Tahir Sarıkaya ve eşinin mali trafiği mercek altında! 236 milyon lirayı aşan hesap hareketi













































































































Karayipler’de kölelik ve sömürgecilik döneminin mirasına ilişkin tazminat tartışması yeni bir aşamaya giriyor.
Barbados’ta 17-19 Eylül tarihlerinde düzenlenen Üçüncü CARICOM Bölgesel Tazminat Konferansı, bölge ülkelerinin taleplerini ortak bir siyasi ve hukuki stratejiye dönüştürme arayışına sahne oldu.
Konferansta yenilenen CARICOM On Maddelik Onarıcı Adalet Planı temelinde İngiltere ve diğer eski sömürgeci devletlere karşı izlenecek diplomatik, ekonomik ve hukuki yollar ele alındı.
LONDRA MÜZAKEREYE GELMEZSE HUKUK YOLU
Toplantılarda öne çıkan başlıklardan biri, İngiltere ve diğer eski sömürgeci devletlerle doğrudan müzakere süreci başlatılması oldu. Ancak diplomatik girişimlerden sonuç alınamaması durumunda uluslararası hukuk mekanizmalarının devreye sokulması da seçenekler arasında bulunuyor.

St Vincent ve Grenadinler’in eski Başbakanı Ralph Gonsalves, yüzlerce yıl süren kölelik ve sömürgecilik sisteminin sonuçlarının tek seferlik bir ödeme veya kısa süreli programla giderilemeyeceğini savundu.
Gonsalves, onarıcı adaletin birden fazla kuşağı kapsayacak uzun vadeli bir süreç olarak ele alınması gerektiğini söyledi.
Barbados Ulusal Tazminat Görev Gücü Başkan Yardımcısı David Comissiong da farklı hukuki yolların değerlendirildiğini belirtti.
Bunlar arasında konunun Uluslararası Adalet Divanı’na (ICJ) taşınması ve mahkemeden danışma görüşü alınmasına yönelik girişimler de bulunuyor.
MOTTLEY: KİMSEYİ İFLAS ETTİRMEK İSTEMİYORUZ
Barbados Başbakanı Mia Mottley ise tazminat kampanyasının İngiltere’yi ekonomik olarak cezalandırmayı amaçlamadığını vurguladı.
Mottley, “Kimseyi iflas ettirmek istemiyoruz. Ancak adalet istiyoruz” mesajı vererek sürecin yalnızca nakit ödeme talebi şeklinde değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi.
CARICOM da onarıcı adaleti yalnızca mali tazminattan ibaret görmüyor.
Bölgesel plan; resmi özür ve tarihsel sorumluluğun tanınmasının yanı sıra sağlık, eğitim, kalkınma, kültürel miras, Afrika ile bağların güçlendirilmesi ve kölelik ile sömürgeciliğin günümüze uzanan ekonomik sonuçlarının giderilmesi gibi başlıkları kapsıyor.
JAMAİKA HEYETİNDEN LONDRA’DA TARİHİ GİRİŞİM
İngiltere üzerindeki baskıyı artıran en önemli gelişmelerden biri kısa süre önce Jamaika’dan geldi.
Kültür Bakanı Olivia “Babsy” Grange başkanlığındaki Jamaika hükümet heyeti, Eylül ayında İngiltere’ye gelerek kölelik ve sömürgecilik dönemine ilişkin onarıcı adalet girişimi kapsamında bir dizi temas gerçekleştirdi.
Ziyaretin en önemli adımı ise 7 Eylül’de Kral III. Charles’a hitaben hazırlanan tarihi dilekçenin Buckingham Palace üzerinden resmen sunulması oldu.
Jamaika hükümeti, ülkenin devlet başkanı sıfatını da taşıyan Kral Charles’tan köleliğin hukuki niteliğine ilişkin üç temel soruyu Londra merkezli Judicial Committee of the Privy Council’e göndermesini istiyor.
Başvuruda, Jamaika’daki Afrikalıların köleleştirilmesinin dönemin İngiliz hukukuna göre hukuka uygun olup olmadığı, uygulamaların uluslararası hukuk yükümlülüklerini ihlal edip etmediği ve İngiltere’nin bugün Jamaika halkına karşı hukuki bir onarım yükümlülüğünün bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi talep ediliyor.
Başvurunun önemli yönlerinden biri, doğrudan belirli miktarda para talep edilmemesi.
Jamaika hükümeti girişimi, İngiltere’nin tarihsel ve hukuki sorumluluğunun ortaya konulmasına yönelik bir adım olarak değerlendiriyor.
Jamaika heyeti Kral Charles ile yüz yüze görüşmedi. Grange, böyle bir görüşmenin ziyaret programında bulunmadığını ve dilekçenin Saray ve Privy Council ile yürütülen temasların ardından belirlenen resmi prosedür çerçevesinde sunulduğunu açıkladı.
BM KARARI KARAYİPLERİN ELİNİ GÜÇLENDİRDİ
Karayip ülkelerinin 2026’daki kampanyasına yeni bir uluslararası boyut kazandıran gelişmelerden biri de 25 Mart’ta BM Genel Kurulu’nda kabul edilen karar oldu.
CARICOM, bu uluslararası süreçlerin kölelik ve sömürgeciliğin sonuçlarının yalnızca tarihsel bir tartışma olarak değil, günümüz toplumlarını etkileyen bir adalet meselesi olarak değerlendirilmesine katkı sağladığını savunuyor.
Barbados’taki konferans da Karayip ülkelerinin bu uluslararası zemini ortak bir stratejiye dönüştürmeye çalıştığını gösterdi.

İNGİLTERE TAZMİNATA KAPILARI KAPATIYOR
İngiliz hükümeti ise mali tazminat konusundaki mevcut tutumunu sürdürüyor.
Londra, kölelik tarihinin yol açtığı büyük acıları kabul etmekle birlikte kölelik nedeniyle tazminat ödemeyi planlamadığını daha önce birçok kez açıkladı.
Karayip ülkeleri ise tartışmanın yalnızca geçmişte yaşananların değerlendirilmesi olmadığını savunuyor.
Bölge hükümetlerine göre kölelik, plantasyon ekonomisi ve sömürge yönetiminin ekonomik, sosyal ve sağlık alanındaki sonuçları bugün de Karayip toplumları üzerinde etkisini sürdürüyor.
Tartışmanın İngiltere açısından hassasiyetini artıran bir başka gelişme de İngiliz üniversiteleri ve araştırmacılar tarafından köle ticaretinden ekonomik kazanç sağlayan kişi, aile ve kurumlara ilişkin yeni arşiv çalışmalarının yayımlanması oldu.
Bu araştırmalar, köle ticaretinin yalnızca birkaç tüccarın faaliyeti olmadığını; dönemin siyaset, finans, ticaret ve aristokrasi çevreleriyle geniş bağlantıları bulunduğunu ortaya koyuyor.
SIRADAKİ DURAK COMMONWEALTH VE BM
CARICOM ülkeleri şimdi baskıyı uluslararası platformlara taşımaya hazırlanıyor.
Karayip liderlerinin tazminat ve onarıcı adalet konusunu Commonwealth toplantıları ile Birleşmiş Milletler platformlarında yeniden gündeme getirmesi bekleniyor. Afrika Birliği ile yürütülen işbirliğinin genişletilmesi de bölgesel stratejinin önemli parçalarından biri.
Böylece İngiltere’nin önündeki mesele giderek yalnızca “tazminat ödenecek mi?” tartışması olmaktan çıkıyor.
Karayip ülkelerinin geliştirdiği strateji; siyasi müzakere, tarihsel sorumluluğun tanınması, kalkınma ve onarım programları ile uluslararası hukuk yollarının birlikte kullanıldığı çok yönlü bir sürece dönüşüyor.
Jamaika’nın Kral Charles’a yönelik hukuki girişimi ve Barbados’ta hazırlanan ortak eylem planı da Karayip ülkelerinin bu kez konuyu yalnızca diplomatik açıklamalarla değil, somut hukuki adımlarla İngiltere’nin önüne koymaya hazırlandığını gösteriyor.

[article id="12661" color="bg-dark"][/article]

İngiliz Daily Mirror’ın 18 Eylül’de yeniden gündeme taşıdığı Vania Valtriani’nin hikâyesi, 2014 yılında katıldığı bir parti sırasında başladı.
O dönemde 45 yaşında olan ve işletme alanında yüksek lisans eğitimi gören Valtriani, dans ederken başında aniden çok şiddetli bir ağrı hissetti. Ağrıyı daha sonra “beynime bir bıçak saplanıp çevriliyormuş gibi” tarif etti.
Kısa süre sonra yere yığılan Valtriani hastaneye kaldırıldı. Yapılan incelemelerde hemorajik inme geçirdiği ve beyninde ciddi kanama meydana geldiği belirlendi. Ameliyata alınan kadının durumunun son derece ağır olduğu, doktorların eşi Sinecil ve ailesini ölüm ihtimaline karşı hazırladığı aktarıldı.
Üç gün komada kaldı
Valtriani, ameliyatın ardından yaşam destek cihazlarına bağlandığını ve üç gün boyunca komada kaldığını anlatıyor.
Ancak kendi ifadesine göre bu üç gün boyunca bilinci tamamen kaybolmadı. Hastane yatağında yatan bedenini dışarıdan gördüğünü öne süren Valtriani, aşağı baktığında gördüğü kişinin kendisi olduğunu başlangıçta algılayamadığını söyledi.
Bu anlatım tıbben doğrulanmış bir “ölümden sonra yaşam” kanıtı değil; Valtriani’nin yaşadığına inandığı kişisel bir yakın ölüm deneyimi.
‘Babam genç haliyle karşımdaydı’
Valtriani’nin anlatımındaki en dikkat çekici bölüm ise 16 yıl önce kanser nedeniyle 74 yaşında hayatını kaybeden babası Romolo ile karşılaştığını öne sürmesi.
Babasını yaşlı ve hasta haliyle değil, kendisinin çocukluk yıllarında hatırladığı genç görünümüyle gördüğünü söyleyen Valtriani, çevresinin parlak bir ışıkla kaplı olduğunu ve yüzünde büyük bir huzur gördüğünü anlattı.

İkilinin kelimeler kullanmadan, düşünceler aracılığıyla iletişim kurduğunu öne süren Valtriani’ye göre babası kollarını açarak onu yanına çağırdı.
Ancak üç çocuk annesi Valtriani, dünyadaki yaşamına dönmesi gerektiğini hissettiğini ve babasına ikinci kez veda ettiğini söyledi.
‘Gizemli adamın İsa olduğuna inandım’
Valtriani’nin anlatımında dikkat çeken bir başka ayrıntı da babasının ardından gördüğünü söylediği uzun boylu, koyu saçlı ve koyu gözlü figür.
Bazı haberlerde bu kişi “gizemli adam” ya da “melek” olarak aktarılırken, Valtriani daha sonraki ayrıntılı anlatımlarında bu kişinin İsa olduğuna inandığını söyledi.
Nisan 2025’te yayımlanan Round Trip Death podcastindeki söyleşisinde Valtriani, figürün ellerini tuttuğunu ve kendisine üç kez “Her şey yoluna girecek” mesajını verdiğini anlattı. Valtriani ayrıca bu deneyimin kendisinde ölümün hayat hikâyesinin sonu olmadığı yönünde güçlü bir inanç oluşturduğunu söyledi.

Ana dili Portekizceyi yeniden öğrenmek zorunda kaldı
Valtriani’nin iddiasına göre komadan uyandıktan sonra yaşadığı değişim yalnızca manevi değildi.
Brezilya doğumlu olmasına rağmen ana dili Portekizce konusunda ciddi güçlük yaşadığını ve dili yeniden öğrenmek zorunda kaldığını belirten Valtriani, yakınlarının kişiliğindeki değişimi de fark ettiğini söyledi.
Annesinin, iyileşmesinin ardından karşısında eskiden tanıdığı kızından farklı bir insan bulunduğunu düşündüğünü aktardı.
Valtriani bugün ABD’nin Utah eyaletinde yaşıyor ve yaşadığı deneyimi çeşitli söyleşilerde anlatıyor. 2025’te yayımlanan podcast programında da yaklaşık on yıl önce geçirdiği felcin ardından yaşadığını söylediği deneyimi ayrıntılarıyla paylaştı.
Bilim ne diyor?
“Beden dışı deneyimler” ve ölen yakınları gördüğünü bildiren “yakın ölüm deneyimleri” uzun süredir bilimsel araştırmaların konusu. Ancak bu tür kişisel anlatımlar, ölümden sonra yaşamın bilimsel olarak kanıtlandığı anlamına gelmiyor.
Valtriani de yaşadıklarını kendi kişisel ve dini inancı çerçevesinde yorumluyor. Ağır beyin kanaması geçirdiği ve hayatta kaldığı olay tıbbi bir gerçek olarak aktarılırken; bedeninden ayrıldığı, babasıyla görüştüğü ve İsa ile karşılaştığı yönündeki bölümler Valtriani’nin kendi anlatımına dayanıyor.
Yaşadığı deneyimin ölüm korkusunu değiştirdiğini söyleyen Valtriani ise bugün vermek istediği mesajı yaşamın değerini bilmek ve sevdikleriyle geçirilen zamanı önemsemek olarak özetliyor.

İngiltere ve Galler’de gençlerin suça sürüklenmesini önlemeye yönelik sistemde dikkat çekici bir değişiklik hazırlanıyor. Hükümetin üzerinde çalıştığı model, yalnızca suç işleyen çocuklara yönelik yaptırımları değil, çocuklarının rehabilitasyonu için mahkeme tarafından getirilen yükümlülüklere uymayan ebeveynlerin sorumluluğunu da ağırlaştırmayı öngörüyor.
Adalet Bakanlığı'nın Mayıs ayında yayımladığı “Cutting Youth Crime, Changing Young Lives” başlıklı Gençlik Adaleti Beyaz Kitabı, mevcut Ebeveynlik Emirleri'nin güçlendirilmesini hükümet politikasının bir parçası haline getirmişti. Belgede, çocuklarının davranışlarını düzeltmeye yönelik girişimleri “kasıtlı olarak” desteklemeyen ebeveynler ve bakıcılar açısından gerçek sonuçlar doğuracak yeni bir sistem kurulacağı belirtiliyor.
Sosyal yardım kesintisi ve hapis seçeneği
19 Eylül'de gündeme gelen yeni ayrıntılara göre hükümet, mahkeme kararlarına uymayan ebeveynlere uygulanabilecek mevcut yaptırımların yeterli olup olmadığını değerlendiriyor. Seçenekler arasında para cezalarının yükseltilmesi, bazı sosyal yardımların azaltılması ve en ağır ihlal vakalarında hapis cezası bulunuyor. Ancak bunlar henüz yürürlüğe girmiş yeni cezalar değil; ayrıntıları üzerinde çalışılan politika seçenekleri.
Gençlik adaleti politikasından sorumlu Bakan Jake Richards, yaklaşımı “havuç ve sopa” modelinin bir parçası olarak tanımlıyor. Richards'a göre amaç, çocuk suç işlediğinde ebeveyni otomatik olarak cezalandırmak değil; mahkemenin çocuğun rehabilitasyonu için gerekli gördüğü yükümlülükleri ebeveynin kasıtlı biçimde yerine getirmediği durumlarda daha etkili yaptırımlar uygulamak. Hapis cezasının ise ancak uç vakalarda gündeme gelmesi ve kararı bağımsız mahkemelerin vermesi öngörülüyor.
Bu ayrım önemli: Plan, “çocuk suç işledi, anne-baba hapse girecek” şeklinde otomatik bir sistem öngörmüyor. Yaptırımın odağında, ebeveynin mahkeme tarafından verilen yükümlülüklere uymaması bulunuyor.
Ebeveynlik Emirleri neredeyse kullanılmaz hale geldi
Mevcut sistemde mahkemeler, çocuğun suç işlemesi veya antisosyal davranışta bulunması halinde ebeveyn hakkında “Parenting Order” çıkarabiliyor. Bu emirlerle ebeveynlerin danışmanlık, eğitim ve destek programlarına katılması gibi şartlar getirilebiliyor.
Mahkemeler 16 yaşından küçük bir çocuk hakkında karar verirken ebeveynlik emrini değerlendirmek zorunda; emirler 16 ve 17 yaşındaki gençlerin ebeveynleri için de uygulanabiliyor. Emre uyulmaması halinde mevcut sistemde 1.000 sterline kadar para cezası verilebiliyor.
Ancak uygulamanın kullanımı yıllar içinde dramatik biçimde düştü. 2009-2010 döneminde 1.000'in üzerinde ebeveynlik emri çıkarılırken, 2022-2023 döneminde bu sayı yalnızca 33'e geriledi. Hükümet, sistemin daha etkin kullanılması gerektiğini savunuyor. Adalet Bakanlığı, 8 Eylül'de parlamentoya verdiği yanıtta da ebeveynlik emirlerinin güçlendirileceğini ve mahkemenin çocuğun rehabilitasyonu açısından gerekli gördüğü bir emre kasıtlı olarak uymayan ebeveynlerin “daha anlamlı sonuçlarla” karşılaşacağını bildirdi.
Hükümetin hedefi daha erken müdahale
Düzenleme, çok daha kapsamlı bir gençlik adaleti reformunun parçası. Hükümetin Mayıs ayında açıkladığı Beyaz Kitap, son 20 yılda adalet sistemine giren çocuk sayısının ciddi biçimde azaldığını, buna karşılık bugün sistemde bulunan gençlerin daha karmaşık sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Uyuşturucu kullanımı, sömürü, aile sorunları ve tekrarlayan suç davranışları bunlar arasında gösteriliyor.
Hükümet ayrıca tekrar suç işleyen gençler için Youth Intervention Courts – Gençlik Müdahale Mahkemeleri modelini denemeye hazırlanıyor. İlk pilot uygulamanın Parlamento onayına bağlı olarak 2027 ilkbaharında başlaması planlanıyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre Youth Rehabilitation Order kapsamındaki çocuklarda yeniden suç işleme oranı Mart 2024'te sona eren dönemde yüzde 60 seviyesindeydi.
Bıçak taşıyan çocuklara yönelik de ayrı bir müdahale sistemi hazırlanıyor. Şubat ayında açıklanan programa göre İngiltere ve Galler'de bıçakla yakalanan her çocuk için yeniden suç işlemeyi önlemeyi amaçlayan kişiselleştirilmiş zorunlu plan oluşturulacak. Hükümet gençlik adaleti hizmetlerine 320 milyon sterlin yatırım açıkladı.

Eleştiri: Ceza çocuğu daha da zor durumda bırakabilir
Yeni yaklaşımın en tartışmalı bölümü ise ebeveynlerin sosyal yardımlarının kesilmesi veya hapsedilmesi ihtimali.
Eleştiriler, özellikle düşük gelirli ailelerde sosyal yardım kesintisinin yalnızca ebeveyni değil, aynı evde yaşayan çocukları da ekonomik olarak cezalandırabileceği üzerinde yoğunlaşıyor. Uzmanlar ayrıca ebeveynin hapse gönderilmesinin, zaten suç davranışı gösteren veya ciddi sosyal sorunlarla karşılaşan bir çocuğun aile ortamındaki istikrarı daha da bozabileceğini savunuyor. Ebeveynlerin gönüllü destek programlarına katılımının zorlayıcı yaptırımlardan daha etkili olabileceğini ileri süren görüşler de bulunuyor.

Hükümet ise yaklaşımın yalnızca cezalandırmaya dayanmadığını, erken müdahale, rehabilitasyon ve aile desteğinin de reformun temel unsurları olduğunu vurguluyor. Beyaz Kitap ayrıca çocukların tutuklu yargılanmasının azaltılması ve gözaltında tutulan çocuk sayısının düşürülmesi gibi hedefler içeriyor.
Dolayısıyla tartışmanın merkezindeki soru, ebeveynlerin çocuklarının suç davranışlarından doğrudan sorumlu tutulup tutulmamasından çok, mahkemenin çocuğu suçtan uzaklaştırmak amacıyla verdiği kararlara uymayan ebeveynlere devletin ne ölçüde müdahale edebileceği olacak. Sosyal yardım kesintisi ve hapis gibi en ağır seçeneklerin hangi koşullarda uygulanabileceğinin ise hükümetin düzenlemenin ayrıntılarını açıklamasıyla netleşmesi bekleniyor.

İngiltere’de şehir içi ve şehirlerarası toplu taşımada özel sektörün rolünü değiştirebilecek önemli bir dönüşüm yaşanıyor.
Hükümet demiryollarında özel işletmecilerin sözleşmeleri sona erdikçe yolcu hizmetlerini kamu mülkiyetine geçirirken, Londra’da da otobüslerin doğrudan kamu şirketi tarafından işletilmesinin yolu açılıyor.
Transport for London’ın (TfL) 2026 İş Planı’nda açıkça yer alan hedef, “Londra için kamu mülkiyetinde yeni bir otobüs şirketi” kurulmasına yönelik ayrıntılı öneriler geliştirilmesi. TfL, modelin verimlilik, yenilik, hesap verebilirlik, çalışanlar ve yolcular açısından sağlayabileceği sonuçları inceleyeceğini belirtiyor.
Londra’nın kırmızı otobüslerinde sistem nasıl değişecek?
Londra otobüsleri zaten İngiltere’nin diğer bölgelerindeki geleneksel özel otobüs sisteminden farklı çalışıyor.
TfL yaklaşık 9 bin araçtan oluşan, 675 hatlık otobüs ağını yönetiyor. Hatları ve hizmet seviyelerini TfL belirliyor ve hizmet kalitesini denetliyor; ancak otobüslerin büyük bölümü TfL ile yaptıkları sözleşmeler kapsamında özel şirketler tarafından işletiliyor.
Dolayısıyla yolcuların üzerinde TfL logosu bulunan kırmızı otobüsleri kamu hizmeti olarak algılamasına rağmen direksiyonun arkasındaki işletmeci Arriva, Go-Ahead London, Stagecoach veya başka bir özel şirket olabiliyor.
Yeni modelin en önemli farkı burada ortaya çıkacak.
TfL'nin kendi otobüs şirketini kurması halinde, özel işletmecilerle yapılan sözleşmeler sona erdiğinde bazı hatların yeniden ihaleye çıkarılması yerine TfL’ye bağlı kamu şirketi tarafından doğrudan işletilmesi mümkün olabilecek.
Yerel Demokrasi Muhabirliği Servisi'nin (LDRS) aktardığı son bilgilere göre TfL yetkililerinin bu ay içinde mevcut otobüs işletmecileriyle görüşmelere başlayarak modelin uygulanabilirliğini değerlendirmesi bekleniyor.
Yasal engel kaldırıldı
Değişikliğin önünü açan kritik gelişme ise Bus Services Act 2025 oldu.
Ekim 2025’te yasalaşan düzenleme, yerel yönetimlerin yeni belediye otobüs şirketleri kurmasının önündeki yasağı kaldırdı. Hükümet Temmuz 2026’da yerel yönetimlerin kendi otobüs şirketlerini nasıl kurabileceklerine ilişkin ayrıntılı resmi rehberi de yayımladı.
Hükümetin Nisan ayında açıkladığı ulaşım politikasına göre yerel yönetimler artık otobüs hizmetlerini franchise modeliyle yönetmek, özel şirketlerle güçlendirilmiş ortaklık kurmak veya kendi kamu otobüs şirketlerini oluşturmak arasında tercih yapabiliyor. Merkezi hükümet 2025/26 ile 2028/29 arasında otobüs hizmetlerine yılda 1 milyar sterlinden fazla yatırım yapılacağını da belirtiyor.
Bu nedenle gelişme, Londra otobüslerinin merkezi hükümet tarafından tek seferde “kamulaştırılması” anlamına gelmiyor. Daha doğru ifadeyle hükümetin çıkardığı yasa, TfL'nin kamuya ait bir işletmeci kurmasına olanak sağlıyor; Londra yönetimi de bu seçeneği hayata geçirmek için hazırlık yapıyor.
Demiryollarında dönüşüm çok daha ileri aşamada
Otobüslerdeki hazırlık, İngiltere demiryollarında başlayan daha kapsamlı kamu mülkiyeti dönüşümünün ardından geliyor.
Hükümetin oluşturacağı Great British Railways (GBR), kamu mülkiyetinde olacak ve bugün Network Rail'in yürüttüğü altyapı yönetimiyle yolcu trenlerinin işletilmesini aynı yapı altında toplamayı hedefleyecek.
Ulaştırma Bakanlığı'nın 15 Eylül'de güncellediği plana göre GBR'nin tek hissedarı Ulaştırma Bakanı olacak ve şirket Parlamento'ya karşı hesap verecek.
Kamuya geçiş şimdiden başladı. Örneğin Thameslink, Southern, Great Northern ve Gatwick Express hizmetlerini kapsayan Govia Thameslink Railway operasyonları 31 Mayıs 2026'da kamu mülkiyetine geçti.
Manchester modeli İngiltere’ye yayılıyor
Otobüslerde dönüşümün diğer önemli örneği Greater Manchester.
Eski Manchester Belediye Başkanı, şimdiki Başbakan Andy Burnham döneminde oluşturulan Bee Network, hatların, tarifelerin ve ücret politikasının kamu otoritesi tarafından kontrol edildiği franchise sistemine geçti.
Ancak Manchester örneğinde önemli bir ayrıntı bulunuyor: Otobüslerin günlük işletmesi hâlâ büyük ölçüde sözleşmeli özel şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Kamu otoritesi ise hangi hattın nereden geçeceğine, hizmet standardına ve bütünleşik ulaşım politikasına çok daha fazla hakim.
Londra'da tartışılan model bunun bir adım ötesine geçebilir; çünkü TfL yalnızca ağı kontrol etmekle kalmayıp otobüsleri işleten şirketlerden biri haline gelebilir.

Özel şirketlerin rolü tamamen bitmeyecek
Bununla birlikte Londra'nın yaklaşık 9 bin otobüsünün kısa sürede tamamen kamu şirketine geçirilmesi yönünde açıklanmış bir karar veya takvim bulunmuyor.
Mevcut sözleşmeler devam edecek ve özel işletmecilerin sistemde önemli bir rol oynamayı sürdürmesi bekleniyor. Kamu şirketinin kurulması halinde dönüşümün, sözleşmeler sona erdikçe belirli hatların TfL işletmesine alınması şeklinde kademeli gerçekleşmesi olası görünüyor.
TfL, kamu işletmesinin sağlayabileceği verimlilik, hesap verebilirlik ve yenilik avantajlarını araştırırken sendikalar da modeli destekliyor. Unite, kamu işletmeciliğinin toplu taşımadan elde edilen gelirin özel şirketlere gitmesi yerine yeniden ulaşım sistemine yatırılmasına yardımcı olacağını savunuyor.
İngiltere toplu taşımada yeni bir döneme giriyor
Ortaya çıkan tablo, İngiltere'nin 1980'lerden itibaren şekillenen özel sektör ağırlıklı toplu taşıma modelinde önemli bir yön değişikliğine işaret ediyor.
Demiryollarında doğrudan kamu mülkiyeti, ülkenin diğer bölgelerinde yerel yönetim kontrolündeki otobüs franchise sistemleri, Londra'da ise bunlara ek olarak doğrudan kamuya ait otobüs işletmeciliği gündemde.
Planın gerçekleşmesi halinde Londra'nın dünyaca tanınan kırmızı otobüslerinde yolcular açısından ilk bakışta büyük bir değişiklik görülmeyebilir.
Ancak otobüsün üzerindeki TfL logosunun arkasında çok daha temel bir değişiklik yaşanmış olacak: Londra yönetimi, yalnızca güzergâhı ve ücreti belirleyen otorite değil, bazı kırmızı otobüslerin doğrudan sahibi ve işletmecisi de olabilecek.


Adana basın camiası, uzun yıllar gazeteciliğe hizmet eden deneyimli gazeteci Vahit Şahin’in vefatıyla sarsıldı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) üyesi ve Sürekli Basın Kartı sahibi olan Şahin, 18 Eylül 2026 Cuma günü 66 yaşında hayatını kaybetti. Şahin’in vefatı, birlikte çalıştığı gazeteciler ve Adana basın camiasında üzüntüyle karşılandı.
Evli ve üç çocuk babası olan Vahit Şahin’in bir torunu bulunuyordu. Şahin’in cenazesi 19 Eylül 2026 Cumartesi günü öğle namazının ardından Ceyhan’a bağlı Gümürdülü/Gümüldürü Mahallesi’nde toprağa verilecek. Yerel kaynaklarda yer adı farklı yazımlarla aktarılıyor.
TGC: “Meslektaşımızı hiç unutmayacağız”
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu da Vahit Şahin’in ölümünün ardından bir başsağlığı mesajı yayımladı.
TGC, Şahin’in uzun yıllar gazetecilik mesleğine başarıyla hizmet ettiğini belirterek ailesine ve basın topluluğuna başsağlığı ve sabır dileklerini iletti.
Çukurova Gazeteciler Cemiyeti de Şahin’in vefatından duyulan üzüntüyü dile getirerek ailesine ve basın camiasına başsağlığı mesajı yayımladı.
Gazeteciliğe 1983 yılında başladı
1960 yılında Adana’da doğan Vahit Şahin, Eskişehir Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Gazetecilik mesleğine 1983 yılında Türkiye Gazetesi’nde başladı.
Şahin daha sonra, Adana basın tarihinin köklü kuruluşlarından Yeni Adana Gazetesi’nde uzun yıllar görev yaptı. Muhabirlikten yöneticiliğe uzanan meslek yaşamında gazetenin Yazı İşleri Müdürlüğü ve Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini üstlendi.
Yerel gazeteciliğe özel önem veren Şahin, Karaisalı’da Salbaş Gazetesi’ni yayımladı. Kendi yazılarında da Karaisalı’ya yaklaşık 40 yıl boyunca basın yoluyla hizmet verdiğini anlatıyordu.
Şahin’in Karaisalı’daki gazetecilik faaliyetleri yalnızca haber takibiyle sınırlı kalmadı. Yerel basına ilişkin geçmiş değerlendirmelerde, ilçede matbaa ve yerel yayıncılığın gelişmesine katkıda bulunan gazetecilerden biri olarak gösterildi.
ÇGC yönetiminde görev yaptı, çok sayıda ödül aldı
Vahit Şahin, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Çukurova Gazeteciler Cemiyeti üyesiydi. ÇGC’de farklı dönemlerde yönetim kurulu üyeliği yapan Şahin, yaklaşık 43 yıllık gazetecilik yaşamı boyunca çeşitli meslek ödüllerine layık görüldü.
Yerel basında özellikle Adana ve Karaisalı’nın sorunlarını gündeme taşıyan Şahin, meslek yaşamının son dönemine kadar yazmayı ve gazetecilik faaliyetlerini sürdürdü. Nisan 2026’da yayımlanan yazılarının bulunması, gazetecilik faaliyetlerine hayatının son aylarına kadar devam ettiğini gösteriyor.
Vahit Şahin, eşi Güzin Şahin, üç çocuğu, bir torunu, yakınları ve uzun yıllar birlikte çalıştığı meslektaşlarını geride bıraktı.
***
Eurovizyon yazı ailesi olarak meslektaşımız Vahit Şahin’e Allah’tan rahmet, eşi Güzin Şahin, çocukları ve sevenlerine başsağlığı dileriz.

NEVSAL ELEVLİ
LONDRA
Türk modacı Bora Aksu, Londra Moda Haftası’nda tanıttığı İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonunda, Gaziantep’in köklü el sanatı Antep İşi’ni uluslararası moda sahnesine taşıdı.
Koleksiyonun ilham kaynağı, kadınların sanat dünyasında yer edinmesinin son derece zor olduğu 17. yüzyılda profesyonel ressam olmayı başaran İngiliz sanatçı Mary Beale oldu.
Aksu, Beale’in dönemin sınırlarını aşan hikâyesiyle, Antep İşi’ni yüzyıllardır yaşatan Gaziantepli kadınların emeği arasında güçlü bir bağ kurdu. Gaziantep Belediyesi öncülüğünde hazırlanan ve bazılarının tamamlanması altı aya kadar süren nakışlar; tül, organze, dantel, romantik silüetler ve maskülen terzilikle buluştu.
Koleksiyonda pastel lila, açık mavi ve diğer yumuşak, açık tonlar öne çıktı. Antep İşi nakışların kullanıldığı dantel bölümler ise koleksiyonun en dikkat çekici ayrıntılarını oluşturdu.
Defilenin ardından Bora Aksu, bu iş birliğini “Gaziantep ile Londra arasında kurulan bir köprü” sözleriyle anlattı.


Avrupa, Orta Doğu’daki çatışmaların küresel enerji hatlarını giderek daha fazla tehdit etmesiyle yeni bir petrol ve akaryakıt şokuna hazırlanıyor.
Krizin merkezinde Suudi Arabistan’ın yaklaşık 1.200 kilometre uzunluğundaki Doğu-Batı petrol boru hattı, diğer adıyla Petroline bulunuyor. Ülkenin doğusundaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu terminaline bağlayan hat, Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş sorunlarının ardından Suudi petrolünün dünya pazarlarına ulaştırılmasında kritik önem kazanmıştı.
Suudi yetkililere göre Irak yönünden gerçekleştirilen insansız hava aracı saldırılarının ardından hat geçici olarak kapatıldı. Reuters'ın 17 Eylül tarihli haberine göre uydu görüntüleri ve sektör kaynakları saldırıda üç pompa istasyonunun zarar gördüğünü gösteriyor. Hat saldırı öncesinde günde yaklaşık 4-5 milyon varil petrol taşıyordu; bu miktar dünya petrol arzının yaklaşık yüzde 4-5’ine karşılık geliyor.
Avrupa’ya sevkiyatlar iptal edildi
Kesintinin etkisi Avrupa’ya ulaşmaya başladı. Suudi Arabistan'ın Yanbu üzerinden Avrupa’ya gönderilmesi planlanan bazı petrol kargolarını iptal ettiği veya ertelediği bildirildi. En az üç Avrupalı rafinerinin eylül sonu için planlanan teslimatlarının ertelendiği, bazı sevkiyatların kasım ayına kayabileceği belirtiliyor.
Polonyalı enerji şirketi Orlen ise rafinerilerinin çalışmasını sürdürebilmek amacıyla Norveç, İngiltere, Cezayir, Kazakistan, Azerbaycan ve Amerika kıtasından 16 ilave petrol kargosu satın aldı. Şirket, mevcut durumda rafinerilerinin ihtiyacını karşılayacak petrol akışının sürdüğünü açıkladı.
Avrupa açısından sorun yalnızca kaybedilen petrol miktarı değil. Birçok Avrupa rafinerisi belirli Suudi ham petrol türlerini işleyecek şekilde yapılandırılmış durumda. Bu nedenle aynı özelliklere sahip alternatif petrol bulmak daha pahalı olabiliyor ve farklı ham petrol türlerinin karıştırılmasını gerektirebiliyor.
Brent 113 doları gördü, ardından geriledi
Arz endişeleri Brent petrolü hafta içinde 113 doların üzerine taşırken, piyasada son 24 saatte kısmi bir rahatlama yaşandı.
Reuters'ın 18 Eylül verilerine göre Brent petrol 103 dolar civarına geriledi. Fiyatlardaki düşüşte Suudi Arabistan’ın Oman üzerinden ek sevkiyat yapması, petrol ürünleri stoklarının bazı önemli pazarlarda yükselmesi ve hasarlı boru hattının kapasitesinin yeniden devreye alınacağı beklentisi etkili oldu.
Ancak petrol fiyatındaki geri çekilme Avrupa açısından tehlikenin geçtiği anlamına gelmiyor. Özellikle dizel piyasasında arz sıkıntısı çok daha belirgin.
S&P Global verilerine göre Kuzeybatı Avrupa'da fiziksel dizel fiyatı 15 Eylül'de ton başına 1.642,25 dolara ulaşarak ilgili fiyat serisinin rekorunu kırdı. Akdeniz piyasasında da fiyatlar rekor seviyelere çıktı. Uzmanlar düşük stoklar ve çok sayıda arz kesintisinin aynı anda yaşanmasının dizel piyasasını petrol piyasasından daha kırılgan hale getirdiğine dikkat çekiyor.

Macron’dan “seferberlik” talimatı
Krizin pompaya yansımasından endişe eden Avrupa hükümetleri de önlemlerini artırıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, akaryakıt fiyatlarıyla mücadele için hükümete “mobilizasyon” talimatı verirken, Paris yönetiminin petrol tedarikini güvence altına almak ve sürücüler üzerindeki baskıyı azaltmak için çalıştığını açıkladı. Macron aynı zamanda Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer güvenliğinin yeniden sağlanmasını Avrupa'nın enerji güvenliği açısından öncelikli konular arasında gösterdi.
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ise küçük ve orta motor gücündeki araçlardan alınan taşıt vergisinin kaldırılacağını duyurdu. Meloni ayrıca Avrupa Birliği'nden enerji krizini savunma harcamalarına benzer olağanüstü bir durum olarak değerlendirmesini ve mali kurallarda daha fazla esneklik sağlamasını istiyor.
İspanya ise daha önce devreye soktuğu mekanizma kapsamında dizel desteğini eylül ayında litre başına toplam 20 cent düzeyine çıkardı. Almanya Başbakanı Friedrich Merz de yüksek benzin ve dizel fiyatlarının etkisini azaltacak önlemlerin yakında açıklanacağını söyledi.
Yunanistan da kış öncesinde kalorifer yakıtı maliyetlerini düşürmek amacıyla yeni bir destek paketi hazırlıyor. Başbakan Kyriakos Mitsotakis, ısıtma yardımlarının artırılması ve rafinerilerin de katkı sağlayacağı bir mekanizma üzerinde çalışıldığını açıkladı.
Stratejik rezervler şimdilik beklemede
Avrupa Komisyonu şu aşamada stratejik petrol rezervlerinin kullanılmasını gerektirecek noktaya gelinmediği görüşünde. Brüksel gelişmeleri üye ülkeler ve enerji sektörüyle birlikte izlerken, hükümetlere vergiler üzerinden tüketici fiyatlarını hafifletme imkânlarını değerlendirmeleri çağrısında bulunuyor.
Öte yandan AB içinde enerji şirketlerinin olağanüstü kârlarına yeniden vergi getirilmesi tartışması da güçleniyor. Almanya, İspanya, Portekiz, İtalya, Polonya ve Avusturya daha önce AB çapında uygulanabilecek bir “windfall tax”, yani olağanüstü kâr vergisi mekanizmasının maliye bakanlarının gündemine alınmasını istemişti.
Onarım beş-altı hafta sürebilir
Piyasanın bundan sonraki yönünü belirleyecek en önemli unsur Suudi boru hattının ne kadar hızlı devreye alınabileceği.
Reuters'a konuşan sektör kaynakları tam onarımın beş ila altı hafta sürebileceğini belirtirken, kapasitenin bir bölümünün daha erken faaliyete geçmesi ihtimali bulunuyor. Suudi Arabistan da hattın kapasitesinin yaklaşık yarısını kısa sürede yeniden çalıştırmayı hedeflediğini bildirdi.

Suudi Arabistan aynı zamanda alternatif ihracat kanallarını kullanmaya başladı. Oman üzerinden yapılan sevkiyatların artması ve Hürmüz'deki tanker hareketlerinin kısmen toparlanması, 18 Eylül'de petrol fiyatlarının gerilemesine yardımcı oldu.
Ancak enerji piyasalarındaki temel risk ortadan kalkmış değil. Hürmüz Boğazı'ndaki güvenlik sorunlarına, Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb çevresindeki çatışmalar ile Suudi enerji altyapısına yönelik saldırıların eklenmesi, dünyanın en önemli petrol güzergâhlarından birkaçını aynı anda baskı altında tutuyor.
Asıl tehlike: Dizel ve yeni enflasyon dalgası
Avrupa açısından en büyük endişelerden biri, krizin yalnızca otomobil sahiplerinin ödediği akaryakıt faturasıyla sınırlı kalmaması.
Dizel fiyatlarındaki yükseliş; karayolu taşımacılığı, tarım, inşaat ve sanayinin maliyetlerini artırarak gıda ve diğer tüketici ürünlerinin fiyatlarına kadar yayılabilir. Reuters'ın son değerlendirmesine göre Avrupa'da enerji fiyatlarındaki artış, enflasyonun yeniden güçlenmesi ve merkez bankalarının faiz politikasının daha uzun süre sıkı kalması riskini de beraberinde getiriyor.
Bu nedenle Avrupa'nın gözü artık iki noktada: Suudi Arabistan'ın Doğu-Batı boru hattının ne kadar hızlı onarılacağı ve Hürmüz ile Kızıldeniz güzergâhlarında güvenli petrol akışının yeniden sağlanıp sağlanamayacağı.
Hattın kademeli olarak devreye girmesi petrol piyasasına kısa vadede nefes aldırabilir. Ancak saldırıların sürmesi veya yeni enerji tesislerinin hedef alınması halinde Avrupa, kış aylarına girerken yalnızca daha pahalı benzin ve dizelle değil, ulaştırmadan gıdaya uzanan yeni bir enflasyon dalgasıyla karşı karşıya kalabilir.

Prenses Diana’nın 1997’deki ölümünün üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen, cenazesinden önce Kraliyet Ailesi içinde yaşanan tartışmalar yeniden İngiltere’nin gündeminde.
Tartışmanın merkezinde Diana’nın kardeşi Charles Spencer, 9. Earl Spencer tarafından kaleme alınan Swan Song: Diana, My Sister adlı kitap bulunuyor. Kitabın Birleşik Krallık baskısının 22 Eylül’de yayımlanması planlanıyor. Yayıncı Penguin, kitabı Diana’nın hayatının ve ölümünü takip eden trajik haftanın kardeşinin gözünden anlatımı olarak tanımlıyor.
“Onu yakında unutacağız” iddiası
Kitabın kamuoyuna açıklanan bölümlerindeki en çarpıcı iddia, Diana’nın 31 Ağustos 1997’de Paris’te ölümünden sonraki günlerde yaşandığı belirtilen bir telefon görüşmesine ilişkin.
Spencer’ın anlatımına göre iki adam arasında Diana’nın cenaze töreninin nasıl gerçekleştirileceği konusunda sert bir tartışma çıktı.
Spencer, Diana’nın oğulları Prens William ve Prens Harry’nin annelerinin tabutunun arkasında kamuoyu önünde yürütülmesine karşı çıkıyordu. William o sırada 15, Harry ise yalnızca 12 yaşındaydı.
Spencer, Diana’nın çocuklarının böyle bir durumda milyonlarca insanın gözü önünde yürümelerini istemeyeceğine inandığını söylüyor.
Kitaptaki anlatıma göre tartışma sırasında dönemin Prensi Charles, Diana için “Rest assured, we’ll forget her soon enough” — yaklaşık olarak “Merak etme, onu çok geçmeden unuturuz” anlamına gelen ifadeyi kullandı.
Bu sözün gerçekten söylenip söylenmediğini bağımsız olarak doğrulayabilecek kamuya açık bir kayıt bulunmuyor; iddia Spencer’ın yaklaşık 29 yıl önceki telefon görüşmesine ilişkin kendi anlatımına dayanıyor.
Buckingham Sarayı sessizliğini bozdu
Tartışmayı olağan dışı hale getiren gelişme ise Buckingham Sarayı’nın iddiaya cevap vermesi oldu.
Saray, Kraliyet Ailesi hakkında yayımlanan kitaplara kural olarak yorum yapmadığını özellikle belirtmesine rağmen bu kez açıklama yayımladı.
Buckingham Sarayı sözcüsü, Kral’ın kardeş kaybından kaynaklanan derin acının “muhakemeyi gölgeleyebileceğinin, yargıyı etkileyebileceğinin ve hafızayı, başkalarının fark edemeyeceği biçimlerde renklendirebileceğinin” bilincinde olduğunu söyledi.
Açıklamada bunun böyle bir kayıptan “yıllar sonra bile” gerçekleşebileceği vurgulandı.
Saray böylece Spencer’ın iddiasını tek tek ayrıntılar üzerinden tartışmak yerine, onun yaklaşık otuz yıl önce yaşananlara ilişkin hatıralarının yasın etkisi altında şekillenmiş olabileceğini ileri sürmüş oldu.
Bu nedenle İngiliz basınında açıklama, Buckingham Sarayı’nın kitaplarda yer alan iddialara yönelik alışılmış yaklaşımından belirgin bir sapma olarak değerlendiriliyor. The Independent, müdahaleyi “unprecedented” yani “emsalsiz” olarak nitelendirirken, diğer İngiliz medya kuruluşları da Saray’ın doğrudan karşılık vermesinin dikkat çekici olduğuna işaret etti.

Cenazenin arkasındaki büyük tartışma
Spencer’ın kitabındaki anlatım, Diana’nın cenazesinin en unutulmaz görüntülerinden birinin arkasında yaşanan aile içi tartışmayı da yeniden gündeme taşıdı.
6 Eylül 1997’de Londra’da düzenlenen cenaze töreninde William ve Harry; babaları Charles, büyükbabaları Prens Philip ve dayıları Charles Spencer ile birlikte Diana’nın tabutunun arkasında yürümüştü.
Spencer, kitapta Kraliçe II. Elizabeth’in üst düzey yardımcılarından William ve Harry’nin kortejde yürümesinin planlandığını öğrendiğinde buna açık biçimde karşı çıktığını anlatıyor.
Spencer’a göre çocukların annelerinin ölümünün hemen ardından böyle yoğun bir kamuoyu ilgisine maruz bırakılması doğru değildi.
Cenaze günü ortaya çıkan görüntü daha sonra modern Kraliyet tarihinin en çok hatırlanan karelerinden birine dönüştü.
Harry de sonraki yıllarda o yürüyüşün kendisi üzerindeki etkisinden kamuoyu önünde söz etmişti.

Spencer’dan Charles hakkında bir başka ağır iddia
Kitaptan yayımlanan yeni bölümlerde Spencer, Diana’nın ölüm haberinin ardından Charles ile yaptığı ilk görüşmeye ilişkin izlenimlerini de aktarıyor.
Spencer, dönemin Prensi Charles’ın telefondaki ses tonunu kendi algısıyla son derece şaşırtıcı biçimde tarif ediyor ve onun ölüm haberinin ardından alışılmadık derecede rahatlamış göründüğünü ileri sürüyor.
Spencer ayrıca bunun Charles’ın Diana’nın ölümünü kendi hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmüş olabileceği yönünde kendisinde bir izlenim oluşturduğunu yazıyor. Ancak bu, Spencer’ın kişisel yorumu ve hatırlamasına dayanıyor; Charles’ın düşüncelerine ilişkin bağımsız biçimde doğrulanmış bir olgu değil.
Buckingham Sarayı’nın hafıza ve yasın etkisine ilişkin açıklaması da kitapta yer alan bu tür anlatılara daha geniş bir karşılık niteliği taşıyor.
Diana hakkında ilk kez bu kadar kapsamlı konuşuyor
Swan Song: Diana, My Sister, Charles Spencer’ın kız kardeşi hakkında şimdiye kadar hazırladığı en kapsamlı kişisel anlatı olarak sunuluyor.
Spencer, Diana’nın ölümünün 30. yıldönümü yaklaşırken çok sayıda röportaj talebi almasının ardından kendi anılarını bir kitapta toplamaya karar verdiğini daha önce açıklamıştı.
Yayıncıya göre kitap, Spencer ve Diana’nın çocukluklarından başlayarak anne ve babalarının boşanmasına, Diana’nın Charles ile evliliğinin ardından küresel bir figüre dönüşmesine ve 1997’deki ölümünün ardından yaşanan dramatik haftaya kadar uzanıyor.
Spencer, kitabı yazma gerekçesini Diana hakkındaki kendi düşüncelerini ve hatıralarını kayda geçirmek olarak açıklıyor.
Westminster Abbey’deki tarihi konuşması da yeniden gündemde
Charles Spencer, Diana’nın cenazesinde yaptığı konuşmayla da Kraliyet tarihinin en çok tartışılan isimlerinden biri olmuştu.
Westminster Abbey’de milyonlarca kişinin izlediği törende yaptığı konuşmada Diana’yı “modern çağın en çok avlanan insanı” olarak nitelendirmiş ve basının Diana’ya yönelik tutumunu sert biçimde eleştirmişti.
Konuşmanın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise William ve Harry’nin geleceğine ilişkin sözleriydi. Spencer, Diana’nın ailesinin çocukların hayatlarının yalnızca “görev ve gelenek” tarafından şekillendirilmemesi için üzerine düşeni yapacağını söylemişti.
Yaklaşık üç yıl sonra Diana’nın ölümünün 30. yıldönümüne girilirken yayımlanan yeni kitap, Spencer ile Kraliyet Ailesi arasındaki o dönemden kalan anlaşmazlıkların tamamen kapanmadığını da ortaya koyuyor.
William ve Harry açısından hassas bir tartışma
Yeni iddiaların ayrı bir hassasiyeti de bulunuyor: Tartışmanın merkezinde yalnızca Charles ile eski eşi Diana arasındaki geçmiş değil, William ve Harry’nin annelerinin ölümünden hemen sonra yaşadıkları deneyim de yer alıyor.
Spencer’ın kitabındaki temel savlarından biri, iki çocuğun cenaze kortejinde yürütülmesinin Diana’nın isteğine aykırı olacağı yönünde.
Ancak bu, Diana’nın ölümünden önce böyle bir durum hakkında bıraktığı bilinen bir talimata değil, Spencer’ın kız kardeşinin ne isteyeceğine ilişkin değerlendirmesine dayanıyor.
Dolayısıyla yaklaşık 30 yıl sonra yeniden başlayan tartışmada iki ayrı anlatı karşı karşıya bulunuyor: Spencer, yaşananları kendi hatıraları üzerinden aktarırken Buckingham Sarayı bu hatıraların yas ve geçen zamanın etkisi altında değişmiş olabileceğini savunuyor.
Kesin olan ise Diana’nın unutulacağı yönündeki iddianın tarihsel gelişmelerle örtüşmemesi. 31 Ağustos 1997’de Paris’te hayatını kaybeden Diana, ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra da Britanya Kraliyet Ailesi tarihinin en çok konuşulan isimlerinden biri olmaya devam ediyor.
Swan Song: Diana, My Sister kitabının yayımlanmasıyla birlikte Spencer’ın Diana’nın son yılları, Kraliyet Ailesi ile ilişkileri ve ölümünün ardından yaşanan günler konusunda aktardığı diğer ayrıntıların da yeni tartışmalar yaratması bekleniyor.

Ed Sheeran’ın ABD turnesinde başlayan Macklemore-Filistin tartışması, artık yalnızca iki sanatçı arasındaki bir anlaşmazlık olmaktan çıkarak konser endüstrisinde sanatçıların ifade özgürlüğü, organizatörlerin yetkileri ve stadyum sahiplerinin etkisi üzerine geniş çaplı bir tartışmaya dönüştü.
Krizin merkezinde, gerçek adı Ben Haggerty olan Grammy ödüllü Amerikalı rapçi Macklemore bulunuyor.
Macklemore, 4 Eylül’de New Jersey’deki MetLife Stadium’da Ed Sheeran’ın konserinin açılışında sahneye çıktı. Konuşmasında Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’ya değinen rapçi, Filistinlilerin unutulmadığını söyleyerek “Free Palestine” çağrısı yaptı. Macklemore ayrıca Gazze’de, İsrail askerleri tarafından öldürülen 6 yaşındaki Hind Rajab’ın adını taşıyan protesto şarkısı “Hind’s Hall”u seslendirdi.
Macklemore kalan konserlerden çıkarıldı
Bu açıklamaların ardından ABD'deki bazı Yahudi ve İsrail yanlısı kuruluşlar Macklemore’a tepki gösterdi. Israeli-American Council, sanatçının turneden çıkarılması çağrısıyla bir kampanya başlattı.
Turnenin ABD ayağını organize eden Messina Touring Group ise daha sonra yaptığı açıklamada, yaklaşan konserlerin düzenleneceği bazı stadyumların Macklemore’un kadroda bulunması halinde konserlere izin vermeyeceklerini bildirdiğini açıkladı.
Macklemore, Sheeran’ın ABD turnesindeki kalan 10 konserin sekizinde açılış sanatçısı olarak sahne alacaktı. Ancak bu gelişmenin ardından programdan tamamen çıkarıldı.
Tartışmada özellikle Gillette Stadium’ın sahibi ve New England Patriots’ın patronu Robert Kraft öne çıktı. Kraft, Macklemore’un çıkarılmasının sanatçının son açıklamaları ve kendisinin “antisemitik söylem ve imgeler” olarak nitelendirdiği daha önceki davranışlarıyla ilgili olduğunu savundu. Macklemore ise İsrail hükümetine ve İsrail'in Gazze'de gerçekleştirmekte olduğu soykırım eleştirilerinin Yahudilere yönelik olmadığını açıkça ifade etmişti.
Sheeran: “Karar benim değildi”
Tepkilerin Ed Sheeran’a yönelmesinin ardından İngiliz şarkıcı sessizliğini bozdu.
Sheeran, Macklemore’un turneden çıkarılmasının kendi kararı olmadığını belirterek:
“Macklemore’un turneden çıkarılması organizatörün kararıydı, benim değil.”
açıklamasını yaptı.
Sheeran, yaklaşan konserlerin düzenleneceği bazı stadyumların Macklemore’un kadroda kalması halinde konserlerin yapılmasına izin vermeyeceklerini bildirdiklerini söyledi.
Robert Kraft dahil stadyum yöneticileriyle görüştüğünü, organizatörler ve farklı görüşleri temsil eden aktivistlerle çözüm bulmaya çalıştığını anlatan Sheeran, sonuçta konser mekânları ve organizatörün kararının değişmediğini belirtti.
Sheeran ayrıca İsrail-Filistin çatışmasında yaşanan acıların kendisini dehşete düşürdüğünü, ancak konserlerini siyasi tartışma alanına dönüştürmek istemediğini ifade etti. Macklemore’un inandığı şeyleri açıkça savunmasına saygı duyduğunu söyleyen İngiliz sanatçı, kendisinin barışa farklı bir yöntemle yaklaşmayı tercih ettiğini belirtti.

Açıklama krizi bitirmedi: Sanatçılar birer birer ayrıldı
Ancak Sheeran’ın açıklaması tartışmayı yatıştırmak yerine yeni bir gelişmeyi beraberinde getirdi.
Macklemore’un çıkarılmasının ardından turnenin kalan açılış sanatçıları Finneas, Lukas Graham ve Aaron Rowe, programdan çekildiklerini duyurdu. Sheeran’la sahnede birlikte çalan ve bazı şarkılarında uzun yıllardır işbirliği yaptığı İrlandalı folk grubu Beoga da turneden ayrıldı.
Billie Eilish’in kardeşi ve uzun yıllardır prodüktörü olan Grammy ve Oscar ödüllü Finneas, kararını açıklarken sanatçıların baskı altındaki insanlar adına konuşmalarının susturulmaması gerektiğini belirtti ve Filistin halkına desteğini yineledi.
İrlandalı şarkıcı Aaron Rowe da kararını ülkesinin tarihsel deneyimleriyle ilişkilendirirken, Danimarkalı grup Lukas Graham Sheeran’a teşekkür etmekle birlikte turneden ayrılmanın zor ama gerekli gördükleri bir karar olduğunu açıkladı. Grup ayrıca ekonomik gücün hangi görüşlerin ifade edilebileceğini belirlememesi gerektiğini savundu.
Sheeran'ın turne grubu Beoga da çekildi
Krizin en dikkat çekici gelişmelerinden biri ise Beoga'nın kararı oldu.
İrlandalı grup klasik anlamda yalnızca bir “açılış sanatçısı” değildi. Beoga üyeleri Sheeran'ın konserlerinin belirli bölümlerinde sahneye çıkıyor ve birlikte yazdıkları bazı parçaları onunla seslendiriyordu.
Dolayısıyla mevcut tabloyu, “bütün turne ekibi Sheeran’ı terk etti” şeklinde yorumlamak doğru değil. Ayrılanlar, kalan açılış sanatçıları ile Sheeran’ın konserlerinde müzikal olarak yer alan Beoga. Turnenin teknik ve diğer çalışanlarının topluca ayrıldığına ilişkin doğrulanmış bir bilgi bulunmuyor.
Macklemore’dan yeni hamle: 1 milyon doları Filistin için bağışlayacak
Tartışmanın ardından Macklemore, 16 Eylül’de yeni bir açıklama yaparak Ed Sheeran turnesinden elde ettiği 1 milyon dolarlık net kazancın tamamını Filistinlilere destek veren altı kuruluşa bağışlayacağını duyurdu.
Macklemore ayrıca Robert Kraft'a da aynı miktarda bağış yapması çağrısında bulundu. Rapçi, aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen Filistinlilerin yaşamlarının korunması gerektiği konusunda ortak bir zeminin mümkün olması gerektiğini söyledi.

Turnenin geleceği ne olacak?
Yaşanan ayrılıklara rağmen şu aşamada Ed Sheeran’ın Loop Tour turnesinin iptal edildiğine ilişkin bir açıklama yapılmadı.
Associated Press'in 17 Eylül tarihli analizine göre kriz, büyük konser turnelerinde sanatçı, organizatör ve stadyum sahipleri arasındaki güç paylaşımını da gündeme taşıdı. AP'nin görüştüğü müzik sektörü uzmanları, büyük turnelerde organizatörlerin önemli yetkilere sahip olduğunu, ancak Sheeran ölçeğindeki yıldızların da genellikle turnelerinin birçok unsuru üzerinde ciddi söz hakkı bulunduğunu belirtiyor. Bununla birlikte belirli bir konser mekânının kendi stadyumunda kimin sahne alacağı konusunda müdahalede bulunabilmesi de mümkün.
Bu nedenle Macklemore'un çıkarılmasında nihai sorumluluğun kime ait olduğu konusunda tarafların anlatımları tamamen örtüşmüyor. Sheeran kararın organizatör ve konser mekânlarına ait olduğunu söylerken, Macklemore yaşanan süreçte Sheeran'ın da sorumluluğu bulunduğunu savunuyor.
Tartışma artık Macklemore'un ötesinde
Son gelişmeler, olayı tek başına bir “Filistin yanlısı açıklama” tartışmasının ötesine taşıdı.
Bir tarafta konser mekânlarının ve organizatörlerin kendi etkinlikleri konusunda karar verme yetkisi bulunduğunu savunanlar yer alıyor. Diğer tarafta Finneas, Lukas Graham, Aaron Rowe ve Beoga gibi sanatçılar, Macklemore’un turneden çıkarılmasını sanatçıların siyasi ve insani konularda görüş açıklama özgürlüğü açısından sorunlu gördüklerini belirtiyor.
Ed Sheeran ise kendisini bu iki yaklaşımın dışında konumlandırmaya çalışıyor: Macklemore’un görüşlerini dile getirme hakkına saygı duyduğunu, İsrail-Filistin çatışmasındaki acılara kayıtsız olmadığını, ancak kendi konserlerinin siyasi bir platform haline gelmesini istemediğini söylüyor.
Böylece birkaç gün önce Macklemore’un iki kelimelik “Free Palestine” çağrısıyla büyüyen tartışma, dünyanın en büyük pop turnelerinden birinin bütün açılış kadrosunun çekildiği ve müzik sektöründe ifade özgürlüğü ile ticari güç arasındaki sınırların yeniden tartışıldığı uluslararası bir krize dönüşmüş durumda.

[article id="12647" color="bg-dark"][/article]

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin eski Meclis Başkanı ve Lefkoşa Milletvekili Zorlu Töre’nin hayatı, siyasi mücadelesi, düşünce dünyası ve Kıbrıs Türk toplumuna hizmet yolculuğunu konu alan eser, Azerbaycan’da yayımlandı.
108 sayfadan oluşan kitapta Zorlu Töre’nin çocukluk ve eğitim yıllarından gençlik dönemindeki siyasi ve toplumsal faaliyetlerine, milletvekilliği ve bakanlık döneminden Meclis Başkanlığı sürecine kadar uzanan hayat hikâyesi ele alınıyor.
Eserde ayrıca Töre’nin fikirleri ve ideolojisi, Türkiye–KKTC ilişkilerine bakışı ve Azerbaycan–KKTC ilişkilerindeki rolü de ayrı başlıklar altında inceleniyor. Kitabın dikkatçeken bölümlerinden biri ise Zorlu Töre ile “Ebedi Birlik” Gençlik Kamu Birliği arasındaki ilişkilere ayrılıb.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Zorlu Töre hakkında yerli ve uluslararası kamuoyu, siyaset ve kültür temsilcilerinin görüşlerine de yer verilirken, eserin sonunda yazarın değerlendirmeleri ve fotoğraf galerisi takdim olunur.
Eserin editörlüğünü Serdar Şengül, mizanpajını ise Amalya Ahmedova üstlenmiştir.
Kitabın künyesinde eser, şu ifadelerle tanımlanıyor:
“Kıbrıs’tan Dünyaya Haykıran Ses: Zorlu Töre”, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin eski Meclis Başkanı ve Lefkoşa Milletvekili Zorlu Töre’nin hayatını, siyasi mücadelesini, düşünce dünyasını ve Kıbrıs Türk toplumuna hizmet yolculuğunu konu alan bir eserdir.
Şahin Aliyev’in bu çalışması, Azerbaycan’dan Kıbrıs Türk siyasi tarihine ve Zorlu Töre’nin siyasi-ictimai faaliyetine dair hazırlanmış dikkatçeken eserlerden biri kimi takdim olunur. Eser aynı zamanda Azerbaycan–Kıbrıs Türk halkı arasındaki tarihi, kültürel ve siyasi bağlara dikkat çekiyor.


[article id="12644" color="bg-dark"][/article]

Londra’nın dünyaca ünlü eğlence merkezi Soho, İngiliz pub kültürünün en sıradan alışkanlıklarından biri olan ayakta içki içmenin ruhsat politikalarında nasıl ele alınacağı konusunda sert bir siyasi ve ekonomik tartışmanın merkezine yerleşti.
Westminster Belediyesi, yaz aylarında yürüttüğü kamuoyu istişaresinin ardından West End’deki bar, pub ve gece hayatı işletmelerini kapsayan yeni ruhsat politikasında tartışmalı temel hükümleri korudu.
İstişareye katılanların yüzde 81’i, West End’de belirli türdeki yeni bar ve pub başvurularının istisnai durumlar dışında reddedilmesi yönünde bir karine oluşturan Cumulative Impact Zone (CIZ) yaklaşımına karşı çıktı. Katılımcıların yüzde 84’ü ise önerilen ruhsat politikasının işletmeler açısından olumsuz sonuç doğuracağını söyledi.
“Ayakta içki yasaklandı” demek tam olarak doğru değil
Tartışmanın en dikkat çekici kısmını kamuoyunda “vertical drinking” – dikey/ayakta içki olarak adlandırılan uygulama oluşturuyor.
Ancak yeni düzenlemeyi Soho’daki publarda insanların artık ayakta içki içemeyeceği şeklinde yorumlamak doğru değil. Westminster Belediyesi genel bir “ayakta içme yasağı” getirmiyor.
Politika esas olarak yeni ruhsat başvurularının nasıl değerlendirileceğini belirliyor. Belediyenin metninde, alkol satan işletmelerde aşırı sarhoşluğun önlenmesi amacıyla daha fazla oturma alanının teşvik edilmesi, müşterilerin oturarak içki ve yemek tüketebilmesi ve yüksek hacimli “vertical drinking”e ayrılan açık bar alanlarının azaltılması yaklaşımı korunuyor.
Başka bir ifadeyle, masa servisi ve oturarak hizmet modelini öne çıkaran yeni işletmelerin ruhsat sürecinde daha avantajlı konuma gelebileceği; ağırlıklı olarak kalabalıkların ayakta içki tüketmesine dayanan yeni bar ve pub modellerinin ise daha sıkı incelemeyle karşılaşabileceği belirtiliyor.
Soho’nun ötesine uzanan bölge
Tartışılan West End Cumulative Impact Zone yalnızca Soho’dan ibaret değil. Covent Garden, Leicester Square ile Mayfair ve Fitzrovia’nın bazı bölümleri de uygulamanın kapsamına giriyor.
Westminster’ın mevcut yaklaşımında belirli pub, bar ve eğlence mekânlarının yeni ruhsat başvurularına karşı bir “ret karinesi” bulunuyor. Bununla birlikte bu, hukuken otomatik bir yasak anlamına gelmiyor. İşletmeler, faaliyetlerinin bölgede suç, düzensizlik, gürültü veya diğer ruhsat sorunlarını artırmayacağını ortaya koyarak istisna talep edebiliyor.
Belediyenin kendi ruhsat belgelerinde West End CIZ’nin merkezindeki olay oranının Westminster’ın geri kalanına kıyasla dokuz kata kadar yüksek olduğu belirtiliyor.

Khan: “Nefes kesici bir kibir”
Karara en sert tepki Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan’dan geldi.
Khan, Westminster Belediyesi’ni kamuoyu istişaresinden çıkan sonucu dikkate almamakla suçladı ve yönetimin tavrını “breathtaking arrogance” – “nefes kesici bir kibir” sözleriyle eleştirdi. Belediye Başkanı, Londra’nın merkezindeki konaklama ve eğlence sektörünün bir sorun olarak görülmesinin işletmelere, kent sakinlerine ve ekonomiye zarar verdiğini savundu.
Tartışma yalnızca belediye ile Khan arasında da kalmadı. Westminster’daki İşçi Partili meclis üyeleri de 13 Eylül’de yayımladıkları açıklamada yeni politikanın West End’in gece ekonomisine zarar verebileceğini ileri sürdü. Bu ise muhalefetin siyasi değerlendirmesi; Westminster yönetimi politikanın sektör karşıtı olduğu görüşünü reddediyor.
Westminster: Asıl sorun güvenlik ve ulaşım
Westminster Belediyesi ise tartışmanın yalnızca “ayakta içki” ifadesine indirgenmesine karşı çıkıyor.
Belediye, çok sayıda ruhsatlı işletmenin aynı bölgede yoğunlaşmasının suç ve düzensizlik, kamuya rahatsızlık verilmesi, kamu güvenliği ve çocukların korunması gibi yasal ruhsat hedefleri üzerinde kümülatif etki yaratabileceğini belirtiyor. Ayrıca yoğun gece ekonomisinin polis, ambulans, toplu taşıma, umumi tuvalet, çöp toplama ve sokak temizliği gibi hizmetlere ek yük getirdiğini savunuyor.
Belediye Başkan Yardımcısı Tim Barnes ise sorunun önemli bir bölümünü yetersiz polis ve gece ulaşımı kapasitesine bağladı. Westminster yönetimi, gece otobüslerinin genişletilmesini, perşembe geceleri de 24 saat metro hizmeti verilmesini ve taksi ile özel kiralık araç seçeneklerinin geliştirilmesini istiyor.
Belediye ayrıca bundan sonra ruhsat politikasını her yıl haziran ayında gözden geçirme ve sektörün geliştirilmesine yönelik fikirler üretmek üzere bir uzman danışma grubu oluşturma sözü verdi.

Ruhsat başvurularındaki yüzde 3,5 dikkat çekiyor
Tartışmanın işletmeler açısından önemini gösteren rakamlardan biri de Westminster’daki ruhsat kararları.
2023 ile 2026 arasında bir licensing sub-committee önüne gitmek zorunda kalan başvuruların yalnızca yüzde 3,5’i başvuruda talep edildiği şekliyle kabul edildi.
Bu rakam bütün ruhsat başvurularının yüzde 96,5’inin reddedildiği anlamına gelmiyor; yalnızca alt komite önüne giden, yani genellikle itiraz veya anlaşmazlık bulunan dosyaları kapsıyor.
Kavganın ikinci perdesi: Khan’ın yeni yetkileri
Tartışmayı önümüzdeki aylarda daha önemli hale getirebilecek gelişme ise Londra Belediye Başkanı’nın yeni ruhsat yetkileri.
English Devolution and Community Empowerment Act 2026 kapsamında Londra Belediye Başkanı ve Greater London Authority’ye yeni stratejik ruhsat yetkileri verildi. Yetkilerin ilk bölümü 29 Haziran 2026’da yürürlüğe girdi. GLA artık ruhsat süreçlerinde “Responsible Authority” olarak resmi görüş ve itiraz sunabiliyor; Londra’daki belediyeler de kendi ruhsat politikalarını yenilerken Belediye Başkanı’na danışmak zorunda.
En önemli değişiklik ise “call-in” yetkisi olacak.
Bu sistem tam olarak işler hale geldiğinde Belediye Başkanı, Londra açısından “stratejik önem” taşıyan bazı ruhsat kararlarını yerel belediye kararını verdikten sonra incelemeye alıp yeniden karara bağlayabilecek. Ancak burada önemli bir ayrıntı var: 16 Eylül 2026 itibarıyla bu yetkinin ayrıntılı işleyişini ve hangi başvuruların stratejik sayılacağını belirleyecek ikincil mevzuat henüz tamamlanmış değil. Dolayısıyla Khan bugün Westminster’ın genel ruhsat politikasını tek taraflı biçimde ortadan kaldırabilecek sınırsız bir yetkiye sahip değil.
Soho tartışması Londra geneline yayılabilir
Soho’daki anlaşmazlık böylece tek tek publarda insanların ayakta mı yoksa oturarak mı içki içeceğinin çok ötesine geçmiş durumda.
Bir tarafta Westminster Belediyesi, Avrupa’nın en yoğun gece hayatı bölgelerinden birinde suç, gürültü, kalabalık ve kamu güvenliği üzerindeki baskının kontrol altında tutulması gerektiğini savunuyor. Diğer tarafta Khan, sektör temsilcileri ve belediyedeki muhalefet, aşırı kısıtlayıcı ruhsat sisteminin yeni işletmelerin açılmasını engelleyerek Londra’nın gece ekonomisini zayıflatabileceğini ileri sürüyor.
Tartışmanın ekonomik boyutu da büyük. City Hall verilerine göre Londra’nın konaklama ve ağırlama sektörü yılda 46 milyar sterlinden fazla ekonomik faaliyet yaratıyor ve başkentteki her 10 işten yaklaşık birini oluşturuyor. Gece ekonomisinin büyüklüğü ise yaklaşık 21 milyar sterlin olarak hesaplanıyor.
Bu nedenle Soho’daki “vertical drinking” kavgası, önümüzdeki dönemde yerel belediyelerin ruhsat ve kamu güvenliği yetkileri ile Londra Belediye Başkanı’nın gece ekonomisini büyütme politikası arasındaki ilk önemli güç mücadelelerinden biri haline gelebilir. Khan’ın “call-in” yetkisinin ayrıntılarını belirleyecek ikincil mevzuat yürürlüğe girdiğinde, benzer ruhsat anlaşmazlıklarında güç dengesi önemli ölçüde değişebilir.

İngiltere’nin Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle yapılan düzensiz göçü azaltmak amacıyla Fransa ile uygulamaya koyduğu “one in, one out” programı, bu kez geri gönderilen yüzlerce kişinin akıbetinin bilinmediği yönündeki iddialarla gündemde.
İnsan hakları kuruluşları ve göçmenlerle çalışan yardım örgütlerinin verdiği bilgilere göre, program kapsamında İngiltere’den Fransa’ya gönderilen yaklaşık 1.400 kişinin büyük bölümü artık Fransız makamlarının düzenli takibinde değil.
Fransız siyasetçilere ve sahada çalışan kuruluşlara dayandırılan bilgilere göre, geri gönderilenlerden yalnızca yaklaşık 200 kişi Fransız makamlarıyla temasını sürdürüyor. Geri kalanların tamamının resmen “kayıp” olduğu doğrulanmış değil; ancak yüzlerce kişinin Fransa’daki resmi sistemin dışına çıktığı, bazılarının başka Avrupa ülkelerine geçtiği, bazılarının ise yeniden İngiltere’ye ulaşmaya çalıştığı belirtiliyor.
En büyük endişe çocuk ve gençler
Tartışmanın en hassas bölümünü ise yaşları konusunda İngiliz makamları ile insan hakları kuruluşlarının farklı değerlendirmelerde bulunduğu gençler oluşturuyor.
Humans For Rights Network (HFRN), en az 41 kişinin çocuk veya genç olduğunu ve Fransa’ya gönderilmelerinin ardından kendileriyle temas kurulamadığını bildiriyor. Bunlar, İngiltere’ye geldiklerinde reşit olmadıklarını söyleyen ancak yaşları resmi makamlar tarafından tartışmalı kabul edilen kişiler arasında bulunuyor.
Bu nedenle “41 çocuğun kaybolduğu” ifadesi konusunda önemli bir hukuki ayrım bulunuyor: İnsan hakları kuruluşları bu kişilerin çocuk olduğunu savunurken, İçişleri Bakanlığı bu değerlendirmeyi kabul etmiyor.
Bakanlık, yaşı ihtilaflı hiçbir kişinin “one in, one out” kapsamında Fransa’ya gönderilmediğini ve geri gönderme işlemlerinden önce gerekli yaş ve hukuki değerlendirmelerin yapıldığını belirtiyor.
Ancak HFRN ile Jesuit Refugee Service UK tarafından daha önce yayımlanan ortak araştırma, programın başlamasından bu yana en az 141 yaşı tartışmalı gencin göçmen gözaltı merkezlerinde tutulduğunu ortaya koymuştu. Kuruluşlar, çocukların yetişkin olarak sınıflandırılmasına yol açabilecek yaş değerlendirme sisteminde ciddi güvenlik ve koruma açıkları bulunduğunu savunuyor.

Resmî denetimlerde de çocuk vakaları ortaya çıktı
Kaygıları artıran bir başka gelişme ise göçmen gözaltı merkezlerini denetleyen Independent Monitoring Boards'un incelemelerinde, yetişkin kabul edilerek gözaltına alınan bazı kişilerin daha sonra çocuk olduğunun belirlenmesi oldu.
Bu durum, özellikle refakatsiz çocukların hızlı yaş değerlendirmeleri sonucunda yetişkin kabul edilerek göçmen gözaltı sistemine sokulabileceği yönündeki eleştirileri güçlendirdi.
İnsan hakları kuruluşları, çocuk olduklarını söyleyen kişilerin kapsamlı sosyal hizmet değerlendirmesi tamamlanmadan yetişkin muamelesi görmemesi gerektiğini savunuyor.
Fransa’ya dönenlerin bir bölümü yeniden İngiltere’ye geliyor
Programın etkinliği konusunda da soru işaretleri büyüyor.
Geri gönderilen bazı kişilerin Fransa'dan tekrar İngiltere’ye geçtiğine ilişkin vakalar bulunuyor. İngiliz İçişleri Bakanlığı daha önce yaklaşık 50 kişinin İngiltere’ye ikinci kez döndükten sonra yeniden gözaltına alındığını kabul etmişti. Sığınmacılar arasında yapılan değerlendirmelerde ise Fransa’ya gönderildikten sonra yeniden İngiltere’ye ulaşanların sayısının daha yüksek olabileceği ileri sürülüyor.
Bazı sığınmacıların küçük tekneler yerine kamyonlarla gizlice İngiltere’ye dönmeye çalıştığı, bazılarının ise Fransa’dan Almanya, İtalya, İspanya, İsveç ve Hollanda gibi ülkelere geçtiği bildiriliyor.
Bu durum, anlaşmanın göç hareketlerini sona erdirmek yerine insanların resmi sistemlerden çıkarak Avrupa içinde kayıt dışı hareket etmelerine yol açtığı yönündeki eleştirileri beraberinde getiriyor.

Sağlık raporlarında şiddet ve psikolojik çöküş bulguları
Son günlerde ortaya çıkan yeni sağlık bulguları da anlaşmaya yönelik tartışmayı büyüttü.
Île-de-France bölgesel sağlık makamı için Samusocial de Paris tarafından hazırlanan ve Ocak-Haziran 2026 döneminde Fransa'ya geri gönderilmiş 90 genç erkeğin vakalarını inceleyen raporda, bazı kişilerde fiziksel yaralanmaların yanı sıra ağır psikolojik sorunların kaydedildiği bildirildi.
İncelenen vakalarda morluklar, kırıklar ve travma belirtilerinin yanı sıra travma sonrası stres bozukluğu ve intihar eğilimleri rapor edildi. Bazı kişilerin acil tıbbi veya psikiyatrik tedaviye ihtiyaç duyduğu belirtildi. İngiltere İçişleri Bakanlığı ise gözaltındaki kişilerin güvenliğinin öncelik olduğunu ve geri gönderme işlemlerinde sıkı standartların uygulandığını söylüyor.
Médecins Sans Frontières (Sınır Tanımayan Doktorlar – MSF) da Fransa'nın kuzeyinde çalışan ekiplerinin göç politikalarının insanların fiziksel ve ruhsal sağlığı üzerindeki ağır sonuçlarına tanıklık ettiğini belirtiyor. Kuruluş, “one in, one out” sisteminin göçmenleri yeniden tehlikeli yolculuklara itebileceğini savunuyor.
32 bin geçişe karşı yaklaşık 1.400 geri gönderme
Programın ölçeği de eleştirilerin merkezinde.
“One in, one out”, Temmuz 2025'te dönemin İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında varılan anlaşmanın ardından yürürlüğe konuldu. Hukuki çerçeveyi oluşturan anlaşma Ağustos 2025'te yürürlüğe girdi. Sistem, küçük tekneyle İngiltere'ye gelen belirli kişilerin Fransa'ya gönderilmesi karşılığında, Fransa'dan aynı sayıda uygun sığınmacının güvenli ve yasal yoldan İngiltere'ye alınmasını öngörüyor.
Haziran sonundaki resmi verilere göre 1.087 kişi Fransa'ya gönderilmiş, buna karşılık 1.117 kişi Fransa'dan İngiltere'ye kabul edilmişti. Eylül ortasına gelindiğinde geri gönderilenlerin sayısının yaklaşık 1.400'e yükseldiği bildirildi.
Bu rakam, sistemin uygulanmaya başlamasından bu yana Manş Denizi'ni küçük teknelerle geçen yaklaşık 32 bin kişinin yalnızca yüzde 4'ü civarında.
Her geri gönderme 56 bin sterline mal oluyor
Tartışmaya 15 Eylül'de yeni bir boyut daha eklendi.
İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, Avam Kamarası İçişleri Komitesi önündeki oturumda “one in, one out” kapsamında Fransa'ya gönderilen her kişi için İngiltere'ye düşen maliyetin yaklaşık 56 bin sterlin olduğunu açıkladı. Komite, Mahmood'u 15 Eylül'deki oturumunda Manş geçişleri ve iltica sistemindeki reformlar konusunda sorguladı.
Mahmood, maliyetin yüksek olduğunu kabul etmekle birlikte bunun bir sığınmacının İngiltere'de yaklaşık bir yıl otelde barındırılmasının maliyetiyle karşılaştırılabilir olduğunu savundu.
Fransa anlaşmanın mevcut haliyle devamına mesafeli
Programın geleceği ise belirsizliğini koruyor.
Pilot uygulamanın 1 Ekim 2026'da sona ermesi öngörülüyor. Avam Kamarası Kütüphanesi de anlaşmanın önce Haziran 2026'ya kadar planlandığını, daha sonra 1 Ekim'e kadar uzatıldığını belirtiyor.
İngiliz hükümeti anlaşmanın sürdürülmesini ve daha fazla kişinin Fransa'ya gönderilebilmesini istiyor. Ancak Paris'ten gelen mesajlar aynı yönde değil.
Fransa İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, iki ülke arasındaki mevcut model yerine İngiltere ile Avrupa Birliği arasında daha geniş kapsamlı bir geri kabul düzenlemesine geçilmesini tercih ettiklerini belirtti. İngiltere Başbakanı Andy Burnham'ın da anlaşmanın devamı için Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'a doğrudan başvurduğu bildirildi.
Böylece 1 Ekim tarihi yaklaşırken “one in, one out” anlaşmasının geleceği üç ayrı tartışmanın merkezine yerleşmiş durumda: Programın Manş geçişlarını gerçekten caydırıp caydırmadığı, Fransa'ya gönderildikten sonra resmi sistemden çıkan yüzlerce kişinin akıbeti ve en önemlisi, çocuk olduklarını söylemelerine rağmen yetişkin kabul edilen gençlerin yeterince korunup korunmadığı.

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşın perde arkasını, İsrail ordusu ve istihbarat teşkilatında görev yapmış kişilerin anlatımları üzerinden inceleyen “NAZA”, sinema dünyasının en çok konuşulan belgesellerinden birine dönüştü.
İsrailli yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor tarafından çekilen 80 dakikalık belgesel, 83. Venedik Uluslararası Film Festivali’nin ana yarışmasında gösterildi ve 12 Eylül’de Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü.
Film, Venedik’teki galasında uzun süre ayakta alkışlanırken, ödülün hemen ardından İsrail hükümetinden yönetmenleri hedef alan son derece sert açıklamalar geldi.
İsrailli Bakan: Vatandaşlıklarını ellerinden alacağım
Tartışmanın merkezindeki isim İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar oldu.
Zohar, Yuval Abraham ve Rachel Szor’u ülkelerine zarar vermekle suçladı ve yaptıklarının “devlete ihanet” anlamına geldiğini savundu.
Bakan, iki yönetmenin İsrail vatandaşlıklarının iptal edilmesi için harekete geçeceğini açıkladı.
Zohar’ın tepkisiyle başlayan siyasi tartışmaya Başbakan Benjamin Netanyahu ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir dahil olmak üzere başka İsrailli yetkililer de katıldı. İsrail ordusu ise belgeselde ortaya konulan iddiaları reddederek bunların yanıltıcı olduğunu savundu.
Tartışmanın dikkat çeken yönlerinden biri, filme yönelik en sert siyasi eleştirilerin bazılarının NAZA’yı henüz izlememiş kişilerden gelmesi oldu. Filmin yapımcılarından The Guardian da 14 Eylül’de yayımladığı açıklamada bu noktaya dikkat çekerek yönetmenleri ve gazetecilik çalışmalarını savundu.

24 İsrailli asker ve istihbarat görevlisi konuştu
NAZA’yı benzer Gazze belgesellerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, anlatımının önemli bölümünü İsrail askeri sisteminin içinden gelen tanıklıklar üzerine kurması.
Abraham ve Szor, yaklaşık üç yıl süren çalışma sırasında 24 İsrailli asker, istihbarat görevlisi ve subayla görüştü.
Güvenlik gerekçesiyle kimlikleri gizlenen tanıklar, Gazze'deki hedeflerin nasıl belirlendiğini, istihbaratın nasıl işlendiğini ve saldırılarda beklenen sivil kayıpların nasıl hesaplandığını anlatıyor.
Çekimlerin önemli bölümü gece saatlerinde Tel Aviv’deki çatılarda gerçekleştirildi.
Belgeselin adı “NAZA” da İsrail istihbaratında hava saldırılarında beklenen sivil kayıp sayısını ifade etmek amacıyla kullanılan bir askeri kısaltmadan geliyor.
Yapay zekâ ile hedef belirleme sistemi de filmde
Belgeselin en çarpıcı bölümlerinden biri, İsrail ordusunun Gazze’de hedef belirleme sürecinde kullandığı ileri sürülen yapay zekâ destekli sistemlere ilişkin tanıklıklar.
Filmde konuşan askeri ve istihbarat kaynakları, “Lavender” adı verilen sistem dahil olmak üzere teknolojik araçların Filistinlilerin izlenmesi ve hedeflerin belirlenmesinde nasıl kullanıldığını anlatıyor.
NAZA yalnızca tanıklıklara dayanmıyor. Film, 2023-2025 yılları arasında +972 Magazine, Local Call ve The Guardian tarafından yayımlanan araştırmalar, belgeler ve verilerden de yararlanıyor.
İsrail ordusu ise filmin askeri operasyonları sunuş biçimine itiraz ediyor ve iddiaların İsrail ordusunun hedefleme prosedürlerini yanlış yansıttığını savunuyor.
“İsraillilerin bu filmi izlemesi önemli”
Yuval Abraham, Venedik’te ödülü alırken yaptığı konuşmada belgeselin özellikle İsrail kamuoyuna ulaşmasını istediğini söyledi.
Abraham, Gazze’de yaşananların Filistinli gazeteciler tarafından savaşın başından itibaren belgelendiğini vurguladı ve bu gerçeklerin inkâr edilmesinin yaşananların devamına katkıda bulunduğunu savundu.
Yönetmen, bu nedenle İsraillilerin filmi izlemesini özellikle önemli gördüğünü söyledi.
Abraham ve Szor, filmin yapım gerekçesini de İsrailliler olarak kendi devletlerinin Gazze’deki askeri sistemini araştırma sorumluluğu hissetmeleri şeklinde açıklıyor.
“No Other Land” ile Oscar kazanmışlardı
Yuval Abraham ve Rachel Szor uluslararası sinema dünyasının yakından tanıdığı iki isim.
İkili, Filistinli yönetmenler Basel Adra ve Hamdan Ballal ile birlikte Batı Şeria’daki Masafer Yatta bölgesinde Filistinlilerin yaşadıklarını konu alan “No Other Land” belgeselinin dört yönetmeninden ikisiydi.
Film, Berlin Film Festivali’ndeki başarısının ardından 2025 Oscar Ödülleri’nde En İyi Belgesel Film ödülünü kazanmıştı.
Yuval Abraham aynı zamanda İsrailli-Filistinli bağımsız haber kuruluşu +972 Magazine ve onun İbranice yayın organı Local Call için çalışan araştırmacı gazeteci. Rachel Szor ise görüntü yönetmenliği, kurgu ve yönetmenlik alanlarında çalışıyor.
Sinema dünyasından yönetmenlere destek
Vatandaşlıktan çıkarma tehdidi uluslararası sinema çevrelerinde de tepki yarattı.
15 Eylül itibarıyla sinema sektöründen isimler ve kuruluşlar Abraham ile Szor’a destek açıklamaları yaparken, İsrail içinde de sinemacıların yönetmenlere destek amacıyla harekete geçtiği bildiriliyor. Tartışma giderek filmin içeriğinin ötesine geçerek sanat özgürlüğü, gazetecilik, siyasi muhalefet ve vatandaşlık hakları meselesine dönüşüyor.
The Guardian ise filme yönelik saldırılara karşı yönetmenlerin yanında duracağını açıkladı. Gazete, NAZA’nın üç yılı aşkın araştırmacı gazetecilik çalışmasının ürünü olduğunu ve filmdeki gizli kaynaklardan alınan ifadelerin doğrulama süreçlerinden geçirildiğini belirtti.
NAZA tartışması artık filmin sınırlarını aştı
Venedik’te ödülle başlayan süreç, birkaç gün içinde İsrail’de ifade özgürlüğünün sınırlarının tartışıldığı siyasi bir krize dönüştü.
Bir tarafta İsrail hükümetinden filmin ülkeye zarar verdiğini, ordunun faaliyetlerini çarpıttığını ve İsrail karşıtlığını beslediğini savunan açıklamalar geliyor. Diğer tarafta yönetmenler, yapımcılar ve destekçileri, bir ülkenin kendi vatandaşlarının devletin ve ordunun eylemlerini araştırmasının ve eleştirmesinin demokratik toplumun temel unsurlarından olduğunu savunuyor.
NAZA’nın bundan sonraki gösterimleri bu nedenle yalnızca sinema açısından değil, İsrail’de Gazze savaşı hakkındaki eleştirel seslere ne ölçüde alan tanınacağı tartışması bakımından da yakından izlenecek.

Türk klasik müziğinin uluslararası alandaki en önemli temsilcilerinden piyanist Gülsin Onay, Londra’da sanatseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
Onay, 31 Ekim 2026 Cumartesi günü saat 15.00’te, Londra’nın önemli kültür ve sanat merkezlerinden Kings Place’in Hall One salonunda konser verecek.
London Piano Festival kapsamında gerçekleştirilecek resital, bütünüyle romantik dönemin büyük bestecisi Frédéric Chopin’in eserlerine ayrılacak.
Londra’da bir Chopin yolculuğu
Dünyanın farklı ülkelerinde verdiği konserler ve özellikle Chopin yorumlarıyla tanınan Gülsin Onay, Londra’daki resitalinde bestecinin farklı dönemlerinden seçilmiş önemli eserlerini seslendirecek.
Program, “Variations brillantes, Op. 12” ile başlayacak. Ardından Chopin’in en sevilen eserlerinden “Ballade No. 3, Op. 47” ile teknik ustalık ve şiirsel anlatımı bir araya getiren “Andante spianato & Grande Polonaise brillante, Op. 22” Londralı sanatseverlerle buluşacak.
Onay ayrıca gecede Chopin’in “Nocturne in F-sharp minor, Op. 48 No. 2” eserini yorumlayacak.
Finalde görkemli 3. Piyano Sonatı
Konserin finalinde ise Chopin’in piyano repertuvarının en önemli yapıtları arasında kabul edilen “Piano Sonata No. 3 in B minor, Op. 58” yer alacak.
Bestecinin olgunluk döneminin başyapıtlarından olan eser, güçlü dramatik yapısı, şiirsel bölümleri ve piyanistten istediği yüksek teknik beceriyle Chopin repertuvarında özel bir yere sahip.
“Londra’da buluşmak üzere”
Gülsin Onay da Londra konserini duyururken müzikseverlere özel bir mesaj verdi:
“31 Ekim’de Londra’da, müziğin en özel yolculuklarından birine birlikte çıkıyoruz. Chopin’in eşsiz dünyasında; zarafet, tutku ve virtüözitenin iç içe geçtiği bir programla London Piano Festival kapsamında Kings Place Hall One sahnesinde olacağım.”
Onay, mesajını “Londra’da buluşmak üzere…” sözleriyle tamamladı.
Konser 31 Ekim’de Kings Place’te
Londra’nın King’s Cross bölgesindeki önemli sanat merkezlerinden Kings Place’te gerçekleştirilecek konser, 31 Ekim Cumartesi günü saat 15.00’te başlayacak.
GÜLSİN ONAY – CHOPIN RESİTALİ
31 Ekim 2026 Cumartesi – 15.00
Kings Place, Hall One – Londra
London Piano Festival
BİLET İÇİN:
https://www.kingsplace.co.uk/.../gulsin-onay-performs.../

Çocuklukta başlayan türkü tutkusu, Zerya’yı tekstil atölyelerinden sahnelere taşıdı.
1976 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Zerya, henüz iki yaşındayken ailesiyle birlikte Adıyaman’a taşındı. Yıllar sonra İstanbul’a dönen sanatçı, bir yandan tekstil sektöründe çalışırken diğer yandan eğitimini dışarıdan tamamladı. Ancak hayat mücadelesi, çocukluk yıllarında başlayan müzik ve türkü tutkusunun önüne geçemedi.
TRT ve İstanbul Radyosu’nun önemli sanatçılarıyla çalışma fırsatı bulan Zerya, özellikle usta sanatçı Mehmet Erenler’den aldığı eğitim ve edindiği deneyimlerle müzik yolculuğunu geliştirdi. 2017 yılında, 11 eserden oluşan “Türküler Dilimiz” albümüyle profesyonel müzik dünyasına adım attı.
Bugünlerde rotasını Londra’ya çeviren Zerya, dil eğitiminin yanı sıra müziğini de uluslararası arenaya taşımaya hazırlanıyor. Sanatçının yeni single’ı “Mektebin Bacaları”, Haluk Özkan Projects Yapım etiketiyle 240 dijital müzik platformunda dinleyiciyle buluştu.
Çalışmanın aranjesini Yaşar Taner, mix ve masteringini ise Cihan Aslan üstlendi.
Tekstil atölyelerinden sahnelere uzanan sıra dışı hikâyesiyle Zerya, yıllardır içinde taşıdığı türküleri şimdi dünyaya duyurmaya hazırlanıyor. “Mektebin Bacaları”, sanatçının bu uzun yolculuğunda yeni ve iddialı bir adım olarak öne çıkıyor.


Yusuf Alp, yeni şarkısı “Vaktin Doldu” ile ayrılığın en sert ve en duygusal halini müziğe taşıyor. 11 Eylül Cuma günü tüm dijital platformlarda yayınlanacak şarkı, aşkını kaybedenlere ve “artık yeter” diyebilenlere sesleniyor.
Pop müziğin dikkat çeken isimlerinden Yusuf Alp, yeni single çalışması “Vaktin Doldu” ile müzikseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Aşkın, kırgınlığın ve vedanın izlerini taşıyan şarkı, 11 Eylül Cuma günü tüm dijital müzik platformlarında aynı anda yayınlanacak.
Yusuf Alp, bu kez dinleyicisini bir aşk hikâyesinin en zor noktasına götürüyor. “Vaktin Doldu”, sevilen birinin ardından yaşanan sessizliği, hayal kırıklığını ve bir ilişkinin artık geri dönülemeyecek şekilde sona erdiği o anı anlatıyor.
“ARTIK BEKLEMEYECEĞİM” DİYENLERİN ŞARKISI
Şarkının adı bile hikâyenin nereye gittiğini açıkça ortaya koyuyor: “Vaktin Doldu.”
Beklemekten yorulan, defalarca şans veren ancak karşılığında hayal kırıklığı yaşayanların duygularına tercüman olan eser, özellikle sözleriyle dikkat çekiyor.
Yusuf Alp, şarkının ortaya çıkış hikâyesini şu sözlerle anlatıyor:
“Bazen bir ilişkinin bitmesi için büyük bir kavga ya da ihanet gerekmez. Bazen sadece çok beklersiniz, çok affedersiniz ve bir gün içinizde bir şey biter. ‘Vaktin Doldu’ tam olarak o anın şarkısı. Artık beklemediğiniz, geriye dönmediğiniz ve kendinizi seçtiğiniz an…”
AYRILIĞIN ARDINDAN GELEN GÜÇLÜ VEDA
Yusuf Alp’in yeni çalışması yalnızca bir ayrılık şarkısı değil; aynı zamanda biten bir ilişkinin ardından kişinin kendi hayatını yeniden seçmesini anlatan güçlü bir veda niteliğinde.
Duygusal atmosferi, akılda kalıcı melodisi ve aşkın bitişini farklı bir pencereden ele alan sözleriyle “Vaktin Doldu”, dinleyicinin kendi hikâyesinden izler bulabileceği bir çalışma olarak öne çıkıyor.
Şarkının özellikle sosyal medya platformlarında ayrılık ve aşk temalı içeriklerde geniş bir etkileşim yakalaması bekleniyor.
Şarkı, 11 Eylül Cuma günü Spotify, Apple Music, YouTube Music, Deezer, Amazon Music ve diğer tüm dijital müzik platformlarında dinleyiciyle buluşacak.


© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika
© Son Dakika