Normal görünüm

Yeni makaleler mevcut. Sayfayı yenilemek için tıklayın.
Dünden önceki günAna akış

Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Siyasi dayanışma mı, askeri ittifak mı?

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı, anlaşmanın bölgesel etkilerini ve diğer bölge ülkelerinin olası tutumlarını kaleme aldı.

...

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar doğurabilecek yeni bir stratejik çerçeve ortaya koyuyor. Taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış sayılacağını hükme bağlayan anlaşma, mevcut ikili savunma ilişkilerinin ötesine geçerek kolektif caydırıcılık anlayışına dayanıyor.

Ancak anlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki askeri işbirliğinin geliştirilmesi şeklinde değerlendirmek eksik kalacaktır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, uluslararası sistemdeki belirsizliğin derinleştiği, büyük güçlerin, özellikle de ABD’nin güvenlik taahhütlerinin daha seçici hale geldiği ve bölgesel çatışmaların birbirine eklemlendiği bir dönemin ürünüdür. Anlaşma, aynı zamanda orta büyüklükteki güçlerin değişen uluslararası düzene nasıl uyum sağlamaya çalıştıklarını, sahip oldukları farklı güç unsurlarını nasıl bir araya getirdiklerini ve stratejik hareket alanlarını nasıl genişlettiklerini ortaya koyuyor.

Anlaşmanın gerçek anlamını kavrayabilmek için meseleye düzen, güç, devlet kapasitesi ve stratejik özerklik üzerinden bakmak gerekir. Anlaşmayı ortaya çıkaran jeopolitik itici sebepler kadar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın farklı kapasitelerini nasıl ortak bir caydırıcılık çerçevesine dönüştüreceği de önem taşıyor. Dolayısıyla asıl soru anlaşma metninin ne söylediğinden çok, siyasi iradenin ne ölçüde kurumsal ve operasyonel bir kapasiteye dönüşeceğidir. Daha da önemlisi temel mesele, anlaşmanın ortaya koyduğu motivasyonun gerçek bir çatışma ve kriz ortamında test edilmesi halinde anlaşmanın nasıl operasyonel kılınacağıdır.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı ortaya çıkaran jeopolitik sebepler

Mekke Anlaşması’nın arkasındaki ilk önemli sebep, uluslararası güvenlik düzeninde giderek derinleşen belirsizliktir. ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığı ve bölgesel ortaklıkları devam ediyor ancak Washington’ın hangi kriz karşısında ne ölçüde ve ne kadar süreyle sorumluluk üstleneceği gün geçtikçe daha fazla sorgulanıyor. Büyük güç rekabetinin Asya-Pasifik’e doğru genişlemesi de Amerikan güvenlik politikasını daha seçici hale getiriyor. Bu nedenle Orta Doğu'daki bölgesel aktörler, kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda kalıyor. Avrupa'nın Rusya-Ukrayna Savaşı'nın neden olduğu güvenlik krizi sebebiyle yeni bir güvenlik ve savunma mimarisi kurma arayışına girmesi ile Orta Doğu’daki Mekke Anlaşması'nda bölgesel inisiyatiflerin ortaya çıkması benzer bir temele sahip.

Bu durum, bölge ülkelerinin ABD veya diğer büyük güçlerle kurdukları ilişkilerden tamamen uzaklaştıkları anlamına gelmiyor. Asıl eğilim, mevcut ittifakları korurken alternatif güvenlik kanalları oluşturmak, ortaklıkları çeşitlendirmek ve tek bir güvenlik sağlayıcısına aşırı bağımlılığı azaltmaktır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bu açıdan bir kopuştan ziyade stratejik çeşitlendirme arayışının sonucu olarak görülmelidir.

İkinci önemli neden, Orta Doğu’daki çatışmaların giderek bölgeselleşmesidir. Gazze’de başlayan savaş, zamanla Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, İran ve Körfez güvenliğini içine alan daha geniş bir çatışma alanı ortaya çıkardı. Füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının yaygınlaşması, enerji tesislerinin hedef haline gelmesi ve deniz ticaret yollarına yönelik tehditler, güvenliğin artık yalnızca ulusal sınırlar içinde ele alınamayacağını gösterdi.

Bu yeni ortamda coğrafi uzaklık, tek başına güvenlik sağlamıyor. İran’dan veya Yemen’den fırlatılan bir füze, Körfez’deki enerji tesislerini hedef alabilirken Hürmüz Boğazı’nda yaşanan bir kriz, Pakistan dahil çok daha geniş bir coğrafyanın enerji ve ticaret güvenliğini etkileyebiliyor. Doğu Akdeniz’de veya Suriye’de ortaya çıkan bir gerilim ise kısa sürede Türkiye’nin doğrudan güvenlik meselesine dönüşebiliyor. Hava ve füze savunması, deniz güvenliği, kritik altyapıların korunması, istihbarat paylaşımı ve siber kapasite, bu nedenle aynı güvenlik denkleminde buluşuyor.

Üçüncü neden, bölgede askeri güç kullanımının giderek daha az sınırlamaya tabi hale gelmesidir. İsrail ile İran arasındaki çatışma, yalnızca iki ülkeyi ilgilendiren bir rekabet olmaktan çıkarak bölge devletlerinin güvenliğini doğrudan etkileyen bir nitelik kazandı. İsrail’in askeri operasyonlarını genişleyen bir coğrafyaya taşıması, İran’ın füze ve İHA kapasitesini farklı sahalarda kullanması ve devlet dışı silahlı aktörlerin çatışmalara dahil olması, herhangi bir krizin kısa sürede sınır aşan bir savaşa dönüşme ihtimalini artırıyor.

Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran’a, İsrail’e veya başka bir ülkeye karşı kurulmuş bir blok şeklinde tanımlamak doğru olmaz. Anlaşmanın arkasında çok daha geniş bir güvenlik kaygısı bulunuyor: Bölgedeki askeri tırmanmayı sınırlayabilecek mekanizmaların zayıflaması ve mevcut güvenlik garantilerinin yeni tehditler karşısında yetersiz kalması.

Anlaşmanın arkasında yatan dördüncü sebep ise savaşın teknolojik dönüşümüdür. Füze, seyir füzesi ve İHA teknolojilerinin yaygınlaşması, kritik altyapıları, enerji tesislerini ve şehirleri daha savunmasız hale getiriyor. Güçlü bir orduya sahip olmak, artık tek başına yeterli değil. Tehditleri önceden tespit edebilecek bir istihbarat ağına, katmanlı hava savunmasına, elektronik harp kapasitesine, kesintisiz lojistik desteğe ve sürdürülebilir bir savunma sanayisine ihtiyaç duyuluyor.

Bu ortam, orta büyüklükteki güçlerin önemini artırıyor. Orta ölçekli güçler, tek başlarına büyük güçlerin yerini alamaz, uluslararası sistemi yeniden kuramaz veya küresel güç dengesini bütünüyle değiştiremez ancak askeri, ekonomik, diplomatik ve teknolojik imkanlarını bir araya getirerek bölgesel düzenin şekillenmesinde daha etkili olabilirler. Orta büyüklükteki güçlerin kapasitesi, büyük güçlerle eşit olmalarından değil belirli alanlarda sonuç üretebilecek araçlara sahip olmalarından kaynaklanır.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan açısından ortak hareket etmenin temel amacı, bir büyük güce karşı yeni bir denge kurmak değildir. Asıl hedef, stratejik seçenekleri çoğaltmak, kırılganlıkları azaltmak ve dış politika alanını genişletmektir. Her üç ülke de farklı ittifak ilişkilerine sahip olmakla birlikte, bölgesel güvenliğin yalnızca dışarıdan sağlanamayacağını görüyor.

Üç ülkenin uzun süredir geliştirdiği ikili ilişkiler de anlaşmanın ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Suudi Arabistan-Pakistan savunma ilişkileri, Türkiye-Pakistan askeri işbirliği ve son yıllarda hız kazanan Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşması, üçlü çerçevenin siyasi ve askeri altyapısını hazırladı. Mekke Anlaşması, böylece daha önce ayrı kanallarda ilerleyen ilişkileri ortak bir stratejik zeminde buluşturdu.

Orta büyüklükteki güçler ve kolektif caydırıcılık

Mekke Anlaşması’nın en önemli özelliklerinden biri, farklı güç profillerine sahip üç orta büyüklükteki gücü aynı savunma çerçevesinde bir araya getirmesidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın dış politika öncelikleri her konuda örtüşmüyor ancak orta büyüklükte güç işbirliğinin ortaya çıkması için bütün konularda tam bir stratejik uyum gerekmez. Belirleyici olan, ortak tehdit alanlarının tanımlanması ve farklı kapasitelerin birbirini tamamlayacak şekilde kullanılabilmesidir.

Türkiye, gelişmiş savunma sanayisi, NATO içindeki konumu, geniş askeri kapasitesi ve farklı çatışma sahalarında kazandığı operasyonel tecrübeyle öne çıkıyor. Pakistan, büyük ordusu, köklü askeri kurumları, füze teknolojisi ve nükleer kapasitesiyle anlaşmaya stratejik derinlik kazandırıyor. Suudi Arabistan ise ekonomik kaynakları, enerji piyasalarındaki ağırlığı, stratejik coğrafyası ile Arap ve İslam dünyasındaki siyasi etkisiyle bu yapıyı tamamlıyor.

Üç ülkenin güç profilleri aynı değil ancak orta büyüklükteki güç işbirliğinin değeri de bu farklılıklardan kaynaklanıyor. Türkiye’nin savunma teknolojileri, Pakistan’ın askeri kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik kaynakları ortak projelerle birleştirilebilirse kapsamlı bir güvenlik ağı ortaya çıkabilir. Hava ve füze savunması, İHA teknolojileri, elektronik harp, ortak mühimmat üretimi, deniz güvenliği ve kritik altyapının korunması, bu işbirliğinin öncelikli alanları olabilir.

Anlaşmanın asıl önemi, bu farklı güç unsurlarını ortak bir caydırıcılık çerçevesinde buluşturmasında yatıyor. Taraflardan "birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılacak" olması, olası saldırgan açısından maliyet hesabını değiştirebilecek güçlü bir siyasi mesajdır. Bununla birlikte caydırıcılık, yalnızca askeri kapasiteye değil siyasi iradenin inandırıcılığına ve ortak hareket kabiliyetine de bağlıdır.

Bu nedenle siyasi irade tek başına yeterli olmayacaktır. Ortak tehdit değerlendirmesi, düzenli savunma bakanları toplantıları, istihbarat paylaşımı, müşterek tatbikatlar ve komuta-kontrol uyumu olmadan siyasi bir deklarasyonun gerçek bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesi mümkün değildir. Savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji paylaşımı, mühimmat stoklarının güçlendirilmesi ve bakım-onarım altyapısının geliştirilmesi de işbirliğinin sürdürülebilirliğini sağlayabilir.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye açısından stratejik özerklik arayışının doğal bir uzantısıdır. Stratejik özerklik, mevcut ittifaklardan uzaklaşmak veya bütün dış bağlantılardan bağımsız hareket etmek anlamına gelmez. Esas mesele, ittifak ilişkilerini sürdürürken dış politika ve güvenlik alanındaki seçenekleri çoğaltabilmek, tek taraflı bağımlılığı azaltmak ve krizler karşısında hareket alanını koruyabilmektir.

Bu bağlamda, Ankara’nın NATO üyeliği ile Suudi Arabistan ve Pakistan’la geliştirdiği savunma işbirliği arasında zorunlu bir çelişki bulunmuyor. Türkiye, bir taraftan mevcut ittifak ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Körfez, Orta Doğu ve Güney Asya’daki stratejik derinliğini artırıyor. Bu yaklaşım, bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırmaktan çok, tek taraflı bağımlılığı daha dengeli ve yapılandırılmış bir karşılıklı bağımlılık ilişkisine dönüştürmeyi amaçlıyor.

Olası karşı hamleler

Bununla birlikte anlaşmanın ortaya çıkardığı yeni durum, diğer bölgesel aktörlerin hesaplarını ve muhtemel karşı hamlelerini de tetikleyebilir. İsrail cephesinde anlaşmayı daha iddialı bir "Sünni eksenin" ortaya çıkışı olarak değerlendiren yaklaşımlar güç kazanabilir. Türkiye’nin askeri kapasitesi, Pakistan’ın nükleer gücü ve Suudi Arabistan’ın ekonomik imkanlarının aynı çerçevede buluşması, Tel Aviv açısından yakından izlenmesi gereken bir gelişmedir.

Ancak İsrail’i anlaşmanın temel nedeni olarak göstermek doğru değildir. Suudi Arabistan’ın asıl kaygısı, giderek karmaşıklaşan güvenlik ortamında kendi imkanlarıyla ne ölçüde dayanabileceğidir. İran’ın askeri kapasitesi, Husilerin saldırıları, enerji altyapısının kırılganlığı ve Amerikan güvenlik taahhütleriyle ilgili belirsizlikler, Riyad’ı ilave stratejik derinlik arayışına yöneltiyor. Türkiye ve Pakistan, bu noktada İsrail’e karşı kurulacak bir cephenin üyelerinden çok, Suudi Arabistan’ın güvenlik seçeneklerini çeşitlendiren iki önemli ortak olarak görülmelidir.

Bu nedenle anlaşma, Suudi Arabistan ile İsrail arasında gelecekteki normalleşme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Riyad’ın savunma ortaklıkları ile İsrail’le ilişkilerin geleceği bağlantılı olsa da farklı kanallarda ilerleyebilir. İsrail’in Filistin meselesinde ciddi ve inandırıcı bir siyasi açılım yapması halinde Suudi Arabistan’ın normalleşme seçeneğini yeniden değerlendirmesi mümkündür. Bu bağlamda anlaşma, bu hesabı ortadan kaldırmıyor fakat Riyad’ın hem İsrail hem de ABD karşısındaki müzakere kapasitesini güçlendiriyor.

İsrail’in muhtemel karşı hamlesi, anlaşmayla doğrudan çatışmaya girmekten ziyade yeni yapının sınırlarını daraltmak olabilir. Tel Aviv, Washington nezdinde Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü sınırlamaya, Suudi Arabistan’la doğrudan güvenlik ilişkilerini güçlendirmeye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere mevcut ortaklarıyla askeri ve teknolojik işbirliğini derinleştirmeye çalışabilir. Pakistan’ın nükleer kapasitesinin anlaşmanın kapsamına girip girmediğine ilişkin tartışmalar da uluslararası baskı oluşturmak için kullanılabilir. Tel Aviv açısından bir başka hat ise Hindistan ile ilişkilerini derinleştirmesidir. Yeni Delhi’nin Pakistan’a ve Türkiye’ye yönelik yaklaşımı da söz konusu anlaşmadan sonra yeni bir noktaya taşınabilir. Bu noktada Hindistan’dan Türkiye’ye yönelik Doğu Akdeniz ölçekli bir hamle gelmesi de olasıdır.

İran, anlaşmaya nasıl bakabilir?

İran ise anlaşmayı İsrail’den daha ciddi bir stratejik gelişme olarak değerlendirebilir. Verilen ilk tepkiler de bunu doğrular nitelikte. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istemiyor. Her üç ülkenin de Tahran’la sürdürmesi gereken ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri bulunuyor ancak İran açısından belirleyici olan, üç ülkenin bugünkü niyetlerinden çok gelecekte birlikte üretebilecekleri ortak kapasitedir. Üç büyük bölgesel aktör arasında düzenli askeri koordinasyon kurulması, Tahran’ın uzun süredir yararlandığı parçalı bölgesel güvenlik yapısını değiştirebilir.

İran’ın ilk tepkisi, muhtemelen anlaşmayı açıkça karşısına almak yerine üç ülke arasındaki farklılıklardan yararlanmak olacaktır. Tahran, Türkiye ile sınır güvenliği, ticaret, enerji ve Suriye; Pakistan ile Belucistan ve sınır güvenliği; Suudi Arabistan ile Körfez istikrarı ve diplomatik normalleşme üzerinden ayrı ilişkiler geliştirebilir. Böylece üçlü yapının ortak bir İran politikası oluşturmasını engellemeye çalışabilir.

İran’ın kullanabileceği ikinci araç ise asimetrik baskı kapasitesidir. Husiler üzerinden Suudi Arabistan’a yönelik baskının artırılması, Irak ve Suriye’deki silahlı gruplar aracılığıyla Türkiye’nin çıkarlarının hedef alınması veya Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nda gerilimin yükseltilmesi, anlaşmanın dayanıklılığını test edebilir. Tahran’ın amacı, doğrudan geniş çaplı bir savaş başlatmaktan çok, tarafların bir saldırı karşısında ne ölçüde birlikte hareket edeceğini görmek olabilir.

Anlaşmanın gerçek sınaması da bu noktada ortaya çıkacaktır. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, Türkiye veya Pakistan’ın doğrudan askeri desteğini beraberinde getirecek mi? Suudi Arabistan tarafından kullanılan Türk yapımı bir platformun vurulması, Türkiye’ye yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek mi? Daha önemlisi, İran’ın olası bir Amerikan saldırısına karşılık Suudi petrol tesislerini hedef alması halinde Ankara ve İslamabad, nasıl bir tutum izleyecek? İran’a yönelik Amerikan ve İsrail askeri baskısının devam etmesi, bu anlamda kırılgan bir yapısal çerçeve oluşturuyor.

ABD'nin tepkisi ne olur?

ABD’nin yaklaşımı ise bütünüyle olumsuz olmayabilir. Riyad’ın güvenliği için yalnızca Washington’a dayanmak istememesi, Amerikan etkisinin göreli olarak azalmasına işaret ediyor. Bununla birlikte bölgesel ortakların kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmesi, uzun süredir dile getirilen bir Amerikan beklentisidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bölgesel istikrara katkı sağlayan bir savunma kapasitesi oluşturması, ABD’nin askeri yükünü azaltabilir.

Washington açısından temel mesele, yeni yapının Amerikan çıkarlarıyla ne ölçüde uyumlu olacağıdır. Anlaşma, İran’ı caydırır, deniz yollarının güvenliğini güçlendirir, enerji altyapısını korursa ve sürdürülebilir bir bölgesel düzen oluşturursa ABD tarafından desteklenebilir. Buna karşılık yapı, Washington’dan bağımsız bir siyasi bloka dönüşür, Çin ile savunma işbirliğini genişletir veya İsrail üzerinde yeni bir baskı oluşturursa Amerikan yaklaşımı değişebilir. Bu durumda ABD, silah sistemlerinin kullanım şartları, teknoloji transferi ve istihbarat paylaşımı üzerinden üç ülkenin hareket alanını sınırlamaya çalışabilir.

Körfez güvenliğinde yeni rekabet mi?

BAE de anlaşmayı yakından takip edecektir. Abu Dabi, Türkiye’nin Körfez güvenliğinde daha görünür bir rol üstlenmesini kendi bölgesel etkisi bakımından ihtiyatla değerlendirebilir. Türkiye-BAE ilişkilerinde son yıllarda önemli bir normalleşme yaşanmış olsa da Körfez güvenliğinde artan Türk askeri etkisi, yeni bir rekabet alanı oluşturabilir.

Mekke Anlaşması, bu açıdan iki farklı sonuç üretebilir. Savunma amaçlı, şeffaf ve bölgesel istikrarı destekleyen bir yapıya dönüşürse daha geniş bir güvenlik diyaloğunun önünü açabilir. Tam da bu noktada söz konusu anlaşmanın bölgenin diğer ülkeleri tarafından cazip bir güç ve çekim merkezine dönüşme ihtimali de bulunmaktadır. Buna karşılık anlaşma, bölge içinde İran, İsrail veya BAE tarafından dışlayıcı bir blok olarak algılanırsa ve bölge dışından Hindistan gibi ülkeler nezdinde tehdit olarak okunursa yeni dengeleme girişimlerini, silahlanmayı ve karşı ittifak arayışlarını hızlandırabilir. Bu nedenle anlaşmanın askeri boyutu kadar diplomatik yönetimi de önem taşıyor.

Bölgesel güvenlik mimarisi inşa ediliyor

Sonuç olarak Mekke Ortak Savunma Anlaşması, henüz tamamlanmış bir askeri ittifaktan ziyade inşa edilmeye açık bir stratejik çerçeve olarak görülmelidir. Anlaşmanın etkisini imza töreninin siyasi sembolizmden öte, önümüzdeki dönemde oluşturulacak kurumsal ve operasyonel kapasite belirleyecektir. Ortak savunma ilkesinin hangi tehditleri kapsadığı, karar mekanizmalarının nasıl işleyeceği ve tarafların hangi somut yükümlülükleri üstleneceği, temel sorular olmaya devam ediyor. Öte yandan bir süredir tecrübe edilen kriz yönetme kapasitesi, söz konusu üçlü mekanizma ile yeni ve sağlam bir çerçeveye kavuşturulursa sürdürülebilir ve kapsayıcı bir bölgesel çerçeveye dönüşebilir. Bu nedenle anlaşmanın en büyük sınaması, düşük maliyetli siyasi dayanışma döneminde değil taraflardan birinin saldırıya uğradığı ve diğerlerinin ciddi askeri maliyet üstlenmek zorunda kaldığı anda yaşanacaktır.

Her şeye rağmen Mekke Anlaşması, bölgesel güvenlik düzenindeki daha kapsamlı bir değişime işaret ediyor. Büyük güçlerin taahhütlerinin daha seçici hale geldiği, savaşların bölgeselleştiği ve askeri teknolojilerin tehdit alanını genişlettiği bir ortamda bölgesel güçler daha fazla sorumluluk üstleniyor ve kolektif bir caydırıcılık mimarisi inşa etmek için tarihi bir adım atıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın attığı adım da bu yeni eğilimin bir parçasıdır.

Muhabir: Vildan A.

Ekonomik darboğazda yön arayışı: Üretimden tüketime kayışın fotoğrafı

MUHAMMET ALİ ÖZ / DİRİLİŞ POSTASI ÖZEL

Son yıllarda küresel ekonomide yaşanan daralma, jeopolitik gerilimler ve bölgesel çatışma riskleri yalnızca finansal dengeleri değil, iş yapma biçimlerini de kökten değiştirmektedir. Türkiye gibi üretim ve ticaret eksenli büyüyen ekonomilerde bu değişim daha sert hissedilmektedir.
Bugün sahada gözlemlenen çarpıcı bir gerçek var:
Sanayici üretimden uzaklaşıyor, sermaye hizmet sektörüne kayıyor.
Tekstilci bir araya gelip kafe açıyor.
Sporcu restoran işletiyor.
İmalat yapan firma, üretim hattını büyütmek yerine zincir kafe yatırımı planlıyor.

Bu bir tesadüf değil. Bu bir refleks.

NEDEN HERKES CAFE AÇIYOR? (ACIMASIZ GERÇEKLER)

Bu sorunun cevabı “kolay para” değil. Daha derin:

1. Nakit Akışı Krizi

Sanayi uzun vadeli sabır ister.
Hammadde al → üret → stok → satış → tahsilat.
Bu döngü artık kırılıyor.
Tahsilatlar uzuyor, finansman maliyeti artıyor.
Kafe?
Günlük nakit. Anında tahsilat. Sıcak para.
Bu yüzden insanlar kaçıyor. Bu bir tercih değil, bir hayatta kalma refleksi.

2. Risk-Getiri Dengesinin Bozulması

Bugün bir üretim tesisinde:
Kur riski var
Enerji maliyeti var
İşçilik baskısı var
Regülasyon yükü var
Ama getirisi belirsiz.
Kafe açtığında:
Daha az regülasyon
Daha hızlı geri dönüş
Daha düşük karmaşıklık
Yani insanlar “daha az riskli görünen” alana yöneliyor.

3. Sanayinin Cazibesini Kaybetmesi

Gençler üretim görmek istemiyor.
Çünkü:
Uzun çalışma saatleri
Yüksek stres
Düşük marj
Onun yerine:
Marka kurmak
Mekan işletmek
Sosyal görünürlük
Bu daha cazip geliyor.
Bu noktada acı gerçek şu:
Gençlik tembel değil, rasyonel davranıyor.

Image-306

ASLINDA TEHLİKE NE?

Kafe açmak sorun değil.
Sorun şu:
Herkes aynı işi yaparsa ekonomi çöker.
Ülke ekonomisi üç temel sütun üzerine kurulur:
Üretim (sanayi)
Ticaret (lojistik, dağıtım)
Hizmet (kafe, restoran, turizm)
Şu an dengesizlik var.
Herkes hizmete kayarsa:
Üretim düşer
İhracat zayıflar
Döviz girdisi azalır
Cari açık büyür
Bu da doğrudan ekonomik kırılganlık demektir.

ASIL SORU: SUÇ KİMDE?

Kolay cevap: “İş insanları üretimden kaçıyor.”
Ama bu eksik ve yüzeysel.
Gerçek şu:
Sistem, üretimi zorlaştırıyor.
Finansmana erişim pahalı
Uzun vadeli plan yapmak zor
Belirsizlik yüksek
Bu ortamda kimse romantik davranmaz.

GENÇ NESİL NEREYE GİDİYOR?

Gençler artık “usta-çırak sanayici” modelini takip etmiyor.
Onlar:
Hızlı sonuç istiyor
Daha esnek iş modeli istiyor
Marka ve görünürlük peşinde
Bu kötü mü? Hayır.
Ama yönlendirilmezse:
Üretim kültürü kopar.

NE YAPILMALI? (NET VE GERÇEKÇİ)

Bu iş sloganla çözülmez. Sistem gerekir.

1. Sanayiye Nakit Akışı Koruması

Tahsilat garantili sistemler
Tedarik zinciri finansmanı
Uygun kredi mekanizmaları

2. Gençler İçin Yeni Nesil Üretim Modeli

Dijital üretim
Otomasyon
Küçük ama yüksek katma değerli üretim
Sanayi “kirli ve zor iş” algısından çıkarılmalı.

3. Hizmet Sektörü Gerçeğiyle Yüzleşmek

Şu anda herkes kafe açıyor ama:
3 yıl sonra %70’i kapanacak.
Çünkü:
Pazar doygun
Farklılaşma yok
Yönetim zayıf
Yani bu da sürdürülebilir değil.

SONUÇ: GERÇEKÇİ OLALIM

Türkiye üretmeden büyüyemez.
Ama mevcut şartlarda üretim yapanın ayakta kalması zor.
Bu yüzden:
İnsanları suçlamak kolay
Sistemi düzeltmek zor
Bugün yaşanan şey bir “kaçış” değil,
zorunlu yön değişimi.
Ama bu yön kalıcı olursa,
yarın sadece kahve içen bir toplum oluruz,
üretemeyen bir ekonomiyle.
23 Nisanı kutlarken, Geleceğimize sahip çıkalım.


Edb2

Muhabir: Vildan A.

Hollanda seçimleri neden önemli?

Anadolu Ajansı Stratejik Analiz Müdürü Zeliha Eliaçık, Hollanda’da erken seçim atmosferinde merkez siyasetin çözülüşünü, aşırı sağın yükselişini ve konut krizinden Gazze'ye uzanan tartışmaların seçmen davranışına etkisini kaleme aldı.

...

Hollanda, sadece 11 ay süren hükümetin dağılması sonrasında seçime gidiyor. Bilindiği üzere kültürel olarak güçlü bir Protestan kültürel geleneğe sahip olan Hollanda’da seçimler pazar günü değil, çarşamba günü yapılıyor [1].

Seçim sürecinde gözlemlerde bulunduğum Hollanda sokakları çok hareketli. Hollanda seçimleri, bizim Türkiye'den alışık olduğumuz şekilde tek parti mitinglerinden ziyade, pek çok Batı Avrupa ülkesinde olduğu gibi sokak protestoları etrafında şekilleniyor. Bu siyasi kültürün yanı sıra Hollanda’da iklim, ekonomi, göç ve Gazze, özgürlükler ve benzeri konulara odaklanan küçük partilerin sayısının da giderek artması, tek bir lider ve parti etrafında toplanmayı güçleştiriyor.

Türkiye’deki kalabalık kitlelerin katıldığı mitinglerin yerini Hollanda’da parti liderlerinin seçmeni ikna etmeye çalıştığı tartışma programları alıyor. Parti programlarından çok söylemlerin ve televizyon tartışmalarının, partilerden çok da kişilerin ön plana çıktığı bir seçim süreci yaşanıyor.

Görüştüğüm kimi siyaset bilimcilere göre yüzde 60, kimilerine göre ise yüzde 80 oranında kararsız seçmen var. Bu da son anda gerçekleştirilen tartışma programlarını, liderin performansını, polemik ve ikna gücünü kritik hale getiriyor. Öyle ki Hollanda'nın TRT'si olarak bilinen NOS kanalında parti liderlerinin final tartışmalarını herkes merakla bekliyor. Burada yapılacak bir hata yahut gaf, kararsız seçmenin oy davranışını değiştirebilir.

Hollanda seçimleri neden önemli?

Görüştüğüm bazı analistler başarısız bir aşırı sağ hükümet tecrübesinden sonra "Ana akım sağ-sol ve liberal merkez partiler için yeniden iktidara gelme şansı" doğduğunu ve böylesi bir sonucun da "aşırı sağın yükseldiği diğer Avrupa ülkelerinde yeniden bir 'normalleşme' modeli" olarak işleyebileceği görüşünde. Ancak en çok oy alan iktidar ortağı olmasına rağmen mevcut hükümette Başbakan yapılmayan Geert Wilders’in seçim kampanyasında mağdur rolünü oynadığı ve icraata geçebilmek için tam yetki istediği göz önünde bulundurulduğunda aşırı sağın oyları da artabilir. Hollanda’nın Trump’ı gibi davranan Wilders, provokatif söylemleriyle seçim gündemini yönlendiriyor.

Hollanda seçimlerinde belirleyici soru ise diğer partilerin aşırı sağa karşı nasıl bir tavır alacağı. Bazı analistler Wilders'siz bir senaryoda Almanya'daki modelin tekrarlanabileceğini, yani merkez sağ, merkez sol ve liberal bir partinin bir araya gelerek "dengeleyici" bir hükümet kurabileceğini düşünüyor. Ancak sorun yalnızca bir hükümetin kurulması değil, aynı zamanda sürdürülebilir olması.

Koalisyonlara alışık bir ülke olmasına rağmen, Hollandalı seçmen artık istikrarsızlıktan yorgun. Bu nedenle bu seçim, "kim kazanacak"tan ziyade "kim uzlaşabilecek" sorusunun sınandığı bir test niteliğinde.

Seçimlerin ortaya koyacağı sonuçlar, Avrupa'da nispeten hoşgörünün sembolü olarak bilinen Hollanda'da toplumsal dönüşüme ve Avrupa'nın geleceğine dair bir fikir de verecek. Zira Avrupa'nın ılımlı ülkesi Hollanda'daki aşırı sağcı dönüşüm Avrupa'nın geneli için de bir "alarm" niteliği taşıyor.

Hangi partiler yarışıyor?

Son anketlerde düşüş yaşasa da önceki hükümeti düşürerek erken seçime giden yolu açan İslam karşıtı ırkçı Geert Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV) hala önde görünüyor. [2]. Ancak PVV hala birinci parti olsa dahi, oy kaybı nedeniyle tek başına hükümet kurması mümkün görünmüyor. Diğer tüm büyük partiler ve özellikle merkez-sağ bloktaki Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ile Hristiyan Demokratlar (CDA), Wilders'le bir koalisyonu açıkça reddediyorlar [3]. Bu nedenle yeni hükümetin merkez sağ veya merkez sol ve liberal bir ittifak etrafında şekillenmesi bekleniyor.

Hollanda'yı gelecekte ya merkez sağ (VVD + CDA + diğer küçük sağ veya liberal partiler) bir koalisyonla yönetecek ya da merkez sol blok (Yeşil Sol-İşçi Partisi) yanlarına sosyal liberal Demokratlar D66'yı alarak bu boşluğu doldurmaya çalışacak.

Timmermans’ın liderliğindeki kırmızı-yeşil ittifak (Yeşil Sol ve İşçi Partisi), D66 ve CDA da olası koalisyon ortakları olarak öne çıkıyor. VVD’nin gerilemesiyle birlikte eski liberal-muhafazakar denge zayıflamış durumda. VVD+CDA+diğer küçük sağ partilerin oluşturduğu bir koalisyon ihtimali dışlanmasa da şu anki tabloya göre en muhtemel senaryo, Timmermans’ın etrafında şekillenecek bir merkez sol hükümeti ya da D66–CDA eksenli geniş tabanlı bir "istikrar koalisyonu" olarak değerlendiriliyor. Her halükarda Hollanda'da merkez ittifakın yeniden iktidara dönmesi umuluyor. Hükümet kurma sürecinin çok sayıdaki parti arasında uzlaşma arayışları nedeniyle uzun zaman alması bekleniyor.

Koalisyon kurması muhtemel tüm partilerin Wilders ile koalisyon yapmayacaklarını açıklamış olmaları, seçim sonrası siyasi tabloyu biçimlendirecek en kritik değişken gibi görünüyor. Adaylarının çoğunluğunu Türk ve göçmenlerin oluşturduğu DENK Partisi de seçimlerde hedefte olan göçmenler ve göçmen karşıtı politikalara karşı çıkan seçmen için bir alternatif oluşturuyor. Parti halihazırda mecliste 3 sandalyeyle temsil ediliyor.

Seçim sürecinde hangi konular konuşuldu?

Hollanda’da son yapılan parlamento seçimlerinde seçime katılım oranı yüksekti. Bu yılki seçim sürecinde görüştüğüm kimi orta yaşlı ve orta yaşın üzerindeki seçmen ise "artık sisteme inanmadıkları ve verdikleri oyların politik kararlarda etkisini görmedikleri için seçime gitmeyeceklerini" söylüyorlar. Den Haag'da bir kafede sohbet ettiğim çift, "Seçime gitmeyeceğiz, bizim yaşımızdakiler gitmeyecek, zira oy da versek hiçbir şey değişmiyor; ama genç öğrencilere sorarsanız gideceğiz diyeceklerdir. Hala naifler, biz öğrendik." diyor. Buna rağmen ülkedeki aşırı sağa tepkinin artmasıyla siyasi katılım da yüksek olabilir.

Hollanda seçimleri, Rusya-Ukrayna savaşı, Rusya korkusu, Trump faktörü, Gazze soykırımı gibi bir dizi önemli krizin gölgesinde gerçekleşse de seçim gündemini dış politikadan ziyade ülkenin iç sorunları belirlemiş durumda. Bunun nedenlerinden biri, mevcut çatışma ortamında, bilhassa Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle NATO’nun rolü konusunda fikir birliği içinde bulunulması ve eskiden Rus etkisiyle suçlanan Wilders gibi aşırı sağcıların söylemlerinin iktidara gelince Ukrayna desteği yönünde yumuşaması. Güvenlik kaygıları nedeniyle savaş karşıtı solcular dahi savunma giderlerinin ve NATO ödemelerinin artırılması konusunda ikna olmuş görünüyor.

Muhalefet Gazze soykırımı ve İsrail’e yönelik tepkiler hükümeti eleştirmek ve kitleleri mobilize etmek için bir gündem maddesi olduysa da seçim sürecinde daha ziyade iç meseleler belirleyici oldu.

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, konut kıtlığı, kira ve sağlık maliyetlerindeki artışlar ve göç meselesi seçimlerin ana eksenini oluşturuyor. Özellikle aşırı sağ partiler, bu meseleleri bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde göçmenlerle ilişkilendirdiği için seçimin ana tartışmaları bir şekilde hep göçmenler etrafında gerçekleşiyor. Başta Wilders'in partisi olmak üzere aşırı sağ partiler, göçmenleri konut sıkıntısı, sağlık ücretlerinin yüksekliği ve pahalılık sorunlarının nedeni olarak gösterirken; diğer merkez sağ, sol yahut liberal partiler bu söylem etrafında tartışmalarını yürüttükleri için siyasi tartışmalarda söylem üstünlüğü tamamen aşırı sağın tekeline geçmiş görünüyor. Siyasi elitlerde keskin bir "göç en büyük sorun algısı" oturmuş durumda. Seçmenin bir kısmı da ev ve ekonomik sorunların müsebbibi olarak göçmenleri suçlarken bir kısmı da siyasetçileri sorunları yönetememekle de değil, yönetmemekle suçluyor.

Türkiye seçim gündeminde yok

2017’deki seçim kampanyası neredeyse tamamen Türkiye karşıtı tezler üzerine kurulmuştu. Sonraki seçimlerde bu tansiyon azalırken, bu seçimlerde ise Türkiye artık hararetli bir seçim konusu olmaktan çıkmış durumda. Aksine görüştüğüm düşünce kuruluşu temsilcileri, Rusya-Ukrayna savaşı ve Gazze dahil çatışmalarda arabulucu rolü nedeniyle Türkiye'nin rolünün ve ağırlığının arttığını dile getiriyorlar.

Türkiye’ye yönelik klasik "demokrasi" eleştirileri ise yaptığım görüşmelerde dillendirilse dahi mevcut iç karışıklıklar ve Hollanda toplumundaki kutuplaşma nedeniyle bu sesler giderek daha kısık çıkıyor. Türkiye kritik bir seçim konusu olmaktan çıkmış olsa dahi aşırı sağ akımların göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlerinden dolayı seçim sonuçları Hollanda'da yaşayan Türk vatandaşları ve Türkiye kökenli nüfusu da yakından ilgilendiriyor.

"Toleranslı" Hollanda nasıl aşırı sağa ve ırkçılığa evrildi?

Sömürgeci geçmişiyle meşhur Hollanda, Batı Avrupa ülkeleri arasında toleranslı yapısıyla bilinse de son dönemde yükselen aşırı sağ akımların, İslamofobi ve ırkçılığın yükselişi dikkat çekiyor. Hollanda’da son yirmi yılda aşırı sağın yükselişi, ekonomik ve sosyal sorunların nedenlerinin -özellikle konut, sağlık ve yaşam pahalılığının-yanlış adreslerde aranmasıyla açıklanabilir.

Temel mesele yapısal bir refah krizi olmasına rağmen, siyaset bu sorunları kimi yerde göçmenlerle özdeşleştirirken kimi yerde ise göçmenlerin dini kimliğini (genelde Müslümanları) hedef alarak kendi yönetimsel yetersizliğini örtbas etmeye çalıştı. Bu anlamda Müslümanlara yönelik helal kesim, peçe yasağı ve İslami kurumların finansal durumuyla ilgili yapılmak istenen politikalar ve kanunlar örnek gösterilebilir.

2000’lerde bir iklim aktivisti tarafından öldürülen aşırı sağcı Pim Fortuyn, ilk kez açık biçimde İslam karşıtı bir dil kullandı ve bu söylem siyasette kalıcı bir yer edindi. Onun ardından Geert Wilders bu mirası sistemli biçimde sürdürdü. Böylelikle Hollanda’da "tolerans"ın anlamı değişti: Farklılığı kabul etmekten çok, sorunların kaynağını ötekine yani kültürel olarak farklı olana yükleyerek düzeni koruma refleksine dönüştü.

Hollanda’da aşırı sağ söylemler giderek normalleşirken ırkçılık ve göçmen karşıtlığı da giderek bir "derece meselesi" haline geliyor. Bazıları kültürel, bazıları ekonomik nedenler; bazılarıysa reel politika gereği diyerek farklı derecelerde ama muhakkak göçmenleri ülke sorunlarının merkezine oturtmuş durumda. Toplumda gözle görülür şekilde bir arada yaşama sorunu bulunmazken, göçmenlerin dini ve kültürel yapısının ön plana çıkarılması, doğal bir sonuçtan çok Avrupa toplumlarının homojen yapısından kaynaklı, kendisinden başkasını eşit yurttaş olarak benimseme konusunda zorluklara işaret ediyor. Zira Hollanda tarihi olarak sömürgeleriyle kendi refahını var ederken ancak bir hiyerarşik yapı ve efendi-köle ilişkisi üzerinden bu "çeşitliliğe" tahammül edebilmişti.

Sadece aşırı sağ değil, merkez sağ ve sol partiler de dahil ana akım siyasetin de sık sık İslamofobik ve göçmen propagandaya başvurması gerçek politikalar üretmektense “korku” siyasetiyle toplumu yönetmeyi tercih ettiklerini gösteriyor. Esasında yerleşik muhkem sistem ile demografik ve kültürel dönüşüm arasında bir gerilim var. Ne toplum ne de siyaset kurumları bu dönüşümle halleşemiyor.

Demografi mühendisliği

Hollanda bugün 18 milyonu aşan nüfusuyla Avrupa’nın en yoğun nüfuslu ülkelerinden biri; kilometrekareye ortalama 513 kişi düşüyor. Yeni doğan sayısının hızla gerilediği ülkede nüfus artışı artık neredeyse tamamen göçe ve artan yaşam süresine bağlanıyor. Hükümet, bu artışı sınırlamak amacıyla 2050’ye kadar nüfusu en fazla 20 milyonda tutmayı ve yıllık göçmen girişini yaklaşık 68 binle sınırlandırmayı hedefliyor. Esasında Hollanda'da demografi mühendisliği de göç yönetiminin bir parçası haline geliyor. Hollanda İstatistik Kurumunun 2024 verilerine göre, ülkedeki toplam nüfusun %16,2’si başka bir ülkede doğmuş ve göçmen olarak yaşıyor. [4]

Konut sorunu tüm siyasi sistem zaaflarını ele veriyor

Hollanda’daki (sosyal) konut krizi aslında bir siyaset krizi ve bu yönüyle yalnızca barınma eksikliğini değil, sistemin derin yapısal zaaflarını da görünür kılıyor. Görüştüğüm bir siyasi analistin belirttiği gibi, liberal piyasa düzeni içinde barınma artık bir sosyal hak değil, bir yatırım aracına dönüşmüş durumda. Hollanda’da yeterince yeni sosyal konut inşa edilmiyor ve var olanlar da adil ve işlevsel şekilde yönetilmiyor. Bu dönüşüm, merkez siyasetin uzun süredir teknokratlar eliyle yönettiği bürokratik yapının, toplumun gerçek ihtiyaçlarından ne kadar koptuğunu gösteriyor. Bu krizi, çevre ve iklim yasalarının yarattığı yeni düzenlemeler daha da derinleştirirken, yeni arazi politikaları ise çiftçi lobilerinin direnciyle karşı karşıya kalıyor. Konut sorunu bugün, on yıllardır devam eden liberal yönetim anlayışının, çevre politikalarıyla ekonomik çıkar grupları arasında sıkışarak toplumsal ihtiyaçları yok saydığının en açık göstergesi. Bu durum, siyasi kurumların mekanikleştiğini ve halkın sorunlarıyla ilgilenmediğini; sadece sistemi ayakta tutmak ve gücü ellerinde tutmak için çalıştıklarını düşündürüyor.

Siyasi kurumlar ve bürokrasi bugün sosyal konut yerleşimlerini dahi düzenleyemez durumda. Görüştüğüm bir gazetecinin şu sözü, sistemin ne kadar bürokratik, hantal ve mekanikleşmiş bir yapıya dönüştüğünü çarpıcı biçimde özetliyor: "Cumhurbaşkanı Erdoğan Hollanda’nın konut sorununu pragmatik yöntemlerle çözerdi; buraya bir TOKİ lazım."

Bu tablo, Avrupa’daki liberal yönetim modelinin temel açmazını da ele veriyor: Devlet, konut meseleleri dahil sorunları yönetmek yerine düzenlemeyi seçtikçe sosyal alan "piyasanın" insafına bırakılıyor; bir rant alanına dönüştürüyor. Bunun yanı sıra teknokratik devlet aklı kamusal sorunları çözmek yerine veri üretmeye ve sorumluluğu dağıtmaya odaklanıyor. Hollanda’daki konut krizi, çevre politikalarıyla çiftçi lobileri arasındaki gerilimden merkez siyasetin eylemsizliği ve rant ekonomisine kadar uzanan zincirin tam ortasında duruyor. Farklı yaş, meslek ve siyasi partiden görüştüğüm Hollandalılar kurumsal siyasetin sorunları çözemediğine değil, belli çıkar ve rant denklemleri nedeniyle çözmek istemediğine inanıyor. Avrupa’nın teknokratik aklı, halkın hayatına dokunamadıkça popülist siyasete ve aşırı sağa alan açılıyor.

[1] https://www.swr.de/swraktuell-radio/europawahl-eu-europaeische-union-niederlande-100.html

[2] https://nltimes.nl/2025/10/14/poll-slight-drop-pvv-wilders-suspends-election-campaign-terror-threat

[3] https://www.theguardian.com/world/2025/jun/10/dutch-vvd-rules-out-coalition-with-unbelievably-untrustworthy-wilders

[4] https://www.cbs.nl/en-gb/visualisations/dashboard-population/origin

Enerjide yeni jeopolitik cephe: Deniz üstü rüzgar enerjisi

SETA araştırmacısı Büşra Zeynep Özdemir, deniz üstü rüzgar enerjisinin stratejik önemini ve Türkiye’nin bu alandaki konumunu yazdı.

...

Küresel ısınma ve iklim değişikliği kaygıları son 20 yılda yenilenebilir enerji kaynaklarının dünyada ve ülkelerin enerji karışımlarındaki payını giderek artırdı. Bu kaynaklar arasında deniz üstü rüzgar enerjisi, yüksek teknik potansiyeli ve kesintisiz üretim kapasitesiyle küresel ölçekte yatırım için en cazip ve hızlı büyüyen alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Deniz üstü rüzgar enerjisi teknolojileri yalnızca iklim değişikliği ile mücadele alanında sınırlı kalmayıp, enerji güvenliği, sanayi ve istihdam gibi alanlarda da fırsatlar sunuyor.

Danimarka’dan günümüze

Dünyanın ilk deniz üstü rüzgar santrali 1991’de Danimarka’nın Vindeby kıyılarında kuruldu. 11 türbin ve toplam 5 megavat kapasite ile santral yaklaşık 2 bin hanenin elektrik ihtiyacını karşılayabiliyordu. 2000'e gelindiğinde ise dünyada yalnızca üç Avrupa ülkesinde toplam 67 megavatlık kurulu kapasiteye sahip deniz üstü rüzgar santralleri bulunuyordu.

O tarihten sonra teknoloji hızlı bir ilerleme kaydetti. Daha büyük türbinler daha geniş alanlarda hareket kabiliyetine sahip olarak daha yüksek rüzgarları yakalıyor ve çok daha fazla elektrik üretebiliyor. 2010'a gelindiğinde, 3 megavat kurulu gücündeki tek bir türbin tüm Vindeby santralinin ürettiğinden daha fazla elektrik sağlayabiliyordu. Günümüzde deniz üstü türbinlerinin 25 megavatlık kurulu güce sahip olabilmesi sektörün kısa sürede ne kadar hızla olgunlaştığını gösteriyor.

Fırsatlar ve zorluklar

Deniz üstü rüzgarı, enerji arzında çeşitlilik sağlayarak enerji güvenliğinin artırılmasında önemli bir rol üstleniyor. Kara rüzgarına kıyasla daha yüksek hızda ve tutarlı rüzgarlarla daha istikrarlı elektrik üretimi sağlamasıyla yer yer baz yük oluşturma potansiyeli taşıyor. Teknolojinin üretiminden kurulumuna, bakım süreçlerine dek oluşturulan yeni iş sahaları istihdam yaratmada da avantaj sunuyor.

Bununla birlikte, projelerin yüksek kurulum finansmanı gerektirmesi en büyük zorluklardan biri olmaya devam ediyor. Maliyetler 2000’li yılların başına kıyasla azalmış olsa da halen kara rüzgarı ve fotovoltaik güneş enerjisi sistemleri gibi teknolojiler karşısında yüksek seyrediyor. Ayrıca, balıkçılık ve turizm gibi çeşitli ekonomik faaliyetler için kullanılan kıyılarda elverişlilik azalıyor. Kara rüzgar santrallerine kıyasla daha düşük düzeyde olsa da mevsimsellikten etkilenmesi ve diğer tüm yenilenebilir enerji teknolojilerinde olduğu gibi üretim ve geri dönüşüm süreçlerinde çevresel etki yaratması, deniz üstü rüzgar teknolojisinin başlıca dezavantajları arasında yer alıyor.

Avantaj ve dezavantajlarının yanında deniz üstü rüzgar enerjisi yatırımlarında belirleyici olan başka faktörler de var. Yasal prosedürler yatırımı en fazla etkileyen faktörlerin başında geliyor. Yapılan bir araştırmaya göre dünya genelinde hayata geçirilen projelerin yüzde 80’i doğrudan hükümetlerin izlediği politikalardan etkileniyor. Bu noktada, izin sürecine dahil olan kurumların sayısı, sürecin uzunluğu, teşvik mekanizmaları, yasal mevzuatların tutarlılığı ve şeffaflık yatırımcıların duyduğu güveni doğrudan etkileyerek yatırımlar konusunda belirleyici oluyor. Üretilen elektrik için alım garantisi sağlamanın yanı sıra izin süreçlerinin tek bir otorite tarafından yürütülmesi ve sürecin kısa olması yatırımı kolaylaştıran unsurlar. Bunun yanında, jeolojik ve jeoteknik araştırmalar, meteorolojik ve oşinografik ölçümler, tekno-ekonomik değerlendirmeler gibi gerekli tüm prosedürlerin kamu kurumları tarafından üstlenilmesiyle yatırımcıya yalnızca yatırım yapmanın bırakılması da yine belirleyici faktörlerden.

Küresel yarış

Çin bugün en yüksek kurulu güce sahip olmanın yanında deniz üstü rüzgar teknolojileri üretiminde de en önemli ülkelerden biri. Dünyanın en büyük türbinlerini üreten Çin, küresel yatırımın yarısından fazlasını gerçekleştiriyor. Ancak öncelikli olarak iç talebi karşılamaya yönelmesi nedeniyle ihracattaki etkisi görece zayıf. Danimarka, Hollanda ve Almanya ise hem kendi ülkelerinde hem de yurt dışında yatırımlarını sürdürüyor, onlarca yıllık deneyimlerinden yararlanıyor. Sektöre daha geç adım atan ABD ise kurulu gücünü sınırlı ölçüde artırıyor. İkinci kez göreve gelen Donald Trump’ın izlediği yenilenebilir enerji karşıtı politikası nedeniyle ciddi belirsizliklerle karşı karşıya. Bu durum, deniz üstü rüzgar enerjisi yatırımlarının uzun vadeli istikrar sağlayan ülkelerde büyüdüğünü, belirsiz politikalarla ise zayıfladığını gösteriyor.

Türkiye’nin durumu

Kara rüzgar enerjisi konusunda 20 yılı aşkın süredir yoğun faaliyetler yürüten Türkiye hem kurulu gücü artırmaya hem de teknolojisinin üretimine odaklanıyor. YEKDEM ve YEKA gibi mevzuatlarla yatırımcılara alım garantisi sunarak daha güvenli bir yatırım ortamı sağlamanın yanı sıra yerli sanayinin gelişimini de teşvik ediyor. Bu sayede bugün Türkiye’nin elektrik enerjisi kurulu gücünün yüzde 61’den fazlasını yenilenebilir kaynakları oluşturuyor. Bahse konu kurulu güç de yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam kurulu güce oranı bakımından çok sayıda ülkenin önüne çıkarıyor.

Ancak deniz üstü rüzgarı henüz Türkiye’nin enerji karışımında bulunmuyor. 2018’de düzenlenen ilk YEKA ihalesi, belirlenen sahalarla ilgili yetersiz veri nedeniyle sonuçlanamadı. Bu durumun üstesinden gelmek üzere alandaki çalışmalarını artıran Türkiye, Dünya Bankası’nın teknik desteği ve Avrupa Birliği işbirliğiyle sağlanan finansmanla ülkenin deniz üstü rüzgar potansiyelini belirledi. Yapılan çalışmalara göre Türkiye’nin denizlerinde, 50 metreye kadar sığ sularda 12 gigawat, bin metreye kadar derin sularda 57 gigawat potansiyel bulunuyor. Ege Denizi en yüksek potansiyele sahip alan iken dar iç deniz, yoğun turizm faaliyetleri, balıkçılık alanları, askeri bölgeler ve adacık ve kayalıkların mevcudiyeti sahanın geliştirilmesini zorlaştırıyor. Marmara Denizi ise deniz üstü rüzgar projeleri için en uygun alan olarak öne çıkıyor.

Türkiye neden hızlı hareket etmeli?

Türkiye’nin Ulusal Enerji Planı, 2035'e kadar 5 gigawat kurulu deniz üstü rüzgar kapasitesine ulaşmayı ve bunu 2053 Net Sıfır Emisyon hedefiyle uyumlu hale getirmeyi öngörüyor. Bu hedefe ulaşmanın yalnızca iklim politikasını desteklemekle kalmayıp, aynı zamanda enerji ithalatına bağımlılığı azaltması, enerji güvenliğini artırması ve Türkiye’nin bölgesel ve küresel enerji rekabetindeki konumunu kuvvetlendirmesi bekleniyor.

Deniz üstü rüzgar enerjisini Türkiye için stratejik kılan üç faktörden söz edilebilir. Birincisi, kendi rüzgar kaynaklarını kullanarak ithalata olan bağımlılığı azaltmak, küresel piyasa dalgalanmalarına karşı dayanıklılığı artırmak ve enerji güvenliğini güçlendirmek. İkincisi, limanlar, tersaneler, türbin ve komponent üretimi gibi alanlara yapılacak yatırımlarla ekonomik fırsatlar yaratmak, nitelikli iş gücü ve sanayi modernizasyonunu desteklemek. Üçüncüsü ise, sektöre erken adım atan ülkelerin bölgesel tedarik zincirlerini şekillendirmesi; Türkiye, gelişmiş elektrik enerjisi kurulu gücü ve güneş enerjisi ve kara rüzgarındaki deneyimi ile sadece enerji tüketicisi değil, temiz enerji teknolojisi tedarikçisi konumunda. Deniz üstü rüzgar teknolojileri alanındaki yatırımlarla da bu konumunu güçlendirebilir.

Türkiye, daha şeffaf bir izin süreci, sağlam bir yasal çerçeve ve sadeleştirilmiş ihale mekanizmalarıyla daha çok yatırımcı çekebilir. Kamu kurumları, jeoteknik ve çevresel çalışmaları üstlenerek özel sektörün riskini azaltabilir. Dahası, enerjiyi dış politikasının önemli bir unsuru haline getiren alandaki öncü ülkelerle işbirlikleri yaparak "know-how" geliştirebilir ve daha güvenilir yatırım imkanı sağlayabilir.

Daha önce düzenlenen kara rüzgar enerjisi alanındaki YEKA ihaleleriyle Avrupa’nın önde gelen rüzgar türbini üreticilerinin iç piyasaya yatırım yapmasını sağlayan Türkiye bugün deniz üstü rüzgar alanında en fazla faaliyet gösteren ülkelerden biri olan Çin ile anlaşma potansiyelini değerlendiriyor. Çin’in alanda yapacağı yatırımların Türkiye’ye fayda sağlamanın yanında yakın çevresindeki pazarlara ulaşımını da kolaylaştıracağı, her iki taraf için de kazan-kazan durumunu ortaya çıkaracağı açık.

Küresel enerji dönüşümü çoktan başladı ve deniz üstü rüzgarı bu sürecin merkezinde yer alan enerji kaynaklarından biri. Türkiye, bugüne kadar iddialı enerji projelerini başarıyla hayata geçirdi ve kurulu gücünü yenilenebilir enerji kapasitesine yaptığı yatırımlarla güçlendirdi. Artık denizlerden gelen rüzgar gücünü sürdürülebilir kalkınmaya dönüştürmenin zamanı.

Veri güvenliği ve özgürlük: Yerli sosyal medya platformları ülkeler için neden önemli?

Yapay Zeka Politikaları Derneği (AIPA) Kurucusu ve Başkanı Zafer Küçükşabanoğlu, yerli sosyal medya uygulamalarının ülkeler için neden önemli olduğunu AA Analiz için kaleme aldı.

***

Yapay zeka çağına girdiğimiz şu dönemde dijital çağın en güçlü silahı artık bilgi değil, algoritma. Bugün milyarlarca insanın iletişimi, gündemi, hatta siyasi düşüncesi birkaç küresel platformun elinde şekilleniyor. Bu durum, sadece bireysel gizlilik açısından değil, ulusal güvenlik, kültürel bağımsızlık ve ekonomik egemenlik açısından da ciddi riskler barındırıyor.

Sosyal medya platformları yalnızca iletişim araçları değil, aynı zamanda küresel etki mekanizmalarıdır. Bu şirketler, hangi bilginin görünür olacağına karar veren algoritmalarla ekonomileri yönlendiriyor, politikaları şekillendiriyor ve toplumları dönüştürüyor.

Bu tablo, modern bir dijital emperyalizm düzenini doğurmuştur. Kullanıcı davranışlarının analizi, sadece ticari değil, siyasi manipülasyonlara da zemin hazırlıyor. Böylece ülkeler kendi dijital kaderleri üzerinde bağımsız karar alma yetilerini kaybediyor.

Yerli sosyal medya uygulamaları artık stratejik bir zorunluluk

Küresel platformların en kritik riski, verilerin hangi ülkede ve hangi hukuk sisteminde saklandığının belirsiz olmasıdır. Bir ülkenin milyonlarca vatandaşının iletişim trafiği, konum bilgisi ve siyasi eğilimleri başka bir ülkenin şirketleri tarafından depolanıyorsa, bu bir "veri sızıntısı" değil, stratejik bağımlılıktır.

Bu nedenle Avrupa Birliği'nin (AB) "dijital egemenlik" kavramını stratejik politika düzeyine taşıması tesadüf değildir. Benzer biçimde Çin, Hindistan ve Rusya da kendi sosyal medya ekosistemlerini geliştirerek bilgi akışını ulusal sınırlar içinde güvence altına almaya çalışıyor. Türkiye'de Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar'ın öncülüğünü yaptığı yerli sosyal medya uygulaması Next Sosyal ile bu adımı atmıştır.

Uygulamalar ülkelere ne sağlıyor?

Sosyal medya devleri, sadece bilgi değil ekonomik değer de ihraç ediyor. Reklam gelirleri, kullanıcı verileri ve içerik üretici ekonomisi gibi unsurlar, çoğunlukla platformun merkez ülkesine akıyor. Bir ülke kendi sosyal medya altyapısını kurduğunda, ekonomik kazancı içeride tutar, yerli yazılım ekosistemini güçlendirir.

Kültürel olarak ise bu platformlar o ülkenin diline, mizahına ve iletişim biçimine uygun, yerli bir dijital kamusal alan yaratır. Yerli sosyal medya uygulamaları geliştirmek artık bir seçenek değil, stratejik bir zorunluluktur. Bu, yalnızca teknoloji değil, bilgi güvenliği, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal istikrar meselesidir.

Kamu kurumlarının ve özel şirketlerin kendi iletişim altyapılarını kurması, siber güvenlik zincirindeki en zayıf halkayı ortadan kaldırır. Bu alanda geliştirilecek çözümler, yapay zeka destekli moderasyon, dezenformasyon tespiti ve etik algoritmalar gibi alanlarda ülkeye önemli bir bilgi birikimi kazandırır.

Dezenformasyon ve siber saldırılarla mücadele

Özellikle de dezenformasyon tespiti ülkeler için olmazsa olmazdır. Ülkeler milli güvenliklerini ve vatandaşlarının haklarını korumak için dezenformasyonu engellemelidir. Günümüzdeki en büyük dezenformasyon sorunu ise derin kurgu olarak adlandırılan deep fake teknolojisidir.

Deepfake, itibarı sarsabilir, mahremiyeti zedeleyebilir, bireyi ve toplumları manipüle edebilir ve uluslararası kaosa yol açabilir. Böyle bir konuda ülkelerin gerekli regülasyonları uygulaması önemlidir. Bu konuda, Avrupa risk temelli, Çin çok katı, ABD daha özgürlükçü ilerliyor. Türkiye ise bu tabloda henüz yolun başındayken hem güvenliği sağlayıp, hem de inovasyonu kısıtlamadan doğru dengeyi bularak adımlar atmalıdır.

2024 yılı itibarıyla yapılan küresel siber güvenlik raporlarına göre, sosyal medya platformlarından gerçekleştirilen kimlik avı saldırıları, tüm siber saldırıların yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. Aynı şekilde sosyal medya dolandırıcılığı vakaları son beş yılda yüzde 150 oranında artmış durumda ve bu da milyonlarca insanın hem mali kayba uğramasına hem de kişisel verilerin çalınmasına yol açıyor.

Bu rakamlar, sosyal medyanın siber güvenlik tehditleriyle ne kadar iç içe geçtiğini ve bu platformların güvenlik zafiyetlerinin ulusal düzeyde de riskler doğurduğunu gösteriyor. Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Siber Güvenlik Başkanlığının kurulması ise bu konuda çok önemli bir adımdır.

Sonuç olarak, böyle bir dünyada dijital egemenliğin tanımı değişmiştir. Günümüzde egemenlik artık veriyle ölçülüyor. Bir ülke, vatandaşının dijital kimliği üzerinde söz sahibi değilse, egemenliğinin bir kısmını kaybetmiş demektir. Dijital bağımlılık, ekonomik bağımlılıktan çok daha görünmez ama çok daha derin bir kırılganlık yaratır. Bu nedenle her ülke, kendi sosyal medya altyapısını geliştirerek hem ulusal güvenliğini, hem de demokratik dengesini korumalıdır.

Gazze'nin yeniden inşası ve başlıca aktörler için yol haritası

Amasya Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Yusuf Bahadır Keskin, Gazze'nin yeniden inşa sürecini, uluslararası sorumluluk mekanizmalarını ve bölgesel aktörlerin rolünü, AA Analiz için kaleme aldı.

***

Gazze son iki yılda, tüm dünyanın canlı yayınlarda izlediği bir soykırıma ve modern tarihin en yıkıcı tahribatlarından birine sahne oldu. Yaklaşık iki milyon insan evsiz kalırken, kentin dokusu, altyapı sistemleri, sağlık ve eğitim kurumları ile sosyal hayatın tüm unsurları İsrail ordusunun saldırıları sonucu felç edildi. Bu yıkım döneminde uluslararası hukuk ve küresel kurumlar sorumluluklarını yerine getiremedi. Şimdi ise dünya yeni sınavlarla karşı karşıya. Hem küresel hem bölgesel aktörlerin temel sorumlulukları bulunuyor. Öncelikle İsrail üzerinde ateşkese uyması yönünde baskı kurulmalı. Ardından Gazze'nin yeniden inşa süreci etkin şekilde koordine edilmelidir. Yeniden inşa sadece fiziksel yapıların onarılmasından ibaret değildir. Aynı zamanda toplumsal iyileşmeyi, insanca yaşamı, özgürlüğü, egemenliği ve kalıcı barışın temellerini güvence altına alacak siyasi bir çerçeve gerektirir. Bu nedenle Gazze'nin yeniden inşası yalnızca bir inşaat faaliyeti değil, aynı zamanda onur, aidiyet ve adalet mücadelesidir.

Gazze'nin yeniden inşası nasıl olacak ve bizi nasıl bir süreç bekliyor?

Ateşkesin ardından Gazze'nin yeniden inşası hem teknik hem de diplomatik açıdan son derece karmaşık bir süreç olacak. İlk öncelik, İsrail saldırılarının yol açtığı yıkımın tam kapsamının tespit edilmesi. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlara göre Gazze, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana sivil altyapının en ağır yıkımını yaşadı. Bu nedenle kısa vadeli insani yardımlar tek başına yeterli olmayacaktır. Gazze için uzun vadeli ve sürdürülebilir bir kalkınma planına ihtiyaç vardır.

Bu yeniden yapılanma sürecinin geleceği ağırlıklı olarak siyasi dinamiklere bağlı. İsrail, Gazze üzerindeki abluka ve baskısını, uluslararası hukuku ihlal eden uygulamalarını sürdürdüğü sürece uluslararası yardım yetersiz kalacak, yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşması da zorlaşacaktır. Süreci belirleyecek başlıca unsurlar arasında Refah Sınır Kapısı'ndaki denetim mekanizması, Birleşmiş Milletler'in koordinasyon kapasitesi, Katar'ın finansal katkıları ve Türkiye'nin teknik desteği öne çıkıyor. Geçiş döneminde insanların geçici barınma alanlarından kalıcı konutlara taşınması sağlanmalıdır. Öte yandan enerji altyapısından eğitim sistemine kadar pek çok kritik unsurun bütüncül bir plan çerçevesinde yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Uluslararası toplum sadece Gazze'yi yeniden ayağa kaldırmakla yetinmemeli, gelecekte yaşanabilecek İsrail saldırılarını da engelleyici önlemler almalıdır. Siyasi bir çözüm olmaksızın yapılacak her yeniden inşa, bir sonraki saldırıda yıkılmayı bekleyen yapılardan ibaret kalacaktır. Gazze'yi ayağa kaldırmak yalnızca bir inşaat faaliyeti değil, uluslararası adaletin, bölgesel dayanışmanın ve insan vicdanının tarihi bir sınavıdır.

Yeniden inşa sürecinin finansmanını hangi ülke ve kurumlar üstlenmeli?

Gazze'nin ayağa kaldırılması ciddi mali kaynak gerektiriyor. Ancak bu kaynakların şeffaf, hesap verebilir ve sürdürülebilir bir yapıda toplanması da en az finansman süreci kadar önem taşıyor. Geçmişte benzer durumlarda bağış konferansları gibi yöntemlere başvuruldu, fakat Gazze için bu model tek başına yeterli olmayabilir. Bu kez süreç çok katmanlı, güvenilir ve uzun vadeli kalkınmaya odaklanan bir niteliğe sahip olmalı. Belirli dayanaklara oturan bir çerçeve, daha somut ve etkili sonuçlar üretebilir.

Bu çerçevenin ilk ayağını Filistin halkına destek veren ve bölgesel dayanışmayı temsil eden Türkiye, Katar, Mısır, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkeler oluşturabilir. Bu aktörler insani ve teknik nitelikteki finansman konusunda öncülük edebilir. Özellikle Körfez ülkelerinin finansal kapasitesinin Türkiye'nin inşaat, sağlık ve eğitim alanlarındaki teknik birikimiyle buluşması, güçlü bir ana fonun ortaya çıkmasını sağlayabilir. Mısır'ın sınır yönetimindeki rolü de sürecin güvenliği ve işlerliğini artıracaktır. Bu ülkeler birlikte hareket ederek yeniden inşanın en kritik ilk aşamalarını şekillendirebilir.

Bu yapının ikinci ayağını uluslararası kurumlar oluşturmalıdır. Kalkınma odaklı Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi ajanslar ile Dünya Bankası ve İslam Kalkınma Bankası gibi kuruluşlar, proje temelli hibeler ve faizsiz ya da düşük faizli kredilerle sürece katkı sunmalıdır. Bu kurumlar aynı zamanda teknik standartlar, denetim ve izleme mekanizmaları sağlayarak sürecin sağlıklı ilerlemesine yardımcı olur. Böyle araçlar sayesinde hesap verebilirlik, şeffaflık ve sürdürülebilirlik güvence altına alınabilir.

Tüm bu finansmanı koordine etmek için "Gazze Yeniden İmar Fonu" gibi şeffaf bir yapı kurulabilir. Bu fonun, uluslararası destek ve denetimle birlikte yerel Filistin kurumları tarafından yönetilmesi hem mali kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlar hem de yerel kapasitenin sürece dahil edilmesini kolaylaştırır. Etkili bir denetim mekanizması olmadan yerel aktörlere aktarılacak büyük bütçeler boşa harcanabilir ve önemli fırsatlar kaybedilebilir.

Gazze'de yeniden inşanın maliyetini kim üstlenecek?

Bu mesele yalnızca siyasi veya ekonomik bir konu değildir. Aynı zamanda hukuki ve ahlaki sorumluluk çerçevesinde ele alınması gerekir. Uluslararası hukuk açısından sivil bölgeleri sistematik biçimde tahrip eden, altyapıyı hedef alan ve orantısız güç kullanan taraf, yeniden inşa maliyetini karşılamakla yükümlüdür. Bu ilke savaş sonrası tazminatlara ilişkin birçok çok taraflı kararda da yer alır. Gazze örneğinde ise yıkımın başlıca sorumlusu olan İsrail, hem hukuken hem de ahlaken bu yükümlülüğü üstlenmesi gereken taraf konumundadır.

Ancak bu hukuki ve ahlaki normlara rağmen mevcut siyasi tablo farklı bir yönü işaret ediyor. İsrail'in iç siyasetindeki dinamikler, uzun süredir uluslararası soruşturmalardan kaçmaya dayalı politikaları ve hesap verebilirlikten uzak güvenlik söylemi, tazminat mekanizmalarının işletilmesini zorlaştırmaktadır. Buna rağmen uluslararası toplumun bu sorumluluğu dolaylı yollarla işletme imkanı bulunuyor.

Örneğin, küresel piyasalarda dondurulmuş İsrail varlıklarının bir kısmı, oluşturulması muhtemel "Gazze Yeniden İmar Fonu"na aktarılabilir. Birleşmiş Milletler çatısı altında kurulacak zorunlu tazminat havuzları veya İsrail tarafından el konulan Filistin vergi gelirlerinin yeniden yönlendirilmesi de değerlendirilebilecek hukuki araçlar arasında yer alıyor. Bu araçların devreye sokulması, gelecekte İsrail tarafından gerçekleştirilebilecek saldırıların önlenmesi açısından caydırıcı bir etki de yaratabilir.

Yeniden inşa sürecinde dikkatle ele alınması gereken bir başka konu da İsrail'in bu sürece dahil edilme biçimidir. İsrail'in sürece, siyasi meşruiyeti tartışmalı hale getiren veya Filistin halkının onurunu zedeleyen bir şekilde katılması kabul edilemez. Tel Aviv'e verilecek herhangi bir rol, uluslararası denetim altında ve kesin olarak teknik sorumluluklarla sınırlandırılmalıdır. Aksi halde yeniden inşa, gerçek bir toparlanma yerine İsrail için yeni bir kontrol aracına dönüşerek yeni bir bağımlılık döngüsü yaratabilir. Adil ve etkili bir yeniden inşa modeli, İsrail'i hesap verebilir kılmalı ve sürecin merkezine Filistin halkının iradesini yerleştirmelidir.

Gazze İnsanlık Mahkemesi'nin, soykırımın fikri temelleri hakkında bize öğrettikleri

Kuzey Carolina Üniversitesi'nde Tarih Profesörü Prof. Dr. Cemil Aydın, Gazze Mahkemesi’nin soykırımı anlamaya yönelik sunduğu temel dersleri, vardığı kararı ve uluslararası düzen açısından doğurduğu sonuçları kaleme aldı.

...

Gazze Mahkemesi'nin İstanbul Üniversitesi kampüsünde gerçekleşen final oturumu, İsrail ve destekçilerinin soykırım suçunu uzmanlar, şahitler ve Vicdan Jürisi’nin delilleri ve beyanları ile gösterirken, Filistin halkının korunması ve onlara destek çağrısı yapan bir küresel sonuç bildirgesi ile sonuçlandı. İsrail’e yöneltilen soykırım suçlaması çerçevesinde, ABD ve Almanya gibi destekçilerine ilişkin sunulan uluslararası hukuki deliller incelenirken, İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımın Avrupa ve ABD'li müttefikleri tarafından hangi ideolojik temellere dayandırılarak meşrulaştırıldığı da ele alındı.

Gazze Mahkemesi, İsrail'in Filistin halkına yönelik gerçekleştirdiği ve tüm dünyanın canlı yayınlarda tanık olduğu soykırımı meşrulaştırmak için tarihsel mitleri, yalanları ve çarpıtılmış ahlaki ve felsefi kavramları nasıl birer silaha dönüştürdüğüne dair önemli dersler sunuyor.

Gazze Mahkemesi'nin Bize Öğrettiği Dersler

Gazze Mahkemesi’nin vurguladığı ilk husus, Gazze'deki soykırımın 7 Ekim’de başlayan bir olay değil, Filistinlileri insan olarak görmeyerek başlayan ve nihai olarak yok etmeye kadar varan, yüzyıllık bir süreç olduğudur. Bu yüzyıllık süreç içerisinde değişik şiddet, saldırı, toplumu ayrıştırma ve tecrit etme ile hedef alınan halkı sistemli biçimde güçsüzleştirme, kitlesel imha, inkar ve toplumsal hafızadan silme çabaları bu aşamalara örnektir. Bu nedenle soykırım, yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, devletin kendi amaçları uğruna işlediği insan hakları ihlallerini merkeze alan bir "devlet suçu" bakış açısıyla ele alındığında çok daha net anlaşılabilir.

İkinci önemli nokta, İsrail devletinin, Osmanlı İmparatorluğu'nun sahip olduğu Arap vilayetlerine yönelik Avrupa emperyalist yayılmacılığı sonucunda kurulmuş bir yerleşimci-sömürgeci proje olduğu. Bu durum, özellikle 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu'nun Britanya tarafından ilan edilmesi ve hayata geçirilmesiyle somutlaştırıldı. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudi Araplardan oluşan kozmopolit Filistin toplumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun eşit haklara sahip denk vatandaşlarıydı. Filistin'de farklı dini topluluklar arasında bir çatışma yoktu ve Siyonizm, yerli Filistinli Yahudiler tarafından benimsenen bir ideoloji değildi. Gazze Mahkemesi'nin uzmanları, İsrail'in yerleşimci-sömürgeci anlayışının işgal altındaki topraklarda yaşayan yerli halklara yönelik içsel bir soy­kırım mantığına dayandığını vurguluyor. Bu mantık, Siyonist propagandanın yıllardır tekrarladığı en büyük yalanla beraber ortaya konuyor: "Filistin, toprağı olmayan bir halka vaat edilmiş, halkı olmayan bir topraktır." Herkesin bildiği gibi bu hiçbir zaman doğru olmadı. Bu düşünceye göre, Siyonistlerin kurmayı hedeflediği devlette çoğunluğu sağlamak için yerli Filistinlilerin sürülmesi ve ortadan kaldırılması gerekli görülüyor. Bu soykırım mantığı, yaklaşık bir asırdır, Britanya’nın Filistin üzerindeki sömürge yönetiminin başlangıcından bu yana devam etmiş ve zamanla "normalleştirilmiştir."

Mahkemenin bize öğrettiği üçüncü önemli nokta, İsrail ve ortaklarının soykırımın nedenini ve suçunu Filistinli mağdurların üzerine yıkma girişimidir. Bu yaklaşımda Filistinliler, Britanya İmparatorluğu ve ardından İsrail yönetimleri tarafından kendilerine dayatılan yerleşimci-sömürgeci düzene karşı meşru savunma ve direnme hakkı olmayan yerli bir halk olarak gösteriliyorlar. İsrail rejimi, gerçekleştirdiği soykırım eylemlerini devletin geleceğini "mutlak güvenlik" altına alma zorunluluğu olarak sunarak, Gazze'deki soykırımı ve büyük ölçekli yıkımı mecburi "zayiat" şeklinde meşrulaştırıyor. Bu nedenle "İsrail devletinin meşru müdafaa hakkı" ifadesi, soykırımı haklı çıkarmak için en çok tekrarlanan söylem haline gelmiştir. Soykırım uzmanlarının çoğunluğu da, soykırımlarının sebebinin bir ırkçı cehaletten çok böyle bir güvenlik saplantısına dayandığını belirtmektedir. Mahkeme üyeleri, evlerin, okulların, üniversitelerin, hastanelerin, altyapının ve kültürel mirasın tamamen yok edilmesinin, Filistin kimliğini ortadan kaldırmaya yönelik soykırım sürecinin merkezinde yer aldığını ortaya koydu. İsrail’in sömürü politikasının yıkıcı boyutuna ek olarak, Gazze Mahkemesi üyeleri İsrail'in Filistin'i Yahudileştirme stratejisine de dikkat çekti. Bu strateji, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan yerli Arap halkının tarihini silmek amacıyla arkeolojinin araçsallaştırılmasını içeriyor.

"Kural temelli uluslararası düzen"in ihaneti

Gazze Mahkemesi’nin dördüncü fikri tespiti, İsrail'in ahlaki ikiyüzlülüğüne işaret ediyor. İsrail, Avrupa ve Amerika’dan gelen Siyonist yerleşimciler için Filistin'de bir yurt inşa etmeyi savunurken, bunu yerli Filistinlilerin evlerini sistemli biçimde yok ederek, yani evsizleştirme (domicide) yoluyla yürütmektedir. Mahkeme üyeleri, Siyonist yerleşimciler için yeni yaşam alanları kurma mantığı ile Filistinlilerin evlerini yıkma politikası arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyorlar. Bunun yanı sıra Filistin üniversitelerinin, eğitim kurumlarının, kütüphanelerinin, arşivlerinin, aydınlarının ve gazetecilerinin hedef alınması da sistemli bir eğitimsel tasfiye olarak nitelendi. Buna rağmen İsrail, kendi üniversiteleri için Batı'dan destek almaya devam ediyor. Gazze Mahkemesi, Gazze’deki toplu katliamların, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan "kural temelli uluslararası düzen"in ihanetiyle olduğunu ortaya koydu. Ayrıca Mahkeme, Filistinlilerin "silinmeyi hak eden" bir halk olarak sunulmasının ve buna verilen uluslararası desteğin süreci beslediğini vurguladı.

Gazze Mahkemesi’nin beşinci önemli dersi, İsrail’in işgal altındaki Filistin’deki soykırımı inkar stratejisinin nasıl işlediğinini ifşa etmesidir. Bu strateji, Filistinlilerin hayatlarını ve tarihini yok etme deneyiminin yarattığı olumsuz tabloyu; değişim, kalkınma ve yeniden canlandırma gibi sahte anlatılarla yan yana getirerek etkisizleştirmeyi amaçlıyor. Bunun en bilinen örneği, İsrail’in "çöle çiçek açtırdık" şeklindeki söylemi. Bu söylem, Filistin topraklarının sömürgeci işgalden önce var olan zengin tarım ve toplumsal hayatı tamamen görmezden geliyor ve inkar ediyor. Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri, İsrail'in 1948'deki Nakba sırasında etnik olarak temizlenen Filistin köylerinin üzerine ağaç dikerek orman oluşturmaya çalışmasıdır. Filistinlilerin hafızasını silme amacına ek olarak, bu bölgenin yakınına, soykırım mağduru olan Avrupa Yahudileri için bir müze inşa ederek tarihsel anlatıyı kendi lehine şekillendirmeyi de hedefliyor.

Gazze Mahkemesi’nin altını çizdiği altıncı husus, İsrail ve onu destekleyen ülkelerin, Filistinlilere yönelik soykırımı savunmak için Holokost’un "eşsiz ve biricik" olduğu iddiasını siyasi bir silaha dönüştürmesidir. İsrail yönetimi ve Almanya gibi destekçileri, Nazi Almanyası’nın Avrupa Yahudilerine uyguladığı soykırımın tarihte tek ve benzeri olmayan bir kötülük olduğunu ileri sürerek, İsrail’in benzer suçları işleyemeyeceğini iddia ediyorlar. Oysa soykırım alanında çalışan araştırmacıların büyük bölümü bu görüşe karşı çıkıyor. Bu uzmanlara göre Holokost ile 1948'de Filistinlilerin yaşadığı Nakba arasında ve Avrupa imparatorluklarının Afrika, Asya ve Amerika’daki sömürgelerinde uyguladığı ırka dayalı kitlesel şiddet biçimleri arasında dikkat çekici benzerlikler bulunuyor. Avrupa Yahudilerinin mağduriyetini modern dünya tarihinin tek ve benzersiz örneği gibi sunan İsrail rejimi ve onu destekleyen çevreler, Filistinli yerli Arapların hayatlarını ve topraklarını, Siyonist yerleşimcilere Avrupalıların günahının bir tür kefareti ve telafi olarak bırakmalarını talep ediyorlar. Üstelik Filistinlilerin Avrupa’daki antisemitizmle ya da II. Dünya Savaşı sırasında Alman devletinin işlediği suçlarla hiçbir bağlantısı yokken, onlardan Avrupalıların suçlarının tazminatını kendi hayatlarını ve topraklarını fedakarlık ederek ödemeleri beklentisi Holokost’un eşsizliği iddiasını kötüye kullanmaya dayanıyor. Yahudi inancını İsrail devleti ve Siyonizm ideolojisiyle özdeşleştiren bu söylem, İsrail’in işlediği soykırıma yönelik her türlü eleştiriyi antisemit nefret olarak damgalayarak susturmayı amaçlıyor.

Gazze Mahkemesi'nin yedinci fikri tespiti, Gazze’deki soykırımı "medeniyet ile barbarlık arasındaki bir savaş" gibi gösterme çabasının taşıdığı kasıtlı kötülüğe dikkat çekiyor. Bu, tarih boyunca Amerikalı yerlilere ve Afrikalılara karşı yürütülen sömürgeci soykırımlarda sıkça kullanılan bir söylemin devamı gibidir. Mahkeme, Gazze’deki güncel soykırımın İslam ve Yahudilik arasında bin yıllardır süren bir çatışmanın devamıymış gibi sunulmasını ya da iki uygarlığın çarpışması olarak kurgulanmasını da reddediyor. Aslında "medeniyetler çatışması" söyleminin kendisi, Bernard Lewis tarafından formüle edildiği şekliyle, Filistinlilerin adalet ve insan hakları taleplerini geçersiz kılmak amacıyla üretilmişti. Mahkeme, "medeniyet" ile "barbarlık" karşıtlığının, eski sömürgeci ırka dayalı ideolojilerin yerine geçen bir söylem olduğunu, Filistinli kurbanları insan olarak görmeyerek onların acılarını ve ölümlerini önemsizleştirdiğini vurguluyor.

Gazze Mahkemesi, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde uluslararası toplumun bir soykırımı ahlaken mahkum etme, yargılama ve durdurma konusundaki başarısızlığının entelektüel boyutlarını incelemek açısından son derece önemli bir platform haline geldi. Öyle ki, bu soykırım, Aralık 1948’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nden bu yana dile getirilen "soykırımı durdurma" kararlılığına rağmen yaşanıyor. Mahkeme bize, soykırıma dair insanlığın temel ahlaki ilkesi olan "bir daha asla" sözünün, kurbanların kim olduğu ve faillerin kim tarafından temsil edildiği fark etmeksizin, hiçbir soykırıma izin vermemek anlamına geldiğini hatırlatıyor.

Bir kez daha vurgulayalım: Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Türkiye'de anadiller konusunda verilen hakları ve Türkçenin yerini kaleme aldı.

...

Türkler, Kürtler, Araplar, Zazalar, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler kısaca Türkiye'nin her kesimi Türkiye halkının zorunlu ve ayrılmaz unsurlarıdır. Objektif bir realite olarak Türkçe de Türkiye halkının parçası ve bu nedenle Türk Milleti'nin asli unsuru olan herkes bakımından birleştirici tek dildir, yani birliğin dilidir. Türkiye'nin birlik dilinin Türkçe olmasına hiçbir itiraz olmadığı gibi böyle bir itirazın nesnel temeli de yoktur.

Egemenlik Türkiye halkının oluşturduğu Türk Milleti'ne ait olduğu için Milletin dili olan Türkçe de egemen tek dildir.

Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olmasının zorunlu sonucu ve değişmez, değiştirilemez kuralı olarak devletin dili yani resmi dil Türkçedir. Eğitimde zorunlu tek dil de Türkçedir.

Milli birliğimizin harcı olan Türkçenin devletin dili yani tek resmi dil şeklinde muhafaza edilmesi bekanın gereğidir. Hiç kimsenin de bunu tartıştığı yoktur. Türkçe dokunulmazdır.

Özetle devletin dili milli egemenlikle ilgilidir, millet olmanın temel unsurlarından biridir, resmi dili ve eğitimde zorunlu tek dili belirler.

KÜRTÇE VE YAŞAYAN DİLLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ

Elbette devletin dili Türkçenin statüsü, halkın günlük yaşamda kullandığı diğer dillerin statüsünden niteliksel olarak farklıdır. Türkçe ile diğer dilleri aynı statüye koyup yarıştıran yaklaşımlar gerçekçi ve doğru değildir. Bununla birlikte bütün anadiller, bu dillerin öğrenilmesi ve kullanılması insanın özgürlüğüyle ilgilidir. Devletin görevi bu özgürlük alanını tanımak ve özgürlüğün kullanımına yönelik talepler için gerekli imkanları sağlamaktır.

Ne yazık ki ülkemizin geçmişinde uzunca bir dönem baskın olan vesayetçi sistemde, inkâr ve ret politikalarının bir sonucu olarak insanlar, bırakın anadillerinin öğretimi imkanını, anadillerini kullanmaktan ve anadillerinin özgürlüğünü yaşamaktan mahrum edildiler.

12 Eylül öncesi demokratik mücadeleyle elde edilen Kürtçe sözlük, Kürtçe dergi gibi özgürlük alanları ise hukuki güvenceye kavuşturulamadığı için kalıcı olamadı. Yasaklar, inkâr ve ret politikaları 12 Eylül Faşizmi döneminde tavan yaptı.

ARAYA YILLAR GİRDİ VE EN NİHAYET "ERDOĞAN DEVRİMİ" GERÇEKLEŞTİ

Farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için 2003'te, farklı dil ve lehçelerin özel öğretim kurumlarında eğitim ve öğretim dili olması konusunda 2014'te 2923 sayılı Kanun'la düzenlemeler yapıldı.

Bu Kanun'a dayanan idari kararlara göre yapılan uygulamalar on yılı aşkın süredir devam ediyor.

Ülkemizde yaşayan diller ve lehçeleri gelecek kuşaklara aktarılabilmek ve bu alanda toplumun da ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla "Yaşayan Diller ve Lehçeler" dersi kapsamında Adiğece (Kiril alfabesine göre), Adiğece (Latin Alfabesine göre), Abazaca, Kurmancca, Zazaca, Lazca, Gürcüce, Arnavutça ve Boşnakça dersleri okutuluyor.

Kürtçe (Kurmanca ve Zazaca) Dersi Öğretim Programı 2012-2013 eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlandı. Öğretim programına uygun öğretim materyalleri de hazırlanıyor ve öğrencilere ücretsiz olarak dağıtılıyor.

KÜRTÇENİN BAZI ÖZGÜRLÜK ALANLARI

- Kürtçe dil dersi devlet okullarında ve özel okullarda seçmeli olarak alınabiliyor.

- Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı/kültürü (lisans) bölümleri ve daha ileri akademik (lisansüstü) çalışmalar için enstitüler var.

- Kürtçe dil kursları açmak mümkün. Kürtçenin eğitim dili olduğu özel okul açma imkânı var.

- Kürtçede yaygın olarak kullanılan ve Türkçe alfabe dışında olan Q, X, W gibi harflerin kullanım imkanları sağlanmış durumda.

- TDK tarafından Türkçe-Kürtçe ve Kürtçe-Türkçe olmak üzere sözlükler çıkarılmıştır.

- Anadillerde siyasi propaganda yapmak serbest.

- Kamuda Kürtçe tercüman hizmeti var.

- Kürtçe çağrı merkezleri açıldı.

- Kürtçe yayınlarla ilgili bütün sınırlamalar kaldırıldı.

- Yirmi dört saat Kürtçe yayın yapan devlet kanalı da bu dönemin eseridir.

- Kürtçe oyunlar sahnelenmesinin önündeki engeller kaldırıldı.

- Kürt edebiyatının önde gelen eserleri Kültür ve Turizm Bakanlığınca yayınlanmaya başlandı.

- Devlet Tiyatroları tarafından Kürtçe tiyatro oyunları sahneleniyor.

Ayrıca, Kürtçe için daha birçok imkân ve özgürlük var. Yani Türkiye'de Kürtçe dahil günlük yaşamda kullanılan diğer dil ve lehçelerin öğretimine ve kullanımına ilişkin hukuki bir sorun yoktur.

ANAYASAL TEMİNAT VE SONUÇ

Yeni anayasa hayata geçtiğinde Türkiye'deki geleneksel ve yaşayan bütün dil ve lehçelerin kavuştuğu özgürlüklere anayasal dayanak sağlanabilir. Örneğin mevcut hukuki durum, "günlük yaşamda kullanılan başka diller ve lehçelerin öğretimine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir" şeklinde bir hükümle anayasal teminata bağlanabilir.

Sonuç olarak, Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olmasının zorunlu sonucu ve değişmez, değiştirilemez kuralı olarak devletin dili, yani resmi dil Türkçedir. Eğitimde zorunlu tek dil de Türkçedir. Bunun dışında bu topraklarda kullanılan Kürtçe dahil bütün yaşayan ve geleneksel anadil ile lehçelerin öğrenilmesi ve kullanılması özgürlüğü hukuken düzenlenmiştir. Bu özgürlüğün anayasal seviyede de güvence altına alınması mümkün hale gelmiştir.

Moldova seçimleri: Rusya-AB rekabetinde yeni bir cephe mi?

Doğu Avrupa bölge uzmanı Emrah Dokuzlu, 28 Eylül 2025’te Moldova’da yapılan parlamento seçimlerini ve bu seçimlerin Rusya ile Avrupa Birliği (AB) açısından taşıdığı önemi kaleme aldı.

...

Moldova'da 28 Eylül 2025'te gerçekleştirilen parlamento seçimleri, ülkenin jeopolitik kaderini belirleyen kritik bir dönüm noktası oldu. Cumhurbaşkanı Maya Sandu'nun liderliğindeki Avrupa yanlısı Eylem ve Dayanışma Partisi (PAS) oyların yaklaşık yüzde 50,2'sini alarak 101 sandalyeli mecliste mutlak çoğunluğu (55 sandalye) elde etti. Bu sonuç, PAS'ın önceki dönemdeki oy çoğunluğunu koruduğunu ve diaspora oylarının (yaklaşık 288 bin oy) belirleyici rol oynadığını gösteriyor. Seçimlere katılım oranı yüzde 52,21 olarak gerçekleşirken, muhalif Patriotik Seçim Bloku (BEP) yüzde 24,17 oy alarak ikinci oldu. Diğer partiler ve bloklar ise parlamentoda sınırlı temsiliyet kazandı.

Doğu Avrupa'nın stratejik fay hattında yer alan Moldova Cumhuriyeti'nde gerçekleşen son seçimler, yalnızca ülkenin iç politik yönünü değil, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) ile Rusya arasındaki nüfuz mücadelesinin seyrini de belirleyen kritik bir dönüm noktası niteliğinde. Sandıktan AB yanlısı adayın zaferle çıkması, Moldova halkının ezici bir çoğunlukla rotasını Batı'ya çevirdiğini teyit ederken, ülkeyi birtakım zorluklar ve imkanlar bekliyor.

AB yanlısı adayın kazanması ne anlama geliyor?

Bu seçimler her iki tarafın karşılıklı müdahale iddialarıyla gölgelendi. Bununla birlikte, AB yanlısı PAS'ın zaferi ülkenin Avrupa'ya yöneliminin teyidi anlamına geliyor. Maya Sandu, 2024'te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 55'in üzerinde oy alarak ikinci dönemini kazanmıştı. 2025 parlamento seçimleri ise bu zaferi yasama düzeyinde konsolide etti. PAS, oyların yüzde 46'sını alarak 101 sandalyeli mecliste 50'den fazla koltuk elde etti, Rus yanlısı bloklar ise yüzde 27 civarında kaldı. Bu sonuç, Moldova halkının büyük kısmının AB üyeliğini tercih ettiğini gösteriyor. Zira, 2024 referandumunda da AB entegrasyonu yüzde 50,16'lık kıl payı bir farkla onaylanmıştı.

Bu zafer şüphesiz iç politikada reformların hızlanmasını tetikleyecektir. Sandu hükümeti, yolsuzlukla mücadele, yargı reformu ve ekonomik entegrasyon gibi AB kriterlerini karşılamaya odaklanacaktır. Moldova, AB adaylık statüsünü 2022'de Ukrayna ile birlikte almış olsa da önünde daha çetrefilli bir süreç vardı. PAS'ın çoğunluğu elde etmesi, bu engelleri aşmak için yeni imkanlar doğuruyor.

PAS'ın bu zaferi jeopolitik açıdan, Moldova'nın Rusya'dan kopuşunu mu simgeliyor? Bu soruya yüzde yüz evet demek için henüz erken. Seçim sonuçları AB'nin Doğu Avrupa'daki etkisini artırmaya devam ettirdiğini gösteriyor. Bu süreçte Polonya gibi Doğu Avrupa’daki etkin ülkeler, Moldova'yı NATO'ya yaklaştırmak için destek verecektir. Ancak, zaferin kırılganlığını göz önünde bulundurmak gerekir. Örneğin, Gagavuzya gibi bölgelerde Rus yanlısı partilerin aldığı oylar yüzde 95'e ulaştı, bu durum iç bölünmeleri derinleştirebilir.

Jeopolitik satranç tahtası: Seçimler neden Rusya ve AB için önemliydi?

Moldova, Ukrayna ve Romanya arasında bir "jeopolitik tampon" olarak, Rusya-AB rekabetinin mikro kozmosu niteliğinde. Ülke, uzun zamandır Rusya'nın kendi "yakın çevresi" (near abroad) olarak gördüğü ve Batı'ya kaptırmak istemediği kilit bir coğrafya. Bu açıdan AB’nin doğu genişlemesi Ruslar nezdinde tehdit olarak algılanıyor. Bu sebeple Ruslar Moldova’yı Avrasya Ekonomik Birliğine (AEB) dahil etmeyi hedeflemişlerdi. Bu seçimler de Moldovalılar için AB entegrasyonu mu Avrasya Birliği mi tercihi olarak da görüldü.

Ukrayna'da bitmeyen savaş, Gürcistan’ın kritik durumu ve Azerbaycan ile yaşanan gerginliklerin gölgesinde Moldova’nın jeopolitik önemi daha da arttı ve bu seçim, iki blok arasındaki çekişmenin en somut sahnelerinden biri haline geldi. AB için Moldova seçimleri genişleme planlarının ve Doğu Ortaklığı girişiminin testiydi. Zira, Rusya yanlısı zafer Ukrayna’ya karşı “ikinci cephe” yaratabilir ve bölgenin hikayesini başka bir evreye taşıyabilirdi.

Moldova’yı gelecekte neler bekliyor?

Gerek Cumhurbaşkanlığı gerekse de parlamento seçimlerinde AB yanlılarının zaferleri, Batı entegrasyonuna yönelik güçlü bir motivasyona işaret ediyor. Ancak aynı zamanda derin toplumsal bölünmeleri de açığa çıkarıyor. Yaklaşık 2,5 milyon nüfuslu Moldova, dilsel ve kültürel olarak bölünmüş durumda, Romence konuşan çoğunluk AB’yi tercih ederken, Rusça konuşan azınlıklar genellikle Moskova’ya eğilimli. Ekonomik koşullar, tarıma bağlı ekonominin kuraklıktan ve yeterli pazar bulamamaktan etkilenmesi, artan enflasyon ve 7,8 milyar dolar gibi ciddi rakamlara ulaşmış ulusal borç ülkede AB tercihini zorunlu kılmışa benziyor.

Moldova'nın geleceği, AB entegrasyonu etrafında şekillenecek ama zorluklar da büyük. Kısa vadede, PAS hükümeti yargı bağımsızlığı, yolsuzlukla mücadele ve enerji çeşitliliği gibi reformlara odaklanacak. AB, Moldova ve Ukrayna için 2030'u üyelik hedefi olarak belirledi. Bu noktada, iki ülke birlikte ilerleyebilir. Moldova da ekonomik büyüme beklentileri söz konusu. AB fonlarının altyapıyı geliştirip, diaspora yatırımlarını artırması bekleniyor.

Ancak Rusya’nın gölgesi ülkenin üstünden kalkmış değil, bu noktada gerginlikler devam edecek. Ülkede ekonomik sıkıntılar devam eder veya daha da kötüleşirse muhalefet protestolarının hükümeti istikrarsızlaştırabileceğini tahmin etmek güç değil. Bununla birlikte, Transdinyester meselesi kritik. Sandu’nun birlik çağrılarına rağmen iç bölünme riski henüz geçmiş değil. Gagavuzların durumu göz ardı edilmemeli. Toplumsal olarak bölünmeleri köprülemek yani farklı kimliklerin ayrışmasını engellemek kritik önemde. Bu noktada, azınlıklara tanınan hakların artırılması ve ekonomik kapsayıcılık girişimleriyle Rusça konuşanların desteğinin alınması Moskova’nın çekiciliğini azaltabilir.

Moldova başarılı olursa post-Sovyet devletler için bir model olabilir, başarısızlık ise yenilenmiş istikrarsızlığa yol açar. Genel olarak Moldovalılar gelecek umudunu Avrupa’da arıyor, bu bedeli olan riski almış durumdalar. AB yolu, pazar erişimi, vizesiz seyahat ve fonlar demek ancak Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltmak gibi zorlu değişimler de gerektirdiği unutulmamalı.

Seçimlerin Transdinyester ve Gagavuzya’ya olası etkileri

AB yanlısı yönetimin güçlenmesi, ülkenin donmuş çatışma ve özerk bölgeleriyle olan ilişkilerini de şüphesiz yeniden şekillendirecektir. Transdinyester de facto bağımsız bir bölgedir. Bu bölgede 450 bin insan ve bin 500 Rus askeri bulunuyor. Transdinyester'i Moldova'nın özerk 150 bin nüfuslu Türk kökenli bölgesi olan Gagavuzya takip ediyor. Gagavuzya halkı 2024 referandumunda AB'ye karşı yüzde 95 oy kullandı, 2025 seçimlerinde de Rus yanlısı partilere destek verdi. Gagavuz liderlerinin genel olarak Rusya ile yakın bağlar kurduğu biliniyor. Polonya gibi bazı ülkeler Gagavuzya’yı Rus dünyasının (Ruski mir'in) bir parçası olarak görüyor. Rusya da Gagavuzya’yı kalesi olarak görüyor, Romenler ise bu bölgenin Moldova’nın bütünlüğünü tehdit ettiğini düşünüyor.

Türkiye, Gagavuzları "soydaş" olarak görüyor ve bölgeyle derin tarihi ve kültürel bağlara sahip. Bu noktada Ankara, Kișinev ile Komrat arasında bir diyalog kanalı açarak yapıcı bir arabulucu rolü üstlenebilir. Türkiye'nin hem Moldova'nın toprak bütünlüğüne verdiği destek hem de Gagavuzlar üzerindeki etkisi, onu bu rol için önemli bir konuma getirmektedir. Ankara için öncelik, Gagavuzların özerklik haklarının korunması ve Moldova'nın anayasal çerçevesi içinde barışçıl bir şekilde varlıklarını sürdürmeleridir. Bu durumun Moldova'yı istikrarsızlaştırmak için bir bahane olarak kullanılmasını engellemek, Türk diplomasisinin temel hedeflerinden biri olacaktır.

Moldova'nın önümüzdeki dönemdeki başarısı, reformları kararlılıkla sürdürme kapasitesine, iç bütünlüğünü koruyabilmesine ve Transdinyester ile Gagavuzya gibi karmaşık sorunlara dengeli çözümler üretebilmesine bağlı olacaktır. Türkiye gibi bölgesel aktörlerin bu süreçte oynayacağı rol bölgenin istikrarı açısından kritik bir önem taşıyacaktır.

Bir dönüm noktası ancak yol uzun

Rusya, Batı'nın kendi güvenlik çıkarlarını hiçe sayarak sınırlarına dayandığı, tarihi nüfuz alanlarını istikrarsızlaştırdığı ve yurt dışındaki vatandaşlarının haklarını tehdit ettiği bir kuşatılmışlık hissine uzun süredir sahip ve buna karşı hamleler yapmaktan sakınmıyor. AB ise doğuya, özellikler post-Sovyet coğrafyaya doğru genişleme çabalarına devam ediyor. Dolayısıyla Moldova'daki seçimler, Kişinev'in ötesinde aynı zamanda Rusya ve AB'nin sahip olduğu iki farklı dünya görüşünün ve güvenlik algısının çarpıştığı bir arena oldu

Moldova seçimleri AB'nin Doğu'da kazandığını gösteriyor, ama Rusya'nın gölgesi ülkenin üzerinden henüz kalkmış değil. Özellikle geçtiğimiz günlerde Gürcistan’da yaşanan seçim protestolarının rövanşı önümüzdeki günlerde Moldova’da da görülebilir. Ayrıca Moldova Ukrayna savaşının kilit bir ülkesi haline geldi. Bu noktada, AB veya Rusya'dan hangi taraf ağır basarsa Ukrayna’daki dengeleri değiştirmede bir kazanım elde edecek. Bu seçimler, Moldova gibi küçük nüfuslu ulusların daha büyük jeopolitik dinamikleri nasıl etkileyebileceğini açıkça gösteriyor.

Alman medyasında soykırım sansürü: Gazze gerçeği nasıl gizleniyor?

Alman itidal.de medya kuruluşunun Genel Yayın Yönetmeni Tarek Bae, Alman kamu yayıncısı ZDF'nin İsrail’e yönelik eleştirileri sistematik biçimde sansürlemesini ve bunun ifade özgürlüğü ile medya bağımsızlığına etkilerini kaleme aldı.

...

İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırımdan bu yana Alman medyası, İsrail yanlısı yayın yapmakla suçlanıyor. Yeni bir araştırma ise ülkenin en büyük kurumlarından biri olan ve kamu yayıncılığı yapan ZDF'nin, İsrail’e yönelik eleştirileri sistematik biçimde sansürlediğini ortaya koyuyor.

ZDF, Almanya’nın devlet televizyonuna en yakın kurumu. Mahkeme kararıyla da tahsil edilen zorunlu yayın ücretiyle finanse ediliyor ve yasal olarak özgür fikir oluşumunu desteklemek, toplumsal çeşitliliği yansıtmak, tarafsız ve objektif kalmakla yükümlü. Ancak bu ilke ile gerçeklik arasındaki fark oldukça çarpıcı. Yapılan anketlere göre Almanların yüzde 73'ü İsrail’in Gazze'de soykırım yaptığını düşünürken sadece yüzde 13'ü İsrail’in eylemlerini haklı buluyor. ZDF'nin kendi anketi bile halkın yüzde 61'inin hükümetin İsrail’e daha fazla baskı yapması gerektiğini düşündüğünü ortaya koyuyor. Bunlar toplumun çoğunluğunun görüşleri, yani ZDF’nin yansıtmakla yükümlü olduğu "makul gerçeklikler." [1] Ancak yayınlar bu gerçeği yansıtmıyor.

Bunun yerine ZDF eleştirileri sansürlüyor. Nitekim kurum içinden kaynaklar, sosyal medya hesaplarında "soykırım", "völkermord", "yıpratma savaşı" ve hatta "Filistin" ifadelerini içeren yorumların otomatik olarak gizlendiğini doğruladı. [2] Konu gündeme geldiğinde ZDF, bu filtrelerin varlığını kabul ederek bunun "internet etiğini korumak" ve "ceza hukuku açısından doğabilecek sorunları önlemek" amacıyla yapıldığını savundu. Ancak defalarca yapılan denemeler, bu ifadeleri içeren yorumların hiçbir şekilde görünmediğini, buna karşın Gazze’deki acıları inkar eden ya da küçümseyen paylaşımların ise engellenmediğini ortaya koydu. Bu seçici tutum sorunu açıkça gösteriyor: "Suç" ihtimali yalnızca İsrail eleştirildiğinde gündeme getirildi. İsrail’in eylemlerini tanımlayan temel kavramların toptan engellenmesi, meşru görüşleri bastırıyor ve ZDF’nin çoğulculuk ilkesini ihlal ediyor.

Tartışmayı suç saymak

Eksiklik yalnızca yorum bölümleriyle sınırlı değil. Gazeteci Fabian Goldmann, "Soykırım ifadesi sadece yorumlarda değil, ZDFheute’nin haberlerinde de neredeyse hiç yer almıyor." diyor. "Oysa başlıca insan hakları örgütleri, BM uzmanları ve önde gelen hukukçular defalarca İsrail’in eylemlerini tanımlamak için en doğru ifadenin bu olduğunu dile getirdi."

Filistin Büyükelçisi Laith Arafeh, bu engellemeleri "üzücü" olarak değerlendiriyor ve bunun, Filistin halkının maruz kaldığı dehşetler üzerine yürütülmesi gereken hayati tartışmayı bastırdığını vurguluyor. Arafeh ayrıca Uluslararası Adalet Divanının, İsrail hakkında soykırım soruşturması başlatılması için makul gerekçeler bulduğunu hatırlatıyor. Siyaset bilimci Jules El-Khatib, soykırım kavramının "internet etiği ihlali" sayılmasının "tam anlamıyla saçmalık" olduğunu belirtiyor, zira soykırım bir hakaret değil, hukuki bir tanım. Goldmann ise ZDF’nin bu tutumunun daha geniş bir eğilime uyduğunu ifade ediyor: İsrail’in savaş suçlarını adlandırmak yerine bunu dile getirenler suçlu konumuna düşürülüyor.

Çalışanlara yönelik baskı

Sansür, ZDF çalışanlarını da hedef alıyor. Bir personel, BM Özel Raportörü Francesca Albanese'nin İsrail'e yönelik soykırım suçlamasını alıntıladığı özel bir paylaşımı silmesi için baskı gördüğünü aktarıyor. ZDF ise bu konudaki sorulara yanıt vermeyi reddediyor. Buna karşılık yayında "Büyük İsrail" haritasını gösteren bir kolye takmasına rağmen herhangi bir yaptırımla karşılaşmayan sunucu Andrea Kiewel’in durumu ise çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Filistin’i sembolik olarak yok sayan bu kolyeye rağmen Kiewel, "evim" diye tanımladığı İsrail’deki ikametinden ZDF’nin en popüler programlarından biri olan Fernsehgarten’ı sunmaya devam ediyor. Bu asimetri her şeyi özetliyor: İsrail’e yönelik eleştiriler susturulurken, lehine olan milliyetçi semboller görmezden geliniyor.

Bir başka çalışan ise ZDF’nin editoryal bağımsızlığının, İsrail’in Berlin Büyükelçisi Ron Prosor’un doğrudan baskılarıyla zedelendiğini iddia ediyor. Prosor’un daha sert İsrail yanlısı yayınlar talep ettiği, sonrasında ZDF’nin metinleri değiştirdiği öne sürülüyor. Ancak kurum bu iddiaya da açıklık getirmedi. Sınır Tanımayan Gazeteciler, İsrail Büyükelçiliğinin Alman medya kuruluşlarına e-posta, mektup ve telefon yoluyla sistematik baskı uyguladığına dikkat çekiyor.

Bir yöntem olarak çarpıtma

Tüm bu eleştirilere rağmen ZDF Sözcüsü Thomas Hagedorn, kanalın "kapsamlı, bağımsız ve çok yönlü" haber yaptığını iddia ediyor. Ancak gerçek tablo farklı.

Bunun en çarpıcı örneği, Kasım 2024’te patlak veren BILD skandalıydı. Almanya’nın en büyük gazetelerinden biri olan BILD, Hamas’a ait olduğunu öne sürdüğü bir "savaş belgesi" yayımlayarak ateşkesin yalnızca Hamas’a yarayacağını iddia etti. Netanyahu da bu haberi, ateşkesi reddetmek için gerekçe olarak kullandı. Fakat New York Times, söz konusu belgelerin Netanyahu’nun talimatıyla uydurulduğunu ortaya çıkardı. Buna rağmen ZDF, Hamas’ın "psikolojik savaş" yürüttüğü iddiasını, kaynağı doğrulamadan tekrarladı. Sahte olduğu ortaya çıktıktan sonra bile herhangi bir düzeltme ya da özür gelmedi. Sonuçta ZDF, Netanyahu’nun propaganda söylemlerini Alman kamuoyuna taşımış oldu.

Daha kapsamlı içerik analizleri de bu eğilimi doğruluyor. Aralık 2024 itibarıyla Gazze’deki can kaybı, İsrail’dekinin 24 katından fazlaydı. Buna rağmen ZDF, İsraillilerden “kurban” olarak yüzde 33 oranında daha sık söz etti. Itidal’in Ekim 2023-Aralık 2024 arasında incelediği 500 ZDF haberinde, “barbarca” ifadesinin vakaların yüzde 90,7’sinde İsrail’e yönelik saldırılarda kullanıldığı, Gazze’ye yönelik saldırılarda ise hiç yer almadığı görüldü. Ukrayna haberlerinde ise bu oran yalnızca yüzde 4,6’da kaldı. [3] Bu dil tercihi hükümet söylemleriyle örtüşüyordu: Netanyahu, 7 Ekim’deki Hamas saldırısını “barbarca” olarak nitelemiş, ZDF ve diğer medya organları da bu çerçeveyi hızla benimsemişti.

Siyasal bağlantılar

ZDF’nin yapısı da bu kuruma yönelik kaygıları artırıyor. Otto Brenner Vakfının araştırmasına göre, ZDF Televizyon Konseyi üyelerinin yüzde 62’si siyasi partilere mensup. Oysa Anayasa Mahkemesi, parti temsilinin en fazla üçte birle sınırlandırılmasına hükmetmişti. Kamu yayıncılarında bu oran ortalama yüzde 41 iken, ki bu bile oldukça yüksek, ZDF bu eşiği de aşarak Almanya’da "devlet medyasına" en yakın yayıncı konumuna gelmiş durumda. [4]

Bu siyasal bağ doğrudan haberciliğe de yansıyor. Örneğin ZDF, "Filistin’e Özgürlük" sloganını antisemitik olarak etiketledi. Sağcı yorumcu Ninve Ermagan, ZDF aracılığıyla Gazze’deki soykırıma karşı yapılan protestoları "radikalleşmiş Filistin yanlısı hareket" şeklinde niteledi. Uzmanlar tarafından baskıcı olarak nitelenen hükümet politikaları geniş yer bulurken, eleştirel seslerin kendine yer açması giderek zorlaşıyor. Böylece ZDF, kimi zaman İsrail yanlısı çevrelere söylem desteği sağlayan kimi zaman da hükümet söylemlerinin bir uzantısı gibi işleyen bir mecra haline geliyor.

El-Khatib şu değerlendirmeyi yapıyor: "Almanya’da konu İsrail olduğunda ifade özgürlüğü çoğu zaman kısıtlanıyor. ‘Filistin’e Özgürlük’ sloganını yasaklama fikri absürt bulunarak terk edildi, ancak baskı farklı yollarla sürüyor. ‘Soykırım’ ifadesi hala bir saldırı sözcüğü gibi görülüyor, oysa insan hakları örgütleri, hukukçular ve Alman halkının büyük bölümü bunun en doğru tanım olduğu konusunda hemfikir."

Güveni yeniden kazanmak

Bir kamu yayıncısının görevi, demokratik dili sınırlandırmak değil, genişletmektir. Güvenin yeniden sağlanması için kelime filtrelerinin kaldırılması, dış baskıların açıkça ortaya konması, çalışanların sansüre karşı korunması ve dezenformasyon yaygınlaştırıldığında bunun düzeltilmesi gerekir. Aksi takdirde bu bir "moderasyon hatası" değil, açıkça görev ihmali olur.

[1] https://www.ifd-allensbach.de/fileadmin/kurzberichte_dokumentationen/FAZ_Juni2025_Israel.pdf

[2] Author's own finding.

[3] https://itidal.de/auswertung-fur-das-zdf-sind-israelis-eher-opferals-palastinenser/

[4] https://www.otto-brenner-stiftung.de/fileadmin/user_data/stiftung/02_Wissenschaftsportal/03_Publikationen/AP76_Kontrolle_OERR_Juni_2025.pdf

İsrail kimin fikriydi?

Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şener Aktürk, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma planının tarihi perde arkasını kaleme aldı.

...

İsrail kimin fikriydi? Neredeyse iki bin yıl boyunca kayda değer bir Yahudi nüfusu olmayan Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasının yirminci yüzyılın başlarında dahi sadece bir fikir ve üstelik pek de gerçekçi olmayan uçuk bir fikir olduğu söylenebilir. Yaklaşık dört yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde olan Filistin’in ancak 1917’de Britanya İmparatorluğu tarafından işgaliyle bu fikrin Filistin topraklarında siyaseten gerçekleşmeye başladığı söylenebilir.

Uluslararası siyasette Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrini ortaya atan ve bu projenin gerçekleşmesi için kritik dönüm noktalarında en önemli desteği veren aktörler kimler olmuştur? Binlerce yıldır dünyanın dört bir köşesinde yaşayan Yahudi azınlıkların, bin yılı aşkın süredir Müslümanların çoğunluğu ve Hristiyanların da önemli bir azınlığı oluşturduğu Filistin’e göç ederek orada Yahudilerin siyasi hakimiyetinde bir devlet kurmaları fikri olarak özetlenebilecek olan siyasi Siyonizmin kaynakları ve daha da önemlisi bu fikrin uluslararası siyasette somut bir proje haline gelmesini kimlerin sağladığı bugünkü sorunlara ve gerçekçi çözüm önerilerine ışık tutabilir.

Siyonizmin kökenleri konusunda birbiriyle çelişmeyen iki farklı iddia ön plana çıkmaktadır: Siyonizmin seküler bir milliyetçi hareket olarak bilhassa Orta Avrupa’da ve Doğu Avrupa’da Yahudiler arasında ortaya çıktığı ve en önemli aktörlerinin bizzat Avrupalı Yahudiler olduğuna dair daha popüler olan iddia ve buna karşın Siyonizmin radikal Protestan Hristiyanlar arasında ortaya çıktığı ve en önemli aktörlerinin İngiliz Püritanlar ve daha sonra Amerikalı Evanjelikler olmak üzere fanatik bir takım Protestan Hristiyan alt grupları olduğuna dair daha az bilinen iddia.

Theodor Herzl ve Dünya Siyonist Kongresi

Türk kamuoyu dahil dünya genelinde popüler kültürde Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrinin babası olarak (Buda-)Peşte doğumlu Avusturya-Macaristanlı Yahudi gazeteci Theodor Herzl ve onun kurduğu Dünya Siyonist Kongresi bilinmektedir. Herzl, 1896’da Almanca olarak yayınladığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabındaki fikirleri doğrultusunda, ilk üçünü 1897, 1898 ve 1899’da İsviçre’nin Basel şehrinde topladığı Dünya Siyonist Kongresi’nde bir Yahudi devleti kurulması fikrini siyasi bir hedef olarak belirleyerek Yahudileri bu hedefe yönelik olarak seferber etmeye çalışmıştır. Herzl’in 1904’de 44 yaşında vefatını müteakip Dünya Siyonist Kongresi’nin yoğun çabalarıyla Britanya mandasındaki Filistin’de resmen bir “Yahudi devleti” olarak tanımlanan İsrail kurulmuştur. Basel’deki ilk Dünya Siyonist Kongresi’nden sadece 50 yıl sonra İsrail’in kurulması da Herzl’in yeni kurulan devlette Siyonizmin fikir babası ve kurucusu olarak efsanevi ve resmî bir hüviyet kazanmasına katkıda bulunmuştur. Bu şekilde özetlenebilecek ana akım yoruma göre, İsrail fikrinin babası Herzl ve İsrail’in kurulmasını ve genişlemesini sağlayan başlıca aktör de dünya çapında organize ve seferber olan Yahudi Siyonistlerdir. 28-30 Ekim 2025’te Kudüs’te gerçekleştirmesi planlanan 39. Dünya Siyonist Kongresi de halen devam eden bu tarihsel anlatının somutlaştığı bir etkinlik olarak görülebilir. Bu iddialı anlatı, Yahudi azınlıklara dünya siyasetinde hatırı sayılır bir güç ve önem atfettiği için Yahudi Siyonistlerin gururunu okşayan ve sahiplendikleri bir anlatıdır.

Öte yandan erken dönem Dünya Siyonist Kongreleri esnasında Filistin yerine yine İngiliz yönetiminde olan Uganda’nın ve hatta Kıbrıs’ın alternatif Yahudi yurtları olarak tartışıldığı, Herzl’in "Yahudi Devleti" kitabında Filistin yerine Arjantin’i de Yahudilere yurt olabilecek bir seçenek olarak değerlendirdiği, yine Herzl’in oğlunu sünnet ettirmeyecek kadar Yahudi inanç ve ibadetlerinden uzaklaşmış, agnostik denilebilecek kadar seküler birisi olduğu ve dolayısıyla Filistin toprakları veya özel olarak Kudüs’e yönelik güçlü bir dinî bağı olmadığı da gerçektir. Dahası, İngiliz, Fransız, Alman ve Osmanlı imparatorlukları arasında bir dünya savaşının sonucunda ancak yönetimi el değiştiren Filistin’in, çok sayıda ülkede küçük birer azınlık olarak yaşayan ve çoğunluğu Siyonist dahi olmayan Yahudi azınlığın talebi sonucunda Yahudilerin yönetimine bırakıldığı iddiası, uluslararası siyasetin doğasına da aykırı gözükmektedir. Bu gibi gözlemlerin ışığında, Herzl ve Dünya Siyonist Kongresi’nde organize ve seferber olan pek çoğu son derece seküler Yahudi Siyonistlerden daha önce, Yahudilerin kesinlikle Filistin’e ve Kudüs’e dön(dürül)erek orada bir devlet kurmalarını talep eden çok daha dindar bazı diğer aktörlerin de bu süreçteki rollerine değinmekte fayda var.

Siyonizmin kökeninde İngiliz Protestan Püritanlığı

Theodor Herzl ve Dünya Siyonist Kongresi’nden yüzyıllar önce, İngiltere’de Hristiyanlığın Protestan mezhebinin bir alt kümesi olarak değerlendirilebilecek Püritanlar arasında, Yahudilerin Filistin’e göç ederek devletleşmelerini dinî bir gereklilik olarak görenler ortaya çıkmıştı. 1290 yılında tüm Yahudileri sınır dışına süren ilk ülke olarak öne çıkan İngiltere, tarihin garip bir cilvesiyle modern zamanlarda Siyonizmin ilk ve en önemli destekçisi olacaktı. İngiltere’den sınır dışı edilmelerinden yaklaşık üç yüz altmış beş yıl sonra, Protestan Püritan devrimci Oliver Cromwell 1655-56 yıllarında Yahudileri yeniden İngiltere’ye davet ve kabul etti. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda da İngiliz Protestanları arasında Yahudilerin Filistin’e dönmesini Hristiyanlığın bir gereği olarak yorumlayanlar olmaya devam etti.

Üçü de yirminci yüzyılın değişik dönemlerinde başbakanlık yapmış olan ve Birinci Dünya Savaşı’nda Britanya İmparatorluğu’nun politikalarına yön veren Arthur James Balfour, David Lloyd George ve bilhassa Winston Churchill’in ortak bir özellikleri de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasının doğru olduğuna samimiyetle inanarak desteklemeleriydi. Balfour, Churchill ve Lloyd George, Hristiyan Siyonizmi olarak da tarif edilen fakat aslında Hristiyanlığın genelinden ziyade mezhepsel anlamda “Protestan Siyonizmi” ve hatta daha dar anlamıyla Reformcu Protestan veya “Püritan Siyonizmi” olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımın İngiliz siyasetinin en tepe noktalarında görev almış örneklerinden. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sürecinde görüldüğü üzere Balfour, Churchill ve Lloyd George’un bir başka ortak özelliği de Türk ve Osmanlı düşmanlıkları. Britanya İmparatorluğu gibi dönemin en büyük devletinde, reformcu Protestan Hristiyanlık anlayışları gereğince böylesine Siyonist görüşlere sahip liderlerin olması, İngiliz mandasındaki Filistin’in Yahudilere yurt olarak tahsis edilmesinde şüphesiz son derece önemli bir rol oynamıştır.

Herzl’den daha az tanınıyor olsa da revizyonist Siyonizmin ideoloğu olarak bilinen Ze’ev Jabotinsky “Demir Duvar” adlı meşhur yazısında Filistin’de Siyonizmin başarılı olması için gerekli dinamiğin silahlı bir büyük dış güç tarafından himaye edilerek desteklenmeleri olduğunu açıkça ifade eder. “Demir Duvar” bir büyük silahlı dış gücün Yahudi yerleşimcileri Araplara karşı korumak için tesis edeceği koruma kalkanıdır. Siyonistler için ideal olan bu silahlı kalkanı Yahudilerin kurabilmesidir, fakat gerek Jabotinsky’nin “Demir Duvar” yazısını yayınladığı dönemde gerekse günümüzde İsrail’in ancak büyük bir dış gücün askerî ve siyasi desteğiyle yerleşimci sömürgecilik ve işgal politikasını devam ettirebildiği görülüyor.

Protestan Siyonizmin bayraktarlığı ABD’ye geçiyor

ABD’yi kuran ilk İngiliz yerleşimciler arasında, Massachusetts’e yerleşen Protestan Püritan “hacıların” olması, Hristiyan Siyonizmin Püritanlar arasında ne kadar güçlü olduğu düşünüldüğünde anlamlıdır. Yayınlandığı dönemde büyük ses getiren John Mearsheimer ve Stephen Walt’un The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy (İsrail Lobisi ve ABD Dış Siyaseti) başlıklı kitabında Hristiyan Siyonistlere müstakil bir bölümde değinilmektedir. İlgili bölümde, Yahudilerin Filistin’e göç ederek devlet kurmasını Hz. İsa’nın dünyaya geri dönüşü için bir önkoşul olarak gören bu yeni dinî anlayışın on dokuzuncu yüzyıl ve erken yirminci yüzyılda Dwight Moody, C. I. Schofield ve William Blackstone gibi Protestan ilahiyatçılarca yayıldığını vurgularlar (s.133). Mearsheimer ve Walt’un naklettiği üzere, önde gelen bir Amerikalı Siyonist açıkça, “İsrail Silahlı Kuvvetleri’nden sonra İsrail’in en önemli stratejik varlığının ABD’deki Hristiyan Siyonistler olabileceğini” iddia etmektedir (s.133). Yine Mearsheimer ve Walt’un naklettiği üzere, her ikisi de ABD Temsilciler Meclisi başkanlığı yapmış olan Teksaslı Kongre üyeleri Tom DeLay ve Richard Armey Hristiyan Siyonist görüşlere sahiptir. Öte yandan Protestan ilahiyatçısı William Blackstone’un daha 1891’de yüzlerce Amerikalı ileri gelenden imza toplayarak ABD Başkanına sunduğu bir dilekçeyle Osmanlı yönetimindeki Filistin’in Yahudilere tahsis edilmesi için girişimde bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu da Protestan Siyonistlerin Herzl’den ve Dünya Siyonist Kongresi’nin kuruluşunda yıllar önce Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için en üst düzey siyasiler nezdinde girişimlerde bulunduklarına işaret etmektedir. En geç İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Hristiyan Siyonizmi olarak anılan Protestan Siyonist düşüncenin bayraktarlığının dünyanın en büyük Hristiyan ve en büyük Protestan ülkesi haline gelen ABD’ye geçtiği rahatlıkla söylenebilir.

İsrail’in soykırım politikasını kimler durdurabilir?

İsrail’in kurulmasının kimin fikri olduğu sorusu neden önemli? İsrail’in kuruluşundan günümüze kadar işgal ve ilhak yoluyla genişlemesinde Yahudi Siyonistlerin rolü gayet iyi biliniyor olduğu halde İngiliz ve Amerikalı Protestan Siyonistlerin rolü yeterince iyi bilinmemektedir. Oysa bu kısa yazıda özetlediğim üzere Yahudilerin Filistin’e dön(dürül)mesi ve orada bir Yahudi devleti kur(dur)ulması fikri Protestan Siyonistler arasında yüzyıllar önce ortaya çıkmış ve uluslararası siyasette Winston Churchill gibi çok önemli aktörler tarafından benimsenmiştir. Bu dinî, siyasî ve tarihî arka plan göz önüne alınacak olursa, İsrail’in soykırıma varan işgal politikasını durdurmak için Yahudi Siyonistler kadar ve hatta onlardan daha fazla Hristiyan Siyonistlerin İsrail’e desteğini kesmenin kritik önemi ortadadır.

İsrail’in kurulduğu 1948’den bu yana ABD’yle kurduğu ve “özel ilişki” (special relationship) olarak tarif edilen olağanüstü bağ sayesinde çoğu zaman neredeyse koşulsuz askerî, ekonomik ve siyasî destek aldığı bilinmektedir. ABD’nin değişik boyutlarda sağladığı bu desteğin İsrail’in Arap ülkelerine karşı savaşlarını kazanmasında büyük rol oynadığı, hatta 1973’teki Arap-İsrail savaşı esnasında ABD hava kuvvetlerinin doğrudan müdahale ederek tanklar ve ağır silahlar dahil on binlerce ton askeri malzemeyi İsrail’e taşıdığı bilinmektedir.

16 Eylül 2025’te Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi’nin bağımsız komisyonunun İsrail’in Gazze’de Filistinlilere karşı “soykırım” yaptığı ve yapmaya devam ettiği yönündeki raporunu yayınlamasına rağmen, İsrail’le rekabet edebilecek güçteki herhangi bir devletin bugüne dek bu soykırımı durdurmak üzere askerî ve insanî müdahalede bulunmamasının sebebi de İsrail’den ziyade dünyanın en büyük askerî ve ekonomik kapasitesinde sahip ABD ile bir çatışmayı göze alamamalarıdır. Dolayısıyla, önde gelen çok sayıda aktivistin de işaret ettiği üzere, soykırımı durdurmak üzere girişimlerin doğrudan ABD hükümetini İsrail’e destek vermekten vazgeçirmeye odaklanması bu açıdan mantıklıdır. ABD hükümetlerinin istedikleri vakit İsrail’in politikalarını değiştirebilecek baskıyı kurabildikleri nadir örnekler de bulunmaktadır. Muhtemelen günümüzün en ünlü Filistinli Amerikalı akademisyeni olan Columbia Üniversitesi Edward Said Kürsüsü profesörü Rashid Khalidi bir röportajında ABD Başkanı Ronald Reagan’ın 1982’de İsrail Başbakanı Menachem Begin’e telefonda bağırarak İsrail’in Beyrut’u bombalamaya son vermesini talep etmesinden yarım saat sonra bombardımanın bittiğini hatırlatır (“The Neck and the Sword,” New Left Review 147, Mayıs-Haziran 2024). Khalidi’nin aynı röportajında bahsettiği üzere ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın İsrail Başbakanı David Ben Gurion’a İsrail’in Sina yarımadası ve Gazze’den geri çekilmesini söylemesi ve İsrail’in de geri çekilmesi daha da çarpıcı bir başka örnektir.

OPEC üyesi Arap ülkelerinin tarihsel tavır değişikliği

Her ne kadar ABD’nin halen devam eden neredeyse koşulsuz desteği İsrail’e önemli bir askerî ve siyasî avantaj sağlıyor olsa da denklemin diğer tarafında geçmişte bilhassa petrol zengini Arap ülkelerinin İsrail’e karşı gösterdiği dayanışma ve mücadele azminin kırıldığını da vurgulamak gerekir. Örneğin ABD’nin 1973’de İsrail’e savaşın seyrini değiştiren askerî desteğine tepki olarak OPEC üyesi Arap ülkelerinin Suudi kralı Faysal önderliğinde uyguladığı petrol ambargosunun ABD başta olmak üzere küresel ekonomik düzeni derinden sarstığı düşünüldüğünde, yakın geçmişle karşılaştırıldığında eksik olan çok önemli bir güç unsurunun petrol zengini Arap ülkelerinin Filistin’e desteği olduğu da söylenebilir.

TDT 12. Zirvesi: Masada hangi konular vardı?

Uluslararası İlişkiler Analizler Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Cavid Veliyev, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Devlet Başkanları 12. Zirvesi'nde alınan kararları ve teşkilatın hedeflerini kaleme aldı.

...

TDT Devlet Başkanları 12. Zirvesi, 6-7 Ekim 2025'te Azerbaycan'ın Gebele kentinde "Bölgesel Barış ve Güvenlik" temasıyla gerçekleşti. Zirve kapsamında TDT dönem başkanlığı Kırgızistan'dan Azerbaycan'a geçti. Özellikle bütün üye ve gözlemci devletlerin üst düzey temsil edilmesi nedeniyle bu zirvenin TDT kapsamında gerçekleşen en güçlü zirvelerden biri olduğunu söylemek mümkündür.

Zirvenin sonunda liderler 121 maddelik Gebele Bildirisi'ni kabul ederken, "TDT+" formatının kurulması, TÜRKSOY'un kuvvetlendirilmesi ve Türk Akademisi'nde düzenlemeler yapılması hakkında anlaşmalar imzalandı. Zirvede, Türkmenistan Türk Akademisi ve Türk Kültür ve Miras Vakfına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ise Türk Akademisine gözlemci üye oldu.

Azerbaycan'da yapılmasının önemi

TDT; Anadolu, Güney Kafkasya ve Türkistan olmak üzere üç önemli jeopolitik parçadan oluşmaktadır. Bunların içinde Güney Kafkasya'nın lider devleti Azerbaycan, Türk dünyasının birleştirici noktası olma özelliğine sahiptir. Türkistan coğrafyası ile Türkiye arasında en güvenli bağ, Azerbaycan üzerinden kurulmaktadır. Zaten bugünlerde TDT de Orta Koridor projesiyle bunu hedeflemektedir.

TDT ile ilişkileri dış politika önceliği olarak gören Azerbaycan, aynı zamanda teşkilatın kuvvetlendirilmesi ve küresel aktör haline gelmesi için çaba sarf etmektedir. Bölgede faaliyet gösteren diğer bölgesel ve küresel örgütlerin varlığını dikkate aldığımızda bunun ne kadar önemli olduğunu görmek mümkündür. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, "Bizim ailemiz Türk dünyasıdır, başka ailemiz yoktur." diyerek TDT'nin Azerbaycan için ne kadar önemli olduğuna dikkati çekmiştir.

Bu nedenle Azerbaycan son yıllarda TDT çerçevesinde olduğu gibi ikili ilişkilerinde de Türk devletlerine önem vermektedir. Azerbaycan'ın dört ülkeyle müttefiklik anlaşması veya bildirisi vardır. Bu ülkelerden 3'ü Türkiye, Kazakistan ve Özbekistan'dır. Türk dünyasının öncelikli politika olması sadece siyasilerin tercihi değildir, bu Azerbaycan'da toplumsal bir mutabakattır.

Dış politikada uzlaşı

TDT'nin Gebele Sonuç Bildirisi'nde dış politikada birçok konuda dayanışma fikri ön plana çıktı: Özellikle Zengezur Koridoru ve Azerbaycan-Nahçıvan arasında engelsiz geçişin sağlanması, işgalden kurtarılan topraklarda yeniden yapılanma süreçlerine destek verecek Azerbaycan-Çin-Kırgızistan-Özbekistan Demiryolu Hattı, Türkistan coğrafyasının korunması bağlamında Afganistan'ın güvenliğine verilen önem, Kıbrıs Türk halkıyla dayanışma ve onların Türk dünyasının önemli bir parçası olduğunun vurgulanmasıyla Suriye'de güvenlik, istikrar ve yeniden yapılanma çalışmalarına verilen destek, Türkiye açısından oldukça önemli dış politika adımları olarak değerlendirilebilir.

Bildirideki önemli maddelerden biri konsolosluk hizmetlerinin kolaylaştırılması, yurt dışındaki vatandaşların korunması ve üye devletler arasındaki koordinasyonun artırılması amacıyla Konsolosluk İşbirliği Platformunun kurulmasına ilişkin maddenin yer alması oldu. Bu madde, TDT devletlerinin konsolosluklarının bütün üye devletlerin vatandaşlarına karşılıklı hizmetinin önünü açacaktır.

Güvenlik alanında işbirliği

Zirvede tarafların güvenlikle ilgili kendi teklifleri oldu. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, tarafların askeri alanda işbirliğinin artırılmasını ve 2026'da üye devletlerin ortak askeri tatbikat yapmasını önerdi. Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, siber güvenlik alanında işbirliği yapılması gerektiğine dikkati çekti. Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Türk devletleri arasında Stratejik Ortaklık, Ebedi Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması imzalanmasını önerdi ve liderler bu anlaşmanın taslağının hazırlanmasını kararlaştırdı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise "Güvenliğimizi ilgilendiren her alanda her katkıyı aile meclisimiz içinde sağlamaya hazırız." diyerek bütün çağrılara destek verdi.

Son yıllarda dünyada ve bölgede artan güvensizlik nedeniyle TDT ülkeleri arasında güvenlik alanında işbirliği artarak devam etmektedir. Üye ve gözlemci ülkelerin savunma sanayi bakan ve başkanları Temmuz 2025'te Türkiye'de toplanmışlardı. Gebele Zirvesi'nde aynı toplantının 2026'da Azerbaycan'da yapılması kararı verildi.

Öte yandan, 11-12 Eylül 2025'te Bişkek'te üye ve gözlemci ülkelerin Güvenlik Konseyi sekreterleri dördüncü defa toplandı. Bu toplantıda TDT ülkelerini hedef alan mevcut güvenlik tehditleri ve zorlukların yanı sıra bazı bölgesel ve küresel durumlar ve eğilimlerin Türk Dünyası'na olası yansımaları ele alındı. Bunun da ötesinde 1992'den itibaren TDT'ye üye ülkelerin Milli İstihbarat Teşkilatı başkanlarının sürekli görüşmeleri devam etmektedir.

Dünyada ve bölgede yaşanan olayların yaratmış olduğu tehdit ve fırsatlar, TDT çerçevesinde askeri-güvenlik alanında işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Dünyada yaşanan jeopolitik değişimden kaynaklı olarak Türk Dünyası jeopolitiğinin enerji taşımacılığı açısından stratejik öneminin artması, bölgede küresel mücadeleyi artırmaktadır. TDT çerçevesinde bu coğrafyanın korunması açısından askeri-güvenlik işbirliği kurulmalıdır. Türk devletleri tarafından kurulmayacak askeri işbirliği ise bu coğrafyanın kaderinin başkaları tarafından belirlenmesine neden olabilir. Ancak askeri işbirliği konusunda üye devletler arasında farklı yaklaşımların olduğu gözlemlenmektedir.

"TDT+" formatı ne ifade ediyor?

Ortak kültür, dil, medeniyet ve köklere dayanan TDT, kurulduğu günden bugüne bölgede ve dünyada oluşan şartlara göre dönüşmeye başladı. TDT dönüştükçe ve kuvvetlendikçe teşkilata yönelik ilgi de arttı. Ancak teşkilata tam ve gözlemci üyelik yalnız ortak kültür, dil ve millet anlayışına göre şekillenmektedir. Bu nedenle de 2021 İstanbul Zirvesi'nde ek protokollerle Nahçıvan Anlaşması'nda küçük değişiklik yapıldı ve bir devletin üye olması için resmi dilinin Türkçe olması gerektiği eklendi. Ancak bu madde küresel sorunların çözümünde etkili olmayı hedefleyen teşkilatı kapalı bir teşkilata çevirebilirdi. Nitekim, 2021 İstanbul Zirvesi'nde "diyalog ortağı" ve "stratejik ortak" gibi yeni kavramlar geliştirildi ve üye de olmadan devletler de TDT ile yakın işbirliği içinde olabilirdi.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da sonuncu zirvede, TDT'nin içinde kapalı bir teşkilat olmaması ve üçüncü taraflarla işbirliği yapması gerektiğine vurgu yaptı. Gerçekten de eğer TDT küresel sorunların çözümünde aktif rol almak isterse, dünyayla işbirliğine açık olmalıdır. Bu bağlamda "TDT+" formatı, bölgesel örgütler ve devletlerle yeni işbirliği pencereleri açmaktadır.

Sonuç olarak kuvvetli bir TDT, yabancı güçlerin bölgeye girmesine engel olduğu gibi küresel enerji, gıda ve mal güvenliğine de çok büyük katkı sağlayacaktır. Bu işbirliği aynı zamanda ekonomik ve ticaretin bölgede canlanmasına da hizmet edecektir. Bu durum bölgede savaş ve risklerin önüne geçmek anlamına gelir. Bu noktada TDT kurulduğu günden itibaren rasyonel ve ileriye dönük adımlar atarak bu hedeflere hizmet ettiğini gösterdi. TDT, bir taraftan kendi içinde bütünleşmeyi ve kuvvetlenmeyi sürdürürken, diğer taraftan dış dünyayla işbirliğine açık olduğunu göstererek küresel aktör olma yolunda ilerlemektedir.

Trump'ın yeni nitelikli göçmen politikası ABD'nin geleceğini nasıl etkileyecek?

Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Soner Tauscher, ABD Başkanı Donald Trump'ın H1-B vizelerinin maliyetini artırma kararını ve bu adımın arka planını kaleme aldı.

...

Trump'ın 19 Eylül Cuma günü ülkesine yurt dışından nitelikli çalışanların gelmesine izin veren H1-B vizesinin birkaç bin dolarlık başvuru ücretini 100 bin dolara çıkarması, birçok küresel şirketin paniklemesine yol açmıştır. On binlerce H1-B vizesine sahip çalışanı olan Microsoft, Amazon ve Google gibi şirketler, aynı gece tüm personeline e-postayla yurt dışına çıkmamalarını, yurt dışında olanların ise 24 saat içinde ABD'ye gelmelerini salık vermiştir.

Oval Ofis'ten yapılan ilk açıklamalara bakıldığında, pazar gece yarısından sonra yurt dışında olan vize sahipleri ülkeye girebilmek için 100 bin dolarlık vizeye başvurmak durumunda kalacaklardı. Ancak iki gün sonra Trump'ın sözcüsü Karoline Leavitt'in sosyal medyada, yeni alınan kararın halihazırda H1-B vizesi sahiplerini kapsamadığı ve ülkeye sorunsuzca seyahat edebilecekleri, 100 bin dolarlık ücretin yeni başvurularda geçerli olacağı yönündeki açıklamaları şirketlerin ve çalışanların şimdilik rahatlamasını sağladı. Bu noktada iki gün içerisinde yabancı nitelikli iş gücünün yüzde 70'inden fazlasının istihdam edildiği bankacılık, teknoloji ve iletişim şirketlerinin hükümetin kararlarında yumuşama sağladığı anlaşılmaktadır. Ancak bu yumuşamaya rağmen Trump hükümetinin göçmen politikasındaki yön değişimi, nitelikli göçmenlerin durumunda da önemli değişimlerin yaşanacağını göstermektedir.

H1-B vizesi ve nitelikli göçmenler

H-1B vizesi, ABD'nin "uzmanlık gerektiren meslek" (specialty occupation) tanımına giren işlerde çalışmak isteyen nitelikli yabancılara verilen geçici (nonimmigrant) çalışma iznidir. 1990'da oluşturulan vize programına başvuru sınırı yıllık 65 bindir. Ayrıca, ABD'de lisansüstü eğitim görmüş mezunlar için 25 bin ek kontenjan bulunmaktadır. Bunun dışında kotadan muaf olan yükseköğretim kurumları, kar amacı gütmeyen kuruluşlar ve devlete bağlı araştırma kurumları da mevcuttur. Bu vize sayesinde özellikle teknoloji, sağlık sektörü, akademi ve küçük ölçekli şirketler ile start-uplar nitelikli iş gücüne hızlıca erişebilmektedir.

Göçmenlerin vizeye başvurabilmek için en az bir lisans derecesi göstermesi gerekirken, ABD'li şirketlerin de getirecekleri nitelikli göçmenle ulusal ekonominin ve ABD vatandaşlarının olumsuz etkilenmeyeceğini kanıtlamaları gerekmektedir. Üç yıllığına verilen vize bir üç yıl daha uzatılabilmektedir. Ancak Trump'ın yeni kararnamesiyle işveren her yeni dilekçede bir defaya mahsus olarak 100 bin dolar ödemek zorunda kalacak.

Onaylanan H1-B vize başvurularının sayısı 2000'de 178 bin 803, 2022'de 442 bin 425 ve 2024'te ise 399 bin 403'ü bulmuştur. 2023'te alınan vizelerin sahiplerinin yüzde 73'ü Hindistan ve yüzde 12'si Çin doğumludur. Nitelikli göçmenlerin istihdam edildiği şirketlere bakıldığında 2023 mali yılında Amazon 11 binden fazla H1-B vizesine sahip çalışanla birinci sırayı almaktadır. Onu 7 bin çalışanla 654Cognizant Technology, 7 bin 349 çalışanla Solutions Infosys, 6 bin 914 çalışanla Tata Consultancy Services, 5 bin 465 çalışanla Google ve 3 bin 821 çalışanla Apple gibi bilgi teknolojisi ve iş hizmetleri sunan şirketler takip etmektedir. Nitelikli göçmenler en çok New York (55.420), Washington (34.628), California (67.114), Chicago (20.171) metropol bölgelerinde istihdam edilmektedir. [1]

Hükümet yetkilileri vize uygulamasında yapılan yasal değişiklerin "gerçek" nitelikli göçü çekme, sistemin kötüye kullanımını engelleme ve yerli çalışanları koruma amacıyla gerçekleştirildiğini öne sürmektedir. Ayrıca, Trump'ın ABD ekonomisini yerlileştirmeye çalıştığı ve göçmen karşıtı bir politik çizgisi olduğu malumdur. Trump'ın ilk döneminde de ABD'nin güney sınırına duvar örülmesi, çoğunluğu Müslüman olan yedi ülke vatandaşının ülkeye girişinin engellenmesi, sığınmacıların Meksika'da bekletilmesi ve ailelerin çocuklarından ayrıştırılması gibi uygulamaları bulunmaktadır. Ocak 2025'te yeniden göreve başlayan Trump, benzer uygulamalarına devam etmektedir. H1-B vize uygulamasının revize edilmesini de bu bağlamda görmek mümkündür. Trump'ın H1-B vizesiyle ilgili almış olduğu ani karar hem ABD'nin en önemli teknoloji şirketlerini hem metropollerine dağılmış olan nitelikli göçmenleri ve onların ekonomiye getirdikleri katma değeri etkileyecektir.

Nitelikli göçmenler açısından etkiler

Yeni vize başvurusunda istenecek 100 bin dolarlık ücretin özellikle yeni mezunlar, giriş seviyesi teknik çalışanlar ve kaynakları sınırlı şirketler için önemli bir mali engel yaratacağı ortadadır. Küçük ölçekli şirketler mecbur kalmadıkça nitelikli göçmenlerin vizeleri için sponsor olmaktan kaçınmak durumunda kalacaklarından göçmenler rekabetin daha fazla olduğu büyük teknoloji şirketlerine yöneleceklerdir. ABD'de ortaya çıkacak bu sert rekabet, nitelikli göçmenlerin çalışmak için farklı göç rotalarına yönelmelerini beraberinde getirecektir. Özellikle İrlanda, Kanada, Avustralya, Körfez ülkeleri ve özellikle göç yasasını yeni reforme etmiş olan Almanya, nitelikli göçmenler için önemli cazibe merkezleri haline gelebilir.

Bunun yanında vize için bu kadar yüksek maliyetin işverenler tarafından üstlenilmesi, göçmen işçilerin işverenlerine bağımlılığını artıracaktır. Kendisini yüksek maliyetlerle ABD'ye getirmiş işverene karşı duyulan sorumluluk ve iş değiştirmenin maliyetli olması, iş güvencesi, iş değiştirme esnekliği ve sendikal haklara erişimi ciddi şekilde zayıflatabilir. Bu durum göçmen işçilerin istismar edilme riskini doğurucu yapısal eşitsizliklerin yerleşmesinin önünü açarken, zaten maddi olarak zorlanmayan expatları daha değerli hale getirecektir. Böylece mevcut küresel eşitsizlik, yeni kariyer hedefleyen nitelikli göçmenlerin aleyhine işlemeye devam edecektir. Uluslararası öğrenciler açısından da benzer durum söz konusudur. Mezuniyet sonrası H-1B vizesine erişimde zorlanacaklarını gördüklerinde, Kanada, Almanya veya Avustralya gibi ülkelerin eğitim sistemlerini tercih etmeye yönelecekler, böylece ABD'nin uluslararası öğrenci çekme kapasitesi giderek azalacaktır.

ABD ekonomisi ve toplumu açısından etkiler

Nitelikli göçmenler, bir ülkeye sağladıkları ekonomik katkının yanında getirdikleri özgün bakış açıları ve kültürleriyle toplumun yenilikçi kapasitesinin artmasını sağlamaktadır. Farklı ülkelerden gelen bireylerin bilgi birikimleri, problem çözme tarzları ve deneyim çeşitliliği, inovasyon ekosistemini de zenginleştirmektedir. H-1B vizesiyle çalışanların ve eşlerinin ABD'ye yılda yaklaşık 86 milyar dolar ekonomik katkı sağladığı ve 24 milyar dolar vergi ödedikleri düşünüldüğünde, göçmen sayılarındaki olası düşüşün doğrudan ABD ekonomisini, patent üretimini ve teknolojik inovasyon döngüsünü olumsuz etkileyeceği açıktır. Ayrıca göçmenler, aileleriyle birlikte konut, araç, tüketim malları ve hizmet sektörü harcamalarıyla yerel ekonomilere de katkıda bulunmaktadır. Bu katkılar sadece makroekonomik değil, aynı zamanda yerel istihdamı destekleyici etkiler doğurmaktadır.

Göçmenler, özellikle bilim ve teknoloji alanlarında özgünlük ve yenilik üretiminde kilit rol üstlenmektedir. Çeşitlenen araştırma grupları, farklı kültürel arka planlardan gelen uzmanların katkısıyla daha yaratıcı ve küresel sorunlara duyarlı çözümler yaratabilmektedir. Bu durum ABD'nin uzun yıllardır sürdürdüğü teknolojik liderliğin en önemli dayanaklarından birini oluşturur. Nitelikli göçmen istihdamının sınırlandırılması, uzun vadede ABD'nin küresel rekabet avantajını zayıflatma riski taşımaktadır.

Trump'ın "Amerikalıları" önceleyen popülist vurgusu, ABD'nin küresel cazibesinin azalmasına ve dışlanmaktan çekinen yetenekli göçmenlerin "Amerikan Rüyasını" tercih etmemesine yol açabilir.

Trump'ın ABD vizyonu: Geleceğin Amerika'sı?

ABD'nin son 25 yılda yaşadığı finans krizleri, girdiği savaşlarda nihai sonuçlara ulaşamaması, soğuk savaş sonrası ortaya çıkan çok kutupluluk ve küreselleşmenin getirdiği göç olgusu, seçmen tabanın önemli kısmında yabancı karşıtlığı ve içe kapanma isteği doğurmuştur. Trump, göçmen ve sol liberal ideoloji karşıtlığını, kullandığı popülist söylemlerle siyasetinin merkezine oturtmaktadır. Bu söylemde özellikle "Önce Amerika" sloganıyla yerli işçileri koruma, göçmen karşıtı tabanı konsolide etme ve küresel rekabetten ziyade ulusal iş gücüne yatırım yapma iddiası bulunmaktadır. Bu bağlamda Trump'ın göçmenlik politikaları ve özellikle nitelikli göçmenlere yönelik kısıtlamaları, sadece kısa vadeli bir siyasi tercih değil, aynı zamanda onun ABD'nin geleceğine dair vizyonunu da yansıtmaktadır. Bu vizyon, temelde milliyetçi, korumacı ve içe kapanmacı bir anlayışa dayanmaktadır.

Nitelikli göçmen işgücü yerine Amerikan vatandaşlarının istihdam edilmesi kısa vadede seçmen gruplarına güvence sunmakla beraber, uzun vadede küresel ölçekteki yetenek rekabetinde ABD'nin diğer ülkelerin gerisinde kalmasına neden olabilir. Özellikle dünya genelinde Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik (STEM) alanlarında yetenek açığının ciddi boyutlara ulaştığı bilinirken, göçmen emeğini sınırlamak ABD'nin kendi dinamik ihtiyaçlarıyla çelişmektedir.

Donald Trump, ABD'nin dışa bağımlılığını azaltıp sanayinin yeniden canlanmasını arzulamakta, düşük maliyetli yabancı iş gücü yerine yerli işçilerin istihdam edilmesi ve şirketlerin üretimlerini ABD'ye geri getirmelerini hedeflemektedir. Ancak bir yandan teknoloji liderliği hedeflenirken, diğer yandan inovasyonun gerektirdiği uluslararası işbirliğinin sınırlandırılması bir paradoks oluşturmaktadır. Çünkü ABD'nin bugünkü teknoloji altyapısının önemli kısmı, yabancı uzmanların emek gücüne dayanmaktadır. Trump'ın vizyonu, milliyetçi kalkınma ve teknoloji yatırımı odaklı bir ABD olmakla beraber dışa kapalı bir inovasyon stratejisi uzun vadede sürdürülebilir olmayacaktır.

Trump'ın vizyonu, ABD'yi yeniden "büyük" yapma iddiası, küresel yetenekleri çekmek yerine ulusal kaynakları seferber etmeyi ön plana çıkarmaktadır. "Amerikan Rüyası" artık göçmenlerin erişebileceği küresel umut değil, daha çok Amerikan vatandaşlarının ayrıcalığına dönüştürülmüş bir olgu haline gelecektir. Oysa tarihsel olarak ABD'nin cazibesi, dünyanın dört bir yanından gelen göçmenlere fırsat sunabilme kapasitesinden kaynaklanmaktaydı. Ancak içe kapanmacı yaklaşım, ABD'nin uzun süredir sahip olduğu kültürel çekim, yenilikçilik, akademik cazibe gibi yumuşak güç unsurlarını ciddi şekilde zayıflatacaktır. Bu durum nitelikli göçmenlerin Kanada, Almanya, Güney Kore gibi diğer gelişmiş ekonomilere yönelmelerini doğuracaktır.

Trump'ın çizdiği "geleceğin Amerika'sı", kendi içinde çelişkili ve sürdürülemez bir yapı taşımaktadır. Trump, bir yandan nitelikli iş gücüne sınırlamalar getirirken, aynı gün üzerinde kendi resmiyle Özgürlük Anıtı bulunan ve ismine "Gold Card" adını verdiği yeni bir ikamet izni programını duyurmuştur. Buna göre, yabancılar 1 milyon dolar karşılığında ABD'de kalıcı ikamet iznine sahip olacaklardır. H1-B vize başvuru ücretinin 100 bin dolara çıkarılması ve 1 milyon dolarla ikamet ve vatandaşlık erişiminin önünün açılması, geleneksel göçmenlik sistemlerinin etik ve demokratik ilkeleriyle ciddi şekilde çatıştığı gibi Trump'ın Amerikalıları mı yoksa yüksek servet sahiplerini mi öncelediği sorusunu da gündeme getirmektedir. Geleceğin Amerika'sı, Trump'ın tahayyül ettiği gibi kapalı, milliyetçi ve güvenlik merkezli bir ülke mi olacak, yoksa geleneğinde olduğu gibi açık, yenilikçi ve göçmenlerle güçlenen bir ülke mi kalacak? Bu sorunun cevabı, ABD'nin küresel konumunu da belirleyecektir.

[1] PEW Research Center

İsrail'in Gazze anlatısı çöktü: Hiçbir şey 7 Ekim'de başlamadı

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Gazze'de yaşanan soykırımın ve işgalin tarihi arka planını kaleme aldı.

Aksa Tufanı'nın ardından başlayan İsrail'in şiddet, soykırım ve işgal planı üçüncü yılına girerken, bu sürecin gerçekten 7 Ekim 2023'te mi başladığı sorusu ister istemez akıllara geliyor. Hadiselerin henüz yeni başladığı ilk hafta görüştüğüm bir Filistinli A.A. şöyle diyordu:

"Şiddet ve baskı rejimine maruz kalan ve yurtlarında İsrail işgalini yaşayan Filistinliler, defalarca hüsrana uğratıldılar. Haklarını aramak için yaptıkları tamamen medeni ve barışçıl eylemleri terör kategorisine alındı. Uluslararası toplum, her seferinde iki devletli çözüm vadederek onları aldatıp İsrail zulmüyle baş başa bıraktı. Bu durumda ne bekleniyordu? İnsanlığın çıbanbaşı olmuş, hastalıklı bir zihniyetin uygulayıcısı olan İsrail'e boyun mu eğmeliydiler? Aşağılanmayı kabul edip atalarından miras aldıkları mülklerin işgal edilmesini ve hatta nefes almayı İsrail'in iradesine bırakıp boyun mu eğmeliydiler? 20. yüzyılın başından beri yaşananlar bir yana 1948'den sonra kendilerini 'insan bile kabul etmeyen' bir anlayışın haklarında verecekleri ölüm hükmünü mü beklemeliydiler?"

Bu sözler ilk bakışta heyecanla söylenmiş gibi dursa da esasında bölgede üç çeyrek asırdan fazla süren ve Filistinlileri onursuzlaştırıp yok etmeyi amaçlayan bir süreci anlatıyor. Siyonizmin ortaya çıkışı ve İsrailli tarihçi Ilan Pappe'nin ifadesiyle "Atlantik'in iki yakasında pazarlanması", ardından siyonist haydutların Filistin topraklarına yerleşmesi üzerine bugüne kadar pek çok şey yazılmıştır.

Bunların tekrarından uzaklaşarak 7 Ekim öncesi sadece Gazze kronolojisine bakılacak olsa bile şiddet, mülksüzleştirme, yerinden etme, işgal, hatta ölümden başka bir şey görülmeyecektir. Başka bir ifadeyle 1948'den beri Filistinliler, kendi yurtlarında onurlu direniş ile ölümden birini tercih etmekle karşı karşıya bırakılmışlardır.

İşgal ve soykırım 7 Ekim'de başlamadı

Gazze halkının büyük bölümü 1948 işgalinde yerinden yurdundan edilip bölgeye yerleşmek zorunda kalan iç mültecilerden oluşmaktaydı. Dedeler ve babalar daha önce ektikleri toprakları, diktikleri zeytin ve limon ağaçlarını evlerinin damlarına çıkarak uzaktan seyretmeye mahkum edilmişti. Gazze'de doğan çocuklar çok yakınlarında olmasına rağmen erişilmez olan ata topraklarının destansı anlatımlarıyla büyümüşlerdi. Ancak en azından bir müddet işgal korkusundan uzak Mısır idaresinde geleceğe umut besleyerek ve bir gün Filistin devletini kurma hayalini kurarak yaşamışlardı.

1967'deki "Altı Gün Savaşı"ndan sonra şartlar değişmeye başladı. Büyük İsrail hayali kuran siyonistler öncelikle kendileri için stratejik önemi olan, boşalttıkları ve halkını başka yerlere sürdükleri Necef Çölü'nün yanı başında uzanan Gazze Şeridi'ne göz diktiler. İsrail aldığı uluslararası destekle Doğu Kudüs ve Batı Şeria gibi Gazze'yi de etkisi altına almak için her türlü sınırlamaları koydu, baskı ve şiddet uyguladı.

Kudüs'e hastaneye gitmesi gereken insanları izin vermeyerek veya kasıtlı şekilde sıraya koyup ölüme mahkum etti. Özellikle 1970'lerden sonra bir taraftan Gazze'yi demir, çelik ve beton duvarlarla açık hava hapishanesine dönüştürmeyi planlarken, halkın tamamını terörize ederek sözde kendi kirli siyasetinin meşruiyetini hazırladı. Nitekim 1987 yılında Birinci İntifada'nın Gazzelilerin önderliğinde başlamasının en önemli nedeni, uzun zamandır yaşadıkları baskı ve şiddet olsa gerektir. Uyguladığı ablukayla yetinmeyen İsrail, hiçbir zaman Yahudi nüfusunun olmadığı Gazze'nin güneyindeki Han Yunus ve Refah bölgelerindeki 40'tan fazla Filistin köyünü tahrip ederek Yahudi yerleşimcilere açtı.

Genel olarak Filistinliler, özel olarak Gazzeliler, uluslararası toplum tarafından da ihmal edildi, hatta görmemezlikten gelindi. 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşması ile bir umut doğmuş olsa bile uzun sürmedi. İdaresi Filistin yönetimine verilirken, Gazze Şeridi'ne de sınırlı otonomi tanındı. Ancak bu durumdan İsrail daha fazla istifade etti. Filistin yönetiminin muktedir olamayışı da İsrail'in önünü açtı ve Gazze 2005 yılına kadar fiilen ve doğrudan baskıcı İsrail rejimiyle muhatap oldu. Uyguladığı şiddet ve baskılar uluslararası raporlara da işlenmesine rağmen ne Birleşmiş Milletler (BM) ne de uluslararası toplum bir çare üretmedi. İsrail, her ne kadar anlaşmalar gereği bölgeye yerleştirdiği 1700 Yahudi aile ile 166 devlet çiftliğini tahliye ettiyse de eskiden beri planlarını yaptığı beton ve çelik duvarları yükseltmeye başladı. Bu şartlar altında doğan Hamas, hisar içinde kalan halkın tek umudu ve hukuki temsilcisi oldu. Ancak İsrail, siyonist lobilerin gücünü kullanarak Hamas'ı terör listelerine aldırdı.

Bu durumda Filistinli dostumun sorusu bir kere daha akla gelmiyor mu? Ablukaya alınan, nefes alması bile sayıya bağlanan, tüketecekleri gıdanın hesabı yapılan ve dünyayla irtibatı kesilmiş Gazze halkı ve onun temsilcileri nasıl davranmalıydı? Aslında İsrail'in savaş suçu işlediği 7 Ekim 2023'ten çok önce BM Goldstone Komisyonu raporuyla tescillenmişti. Komisyon, 2008-2009 Gazze savaşını araştırırken "Gazze çatışması sırasında işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlara ilişkin güçlü kanıtlar" ortaya koyarak İsrail'in cezasızlığının sona ermesi çağrısında bulunmuştu. Ancak maalesef bu rapordaki tespitler göz ardı edilerek, Gazze halkı yine İsrail'in keyfi uygulamasına maruz kaldı. Onları baskı, şiddet, tehcir, açlık ve hastalığa mahkum edip ortadan kaldırma planlarıyla karşı karşıya bıraktı. Nitekim 2014'te yaşanan savaş da bunun bir neticesi ve bir nefes alma arayışıydı.

Tüm bunlar göz önüne alındığında yüz binlerce Gazzeli çocuk, kadın, yaşlı, hasta, öğrenci, sağlıkçı ve gazetecinin öldürülmesini, yaralanmasını ve enkaz altında bırakılmasını, yani insanlık suçu olan soykırımı, 7 Ekim 2023'ten başlatmak mümkün mü?

Yom Kippur'dan Aksa Tufanı'na: 1973 savaşı bugüne nasıl ayna olur?

Orta Doğu uzmanı, yazar ve mütercim Zahide Tuba Kor, 1973 Yom Kippur Savaşı'nı, savaşın Filistin'e yansımalarını ve bu savaştan sonra İsrail'in yerleşimci işgalci hedeflerinin nasıl arttığını kaleme aldı.

...

Bundan yarım yüzyıl evvel Filistin'le ilgili olmadığı halde kaderini doğrudan etkileyen ve 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonuna metot bakımından ilham kaynağı olan bir savaş yaşandı: 1973 Yom Kippur (Kefaret Günü) veya Ekim Savaşı. Bu savaş mevcut, müstakbel seyri ve neticeleri itibarıyla günümüzle bolca benzerlikler taşıyor.

Mısır ve Suriye, 1967’de altı günde topraklarını üç kat genişletmenin kibri ve öz güveniyle işgal toprakları üzerinde hiçbir müzakereye yanaşmayan İsrail’i masaya çekebilmek için Yahudilerin en kutsal gününde (aynı zamanda Ramazan’dı) sürpriz ve sınırlı bir savaş açtılar. İlk başta İsrail ordusunu mevzilerinden püskürttüler. Ancak ABD, tarihin o güne kadarki en büyük hava koridorunu kurup İsrail’e silah ve gıda dahil her türlü ihtiyacını yolladı. Bu sayede bir hafta sonra toparlanan İsrail ordusu, bir karşı saldırıyla çekildiği yerleri geri alıp Mısır ve Suriye toprakları içinde ilerledi. Soğuk Savaş şartlarında süper güçler ABD ve SSCB’nin devreye girmesiyle savaş, net bir galibi olmadan yirmi günde bitirildi.

1973 Savaşı İsrail'in yenilmezlik efsanesine darbe vurdu

1973 Savaşı İsrail’de deprem etkisi yaptı. Araplar ilk kez güce başvurup kısmi başarı elde etmiş ve İsraillilerin onsuz yaşayamayacağı öz güvenine, caydırıcılığına ve yenilmezlik mitine darbe vurmuştu. Savaşın üçüncü gününde Maariv gazetesi başyazısı, adeta 7 Ekim sonrası İsrail ordusunun yapmaya çalıştığı şeyi talep ediyordu: “Karşı saldırımız Arapların kolektif bilinçlerinde ulusal bir travmaya yol açacak şekilde şiddetli, yıkıcı, acımasız ve gaddarca olmalı. Arapların Yom Kippur macerası onlara öylesine pahalıya mâl olmalı ki bu türden bir maceraya bir daha girişmeleri halinde korkuyla titresinler. Aklın sınırlarını aşan öyle bir darbe indirmeliyiz ki Arapların kendilerini koruma güdüsü İsrail’in varlığını kabul etmelerine yol açsın.”

Savaşta ilk kez birçok İsrail askeri esir alınıp aşağılanırken 2 bin 700’ü de öldürüldü. Bu, düşmanı karşısında ezici zaferlere alışmış İsrail ordusu, yönetimi ve halkı için travma oldu. 1973 Savaşı, İsrail’i sadece askeri değil psikolojik, ideolojik, diplomatik ve ekonomik bakımdan da sarstı. Ordu ve siyaset karıştı. Halk sivil ve askeri otoritelere ateş püskürdü. Kurucu Avrupa kökenli Yahudiler (Aşkenazi) ile Doğulu Yahudiler (Sefaratlar ve Mizrahiler) arasında sosyal çatışmalar yoğunlaştı. İsrail’e göç azaldı. Ekonomi öylesine darbe aldı ki ağır kemer sıkma önlemlerine başvuruldu. Ancak İsrail ileriki yıllarda ABD desteğiyle toparlanacaktı. İsrail'e gelen Amerikan yardımı 1968’de 77 milyon dolarken 1975’te 1 milyar doları aştı. İsrail Mısır’la barıştan bu yana ise her yıl 2 ila 3 milyar dolarlık yardım alıyor. Kısacası bu savaş İsrail’e ne denli dışa bağımlı olduğunu gösterdi.

1973 Savaşı İsrail siyasetini vurdu. Arap ordularının hareketliliğini önceden fark edemeyip savaşa hazırlıksız yakalanan ve ülkeyi "ulusal felakete" sürüklediği düşünülen Başbakan Golda Meir 1974’te istifa etti. Yerine 1967 Savaşı’nın muzaffer genelkurmay başkanı İzak Rabin geçti. Ancak asıl şok, 1977 seçimleriyle geldi. Bu, alt sınıf sayılan Sefarad ve Mizrahi Yahudilerinin Aşkenazi elite karşı bir isyanı olup tarihe “İsrail’in deprem seçimleri” olarak geçti. 29 yıl ülkeyi yöneten İşçi Partisi ilk kez yenilirken Siyonizmin fanatik ve yayılmacı kanadı olan revizyonistlerin Likud’u hükümeti kurdu. Bu aşırı milliyetçi sağ kanat, 1980’ler ve 2000’lerde İsrail siyasetine damga vuracaktı. İşçi Partisi’nin bir yandan etnik temizlik uygulayıp diğer yandan Batılı söylemlerle dünyayı aldatma politikasını bırakan ve dünyanın tepkisini umursamayan Likud döneminde İsrail’de militanlaşma ve aşırılıklar arttığı halde ABD, politikalarını gözden geçirmeyecekti. Çünkü Hristiyanlığın siyasallaştığı 1980’lerde Cumhuriyetçi Ronald Reagan’la birlikte İsrail’i korumayı dini vecibe sayan Evanjelikler iktidara taşınacaktı.

Yom Kippur Filistin'i dünya gündemine taşıdı

Bu savaşta ABD’nin İsrail ordusuna hava köprüsüyle tam desteğine tepki olarak Arapların ilk ve son kez petrolü bir koz olarak kullanması sayesinde Filistin dünya gündemine oturdu. Birçok devlet Filistin politikasını gözden geçirdi. Bu sayede Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 1974’te Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler'de (BM) Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı, hatta FKÖ’ye BM’de “gözlemci örgüt” statüsü verildi. BM’de dengelerin aleyhine değiştiği İsrail, dünyada ürkütücü bir diplomatik yalnızlık yaşadı ve tek gerçek dostunun ABD olduğunu gördü. Siyonizmin ve İsrail’in geleceği hakkında derin endişeler ortaya çıktı. Araplar ve Filistinliler gelişmelerin İsrail aleyhine dönmesini kalıcı zannetti. Hatta Siyonizm zirvesine 1967’de ulaştı; 1973, Siyonist gerilemenin başlangıcıdır diye yazılıp çizildi. Ancak İsrail’in Mısır’la barışı bu gidişata darbe vuracaktı.

Orta Doğu'da Mısırsız savaş Suriyesiz barış olmaz söylemi

1973 Savaşı Ortadoğu’daki güç dengelerini değiştirdi; sonuçta bölgede Mısırsız savaş, Suriyesiz barış olmaz denklemini ortaya çıkacaktı. İşçi Partisi hükümetleri müzakereleri oyalarken ülkenin ilk revizyonist Başbakanı Menahem Begin, neden 1979'da Mısır’la barışıp "vadedilmiş" topraklar olan Sina'dan çekildi? En güçlü Arap ülkesiyle barışıp hem Arap ordularıyla birkaç cephede savaşma ihtimalini sona erdirdi hem kapsamlı bir bölgesel barışı engelledi hem de barış görüntüsü altında İsrail’i dünyadaki dışlanmışlıktan kurtardı.

30 yıl evvel Filistin Mandası’nın baş teröristi olan Irgun çetesi lideri Begin, 1978’de Mısır lideriyle birlikte Nobel Barış Ödülü aldı. Sina’dan çekilirken Gazze ve Batı Şeria’da işgali ilhaksız kalıcılaştırma, Kudüs’ü daha fazla Yahudileştirme, 1980’de Suriye ve Golan’ı ilhak ve 1982’de Lübnan’ı işgal imkanına kavuştu ve bölgedeki tartışmasız gücünü yeniden kazandı. İsrail bir daha herhangi bir düzenli Arap ordusuyla savaşmayacak; 1980’lerden itibaren Hamas, Hizbullah gibi örgütlerle mücadele devri başlayacaktı. Ahde vefası olmayan İsrail bir anlaşmaya uyuyorsa mutlaka çok daha büyük kazanımlar elde edeceğindendir. Mısır bunun tipik örneğidir ancak İsrail'in bu anlaşmaya uyması da öyle kolay olmadı.

1977 ve sonrası: İsrail’in yerleşimci işgali genişledi

1973 Savaşı, Filistin uğruna değildi ama onlara yaramıştı. Ancak 1979'da imzalanan Mısır-İsrail barışı ise Filistinlilere darbe vurdu. Mısır, barışa tepkileri dindirme amaçlı Filistinlilerin gıyabında İsrail’le göstermelik bir “Orta Doğu’da Barış İçin Çerçeve Anlaşması” hazırladı ve İsrail Başbakanı Begin ve ABD’ye Filistin “özerkliği/öz yönetimi” planını onaylattı. Buna göre resmen ilhak olmadan işgal altındaki bütün topraklar İsrail’in elinde kalacak; askeri üsler yerinde duracak, yerleşimler genişleyecek, Yahudi göçü ve ekonomik hegemonya sürecek; sadece sivil idare yükü yerel halkın veya kısmen Ürdün’ün elinde olacaktı. İşgal böylelikle fiilen meşruiyet kazandı.

1967 Savaşı’nda altı günde kazanılan mutlak zaferle İsrail’de dini Siyonizm ve apokaliptik-mesihçi beklentiler, revizyonist Siyonist akımla birlikte yükselişe geçmişti. Bu çevrelerin 1977’de iktidar olmasıyla yerleşimci hareketi, özellikle Guş Emunim (İnananların Birliği) güçlendi. 1967’de İşçi Partisi iktidarında daha ziyade güvenlik ve stratejik gerekçelerle ve -Kudüs’tekiler hariç- çoğu Filistinlilerin yaşadığı yerlerden uzakta kurulmaya başlanan Yahudi yerleşimleri, Likud iktidarıyla birlikte dini-tarihi iddialara dayandırılarak her yere yayıldı. Hatta yerleşimci işgalciler Filistinlilerin hayat alanlarının ortasına yerleşmek için kaba güce, ekonomik engellemelere ve yarı hukuki gerekçelere başvurdular.

Mısır’la Camp David Anlaşmaları’nın imzalanmasından bir ay sonra Ekim 1978’de Guş Emunim’in öncülük ettiği yerleşim stratejileri, Dünya Siyonist Örgütü’nün resmi manifestosuna Drobles Planı olarak yansıdı. Buna göre, işgal topraklarında yerleşim merkezleri kurmak bir güvenlik ve hak meselesiydi; bir an evvel mümkün olan azami Arap toprağı ele geçirilmeliydi. Bu, Begin’in ABD’ye sunduğu Filistin “özerkliği/öz yönetimi” planıyla çelişiyor gibiydi. "Dahiyane bir içtihatla" özerkliğin topraklara değil, sadece üzerinde yaşayan Arap nüfusa uygulanacağı duyuruldu. Batı Şeria’daki bütün kamu ve işlenmeyen boş arazilerin ele geçirilmesi için harekete geçildi. Daha fazlası için kamu yararından yol inşasına kadar her türlü kılıfa başvuruldu. Sonuçta Mısır Sina’sına ve ekonomik kaynaklarına kavuşurken Batı Şeria’nın yüzde 55 veya 60’lık toprağı İsrail’in eline geçti.

Liberal ekonomi politikası benimseyen Begin yönetimi, özel müteahhitleri "Büyük İsrail'in" inşası için teşvik etti. Ordu kamu arazilerine el koyup kâr peşinde koşan girişimcilere bu toprakları değerinin yüzde 5’i fiyatla satıyordu. Bu sayede Likud’un seçmen kitlesi orta veya alt sınıflar Batı Şeria ve Gazze’de üçte bir, hatta dörtte bir fiyata ev sahibi olabiliyordu. Güvenlik açısından riskli bölgeler diye burada kurulan işlerde vergi muafiyeti getirildi. Bu şekilde Batı Şeria’da yaşayan İsraillilerin sayısı 1977’de 3 binken 1981’de 21 bini ve 1986’da 100 bini buldu.

Likud döneminde dindar milliyetçi yerleşimcilere hem silah hem de özgürce hareket izni verildi. Onlar da kendilerini yasaların üzerinde saydı ve Filistinlilere saldırıp hayatlarını cehenneme çevirerek göçe zorlama yöntemini benimsedi. Arap karşıtı ırkçılığın ve Yahudi mesihçiliğin karışımı dini propagandalar buralarda yayıldı. Bazıları devlet içinde devlete dönüştü ve devletin laik karakterine de meydan okudu.

1973 Savaşı sonrası şekillenen İsrail ve onun Filistin politikaları, 21. yüzyıl Filistin ve İsrail’i üzerinde belirleyici olmuştur. Tam yarım yüzyıl arayla başlayan Yom Kippur Savaşı ile 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu ve akabindeki Gazze soykırımı süre ve vahşet bakımından çok farklı olmakla birlikte, upuzun bir benzerlikler listesine de sahip. Gazze’de ateşkes ümitlerinin belirdiği bu dönemde gidişatı kestirebilmek için, 1973 Savaşı sonrası ateşkes ve zorlu barış sürecini iyi bilmek gerekir.

Kaynakça:

David Hirst, Silah ve Zeytin Dalı: Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri, İyidüşün Yayınları.

Avi Shlaim, Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası, Küre Yayınları.

Ilan Pappe, Yeryüzünün En Büyük Hapishanesi: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi, Küre Yayınları.

William Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Yayınları.

[Zahide Tuba Kor, Orta Doğu uzmanı, yazar ve mütercimdir.]

Suriye'de Parlamento seçimleri yapıldı: Sonuçlar ne söylüyor?

Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi Türkçe Araştırmaları Direktörü Ömer Özkızılcık, Suriye’de gerçekleştirilen Parlamento seçimlerinin perde arkasını kaleme aldı.

...

Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye'de ilk defa özgür bir seçim gerçekleştirildi. Seçim, Türkiye’de olduğu gibi doğrudan geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşmedi ve halk delegeleri üzerinden dolaylı yapıldı. Yapılan bu seçimde, Suriye’nin yeni anayasasını hazırlayacak ve Suriye’nin siyasi kaderini belirleyecek 210 kişilik meclisin 127 vekili seçildi. Meclisin geri kalan 3’te biri ise Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara tarafından atanacak. Ayrıca Süveyda ve Fırat’ın doğusunun Suriye hükümeti kontrolünde olmaması sebebiyle, o bölgelerde seçimler yapılamadı ve belirsiz bir ileri tarihe ertelendi. Bu bölgelerin 13 vekilinin sandalyeleri ise boş kalacak.

Suriye’de seçimler neden dolaylı yapılmak zorundaydı?

Suriye’deki meclis seçimlerini doğru anlamak için önce Suriye’deki mevcut fiili durumu iyi anlamak gerekiyor. Neredeyse 14 yıllık bir savaşın ardından, Suriye’de ciddi sorunlar ve eksiklikler bulunuyor. Bu eksikliklerden birisi de nüfus kayıtlarının olmaması, eksik olması veya yanlış olmasıdır. Suriye’de yaşayan insanların birçoğunun kimliği, pasaportu veya nüfus kaydı bulunmuyor, nüfus kaydı bulunanların da bilgileri doğru olmama riski taşıyor. Nitekim rüşvetle iş yapan Esed rejimi, kayıtlarda doğru bilgiye dikkat etmiyordu. Birçok Suriyeli aile, akrabalarının devrime katılması sebebiyle yanlış bilgilerle nüfus kayıt işlemleri yapıyordu.

Buna ilaveten Suriye’nin İdlib bölgesinde yaşayan insanların kimlikleri ve nüfus kayıtlarıyla, rejim bölgesinde yaşayan insanların kimlikleri ve nüfus kayıt sistemleri hala tam manasıyla sisteme entegre edilemedi. Buna ek olarak, Fırat Kalkanı Harekatı (FKH), Zeytin Dalı harekatı (ZDH) ve Barış Pınarı Harekatı (BPH) bölgelerinde yaşayan insanların kimlikleri yapısal olarak Suriye kimlik sistemine uygun değil. Bu kimlikler zamanında tasarlanırken, Türk sistemine uyumlu şekilde hazırlandığı için uyumsuzluk yaşanıyor.

Ayrıca Şam, SDG/YPG terör örgütünün kontrol ettiği bölgelerdeki kimlik ve nüfus kayıt sistemine erişemiyor. Tüm bu sorunlara ek olarak, Lübnan, Ürdün, Türkiye ve Avrupa’da olan Suriyeli mülteciler ve sığınmacıların kayıtları da Şam’da bulunmuyor. Bunlara ek olarak, Türkiye ve Avrupa’nın aksine, Lübnan ve Ürdün’ün devlet olarak kayıt sistemlerin ciddi eksiklikleri var ve birçok Suriyeli sistemde kayıtlı değil. Suriye’de yaşayan insanların ikamet bilgileri ve seçim sandık kayıtlarından ise bahsetmeye bile gerek yok. Birleşmiş Milletler'e (BM) göre Esed devrildiğinden beri 3 milyonun üzerinde insan evlerine geri döndü, ama kim nereye döndüğü konusunda bir bilgi yok. Seçimlerin diğer bir vazgeçilmez unsuru da siyasi faaliyetler ve siyasi partilerdir.

Esed döneminde yürürlükte olan siyasi partiler yasası, sadece Baas Partisi ile onunla iltisaklı tabela partilerinin faaliyet göstermesine olanak tanıyordu. Bu durum, ülkede fiili olarak tek parti sisteminin oluşmasına yol açtı. Yeni siyasi partilerin kurulabilmesi için mevcut yasanın değiştirilmesi, dolayısıyla yeni bir siyasi partiler yasasının çıkarılması gerekiyor. Ancak, bu yasayı çıkarabilecek bir meclis henüz oluşturulamadı. Dolayısıyla, düzenli ve çok partili seçimlerin yapılması henüz mümkün değil. Bu nedenle, dün de halk temsilcileri aracılığıyla dolaylı bir seçim sistemi tercih edildi.

Seçimler nasıl yapıldı?

Suriye Cumhurbaşkanı Şara bir Yüksek Seçim Komitesi (YSK) atadı. YSK, Suriye’nin 2011 nüfus sayım rakamlarını baz alarak, Suriye genelinde seçim bölgeleri oluşturdu. Akabinde YSK üyeleri her seçim bölgesi için en az 3 yerel komite üyesi atadı, Şam ve Halep gibi yüksek nüfuslu seçim bölgelerinde ise bu sayı altı veya dokuza çıktı.

Her üç yerel komite üyesi, YSK tarafından belirlenen 17 şeffaf kritere göre başvuran adaylar arasından, kendi seçim bölgesi için 150 delege seçti. Daha sonra, milletvekili adayları bu 150 delege arasından belirlendi. Pazar günü yapılan seçimlerde, her seçim bölgesinde ayrı ayrı oylama yapıldı ve milletvekili adayları arasından yeni geçici Suriye Meclisi üyeleri seçildi. Bu süreçte, seçim sürecini izlemek üzere bazı uluslararası diplomatik gözlemciler de görev yaptı.

Seçim sonuçları ne söylüyor?

Suriye’de düzenlenen bu seçimlere yönelik en büyük eleştiri Ahmed Şara’nın rolüne ilişkin oldu. Nitekim meclisin 3’te birini kendisi atarken, geriye kalan 3’te ikisinin seçilme süreci ise Şara tarafından atanan YSK aracılığıyla organize edilecekti. Daha ilk andan itibaren atanan YSK üyelerinin profili özgür seçimlerin olacağını işaret ediyordu. Nitekim YSK üyeleri hem çoğulcu hem de katılımcı bir profil çiziyor hem de YSK üyeleri arasında Bedir Camus ve Enes Abde gibi Ahmed Şara ile farklı siyasi kamplarda bulunan kişiler çoğunluğu oluşturuyordu.

Yapılan seçim sonuçlarına bakıldığında ise çok bariz bir durum öne çıktı. Esed’in devrilmesinden önce Heyet Tahrir Şam (HTŞ) saflarında bulunan figürlerin meclis içerisinde görece küçük bir azınlık olduğu görüldü. Seçim sonuçlarında ise öne çıkan isimler eskiden ‘ılımlı muhalefet’ olarak isimlendiren kişiler ve sivil toplum üyeleri oldu.

Seçim sonuçlarına yakından bakıldığında, zamanında HTŞ tarafından hapse atılan Mazen Gazal gibi bir figürün İdlib’teki Taftanaz gibi bir bölgeden seçilmesi dikkat çekiyor. Nitekim HTŞ’nin güçlü olduğu bir bölgede dahi böyle bir figürün seçilebilmesi, seçim süreçlerin atmosferine dair ciddi ipuçları taşıyor.

Yine benzer bir şekilde Humus’taki seçim bölgesinde seçilen altı milletvekilinden birisinin Kenan Nahhas olması dikkat çekiyor. Nitekim Kenan Nahhas özellikle 2017-2021 yılları arasında belki de Ahmed Şara’nın en büyük rakibi konumundaydı.

Seçim süreçlerin özgür ve serbest bir ortamda gerçekleştiğine dair diğer bir emare ise Adnan el Musalama’nın Dera bölgesinden seçilmiş olmasıdır. Musalama, Rusya ile Dera’daki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), grupları arasındaki ‘uzlaşı anlaşmalarını’ müzakere eden heyetin önde gelen figürlerindendi ve devrime ihanet etmiş kişiler arasında sayılmaktaydı. Beşar Esed’in memleketi Kardaha’dan ise Fayız Osman seçildi. Osman rejim döneminde Esed rejimi saflarında görev almış, fakat sonrasında Nusayriler arasında Esed rejimine muhalif bir siyasi oluşum kurmuştu.

Türkmenler ve Kürtler

Türkiye için seçim sonuçlarında dikkati çekici diğer bir unsur ise etnik bağların Suriye’ye uzandığı Türkmenlerin ve Kürtlerin meclisteki temsilidir. Bu bağlamda Suriyeli Kürtlerin yoğun yaşadığı dört bölgenin üçü SDG/YPG’nin kontrol ettiği bölgelerde kalmaktadır. Afrin hariç diğer üç bölge seçim sürecine dahil olmamıştır. Ancak Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Halep’in Afrin bölgesinden seçilen üç milletvekili adayın üçü de Kürtlerden seçilmiştir.

Seçilen vekiller Muhammed Sido, Rankin Abdo ve Şeyh Said Zade olmuştur. Söz konusu bu üç ismin ortak özelliği Suriye Kürt Ulusal Konseyi'ne (ENKS) yakın olmalarıdır. Birde Halep’in Safire bölgesinden Ömer Hamdo Garibo meclise seçilmiştir. Bu ismin bağımsız bir figür olduğu ifade edilmektedir. Seçimlerde, PKK’nın Suriye kolu PYD ile iltisaklı olan hiç kimse seçilmemiştir.

Suriyeli Türkmenlerden ise Halep’in kuzeyindeki El Bab’tan Suriye Türkmen Dernekler Federasyonu Başkanı Tarık Sülo Cevizci, Lazkiye seçim bölgesinde ise Türkmen Dağı’nda savaşmış ve İslam Dağı Taburu grubunun kurucusu Türkmen komutan Samir Karaali milletvekili olmuştur.

Son olarak, Halep’teki seçim bölgesinde en çok oyu alanlar sıralamasında ikinci olan Türkmen Mehid İsa milletvekilliği kazanan isimlerden olmuştur. Halep üzerinden meclise giren Mustafa Mahmud’un da Türkmen olduğu aktarılmaktadır. Ayrıca Humus bölgesinde Türkmen Muhammed Velid Bekir'in de milletvekilliğini kazanan isimlerden biri olması dikkat çekicidir.

[Ömer Özkızılcık, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Türkçe Araştırmaları Direktörüdür.]

Bişkek'ten Gebele'ye: Türk devletlerinin başarıları ve geleceğe bakış

Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Genel Sekreteri Büyükelçi Kubanıçbek Ömüraliyev, TDT’nin kuruluş yıl dönümünde teşkilatın bugüne kadar kaydettiği ilerlemeyi ve geleceğe dair vizyonunu kaleme aldı.

...

Türk Devletleri Teşkilatımızın (TDT) temelinin atıldığı 3 Ekim münasebetiyle, tarihi Nahçıvan Anlaşması’nın 16. yıl dönümünü idrak ederek Türk Devletleri İşbirliği Günü’nü kutluyoruz. Bugün yalnızca kurumsal başarılarımızı değil, aynı zamanda Türk halklarının süregelen birlik, beraberlik ve kardeşliğini de kutluyoruz. TDT geçtiğimiz 16 içerisinde kapsamlı bir işbirliği platformuna dönüşmüştür. Başlangıçta birkaç öncelikli alanda işbirliğine odaklanan TDT, bugün siyasetten ticarete, ulaştırmadan enerjiye, dijitalleşmeden yeşil ekonomiye, sağlıktan eğitime, gençlikten uzaya kadar 40 farklı alanı kapsar hale gelmiştir.

Bu ilerleme, Devlet Başkanlarının kararlı ve etkili vizyonu, Dışişleri Bakanlarının değerli rehberliği ve Üye ve Gözlemci Devletlerin tüm bakanlık, kurum ve kuruluşlarının aktif çabaları olmadan mümkün olamazdı. Bu durum, tarih ve kültür bağlarını dayanışma ve ilerleme için uygulanabilir araçlara dönüştürme yönündeki ortak irademizi ortaya koyuyor.

Bu önemli günü kutlarken Kırgızistan Dönem Başkanlığı'nın kazanımları ışığında, Türk dünyasında bütünleşmeyi daha da güçlendirecek, işbirliğini derinleştirecek ve barış ve refahı daha da ileriye taşıyacak bir buluşma niteliğinde olan Azerbaycan'ın Gebele kentinde düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı Devlet Başkanları 12. Zirvesi'ne ve yolculuğumuzun bir sonraki dönemine doğru heyecanla ilerliyoruz.

Kırgızistan dönem başkanlığından satırbaşları

Türk devletlerinin liderleri, Kasım 2024’te Bişkek’te “Türk Dünyasının Güçlendirilmesi: Ekonomik Entegrasyon, Sürdürülebilir Kalkınma, Dijital Gelecek ve Herkes İçin Güvenlik” temasıyla bir araya geldiklerinde yalnızca kararlar almakla kalmadılar, aynı zamanda yeni bir işbirliği dalgasını da başlattılar.

Zirveyi takip eden yıl, TDT için benzeri görülmemiş bir faaliyet dönemi oldu. Bu dönemde 120’den fazla üst düzey toplantı ve etkinlik düzenlendi, işbirliğinin kapsamı genişletildi ve yeni diyalog mekanizmaları oluşturuldu. Bunların arasında Eylül 2025’te Bişkek’te düzenlenen ve ticaret, yatırım, enerji, tarım ve dijitalleşme konularına odaklanan ve Teşkilatımızın tarihinde ilk kez düzenlenen Türk Devletleri Hükümet Başkanları Toplantısı öne çıkmaktadır. Ortak Bildiri ile sonuçlanan bu toplantının, TDT’nin artan faaliyetlerine ve Devlet başkanlarının gerçekleştirilen zirvelerde aldığı kararların hızlı ve etkin bir şekilde uygulanması ihtiyacına cevaben düzenlendiğini belirtmek gerekir. Bu toplantı, TDT'nin iktisadi altyapısını güçlendirecek yeni bir geleneğin başlangıcına işaret etmektedir.

Bu dönemde düzenlenen sektörel toplantılar bu ivmeyi daha da pekiştirmiştir. Merkez Bankaları, Mali İstihbarat Birimleri, Savunma Sanayii Kurumları ve Fikri Mülkiyet Ajansları ilk kez bir araya gelirken, Yeşil Finans Konseyi ve Türk Dünyası Sigorta Birliği’nin açılış toplantıları bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Öte yandan, Merkezi Seçim Kurumları için yeni bir Danışma Platformu olan APCEA da yine Kırgız Dönem Başkalığında kurulmuştur.

Geleneksel toplantılar önemini korumaya devam ederken yeni görüş ve fikirlerle zenginleştirilmiştir. Haziran 2025’te TDT ülkelerinin Tarım Bakanları, Çolpon-Ata’da bir araya gelerek Tarımsal İşbirliği alanında Ortak Bildiri ve Stratejik Yol Haritasını kabul etmiş ve Çolpon-Ata, 2025–2026 dönemi için Türk Dünyası Tarım Başkenti ilan edilmiştir. Ayrıca, Türk Girişimciler Tarım Forumu yeni projeleri görüşmek üzere yetkilileri, iş dünyası liderlerini ve yatırımcıları bir araya getirmiştir.

Celal-Abad, Türk Dünyası Turizm Başkenti ilan edilmiş ve eylül ayında büyük bir Uluslararası Turizm Forumuna ev sahipliği yapmıştır. Kış turizmi de Özbekistan’daki ilk Türk Kayak Kupası ve Azerbaycan Şahdağ’da düzenlenen ilk Türk Kayak Merkezleri Zirvesi ile ilerlemiştir. Öte yandan “Ortak Kayak Kartı”, “Ortak Müze Bileti” ve “Türk Kimliği” gibi girişimlerin çalışmaları devam etmekte olup, bu girişimler üye devletler arasında seyahati daha kolay ve erişilebilir hale getirmeyi amaçlamaktadır.

Bu dönemde, kamu yönetimi ve güvenlik konuları da aktif olarak ele alınmıştır. İnsan Kaynakları Geliştirme Kurumlarının Başkanları Issık Göl’de bir araya gelirken Müslüman Dini Kurul Başkanları ile Güvenlik Konseyi Sekreterleri toplantıları yine Bişkek’te gerçekleştirilmiştir.

Çolpon-Ata'da 500'den fazla katılımcının bir araya geldiği 3. Türk Üniversite Oyunları, Almatı'da gerçekleştirilen Türk Dünyası Gençlik Başkenti'nin açılışı, Taşkent'te Üçüncü Diaspora Gençlik Forumu'nun düzenlenmesi, Gebele'de Spor Gönüllüleri Forumu ve İstanbul'daki Türk Kızılay Gönüllü Kampı gibi önemli insani yardım girişimleriyle gençlik ve spor alanındaki işbirliği geliştirilerek bölgesel etkileşimi daha da güçlendirmiştir.

Eğitim, bütünleşme çabalarımızın merkezinde yer almaya devam etmektedir. Bakanlıklar ve üniversiteler, Türk Üniversiteler Birliği (TURKUNIB) ve Orhun Değişim Programı için kalıcı bir sekretarya ve program fonu oluşturma yönünde adımlar atmaktadır. Ayrıca, Macaristan’ın TDT için Bilimsel Araştırma, Geliştirme ve İnovasyon Fonu’na yıllık 1 milyon avro tahsis etme taahhüdü de onaylanmış olup, bu durum araştırma, inovasyon ve bilgi paylaşımını desteklemektedir.

Uzay, inovasyon ve kültür de öncelikli alanlar arasında yer almaktadır. Örneğin, üye devletlerimiz Bakü’deki son toplantıda ortak Küp Uydu projesini görüştüler. Bu proje, uzay alanındaki işbirliğinde öncü bir girişimdir. Öte yandan, İzmir’de Türk Uzay Kaşifleri Akademisi'nin üçüncüsü düzenlenerek genç bilim insanlarına astronomi, astrofizik ve roket bilimi alanlarında eğitim fırsatları sunulmuştur.

Ayrıca, yine bu dönemde, Bişkek'te düzenlenen ve efsanevi Manasçı Sayakbay Karalaev'in 130. yıl dönümünün kutlandığı 8. Uluslararası Halk Destanları Festivali gibi uluslararası kültürel etkinlikler gerçekleştirilmiş ve “En İyi Yurt” yarışmasının birincisi TDT tarafından ödüllendirilmiştir.

Bu çabalar, Bişkek Zirvesi ve onu takip eden Kırgız Dönem Başkanlığı'nın bütünleşme sürecimizi nasıl canlandırdığını ve Türk devletlerinin birlikte neler başarabileceğini açık bir şekilde göstermektedir.

Küresel açılım ve stratejik yenilik

Bu bağlamda önemli bir dönüm noktası, 21 Mayıs 2025'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte’de gerçekleştirilen TDT Gayriresmi Zirvesi olmuştur. İlk kez TDT’nin bir zirvesi, Avrupa’da ve bir gözlemci devletin topraklarında düzenlenmiştir. Burada kabul edilen Budapeşte Bildirisi ekonomik bütünleşme, dijital kalkınma ve güvenlik alanlarında yeni bir yol haritasının ana hatlarını çizmiştir.

Bu dönemde TDT, uluslararası alanda da daha aktif bir ortak haline gelmiştir. Devlet Başkanlarımızın talimatları doğrultusunda Cenevre, Viyana, Brüksel, Paris ve New York’taki uluslararası örgütlerle diyaloglarımız genişletilmiştir.

Bu yılın önemli etkinliklerinden biri, İstanbul’da Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Teşkilatı (UNIDO) ve TÜBİTAK işbirliğiyle düzenlenen “Cleantech Days 2025” olmuştur. Bu forum, temiz teknolojileri sergilemek, küçük ve orta ölçekli işletmeleri desteklemek ve bölgesel işbirliğinin küresel yeşil dönüşümü nasıl yönlendirebileceğini araştırmak üzere hükümet yetkililerini, girişimcileri ve inovatörleri bir araya getirmiştir. Bu forumda yapılan görüşmeler, açık bir gerçeği ortaya koymuştur: TDT yalnızca bölgesel bir aktör değil, aynı zamanda tüm insanlığı ilgilendiren sorunlara çözüm sunan bir paydaştır.

Bu ivme, TDT'nin misyonunu ve başarılarını küresel bir sahnede sunmak üzere tasarlanan ve bu yıl ikincisi Viyana'da düzenlecek olan “Türk Haftası” gibi yeni girişimlerle devam edecektir.

Azerbaycan’ın belirleyici rolü

Azerbaycan, 2009 Nahçıvan Anlaşması’nın imzalandığı yer olması itibarıyla her zaman TDT ailesinin merkezinde konumlanmıştır. Egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün yeniden tesisi, bölgemiz için yeni bir çağ başlatmış, barışı güçlendirmiş ve daha geniş bir işbirliği için fırsatlar yaratmıştır.

Azerbaycan'ın Güney Gaz Koridoru'ndan Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu'na ve Orta Koridor'a kadar büyük ulaşım ve enerji projelerindeki rolü herkes tarafından bilinmektedir. Bu girişimler ticaret yollarını kısaltmakta, kıtaları birbirine bağlamakta ve küresel bağlantısallığa katkı sağlamaktadır. Enerji işbirliği de bir diğer temel taştır. Azerbaycan’ın iddialı deniz üstü rüzgar projeleri ve Yeşil Koridor ortaklığı ülkelerimizin sürdürülebilir büyümeye öncülük edebileceğini göstermektedir.

Öte yandan ekonomik açıdan, rakamlar başlı başına durumu ortaya koymaktadır. Toplam gayrisafi yurt içi hasılası (GSYH) 2,1 trilyon doları aşan Türk devletleri küresel bir ekonomik güçtür. Bir zamanlar yüzde 3 gibi mütevazı bir seviyede olan Türk devletleri arasındaki ticaret şimdiden yüzde 7'ye yükselmiş durumda ve büyümeye devam etmektedir. Türk Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği ve ilk kez Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından önerilen bir proje olan Türk Yatırım Fonu gibi mekanizmalar, milyonlarca girişimciyi bir araya getirmekte ve bölgemizdeki küçük ve orta ölçekli işletmelere refahın ulaşmasını sağlamaktadır.

Gebele’ye doğru: Bölgesel barış ve güvenlik

TDT liderleri 7 Ekim 2025’te “Bölgesel Barış ve Güvenlik” temasıyla Azerbaycan’ın Gebele şehrinde Devlet Başkanları 12. Zirvesi için bir araya gelecektir. Bu zirve, Azerbaycan’ın kadim kentinde geçmişle günümüzün buluşmasını ve Azerbaycan Dönem Başkanlığı altında yeni bir dönemin başlangıcını simgeleyen tarihi bir dönüm noktası olacaktır.

Hedeflerimiz büyük, temellerimiz ise son derece sağlamdır. Azerbaycan’ın stratejik konumu, siyasi ağırlığı ve ekonomik potansiyeli, TDT'yi uluslararası sahnede yeni bir büyüme ve görünürlük aşamasına taşıyacaktır. Güney Kafkasya’da barışı ilerleten Washington Anlaşmaları'nın ardından bu zirve tüm bölgemiz için derin bir anlam taşımaktadır.

Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in dediği gibi; “Türk Devletleri Teşkilatı bizim temel uluslararası kuruluşumuzdur. Bu bizim ailemizdir. Türk dünyası bizim ailemizdir. Bizim başka ailemiz yoktur.”

Bişkek'ten Gebele’ye ve çok daha ötesine uzanan yolculuğumuzu tanımlayan da işte bu aidiyet ve ortak kader bilincidir. TDT, bölgemizde ve dünyada birliği güçlendirmeye, işbirliğini derinleştirmeye ve barış ile refah için bir güç olmaya devam edecektir.

Kırgız Cumhuriyeti'ni sergilediği etkin ve güçlü dönem başkanlığı ve öncülüğünde hayata geçirilen çok sayıdaki girişimden dolayı tebrik ediyorum. Kırgızistan'ın dönem başkanlığı için duyduğumuz şükranla, şimdi Gebele Zirvesi'ni ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nin dönem başkanlığını sabırsızlıkla bekliyoruz. Ortak vizyonumuzun rehberliğinde, TDT siyasi diyaloğu derinleştirmeye, ekonomik bağları genişletmeye, kültürel ve bilimsel alışverişi ilerletmeye ve bölgede ve ötesinde barış, istikrar ve refah için yapıcı bir güç olarak hareket etmeye devam edecektir.

ABD ile dengeli ekonomik yakınlaşma: 25 Eylül ve sonrası

İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadık Ünay, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti ve ikili ilişkilerde başlatılan "dengeli yakınlaşma" sürecini enerji, ticaret ve savunma boyutlarıyla kaleme aldı.

...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti, gerek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Gazze meselesi ve diğer küresel-bölgesel sorun alanlarıyla ilgili verilen etkili mesajlar, gerekse Başkan Trump’la yapılan ikili ve çok taraflı görüşmeler bağlamında oldukça verimliydi. Özellikle Kasım 2019'daki son ziyaretin üzerinden tam altı yıl geçtikten sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve heyetinin 25 Eylül’de gerçekleştirdikleri Beyaz Saray ziyareti, ikili ilişkilerde yeni bir "dengeli yakınlaşma" döneminin başlaması açısından milat niteliğindeydi. Altını çizdiğimiz dengeli yakınlaşma süreci, Donald Trump’ın ilk Başkanlık döneminde yaşanan çeşitli krizler ve Joe Biden döneminde bölgesel konularda su yüzüne çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle mesafeli seyreden ikili ilişkilerin olumlu patikaya dönüşünü pekiştirdi. Türkiye’nin önemli bir NATO müttefiki ve yükselen güç olarak hem ABD-AB merkezli Atlantik ekseniyle hem de Rusya-Çin merkezli BRICS blokuyla kazan-kazan prensiplerine dayalı stratejik ilişkiler geliştirme iradesi, yaklaşık on yıllık iniş çıkışların ardından kritik dönüm noktasına ulaştı. Ankara’nın ulusal ve bölgesel güvenlik kaygıları nedeniyle gerek diplomatik gerekse ekonomik alanlarda genişletmeye özen gösterdiği politika özerkliği, uzun yıllar "eksen kayması" eleştirilerine hedef olduktan sonra küresel güçlerle eşitlikçi ilişkilerin temelini oluşturdu. Bu bağlamda Rusya ve Çin başta olmak üzere küresel sistemin yükselen güçleriyle enerji, dış ticaret ve modern altyapı yatırımları gibi alanlarda işbirliği geliştirilirken; ABD yönetimleriyle ulusal çıkarlara ve güvenlik kaygılarına saygılı bir yakınlaşmanın başlatılması önemli.

İkinci Başkanlık döneminde ABD’nin askeri güvenlik harcamalarını kısma, dış ticaret açıklarını kapatma, bölgesel aktörlere daha fazla alan açma gibi öncelikleri benimseyen Donald Trump için Türkiye gibi bölgesel güçlerle yakınlaşmak rasyonel bir tercih haline geldi. Ayrıca 25 Eylül’deki Beyaz Saray ziyaretinde Trump’ın genellikle asgari diplomatik nezaket kurallarını hafife alan tavırlarından uzak durması ve bir kamusal iletişim krizi çıkmamasına özen göstermesi, başlatılan sürece ne kadar önem verdiğini açıkça ortaya koydu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Trump, dengeli yakınlaşma iradelerinin kurumsallaşması ve çeşitli alanlarda somut yansımalarının görülmesi açısından önem taşıyan görüşmede tartışmalı dış politika ve bölgesel güvenlik konularına girmemeye özen gösterdi.

Enerji ve ticarette stratejik anlaşmalar

Uluslararası kamuoyuna verilen mesajlarda ikili ilişkilerin geliştirilmesinde lokomotif rolü oynayacak nükleer enerji ve LNG anlaşmaları, dış ticaret hacmini 100 milyar dolar hedefine yaklaştıracak adımlar, Türk Hava Yolları ile Boeing arasındaki uçak alımı anlaşması gibi sivil havacılık konuları ön plana çıkarıldı. Bu bağlamda nükleer enerji alanında uzun vadeli işbirliğinin altyapısını oluşturacak Stratejik Sivil Nükleer İşbirliği Mutabakat Zaptı’nın imzalanması önemli bir adımdı. Mersin Akkuyu’daki Nükleer Enerji Santrali’nin inşası bağlamında Rosatom üzerinden Rusya ile yürütülen süreç dikkate alındığında; önümüzdeki yıllarda inşası gündeme gelebilecek nükleer santrallerle ilgili finansal ve teknolojik işbirliği, teknik eğitim vb. süreçlerin ikili ilişkilerde yeni bir yakınlaşma patikası açacağı aşikar. Ayrıca Türkiye'nin petrol ve doğalgaz altyapısıyla ticaretinden sorumlu devlet kuruluşu BOTAŞ ile dünyanın önde gelen enerji gruplarından Mercuria arasında imzalanan LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) tedarik anlaşması da kritik önemde. 20 yıl boyunca toplamda yaklaşık 70 milyar metreküp ABD kaynaklı doğal gaz eşdeğeri LNG tedarikine imkân tanıyan bu anlaşma, Mercuria ile kurulacak ortaklık sayesinde BOTAŞ’ın küresel LNG sahnesinde önemli bir pozisyon elde etmesine de yardımcı olacak nitelikte.

2026-2045 yılları arasında BOTAŞ, her yıl yaklaşık 4 milyar metreküp doğal gaz eşdeğeri LNG'yi ağırlıklı olarak kış dönemlerinde farklı gazlaştırma terminallerinden teslim alacak. Ayrıca BOTAŞ ile ABD’li Woodside arasında 2030'dan itibaren 9 yıl süreyle yaklaşık 5,8 milyar metreküplük LNG'nin tedarik edilmesine dair uzun dönemli ön anlaşma imzalandı. Söz konusu anlaşmalar, Türkiye’nin enerji jeopolitiği bağlamında arz güvenliğini sağlarken Rusya’ya yönelik tek taraflı bağımlılığı hafifletme, ulusal enerji sepetini çeşitlendirme ve stratejik özerklik kararlılığını ortaya koydu. Başkan Trump diğer Avrupa ülkelerine yaptığı çağrıyı yineleyerek Rusya’dan doğal gaz ve petrol ithalatının azaltılması yönündeki talebini seslendirirken, LNG anlaşmasıyla bu yönde bir adım atılmış olmasından memnundu. Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından bakıldığında ise LNG anlaşması, mevcut boru hatlarının sağlayamadığı kaynak çeşitliliği ve fiyat esnekliği gibi avantajlar getirmesi nedeniyle basit bir enerji kontratının ötesinde, dış politikada esneklik kazandırma potansiyeliyle öne çıktı. Ayrıca son yıllarda büyük yatırım yapılan LNG depolama tesisleri sayesinde Orta Doğu ve Kafkaslar ile Avrupa arasında bir enerji üssü (hub) olma yönündeki iradenin hayata geçirilmesi noktasında olumlu karşılandı.

Savunma ve havacılıkta ileri adımlar

Bunun dışında bayrak taşıyıcı hava yolumuz Türk Hava Yolları, Airbus ve Boeing şirketleriyle yürüttüğü uçak tedarik programı kapsamında Boeing’den 50’si kesin sipariş, 25’i opsiyonlu olmak üzere toplam 75 adet B787, 100’ü kesin sipariş, 50’si opsiyonlu olmak üzere 150 B737 MAX uçağı satın alınacağını ilan etti. Söz konusu satın alma, motor üreticisi CFM International ile devam eden görüşmelerin başarıyla sonuçlanmasına bağlı olarak gerçekleşecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son ziyareti ışığında oluşan olumlu hava Türkiye’nin ABD yönetiminden talep ettiği yeni nesil F-16 savaş uçaklarının tedariki, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 projesine geri dönüş gibi Kongre onayı gerektiren konularda ilerleme sağlanmasını kolaylaştırabilir.. Söz konusu konularda somut adımlar atılması da, 100 milyar dolarlık karşılıklı ticaret hedefine ulaşılması bağlamında önemli bir dinamizm oluşturacaktır.

İsrail'in Sumud Filosu'na saldırısı: Tel Aviv'i ne bekliyor?

Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Hukuk bölümünde Öğretim Üyesi Dr. M. Beheşti Aydoğan ve uluslararası hukukçu, Küresel Sumud Filosu'nun hukuk danışmanı ve Dünya Avukatlar Birliği (WOLAS) Başkan Yardımcısı Hüseyin Dişli, İsrail'in Gazze ablukası, Sumud Filosu'na yönelik saldırısı ve uluslararası hukuk ihlallerini kaleme aldı.

...

İsrail, şiddet ve soykırım politikaları üzerine kurulu bir rejim sürdürüyor. İsrail ordusu son iki yılda yedi ülkeye saldırdı, bir kıtlığa yol açmış ve Gazze Şeridi’nin neredeyse tamamını yıkarak sayısız Filistinliyi ya öldürdü ya da sakat bıraktı. Özellikle çocuklara karşı sürekli ve ölçüsüz şekilde ölümcül güç kullanması, dünya genelinde büyük tepki doğurdu ve Filistin'in özgürleşmesine yönelik küresel bir hareket oluşturdu.

Sivil bir direniş olarak Küresel Sumud Filosu

Bu hareketin en somut örneklerinden biri Küresel Sumud Filosu'dur. Filo, yalnızca bir yardım konvoyu değil, İsrail'in yasa dışı ablukasıyla uyguladığı kolektif cezalandırma düzenine karşı meşru bir sivil direniş eylemidir. Bu abluka, soykırım stratejisinin bir parçası olarak aç bırakma yöntemini de içeriyor. Küresel vicdanın geriye kalan sesini yansıtmayı amaçlayan Sumud, İsrail'in soykırımcı saldırılarıyla hayati tehlike altına giren Filistinlilere hayat kurtarıcı destek ulaştırmayı hedefleyen barışçıl bir insani misyondur. Nitekim girişim, "Gazze'ye güvenli ve kesintisiz bir insani koridor" oluşturmayı amaçlıyor. Bu barışçıl hareket, özellikle insani amaçlar söz konusu olduğunda seyrüsefer özgürlüğünü garanti altına alan uluslararası hukukla tamamen uyumludur.

Uluslararası teamül hukuku, sivilleri aç bırakmayı hedefleyen ablukaları açık biçimde yasaklamaktadır (San Remo El Kitabı, Kurallar 102–103). Bu kurallar, İsrail’in uyguladığı abluka söz konusu olduğunda "Eğer sivil nüfusa verilecek zarar, ablukadan beklenen somut ve doğrudan askeri avantaja kıyasla aşırı olacaksa, bir ablukayı ilan etmek ya da uygulamak yasaktır" hükmünü ortaya koyuyor. Nitekim İsrail, Gazze'yi "yaşanmaz" hale getirerek bu yasağın tüm şartlarını ihlal etmiş, Filistin halkının kendi topraklarında korunan bir ulusal grup olarak hayatta kalma koşullarını yok etmiş ve daha da ağırlaştırmıştır.

Ayrıca Roma Statüsü'ne göre, sivilleri aç bırakmayı bir savaş yöntemi olarak kullanmak hayatta kalmaları için zorunlu ihtiyaçlardan mahrum bırakmak ya da Cenevre Sözleşmeleri'nde öngörülen yardım malzemelerinin kasten engellenmesi açıkça bir savaş suçudur. Bu suç ve insanlığa karşı işlenen diğer fiiller nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi, İsrail Başbakanı ile eski Savunma Bakanı hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır.

Ocak 2024'te Uluslararası Adalet Divanı, oybirliğiyle aldığı kararda İsrail'in "Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin yaşadığı ağır koşulları hafifletmek için acil biçimde gerekli temel hizmetleri ve insani yardımı sağlayacak derhal ve etkili önlemler alması" gerektiğini açıkça hükme bağladı. Bu karar, yalnızca yardımı engellemekten kaçınmayı değil, aynı zamanda onun önünü açma yükümlülüğünü de içeriyor. Nitekim bu yükümlülük, 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin 23. ve 55. maddelerinde güvence altına alınan, hayat kurtarıcı yardımların serbest geçişini sağlama sorumluluğuyla da örtüşüyor. Ancak İsrail bunun tam tersini yaptı, filo gemilerine "motorlarını durdurmaları" emrini verdi, gemilere el koydu ve yolcuları zorla alıkoydu. Bu, İsrailli yetkililerin işlediği yeni bir savaş suçudur ve İsrail'in uluslararası insancıl hukuku daha önce defalarca ihlal etmesine eklenen bir başka örnek olmuştur.

Yaşam, özgürlük ve güvenlik hakkına saldırı

İsrail'in Filoya yönelik keyfi şiddeti, gemide bulunan kişilerin insan haklarının açık bir ihlalidir. Uluslararası insan hakları belgeleri, yukarıda belirtilen uluslararası teamül hukukunu destekliyor. İnsan hakları sözleşmeleri, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 6, 7. ve 9. maddelerinde de açıkça ifade edildiği üzere, devletlerin bireylerin yaşam, özgürlük ve güvenlik haklarını ihlal etmesini kesin biçimde yasaklıyor. İsrail'in Filoya yönelik eylemleri bu üç hakkı doğrudan tehdit ediyor. İsrail, gemileri tahrip etmiş, yolculara kötü muamelede bulunmuş, tahliye sırasında fiziksel zarar vermiş ve onların özgürlük ile güvenlik haklarını ihlal etmiştir. Bu hakların birçoğu uluslararası hukukta en yüksek koruma statüsüne sahiptir ve bu durum İsrail hükümetine karşı bireysel, devlet düzeyinde ve kurumsal girişimlerin önünü açmaktadır. Ayrıca insan hakları mekanizmaları bölgesel düzeyde de işletilebilir. Nitekim filo yolcularının önemli bir kısmı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuru hakkına sahiptir.

İsrail, gemilere baskın yaparken, pervasızca yolcuların "eylemlerinden tamamen kendilerinin sorumlu olduğunu" ilan etti. Oysa yukarıda da vurgulandığı gibi, insani yardımların ulaşmasını kolaylaştırma yükümlülüğü İsrail'e aittir ve bu sorumluluk bilerek yerine getirilmemektedir. Filoya yönelik bu saldırılar, İsrail’in aç bırakmaya dayalı soykırım stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla yapılan sabotajlar ve insan hakları ihlalleri, sürmekte olan soykırım suçunun temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Barışçıl bir insani misyona yönelik bu eylemlerin tüm hukuki sorumluluğu da İsrail'e aittir.

Uluslararası hukuk, İsrail hükümetine, alıkonulan kişileri derhal serbest bırakma, Filoyu hasarsız biçimde sahiplerine istedikleri yerde geri verme, uygun tazminat ödeme, uluslararası hukuki sorumluluğunu kamuya açık bir özürle kabul etme ve Gazze'ye insani yardımın ulaşmasını engellemeyi de kapsayan tüm soykırımcı eylemlerine son verme yükümlülüğü getiriyor.

İsrail'in uluslararası sorumluluğu, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde bireysel ve kurumsal adımlarla hayata geçirilmelidir. Devletler, İsrail'in saldırılarına karşı harekete geçmeli ve saldırıya uğramış filo yolcularının haklarını güvence altına almalıdır. Evrensel yargı yetkisi, kırktan fazla ülkede ulusal süreçlerin işletilmesini kolaylaştırabilir, Uluslararası Ceza Mahkemesi ise İsrail'in insani yardım misyonlarına yönelik eylemlerini soruşturmalarına dahil edebilir. Uluslararası Adalet Divanı da İsrail'in insani yardımı engellemesinin filonun yasa dışı şekilde durdurulmasını da kapsayacak biçimde Gazze halkına yönelik kasıtlı aç bırakma politikasının bir parçası olduğunu ve bu politikanın İsrail'in soykırım kampanyasının temel unsurlarından birini oluşturduğunu tespit etmelidir.

İspanya’nın İsrail’e yönelik yaptırımları Tel Aviv'i yalnızlaştırıyor

İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi'nde (CIGA) kıdemli araştırmacı olarak görev yapan Ramzy Baroud ve The Palestine Chronicle’ın genel yayın yönetmeni Romana Rubeo, İspanya’nın İsrail’e yönelik yaptırımları ve Avrupa’nın değişen siyasi tutumunu kaleme aldı.

...

İspanya’nın İsrail’e yönelik son dokuz maddelik yaptırım paketi, tek başına alınmış bir karar değil, yıllardır olgunlaşan siyasi tutum değişiminin bir sonucu olarak öne çıkıyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde Gazze ve Filistin halkıyla dayanışma nihayet [1] somut adımlara dönüşmüş durumda. On binlerce can kaybının ardından gecikmeli de olsa atılan bu adımlar stratejik önem taşıyor. Zira İsrail’in sömürgeci projesinin kuruluşunda ve desteklenmesinde tarihsel olarak [2] merkezi rol oynayan Avrupa, uzun süredir olmadığı kadar doğrudan biçimde kendi sorumluluğuyla yüzleşmek zorunda kalıyor.

On yıllar boyunca Avrupa’nın siyasi ve mali desteği [3] -Washington ve uluslararası kurumlar üzerinden aktarılarak- İsrail için bir tür siyasi kalkan işlevi gördü. Bu sayede İsrail, cezasız biçimde hareket edebildi; diplomatik dokunulmazlıktan ve kapsamlı uluslararası destekten yararlandı. Bu kesintisiz destek, uluslararası hukuk ihlallerinin rutin ve cezasız hale geldiği bir düzeni normalleştirdi ve Tel Aviv’deki istisnacılık algısını daha da güçlendirdi.

İspanya’nın Avrupa çizgisinden kopuşu

İspanya, 8 Eylül’de İsrail’e silah satışını yasaklayan, hem sivil hem askeri amaçla kullanılabilen ürünlere kısıtlama getiren ve askeri teçhizat taşıyan İsrail donanma gemilerinin İspanyol limanlarına yanaşmasını engelleyen kapsamlı bir yaptırım paketi [4] açıkladı. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde bu adımlar, onlarca yıldır büyük bir Avrupa hükümeti tarafından alınan en ciddi politika değişikliklerinden biri niteliğinde. Paket ayrıca üst düzey diplomatik temasların sınırlandırılmasını, bazı sektörlerde işbirliğinin askıya alınmasını ve İsrail yerleşimlerinde faaliyet gösteren şirketlere yönelik daha sıkı denetimler getirilmesini içeriyor. Gazze’ye insani yardımı artırırken Başbakan Pedro Sánchez, benzer yaptırımların tüm kıtaya yayılması için AB çerçevesinde çalışmayı taahhüt etti. Ancak bu yaptırımlar yalnızca siyasi bir manevra olarak değil; soykırımın tanınmasına dayanan ahlaki ve hukuki bir sorumluluk olarak sunuluyor.

İspanya, Haziran 2024’te İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açılan soykırım davasına [5] resmen katıldı. Eylül 2025’te ise savcılar, savaş suçları ve soykırım şüphesiyle bazı İsrailli yetkililer hakkında soruşturma başlattıklarını [6] duyurdu. Bu adımlar, İspanya’yı uluslararası hukuk mekanizmaları üzerinden hesap sorulmasını aktif biçimde takip eden nadir Avrupa ülkelerinden biri konumuna getiriyor.

İspanya, 9 Eylül’de Hollanda ve Slovenya ile birlikte İsrailli aşırı sağcı bakanlar Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich’e yönelik giriş yasağı [9] kararı aldı. Normalde bu tür yasaklar tek taraflı uygulanırken, Hollanda kendi kararını Schengen Bilgi Sistemi’ne (SIS) [10] kaydederek Schengen Bölgesi’ndeki 29 üye ülkenin tamamını aynı yasağı uygulamakla yükümlü hale getirdi.

İspanyol hükümeti, 18 Eylül’de yaptığı açıklamada İsrail’in turnuvaya katılması halinde 2026 FIFA Dünya Kupası’nı boykot edeceğini [7] duyurdu. Bundan sadece birkaç gün önce, 14 Eylül’de protestocular, İsrail’in katılımını gerekçe göstererek La Vuelta bisiklet yarışının final etabını [8] engellemişti. Bu gelişmeler, tabandan yükselen uluslararası siyasetin giderek daha dinamik hale geldiğini ve sıradan insanların küresel spor etkinliklerini hesap sorulacak birer platforma dönüştürme iradesini gösterdi.

Genel tabloya bakıldığında İspanya, mahkeme salonlarından futbol stadyumlarına ve yarış pistlerine kadar geniş bir alanda toplumsal dayanışmayı, hukuki girişimleri ve siyasi sembolizmi nadir görülen bir bütünlük içinde ortaya koyuyor. Almanya [11] ve Birleşik Krallık [12] hala İsrail’in tutumunu korumacı bir dille savunurken, Madrid’in İrlanda, İsveç, Norveç ve Belçika ile aynı çizgide hareket etmesi, Avrupa’da hesap verebilirlik ve adalet konusunda giderek büyüyen ayrışmayı gözler önüne seriyor. Savaş sürdükçe bu ayrışmanın daha da derinleşmesi bekleniyor.

Tarihsel hafıza ve diplomatik değişim

İspanya’nın ton ve tutumundaki bu değişim, on yıllardır süregelen diplomatik ikiyüzlülüğü de yıkıyor. "İsrail’in meşru müdafaa hakkı" etrafında şekillenen alışıldık söylemler yerine İspanya, uluslararası adaleti, ahlaki netliği ve tarihsel sorumluluğu öne çıkarıyor. Bununla birlikte kurumsal hafızasını da devreye sokuyor. 1970'lerde İspanya, Filistin'in kendi kaderini tayin hakkını teyit eden BM kararlarına [13] destek vermiş, ardından dönemin Başbakanı Adolfo Suarez, Yaser Arafat’ı Madrid’de ağırlamıştı [14]. Ancak zamanla İspanya, AB’nin "denge" yanlısı resmi çizgisine uyum sağladı.

Ancak Gazze’deki İsrail soykırımı bu dengeyi kökten sarstı. Gazze’de süregelen imha kampanyası ve Filistin direnişi, Gazze’yi Filistin halkının ortak deneyiminin gerçek temsilcisi konumuna taşıdı ve İsrail’in suçlarının boyutlarını tüm açıklığıyla gözler önüne serdi.

Bu durum, İspanyol halkını hükümetlerinin Filistin politikasında kısmen de olsa söz sahibi hale getirdi. Eylül 2024'te 200’ü aşkın sendika ve sivil toplum kuruluşu [15], İsrail'le tüm siyasi, ekonomik ve askeri bağların koparılmasını talep ederek 24 saatlik genel greve çağrı yaptı. O tarihten bu yana Başbakan Pedro Sánchez hükümetinin attığı her adım, doğrudan bu taleplere yanıt verme ve onları karşılama çabasını yansıtıyor.

Dolayısıyla İspanya’nın mevcut tutumu, yalnızca bir politika değişikliğini değil, aynı zamanda derin bir kültürel ve ahlaki değişimi de simgeliyor. Bu yaptırımlar, tekil hareketleri ortak bir Avrupa cephesine dönüştürerek, bir zamanlar dokunulmaz ve eleştiriden muaf görülen İsrail’i siyasi açıdan yalnızlaştırabilir. Bunun İsrail’in bölgesel bir parya devlete dönüşümünün başlangıcı olup olmadığı henüz belirsiz olsa da, İspanya’nın girişimi, vizyon, yapı ve toplumsal destekle birleştiğinde yaptırımların sembolik olmanın ötesine geçebileceğini ve gerçek bir hesap verebilirliğin temelini oluşturabileceğini gösteriyor.

[1] https://www.theguardian.com/world/2025/sep/11/former-eu-diplomats-urge-suspension-of-blocs-co-operation-agreement-with-israel

[2] https://merip.org/2022/05/settler-colonialism-in-the-middle-east-and-north-africa-a-protracted-history/

[3] https://www.tni.org/en/article/too-little-too-late

[4] https://www.politico.eu/article/spain-pm-sanchez-permanent-weapons-embargo-israel/

[5] https://www.aljazeera.com/news/2024/6/6/spain-says-will-join-gaza-genocide-case-against-israel-at-icj

[6] https://www.aa.com.tr/en/europe/spain-authorizes-investigation-into-israeli-crimes-in-gaza/3691133

[7] https://www.goal.com/en/lists/spain-threatens-to-boycott-2026-world-cup-if-israel-are-allowed-to-participate-as-qualifying-continues/blt7d0ef2bbdcf09412

[8] https://edition.cnn.com/2025/09/14/europe/spain-cycling-protest-vuelta-gaza-israel-latam-intl

[9] https://www.timesofisrael.com/spain-bans-far-right-lawmakers-smotrich-ben-gvir-in-latest-reciprocal-rap/

[10] https://www.trtworld.com/article/5a1af8434295

[11] https://gpil.jura.uni-bonn.de/2024/01/germany-rushes-to-declare-intention-to-intervene-in-the-genocide-case-brought-by-south-africa-against-israel-before-the-international-court-of-justice/

[12] https://www.reuters.com/world/uk/britain-has-not-concluded-israels-actions-gaza-are-genocide-2025-09-09/

[13] https://www.palquest.org/en/highlight/35847/spain-and-palestine-question

[14] https://www.degruyterbrill.com/document/doi/10.1515/9783110642148-003

[15]https://www.business-humanrights.org/en/latest-news/spain-unions-and-ngos-demonstrate-against-genocide-in-palestine-and-push-govt-to-cut-all-ties-with-israel/

Propaganda ve gerçekler arasında New York’taki üçlü Kıbrıs görüşmesinin perde arkasında neler yaşandı?

KKTC Cumhurbaşkanı Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Özel Danışmanı Prof. Dr. Hüseyin Işıksal, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın BM 80. Genel Kurulu kapsamında, BM Genel Sekreteri Guterres ve Rum Lider Hristolidis ile gerçekleştirdiği görüşmelerin perde arkasını kaleme aldı.

***

Beklentilerin oldukça sınırlı olduğu 27 Eylül New York üçlü görüşmeleri, Rum tarafının bilindik uzlaşmaz tutumu ve artık bir saplantı haline gelen her gayrıresmi süreç ve görüşmeyi propaganda aracı olarak kullanma gayretinin gölgesinde, tahmin edilenin aksine çok önemli yansımaları olan bir etkinlik olarak tarihteki yerini aldı.

Filistin’de yaşanan soykırımın ana gündem maddesi olduğu Birleşmiş Milletler (BM) 80. Genel Kurulu'na bir kez daha Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması damgasını vurdu. Salondaki liderlerin büyük bir ilgi ile takip ettiği konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı son üç Genel Kurul konuşmasında da ifade ettiği gibi uluslararası toplumu, Kıbrıs Türklerinin yarım asırdır maruz bırakıldıkları haksız izolasyona son vermeye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (KKTC) tanımaya, diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya davet etti. Bu sözler, KKTC’nin temsiliyetinin engellendiği böylesine önemli bir platformda bir kez daha Kıbrıslı Türklerin vicdanının sesi, soluğu oldu.

Rum tarafına baktığımızda ise değişen bir şey olmadığına bizzat Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) lideri Nikos Hristodulidis’in acı itiraflarıyla tanıklık ettik. Rum lider, New York'taki Amerika Kıbrıs Rum Örgütleri Federasyonu yemeğinde yaptığı konuşmada, “Gerçekçiyiz ve uluslararası hukuka güvenerek ‘vatanımızı’ kurtaramayacağımızı çok iyi biliyoruz. Ondan dolayı Rum tarafının çıkarlarını güçlü devletlerin çıkarlarıyla örtüştürüyoruz” sözleriyle gittikçe artan silahlanma çabalarının gerçek niyetini bir kez daha gözler önüne serdi. Bu duruşa paralel olarak da Genel Kurul’da yaptığı konuşmada nefret dili, düşmanlık ve hakaret dolu sözler ile Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırdı.

New York görüşmelerinde masada hangi konular vardı?

Temmuz ayında New York’ta yapılan geniş formatlı gayriresmi toplantıda, 3’lü bir değerlendirme toplantısı kararı alınmıştı.

Bu üçlü görüşmenin yegâne amacı, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, Mart ve Temmuz aylarındaki gayriresmi toplantılar çerçevesinde mutabakata varılan işbirliği önerilerinin uygulanmasında gelinen noktayı her iki taraftan da dinlemekti.

Bu maksatla, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar benim de yer aldığım heyet ile beraber 26 Eylül akşam saatlerinde BM Genel Merkezi'nde Guterres ile bir araya geldi. Cumhurbaşkanımız Tatar, iklim değişikliği, salgınlar ve enerji güvenliği gibi küresel zorlukların nihai siyasi çözüme ulaşılana kadar Ada’da işbirliğini zorunlu kıldığını vurgulayarak, Genel Sekreter’den yeni sınır kapıları, enterkonnekte, elektrik ve su gibi konularda somut ilerlemeye zemin hazırlamasını umduğunu belirtti. Cumhurbaşkanı Tatar, bu ilerlemelerin günlük yaşamı iyileştireceğini ve Kıbrıs’ta yan yana yaşayan iki halkın işbirliğini güçlendirileceğini kaydetti.

Bu görüşmenin hemen ertesinde, 27 Eylül Cumartesi günü, 16-17 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen gayriresmi New York görüşmesinde alınan karar doğrultusunda, Cumhurbaşkanı Tatar, Rum lider Hristodulidis ile Guterres’in ev sahipliğinde bir görüşme daha gerçekleştirdi. Guterres ve Hristolidis’in sadece birkaç dakika konuştuğu görüşmede, fırsatı her zaman olduğu gibi oldukça iyi değerlendiren Cumhurbaşkanı Tatar, yaptığı uzun ve etkili konuşmada muhataplarına çok önemli mesajlar vererek kayıtlara geçti. Cumhurbaşkanı Tatar Rum lider Hristolidis’e dönerek, Guteres’in her iki lidere yaptığı “yeni ve olumlu bir atmosfer” çağrısına rağmen, KKTC’ye yatırım yapan müteahhit ve iş adamlarının tutuklaması ile başlayan korku siyasetinin ve son olarak Hellim üreticilerinin ihracatının engellenmesi ile ekonomimizi hedef alan tacizler ile neyi hedeflediğini sordu.

Sonrasında, Rum tarafının başta enterkonnekte sistem olmak üzere, Ada etrafındaki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı, enerji işbirliği ve yeni geçiş kapıları gibi Kıbrıs Türk tarafının yapıcı işbirliği önerilerini neden sabote ettiğini sorgulayan Cumhurbaşkanı Tatar, karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık işlemleri ve Türkiye kökenli vatandaşlarımıza Güney’e geçişlerindeki çifte standartları da gündeme getirdi.

Sözlerini, “Barış ve istikrar istediğinizi söylüyorsunuz ama sürekli silahlanmaya yatırım yapıyor ve Ada’yı hedef haline getiriyorsunuz.” şeklinde sonlandıran Cumhurbaşkanı Tatar, böylelikle Rum liderin samimiyetsizliğini yüzüne vurmaktan çekinmedi.

Görüşme sonrasına Rum lider Hristolidis’in BM Genel Sekreteri'nin müzakerelerin 2017’de Crans-Montana’da kesildiği noktadan yeniden başlayacağını söylediğini iddia etmesi ve Cumhurbaşkanı Tatar’ın “agresif olduğu” yönündeki açıklamaları damga vurdu.

Oysa BM’nin görüşme sonrası yaptığı resmî açıklamada, Guterres'in Kıbrıs'taki Kişisel Temsilcisi Maria Holguin’i mümkün olan en kısa sürede daha geniş kapsamlı bir gayrıresmi toplantıya hazırlık amacıyla istişarelerde bulunmak üzere Ada’ya göndereceğinin ve Kıbrıs meselesinin tüm Kıbrıslıların yararına olacak barışçıl bir şekilde çözülmesine dair kararlılığının altı çizildi. Böylelikle, beklendiği üzere Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanı seçildiği 2020 yılından itibaren hiçbir zaman yapılmayan federasyon veya Crans Montana vurgusu bir kez daha resmi açıklamada yer almadı.

Sonuç olarak, gayrıresmi üçlü New York görüşmeleri tahmin edilenin aksine ilerisi için çok önemli işaretler verdi. Öncelikle, Rum tarafının aynı daha önceki gayrıresmi zirvelerde olduğu gibi tekrarladığı ve artık “La Fontaine’den Masallara” dönüşen “özlü müzakereler başlıyor” propagandası bir kez daha sert bir şekilde duvara toslarken, Rum liderliği hem kendi halkı hem de dünya kamuoyu nezdinde güvenirliğini bir kez daha yitirmiş oldu. Kıbrıs Türk tarafının her daim ifade ettiği gibi özlü müzakereler ancak ve ancak Kıbrıs Türk halkının “egemen eşitlik ve eşit uluslararası statüsünün” yeniden teyit edilmesi ile başlayabilir.

Öte yandan Cumhurbaşkanı Tatar bir kez daha Kıbrıs Türk halkının çıkarlarını en üst platformda sonuna kadar savunarak 19 Ekim’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi çok ciddi bir avantaj elde etti. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın Türkiye Cumhuriyeti tarafından da sonuna kadar desteklenen kararlı duruşu, Kıbrıs Türkü’nü Ada’da bir “özne” olarak görmeyen ve göremeyen kesimlere “uyanış çağrısı” yaparak KKTC’nin ilelebet yaşayacağının ‘müjdesini’ bir kez daha vermiş oldu.

İsrail ve uluslararası izolasyon: Dışlanma algısı kamuoyunda nasıl karşılanıyor?

İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan, uluslararası izolasyonla karşı karşıya kalan İsrail toplumunun bu süreçte yaşadığı dönüşümleri, toplumsal tepkileri ve siyasal kırılmaları kaleme aldı.

...

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e gerçekleştirdiği saldırı, yalnızca bölgedeki güvenlik dengelerini değil, aynı zamanda İsrail toplumunun iç yapısını, uluslararası ilişkilerini ve kamuoyunun tutumlarını da derinden etkiledi. Meşru müdafaa prensibi altında İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı operasyon kısa zamanda tüm dünyanın gözleri önünde sivillerin katledildiği, Filistinlilerin yerlerinden edildiği bir etnik temizlik sürecine evrildi.

Başlangıçta İsrailliler ile empati kuran Batı kamuoyu, İsrail hükümetinin aldığı kararlar makuliyetten uzaklaştıkça pozisyonunu yeniden değerlendirmeye başladı. Sağduyunun ve vicdanın galebe çaldığı gruplar Londra’da, ABD’de sokaklara ve kampüslere dökülerek İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü “savaşa” karşı seslerini yükselttiler. Binlerce kişinin katıldığı bu gösterilerin vatandaşları hükümetlerine İsrail’e verilen desteğin hesabını sorarken; İsrail’in uluslararası arenada giderek artan izolasyonu İsrailliler nezdinde de artık görmezden gelinemeyecek bir mesele haline geldi.

Nitekim İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 15 Eylül’de yaptığı “Super Sparta” konuşmasında ülkenin dış baskılar karşısında “ekonomik ve diplomatik olarak kendi ayakları üzerinde durması gerektiği” çağrısını yapması, izolasyon algısının resmi düzeyde kabulü olarak okunabilir.

İsrail’in genişleyen uluslararası izolasyonu

İsrail, 7 Ekim saldırısının ardından kademeli bir şekilde uluslararası alanda ciddi bir izolasyon sürecine girdi. Son olarak Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi tarafından yayımlanan raporda, İsrail’in Gazze’deki operasyonlarının soykırım kapsamında değerlendirildiği ifade edildi. Batıda çeşitli şehirlerde gerçekleştirilen gösteriler; İspanya gibi bazı ülkelerin liderlerinin tutundukları net ve sert tavır ile uluslararası örgütlerin demeçleri ve raporlarının yanında anketler de İsrail’in izolasyonunu rakamlarla gözler önüne seriyor.

Bu bağlamda, 7 Ekim sonrası İsrail’in uluslararası imajı tüm alanlarda belirgin bir düşüş sergiliyor. Morning Consult’un 43 ülkede yaptığı ankete göre, Eylül-Aralık 2023 arasında İsrail’e yönelik net olumlu algı ortalama 18,5 puan azaldı. İngiltere’deki bir ankette katılımcıların yüzde 62’si İsrail’in dünyada sorumlu davranacağına inanmadığını belirtirken, Pew Research’e göre ABD’de Demokratlar ve demokrat eğilimli bağımsızların yüzde 71’i Netanyahu’ya artık hiç güvenmiyor. Kültürel ve ekonomik izolasyon da somut biçimde hissediliyor. Eurovision’da İsrail delegasyonu eleştirilere maruz kaldı, İtalya’da futbol taraftarları milli marşa sırtını döndü, Endonezya ve Maldivler İsrail pasaportlarını kabul etmiyor, Türkiye ise tüm ticari bağlantıları kesti. Bank of Israel’in 2024 büyüme tahmini, turizmdeki yüzde 76’lık düşüş ve küresel yatırımcı tepkileriyle birlikte aşağı yönlü revize edildi. Bu veriler, İsrail'e yönelik uluslararası destek kaybını matematiksel olarak gözler önüne seriyor.

İsrail kamuoyunda uluslararası izolasyon algısı

Uluslararası izolasyonun İsrail üzerinde yarattığı etkinin yalnızca ülke itibarına değil, doğrudan vatandaşların bireysel çıkarlarına da yansıdığını belirtmek gerekiyor. Diğer bir deyişle, bu yalnızlaşmanın manevi olduğu kadar maddi götürüleri de var. Artan boykotlar, İsraillilerin profesyonel ve kişisel yaşamında ciddi kayıplara yol açabilir; tıp, bilim, teknoloji, iş dünyası, akademi, kültür ve sosyal alanlarda İsraillilerin dışlanması norm hâline gelmeye başlayacak ve onları davet etmek artık istisna, açıklama gerektiren bir durum haline gelecek. Bu durum, yalnızca bireylerin fırsatlarını kısıtlamakla kalmayacak aynı zamanda orta ve uzun vadede ülkeyi de etkileyecektir. Neticede, İsrail’in varoluşsal açıdan dünya ile bağlantıda olmasının elzem olduğu malumdur.

Bu gerçeklikler bağlamında kamuoyu araştırmaları ve medya analizlerine bakıldığında İsrail’in izolasyonu algısının İsrail vatandaşları nezdinde farkındalık ve tepkiler açısından farklılaştığı ortaya çıkmaktadır. Güvenlik ve hükümet politikalarını destekleyen kesimlerde saldırının yarattığı travma, güvenlik odaklı söylemleri öne çıkarıyor. Birçok İsrailli, Hamas’ın etkisizleştirilmesine devam edilmesi gerektiğini düşünüyor. Dış eleştirileri, İsrail’e yönelen suçlamaları ya savunma refleksiyle ya da dış güçlerin düşmanca propagandasıyla açıklamaya eğilimli kesimler var. Bu kesimlerin temsilcileri arasında izolasyonun kaçınılmaz olduğu, fakat devletin güçlü durması gerektiği yönünde bir söylem baskın. Örneğin 73 yaşındaki ultra-Ortodoks bir İsrail vatandaşının “uluslar bize her zaman olumsuz bir gözle bakmaya eğilimli; yanlışlıkla bir füze düşse ve bir Filistinliyi öldürse tüm dünya bize ‘çocuk katili’ diyor” şeklindeki ifadeleri bu durumu yansıtıyor.

Muhalefet ve eleştirel sesler ise hükümete, askeri operasyonlar, sivil kayıplar, insani durum, uluslararası prestij kaybı ve ekonomik zarar gibi başlıklar üzerinden eleştiriler getiriyor. Bazı muhalif siyasetçiler ve medya kuruluşları, hükümetin dış politikada yalnızlaştığını, bunun uzun vadeli zararlarının ağır olacağını söylüyor. Ayrıca, barış ya da ateşkes beklentisi olan kesimlerde “Bu savaş ne kadar sürecek?”, “Hangi hedeflere ulaşılıyor?”, “Uluslararası toplumla ilişkiler nasıl restore edilir?” gibi sorular sıkça sorulmaya başladı.

Kendisini seküler olarak tanımlayan 21 yaşındaki bir genç “dünya bizden nefret ediyor; bu antisemitizm diyenler var ama ben böyle düşünmüyorum, Gazze’deki savaşın başlangıcında İsrail’e büyük destek vardı. Şimdiyse hiç turist görmüyorum buralarda; giderek daha kapalı bir toplum haline geliyormuşuz gibi hissediyorum” sözleriyle ülkenin giderek yalnızlaşmasının sebeplerini içeride arıyor. Bu süreçte endişe ve yorgunluk hissinin de kamuoyunda yaygın olduğunu belirtmek gerekiyor. Savaşın süresi, sivil kayıplar, ekonomik ve sosyal zorluklar özellikle de sınır bölgelerindeki halk arasında psikolojik yorgunluk yaratmış durumda. Bazı kişiler izolasyon terimini doğrudan kullanmasa da dış dünyaya kapalı kalma hissi, yalnızlık hissi, medyanın ve uluslararası aktörlerin eleştirilerinin devam etmesi halkta sıkça dile getirilen konular.

İsrailliler arasında ahlaki çatışma yaşayan kesimler de mevcut. İnsan hakları ve uluslararası hukuk perspektifine daha fazla ilgi gösteren, dini ya da ideolojik olarak daha liberal eğilimli kesimler, İsrail devletinin bazı operasyonlarını, sivil zararları, uluslararası mahkemelerdeki kararları ahlaki olarak sorguluyor. Bu kişiler için izolasyon sadece dış politika meselesi değil, içsel bir vicdan meselesi.

İsrail’de kamuoyuna yansıyan demeçlere bakılınca ortaya çıkan tablo ise şöyle özetlenebilir: Genç, liberal kesimler, 7 Ekim sonrası uluslararası izolasyon ve Batı’dan gelen suçlamalar karşısında bir “terk edilmişlik” ve hayal kırıklığı hissi yaşıyor. Kendilerini giderek toplum dışına itilmiş gibi hissettiklerini ve Batı’daki birçok kişinin gerçeği görmediğini ifade ediyor. Benzer şekilde, Gazze’deki sivillerin acılarını kabul etmekle birlikte, İsrail’in vatandaşlarını koruma yükümlülüğü nedeniyle savaşın haklı olduğunu savunuyor. Progresif "millennial" yani diğer adıyla Y kuşağı hem hükümetin yargı reformu karşıtı protestolarına katılıyor hem de sosyal medyada İsrail’i savunarak uluslararası algıyı etkilemeye çalışıyor; bu durum, gençlerde ciddi bir zihinsel uyumsuzluk ve duygusal gerilim yaratıyor. Sol görüşlü gençler ise savaşın durdurulması ve Filistin devleti tartışmasının sürdürülmesi gerektiğini savunurken, Hamas’a karşı yapılan operasyonları mevcut yöntemlerle eleştiriyor.

Kamuoyu algısını yönlendiren bir araç olarak İsrail medyasına bakıldığında, eleştirel seslerin yanında ana akım medyanın Filistinlilerin Gazze’de yaşamakta olduğu insani felaketi görmezden geldiğini ve saldırgan bir retorik benimsemiş olduğunu söylemek mümkün. İsrail içindeki veya dışındaki eleştirel seslere saldırılıyor ve susturuluyor. Şimdilik İsrail medyasının ve İsrailli Yahudilerin hükümetin Gazze’de yaptıklarıyla ilgili bir hesaplaşma içerisine girmesi zor görünüyor; İsrail’in izolasyonu artar, Filistin devletinin diplomatik tanınması sürerse bu tutumun bir değişim sürecine girmesi beklenebilir.

İsrail’in artan uluslararası izolasyonunun kaynağı, kamu diplomasisindeki yetersizliklerden çok iç politikada izlenen stratejiler ve bu stratejileri uygulayan aktörlerde aranmalıdır. Güvenlik krizi ve toplumsal bölünme derinleşirken, koalisyonun tercihleri dış politikada da ülkeyi daha kırılgan hale getirmektedir. Bu noktada asıl belirleyici olan, İsrail kamuoyunun ve siyasi elitlerinin iç politikada nasıl bir yönelim benimseyecekleridir. Etkili bir siyasi dönüşüm gerçekleşmediği sürece, ülkenin uluslararası alanda yalnızlaşması kaçınılmaz biçimde devam edecek ve stratejik konumunun zayıflaması daha kalıcı bir hal alacaktır.

Cumhurbaşkanının hukuku: Neden korunmalı, nasıl uygulanmalı?

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Cumhurbaşkanının hukukunun kapsamını ve bu hukuka neden riayet edilmesi gerektiğini kaleme aldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) 1 Ekim 2025 tarihli yeni yasama yılının açılışına muhalefetin bir kısmı Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın TBMM’de yapacağı konuşma sebebiyle katılmayacağını açıkladı. Cumhurbaşkanının her yasama yılının açılışında TBMM’de yaptığı konuşma Anayasa’nın gereğidir. Cumhurbaşkanı “gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapar." [1]

Demokratik muhalefet anayasal sınırlar içinde yapılır. Bir kısım muhalefetin cumhurbaşkanının hukukuna karşı tavır alması anayasal hükümlerle çatışan bir yaklaşımdır. Hukukla kavga edilerek demokratik muhalefet yapılamaz. Hukuk dışına çıkan tutumlar demokratik muhalefet sayılmaz. Genel bir tespit olarak pozitif hukuku değiştirme talebi meşrudur ama pozitif hukuku tanımamak gayri meşrudur.

Öte yandan cumhurbaşkanının hukukunu göz ardı eden bir dil muhalefete bir şey kazandırmaz. Hatta muhalefetin cumhurbaşkanının hukukuna aykırı bir dil ve tutumla destekleyecekleri bir adayı cumhurbaşkanı seçtirmeleri neredeyse imkansız olur.

Bu vesileyle bir kez daha cumhurbaşkanının hukukunu hatırlamanın gerekli olduğu görülüyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde Cumhurbaşkanı'nın görev tanımı

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçildiğinde parlamenter sistemden farklı olarak Cumhurbaşkanı sadece “Devletin başı” olarak tanımlanmadı. Cumhurbaşkanına Devlet Başkanı sıfatı da verildi.

Düzenleme şöyledir: Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder. [2]

Buna göre Cumhurbaşkanı sadece devletin başı değil, Devlet Başkanıdır. Özcesi, Cumhurbaşkanı hem halkın (cumhurun) başkanıdır hem de devletin başkanıdır. Diğer bir deyişle “halkın iradesi devlete egemen olmuştur."

Bunun sonucu olarak Anayasa tarafından Anayasanın uygulanması ile tüm devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin etme görevi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Eski sistemde Cumhurbaşkanının sadece “gözetme” başka bir ifadeyle nezaret etme görevi varken şimdi “temin etme” yani icrai bir görev söz konusudur.

Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı yürütme görevinin yanı sıra yasamaya da yargıya da düzenli ve uyumlu çalışma konusunda perspektif sunma görevine ve yetkisine sahiptir. TBMM’nin yasama yılı açılış konuşmaları da bu kapsamdadır.

Ayrıca Cumhurbaşkanı milli güvenlik politikalarını belirler, TBMM adına Başkomutanlığı temsil eder. Yani Cumhurbaşkanı aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) başkomutanıdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verme yetkisi vardır. [3]

Anayasaya göre hem "Halkın Başkanı", hem "Devlet Başkanı" hem de "Başkomutan" olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder. [4]

Zaman zaman ifade ettiğimiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Ülke Liderliği" rolünün anayasal dayanağı bu hükümlerdir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra da Cumhurbaşkanı seçilecekler sadece bir mecranın siyasi lideri ve devletin yürütme organının görevlisi ve yetkilisi değil "Ülke Lideri" olma sorumluluğunu da üstleneceklerdir. Çünkü anayasal olarak diğer ad ve sıfatların yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etmenin ve Devlet Başkanı olmanın hukuki, siyasi ve sosyal sonuçlarından en önemlisi "Ülke Lideri" sorumluluğuyla hareket etmektir.

Ülke Liderliğini üstlenen Cumhurbaşkanına saygı gösterilmesi neden önemli?

Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütün organlarını anayasal sınırlar içerisinde yönlendirebilme yetkisi olan, halkın yüzde 50'den fazla oyuyla seçilmiş ve Ülke Liderliği sorumluluğuna da sahip Cumhurbaşkanına saygı gösterilmesi:

Birincisi, halkın genel iradesi olan milli iradeye saygıdır.

İkincisi, halkın demokratik iradesi olan seçmen iradesine saygıdır.

Üçüncüsü, devlete saygıdır.

Dördüncüsü, bundan sonra hangi mecradan seçilirse seçilsin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevini üstleneceklere saygıdır.

Beşincisi, anayasal düzene uymanın bir gereğidir.

Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına saygıyı aktüel siyasetin iç çekişmeleri üzerinden değil "Devletin Genel İşleyişi" üzerinden değerlendirmek gerekir. Hukuken ve siyaseten doğru olan, Cumhurbaşkanına saygıyı başta TBMM olmak üzere her yerde göstermektir.

Cumhurbaşkanlığı makamı: Devlet Başkanı ve Başkomutan

Cumhurbaşkanının yürütme görevi ve yetkisine binaen yürüttüğü faaliyetlere ve pratiklere yönelik elbette eleştiri yapılabilir. Bu, demokrasinin ve demokratik siyasi rekabetin gereğidir. Ancak eleştiri hakkının sınırlarının dışına çıkarak saygısızlık, küfür, hakaret gibi hukuk dışı yollara sapmak asla kabul edilemez. Bunları yapanlar da teşvik edenler de hesabını hukuk önünde ve halk nezdinde mutlaka verir.

Sonuç olarak, Anayasal açıdan Cumhurbaşkanı konumu; Türkiye Cumhuriyeti'ni ve milletin birliğini temsil etmesi, Devlet Başkanı ve Başkomutanlık sıfatlarına sahip olması sebebiyle sadece yürütme görevi ve yetkisi (hükümet veya iktidar) olarak görülemez. Cumhurbaşkanının hukuku bunların tamamından oluşur.

Her vatandaşın, tabii ki eleştiri hakkı baki kalmak kaydıyla, anayasal hükümlerle tayin edilmiş Cumhurbaşkanının hukukunu koruması ve saygı göstermesi, anayasal bir ödevdir ve vatandaşlık bağının gereğidir. Halkın meşru temsilcisi olan milletvekillerinin de evleviyetle yapması gereken budur.

[1] (Any. m. 104/3. fıkra)

[2] (Any. m. 104/1. ve 2. fıkra)

[3] (Any. m. 104/13, 14 ve 15. fıkralar)

[4] (Any. m. 104/2. fıkra)

[Mehmet Uçum, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekilidir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Trump'ın Gazze planı: Bölgeyi ne bekliyor?

İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkanı Doç. Dr. Serhan Afacan, ABD Başkanı Donald Trump'ın 29 Eylül'de açıkladığı Gazze ateşkes planını kaleme aldı.

...

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 26 Eylül’de Gazze soykırımını hız kesmeden sürdürdüğü bir ortamda konuşmasını yapmak üzere Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nun kürsüsüne geldiğinde birçok ülke delegesi salonu terk edince neredeyse boş bir salona konuşmuştu. Bu, İsrail’in ne kadar yalnızlaştığını gösteren dikkat çekici bir görüntüydü. Nitekim son günlerde aralarında Birleşik Krallık ve Fransa gibi BM Güvenlik Konseyi’nin iki daimi üyesinin de bulunduğu birçok devletin de katılımıyla Filistin Devleti'ni tanıyan devletlerin sayısı 158’e yükseldi. Netanyahu’nun gerek BM’de gerekse de Beyaz Saray’da yaptığı konuşmalarda bu gidişattan fazlasıyla rahatsız olduğu görüldü.

Ancak uluslararası toplum bu konuşmaya odaklanmadı. Zira Trump'ın birkaç gün önce Gazze’de kısa süre içinde ateşkes beklediğini açıklaması, gözleri 29 Eylül’de Beyaz Saray’da gerçekleşecek Trump-Netanyahu görüşmesine çevirmişti.

Görüşmede beklenen oldu ve ateşkese ilişkin önemli açıklamalar geldi. Trump'ın "Orta Doğu barışı" adını verdiği plan, Beyaz Saray sosyal medya hesabından ikilinin görüşmesi devam ederken paylaşıldı. Kısa süre sonra Trump ve Netanyahu kameraların karşısına geçti.

Plan hakkında yapılan değerlendirmelere ve beklentiyi hangi düzeyde tutmak gerektiğine geçmeden önce planın içeriğine göz atmakta yarar var.

Bölgeyi ne bekliyor?

Özetle ifade etmek gerekirse 20 maddelik plan, çatışmanın duracağı ve Gazze'ye insani yardımın geleceği birinci, karşılıklı rehinelerin iade edileceği ikinci ve Gazze'nin geleceğine ilişkin adımların atılacağı üçüncü aşamaları içeriyor.

Birinci aşamada, tarafların öneriyi kabul etmesi halinde savaş derhal sonlanacak ve Gazze Şeridi'ne insani yardım ulaştırılacak. İkinci aşamada, İsrail’in anlaşmayı kabul ettiğini beyan etmesini takip eden 72 saat içinde, hayatta olan ve olmayan tüm İsrailli rehineler iade edilecek, bu süre zarfında hava ve topçu bombardımanı da dahil olmak üzere tüm askeri operasyonlar durdurulacak ve muharebe hatları, aşamalı geri çekilme için koşullar sağlanana kadar "donmuş" kalacak.

İsrail, rehinelerin serbest bırakılmasına müteakip 250 müebbet hapis mahkumu Filistinliyi, 7 Ekim 2023’ten sonra gözaltına alınan tüm kadın ve çocukları ve 1700 Gazzeliyi serbest bırakacak.

Bu iki aşama, İsrail saldırılarının durdurmasını ve rehinelerin serbest bırakılmasını sağladığı için Gazze’deki vahşeti sonlandırma yönünde atılan olumlu adımlar olarak görülebilir. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, planın ilan edilmesinin ardından sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, planın Gazze’de akan kanı durdurma ve ateşkesi sağlama potansiyelini öne çıkararak Trump'ın gösterdiği çabayı takdir ettiğini belirtti.

Planın üçüncü aşaması ise daha fazla müzakere edilmeyi gerektiren boyutlar içeriyor. Gazze'yi "fazlasıyla acı çekmiş Gazze halkının yararına" yeniden geliştirmeyi öngören bu aşama, Hamas’ın tüm askeri kabiliyetlerini ortadan kaldırmayı, tüneller ve silah üretim tesisleri de dahil olmak üzere tüm askeri altyapıyı yeniden inşa edilmemek üzere imha etmeyi öngörüyor.

Dahası plana göre Hamas ve hatta Ramallah yönetimi Gazze'nin yönetiminde doğrudan veya dolaylı herhangi bir rol üstlenmeyecek. Ayrıca ABD'nin Gazze'ye, derhal konuşlandırılmak ve onaylanmış kişilere eğitim vermek üzere geçici bir Uluslararası İstikrar Gücü yerleştirmek için Arap ve uluslararası ortaklarla birlikte çalışması da bu aşama için öngörülen adımlar arasında bulunuyor.

Ayrıca, Gazze'nin yönetimi "Barış Kurulu" adı verilen bir yapının denetimine bırakılıyor. Trump'ın başkanlık edeceği bu kurulda İngiltere'nin eski başbakanlarından Tony Blair’in de yer almak istediği açıklansa da bu konunun henüz netleşmediği ve isimlerin sürecin paydaşlarının önerilerine göre belirleneceği anlaşılıyor. Bölgedeki geçici yönetimi üstlenmek üzere Filistinli isimlerin katılımıyla kurulacak ve günlük kamu hizmetlerini ve belediyeleri yürütmekten sorumlu olacak teknokratik komite de Barış Kurulu’nun nezaretinde hareket edecek. Süreç boyunca Hamas ve diğer grupların yükümlülüklerini yerine getirmelerini garanti altına alma yükümlüğünü ise bölge devletlerinin üstlendiği görülüyor.

Netanyahu konuşmasında, tüm İsrailli rehineleri geri getireceğini, Hamas'ın askeri kabiliyetlerini ve siyasal hakimiyetini ortadan kaldıracağını ve Gazze'nin bir daha asla İsrail'e tehdit teşkil etmemesini temin edeceğini söylediği planı, kendilerinin savaş amaçlarını gerçekleştirdiği için desteklediğini belirtti. Ancak İsrail Başbakanı, ertesi gün yaptığı açıklamada Filistin’in devletleşmesini kabul etmediğini ve buna "zorla direneceğini" söyledi. Diğer bir ifadeyle Netanyahu, bölgede gerçek bir barış süreci işletilirse bunun kaçınılmaz olarak bir Filistin Devleti'nin kurulmasını da kapsayacağının farkında.

Nitekim planın açıklanmasının ardından Katar Dışişleri Bakanlığından kendilerinin de içinde olduğu Türkiye, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Endonezya, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’ın Gazze'deki savaşı bitirmesi beklenen planı ve bu yönde sarf edilen adımları memnuniyetle karşıladığını beyan eden bir açıklama geldi.

Açıklamada savaşın sona erdirilmesi, rehinelerin serbest bırakılması, Gazze'ye yeterli insani yardımın kısıtlama olmaksızın ulaştırılması, Filistin halkının yerinden edilmesinin önlenmesi, Gazze’nin yeniden inşası yönündeki adımlar ve kapsamlı barış sürecini ileriye taşıma önerileri takdirle karşılandı. Ayrıca ABD Başkanı Trump'ın İsrail’in Batı Şeria'yı ilhak etmesine izin verilmeyeceği yönündeki açıklamasına vurgu yapıldı.

Katar Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamadaki en temel vurgu "tüm tarafların güvenliğini garanti altına alan bir güvenlik mekanizması" inşa etmeye ve "uluslararası hukuka uygun şekilde Gazze’nin Batı Şeria ile bütünleşerek bir Filistin Devleti oluşturulmasını" öngören iki devletli çözüm temelinde "adil bir barış" yolunun açılmasına yönelik oldu.

Dolayısıyla söz konusu devletlerin, Gazze’de akan kanı bir an evvel durdurmayı öncelediği ve süreci, ellerindeki diplomatik araçları kullanarak Filistinlilerin yararına en uygun şekilde yürütme iradesinde oldukları anlaşılıyor. Kuşkusuz bunun mümkün olması için her şeyden önce İsrail saldırılarının sonlanması gerekiyor.

Plan İsrail’i durdurur mu?

Trump basın toplantısında sıklıkla Hamas'ı kontrol altında tutmaktan bahsetti ve hatta Hamas'ın planı kabul etmemesi halinde olacaklara ilişkin tehditler savurdu. Planı değerlendirme aşamasında olduğu bildirilen Hamas’tan şimdiye kadar planın kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin resmi bir açıklama gelmedi. Bölge ülkeleri şayet nüfuzlarını kullanarak Hamas’ı ateşkese ikna etme sorumluluğu üstlenirse doğal olarak benzer bir kontrolü ABD’nin de İsrail üzerinde kurmasını ve Tel Aviv'in daha önce olduğu gibi yine ateşkesi ihlal ederek süreci akamete uğratmasının önüne geçmesini bekleyecektir. İsrail’in söz konusu planın açıklanmasından sonraki saatlerde 45 Filistinliyi daha öldürdüğü dikkate alınırsa bunun kolay olmayacağı aşikar. Bu devletlerin bir diğer beklentisi de bildiride yer aldığı üzere "iki devletli çözüm temelinde adil bir barış yolunun açılması" olacaktır. Bunun ne kadar grift bir konu olduğu da mevzubahis tüm devletlerin bildiği bir şeydir.

Dolayısıyla bütün olarak bakıldığında Trump'ın planının kaderini önümüzdeki süreçte yapılacak müzakere ve pazarlıkların belirleyeceği söylenebilir. Konunun bu noktaya gelmesinde Trump'ın artık Netanyahu'nun yaklaşımını kendi küresel ve bölgesel politikaları için bir engel olarak görmesinin etkili olduğu biliniyor. Şayet ateşkes sağlanır, İsrail saldırılarını durdurur ve rehine takası gerçekleşirse bu noktadan ileri gitmenin zemini hazırlanmış olacaktır. Bu noktada, bölge ülkeleri İsrail’in yeni bir saldırganlığa girişmemesi ve yeniden kan dökmeye başlamaması adına Gazze’ye konuşlanması öngörülen uluslararası güçte aktif olarak yer almalıdır. Zira süreç İsrail’in inisiyatifine terk edildiğinde neler yaşandığı daha önce görüldü.

Yerli sosyal medya platformları: Dijital egemenlik için yeni bir adım mı?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Murat Kırık, devletlerin kendi sosyal medya platformlarını geliştirme çabalarını ve bu girişimlerin stratejik önemini kaleme aldı.

...

Günümüzde sosyal medya uygulamalarının büyük bir kısmı ABD merkezli şirketler tarafından geliştirilmiştir. Facebook, Instagram, X ve YouTube gibi platformlar yalnızca bireyler arası iletişim için değil aynı zamanda reklamcılık, medya, siyaset ve hatta toplumsal hareketlerin yönlendirilmesi için de büyük önem taşımaktadır. Bu durum, küresel ölçekte belirgin bir ABD hakimiyeti oluşturmuş ve birçok ülkeyi dijital bağımlılık içine sürüklemiştir. Sosyal medya üzerinden veri akışının kontrol edilmesi, reklam gelirlerinin paylaşımı ve içerik politikalarının belirlenmesi ABD merkezli şirketlerin elinde güçlü bir jeopolitik araç haline gelmiştir.

Çin, Rusya ve Hindistan’ın alternatif modelleri

Çin bu tabloya karşı çıkan ülkelerin başında gelmektedir. Çin, ABD merkezli uygulamaları yasaklamış ve yerine WeChat, Weibo, Youku gibi güçlü alternatifler geliştirmiştir. Bu uygulamalar yalnızca sosyal medya işlevleriyle öne çıkmayıp, aynı zamanda ödeme sistemlerinden kamu hizmetlerine kadar geniş bir ekosistem sunmaktadır. Böylece hem yabancı sistemlere bağımlılık ortadan kaldırılmış hem de devletin dijital alan üzerindeki kontrolü artırılmıştır.

Rusya da VKontakte (VK) ve Odnoklassniki gibi platformlarla kendi sosyal medya ağını kurmuş, özellikle Ukrayna savaşı sonrası Batı uygulamalarına getirilen kısıtlamalarla bu yerli ağların önemini artırmıştır. Hindistan ise TikTok’un yasaklanmasının ardından Chingari, Koo ve ShareChat gibi uygulamalarla hızlı bir çıkış yakalamış, devlet teşvikleri sayesinde bu platformların yaygınlaşmasına öncülük etmiştir.

Orta Doğu ve Afrika deneyimleri

Orta Doğu ve Afrika’da da benzer girişimler dikkat çekmektedir. İran, güvenlik gerekçeleriyle yabancı uygulamaları sınırlandırmış ve devlet kontrolündeki yerel platformları öne çıkarmıştır. Afrika’da ise Kenya ve Nijerya gibi ülkeler, yerli kültür ve dillere uygun sosyal medya platformları üretmeye yönelmiştir. Bu girişimler henüz küresel ölçekte etkili olmasa da bölgesel ölçekte ABD merkezli sosyal medyaya alternatif oluşturma çabası olarak değerlendirilmektedir.

Türkiye’nin milli teknoloji yaklaşımı

Türkiye de yerli sosyal medya uygulamaları konusunda adımlar atan ülkeler arasında yer almaktadır. Özellikle son yıllarda “yerli ve milli teknoloji” anlayışı çerçevesinde BiP ve Yaay gibi platformlar geliştirilmiş, kullanıcı verilerinin yurt içinde tutulması öncelik haline getirilmiştir. Bu uygulamalar, ABD merkezli rakipleriyle kıyaslandığında daha sınırlı kullanıcı kitlesine sahip olsalar da Türkiye’nin dijital bağımsızlık hedefleri açısından stratejik değer taşımaktadır. Türkiye’nin bu girişimlerinin temel amacı sadece alternatif iletişim araçları yaratmak değil, aynı zamanda siber güvenlik ve veri gizliliği açısından ulusal çıkarları korumaktır.

NSosyal ve T3 Vakfı’nın katkısı

Bu çerçevede öne çıkan projelerden biri de NSosyal olmuştur. T3 Vakfı’nın desteklediği bu platform, özellikle gençler için tasarlanmış olup, hem dijital bağımsızlığı pekiştirmeyi hem de milli teknoloji hamlesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. NSosyal, kullanıcı verilerinin ülke içinde kalmasını sağlayarak güvenlik risklerini azaltmayı amaçlamakta, aynı zamanda Türkiye’nin sosyal medya alanında da kendi markasını yaratmasına zemin hazırlamaktadır. Bununla birlikte platform, genç girişimcilere ve yazılımcılara fırsat sunarak teknoloji ekosistemine katkıda bulunmaktadır.

Yerli uygulamaların stratejik önemi

Yerli sosyal medya platformları yalnızca teknik bir alternatif değil, aynı zamanda kültürel ve siyasi bir güç unsuru olarak değerlendirilmektedir. Sosyal medya, günümüzde kamuoyu oluşturma, toplumsal hareketleri yönlendirme ve hatta seçim süreçlerini etkileme gücüne sahip bir araçtır. Dolayısıyla, bu alanın yabancı şirketlerin tekeline bırakılması devletler için stratejik bir zafiyet yaratmaktadır. Çin’in WeChat üzerinden geliştirdiği “her şeyin tek platformda” çözülmesi yaklaşımı, yerli sosyal medyanın cazibesini artıran en önemli faktörlerden biri olmuştur.

Stratejiler ve politikalar

Yerli sosyal medya uygulamaları geliştiren ülkelerin genel olarak üç temel strateji izlediği görülmektedir. İlki, yabancı platformların yasaklanması veya ciddi kısıtlamalara maruz bırakılmasıdır. İkincisi, devletin yerli uygulamalara finansal ve teknik destek sağlamasıdır. Üçüncüsü ise bu platformların sadece sosyal medya işlevi görmeyip, ödeme sistemleri, e-ticaret ve haberleşme hizmetleriyle entegre edilmesidir. Bu stratejiler sayesinde yerli uygulamalar kullanıcı için daha cazip hale getirilmekte ve yabancı platformlara bağımlılık azaltılmaktadır.

ABD hegemonyasının kırılabilirliği

ABD merkezli sosyal medya devlerinin hakimiyetini tamamen kırmak kısa vadede mümkün görünmemektedir. Çünkü bu platformlar yıllar içinde geniş bir kullanıcı alışkanlığı yaratmış, küresel reklam ağını kontrol altına almış ve kültürel hegemonya oluşturmuştur. Ancak Çin örneğine bakılacak olursa, güçlü devlet politikaları ve geniş kullanıcı tabanıyla bu hakimiyetin en azından bölgesel ölçekte sınırlandırılabilir. Rusya, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin de attığı adımlar, bu alanda çok merkezli bir dijital düzenin oluşma ihtimalini güçlendirmektedir.

Geleceğe yönelik olası senaryolar

Gelecekte yerli sosyal medya platformlarının artması, dijital dünyanın tek kutuplu ABD merkezli yapısını kırarak çok kutuplu bir düzene evrilmesine yol açabilir. Her bölgenin kendi kültürel ve siyasi ihtiyaçlarına uygun platformların öne çıkması, hem çeşitlilik hem de dijital güvenlik açısından yeni dengeler doğurabilir. Devletler böyle bir süreçte sosyal medyayı yalnızca eğlence veya iletişim aracı değil, aynı zamanda ulusal güvenlik ve kültürel kimlik politikalarının da bir parçası olarak görecektir.

Dijital egemenlik için yerli sosyal medya

Kısacası, ABD’nin sosyal medya üzerindeki hegemonyası hala güçlü olsa da Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye ve bazı bölgesel aktörlerin girişimleri bu düzeni uzun vadede değiştirme potansiyeline sahiptir. Yerli sosyal medya uygulamaları yalnızca teknolojik bir yatırım değil, aynı zamanda siyasi bağımsızlık ve kültürel kimliğin korunması açısından kritik bir rol üstlenmektedir. Türkiye’nin bu alanda NSosyal gibi projelerle yerini alması, ülkenin milli teknoloji vizyonunun önemli bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Devletleri harekete geçiren tehdit: Yabancı mesajlaşma uygulamaları

ADEO Cyber Security şirketinde siber güvenlik uzmanı Ersin Çahmutoğlu, pek çok devletin resmi kurumlarda WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarını yasaklamasının ne anlama geldiğini ve Türkiye'nin bu konudaki mevcut çalışmalarını kaleme aldı.

...

Dünyada bazı büyük devletler ve şirketler, dijital tahakküm inşa etmek ve bunu sürdürmek için geliştirdikleri teknolojilerini dünyanın her yerine yaymayı hedefliyor. Bu hedefle yola çıkan devletler ve şirketler bu sayede oldukça ciddi seviyelerde büyümeler kaydederken, geliştirdikleri teknolojilerle devlet kurumu çalışanı ya da sivil fark etmeksizin her kullanıcının verilerini de topluyor.

Bu faaliyetler özellikle mesajlaşma uygulamaları üzerinden çok etkin bir şekilde yürütülüyor. WhatsApp ve Telegram gibi şirketler dünya çapında milyarlarca kullanıcıya ulaşan uygulamalarıyla ücretsiz hizmet sunarlarken insanlardan ve devletlerden de veri ve istihbarat topluyor. Yıllardır devam eden bu faaliyetler günümüzde de yoğun şekilde sürüyor.

Bu sebeple pek çok devlet yabancı menşeli uygulamaların getirdiği tehlikelerden dolayı kendi mesajlaşma uygulamasını geliştirmeye karar verdi. Çünkü bu veri ve istihbarat toplama faaliyetleri artık ulusal güvenliği tehdit eder hale geldi. Sıradan vatandaşların yaptığı görüşmelerden ziyade kritik önemi haiz bir devlet kurumunun en üst düzey yöneticisinin kurum içi yazışmaları ve konuşmalarını da çoğu zaman yabancı menşeli uygulamalarla yapması ciddi risk ve tehlikelere yol açıyor.

Pek çok devlet kendi mesajlaşma uygulamasını geliştiriyor

Son zamanlarda birçok ülke devlet kurumlarında ve vatandaş nezdinde artık yerli uygulama kullanılmasını zorunlu kılmaya başladı. Bu ülkelerin bazıları WhatsApp ve Telegram gibi uygulamaları sadece devlet kurumlarında yasaklarken bazıları da ülke genelinde tamamen engelledi.

Örneğin Rusya yakın zamanda VK şirketi tarafından geliştirilen Max adlı mesajlaşma uygulamasının kullanımını tüm ülkede zorunlu hale getirdi. Geçtiğimiz günlerde ise Fransa, bakanlar dahil tüm kamu yöneticileri ve personeline 2019'da ülkenin bilgi güvenliği teşkilatı ANSSI tarafından geliştirilen Tchap uygulamasının kullanımını zorunlu kıldı.

Biraz daha geçmişe gidince başka ülkelerin de benzer kararlar aldıklarını görüyoruz. Örneğin Almanya’daki devlet kurumlarında artık 2020'de Alman Silahlı Kuvvetleri tarafından geliştirilen BwMessenger adlı mesajlaşma uygulaması kullanılıyor. 2022 ve 2023 yıllarından sonrasına bakıldığında ise Lüksemburg’daki devlet kurumlarında Luxchat4Gov, Polonya’daki devlet kurumlarında Merkury, İsviçre’deki devlet kurumlarında da Threema adlı uygulamalar zorunlu olarak kullanılıyor.

Siber güvenlik konusuna hassasiyetle önem veren bir örgüt olarak NATO da kritik birimlerinde iletişim ve yazışmalar için 2024 itibarıyla NI2CE adında bir uygulama geliştirip kullanmaya başladı. Tüm bunlara ilaveten Çin’in çok uzun yıllardır tüm ülke çapında Weixin adlı mesajlaşma uygulamasını kullanma şartı getirdiğini de hatırlatalım.

Devletler için esas kriter: Güvenlik ve gizlilik

Dünyada pek çok devletin mesajlaşma ve iletişim faaliyetlerini güvenle sürdürebilmek için yalnızca kendi geliştirdikleri uygulamalara itimat ettiklerini görüyoruz. Bu durum, devletlerin özellikle son yıllarda maruz kaldığı veri ihlalleri ve hedefli siber casusluk operasyonlarının bir sonucudur.

Avrupa başta olmak üzere pek çok bölgedeki devletlerin, yabancı menşeli mesajlaşma uygulamalarını yasaklamalarının birden fazla nedeni vardır. Ancak en temel neden ulusal güvenliğe yönelik oluşan riskler ve tehlikelerdir. Yabancı menşeli uygulamalarda, iletişimlerin takip edilmesi ve verilerin toplanması gibi güvenlik sorunlarından dolayı devletler en azından kritik kurumlarda kendi geliştirdikleri çözümlere yöneliyor.

Elbette devletlerin kendi geliştirdikleri bu çözümlerin de yüzde yüz güvenlik sağladığını söyleyemeyiz. Gelişmiş seviyedeki casus yazılımlar akıllı telefonlara sızdığında bu mesajlaşma uygulamalarının tüm güvenlik katmanları çöküyor. Bu noktada, özellikle İsrail menşeli casus yazılımların günümüzde neden oldukları tehdide dikkati çekmek gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesinin İsrailli Paragon şirketinden geçtiğimiz yıl satın aldığı Graphite adlı casus yazılıma ilişkin sözleşmeyi yeniledikleri ortaya çıkmıştı. Dünyada pek çok istihbarat servisine satıldığı bilinen bu casus yazılım, marka ve model fark etmeksizin her türden akıllı telefondan sınırsız veri toplayabiliyor ve hatta telefonun kontrolünü ele geçirebiliyor.

Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın 2019'da kurduğu Paragon şirketinin geliştirdiği Graphite’i, oldukça gelişmiş niteliklere sahip sofistike bir siber silah olarak tanımlayabiliriz. Tıpkı diğer İsrailli siber casusluk şirketi olan NSO Group’un Pegasus’u gibi Graphite de son derece tehlikeli bir siber silahtır.

İşte bu siber silahların herhangi bir belirti ve işaret vermeden her türlü akıllı telefona sızabilmesinden dolayı bağımsız, güvenli ve yerli mesajlaşma uygulamaları üzerinden iletişim kurmak risk ve tehlikeleri tamamen ortadan kaldırmayacaktır. Bu gibi siber silahlar, çoğu zaman “0-day” gibi kritik ve tehlikeli güvenlik açıklarını istismar ettikleri için bunların önüne geçmenin bir yolu yok.

Dolayısıyla resmi iletişim faaliyetlerinde, özellikle de kritik kurumlarda mümkün olduğunca akıllı telefon kullanımının büyük oranda sınırlandırılması elzemdir. Bu anlamda, Türkiye’nin de bu tehlike ve riskleri değerlendirerek kayda değer adımlar atması ve kamusal alanda kullanılacak bir uygulama geliştirme gibi spesifik çalışmalar yapması gerekiyor.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye, geliştireceği mesajlaşma uygulamasının yerli ve milli olmasından ziyade, uygulamanın tamamen güvenli ve bağımsız bir yapıda olmasına odaklanmalıdır. Bu noktada, Fransa, Almanya ve NATO’daki örneklerde olduğu gibi Matrix tabanlı bir uygulamanın geliştirilmesi mümkün olabilir. Açık kaynaklı iletişim protokolü olarak Matrix gibi bir altyapı üzerine özgün bir mesajlaşma uygulamasının geliştirilmesi ve buna ilaveten verilerin yer aldığı sunucuların da tamamen Türkiye’nin siber vatanı içerisinde kalması, güvenlik ve bağımsızlık için önemlidir.

Devlet kurumlarında resmi yazışmalarda kullanım için WhatsApp, Telegram ve diğer mesajlaşma uygulamalarının aksine merkeziyetsiz bir yapıya sahip olan, veri merkezlerinin farklı ülkelere dağılmadığı ve bağımsız sunucuların kurulabildiği bir mesajlaşma uygulaması kritik önemdedir. Bu şekilde inşa edilen bir uygulama, bakanlıklar ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının kendi bağımsız sunucularını kurabileceği ve yalnızca kendi personelinin kaydolabileceği bir platforma da olanak sağlayacaktır.

Ayrıca tıpkı Lüksemburg örneğinde olduğu gibi hem devlet kurumları içerisinde hem de toplum genelinde kullanılabilecek şekilde iki farklı versiyon da geliştirilebilir. Böylece sadece devlet kurumları çalışanlarının değil, vatandaşların da gizlilik ve güvenlik noktasında risk altında olma ihtimallerinin önüne geçilebilir.

Son olarak Türkiye’de yabancı menşeli mesajlaşma uygulamaları gibi ürün ve hizmetlerin devlet kurumlarında kısıtlanması ve hatta yasaklanması için hassasiyet gözeterek çalışma yapılmalıdır. Dünyadaki örnekler, devlet kurumları için bir mesajlaşma ve iletişim platformu geliştirmenin ve bu platformu bakanlar dahil tüm seviyedeki personel için zorunlu tutmanın ne derece önem arz ettiğini gösteriyor.

Bu hassas konu özelinde gereken denetimleri yapacak, koordinasyonu sağlayacak ve standartları belirleyecek olan esas kurum, geçtiğimiz ocak ayında kurulan Siber Güvenlik Başkanlığı (SGB) olabilir. Hatta ilgili platformun veya uygulamanın sadece kullanımıyla ilgili değil, geliştirilmesiyle ilgili süreçlerde de SGB doğrudan belirleyici otorite olarak faaliyet yürütebilir.

Ulusal Muhafızlar sokaklarda: Amerika'da "kurumsal" çözülme mi yaşanıyor?

Amerikalı akademisyen Dr. Adam McConnel, ABD Başkanı Donald Trump’ın askerleri sokaklara indirmesinin ABD demokrasisi ve federal kurumlar üzerindeki etkilerini kaleme aldı.

...

"İmparatorluk… doğuşunu sağlayan özgün yönetim yapılarını zamanla aşındırarak ortadan kaldırdı ve böylece tek adam yönetimine giden yolu açtı [1]."

Amerika Birleşik Devletleri, saldırgan dış politika söylemlerine ve zaman zaman giriştiği yırtıcı savaşlara rağmen, bir imparatorluk gücü olma konusunda her zaman çelişkili bir tavır sergiledi. 1930'lara kadar Amerikalıların büyük çoğunluğu dünya meselelerine karışmak istemiyor, "imparatorluk" kavramını ise İngilizleri küçümsemek için kullanıyordu. Japonya’nın Pearl Harbor’a saldırmasına kadar, iç kamuoyundaki baskılar Başkan Franklin Delano Roosevelt’i (FDR), Nazi Almanyası’na karşı Britanya’ya yardım ederken çeşitli dolambaçlı yollar izlemeye mecbur bıraktı.

ABD’nin küresel liderliğinin ne anlama geldiğini gerçekten kavrayabilen siyasetçiler, muhtemelen yalnızca İkinci Dünya Savaşı kuşağıydı. Eisenhower yönetimlerinden bu yana ise manzara yavaş fakat sürekli bir gerilemeye işaret ediyor. Ekonomik üretkenlik ve askeri güç, Amerika’nın küresel hakimiyetini uzun süre ayakta tutsa da, liderlik kapasitesindeki aşınma onlarca yıldır açıkça görülüyor.

Buna paralel olarak, ABD’nin dünyanın başlıca ekonomik, askeri ve siyasi gücü olmasından kaynaklanan iktidar ve servet, Amerikan toplumu ve siyasal sistemi üzerinde bozucu etkiler yaratmaya başladı. 1980'lerdeki "Reagan Devrimi," toplumsal servetin yeniden dağıtımını sağlayan FDR’nin "New Deal" dönemini sona erdirdi. Böylece seçimler, giderek paranın ve imaj manipülasyonunun belirlediği yarışlara dönüştü.

Trump 1.0

2017’nin başlarında Anadolu Ajansı için yazdığım bir yazıda, Donald Trump’ın başkanlığının ne kadar sorunlu geçerse geçsin, kısa vadede ABD’nin ekonomik ve siyasi sisteminin çöküşüne yol açmayacağını belirtmiştim [2].

Trump’ın ilk döneminde ülke, "artan kayırmacılık ve nepotizm ile birlikte, kötü hazırlanmış iç ve dış politikaların dört yılına" sahne oldu [3]. Buna rağmen Amerikan siyasi sistemi bu süreci atlatmayı başardı, hatta Joe Biden yönetimi, Trump döneminde başlatılan birçok politikayı devam ettirdi. Federal kurumlar arasında en büyük darbeyi, bütçesi kısılıp adeta işlevsiz bırakılan Dışişleri Bakanlığı aldı. Ancak bu kurumun etkinliği, zaten son 60 yıl içinde önemli ölçüde gerilemişti [4].

Trump 2.0

Trump ikinci kez göreve geldiğinde, federal kurumlara adeta Arnold Schwarzenegger’in "Terminatör" filminde karakola dönüşü gibi geri döndü. Hemen her hafta, başkanlık yetkilerinin geleneksel ve yasal sınırlarını zorladığı ya da doğrudan yok saydığı pek çok örnek ortaya çıktı. Bu adımların bir kısmı mahkeme kararlarıyla engellense ya da ertelense de, yine de yeni emsaller oluşmaya devam ediyor [5].

Trump ve destekçileri, başkanlık yetkilerini neredeyse sınırsız görüyor. Oysa bu, Amerika’nın anayasal düzenini inşa edenlerin tasarladığı bir şey değildi [6]. Aslında "denge ve denetim" ilkesi, her bir devlet organının belli yetkilere sahip olmasını ama aynı zamanda diğer organların yetkileriyle sınırlandırılmasını ifade eder. Yürütmenin yetkileri de özellikle bir kral ya da imparatorun ortaya çıkmasını önlemek için sınırlı tutulmuştu.

Öte yandan, "İmparator Başkan" tartışması ABD siyasetinde yeni değil. Arthur Schlesinger’in aynı başlıkla yazdığı 1973 tarihli çalışmadan beri, başkanın yetkileri sürekli genişledi ve bu genişlemeyi durdurmaya yönelik girişimler pek sonuç vermedi [7].

Örneğin, Kongre uzun süredir başkanların Anayasa’nın öngördüğü savaş ilanı yetkisini aşmasına göz yumdu. ABD’nin en son resmi savaş ilanı 1942’de yapıldı. O tarihten sonra Kongre, bu hayati yetkiyi korumak yerine, başkanlara yurt dışında askeri güç kullanma yetkisi veren kararlar aldı. Kore ve Vietnam savaşları sırasında yaşanan tartışmaların ardından ise 1973’te Savaş Yetkileri Kararı’nı çıkardı [8]. Ancak bu yasa, aslında başkanın Kongre’den onay almadan silahlı kuvvetleri hangi şartlarda kullanabileceğini çerçeveledi. Nitekim Kongre, bugüne kadar hiçbir başkanı bu yasayı ihlal etmekle suçlamadı. Bu tabloya bakıldığında, ordunun içeride de kullanılabileceğini düşünecek bir başkanın ortaya çıkması yalnızca bir zaman meselesiydi [9]. Zira Anayasa’nın verdiği "Başkomutan" sıfatı, zaten başkana silahlı kuvvetler üzerinde geniş yetkiler tanıyordu.

ABD’nin federal kurumsal düzeni

Önümüzdeki yıllarda ABD’nin yönetim yapılarında neler olacağını kestirmek şu an için mümkün değil. Trump şimdiden bir kurumu (Eğitim Bakanlığı) ortadan kaldırdı, Dışişleri Bakanlığını etkisizleştirdi ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı dağıttı [10]. Bununla da kalmayıp Adalet Bakanlığı, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Ajansı, istihbarat teşkilatları, Federal Soruşturma Bürosu (FBI), Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) ve Merkez Bankası gibi birçok kurumu benzeri görülmemiş ölçüde siyasallaştırdı. Bütün bu hamleler, Trump’ın danışmanlarının “üniter yürütme” diye tanımladığı anlayışı hayata geçirmeye yönelik [11].

Amerikan kamuoyu, Trump’ın politikalarından yeterince rahatsız olup onu 2026 Kasım ara seçimlerinde cezalandıracak mı? Anketler şimdilik Trump’ın desteğinde düşüş olduğunu gösteriyor [12]. Bu nedenle Trump, seçmen tabanını sağlamlaştıracağını düşündüğü başlıkları öne çıkarıyor. Örneğin, suçla mücadele bahanesiyle Ulusal Muhafızları ve Deniz Piyadelerini Los Angeles’a, FBI’ı ise Washington DC’ye göndermesi bunun bir örneği. Oysa pandemi sonrasında ülke genelinde suç oranları düşüyor. Dolayısıyla bu adımlar, seçmenlerine yönelik siyasi birer gösteriden ibaret.

Trump aslında açık bir siyasi maliyet-fayda hesabı yapıyor: Politikaları Cumhuriyetçi Parti içinde sorun yaratıyor [13]. Bunun karşılığında ise seçmenlerinin önem verdiği meseleleri gündeme taşıyarak kamuoyunda gürültü koparmaya ve yoğun medya ilgisi oluşturmaya çalışıyor. Özellikle de önde gelen Demokratların ya da azınlık kökenli Demokratların yönettiği eyalet ve şehirleri hedef alıyor.

Yerini tek adam yönetimi mi alıyor?

Cumhuriyetçiler, bazı eyaletlerdeki yeni seçim düzenlemelerine rağmen gelecek yıl ağır kayıplar yaşarsa Trump tutumunu değiştirir mi? Ya da Demokratlar 2028’de Beyaz Saray’ı geri kazanırsa, ABD kurumlarının gücü ve itibarı yeniden inşa edilebilir mi?

Bu iki soruya da olumlu yanıt vermek zor görünüyor. Trump, içgüdülerine karşı çıkan bir muhalefetle ya da ön yargılarını boşa çıkaran kanıtlarla karşılaştığında genellikle öfkeyle tepki veriyor ve daha da sertleşiyor. Normalde bu eğilimleri frenlemesi beklenen kurumlar, yani Kongre ve Yüksek Mahkeme, Trump’ın yaptıklarının neredeyse tamamına onay verdi. Üstelik Trump, aleyhine karar veren mahkemelere doğrudan saldırıyor [14]. Federal kurumların işlevselliğine ve güvenilirliğine verilen zarar şimdiden ciddi boyutlara ulaşmış durumda ve Trump’ın görev süresinin bitmesine hala üç yıl var.

Sonuç olarak Trump, geçmişte farklı federal kurumlara dağılmış olan yetkileri kendi elinde topluyor; bu kurumlar ise siyasallaştırılıyor ve çoğu durumda işlevsiz hale geliyor. Tarihçilere göre bu manzara yabancı değil. Octavian (daha sonra Augustus Caesar) "princeps" unvanını üstlendiğinde, Roma’daki cumhuriyet kurumlarını büyük ölçüde korudu, çünkü tek adam yönetiminin temelleri zaten önceki yarım yüzyılda atılmıştı [15]. Benzer şekilde Cosimo de’ Medici 1434’te Floransa’ya döndüğünde fiili iktidarı ele aldı, sistem görünüşte işlemeye devam etti ama muhaliflerin görev alması ve kritik kararlarda söz sahibi olması engellendi [16].

Roma ve Floransa’daki cumhuriyet kurumları modern anlamda tam demokratik olmasa da, toplumu yönetmek ve siyasi sorunları çözmek için sınırlı demokratik mekanizmalara sahipti. Ancak güç ve servetin yarattığı çatışmalar, sonunda bu düzenleri tek adam yönetimine teslim etti.

Aynı akıbet Amerika Birleşik Devletleri’nin de başına gelir mi?

[1] Mary Beard, “Emperor of Rome,” p. 32.

[2] https://www.aa.com.tr/en/americas/american-democracy-s-achilles-heel/725914

[3] 2. dipnota bakınız.

[4] https://www.aa.com.tr/en/analysis/opinion-kissinger-and-the-tragedy-of-american-diplomacy/3077338

[5] https://www.nytimes.com/interactive/2025/04/30/upshot/presidential-history-survey.html

[6] https://edition.cnn.com/2024/11/07/politics/trump-total-power-second-term-analysis; https://www.politico.com/newsletters/west-wing-playbook-remaking-government/2025/06/13/the-scale-of-trumps-power-claims-00405650.

[7] https://foreignpolicy.com/2025/06/30/us-constitution-executive-order-president-power-trump/

[8] https://tile.loc.gov/storage-services/service/ll/llglrd/2019670446/2019670446.pdf

[9] https://www.npr.org/2025/06/09/g-s1-71640/trump-mobilizes-marines-for-duty-in-los-angeles; https://www.reuters.com/legal/government/trial-shows-fragility-limits-us-militarys-domestic-role-2025-08-15/.

[10] Claims that the State Department’s functions are being revitalized have emerged, but only time will show whether that is a realistic assessment or not: https://foreignpolicy.com/2025/08/08/trump-state-department-reforms.

[11] https://abcnews.go.com/Politics/trump-unitary-executive-presidential-power-theory-driving-2nd/story?id=118481290

[12] https://www.usatoday.com/story/news/2025/08/18/donald-trump-approval-ratings-pew-poll-august-2025-latest-surveys/85672357007/

[13] https://edition.cnn.com/2025/08/27/politics/iowa-democrat-flips-state-senate-seat; https://www.nytimes.com/2025/08/06/briefing/republican-town-halls.html.

[14] https://www.npr.org/2025/09/02/nx-s1-5525647/a-california-judge-rules-that-trumps-deployment-of-the-guard-to-la-was-illegal

[15] Mary Beard, “Emperor of Rome,” pp. 32-37.

[16] Christopher Hibbert, "The Rise and Fall of the House of Medici," pp. 58-63.

Almanya'da kültür savaşının hukuki boyutu: Federal Anayasa Mahkemesi seçimleri

Berlin Humboldt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Mehmet Osman Gülyeşil, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi üyelik seçimlerinin yol açtığı kültür savaşı ve parti kapatma tartışmalarını kaleme aldı.

***

Uzun süre küresel sistemde yüksek itibar sahibi olan Almanya, son yıllarda art arda gelen sorunlarla sarsılıyor: Demografik erozyon, kültürel yozlaşma ve ekonomik buhran gibi amiller, Almanya'nın gücünü emen faktörler arasında zikredilebilir. Kaderin cilvesidir, günümüzde Almanya için kullanılan tarif, geçmiş zamanların aksine "Avrupa'nın lokomotifi" dolayısıyla Avrupa Birliği'nin (AB) başını çeken asli kuvvet değil, tam aksine sıhhati bozuk olan "Avrupa'nın hasta adamı" ifadesidir.

Tüm bu gelişmelere rağmen saygınlığını yitirmeyen en önde gelen müesseselerden bir tanesi Federal Anayasa Mahkemesi'ydi (FAM). 1951 yılından itibaren "anayasanın hamisi" (Hüter der Verfassung) ve dolayısıyla Almanya'nın hassas parametrelerini gözeten otorite olarak telakki edilen FAM, Alman milletinin güven ve takdirini de kazanmıştı. Özellikle ferdi hak ve hürriyetler hakkında yarım asrı aşan ve emsal teşkil edecek kararlar veren mahkemenin toplumun dönüşüm ve adaptasyonundaki rolü göz ardı edilemez. ABD'nin aksine FAM'ın hakimleri halk nezdinde genellikle tanınmaz, apolitik bir portre çizip, rutin seçimlerle (hakimlerin 8'ini federal meclis, diğer 8'ini federal konsey seçer) görevlerini 12 sene boyunca ifa ederler. Ancak siyasi tartışmaların pek görülmediği bu alanda geçtiğimiz haftalarda tarihi bir ilk meydana geldi. Federal Anayasa Mahkemesi için seçilecek hakim adayı, ideolojik bir çatışmaya sebep oldu ve "kültür savaşlarının" merkezine oturdu. Tartışmalara yol açan, Frauke Brosius-Gersodorf isimli Poststdam Üniversitesi üyesi bir anayasa profesörü. Sosyal Demokratlar tarafından aday olarak gösterilen Brosius-Gersdorf, akademik yayınlarında kağıda dökmüş olduğu görüşlerinin medyaya yansımasından sonra tartışmaların odağı oldu. Zorunlu aşıyı ve AfD'ye kapatma davasını savunması ancak daha da önemlisi "insanlık onurunu" yeterince savunmadığı iddiası, adaylık profilini ciddi şekilde zedeledi. SPD'nin FAM için aday gösterdiği Brosius-Gersdorf'un tartışma yaratan görüşlerinin merkezinde ise "insanlık onuru" kavramı, kürtaj tartışması ve AfD'nin kapatılması konusu yer alıyor.

İnsanlık onuru ve kürtaj tartışması

Bu bağlamda bir parantez açmakta fayda var: "İnsanlık onuru" kavramı Alman anayasasının ilk maddesini teşkil eder ve Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımın ardından insan onuruna her şeyden fazla önem atfedilmiş ve bu hak diğerlerinden farklı olarak kısıtlanamaz bir ilke haline gelmiştir. Brosius-Gersdorf ise bu hakkın doğmamış bebekler (cenin) için bazı durumlarda tartışmaya açık ve genel bir kural olmadığını yazmıştı. Halbuki FAM 1993'te vermiş olduğu kararında anne karnındaki bebeğin de insanlık onuruna sahip olduğunu karara bağlamıştı. Sonuçta bu tartışma, ABD'de liberal ve muhafazakar kesimler arasında "klasikleşmiş" kürtaj meselesinin bir benzerini Almanya'ya taşıdı. Katolik kilisesini temsil eden bazı piskoposlar, ALfA (herkes için hayat hakkı aksiyonu) gibi sivil kurum örgütleri ve özellikle CDU ve AfD Brosius-Gersdorf'un ideal bir aday olmadığı görüşünü öne sürerek tartışmayı alevlendirdiler. Baskılara dayanamayan Brosius Gersdorf, sonunda adaylığından geri çekildiğini açıkladı. Sosyal Demokratlar tarafından FAM için öngörülen bir diğer hakim adayı, Münih kamu hukuku profesörü Anne Kathrin Kaufhold hakkında ise benzer hatta daha sert ihtilafların yaşanacağı şimdiden tahmin ediliyor. Bu krizi bir rastlantı veya tesadüf olarak değil, ülke genelinde yaşanan siyasi ayrışma ve bloklaşmanın yeni bir semptomu olarak değerlendirmek lazım. Bu gelişmenin en isabetli tarifi Almanca'da "Stellvertreterkonflikt" diye isimlendirilen ve "asıl çatışmanın yerini alan ve temsilen tartışılan mesele" anlamına gelen tabirdir. Arka plandaki asıl ihtilaf ise AfD'nin özellikle sol eğilimli partilere karşı verdiği ideolojik kavga ve bir nevi varlık mücadelesidir. Ve buna karar verecek tek müessese Federal Anayasa Mahkemesidir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Almanya'da, yani 75 yıllık zaman diliminde, sadece iki parti yasaklanmış olsa da AfD’yi engellemek için ciddi hazırlıkların olduğuna şahit oluyoruz.

AfD'nin varlık mücadelesi ve yasal tehditler

Geçtiğimiz mayıs ayında Alman medyasına sızdırılan ve gizlilik vasfını taşıyan Anayasa Koruma Teşkilatı'nın raporuna göre, AfD'nin "kesin olarak aşırı sağcı" olduğu tescillenmişti ancak halkın bu karara tepkisi, AfD'ye desteğin artması şeklinde tezahür etti. 2026 yılında yapılacak olan Saksonya eyalet seçimlerinde oy oranları hakkında tahminler yürüten Infratest Dimap gibi kurumlar, AfD'nin an itibarıyla halkın yüzde 39'luk desteğine sahip olduğunu açıkladı. Ve yapılan bir ankete göre önümüzdeki pazar günü federal seçimler yapılsaydı AfD ve iktidar olan Hristiyan Demokratlar (CDU) arasındaki fark yüzde 2'ye inerdi (CDU yüzde 27 / AfD yüzde 25). Dolayısıyla AfD'ye açılacak olası bir kapatma davası ne 1950'li yılların Sosyalist ve Komünist parti yasaklarına benzer, ne de 2017'de kapatılmayan ancak devlet finansmanından muaf tutularak çökertilen aşırı sağcı NPD kararlarıyla kıyas edilebilir. Ve uluslararası siyasi konjonktürü dikkate alırsak olası bir kapatma kararı, Almanya için altından kalkamayacağı ağır bedel olabilir. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance daha birkaç ay önce Münih Güvenlik Konferansı'nda AfD'ye açık destek vermiş, sonrasında parti lideri Alice Weidel ile görüşmüştü. Diğer yandan İtalya'dan gelen bir yatırımın etkisiyle AfD'nin bundan sonra medya alanında bir temsilcisi olabilir. İtalya eski Başbakanı Silvio Berlusconi'nin medya grubu (Media for Europe) SAT-1 ve ProSieben gibi Almanya'nın köklü özel kanallarının yüzde 75 hisse sahibi oldu. 2023 yılında vefat eden Berlusconi'nin partisi geçmişte AfD'ye yakınlığını ifade ediyordu. Dolayısıyla Federal Anayasa Mahkemesi'ndeki hakim seçimlerini de bu detayların ışığında değerlendirmek gerekiyor. Bunun Almanya'nın mevcut kırılgan yapısını nasıl etkileyeceğini ise zaman gösterecektir. ​​​​​​

Fransa'da hükümet krizi büyüyor: Güven oylaması sonrası ülkeyi neler bekliyor?

Paris Advanced Research Center (PARC) Direktörü Dr. Nevzet Çelik, Fransa'da 8 Eylül'de yapılacak güven oylamasının arka planını ve derinleşen ekonomik sorunları kaleme aldı.

***

Fransa'da bir yılını doldurmayan Başbakan François Bayrou hükümeti, 8 Eylül'de yapılması planlanan bütçe görüşmelerinde güvenoyu alamama riskiyle karşı karşıya. Bayrou, özellikle bütçe konusunda hem halkı hem de muhalefeti ikna etmeye çalışarak ekonomik durumun her geçen yıl dayanılmaz şekilde kötüleştiğini ve ulusun hayatının tehlikede olduğunu belirtti. Buna rağmen muhalefet, 8 Eylül'de hükümeti düşürmek için oy kullanacağını şimdiden ilan etti. Hükümet bugüne dek Sol Parti'nin (PS) ya da Ulusal Birlik yani popülist sağcı Rassemblement National'in (RN) çekimser oylarıyla ayakta kalabilmiş olsa da bu durumun tekrar etme şansı neredeyse imkansız görünüyor.

Fransa'nın mali durumu ve yapılması planlanan kesintiler

Bu yıl Fransa'nın bütçe açığı, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 5'inin üzerinde olmasının beklendiği bir dönemde Avrupa Birliği'nin (AB) yüzde 3'lük sınırının oldukça üzerinde seyrediyor. Açığı azaltmak için planlanan tasarruf paketi yaklaşık 43,8 milyar avro civarında. Üstelik borç faiz yükü de hızla artıyor; 2018'de 35 milyar avro olan faiz ödemelerinin bu yıl 100 milyara doğru yaklaşacağı öngörülüyor. Borç faizi, milli eğitim ve savunma bütçelerini aşmış durumda. Bu yüzden Bayrou hükümeti, Fransa'nın yüksek bütçe açığını kontrol altına almak için 2026 bütçesinde kapsamlı kesintiler planlıyor.

Örneğin, zaten çok kötü olan sağlık hizmetlerinde milyarlarca avroluk tasarrufa gidiliyor. Ülkede acil servislerde insanlar saatlerce bekliyor ve uzman doktorlara ulaşmada büyük sıkıntılar çekiliyor. Yine eğitim sisteminin alarm verdiği ve Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) verilerine göre, matematik ve okuma alanındaki performansında 2006'dan bu yana belirgin düşüş yaşayan Fransa'da hükümet eğitim bütçesinde de kısıntılar yapmak istiyor. Aynı zamanda kamu yatırımlarının yavaşlatılması ve devlet yardımlarının azaltılması öngörülüyor. Hükümet ayrıca, vergi muafiyetlerini gözden geçirerek ek gelir sağlamayı hedefliyor. Ve bunlara ek olarak bu kesintiler iki günlük tatil kesintisi de içeriyor. Tüm bu önlemler geniş kesimlerin tepkisini çekiyor.

Şimdiden Fransa'nın 10 yıllık tahvil faizleri yüzde 3,5'e yükselerek, borç krizi yaşayan Yunanistan'ın yüzde 3,36'lık faizinin üzerine çıktı. Hükümetin güven oylaması alamaması, kredi derecelendirme kuruluşu Fitch'in Fransa'nın notunu düşürme ihtimalini ortaya çıkarabilir.

Siyasi istikrarsızlık büyüyor

Görev süresi 2027'de bitecek olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, son bir yıl içinde üçüncü kez başbakan atama gibi karmaşık görevle karşı karşıya. Son bir yıldır Fransa'daki hükümet krizinde değişen çok bir şey yok. Macron, 2022 başkanlık seçimlerini kazanmış olmasına rağmen Haziran 2022 milletvekili seçimlerinde Ulusal Meclis'te çoğunluğu elde edemedi. Mayıs 2024'te RN'in Avrupa Parlamentosu seçimlerinde birinci gelmesi, Macron'u riskli hamle yapmaya itti ve 30 Haziran ve 7 Temmuz 2024'te yapılan erken seçim kararını aldı.

Lakin Macron umduğunu bulamadı ve bu erken seçimler ülkenin siyasi yapısını daha da parçalı hale getirdi. Mecliste üç büyük blok öne çıktı: Sol koalisyon Yeni Halk Cephesi (NFP) 182 sandalyeyle en güçlü grup olurken, Macron'un partisi Ensemble ve müttefikleri 159 sandalye, RN 142 sandalye ve merkez sağ Cumhuriyetçiler Les Républicains (LR) 39 sandalye kazandı. Bayrou'nun liderliğindeki Fransız merkez sağ partisi Le Mouvement Démocrate (MoDem) ise 15 sandalye elde etti.

Bayrou'nun düşmesi durumunda bu yıl içinde ikinci başbakan da görevden alınmış olacak. Önceki Başbakan Michel Barnier, göreve başladıktan sadece üç ay sonra güvenoyu kaybederek görevden alınmıştı. Nitekim Macron, salı günü hükümetin ileri gelenleriyle yaptığı toplantıda Bayrou'dan özellikle PS ile diyaloğu artırmasını isterken, Jean-Luc Mélenchon'un liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) ve Popülist RN ile işbirliğini ise kesin olarak reddetti. Sol blok 192 sandalyeyle güçlü görünse de kendi içinde fraksiyonlara bölünmüş durumda; Mélenchon hükümeti düşürme konusunda her zaman istekli. Bütçenin halka haksız ve ek yükler getirdiğini savunan PS ise red oyu vereceklerini açıkladı.

Öte yandan, Fransa'da yapılması muhtemel bir erken milletvekili seçiminde, son anketlere göre aşırı sağcı RN yaklaşık yüzde 31 oyla açık ara önde. Birleşik sol ittifakı yüzde 23,5 oy alırken, Macron'un partisi Ensemble yüzde 14'e gerilemiş durumda. Cumhuriyetçiler ise yüzde 10,5 seviyesinde görünüyor.

Hükümetin düşmesi halinde Macron'un üç seçeneği bulunuyor: Birincisi, yeni hükümet kurmak üzere bir aday atamak. Normalde mecliste en çok sandalyeye sahip sol ittifaka bu hakkı vermesi gerekir ancak farklı politik görüşler nedeniyle bu zor görünüyor. İkincisi ise erken milletvekili seçimi düzenlemek; bu seçeneği hem sol hem de radikal sağ istiyor. Son ihtimal ise Macron'un istifası.

Fransa'da hükümetler, halkın büyük kısmı tatildeyken, tepki çekecek vergi artışları ve yasaları yürürlüğe koymayı tercih ederler. Eylül ayında tatilden dönen, özellikle Parisliler artan vergiler ve kesintilere karşı grevlerle karşılık verirler. Lakin şu andaki siyasi kaos ve kötüleşen ekonomik durum, bu gösterilerin daha artacağını gösteriyor. Fransızlar, ülkenin yönetilemez hale geldiğini düşünüyor ve şimdiden Bloquons tout (her şeyi bloke et) adlı bir sosyal hareket başlattılar. Bu hareket, Bayrou'nun açıkladığı 2026 bütçesine karşı 10 Eylül'de ülkenin durdurulması yönünde çağrılar yapıyor.

Macron, artan siyasi çalkantı ve ekonomik sıkıntılar karşısında uzun süredir sert biçimde bastırdığı Filistin yanlısı gösterileri yumuşatmak ve gündemi değiştirmek amacıyla temmuz ayında Fransa'nın eylülde Filistin'i tanıyacağını duyurdu. Bu hamle, hem İsrail karşıtı toplumsal öfkeyi hem de içerdeki krizleri başka bir yöne kanalize etme girişimi olarak okunabilir.

Ancak Bayrou hükümetinin düşmesiyle birlikte Fransa yeni siyasi krizin eşiğine gelecek; bütçe çıkmazı ve toplumsal huzursuzluk derinleşirken, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Avrupa siyasetini dizayn etme girişimi ülkeyi daha da sıkıştıracak. Macron istifa etmezse, Fransa 2027'ye kadar uzanan belirsizlik, hatta kaos dönemine girebilir.

Küresel Sumud Filosu'ndan Venedik Film Festivali'ne: Gazze için asıl ses dünya kamuoyundan yükseliyor

Gazeteci Mehmet A. Kancı, dünya kamuoyunun Gazze'deki soykırıma verdiği tepkileri ve hükümetlerin bu insanlık suçuna karşı neden sessiz kaldığını AA Analiz için ele aldı.

***

İçerisinde bulunduğumuz eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 80'inci oturumu, Filistin devletinin tanınması bakımından dönüm noktalarından birini teşkil edecek. 193 ülkenin hükümet ve devlet başkanlarının Birleşmiş Milletler (BM) kürsüsünden Filistin halkı adına verecekleri mesajların ABD yönetimini bir vicdan muhasebesine sürüklemesi umulurken, Küresel Sumud Filosu da Akdeniz'in sert sonbahar rüzgarlarını ve fırtınalarını aşarak Gazze Şeridi'nin ufuklarına ulaşmış olacak.

50 parçadan fazla çeşitli tip tekne ve yüzlerce barış eylemcisinden müteşekkil bu donanma belki de BM kürsüsünden yükselecek çağrılara rağmen İsrail zulmünün yeni simgesi haline gelecek. Filo, 44 ülkeden katılımcıları bir araya getiriyor. Avusturya, Almanya, Yunanistan, İtalya ve ABD gibi İsrail destekçisi ülkelerin vatandaşları da hükümetlerinin aksine bu barış donanmasında yer alıyor.

Sembolik kararların ötesinde Sumud Filosu insanlığın vicdanı oldu

Uluslararası toplumun da anlamlandırmakta zorlandığı manzara işte budur. Nasıl oluyor da tüm dünyaya insan hakları karneleri hazırlayan Batı Avrupa-Atlantik ittifakı ülkelerinin kamuoylarının kahir ekseriyeti, Gazze'deki soykırımın durdurulması için sokakları hatta denizleri eylem alanına çevirirken, hükümetleri hala bu vicdani çağrıların hilafına hareket edebiliyor? Ya da Kudüs'ü korumak için İslam İşbirliği Teşkilatı'nı kuran İslam ülkelerinin çoğunluğu neden bu denli tepkisiz?

Bu noktada Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Fransa, Belçika, İngiltere, Kanada ve Avustralya'nın aralarında bulunduğu ülkelerin Filistin devletini tanıyacak olmalarından bahsetmek de çok anlamlı değil. Bu tanıma kararları tam anlamıyla bir "bad-el harab-ül Basra" yani "Basra harap olduktan sonra bu tanıma neye yaradı?" durumudur.

Kısacası Sumud Filosu, bugün yalnızca İsrail'e değil, Batı dünyasının iki yüzlülüğüne karşı yelken açmış ilerliyor. Gerek G-7 ülkelerinin 7 Ekim 2023'ü takiben İsrail'in tüm katliamlarına yeşil ışık yakarak sağladıkları silah ve mühimmat desteğiyle sergiledikleri soykırım işbirlikçisi siyasetler, gerekse diğer Avrupa hükümetlerinin eylemsizlikleri, Gazze halkının 10'da birinin ölümüne ya da yaralanmasına sebep oldu. Bugün tüm dünya, bombalanarak ve üzerlerine çeşitli tiplerde silahlarla ateş açılarak katledilenler bir yana, Gazze'de açlıktan öldürülenlerin sayısını tutar hale getirildi. Küresel Sumud Filosu'nun Barselona, Katanya, Cenova ve Tunus'tan demir aldığı anlarda Akdeniz'in kuzeyindeki bir başka liman kentinde de insanlar Filistin için ayaktaydı.

Venedik, Hind Receb için ayağa kalktı

3 Eylül Çarşamba günü 6 yaşında İsrail ordusunun top ve tüfek mermileri altında bu dünyaya veda etmiş olan Hind Receb'in sesi Venedik kentinde bir kez daha yankılandı. Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania'nın, Hind Receb'in yaşamındaki son saatleri anlattığı "Hind Receb'in Sesi" filminin 82'nci Venedik Film Festivali'ndeki ilk gösterimi tamamlandığında, salondaki izleyiciler soykırıma karşı bir ayağa kalkış çağrısı olan bu eseri kimi basın mensuplarına göre 22, kimilerine göre ise 24 dakika boyunca alkışladı.

Sessizlerin sesi olan yönetmen Ben Hania'nın beyaz perdede ölümsüz kıldığı 6 yaşındaki Hind Receb, 29 Ocak 2024'te amcası, yengesi ve 4 kuzeniyle Gazze kentinden otomobille kaçmaya çalışırken İsrail ordusu tarafından kıstırıldı. Açılan ilk ateşin ardından yalnızca Hind ve bir kuzeni hayatta kaldı. Telefonla ulaştıkları Filistin Kızılayı saatler boyunca yaralı iki çocuğa yardım ulaştırabilmek için İsrail tarafıyla temaslar yürüttü. Kuzeni de bir İsrail tankından açılan ateşle öldürüldükten sonra Hind ancak 3 saat dayanabildi. İsrail ordusu tarafından onaylanan rotadan olay yerine ulaşmaya çalışan sağlık ekibiyle de bağlantı kesildi. Hind Receb ve akrabalarının bulunduğu noktaya ancak 12 gün sonra İsrail ordusu bölgeyi terk ettikten sonra ulaşılabildi. Araç delik deşikti ve Hind'e ulaşmaya çalışan 2 sağlık görevlisi dahil herkes katledilmişti. Ambulans hurdaya dönmüştü. Al Jazeera, Washington Post ve Forensic Architecture tarafından uydu verileri ve telefon kayıtlarına dayanılarak yürütülen soruşturmada Hind Receb ve akrabalarının bulunduğu aracın, sadece yakınındaki bir İsrail tankındaki ağır makineli tüfekle 335 mermiyle vurulduğu tespit edildi.

Avrupa'nın sessizliği, liman işçilerinin haykırışı

Ben Hania, Hind Receb'in anısına yankılanan bu alkışları elinde bir Filistin bayrağıyla sahnede kabul ederken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu alkışların ve Receb'in yaşamının son anlarındaki sesi neden Washington, Berlin ve Roma'ya ulaşamıyor? Neden Almanya Başbakanı Friedrich Merz, hala "Filistin devletini tanımak için henüz doğru zaman değil." gibi cümleler kurabiliyor? 4 Eylül itibarıyla 60 binden fazla Gazzeli'nin bombalanarak öldürülmeleri, 160 binden fazlasının yaralanması, 371'inin açlıktan ölmesi neden İsrail'in durdurulması için yeterli olmuyor? 19'uncu yüzyılda İngiliz emperyalizminin Orta Doğu ve Güney Asya kaynaklarına hakim olması için projelendirilen, 20'inci yüzyılda korunup kollanması ve serpilmesi görevi ABD'ye devredilen İsrail devleti projesi nasıl oluyor da tüm insanlık değerlerini ayaklar altına alabilecek kadar önemli oluyor?

Bu sorulardan bazılarının yanıtı bir bakıma 4 Eylül günü Avrupa Birliği Komisyonu Başkan Yardımcısı Teresa Ribera'nın Brüksel'de düzenlediği basın toplantısında verildi. Filistin halkına Avrupa'da en etkili desteği veren İspanya'nın vatandaşı olan Ribera, üst düzey bir AB yetkilisi olarak ilk defa İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarını uluslararası toplum önünde "soykırım" olarak niteledi. Ancak 70 yıldır kendi savunma kimliğini inşa etme konusunda dahi anlaşamamış birliğin Gazze'deki soykırım konusunda dahi ortak hareket edemediğini itiraf etmiş oldu.

Belki de dünyanın şu anda Gazze için Batılı diplomat ve siyasetçilerden ziyade Avrupa başkentlerine anladıkları dilden seslenen İtalyan liman işçilerine ihtiyacı var. Birleşmiş Milletler'in dahi veremediği ültimatom, 3 Eylül'de Cenova Limanı'nın işçilerinden geldi. İtalya'nın en büyük liman işçileri sendikalarından biri olan Unione Sindicale di Base, Küresel Sumud Filosu ile 20 dakika dahi iletişimin kesilmesi halinde Avrupa'daki diğer sendikalarla işbirliği içerisinde tüm kıtada yük taşımacılığını durduracaklarını ilan etti. Küresel Sumud Filosu, yalnızca Akdeniz'in sularında değil, karada da Gazze halkı için bir umut kaynağı olarak kendisinden önceki barış filolarından çok daha kararlı şekilde hedefine ilerliyor.

Direniş denizde: Sumud Filosu neden önemli?

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi'nde halkla ilişkiler profesörü ve İslam Dünyası ve Küresel İlişkiler Merkezinin yöneticisi olan Dr. Sami A. Al-Arian, Sumud Filosunun olası küresel etkilerini, sivil toplum hareketlerinin İsrail üzerinde oluşturabileceği baskıyı ve bunun tarihini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Ablukalar iki temel üzerine kurulur: anlatı ve güç. Yaklaşık yirmi yıldır Siyonist rejimin Gazze'ye uyguladığı deniz ablukası da bu iki dayanağa sırtını yasladı. 2,3 milyon Gazzeliyi dış dünyadan koparmayı "güvenlik önlemi" olarak sunan bir anlatı ve bu anlatıyı zorla kabul ettiren savaş gemileri. İşte bu tabloya karşı yola çıkan Küresel Sumud Filosu, bir donanma değil, uluslararası çapta ses getiren bir karşı anlatı. Bu sivil toplum konvoyu, soykırımın kabul edilemez olduğunu, sivilleri açlığa mahkum etmenin bir politika değil bir suç olduğunu ve denizlerin hala özgür halklara ait olduğunu dünyaya hatırlatıyor.

Konvoy bu hafta Barselona’dan demir aldı [1]. Filoda öyle isimler var ki yalnızca orada olmaları bile hem kameraların hem de hükümetlerin dikkatini çekmeye yetiyor.

Tarih önemlidir

Bu, 2007'den bu yana Gazze'ye uygulanan kuşatmayı delmeye yönelik ilk girişim değil. Ağustos 2008'de, Free Gaza ve Liberty adlı iki küçük tekne ablukayı aşarak Gazze'ye ulaştı, on yıllar sonra ilk kez bir sivil gemi Gazze'ye yanaşıyordu. Bu cesur hamle, İsrail'in saldırgan politikasına açık bir meydan okumaydı. Elde edilen başarı ise önemli bir gerçeği ortaya koydu, kararlılık, askeri gücün önüne geçebilir. 2008 ile 2016 arasında aktivistler otuzdan fazla deneme yaptı [2], sadece birkaçı Gazze'ye ulaşabildi, çoğu yolda engellendi.

En çok yankı uyandıran müdahale Mayıs 2010'da gerçekleşti. Siyonist rejimin saldırgan deniz kuvvetleri, Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda baskın düzenledi [3] ve on Türk aktivisti öldürdü. Bu katliam, kamu hafızasına basit ama sarsıcı bir gerçeği kazıdı, sivil taşıyan gemiler, kıyıdan çok uzakta bile uluslararası hukuk hiçe sayılarak ölümcül güçle karşılaşabilir.

Bu tablo yıllar içinde aynen sürdü, 2016'da Gazze'ye giden "Kadın Gemisi"ne (Zaytouna-Oliva) el konuldu [4], 2018'de el-Awda (Dönüş) engellendi [5], bu yaz ise İsrail güçleri Gazze rotasındaki Madleen ve Handala gemilerine bir kez daha baskın düzenledi [6,7]. Eğer bu filolar birer vicdan ve dayanışma eylemiyse, karşılaştıkları yanıt denizde düzenlenen baskınlar ve cezalandırıcı misillemeler oldu. Önce güç, sonra gerekçe. [8, 9]

Sumud filosu bu kez farklı olabilir mi? Belki de olabilir, çünkü koşullar artık bambaşka. Dünya şu anda Gazze'de yaşanan yıkıcı bir soykırım kampanyasına ve kasıtlı bir yoksun bırakma politikasına tanıklık ediyor. Ortaya çıkan insani felaket artık geniş kesimler tarafından kabul ediliyor, ancak uluslararası müdahale gecikmiş durumda. Bu gecikmede ABD'nin suç ortaklığı ve koruyucu tavrı da önemli bir rol oynuyor. Milyonlarca insan kitlesel katliamların son bulmasını, ablukaların kaldırılmasını, insani yardım koridorlarının açılmasını ve açlığın bir silah olarak kullanılmasının yasaklanmasını talep ediyor.

İkinci olarak, bu filonun arkasındaki koalisyon 2010’dakine kıyasla çok daha geniş ve küresel nitelikte. Belediye liderleri, işçi hareketleri, aktivistler, sanatçılar, sosyal medya ağları ve inanç toplulukları somut olarak bir araya geliyor. Gemi kiralıyorlar, seferlere katılıyorlar, konvoylara eşlik ediyorlar ve en önemlisi liman gücünü kullanıyorlar. Örneğin Ceneviz'de liman işçileri, konvoya saldırı olması halinde İsrail’e giden yük taşımacılığını durduracaklarını açıkladı [10]. Bu sadece sembolik bir duruş değil, bu doğrudan emek gücüdür ve güç, politikayı şekillendirir.

Üçüncü olarak, medya üzerindeki tek taraflı kontrol zayıflıyor. 2010'da dünya, baskını ancak her şey olup bittikten sonra öğrenebilmişti. 2025'te ise canlı yayınlar, Otomatik Tanımlama Sistemleri (AIS) ve uluslararası mürettebat sayesinde bir geminin sessizce ortadan kaybolması çok daha zor. Sivil filolar "yüzen basın odalarına” dönüştüğünde, müdahalenin bedeli de artıyor. Bugün artık ana akım haber ajansları bile Sumud'u, abluka başladığından bu yana Gazze'ye yardım ulaştırmaya yönelik en büyük deniz girişimi olarak tanımlıyor [11].

Hükümetler ne yapmalı?

İlk olarak, yardım koridorunu korumalılar. Açık denizlere erişebilecek donanma kapasitesine sahip devletler, uluslararası sularda açıkça işaretlenmiş insani yardım konvoylarına yönelik müdahalelerin belirli sonuçları olacağını ilan etmeli, liman kontrolleri, silah ihracatının askıya alınması, hedefli yaptırımlar ve gerektiğinde sivillere zarar verilmesini önlemek için donanma eskortu ile gözlemci gönderimi.

İkinci olarak, izlenen politikanın adı açıkça konulmalı. Parlamentolar, sivilleri açlığa mahkum eden bu politikanın ve kalıcı ablukanın, hukuka aykırı toplu cezalandırma anlamına geldiğini ve savaş suçu teşkil ettiğini resmen kabul etmelidir.

Üçüncü olarak, alternatif yardım yolları aynı anda devreye sokulmalı. Deniz konvoyları, Refah kapısı üzerinden kara yardımları ve hava yoluyla yardım bırakma yöntemleri eşzamanlı olarak uygulanmalı. Böylece hiçbir faşist devletin tek taraflı vetosu, dünya kamuoyunun iradesini bastıramaz ve bir halkı açlığa mahkum edemez.

Peki, sivil toplum ne yapabilir? Dört adım hızla etkili hale gelebilir:

  • İlk olarak, filo için derhal hükümet koruması talep edilmeli.
  • İkinci olarak, her bir gemi, sendikalar, aktivist ve inanç grupları ile belediyelerden oluşan ve konvoya saldırı halinde İsrail’e giden yük taşımacılığını durdurmaya hazır "ikiz liman" koalisyonlarıyla eşleştirilmeli.
  • Üçüncü olarak, İsrail büyükelçilikleri ve konsoloslukları önünde sürekli ve kararlı protestolar düzenlenmeli, diplomatik tecrit ve ilişkilerin kesilmesi çağrısı yapılmalı.
  • Son olarak, gemilere yasal gözlemci ekipleri ve anlık belgelemeye yönelik bağımsız izleme mekanizmaları yerleştirilmeli.

Eğer Siyonist rejim baskıyı artırırsa, sivil toplum da tepkisini artırmalı ve daha fazla baskı uygulamalıdır.

Peki ya Türkiye? Ankara bu bağlamda kendine özgü bir konuma sahip. Mavi Marmara'da hayatını kaybedenlerin çoğu Türk'tü, organizatör İHH'nın [12] merkezi Türkiye'deydi, Doğu Akdeniz'de doğrudan Türkiye ile ilgili bir bölge. Bu geçmiş yalnızca yaşanan acıları değil, aynı zamanda daha güçlü uluslararası mekanizmaların gerekliliğini de hatırlatıyor. Katılımcıların güvenliğinin sağlanması, kıyıdaş devletlerle koordinasyon, BM onaylı bir insani deniz koridorunun hayata geçirilmesi ve denizde yeni trajedilerin önlenmesi bu ihtiyacın temel unsurlarını oluşturuyor. Türkiye, diğer ülkelerle birlikte uluslararası sularda sivil yardım gemilerinin güvenli geçişini sağlamak için olası önlemleri değerlendirebilir.

Sonuçta Sumud ya da direnç, artık yalnızca bir kelime değil, bir filoya dönüşen insan iradesi. Bu kararlılık, sadece hayatta kalmayı değil, yaşamı ve insan onurunu sahiplenmeyi de savunuyor. Gazze’deki çıkmazı çözme iddiası taşımıyor, ancak insanlığın, vicdanın ve dayanışmanın harekete geçmeyi zorunlu kıldığını hatırlatıyor. Gıda, su, ilaç, yaşam ve özgürlük hakkı pazarlık konusu edilemez.

Dünya en son yüzünü başka yöne çevirdiğinde, insanlar açık denizde, karanlık bir gemi güvertesinde hayatını kaybetti. Bu kez ufukta kameralar var. Ve vatandaşlar artık biliyor ki soykırım ve kıtlık karşısında tarafsız kalmak, tarafsızlık değil, suç ortaklığıdır. Hükümetlerin önündeki tercih net. Ya insanlığın ve uluslararası düzenin kalanını koruyun ya da halkınıza neden göz göre göre çökmesine izin verdiğinizi açıklamak zorunda kalın.

[1] https://www.aljazeera.com/news/2025/9/1/the-global-sumud-flotilla-to-gaza-everything-you-need-to-know-2

[2] https://www.freegaza.org/trips/

[3] https://www.theguardian.com/world/2010/jun/04/gaza-flotilla-activists-autopsy-results

[4] https://www.aljazeera.com/news/2016/10/6/israel-intercepts-boat-seeking-to-break-gaza-blockade

[5] https://english.wafa.ps/Pages/Details/94976

[6] https://www.paturkey.com/news/2025/freedom-flotilla-boat-madleen-boarded-by-israeli-forces-amid-tense-standoff-at-sea-21339/

[7] https://freedomflotilla.org/2025/07/26/israeli-military-attacks-handala-in-international-waters/

[8] https://www.hrw.org/news/2023/10/18/israel-unlawful-gaza-blockade-deadly-children

[9] https://www.amnesty.org/en/latest/news/2023/10/israel-opt-israel-must-lift-illegal-and-inhumane-blockade-on-gaza-as-power-plant-runs-out-of-fuel/

[10] https://omni.se/hamnarbetare-hotar-att-stanga-europa-for-israel-om-gazafartygen-hindras/a/zAnBor

[11] https://apnews.com/article/gaza-israel-palestinians-war-hamas-thunberg-7599488c66456a4f74aed1cadc0cee5d

[12] https://ihh.org.tr/en/mavi-marmara

Çok kutuplu dünyanın inşası ve ŞİÖ

Bağımsız Araştırmacı Dr. Hüseyin Korkmaz, Çok kutuplu dünyanın inşa sürecinde ŞİÖ Zirvesi'yle verilen mesajları AA Analiz için kaleme aldı.

***

Çin’in Tiencin kentinde düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi ve sonrasında gerçekleşen askeri geçit töreni küresel jeopolitik açısından dikkat çekici görüntülere ev sahipliği yaptı. ŞİÖ Zirve'sinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin koordineli tavrı dikkati çekerken, askeri geçit töreninde Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un boy göstermesi ABD ve Batı nezdinde net bir stratejik mesaj olarak algılandı.

Çin ve Rusya uzun süredir ŞİÖ'yü BRICS ile çok kutuplu küresel düzenin kurucu sütunlarından biri olarak tanımlıyor. ŞİÖ, Batı nezdinde sınırlı kurumsallaşması ve Hindistan'ın ikircikli tutumu üzerinden eleştirilse de son Zirve büyük bir dayanışma gösterisine dönüştü. Pekin bu gösteriyi özenle kurgularken Rusya ve Hindistan aynı karede olmaktan mutlu görünüyor.

Hindistan'ın denge stratejisi

Hindistan bir süredir ABD ile sorunlar yaşıyor. ABD, Hindistan'a önce yüzde 25'lik bir gümrük vergisi getirmiş ancak Hindistan Rusya'dan petrol ithal etmeye devam edince bu oranı yüzde 50'ye çıkarmıştı. ABD Başkanı Donald Trump'ın bu vergi hamlesinden sonra ŞİÖ Zirvesi'nden yansıyan görüntüler Hindistan'ın yüzünü Doğu'ya çevirdiği şeklinde okunuyor.

Zirve'den yansıyan kareler Çin, Rusya ve Hindistan'ın çok kutuplu bir troykaya dönüştürdüğü izlenimi verse de Çin ve Hindistan arasında çözülmeyi bekleyen birçok sorun var. İkili ticarette Hindistan aleyhine olan 99 milyar dolarlık açık ve geçtiğimiz dönemde Pakistan ile yaşanan düşük yoğunluklu savaşta Pakistan'ın temel silah tedarikçisinin Pekin olmasından kaynaklanan gerilim devam ediyor.

"Ejderha ile fil birlikte dans etmeli." diyen Şi Cinping'e nazaran Hindistan hala dengede durmayı tercih ediyor. Çin, Zirve'yi 'Hindistan ABD ile aynı kampta değil' demek için çerçevelemek isterken Hindistan "karşılıklı güven ve hassasiyet temelinde ilişkileri ileri taşıyacağız." demekle yetiniyor. Kısacası ilişkileri üst bir seviyeye taşımaktan ziyade pragmatik bir normalleşme söz konusu. Hindistan'ın ABD'ye yönelik mesajı aslında net, "stratejik seçeneklerimiz arasında artık Pekin ve Moskova da var."

Çin-Rusya hattında ise ilişkilerin özellikle de enerji alanında yoğunlaştığı görülüyor. İki ülke arasında Sibirya’nın Gücü-2 (Power of Siberia-2) anlaşması imzalandı. Rus Arktik bölgesinden Çin'e uzanan bu 50 milyar metreküp kapasiteli dev doğal gaz hattı, Moskova'nın Avrupa'dan Asya'ya kalıcı yön değişimini simgeliyor. Öte yandan Putin "gerçek çok taraflılığı canlandırma" çağrısı yaparak Avrasya’da yeni bir güvenlik ve istikrar sistemi inşa edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Batı karşıtı cephe konsolide oluyor: Çin, Rusya ve Kuzey Kore

ŞİÖ Zirvesi kadar merakla beklenen bir başka husus ise İkinci Dünya Savaşı'nın 80. yıl dönümünü anmak için organize edilen ve Çin tarihinin en büyük askeri olayına dönüşen "geçit töreni." Çin, Pekin'de düzenlenen bu geçit töreninde en gelişmiş silahlarından bazılarını sergiledi. Özellikle tüm gezegeni kapsayacak genişlikte bir menzile sahip olan DF-5C stratejik kıtalararası nükleer füze büyük ilgi gördü. Çin ayrıca dünyanın en güçlü lazer hava savunma sistemini de görücüye çıkardı.

Ama geçit töreninin en büyük haberi Çin lideri Şi Cinping, Rusya lideri Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong Un'un ilk kez kamuya açık şekilde bir araya gelmesi oldu. "Güçlünün zayıfı avladığı orman kanununa asla geri dönmemeliyiz." diyen Şi Cinping, bu görüntüyle ABD öncülüğündeki Batı nezdinde ciddi ve sert bir stratejik mesaj vermiş oldu. Hatta Trump alelacele bir paylaşım yaparak Şi, Putin ve Kim Jong Un'u ABD'ye karşı komplo kurmakla suçladı.

Çin'in askeri gösterisi, Çin'in yeni dünya düzeni vizyonunu destekleyecek güce sahip olduğunu ortaya koyuyor. Hatta bir adım öteye gidersek ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'nı kazanmak için oluşturduğu üretim kapasitesini hatırlatıyor. Fabrikaların savaşı olarak bilinen İkinci Dünya Savaşı'nda daha fazla ve hızlı üretenin kazandığı biliniyor. Çin eğer sergilediği silahları hızlıca ordusuna entegre ederse olası bölgesel askeri hamlelerini engellemek kolay olmayabilir. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) tarafından yayınlanan bir rapor Çin'in savunma harcamalarının son 30 yılda 13 kat arttığını gösteriyor.

Yeni dünya düzenine doğru: Uzun, sınırsız ve akıllı savaş

Gerek ŞİÖ Zirvesi'nde öne çıkan temalar ve yapılan konuşmalar gerekse askeri geçit töreninde ortaya çıkan görüntüler Çin ve Rusya'nın ŞİÖ ve benzeri platformları bir diyalog mekanizması olmaktan çıkarıp üye devletlere somut faydalar sağlayan ve Batı nezdinde karşı hegemonya alanı yaratan jeopolitik bir enstrümana dönüştürmek istediğini gösteriyor. Bunu yaparken de askeri anlamda ciddi bir birikim sağlandığı hususu vurgulanıyor.

İki ülke de bu hedefe kilitlenmişken ŞİÖ, jeopolitik koordinasyon için bir prototip olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte "batı merkezli kurallara dayalı müesses nizama" alternatif bir anlatı geliştiriliyor. Bu aslında aynı zamanda bir kimlik arayışı. Bu arayışı Doğu'nun kendisini Çin ve Rusya'nın öncülüğünde çok kutuplu bir bağlamda yeniden inşası olarak okumak mümkün. Çin bir yandan Rusya gibi jeopolitik bir gücü vazgeçilmez bir stratejik dost olarak konumlandırırken diğer yandan Kuzey Kore gibi ABD'yi meşgul edebilecek orta ölçekli aktörleri de çeperinde hizalamayı ihmal etmiyor.

Bütün bunları koordine ederken de Çin'in temel stratejisi uzun ve yıpratmaya dayalı bir rekabet modeli. Mao'nun bir dönem "uzatılmış savaş" (protracted war) olarak tanımladığı durum. Bu uzatılmış savaş sınırsız bir cepheler alanında cereyan ediyor. Askeri-sivil füzyon olarak adlandırılan yaklaşım da aslında bu modelin ürünü. Akıllı savaş (intelligentized warfare) ise otonom kapasite, ağ bağlantısı ve modern 21. yüzyıl savaş sistemlerine dayalı nihai yaklaşım olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak Çin, ABD rekabeti bağlamında uzun ve stratejik bir rekabetin içerisinde. Bu bağlamda siyasi, ekonomik ve askeri anlamda tüm adımlarını hesaplayarak atıyor. Rusya ile stratejik bağların kuvvetlendirilmesi, BRICS ile ilgili atılan adımlar, ŞİÖ Zirvesi'nin askeri geçit töreniyle bir "küresel yönetişim manifestosuna" dönüşmesi bu hassas hesaplamaların sonucu. Çok kutuplu dünyanın inşası ya da yeni bir soğuk savaşın derinleşmesi mi bilinmez ama gerçek olan bir şey var ki o da Çin ABD ile arasındaki farkı hızla kapatıyor.

Modern yaptırımlar: Politika aracı mı ekonomik tehdit mi?

TBMM AB Uyum Komisyonu Danışmanı Dr. Makbule Yalın, devletlerin siyasi nedenlerle birbirlerine uyguladıkları yaptırımların etkilerini ve bu yaptırımların ülke ekonomileri üzerinde oluşturduğu tehditleri AA Analiz için kaleme aldı.

***

Uluslararası sistemde son dönemde sıklıkla ifade edilen yaptırım uygulama ihtimalleri küresel ekonominin kırılgan dengelerini doğrudan etkilemektedir. ABD'de Başkan Donald Trump yönetiminin "gaslighting" politikası kapsamında öngörülemez nitelikte atılan tarife ve kısıtlama adımları, geleneksel ittifak ilişkilerinde dahi belirsizlik yaratırken, Rusya'ya yönelik enerji ve finans kısıtları, İran’a dönük ikincil yaptırım tehditleri ve Çin teknoloji sektörüne getirilen engeller ekonomik ilişkilerin yönünü yeniden belirlemektedir. Bu gelişmeler, yaptırımların yalnızca diplomatik ve siyasi bir baskı aracı değil, aynı zamanda küresel ekonomi politiğinin merkezinde yer alan stratejik bir enstrüman haline geldiğini ve büyük güçler ile müttefikler arasındaki dengeyi doğrudan etkilediğini göstermektedir.

İnsan hakları ihlali gibi uluslararası sistemi ilgilendiren önemli konularda bir ülke ile diplomatik anlaşma yolları tıkandığında ve savaşın da maliyetlerinden kaçınıldığında devreye alınan ekonomik yaptırımlar, hedef alınan ülkenin davranışını gerçekten değiştirebiliyor mu yoksa sadece uluslararası kamuoyuna verilen bir mesaj mı? En önemlisi verilen bu mesajların bedeli nedir?

Diğer önemli bir nokta da siyasi açıdan uluslararası sistemde güç dengelerini test eden bir araç haline dönüşen yaptırımların hangi mekanizmalar üzerinden işletildiğidir.

Yaptırımların etkinliği

Yaptırımların etkinliği tarih boyunca sabit bir başarıyla ölçülememiştir. Sonuçları her zaman uygulamanın kapsamı, uluslararası destek, hedef ülkenin ekonomik gücü ve siyasi yapısı gibi faktörlerin birleşimine bağlı olarak şekillenmiştir.

Örneğin, 1990'larda Irak'a uygulanan ambargolar Saddam Hüseyin'in bazı temel mallara erişimini kısmen engellerken, komşu ülkeler ve kaçakçılık ağları aracılığıyla etkisi sınırlı kaldı. Koalisyon ülkeleri ise düşük maliyetle hedeflerine ulaşabildi. Aynı dönemde Yugoslavya'ya karşı uygulanan yaptırımlar, güçlü koalisyon desteği sayesinde belirli ölçüde etkili oldu. 2006 sonrası Kuzey Kore'ye uygulanan BM yaptırımları çok taraflı hareket sayesinde nükleer programda kısmi baskı oluşturabildi. 2012'de İran’a uygulanan SWIFT kısıtlamaları kısa vadede müzakereleri etkilerken, Pyongyang alternatif finansal kanallar sayesinde benzer baskılardan kaçtı.

Yaptırımların uygulanmasında süreklilik ve kararlılık da kritik bir eşiği temsil etmektedir. Örneğin, kısa süreli veya sık esnetilen yaptırımlar caydırıcılığını kaybederken, uzun soluklu uygulamalar hedefi stratejik kararlarını gözden geçirmeye zorlayabilir.

Güncel örneklerde ise Rusya, 2022 sonrası Asya pazarlarına yönelerek Avrupa yaptırımlarını kısmen bertaraf etti. İran ise geçtiğimiz aylarda Hürmüz Boğazı üzerinden petrol fiyatlarıyla küresel maliyetleri dağıtacaktı. Tüm bu örnekler gösteriyor ki yaptırımların başarısı yalnızca uygulamaya değil, uluslararası destek, alternatif kanallar, ekonomik güç, siyasi yapı, süreklilik ve insani sonuçlar gibi çok katmanlı faktörlere bağlıdır.

Yaptırımların uygulanmasındaki samimiyet karinesi

Ayrıca, yaptırımların amacına uygunluğu, çözümü kolaylaştırıcı nitelikte olması, samimi uygulanması ve birden fazla ülkeye uygulanırken belirli standartların gözetilmesi kritik önemdedir. Ancak uygulamada bu ilkeler çoğu zaman ihmal edilmektedir.

Örneğin, insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda ABD, Orta Doğu ülkelerine tereddütsüz yaptırımlar uygularken, İsrail’e karşı bugüne kadar gerçekçi bir yaptırım devreye girmemiştir. Benzer biçimde, geçtiğimiz haftalarda ABD, Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında Rusya'dan enerji ithalatı yapan ülkelere ek gümrük vergisi uygulayarak savaşın finansmanını durduracağını iddia etmiş, ancak bu karar yalnızca Hindistan'a uygulanmış ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin haklı tepkisine yol açmıştır. Modi, ABD'nin doğrudan Rusya'ya yaptırım uygulamama gerekçesini sorgulamıştır.

Öte yandan, Rusya'dan enerji ithal eden ülkelere yönelik yaptırım açıklamaları belirsiz ve sınırlı kalırken, geçtiğimiz günlerde Putin ile Alaska'da düzenlenen zirve öncesinde, ABD'nin Rus buz kırıcı gemilerinin kullanımına dair bir anlaşmaya vardığına ilişkin iddia Reuters tarafından gündeme taşındı.

Benzer şekilde Norveç Devlet Varlık Fonunun Gazze'de savaşın başladığı hafta İsrail savunma şirketi hisselerine yatırım yapması ve daha sonra hisselerin düşüş eğilimine girmesiyle İsrail'e destek vermeyeceğini açıklaması, ülkelerin yaptırımlarda çözüm odaklı samimiyetinden çok kendi çıkarlarını öncelediklerini göstermektedir. Benzer şekilde Avrupa Birliği (AB) de Rusya ile iş yapan Çin bankalarına yönelik yaptırımlar uygulayacağını açıklamıştır. Tüm bu örnekler, yaptırımların hedefe ulaşabilmesi için şeffaf, tutarlı ve evrensel standartlarda uygulanmasının ne denli hayati olduğunu ortaya koymaktadır.

Tehdit ekonomisi

Devletler tarafından uygulanan yaptırımlar günümüzde kendilerine çoğunlukla devletlerin denetimi dışında kalan alanlarda geliştirici bir zemin ve kaçış yolları bulmakta ve devlet dışı aktörlerin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Ekonomik yaptırımlar geleneksel olarak hedef ülkeleri belirli bir politika değişikliğine zorlamak amacıyla uygulanırdı. Bu sayede etkisi ölçülebilir, sınırlıydı. Ancak günümüzde yaptırımların doğası değişti ve amaçlarından saparak klasik nedensellik ilişkileri tersine çevrildi.

Artık yaptırımlar, yalnızca hedef ülkenin ekonomik faaliyetlerini sınırlamakla kalmıyor aynı zamanda finansal piyasalar ve sermaye akışları üzerinden sessiz ama yaygın bir kontrol mekanizmasına dönüşerek, öngörülemez dalgalanmalar yaratıyor ve küresel risk primlerini yükseltiyor. Hedef ülkeler, doğrudan müdahale veya enerji ambargosu olmadan baskı altına alınırken, yaptırım uygulayan ülkeler dahil tüm piyasalarda da kırılganlık artıyor.

Bu yeni yaklaşım, ekonomik güvenlik kavramını kökten yeniden tanımlayarak, yaptırımları sadece diplomatik bir baskı aracı olmaktan çıkarıp finansal sistemin kırılganlıklarını tetikleyen spekülatif bir mekanizmaya dönüştürmektedir.

Siyasi söylemlerin ekonomi üzerindeki etkisi

Siyasi yaptırımlar ülke ekonomilerini ciddi manada olumsuz etkiliyor. Mayıs 2018'de İran'a yönelik "tarihin en ağır yaptırımları" ifadesi, riyalin birkaç hafta içinde serbest piyasada yarı yarıya değer kaybetmesine neden oldu. İran'ın doğrudan yabancı yatırım girişi 2017'de 5 milyar dolar seviyesindeyken 2019'da 1,5 milyar doların altına geriledi. [2]

2019'da Çin ile tırmanan ticaret savaşında Trump'ın attığı tweetler dahi, Şanghay Bileşik Endeksi’nde iki gün içinde yüzde 5 kayıp yaratırken, aynı dönemde ABD Hazine tahvillerine güçlü girişler gözlendi. [3]

Bu eğilim günümüzde de farklı biçimlerde devam ediyor. 2024 başkanlık seçimleri sürecinde Trump, Çin ve Meksika'ya yönelik olası yeni yaptırımları gündeme getirdi. Bu açıklamalar, Trump'ın göreve gelmesi ile birlikte Çin para birimi yuanın 2025 yılı ilk çeyrekte dolar karşısında yaklaşık yüzde 7, Meksika pesosunun ise bir haftada yaklaşık yüzde 4 değer kaybetmesine yol açtı. Institute of International Finance (IIF) verilerine göre aynı dönemde gelişmekte olan ülkelere yönelik portföy akışları 12 milyar dolar azaldı; buna karşılık ABD'nin kısa vadeli tahvillerine net girişler 15 milyar doları aştı.

Ekonomik hegemonya

Devletler artık klasik savaş ve sömürü düzeniyle fakirleştirilmiyor aynı zamanda finansal piyasalar üzerinden sessiz bir kuşatma altında tutuluyor. Bankacılık, uluslararası ödeme sistemleri ve sermaye hareketleri ekonomik güvenliği doğrudan hedef alan yeni bir silah haline gelmiş durumda. Bu "finansal sömürgecilik” karşısında Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve G20 gibi ulus-üstü kurumlar derhal harekete geçmeli, yaptırımların spekülatif etkilerini sınırlayacak ortak kurallar ve öngörülebilir mekanizmalar geliştirmelidir.

IMF bugün bu alanı doğrudan ele almasa da küresel finansal istikrarı sağlamakla yükümlü kurumların, sessiz ama etkili bu kuşatmaya karşı somut politika araçları üretmesi artık kaçınılmazdır. Aksi takdirde, finansal piyasalardaki bu yeni savaş biçimi yalnızca hedef ülkeleri değil, tüm dünya ekonomisini kırılgan bir yapıya mahkum edecektir. Yaptırım silahının sıklıkla kullanılması neden olduğu yapısal zararlar ile birlikte küresel sistemi daha da kutuplaştıracaktır.

[1] TCMB, Bloomberg

[2] UNCTAD

[3] IMF, Rhodium Group

Rusya-Ukrayna barışına giden yolda şartlar neler?

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salih Yılmaz, Rusya-Ukrayna çatışmasında barışın sağlanması için şartların neler olduğunu ve Ukrayna'nın taviz verip vermeyeceğini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Ukrayna'da barış için ABD Başkanı Donald Trump'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Alaska'da yaptığı görüşmeden bu yana haftalardır süren yoğun diplomatik faaliyetler devam ediyor. Trump'ın Avrupa liderlerine Putin'in Batılı müttefiklerden Ukrayna'ya yönelik güvenlik garantilerine açık olduğunu söylemesi plan hazırlıklarını hızlandırdı ve detayları ortaya çıkardı. Ukrayna, barış için güvenlik garantileri istiyor ve plana göre, herhangi bir barış anlaşmasında Ukrayna güçleri cephede müstahkem sınırı savunacak.

Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ise güvenlik garantilerinin NATO'nun "5. Maddesi gibi" olabileceğini söyledi. Bu, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını ve müttefiklerin yardıma gelmesi gerektiğini belirten karşılıklı savunma maddesidir.

Ukrayna'nın barış sonrası güvenlik garantileri için hava devriyeleri, Karadeniz'deki deniz görevleri de dahil olmak üzere nihai ayrıntılar planlanıyor. Ukrayna'ya Amerikan askeri göndermeyeceğine söz veren Trump'ın, oraya özel askeri şirketleri göndermeye hazırlandığı biliniyor. Donmuş cephe hattının her iki tarafında 20 kilometrelik silahsızlandırılmış bir tampon bölge kurulmak isteniyor. ABD'li paralı askerler, restorasyon çalışmalarını destekleyecek ve ABD'nin nadir toprak çıkarlarını koruyacak.

Ukrayna'yı anlaşmaya ikna etmek için tampon bölge kurulması ve Avrupalı silahlı barış güçlerinin Ukrayna'da konuşlandırılması öneriliyor. Avrupalı liderlerin teklifine göre, Avrupa öncülüğündeki barış gücü, Ukrayna hatlarının gerisine konuşlandırılacak. ABD'ye bağlı özel askeri şirketlerin varlığının, Rusya'nın gelecekteki bir ateşkesi ihlal etmesini engelleyeceği düşünülüyor.

Trump geçen hafta gazetecilere yaptığı açıklamada, "Yedek olarak orada olacağız. Onlara yardım etmek istiyoruz" dedi. Avrupalı diplomatlar, Ukrayna tarafında bir toprak şeridinin askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak üzere ayrılmasını öneriyorlar. Rus tarafındaki tampon bölgenin nasıl görüneceğine dair ise henüz bir bilgi yok.

Türkiye, Karadeniz'de yabancı bir güç istemiyor. Karadeniz limanlarının yeniden açılması için Türkiye öncülüğünde bir deniz koruma gücü oluşturulması hedefleniyor. Türkiye, Karadeniz'de kıyısı olan ülkelerden oluşacak bu güce liderlik etmeyi kabul ediyor. Çünkü Türkiye, dışarıdan herhangi bir ülkenin bu barışı bahane ederek Karadeniz'de güç bulundurmasını istemiyor.

Çin istenmeyen ülke haline geldi. Kremlin, Çin'in barış görüşmelerinde güvenlik garantörü olarak hareket etmesini öneriyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Pekin'in Moskova'nın askeri harekâtına verdiği destek nedeniyle bu fikri reddediyor. Avrupa ülkeleri ise Ukrayna'nın ticari uçuşlarına güvenle devam etmesini sağlayacak bir hava savunma sistemini görüşüyor. ABD, Ukrayna'ya istihbarat, keşif ve gözetleme desteği vermeye devam edecek.

Rusya, barış yapmak istiyor mu?

Avrupalı yetkililer arasında, Putin'in ateşkesi kabul etmeyebileceği için güvenlik garantilerinin asla hayata geçirilemeyeceği görüşü var. Avrupalılar, Putin'in topraklarını genişletmek için çatışmaları uzattığına inanıyor. Gelinen süreçte Rusya'nın Ukrayna topraklarının yüzde 20'sini kaçınılmaz olarak elinde tutması beklenebilir. Ukrayna zor bir seçimle karşı karşıya kaldı, ya savaşmayı bırakıp topraklarını devredecek ya da savaşmaya devam ederek ekipman, insan gücü ve toprak kaybını göze alacak.

Rusya, 2014 yılında Kırım'ı ve Donetsk ile Luhansk bölgelerinin bir kısmını, yani toplamda yaklaşık 44 bin kilometrekarelik bir alanı ele geçirdi. Şubat 2022'de savaş başlatarak üç buçuk yıl içinde, Donbas bölgesinin (Luhansk ve Donetsk) çoğunu ve Zaporijya ile Herson bölgelerinin yaklaşık üçte ikisini ele geçirerek Rusya'dan Kırım'a bir kara koridoru ve Sivastopol'da büyük bir deniz üssü oluşturdu. Rusya, ele geçirdiği topraklar üzerindeki Rus egemenliğini resmen tanımasını talep etmeye devam ediyor. Bu kabul edilmeden de barış olması mümkün gözükmüyor. Rusya’yı ya yenerek barışa zorunlu hale getirebilirsiniz veya onu ikna etmek için isteklerinin önemli bir kısmını kabul etmek zorunda kalırsınız. Rusya, Ukrayna'nın Donbas'ın tamamından ve NATO'ya katılma niyetinden vazgeçmesi, tarafsız kalması ve Batılı birlikleri topraklarından uzak tutması konusunda ısrar ediyor.

Donbas, Rusya için neden önemli?

Putin, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri'nin Donbas'tan tamamen çekilmesini talep ediyor ve buna karşılık, özellikle Rus birliklerinin olduğu Herson ve Zaporijya bölgelerinde, kalan cephe hattı boyunca askeri harekatların dondurulmasını öneriyor. Putin, Donbas olarak adlandırılan Donetsk ve Luhansk bölgelerinin önemini defalarca vurguladı, bölgenin Rusya ile tarihi bağları ve Sovyetler Birliği mirası olduğunu söylüyor. Donbas, tarihte Rusya'nın etkisi altında kalmıştır. Kömür ve cevherin yanı sıra, önemli teknolojik ürünlerin üretiminde anahtar rol oynayan lityum, kobalt, titanyum ve nadir toprak metallerinin de büyük rezervlerine sahiptir. 19. yüzyıldan itibaren ve ardından Sovyet döneminde, doğal kaynaklar açısından zengin bir sanayi merkezi olarak kabul edilmiştir. Rusya için her iki bölge de (Donetsk-Luhansk) Kırım ile kara bağlantısı nedeniyle stratejik öneme sahiptir. Donbas Rusya'nın bir parçası haline gelir ve Zaporijya ve Herson bölgelerindeki cephe hattı kaldırılırsa Kırım Rusya'ya karadan bile erişilebilir hale gelecektir. Bu durum, Ukrayna'yı ve müttefiklerini Karadeniz'in Kırım ile Rusya arasındaki kısmı olan Azak Denizi'nden sonsuza dek koparacaktır. Donbas, Ukrayna için de sadece ekonomik açıdan değil, aynı zamanda Kiev'in kontrolü altında kalan bölgelerde "tahkimli kuşak" olarak adlandırılan bir yapı oluşturulduğu için de önemlidir.

Bu, Rusya'nın ülkenin orta kesimine daha fazla nüfuz etmesini engelleyen en önemli savunma hattıdır. Kramatorsk, Slavyansk ve Konstantinovka bu geçilmez hattın önemli bölgeleridir. Bu savunma kuşağının ötesinde, bir savunma hattı olmadan Rus saldırılarına ve ilerlemelerine karşı son derece savunmasız olacak olan, orta Ukrayna'nın uçsuz bucaksız açık ovaları bulunmaktadır. Dolayısıyla Zelenskiy için Donbas'ın geri kalan kısımlarının devredilmesi, geniş ve güvenilir güvenlik garantileri sağlanmadığı sürece söz konusu olmayacaktır.

Gelinen süreçte Zelenskiy, Avrupa ve ABD'nin güvenlik garantileri gibi çok daha önemli bir konuya odaklanmış durumda. Avrupa, Ukrayna'da barış için "yeni bir demir perde"nin oluşmasına yol açacak planlar geliştiriyor.

Rapunzel kuleden nasıl kurtuldu: Bir Çelik Kubbe askeri analizi

Dr. Can Kasapoğlu, Türkiye'nin bütünleşik hava savunma mimarisini oluşturacak Çelik Kubbe projesinde gelinen aşamayı, teknik özelliklerini ve bu projenin ulusal savunma açısından önemini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Soğuk Savaş sonrası NATO üyesi ülkelerin savunma sanayileri ve askeri harcamaları, devletler arası harp tehdidinin büyük ölçüde azaldığı varsayımlarına dayanarak yönetildi. Bu yaklaşıma göre ekonomik entegrasyon ve liberal eğilimler dünyayı etkileyebilirdi. Tehdit ancak düşük yoğunluklu çatışmalardan ve terörden gelebilirdi. Bu nedenle geniş çaplı konvansiyonel askeri kapasiteler, Rapunzel masalındaki gibi kapısı-bacası olmayan yüksek kulelere kapatıldı. Tüm naif zihin egzersizleri için geçerli olduğu gibi söz konusu "liberal vehim" de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırılarıyla birlikte realpolitiğin duvarlarına çarptı. Kaldı ki kronik iyimserler için Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2007 Münih Güvenlik Konferansı konuşmasını dikkatle not alarak dinlemeleri yeterli olabilirdi. Olmadı.

NATO İttifakı içinde Türkiye, Soğuk Savaş sonrası uykusu ağır olmayan ve hayal görmeyen ender devletlerden. Çelik Kubbe, bahse konu siyasi-askeri paradigmanın bir sonucu.

Çelik Kubbe ne yapacak?

Türkiye’nin belki de en önemli savunma sanayi projesi olan Çelik Kubbe’yi kıymetlendirmeye doğrudan kritik bir soruyla başlayalım: Bir yanda stratejik hava savunma sistemleri, diğer yanda da alçak irtifada uçan dronlara karşı etkili olabilecek taktik kabiliyetin bir arada olduğu, hava savunmanın hemen her katmanını kapsayacak bütünleşik bir mimariye niye ihtiyaç duyulur? Bu soruyu aynı şekilde kitabın ortasından cevaplayalım: Eğer hava tehdidi üst düzey savaş uçakları, balistik füzeler, seyir füzeleri, çok çeşitli tiplerde dronlar ve daha birçok unsurdan, daha açık bir ifadeyle aklınıza gelebilecek ya da gelemeyecek her şeyden müteşekkilse, üstelik bahse konu tehditler tek bir taarruz paketinin parçaları olarak hedeflerine aynı anda yönelirse, böyle bir tehdit manzumesine karşı ancak Çelik Kubbe ve benzeri müdafi kabiliyet manzumesiyle önlem almak gerekir.


Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin bütünleşik hava savunma mimarisini oluşturacak Çelik Kubbe projesinde çok kritik adım atıldı. ASELSAN'ın 50. kuruluş yıl dönümüne denk gelen bir günde 47 araçlık hava savunma ve elektronik harp sistemi teslim edildi. Söz konusu teslimatta kritik olan hususlardan biri kuşkusuz savunma ekonomisi verileridir. Tek bir seferde teslim edilen unsurların toplam maliyeti yarım milyar doları bulmuş durumda. Bir diğer önemli konu da silah sistemlerinin mahiyetidir. Zira, stratejik hava sistemi segmentinde Siper’den orta irtifada Hisar sistemlerine, alçak irtifada Korkut’tan elektronik harp havuzunda REDET’e ve Puhu’ya kadar çok sayıda ve farklı kabiliyet teslim edildi. Elbette bu denli geniş çaplı bir mimaride müşterek hava resmi oluşturulması, komuta-kontrol boyutu ve data yönetimiyle (HAKİM Sistemi) yapay zekaya duyulan ihtiyaç da gözden kaçırılmamalı.

Tehdit ortamı giderek daha tehlikeli olacak

Çelik Kubbe mimarisinin en kritik hususu, modern hava ve füze savunma paradigmasını tam olarak yansıtması. Bahse konu nitelikler manzumesini birkaç ortak özellikte toplamak mümkün. Bunlardan ilki çok katmanlılık. Konuya askeri bilimlerin ve harp çalışmalarının çok önemli bir kaynağı olan silahlı çatışmalara ilişkin sayısal verilerle daha yakından eğilelim. Sadece geçtiğimiz ay Rusya’nın ağırlıklı olarak Ukrayna sivil yerleşimlerine ve kritik altyapısına yönelik taarruzda kullandığı Şahid-131 ve Şahid-136 dronlarının sayısı 6 bini aştı.

Bu satırların yazarı, Ukrayna’da yaptığı saha çalışmalarında bahsi geçen kamikaze SİHA sistemlerinin ne kadar tehlikeli olabileceğini bizzat müşahede etmişti. Dizaynı İran kökenli olan ve Rusya’da, ilki Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde olmak üzere en az iki tesiste üretilen söz konusu dronları yıkıcı yapan iki husus var. Bunlardan ilki, çok sayıda üretilmeleri. Ukrayna unsurlarının yüzde 80'lere varan hava savunma başarısında dahi her ay yüzlerce dron hedefini bulmakta. İkincisi, Şahid kamikaze SİHA’lar, genellikle karışık bir taarruz paketine dahil olacak şekilde balistik füzeler, güdüm kiti eklenmiş havadan-karaya mühimmat, seyir füzeleri ve aero-balistik füzeler gibi diğer silah sistemleriyle birlikte kullanılmakta. Böylelikle bir yandan hava resmi daha karmaşık hale gelirken, aynı zamanda hava savunma sistemlerinin işi de zorlaşmakta.

Sayılarla devam edelim. Ekim 2024'te yaşanan İsrail-İran çatışmalarında Tahran, İsrail’e yönelik yaklaşık 200 balistik füze fırlattı. Nisan 2024’teyse balistik füzelere çok sayıda kamikaze SİHA ve seyir füzeleri de eşlik etmişti. İlgili sistemlerin çoğu imha edilse de müdafi operasyonların faturası milyarlarca dolarla ölçüldü. 2025 çatışmaları ya da ABD Başkanı'nın ifadesiyle 12 Gün Harbi’ndeyse, çok daha gelişmiş balistik füzelerin, çoklu harp başlıklarıyla icra ettiği taarruzlar açık-kaynaklı istihbarat verilerine yansıdı. Özetle, hava sahaları çok daha tehlikeli yerler haline gelmekte.

Çelik Kubbe, taarruzi silah sistemleriyle birlikte düşünülmeli

Bir noktanın altını çizmekte yarar var. S-400 alımı sırasında da müşahede ettiğimiz üzere Türk ana akım medyası ve hatta güvenlik meseleleri alanında ortaya konan entelektüel analizlerin bir kısmı dahi, hava ve füze savunma sistemlerini bir tür sihirli, aşılması imkansız koruma kalkanına benzetme eğilimindeler. Öte yandan, müdafi silah sistemleri, özellikle geniş çaplı ya da yüksek operasyonel tempoda seyreden harplerde, taarruzi sistemlerle bir bütündür. Bu yönleriyle bir boks maçında kontra-yumruk atılmasına olanak tanıyan savunma tekniklerine benzerler. Nihai amaç, rakibin nakavt edilmesidir ve bu amaç değişmez. Rakibin yumruğundan kaçınmak ancak geçici bir yöntemdir.

Yukarıda aktarılan nedenlerle Çelik Kubbe’yi, Türkiye’nin taarruzi sistemlerini de içeren genel askeri kapasitesinin bir parçası olarak değerlendirmekte yarar var. Türkiye, bir yandan milli füze çözümlerini hızla geliştirirken, diğer yandan Kızılelma, Anka-3, Akıncı gibi stratejik SİHA sistemlerine yatırım yapmayı sürdürüyor. Hatta aero-balistik füzeler örneğinde görüldüğü üzere füzeleriyle SİHA sistemlerini birleştiriyor. Bunun son örneği, Selçuk Bayraktar’ın basına yansıyan ifadeleriyle gündeme gelen, TCG Anadolu ve Türk deniz gücünün robotik donanma havacılığı kabiliyetini oluşturacak TB-3’ten İHA-122 aerobalistik füzesinin fırlatılması oldu.

Rapunzel ve kulenin hikayesini bir daha düşünün

Rapunzel, saçlarını neden kuleden aşağı uzatır? Çünkü kötü kalpli cadının, güzel genç kızı hapsettiği kule ancak çatı katının hemen altında tek bir penceresi olan, kapısı ve merdivenleri olmayan bir zindandır. Kule, kimseyi içeri almamak üzere inşa edilmiş bir ceza yapısıdır. Bu yönüyle Rapunzel kulesi, Soğuk Savaş sonrası Batı askeri mülahazasına çok benziyor. Öte yandan, kuleyi tasarlayan zihin, hapsettiği genç kızın bizatihi kendisinin, daha doğrusu uzayan saçlarının kuleye açılan bir kapı olacağını hesaplayamamıştır. Türkiye, saçlarını kuleden sarkıtıp kendi göbeğini kendi keserek savunma sanayisini zihinsel zindandan çıkaran ender NATO ülkelerinden biridir. Çelik Kubbe, bu çabanın bir sonucudur.

Hobi amaçlı başladığı ahşap boyamacılığını 500 metrekarelik atölyeye taşıdı

İki çocuk babası 34 yaşındaki Oğuz Biçer, hobi sahibi olmak için merkez Seyhan ilçesindeki evinde eski dolap ve kapıları tamir edip renklendirmeye başladı.

Zamanla boya ve tamirde kendini geliştiren Biçer, 9 yıl önce Yeşilyurt Mahallesi'nde açtığı 10 metrekarelik atölyesinde ilk müşterilerini ağırladı.

Biçer, işletmesine ilginin artması üzerine başvuru yaptığı Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığından (KOSGEB) aldığı destekle geçen yıl Tellidere Mahallesi'nde 500 metrekarelik boyama atölyesi kurdu.

Rengini sen belirle" sloganıyla çalışmalarını sürdüren Biçer, istihdam ettiği 10 işçiyle müşterilerinin eski ahşap ürünleri güzelleştirip yeniden kullanılmalarını sağlıyor.

"Bu iş en büyük zevkim ve hayalim"

Oğuz Biçer, AA muhabirine, eski mobilyaları yenilemenin hem çevreye hem de ekonomiye katkı sağladığını söyledi.

Boya yapmanın psikolojisine iyi geldiğini dile getiren Biçer, şöyle konuştu:

"Bu işe hobi olarak başladım. İlk zamanlarda müşteri bulamıyordum ama şimdi potansiyeli artırdık. Tabii buraya kadar gelmemde devletin de desteği oldu. 10 kişiye istihdam sağlıyorum ama sayıyı artırmak istiyorum. Bu iş en büyük zevkim ve hayalim. Mesleğim zor çünkü iş hastalığı çok fazla oluyor. Boya yapıyoruz, toz atıyoruz, riskleri çok fazla ama ona rağmen işimi seviyorum."

Biçer, eski dolap ve kapıları onardıktan sonra müşterilerin istediği renge boyadıklarını anlattı.

İşini büyütmeyi istediğini belirten Biçer, "Başka illerden, yurt dışından çalışmalarımızdan överek bahsediyorlar. 'Nasıl yapıyorsun, yeniliyorsun, buraya da gelin' diyenler oluyor. Bunları duyunca daha da zevkle çalışıyorum. Allah kısmet ederse başka illerde şube açmayı düşünüyorum." ifadesini kullandı.

Basılı sözlüklerin yerini alan çevrimiçi sözlükler daha geniş ve erişilebilir "dil belleği" haline geliyor

Bireysel ve toplumsal deneyimin parçası haline gelen sosyal medya, yeni kelimelerin türetilerek resmiyet kazanmasında belirleyici rol oynarken basılı sözlüklerin yerine çoğunlukla dijital ortamlarda arşivlenen yeni sözcükler, daha kapsamlı ve erişilebilir "dil belleği" oluşturuyor.

Ses ve kelime oyunlarının birleşimiyle oluşan bu terimler, çoğunlukla bir anlam ifade etmese de dijital trendlerin ve internet kültürünün dili nasıl dönüştürdüğünün göstergesi haline gelerek tartışmalara yol açtı.

Cambridge Sözlüğüne göre, "delusional" kelimesinden türetilen "delulu", "hayal dünyasında yaşayan, sanrı içinde olan" kimseler için kullanılırken "bro" ve "oligarcy" kelimelerinden oluşan "broligarcy" ise özellikle "teknoloji sektörüne hakim, siyasi nüfuza sahip zengin erkeklerden oluşan küçük bir grubu" tanımlıyor.

Öte yandan, "look" kelimesinden türeyen "lewk","özgün, dikkat çekici, alışılmışın dışında ve etkileyici tarz, kıyafet veya görünüm" olarak tanımlanıyor.

Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'in mart ayında parlamentodaki hitabında "They are delulu with no solulu" ifadesini kullanması, özellikle Z kuşağı arasında yaygın olan bu tür ifadelerin siyasiler tarafından da benimsendiğini gösteriyor.

Cambridge Sözlük Programı Yöneticisi Colin McIntosh, yaptığı açıklamada, internet kültürünün İngilizceyi değiştirdiğini belirterek, şu ifadeleri kaydetti:

"'Skibidi' ve 'delulu' gibi kelimelerin Cambridge Sözlüğü'ne girmesine her gün tanık olmuyorsunuz. Yalnızca kalıcı olacaklarını düşündüğümüz kelimeleri ekliyoruz. İnternet kültürü, İngilizceyi değiştiriyor ve bu etkiyi gözlemlemek, yakalamak gerçekten büyüleyici."

"O.K.", ABD'den tüm dünyaya yayıldı

Sosyal etkileşimlerin ve deneyimlerin ürünü olarak ortaya çıkan kelimeler, genellikle belli topluluklarda doğsa da benimsendiği coğrafyanın sınırlarını aşarak daha geniş kitlelerce yaygın kullanıma ulaşabiliyor.

Genellikle kontrol edilen şeyin tümünün hatasız olduğunu vurgulamak için kullanılan "O.K. (all correct)" kısaltması, ABD'deki Boston Morning Post gazetesi editörleri tarafından 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya atılsa da zamanla küresel çapta benimsendi.

"Old Kinderhook (O.K)" lakaplı ABD'nin 8. Başkanı Martin Van Buren'in seçim kampanyası döneminde yaygınlık kazanan ifade, önce ülke genelinde popülerlik kazandı.

On yıl içinde insanlar, belgeleri "OK" şeklinde işaretlemeye ve her şeyin yolunda olduğunu belirtmek için telgrafta "OK" kısaltmasını kullanmaya başladı.

Böylelikle, kolayca söylenip yazılabilen ve yeteri kadar ayırt edici algılanan "OK" ifadesi, evrensel dilde yer bulan ifade haline geldi.

Cambridge, sık aranan ancak bünyesinde bulunmayan sözcükleri takip ediyor

Cambridge Sözlüğü Yayın Müdürü Wendalyn Nichols, AA muhabirine, kelimelerin sözlüğe eklenme ölçütlerine ve izledikleri aşamalara ilişkin açıklamada bulundu.

Dillerdeki değişimin kaçınılmazlığına dikkati çeken Nichols, sözlük bilimcisinin görevinin, dilin geçirdiği değişimi ve gelişim sürecini kayıt altına almak olduğunu ifade etti.

Nichols, Cambridge Sözlüğü'nün İngilizce öğrenenler için dünyanın en büyük çevrim içi sözlüğü olduğunu vurgulayarak, kullanıcıların aradıkları terimlerin hem anlaşılır tanımlarla açıklanmasının hem de bu terimlerin doğru kullanımını gösteren örneklerle desteklenmesinin önemli olduğunu dile getirdi.

Karar aşamasına ilişkin Nichols, "Cambridge Sözlüğü editörleri, hangi terimleri tanımlayacağına karar verirken sitenin yılda kaydettiği 2,74 milyar aramadan elde edilen verilerle işe başlar. Sık aranan ancak sözlüğümüzde bulunmayan kelimeleri takip ederiz. 'Skibidi' ve 'delulu' buna en iyi örnekler." ifadelerini kullandı.

Dijital sözlüklerin daha büyük ve ulaşılabilir dil arşivine katkısı

Covid-19'un tanımlanmasından 37 gün sonra Cambridge'e eklendiği bilgisini paylaşan Nichols, bazı terimlerin sözlüğe alınma sürecinin bazen yıllar, bazen de günler aldığını belirtti.

Nichols, bir terimin güncel olup olmadığını ve bu güncelliğin yalnızca belli bir kesim içinde kalıp kalmadığını izlediklerini, "delulu" sözcüğünün, K-pop severleri tarafından ortaya atılarak zamanla daha geniş kitlelere ulaşmasıyla dolaşımının arttığını söyledi.

İngiliz edebiyatına ve diline yön veren William Shakespeare'in katkılarıyla İngilizceye kazandırılan bazı sözcüklere dikkati çeken Nichols, yeni türetilen bir kelimenin kalıcı olup olmayacağının kesinlik barındırmadığını vurguladı.

Nichols, sözlük bilimcilerin dijital ortamlar ortaya çıkmadan önce basılı sözlüklere yeni kelime ekleyebilmek için mevcut bazı kelimeleri çıkarmak zorunda kaldıklarına dikkati çekerek, "Günümüzde boyut, çevrim içi sözlükler için bir avantaj çünkü eklenenler sözlükte genelde kalıcıdır." dedi.

"Sürekli yeni kelimeler üretmemiz, dilin oldukça doğal bir örüntüsü"

Edinburgh Üniversitesi Dil Bilim ve İngiliz Dili Bölümü Öğretim Görevlisi Christian Ilbury, dijital çağdaki etkileşimlerin sonucu olarak yeni kelimelerin türemesine yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Eklenen yeni sözcüklerin etimolojik derinlik ve anlamsal netlikten uzak olmasına ilişkin Ilbury, bunun İngilizceye ya da herhangi bir dilin yapısal bütünlüğüne tehdit oluşturmadığını ve dilsel yozlaşmaya yol açmadığını savundu.

Ilbury, "Dilin değiştiğini, her zaman yeni kelimelerin ortaya çıktığını ve şu anda baktığımız şeyin bir dizi yeni kelime olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor." görüşünü paylaşarak, "delulu" kelimesinin yararlı bir kısaltma olduğunu ve bu sözcüğün oldukça standart kelime oluşum kalıbından türediğini belirtti.

Eklenen yeni kelimelerin bazılarının anlamsal açıdan belirsiz olmasına veya derinlik taşımamasına çok fazla odaklanılmaması gerektiğine işaret eden Ilbury, "Sürekli yeni kelimeler üretmemiz, dilin oldukça doğal bir örüntüsü." dedi.

Sosyal medya, kelimelerin dolaşımını ve görünürlüğünü artırıyor

Ilbury, bu sözcüklerin bazılarının kalıcı, bazılarının ise geçici olabileceğine dikkati çekerek, yaygınlık kazanmalarında sosyal medyanın rolüne işaret etti.

Çevrim içi sözlüklerin kalıcı insan deneyimlerinden ziyade geçici dijital trendleri yansıtmaya başladığında dillerin kültürel derinliğini koruyup koruyamayacağına yönelik endişelere ilişkin Ilbury, sosyal medya ve teknolojinin de artık deneyim haline geldiğini söyledi.

Ilbury, "delulu" teriminin 10 yıldır dolaşımda olduğunu ancak sosyal medya aracılığıyla rağbet görmeye başladığını dile getirerek, "Teknolojinin ve sosyal medyanın toplum veya dil üzerindeki etkilerini abartmamak önemli çünkü bu kelimelerin çoğunun, insanların farkında olduğundan çok daha uzun geçmişi var." dedi.

Bu sözcüklerin "sığ" olduğu fikrine şüpheyle yaklaştığını belirten Ilbury, "Bir kelimeyi anlamlı bir şeyi ifade etmek için kullanabiliyorsanız o zaman bu, yararlı bir dil. 'Skibidi' gibi, anlamı oldukça belirsiz olduğu düşünülen bir kelime bile gençler ve onu kullanan kişilerce kendilerine bir anlam ifade edecek şekilde kullanılıyor. Bu yüzden bence bu yararlı." değerlendirmesinde bulundu.

Ilbury, sosyal medya mecralarının kelimelerin dolaşımını ve görünürlüğünü artırdığını, bunların çoğunun sosyal medyada dolaşıma girmeden önce toplumda kullanılmış olması ihtimalini yüksek gördüğünü sözlerine ekledi.

Türkiye'nin Libya politikası: MİT Başkanı Kalın'ın Hafter ile görüşmesi ne anlama geliyor?

TRT World Araştırma Merkezi Kıdemli Araştırmacısı Ferhat Polat, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Libya Ulusal Ordusu (LNA) lideri Halife Hafter ile yaptığı görüşmeyi ve bu temasın Türkiye’nin Libya politikasına yansımalarını kaleme aldı.

***

Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, Libya Ulusal Ordusu’nun (LNA) lideri Halife Hafter ile Bingazi’de sürpriz bir görüşme gerçekleştirdi. [1] Bu görüşme, Ankara ile Libya’nın doğusundaki yönetim arasında yıllar sonra gerçekleşen ilk üst düzey temas olarak dikkati çekti ve Türkiye’nin, Libya’daki tüm önemli aktörlerle iletişim kanallarını açık tutma niyetini ortaya koydu.

Kalın’ın Hafter ile görüşmesi, Türkiye-Libya arasında oluşturulan geniş diplomatik ve güvenlik çerçevesinin bir parçasıdır. Ziyaret, Libya’da ulusal birliği teşvik etmeyi ve Türkiye ile Libya arasında Doğu Akdeniz konusunda imzalanan mutabakatı güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Bu ziyaret, 1 Ağustos’ta Türkiye, İtalya ve Libya arasında İstanbul’da düzenlenen zirvenin ardından gerçekleşti. [2] Bu noktada, üç ülke enerji, göç ve bölgesel etki konularında ortak bir çizgide buluştu ve ortak önceliklerini şimdiden ortaya koydu. Üç ülkenin açıkladığı ortak bildiride, Libya’nın birliği, güvenliği ve egemenliğinin korunması için Birleşmiş Milletler (BM) kolaylaştırıcılığında ve Libyalıların öncülüğünde yürütülecek siyasi sürece güçlü destek vurgulandı.

Türkiye-Libya deniz yetki anlaşmasının yeniden gündeme gelmesi ne ifade ediyor?

2019'da Türkiye ile Libya arasında imzalanan [3] deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşma, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde kritik bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Türkiye ile Libya’nın uluslararası alanda tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında imzalanan bu anlaşma, iki ülke arasındaki Münhasır Ekonomik Bölgeleri (MEB) belirleyerek, potansiyel olarak hidrokarbon açısından zengin deniz alanları üzerinde önemli egemenlik hakları tanımaktadır. Anlaşmanın stratejik ve ekonomik yansımaları, iki ülkenin kazanımlarının ötesine geçerek bölgesel dinamikleri ve enerji siyasetini yeniden şekillendirmektedir.

gibi, Libya’nın 2011 sonrası en acil sorunlarından birine yönelik çabalara odaklanmıştır. Ankara, 2022’den itibaren doğudaki gruplarla da temas kurmuş olsa da, güvenlik sektöründe reform yapılmadığı ve silahlı gruplar birleştirilmediği sürece, siyasi bir uzlaşı ve güvenilir seçim ihtimalleri sınırlı kalmaktadır.

Kalın'ın Bingazi ziyareti nasıl okunmalı?

MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Bingazi ziyareti, Türkiye’nin Libya’da kurumsal inşa, uzlaşı ve güvenlik sektörü reformu yoluyla kendini konumlandırma hedefini vurgulasa da, real-politik motivasyonların göz ardı edilmemesi gerekir. Ankara açısından hem Trablus’a hem de Bingazi’ye yönelik açılım, 2019 deniz yetki alanları mutabakatını meşrulaştırma ve Akdeniz genelinde enerji işbirliğini genişletme stratejisiyle uyumludur.

Ancak Hafter ve çevresi için aynı yakınlaşma, yapısal reformdan ziyade taktiksel bir manevra aracı olarak görülebilir.

Her halükarda, 2019 deniz yetki alanları anlaşmasına dayanan gelişen Türkiye-Libya ortaklığı, bölgesel işbirliği ve ekonomik büyüme için nadir bir fırsat sunmaktadır. Ancak Libya’da kalıcı istikrar, diplomatik kazanımların kalıcı barışa dönüşebilmesi için kapsayıcı diyalog, devlet kurumlarının yeniden inşası ya da kurumsallaşması yönünde çaba ve uluslararası anlamda bütüncül bir desteğe bağlıdır.

[1] https://www.ntv.com.tr/turkiye/mit-baskani-kalindan-libya-ziyareti-halife-hafter-ile-gorustu,8S9efR4pykKmJIm7XA-SJA

[2] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/turkiye-italya-ve-libya-isbirligi-zirvesi-istanbulda-gerceklestirildi/3648316

[3] https://researchcentre.trtworld.com/policy-outlooks/turkeys-strategy-in-libya-rationale-and-challenges/

[4] https://www.hurriyetdailynews.com/turkiye-welcomes-eastern-libyas-review-of-maritime-deal-210216

[5] https://www.aa.com.tr/tr/enerjiterminali/petrol/tpao-libyada-sismik-arastirma-yapacak/50144

[6] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-libya-temsilciler-meclisi-baskani-salihi-kabul-etti/2651731

[7] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-libya-temsilciler-meclisi-baskani-salihi-kabul-etti/3081422

[8] https://carnegieendowment.org/sada/2023/07/turkiye-libya-relations-a-post-election-assessment?lang=en

ŞİÖ Zirvesi: Türkiye ve yeni küresel dönüşüm dinamikleri

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi ve ORSAM Başkanı Kadir Temiz, ŞİÖ 25. Devlet Başkanları Konseyi Zirvesi'ni ve Türkiye'nin zirveye katılımının önemini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), küresel siyasetin çok kutuplu yapıya evrilme sürecinde stratejik bir kavşakta yer almaya devam etmektedir. Artan jeopolitik gerilimler, küresel ticaret savaşları, bölgesel çatışmalar ve uluslararası örgütlerin dönüşen doğası bağlamında, ŞİÖ hem mevcut sistemin içinden konuşan hem de bu sisteme eleştirel alternatifler sunmaya çalışan ancak kendi içinde de oldukça karmaşık ve parçalı bir yapıda olan bir kurumdur. Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin öncülüğünde şekillenen bu yapı, aynı zamanda Hindistan, Pakistan, İran gibi bölgesel aktörleri ve Türkiye gibi diyalog ortaklarını bir araya getirerek çok taraflı bir platform olma iddiasını taşımaktadır. Bu bağlamda, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 31 Ağustos 2025 tarihinde Çin’in kuzeyindeki Bohai Denizi kıyısındaki Tianjin kentinde düzenlenen ŞİÖ Devlet Başkanları Konseyi Zirvesi’ne katılımı, sembolik olduğu kadar stratejik bir anlam da taşıyor.

ŞİÖ 2025 Zirvesi: Gündem, imkanlar ve kısıtlar

Bu yılki Zirve, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın devam ettiği, Gazze’de İsrail’in yürüttüğü soykırımın sürdüğü, Güney Asya ve Asya-Pasifik’te güvenlik gerilimlerinin arttığı ve ABD’nin özellikle Trump liderliğinde yeniden başlattığı küresel ticaret savaşlarının gündemi meşgul ettiği bir dönemde gerçekleştiriliyor. Çin’in ev sahipliğindeki Tianjin Zirvesi’ni, Pekin’in küresel güneyi birleştirme ve Batı’ya karşı dengeleyici bir aktör olarak öne çıkma stratejisinin bir sahnesi olarak da değerlendirmek mümkündür. Nitekim ŞİÖ’nün çok taraflılığa (multilateralism) olan vurgusu, bu örgütü tek taraflı müdahaleci eğilimlere karşı normatif bir alternatif haline de getiriyor.

ŞİÖ bugün dünya nüfusunun yüzde 43’ünü ve küresel Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın (GSYİH) yaklaşık yüzde 28’ini temsil ediyor. Aralarında Çin, Rusya, Hindistan, Pakistan ve İran olan 10 tam üye, 14 diyalog ortağı ve gözlemci ülke ile birlikte ŞİÖ etki alanını genişleten bir kurum olarak öne çıkmaktadır. ŞİÖ üyeleri arasındaki artan ticaret hacmi ve yatırımlar, örgütün yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda ekonomik bir kurum olarak da etkisini artırdığını göstermektedir.

Ancak bu geniş katılım ve potansiyel, bazı zorlukları da beraberinde getiriyor. ŞİÖ bünyesindeki ülkeler arasındaki derin tarihsel ve jeopolitik farklılıklar, özellikle büyük krizlerde ortak bir tutum alınmasını zorlaştırıyor. Örneğin Rusya-Ukrayna Savaşı konusunda üyeler arasında derin görüş ayrılıkları yaşanırken, Hindistan-Pakistan gerilimi ve İran-İsrail çatışması gibi meselelerde ortak ses üretilemiyor. Bu durum, ŞİÖ’nün bir kolektif güvenlik örgütünden ziyade, üyeler arası koordinasyonu sağlayan esnek bir platform olarak kalmasına neden oluyor.

Türkiye ve ŞİÖ: Stratejik yakınlaşmanın dinamikleri

Türkiye 2012’den bu yana ŞİÖ nezdinde diyalog ortağı statüsündedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Zirve'ye katılımı, Türkiye’nin Asya merkezli bir diplomatik çeşitlendirme stratejisi çerçevesinde değerlendirilebilir. Türkiye açısından ŞİÖ, bir yandan Rusya, Çin ve İran gibi önemli aktörlerle çok taraflı diyalog imkânı sunarken, diğer yandan Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve NATO gibi örgütlerle kurulan çok boyutlu dış politikanın tamamlayıcı bir ayağına dönüşmektedir.

Rusya ile enerji, savunma ve diplomatik düzeyde yoğun ilişkiler yürüten Ankara, Çin ile de Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden ekonomik bağlantılarını derinleştirmeye çalışmaktadır. ŞİÖ bünyesinde bu iki ülkeyle eş zamanlı temas kurabilmek, Türkiye için hem stratejik dengeleme hem de ekonomik fırsatları çeşitlendirme açısından anlamlıdır. Ayrıca Türkiye’nin varlığı, Batı karşıtı bir blok olarak tanımlanmak istenen ŞİÖ’nün bu algısına karşı bir denge unsuru niteliğindedir.

Bu çerçevede Zirve'nin marjında gerçekleşen son yılların en kapsamlı Türkiye-Çin görüşmesine her iki ülkenin de en üst düzey siyasi ve bürokratları katılmıştır. İlk izlenimler her iki tarafın da ilişkileri konjonktürel olarak karşılıklı kazanç çerçevesinde tutmak istediklerini ve mümkün olduğunca ortak çıkar alanlarını çeşitlendirmek istediğini göstermektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çin’in en büyük gazetesi olan Halkın Günlüğü (Peaople’s Daily) gazetesinde yayımlanan makalesinde de belirttiği gibi, Türkiye'nin mevcut küresel sistem içindeki adaletsizlikler ve kırılganlıkların ortadan kalkması için Çin’in öncülüğünde gerçekleştirilecek girişimlere destek vereceğini açıklaması iki ülke arasında gelişen ilişkileri daha ileri taşımayı amaçlayan bir mesaj içermektedir.

ŞİÖ ve küresel sistem: Tamamlayıcılık mı, alternatif mi?

ŞİÖ kapsamında hem akademik hem de siyasi çevrelerde sıklıkla dile getirilen bir diğer tartışma, ŞİÖ’nün NATO veya Avrupa Birliği (AB) gibi yapılara alternatif bir blok olup olmadığı sorusudur. Bu soruya verilecek yanıt, ŞİÖ’nün kurumsal doğasına ve stratejik hedeflerine bağlıdır. NATO gibi askeri bir ittifak ya da AB gibi yüksek düzeyde kurumsallaşmış bir entegrasyon örneği olmayan ŞİÖ, bugün için üyeleri arasında kolektif güvenlik taahhüdü içermemekte ve belirgin bir siyasi birlik vizyonu sunmamaktadır.

Bunun yerine, ŞİÖ çok taraflı düzen arayışında olan devletler için esnek bir işbirliği zemini sağlamaktadır. Bu yönüyle Türkiye gibi orta büyüklükteki ülkeler için önemli fırsatlar sunmaktadır. Ankara’nın NATO üyeliği ile ŞİÖ’deki diyalog ortaklığı arasında bir çelişki aramak, Soğuk Savaş sonrası dönemin yeni jeopolitik doğasını gözden kaçırmak olur. Türkiye gibi ülkeler, bu tür örgütleri karşıtlık üzerinden değil, tamamlayıcılık üzerinden değerlendirme eğilimindedir. Dolayısıyla ŞİÖ gerçek anlamda bir blok/kutup tartışması değil mevcut küresel düzenin eşitsiz ve adaletsiz yapısı içinde bir tür gruplaşma olarak okunabilir.

Türkiye'nin çok yönlü dış politikasında ŞİÖ'nün yeri

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tianjin Zirvesi’ne katılımı, Türkiye’nin bölgesel gücünü küresel ölçekte yansıtma çabalarının bir parçası olarak okunmalıdır. NATO ve AB gibi Batılı kurumlarla yakın ilişkilerini sürdüren Ankara, ŞİÖ gibi çok taraflı platformlara da katılarak dış politikasını çeşitlendirmekte ve küresel etki alanını genişletmektedir. Bu durum, çelişkili değil aksine mevcut küresel siyasetin doğasına uygun bir stratejik yönelimi yansıtmaktadır. Günümüzün çok boyutlu krizlerini aşabilmek için ülkelerin birden fazla platformda yer almaları, farklı normatif yapılarla diyalog içinde olmaları ve esnek dış politika araçları geliştirmeleri artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Türkiye’nin ŞİÖ’deki varlığı da bu çerçevenin anlamlı bir bileşenidir.

Azalan nüfus, artan baskı: Batı Trakya’da Türk okullarının kapatılması ne ifade ediyor?

Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu, Yunanistan'ın Batı Trakya'da bulunan Türk ilkokullarının bazılarının kapatılma kararını, bu kararın arkasında yatan sebepleri ve Yunanistan'ın ihlal ettiği yükümlülüklerini değerlendirdi.

...

Soru: Yunanistan Eğitim Bakanlığının Doğu Makedonya ve Trakya eyaletlerinde Türk okullarını kapattığı gözlemleniyor. Okulların sayısı ve kapatılma oranlarında son durum nedir?

Hüseyinoğlu: Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Yunanistan’da belli bir sayı altında öğrencisi olan okullar kapatılıyor. Eğer bir okul mevcut olarak 9 öğrencinin altına düşerse, bazı istisnai durumlar hariç, Yunanistan’ın neresinde olursa olsun kapatılıyor. Türk okullarının kapanması da aslında bütün ülkede olan bir uygulamanın bir parçası olarak da yorumlanabilir. Fakat burada, Azınlık ilkokullarının özel ve özerk statüsünün resmi makamlar tarafından bir kez daha yok sayıldığının altını çizmeliyiz.

Son günlerde Batı Trakya’da 3 Türk azınlık ilkokulu daha kapatıldı yönünde bazı haberler yapıldı. Bu doğrudur. Yunanistan Eğitim, Din İşleri ve Spor Bakanlığının almış olduğu karar doğrultusunda Doğu Makedonya ve Trakya eyaletinde (ki Batı Trakya bu eyaletin bir bölümünü oluşturmaktadır) 2025-2026 eğitim ve öğretim yılında 32 ilkokul ve anaokulu kapatıldı. Bu okulların 3 tanesi ise Batı Trakya Türklerine ait azınlık ilkokullarıdır.

Bir asırda 305 okuldan sadece 83’ü kaldı

Soru: Yıllar içerisinde Türk ilkokul sayılarında nasıl bir değişim oldu?

Hüseyinoğlu: Türk azınlık ilkokullarının sayısı çok önemli. 1930’lu yıllarda Batı Trakya bölgesini oluşturan Rodop, İskeçe ve Meriç illerinde toplam 305 Türk azınlık ilkokulu vardı. 1931’de bu sayı 304’e düşüyor. 1955’lerde bu rakam 290’lara ve 1970’lerde 280’lere kadar düşmektedir. En büyük düşüşü ise 90’lı yıllardan sonra görüyoruz. 1995’de 231 okul vardı. 2000’lerin başında bu sayı 220’ye iniyor. 2000’li yılların başından itibaren bazı istisnai yıllar hariç bu rakamın her yıl daha da azalarak günümüzde 83’lere kadar düşüyor.

Soru: Okulların kapatılmasının arkasında yatan temel sebep nedir?

Hüseyinoğlu: Bu yöndeki en temel sebep, 1950’li yıllarla beraber ve iktidardaki hükümetler fark etmeksizin, Yunan devletinin sistematik bir şekilde ve zamana yayarak Batı Trakya’daki azınlık eğitimine farklı müdahalelerde bulunmasıdır. Zaman içerisinde bu okullarda verilen Türkçe ders sayıları azaltıldı. İki dilli eğitimin verildiği bu okullarda gerek Yunanca gerekse Türkçe eğitim-öğretim kalitesi düşürülmeye çalışıldı. Etnik Türk kimliğinin inkar edilmesi bağlamında okulların tabelalarındaki “Türk” ibaresi kaldırıldı. Sonuç olarak, Yunan hükümetlerinin azınlık eğitimi ile ilgili almış olduğu birçok karar doğrultusunda Türk azınlık ilkokulları ve bu okullarda verilen Türkçe ve Yunanca eğitim kalitesine yönelik olumsuz bir imaj algısı oluşturuldu. Bu durum karşısında Batı Trakya’daki bazı Türk azınlık velileri kendi köy veya mahallesindeki Türk azınlık ilkokulunun “daha az kaliteli bir eğitim” verdiği algısını zamanla kabullendi. Böylelikle, bazı Türk anne babalar, elinde imkanları olmasına rağmen bu yaratılan negatif algıdan ötürü veya farklı şahsi-ailevi sebeplerden dolayı çocuklarının temel eğitimi için Türk ilkokulları yerine Yunan ilkokullarını tercih etti. Böylelikle, öğrenci azlığı sebep gösterilerek birçok Türk azınlık ilkokulu kapatılmış oldu.

Soru: Yunanistan neden Türk okullarını hedef alıyor?

Hüseyinoğlu: Okulların kapanması aslında bir sürecin sonucu olarak yorumlanabilir. Bu süreç de yaklaşık 70 yıl önce başlamaktadır. Batı Trakya Türklerine yönelik özellikle 1960’lı, 70’li ve 80’li yıllardaki uygulanan sistematik baskı, sindirme ve yıldırma politikalarının bir yansıması da şüphesiz eğitim alanında yaşandı. “Türk azınlık okullarında kötü eğitim veriliyor” algısının zaman içerisinde bazı Türk velilerin tercihlerinde etkili olduğunu görmekteyiz.

Geçici olarak kapatılan Türk azınlık ilkokulları bir daha açılmıyor

Soru: Okulların geçici olarak kapatıldığı veya bu okullarda eğitimin askıya alındığı söyleniyor, Peki sizce okulların yeniden açılması gelecekte mümkün olabilir mi?

Hüseyinoğlu: Bu okullar öncelikle 3 veya 4 yıllığına geçici olarak kapatılıyor. Örneğin son resmi askıya alınma kararında, bazı Türk ilkokulların 2 yıldır geçici kapalı olduğu ifade ediliyor. Ancak 3-4 yıllığına geçici olarak kapatılan bir okul bir daha açılmıyor. Bu okullardaki eğitimin geçici olarak askıya alındığı resmiyette ifade ediliyor. Ancak gerçekte geçici kapatılmış olup sonradan tekrar açılan olan herhangi bir azınlık ilkokulu var mı? Aslında Musaköy ve Hacımustafaköy örneklerinde olduğu gibi bu konuda bazı talepler olmuştu. Fakat yetkili makamların gerekli izinleri verip geçici kapatılan Türk ilkokullarını açtığı hiçbir şekilde görülmedi. Aslında okulların ileride yeniden açılması ihtimal dahilindedir. Fakat bu, büyük oranda Azınlıktan gelecek muhtemel talebe ve yetkili makamların bu yöndeki tutumuna bağlı olacaktır.

Türk azınlık ilkokulları hakkında olumsuz algı gerçeklere dayanmıyor

Soru: Türk okullarında eğitim düzeyi ne durumda?

Hüseyinoğlu: Aslında Türk ilkokullarından mezun olmuş gerek Yunanistan’da gerekse de Türkiye’de çalışan pek çok insan var. İçinde yaşadığı toplumda belli yerlerse gelmiş pek çok doktor, avukat, mühendis, iş insanı, öğretmen ve öğretim üyesi var. Yani aslında farklı mesleklerde farklı Türk azınlık mensuplarının olduğunu görmekteyiz. Ancak bu durumun, ilkokul tercih aşamasında Batı Trakya Müslüman Türk azınlık toplumu içerisinde yeterince dikkate alınmadığını düşünüyorum.

Buna rağmen Türk azınlık ilkokullarıyla ilgili “yetersiz eğitim verildiği” algısının bazı Türk velilerde yoğun bir şekilde kabul edildiğini görüyoruz. Bu negatif algının gerçeklik payı ciddi şekilde sorgulanır düzeydedir. Ancak buna rağmen bazı Türk velileri Yunan okullarını tercih ediyorlar ve kendi çocuklarını Türk okullarına göndermedikleri için de bu okullardaki toplam öğrenci sayısı gün geçtikçe daha da azalıyor.

Soru: Bu okullar Batı Trakya Türkleri için neden önemli?

Hüseyinoğlu: Batı Trakya Türkleri açısından bakacak olursak bu okulların varlığı, bölgedeki asırlık varlıkları adına hayati öneme sahiptir. Batı Trakya Türkleri için ve tüm diğer toplumlar için azınlık ilkokulu demek, bölgede yüzyıllardır devam eden Türk ve Müslüman kimliklerinin bugünkü ve gelecekteki varlığı anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, bu okullar Batı Trakya Türkleri adına çok kıymetli ve burada iki dilde eğitim almak çok önemlidir. Çünkü eğitim seviyeniz, sizin toplumdaki yerinizi, statünüzü ve kabul edilirliğinizi ciddi şekilde etkilemeye devam etmektedir.

Batı Trakya’da Türkçe eğitimin bel kemiğini Türk azınlık ilkokulları oluşturuyor

Soru: Batı Trakya’da Türk ilkokullarının kapatılması, Türk kimliği ve Türkçe öğrenimi açısından ne anlama geliyor?

Hüseyinoğlu: Okulların kapatılması bölgedeki Türk azınlığının eğitim hakkı açısından büyük önem arz ediyor. Daha önce de belirttiğim gibi 30’lu yıllarda sayısı 300’ün üstünde olan bu okullar bugün 80’li rakamlara düşmüş durumda.

Eğitim, toplumsal varlığın en temel unsurların başında gelmektedir. Özellikle de azınlık toplulukları için, yaşadıkları ülkenin çoğunluk toplumu içindeki konumlarını belirleyen önemli bir köprü niteliği taşır. Bu bağlamda Türk okullarının kapatılması, Türk azınlık toplumunun en önemli sorunlarında biri olarak karşımızda durmaktadır.

Batı Trakya’da Türkçe eğitimin bel kemiğini, şüphesiz iki dilde (Türkçe ve Yunanca) eğitim veren Türk ilkokulları oluşturuyor. Ana okul eğitimi bağlamında Türk anaokulları bulunmamaktadır. Böylelikle, 1920’lerden günümüze ana dil Türkçenin, Türk kültürü, örf ve adetlerinin çocuklara erken yaşta öğretildiği kurumların başında şüphesiz Türk azınlık ilkokulları gelmektedir. Fakat bu okulların bu denli her yıl kapatılmasıyla gerek ana dil Türkçenin ve gerekse Türk kültürünün sonraki nesillere aktarılması konusunda yakın gelecekte önemli bazı sorunlarla karşı karşıya kalınabilir.

Lozan Barış Antlaşması'nda öngörülen "özerk eğitim" prensibi zaman içinde Yunanistan'ın ihlallerine uğradı

Soru: Türk ilkokulların kapatılması Lozan Antlaşması’nın eğitimle ilgili maddelerine nasıl aykırılık teşkil ediyor?

Hüseyinoğlu: Bu okulların kapatılması Lozan Antlaşması’nın eğitim ile ilgili maddelerine aykırıdır. Lozan’ın 40. ve 41. maddelerinde azınlık eğitimi ile ilgili maddeler yer alıyor. 1923 Lozan Barış Antlaşması, uluslararası bir nitelik taşıyor. Böylece, Batı Trakya’daki azınlık eğitimi ve Türk Azınlıkla ilgili birçok bireysel-kolektif hak ve hürriyetler uluslararası koruma altındadır. Aslında Lozan’a baktığımızda bu okulların özel ve özerk bir yapıda olması gerekiyor. Ancak 1950’li yıllardan itibaren yapılan sistematik müdahaleler sonucunda bu özel ve özerk yapının bugün neredeyse kaybedildiğini görüyoruz. Örneğin Yunanistan, 1970’li yıllardan itibaren Türk okullarının tabelalarındaki “Türk” ibaresini kaldırdı. Bu okullar hala günümüzde resmi olarak “Müslüman” veya “Azınlık” okulları olarak geçiyor. Bu okullarla ilgili çıkartılmış birçok kanun ve bakanlık kararnamesi sonucunda geçmişte azınlık bireyleri eğitim ile ilgili birçok konuda söz sahibiyken, günümüzde neredeyse çok az konuda kendilerinin söz söyleme hakkı kalmıştır. Gerek eğitim gerekse Türk Azınlığın hakları ile ilgili diğer birçok konuda, Lozan Antlaşması’nda öngörülen hakların tam anlamıyla hala uygulanmadığını görmekteyiz.

Azalan nüfus ve ekonomi temelli göç, Batı Trakya'daki Türk ilkokullarının kapanmasında etkili oluyor

Soru: Batı Trakya Türkleri eğitim dışında ne gibi zorluklarla karşı karşıya?

Hüseyinoğlu: Doktora tezini Batı Trakya Türklerinin eğitim hakları üzerine yazmış ve hala Batı Trakya Türklerinin hak ve hürriyetleri üzerinde bilimsel çalışmalar yapan bir akademisyen olarak şunu belirtmek isterim. Batı Trakya Türklerinin en önemli sorunlarının başında şüphesiz eğitim geliyor. Fakat son yıllarda ilk sıralara ekonomiyi de eklemek gerektiğini düşünüyorum. Eskiden eğitim başı çekiyordu. Ancak şu anda Yunanistan’da 2010 yılında yaşanan ekonomik krizden sonra ekonomi de çok ciddi bir sorun olarak Batı Trakya Türklerinin karşısına çıkıyor.

Özellikle 2010 krizinden sonra bazı Batı Trakya Türk Azınlığı mensuplarının, işsizlik temelli geçici olarak bölgeyi terk ettiğini ve çalışma amaçlı Avrupa’nın farklı yerlerine göç ettiklerini görüyoruz. Bu ülkelerin başında Almanya, Hollanda, Norveç ve İngiltere geliyor.

Soru: Ekonomik kriz nedenli göçün okulların kapatılmasıyla ilgisi var mı?

Hüseyinoğlu: Bu şekilde göç aslında bir noktada eğitimi de etkiliyor. Bazen sadece baba göç ediyor. Fakat bir iki yıl sonra anne ve çocuklar da babaya katılabiliyor. Son on yılda gözlemlediğime göre, geçici işçi olarak giden bazı aileler belli bir süre sonra yanlarına kendi ailelerini de alabiliyor. Ayrıca, son yıllarda üç veya daha fazla çocuk sahibi Türk azınlık ailelerinin sayısında bir düşüş yaşanmaktadır. Bu durum, Batı Trakya’daki Müslüman Türk demografisinin zaman içinde daha da azalmasına sebebiyet verebilir. Geçici göçün zamanla kalıcı hale gelip gelmeyeceğini bize zaman gösterecek. Fakat Batı Trakya Türk toplumundaki göç olgusu, bölgede yakın gelecekte daha az Türk çocuğu olacağı anlamına gelmektedir. Yani, Türk okullarının kapanmasının diğer bir sebebi göç olgusudur. Özellikle kırsal köylerdeki Türk çocuk sayılarının göç sonucu daha da azaldığını görmekteyiz. Fakat asıl sebebin, daha önce de ifade ettiğim Azınlık eğitiminin özel ve özerk statüsünün yıllar içerisinde ciddi anlamda zedelenmiş olmasından kaynaklandığı unutulmamalıdır.

❌
❌