Belki de kitabın en çok üzerinde durulması gereken yönü, “Maden-i Hümayun Emirliği” bölümüdür. Koçgiri adıyla anılan bölgenin, hatta daha sonra çeperi genişletilen mıntıkanın neredeyse tek karar verici kudretli gücü olması dikkat çekici. Emirliğin büyük bir askerî gücü var; adeta başlı başına bir devlet gibi. En üst ve tek karar verici yargı mercii. Koçgiri ve çevresinden çıkarılan veya çıkarılacak altın ve gümüş o denli önemli ki Osmanlı toprakları içinde adeta bir “iç sömürge” idaresi tesis edilmiş.

Bundan üç yüz yıl önce bölgedeki madenlerdeki çok ağır çalışma ve çalıştırılma koşullarına karşı direnen halk “eşkıya / şaki” olarak addedilmiş. Onlara karşı ordu düzeninde yürütülen katliamlar da eşkıyalığı bertaraf etme olarak resmî tarih belgelerinde kayıt altına alınmış.

Oysa o madenlerde zorla çalıştırılan ve her yıl on binlerle telaffuz edilen tebaanın tüm çabası, hem kendi coğrafyalarının doğa tahribatına karşı durmak hem de zalimane zorunlu çalıştırma koşullarına direnmekti. Bugün, ekoloji ve çevre muhalefetinin üç asır önceki ilk öncülleri olarak kabul edilmelidir Koçgirililer.

Evet, "Koçgiri Tarihi" için çalışma esnasında vefat eden Rıza Duran’a; Ali Haydar, Burak Bektaş ve Gültekin Uçar’a teşekkür ederken, kitabın önemli bir boşluğu doldurduğunun altını çizmeliyim. 1990’lara kadar “1921 Koçgiri İsyanı” olarak tanımlanan hikâyenin üç hatta beş asır öncesine giderek asıl köklerini bize anlatıyor bu kitap.

(ŞD/EMK)

Koçgiri Tarihi, Dipnot Kitap, 2025

Ölüm bir denizin sıfatı olabilir mi?

Ölüm bir denizin sıfatı olabilir mi?
Bu soru yalnızca bir dil meselesi değildir; insanın dünyaya nasıl baktığını, yaşama hangi anlamı verdiğini de fısıldar. Çünkü her çağda, her dilde insan kendini suya benzetmiştir. Suyun akışında kaderi, taşmasında öfkeyi, duruluğunda sükûnu aramıştır. Denize “ölüm” dediğimizde, belki de o yüzden tek faili kendimizde görürüz.

Tarihin en eski anlatılarında bile su, yaşamla ölümün ortak simgesidir. Mezopotamya’da ırmak hem bereketin hem de felaketin kaynağıdır. Yunan mitlerinde deniz, tanrılarla insanlar arasındaki sınırdır. Anadolu’da ise su, doğumun da vedanın da tanığıdır. Her uygarlık, suyun yüzeyine kendi yüzünü bırakmıştır. Belki de bu yüzden Ölüdeniz’de ölüm, suyun sıfatına dönüşür. Çünkü su, insanın başlangıcı olduğu kadar sonu da olabilir. Doğanın parçalarına verdiğimiz isimler, sessiz kalan kalbimizden manalar taşır.

Yaşar Kemal bu gerçeği toprağın diliyle anlatır. Onun romanlarında doğa, sessiz bir bilgelikle yaşar. Bir kuş düşer, bir ot yeşerir; bir rüzgâr esip geçer, ardından bir sessizlik kalır. Ölüm, o dünyada bir son değil, dönüşümün adıdır. Toprak her şeyi kabul eder; insan da sonunda ona döner. Korku burada yerini kabullenmeye bırakır. Çünkü doğa bilir: Hiçbir şey bütünüyle kaybolmaz.

Türküler de bu bilginin sesidir. Arif Sağ’ın sazından yükselen bir ezgi ölümü dışlamaz; onu hayatın içinde taşır. “Türkü söyleyen ölümü yener, çünkü sesi kalır,” der ustalar. Bir türkü başlar; acı yavaşça söze karışır, ses sürer. İnsan ölür ama sesi kalır. Türkü, halkın ölümle kurduğu en eski barıştır. Ölümü yenmez, onunla birlikte yaşamayı öğretir.

İnsanın kaderiyle barışması belki de bundan ibarettir: Doğaya benzemek, ona hükmetmeden yanında durmak… Kendini süslememek, gösterişsiz bir sessizlik içinde kalmak… Gerçek güç, doğallığın sadeliğinde saklıdır. Belki de bu yüzden kayısılar ekmeğe katık olur — insan sadeleştikçe yaşama biraz daha yaklaşır.

Deniz, göl, dağ… Hepsi insana benzer. Deniz taşar; insan da taşar. Göl susar; insan da içine kapanır. Dağ yalnızdır; insanın kalbi de öyle. Bu yüzden ölüm, bir denizin sıfatı olabilir. Çünkü deniz de insan gibi gelir, gider, geri döner. Ve her dönüş, biraz eksilmek, biraz kalmaktır.

Belki de mesele ölümden kaçmak değildir; onu yaşamanın sessiz bir parçası kılabilmektir. Çünkü insan dilde yaşar. Her kelime bir izdir; ölüm, o izlerin arasında yavaşça yerini bulur. Denizin yüzeyine düşen son ışık gibi… Kısacık ama gerçek, sönük ama kalıcı.

(YSE/EMK)

Kırlarda bir gün kendine rastlayabilir insan

"Babamın Köyünde" kitabını bitirince büyümeye dair hikâyeler okumayı neden böyle çok sevdiğimi düşündüm. Çünkü büyümek, doğduğun andan itibaren bir yolculuğa çıkmak demek. Yolculukları severim. Büyüme yolculuklarına, okuyarak, dinleyerek veya izleyerek dahil olmayı da çok severim.

Yaşam yolculuğumu düşünüyorum. Kırk iki yıllık ömrümde yaşadığım sancıları, büyümenin ben de açtığı yaraları, hissettirdiği gücü… Zamanın karşı konulamaz baskısını hiç fark etmeden hızla koşarken, nasıl büyüdüğümü hatırlamaya çalışıyorum. Acaba benim minyon bedenim de Leo’nun ki gibi bir olaya karşı tepki mi vermişti? Sanmam. Cevabı biliyorum ben, genetik aktarım işte. Ama Leo’da durum pek de öyle değil.

Babamın köyünde-Jean Philippe Arrou Vignod (Çev. Azade Aslan) (Resimleyen İrem Dalbudak) (Sayfa 112) (İlkokul 4, 5, 6. sınıf)

"Belki de büyümeyi bıraktığım gün o gündü"

Elimdeki kitap Fransız edebiyatının usta ve ödüllü yazarlarından (ismi pek uzun) Jean Philippe Arrou Vignod’un dilimize çevrilen ilk çocuk romanı. Giriş cümlemden de çok net anlaşıldığı üzere bir büyüme hikâyesi hem metaforik hem de gerçek anlamda.

Evet, hikâyenin başkahramanı on 13 yaşındaki Leo. Leo, anne ve babası ayrı bir çocuk. Babası onları terk ettiğinde onun yokluğunu derinden hissediyor. Babası gittikten sonra iki evi, iki odası, iki kahvaltı tabağı olsa da Leo kendisini babasının evine asla ait hissetmiyor. Arada kalmış, mutsuz ve boyu on yaşından sonra bir santim bile uzamayan, 1.22’de kalan Leo için baş etmesi gereken bir diğer sorun da bu oluyor. Arkadaşlarının ayak numarası 44’e yaklaşırken Leo hâlâ 5. sınıfta giydiği ayakkabıları giyiyor. Fiziksel olarak büyüme çağında olan ama büyüyemeyen Leo, kendi cümleleriyle olan biteni bize şöyle anlatıyor:

"Babamın kendi evinde artık tek kullanımlık bir tıraş bıçağı var, çünkü kız arkadaşı bunun yanaklarını daha yumuşak yaptığını düşünüyor. Bazen köpüklü yüzüyle bana bakıyor, bir şey söylemek istediğini sanıyorum ama hiçbir şey demiyor; lokantada bana, evimizden gideceğini söylediği o günden beri ne diyeceğini bilemiyor sanki. Belki de büyümeyi bıraktığım gün o gündü."

İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
6 Eylül 2025

Keşfedilmek çocuğun gelişimini de belirliyor

Leo için işler kötü gidiyor gibi görünse de bir veli toplantısının ardından anne ve babasının kararıyla babaannesinin yaşadığı köye gönderilmesi sonucu durumlar değişmeye başlıyor. Büyüyemediği için hayatının düğümlendiğini düşündüğü günlerde o düğümler, yeni arkadaşları, onu seven ve mutlu etmek için çabalayan bir yetişkinin (büyükannesi) varlığı, hiç tahmin etmediği bir branştaki üstün yeteneğinin keşfedilmesiyle yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Leo’nun anne ve babası ayrıldıktan sonra duran büyümesi hayatının değişmesiyle yeniden atağa kalkıyor.

Babamın Köyünde, içinde pek çok durumu, duyguyu barındıran ve bize yansıtan bir hikâye. Fiziksel ya da ruhsal, nasıl olursa olsun, eğer hayatımızda düğümler varsa onların çözülmesi için belki bizim de sevgiye, anlayışa, arkadaşlığa ve keşfedilmeye ihtiyacımız olabilir. Yeter ki hayatın içindeki sonsuz olasılıkları kabul edelim ve değişmek için çaba gösterelim. Umudumuzu hep yeşil tutarsak sınırlarımızı aşabileceğimizi, büyümemizin asla durmayacağını unutmayalım.

Leo’nun hikâyesiyle bağdaşım kurduğum yerler oldu ve bu kitap şimdiden en sevdiğim kitaplar arasına girdi bile. Yine çok anlamlı bir Günışığı Kitaplığı kitabı, Azade Arslan’ın usta çevirisi ve İrem Dalbudak’ın çizimleriyle kalbimde ayrılan yerine usulca oturdu, yaşasın!

(MT/AB)

Sivil sosyal güvenlik uzmanı ne iş yapar?

Sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklı uyuşmazlıklar, diye başlayan bir metin olsa okur musunuz? Bence okursunuz. "Gregor Samsa bir sabah uyandığında…" diye başlayan metinle boy ölçüşemez elbette, ama olay örgüsüne bakılırsa hepimiz birer Gregor Samsa veya daha yakın örnek olarak Daniel Blake sayılabiliriz.

Sosyal Güvenlik Kurumu en kıskandığım tüzelkişi, malum. Ama ben SGK’nin sağlık hizmeti alıcısı olduğu halini beğeniyorum. Emeklilik hizmetleri bölümü bambaşka bir alem. Orada her koridor başka bir bilinmeze çıkıyor. Neden? Çünkü güzide memleketimizde aksi mümkün olmayan hiçbir kural bulunmuyor. Böylece "her çalışan sigortalıdır" cümlesinin insan sayısı kadar alternatifine ulaşılabiliyor.

El kadar çocuksundur, çalışırsın, hatta işyerinde ölürsün ama işçi sayılmazsın. Niye? Çünkü mevzuat sana "çırak" der, "stajyer" der, geçer. Mesela yine çalışırsın ama sosyal güvenliğini özgür iradene bırakabilirler. Canım hiç sigortalı olmak istemiyor, dersin. Kimse peşine düşmez. Bunlardan başka, diyelim ki işçi olduğun kesin, ama işyerlerinde kaç gün, hangi gelir üzerinden çalıştığını ispatlamak yine sana düşer. Sadece bu da değil, örneğin bütün gazeteciler meslek hayatlarının bir bölümünü "212'siz" geçirmiştir. Peki, muhabiri "212'siz" çalıştırmaya nasıl cesaret edebilirler? Oralarda dönemsel denetimden münezzehler listesi olur, kim listede yoksa onun muhabirleri güzelce 212’li olur ya mesela, o hesap. Bunlar eski zamanların dertleri, artık bunlar olamaz, diyen var mı?

Gelelim dijitalleşmeye. Çalışanlar kaç gün sigortalanmış, işe giriş çıkışı nasıl verilmiş, hepsini görebiliyor. Görüyor da ne oluyor? Evraklar, başvurular, gittiler, geldiler… Davalar, bilirkişiler, muhasebeciler, avukatlar, uzmanlar, görüşler, dilekçeler…  İşte tüm bunlar dev bir sivil sosyal güvenlik uzmanı kadrosu eliyle yürüyor. Ne yapıyor bu uzmanlar? Sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklı uyuşmazlıkları çözüyor. Gerçi durum ortada; çöz, çöz bitmiyor dertler. Köşe yazarları, televizyon yorumcuları da ekleniyor kadroya. 

Peki, sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklı uyuşmazlık niye var? Orası biraz kafa karıştırıcı olabilir. İşe girersin, deneme süresi var, derler. O sürenin bitmesi lazım; o arada uslu durmalısın. İşveren terimleri sözlüğünde "arıza çıkarmak", halk arasında hakkını aramak denen hâlden uzak durman gerekir. "Efendim benim sigorta girişim yapılmamış", dersen patron yüzünü ekşitip "senden ucuzu var, beğenmiyorsan çık git" der mesela. Koca koca insanlar oturup "beğenmiyorsan çıkar gidersin" demenin iş akdinin feshi anlamına gelip gelmeyeceğine karar vermek için günlerini gecelerini harcar. Diyelim bu düğüm çözüldü, ama sigorta girişi kısmı ayazda kaldı. Orası da işte sivil sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklı uyuşmazlıklar bilim dalının alanına girer. Ne dediniz? Her çalışan sigortalıdır NOKTA. Öyledir tabii, ama onun bildirimi var, bildirimi unutulmuşu, eksik yapılmışı var. Bildirilenin doğru olup olmadığı var, geç bildirimi var, eksik bildirimi var, yan apartmana kaydı yapılanı, adresi ağaç tepesinde çıkanı, ölüye diriyi, diriye ölüyü yazılanı var. Daha neler, neler… İşte bu devasa yumağı çözmekle meşgul kadronun gelip dayandığı koskoca bir Yargıtay Hukuk Dairesi de var tabii.

Rivayet o ki ülkelerin yüksek yargı makamları arasındaki bir nezaket ziyaretinde Avrupa’dan gelen heyete takdim sırasında bir kriz çıkmış. Krizin tercüme hatasından mı iletişim sorunundan mı kaynaklandığı ilk anda anlaşılamamış. Bizim heyet demiş ki "biz sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklı tüm uyuşmazlıkları çözüyoruz". Karşı tarafta tık yok. Anlamaz anlamaz bakmışlar. Bizim heyet ısrar edince karşı taraf "Bizde öyle bir dava türü yok" demesin mi! Aman nasıl olur, açın kitabı defteri, iyice bir bakın demişler. Bu defa sosyal güvenlikten kaynaklı akademik bir alanın da olmadığı ortaya çıkınca ortam iyice gerilmiş. Neyse görüşmeler sürmüş, mesele bir parça açıklığa kavuşmuş. Meğer kimi ülkelerde aksi mümkün olan kural yokmuş.

(ÖE/AB)

Ben kolay ölmem

"Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" demişti ya şiirin büyük ustası Ahmed Arif! O hep vurulanlardan biri de; "Biz vurulduk, biz kırıldık / Hangi dağda menekşeler göğerdi" demişti, vurulup kırılmanın 'vaka-ı adiye'ye dönüştüğü zamanlarda.

Ahmed Arif, "otuz üç" kurşun şiirini, olayın vuku’undan en az yedi sekiz yıl sonra yaşananın gündelik basına haber olmasıyla yazar. Şiir yazılarak elden ele dilden dile dolaşıp da Ahmed Arif’in başına onca ceza cefa getirdikten çok çok sonra şiirin hikâyesini sorduklarında der ki; "Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, ertesi gün Ulus gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu 33 tane senin vatandaşın! Hiçbir suçu yok! Tertemiz! Belki hepimizden daha suçsuz… Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar o kadar…"

İşte, Ahmed Arif bunları geçtiğimiz yüzyılın kırklı, ellili yılları için söyler. Söyler de ölünceye kadar hatta ölümünden sonraki yıllarda da onun şiirine dize olan "ben kolay ölmem" gündelik hayattaki katliamlarla hep rutine dönüşerek süredurur.

"Ben Kolay Ölmem" oyunundan / Fotoğraf: Şeyhmus Diken

"Ben Kolay Ölmem" 2019’da Londra sahnesinde dört yaşından bu yana İngiltere’de yaşayan Ali Has tarafından oyunlaştırılmıştı. Sahnelendiğinde çok da ses getirmişti basında hatırlıyorum.

Bir gün izler miyiz merakı hep saklı kalmıştı bende. Oyun nihayet geçtiğimiz günlerde (20 Ekim 2025) Diyarbakır’da sahnelendi. İki perde ve iki saat süren iki kişilik performans ve sahnede iki ayrı kişinin de müziğiyle.

Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın kadim dostlukları, aşkları-sevdaları, kesişen hayatları ve ikisinin şiirlerinden kesitler...

"Ben Kolay Ölmem" oyunundan / Fotoğraf: Şeyhmus Diken

Oyunun kurgusunda en çarpıcı öğe ciddi bir diaspora bakış açısı olduğu hissediliyor. Bu elbette iyi bir şey. Malum, insanın vatan topraklarında yaşarken ki ruh haliyle, uzak düştüğündeki hasretliği farklıdır. Uzaktaki daha çok bağlılık hisseder, çünkü kaybetmiştir ait olduğunu bildiği bir şeyleri.

İşte, tam da bu sebeple Ahmed Arif’in çoğu kez mısra-dize saklısında kalan, bir de kimi anılarında dile gelen ve Kürtlüğünün farkındalığı oyunda yer yer vurgulu biçimde öne çıkıyor. Cemal Süreya’nın da neredeyse itiraf etmekten adeta ürkerek kaçınan Kürtlüğü de öyle.

"Başa bela" Kürtlüklerinin zor zamanlarının izdüşümü oyunda güçlü bir kimlikle vurgulanmış. Bu altı çizilesi elbette. Ve ikisinin de aşkları, sevdaları…

Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk’ün iki saatlik oyun boyunca yerinde ve kıvamında müziği, oyunun kesintisiz akışkanlığını ve izlenme şansını pekiştirmiş. Doğrusu Cüneyt Yalaz (Ahmed Arif) ve İlker Yasin Keskin'in (Cemal Süreya) yer yer baştan sona şiir okumalarının ağır yükünü müzik rahatlatmıştı diyebilirim.

Sonuçta işin asli jürisinden geçer not alan "Ben Kolay Ölmem" iyi ki Ahmed Arif’in memleketi, Cemal Süreya'nın coğrafyasında seyircisiyle buluşmuş oldu.

Ve şairlerin bilginlerin dünyalarında bir başına ve yalnız kalanlara bir armağan gibi oldu sanki; "Ben Kolay Ölmem"...

(ŞD/AB)

Ez Eyşe Şan: Unutulan bir sesi hatırlamak

Bazı sesler ve bazı şarkılar vardır; şarkıyı biliriz ama kimin söylediğinden ya da o şarkının kime ait olduğundan haberimiz yoktur. Televizyonda bir film sahnesinde, radyoda eski bir şarkıda ya da bir düğünde yankılanır o ses ve içimizde bir yerleri sızlatır. Sonra susar, adı geçmez. Şermola Performans'ın "Ez Eyşe Şan" adlı tiyatro oyunu, tam da bu sızıya dokunuyor. Bir halkın hafızasından silinmiş, bir ülkenin kültürel belleğinde "adı anılmadan yaşatılan" bir kadını, Eyşe Şan’ı sahneye taşıyor.

Oyunu izlerken hissettiğim şey, bir kadın sanatçının yaşamına duyulan meraktan öte, bir yüzleşme duygusuydu. Eyşe Şan’ı tanımıyordum. Ama onun şarkılarını, melodilerini, hatta bazı sözlerini biliyordum. Bu çelişki, yalnızca kişisel bir eksiklik değil; politik bir meseleydi. Çünkü bu topraklarda bazı sesler, sahiplerinden arındırılarak dolaşıma sokulur. Devletin ve toplumun seçici hafızası, kimi hatırlayacağımıza, kimin adını söyleyip kimin sesini "ödünç alacağımıza" karar verir. Eyşe Şan’ı tanımamak, bir tür öğretilmiş unutuşun sonucudur.

Oyun, Eyşe Şan’ın yaşamını kronolojik bir anlatı olarak değil, duygusal bir direniş çizgisi olarak sahneliyor. Feodal düzenin, erkek egemen sistemin ve ulusal kimlik baskısının içinden bir ses yükseliyor: Kırılgan ama ısrarcı bir ses. Eyşe Şan, şarkı söyleyerek direnen, kendi kaderini yazan, kendi hikâyesinin dramaturgu olmuş bir kadındır. Sahnede onun sesinden yankılanan her melodi, kadın olmanın, Kürt olmanın, sanatçı olmanın ağırlığını taşır.

Oyunda en çarpıcı anlardan biri, Şan’ın hem halkı tarafından yüceltilmesi hem de aynı halk tarafından yargılanmasıdır. Bu ikili durum, toplumun kadınlara biçtiği dar rolleri, "sevilen ama sınırlandırılan" kadın imgesini açık eder. Feodal yapı, onun sanatını ve özgürlüğünü bastırmaya çalışır; oysa Eyşe Şan, sesini bastırmayı değil, çoğaltmayı seçer. O, kendi acısını yalnızca dile getirmez; bütün kadınların, bütün susturulmuş halkların sesi olur. Onun "ben varım" deyişi, aslında "biz varız" demektir.

Mirza Metin’in yazdığı bu tek kişilik anlatı, Berfin Zenderlioğlu’nun olağanüstü bedensel ve ses performansıyla bir tür bellek ritüeline dönüşüyor. Onun sesi, yalnızca Eyşe Şan’ın şarkılarını seslendirmiyor, o sesi kendi bedeniyle yeniden kuruyor. Bazen bir ağıt gibi titriyor, bazen bir çığlık gibi büyüyor, bazen de neredeyse fısıltıya dönüşüyor. O fısıltı, susturulmuş bir halkın tüm tarihini taşıyor. Zenderlioğlu, sahnede sadece bir oyuncu değil, hem anlatıcı hem şarkıcı hem tanık. Her şarkı, her duraksama, her nefes alış, bir duygusal kırılma noktası gibi işlenmiş. Oyunun en güçlü yanı da burada yatıyor: Seyirci, Eyşe Şan’ın acısını yalnız dinlemiyor; o acının yankısını kendi bedeninde hissediyor. Zenderlioğlu’nun sesi, müzikal bir yeteneğin ötesinde, politik bir taşıyıcılık işlevi görüyor. O sesi duyarken, Eyşe Şan’ın yalnızlığını, sürgünlerini, kaybettiği evladı Şehnaz’ın ardından dökülen gözyaşlarını kalbinizde hissediyorsunuz.

Oyunun teknik yapısı, duygusal yoğunluğu destekleyecek ölçüde sade ve işlevsel. Dekor neredeyse yok denecek kadar yalın. Bu sadelik, seyircinin dikkatini tamamen sese, bedene ve söze yönlendirmesini sağlıyor. Kostüm, Eyşe Şan’ın sahne kimliğine gönderme yapan, siyahın ağırlığıyla kırmızının sıcaklığını birleştiren sembolik bir tercih. Bu iki renk, hem yasın hem direnişin tonlarını yansıtıyor. Işık tasarımı ise oyunun ritmini belirleyen sessiz bir anlatıcı gibi çalışıyor; her kararma, her aydınlanma, bir duygu geçişini işaret ediyor. Arka planda duyulan müzikler, dengbêj geleneğinin ruhuna sadık kalınarak hazırlanmış; ama modern bir teatral anlatının parçası hâline getirilmiş. Bu bütünlük, oyunu estetik açıdan hem şiirsel hem de politik olarak güçlü kılıyor.

"Ez Eyşe Şan", Kürt bir kadın müzisyenin kimlik hikâyesi üzerinden aslında bir görünmezlik hikâyesi. Unutulan ve unutturulan pek çok kadının temsili gibi. Kendisi olmasına izin verilmeyen, yok sayılan kadınların. Çünkü bu ülkede "unutmak", genellikle doğal bir unutkanlık değil, kurumsallaşmış bir sessizliktir. Eyşe Şan’ın adı, uzun yıllar boyunca resmî tarih içinde yer bulamadı. Ama sesi, başka sanatçılar aracılığıyla dolaşımda kaldı. İşte oyunun en politik yanı da burada gizli: Biz bir halkın şarkılarını seviyoruz ama o halkı değil. Bir kadının sesine hayranız ama onun acısını, mücadelesini görmezden geliyoruz. Oysa bu ikisi birbirinden ayrılabilir şeyler değil. Eyşe Şan’ı gerçekten duymak, sadece melodiyi değil, direnişi de duymaktır.

Oyun, hatırlamanın kendisini bir eylem olarak konumlandırıyor. Sahne, bir tür bellek alanına dönüşüyor; seyirci artık yalnız izleyici değil, tanıklık eden, yüzleşen biri oluyor. O salonda otururken fark ediyorum: Eyşe Şan’ın sesiyle aramdaki mesafe, kültürel değil; politik. O sesi tanımamış olmam, sadece bir eksiklik değil, bir sistemin bana unutturmayı başardığı bir şey. Ama sahnede o kadın, o sesiyle bir kez daha ayağa kalktığında, bu unutmanın perdesi aralanıyor.

Eyşe Şan’ın yaşamı, bir kadının "kendi sesine sahip çıkma" mücadelesi olarak okunabilir. Kimi zaman aşiret baskısına, kimi zaman devletin kimlik politikalarına, kimi zaman da toplumun kadınlara biçtiği rollere karşı durdu. Kızı Şehnaz’ı kaybettiğinde söylediği ağıt, kişisel bir yas değil, tarihsel bir feryat. Kadınların yas tutarken bile nasıl susturulduklarını, o yasın bile bir direniş biçimi olabileceğini hatırlatıyor. Bu nedenle "Ez Eyşe Şan", yalnızca bir sanatçının değil, tüm susturulmuş kadınların hikâyesi gibi yankılanıyor sahnede.

Oyunun sonunda izleyiciye sorulmamış ama zihinde asılı kalan bir soru var: "Bugün Eyşe Şan yaşasaydı, onu tanır mıydık?" Cevap, ne yazık ki hâlâ belirsiz. Belki onun sesini bir dizide duyar, yine adını bilmeden dinlerdik. Ama artık bu unutuşun bahanesi kalmadı. Çünkü bu oyun, o unutuşun üzerine yazılmış bir bellek belgesi.

"Ez Eyşe Şan", sahnede bir kadın hikâyesi anlatmıyor; susturulmuş bir halkın sesini iade ediyor bize. Hatırlamak burada bir görev değil, bir sorumluluk hâline geliyor. Ve bazı sesler, susturulmak istendikçe daha çok yankılanıyor. Eyşe Şan’ın sesi de tam olarak böyle bir yankı: Unutulmaya direnen, adını yeniden kazanan, bizi kendi sessizliğimizle yüzleştiren bir ses.

(NK/AB)

Erkekler muhakkak ki ağlar

Belgeselin başında karma dövüş sanatları (MMA) klasmanında başarıdan başarıya koşan "Viking" lakaplı Geir Kåre’yi tanıyor, bembeyaz tenli, çevik ve atik vücuduna hayran kalıyoruz.

Derken derinliğini kestiremediği bir su kanalına atladıktan sonra hayatı altüst oluyor, ağır omurilik hasarından dolayı bedeninin göğüs hizasından aşağısı felce uğruyor.

Çocukluğundan itibaren ne kadar hareketli, ne kadar cesur, ne kadar "yaramaz" bir varlık olduğunu amatör aile filmlerinden idrak ettikçe paralize olmasının benliğini ne kadar sarstığını tahmin edebildiğimiz kadar ediyoruz. Üstelik dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu teşhisi konmuş olduğundan derslerinde çoğunlukla muvaffak olamadığını öğreniyor, bir öğretmenin ona "kafasız" demiş olmasından dolayı özgüveninin iyice sarsıldığı hususunda bilgilendiriliyoruz. Sınıfın karşısında bir metin okuması gerektiği zaman yerin dibine geçtiğini, beden eğitimi derslerinde ise kendini hoyratça teşhir etmekten hiç çekinmediğini de Geir’in kendisinden dinliyoruz: "Bana çok kuvvetlisin, hatta delisin dedikleri zaman mutlu oluyordum."

Yetişkin haliyle de tehlikenin sınırlarını zorladığını, buz tutmuş bir su tabakasının altından yüzüp buzu kafasıyla kırmak suretiyle oksijene kavuştuğunu görüyoruz. Bu hayat dolu, bedeniyle bütünleşmiş çılgın adamın başına gelebilecek en korkunç şey gelip onu buluyor; üstelik felcinin ümitsiz bir vaka olduğunu öğrendiğinde yaşamasının beyhude olduğunu sık sık ifade eder hale geliyor.

Uzaklarda oturan babası Aykan’la ilk karşılaşmaları sırasında birbirlerine sıkıca sarılarak ağladıkları sekansın hangi seyirciyi kayıtsız bırakabileceğini merak ediyorum.

Asabı fazlasıyla bozulmuş Geir’in akabinde birkaç defa daha ağladığını görüyoruz; lakin bir mucizenin peşinden giderek iyileşmek için dirayetle çabalayacak kadar da hayata tutunduğuna şahit oluyoruz.

Ona şefkatle eşlik eden sevgilisinin sadakatini tam manasıyla takdir edemeyecek kadar kendiyle meşgul kahramanımız istemeye istemeye de olsa, sonunda psikolojik analizlere başvurmak zorunda kalıyor.

Dövüşçü (Fighter) belgeselinin adı, Geir’in tabii ki yalnız iştigal ettiği spor dalına değil, hayata sıkıca tutunma gücüne de atıfta bulunuyor. İki kadın sinemacı Sunniva Sundby ve Mari Bakke Riise’nin adlarını  yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde gördüğümüz 2025 Norveç yapımı 82 dakikalık belgesel önce CPH:DOX’ta, son olarak da Zürih Film Festivali’nde yer almıştı.

Erkek dünyası

Çıplak vücudunu teşhir etmekten çekinmeyen Geir’in, başına gelen kazadan sonra kendini en cesur biçimde ortaya koyduğu sekans büyük bir olasılıkla anüs aracılığıyla vücuduna girmesi gereken bir ilacı tekerlekli sandalyede otururken bizzat yerleştirmeye çalışması.

Erkek bedeninin en iddialı dışavurumlarının kıyas arenalarından MMA sayesinde zaten film boyunca kasların ağırlaştırmadığı neredeyse ideal sporcu bedenlerine az çok aşina oluyoruz.

Ya film boyunca homofobik herhangi bir dışavuruma rastlamadım desem? Üstelik ortama hâkim ciddiyet sayesinde sporcuların genel manada "sululaştığını" veya "bayağılaştığını" da ne duyuyor ne de görüyoruz.

Lakin belgeselin fragmanında Geir’in erkekler arasında sık sık ifade edilen, kadınlara yönelik bir "zafer"e ulaştığını duyuyoruz. Gözümden ve kulağımdan kaçmış olabilir mi, yoksa filmin dizi olarak çekilmiş halinde yer alıp festival ortamında maçoluk taslayan kahramanımıza puan kaybettirme ihtimali olduğu için filmde istenmemiş bir sekans mı bu?

Geir’i destek amacıyla ziyaret eden seksolog doktora kendinden utandığını söyleyen ta kendisi değil miydi? Vaziyetini patetik ve gülünç bulduğunu, delirmek üzere olduğunu, her şeyi kırmak istediğini fazlasıyla kösteklenmiş Geir’den duymamış mıydık?

 

Öfkenin kökeni nedir?

Yatağa çivilenmiş Geir’in taşkın enerjisi onun olası tedavi ihtimallerine obsesif şekilde dadanmasına da yol açıyor. Trump sempatizanı olduğu kadar dönekliğiyle de tanınan Joe Rogan’ı dinlerken Geir Mel Gibson’ın Panama’daki bir tıp kurumunda derdine çare bulduğunu duyuyor. Başında, kompetanlığı rahatlıkla tartışılır Robert F.Kennedy Jr.'ın durduğu ABD Sağlık Bakanlığı’nın gölgesinde neyin güvenilir olduğu bugüne kadar görülmüş ki bu seçenek Geir’in kurtuluşuna giden yolu açsın? Tabii ki yapılan okyanus aşırı yolculuk ve astronomik masraflar hüsranla sonuçlanıyor. Akabinde o zamana kadar ona eşlik etmiş sevgilisi, hayatının sonuna kadar yanında duracağına söz verip sevgililik münasebetlerini sonuçlandırıyor.

Yatağa neredeyse çivilenmiş Geir inadına rağmen psikolog destek almaya başlıyor ve aslında MMA sporcusunun çocukluktan itibaren öfke mağduru olduğunu biz de idrak ediyoruz. Zaten şiddeti sevdiğini, lakin haksız şiddete tahammülü olmadığını bizimle daha önce paylaşmış olması da tesadüf değil. Nitekim Geir eskiden aile içi şiddete fazlasıyla şahit olduğunu hatırlayıp babasıyla yüzleşmeye karar veriyor.

Çocukken defalarca şiddete şahsen maruz kaldığını itiraf eden babası Aykan, Geir’in annesini muhtelif kereler dövdüğünü de inkâr etmiyor, lakin çeşitli mazeretler öne sürüyor. Norveç’e yeni ulaştığı o dönemde kendini çok yabancı hissettiğini, dil bilmediğini, öfkesine mani olamadığını belirtiyor. 12 yaşındayken savaşa şahit olduğunu, ailesiyle birlikte vurulmamak için yerde yattıklarını ve ayağa kalkamadıklarını hatırladığını aktarıyor. Türkiye coğrafyası olduğu tahmin edilebilecek memleketinde kurşun yağmurunun bitmesini beklerken, kafasını kaldırıp bakan bir komşularının vurularak üzerine düştüğünü de Aykan şaşkınlık içindeki oğluna anlatıyor.

Çocukluğu gözünün önüne daha net bir şekilde gelmiş Geir’in dört yaşındayken annesini teselli etmek için "Babam gibi olmayacağım!" demiş olması boşuna değil.

Aile içi şiddet

Esas kahramanı en başta olmak üzere birbirinden enteresan karakterler ve akıcı montajıyla Dövüşçü belgeseli seyirciyi ekran karşısına çiviliyor. Lakin senaryoda bazı eksiklik ve aksamalar filmin diziden devşirme olduğu hissini pekiştiriyor.

Geir daha sağlıklı bir birey olma yolunda babasıyla görüşmesini tabii ki psikologla paylaşıyor. MMA sporcularının çoğunun mazisinde aile içi şiddet olduğunu da bu vesileyle öğreniyoruz. Çocukken Geir annesinin elini tutarken babasının annesine ısrarla vurduğunu hatırlıyor. Psikolog şahsen şiddet gören çocuklara kıyasla şiddete şahit olanların daha travmatik olduğunu bizimle de paylaşmış oluyor. Ne de olsa kendine yönelik şiddette kendini koruma, direnme, kaçma veya belki karşılık verme ihtimali içgüdüsel olarak varken anne gibi bir figüre daha güçlü olan baba tarafından şiddet uygulandığında çocuğun adeta paralize olarak kendini iyice çaresiz hissettiğini, olağanüstü bir kuvvet sahibi olup babayı alt etme ihtiyacının karşılanamamasından ötürü de iyice kösteklendiğini anlıyoruz.

Görebileceğiniz en yumuşak ve sevimli dövüşçülerden Geir aslında çocukluğundan itibaren "Sert olacaksın!", "Güçlü olacaksın!", "Erkek gibi olacaksın!", "Hislerini göstermeyeceksin, o zaman adamsın!" gibi düsturlarla maçoluğa endekslenmiş, ataerkil rejimin sayısız kurbanlardan biri.

Acaba başına bu intihar benzeri kaza gelmeseydi kendine yeni bir varoluş biçimi bulmaya girişir miydi?

Coğrafyamızla derin bağları bulunan belgeselin Türkiye’de mutlaka gösterilmesini temenni ederken, kadınlı erkekli geniş bir seyirci kitlesinin gözyaşı dökeceğine eminim!

(RL/AB)

Dostoyevski’nin 'Timsah’ı: 19. yüzyıldan dijital çağa ‘yutulmanın’ konforu

Bir bürokrat timsah tarafından yutuluyor ve içeride yaşamaya devam ediyor. Dostoyevski’nin bundan 156 yıl önce yayımlanan Timsah (Krokodil) adlı eseri, ilk bakışta fantastik bir masal gibi. Ama metin derinleştikçe anlıyoruz ki, bu novella (uzun öykü) yalnızca absürt bir hikâye değil, aynı zamanda insanın sisteme nasıl gönüllü olarak uyum sağladığını hicveden güçlü bir alegori.

Bugünden bakıldığında "timsahın karnında" yaşam, neoliberal çağın bireye sunduğu sinik konfor alanlarıyla ve "güvenli" kölelik düzeniyle bire bir örtüşüyor.

Dostoyevski külliyatının ayrıksı eseri

Dünya edebiyatının en büyük romancılarından biri olarak kabul edilen Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881) denilince akla Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler geliyor. Dostoyevski tüm bu eserleriyle insan ruhunun karanlık uçurumlarını, ahlaki ikilemleri ve devlet–birey çatışmalarını derinlemesine işliyor.

Ama biliyoruz ki o yalnızca trajedi ve dramın yazarı değil; Yeraltından Notlar ve Timsah gibi eserlerinde mizahi, grotesk ve absürt bir üslubu da öne çıkarıyor. Timsah, bu açıdan külliyatında ayrıksı ama önemli bir yere sahip.

Yıllar önce okuduğum bu öyküyü geçtiğimiz günlerde Deniz Yüce Başarır’ın tavsiyeleri arasında görünce kitaplığımda arayıp buldum. Araya giren telefon konuşmalarına rağmen bir saatte bitirdim. Ardından uzun uzun düşünüp, nihayetinde üzerine yazmaya karar verdim. Bugünkü aklımla okuyunca Timsah’ı daha çok sevdim.

Kapitalizm, sansür, belirsizlik ortamı…

Önce Timsah’ın yazılış dönemine gidelim: 1860’ların Rusya’sı büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönem. Serflik kaldırılmış, Batı kapitalizmi hızla ülkeye sızmış, yabancı sermaye tartışmaları yapılıyor. Belirsizlikle dolu bir atmosfer.

Dostoyevski, abisiyle birlikte çıkardığı Epoha (Çağ) dergisinde bu çalkantılı gündemi alegorik bir öyküyle hicvetmeyi seçiyor. Timsah ilk kez 1869’da yayımlanmış ve o dönemin basınındaki “ekonomik ilke” tartışmalarına ince bir göndermeyle kaleme alınmış.

Konusu özetle; Dostoyevski külliyatına göre oldukça tuhaf: Ana karakter İvan Matveyeviç, karısı Elena ve arkadaşı Semyon ile birlikte St. Petersburg’daki Passage mağazasını gezerken sergilenen bir timsah görüyor. Merakına yenilip hayvanla alay ediyor, fakat bir anda timsah tarafından yutuluyor. İlginç olan, İvan’ın ölmemesi; timsahın karnında yaşamaya devam etmesi ve hatta kariyer planları yapmaya başlaması.

Öykü bundan sonra İvan’ın timsahın karnından çıkarılmayışını ve çevresindeki tepkileri anlatıyor.

Çağının ‘zamansız’ karakterleri

Hikayenin karakterleri, tam da yazıldıkları döneme uygun. Ama temsil ettikleri zamansız ve sınır ötesi. Ana karakterleri kısaca tanıtınca niye böyle dediğim anlaşılır olacak.

İvan Matveyeviç: Küçük bir bürokrat. Timsah tarafından yutulmuş olmaktan rahatsız değil, hatta kendine buradan bir görev çıkarıyor. İlgi odağı olmak hoşuna gidiyor. Teslimiyet ve rızanın sembolü; ama asıl meselesi "meşhur olmak". Timsahı beslerken onun da kendisini beslediğini söylüyor. İvan’ı özel olarak ele alacağız.

Elena İvanovna: Genç, telaşlı, herkesin beğendiği bir kadın. Başta kocasına üzülecek sanıyoruz; ama daha ilk günden boşanmayı, kendi geleceğini düşünmeyi planlıyor. Bireysel çıkarların toplumsal sorumlulukların önüne geçişini simgeliyor. Dostoyevski’nin onu pasif ve bencil göstermesi dönemin patriyarkal bakışını yansıtıyor ama bireycilik eleştirisinin de bir parçası.

Semyon Semyoniç: İvan’ın arkadaşı ve anlatıcı. İvan timsah tarafından yutulduktan sonra meseleyi "akılcı" yollarla çözmeye çalışıyor. İvan’ın kendisini bir dost değil, sekreter gibi kullanmasına kızıyor ama olayları içselleştiriyor. Rusya’da yükselen liberal-burjuva düşüncenin hicvedilmiş temsilcisi. Üstelik İvan’ı sevmiyor!

Timsahın Sahibi (Alman tüccar): Rusya’ya getirdiği timsahı sergileyen Alman tüccar, İvan’ın içeride oluşunu ranta çeviriyor. Onu çıkarmayı reddediyor, bilet satarak parasına para katıyor. Kapitalist pragmatizmin ve yabancı sermayenin simgesi.

Timsah (Küçük Karl): Sergilenen egzotik hayvan, yaşanan tüm absürtlüklerin merkezi. İvan’ı yutuyor ama öldürmüyor. Sahibinin gözünde bir "meta" insanlar için bir şov aracı. Kapitalizmin, bürokrasinin ve gösteri toplumunun yutucu ama yaşatan düzeninin alegorisi.

Hikayede bir de yaşlı bürokrat var. O da tahmin edileceği üzere "kamu yararı" ve "ekonomik ilke" gibi kavramlarla sistemin koruyucusu olan kesimin simgesi.

Her çağın adamı: İvan

Tabii her bir karakterleri derinlemesine analiz etmek mümkün ama esas adamımız İvan. O kalabalıkların temsilcisi. Hatta bugünkü kalabalıkların bile.

İvan, düzenin gönüllü işbirlikçisi, bir timsah tarafından yutulsa bile! Esaretten kurtulmak yerine orada yükselme hayalleri kuruyor, timsahın karnında yaşamayı "norm" kabul ediyor. Bugün yaşasa, içeriden canlı yayınlar yapan bir "içerik üreticisi" olurdu; sosyal medyada takipçi toplamak için türlü şaklabanlıklar yapardı.

Uyum. Rıza. Ve İvan. Bu kavramlar üzerinden Timsah, Black Mirror’ın "15 Million Merits – 15 Milyon Hak" bölümünü hatırlattı bana. Orada da insanlar, teknolojik ve tuhaf bir kapitalist oyun sisteminde 'bisiklet çevirerek' bir nevi köle gibi çalışıyor, karşılığında "ün" ve "haz" vadeden bir illüzyona kapılıyor. Bing ve Abi’nin sisteme adapte oluşu ile İvan’ın timsahın karnında "büyük adam" olma isteği aynı yanılsamanın farklı yüzleri…

Dostoyevski, hikâyeyi sonuçlandırmıyor; absürtlüğü doruğa çıkararak "bitmemiş" bir havada bırakıyor. Bu bitmemişlik, öykünün ironisine çok yakışıyor.

Can Yayınları’ndan Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisi ile okuduğum bu kitabı, birkaç saatinizi ayırıp okumanızı (farklı yayınevlerinden de bulabilirsiniz) ya da dinlemenizi (sesli kitap alternatifleri de var) tavsiye ederim.

Timsah’ın Türkiye serüveni

Bu arada Timsah’ın Türkiye’de dikkat çekici bir serüveni var. 1960 Darbesi’nin ardından üniversiteden uzaklaştırılan akademisyenler -147’ler- için Haldun Taner, öyküyü bir tiyatro oyununa uyarlamış. Ancak ne sahneye koyacak tiyatro ne de oynayacak oyuncu bulabilmiş. Sonunda Taner, Timsahı radyo tiyatrosuna çevirmiş ve eser yalnızca bir (rakamla 1) kez yayınlanmış.

Yıllar sonra, 2017 yılında bu kez Orhan Alkaya yönetiminde yeniden sahnelenmiş. Üstelik KHK ile ihraç edilen akademisyenlerin sesi olmak için oyunculuğu akademisyenler ve hekimler üstlenmiş.

"Timsah" 19 Haziran'da Caddebostan'da
"Timsah" 19 Haziran'da Caddebostan'da
16 Haziran 2017

Ve son olarak da Tom Basden’ın, öyküden esinle kaleme aldığı oyun 22. İstanbul Tiyatro Festivali’nde 2018 yılında sahnelenmiş. O yılın son günlerinde DasDas Sahne’de seyirciyle buluşmuş.

Oyuncunun Ünle İmtihanı: Timsah
NESRİN KARADAĞ YAZDI
Oyuncunun Ünle İmtihanı: Timsah
15 Aralık 2018

Gogol’a mı öykünmüş, selam mı çakmış?

Timsah hakkında bir ilginç bilgi de Dostoyevski'nin bu hikayede Gogol'dan esinlenmesi. Eleştirmenler, Timsah'ı sık sık Gogol’un "Burun" adlı absürt–grotesk öyküsüyle yan yana koyuyor. Bazı yorumlarda haksızlık yapıldığını düşünsem de benzerlik yok mu? Var.

İkisinde de sıradan bir bürokratın başına gelen olağanüstü ve mantıksız bir olay üzerinden toplumsal taşlama yapılıyor. Gogol Rus bürokrasisinin saçmalığını, Dostoyevski ise Batı’dan gelen kapitalist değerlerin Rusya’ya girişini hicvediyor.

Dostoyevski'ye atfedilen "Hepimiz Gogol'un Palto’sundan çıktık" sözünü hatırlatarak, ben Dostoyevski'nin Gogol’dan aldığı ilhamı bir saygı duruşu olarak okuyorum.

Bugünün dünyasında hepimiz İvan’ız!

Slogan gibi olacak ama ben de Dostoyevski’ye öykünerek bir alegori yapayım: Hepimiz İvan’ız! Hepimiz devasa bir timsahın içindeyiz!

Bu timsahın adı Küçük Karl değil: Adı kapitalizm, dijital algoritmalar ya da gözetim düzeni olabilir; fark etmez. O şey her neyse hepimizi yutmuş durumda. İçeriden konuşuyor, hayaller kuruyoruz. Timsah, varlığımızla değer kazanıyor; biz de bu esaretten kurtulmak yerine sistemin içinde ‘güvenli’ bölgemize sığınıyoruz.

Timsah’ın karnında yaşamak, Byung-Chul Han’ın dediği gibi, özgürlüğün değil; gönüllü köleliğin, kendini sömürerek sisteme katmanın en parlak örneği. Dijital ortamın sunduğu "özgür dünya" başlı başına bir yanılsama değil de ne?

Bu nedenle Timsah, incecik bir kitap ama sordurduğu soru kolay yutulur cinsten değil: "Timsah’ın midesinden konuşmaya devam etmek, özgürlük mü yoksa incelikli bir kölelik biçimi mi?"

Künye

Yazar: Fyodor Dostoyevski
Çevirmen: Ayşe Hacıhasanoğlu
Yayınevi: Can Yayınları
Ebat: 12,5x19,5 cm
Sayfa Sayısı: 88
İlk Yayın Tarihi: 1865
Özgün Adı: Krokodil
Özgün Dili: Rusça

(NK/AB)

ESMA’nın hatırlattıkları

RED dökümanter film gösterimleri için gittiğim Uruguay ve Arjantin’de etkinlikler sonrasında gezmek ve görmek istediğim yerlere gitme fırsatı buldum. Buenos Aires’te Plaza de Mayo anneleriyle tanışmayı, ESMA ve Garaj Olimpo’yu görmeyi çok istiyordum.

Arjantin’de 1976 yılında gerçekleşen askeri darbe ile Isabel Martinez de Peron iktidardan uzaklaştırılmış, yerine içinde Videla’nın da olduğu 3 generalin oluşturduğu Askeri Konsey iş başına gelmişti. Önümüzdeki yıl bu kanlı darbenin 50. seneidevriyesi. Sadece Arjantin değil, bir zincirin halkaları gibi CİA tarafından tezgâhlanan Condor Planı ile koyu bir siyasi gericilik bütün kıtayı kasıp kavurmuştu. En başta sol-sosyalistler olmak üzere on binlerce muhalif bu süreçte katledildi.

1954-1989 yılları arasında Paraguay ile başlayan askeri darbeler, Amerika’nın "Arka Bahçesi" olarak gördüğü bu kıtada sırasıyla 1964-1985 Brezilya, 1971-1978 Bolivya, 1976-1983 Arjantin, 1973-1985 Uruguay ve 1973- 1990 yıllarında Şili’de devam etti. Bu süreçte birbirleriyle iş birliği yapan diktatörlüklerin 60 binden fazla insanın öldürülmesinden sorumlu oldukları biliniyor. Bu zincirleme askeri diktatörlükler bir tesadüf değildi.

Milton Friedman’ın ekonomik modeli olan Monetarizm Şili için ilk deneydi. Geleneksel tarımın yok edilmesi ve kırların kentlere göçü büyük bir işsizler ordusu yaratmış, sermaye için ucuz iş gücü dönemi başlamıştı. Neo liberal politikaların uygulamaya sokulduğu bu süreçte kitle hareketlerine yer yoktu. Sendikaların işlevsiz bırakıldığı, sol-sosyalist örgütlerin ezildiği, toplumsal muhalefetin bir bütün olarak susturulduğu bir ortam yaratılmak isteniyordu.

1975 yılında Şili’nin başkenti Santiago’da bir araya gelen ülke yöneticileri, kendi sınırları içinde rahatlıkla operasyon yapma ve bilgi paylaşımı konusunda anlaşmaya vardılar. Condor Planı’nın motor ülkeleri olarak Şili, Arjantin ve Uruguay öne çıkıyordu. Bu ülkeler içinde Arjantin diktatörü Jorge Rafael Videla, vahşi uygulamaları nedeniyle adından en çok bahsedilen kişi oldu. Videla, daha sonra kendi döneminde işlenen insanlık suçları nedeniyle birkaç kez yargılanıp küçük cezalara çarptırıldıysa da 2010 yılında 31 sol görüşlü mahkûmun Cordoba’da bulundukları cezaevinden alınarak kurşuna dizilmelerinden birinci derece sorumlu tutularak ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Sadece Videla değil o dönemin sorumlularından 30 kişiye daha değişik hapis cezaları verilmişti.

Arjantin’de diktatörlük döneminde sorumluluk almış, işkence ve kaybetme suçları işlemiş olanlar hakkında hala davalar ve soruşturmalar devam ediyor. 2017’nin son ayında Buenos Aires’te "ölüm Uçuşları" yapan uçakları kullanan 3 pilot, insan hakları savunucularının uzun uğraşları sonrasında yargılandıkları mahkemece ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardı. 17 Mayıs 2013 yılında cezaevindeki hücresinde öldüğünde Videla 87 yaşındaydı. Videla için hiçbir tören yapılmasına izin verilmedi. Nereye gömüldüğü bile bilinmiyor. Arkasında 30 bin kayıp, on binlerce insana yapılmış işkence, tecavüz ve diktatörlük mağdurlarının en az 400 çocuğunu kaçırarak rejim yanlısı ailelere verilmesi, binlerce mal-mülke el konulması, yağma, talan ve kirli bir geçmiş bırakarak gitti.

ESMA

Buenos Aires’te son iki günümü askeri diktatörlüğün kirli gaddarlıklarının sergilendiği hafıza merkezlerini gezmeye ayırdım. ESMA (Deniz Kuvvetleri Mekanik Okulu) bunların en büyüğü ve gezmek için en iyi düzenlenmiş yerdi. Kapıda beni karşıladılar. Binayı tanıtan bir krokide işkence, sorgu odaları ve ölüm yolculuğuna çıkartılanların tutuldukları yerler işaretlenmişti.

ESMA’da sorgulanan binlerce insandan 5000 kişi kaybedilmişti. Büyük çoğunluğu "ölüm yolculuğu" denen Skyvan PA-51 kargo uçaklarıyla Güney Atlas Okyanusu’nun karanlık sularına atılıyordu. Şimdi bu uçak Esma’da sergileniyor. Kapının girişinde ziyaretçileri karşılayan yazıda şunlar yazılı:

"Bu tur sizi eski Deniz Kuvvetleri Mekanik Okulu’nun tarihini farklı dönemler boyunca yeniden inşa etmeye davet ediyor. Son Arjantin diktatörlüğüne odaklanan tur, aynı zamanda orijinal işlevlerinin boyutlarını ve bir anma merkezi olarak yapısının önemini de ele alıyor. Tarih turu, gelecek nesiller için hafıza ve insan hakları konusunda eleştirel ve öz eleştirel düşünmeyi teşvik etmemizi sağlıyor."

Çok geniş bir alana kurulu Deniz Kuvvetleri Mekanik Okulu, (ESMA) darbe sonrası operasyonel gizli gözaltı ve sorgu merkezi haline getirilmiş ama Arjantin genelinde 750’den fazla irili ufaklı böyle işkence merkezi olduğunu yine ESMA’da dağıtılan broşürden anlıyorsunuz. Operasyonlar gece yarısı başlayıp sabahın ilk ışıklarına kadar sürüyormuş. Önceleri sol-sosyalist militanlar, sendikacılar, öğretmen, gazeteciler ve entellektüellerle başlayan operasyonlar; işkence altında alınmış yeni bilgilerle ve ihbarlarla halka halka yayılarak devam etmiş.

Lıbertador caddesindeki kapıdan giren arabalar bahçenin içinden geçerek Subay lojmanları olarak bilinen 3 katlı binaya yakın bir yerde park ediyor, gözaltına alınanlar gözleri bağlı olarak binaya sokuluyor ve önce binanın altındaki geniş salonda tutuluyorlar sonra da 2. ve 3, kattaki hücrelere dağıtıyorlar. Birde binanın arkasındaki açık alandan merdivenle inilen geniş bir mahzen var. İşkenceli sorguların yapıldığı yerlerden birisi de burası. Arabaların park edildiği yer ise hemen yandaki caddeden iyice izole edilerek kaldırım taşlarıyla örülen bir duvarla görünmez kılınmış. İşkence yöntemleri bütün diktatörlüklerde uygulananlardan farksızdı.

CİA bütün sorgu deneylerini buraya da eksiksiz aktarmış. Panama’da "Amerikalar Okulu"nda eğitilen asker ve polisler bütün askeri diktatörlüklerde rol oynamıştı. Arjantin genelinde operasyonlarda para ve değerli eşyanın yanı sıra televizyon ve buzdolaplarına da el konulmuş. Bunun için özel depolar ve bunların satışından elde edilen paralar için ortak kasalar kurmuşlar. Bunu Garaj Olimpo ve SIDE’nin (Devlet istihbarat Sekreterliği) kullandığı Otomotiv Orletti’de dinledim, kanıtlarını gördüm.

Siyasi şubede toplamda 40 gün kalmış ve işkenceli sorgulardan geçmiş biri olarak anlatılanlar, orada okuduklarım ve gördüklerim beni hızla yıllar öncesine götürdü. Kilometrelerce uzakta 1982 yılında İstanbul Gayrettepe Siyasi Şube’yi bana hatırlattı. Kurbanların tutuldukları hücreler temsilen yeniden yapılmış. Çünkü hem ESMA, hem Garaj Olimpo, hem de Automotores’de işkence alanlarının izlerini silmeye çalışmışlar. Hücreler yıkılmış, gizli gözaltı merkezine ait materyaller yok edilmeye çalışılmış ama izler tanıkların anlatımıyla belirgin biçimde yeniden ortaya çıkartılmış.

Sağ kurtulan ve daha sonra darbeciler ve işkenceciler hakkında açılan davalarda tanıklık eden yüzlerce insanın anlatımları var. Bunların bir kısmını duvarlardaki panolarda okuyorsunuz ve bunlar suratınıza çarpıyor. 1976 yılında 1,5 ay ESMA’da kalan Mirta Perez’in 2013 yılının Nisan’ın da darbecilerin birleştirilmiş davasındaki tanıklığı şöyle:

"İşkence her zaman mukoza ve hassas bölgelere yapılıyordu. Bu korkunç derece aşağılayıcıydı. Tecavüzlerde aşağılayıcıydı. Çünkü ilk başta size anlattığım gibi o sandalyede gözlerim bağlı oturuyordum ama sonra zamanla, ne kadar zaman geçti bilmiyorum, beni yatağa bağladılar. Temiz bir yataktı beni oraya kelepçelediler. Rahatlamamı beklediler ve bana tecavüz ettiler. Hep aynı insanlardı ve sanırım geceydi..."

İkinci ve üçüncü kattaki odalarda gezerken odalara konmuş video enstalasyonlarda mahkemelerde yapılan tanıklıkları izliyor, dinliyorsunuz. Bu merkezlerde yıllarca tutulan insanlar var. Hamile olanların çocuklarını doğurmaları bekleniyor, muhtemel ki daha sonra onları "ölüm uçuşu" bekliyor. Gözaltındaki insanların malına mülküne sahte belgelerle çökülüyor. El konulan araçlar boyanarak ve sahte plakalarla ESMA’nın hizmetinde kullanılıyor. En yaygın kullanılan arabalar, Peugeot-404 ve Ford- Taunus. Duvar panolarında bilgilerin ve tanıklıkların suçun ortaya çıkmasında ve faillerin yargılanmasındaki önemi tekrar tekrar anlatılıyor. Bir çarpıcı tanıklık ise şöyle:

"Victor Basterra, Peronist Taban Hareketi’nin bir üyesiydi. 10 Ağustos 1979’da yasadışı bir şekilde gözaltına alındı. 3 Aralık 1983’te denetimli serbestlik kapsamında serbest bırakılıncaya kadar ESMA’da tutuklu kaldı. Grafik tasarımcı olarak deneyimi nedeniyle İstihbarat Departmanı’na bağlı bu bodrum katında faaliyet gösteren dokümantasyon bölümünde çalışmak zorunda bırakıldı. Orada ordu için sahte belgeler oluşturulması gerekiyordu. Basterra gizlice fotoğraflar çekti. Bazı belgelerin kopyalarını saklamayı başardı. Bu belgeleri ışığa duyarlı malzeme kutularının içinde muhafaza etti. Ayrıca tutuklananların negatif fotoğraflarını da saklamayı başardı. Geçici tahliye izni verildiğinde bu belgeleri ve fotoğrafları dışarıya çıkarttı. 1985 yılında "Basterra Raporu" olarak bilinen materyali basına açıkladı. Cuntalar Davası mahkemesine sunduğu bu dosya ile birçok işkenceci ve katilin yüzünün görülmesini ve ceza almalarını mümkün kıldı. İfadesinin içeriği aynı zamanda gizli merkezin işleyişinin nasıl olduğunu belgelediği gibi, bugün hala adalet için ilgi çekici ve delil teşkil etmektedir."

Garaj Olimpo

Buenos Aires’in Floresta mahallesinde geniş bir arazi üzerine kurulu "Federal Polis Otomotiv Bölümü"ne ait eski bir otobüs garajından bozma Olimpo’yu bulmam zor olmadı. Kapıdaki enformasyon görevlisine kendimi tanıtınca idare bölümünden Maria ve Martina’yı çağırdı. Bir gün önceki ESMA ziyaretimden haberdarlardı ve beni tanıyorlardı. 1980 Askeri darbesi sonrasında cezaevinde 6 yıl yatmış ve İstanbul siyasi şubede sorgulanmış olmam aramızda bir tür yakınlık yaratmıştı. Sıkıca sarıldılar bana. Hafıza ve bellek mekanlarında çalışanlar sol görüşlü muhalif insanlardı. Bana Kürt hareketinin durumunu sordular. Gelişmeleri takip etmeye çalışıyorlardı.

Olimpo’nun gizli bir sorgulama merkezi haline getiriliş sürecini ve 1978 Ağustos’undan 1979 yılının ocak ayına kadar geçen 6 aylık sürede 500 insanın kaçırılarak buraya getirildiğini, kayıt dışı olarak sorgulandığını ve bunların büyük bölümünün kayıp olduğunu belirttiler. 6 ay gibi bir sürede burasının faaliyete son vermesinde 1978 yılında Arjantin’de oynanan Dünya Kupasının önemli rolü olduğunu söylediler. Dünya kupası için uluslararası medyanın Arjantin’de bulunması bu konuyu aktüel hale getirmiş ve Olimpo’nun deşifrasyonu sağlanmış. Kurtulanların sayısı 90 kişi imiş ve dönemin sorumlularıyla ilgili açılan 5 davanın sonunda yargılanan failler ceza almışlar. Çok yüksek ve etrafı açık bir Pazar yerini andıran çatının altına sorgucular onlarca hücre yapmışlar. Kamyonet kasalarında gözleri bağlı getirilen muhalifler nereye geldiklerini anlayamıyorlarmış. Hemen girişte "gazino" dedikleri yerde ise operasyonlarda yağmalanan yüzlerce televizyon ve buzdolabının tutulduğunu söylediler. İşkenceli sorguların, yıkılan ama izleri belli olan hücreler bölümünde yapıldığını anlattılar.

Garaj Olimpo, hafıza mücadelesine kendini adamış bir grup mahalle sakini, gözaltı merkezinden sağ kurtulanlar, kayıp yakınları ve insan hakları örgütlerinin mücadelesi sonrasında "devlet terörizmi tarafından işlenen suçların tarihin hafızasında yeniden canlandırılması ve insan hakları ile demokratik değerlerin teşviki için bir alan" olarak kayda geçmiş. Cumhurbaşkanlığı Ofisi ve Buenos Aires Şehir Yönetimi arasında imzalanan anlaşma ile de bu resmiyet kazanmış.

Aslında Olimpo ile ziyaretlerim bitmişti ama bana "Automotores Orletti" (Orletti Otomotiv) adıyla bilinen bir gizli operasyon merkezinin çok yakında olduğunu ve orayı da görmemin iyi olacağını söylediler. Telefonla arayıp bilgi verdiler ve benim geleceğimi söylediler.

Automotores Orletti (SIDE)

Tabelasında, Hafıza ve İnsan Haklarının Geliştirilmesi İçin Alan yazan yeri bulmam zor olmadı. Gösterişsiz, tren raylarına bakan tek katlı kepenkli bu yere dışardan bakıldığında herhangi bir işyeri olduğu sanılabilir. Beni kapıda karşılayan Ricardo Maggıo önce bu bina ile ilgili bilgi verdi:

"Eski gizli gözaltı, işkence ve imha merkezi olan burası, devlet terörizminin hafızasının ve Latin Amerika'daki Hafıza, Hakikat ve Adalet mücadelesinin araştırılması, yaygınlaştırılması ve inşası için bir alan teşkil ediyor. Birinci Ordu Kolordusu'nun 601. İstihbarat Taburu ile iş birliği içinde Devlet İstihbarat Sekreterliği'nin (SIDE) kontrolündeki üssü olmuş. Buenos Aires'in Floresta semtinde, Sarmiento tren raylarının karşısında bulunan bu eski otomobil tamirhanesi ve iki katlı aile evi, gizli merkez kurmak için SIDE ajanları tarafından kiralanıp yenilenmiş. Bu merkez, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Paraguay ve Uruguay'ın baskıcı örgütlerinin yasadışı eylemlerini organize ettiği ve bölge ülkelerindeki halk militanlarının ve siyasi liderlerin kaçırılması, takas edilmesi, kaybolması ve öldürülmesini koordine ettiği suç anlaşması olan Condor Operasyonu'nun Arjantin'deki ana üssü olarak işlev görmüş."

Alt kattaki geniş alan 15 aracın rahatlıkla sığabileceği büyüklükte idi. Bu operasyon merkezine getirilerek kaybedilen 33 Uruguaylının fotoğraflarının olduğu pano dikkatimi çekti. İçerden üst kata bir merdiven uzanıyordu ama dışarıya çıkıp bir başka binaya giriyor gibi yandan üst kata çıktık. Burası küçük bir aile evi gibiydi ama mutfak bölümünden arka tarafa açılan kapı ile 3 oda ve büyük bir salon gözaltı ve sorgu merkezi olarak kullanılmış. Ricardo odaları tek tek gezdirip işlevlerini anlattı. Buradan kurtulan az sayıdaki mağdurun tanıklıkları ile bütün bilgiler kayıt altına alınmış. Bu gizli gözaltı merkezinde insanlar en fazla 15 gün süreyle tutuluyormuş. Bu süreden sonra bilgi alamayacaklarını düşünüyorlarmış! Daha sonrası ise muhalifler farklı yöntemlerle kaybediliyormuş! Varilin içine koyarak üstüne beton döküldüğünden bile söz edildi! 

Gizli ve yasadışı bu merkezlerde yasal bir takip yapmak, ifade almak, savcılık ve mahkeme süreçleri işletmek gibi bir amaç güdülmediği çok belliydi. İnsanlar buraya kaçırılarak getiriliyorlardı. Esas amaç bilgi almak ve imha etmekti. Üst katta tren raylarına bakan ve 30 civarında insanı alacak büyüklükteki bir odanın sol tarafında üstte gözetleme camları ve kapının karşısındaki duvarda sayısız kurşun delikleri vardı. Ricardo "çömel dedi" oturan birinin 20-25 cm üstünden başlıyordu kurşun delikleri. Bana bunu anlatmak istiyordu. Arada odaya girip oturan ya da çömelmiş insanların başları üzerinden silahla tarayıp ne tepki verdiklerine bakıyorlarmış. Gözaltındakilerin hepsinin gözlerinin bağlı olduğunu tahmin ediyorsunuzdur. Yukarda tavana asılı olan borular ve ipler son derece tanıdık geldi bana! Diğer bir oda da ise duvar boyunca 4 ayrı düzenekten kablolar sarkıyordu!

Odaların ikisinde de birisi duvara gömülü diğeri ise taşınamayacak büyüklükte para kasası vardı. Ricardo bu kasalara operasyonlarda ele geçirilen para, değerli eşyalar ve el konulan televizyon ve buzdolapların satışından elde edilen gelirlerin konduğunu, sonra istibarat subaylarının bunları kendi aralarında paylaştıklarını anlattı. Gayrettepe’de tezgâhta iken yeni alıp giyemediğim pantolonumu ve babamın bana verdiği çakmağı gözbağının altından sorgucuların üstünde görmüştüm. Gördüklerim neydi ki? Bütün operasyonlarda el koydukları para, değerli eşyaların haddi hesabı yoktu! Kilometrelerce uzakta bunları hatırladım. Yakında bir okul olmalıydı, bahçeye çıkmış onlarca küçük çocuğun bağrışları geliyordu. Onların sesi geliyorsa, işkence altındaki insanların sesleri de dışarıya gidebilirdi. Ricardo "elbette duyuluyordu" dedi. Topluma korku salmak, sindirmek, tedirginlik yaratmak ve sessiz kalınmasını sağlamak bütün diktatörlüklerin ortak özelliğiydi. "Kimi kime şikâyet edecekler ki, onlarda kaçırılabilir hatta yok edilebilirdi" sözleri durumun vahametini anlatıyor sanırım.

Daha sonraları Plaza De Mayo anneleri olarak tanınan ve kaybedilen yakınlarını aramak için Başkanlık Sarayı’nın bulunduğu alanda 1976 yılının sonlarından itibaren buluşup seslerini duyurmaya çalışan kayıp yakınlarının da kaybedilmesi, gaddarlığın sınırlarını belirsiz hale getirmiş. Careaga, 16 yaşındaki hamile kızı Ana María’nın kayboluşunu ihbar etmesinin ardından kendisi de kaçırılmış ve iki Fransız rahibe ve diğer dokuz kişiyle birlikte 14 Aralık 1977 gecesi şehirdeki havaalanından kalkan bir Skyvan PA-51 kargo uçağından Okyanusa atılmış. Careaga’nın cesedi, diğer iki Plaza de Mayo annesi Azucena Villaflor ve María Bianco ile birlikte altı gün sonra kıyıya vurmuş ve kimsesizler mezarlığına gömülmüş. Kemiklerin kime ait olduğu ancak DNA testiyle 2003 yılında belirlenebilmiş. Mahkeme Arrú ve D’Agostino’nun üç saatlik bu uçuşta pilotluk yaptıklarını belirlemiş. Bu arada uçak Amerika, Miami’de yeni sahibinde bulunmuş ve 1977 yılına ait bütün orijinal uçuş seferleri de bozulmadan kayıt altında kalmış. Uçağı kullanan üç askeri pilota ömür boyu hapis cezası verilmiş. Uçağın ESMA’da sergilendiğini yazmıştım.

Bellek ve hafıza merkezleri

Gezme fırsatı bulduğum ESMA, Garaj Olimpo ve Otomotiv Orletto, Arjantin’deki Askeri Diktatörlük uygulamalarının insanlık dışı, kirli örnekleriyle doluydu. Şimdi bu binalar kamulaştırılmış ve tarihi mekanlar olarak hafıza merkezleri haline getirilmiş. İnsan hakları mücadelesi için kullanılan ofislerde diktatörlük dönemine ait işlenen suçlar araştırılıyor. Hala cezaevlerinde üst düzey ordu ve polis mensupları işledikleri bu suçların cezasını çekiyorlar. Yeni deşifrasyonlarla davalar açılıyor ya da ölmüş failler teşhir ediliyor. ESMA’da onlarca ortaokul, lise talebesi, halktan insanlar gördüm. Rehberler onlara burada olup bitenleri anlatıyorlardı. Hafta sonları daha da kalabalık ziyaretçi gruplarının geldiğini söylediler. Devlet suç işlemez, devlet katil olmaz ezberi burada bozulmuş. Devlet terörizmi tarafından işlenen suçların tarihin hafızasında yeniden canlandırılması ve insan hakları ile demokratik değerlerin teşviki için bir alan olarak bu mekanlar kayda geçmiş, sorumlular, hem de devlet başkanlığı düzeyinden üst düzey general ve polis şeflerine kadar yargılanıp hüküm giymişler. Arjantin’deki askeri diktatörlük sadece sol-sosyalist örgüt üyelerini, sendikacıları, entelektüelleri, yazarları ve Peronistleri değil, insan hakları savunucuları, kiliselerden rahip ve rahibelere kadar uzanan bir kaybetme politikası izlemiş. Karşı çıkan, itiraz eden kim varsa diktatörlüğün gadrine uğramış.

Arjantin, darbe döneminin sona erdiği 84'lerden sonra bu yüzleşme ve hesap sorma noktasına nasıl geldi? Bu konuda Türkiye’de en kapsamlı çalışma 11-15 Nisan arasında Arjantin’e bir çalışma ziyareti gerçekleştiren "Hakikat, Adalet ve Hafıza Çalışmaları" grubu adına Nazan Üstündağ’ın kaleme aldığı rapordur. Bunun okunmasını salık veririm. Sol-sosyalist çevreler tarafından yeterince bilinmeyen bu rapor; darbecilerin kendilerini koruma ve işledikleri suçları örtme çabalarını ve yargılama süreçlerinin hangi aşamalardan geçtiğini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

Türkiye hangi noktada

12 Eylül Askeri Diktatörlüğü'nün üzerinden 45 yıl geçti. Sol-Sosyalist örgütler Latin Amerika’da ne olup bittiğine bakabilselerdi, 80 darbesi ile onları neyin beklediğini anlama şanları olabilirdi.

1984 yılında başlayan Kürt savaşı, şimdi bir çatışmasızlık dönemi yaşıyorsa da hala bu konuda bir barış sağlanabilmiş değil. 2011 Anayasa Referandumu öncesi ve hemen sonrası rejim geçmişle yüzleşiyormuş gibi yaptı ama bu konuda tek adım atmadı. Çünkü o zaman referanduma sunulan anayasa konusunda geniş desteğe ihtiyaç vardı ve İleri Demokrasi masalı anlatılıyordu. Uzun yıllara dayanan işkence uygulamaları ve hukuksuzluklarla ilgili hiçbir somut cezalandırmaya gidilmeli. O dönemde fail olarak görülen hatta aldıkları küçük cezaları konforlu cezaevlerinde yatarak çekenler, bugün hala devlet katında muteber durumdalar.

Kürt Özgürlük Hareketine karşı sürdürülen savaşın kirli bir hal alması ise çok zaman önceleri oldu. İHD verilerine göre 1989-1999 arası on yılda 1964 kişi faili meçhul olarak katledildi. Ortada fail yok, ceza yok. İşkence merkezleri -ki bunlar esas olarak siyasi polis merkezleridir- ya yıkılıp yeniden yapıldı ya da tamamen yıkıldı. Faili meçhullerde kullanılan beyaz Torosların fotoğrafları asla olmaması gereken yerlerde duruyor. Yani demem o ki önümüzde yürümemiz gereken uzun yollar, yıllar var. Enseyi karartmadan…

(KA/AB)

Ekim Devrimi’nin kadınları: Ulyanov kız kardeşler

Moskova halkı, 1924 kışının ağır koşullarıyla mücadele ederken bir haber yayıldı telgraftan. Yaşlı bir telgrafçı ağır ağır bildiriyordu haberi. “... dün Gorki’de öldü...” Yazdıklarına kendi de inanamıyor olacak ki “Satırlara üç kez hızla göz gezdirdi, ama sözcükler inatla, ısrarla”tekrarlıyordu… “Yaşlı adam ayağa fırladı, helezon şeklindeki şerit tomarını havaya kaldırdı, gözlerini şeride dikti. İki metrelik şerit, bir türlü inanamadığı şeyi doğruluyordu. Ölü gibi bembeyaz yüzünü arkadaşlarına çevirdi ve arkadaşları onun korku dolu haykırışını duydu: “Lenin ölmüş!”. (Ve Çeliğe Su Verildi)

Sokaklarda fısıltıyla başlayan acı haber hızlıca tüm ülkeye yayılmış, ertesi sabah ise radyoda tüm dünyaya duyurulmuştu. Lenin’in ölümünün ardından, Sovyetler’in en önemli ve yüksek satışlı günlük gazetesi Pravda’da Ulyanov ailesine dair bir gerçek de gözler önüne serilmişti: Gazetenin kıdemli editörlerinden Mariya Ulyanova meğer Lenin’in kız kardeşiymiş!

Pravda’nın 26 Ocak tarihli yayınında gazeteci-yazar Mihail Efimoviç Koltsov, Lenin’in uzun mücadele yılları boyunca kız kardeşi Mariya Ulyanov’un onun yanından hiç ayrılmadığını, ona hep destek olduğunu yazıyordu. Birkaç gün sonra, yine Pravda’da, cenazeye dair bir anlatımda Anna Ulyanov’dan“Lenin’in ablası” diye bahsediliyordu. Pravda çalışanları da dahil, herkes şaşkınlıkla okuyordu bu satırları. Anna ve Mariya Ulyanova isimlerine yabancı değillerdi elbette. Her iki kadın da yıllarca başta Pravda olmak üzere birçok yayın için çalışmış ve yaşamlarını mücadeleye adamış devrimcilerdi.Şaşırtıcı olan, Lenin ile akrabalıklarıydı. O güne kadar sadeceyakın çevrede bilinen bu akrabalık, Lenin’in ölümü sonrasında herkesçe bilinir olmuştu.

Oysa bazı tarihçiler, yaşamlarını mücadeleye adamış bu kadınları yalnızca “Lenin’in sadık destekçileri” olarak andılar,onların kariyerlerine şüpheyle bakarak konumlarını erkek kardeşleri sayesinde elde ettiklerini yazdılar. O halde,devrimin her safhasında aktif olan bu kadınların katkıları “Lenin’in gölgesinde” bırakılıp göz ardı edilebilir mi?

Rus devrim tarihi ve bu devrimde kadınların rolü üzerine çalışmalar yürüten Katy Turton “Unutulmuş Yaşamlar” kitabında, Ulyanov ailesinin bütünleşik tarihine katkı yaparak kız kardeşler Anna, Olga ve Mariya’yı yalnızca Lenin’e sundukları yardım ve destekle anılmaktan kurtarıyor, onları bağımsız politik kişilikler olarak inceleyip Rus devrim tarihinde hak ettikleri konuma yerleştiriyor.

Ulyanov Ailesi

Lenin’in annesi Mariya ile babası İlya, çocukları üzerinde eşit etkiye sahip ebeveynlerdi ve çocuklarının eğitimine çok önem veriyorlardı. O günlerde, eğitim sisteminde yerleşik cinsiyetçilik hâkimdi, dolayısıyla kız çocuklarının eğitim alması yaygın değildi. Ancak anne-baba, kızları Anna, Olga ve Mariya’nın erkek kardeşleriyle aynı eğitim fırsatlarına sahip olması gerektiğini düşünüyorlardı. Eğitim sistemindeki cinsiyetçilik kız kardeşlerin önüne engel çıkarsa da, Ulyanov ailesinin tam desteğiyle üç kadın da eğitimlerine devam etti.

“Hiçbiri eğitimini tamamlayamasa da bunun nedeni aile baskısı ya da akademik başarısızlık değildi. Anna, erkek kardeşinin Çar’a suikast girişiminin ardından okuldan atıldı, Olga okuldaki ilk yılının sonunda öldü ve Mariya’nın eğitimi ise önce büyük kardeşlerinin devrimci faaliyetleri, sonra kendisinin de bu harekete katılmasıyla kesintiye uğradı.”

Ulyanov kardeşlerin üniversiteye başladığı 1883-93 yılları, politik ve toplumsal huzursuzluğun hâkim olduğu bir dönemdi. Bu durum onların devrimci fikirler ve yapılarla tanışmasınıkaçınılmaz kılıyordu. Her ne kadar Lenin, kardeşler arasında önemli bir figür olsa da mutlak hâkimiyet onda değildi, her biri politik bağlantılarını üniversite yıllarında kendileri oluşturdu. Farklı yerlere sürülseler bile birlikte mücadele ettiler. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ndeki bölünmeden sonra Lenin’in önderlik ettiği Bolşeviklerin saflarında yer aldılar ve ilişkileri, temelde aynı inançları paylaşan politik yoldaşlık şeklinde devam etti. Ulyanov kardeşlerin mücadeleci ruhlarına anneleri Mariya Aleksandrovna da eşlik ediyordu. Kocası İlya’nın erken ölümü sonrası çocuklarına tek başına ebeveynlik yapan Mariya, yaşamının sonuna dek çocuklarının devrimci faaliyetlerine destek oldu.

Tutkulu bir devrimci: Anna

Kız kardeşlerin en büyüğü Anna, yaşamı boyunca kardeşlerinin sorumluluklarını paylaştı, onların geleceklerine ilişkin kararlarla yakından ilgilendi. Bu mücadeleye, o da kardeşleri gibi üniversitede katılmıştı. Ulyanov kardeşler arasındaki politik bağ çok güçlüydü. Sık sık kitap ve fikir alışverişinde bulunmaları politik görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Örneğin Anna, Marx’ı ilk kez Aleksandr’ın kendisinden Marx’ın din ile ilgili bir makalesini çevirmesi için yardım isteyince okumuştu. Ayrıca yaşlarının birbirine yakın olması sebebiyle Aleksandr’a çok düşkündü. Aleksandr, 1887 yılında Çar’a suikast planlamaktan idam edilmişti. Anna, Aleksandr’ın idamından sonra hiçbir zaman tamamen toparlanamadığını yazıyordu:

“Kardeşim hayatımda o kadar özel bir yere sahipti ki, uzun yıllar, anılarımı kaydetmek benim için eski yaraları fazlasıyla yeniden deşmek gibiydi ve bu nedenle de olanaksızdı.”

Anna, Privoljskaya gazeta (Volga Bölge Gazetesi), Pravda(Gerçek), Prosveşçeniye (Aydınlanma), Rabotnitsa (İşçi Kadın) isimli birçok gazete ve dergide çalıştı. Yazarın ifadesiyle, Anna’nın içinde bulunduğu gazete çalışmaları arasında onun devrimci faaliyete yaklaşımı hakkında net fikir veren Rabotnitsa’ya yaptığı katkıdır. İnessa Armand’ınöncülük ettiği Rabotnitsa, Bolşeviklerin Rusya’daki kadın işçilere seslenen ilk yayınıdır. Anna, gazetenin Rusya’da kurulmasına katkı sunarak yayın kurulunda yer aldı. Sovyet rejiminin ilk yıllarında ise çocuk refahı konusunda faaliyet yürüterek, Çocukları Koruma Dairesi başkanlığını üstlenmişti. İşçi ailelerinin kötü yaşam koşullarıyla yakından ilgileniyor, çocukların cesur ve bağımsız bireyler olarak yetişebileceği alanlar için mücadele ediyordu. Sonraki yıllarda Ekim Devrimi ve Rusya Komünist Partisi Tarihi Komisyonu’nda (Istpart) çalışmaya başlayan Anna, başarılı bir faaliyet yürütüptutkuyla mücadele etmişti.

Dürüst, yorulmak bilmez bir eylemci: Olga

Kız kardeşlerin ortancası Olga, Petersburg’da üniversite eğitimine başladıktan kısa bir süre sonra 1891’de tifodan ölmüştü. Olga hakkında yazılanlar onun devrimci eğilimlerinden ya da mücadeleye olan katkılarından çok bahsetmez. Oysa abisi Aleksandr’ın idamı, onu devrimci faaliyetlere katılmaya teşvik etmişti ve kısacık ömrünü mücadele ederek geçirmişti. Olga’nın ölümünden sonra arkadaşının, erkek kardeşine yazdığı mektupta “Ulyanova’nın gidişiyle Rusya dürüst, yorulmak bilmez bir eylemcisini kaybetti demek yanlış olmaz” diyordu.

Lenin 1893’te Petersburg’a taşınınca Olga’nın politik ilişkilerinin izini sürmüştü. Dolayısıyla Olga, Lenin’in Petersburg’daki devrimci toplulukla bağlarını sürdürmede önemli bir rol oynadı. Olga’nın erken ölümü Ulyanov ailesini bir kez daha sarsmıştı. Yaşamış olsaydı hiç şüphesiz kızkardeşleri Anna ve Mariya gibi gelecek yıllara yayılan devrimci faaliyette “dürüst, yorulmak bilmez bir eylemci” olarak yerini alacaktı.

Devrimin askeri: Mariya

Kız kardeşlerin en küçüğü Mariya, babası ve abisi Aleksandr öldüğünde yaşı oldukça küçüktü. Babasının etkisini az hissettiğini ve abisi Aleksandr’ın ölümünün nedenini anlayamadığını hatırlayacaktı. Dolayısıyla aile içerisinde yakın ilişki kurduğu ilk erkek, “hayatım boyunca üzerimde çok büyük bir etkisi oldu” diye bahsettiği Vladimir’di.

“Vladimir İlyiç’e karşı bir anlamda tamamen özel duygularım vardı: bir tür tapınmayla birlikte içten bir sevgi. (…) Bana hiç sert davranmazdı, tam tersine, ailenin en küçüğü olarak beni şımartırdı.”

Devrim yıllarında kitlelere ulaşmak için en önemli araçlardan biri de Zvezda’nın yerini alan günlük gazete Pravda’ydı. Mariya da ablası Anna gibi uzun yıllar Pravda için çalıştı ve devrimden sonra gazetenin yönetici sekreteri oldu. Pravda’nın onuncu yılına özel yazılan bir makalede, “Pravda’nın örgütçü ruhu”, “devrimin askeri” yazıyordu Mariya için. Yönetici sekreterliğini aşan görevleri onun Bolşevik rejimindeki politik rolünü gösteriyordu. Sonraki yıllar öncelikli faaliyet alanını değiştirerek, okuryazar işçi nüfusuna kendini ifade etme olanağı sunan Rakbor hareketinin geliştirilmesine katkı sağladı. Sovyet devleti için çalışmakta kararlı olan Mariya, Stalin döneminde de devlet görevinde bulunmaya devam etti. Onun için önemli olan parti birliğinin korunmasıydı.

Sovyet tarihçi A. İ. Yakovlev Mariya’nın ölümü üzerine kardeşi Dmitriy’e gönderdiği taziye mektubunda “Mariya İlyiniçna’nın adının, dünya devrim tarihine şanlı ağabeyinin yanında asla silinmeyecek biçimde kazınmış olması sizin için bir teselli olmalıdır.” yazıyordu.

“Unutulmuş Yaşamlar”, kız kardeşlerin satır aralarına sığdırılmış yaşamlarına başkaldırıp onları tarihsel birer kişilikler olarak ele alıyor. Ayrıca kitapta, “Çocukluk ve Eğitim”, “Yeraltı”, “Saratov’dan Şubat’a”, “Devrim Gerçekleşir”, “Yeni Düzen”, “Kızkardeşler ve Tarih” başlıklarını taşıyan bölümlerinde Ulyanov ailesine dair pek bilinmeyen, merak uyandırıcı bilgilere de yer veriliyor. Kitabın sonunda ise aile üyelerini, akrabalıklarını rahatlıkla kavrayabileceğiniz Ulyanov Soyağacı, anlatılanlara ve tarihine bütüncül bakıp kolaylıkla takip edebileceğiniz Kronoloji, yalnızca belli bölümlerde karşılaştığımız isimlerin, İnessaArmand gibi, anımsatıldığı “Kim Kimdir?” bölümü ve Anna ve Mariya’nın eserlerine ait Kaynakça yer alıyor. Ayrıca Ulyanov ailesine ait fotoğrafların yer aldığı bir liste de mevcut.

Kız kardeşler yaşadığı süre boyunca Lenin ile çalıştı. Lenin’in ölümünden sonra da onun anısını yaşattılar, güncel meselelerle ilgilenmeye devam ettiler. Çünkü, “Onlar eylemci ve örgütçüydü, kız kardeş ve bakıcıydı, siyasetçi ve mücadele insanıydı.”

Künye

Katy Turton, Unutulmuş Yaşamlar: Rus Devriminde Lenin’in Kız Kardeşlerinin Rolü, 1864-1937, çev. Özlem Koşar, Yordam Kitap, 2023.

(BA/AB)

Bir kaşık suda fırtına koparıp denize düşeni görmemek

Bizim en büyük talihsizliğimiz yaşadıklarımızı irdeleme ve sorunun kökenine inme yetimizin zayıflaması. Neoliberalizmin yarattığı yabancılaşma bizi hayatı bütünlüklü kavrama yetisinden mahrum bırakıyor. Her şeyi biliyoruz hiçbir şeyi bilmediğimiz gerçekliği haricinde.

Oysa bildiklerimiz sistemin hegemonya araçlarının kucağımıza bıraktığı karmaşık yığın. Marketlerde satılan dondurulmuş gıdaları andırıyor.

Geçici olarak bizi tatmin ediyor ama zarar veriyor. Hap bilgiyi de zihnimizde benzer şekilde eritip düşünme yetimize zarar veriyoruz. Son günlerde dikkatimi çeken iki durum bu gerçekliği bana tekrar hatırlattı.

Bu hatırlama bazı kavramların da artık simgelerden ibaret olduğunu gösterdi bir yandan. Sistemin çelişkilerine dokunmadan sorun çözülebilecekmiş havası veren ve dünyada yıllardır moda olan belli kavramlar var. Bu kavramların aslında nasıl bir görüngüden ibaret olduğu sosyal medya çağında daha çok dikkat çekiyor. Dikkat etmek isteyene tabii.

Deneyimlerin nedenleri üzerine düşünmediğimizi gösteren ve kavramların da uçucu olduğu hissini zihnimde güçlendiren iki gelişmeyi irdelemek istiyorum. Bunlardan biri gerçekten acı bir olay. Diğeri de ibretlik.

İbretlik olandan başlamak istiyorum. Zira acı eşiğimiz yükselse de doğal olarak acı olanı daha az hatırlamak istiyoruz.

Bir takım engelli örgütleri geçen haftalarda "bir kaşık suda fırtınalar yarattı." Çoğu önemli olayda suskunluğunu muhafaza eden engelli örgütleri ve kişiler de vardı burada en önde koşan. Bu durum kimseye şaşırtıcı gelmemiştir tabi. Yalan bilginin yayılma hızı da alıştığımız bir durum. Bunlar bir araya gelince gerçekten ibretlik bir durum ortaya çıktı. 

Çoğu paylaşım aynı tornadan çıkmış gibiydi ve şu şekildeydi: "Hak temelli mücadelemiz sonuç verdi. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı engelli kimlik kartıyla tüm Türkiye’de toplu taşıma araçlarına ücretsiz binilebileceğine karar verdi." Bu paylaşımlar da kendi içinde farklılık gösteriyordu. "Yıllar süren hak mücadelemiz" gibi büyük büyük sözlerle kendilerini yüceltenler, bakanlığı teşekkür yağmuruna tutanlar, mücadelenin öneminden dem vuranlar…

Sonra bu açıklamaların tümü tek bir açıklamayla güncellendi. Bakanlık böyle bir karar olmadığını açıkladı. Sonrasında bu büyük cümleleri kuran engelli örgütleri "Yanlış bilgiyi paylaştığımız için özür dileriz" paylaşımları yaptı.

İşte olayları irdeleme yetimizin nasıl zayıfladığına önemli bir örnek bu olay. Son yıllarda emeklilikten vergilere birçok alanda var olan pozitif ayrımcılık da diyebileceğimiz haklar çeşitli gerekçelerle budanıyor. Bunun peşine de yukarıdaki paylaşımları yapan engelli dernekleri düşüyor en fazla. Sürece hakimler yani.

Buna rağmen hangi mantıkla ülke genelinde toplu taşımanın engellilere ücretsiz olacağına inanıp teyit etmeden yalan haberi paylaşabiliyorlar? Bakanlığı kaynak göstermeden önce bakanlığın sitesine bakmayı hiç biri mi akıl edemiyor?

Kaldı ki hangi hak temellilik. Son yıllarda meşhur edilen kavramlardan ve bizim de çok kullandığımız bir kavram aslında hak temellilik. Direkt pozitif ayrımcılığı savunan kanıksanmış sağlamcılar bile kullanabiliyor. Boşuna tüylerim diken diken olmuyormuş demek ki "farkındalık, savunuculuk, hak temellilik" gibi kavramları duyduğumda. Hak temellilik benim de çok kullanmak zorunda kaldığım bir kavram üstelik. İronik değil mi?

Başka bir çelişki de bu grupların bu kadar gücü var da en temel erişilebilirlik sorunlarını bile niye çözemiyoruz. Ankara’nın otobüslerindeki sesli anonsları nasıl çalıştırtamıyorlar mesela.

Gelelim acı olaya. Olay kadar acı olan şeylerden birisi de böylesi bir olayın engelli kimliğiyle toplu taşımaya her yerde ücretsiz binilebileceği yalan haberinin milyonda biri kadar paylaşılmaması ve konuşulmaması.

Kadıköy iskelesinde dört engelli denize düşüyor ve birisi yaşamını yitiriyor. Metroda, Marmaray’da iskelelerde onlarca insan yaralanıyor ya da yaşamını yitiriyor farklı zamanlarda. İntihar olarak kayda geçenlerin bile kaçının intihar olduğu bilinmiyor. Erişilebilirlik ve kapsayıcı tasarım hakkı aynı zamanda tehlikelerden korunma hakkı oluyor ve kesinlikle ertelenmemesi gerekiyor. Oysa sürekli çeşitli bahanelerle öteleniyor.

Bizim erişilebilirlik ve kapsayıcılık talebimiz sadece kendimiz için değil. Tüm toplum için saçma sapan gerekçelerle ölmek, yaralanmak, korku yaşamak istemiyoruz. Bundan doğal ne olabilir ki? Benzer olaylardan sonra bahaneler havada uçuşur.

Oysa gerekçe ne olursa olsun ölüm ve yaralanmalara neden olabilecek koşulların değiştirilmesi önemli. Belki bir gün olayları mantık süzgecinden geçirmeyi öğrenir, pozitif ayrımcılıklar peşinde koşmaz ve bunları tartışmaya fırsat buluruz. Yoksa iskelelerde, istasyonlarda adım atarken bile kırk kez düşünmek zorunda kalmaya devam edeceğiz.

(BS/AB)

Nadir Sarıbacak'ın 'Gazelle' filmi üzerine

Filmin en güçlü ve etkileyici tarafı, şüphesiz, başrol oyuncusu Nadir Sarıbacak’ın hikâyeyi baştan sona taşıyan incelikli ve etkileyici performansı. Sarıbacak, oynadığı karakter Yakup’un acısını ve tükenmişliğini derinlemesine bize hissettiren bir ustalıkla sergiliyor. 

Son yirmi yılda sinema, siyasi baskılar yüzünden, yurtlarını ve sevdiklerini ardında bırakmak zorunda kalan insanların öykülerine sıkça yer verdi. Gazelle filmi de kızına çok düşkün bir baba ve öğrencileri tarafından çok sevilen müzik öğretmeni Yakup’un, Türkiye’de tutuklanmamak için karısını ve beş yaşındaki kızını geride bırakıp, ABD’ye sığınmanın dokunaklı hikâyesini ele alıyor.

Film, New York'ta bir camide başlar ve burada, imam cemaate halk edebiyatında bilinen ceylanın kıssasını anlatır. İmamın vaazı sürerken, Yakup’un yüzündeki acı dolu ifadeyi ve arka planda duyduğumuz karmaşık sesler üzerinden, onun Türkiye’den Yunanistan’a kalabalık ve yasadışı bir tekneyle yaptığı o korku dolu yolculuğun izlerini derinden hissedebiliyoruz. Yırtıcı hayvanlar ve avcıyla karşı karşıya kalan hamile ceylanın öyküsü, Yakup'un katlandığı aşırı duygusal ve fiziksel zorluklar için güçlü bir metafor görevi görüyor. Bu temel sahne, karakterin içine sürüklendiği trajediyi güçlü bir şekilde başlatıyor.

Sonraki sahne de filmin odak noktası için bir çeşit zemin döşüyor. Yakup, New York'taki çalıştığı kebap lokantasının dar mutfağında, Türkiye’deki okul konseri için, kızına, görüntülü aramayla, "You Are My Sunshine" adlı popüler bir Amerikan halk şarkısının provasını yaptırır. Tıpkı ceylanın hikâyesi gibi, bu halk şarkısı da filmi ustalıkla örüp çerçeveleyerek, Yakup’un evlat özlemini, aynı zamanda o meşhur 'Amerika Rüyası'na dair umutlarını ve hayal kırıklıklarını simgesel bir biçimde yansıtır.

Biri kebapçıda olmak üzere, iki işte çalışan Yakup, Levanten bir ülkeden gelen hem güçlü hem de şefkatli bir kadın lokanta sahibinin himayesinde yaşayan, birbirine kenetlenmiş göçmen işçilerin arasında sıcaklık ve teselli bulur. Yakup bu göçmenlere nazaran daha sessiz ve eğitimli varlığıyla ve ailesini New York’a getirmek için gösterdiği bitmek bilmeyen çaba ve sarsılmaz kararlılığıyla öne çıkıyor. Ancak ailesinin iltica süresi için yasal yollar çok yavaş olunca, Yakup'un sabrı azalır ve her geçen gün karanlık bir umutsuzluğa doğru sürüklenir. Son çare olarak, ailesini deniz yoluyla getirmesi için, bir insan kaçakçısı mafyasına bel bağlar. Eğer Yakup’un New York’taki göçmenlik bürosuna gittiğinde önünde büyük bir engel gibi yükselen sarmal merdiven, karakterin içsel yolculuğunu temsil etmek amacıyla bilinçli bir şekilde yerleştirildiyse, bu sinematik bir detay olarak oldukça başarılı.

Filmin en güçlü ve etkileyici tarafı, şüphesiz, başrol oyuncusu Nadir Sarıbacak’ın hikâyeyi baştan sona taşıyan incelikli ve etkileyici performansı. Sarıbacak, oynadığı karakter Yakup’un acısını ve tükenmişliğini derinlemesine bize hissettiren bir ustalıkla sergiliyor. Sarıbacak, filmseverlerin bildiği gibi, Kış Uykusu (Altın Palmiye, Cannes 2014), Ivy (Sundance 2015) ve Leylak (Jüri Özel Mansiyonu, Tribeca 2021) gibi filmlerdeki ödüllü rolleriyle tanınıyor. Kendisi aynı zamanda Antalya Altın Portakal ve İstanbul Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanmış bir oyuncu. 

İkinci başrol oyuncusu Ayhan Hulagu'nun da aralarında bulunduğu oyuncu kadrosu da sağlam performanslar sergiliyor. Filmin küçük ama göze çarpan zayıf noktalarından biri, İngilizce şarkı söylerken yerel bir Amerikalı gibi ses veren beş yaşındaki Türk kızın karakteridir. Bu şarkı, gerçekçilik katmak adına Türkçe aksanıyla söylenebilirdi.

Gazelle Sarıbacak ve (Salman) Samy Pioneer'ın ilk uzun metrajlı filmi. Aynı zamanda filmin kurgusunu da üstlenen Samy Pioneer (Salman), baştan sona tutarlı bir ritim ve sahneler arasında kusursuz bir akış kurmadaki ustalığıyla öne çıkıyor.

Sarıbacak, senaryoyu, Yakup karakterinin Türkiye'den eski öğrencisi ve göçmenlik avukatı ve New York'taki sırdaşı olan Adem'i canlandıran yardımcı oyuncu Ayhan Hulagu ile yazmış. Zaman zaman, filmde kopuk diyaloglar ve doğallıktan uzak replikler de var. Bu küçük zayıf noktalara rağmen, film, sonlarda kızın "You Are My Sunshine" şarkısını söylemesi ve imamın ceylan hakkındaki hikâyeye geri dönmesiyle anlatıyı çok güzel çerçeveleyen bir bütünlük duygusu veriyor. Göçmen arkadaşlar arasındaki birkaç klişe "kebap ve kardeş" muhabbeti gibi Hollywoodvari şakalaşmalar dışında, senaryo oldukça sağlam.

Filmin bir diğer gücü de görüntü yönetmeni Lasse Ulvedal Tolboll'un yarattığı renk paleti ve görsel atmosferde yatıyor. New York'un griliği, Özgürlük Anıtı'nın sis içindeki tasviri, sıkışık kebap mutfağı ve yaşam alanları gibi kapalı yerlerin tasviri, seyirciye bir çeşit çaresizlik ve huzursuzluk duygusu veriyor. Garip bir şekilde, bu dar mekânlar aynı zamanda karakterleri birbirine yakınlaştırıyor ve aralarında derin bir bağ ve samimiyet duygusu doğuruyor.

Gazelle, bir Türk sığınmacının kişisel öyküsünü canlı bir şekilde aktarırken, bir trajediden kaçanların varışlarında başka acılarla yüzleştiği sert gerçekleri de etkileyici biçimde tasvir ediyor. Bununla birlikte, film seyirciyi, mültecilerin ve göçmenlerin hayatlarını zorlaştıran ve dünyadaki daha otoriter ve daha muhafazakâr hükümetlere doğru giden siyasi değişimler üzerinde düşünmeye de sevk ediyor.

Mülteci ve göçmenlere yönelik algıların sıklıkla ırkçı söylemlerle biçimlendiği günümüzde, Gazelle filmi, bu insanların yalnızca iş ve güvenliğe değil, aynı zamanda aileye, sevgiye ve onura duydukları insani ihtiyaçları ve haklarını bize hatırlatıyor.

Gazelle, Vancouver Uluslararası Film Festivali'nde Vanguard programında prömiyer yaptı ve festival sonunda film, Seyirci Ödülü’nü kazandı. İki kez gerçekleştirilen etkileyici soru-cevap seanslarında yönetmen ve oyuncuların çoğu izleyicilerle bir aradaydı.

(NS/AB)

‘Aynaların Çıkmazı’nda: Bir ben olma hikâyesi

"Sanki burası bir kerteriz noktasıydı ve dünyanın geri kalanından bir şekilde ayrılıyordu. Evet, adeta başka bir düzleme geçiş noktasıydı bu çıkmaz sokak. Adı çıkmazdı belki ama sonu bir yerlere çıkıyor gibiydi…" derken kitabın başlarında, Vural sonu muştuluyor aslında. Tıpkı kitap boyunca merkeze yerleşen ayna asimetrisi gibi, kitabın kurgusu da baştan sonunu söylerken, sonunda ise yepyeni hikâyeler başlıyor. Ayna Çıkmazı sokakta birleşen hayatların, bir duvarın yıkılmasıyla yaşadıkları yüzleşmeye tanık olduğumuzda, çapraz aynalar gibi, sonsuz bir döngüye benziyor hayatlarımız.

Yolları rastlantısal biçimde 'Aynı Çıkmazı Sokağı'na çıkan üç karakter; Adem, Rabia ve Musa'nın öykülerini okurken, aynalarla çevrili bir dünyada, derinlikli varoluşsal sorgulamalarını, kitap ilerlerken gittikçe güçlenen bir şekilde görüyoruz. Baştan sonu söyleyelim: Ayna Çıkmazı'nın özellikle son bölümleri, adeta bir varoluşçu manifesto.

Her bir karakter, yer yer oldukça ağırlaşan yüzleşme ile 'öteki ben'lerine bakıyor, 'öteki ben'leriyle iletişim kuruyor, yaşamlarındaki önemli ötekilerin akisleriyle yeni bir hikaye kuruyorlar. Burada yazar, oldukça yaratıcı bir fikir üretmiş oluyor. Aynaya baktığımızda, aslında kimi görürüz? Kaç 'ben' vardır, 'ben'in içinde? "Bir bedende kaç kişidir insan?" diye sorar Vural. Benim hayatımda olan biten her şeyle ben şimdiye kadar nasıl bağ kurdum? Aynada gördüğüm kimdir, peki ya aynada hiçbir şey görmüyorsam: Bunu Musa'nın dilinden şöyle anlatır: "Çocuk çehremin yansımasını görmeyi umduğum aynanın yansımasında koca bir boşlukla karşılaştım. Ne bir akis ne de bir yankı... Yaşadığım ilk şokun etkisi altında etraftaki eşyalara tuttum el aynasını. Her şeyin yansıması vardı. Sadece benim sure-tim noksandı. İkinci şok dalgası... Varlığımı sorguladığım, oluşumdan kuşkulandığım bir geçiş ânı... Varlıktan hiçliğe... Lakin buradaydım ben; soluk alıp veriyor, satıhta işgal ettiğim alanı hissediyordum. Sezmek yeterli miydi var olmaya? Fark edebilir miydi insan yok olduğunda? İkisi arasında bir fark var mıydı? Varsa anlaşılır mıydı?"

Yüzyıllardır varoluşçu felsefecilerin sorduğu en temel soruları sorar Musa, aynada kendisini göremediğinde. Buradaki ironi, aslında belki hepimize ayna tutmaktadır: Ancak kaybettiğimizde mi aramaya başlarız kendimizi? Görünmez olduğumuzda mı, görmeye çabalarız?

İsmet Vural, yaşamın, varoluşun, belirsiz ve tekinsiz tarafına da tüm yalınlığıyla işaret eder: "Muamma denizinde yüzüyoruz her birimiz. Dört bir yanımızda yükseliyor bilinmezlik dalgaları; içinde insanların, olguların ve kendimizin olduğu koca su yığınları. Kulaçlarımızla kaçmaya çalışıyoruz onlardan, en çok da kendimizden; öteki benliğimizden." Yaşamın tekinsizliği, varoluşumuzun belirsizliği kaygıyı getirir. Kaygıyı duymak, dünyaya doğru yönelimimizin yoludur. Ne zamanki kaygıdan kaçmaya başlarız, o zaman aslında "en çok da kendimizden, öteki benliğimizden" kaçıyor oluruz. İşte 'Aynı Çıkmazı Sokağı' sakinleri, bu varoluşsal kaygıyla yüzleşiyor aslında aynalarda. Aynalarda gördükleri öteki benlikleri, kendilerini gösteriyor.

İsmet Vural, bu ilk kitabıyla yepyeni bir dil müjdesi de veriyor bizlere. Türkçe'nin sınırlarını genişleten sözcük kullanımıyla, mizahı en gerilimli anlarda bile terk etmeyen, ustaca diyaloglarla metni hareketlendiren, benzersiz bir kitap var elimizde. Metin boyunca, romanın temel nesnesi olan ayna, sanki metnin kendisine de tutulmuş gibi. Dil kullanımında, yansımalar ve simetri/asimetri oyunları; metni oldukça haz alarak okumayı sağlıyor. "Akışkan bir durgunluğun içinde kayboldular" ya da "Gerçekten bu, yıkılan duvar değil de kırılan bir ayna mıydı?" örneklerinde görüldüğü gibi, benzetme, yansıtma, simetri/asimetriyi ilişkisel olarak kullanma yetisi, metnin özgünlüğünü oldukça güçlendirmiş.

Yüzleşme gibi ağır bir temayı, güçlü dil kullanımı ve mizah ile ferahlatmak, kitabı zorlayıcı olmaktan çok, merakla ve kendine temas etmeye dair güçlendirici bir istekle okumaya yaklaştırmış. Çünkü yazar da biliyor ki, yüzleşme zordur: "Acı bir anlam, bilmemenin âlâ olduğu can acıtıcı bir gerçek. Yine de inmeli o kuyuya her zât; aynada bakmalı saklı yüzüne ve yüzleşmeli onunla. Anca o zaman boynumuzu sıkan tasmadan kurtulabilir ve koştururuz ruhumuzu dörtnala." Evet, gerçekten yüzleşme acılıdır. Bununla birlikte, kendimize yabancılaştığımız her an, daha bitimsiz acılara gebedir, bizi cansızlaştırır, hayatı kurutur. "İnsan bir kere kendine yabancılaştı mı her şeyden ve herkesten uzaklaşır, hayata kayıtsız kalırdı" derken yazar, okuyucuları yüzleşmeye, aynaların karşısına geçmeye davet eder gibidir.

Ayna Çıkmazı’nı okuduktan sonra, bir daha hiçbir aynaya eskisi gibi bakamayacaksınız ve çıkmaz sandığınız yollar, aksinizi gördüğünüzde yeni başlangıçların ışığı olacak. Bu çıkmaz sokağa, hepiniz davetlisiniz. Duvarları yıkmak, 'öteki ben'lerle karşılaşmak ve ben olmanın sorumluluğunu kucaklamak için...

Künye

Kitap Adı: Ayna Çıkmazı

Yazar: İsmet Vural

Yayınevi: Mona

Sayfa Sayısı: 296

Ebat: 13,5 x 21

İlk Baskı Yılı: 2025

(SY/AB)

Gönüllülerin gözünden Bozcaada Ekolojik Filmler Festivali

Bozcaada’da doğayla, dayanışmayla ve sinemayla iç içe geçen BIFED 2025, bu yıl ilk kez gönüllü olarak katılan gençler için sadece bir festival değil; aynı zamanda “başka türlü bir birlikte üretim” deneyimi oldu.

BIFED, her yıl olduğu gibi bu yıl da sadece belgeselleriyle değil, ardındaki kolektif emeğiyle de adada varlığını hissettirdi.

Ada halkından teknik ekibe, yönetmenlerden gönüllülere kadar herkesin katkısıyla şekillenen festival, doğa ve dayanışma temasını yaşayan bir organizma gibi kurdu. 

Buyıl ilk kez gönüllü olan katılımcılar, Bozcaada’da geçirdikleri bir haftayı “hem yoğun hem dönüştürücü” olarak tanımlıyor.

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED), bu yıl da dünyanın farklı yerlerinden gelen yönetmenler, izleyiciler ve gönüllüleri bir araya getirdi. On ikinci kez düzenlenen festival, yalnızca ekolojik belgesellerin değil, aynı zamanda dayanışma ve kolektif emeğin öne çıktığı bir buluşma alanı oldu.

"Benim için çok anlamlıydı"

Festivalin gönüllüleri arasında Türkiye’nin ve Avrupa’nın farklı şehirlerinden gençler yer aldı. Gönüllüler, hem organizasyonun yürütülmesine katkı sundu hem de festivalin “doğa, insan ve adalet” ekseninde şekillenen ruhunu yakından deneyimledi.

Fransa’daki bir üniversitede sosyoloji doktorasına devam eden Julie, festival ekibine katılma motivasyonunu “Hem gönüllü hem araştırmacı olarak yer aldım. Türkiye’de gençlerin ekoloji alanındaki katılımı üzerine çalışıyorum; bu yüzden gönüllü ekibiyle bir arada olmak benim için çok anlamlıydı,” sözleriyle anlattı. İki yıl önce BİFED’e izleyici olarak katıldığını hatırlatan Julie, “O zaman bu festivalin parçası olmayı çok istemiştim. Bu yıl bunun gerçekleşmesi büyük bir mutluluktu,” dedi.

Gönüllülerden Asel ise, BIFED’le tanışmasının Ethem Özgüven’in dersinde gerçekleştiğini anlattı. “Ethem Hoca’nın BIFED’den bahsettiği an ‘Ben de orada olmalıyım’ dedim,” diyen Asel, ilk günkü atmosferi şöyle tarif etti: “Farklı kültürlerden insanlar, inanılmaz bir doğa… Ofise girip tanıdık yüzleri görünce büyük bir rahatlama ve ilham hissettim. ‘İşte huzur bu,’ dedim.” Festival boyunca sosyal medya yönetimi ve günlük özet videolarını hazırlayan Asel, gönüllülük deneyiminin kendisine yalnızca profesyonel değil, insani bir dayanışma alanı sunduğunu söyledi.

"Etkilendim"

Basın ekibinde görev alan Tuğrul ise BİFED’le ilk kez yıllar önce tanıştığını ve bu yıl gönüllü olarak katılma fırsatı bulduğunu anlattı. “Gezegenimizin geleceğine dair çok karamsar şeyler var. Buna karşı yapılan az sayıda şeyden biri BİFED; bunun parçası olmak istedim,” diyen Tuğrul, festivaldeki iletişim ve ekip ruhunun önemine değindi. “Ada yerlileri, yönetmenler, gönüllüler… herkes iletişime çok açıktı. Yorucu ama çok keyifli bir beş gündü” diye konuştu.

Festival boyunca gösterilen filmler, hem gönüllüler hem izleyiciler üzerinde derin etkiler bıraktı. Julie, “Belgesellerin hem gönüllüleri hem izleyicileri gerçekten etkilediğini fark ettim. Özellikle çeviri yapan arkadaşlar, bu süreçte çok şey öğrendiklerini söylüyordu,” dedi. Asel de ağır temalı filmlerin ardından gönüllüler arasında sık sık sorgulayıcı, paylaşımcı sohbetlerin başladığını belirtti: “Yaşananları ve hissettiklerimizi nasıl yöneteceğimizi konuşuyorduk.”

Tuğrul’a göre BIFED’in en önemli yanı, gençler için sunduğu öğrenme ve dayanışma alanıydı: “Gezegenleri için aktif bir çabanın parçası olmak gurur verici. Ama bir yandan da sanatsal alanda çalışmak isteyen gençler için muazzam bir network ortamı sunuyor.”

Festivalin ekolojik teması, gönüllülere göre yalnızca doğa değil, aynı zamanda toplumsal hafıza ve insan haklarıyla da iç içe bir perspektif sunuyor.

Julie, “BIFED’de gösterilen çoğu belgesel çevre sorunlarını kadın hakları, adalet ve insan haklarıyla kesiştiriyor,” derken; Asel, “BIFED ekolojiyi yalnızca doğa üzerinden değil, halk arasındaki karşılığıyla da hissettirdi” diye ekledi.

Beş gün süren festivalin sonunda herkesin aklında farklı görüntüler kaldı. Julie’nin zihninde “Yintah” belgeselinin kareleri, Asel’in belleğinde adadan ayrılırken gözyaşlarına boğulan arkadaşları, Tuğrul’un hafızasında ise son geceki danslar vardı. Her biri için ortak his, BIFED’in yalnızca bir festival değil, bir topluluk deneyimi olduğu yönündeydi.

BIFED sona erdi, ödül “Düşen Gökyüzü”ne gitti
BIFED sona erdi, ödül “Düşen Gökyüzü”ne gitti
12 Ekim 2025
BIFED’de büyük ödülün sahibi: “Twice Colonized”
BIFED’de büyük ödülün sahibi: “Twice Colonized”
13 Ekim 2024

(NNA/EMK)

Çocukla ruh hizasında konuşmak ne demek?

Toplumun son yıllarda bebeğe de çocuğa da ergene de bakış açısında değişimler yaşandı. Negatif yönlü değişimler olduğu gibi neyse ki nefes aldığımız iyi yönde gördüğümüz değişimler de oldu. Bunun da mimarları çocuğa bir şeyi hak temelli anlatmayı gaye edinen yazarlar, çizerler, ebeveynliğe mülkiyet hakkı üzerinden bakmayan yetişkinler ve çocuğun birey olma hakkını gündeme getiren sivil toplum oldu. 

Yer yer evlere de girdi bu değişim. Bazı bebekler 2 haftalıkken tummy time kitapları ile tanıştı, bazı çocuklar toplumun arka mahallerindeki stereotiplerin ana caddelere taşınan sesini kitaplar aracılığıyla duydu. Gelişmenin yönünü belirleyen bu iyi örneklerin artması elbetteki bir çabanın ürünü. Biz de bu hafta söz konusu çabalara bir noktadan destek sunuyoruz.

Raflardan çocukların başucuna gelen kitapları nasıl seçmemiz gerektiğini, ihtilaflı kavramları, gerçekliğin çocuklar için başlayıp bittiği noktayı Kırmızı Kedi Çocuk ve Çınar Yayınları Editörü Özge Doğar ile konuştuk.

İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
6 Eylül 2025

Çocukta 'kendilik algısı' nasıl güçlenir?

Çocuğa bir şey sunmak yetişkinlere sunmaktan daha meşakkatli. Haliyle ince eleyıp sık dokuma eşiği daha yüksek gibi. Hal böyleyken çocuk kitapları için en temel kriter ne oluyor? 

Çocuklar, her alanda olduğu gibi kitaplarda da samimiyet ve güven ararlar. Bu iki kriter üzerinden düşündüğümüzde aslında kitap bir bütündür ve çocuk için arkadaşı kadar canlı bir organizmadır. Çocuklar, kendi doğallıkları içinde yaş ve gelişim düzeylerini, ilgi alanlarını, anlatım ve dil seviyelerini, düşünce alanlarını, elbette görselliklerini ve yazara olan sevgilerini kitabı seçerken gösterirler. Çünkü çocukların dili sevgiden geçer. Yazar kalemiyle, çocukla göz hizasında değil ruh hizasında konuştuğunu göstermelidir.

Çocuk kitaplarındaki çeşitliliğin sınırı yaş gruplarına göre değişir mi? Bir de bu çeşitlilik dediğimiz mesele çocuk için ne ifade eder?

Edebiyatın, temsili değil etkisi ve sonucu üzerinde çok önemli bir soru bu bence. Yaş grubuna göre değişir elbette.

Somut ve soyut algısı, bilişsel gelişimi, duyusal olgunluğu ve dil, anlatı biçimiyle ilişkisi etkilidir.

Kültürel çeşitlilik; kültürel farkındalık geliştirir. Merak ve öğrenme isteğini artırır, önyargıların önüne geçer, kültürlerarası empatiyi besler, özellikle göçmen veya azınlık çocuklar için görünürlük sağlar.

Cinsiyet kimliği/cinsel yönelim ve rol temsilleri; toplumsal cinsiyet kalıplarını kırar. “Kızlar ağlamaz” ya da “erkekler güçlü olur” gibi kodlar çözülür. Kendilik algısını güçlendirir. Çocuk kendi potansiyelini cinsiyetle sınırlamaz. Eşitlik ve saygı duygusunu erken yaşta pekiştirir. Özellikle kız çocuklarında özgüven, erkek çocuklarda duygusal ifade alanı yaratır.

Fiziksel ve zihinsel farklılıklar (engellilik, nöro-çeşitlilik); Down sendromlu, otistik, işitme engelli, bedensel farklılığı olan karakterler; disleksi, dikkat eksikliği vb. nöro-çeşitlilik temaları. Empatiyi ve kapsayıcılığı derinleştirir. “Acıma” değil “anlama” merkezli bir bakış kazandırır. Engelli çocuklar için temsiliyet sağlar; kendini hikâyede görebilme hakkı. Toplumda eşitlikçi bir farkındalık oluşturur.

Aile biçimlerindeki çeşitlilik tek ebeveynli, büyükanneyle büyüyen, göçmen, evlat edinilmiş veya bakım kurumlarında yaşayan çocuklar. Çocuklara “her ailenin yapısı farklı olabilir” bilgisini verir. “Normal aile” kalıbını kırar, aidiyet duygusunu destekler. Farklı aile yapısındaki çocuklar için görülme ve onaylanma hissi yaratır. Ebeveynlerde de farkındalık oluşturur; çeşitliliği doğal karşılamayı kolaylaştırır.

Göçmen çocukların hikâyesi: Bir başkasına "merhaba" demeyi öğrettiniz mi?
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
Göçmen çocukların hikâyesi: Bir başkasına "merhaba" demeyi öğrettiniz mi?
27 Eylül 2025

"Çocuğun kitabı onunla birlikte seçilmeli"

Çocuk kitaplarında asla yer vermek istemediğiniz öğeler nedir? Sizce çocuğa kitaplar aracılığıyla gerçeklik ne derece hangi sınırlarla anlatılabilir?

Bu bana göre etik ve pedogojik duruş meselesidir. Açık şiddet, travma oluşturacak unsurlar, aşağılama, ötekileştirme, cinsiyetçilik, kalıp roller; mesela kızlar narindir, erkekler güçlüdür gibi. Yaşa uygun olmayan cinsel içerik, beden istismarı, tek doğru dayatılması mesela tek doğru bu ve sorgulama gibi…

Çocuğa dünyayı elbette tanıtacağız ama bunu ürketmeden, zorlamadan belli aşamalarla yapmamız gerekir. Gerçeklik, çocuğun algısına göre sınırlanır. “Kelebek uçtu, gitti” ifadesi “Kelebek, öldü” ifadesinden daha yumuşak bir geçiş sayılmaz mı? Çocuk için önemli olan hissidir, kendisine ne hissettirdiğini merkeze alır.

Bir yetişkin bir çocuğa çocuğa kitap seçerken sıralı şekilde hangi kıstasları baz almalı? Veya bunun yönü yöntemi nasıl belirlenmeli?

Bir yetişkin, çocuğuyla birlikte kitap seçmelidir. Kendi aldığı kitapları ona dayatmamalıdır. Zorlamamalıdır, evin ortamında, sokakta günlük hayatımızda zaten kitap olmalıdır. Kitap seçimlerinde çocuğun bir birey olduğu kişisel seçim hakkı olduğu unutulmamalıdır. Çocuğun gelişim özellikleri, okuma geçmişi, anlama ve anlatım kalitesi, görselin metinle uyumu, pedogojiye uygunluk önemli kıstaslardır. Aslında çocuk kitapları seçimi de bir beceri ve biraz da tecrübe gerektirir.

Şunu belirtmek istiyorum çocuklarımız aynı hızda ilerlemiyorlar. 9 yaşındaki tüm çocuklar kitaba aynı oranda yakın ya da uzak değiller, genellemeler eğitimi de edebiyatı da öldürür. Kişiye göre çocuğa göre kitap seçmek çocuğun ileri de daha başarılı olmasını sağlar.

Çocuk Dostu Köy kapılarını sanata açıyor
Çocuk Dostu Köy kapılarını sanata açıyor
17 Ekim 2025

Politik doğruculuk: Ahlaki konfor değil düşünsel farkındalık 

Peki içeriğe dönmek istiyorum. Yeni dönem kavramlarından politik doğruculuğun çocuklara bir şey anlatırken olumlu veya olumsuz belirleyici bir yerde olduğunu düşünüyor musunuz?

Politik doğruculuk, dışlayıcı, ayrımcı veya ötekileştirici ifadeleri ayıklamamızı sağlar. Çocuk edebiyatında kapsayıcılığı, çeşitliliği ve empatiyi destekler. Özellikle toplumsal cinsiyet, engellilik, göçmenlik gibi konularda…

Politik doğruculuk biçimsel bir sansüre dönüşürse, metinler doğal akışını ve samimiyetini kaybedebilir. Çocuklar, “herkes iyi, her şey güzel” gibi steril bir dünyaya hapsedilmemelidir. Gerçek çatışmalar, adaletsizlikler, farklılıklar da yaşına uygun biçimde yer almalıdır.

Politik doğruculuk, ahlaki konfor değil düşünsel farkındalık yaratmalı.

Son olarak ilk beşe giren kitaplarınızı soracağım, belki okuyucularımız için de bir yol haritası olur.

Bence bu en zor soruydu, çünkü seçim yapmakta zorlanıyorum. Ancak şöyle sıralayalım; Bir Kedinin Dertleri, Büyükannemin Keçisi, Şehirdeki Küçük, Sakin Sokak’ın Gürültücü Sakinleri, Kara Kuzunun Kulağı.

Kendinize ait her duyguyu kucakladığınız, içinizdeki ve yörenizdeki tüm çocuklara nefes olabildiğiniz bir okuma olması dileğiyle.

(NÖ/EMK)

Sessizliğin içinde var olmak: ‘Tasan’ sergisi

Süleymaniye’de açılan “Tasan” sergisi, varoluşu ve ekolojik katliamları sanatın diliyle anlatıyor.

25 yıldır üretim yapan Kerküklü sanatçı Sufyan Celal, Süleymaniye’deki Kültür Fabrikası’nda açtığı “Tasan” adlı sergisiyle doğa ve insan arasındaki kırılgan ilişkiyi ele alıyor.

Sergi, doğaya karşı işlenen katliamların insan yaşamına yapılan saldırılardan farksız olduğunu hatırlatmayı ve bu yolla ortak bir varoluş bilincine çağrıda bulunmayı amaçlıyor.

Eserlerinde ekolojik yıkımı, hayvan katliamlarını ve insanın doğa üzerindeki tahakkümünü konu alan Celal, izleyiciyi bu kez sessiz bir sorguya davet ediyor.

“Ölüm neden anlamını yitirdi?”

Celal’in tablolarında en çok öne çıkan tema, insanın kendi varlığını merkeze alarak doğayı yok sayması. Sanatçıya göre, doğada yaşanan her katliam, insanlığa karşı işlenen bir suçla eşdeğer:

“Doğada hayvanlara yönelik toplu katliamlar, insanlara yönelik toplu katliamlarla eşdeğerdir. İnsanlar artık ölüm karşısında sarsılmıyor. Ölüm, anlamını yitirdi.”

Celal, eserlerinde bu duyarsızlığı göstermek için karınca, balık, arı ve kuş gibi küçük canlıları merkeze alıyor. Bu tercihiyle hem ekosistemin görünmez kahramanlarını görünür kılıyor hem de insanın “üstünlük” iddiasını sorguluyor.

Doğaçlama sanat anlayışı

Celal’in üretim pratiği, doğaçlama ve malzemeyle kurulan özgür bir ilişki üzerine kurulu.

“Sanatçı, elindeki materyali dönüştürebilir, şekillendirebilir. Sonunda ortaya çıkan şey sadece sana ait olur. Bu bir doğum gibidir" diyen Celal, tarzını sabit kalıplara hapsetmek yerine her eserinde yeni biçimler denemeyi sürdürüyor.

Köyde geçen yıllarının sanatına yön verdiğini de vurgulayan Celal, “Şehirde yaşasam da köyün doğası, sessizliği ve yaşam biçimi sanatımın merkezinde" diyor.

Yeni proje: “Kelebekler ve Yıkımın Sesi”

Sanatçının aklında, “Tasan” sergisinin devamı niteliğinde yeni bir proje var.

Bu kez tuvallerin yerini maket heykeller alacak. Heykeller, kelebeklerden oluşacak ve ses efektleriyle desteklenecek bir enstalasyon biçiminde tasarlanacak.

Celal’in yeni projesi, doğa ile insan arasındaki kırılgan bağı görünür kılmayı amaçlıyor. Orman yangınları, kırılan ağaç sesleri ve ekolojik yıkımın sembolleri, çalışmanın temelini oluşturuyor.

Celal’in eserlerinde duyulan çığlık yalnızca estetik bir ifade değil; bu tahribatın yankısı. Sanatçı, doğanın maruz kaldığı sessiz şiddeti görünür kılmak istiyor:

“Sanat sürprizlerle doludur; sanatçı bir eserin sonuna gelene kadar neyle karşılaşacağını bilemez. Bu yeni projede belki kuşların katledilmeden önceki sesleri, belki bir ağacın kırılma anı, belki de bir annenin haykırışı olacak. Bu seslerle doğanın acısını görünür kılmak istiyorum.”

“Sanatın amacı sergilenmektir”

Sufyan Celal için sanat yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda varoluşun yansıması:

“Bir sanatçının amacı eserini sergilemektir. Sergilemişse amacına ulaşmıştır. Gerisi izleyiciye kalır. Benim sanatımın etkisi yüksek sesli değil, ama derindir.”

Celal’in işleri, izleyiciyi rahatsız eden bir sessizliğe davet ediyor, o sessizlikte doğanın, insanın ve varoluşun sesi duyuluyor.

(FT/EMK)

Birleşmiş Milletler misali mahalle

Neoliberal kapitalizme bağlı olarak kitle turizmi tüm dünya kentlerinin birbirine benzemesine, ruhlarını yitirmelerine, insan ilişkilerinin soğuyup çıkara dayalı dinamiklere evrilmesine yol açarken, İspanya’nın Barselona şehrinin kıyısındaki Vallbona Mahallesi gibi gözden ırak köşelerde hayat daha canlı, ilişkiler çok daha sıcak, eğlenceler ziyadesiyle “damardan” olabiliyor. 

Karşımızda bir tarafı demiryolu, bir tarafı karayolu, bir tarafı da dereyle çevrili, ada misali bir coğrafya var. Vallbona’nın sahibi zamanında araziyi tarım yapılması için küçük çiftçilere tahsis etmeye hazırlanırken memlekette iktidarı diktatör Franco ele geçirmiş ve mevzubahis sosyal proje  gerçekleştirilemediği gibi mahalle adeta unutulmuş.

O zaman, bu zamandır Barselona’nın kentsel projeleri dışında kalıp kendine has bir yol çizmiş Vallbona, bugün gittikçe daralmakta olan bir çemberin tehdidi altında olsa da renklerini muhafaza etmeyi sürdürüyor.

Ülkenin fakir Güney’inden Katalonya’ya çalışmaya gelmiş insanların gecekondularıyla başlayan yerleşim süreci günümüzde dünyanın muhtelif köşelerinden insanları dahil etmek suretiyle beynelmilel bir mozaiğe evrilmiş vaziyette. Mahallede neredeyse her renkten insanlar gördüğümüz gibi Arapça, Katalanca, Fransızca, Rusça, İtalyanca, Portekizce, Ukraynaca, İspanyolca gibi dillerle kulaklarımızın pası siliniyor.  

İyi Vadiden Hikâyeler (Historias del Buen Valle/Good valley stories)” adlı belgesel, optimist bir tablo şeklinde kenar mahallelerin “hakiki” tireşimlerini hissettiriyor. 2025 İspanya, Fransa ortak yapımı 122 dakikalık belgesel, yönetmen, senaryo yazarı ve montaj hanelerinde adını gördüğümüz José Luis Guerin’e Donostia San Sebastián Uluslararası Film Festivali’nde üç ayrı ödül kazandırdı. 

Mahalle sakinlerinin kentsel tarım faaliyetine bilhassa eğilen filmde Barselona’nın günbegün artan ihtiyaçları yüzünden alanlarının daraldığına şahit oluyoruz; hayat enerjisini asla kaybetmeyen ahalinin tüm dertlerine rağmen eğlenmekten kendini alamadığını da görüyoruz. 

Belgeselin birçok sekansında devlet tarafından girilmesi yasaklanmış Besòs nehriyle tanışıp Vallbona sakinlerinin akarsuyla sıcak ilişkisine hayran kalıyoruz. N

ehirde bilhassa çocuklar yüzmekle kalmıyor, yüksekten suya atlıyor, dalıyor, çılgınca şakalaşıyor, suyun geçtiği geniş künkleri kaydıraç haline getirip adrenaline bana mısın demiyor. Üstelik nehirle bu sıcak münasebet sadece çocuklarla sınırlı kalmayıp yetişkinlerin de dahil olduğu bir oyun parkına dönüşüyor. Sıcak yaz günlerinde nehir kenarı bir buluşma noktası, şarkıların söylendiği, dansların edildiği, flörtlerin uluorta yaşandığı, adeta bir panayıra dönüşüyor. 

Belgeselde bilhassa flamenko müziğiyle coşulan eğlence sekansları dışında filmin kahramanlarından, mahallenin eskilerini temsilen bir ihtiyar adamın Adios muchachos en başta olmak üzere tangolu günleri nostaljiyle anması kaçınılmaz. Filmin en yaşlıları zaten mahallenin hafızası olarak bize rehberlik ediyor; mıntıkadan geçecek hızlı tren projesiyle alakalı toplantıda ahaliyi oyalamaya meyilli yetkililere sual yöneltecek kadar da “genç”ler. 

Barselona’ya göre havası gayet temiz, bostanları ve ağaçlarıyla yeşil, tepeleriyle kırsal kesimi andıran Vallbona yarı-yabani, yani az bozulmuş bir coğrafya. Tabii ki filmin birçok kahramanı artık mıntıkanın çevresinde inşa edilmiş sosyal konutlarda ikamet ediyor, fakat bu, birbirleriyle sıcak teması sürdürmelerine mani olmuyor.

Devlet tabii ki mahallenin sakinlerine ikinci sınıf insan muamelesi yapmayı sürdürüyor, hizmetler aksayabiliyor. Lakin bilhassa nehirle özdeşleşen sefahate düşkün mahalleli bezmiyor, ta ki polisin yasaklı nehrin kenarına yaklaşmakta olduğunu “geliyorlaaaaar” diye duyuran veledin çığlık çığlığa uyarılarına kadar. Hepsinin çil yavrusu gibi dağıldığı sekans filme damgasını vuruyor.

Kenar mahalle güzellemesi

Gayet insani ve dostane bir tavırla çekilmiş belgeselin yaratıcısı José Luis mevzubahis Vallbona mıntıkasının ahalisiyle samimi ilişkiler kurarak belki biraz iyimser, biraz nostaljik ve biraz romantik, lakin gerçekçi bir kenar mahalle profili çiziyor.

Bunu yaparken asla acele etmiyor, yaşlılar olsun, yetişkinler olsun, gençler olsun, çocuklar olsun hepsine uzun uzun vakit ayırıyor; deyim yerindeyse dertlerini de, endişelerini de, hayallerini de, arzularını da sabırla dinliyor.

“Sıradan” insanlar tabii ki kameranın varlığıyla poz verme fırsatını kaçırmıyor, lakin kaybedecek pek bir şeyleri olmadığından kendilerini rahatça teşhir etmekten de kaçınmıyor. Bu daracık mahalle tüm gezegenin mikrokozmik bir yansıması haline geldiği gibi kent merkezlerinde “istenmeyen” kenar mahallelilerin kendi yağıyla kavrulma dinamiğine de bizi hayran bırakıyor. Sonuçta iklim değişiminden, sınıfsal ayrımcılıktan, ırkçılıktan, göçmen düşmanlığından ve kentsel spekülasyondan hepsi muzdarip, fakat farkında oldukları problemlerle mücadele etmeyi de gayet iyi  biliyorlar.

Geniş spektrumlu demografik yapıda Ukrayna’dan gelip çocuklarının savaş travmalarını tartışan annelerden balkonuna kocaman Filistin bayrağı asanlara, dünyada olan bitenle nefes almaya devam eden gayet canlı bir organizma Vallbona. 

Karşımızda televizyonda sık sık gösterilen çiğ, dolayısıyla pornografik bir fakir mahalle teşhiri de yok, elitist bir yaklaşımla “üstün” ve “ayrıksı” bir sanat eseri yaratma iddiası da. Filmin 65 yaşındaki yaratıcısı José Luis memleketi Barselona’ya bu vesileyle gönül borcunu ödemeye girişmiş; bize de ancak onu ve zarif eserini takdir etmek kalıyor. 

(RL/EMK)

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve 1954 Vatan Partisi

Türkiye sosyalist hareketinin önderlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ölümünün 54. yılında mezarı başında; İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, vb. birçok şehirde düzenlenen paneller ve değişik etkinliklerle anılıyor. Bu bağlamda Kıvılcımlı’nın mücadelesinden kimi bilinmeyenlerle, etkinliklere bir katkı olması dileğiyle.

Türkiye Komünist hareketi 1950’lere kadar birliğini az çok koruyabilmişti. 1951’deki büyük TKP tevkifatı, hareketin birliğinden öte varlığını da tehdit eder bir hal almıştı.

Davalar bitip mahkumiyetler kesinleştikten sonra Kıvılcımlı -ki Partinin kuruluşu için davanın sonuçlanmasını bekler- dava dışı kalmış kimi kadrolar ve ağırlıklı bölümü işçi olan yeni  ilişkilerle Vatan Partisi’ni kurmuştu.

Bunun içindir ki VP’nin kuruluşu, Türkiye Sosyalist Hareketi üzerinde estirilen teröre hatta ‘’kökünü kazıdık’’ küstahlıklarına karşı bir direniş, bir isyan hareketidir.

Bu yüzden Kıvılcımlı, ‘’Vatan Partisi savaşı: şu veya bu iç nedenlerle açılmış gedikten hür boşalış değil, bütün tıkanık bentlerin üzerinden bir atılış oldu’ diye yazmıştır sonradan. 

Vatan Partisi 1957 seçimlerinde özellikle İstanbul’da yaygın bir çalışma yürüttü.  İlçelerde şubeler açtı, ikisi tarihe yazılmış (Eyüp ve Sirkeci) mitingler düzenledi(1). Türlü çeşitli polis/ajan provokasyonlarına rağmen başarılı bir seçim çalışması yürüttü. Faaliyeti Demokrat Parti iktidarı tarafından durduruldu ve açılan davada yargılandı ancak dava beraatle sonuçlandı.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın Vatan Partisi Genel Başkanı imzasıyla İzmir il örgütüne yazdığı mektup.

Yeri gelmişken burada bir ‘’şehir efsanesine’’ de değinelim geçerken. Kıvılcımlı’nın Eyüp Sultan Camiin önünde yaptığı konuşmadan dolayı Partinin, dini siyasete alet etmek’’ suçundan yargılandığı ve hatta kapatıldığı gibi yıllardır bir bilgi kirliliği dolaşır ortalıkta. Oysa olay bir gecelik gözaltından ibarettir ve bu yüzden bir soruşturma açılmamış ve olay kapanmıştır. Olay şudur: Kıvılcımlı hem çalışmalarını kutlamak hem de merkezi seçim çalışmaları hakkında bilgi vermek amacıyla İzmir İl Örgütüne, Genel Başkan olarak bir mektup yazar (2).

“Eyüp’te hiçbir partiye gösterilmeyen ilgi: resmî telle bütün konuşmaları diktafondan tespit şekline girdi. Hazreti Muhammed’in ’hatemel enbiyayım’ (ben son peygamberim.b.n.) sözünün bundan sonra kanunlar gökten inmeyecek, kendiniz kanunlarınızı yapacaksınız manasına geldiği yorumum (3) üzerine, genel başkan aleyhine dini siyasete alet etme maddesi ile suç takibatı açıldı. Genel Başkan ve Genel Sekreter o gece müteferrikada kaldılar. Ertesi günü savcılıkça iş anlaşılarak serbest bırakıldılar.” 

Ne Vatan Partisi ne Kıvılcımlı (bir gecelik gözaltı dışında) herhangi bir kovuşturmaya uğramışlardır. Vatan Partisi’nin faaliyetleri, 1957 seçimleri sonrasında durdurulmuş ve hakkında dava açılmıştır. Dava doğrudan Vatan Partisi’nin TKP’nin devamı ve üyelerinin de zaten sabıkalı eski komünistler olduğu üzerinden partiyi ‘’komünizm suçundan’’ kapatmaya ve üyelerini mahkum etmeye yöneliktir. 

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Fatma Nudiye Yalçı, Çankırı Cezaevi. Resim daha önceki 1938 Donanma Davası mahkumiyeti günlerinden. Yalçı aldığı 10 yıl mahkumiyetin tamamını cezaevinde geçirerek 1948'de çıktı. Kıvılcımlı 15 yıllık mahkumiyetinin 12. yılında, çıkan afla 1950'de tahliye oldu.

53 sanıklı davada, başta partinin yönetici kadroları olmak üzere çok sayıda üye uzun süre tutuklu olarak yargılandılar. 16 Şubat - 23 Ekim 1959 tarihleri arası görülen toplam 23 celseden sonra dava beraatle sonuçlandı. Davanın avukatları Mehmet Ali Aybar, İhsan Altay, Münir Bele ve Vahdettin Barut idi (4). 

Savcı başta Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı ve Kerim Korcan olmak üzere bir kısım partilinin, daha önce TKP ve Donanma davalarında mahkum olmuşluklarının, ‘’komünistliklerine’’ delil sayılmasını ve yine mahkum edilmelerini istiyordu. Buna tepki olarak Dr. Hikmet, sorgu sırası kendine geldiğinde duruma müdahale eder ve ‘’mazi’’si ile ilgili bir konuşma yapar. 

Mahkeme tutanaklarından (16. Celse, 16-6-1959)

‘’Sabıka [sebebiyle] vatandaşları itham etmek yersizdir. Sabıka neticeye müessir değildir. Hükümet bir insanın mazisini, ondan doğan temayülleri ortaya koymak bakımından ele alıyorsa, benim mazim 16 yaşından başlar. Ben bu toprağın çocuğuyum. 16 yaşımdan beri bu memleketin siyasi hayatında mücadele yapmaktayım. Milli Mücadele’de silaha sarıldığım zaman 16 yaşında idim. Yörük Ali Efe’nin kızanları arasında silahlı mücadeleye katılmış bir vatandaşım. Mazim düşünülüyorsa, lütfen oradan başlanması icap eder. Benim memleket duygularım orada başlamıştır. Memleketin köylülerini orada görmüş ve beraber olmuşumdur. Mücadelede aç iken beni sofrasına oturtmuş, ikram etmiş olan fakir köylümü orada tanımışımdır. Köyceğiz’de bana, ‘’Sen münevversin, seni dağlarda harcamayalım.’’ dediler. Kuvayı Milliye Askeri Kumandanı yaptılar. Hacıağalar tekaliften (savaş zamanları alınan olağanüstü vergi b.n.) kaçmak için tarlalarını gizlice kesip kaldırırken, ben fakir dul kadının oğlu, kendi nafakamızı topraktan ellerimle sökmüş, tekalife sunmuşumdur. Benim memleket aşkım işte buradan başlıyor. Vicdanım ‘’Bu millete doğruyu söylemeye mecbursun!’’ diyor. Nihayet, bulunduğumuz memleket Kuşadası, İtalyanlara teslim edildi. Biz İstanbul’a iltica ettik. Mazim deyince, işte kökü buradadır. Benim fakir fukara dostluğum işte buradan başlar. 

Ondan sonra gördüğüm şöyle: Ben ayağımda çizme, başımda kalpak, 25 talebe var sınıfta. Hayretle müşahede ediyorum ki hepsi de Ali Kemal’in (5) başmakalesini okuyorlar. Ve Müdür bir gün beni çağırıyor, ayağımdan çizmelerimi çıkartmamı ihtar (6) ediyor. Ben dövüşürken, bugün iktidarda olanlar neredeydiler? Benim mazim ve sabıkam işte bunlardır.’’

Anısına ve mücadelesine saygıyla! 

(SK/EMK)

1 1957 Seçimlerinde Vatan Partisi’nin miting yaptığı bölgeler: Kazlıçeşme, Aksaray, Taşlı Tarla, Beşiktaş, Taksim, Eyüp, Kasımpaşa, Sirkeci, Sultanahmet, Zeytinburnu, Saraçhane-Şehzadebaşı, Karagümrük, Fatih.

2 Mektup Hollanda IISG (International Institute of Social History) arşivindedir. 

3 Yine vatandaşlarım iyi bilir ki Muhammet ‘’Ben hatemel enbiyayım’’ demiştir o büyük sözün manası üzerinde vatandaşlarımı bir an düşünmeye davet ederim… Vatandaşlarım!.. O zamana kadar insanlar arasında bütün düzeni kuran kanunlar ve kaideler ‘’gökten inerdi’’. Hazreti Muhammet ben sonuncu peygamberim demekle bizlere şu büyük hakikati anlatmış oluyordu. Artık kanunlarınızı kendiniz yapacaksınız.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Eyüp Sultan Konuşması, Sosyal İnsan Yayınları S. 8.)

4 Dava tutanaklarının Fuat Fegan tarafından el yazısı çözümleri ISSU Arşivi’ndedir.

5  Ali Kemal: Damat Ferit Hükümetinde bakanlık da yapan, Milli Mücadele karşıtı bir gazeteci. 1922’de İzmit’te linç edilerek öldürüldü. 

6 Çizme ve kalpak Kuvayı Milliye sembolü sayılmaktadır. 

Susmanın farklı halleri: Daniska

Öykülerini keyifle okuduğum Hıdır Murat Doğan’ın, 28 kısa öyküden oluşan öykü kitabı “Daniska” Klaros Yayınları’ndan çıktı. Kitabı temin eder etmez okumaya başladım.

Yazarın daha önceki eserlerinde yer alan mizahi unsurlara ulaşmak için acele etmeye başladım. Yazar, eserin hemen girişinde “Bağırmayacaktın Anton! Artık ağzının yerini biliyorum.” repliğiyle karşılayıp birazdan gelecek trajikomik bir hikâyeye bizi hazırlıyor. Öyle de oluyor.

İlk öyküyle birlikte sitemvârî bir girişle esere dalıyorum. “Siz sustunuz. Hem de hepiniz.” sözlerini melankolik bulsam da eserin sonuna geldiğimde yazara katılmaya başlıyorum.

Yazar, öncelikle topraklarından göçü betimleyip bir süre sonra kendinden kopuşla birlikte bir susma ve kimliksiz kalma üzerinden bir karakter çiziyor. Kitap boyunca devam eden birinci tekil anlatımlı monologlar, bütün öyküyü tek bir karaktere indirgiyor. Karakterlerin isimleri ve mekânlar değişse de değişmeyen iç döküm cümleleri bir yerden sonra sizi kitaba bağlamaya başlıyor. Eserin sonlarına doğru ise karakteri unutup kendinizi düşünmeye başlıyorsunuz. Anlatılanların sadece karakterin başına gelmediğini anladığınızda sürüklendiğiniz bu derin yalnızlığı fark edip uyanmaya başlıyorsunuz. Anlatılanların yavaş yavaş sizin yalnızlığınız olduğunu anlıyorsunuz.

Hıdır Murat Doğan’ın diğer eserlerinde de ustalıkla işlediği bu tarz, esasında hepimizin hikâyesini kendi üzerinde anlatarak günah keçisi olarak kendini kurban ettiğini gösteriyor. Yer yer kendini suçladığı cümlelerde, aslında vicdanı olan her okur gibi koca bir toplumun resmini çektiğini ve en önde sırıtanın bizzat biz olduğumuzu gizlice anlatıyor.

“Ben piçim.” dediği öyküde, piçin kimler olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Bana beğendiğim yazarları neden beğendiğim sorulduğunda, mutlaka ikna edici cevaplar verip onların özgün yanlarını fark ettiğimi söylerim. Bu soru Hıdır Murat için sorulduğunda aklıma ilk gelen, “Kendisiyle dalga geçebilecek kadar kendine güvenen bir yazarın monologlarını okuma keyfidir.” diyebilirim.

Büyük usta Vedat Türkali’ye, Orhan Pamuk’un Nobel’i alması üzerine sorulan bir soruda, esasında Pamuk’un bu ödülü hak etmediği imasıyla Orhan Pamuk hakkında olumsuz birkaç cümleyi manşetlere taşıma hevesiyle cevap bekleyenlere Vedat Türkali şöyle yanıt verir: “Orhan Pamuk, okunurken keyif veren bir yazar.” Kaynak sormayın burada; kaynak, bizzat dinlediğim bir büyüğümdür.

Bunun Hıdır Murat Doğan ile ne alakası var derseniz, şunu açmakta fayda görürüm: Edebiyat, bir yerde keyif de verebilmelidir. Yazarımız burada tam da bunu yapıyor.

Gergedanları Kimsenin Umursadığı Yok ve Biraz Ormanda Saklanacağım adlı eserlerinde de çokça gördüğümüz bu “keyif verebilme” yeteneği, Doğan’ın bu eserinde azalsa da devam etmektedir. Sadece bu özellik bile tek başına yazarı yetenekli kılmaktadır. Diğer eserlerinde çokça şey anlatma isteğini, eserin adından da anlaşılacağı üzere uzun tutarken; bu eserde tek bir sözcükle yetinerek anlatma isteğinin azaldığını görebiliyoruz.

Burayı da açıklayan yazar bakın bize ne diyor: “İnsanlar ya konuşuyor ya da unutuyor.”

Daniska’yı birkaç tema üzerinden değerlendirirsek, ilk başlayacağımız durak “susma” olacaktır. Yazar burada susmuş ve susturulmuştur. Defalarca bıçaklanan bir mağdur gibi susturulmuştur. Konuşup yazması, bağırıp feryat etmesi, sesine yankı araması esasında hâlâ cevapsızdır.

Bu yazı, bu anlamda bir yankı olma umuduyla sesi duyanların vicdanını kurtarmak amacıyla yazılmaktadır. Çünkü yazara borcu olanlar borcunu ödememiştir; çünkü kargosu kapının önüne atılıp gidilmiştir; çünkü yayınevleri yazdıklarını okumayıp otomatik mesajlarla olumsuz dönmektedir; çünkü, çünkü, çünkü...

Eser boyunca devam eden bu “çünküler” ile yazar neden sustuğunu ve susturulduğunu farklı şekillerde anlatmaktadır.

Edebiyatımızın temel taşları olan eserleri yazan Oğuz Atay, Yusuf Atılgan vb. birçok yazarla aynı kaderi yaşayacağını bilerek yazmaktadır. Birisi “Beni anlamak zorundasınız.” derken diğeri alıp başını köyüne gitmekte ve orada çiftçilikle uğraşmaktadır.

Sözün özü, edebiyat dünyasına katkıları çok olan bu isimlerin bir yerden sonra susmaya başlamaları, örgütlü kötülüğün ve cehaletin başardığının da kanıtıdır. İşte bu yüzden bizler, en azından değerli ve yetenekli olanları susmaya değil, daha çok konuşmaya davet etmeliyiz. Davetim, Hıdır Murat Doğan özelinde susmak zorunda bırakılanlaradır.

“Roman puanla kazanır, öykü ise nakavt etmek zorundadır.” diyen Julio Cortázar’a selam göndererek şunu da eklemek isterim: Hıdır Murat Doğan’ın öyküleri nakavt etmiyor ama iyi dövüyor ve kalıcı hasar bırakıyor. Okuru sarsan bu aforizmavari kroşeleri, ana fikri deşifre etmesi açısından olumsuz bir yön taşısa da bu sözlerin gücü karşısında onları tek tek aşağıya alarak hatırlatmak istiyorum.

“Korku, Doğu’da kullanılan ortak para birimi” koca bir coğrafyayı bir cümleyle özetliyor.

“Bazen bir kelime daha söylemek, bir litre daha kan kaybetmek gibi geliyor” neden sustuğunu son bir benzetmeyle dile getiriyor.

“Yanlış formülden doğru sonuç beklemek” diyerek örgütlü ahmaklara selam gönderiyor.

“Bazı ihanetler unutmamakla değil, yok saymakla örtülür” diyerek iyi görünenleri ve iyi gün dostlarının taktığı maskeleri deşifre ediyor.

“Kırıldığınızı anlatamıyorsanız, kırmakla cezalandırılmışsınızdır” diyerek kendini anlatmanın bile soykırıma uğradığını anlatıyor.

“Hep haklıysanız, kimsenin gerçeğine dokunmuyorsunuz” herkesle iyi olanların tiksindiren ruhlarından uzak durmak istediğini beyan ediyor.

“Buralarda cinayet soğuk değil, sıcaktır. Sıcaktır çünkü herkes bir şeyler pişirir. Herkesin katkısı vardır” topyekûn bir toplumun nasıl örgütlü hareket eden bir kötülük güruhuna dönüştüğünü bağırıyor.

“Her şey yolundaymış gibi yapmaktan yorgunum” diyerek bu çağın insanı olmaktan utandığını tekrarlıyor.

“Bazı şeyler camide değil, sokağın tam ortasında hallolur” devrimci bir karşı koyuşun adresini gösteriyor.

Bir karakterin getirildiği son noktayı anlattığı “Sessizlik Yemini” adlı öyküdeki karakter, derin bir çukura bakmaktadır. Bu çukur bir süre sonra karakterin iç dünyasıyla bağlantı kurmaya başlar. Burada da Nietzsche’nin

“Bir kuyunun içine uzun süre bakarsanız, o da sizin içinize bakar” sözüne selam gönderiyor.

İyi eserlerin, diğer büyük eserlerden izler taşıdığını söylemek gerekiyor. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. İyi bir eser, onu oluşturan yazarın geniş bir dünyadan beslendiğini gösteren izler taşıması ve bunları başka bir formla yeniden kurgulaması demektir. Çünkü iyi eser okumayan insanların nitelikli yapıtlar üretemeyeceğine dair farklı bir düşüncem var.

Yazarımız Hıdır Murat Doğan, geniş bir yelpazeden okumalar yaptığını gösteren entelektüel heybesi, bu anlamda öykülerdeki metaforların dökümü açısından da açıktır.

Örnek vermek gerekirse “Sayfanın Arkası” adlı öyküde Emrah Serbes’in “Üst Kattaki Terörist” adlı öyküsünü okumuş birisi olarak kaleme aldığını ve buradan temayı genişlettiğini söyleyebiliriz. Kötü yazarlar başkalarını taklit ederken, iyi yazarlar yazılmış olanların kıyısından geçerek tuzağa düşmeden kalemini başka bir yöne çevirebilir.

Bütün bunların ötesinde, yazar için bu eser bir kendini tamamlama ihtiyacından doğan bir zorunluluk olarak kaleme alınmış hissi veriyor. Eser boyunca her öyküye sirayet eden kimlik, göç, sessizlik, kadın, yalnızlık ve öteki kavramları adeta yazarı kendisiyle bir hesaplaşmaya götürmektedir. Yazar en çok kendini suçlamaktadır ve

“Zeki Müren’i Ben Öldürdüm.” diyecek kadar cinayeti üstlenmektedir. Okura düşen sorumluluk, bu yükü paylaşma cesaretidir. Yazar son paragrafta yazdığını ama kimsenin okumadığını, esasında yazdıklarının bir intihar girişimi olduğunu dile getiriyor.

Ölmenin bile cesaret gerektirdiği bu coğrafyada Hıdır Murat Doğan, defalarca cesaretinin kırıldığını anlatıyor. Zarar görenlerin hep iyiler olduğunu görüyor. Cesareti en çok buradan kırılıyor. Kimliğinden defalarca bıçaklanıyor. Olduğu yer beğenilmemiş ve başka bir sıfatla kimliği yeniden inşa edilmiştir.

Her otorite ona yeni bir kimlik hazırlamaktadır. Bu yeni kimliğe de hızlı uyum sağlayıp itaati istenmiştir. Vurulmalar o kadar fazla ki artık karakterimiz politik bir tercih olarak “Oblomov”a dönüşmeye başlıyor.

Bu bilinçli bir tercih değil, siyasi otoritenin bireyi sürüklediği bir dehlizdir. Hıdır Murat Doğan, bu dehlizden bağırıyor ve ekliyor:

“Ben bir piçim. Cesur biri değilim.”

Ben benim, ya sen!

Boşuna son üç yüz yıla “Antroposen Çağ” yakıştırması yapmıyorlar. İnsan denen tuhaf canlı, öylesine hırs ve iktidar gücüyle her bir şeye sahip olmak, hükmetmek ve sonra da bu sahiplik üzerinden her şeyi ama her bir şeyi ezip geçmeyi kendi varlık sebebinin gerekçesiyle olmazsa olmazı sayıyor ki, tarifi namümkün! Ve bunu öylesine bir doğallıkla yapıyor ki! Ve yine tuhaf olan, bunu olanca haklılığını savunarak da yapıyor…

İşte bu garip hâl içinde “ben” dediğimiz, onu benlik üzerinden, “birey” olmanın erdemi üzerinden kurmaya çalıştığınız her bir şey, bu devasa horlanma, ezme, yok etme güdüsünün çarkları içinde un ufak olup gidiyor.

Buna karşı bir direniş şart mı? Elbette şart. Bu karşı direniş örgütlenirken kimileri kendi doğruları ekseninde, dostluklarını kendi doğrularıyla kurgulamaya çalışıyor. Küs olduklarıyla dostları da küssün, tavır aldıklarına dostları da tavır alsın istiyor. Bu gerçekleşmeyince dostlarını da bu bakış açısı üzerinden yargılamayı kendilerinde bir hak gibi görüyor.

Oysa birey ve “ben” olma hakkı başka bir şeydir. Sizin barışık olmadığınız biriyle, yakın olduğunuz dostunuz barışık olabilir. Bunu kabullenmek de bir erdemdir. Bunu anlamaktır asıl birey olmak. Öbürü, zorlama bir dostluk gösterisidir ve sonlanması şaşırtıcı sayılmamalıdır.

Kimse kimsenin önemsizi ya da önemlisi değildir; olamaz da. Her bir insan teki, kendisi için önemlidir. Bu bir özsaygıdır aynı zamanda. Bunu anlamak gerek…

Özetin özeti şurada:
Birinin biri hakkında başkalarına söylediği sözler, hakkında söz söyleneni değil; söz söyleyeni daha iyi tanımanızı sağlar…

Lütfen biri hakkında birinden bir şey duyduğunuzda, ya o hakkında söz söylenen o an o ortamda olmadığı için konuşanı susturun — susmuyorsa dinlemeyin!
Ya da o konuşanı daha iyi tanımayı deneyin!

İşte bu sebeple, bizimkilerin tabiriyle: “Ben benem, sen kimsen…” Ez cümle.

Not: Diyarbakır TÜYAP 9. Kitap fuarı başlıyor.

*18 Ekim cumartesi saat: 14.00

Tozu Kalsın ve Şehrin Serencamı Şeyhmus Diken-Birsen İnal-Zeynel Hebun Güler / Fuar Alanı / Dicle Salonu 

*18 Ekim cumartesi saat:17.00

Suru Konuşmak / Şeyhmus Diken - Nurcan Baysal - Muharrem Erbey 

Fuar alanı Dicle salonu

*19 Ekim Pazar saat:17.00

Gabriel Surlar ve Diyarbakır arkeolojisi 

Şeyhmus Diken - Aytaç Coşkun 

Fuar alanı Dicle salonu

Etkinlik saatleri dışında Alfa &Everest standında imza

(ŞD/EMK)

Doğan Ceren: Hafızanın tanığı

"Güneş küsmüş salkımıyor ah sensiz
Zerdali güzeli gözlerinle bak bana
Keder eş oldu yenemiyorum ah sensiz
Baldan tatlı sözlerinle gül bana"

İnsanın varoluş hikayesinden söz ediliyorsa, bir şekilde mekâna ve zamana kendini kabul ettiren birey ve toplumların mücadelesinden söz ediliyor demektir.

Varoluşumuza rağmen, varlığımızı tartışıyor, toplumsal kimliklerimiz kabul görmüyorsa, varlıkları inkâr edildikleri yaşamları boyunca  kimliklerine, aidiyetlerine tutunarak, kendilerini yeniden oluşturmak isterler. Türkiye’nin sosyo- kültürel  siyasal tarihi her anlamıyla, farklı kültürlere, ötekilere tahammül etme bilincinde, aydınlık bir bilinç olduğu söylenemez. 

Bir toplumun belleğinin biriktiricileri ve taşıyıcıları edebiyatçılardır; zira hayaller olmadan ne bilimin hareketliliği, ne de deneyselliği söz konusu olmaz. Yazarlarını, sanatçılarını koruyan ve onların hayal dünyalarına, üretimlerine katkı sağlayan ülkelerin demokrasisinin temelleri sağlamdır.

Uzun yıllardır İsviçre’de yaşayan Doğan Ceren ile hayatı, sanatı, mülteciliği (oluşunu) konuştuk. Çocukluk travmalarından cezaevi yıllarına, sürgünden İsviçre’deki özgürlük deneyimine… Doğan Ceren’in yaşamı, bireysel bir hikâyeden çok bir halkın belleğine de işaret ediyor.

Ceren, Türkiye’nin ilk ilk askerî darbesinin gölgesinde dünyaya gelirken, yaşamının ilk yıllarından itibaren hem toplumsal hem de bireysel olarak derin kırılmaların tanığı olur. Kürt ve Alevi bir aileden olması ülkenin çalkantılı siyasal atmosferi, onun hayatının seyrini belirlemeye başladı.

Tek kelime Türkçe bilmeden başladığı okul yılları, her Kürdün payına düşen ve öğrenciliğin ilk yıllarında sınıf duvarlarının daha anlamlı olduğu çocukluğun bire bir örneğini yaşıyor.

Ötekileştirmenin çetin yolculuğu Cumhuriyet'in doğusundan eksik olmadı hiç. TToni Morrison’nun dediği gibi “Kendi kabilemizden olmayanı dışlama, düşman belleme, aciz, yetersiz ve yönlendirmeye muhtaç addetme eğilimimizin çok uzun bir tarihi var” diyerek bu oluşumun tarihsel sürecinin uzunluğuna işaret eder (Morrison, 2021, s. 17).

Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar, iş yerlerinin yağmalanması, zorunlu göçler ve gizlice sürdürülen ibadetler… Bütün bunlar onun belleğinde bir travmadan çok daha fazlasıydı. Ailesinin Maraş’tan İskenderun’a, oradan Mersin’e sürüklenmesi, ona kimliğini gizleyerek yaşamanın ne demek olduğunu öğretti. Ülke 1968 kuşağının etkisiyle çalkalanırken, işçi grevleri ve Kürt hareketinin yükselen talepleri Doğan Ceren’in gençliğine önemli etkiler bırakır. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, bir kuşağın üzerinden silindir gibi geçti.

Yılmaz Güney’in filmleri ona yeni ufuklar açarken, sol hareketle buluşturdu. ( Ancak bu yolun bedeli ağır oldu: İşkenceler, aylarca süren sorgular ve yıllarca süren cezaevi hayatı… Cezaevinde yazmaya başladığı şiirlerin çoğu aramalarda kaybolurken,  yazmak, onun için hem direniş hem de hayatta kalma biçimi haline gelir. Tahliye sonrası özgürlük yanılsaması kısa sürdü. Askerlik bahanesiyle yeniden baskılarla karşılaşır.

Ağır hastalıklarına rağmen askere alındı; askerlik yaptığı sırada dolabında bulunan sol içerikli bir şiir kitabı ve dinlediği kaset yüzünden çeşitli tehditlere maruz kaldı. Polis takibi ve fişlemeler arttığında, hayatının en zor kararını verdi, eşini ve üç çocuğunu geride bırakıp İsviçre’ye sığınmak zorunda kaldı. İsviçre, ona insanca yaşamanın ne demek olduğuna dair geniş bir perspektif sundu. 

“Bireysel bir suç işlemediysen özgürce yaşamak ve düşüncelerini korkusuzca ifade etmek” diyordu. Türkiye’de hiç tadamadığı bu özgürlük, metinlerine doğrudan yansıdı.

İçinden geçtiği çağa Türkiye özelinde sızarken, büyüyen bu çatlağa deri olmaya çalışır. Fakat bu sızış gündelik yaşamın ayrıntılarından, dönemin politik-sosyolojik gelişmelerine kadar her yanıyla ele almaya çalışır Ceren.

Ceren’in şiirlerinde aşk, insan sevgisi, doğa  şiddet ve savaş karşıtlığı ön planda. Hafızamızdan eksilmyen ve İlkay Akkaya’nın seslendirdiği “Ah Sensiz” şarkısının sözleri de Ceren’e aittir. Çocukluğunun travmatik izleri sık sık satır aralarında görünür. Aşk, onun için sevginin yoğunlaşmış biçimi olarak ayrıcalıklı bir temadır. Ve şiirlerinde gür bir sese erişir aşk. Mülteci olma duygusu ise yalnızca ilk yıllarda birkaç şiirle sınırlı kalmış olsa da yüreğinin derinliklerinde kaynağı kurumayan bir yalnızlığa benzetir. Ancak yeni bir coğrafyada ve kültürde zamanla yerini daha evrensel bir bakış açısına bırakıyor şiirleri. 

Ceren için edebiyat, yalnızca bireysel bir uğraş değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı geleceğe taşıma mücadelesidir. “Kalbini Göz Kılanlar“ adlı antolojisi, görmezden gelinen görme engellilerin sesini tarihe taşır. Osman Aydın, Pervin Cemil ve Mehmet Elbistan biyografileriyle Kürt halkının özgürlük mücadelesine emek verenlerin mirasını gelecek kuşaklara aktarır.

Şiir ve kültürel araştırmaları dışında fotoğrafçılıkla ilgilenir. Çektiği kareler, yalnızca birer anı değil; insanlık suçlarıyla yüzleşmenin araçlarıdır. İşkence aletlerinin sergilendiği müzeleri, toplama kamplarını, soykırım anıtlarını fotoğraflar. Bu görselleri çeşitli platformlarda paylaşarak, hafızayı diri tutmaya çalışır. İnsanlığa ve doğaya yaşatılan ve hep daha fazlasını hissettiğimiz  ve ayrıca bunları kanıtlamak zorunda olduğumuz bir çağda yaşıyoruz. İşte bu ve benzeri noktalarda sanat veya sanatsal faaliyetlerin bu anlamda dokunuşu insana güç veriyor. Ceren bu noktada önemli çalışmalarını sürdürüyor. 

iki ciltlik bir kitap çalışmasına dönüşmek üzere. İsviçre’de göçmen toplulukları yakından gözlemleyen Ceren, özellikle Ortadoğu ülkelerinden gelenlerin entegrasyon sorunlarına dikkat çeker. Ona göre çözüm, basit ama etkili adımlardadır: komşularla selamlaşmak, dostluk kurmak, birlikte kahve içmek, sinemaya gitmek, doğada yürüyüş yapmak…

Doğan Ceren’in sanat anlayışı, hümanizm, özgürlük, hafıza ve direniş kavramları üzerine kuruludur. Ona göre yazmak, tarihe not düşmek, insanlığın acılarını ve sevinçlerini kayıt altına almaktır. En büyük özlemi, insanların kimliklerinden ötürü sürgün edilmediği, şiddete maruz kalmadığı, doğanın hoyratça talan edilmediği bir dünyadır.

Doğan Ceren kendi sınırlarından çıkmasını başarıyor, yaşadıkları, tanık oldukları ile arasında bir mesafe yaratmıyor ve bir dönemi birlikte yaşayan insanların belleğini ortaklaştırıyor. Zira, hatırayı şimdi de canlandırmak, onu bir yere yerleştirmek için daha önce de sözünü ettiğimiz gibi şeylere veya başkalarına ihtiyacımız var. 

Doğan Ceren’in yaşamı, bireysel bir serüvenin ötesinde, bir halkın belleğini edebiyatın diliyle taşıyan bir tanıklıktır.

(DM/EMK)

O da Bir Şey mi: Hikâyenin yeni anlatıcısı

Pelin Esmer, yaptığı ilk filmden bu yana sinemamızın özgün seslerinden biri. Belgeselden kurmacaya, kişiselden toplumsala attığı görünüşte uzun adımları, kendi bakışı içerisinde toplayan ve eriten bir sineması var.

İlk olarak bir belgeselle, "Koleksiyoncu" ile hayatımıza giren, ardından "Oyun" ile yoluna devam eden yönetmen sonrasında çektiği kurmacalarla günümüzde kuşağının önemli yönetmenlerinden biri konumunda.

Bu konum, geride bıraktığımız 32. Adana Altın Koza Film Festivali’nde iyice netlik kazandı. Yeni filmi "O da Bir Şey mi" ile Ulusal Yarışma’nın favorileri arasında olan Pelin Esmer’in yönetmenliği hem seyirci hem de eleştirmenler tarafından artık olgunluk evresine girdiği kabulüyle karşılandı.

Festivalin jürileri de aynı fikirde olacak ki "O da Bir Şey mi", Altın Koza’dan tam sekiz ödülle döndü. Burada Pelin Esmer sineması açısından vurgulayabileceğimiz bir nokta da yönetmenin "Oyun ve Kraliçe Lear"da da izlerini bulabileceğimiz, "İşe Yarar Bir Şey" ve "O da Bir Şey mi" de net bir hat oluşturan “hikâye anlatıcılığı” mefhumuna artık doğrudan gözünü dikiyor olması.

Esas anlatıcı

Filmin, merkezinde erkek, orta yaşlı (ve kurmaca) bir “usta yönetmen” var. Timuçin Esen’in canlandırdığı bu karakter, yeni karşılaştığımız ama çok da iyi tanıdığımız biri. Geçmişte büyük filmler yapmış, hayat iştahını hızla harcamış, bugünlerde isteksiz, motivasyonsuz eski bir hikâye anlatıcısı.

Yeni bir film yapma, bir hikâye anlatma arzusunu arar, ya da aramak zorunda kalır bir pozisyonda buluyoruz onu. İnsanlardan sıkılıyor, kaçıyor, mizantrop pozlarla içe dönük bir dünya hayalini kendine satarken takdir ve alkış bağımlılığından da kurtulamıyor. Evet, çok iyi tanıyoruz kendisini. Bu varoluşçu, hatta bazen teolojik karamsarlık çok tanıdık.

Pelin Esmer’in bu hikâyeyi anlatma tercihi ilginç görünebilir başta. Ancak ilk karelerinden itibaren filmin bundan ibaret olmadığını da sezdiriyor yönetmen. Başkarakterimizin bir hikâye anlatıcısı olduğu kesin ama bu hikâyeyi onun anlatmadığını biliyoruz.

Bunun en önemli sebebi yönetmenin film boyunca ustalıkla kullandığı rejisinin unsurlarını parçalama ve tekrar birleştirme biçimi. Zira bu hikâyenin esas anlatıcısı filme önce ses bandından dâhil oluyor.

Film ile ilk kez kamera karşısına geçen ve buradaki performansıyla ilk rolünden büyük takdir toplayan Merve Asya Özgür’ün canlandırdığı Aliye karakteri bu filmin hem kalbi hem de ruhu. Ünlü yönetmen Levent’in film festivali için gittiği Söke’deki bir otelde çalışan, ailesiyle yaşayan ve sıklıkla otelin barındaki bulaşıklarla izlediğimiz Aliye, Levent’in sahip olmadığı, muhtemelen bir miktar da kıskandığı o bakış arzusuna, tazeliğine sahip. Baktığı yerde, ama önce kendi hayatında anlatılacak bir hikâye görüyor.

Film evrenine girişinin bizzat sesiyle olması da onu ayrıcalıklı, üst bir konuma yerleştiriyor aslında. Kontrol onda mı bilmiyoruz, onun ses kayıtlarını dinleyen kişinin onu gerçek anlamda duyup duymayacağı da belirsiz ama anlatıcının anlatıcısı Pelin Esmer onu dinlememizi istiyor, buna şüphe yok. Filmde de ifade edildiği üzere bir hikâye biri onu dinlesin diye anlatılır sonuçta.

Zamansız zaman

Pelin Esmer’in yaklaşımı, hikâye anlatıcılığının çeşitli görünümlerine farklı yönlerden ulaşmasıyla şekilleniyor. Filmin itiraz ve başlangıcı aynı anda ifade eden başlığından başlayarak. Yönetmen, bu filmin fikrinin bir barda gördüğü, barla mutfak arasındaki perdeden bardakları alıp veren bir el imgesinden çıktığını söylemişti.

Filmin sanat yönetmeni Elif Taşçıoğlu’nun çalışmasıyla ortaya konmuş mekân tasarımı yalnızca o eli ve o barı değil, filmin sahip olduğu zamansızlık hissiyatını da taşıyor filme. Daha en başlarda bir sahnede o barın etrafında oturmuş, her biri usta bir oyuncu tarafından canlandırılan bar insanları bu zamansız zamanda genelde nostaljiye yaslanan, edebi olma gayreti taşıyan, çiğ ama samimi öykülerini zerk ediyorlar ortama. Film burada her insanın bir hikâye anlatıcısı olduğunu, ya da o potansiyeli taşıdığını söylemiyor yalnızca.

Bir yandan da bu hikâyelerin dinleyicisinin kim olduğunu da soruyor. Zira bu sahnelerde hikâyeler Levent’e anlatılırken esas dinleyenin perdenin arkasındaki elin sahibi Aliye olduğunu öğreniyoruz. Kamera barın arkasından, yani dinleyici konumundan bu anlatıların altını çizerken biz seyircilerin hizasını da belirliyor Pelin Esmer. Dinlemeye, anlatmaya iştahla bakabileceklerin yanından bakmamızı istiyor anlattıklarına sanki.

Anlatının iktidarı

"O da Bir Şey mi"yi değerli hâle getiren unsurlardan biri de filmin öyküsündeki merkezî hareket duygusu aslında. Filmdeki anlatı(lar)ın en durağan yerden, Levent’in hayatından en enerjik olana, Aliye’ye doğru gittiğini izliyoruz adım adım. Levent’in kendisi de buna dâhil. Bu yalnızca Levent’in Söke’ye doğru gitmesiyle şekil almıyor.

Aynı zamanda filmi giderek etkisi altına alan, henüz açıkça anlatılmamış bir hikâyenin öznesinin Levent’ten Aliye’ye doğru kaydığını da hissediyoruz bir fısıltı gibi. Bu, Levent’in yapmakta olduğu, O da Bir Şey mi boyunca yapımına tanık olduğumuz kısa film değil kesinlikle. Kısa filmin kendisinden çok onu izleyen Aliye’nin ne düşündüğünü merak edeceğiz o sahnede.

Film bu anlamda bir iktidar dönüşümünü de çağırıyor gibi görünüyor. Aliye’nin Levent’in film teklifini kabul etmemesinde de bir başkasının, yorgun ve zamandışı bir anlatıcının hikâyesini anlatmasını reddediş var sanki. Bu, anlatının iktidarını reddetme girişimi mi, yoksa kendi hikâyesinin anlatıcısı olma gücü mü, bilmiyoruz.

Bu da aslında "O da Bir Şey mi"nin anlatısını biraz eksik bırakan, seyirciyi hayale davet eden ucu açık bir finalden ziyade biraz havada kalmışlık hissi yaratıyor. Bunun sebepleri de hikâyenin çağırdıklarında açıkçası.

Tüm bunları Pelin Esmer’in ördüğü bir hikâye anlatıcılığı ethosu olarak görebiliriz. Edebiyatı belki sinemanın kendisinden bile daha öz bir kaynak olarak gören bir bakış söz konusu burada. Bunun da bilhassa 2000’ler sonrası Türkiye sinemasından çıkan yönetmenler için yoğun bir eğilim olduğunu söyleyebiliriz. Fakat tam da bu yüzden bu ustalıkla kurulmuş, zaman-mekân hissi çok nadide ve müstesna zeminlere sahip anlatının sinema ve edebiyatın duygusal tercümesi arasında biraz kaybolduğunu düşünmek mümkün.

Zira bir edebiyatçının, mesela filmde de gösterilen Yusuf Atılgan’ın C.’sinin döngüsel, içe dönük dünyasının ya da Sait Faik’in öykülerindeki günlük durağanlıktan okura ulaşan ufak detayların neden-sonuç ilişkisini önemsizleştiren hâlinin kesit hissi klasik sinemanın doğasından kaynaklı beklenti mekaniğini bir miktar dışlar. Yazarın iç dünyasıyla değil, gösterilenin gerçekliğiyle karşı karşıyayızdır. Dolayısıyla Aliye’nin anlattığı öykünün iktidarıyla buluşamıyor, sessizce kabullenip gidiyor oluşu sayfayı kapatıp onunla birlikte düşüncelere dalmak yerine alacağımızı alamamış bir hissiyatla bırakıyor bizi.

Walter Benjamin’in bundan neredeyse yüz yıl önce, modern romanın bireyciliği nedeniyle hikâye anlatıcılığının yok olmaya yüz tuttuğundan bahsetmesini hatırlayalım. Sinema, aradan geçen yıllarda buna çok farklı biçimlerde karşı söz oldu, hatta bu bağlamı dönüştüren temel unsurlardan biri konumunda. Oradan yıllar sonrasına, Michaela Coel’ın bugünden tarihe mal olmaya aday I May Destroy You’suna atlarsak: “Ben kendi hikâyemin anlatıcısıyım,” diyordu Arabella, “Kendi hikâyeni anlatırsan, gücü de ele geçirirsin.” Benjamin, I May Destroy You’yu izlese ne düşünürdü bilmek zor tabii. Bugünün sosyal medyasındaki anlatıların kaynağını yitirmeye başladığı, kimin neyi ne zaman dediğini unutmaya teşne dünyamızda sözlü hikâye anlatıcılığının geri geldiğini düşünür müydü, bilinmez. Ama bir şeylerin değiştiğini de görürdü büyük ihtimalle.

Filmde akıl hocalarının, anlatıların iktidarını tek başına ellerinde tutan yılmışların çağının kapanışı olarak görmek mümkün. Leventlerin çağından Aliyelerin çağına geçerken köklerimizi yeniden tanımaya çalışıyoruz. En azından çabamız bu yönde.

(EBB/TY/EMK)

Halkın kime kızacağına serbestçe karar vermesine ne denir?

Bizlerin ömürleri için çok uzun, ehli siyaset içinse oldukça kısa bir süre içinde yaşadığımız sistemlere isim konmaya çalışılıyor.

Sistem adlandırma heyetleri “demokrasi cetveline” bakarak kerteriz alıyor ve sapmalara isim koymaya çalışıyor. Efendim işte otokrasi, istibdat, monarşi, saltanat, bonapartist plebisitli otokrasi, sultanlık gibi; ama şartlı — faşizme benzese de sadece andırıyor… Böyle devam ediyor.

Kendi adıma bunları pek anlamıyorum, ayırt edemiyorum. Anlamam iyi olur tabii; ama bilmesem de olur demiyorum. Kavga edeceksen önce karşı tarafın adını koyacaksın, diyenler var. Ancak ben, karşı tarafa isim koymak için değil; canımın çektiği uğruna kavgalaşmayı daha çok seviyorum. Başkası için bir şey istediğim yok; ne istiyorsam kendim için.

Buraya kadar sorun yok, değil mi? Anlaştık. Diyelim ki halk denen, temyiz kudretine sahip kütlekişi olarak bir seçim yapacağız. eçim yapabilmek için önümüzde en az iki seçenek olmalıdır.

Bu seçimi neye göre yapacağız, daha doğrusu neyi seçeceğiz? Parmak kaldırırken hissimiz nedir? Ben bu seçeneklerden şunu istiyorum mu yoksa kaynımgiller gülmesin de ne olursa olsun mu? Hah, işte benim burada kafam karışmaya başlıyor. Çünkü eğer ben birini tercih edersem başka; diğerinin tercih ettiğinin olmaması için çabalıyorsam başka bir yere varıyorum, değil mi?

O zaman da ben aslında, senin tercih ettiğinin olmamasını sağlamayı tercih ederek kendimle ilgili hiçbir tercih yapmamış oluyorum. Bu durumda ben, senin istediğinin olmamasından mutlu olan biriyim demektir. Eh, bu da en hafifinden saçma.

Bu düzeyde hiçbir insan evladı saçmalamaz. O zaman soruyu değiştirelim. Diyelim seçim yapacağız. Ben şunu seçiyorum, çünkü bu bana iyi geliyor, işime yarıyor, bundan bir faydam var, artık her neyse. Peki, ben bu faydaya sadece şunu seçersem mi ulaşıyorum?

Diğerini o nedenle mi seçmiyorum yoksa şimdi yararlandıklarımdan, diğeri gelince mahrum mu kalacağım? Benim yararlandıklarımdan başkaları yararlanmasın mı istiyorum? Bak, burası biraz karışık gibi ama aslında değil. Neden değil? Çünkü seçtiğim bana hakkım olanı veriyorsa veya hakkım olanı almamı engellemiyorsa seçimim doğrudur. Diğer seçenekte bunlara zarar geleceğini düşünüyorsam tabii seçmem. Hakkım olmayanı almak için seçim yapacak hâlim olmadığı için buradaki karışıklık biter. Nihayetinde hakkı olmayanı almak için örgütlenmek olanaksızdır. Bence öyledir.

Sorumuzu yine değiştirelim. Ben kime kızıyorum ve neden kızgınım? Buna karar vermeliyim ki hem beni kızdırana kafa tutayım hem de seçeneklerimi ona göre değerlendireyim. Kızgınım çünkü açım, yorgunum, neşem yok, ağzımın tadı kalmamış…

Seçeneklerden biri veya hepsi — artık neyse durumumuz. İçimde böyle duygular var; bunun nedenini bulmak istiyorum. Diyene cevap verme telaşında olanlardan müteşekkil devasa bir sektör var. Seferberlik ilan etmişler. Her konuşan kafadan bir ses çıkıyor, bunca yorum bırakıyorlar ekranın önüne. Efendim, dış güçlerden tut da kaynımgillere; dünyadışı varlıklardan gariban bir gezegenin kendi hâlinde dönüşüne; oradan alıver de tümüyle bilgisayar ortamında türetilmiş paraya benzer şeylerin değerinden imanında inceden zayıflamaya… Meşrebine, mezhebine uygun yorumu seç, beğen, al.

Aldım yorumumu elime, gittim kahveye. Herkes yorumunu almış gelmiş, birbirine sallıyor da hesabı ödememek için “son sözü ben söylerim” ayağına konuşup kaçanları da görüyoruz; gürültüde kaynıyor, sanılmasın. Başladık ama bir yere varamıyoruz: Sen kime kızıyordun, ya sen, öteki kime kızıyordu? Biri diyor: “Sen bırak benim kime kızdığımı, sen kime kızıyorsun onu söyle de bilelim.” Yorumlararası münazara bir türlü başlayamıyor. O arada kahveci at yarışı kanalını kapatıp haberleri açıyor. Dudağını büzdürerek değişik bir sesle konuşan efendiden bir tip, “Asgari ücret, adına yaraşır bir seviyede bırakılarak vatandaşlarımıza söz verdiğimiz gibi…” derken ortalık kararır gibi oluyor.

Kahveci anlıyor tabii, daha hesap alamaz bu ekipten. Talaş dolu kovayı alıp yere döküyor, boş sandalyeleri masanın üzerine çeviriyor. Ocağı kapatıp bağırıyor: “Kapatıyoruz. Kime kızdığına karar verenleri yarın bekleriz.”

(ÖE/EMK)

Hakan Tosun'un bıraktığı miras: Hakkaniyetle anlatmak

İnsan evladı olarak hayata uyum sağlama ve kendimizi teselli etme konusunda epey ustayız sanırım.

Ölüm karşısında verdiğimiz tepkiler, bulduğumuz teselliler bunun en belirgin örneği. Bir yakınımız ağır bir hastalık sonrası yaşamını yitirdiğinde “çok çekmedi” deriz, bir başkası uzun bir hastalık sürecinden sonra öldüğünde ise yakınlarına “en azından annene, babana baktın, evlatlık borcunu ödedin” deriz.

Garip değil mi? 

Ölüm karşısında beynimiz hep bir teselli üretir. Belki de iyi ki öyle… Yoksa kim bilir, çıldırırdık.

Esenyurt’ta bir grubun saldırısı sonucu yaşamını yitiren gazeteci Hakan Tosun’un Nurtepe’deki cenaze törenine giderken tam da bunları düşünüyordum. Hatta kendimi şöyle düşünürken yakaladım:

“İyi ki çocukları yoktu, şimdi nasıl dayanacaklardı”

Nurtepe’ye onun cenazesine vardığımda bu düşüncemden dolayı çok utandım. Çünkü ondan geriye kalan belgeseller, sanki çocukları gibiydi, korunmayı, saklanmayı bekliyorlardı. Kuşlar, ağaçlar, çiçekler, doğası için mücadele edenler de onsuz kalmıştı, hepsi onun evladıydı, yakınıydı aslında.

Hakan’ı ilk kez, İstanbul’da Emek Sineması’nın gasp edildiği Emek protestoları günlerden hatırlıyorum. O günden beri doğanın, hayvanların, insanın sesi olmak için oradan oraya koşuşturuyordu. Hep efendi, sahada gördüğümde selamlaştığım, üretken bir gazeteci olarak kaldı aklımda. 

CHP PM Üyesi Baran Seyhan ve Hakan Tosun'un ablası Öznur Tosun.

Kayıp olduğu haberini aldığım ilk andan itibaren ondan hep iyi bir haber geleceğini düşündüm. Belki bir belgesel için şehir dışına gitmiştir, kurgudadır, telefonu kapalıdır...Öyle olmadı…

Hakan Tosun giderken, geride kalan biz gazetecilere, belgeselcilere, doğa savunucularına büyük bir miras bıraktı: “Hakan Tosun’a ne oldu?” Bu soru artık bizim haber akışımızın ve hayatımızın bir gündemi.

Cenazeye dönecek olursam…Nurtepe Metro Durağı’nda yüzlerce kişi toplanmıştı. Polisler de vardı ama öyle üç beş değil, göz alabildiğine çevik kuvvet. 

Aslında polisleri ilk Harbiye’de yol üstünde gördüm cenazeye giderken, “herhalde yine bir Gezi telaşesi sardı iktidarı” diye düşündüm.

"Umarım Hakan’ın cenazesiyle ilgili değildir" dedim içimden. Fakat yanılmışım. Çünkü Nurtepe’ye vardığımda gerçekten binlerce polis oradaydı. Bir müdahale/saldırı olmadı, sadece güzergâhı belirleyip korteje eşlik ettiler. Yine de o kadar çok polisi bir arada görmek, bir cenazeden çok bir mitingi andırıyordu. Zaten binlerce insanın Hakan için attığı sloganlar da cenazeyi çoktan bir mitinge dönüştürmüştü:

“Hakan için adalet, doğa için adalet!”
“Ormanlar, dereler Hakan için ağlıyor!”
“Hakan için adalet, herkes için adalet!”
“Hakan Tosun onurumuzdur!”

Sloganlar yükseldikçe öfke ve hüzün birbirine karışıyordu. “Failler neden korunuyor?” yazılı bir döviz mesela ne çok anlam ifade ediyordu. 

ETHA’dan gazeteci Pınar Gayıp’ı gördüğümde gözlerine bakamadım. Öfkesini biliyordum. Ardından Zeynep Kuray'ı (Zeyno) fark ettim, onu ilk kez bu kadar sessiz ve üzgün buldum. Çok öfkeliydi, derin bir yas tutuyordu. Arkadaşına sessizce veda ediyordu. Evrensel'den Eylem Nazlıer, "Çok daha kalabalık olmalıyız, daha güçlü olmalıyız" dedi ilk karşılaştığımız an. Cenazeyi takip eden gazetecilerin çoğu sessizce selamlaşıyordu, herhangi bir habe heyecanı yoktu hiçbirimizde. 

Biz hep benzer sokağın çocuklarıydık, sadece haberleri değil, birbirimizi o sokakta büyütmüştük aslında. Hakan’ın cenazesinde buna bir kez daha tanık oldum: Hakan bize yalnızca bir gazetecilik mirası değil, birbirimize sahip çıkma mirası da bırakmıştı.

Gazetecilere, belgeselcilere hep “haber kaynağınızla mesafeli olun” derler. Bir yere kadar doğru fakat bazen temas ettiğimiz insanlarla yoldaş oluruz. Dertlerini dert edinir, hikâyelerini bir kezlik haber değil, bir yaşam bağına dönüştürürüz. Hakan’ın cenazesinde bunu bir kez daha hissettim.
Orada sadece gazeteciler yoktu, ekoloji mücadelesi veren hemen herkes oradaydı. Hakan, hepsine dokunmuştu ve hayatından haksızca koparılmıştı şimdi de. Adaletsizce. Binlerce insan, seslerini duyuran bu gazeteci için bir aradaydı bugün. 

Ülke ne hale geldi?

Cemevi'ne gidene kadar yol boyunca bitmeyen sloganlara bir de bir okulun penceresinden bakan ilkokul çocuklarının sesleri eklendi.

Binlerce insanın sloganlarını duyunca onlar da “Hak, hukuk, adalet!” diye bağırmaya başladılar.
Çocukların sesini duyan bir polisle göz göze geldim. Üst düzey birine benziyordu. Ona, “Bakın, çocuklar bile adalet diye bağırıyor, ülke ne hale geldi” dedim. Sadece kafasını salladı.

*Gazeteci Eylül Deniz Yaşar

Cemevi’ne vardığımızda sloganlar daha da gürleşti. Belgeselci ve gazeteci Kazım Kızıl’ın Hakan’la yaptığı röportaj dinletildi. Herkes bir köşeye çekilmişti, kimi kamerasını sessizce yere bırakmıştı.
Gazeteci Eylül Deniz Yaşar, Hakan’ın kamerasını eline aldı ve şunu söyledi:
“Kameran yerde kalmayacak.”

Eylül Deniz Yaşar, olay duyulduğu andan itibaren Hakan’ı gündemde tutmak için elinden geleni yaptı.
Esenyurt’ta saldırının gerçekleştiği yere gidenlerden biri de gazeteci Umut Taştan. O konuşmadı, fakat yaptığı haberlerle, sorduğu sorularla Hakan için sürecek adalet arayışının yolunu çizdi.

Hakan’ı uğurlamak kolay değildi. Tabutuna bir keşan bağlandı.
Cenazesi Ayazağa Mezarlığı’na götürülürken, geride Cemevi’nde onun için hazırlanmış pankartlar, dövizler kaldı…

Bir grup gazeteciyle birlikte cenazeden ayrıldık. Sırt çantamda “Hakan Tosun’a ne oldu?” yazılı dövizi taşıyordum. Yolda pek çok yurttaş bizi durdurdu, ne olduğunu sordu.
İstanbul’un göbeğinde, sokak ortasında bir gazeteci dövülerek öldürülüyor ve toplumun büyük bir kısmının bundan haberi bile yok.
Bu da başka bir acı ve üzerine düşünmemiz gereken bir durum değil mi?

Hakan’ın bize bıraktığı bir başka görev daha var sanırım. İktidar medyasının ördüğü duvarları yıkmak, önyargıları kırmak, mahallelerin, sokakların arasına çekilen o görünmez sınırları kaldırmak, sesleri birbirine dokundurmak. Yani olan biteni hakkaniyetle anlatmak...

Gazeteci Tosun son yolculuğuna uğurlandı: "Ormanlar, nehirler Hakan için ağlıyor"
Gazeteci Tosun son yolculuğuna uğurlandı: "Ormanlar, nehirler Hakan için ağlıyor"
16 Ekim 2025
Hakan Tosun soruşturmasında 12 kamera görüntüsü dosyaya eklendi
Hakan Tosun soruşturmasında 12 kamera görüntüsü dosyaya eklendi
17 Ekim 2025

(EMK)

Aynı 'şiddet'e karşı iki 'ret'

Malumunuz bir süreçtir konuşuluyor; herkes adına barış demek için çırpınıyor. Devlet-sermaye işbirliğinin şimdiye dek ürettiklerini gördüğümüzden olsa gerek, umudumuzu korusak da ruhumuzda bir “güvercin ürkekliği”. Çünkü biliyoruz ki barış yalnızca silahların susmasından ibaret değil ve masalarda konuşularak da gelmiyor. Toplumsal ilişkilerden kaynağını alan bir müşterek hale işaret ediyor. Üzerine çaba harcamamız gereken bir hal ve bu yönüyle bir cesaret biçimi de.

İşte bu çaba, barışı toplumsallaştırma üzerinden kavramsallaşıyor yeniden. Mamafih kıymetli tartışmalar yürüyor olsa da soyut kalabiliyor: Nedir bu barışı toplumsallaştırmak? Nasıl bulur karşılığını toplumsal hayatta.

Birçok biçimi var elbet ama burada hayvan özgürlüğü üzerinden konuyu ele alalım; barışı da vicdani ret perspektifinden. Ütopik gibi görünebilir; “Dur diego 1001 derdimiz var, nereden çıktı hayvan özgür meselesi” denebilir. Oysa öyle mi? Uzak görünse de militarizm ve hayvan özgürlüğü arasında derin bir bağ var.

Her şeyden önce ekolojinin temel ilkeleri der ki, “Doğada her şey birbiriyle bağlantılıdır” ve “Her şey bir yere gider”. Dem vurmadan geçemem; bugünün indirgemeci yaklaşımı, hayatı parçalara ayırarak tanımlıyor. Öyle bir kültür yerleştirildi ki artık sorunları dahi bölerek çözmeye çalışıyoruz; içinde bulunduğumuz sistemden ayrı düşünemez oluyoruz. Egemenler ne düşünüyorsa, onu yeniden üretmek üzere koşullandırılıyoruz. Ürkütücü bir kısır döngü.

Oysa sorunlar bir ve bütün, meseleyi nereden ele alırsak alalım başka bir boyuta dokunmadan geçmek imkansız. Bu kafa karıştırıcı da olabilir, bizi güçsüz de hissettirebilir ama belki de çözüm en yalın haliyle karşımızdadır. Çözüm etik değerlerde saklıdır. Etik bir biçimde yaşayacağımız hayat, adil, onurlu ve herkes için güzel bir hayatın ta kendisidir.

İşte bu temel etik değerlerden belki de en yalını, en kadimi - barışın en eski sözü, öldürmemektir; bir başkasına iraden dahilinde zarar vermemek. İşte şimdi militarizm ve hayvan özgürlüğü arasındaki ilişki belirginleşmeye başlıyor. Çünkü biri insanın insana ölümü dayatması diğeri insanın hayvana ölümü dayatması.

Militarizm de türcü anlayış da, kendi dışındakileri, yani “ötekini” nesneleştirir. Militarizm, itaatin mutlaklaştırıldığı bir düzen inşa eder; askerler, komut zincirinin parçasıdır ve öznel karar yetisini yitirir. Bu itaat en gerici emirlere - masum bir yaşamı hedef alan bir emre dahi itiraz edilememesine dek gider ve insanı özne olmaktan çıkarır, onu bir makineye indirger. Diğer yandan, hayvanlar da bu türcü sistem içinde, et, süt, yumurta gibi metriklerle tanımlanır, bir ürün haline getirilir. Kimi zaman deney nesnesi olurlar, kimi zaman “süs” olarak pazarlanırlar. Sonuç: iradeleri ve duyguları yok sayılır.

Devlet-militarizm-kapitalizm üçlüsü, insan bedenini askere, hayvan bedenini ürüne, doğayı kaynağa dönüştüren, farklı gibi görünen ama esasında aynı makinedir. Oysa ne hayvanlar maldır ne de insan bedenleri acımasızca kullanılan bir kaynaktır. Doğa ise gerçekte bir varlıktır.

Her iki sistemin reddiyesi ise vicdani rettir temelde. Genel olarak vicdani ret, askerlik yapmayı reddetmek olsa da esasen içine doğduğumuz bu belirlenmiş dünyada, etik bulmadığın, onaylamadığın, inanmadığın tüm davranışları reddetmekten ileri gelir. Dolayısıyla, vicdani ret ve hayvan özgürlüğü felsefesi aynı madalyonun iki yüzüdür.

Bu noktada Foucault’nun biyopolitikasına gidebiliriz. Temelde der ki, dünya, egemenlerin inşa ettiği bir düzende, insanların özne olamadığı, bir belirlenilmişlik içinde sürüklendiği bir dünyadır. Bu bağlamda “yaşam” hem korunur hem de düzenlenir; kimi hayatlar değerli görülür, kimi hayatlar yönetilerek sömürülür. İşte biyopolitik çerçeve, devletin hangi yaşam formlarını “üretip” hangilerini “ihmal ettiğini ya da harcadığını” tartışırken bize araçsal bir analiz sunar. Hayvan bedenlerinin endüstriyel yönetimi ve asker bedenlerinin disipline edilmesi aynı mantığın iki farklı parçası olarak okunabilir. Bu noktada vicdani ret de hayvanları sömürmemek de kişinin özneleşme sürecinin bir adımıdır.

Teorik bir açılım daha yapmak istersek, nekro-politika kavramına değinebiliriz. Nekro-politika, devletlerin artık sosyal katmanlarda kimlerin nasıl yaşayacağını ve öleceğini, politik güç kullanarak dikte ettiğini gösteriyor. İktidarlar militarist bir siyasi şiddet kullanarak, istediği sosyal sınıflara, ölümü ve sivil ölümü dayatıyor, istediği kitleleri köleleştiriyor. Tıpkı hayvanlara yaptığı gibi. Nekro-politikanın en açık yüzlerinden biri işte hayvan endüstrileri. Ölümün yönetimi orada bir fabrika düzeninde ve bu fabrika, askeri kamplardan ya da savaş cephelerinden daha az nekro-politik değil.

Hayvanlara yapılanlar bugün daha çok göze dokunuyor olabilir ya da insanlara yapılanlar saklanıyor. Ancak gündelik hayatı ören militarizm esasında aynı kategorileştirmeyi insan toplumuna da yapıyor. Sonunda bu ideoloji, tür ve sınıf temelli ayrımları yeniden üretiyor, perçinliyor. Pratiğini her an her yerde kolayca gördüğümüz bu teorik bakış, insanların ve hayvanların, sermaye ve iktidarlar nezdindeki siyasal değerlerini açıkça ortaya koyuyor.

Chul Han’ın şiddetin topolojisinde dediği gibi, şiddet de artık her zaman kanlı, çıplak, doğrudan bir zarar verme biçiminde işlemiyor; çok daha incelmiş, görünmezleşmiş, “normalleşmiş” bir tüketme biçimi halini alıyor. Dolayısıyla şiddet, neoliberal gündelik hayatın olağan işleyişinde var. Hayvanların rutin bir şekilde sömürülmesi, bu şiddetin en çıplak biçimlerinden biri. Benzer şekilde militarizm de yalnızca savaşta öldürmekle kalmıyor; toplumu sürekli bir alarm halinde tutarak, insanların yaşam enerjisini, düş gücünü, özgürlük ihtimallerini yavaş yavaş tüketiyor.

İşte bu nedenle vicdani ret de hayvan özgürlüğü de sadece öldürmeye karşı değildir; bu görünmez tüketim düzenine karşı da bir reddiyedir. Ve bir kertede, vicdani ret, şiddetsiz bir yaşamın politik boyutunu; hayvan özgürlüğü ise gündelik boyutunu temsil ediyor diyebiliriz. Ayrıca her iki hareket de bireysel vicdandan doğsa da esasen toplumsal dönüşüm hareketleridir. Vicdani ret yalnızca silah tutmayı reddetmek değildir, bunun ötesindedir; savaşın ideolojik meşruiyetini, erkeklik üzerinden kurulan tahakküm ilişkilerini ve en önemlisi gündelik hayatın militarist kodlarını reddetmeyi içerir.

O kodlardan biri de hayvanlar üzerinde uygulanan şiddet biçimleridir. Dolayısıyla vicdani ret ben öldürmeyeceğim demektir, hayvan özgürlüğü ise öldürülmesini kabul etmeyeceğim. İkisi de hem devlet şiddetine hem de insan merkezci şiddete karşı bir tutumdur. Özünde aynı kavramların reddiyesidir: itaatin, tahakkümün ve şiddetin.

Bu noktada bir başka ortak bağlam da tahakkümün ideolojik köklerinde gizlidir. Hem militarizm hem de türcülük, aydınlanmacı aklın tahakkümcü mirasından beslenir. Güçlü olanın zayıf olanı yönetmesini doğal ve meşru sayar. Bu meşruiyet üzerine hiyerarşiler inşa eder. Yasaları bu hiyerarşileri yeniden üretir, kültürü ise onları normalleştirir. Sonunda, her iki zihniyet de aynı tahakküm dilini üretir ve hem toplumsal düzeni hem de insan-dışı yaşamı kuşatır. Dolayısıyla ideolojik olarak, güçlü olan zayıf olanı yönetir anlayışına karşı olmak demek, hem anti militarist hem de anti türcü olmayı gerektirir.

İşte bu noktada hayvan özgürlüğü mücadelesi, savaş karşıtı hareketin barışı toplumsallaştırabilmesi için çok önemli bir hamledir. Çünkü gerçek barış, masalarda konuşularak gelmez. Halklar arası ilişkilerde, sokakta, evde, okulda her yerde kurulan ve yukarıdan “tesis edilen” bir düzenin aksine aşağıdan inşa edilen müşterek bir haldir. Ve sadece insanların savaşmamasından ibaret değildir; şiddetsizliğin tümünü kapsar. İnsanların hayvanlarla kuracağı şiddetsiz ilişki de bunun parçasıdır.

Şimdiki süreç barışa erse dahi, hayvanların öldürülmeye, köleleştirilmeye devam etmesi demek, kalıcı bir barışın sağlanamaması demektir. Çünkü şiddet bir yerde meşru kılındığında, er ya da geç başka yerlere de geri döner. Hayvanlarla yoldaşlığımız barışın en sahici biçimidir ve askeri düzenin insanlar arasında kurmak istediği düşmanlığın tam tersidir, esasen yaşamı paylaşmaktır. Bugünlerde, barışı masalardan gündelik hayata taşımak istiyorsak, hayvan özgürlüğü hareketiyle, anti militarist hareketi bir araya getirmeli ve yeni sözler üretmeliyiz. Çünkü özgürlük de bütünseldir, parçalanamaz. Ya hepimiz özgürüzdür ya da hiçbirimiz. İktidarların şiddet sarmalından çıkmak için askerileştirilmiş bir yaşamı da endüstrileştirilmiş, köleleştirilmiş yaşam formlarını da reddetmeliyiz.

Elbette ki kolay değil, eminim ki içinde bulunduğu sistemi ve yarattığı acıları düşünen ve biraz hisseden hiç kimse, ne asker olmayı ister ne de hayvanları sömürmeyi, onları öldürmeyi. Fakat halklar ağır bir baskı altında, ideolojik, politik ve ekonomik olarak kuşatılmış durumda. Bu yönüyle her iki mesele de sınıfsal boyutlar taşır: Askere hep en yoksullar gider. Zenginlerin savaşlarını yürütmek, iktidarların çıkarlarını korumak için cephedelerdir ama farkında bile değillerdir. Sonunda ölüm en çok o ailelerin kapısını çalar.

Aynı şekilde, en ucuz emek de hayvanların bedeninden sökülüp alınır. Yoksulların sofrasına düşen endüstriyel ucuz gıda, aslında hayvanların köleleştirilmiş emeğinin ve bedenlerinin sonucudur. Bu düzen, yoksulları da, hayvanları da aynı şiddetin farklı yüzleriyle esir alır. Bir yanda yoksulların kanı, diğer yanda hayvanların eti üzerinden işleyen aynı sömürü mekanizması. İşte militarizm ile endüstri arasındaki bu bağ, sermayenin ve iktidarların ortak çıkarlarında düğümlenir. Bu yüzden, hayvan özgürlüğünü savunmak da vicdani ret açıklamak da sınıfsal adaletin bir parçasıdır.

Dilerim ki kimsenin bu “işleri” yapmayacağı bir dünyayı birlikte düşleyelim ve herkesin adil, onurlu, paylaşım dolu bir ekonomiye ulaşmasına bir arada emek vermeyi. Ve yine dilerim ki birlikte inat edelim, asla vazgeçmeyelim. Barışı toplumsallaştırmaya hayvan özgürlüğü mücadelesini dahil ederek devam edelim.

(KK / AB)

Yas, hafıza ve eylem arasında: Anmanın siyaseti, hatırlamanın etiği

Bugün, yeniden bir “barış süreci” konuşuluyor. Aradan on yıl geçti; kelimeler değişti, aktörler değişti, ama toplumsal zemin aynı soruyu sormaya devam ediyor: Barış, müzakere masasında kurulabilir mi, yoksa adaletin tesis edilmediği bir zeminde senelerdir murat ettiğimiz o güvenli hayatı yani barışı tesis edebilir miyiz?

Ankara Gar Katliamı, 2013–2015 barış sürecinin bitişine kazınmış kanlı bir imzaydı. O gün patlayan bombalar, yalnızca bir süreci değil, sivil iradenin umut kapasitesini de hedef aldı. Şimdi yeniden “barış” konuşuluyorsa, önce o umudun nerede kırıldığını hatırlamak sorumluluğumuz. Çünkü unutulan, yalnızca geçmişin acısı değil; adaletsizliğin sürekliliği.

Hakikat, açıklanmayan dosyalarda, cezasızlıkta, sessizlikte boğuldukça; yeni barış süreçleri de eski suskunlukları devralıyor. Walter Benjamin’in dediği gibi, “tarih, felaketlerin birikimi olarak ilerler.” O felaketleri dönüştürmeden “yeniden başlamak”, aslında aynı döngüye geri dönmektir. Pozitif barış, yalnızca tarafların masada uzlaşması değil; toplumsal belleğin restorasyonudur. Katliamın faili açıklanmadıkça, sorumlular hesap vermedikçe, barış, korku üzerine inşa edilmiş kırılgan bir sessizlik olmaktan öteye geçemez.

Bugün yeniden konuşulan barış, geçmişteki suskunlukları sona erdiriyor mu? “Silahların susması”na hakikatin konuşması eşlik edebiliyor mu? Toplumsal hafıza temizlenmeden, adaletin sesi duyulmadan, barışın sesi de çınlamaz. Bu nedenle barışı kurmak, geçmişi anmakla değil; geçmişi dönüştürmekle mümkündür.

Bir önceki “Eleştiriye Övgü” başlığı altında, “Eleştirisiz toplum, nefessiz demokrasi” adlı yazımda eleştirinin demokrasinin nefesi olduğunu; hakikati söylemenin yalnızca bir cesaret biçimi değil, aynı zamanda bir toplumsal bağışıklık sistemi olduğunu ileri sürmüştüm. Bugün o eleştirel bakışı, on yıl önce yitirdiğimiz 104 insanın anısına, yani 10 Ekim 2015’teki Ankara Gar Katliamı’na yöneltmek istiyorum. Çünkü bu ülkenin en büyük barış mitinginde, barışın kendisi hedef alındı. Ve on yıl sonra bile, bu acı yalnızca anılmıyor; tıpkı Madımak, Roboski, Maraş ve pek çok benzeri gibi aynı zamanda giderek kutsallaştırılıyor. Artık yalnızca neyi hatırladığımız değil, nasıl hatırladığımız da politik bir mesele.

Her yıl 10 Ekim’de takvim, bir ağırlık gibi üzerimize çöker. Ankara Garı’nın önünde karanfiller bırakılır, pankartlar açılır, isimler tek tek okunur. Ancak bu tekrarın içinde, acı giderek bir ibadete dönüşür. Katliam mekânı bir “hac yeri”, 10 Ekim ise “kutsal takvim günü” haline geliverir. Bu dönüşüm, acının etik enerjisini donduran teolojik bir pasiflik üretir. Yas, eylemin yerine geçer. Theodor Adorno’nun “kültür endüstrisi” kavramıyla anlattığı gibi, acı estetize edildiğinde işlevsizleşir; anlam, tekrarın içinde erir. Oysa hatırlamak, yalnızca geçmişe dönmek değil; geleceğe müdahale etmektir.

Ankara Gar Katliamı, 2013–2015 barış sürecinin bitişine statüko tarafından kazınmış kanlı bir imzadır. Barış dili susturulmuş, sivil alan korkunun egemenliğince teslim alınmıştır. Bu kırılma, yalnızca siyasi dönemeç değil, etik anlamda çöküştür. Katliamdan birkaç gün sonra Konya’daki stadyumda ölenler için yapılan saygı duruşunun yuhalanması ise “radikal kötülük”e giden yolun kolektif biçimde döşendiğinin pornografiye varan açıklıkta göstergesidir. O gün tribünlerde yankılanan ses, yalnızca öfkenin değil, sorumluluktan kaçışın kolektifleşmiş biçimidir. Sartre’ın “kötü inanç” dediği bireysel kaçışın toplumsal bir ritüele dönüşmüş örneğidir.

Hannah Arendt, Eichmann’ın mahkemedeki ifadelerinden yola çıkarak “kötülüğün sıradanlığı”ndan söz ederken, muhakeme yeteneğini askıya almanın, yani düşünme yetisindeki çöküşün kötülüğe nasıl zemin hazırladığını gösterir. Ancak bizim Konya’da tanık olduğumuz şey, bu sıradanlığın ötesindedir. Katliamdan birkaç gün sonra Konya’daki stadyumda ölenler için yapılan saygı duruşunun yuhalanması gibi olaylar, sorumluluktan kaçışın kolektifleşmiş, pornografiye varan açıklıkta bir sorumsuzluğun, “her şeye hakkı var”lığın göstergesidir. O gün tribünlerde yankılanan ses, yalnızca öfkenin değil, Sartre’ın “kötü inanç” dediği bireysel kaçışın toplumsal anlamda ritüele dönüşmüş kolektif örneğidir.

İşte buna, “kolektif kötülük” diyebiliriz. Bu, düşünmeyi askıya almanın, yaptıklarından sorumlu olmamanın toplumsal bir norm haline gelerek iktidarlaştığı, kötülüğün ortaklaştığı bir durumu imler. Zira Arendt’in insan olmanın anlamını yok eden, benzersiz kötülük, radikal kötülük olarak tanımladığı olgu, tam da bu kolektif ruhta beslenip büyür; çünkü insanlığı yok eden bu kötülüğün zemini, ortak vicdanın çöküşüdür. Bu, düşünmemenin toplumsal bir norm haline gelerek iktidarlaştığı bir rejimi imler.

Günümüz öznesi dünyaya “hiper bağlantı çağı”nun gözlüğüyle bakmakta. Bilgilenme hızımız arttıkça, düşünme yetimiz zayıflamakta. Algoritmalar, dikkatimizi yönlendirmekte; gündemi seçmekte, duygularımızı biçimlendirmekte. Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi, hakikatin yerini her geçen gün gölgeler daha fazla almaktı. Dijital mağarada zincirlerimiz, tıklama alışkanlıklarımıza dönüşmekte. Gerçeği doğrudan tecrübe edemez, yalnızca temsiller aracılığıyla hisseder hale gelmekteyiz. Bu, Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’nde tarif ettiği yeni tür bir mitolojidir: modernitenin içinden türeyen bir rıza üretimi.

İktidar artık yalnızca baskı yoluyla değil, temsil yoluyla hükmeder. Ne olduğumuzu değil, neye inanacağımızı şekillendirir. Bunu da rızamızı üreterek yapar. Unutmanın, unutturmanın bu denli kolaylaştığı günümüzde, toplumsal belleği korumak politik bir eylemdir ama kolektif. Çünkü hakikat, temsilin değil, yüzleşmenin ürünü olan toplumsal bir değerdir.

Yas tutmak, bir vicdan borcu olabilir; fakat yas, dönüşerek dönüştürmeyen bir ritüele sıkışırsa, etik-politik gücünü kaybeder. Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü tersinden okumak gerekir: Auschwitz ve 10 Ekim’in, Madımak’ın şaşırtıcı olmayan benzerliği ne şiir yazmamıza ne de insan onurunu hedef alan düşünce ve eylemlere karşı felsefe, sanat ve siyaset yapmamıza manidir. Artık barbarlığa şiirle, sanatla, felsefeyle karşı durmamak barbarlıktır.

Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne filmi, taşranın sessiz manzarasında kötülüğün sıradanlığını yeniden belirginleştirir; adeta vicdanın, estetiğin katı sınırları içinde sıkışıp kaldığını gösterir. Ancak film, bu sıkışmışlığı bir son olarak sunmaz. Tam tersine, gerçek temsilin acıyı yalnızca estetize etme tuzağına düşmeden, onu etik bir sorumluluğa dönüştürme potansiyeline odaklar izleyiciyi Temsil, yasın pasifliğini aşarak belleği eyleme tercüme etmenin dönüştürücü eşiğidir. Ceylan’ın filminde kötülük manzaraya sinmiş bir sessizliktir; bizim görevimiz, o sessizliği yeniden cana içkin bir sese dönüştürmektir.

Bugün iktidar, yalnızca zorla değil, rızayla hükmediyor. Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramında tarif ettiği gibi, rıza üretimi, ideolojik bir süreçtir; kültür, medya ve temsil aracılığıyla işler. Toplumsal bellek, bu hegemonik düzenin hem kurbanı hem de potansiyel direniş alanıdır. Unutmayı reddetmek, bir tür sivil itaatsizliktir. Bu yüzden Gar Katliamı’nı hatırlamak, yalnızca ölüleri anmak değil, hakikati iktidarın elinden geri alarak hakikat taşırlık kapasitesini muhafaza ederek kamusallaştırmak anlamına gelir. Unutmanın bu denli kolaylaştığı günümüzde, toplumsal belleği korumak ve hakikati iktidarın elinden geri almak, bir tür kolektif sivil itaatsizlik ile olanaklıdır.

Hakikati temsil eden imgeler, yalnızca geçmişe ait değildir. Eğer onları yeniden yorumlayabiliyorsak, belleği yeniden kurabiliyorsak, o zaman rıza üretimini tersine çevirebiliriz. Eleştirel teori tam da bu noktada devreye girer: düşünmenin kendisi bir eylemdir. Bilinç, eylemin ertelenmiş biçimi değil, eylemin kendisidir.

Sartre’ın 'özgürlüğe mahkûmuz' tezi, eylemsizliğe sığınamayacağımızı savlar; zira her suskunluk ve erteleme de doğal olarak bir seçimdir. Eylemde bulunmamak, sonuçlarından azade olduğumuz anlamına gelmez. Bu yüzden etik sorumluluk, yalnızca yapmanın değil, yapmamayı da hesaba katan bir bilinci işaret eder. Camus’nün ‘Başkaldıran İnsan’ında söylediği gibi, “İnsan ‘hayır’ dediği anda var olur.” Bugün o 'hayır,' yalnızca politik iktidara değil, yasla meşrulaşan içimizdeki pasiflik konforuna da yönelebilir.

Kavramın içini dolduran direniş, yarışı zamanla kazanmak değil; yaşadığımız zamana anlam kazandırmaktır. 10 Ekim’in politik anlamının tam burada yattığı söylenebilir: barışın yalnızca bir talep değil, etik-politik yönelim olduğu hatırlatılabilir.

Ankara Gar Katliamı, yalnızca geçmişte kalmış bir trajedi değildir; hâlâ geleceğimizin biçimini belirleme gücü olan etik-politik-toplumsal ve bunları zorunlu bir sonucu olan geleceğimizi belirleme gücü olan belleksel bir olgudur. Eğer 10 Ekim’i yalnızca takvimde anarsak, onu yeniden yaşarız. Ama eğer o günü bilinçte, eylemde ve adalette yeniden kurarsak, toplumsal belleği dönüştürebiliriz; bununla de facto yarınımızı yani hayatımızı.

Her bilinçlenme, hareket etmenin bir başlangıcıdır. Bu yüzden 10 Ekim’i bir yas günü değil, felsefi bir eylem günü olarak yeniden ele alabiliriz. Hafızayı, temsilin tuzağından kurtarıp dönüştürücü bir güç haline getirmek yarını umursayanların sorumluluğudur. Çünkü hakikat, devlet arşivlerinde değil, insanın vicdanında yaşandığı ölçüde toplumsallaşarak hayat bulur.

Bu nedenle barışın yeniden kurulacağı gün, yalnızca “unutmadık” diyenlerin değil, “değiştirdik” diyebilenlerin günü olacaktır. Ve o gün, yasın değil, yaşamın hayata rengini verdiği gündür.

(MB / AB)

Çocuk edebiyatında kapsayıcılığın ve empatinin izini sürmek

Çocuk edebiyatı sadece çocukların hayal dünyasını değil, toplumsal duyarlılıklarını da besleyen güçlü bir alan. Bu alanın üretken yazarlarından Özge Bahar Sunar, kitaplarında engellilik temsili üzerine geliştirdiği özenli yaklaşımıyla dikkat çekiyor.

Hem çocuklara hem yetişkinlere seslenen metinleri, dayanışma ve umut duygularını merkezine alıyor. Sunar ile engellilik anlatılarının çocuk edebiyatındaki önemine dair konuştuk.

Uluslararası alanda özel seçkilere girmiş olanlarla birlikte çocuk edebiyatına farklı temalarla katkı sunduğunuz pek çok kitabınız var. Farklılıklar, kapsayıcılık, empati, hayal gücü ve dayanışma ilk aklıma gelenler. Peki engellilik teması sizin için nasıl bir çıkış noktası oldu? 

Yaşadığımız sistem en ufak farklılıkları bile tolere etmekten uzak, empati yoksunu ve maddiyata dayalı bir yaşam sunuyor. Sistemin zihin kapasitesi öylesine düşük ki çeşitliliğin gücünü, farklılıkların zenginliğini anlayamıyor. Bu duruma içten içe öfkeliyim. Kardeşim çok küçükken, anaokulunda ölümcül hastalığı olan bir arkadaşı vardı. Çocuk hareket edemiyor, konuşamıyor, yalnızca gözleriyle iletişim kurabiliyordu. Buna rağmen her sabah okula geliyor, onun için hazırlanmış özel bir yatakta diğer çocuklarla etkileşim halinde gününü geçiriyordu. Bu sayede okulun tüm çalışanları, öğrencileri ve biz aileler iletişimin kelimeler olmadan da kurulabileceğini öğrendik. O çocuğa güzel bir şeyler hissettirme çabası tüm çocukları daha vicdanlı ve şefkatli düşünmeye itti. Maalesef çocuk birkaç ay sonra vefat etti. Hep beraber yas tuttuk. Engellilik hakkında yazmamı tetikleyen şey belki de o zamandan kalan o güçlü duygulardır. 

İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
İki küçük canavar seni kendine davet ediyor, uğramaz mısın?
6 Eylül 2025

Çocuk kitaplarında engelli karakterin yeri

Çocuk edebiyatında engelli karakterler çoğu zaman ya aşırı idealize ediliyor ya da tamamen görünmez kılınıyor. Siz bu durumdan nasıl uzak durmaya çalışıyorsunuz?

Dediğiniz gibi ya karakterler başkahraman olarak kitapta yer alıyor ya da hiç görünmüyor. Ben özellikle çizimler sırasında çizerle iletişimdeysem, farklılığa sahip karakterleri diğer kişilerle yan yana çizmelerini rica ediyorum. Örneğin Hep Fazlasıdır Annem kitabımda, okul bahçesinde oynayan çocuklardan biri tekerlekli sandalyede. Olması gereken bir şey aslında; ama dediğiniz gibi çoğunlukla görmezden geliniyor. Son kitabımda da yan karakterlerden biri yine tekerlekli sandalyede. Bu şekilde her bireyin yaşama katılma hakkının temsil edildiğini umuyorum. Sorunuza gelince, kitap yaratma sürecini aceleye getirmemeye çalışıyorum. Gözden kaçan bir şey olmamasına gayret ediyorum.

Redhouse Kidz yayınlarından çıkan "Yağmur Adam ve En Güzel Dans" kitabınız Uluslararası Gençlik Kitapları Kurulu (IBBY) tarafından “Engelli Çocuklar İçin Öne Çıkan Kitaplar” listesine seçildi. Kitap aynı zamanda Uğur Altun’un çizimleriyle, Communication Arts tarafından 2019 yılı "En İyi İllüstrasyon Ödülü" sahibi oldu. Kitabın yayıma hazırlık sürecinden biraz bahsedebilir misiniz, işitme engelliliği konusunda destek aldınız mı? 

Tam bir takım çalışmasıydı diyebilirim. İlk editörüm olan ve bana edebiyat dünyasını şefkatle tanıtan sevgili Burcu Ünsal Çeküç ile çalıştık. Beraber bir WhatsApp grubumuz vardı ve her şeyi paylaşarak ilerledik. Bu kitabın özel bir kitap olacağını düşünüyorduk. İstemeden bir yanlışlık yapmamak için hem işitme engelliler derneğiyle iletişim halindeydik hem de özel eğitim öğretmenleriyle görüştük. Didaktik bir metin olmaması önceliğimizdi; ama yanlış bir şey yapmak da istemiyorduk. Sonuçta Uğur’un çizimleri ve Burcu’nun titiz çalışması sayesinde kitabımız özel seçkilere girip ödül aldı.

“Çocuk okurlar yüksek empati gücü ve dayanışma potansiyeline sahip”

Çocuk edebiyatındaki engellilik anlatıları engelli çocuklar için özdeşleştirme sağlarken, engelli olmayan çocuklara da empati ve dayanışma dili kazandırıyor. "Yağmur Adam ve En Güzel Dans" kitabını çocuklarla okuma fırsatınız oldu mu? İşitme engelli bir karakterin dünyayı algılayışı ve ifade edişini nasıl karşıladılar?

Çocuklar doğuştan yüksek empati duygusuna ve dayanışma potansiyeline sahipler. Bu yüzden anlatılan hikâyeler, zaten sahip oldukları duygulara mercek tutuyor. Evet bu kitabı birçok çocukla okuduk ve üzerine konuştuk. Tahmin edebileceğimizden çok daha bilgili ve kapsayıcılar. İşitme engelli arkadaşları olan çocuklar hemen onlarla yaşadıklarını anlatmaya başlıyor. Hikâyedeki küçük kızın yaşadıklarını garipsemeden kabul ediyorlar. Çünkü aslında yağmurun altında dans etmek tüm çocuklar için ortak bir sevinç. Yetişkinler gibi yağmur kötü, güneş iyi ya da duymak iyi, duymamak kötü gibi yargıları yok. Olanı olduğu gibi kabul edip çok hızlı uyum sağlıyorlar.

“Takma Kanatlar” ile organ bağışı

Tuğçe Tatari: Çocuğa yerinde ve dozunda gerçekliği vermeliyiz
BİA ÇOCUK KİTAPLIĞI
Tuğçe Tatari: Çocuğa yerinde ve dozunda gerçekliği vermeliyiz
13 Eylül 2025

Anya Yayınlarından çıkan “Takma Kanatlar” kitabında ise bedensel engellilik yaşayan bir kuşu anlatıyorsunuz. Engellilik çeşitliliğini görünür kılarken hangi etik ve estetik sorumlulukları önceliyorsunuz?

Takma Kanatlar çok özel bir kitap ve çok özel bir yayınevinde kendine yer edindiği için çok mutluyum. Kayınpederim 12 sene önce aniden beyin kanaması geçirdi ve birkaç gün sonra beyin ölümü gerçekleşti. Aile olarak organ bağışında bulunmak istediğimizi söyledik. Bu durumun çok ender yaşandığını o an anladım. Doktorun bakışları, bizimle ilgilenen hemşireler, işimizi kolaylaştırmak için koşuşturan birçok kişi vardı. Sessiz bir şükran duygusu, gittiğimiz her odada kendini hissettiriyordu. Daha sonra organ bağışı yaptığımız kişi bir şekilde bizi buldu. İnanılmaz etkileyici bir buluşma yaşadık. Kelimelerle anlatmak zor. O buluşmadan sonra hayatın kırılganlığını, organ naklinin gücünü çok daha derinden hissettim. Takma Kanatlar’ı tam da o günlerde yazdım. Kitaptaki kuşun yeniden kanatlanması sadece fiziksel bir iyileşme hikâyesi değil; aynı zamanda umudu, birlikte ayağa kalkmayı ve hayatın devam ettiğini hatırlatıyor.

Engellilik konusunu işlerken dikkat ettiğim şey, okurda acıma duygusu değil dayanışma ve umut duygularını harekete geçirmek oldu. Okurun gözünde kahramanı yalnızca engeliyle tanımlamamak, onu bir birey olarak göstermek önemli. Çocuğa hayatın zorluklarını saklamadan ama umut kapısını da sonuna kadar açık bırakarak anlatmak istedim. Özellikle ülkemizde organ bağışıyla ilgili olumsuz bir algı var. Hurafelere dayanan bazı düşüncelerin en azından çocuklara uğramaması için yazmanın sorumluluğum olduğuna inandım.  

Estetik tarafta ise, çizerimiz sevgili Burcu Koçer Oruç ile ortak bir duygu dünyası kurmaya özen gösterdik. Zaten işine çok hâkim bir çizer olduğu için hızlıca yol aldık. Bu zor konuyu pastel renklerde, samimi ve sıcak çizimlerle çocuklarda olumlu bir his bırakarak ele almak istedik. 

Takma Kanatlar, protez [belki de değil :)]  kanatlarıyla yeniden özgür olan bir kuşun öyküsünü anlatıyor. Dayanışma, cesaret ve iyileşmenin iç içe geçtiği bu kitap, çocuklara umut aşılıyor, yetişkinlere birlikte iyileşmenin gücünü hatırlatıyor (Anya Yayınları tanıtım metninden).
Lütuf değil bir çocuk hakkı: Ücretsiz okul yemeği
Lütuf değil bir çocuk hakkı: Ücretsiz okul yemeği
3 Ekim 2025

Resimli kitaplarda görsellerin kapsayıcılığı

Çocuk kitaplarında anlatıya eşlik eden görseller çok önemli. Özellikle resimli kitapların engellilik temsiline katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok güzel bir soru. Evet metin çok önemli ama çizimler okuma-yazma bilmeyen çocukların tek başlarına görsel okuma yapmasına olanak verdiği için daha ön planda. Metin neyi anlatırsa anlatsın kitaplarda farklılıklara sahip bireylere, kuşlara, böceklere yer verilmeli. Yaşamdan bir parça anlatılırken her türden canlının o anlatının içinde olmasını çok değerli buluyorum. Bu yüzden sanırım çizerlere daha fazla iş düşüyor. Resimli kitap yazarlarının her zaman çizerlerle ortak çalışması mümkün olmuyor, ben iletişim kurma imkânım olan çizerlerle bu konuyu konuşmaya özen gösteriyorum.

Türkiye’de engellilik üzerine yazılan çocuk kitaplarını düşündüğümüzde hâlâ sınırlı bir temsil alanı olduğunu düşünüyorum. Ülkemizdeki çocuk edebiyatında işitme, görme ve fiziksel engelli ya da nöroçeşitli* bireylere dair farkındalık yaratacak yeterli içerik olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet bence de temsiliyette eksiklik var. Elbette her sene bir sene öncekinden daha iyi olduğunu söylemeliyiz. Ben Takma Kanatlar’ı biraz önce de dediğim gibi 12 sene önce yazmıştım. Ancak şimdi yayımlandı. Bu durumda iyiye gidiyoruz diyebiliriz. Özellikle nöroçeşitlilik ile ilgili çok az kitap var. Zor konular dediğimiz bu tür konularda her yazarın en azından bir hikâyesi olması gerektiğini düşünüyorum.

* Nöroçeşitli terimi, beyni farklı çalışan insanlar için kullanılır. Nöroçeşitlilerin, bu farklılıklara sahip olmayanlardan daha güçlü ve zayıf yönleri vardır. Olası zayıf yanlar tıbbi rahatsızlıklar, öğrenme güçlükleri ve başka durumlar olabilirken; olası güçlü yanlar daha iyi hafıza, üç boyutlu cisimleri zihinde daha iyi canlandırabilme, karmaşık matematik problemlerini çözme yeteneği vb. olabilir. "Nöroçeşitli" sözcüğü tıbbi bir terim değildir; insanları "normal" ya da "anormal" kelimelerini kullanmadan tanımlamanın bir yoludur (evrimağacı.org).

(EÇ/NÖ/TY)

❌
❌