İran'dan savaşın sonlandırılmasına ilişkin açıklama: Şartlarımız arabuluculara iletildi
ABD Başkanı Donald Trump'ın yasağının ardından MS NOW ve Politico muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişi engellendi.
The post Trump yasak getirmişti: CNN, MS NOW ve Politico muhabirleri Beyaz Saray'a alınmadı appeared first on #site_linkat 19.09.2026 .İngiliz futbol kulübü Oxford, 'United 93' yazılı yeni giyim koleksiyonu nedeniyle özür diledi
The post İngiliz kulübünden özür: 'United 93' yazılı giyim koleksiyonu çekildi appeared first on #site_linkat 19.09.2026 .Google'ın yapay zeka modeli Gemini da bağımsız bir denemede üç farklı şirketine sistemine izinsiz 'sızdı'.
The post Gemini da şirketlere sızdı appeared first on #site_linkat 19.09.2026 .ABD ve Danimarka'nın Grönland için 'kalıcı güvenlik kontrolü'nde anlaştığı ve adada büyük bir askeri varlık oluşturulacağı bildirildi.
The post ABD ve Danimarka, Grönland konusunda anlaştı appeared first on #site_linkat 19.09.2026 .Güvenlik kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Kalın, Kabil ziyareti kapsamında, mevkidaşı İstihbarat Genel Direktörlüğü (GDI) Başkanı Abdulhak Vasık ile görüştü.
MİT Başkanı Kalın, Afganistan Geçici Hükümeti (AGH) Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Molla Abdul Gani Baradar, Savunma Bakanı Mevlevi Muhammed Yakub Mücahid, İçişleri Bakanı Siraceddin Hakkani ile bir araya geldi.
Görüşmelerde, Türkiye ile Afganistan arasında güvenlik ve istihbarat alanında işbirliğinin derinleştirilmesi amacıyla atılabilecek adımlar ele alındı ve ikili ilişkiler üzerinde değerlendirmelerde bulunuldu.
ABD/İsrail-İran Savaşı başta olmak üzere bölgesel ve küresel gelişmelerin ele alındığı görüşmelerde, terörle mücadele, insan kaçakçılığı ve uyuşturucu ticaretine karşı mücadele konularına da değinildi.

İran resmi haber ajansı IRNA'ya konuşan Kemalvendi, Grossi'nin İran'ın nükleer faaliyetleri hakkındaki açıklamalarına tepki gösterdi.
Kemalvendi, "Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı'na (Rafael Mariano Grossi) güvenimiz yok. Ancak Başkan, kendi yaklaşımında köklü bir değişikliğe gitmek isterse durum farklı olabilir. O, profesyonel bir çalışma yürütmekten çok siyasi hesaplar peşinde koşuyor. Açıklamaları da siyasi nitelikte." dedi.
Düşmanın saldırgan eylemlerini tamamlamak amacıyla bilgi elde etmeye çalıştığını öne süren Kemalvendi, bu koşullarda, nükleer tesislere ilişkin bilgilerin korunmasının özel önem taşıdığını belirtti.
Kemalvendi, UAEA’nın raporları ile Grossi’nin açıklama ve röportajlarının Avrupa ülkeleri, ABD ve özellikle İsrail’in İran’a yönelik siyasi baskılarına zemin hazırladığını savundu.
Grossi’nin görevini profesyonel şekilde yerine getirmediğini ileri süren Kemalvendi, UAEA Başkanının kurumu İsrail ve ABD’nin kontrolüne vermeye çalıştığını iddia etti.
İran'ın UAEA ile mevcut ilişkilerini, kurumun eski Başkanı Yukiya Amano dönemindeki ilişkilerle karşılaştıran Kemalvendi, Amano döneminde de İran ile UAEA arasında geniş kapsamlı temaslar bulunduğunu ancak dönemin başkanının sürekli röportaj vererek İran’a yönelik suçlamalarda bulunmadığını söyledi.
Kemalvendi, "Bizim söylediğimiz, UAEA’nın kendi konumuna, yani siyasi değil profesyonel ve teknik çalışmalar yürüttüğü konumuna dönmesi gerektiğidir." dedi.
UAEA Başkanı Grossi geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, İran'daki nükleer tesislerin durumu hakkında bilgi sahibi olmadıklarını belirtmişti.
Grossi, "Bu raporlama döneminde Ajans, İran'dan beyan edilmiş nükleer malzeme veya tesislerin durumuna ilişkin hiçbir bilgi almadı ve sahada doğrulama faaliyeti yürütmek üzere bu tesislerin hiçbirine erişemedi." ifadelerini kullanmıştı.
UAEA Yönetim Kurulu, İran'ın nükleer faaliyetlerine ilişkin gerekli bilgi ve erişimi sağlamadığı gerekçesiyle ülkenin nükleer dosyasının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (BMGK) ve BM Genel Kuruluna sevk edilmesini öngören kararı kabul etmişti.

Bakan Lavrov, Yekaterinburg şehrinde düzenlenen Uluslararası Gençlik Festivali'ne katıldı.
Festivalde konuşan Lavrov, Ukrayna krizinin çözümüne yönelik müzakerelerin yeniden başlatılması ihtimaline ilişkin, "Müzakereler konusunda teklifler bekleyeceğiz. Ancak büyük beklentilerimiz yok. Hem ikili hem de üçlü formattaki müzakerelere hazırız. Müzakerelerden hiçbir zaman vazgeçmedik." ifadelerini kullandı.
Sergey Lavrov, müzakerelerin taraflar için uygun olan herhangi bir ülkede gerçekleştirilebileceğini söyledi.
Ukrayna krizinin temel nedenlerinin ortadan kaldırılması gerektiğini belirten Lavrov, Ukrayna konusunda belirledikleri hedeflerin bunu öngördüğünü kaydetti.
Lavrov, ABD ile temas halinde olduklarını dile getirerek, "Amerikalı meslektaşlarımız ikili diyaloğu yeniden başlatmayı teklif ediyor. Biz ayrıca temasları sürdürüyoruz. Ancak kapsamlı bir diyalog için ilişkilerin iyileştirilmesi gerekiyor." diye konuştu.
Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya askeri birlik konuşlandırmayı planladığına dikkati çeken Lavrov, "Bu, Avrupa'nın hibrit değil, doğrudan savaş ilan etmesi anlamına gelecek." dedi.
Lavrov, Rusya'nın Avrupa ile güvenlik konusunda anlaşması ihtimaline dair ise "Avrupalılarla devletin güvenliğiyle ilgili konularda herhangi bir anlaşma yapmayacağız." ifadelerini kullandı.
Avrupa'nın Rusya ile ilişkileri kopardığını belirten Lavrov, "Avrupa ülkelerinden biri bizimle ciddi diyalog kurmak istediğinde dinleyeceğiz, ancak kucağa atlamayacağız." şeklinde konuştu.
ABD’nin uzaya silah konuşlandırmasını değerlendiren Lavrov, "Nükleer silah dahil herhangi bir silahın uzayda konuşlandırılmasına karşı olduğumuzu söylüyoruz. Amerikalılar bunu istemiyor. Bu, iyi olmayan bir müzakere pozisyonu. Ancak biz olduğumuz yerdeyiz." dedi.
Lavrov, Rusya ile ABD arasında silahların kontrolüne ilişkin yeni bir anlaşma konusunda diyalog için zaman geldiğini söyledi.
Bakan Lavrov, Ermenistan'ın Avrupa Birliği'ne (AB) üyelik eğilimine değinerek, "Erivan'ın bu konuda karar alması gerekiyor. Eğer üyelik süreci başladıysa, Ermenistan'ın AB'ye üyelik hazırlığını finanse etmek istemiyoruz." ifadelerini kullandı.
Türkiye ve Sırbistan’dan örnek veren Lavrov, AB'nin Erivan'ı üyelik konusunda kandırabileceği öngörüsünde bulundu.

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Kanada’nın AB’nin ilk ortak üyesi ) olması için çalışmak istediğini bildirdi.
Von der Leyen, Strazburg’da düzenlenen Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulunda yaptığı yıllık "Birliğin Durumu" konuşmasında, AB ve Kanada arasındaki ilişkilere değindi.
HEDEF KRİTİK MADDENLER Mİ?
Kanada Başbakanı Mark Carney’nin de katıldığı oturumda, kendisinin varlığının, Avrupa ile Kanada halkları arasındaki kalıcı dostluğun simgesi olduğunu ifade eden von der Leyen, AB ile Kanada arasındaki Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) sayesinde mal ticaretinin 10 yıldan kısa sürede yüzde 75 arttığına dikkati çekti.
Ursula von der Leyen, tarafların yapay zeka, iklim değişikliği, Arktik, jeopolitik, savunma, kritik ham maddeler ve tedarik zincirleri gibi konularda ortak bir yaklaşıma sahip olduğunu kaydetti.
AB ile Kanada arasında ortak refah ve ekonomik güvenlik alanı oluşturulmasını, akıllı üretim ve teknoloji ittifakı kurulmasını, savunma sanayisi altyapılarının bütünleştirilmesini ve Arktik’in ortak bir amiral proje haline getirilmesini hedeflediklerini aktaran von der Leyen, enerji, kritik mineraller, bataryalar, yapay zeka, kuantum, siber güvenlik ve ekonomik güvenlik alanlarında da işbirliğini ilerletmek istediklerini belirtti.
Von der Leyen, Carney'e hitap ederek, "Bu nedenle Kanada’nın Avrupa Birliği’nin ilk ortak üyesi olmasının kapısını açmak için sizinle çalışmak istiyorum." ifadesini kullandı.

Von der Leyen, Strazburg'da düzenlenen Avrupa Parlamentosu'nun (AP) genel kurul oturumundaki "Birliğin Durumu" konuşmasında, AB'nin uluslararası ticaret ve bağlantı projelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Avrupa'nın refah ve güvenliğinin sadece kendi sınırları içinde inşa edilemeyeceğini belirten von der Leyen, AB'nin bu yıl Hindistan, Mercosur ülkeleri, Meksika, Avustralya ve Endonezya ile serbest ticaret anlaşmaları imzaladığını anımsattı.
AB'nin 80'den fazla ülkeyle ticaret anlaşması bulunduğuna dikkati çeken von der Leyen, birliğin bu alanda dünyadaki diğer aktörlerden daha geniş bir anlaşma ağına sahip olduğunu ifade etti.
AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, "Bugün yeni bir uluslararası bağlantı projesini duyurmak istiyorum. Orta Koridor olarak adlandırdığımız bu proje, Güney Kafkasya ve Orta Asya'yı doğrudan Avrupa pazarına bağlayacak. Küresel Geçit aracılığıyla 12 milyar avroya kadar kamu ve özel sektör yatırımını harekete geçirmeyi hedefleyeceğiz. Amacımız güzergahları çeşitlendirmek, ticaret akışını üç katına çıkarmak ve 2030'a kadar yüklerin transit süresini önemli ölçüde azaltmak." değerlendirmesinde bulundu.
Von der Leyen, projenin hayata geçirilmesi amacıyla Bulgaristan Başbakanı ile Bölgesel Bağlantı Zirvesi düzenleyeceklerini sözlerine ekledi.
Orta Koridor, Çin ve Orta Asya'yı Hazar Denizi, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayan uluslararası ticaret güzergahı olarak biliniyor.
Güzergah, tarihi İpek Yolu'nun modern ulaşım ağlarıyla yeniden canlandırılmasını hedefliyor.

FNSS'den yapılan açıklamaya göre, PT Pindad ve Endonezya Savunma Bakanlığı arasında imzalanan sözleşmeyi takiben, PT Pindad ile FNSS arasında imzalanan KAPLAN Zırhlı Personel Taşıyıcı (KAPLAN ZPT) Geliştirme ve Üretim Sözleşmesi kapsamında ilk KAPLAN ZPT (HARIMAU APC) FNSS tesislerinde üretildi.
Aracın ön kabul testleri ise PT Pindad’ın katılımı ile Türkiye'de başarıyla gerçekleştirildi. Aracın Endonezya’ya sevkiyatı sonrasında son kullanıcı ile birlikte nihai kabul testleri gerçekleştirilecek. Endonezya’da, PT Pindad tesislerinde üretilecek olan ikinci aracın üretim faaliyetleri de eş zamanlı olarak sürdürülüyor.

KAPLAN MT (HARIMAU) Projesi’nde yakalanan başarının devamı niteliğindeki KAPLAN ZPT Projesi, FNSS’nin teknoloji transferi ve yerel üretim alanlarındaki tecrübesini ve başarısını bir kez daha ortaya koydu.
KAPLAN ZPT, geleceğin muharebe sahası gereksinimlerini karşılamak üzere FNSS tarafından tasarlanan bir zırhlı personel taşıyıcı olarak FNSS KAPLAN Paletli Zırhlı Araç Ailesi arasında yerini alacak. KAPLAN ZPT’nin tasarım mimarisi, gelişmiş balistik koruma, sınıfının en iyisi mayın koruma sistemleri ve ateş gücü ile muharebe sahasında üstün bir beka kabiliyeti sağlaması hedefleniyor.

Araç, nişancı, sürücü ve komutan dahil olmak üzere toplam 13 personeli taşıma kapasitesine sahip bulunuyor.
Asfalt/stabilize yollarda veya engebeli arazi koşullarında yüksek hızda hareket edebilen araç, her türlü arazi ve iklim koşulunda operasyon yapabilecek.
Araç, Muharebe Yönetim Sistemi ve mürettebat için hem gündüz hem de gece görüşü sağlayan 360 derece durumsal farkındalık kameraları gibi farklı görev ekipmanlarının kolay entegrasyonuna izin veren açık mimarili bir araç elektroniği altyapısı barındıracak.
KAPLAN ZPT, muharebe sahasının değişen tehditlerine karşı eşsiz bir çözüm sunmak üzere modüler beka sistemleri ile donatılacak, muharebe sahasında balistik ve mayın tehditlerine karşı koruma sağlayacak. KAPLAN ZPT yüksek personel taşıma kapasitesinin yanı sıra sınıfının en hızlı aracı olarak tasarlanacak. KAPLAN ZPT ayrıca kullanıcı isterlerine bağlı olarak, tanksavar füzeleri ve roket güdümlü el bombalarına karşı aktif koruma sistemi seçeneği ile de sunulabilecek.

Araç, insanlı veya insansız kule sistemleri için olası entegrasyon seçenekleri ile tasarlanacak. 30 veya 35 mm gibi hafif ve orta kalibrelerin yanı sıra 120 mm havan ve güdümlü tanksavar kuleleri ve silah sistemleri ile donatılabilen modüler bir araç olarak görev yapacak.
Modüler tasarım, KAPLAN ZPT'nin mekanize piyade, keşif, komuta kontrol, kuvvet koruma, tıbbi tahliye, kurtarma, istihkam, kayar köprü ve doğrudan veya dolaylı ateş desteği gibi çok çeşitli görevleri yerine getirmek üzere yapılandırılmasına olanak tanıyacak
Araçta FNSS tarafından Türk Deniz Kuvvetleri Deniz Piyade Tugayı hizmetine sunulan Zırhlı Amfibi Hücum Aracı (ZAHA), KAPLAN MT ve ZPTP paletli araç ailesinin diğer araç konfigürasyonları ile büyük oranda ortak parça ve alt sistemler kullanılacak olması KAPLAN ZPT için önemli bir avantaj olacak.

Filistin Esirler Cemiyeti, Filistin Esirler ve Serbest Bırakılanlar Heyeti ile Zamir Esirleri Koruma Kurumu tarafından konuya ilişkin ortak açıklama yapıldı.
Gözaltılar ve kötüleşen hapishane koşullarının gölgesinde Eylül 2026 itibarıyla İsrail hapishanelerindeki Filistinlilerin sayısının 9 bin 350'ye yaklaştığı aktarılan açıklamada, kadın esirlerin sayısının 90'a ulaştığı kaydedildi.
Açıklamada, Ofer ve Megiddo hapishanelerinde 350 çocuğun "idari tutuklu" olduğu, toplam idari tutuklu sayısının ise kadınlar ve çocuklar dahil 3 bin 176’yı geçtiği ifade edildi.
İsrail'in "yasa dışı savaşçılar" olarak sınıflandırdığı tutukluların sayısının, cezaevi idaresi verilerine göre 1393 olduğu ancak askeri kamplarda tutulanların bu sayıya dahil edilmediği vurgulanan açıklamada, hasta esirlerin durumunun kötüleştiği konusunda uyarıda bulunuldu.
Filistinli ve İsrailli insan hakları örgütlerine göre, İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklular işkence, açlık ve tıbbi ihmale maruz kalırken, bu koşullar onlarca kişinin hayatını kaybetmesine yol açıyor.
"İdari tutukluluk" uygulaması, İsrail’in, işgal ettiği topraklardaki Filistinlileri, hiçbir suçlama yöneltilmeksizin tutuklaması anlamına geliyor.
Filistinliler, haklarındaki suçlamayı öğrenemeden ve kendilerini savunma hakkından mahrum bırakarak 6 aya kadar hapse atılabiliyor.
Bu süreden sonra askeri mahkemeye sevk edilen ancak suçlamalardan habersiz bir Filistinlinin tutukluluk süresi 5 yıla kadar defalarca uzatılabiliyor.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi'ne yönelik saldırılarını başlattığı Ekim 2023'ten bu yana işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te Filistinlilere yönelik gözaltı, baskın ve saldırılarda artış yaşanıyor.

Miliband, eski bakan Rory Stewart ve eski Başbakan Tony Blair'in basın danışmanı Alastair Campbell'in hazırladığı "The Rest is Politics" podcast yayınına konuk oldu.
İngiltere'nin işgal altındaki Filistin topraklarını gasbeden İsrail yerleşimleriyle ticaret yasağı kararını açıklarken "etnik temizlik" ve "savaş suçları" ifadelerini kullanan Miliband, bu tanımlamaları yaparken kendisi gibi Yahudi olan ve Nazi toplama kamplarında babasıyla birlikte 60 akrabasını kaybeden annesinin Filistin konusundaki düşüncelerinden etkilendiğini anlattı.
Ed Miliband, "Bu açıklamayı yaparken çok düşündüm. Ne söylemeliyim, ne söylememeliyim, ne kadar ileriye gitmeliyim düşüncesiyle konuşmamla boğuştum. Annem olsa ne söylerdi diye düşündüm. Annem, 'Filistinlilerin yaşadıklarına bak. Bu zavallı insanların neler yaşadığına bak. Bunlar yanlış ve sen de bunu söylemelisin' derdi." ifadelerini kullandı.
İsrail'le ilişkileri güçlendirmek istediklerini de kaydeden Miliband, "Yapmak istediğimiz şey işgalin yasadışı olduğunu göstermektir." diye konuştu.
Hükümetin aldığı ticareti yasaklama kararını savunan Miliband, "Bu yaptırımlar kesinlikle işe yarayacak mı? Kesinlikle yarayacağını söyleyemem. Diğer uluslararası ortaklarımız da harekete geçmişken başarılı olma şansı var mı? Belki var. Buradaki niyetimiz de bu." dedi.
Gazze'deki insani durumu "tarif edilemez derecede korkunç" olarak niteleyen Miliband, "Sözde çift kullanımlı mallara silah yapılabileceği gerekçesiyle uygulanan kısıtlamayla tamamen masum ürünlerin bölgeye girişi engelleniyor. Bu tamamen kasıtlı bir stratejiye benziyor. Gelecek hafta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Ürdün'le birlikte bir konferans düzenleyerek Gazze'deki sağlık ve insani duruma dikkati çekeceğiz." değerlendirmesini yaptı.
Bakan Miliband, "Gazze için daha fazlasını yapamamanın hayal kırıklığını yaşıyorum. Gazze'ye yardım etme ihtimali oluşturmak için insani yardım hareketi başlattık. Daha fazlasını yapmak istedik, uluslararası insancıl hukukun ihlalleri nedeniyle yaptırımlar uyguladık. İsrail bölgeyi büyük oranda kontrol ediyor. 20 maddelik barış planı uygulanmıyor. Sahadaki durum korkunç." dedi.
İsrailli yetkililerin açıklamalarının yalnızca direnişçileri öldürme değil, tüm Gazze halkını yerinden etme mesajı taşıdığını da vurgulayan Miliband, 7 Ekim 2023 sonrası Gazze'de yaşananları hiçbir şeyin meşrulaştıramayacağının altını çizdi.
Ed Miliband, Gazze'de ilan edilen ateşkesin ardından 1200 Filistinlinin öldürüldüğünü de hatırlattı.
İsrail'de gelecek ay yapılacak seçimler öncesi İsrail halkına mesaj vermek istediklerini söyleyen Miliband, "Uluslararası toplum işgal devam ettikçe sessiz kalmayacak. Yerleşimci şiddeti ve terörizmiyle iki devletli çözümü ortadan kaldırma girişimlerine karşı pes etmeyeceğiz. İsrail'in güvenliği iki devletli çözümde. Bence (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu İsrail'i daha güvenli değil daha güvensiz hale getiriyor." ifadelerini kullandı.
İngiltere Dışişleri Bakanı Miliband, iki devletli çözüm olmadan istikrarlı bir Orta Doğu olamayacağını savunup, Gazze ve Batı Şeria'da yaşananlar karşısında dünyadaki insanların büyük bir rahatsızlık duyduğuna vurgu yaparak, "İsrail hükümeti dostlarını kaybediyor. Müttefik kazanmıyor. Müttefiklerini kaybetti. Tüm dünyada kaybediyor. Gazze ve Batı Şeria'da yaşananlar tüm dünyada insanları harekete geçirdi." diye konuştu.
ABD ile son dönemde yaşanan gerilimli ilişkilere değinen Miliband, ABD ile ittifakın önemli olduğunu, ancak Avrupa Birliği ve orta ölçekli güçlerle ilişkilerin de değişen dünyada İngiltere açısından önemli olduğunu vurguladı.
Miliband, Hürmüz Boğazı'nın açılmasının öncelikli diplomatik hedef olduğuna dikkati çekerek "Dışişleri Bakanı olarak halkın karşı karşıya olduğu hayat pahalılığıyla mücadele etmem gerek. Bunun en büyük nedenlerinden biri ise Hürmüz Boğazı'nın kapalı olmasıdır." dedi.
İngiltere, 11 ülkeyle birlikte 8 Eylül'de işgal altındaki Filistin topraklarını gasbeden İsrail yerleşimleriyle ticaret yasağı uygulama kararı açıklamıştı.

Politico'nun yaptığı ankette, son günlerde yapay zekanın insanlığı yok edip edemeyeceğine ilişkin yürütülen tartışmalar ışığında ABD'lilerin görüşleri soruldu.
Ankete katılanların üçte biri, yapay zekanın insanlığı yok edebileceğine ilişkin riskin "orta seviyede" olduğu yönünde görüş bildirirken, yüzde 17'si bu riskin "neredeyse kesin", yüzde 20'si ise "ciddi derecede yüksek" olduğunu belirtti.
Ankette ayrıca katılımcıların siyasi görüşlerine göre bu riski değerlendirmeleri de incelendi.
ABD'de 2024'te düzenlenen seçimlerde Demokrat aday Kamala Harris'e oy verenlerin yüzde 70'i bu riski "ortalama seviyede" olarak nitelendirirken, bu oran Trump'a oy verenler arasında yüzde 60 olarak gerçekleşti.
Ankete göre, katılımcıların yüzde 48'i yapay zekanın "yeterince iyi bir seviyeye ulaştığını" ve riskleri azaltmak için geliştirilmesinin askıya alınması gerektiğini belirtirken, yüzde 31'i gelişmiş yapay zekanın önemli faydalar sağlayabileceği gerekçesiyle geliştirme çalışmalarının sürdürülmesinden yana olduğunu ifade etti.
Harris seçmenlerinin yüzde 58'i geliştirme çalışmalarının askıya alınmasını desteklerken, Trump seçmenlerinin yüzde 44'ü bu görüşe katılıyor.
Katılımcıların yaklaşık yarısı yapay zeka şirketlerinin yöneticilerinin, bu teknolojinin nihayetinde insanlığı yok edebileceği yönündeki uyarılarına samimiyetle inandıklarını belirtti.
Buna karşılık, yüzde 26'sı bu tür açıklamaların, yapay zeka ürünlerini daha güçlü veya önemli göstermek amacıyla yapılan bir pazarlama stratejisi olduğunu söyledi.
Anket, Londra merkezli "Public First" aracılığıyla 13-15 Eylül'de 2 bin 64 ABD'li yetişkinle internet üzerinden yapıldı.
ABD'de yapay zekanın hızla yaygınlaşmasıyla birlikte, bu teknolojinin tehlikeli boyuta ulaşmasından önce gelişiminin yavaşlatılmasına yönelik çağrılar son günlerde yoğunlaştı.
Anthropic CEO'su Dario Amodei, OpenAI CEO'su Sam Altman ve Tesla ve SpaceX'in CEO'su Elon Musk'ın da aralarında bulunduğu teknoloji sektörünün önde gelen isimleri, yapay zeka geliştirme çalışmalarının yavaşlatılması yönünde çağrı yapmıştı.
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, yapay zekanın geliştirilmesini yavaşlatacak yeni düzenlemeler yerine inovasyonu teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor.
Trump, yapay zeka teknolojisinin kontrolden çıkması yönünde "hastalıklı bir komplo yürütüldüğünü" ileri sürmüş, ayrıca bu alandaki çalışmaların yavaşlatılmasının Çin'e avantaj sağlayacağını savunmuştu.

Ukrayna ordusundan yapılan yazılı açıklamada, Rus ordusuna ait hedeflere yönelik bu gece saldırılar gerçekleştirildiği belirtildi.
Kırım'da yer alan Saki Askeri Havaalanı'nda konuşlu bir Su-24 tipi savaş uçağının da hedef alındığı aktarılan açıklamada, "Hasarın boyutu açıklığa kavuşturuluyor." ifadesi kullanıldı.
Açıklamada ayrıca, Ukrayna'nın Donetsk, Luhansk ve Zaporijya bölgelerinde Rusya'nın kontrolündeki noktalarda bulunan insansız hava araçları (İHA) merkezleri, mühimmat ve yakıt deposu gibi hedeflere de saldırıların düzenlendiği kaydedildi.

Güneydoğu Asya ülkesi Filipinler'in güneyindeki "Müslüman Mindanao'da bulunan Bangsamoro Özerk Bölgesi'nde" (BARMM) düzenlenen parlamento seçimlerinin sonuçları ve etkileri merak ediliyor.
Bölgede 14 Eylül'de yapılan ve özerklik sonrası ilk olma özelliği taşıyan seçimlerde Bangsamoro Federalist Partisi (BFP) ve Birleşik Bangsamoro Adalet Partisi (UBJP) ilk iki sırada yer aldı.
Filipinler Seçim Komisyonu (COMELEC) verilerine göre 80 üyeli parlamentoda BFP 31, UBJP 30, BARMM Büyük Koalisyonu (BGC) 15 sandalye elde etti.
Seçime katılım oranı yaklaşık yüzde 80 olarak kayıtlara geçerken, yeni bölgesel parlamento geçici olarak görev yapan Bangsamoro Geçiş Otoritesi (BTA) parlamentosunun da yerini alacak.
Filipinler'in toplam nüfusunun yüzde 4'üne denk gelen 4,5 milyon kişinin yaşadığı "Müslüman Mindanao'da bulunan Bangsamoro Özerk Bölgesi'nde" bu seçimde özerklik sonrası halk demokratik iradesini ilk kez sandığa yansıttı.
Seçimde, BARMM'nin temel yasası kabul edilen Bangsamoro Kapsamlı Anlaşması (CAB) uyarınca bölge parlamentosu ilk kez doğrudan halkın tercihiyle belirlendi.
Uzmanlar, seçim sonuçlarının koalisyon hükümetine işaret ettiğini bildirdi.
Üç aktörün belirleyiciliği
Hindistan ve Endonezya nezdinde eski Avrupa Birliği (AB) Delegasyonu üyesi ve halihazırda Moro Barış Süreci Üçüncü Taraf İzleme Heyeti (TPMT) Başkanı Alman diplomat Heino Marius, AA muhabirine açıklamasında, Bangsamoro'daki ilk seçimlerin "iki büyük güç odağının ortaya çıkışına" sahne olduğunu kaydetti.
Marius, UBJP'nin "Filipinler yönetimiyle temel yasayı müzakere edip imzalayan Moro İslami Kurtuluş Cephesi'ni (MİKC)" temsil ettiğini ve BFP'nin de MİKC'de mevcut "ana liderlikten kopup ayrılan üst düzey ve etkili siyasetçileri" temsil ettiğini belirtti.
BARMM Büyük Koalisyonunun da bölgede "köklü siyasi ailelerin nüfuzunda" olduğunu kaydeden Marius, "Gelecekteki yeni Bangsamoro hükümetini bu üç aktör belirleyecek." ifadesini kullandı.
Seçimlerle bölge halkının ilk kez demokratik iradesini sandığa yansıttığına işaret eden Marius, "artık CAB marjında barış sürecinin siyasi aşamasının nihayete erdiğini" belirtti.
Hükümet kurulabilmesi için aranan 41 sandalye şartını "hiçbir partinin tek başına elde edemediğine" dikkati çeken Marius, koalisyon seçeneğine "zorunlu olarak yönelineceğini" söyledi.
Marius, "Ortak geçmiş göz önüne alındığında ideal olan UBJP ile BFP arasında koalisyon kurulması. UBJP'nin hükümette yer alması barış sürecinin sürekliliğini destekler." dedi.
Belirleyici rol "BGC"
Seçim öncesi son dönemde UBJP ile BFP arasında "ciddi güvensizlik yaşandığının fark edildiğini" dile getiren Marius, iki parti arasında bir uzlaşmanın "mümkün olup olmadığına dair haklı şüpheler bulunduğuna" da dikkati çekti.
Marius, "Yeni hükümetin kurulmasına ilişkin başlıca aktörler arasında müzakereler yapılması gerekecek. Bu senaryoda BGC, hükümetin kurulmasında belirleyici rol oynayan taraf olarak öne çıkabilir." ifadelerini kullandı.
Barış sürecinde MİKC mensuplarının silahsızlandırılması, kampların dönüştürülmesi, bölgede özel silahlı grupların dağıtılması dahil normalleşme aşamasında "yapılacak daha çok iş bulunduğunu" kaydeden Marius, "Dolayısıyla barış süreci henüz tamamlanmaktan çok uzak." dedi.
Marius, BARMM'in geleceğinin "bölgedeki tüm siyasi aktörlerin ortak sorumluluğunda" olduğunu belirterek, "Barış anlaşması, Manila hükümeti dahil tüm paydaşlarca sadık kalınması gereken siyasi bir taahhüt. CAB olmasaydı, Bangsamoro bugün sahip olduğu bölgesel özerklik düzeyine ulaşamazdı. Bu husus unutulmamalı." ifadelerini kullandı.
Mindanao State Üniversitesinde Moro tarihi üzerine çalışmalar yürüten Profesör Tirmizy Abdullah da seçmenin, bölgedeki siyasi hareketlere yönetme yetkisi verdiğini ancak "hiçbir partiye sınırsız veya denetimsiz bir yetki tanımadığını" kaydetti.
Tirmizy, "Bangsamoro için BFP ve UBJP'nin birlikte çalışma ihtimali, sıradan seçim siyasetinin ötesinde bir anlam taşıyor. Tek başına çoğunluğun sağlanamamış olması başlı başına bir mesaj. Birbirinizle çalışmayı öğrenmelisiniz." dedi.
BFP ve UBJP liderlerinin, "CAB'a giden uzun mücadele ve müzakerenin bir parçası" olarak görüldüğüne dikkati çeken Tirmizy, sonuçların, siyasi anlaşmazlıkların bölünme yoluyla değil, diyalogla çözülebileceğini gösterme fırsatı sunduğunu savundu.
Tirmizy, "Aralarındaki siyasi farklılıklar mutlaka onarılamaz bir bölünme olarak görülmemeli. Aksine seçim, mücadelelerindeki yoldaşlık ilişkilerini demokratik siyasi aktörler olarak yeni bir ilişki biçimine dönüştürme fırsatı sunabilir." dedi.
BARMM'deki yeni yönetimin, Filipinler merkezi yönetimiyle kurulacak ilişkilerde "bağımlılık veya siyasi boyun eğme üzerine değil, barış anlaşmasının sadakatle uygulanması temeline dayanması" politikasını izlemesi gerektiğini kaydeden Tirmizy, şunları söyledi:
“Eski savaşçılar artık, kendi kaderini tayin etme mücadelesinin silahlı çatışmalarla değil, demokratik kurumlar, siyasi diyalog, iyi yönetim ve barışçıl müzakereler yoluyla ileriye taşınabileceğini gösterme fırsatına sahipler. Bana göre bu, tarihi nitelikteki bu seçimin sonuçlarıyla verilebilecek en güçlü mesaj olacak.”
Brüksel merkezli Uluslararası Kriz Grubu (ICG) Filipinler kıdemli analisti Georgi Engelbrecht de seçim sonucunda koalisyonun büyük olasılıkla kurulacağını belirtti.
Engelbrecht, "Sonuç olarak, bir koalisyonun oluşmasını beklememiz gerekiyor. Asıl soru, buna kimin liderlik edeceği. Ortada çeşitli senaryolar var." değerlendirmesinde bulundu.
BFP, UBJP ve BGC olmak üzere üç partinin "bir çatı altında birleşebileceği" ya da BFP ile BGC'nin ya da UBJP ile BGC'nin ittifak kurabileceği ihtimallerini sıralayan Engelbrecht, "Gelecek haftalarda pazarlıklar yapılacak. Sürecin kaderinde kilit aktörler, BGC bünyesindeki aşiretler olabilir. Bu süreçte Manila'nın da rol oynaması muhtemel." dedi.
Engelbrecht, "üç siyasi partinin hükümette paylaşımlı şekilde görev alabilecekleri süreli yönetim" şeklinde tanımlanabilecek sürpriz bir senaryonun da yaşanabileceğini kaydetti.
George Mason Üniversitesi Çatışma Analizi ve Çözümü araştırmacısı ve Mindanao bölgesinde yaklaşık 20 yıldır kalkınma uzmanı olarak çalışan Haironesah Marquez Domado da seçim sonuçları açısından en önemli konunun meşruiyet olduğunu vurguladı.
Domado, "Temel mesele bölgede güvenilir ve barışçıl ortamın sağlanması. Sonuçların kabullenilmemesi durumunda işin gerçek bir şiddet olayına dönüşebilme ihtimali var. Siyasi dönüşüm sürecinin parçası olarak şu an en önemli husus, (tarafların) bölgede süren çatışma ortamını demokratik zemine taşıyabilmeleri." ifadelerini kullandı.

Fransa'da gelecek yıl düzenlenecek cumhurbaşkanlığı seçimi için sosyal demokratlar ortak adaylarını ön seçimle belirleyecek.
Ulusal basındaki haberlere göre, sosyal demokratlar bloğunun ön seçim komisyonu 5 siyasetçinin ön seçim için adaylıklarının kabul edildiğini açıkladı.
Buna göre, Sosyalist Parti (PS) Genel Sekreteri Olivier Faure, PS Milletvekili Jerome Guedj, Sosyalist ve Cumhuriyetçi Sol Partinin kurucusu Emmanuel Maurel, merkez sol parti Place Publique Eş Başkanı Raphael Glucksmann ve sosyalistlerin 2007 seçimindeki eski cumhurbaşkanı adayı Segolene Royal sosyal demokratların ön seçiminde yarışacak.
Ön seçimde yarışmak için talep edilen koşulları karşılamasına rağmen şiddet uygulamakla suçlanan PS Milletvekili Philippe Brun'un ön seçim için adaylığı reddedildi.
Sosyal demokratların ön seçim sürecine katkı sağlayan partilerin üyeleri, 9-10 ve 16-17 Ekim tarihlerinde yapılacak 2 turlu ön seçimle bir platform üzerinden istedikleri bir adaya oy verebilecek.
Sürece dahil olan partilere üye olmayan ancak ön seçimde oy kullanmak isteyen vatandaşların ise 15 avro ödemesi gerekecek.
Brun, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, partisinin tedbir amacıyla ön seçim adaylığını askıya aldığını ve bu seçime katılmasının yasaklandığını bu sabah şaşkınlıkla öğrendiğini belirtti.
Ciddi bir hata yaptığı için işten çıkardığı eski bir çalışanının dün yerel saatle 23.50'de partisinin yönetimiyle iletişime geçerek suç teşkil edebilecek olayları rapor ettiğini öğrendiğini aktaran Brun, neyle suçlandığını ve söz konusu olayların ne olduğunu bilmediğini ifade etti.
Öte yandan, PS Milletvekili ve eski Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande'ın gelecek yıl düzenlenecek seçimde aday olup olmayacağı belirsizliğini koruyor.
Hollande, dün akşam konuk olduğu Fransız BFMTV kanalında, "Fransızların büyük bir kısmının, cumhurbaşkanlığı seçimlerini beklediğini hissediyorum." dedi.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar ülkede sosyal ve mali kriz çıkma ihtimali konusunda endişelerini dile getiren Hollande, Fransızların karşılaştığı sorunlarla ilgili çözümlerden biri olarak görülürse ülkesinin hizmetinde olacağını kaydetti.
Fransa'da 2 turlu cumhurbaşkanlığı seçimleri 18 Nisan ve 2 Mayıs 2027'de düzenlenecek.



Son dakika...Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Bakü'de Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ile ortak basın toplantısı düzenledi.
Türkiye-Azerbaycan ilişkileri sarsılmaz bağlarla birbirine kenetlenmiştir. Bu konudaki liderliklerinden dolayı da Cumhurbaşkanlarımıza teşekkürlerimi iletiyorum. 108 yıl önce bugün Bakü'nün kurtarılmasında muazzam rol oynayan tüm şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum.
Bugün çok detaylı görüşmelerde bulunduk. Gün içerisinde sayın Aliyev ile de görüştüm. Cumhurbaşkanımızın önemli belli başlı konularda nasıl düşündüğünü aktardım. Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri sarsılmaz.
Bayramov'un açıklamalarından satır başları:![]()
Fidan’ın ziyareti önemli bir günde gerçekleşiyor. 108 yıl önce Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü kurtarmasının yıl dönümü. Bütün kahramanlarımızı minnettarlıkla anıyoruz. İki ülke arasında benzeri olmayan bir ilişki var Enerji konusunda büyük bir iş birliğimiz var. Hükümetlerarası komisyonun faaliyetlerine büyük önem veriyoruz.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ı kabul etti.
Azerbaycan Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre, temaslarda bulunmak için Bakü'ye gelen Fidan, Aliyev tarafından kabul edildi.
Bakan Fidan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın selamlarını Aliyev'e iletti. Aliyev de selamlar için teşekkür ederek, kendi selamlarının da Erdoğan'a iletilmesini istedi.![]()
Görüşmede, Azerbaycan-Türkiye kardeşlik ve stratejik müttefiklik ilişkilerinin tüm alanlarda başarılı şekilde geliştiği, işbirliğinin "tek millet, iki devlet" ilkesi temelinde daha da güçlendiği memnuniyetle ifade edildi.
Enerji alanındaki işbirliğinin önemine değinilen görüşmede, alternatif enerji konusunda uluslararası pazarlara yeni çıkış yollarına ilişkin görüş alışverişinde bulunuldu.
Azerbaycan ve Türkiye'nin lojistik açıdan önemine, özellikle Avrupa ile Asya arasında önemli bir köprü rolü üstlendiklerine işaret edilen görüşmede, uluslararası kuruluşlar çerçevesinde faaliyetlerin koordinasyonunun önemi vurgulandı.
Görüşmede, ikili ilişkilerin geleceği, bölgesel meseleler ve karşılıklı ilgi alanına giren diğer konular da ele alındı.

Zamfara Eyaleti Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Direktörü Yusuf Haske, basına yaptığı açıklamada, bu yıl eyalette 367 şüpheli difteri vakasının tespit edildiğini belirtti. Haske, hastalardan alınan numuneler üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde difteriye neden olan bakterinin doğrulandığı bilgisini paylaşarak, 323 hastanın tedavisinin tamamlanmasının ardından taburcu edildiğini aktardı.
Salgın nedeniyle 44 kişinin yaşamını yitirdiğini ifade eden Haske, hastalığın yayılmasında toplum içi aktif bulaşın etkili olduğunu söyledi. Haske, difteri vakalarından en fazla 6-10 yaş grubundaki çocukların etkilendiğine dikkati çekerek, hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla okulların açılışının 2 hafta ertelendiğini kaydetti.
Nijerya'da bu yıl 10 binden fazla doğrulanmış difteri vakası kaydedilirken, son yıllarda tekrarlayan difteri salgınları nedeniyle sağlık yetkilileri, etkilenen topluluk ve eyaletlerde aşılama kampanyaları düzenliyor.
Nijerya'da 2022-2025'te 42 binden fazla difteri vakası tespit edilmiş ve yaklaşık 1400 kişi yaşamını yitirmişti. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), ülkede artan difteri vakaları dolayısıyla salgında ikinci dalganın yaşandığını doğrulamıştı. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), salgınla mücadele kapsamında geçen yıl Nijerya'ya 9,3 milyon doz aşı göndermişti.
"Kuşpalazı" olarak da bilinen difteri, "Corynebacterium diphtheriae" adlı mikroorganizmanın boğaz, burun, göz ve deriye yerleşmesiyle ortaya çıkıyor. Bulaşıcı olan hastalık ölüme yol açabiliyor. Nijerya'da sağlık alanında en önemli sorunlar arasında Lassa ateşi, kolera ve difteri gibi bulaşıcı hastalıklar öne çıkıyor.

Suudi Arabistan Sivil Savunma Müdürlüğü, sosyal medya platformundaki hesabından konuya dair açıklama yaptı. Açıklamada, Ulusal Erken Uyarı Platformu tarafından Mekke, Taif, Cidde için "tehlike" uyarısında bulunulduğu belirtildi.
Vatandaşlara olası tehlikelere karşı dikkatli olmaları, yetkililerin talimatlarına uymaları ve kalabalık oluşturmaktan kaçınmaları çağrısında bulunuldu. Ayrıca herhangi bir olay anında görüntü kaydı yapmamaları istendi.
Öte yandan açıklamada, uyarının hangi tehlikeye ilişkin olduğuna ve söz konusu riskin kaynağına dair herhangi bir bilgi paylaşılmadı.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) düzenlenen Arap Medya Zirvesi'nin resmi açılışı kapsamındaki panellere katılarak ülkedeki siyasi ve ekonomik dönüşüme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Eş-Şara, ülkenin 60 yıl süren yolsuzluk ve kötü yönetim ardından yeni bir yapılanma sürecine girdiğini belirterek, Şam'ın özgürleştirilmesinin Suriyeliler arasında güveni yeniden tesis ettiğini vurguladı. Suriyeli lider, "Suriyeliler bugün Arap ve Müslüman kardeşlerinin Şam'ın zaferi ve özgürleşmesiyle yaşadığı sevinci derinden hissediyor" dedi.
Suriye'nin uluslararası alandaki konumuna değinen Ahmed eş-Şara, "Suriye, dünyanın tartıştığı büyük bir sorun olmaktan çıkıp herkesin faydalanabileceği büyük bir fırsata dönüştü" ifadelerini kullandı.
Ekonomik hedeflere de dikkat çeken Şara, "2027 yılına kadar 2010 yılındaki ekonomik seviyemize dönmeyi bekliyoruz" diyerek, Suriye ekonomisini yaklaşık 60 milyar dolar seviyesine çıkarmayı hedeflediklerini belirtti.
BAE, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Avrupalı yatırımcılarla dev projelerin görüşüldüğünü ve mutabakat zaptlarının yürürlüğe girdiğini kaydeden Suriye Devlet Başkanı, "Suriye'de özellikle gayrimenkul ve turizm sektörlerinde yatırım fırsatları oldukça geniş" değerlendirmesinde bulundu. Suriye Devlet başkanı Ahmed eş-Şara ayrıca modern tarım teknolojileri sayesinde ülkenin gıda üretim kapasitesinin 100 milyonun üzerinde nüfusa yetebilecek seviyeye çıkarılabileceğini vurguladı.
Medyanın kamuoyunu yönlendirmedeki kritik rolüne işaret eden eş-Şara, gazetecilerin halkla doğrudan temas kurarak gerçekleri aktarması gerektiğini belirtti. Ahmed eş-Şara, "İnsanların zihni gazetecilerin ağzında bir emanettir; kamuoyunu etkileme ve yönlendirmede en büyük pay gazetecilere aittir" dedi.

Yedioth Ahronot gazetesinin haberine göre, İsrail’de sinema sektöründen 1000 isim, İngiliz The Guardian gazetesi tarafından hazırlanan NAZA belgeselinin yönetmenlerine yönelik "benzeri görülmemiş kışkırtma kampanyasını" kınadı.
NAZA belgeselinin yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor ile dayanışma içinde olduklarını ifade eden sinemacılar arasında Liran Atzmor, Nadav Lapid, Orna Ben Dor, Netalie Braun, Rani Blair, Hagai Levi, Shai Carmeli-Pollak ve Shlomi Elkabetzyer alıyor.
İsraillilere NAZA hakkındaki iddialarla ilgili bir karar vermeden önce belgeseli izleme çağrısı yapılan bildiride, "Bizler sinemacılar olarak ifade özgürlüğü ile sanat özgürlüğü için hala mücadele eden herkesi, NAZA adlı filmin yaratıcıları Rachel Szor ve Yuval Abraham’a destek vermeye ve dayanışma göstermeye çağırıyoruz." ifadeleri kullanıldı.
![]()
"Sanatın ve gazeteciliğin temel görevi, içinde bulundukları topluma bir ayna tutmak, gerçekler ne denli zorlu olursa olsun kimseye ayrıcalık tanımadan söylem ve tartışma ortamı yaratmaktır.
Sosyal medyada Abraham ve Szor’a yöneltilen şiddet içerikli kışkırtmaları bir kenara koysak bile NAZA filmini izlemeden onu eleştirmeyi seçen sinemacıları, akademisyenleri ve gazetecileri de şiddetle kınamayı uygun buluyoruz!"
Popülist siyasetçilerin NAZA yönetmenlerine karşı tutumuna bazı İsrailli sinemacı ve yazarların da katılmış olmasının Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar’ın, Szor ile Abraham'ın vatandaşlıklarının iptal edilmesi yönündeki tehditlerine zemin hazırladığı belirtildi.
Filmin adı NAZA, erkekler, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere "bir saldırıda ölmeleri öngörülen siviller için" İsrail ordusunca kullanılan kısaltmaya atıfta bulunuyor.
Belgeselde, katılımcıların güvenliği için farklı röportaj yöntemleri izlendi. Belgesel, 3 yıl boyunca Tel Aviv'deki çatılarda gizlice çekildi ve katılımcıların kimlikleri, sesleri ve görünüşleri dijital değişiklikler yapılarak gizlendi.
Katılımcılar, belgeselde İsrail ordusunun Gazze'de kullandığı "gizli sistem" ve gizli yöntemlere ilişkin detayları anlattı.
Yapımda yer alan kişiler, İsrail ordusunun saldırılarında kullanılan gözetleme sistemlerini ve uzak mesafeden bombalamayı ayrıntılı anlattı.
Onlara göre, bu operasyonda yapay zeka kullanılarak potansiyel Hamas hedefleri tespit ediliyor ve çoğu zaman içinde ailelerin bulunduğu bilindiği halde evler bombalanıyor.
Belgeselde, Gazzelilerin, sığınak olarak kullandıkları yerleşim yerlerinin kasten yakılmasına ve gıda dağıtımı sırasında öldürülmelerine doğrudan şahitlik eden İsrail ordusu mensupları da yer aldı.
NAZA'da konuşanlardan bir kısmının, gizli istihbarat biriminde çalışıp doğrudan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya bağlı oldukları belirtiliyor.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) denetçisi, yayımladığı raporda, ABD/İsrail-İran Savaşı'nın ABD'de mühimmat açığına ve tedarik zincirlerinde "darboğaza" neden olduğunu kaydetti.
NBC News'un haberine göre, Pentagon denetçisi tarafından, "Destansı Öfke Operasyonu (Operation Epic Fury)" adıyla anılan İran savaşına ilişkin rapor yayımlandı.
Raporda, bu kısıtlamaların hafifletilmesi amacıyla tedarik süreçlerinin kolaylaştırılması ve kritik malzemelerin stoklanması için çalışmaların sürdüğü belirtildi.
Temmuz itibarıyla savaşın maliyetinin 33,4 milyar dolar olduğunun değerlendirildiği raporda, bu rakamın, harcanan mühimmat için 22,3 milyar dolar, ekipman kayıpları için 3,7 milyar dolar ve diğer harcamalar için 7,4 milyar doları kapsadığı, ancak altyapı onarımı masraflarının dahil edilmediği vurgulandı.
Raporda ayrıca Dışişleri Bakanlığının, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmak üzere dört ülkede 208 milyon dolardan fazla zarara uğradığına dikkat çekildi.
Bu tutarın 184 milyon dolarını, "diplomatik tesislerde" meydana gelen hasarın oluşturduğu belirtilen raporda, 25 milyon dolarını ise inşaat projelerindeki gecikmelerin oluşturduğu aktarıldı.![]()
Rapordaki bulgular arasında, İran'ın, Bahreyn'de bulunan ABD Donanmasına ait ana lojistik üssünü İHA ve balistik füzelerle hedef aldığına dair ilk resmi teyitlerden biri de yer aldı.
Otuzun üstünde büyük insansız hava aracının (İHA) imha edildiği kaydedilen raporda, dört F-15E, bir F-35A, bir A-10 Warthog savaş uçaklarının "büyük hasar aldığı" ya da imhaya uğradığı belirtildi.
Raporda ayrıca, on iki KC-135 tipi yakıt ikmal uçağı ile dokuz hava aracının imha edildiği bilgisi paylaşıldı.![]()

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan resmi temaslarda bulunmak üzere geldiği Azerbaycan'da temaslarını sürdürüyor. Bakan Fidan, başkent Bakü'de Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından kabul edildi. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı tarafından görüşmeye ilişkin yapılan açıklamada, Azerbaycan-Türkiye kardeşlik ve stratejik müttefiklik ilişkilerinin tüm alanlarda başarıyla geliştiği ifade edildi. İki ülke arasındaki iş birliğinin "tek millet, iki devlet" ilkesi temelinde daha da güçlendiği "memnuniyetle" kaydedildi. Ayrıca, enerji alanındaki iş birliğinin önemine de değinilerek, alternatif enerji alanında uluslararası pazarlara yeni çıkış yolları konusunda görüş alışverişinde bulunuldu.
![]()
![]()
Görüşmede, Türkiye ve Azerbaycan'ın lojistik açıdan önemi ve Avrupa ile Asya arasında önemli bir köprü rolü oynadıkları dile getirildi. Uluslararası kuruluşlar çerçevesinde iki ülkenin faaliyetlerinin koordinasyonunun önemi de belirtildi. Ayrıca, ikili ilişkilerin perspektifleri, bölgesel meseleler ve karşılıklı ilgi alanına giren diğer konularla ilgili görüş alışverişinde bulunuldu.
Bakan Fidan ayrıca, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ile görüştü.

İsrail ordusu, Hamas ile Ekim 2025'te varılan ateşkese rağmen Gazze Şeridi'ne saldırılarına devam ediyor. Filistin Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre İsrail ordusunun saldırıları sonucu son 24 saatte 3 kişi hayatını kaybetti, 27 kişi de yaralandı.
İsrail ile Hamas arasındaki ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025'ten bu yana hayayını kaybedenlerin sayısı bin 375’e, yaralı sayısı 4 bin 686’ya yükseldi. Böylece İsrail'in Gazze Şeridi’ne 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana sürdürdüğü saldırılarda toplam can kaybı 73 bin 789’a, yaralı sayısı ise 174 bin 798’e ulaştı.

Soykırımcı bebek katili İsrail ile ilişkilerini her geçen gün güçlendiren Yunanistan, Türkiye ile ilişkileri yumuşatmadığı için Yunan medyasının alay konusu oldu. Geopolitico’da yayınlanan bir analiz, Atina'nın izlediği pasif politikaların Ankara'nın elini güçlendirdiğini savunurken, Kıbrıs'ı Yunanistan'ın en zayıf noktası olarak tanımlayarak “Aşil’in topuğu”na benzetti. Bu benzetme ile olası bir savaş senaryosunun Atina’nın sonunu getireceğini yazdı.
![]()
Yunanistan merkezli Georpolitico haber sitesinde “Kıbrıs'a saldırı olursa, bu otomatik olarak Yunanistan için de savaş anlamına gelir” başlığıyla yayınlanan analizde, Atina hükümetinin son dönemde yürüttüğü dış politika stratejisi yerden yere vuruldu. Yunan hükümetin Türkiye'ye karşı takındığı tavrın Ankara'nın bölgesel gücünü pekiştirmekten başka bir işe yaramadığı vurgulandı. Analizde dikkat çeken bir detay ise Yunan hükümetinin aldığı kararların Türkiye’nin uluslararası arenada elinin güçlendirdiğini şu sözlerle ifade etti:
“Sakin sular politikası başarısız oldu ve fırtınalara yol açtı. Ankara'nın hem Ege Denizi'nde hem de Kıbrıs'ta hak iddialarını güçlendirdi. Yunanistan'ın karasularının 12 deniz miline kadar genişletilmesi ve Türkiye'nin savaş nedenini yerleştirdi” ifadelerine yer verdi.
![]()
Atina yönetimine yönelik çok net ve sert uyarılara yer verilen değerlendirmede, “Aşil’in topuğu her zaman Kıbrıs’tır” denilerek, Yunanistan'ın Türkiye ile Kıbrıs adası üzerinde karşı karşıya gelmesinin Yunanistan’ın sonu olacağı yunan mitolojisi üzerinden bir örnekle vurgulandı.
| Yunan mitolojisinde, bebekken annesi tarafından ölümsüzlük nehrine batırılan Aşil’in, topuğundan tutulduğu için suya değmeyen bu tek noktası büyülü korumanın dışında kalmıştı. Aşil bu yüzden sadece topuğundan ölüyor. |
Yazıda bu mitolojik hikaye üzerinden Kıbrıs'ın da Yunanistan için benzer bir ölümcül zayıflık taşıdığına dikkat çekildi. Kıbrıs’ta on binlerce askeri bulunan Türkiye’nin üstünlüğü karşısında Kıbrıs üzerinden bir çatışmaya girmenin Atina için intiharla eşdeğer olduğu mesajı verildi.



Avustralya medyasında yer alan haberlere göre, Güney Avustralya'nın Yorke Yarımadası'nda 2008 yılında sörf yapmak amacıyla bir arazi satın alan Damien Smith ve Gretchen Scinta çiftinin hayatı, tesadüfi bir keşifle tamamen değişti. Okyanusa oldukça yakın konumdaki arazilerinde tatlı su kerevitlerini fark eden çift, yeraltı akiferinden çektikleri suyu incelemeye karar verdi. Yıllarca sadece sebze yetiştirmek ve günlük ev işlerini halletmek için kullandıkları suyun berraklığına hayran kalan ikili, numuneleri laboratuvara gönderdi.![]()
Analiz sonuçları, okyanusa yakınlığa rağmen dış etkenlerden korunan kaynağın son derece saf ve sıra dışı bir mineral yapısına sahip olduğunu ortaya koydu. Çift, yaşadıkları şaşkınlığı ve süreci şu sözlerle özetledi:
"Suyu yıllarca sadece bahçemizi sulamak ve günlük işlerimizi halletmek için kullandık. Tahlil sonuçları geldiğinde, musluğumuzdan akan bu doğal mirasın aslında eşsiz bir mineral kaynağı olduğunu gördük ve gözlerimize inanamadık."
Geçmişteki şarap sektörü deneyimlerinden faydalanan girişimci çift, bu tesadüfi keşfi ticari bir girişime dönüştürerek Carribie Mineral Water markasını kurdu. Kanada'da düzenlenen saygın bir uluslararası su tadım yarışmasına katılan marka, kalitesini küresel ölçekte tescilledi. Yarışmada gazsız suyuyla 100 üzerinden 100 tam puan alan girişim, gazlı versiyonuyla da 99 puan elde ederek büyük bir başarıya imza attı.![]()
Kaynağından gıda standartlarına uygun özel borular vasıtasıyla çekilerek Adelaide yakınlarındaki tesislerde şişelenen su, günümüzde bölgenin seçkin restoranlarında müşterilerin beğenisine sunuluyor. Yıllarca ev işlerinde kullandıkları su kaynağını uluslararası bir markaya dönüştüren çiftin ürünleri, lüks mekanlarda şişesi 10 Avustralya Dolarından (Yaklaşık 230 TL) servis ediliyor. Sörf tutkusuyla başlayan hikaye, çifti tesadüfi keşifleri sayesinde büyük bir ticari başarının sahibi yaptı.



Hürmüz Boğazı'nda gerilim tırmanıyor: ABD'nin yakındaki İran tankerine saldırı uyarısını telsizden duyuldu
Hürmüz Boğazı’ndaki Çinli gemi mürettebatı, yakındaki bir petrol tankerine saldırı öncesinde ABD ordusunun telsiz uyarısını duydu. ABD askeri “ABD askeri uçağı konuşuyor. Geminize ateş açmaya hazırlanıyorum” sözlerini kullandı.
28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a yönelik kapsamlı hava saldırılarıyla başlayan savaş, kısa sürede küresel enerji güvenliğini tehdit eden bir deniz krizine dönüştü.
İran, misilleme olarak dünyanın en kritik petrol geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'nı yabancı gemilere kapattığını ilan etti.
Boğaz'dan savaş öncesinde günde ortalama 20 milyon varile yakın petrol geçiyordu.
Savaşın ilk aylarında gemi trafiği yüzde 90'ın üzerinde düştü.
Nisan'da ABD, İran limanlarına yönelik deniz ablukası başlattı.
Washington, İran'ın 'gölge filosu' olarak nitelendirdiği yaptırıma tabi tankerleri hedef almaya başladı.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran'ın ABD savaş gemilerine yönelik saldırılarına karşılık olarak tankerlerin bölümlerini vurarak gemileri etkisiz hale getirme taktiğini uyguluyor.
Bu yöntemle mürettebatın tahliye edilmesi için uyarı süreleri tanınıyor.
Çin, İran petrolünün en büyük alıcılarından biri olduğu için Çin bağlantılı gemiler zaman zaman Boğaz'dan geçmeye devam etti.
İran Devrim Muhafızları (IRGC), bölgede devriye gezen ABD uçak gemisi ve güdümlü füze destroyerine balistik füze saldırısı düzenledi.
ABD gemileri saldırıları savuşturdu ve personel kaybı yaşanmadı.
CENTCOM, misilleme olarak aynı gün üç İran bağlantılı ham petrol tankerini hedef aldı.
Olay sırasında Hürmüz Boğazı'nda bulunan bir Çin gemisinin mürettebatı, VHF telsizinden ABD askeri uçağının yakındaki Stark 1 tankerine yönelik uyarısını duydu.
Uyarıda şu ifadeler yer aldı:
"ABD askeri uçağı konuşuyor. Geminizin kıç bölümüne ateş açmaya hazırlanıyorum. Mürettebatı kıç bölümünden uzaklaştırmak için 3 dakikanız var."
Kısa süre sonra tanker vuruldu ve alev aldı.
Telsizdeki o uyarı ise Çin gemisinin mürettebatı tarafından kayda alındı.

ABD Hava Kuvvetleri Bakanı Troy Meink, yörüngedeki bu silahın ABD güçlerini düşman eylemlerine karşı korumak için gerekli olduğunu söyledi.
Pazartesi günü Hava, Uzay ve Siber Konferansı'nda konuşan Meink, ABD'nin gelişen tehditlere hazır olduğunu belirtti ancak silahın kabiliyetleri veya yörüngeye ne zaman yerleştirildiği konusunda ayrıntı vermedi.
Kıdemli askeri liderler daha önce, gelecekteki bir çatışmada ABD uydularına saldırıp onları devre dışı bırakmanın yollarını geliştiren Rus ve Çin programlarına işaret ederek uzaydaki askeri kabiliyetleri artırmayı planladıklarını açıklamıştı.
1967 tarihli bir anlaşma yörüngede kitle imha silahlarını yasakladı. O tarihten bu yana ABD, Rusya ve Çin dahil olmak üzere kilit güçler, askeri iletişim, gözetleme ve navigasyon için kilit önem taşıyan rakip uyduları hedef almak gibi anlaşma kapsamı dışındaki diğer kabiliyetleri araştırdı.
Geçen yıl Başkan Donald Trump, ABD Uzay Kuvvetleri'nin yalnızca varlıkları savunan değil aynı zamanda saldırı gücü olan rolünün altını çizen bir başkanlık kararnamesi yayımladı.
70 yılı aşkın süredir ABD ordusunun en yeni kolu olan ABD Uzay Kuvvetleri, iletişim ve gözetleme için kullanılan yüzlerce uydu dahil olmak üzere Amerikan varlıklarını uzayda korumanın bir yolu olarak 2019 yılında kuruldu.
Bir ABD Uzay Kuvvetleri sözcüsü yaptığı açıklamada, uzay kontrolünün, uzay alanına meydan okumak ve burayı kontrol etmek için gereken misyon alanlarını kapsadığını ve gerekirse düşman kabiliyetlerini kesinti, bozulma ve hatta imha yoluyla etkilemek için kinetik ve kinetik olmayan araçlar kullanıldığını bildirdi.
Sözcü, bu kabiliyetlerin muharip komutanlıkların talimatıyla taarruz ve savunma amaçlı kullanılabileceğini ekledi.
Şubat ayı başlarında, iki Rus uydusunun, Rusya'nın 2022'deki Ukrayna işgalinden bu yana en az bir düzine Avrupa uydusunun iletişimine büyük ihtimalle müdahale ettiği ortaya çıktı.
Bu tür müdahaleler, Rus istihbarat servislerinin uyduların ilettiği hassas verileri okumasını veya hatta varsayımsal olarak uyduların kontrolünü ele geçirmesini mümkün kılmış olabilir.
ABD, 2024 yılında Rusya'nın diğer bu tür araçlara saldırabilecek kapasitede olduğuna inanılan bir uydu fırlattığını açıklamıştı. Rusya bu konuda kamuoyuna açıklama yapmadı.
ABD Uzay Kuvvetleri, Çin'in bir askeri modernizasyon stratejisinin parçası olarak uzay ve karşı uzay kabiliyetleri geliştirdiğini ve işlettiğini, Rusya'nın ise uzayı bir harp sahası olarak gördüğünü ve uzay üstünlüğünün gelecekteki çatışmalarda belirleyici bir faktör olacağına inandığını ifade ediyor.

İsrail merkezli analiz platformu NZIV, ROKETSAN tarafından geliştirilen ve 500 kilometreyi aşan menziliyle öne çıkan 300 ER füzesini İsrail üretimi Rampage ile karşılaştırdı.![]()
İsrail merkezli bağımsız analiz platformu NZIV, ROKETSAN üretimi 300 ER füzesini İsrail yapımı Rampage füzesiyle kıyaslayan kapsamlı bir analiz yayımladı.
Baykar Bayraktar AKINCI tarafından test edilen ve 250 kilometreden deniz hedefini vuran 300 ER, özellikle menzil kapasitesiyle dikkat çekti.
Analizde iki füzenin de karadan atılan topçu roketlerinin havadan fırlatılan balistik mühimmata dönüştürülmesi konseptine dayandığı ifade edildi.![]()
Türk füzesi 300 ER, 500 kilometrenin üzerindeki menziliyle 150 ila 250 kilometre menzile sahip Rampage karşısında belirgin bir üstünlük sağladı.
Bu geniş menzil kapasitesi, taşıyıcı platformların düşman hava savunma sistemlerine yaklaşmadan güvenli mesafeden saldırı gerçekleştirmesine olanak tanıyor.
Sistemin AKINCI gibi insansız hava araçlarından düşük maliyetle ateşlenebilmesi de stratejik bir kazanım olarak değerlendirmede yer aldı.![]()
Analizde, 300 ER’nin yaklaşık 900 kilogram, Rampage’in ise 570-580 kilogram ağırlığında olduğu aktarıldı. Her iki füzenin savaş başlığı ağırlığının ise yaklaşık 150 kilogram olduğu ifade edildi.
İsrail üretimi Rampage füzesi ise yoğun elektronik harp koşullarında 10 metrelik hassasiyetle hedef vurabilme kabiliyetiyle ön plana çıkarıldı.![]()
Süpersonik hızda ve 90 dereceye varan dik açıyla hedefe dalabilen Rampage, 150 kilogramlık savaş başlığıyla korunaklı noktalara karşı yüksek tahribat oluşturuyor.
Farklı savaş uçaklarında yıllardır sahada kullanılan Rampage operasyonel olgunluğuyla avantaj sağlarken, 300 ER füzesinin henüz test sürecinin başında olduğu vurgulandı.

ABD Başkanı Trump, ülkesinin silah stoğunun azaldığı iddialarına yalanlayarak "ABD'nin, tarihimizde hiç olmadığı kadar üstün ve seçkin silahlar ürettiğini" ifade etti. Trump, üretilen silahların Orta Doğu ve diğer bölgelerdeki ABD birliklerine günlük teslim edildiğini belirtti.
ABD Başkanı Donald Trump, sosyal medya hesabından ABD'nin silah stoklarının tükenmekte olduğu iddialarına yanıt veren bir paylaşım yaptı
.
Trump, ABD savunma sanayii şirketlerinin tarihinin en verimli döneminde olduğunu savundu.
Trump, sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında şu ifadelere yer verdi:
"ABD'nin tarihimizde hiç olmadığı kadar üstün ve seçkin silahlar ürettiğine dair bir rapor aldım.
Bu silahlar, Orta Doğu'daki ve ötesindeki kuvvetlerimize günlük olarak teslim ediliyor."
"Savunma şirketi fabrikalarımız 7/24 çalışıyor ve aynı zamanda şirket başına ortalama 4 ila 5 yeni büyük tesis inşa ediliyor.![]()
Bu üretimin ana odak noktası Patriot'lar, THAAD sistemleri, Tomahawk'lar ve stoklarımızda zaten yüksek miktarda bulunan diğer standart füze sistemleri oldu."

ABD'nin İran üzerinde uçan "F-15E Strike Eagle" uçağının düşürülmesinin ardından 48 saatlik operasyon sonucu kurtarılan ikinci pilot, saklandığı iki gün boyunca ABD'ye mesaj iletmeye çalıştığını belirtti.
ABD'nin 3 Nisan'da İran üzerinde uçan ve İran hava savunması tarafından düşürülen "F-15E Strike Eagle" savaş uçağındaki Hava Kuvvetleri çalışanı, CBS News'e mülakat verdi.![]()
İsmi paylaşılmayan ancak "Bravo" adıyla anılan asker, uçağın arka koltuğunda silah sistemlerini kontrol etmekle görevli olduğunu belirtti.
Bravo, uçağın vurulduğu anı "yük treninin çarpmasına" benzeterek düşerken paraşütünün hasar gördüğünü ve düştükten sonra ABD'nin başlattığı "operasyonla" yardımın ulaşmasının 2 gün sürdüğünü kaydetti.
Yüksek hızla düşmesinin ardından sırtından, kolundan ve omzundan yaralandığını ifade eden Bravo, sarp kayalıkların olduğu iki tepenin arasında bulunduğunu ve "güvenli bir yer bulabilmek için" yaklaşık 2,2 metre tırmandığını anlattı.
Bravo, kurtarılmayı beklerken İran'ın kendisini aradığını, bu süre boyunca elindeki iletişim araçlarıyla ABD'ye mesaj iletmeye çalıştığını söyledi.
CBS'in haberinde, İran'ın uçağı hedef almasının ardından birinci pilotun, operasyonun ilk 6 saatinde kurtarıldığı belirtildi.
İran Devrim Muhafızları Ordusu, 3 Nisan'da ülkenin orta kesimlerinde bir savaş uçağını hava savunma sistemleriyle vurarak düşürdüğünü duyurmuştu.![]()
ABD basınına konuşan yetkililer de uçağın düştüğünü doğrulayarak mürettebattan bir kişinin kurtarıldığını, ikinci kişi için arama kurtarma çalışmalarının sürdüğünü belirtmişti.
Bu süreçte ABD ordusu, önce uçağın pilotuna ulaşıp 48 saatlik operasyonun ardından Bravo'yu da kurtarmıştı.
ABD Başkanı Donald Trump, 6 Nisan'da yaptığı açıklamada İran sınırları içinde kalan ABD askerlerinin kurtarılması operasyonunun oldukça zor olduğunu belirterek "Bu riskli bir karardı çünkü bir ya da 2 kişinin yerine 100 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanabilirdi. Bu, verilmesi zor bir karardı." ifadesini kullanmıştı.
Öte yandan, İran'da 3 Nisan'da düşürülen F-15E savaş uçağının ikinci pilotunu kurtarma operasyonu sırasında görevlendirilen MC-130J tipi iki uçak "mahsur kalma" gerekçesiyle imha edilmişti.

ABD'li rapçi Macklemore, yaptığı Filistin'e destek konuşmasının ardından Ed Sheeran'ın ABD turnesinin kalan bölümünden çıkarıldı.
Grammy ödüllü rapçi, 4 Eylül'deki konserde şarkıları arasında yaptığı yaklaşık iki dakikalık konuşmada “Özgür Filistin” ifadelerini kullanmış, Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria'daki insanlara “Sizi unutmadık” mesajını göndermişti.
Konuşmanın ardından bazı kuruluşlar Macklemore'un turneden çıkarılması çağrısında bulunurken, organizatör Messina Touring Group, yaklaşan konserlerin düzenleneceği bazı stadyumların rapçinin sahne almasına izin vermeyeceğini açıkladı.
Macklemore'un Ed Sheeran'ın ABD'deki Loop turnesinin kalan 10 konserinden sekizinde ön sanatçı olarak sahne alması planlanıyordu.
Organizatör Messina Touring Group, yaklaşan konserlerin gerçekleştirileceği bazı mekanlardan Macklemore'un kadroda bulunması halinde konserlere izin verilmeyeceği yönünde bildirim aldıklarını belirtti.
Şirket, bunun turnenin iptal edilmesine ve yüz binlerce hayranın etkilenmesine yol açabileceğini savundu.
Açıklamada, “İlgili taraflarla yapılan görüşmelerin ardından Macklemore kalan konserlerde sahne almayacak.” denildi.
![]()
Macklemore'un sahne almasına itiraz ettiği belirtilen mekanlar arasında Philadelphia'nın yanı sıra Boston, Atlanta, Charlotte, Indianapolis, Dallas ve Tampa çevresindeki stadyumlar bulunuyor
Grammy ödüllü rapçi Macklemore, uzun süredir Gazze ve Batı Şeria'da zulüm gören Filistinlilere desteğini belirtiyor.
Uzun süredir Filistinlilere desteğini açıkça dile getiren Macklemore, Loop turnesindeki ilk konserine 4 Eylül'de MetLife Stadyumu'nda çıktı.
Rapçi burada yaptığı konuşmada turneye katılmak istemesinin önemli nedenlerinden birinin büyük stadyumlarda Filistin'e destek mesajı verebilmek olduğunu söyledi.
Macklemore, “Kalbime çok yakın iki kelime söylemek istiyorum: Özgür Filistin.” dedi. Ardından sözlerini tekrarlayan rapçi, mesajının Gazze ve Batı Şeria'ya kadar ulaşmasını istediğini belirterek, “Onları unutmadığımızı bilmelerini istiyorum.” ifadelerini kullandı.
Macklemore, tepki çekme ihtimaline de değinerek kendi rahatlığını veya seyircinin rahatlığını korumak için düşüncelerini söylemekten vazgeçtiği gün sahnede olmayı artık hak etmeyeceğini savundu.
Macklemore, Filistin yanlısı protestolardan esinlenen “Hind's Hall” şarkısını seslendirirken İsrail'in Gazze'deki saldırılarının yol açtığı yıkımı gösteren görüntüleri de sahne ekranlarına yansıttı. Şarkı adını, 2024'te İsrail ordusunun ateşi sonucu hayatını kaybeden 6 yaşındaki Hind Rajab'ın adının verildiği bir üniversite binasından alıyor.
Macklemore'un açıklamaları ABD'de tartışmaya yol açtı. StopAntisemitism adlı kuruluş, rapçiyi konser izleyicilerini “İsrail karşıtı propaganda” ile karşı karşıya bırakmakla suçladı.
İsrail-Amerikan Konseyi de Macklemore'un turneden çıkarılmasını talep etti ve bir ön sanatçının küresel bir konser platformunu “tek taraflı siyasi gündemi ilerletmek” amacıyla kullanması halinde sınırın nerede çizilmesi gerektiğini sorguladı.






İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1946’da cumhuriyete geçen İtalya, aradan geçen 80 yılda 68 hükümet gördü. Koalisyonların kısa sürede dağılması, parti liderleri arasındaki anlaşmazlıklar ve sık sık değişen başbakanlar, ülkeyi Avrupa’nın siyasi istikrarsızlık sembollerinden biri haline getirdi.
Ancak 22 Ekim 2022’de yemin ederek göreve başlayan Giorgia Meloni, bu geleneğin dışına çıkmayı başardı. Meloni hükümeti, BBC’nin de aktardığı hesaplamaya göre 1.413 günlük eşiğe ulaşarak, Silvio Berlusconi’nin ikinci hükümetine ait 1.412 günlük kesintisiz görev rekorunu geride bıraktı.
Buradaki rekor, bir siyasetçinin farklı dönemlerde başbakanlık yaptığı toplam süreyi değil, aynı kabinenin kesintisiz görev süresini ifade ediyor. Meloni’nin hükümeti, böylece İtalya Cumhuriyeti tarihinin ve İkinci Dünya Savaşı sonrasının en uzun ömürlü tek hükümeti oldu. Meloni, 4 Eylül’de Bari’de düzenlenen partisinin mitinginde bu başarıyı hükümetinin en önemli kazanımlarından biri olarak sundu.
![]()
Avrupa değişirken Meloni yerinde kaldı
Meloni hükümetinin ömrü, yalnızca İtalya’nın geçmişiyle değil, aynı dönemde Avrupa’nın diğer büyük ülkelerinde yaşanan siyasi değişimlerle karşılaştırıldığında da dikkat çekiyor.
BBC’nin karşılaştırmasına göre Meloni’nin görev süresi boyunca Fransa beş, İngiltere ise dört başbakan gördü. Avrupa’nın birçok ülkesinde hükümet krizleri, erken seçimler ve koalisyon değişiklikleri yaşanırken Meloni; İtalya’nın Kardeşleri, Matteo Salvini liderliğindeki Lig ve Antonio Tajani’nin Forza Italia’sından oluşan üçlü ittifakı ayakta tuttu.
Bu tablo, geçmişte hükümetlerin bazen birkaç ay içinde dağıldığı İtalya açısından başlı başına bir siyasi başarı olarak değerlendiriliyor. Meloni de istikrarın mali piyasaların İtalya’ya bakışını değiştirdiğini, ülkenin Avrupa Birliği içindeki güvenilirliğini artırdığını ve hükümetin uzun vadeli kararlar almasına imkân sağladığını savunuyor.
Büyük bir seçim dalgasından değil, koalisyon matematiğinden doğdu
Meloni’nin İtalya’nın tartışmasız çoğunluğunun desteğiyle iktidara geldiğini söylemek mümkün değil. Liderliğini yaptığı İtalya’nın Kardeşleri Partisi, 25 Eylül 2022 seçimlerinde yaklaşık yüzde 26 oy aldı. Lig ve Forza Italia’nın da içinde bulunduğu sağ ittifakın toplam oy oranı yaklaşık yüzde 44’e ulaştı.
İtalya’daki seçim sisteminin ittifaklara sağladığı avantaj sayesinde merkez sağ koalisyon parlamentonun iki kanadında da rahat bir çoğunluk elde etti. Muhalefetin merkez sol, Beş Yıldız Hareketi ve daha küçük partiler arasında bölünmesi de Meloni’nin elini güçlendirdi.
Dolayısıyla Meloni olağanüstü yüksek bir halk desteğiyle gelmedi; ancak elde ettiği parlamenter çoğunluğu olağanüstü bir disiplinle yönetti.
Koalisyonun tartışmasız patronu oldu
Meloni’nin siyasi başarısındaki temel unsurlardan biri, koalisyon ortaklarıyla arasındaki güç dengesini kendi lehine kurması oldu.
İtalya’nın Kardeşleri’nin oy oranı, hem Lig’in hem de Forza Italia’nın oldukça üzerine çıktı. Bu durum, önceki merkez sağ hükümetlerde sıkça görülen liderlik tartışmalarını büyük ölçüde engelledi. Matteo Salvini zaman zaman göç, Rusya ve Avrupa Birliği politikalarında daha sert veya farklı çıkışlar yapsa da hükümeti dağıtabilecek siyasi ağırlığa ulaşamadı.
Silvio Berlusconi’nin 2023’teki ölümünün ardından Forza Italia’nın liderliğini üstlenen Antonio Tajani ise daha AB yanlısı ve kurumsal bir çizgi izleyerek koalisyonun dengede kalmasına katkıda bulundu.
Meloni, iki ortağı arasında hakemlik yapmakla yetinmedi; başbakanlık makamını hükümetin tartışmasız siyasi merkezine dönüştürdü. Bakanların kişisel çıkışlarının hükümetin genel çizgisini gölgelemesine izin vermedi ve kamuoyu iletişimini büyük ölçüde kendi kontrolünde tuttu.
![]()
Radikal muhalefetten pragmatik iktidara
Meloni iktidara gelmeden önce Avrupa’da en fazla tartışılan konulardan biri, kökleri savaş sonrası neofaşist İtalyan Sosyal Hareketi’ne uzanan siyasi geleneğinin ülkeyi hangi yöne taşıyacağıydı.
İtalya’nın Kardeşleri; milliyetçilik, geleneksel aile, sert göç politikaları ve Avrupa Birliği’nin yetkilerinin sınırlandırılması gibi söylemlerle büyüdü. Meloni de muhalefetteyken Brüksel bürokrasisini sert biçimde eleştiren, egemenlikçi bir siyasi çizgi izliyordu.
Ancak başbakan olduktan sonra İtalya’yı AB ile açık çatışmaya sürüklemekten kaçındı. Avro Bölgesi’nden çıkış gibi radikal talepleri gündeminden uzaklaştırdı; Avrupa Komisyonu ile çalışma ilişkisi kurdu ve İtalya’nın milyarlarca avroluk AB toparlanma fonlarına erişimini tehlikeye atacak adımlardan sakındı.
Analistlerin “Meloni pragmatizmi” olarak nitelendirdiği bu yöntem, ideolojik kimliği terk etmekten çok, hangi konuda ne kadar ileri gidilebileceğini hesaplayan bir siyaset tarzına dayanıyor.
Ukrayna ve NATO tercihi güven kazandırdı
Meloni’nin uluslararası alandaki en belirleyici tercihlerinden biri, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşta Kiev’e desteği sürdürmesi oldu.
Koalisyon ortakları Salvini ve Berlusconi geçmişte Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yakın açıklamalarıyla tanınırken Meloni, hükümetin dış politika çizgisini NATO ve Ukrayna desteği üzerine kurdu. Bu tutum, Washington ile Avrupa başkentlerinde iktidara gelişinden önce hissedilen kaygıların önemli bölümünü azalttı.
Meloni, bir taraftan Avrupa’daki muhafazakâr ve milliyetçi hareketlerin öncü isimlerinden biri olmayı sürdürürken diğer taraftan NATO’nun temel politikalarıyla çatışmamaya çalıştı. Böylece kendisini yalnızca İtalyan sağının lideri değil, Avrupa ve ABD arasında ilişki kurabilen etkili bir aktör olarak konumlandırdı.
Ekonomide devrim değil, mali temkinlilik
Meloni hükümetinin ekonomik başarısı konusunda daha karmaşık bir tablo bulunuyor.
Hükümet, istihdamın artmasını, işsizliğin gerilemesini, bütçe açığının kontrol altına alınmasını ve İtalya’nın borçlanma maliyetlerindeki göreceli iyileşmeyi kendi ekonomi politikalarının sonucu olarak gösteriyor. Mali piyasalarda, iktidara gelişinden önce korkulan sert bütçe çatışmasının yaşanmaması da Meloni açısından önemli bir kazanım oldu.
Başbakan, seçim kampanyasındaki yüksek maliyetli vaatlerin tamamını aynı anda hayata geçirmek yerine kamu borcunun büyüklüğünü dikkate alan daha ihtiyatlı bir yol izledi. İtalya’nın kamu borcunun millî gelire oranının son derece yüksek olması, hükümetin hareket alanını zaten sınırlandırıyordu.
Buna karşılık eleştirmenler, siyasi istikrarın ekonomik dönüşüme çevrilemediğini savunuyor. Düşük verimlilik, zayıf büyüme, genç işsizliği, düşük ücretler, nüfusun yaşlanması ve bölgeler arasındaki gelişmişlik farkı İtalya’nın temel sorunları olmayı sürdürüyor.
Sağlık, eğitim ve kamu yönetimi alanlarında kapsamlı yapısal reformların gerçekleştirilemediği eleştirisi de hükümete yöneltiliyor. Bu nedenle Meloni dönemini “istikrar var, dönüşüm yok” sözleriyle özetleyen analizler dikkat çekiyor.
Göç politikasında sert söylem, sınırlı sonuç
Düzensiz göçle mücadele, Meloni’nin siyasi kimliğinin merkezindeki başlıklardan biri oldu. Muhalefet yıllarında Akdeniz’de bir “deniz ablukası” kurulmasını savunan Meloni, hükümete geldikten sonra daha uygulanabilir ve diplomatik yöntemlere yöneldi.
Kuzey Afrika ülkeleriyle anlaşmalar yapılması, AB’nin göçmenlerin çıkış ülkelerine daha fazla mali kaynak aktarması ve sığınma başvurularının İtalya dışında değerlendirilmesi bu politikanın temel unsurlarını oluşturdu.
Arnavutluk’ta kurulan göç merkezleri, Meloni’nin en tartışmalı projelerinden biri haline geldi. Hukuki itirazlar ve mahkeme kararları uygulamayı güçleştirirken model, göç işlemlerini AB sınırları dışına taşıma tartışmasını Avrupa’nın ana gündemlerinden biri yaptı.
Meloni’nin başarısı, bütün vaatlerini gerçekleştirmesinden çok, daha önce radikal kabul edilen göç politikalarının Avrupa merkez siyasetinde tartışılmasını sağlamasında görüldü.
Öte yandan hükümet, ekonominin iş gücü ihtiyacını karşılamak için AB dışından yüz binlerce yasal çalışanın ülkeye girişine izin verdi. Bu durum, Meloni’nin düzensiz göçe karşı sert söylemiyle yasal iş gücü göçü arasında pragmatik bir ayrım yaptığını gösterdi.
Muhafazakâr toplumsal gündem değişmedi
Dış politikada ve ekonomide daha pragmatik bir görüntü veren Meloni, toplumsal konulardaki muhafazakâr çizgisini büyük ölçüde korudu.
Hükümeti geleneksel aileyi ve doğum oranını artırmayı hedefleyen politikaları öne çıkardı; taşıyıcı anneliğe, eşcinsel çiftlerin ebeveynlik haklarının genişletilmesine ve “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak tanımladığı politikalara karşı çıktı.
Muhalefet ve insan hakları örgütleri, bu yaklaşımın LGBTİ+ bireylerin haklarını sınırlandırdığını savundu. Basın özgürlüğü, kamu yayıncısı RAI üzerindeki siyasi etki ve yürütmenin yetkilerini güçlendirmeyi amaçlayan anayasal reform girişimleri de demokratik denge bakımından eleştirilere konu oldu.
Dolayısıyla Meloni’nin ılımlılaşması bütün politika alanlarını kapsamadı. Başbakan, uluslararası ilişkilerde merkeze yaklaşırken iç politikada muhafazakâr seçmen tabanını canlı tutacak başlıklardan vazgeçmedi.
Parçalanmış muhalefet Meloni’ye alan açtı
Hükümetin uzun ömürlü olmasının nedenlerinden biri de karşısında birleşik ve güçlü bir alternatif bulunmaması.
Merkez soldaki Demokratik Parti, Beş Yıldız Hareketi ve daha küçük liberal partiler; dış politika, ekonomi ve ittifak stratejileri konusunda ortak bir çizgi oluşturmakta zorlandı. Seçim sistemi ittifakları ödüllendirdiği halde muhalefetin bölünmüş kalması, sağ koalisyonun parlamentodaki üstünlüğünü korumasını kolaylaştırdı.
Koalisyon ortakları arasındaki görüş ayrılıkları zaman zaman görünür hale gelse de erken seçime gidilmesi durumunda sağın iktidarı kaybedebileceği endişesi, Salvini ve Tajani’yi hükümet içerisinde kalmaya teşvik etti.
Meloni böylece ortaklarını yalnızca siyasi uzlaşmayla değil, seçim kaybetme ihtimalinin yarattığı caydırıcılıkla da yanında tuttu.
Uzun süre görev yapmak başarı için yeterli mi?
Meloni’nin rekoru tarihî olsa da hükümetin uzun ömürlü olması, bütün sorunları çözdüğü anlamına gelmiyor.
Destekçilerine göre Meloni, İtalya’ya yıllardır aradığı siyasi istikrarı getirdi, ülkenin uluslararası itibarını güçlendirdi, istihdamı artırdı ve mali disiplini korudu. Eleştirmenlerine göre ise hükümet, güçlü parlamento çoğunluğuna ve AB fonlarının sunduğu tarihî imkâna rağmen verimlilik, kamu hizmetleri, ücretler ve demografik kriz gibi temel sorunlarda kalıcı dönüşüm sağlayamadı.
Meloni’nin gerçek sınavı da bu noktada başlıyor. İtalya’da hükümetlerin uzun süre ayakta kalması başlı başına sıra dışı olabilir; ancak 2027’de yapılması beklenen genel seçimde seçmen yalnızca hükümetin kaç gün görev yaptığını değil, bu sürede yaşam koşullarının ne kadar değiştiğini değerlendirecek.
Portre: Roma’nın kenar mahallesinden başbakanlığa
Giorgia Meloni, 15 Ocak 1977’de Roma’da doğdu. Çocukluğunu kentin işçi sınıfının yoğun olduğu Garbatella semtinde geçirdi. Babasının aileden ayrılmasının ardından annesi tarafından yetiştirildi.
Siyasete 15 yaşında, kökleri Benito Mussolini sonrasındaki neofaşist harekete dayanan İtalyan Sosyal Hareketi’nin gençlik örgütünde başladı. İtalyan Sosyal Hareketi’nin dönüşmesinin ardından kurulan Ulusal İttifak içerisinde yükseldi.
1998’de Roma İl Meclisine seçildi. 2006’da Temsilciler Meclisine girerek parlamentonun en genç başkan yardımcılarından biri oldu. 2008’de, 31 yaşındayken Silvio Berlusconi hükümetinde Gençlik Bakanı olarak görev aldı ve cumhuriyet tarihinin en genç bakanlarından biri haline geldi.
Meloni, 2012’de Ignazio La Russa ve Guido Crosetto ile birlikte İtalya’nın Kardeşleri Partisi’ni kurdu. Partinin 2013 seçimlerinde yaklaşık yüzde 2 olan oy oranını, 2022’de yüzde 26’ya taşıdı. Bu yükseliş, onu merkez sağ ittifakın en güçlü lideri yaptı.
25 Eylül 2022 seçimlerinden zaferle çıkan Meloni, 22 Ekim’de Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’nın huzurunda yemin ederek İtalya’nın ilk kadın başbakanı oldu.
Meloni’nin siyasal formülü
Giorgia Meloni’nin başarısını yalnızca sağ popülizmin yükselişiyle açıklamak eksik kalıyor. Onun iktidar formülü; sert kimlik siyasetiyle kurumsal gerçekçiliği, milliyetçi söylemle NATO bağlılığını, AB eleştirisiyle Brüksel fonlarına duyulan ihtiyacı aynı anda yönetebilmesine dayanıyor.
Meloni, radikal geçmişini tamamen reddetmeden uluslararası sistem açısından öngörülebilir bir lidere dönüştü. Koalisyon ortaklarına alan tanırken son sözü kendisinin söylediği bir yönetim kurdu. Seçmen tabanına muhafazakâr kimliğini koruduğunu gösterirken mali piyasaları ürkütecek ekonomik maceralardan uzak durdu.
Bu denge, ona İtalyan siyasetinde nadir görülen bir dayanıklılık kazandırdı. Ancak tarihe geçmesini sağlayan 1.413 gün, aynı zamanda daha zor bir soruyu gündeme getiriyor: Meloni İtalya’ya yalnızca uzun ömürlü bir hükümet mi bıracak, yoksa uzun süredir ertelenen yapısal değişimi de gerçekleştirebilecek mi?
Bu sorunun cevabı, rekorun kendisinden çok 2027 seçimlerinin sonucunu ve Meloni’nin Avrupa siyasetindeki kalıcı yerini belirleyecek.

İzlanda, ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkeyi ABD sınırlarına katılmış gibi gösteren bir haritayı sosyal medya hesabından paylaşmasının ardından Washington’a resmî protestoda bulundu.
Trump’ın 7 Eylül’de Truth Social hesabından herhangi bir açıklama eklemeden yayımladığı haritada ABD’nin yanı sıra Kanada, Grönland, İzlanda, Meksika, Orta Amerika ve Karayipler Amerikan bayrağının renkleriyle kaplandı. Bütün bölge “Amerika Birleşik Devletleri” olarak adlandırıldı.
İzlanda Dışişleri Bakanı Þorgerður Katrín Gunnarsdóttir, göreve yalnızca geçen ay başlayan ABD’nin Reykjavik Büyükelçisi Billy Long’u bakanlığa çağırdı.
Dışişleri Bakanlığı görüşmeyle ilgili açıklamasında, “Paylaşımın tamamen uygunsuz olduğu yönündeki tutumumuz açık biçimde iletilmiştir” ifadesini kullandı. ABD Dışişleri Bakanlığı ile Washington’ın Reykjavik ve Kopenhag büyükelçilikleri ise ilk aşamada olayla ilgili açıklama yapmadı.
Başbakan Frostadóttir: Komik değil, egemenliğimizle alay ediliyor
İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir de haritaya sert tepki göstererek paylaşımı “saçma” ve ülkesinin egemenliğine karşı saldırgan bir davranış olarak nitelendirdi.
![]()
İzlanda yönetimi, paylaşımın şaka veya sosyal medya provokasyonu olarak geçiştirilemeyeceğini vurguluyor. Haritada yalnızca İzlanda’nın değil, ABD’nin NATO ortakları Kanada ve Danimarka’ya bağlı özerk Grönland’ın da Amerikan toprağı gibi gösterilmesi, Kuzey Atlantik’teki müttefikler arasında daha geniş bir güven sorunu doğurdu.
Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Løkke Rasmussen de haritayı “rahatsız edici ve tamamen uygunsuz” olarak değerlendirdi. Rasmussen, paylaşımın Trump’ın zihninde ABD’nin bölgesel sınırlarını genişletmeye yönelik “maksimalist bir tasavvurun” hâlâ bulunduğuna işaret ettiğini söyledi.
Büyükelçinin “52’nci eyalet” şakası daha önce kriz çıkarmıştı
Son harita, İzlanda’da ABD’ye yönelik rahatsızlığı artıran ilk olay değil.
ABD Büyükelçisi Billy Long’un göreve başlamasından önce İzlanda’nın ABD’nin “52’nci eyaleti” olabileceği ve kendisinin de ülkenin valiliğini yapabileceği yönünde şaka yaptığı bildirilmişti. Açıklamalar üzerine binlerce İzlandalı, Long’un büyükelçi olarak kabul edilmemesi için dilekçe imzalamıştı.
Long daha sonra sözleri nedeniyle özür dilemiş ve Ağustos 2026’da Reykjavik’te resmen göreve başlamıştı. Ancak Trump’ın haritasının hemen ardından bakanlığa çağrılması, büyükelçinin görev döneminin daha ilk haftalarında ciddi bir diplomatik gerilimle karşı karşıya kalmasına yol açtı.
Trump’ın yıl içerisinde Grönland hakkındaki konuşmalarında birkaç kez yanlışlıkla “İzlanda” demesi de Reykjavik’te kaygıyla karşılanmıştı.
![]()
Grönland baskısı Kuzey Atlantik’e yayıldı
Harita krizi, Trump’ın Grönland’ın ABD kontrolüne geçmesi gerektiğini savunan açıklamalarından bağımsız görülmüyor.
Trump, dünyanın en büyük adası olan ve Danimarka Krallığı bünyesinde geniş özerkliğe sahip bulunan Grönland’ın Amerikan ulusal güvenliği açısından gerekli olduğunu ileri sürmüştü. Washington’ın baskısı, Grönland ve Danimarka tarafından egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkına yönelik tehdit olarak değerlendirilmişti.
Trump yönetiminin askerî güç seçeneğini dışlamayan açıklamaları yılın başında Danimarka ve Grönland’da geniş çaplı protestolara yol açmış; “Grönland satılık değildir” sloganıyla gösteriler düzenlenmişti.
Trump’ın tartışmalı haritayı paylaşması, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Grönland’ın başkenti Nuuk’u ziyaret ettiği günlere denk geldi. Avrupa Birliği, adaya önümüzdeki iki yılda iklim, internet altyapısı, hidroelektrik, balıkçılık ve eğitim projeleri için 200 milyon avro destek sağlanacağını açıkladı. AB desteğinin 2028’e kadar 500 milyon avroya çıkarılması da gündemde.
İzlanda’nın güvenliği ABD ile yapılan anlaşmaya dayanıyor
Yaşanan kriz, İzlanda açısından yalnızca sembolik bir egemenlik tartışması değil. Düzenli ordusu bulunmayan İzlanda’nın güvenlik politikasının iki temel dayanağını NATO üyeliği ve ABD ile 1951’de imzalanan ikili savunma anlaşması oluşturuyor.
ABD’nin Keflavík’teki sürekli askerî varlığı 2006’da sona ermiş olsa da tesisler NATO faaliyetlerinde kullanılmaya devam ediyor. İzlanda’nın Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki stratejik konumu, ülkeyi Kuzey Atlantik ve Arktik güvenliği bakımından kritik hale getiriyor.
Bu nedenle Reykjavik’in güvenliğinde önemli rol oynayan Washington’ın İzlanda’yı kendi toprakları içinde gösteren bir paylaşım yapması, hükümet açısından daha hassas ve çelişkili bir durum yaratıyor.
![]()
İzlandalılar AB müzakerelerine dönüşü reddetti
ABD’ye duyulan güven konusundaki tartışmalar, İzlanda’nın Avrupa ile ilişkilerine de yansıdı. Hükümet, artan jeopolitik belirsizlik ortamında Avrupa Birliği üyelik müzakerelerine yeniden başlanıp başlanmamasına ilişkin referandumu öne çekmişti.
Ancak İzlandalı seçmenler, 30 Ağustos’ta yapılan referandumda AB ile askıya alınan üyelik görüşmelerinin yeniden başlatılmasını reddetti. Sonuç, ülkenin Avrupa Birliği’ne mesafeli tutumunu koruduğunu gösterirken, Trump yönetiminin politikaları nedeniyle ortaya çıkan güvenlik kaygılarını ortadan kaldırmadı.
Kanada ile ticaret savaşı daha da sertleşti
Haritada ABD toprağı gibi gösterilen Kanada da uzun süredir Trump’ın hedefinde bulunuyor. Trump daha önce Kanada’nın ABD’nin “51’inci eyaleti” olması gerektiğini defalarca dile getirmiş ve Ottawa üzerindeki ekonomik baskıyı artırmıştı.
Kanada’nın yaklaşık 20 milyar dolar değerindeki Amerikan ürününe yüzde 15 ile yüzde 50 arasında değişen misilleme vergilerini 8 Eylül’de yürürlüğe koymasının ardından Washington yeni bir karşılık verdi.
Trump yönetimi, Kanada’dan ithal edilen bazı süt ürünleri, alkollü içecekler ve motosikletlerin 29 Eylül’den itibaren ABD’ye girişini yasaklama kararı aldı. Böylece iki ülke arasındaki anlaşmazlık, karşılıklı gümrük vergilerinden doğrudan ithalat yasaklarına kadar genişledi.
Sosyal medya paylaşımından daha büyük bir kriz
Trump’ın haritasının doğrudan bir politika belgesi olmadığı ve paylaşımda herhangi bir açıklama bulunmadığı belirtiliyor. Buna karşın haritanın Kanada’yı eyalet yapma söylemleri, Grönland üzerindeki açık egemenlik iddiaları ve İzlanda’ya ilişkin önceki açıklamalarla birlikte yayımlanması, müttefik ülkelerin bunu sıradan bir internet paylaşımı olarak görmesini zorlaştırıyor.
Son gelişmeler, Washington’ın Kuzey Atlantik ve Arktik bölgesindeki geleneksel ortaklarıyla ilişkilerinin aynı anda birkaç cephede gerildiğini ortaya koyuyor. İzlanda’nın resmî protestosu ise küçük bir NATO ülkesinin, güvenliği büyük ölçüde ABD ile iş birliğine dayanmasına rağmen egemenlik konusunda Washington’a açıkça karşı çıkması bakımından dikkat çekiyor.

ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA), 11 Eylül 2001 saldırıları öncesinde ABD başkanlarına yapılan istihbaratların gizliliğini kaldırdı.
The post CIA'in yeni 11 Eylül belgeleri: ABD yönetimi defalarca uyarılmış appeared first on #site_linkat 12.09.2026 .ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili "Savaş çok yakında sona erecek; petrol fiyatları hızla düşecek" dedi.
The post Trump: Savaş çok yakında bitecek appeared first on #site_linkat 12.09.2026 .Filistin Kızılayından yapılan açıklamada, İsrail askerlerinin El-Bire’ye düzenlediği baskın sırasında açtığı ateş sonucu yaralanan bir Filistinliye müdahale edildiği belirtildi.
Açıklamada, yaralının sırtına ve başına gerçek mermi parçalarının isabet ettiği, sağlık durumuna ilişkin ise henüz ayrıntı verilmedi.
Yerel kaynaklar, AA muhabirine, İsrail askerlerinin El-Bire’nin özellikle Eski Şehir bölgesine baskın düzenlediğini ve bir araca gerçek mermilerle ateş açtığını, aracın bunun üzerine devrildiğini aktardı.
El-Halil’de 6 Filistinli gözaltına alındı
İsrail ordusunun El-Halil kentindeki El-Arub Mülteci Kampı'nda evlere yönelik geniş çaplı baskınlar düzenlediği belirtildi.
Yerel kaynaklar, İsrail askerlerinin kampa baskın düzenleyerek çok sayıda Filistinlinin evini aradığını ve evlerde tahribata yol açtığını bildirdi.
Askerlerin evlerin eşyalarını kasıtlı olarak kırıp tahrip ettiği ve baskınlarda toplam 6 Filistinlinin gözaltına alındığı aktarıldı.
İşgal altındaki Batı Şeria’da, İsrail ordusunun farklı bölgelerde düzenlediği baskın ve operasyonların yanı sıra Filistinlilere ve mülklerine yönelik Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında da artış yaşanıyor.
Filistin resmi verilerine göre, ağustos ayında Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler 628 saldırı gerçekleştirdi.
Söz konusu saldırıların 157’si Ramallah ve El-Bire, 137’si Nablus, 120’si El-Halil ve 73’ü Beytüllahim’de kaydedildi.
Resmi verilere göre, saldırıların 40’ı Tubas, 36’sı Cenin ve 31’i Kudüs’te gerçekleşti.

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu'na (USGS) göre, Cuma günü Endonezya'nın Kuzeydoğu Java eyaletindeki Teluknaga yakınlarında 6,6 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.
Deprem yerel saatle 04:23'te (Cuma 21:23 GMT) yaklaşık 358,6 kilometre (222,8 mil) derinlikte meydana geldi.
Olayda can kaybı veya önemli hasar olduğuna dair henüz bir bilgi yok.

Belçika Sağlık Bakanlığı Cuma günü yaptığı açıklamada, kuzey Belçika'da ilk kez yerel kaynaklı olduğu düşünülen beş Batı Nil virüsü vakasının tespit edildiğini ve bir kişinin hastaneye kaldırıldığını bildirdi.
Belga haber ajansının bildirdiğine göre, vakalar, Batı Nil virüsü enfeksiyonlarının kuşlarda ve atlarda da tespit edildiği Flaman bölgesindeki iki il olan Antwerp ve Flaman Brabant'ta belirlendi.
Doğrulama testleri halen devam etmektedir.
Beş kişiden dördünde nörolojik belirtiler görüldü, bir kişi ise hastaneye kaldırıldı.
Bakanlık, enfeksiyon ve hastalık riskinin düşük kaldığını belirtti.
Batı Nil virüsü esas olarak sivrisinek ısırıkları yoluyla bulaşır.
Enfekte olan kişilerin yaklaşık %80'inde belirti görülmezken, belirti gösterenlerde genellikle ateş, baş ağrısı, kas ağrısı veya yorgunluk gibi hafif semptomlar yaşanır.
Enfekte olan kişilerin yaklaşık %1'inde hastalık ağır seyreder ve yaşlılar ile bağışıklık sistemi zayıf olanlar daha yüksek risk altındadır.
Bakanlık, son zamanlarda kuşlarda ve atlarda tespit edilen vakaların, virüsün bölgedeki kuşlar ve sivrisinekler arasında dolaştığını gösterdiğini ve bu nedenle yerel kaynaklı enfeksiyonların ortaya çıkmasının beklenmedik bir durum olmadığını belirtti.
Sağlık Bakanlığı sözcüsü Anneleen De Sadeleer, "Ekim ayında sivrisinek sezonunun sonuna kadar ek vakalar bekliyoruz. Günler kısaldıkça ve sıcaklıklar düştükçe risk azalır" dedi.
De Sadeleer, tespit edilen enfeksiyon sayısının, artan test sayısı ve doktorlar arasındaki farkındalığın yanı sıra virüsün Avrupa'da daha geniş çapta yayılmasını da yansıtabileceğini söyledi.
Bakanlık, genel pratisyen hekimleri, hastaneleri ve diğer sağlık hizmeti sağlayıcılarını epidemiyolojik durum ve belirtiler hakkında bilgilendirmiştir.
Anvers ve Flaman Brabant'taki bakım evleri ve yaşlı bakım tesisleri de virüs ve sakinleri sivrisinek ısırıklarından korumak için alınacak önlemler konusunda bilgilendirildi.
Virüsü bulaştırma yeteneğine sahip sivrisinekler en çok alacakaranlıkta ve gece saatlerinde aktiftir.
Virüs insanlar arasında veya atlardan insanlara doğrudan bulaşmaz

Washington DC'deki Lincoln Anıtı Yansıtma Havuzu'nun tadilatı için görevlendirilen yüklenici firma, Trump yönetimine, onarım planındaki sorunlar ve işçi hataları nedeniyle havuzun yeni mavi astarının soyulup koptuğunu bildirdi. Bu bilgi, New York Times gazetesinin Cuma günü yayınladığı haberde yer aldı.
Bulgular, ABD Başkanı Donald Trump'ın, vandalizmin bıçak veya maket bıçağı kullanarak yapıyı tahrip ettiği yönündeki tekrarlanan iddialarıyla çelişiyor. Rapora göre, federal savcılar daha önce birkaç kişiyi vandalizmle suçlamıştı, ancak daha sonra hatalı bir kurulumun hasara neden olup olmadığı konusunda sorular ortaya çıkınca davaları düşürme kararı almıştı.
Projenin sorumluluğunu üstlenen Atlantic Industrial Coatings firması, hükümete sunduğu raporlarda, çalışanlarının bazı bölgelerde "insan hatası" nedeniyle yeterli astar uygulamadığını kabul etti. Ancak şirket, asıl sorunun onarım planıyla ilgili olduğunu belirtti.
Plan, iki kimyasal bileşiğin katmanlar halinde uygulanmasını gerektiriyordu, ancak malzemelerin uyumsuz olduğu ortaya çıktı. Rapora göre, üstteki bileşik alttaki katmanın dayanabileceğinden daha fazla ısındı ve bu da alttaki kaplamanın kabarmasına ve havuzun beton yüzeyinden ayrılmasına neden oldu.
Atlantic Industrial'ın yaptığı açıklamaya göre, bu sonuç beklenmedik oldu çünkü iki ürün bu şekilde birlikte nadiren kullanılıyordu.
Sorunlar, havuzun 4 Temmuz'dan (ABD'nin 250. yıldönümü) önce hazır hale getirilmesi amacıyla hızlandırılmış bir yenileme çalışmasından kaynaklanıyor. Rapora göre, hükümet Atlantic Industrial şirketine 14,7 milyon dolarlık ihalesiz bir sözleşme verdi ve bu sözleşmede, kısmen Trump'ın golf kulüplerinden birinin genel müdürü tarafından tasarlanan, denenmemiş bir onarım yöntemi kullanıldı.
Havuzdaki su boşaltılarak işçiler arızalı tesisatı onarmaya çalıştılar. Atlantic Industrial'ın yaptığı açıklamaya göre, onarımlar garanti kapsamında ve daha küçük, daha yakından denetlenen bir ekiple işi yeniden yapacaklar. Şirket ayrıca, kaplamada kullanılan kimyasalların üreticisinden bir danışmanla görüşmeyi planlıyor.
Onarım ekipleri ek zorluklarla karşılaştı. Ağustos ayında havuzun mavi astarının gevşemiş kısımlarını temizlemek için basınçlı suyla yıkama işleminden sonra, işçiler betona hala yapışık olan malzemeyi çıkarmak için jilet, çekiç ve levye kullanmak zorunda kaldılar.
İşçiler yeni kaplamayı uygulamaya başladığında, katmanlar arasında tekrar kabarcıklar oluştu. Rapora göre, Atlantic Industrial sonunda diğer malzemeye daha sıcak bileşiği uygulamayı bıraktı; bu da sorunu azalttı ancak tamamen ortadan kaldırmadı.
Şirket daha sonra başka bir olası neden daha belirledi: Washington'ın yaz sıcağında koruyucu kıyafetler giyen işçilerin terlemesi. Rapora göre, ter damlacıkları yeni uygulanan kaplama katmanlarının altında sıkışıp kalmış olabilir.
Atlantic Industrial, havuz kenarındaki silikonlarda bulunan kesiklerin vandalizm sonucu oluştuğunu ve bu durumun daha önce Milli Park Servisi çalışanları tarafından polise bildirildiğini söyledi. Ancak rapora göre, yüklenici firma bu kesikleri havuz tabanındaki kaplamanın yaygın olarak soyulmasına bağlamadı.
Bu yılın başlarında, Adalet Bakanlığı eski Olimpiyat kano sporcusu David Hearn ve üç kişiyi daha iddia edilen vandalizmle bağlantılı olarak suçladı. Savcılar daha sonra davaların düşürülmesini talep etti; Washington'daki ABD başsavcısı, İçişleri Bakanlığı'nın savcılara vandalizmin mi yoksa başarısız bir kurulumun mu sorumlu olduğuna dair yanıltıcı bilgiler verdiğini söyledi.
Dava dosyaları çökmeye başladıktan sonra bile Trump, vandalizmden sorumlu tutmaya devam etti. Ancak 9 Ağustos'taki bir sosyal medya paylaşımında, iddia edilen vandalizmle ilgili "hiçbir video veya kanıt" olmadığını kabul etti ve müteahhit hatalarının da hasara katkıda bulunduğunu itiraf etti.
Trump'ın "yakında" yeniden açılacağını söylediği havuz şu anda kapalı. Yetkililerin yenileme çalışmalarını tamamlamak için yaptığı son çalışmalara göre, ekipler mavi astarın büyük bölümlerini kaldırıyor ve yeni bir kaplama uyguluyor.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelenskyy Cuma günü, Rusya'nın bu kış Ukrayna'nın enerji sistemini hedef alması halinde misillemeyle karşılaşacağı uyarısında bulundu.
Zelenskyy, ABD'nin sosyal medya platformu X'te yaptığı paylaşımda, "Rusya, eğer bize saldırırlarsa -ki bu kış enerji sistemimize saldırmaya hazırlanıyorlar- aynı karşılığı alacağını biliyor. Eğer bize elektrik kesintilerine neden olurlarsa, biz de uygun şekilde karşılık vermeye çalışacağız" diye yazdı.
Zelenskyy, müzakerelerin Ukrayna'nın savaşı sona erdirmek için tercih ettiği yol olmaya devam ettiğini söyledi.
Ukrayna, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin katılımıyla olası bir üçlü görüşme için ilerleme kaydedilmesi, enerji konusunda ateşkes sağlanması, Karadeniz'in trafiğe açılması ve Rusya'da tutulan çocuklar da dahil olmak üzere esirlerin ve sivillerin değişiminin devam etmesi çağrısında bulundu.
Zelenskyy, savaşın uzamasının Rusya ve küresel ekonomi için, özellikle gıda ve enerji güvenliği açısından zorluklar yarattığı konusunda uyararak, Karadeniz'den tahıl ihracatındaki aksamaların savunmasız ülkelerdeki kıtlıkları daha da kötüleştirebileceğini söyledi.
“Bu, Hormuz gibi olacak, sadece tarımsal olacak. Ve bu ciddi bir sorun. Bunu çözmek sadece Ukrayna'nın sorumluluğunda olmamalı. Çünkü bu birçok ülke için bir meydan okuma,” dedi.
Zelenskyy ayrıca Kongre'nin merhum Senatör Lindsey Graham tarafından desteklenen yaptırım yasasını geçirmesi çağrısında bulundu ve ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin daha güçlü önlemler alması gerektiğini vurguladı.
"Yaptırımlar derhal uygulanmalı," dedi. "Bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı her gün finanse etme yeteneğinden mahrum bırakmak için sahip olduğu bir araçtır."
"Ve dürüst olmak gerekirse, bazen kararların neden hızlı alınamadığını anlamıyorum," dedi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Cuma günü yaptığı açıklamada, Avrupa'nın ülkelerini Rusya ile savaşa doğru ittiğini belirterek, Avrupa birliklerinin Ukrayna'ya konuşlandırılmasının Moskova ile savaş anlamına geleceği uyarısında bulundu. Bu açıklama, devlet haber ajansı Tass tarafından bildirildi.
"Şu anda Ukrayna'ya nasıl asker göndereceklerini konuşuyorlar. Bu da Rusya ile savaş anlamına geliyor," dedi gazetecilere.
Putin, Batı ülkelerini Ukrayna'yı "kullanarak" Rusya'yı "bitirmeye" çalışmakla suçladı.
"Güvenlik konusuna gelince, mesele açık: Bu, Rusya Federasyonu'nu 'bitirme' girişimidir. Önce Kafkasya'daki teröristler ve ayrılıkçılar aracılığıyla, sonra diğer araçlarla ve şimdi de Ukrayna'daki neo-Nazi rejimi aracılığıyla. Ama durmuyor," dedi.
Putin ayrıca Moskova'nın Avrupa ülkelerini tehdit etmediğini veya tehdit etmeye çalışmadığını söyledi.
Sözlerine göre, “Avrupa elitleri”, halklarını “Rusya'dan gelen hayali bir tehdit” ile korkutuyor ve Moskova'nın Avrupa ile çatışma için hiçbir gerekçesi yok.
“Avrupa ülkelerini tehdit etmiyoruz, tehdit etme niyetimiz de yok. Neden edelim ki? Avrupa ile herhangi bir çatışma için hiçbir gerekçemiz olmadığı gerçeğini kimse dikkate almıyor,” dedi.
Putin ayrıca, Avrupa'nın enerji politikası hatalarının tüketiciler için daha yüksek doğalgaz fiyatlarına yol açacağı konusunda uyarırken, Rusya'nın enerji kaynaklarını piyasa fiyatlarına göre sattığını söyledi.

Eski Dünya Ticaret Merkezi'nin bulunduğu alandaki törende ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ve eşlerinin yanı sıra, eski ABD başkanları Joe Biden, Barack Obama, George W. Bush, Bill Clinton ve eski New York belediye başkanları Rudy Giuliani ile Michael Bloomberg hazır bulundu.
Saygı duruşu ile başlayan törende, kurbanların yakınları sırayla ve yüksek sesle saldırılarda hayatını kaybedenlerin isimlerini okudu.
Geleneksel olarak siyasi konuşmaların yapılmadığı törende, saldırıda hayatını kaybedenlerden birinin yakını isimler okunurken "Derin devlet 25 yıldır o gün yaşananlar hakkındaki gerçeği saklıyor. Başkan (Donald) Trump, siz bizim son umudumuzsunuz. Kurbanların ailelerinden geriye kalanlar hala hayattayken, Suudi Arabistan'ı suçlayan sansürsüz dosyaları yayımlayın." ifadelerini kullandı.
Ayrıca bu yılki törenlerde ilk kez, İkiz Kuleler'in çöküşü sonrasında ortaya çıkan zehirli toz bulutlarına maruz kalarak daha sonra kanser ve diğer hastalıklardan hayatını kaybeden kişileri anmak için de saygı duruşunda bulunulması dikkati çekti.
Yaklaşık 5 saat süren törende, Başkan Yardımcısı JD Vance konuşma yapmazken, isimler okunurken aralarda müzik dinletileri yapıldı.
Giuliani'nin, Mamdani'nin 11 Eylül törenlerine katılmaması yönünde daha önce yaptığı açıklamalara rağmen tören sırasında ikilinin tokalaşıp ayaküstü kısa sohbet etmesi ABD medyasında ilgi gördü.
ABD Başkanı Donald Trump ise bu yıl, Virginia eyaletinin Arlington bölgesindeki Pentagon'da düzenlenen anma törenine katılmayı tercih etti.
ABD'nin New York kentinde, Jake Lang öncülüğündeki İslam karşıtı protestocular, Belediye Başkanı Zohran Mamdani'nin 11 Eylül saldırılarının yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen anma programına katılmasını protesto etmek amacıyla Belediye Binası'ndan 11 Eylül Anıtı'na yürüdü.
"Crusader March" (Haçlı Yürüyüşü) adı verilen gösteri sırasında protestocular, Ground Zero yakınlarında karşıt görüşlü grupla karşı karşıya geldi.
İki grup arasında çıkan arbede üzerine polis müdahalede bulunarak 2 protestocuyu gözaltına aldı.
New York, 11 Eylül sabahı, Manhattan Adası'nda bulunan şehrin sembol binaları İkiz Kuleler olarak bilinen Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik terör saldırılarıyla uyandı.
Newark, Boston ve Washington'dan havalanıp San Francisco ve Los Angeles'a giden 4 yolcu uçağının kaçırılmasının ardından Los Angeles'a giden American Airlines'a ait yolcu uçağı, yerel saatle 08.46'da New York’taki İkiz Kuleler'in kuzey yönündeki binasına çarptı.
Kuzey kulesi alevler içinde yanarken, United Airlines'a ait kaçırılan diğer bir uçak da ilk saldırıdan 17 dakika sonra saat 09.03'te canlı yayında güney kulesine çarptı.
İkiz Kuleler'e saldırıların ardından kaçırılan bir diğer uçak ise ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) binasına çarptı.
Kaçırılan Flight 93 adlı son uçak ise Pensilvanya'nın Shanksville yerleşkesi kırsalında F-16'lar tarafından düşürüldü.
11 Eylül saldırıları sonucu, uçakları kaçıran 19 saldırgan hariç, New York, Washington ve Pensilvanya'da toplam 2 bin 977 kişi hayatını kaybetti.

ABD tarihinin en ölümcül saldırıları olan 11 Eylül 2001 saldırılarının 25. yıldönümü, Cuma günü New York'ta düzenlenen bir törenle anıldı.
Tören, eski Dünya Ticaret Merkezi'nin bulunduğu alanda düzenlendi ve ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani'nin yanı sıra eski başkanlar Joe Biden, Barack Obama, George W. Bush ve Bill Clinton da törene katıldı.
Eski New York Belediye Başkanları Rudy Giuliani ve Michael Bloomberg de törene katıldı.
Tören, bir dakikalık saygı duruşuyla başladı, ardından kurbanların yakınları sırayla saldırılarda hayatını kaybedenlerin isimlerini yüksek sesle okudu.
Gelenek gereği, tören sırasında siyasi konuşma yapılmadı. Yaklaşık beş saat süren etkinlik boyunca aralıklarla müzik çalındı ve kurbanların isimleri okundu.
Bu yıl ilk kez, İkiz Kuleler'in yıkılmasının ardından zehirli toz bulutlarına maruz kalan ve daha sonra kanser ve diğer hastalıklardan hayatını kaybeden kişilerin anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı.
Giuliani ve Mamdani arasındaki kısa etkileşim ABD medyası tarafından da kaydedildi. Giuliani'nin daha önce Mamdani'den 11 Eylül anma törenlerinden uzak durmasını istemesine rağmen, ikili tören sırasında el sıkıştı ve birkaç kelime alışverişinde bulundu.
Bu arada Başkan Donald Trump, Arlington, Virginia'daki Pentagon'da düzenlenen ayrı bir anma törenine katıldı.



Başbakan ve Silahlı Kuvvetler Komutanı Sözcüsü Sabah en-Numan, yaptığı yazılı açıklamada, Suudi Arabistan'a yönelik saldırıların Meysan'da bir noktadan gerçekleştirildiğinin tespit edildiğini belirterek, Başbakan Zeydi'nin vilayetteki Operasyonlar Komutanı'nı görevden aldığını bildirdi.
Sözcü Numan, Zeydi'nin konuyla ilgili soruşturma talimatı da verdiğini ifade etti.
Suudi Arabistan'ın stratejik petrol hattı bombalandı: ABD'li ajanlar sahada

Hırvatistan Meclisinden yapılan yazılı açıklamada, Jandrokovic'in başkent Zagreb'de AB Komisyonu Adil ve Rekabetçi Geçişten Sorumlu Başkan Yardımcısı Teresa Ribera ile bir araya geldiği ifade edildi.
![]()
Jandrokovic, Bosna Hersek'in doğusundaki Srebrenitsa'da Temmuz 1995'te Boşnaklara karşı işlenen soykırımdan hüküm giyen savaş suçlusu Mladic'in cesedinin Sırbistan'da resmi törenle gömülmesinin kabul edilebilir olmadığını ve AB değerleriyle örtüşmediğini belirtti.
![]()
Sırbistan'ın tutumunu devam ettirmesi halinde ülkesinin atacağı adımlara ilişkin Jandrokovic, "Sırbistan'a AB üyelik sürecine verdiğimiz desteği geri çekebiliriz. Buna meclisteki birçok partiden destek gelecektir." ifadesini kullandı.
![]()
Ratko Mladic, 1942 yılında Bosna Hersek'in doğusundaki Kalinovik yakınlarındaki Bozanovici köyünde doğdu. Askeri eğitimini Belgrad'da aldı ve Yugoslav Halk Ordusunda (JNA) aktif görev yaptı.
Mayıs 1992'de Bosna Hersek'te yeni kurulan Sırp Cumhuriyeti Ordusu Genelkurmay Başkanlığına getirildi ve 1996'ya kadar bu görevde kaldı.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) tarafından ilk kez 24 Temmuz 1995'te hakkında iddianame hazırlanan Mladic, Bosna Hersek'teki savaşın ardından Sırbistan'a kaçarak yaklaşık 16 yıl saklandı.
Sırbistan makamlarının Mladic'i bulamadıkları yönündeki açıklamalarına karşın, onun yıllarca devlet kurumlarındaki bazı kişiler tarafından korunduğu iddiaları gündeme geldi.
Yerel bir televizyon programındaki görüntülerde, Mladic'in arandığı dönemde kalabalık ortamlarda insanlarla görüştüğü, eğlendiği ve fotoğraf çektirdiği görüldü.
Mladic, 26 Mayıs 2011'de Sırbistan'ın Zrenjanin kenti yakınlarındaki Lazarevo köyünde yakalandı ve 31 Mayıs 2011'de Lahey'e gönderildi.
Yargılanması 16 Mayıs 2012'de başlayan Mladic, hakkındaki suçlamaları reddetti.
Mladic, özellikle Temmuz 1995'te 8 bin 372 Boşnak sivilin katledildiği Srebrenitsa Soykırımı'nın baş sorumlusu ve azmettiricisi olarak kabul ediliyordu.
Hollanda'nın Lahey kentinde tutulduğu hapishanede son zamanlarda ciddi sağlık sorunları yaşayan Mladic, 27 Ağustos'ta öldü. Mladic'in cesedi 7 Eylül'de Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da çok sayıda Sırp yetkilinin katılımıyla resmi törenle gömülmüştü. Sırbistan'ın bir savaş suçlusu için resmi cenaze töreni düzenlemesi tepki çekmişti.

Putin, 18. BRICS Liderler Zirvesi'ne katılmak üzere bulunduğu Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de gazetecilere açıklamalarda bulundu.
Almanya'da Saksonya-Anhalt Eyalet Meclisi seçimini Almanya için Alternatif (AfD) partisinin kazanmasını değerlendiren Putin, "Bu, Batı'nın, daha doğrusu Batılı küreselcilerin siyaset, güvenlik ve ekonomi alanlarındaki sistemik hatalarının sonucudur. Bu, genel olarak Avrupa'da yaşanıyor." diye konuştu.
Rusya dahil herkesin hata yaptığına işaret eden Putin, ancak Batılı küreselcilerin Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından "kendilerini zirvede hissettiğini, her şeyin serbest olduğunu ve hiç hata yapmadıklarını düşündüğünü" söyledi.
![]()
Putin, Batı'nın Rusya'yı sürekli "sıkıştırmaya çalıştığını" dile getirerek "Bunu Rusya'yı ilk başta Kafkasya'da teröristler ve ayrılıkçılar aracılığıyla yapmaya çalıştılar. Şimdi de Ukrayna'daki Nazi yönetimi aracılığıyla yapmaya çalışıyorlar. Rusya'yı parçalamaya çalıştılar. Bu bir gerçek." ifadelerini kullandı.
Ukrayna'daki krizin Batı tarafından kışkırtıldığını vurgulayan Putin, Ukrayna'nın NATO'ya dahil edilmesinin hedeflendiğini aktararak "Bu, Ukrayna'da bugün yaşanan trajik olayların temel nedeni oldu. Batılı küreselciler bu konuda suçlu. Ancak onlar sürekli suçu bizim üzerimize atıyorlar." dedi.
Vladimir Putin, Avrupa'nın Rusya'dan doğal gazı satın almaktan vazgeçtiğini, şimdi ise farklı yerlerden çok pahalıya tedarik ettiğini belirtti.
Avrupa'daki seçkinlerin, vatandaşlarını sözde Rus tehdidiyle korkuttuklarını dile getiren Putin, şöyle devam etti:
"Herhangi bir tehdit yok ve hiçbir zaman olmadı. Avrupa ülkelerini tehdit etmiyoruz ve tehdit etmeyi düşünmüyoruz. Neden böyle bir şey yapalım ki? Avrupa ile çatışmak için hiçbir gerekçemiz yok. Bunu kimse düşünmüyor bile. Tüm meseleler, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuçları doğrultusunda çözüldü. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından yaşananlar ise Rusya'nın onayıyla yapıldı. Bu anlaşmalara aykırı olan her şey, çıkarlarımıza ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'na aykırıdır."
![]()
Putin, Ukrayna'da Avrupa askeri birliklerinin konuşlandırılması ihtimaline ilişkin ise "Şimdi onlar (Batılı seçkinler), Ukrayna topraklarına asker göndermeyi düşünüyor. Bu, Rusya ile savaş anlamına gelecek. Anladığım kadarıyla Avrupa ülkelerinin vatandaşları olup bitenin farkında. Bana kalsa Almanya'daki seçim sonuçlarının ve genel olarak Avrupa'daki siyasi süreçlerin temelinde bu var." şeklinde konuştu.

Yunanistan merkezli Kathimerini gazetesinde yer alan habere göre, Atina'daki üst düzey bazı kaynaklar, Türkiye'nin, yeni bir bölgesel savunma çerçevesini genişletme çabaları sürerken, Pakistan'ın Orta Doğu ve Basra Körfezi güvenlik işlerinde daha derin bir rol oynamasını kolaylaştırmaya çalıştığını iddia etti.
Haberde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın imzalanmasından kısa süre sonra Atina'ya ulaşan bilgilere göre Ankara'nın, İslamabad ve Doha arasında ayrı bir savunma işbirliği anlaşmasına aracılık ettiği dile getirildi.
![]()
Gerçekleşmesi halinde bu adımın, Katar'ın hemen olmasa da daha sonraki bir aşamada Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı içeren savunma ittifakına katılmaya hazır olduğunun sinyalini vereceği belirtildi. Kaynaklar, üçlü ilişkiyi düşmanca bir ittifak olarak gören İsrail'in de yaşananlar karşısında rahatsız olduğunu ifade etti.
Atina açısından bu gelişmelerin, Türkiye'nin mevcut koşullardan yararlanarak diplomatik etkisini güçlendirme çabasını yansıttığı belirtildi. Yunanistan'ın ise İsrail ve Fransa ile birlikte durumu yakından takip ettiği aktarılan haberde, Mekke İttifakı'nın genişlemesinin Atina için büyük riskler barındırdığı vurgulandı.
![]()
Yunan yetkililerin ayrıca, hem Türkiye hem de Suudi Arabistan'ın nüfuz sahibi olduğu Suriye'deki olası sonuçları da yakından takip ettiği ifade edilen haberde, Atina'nın, Doha ile yatırım ve ekonomik işbirliğine dayalı ayrı bir ilişki sürdürdüğü ancak Katar'ın Türkiye ile olan ilişkisinin daha derin ve güçlü olduğu aktarıldı.

SON DAKİKA HABERİ: ABD Jeolojik Araştırma Merkezinde (USGS) yer alan verilere göre, Asya ülkesi Endonezya'da şiddetli bir deprem meydana geldi.
yapılan açıklamada, 6,6 büyüklüğündeki depremin merkez üssünün Cava Adası'nın kuzeydoğusundaki Teluknaga bölgesi yakınları olduğu belirtildi.
Yaklaşık 358 kilometre derinlikte kaydedilen depremde henüz can veya mal kaybı bildirilmedi.

Irak Başbakanlık Basın Ofisi’nden yapılan yazılı açıklamaya göre Zeydi, Ezidi Davası İttifakı Heyeti, Parlamento Grubu Başkanı Murad İsmail ve beraberindekileri kabul etti.
Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge süreci başarıyla ilerlemeye devam ediyor. Suriye’de SDG’nin feshinin ardından, Irak’ta da Sincar örgütten boşaltılarak hükümetin kontrolüne geçiyor.
Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi, PKK’nın silahlarını devlete teslim etmeye başlayacağını, Sincar Dağı'nın da idari ve güvenlik kurumlarıyla birlikte tamamen federal hükümetin otoritesi altına gireceğini belirtti.
![]()
Irak Başbakanı, silahların devletin tekelinde bulunması ve güvenlik kararlarının tek merkezden alınmasının Sincar halkının güvenliği açısından temel bir esas olduğunu vurgulayarak, "Silahların yalnızca devlet tekelinde bulunması ve güvenlik kararının tekleştirilmesi, ilçe halkının korunması, istikrarın ve bölgenin geleceğinin güvence altına alınması adına temel bir esastır" ifadelerini kullandı.
Bu adımın kurumsal devlet yapısının güçlendirilmesi ve güvenlik mekanizmasındaki çok başlılığın sona erdirilmesi amacı taşıdığını belirten Zeydi, örgüt mensuplarının durumlarının yeniden düzenleneceğini kaydetti.
Zeydi, "Devlet; durumlarının yeniden düzenlenmesi ve şartları karşılayanların yasalara uygun olarak resmi Irak güvenlik kurumlarına entegre edilmesiyle haklarını ve fedakarlıklarını teminat altına alacaktır" dedi.
Silahların devlet kontrolünde toplanmasının ve güvenlik kararlarının tek elde birleştirilmesinin Sincar’ın istikrarı açısından önem taşıdığını belirten Zeydi, devlet dışında herhangi bir güvenlik veya askeri otoritenin varlığına izin vermeyeceklerini kaydetti.
Başbakan ayrıca Sincar’ın altyapı ve yeniden imar ihtiyaçlarının karşılanması, zarar görenlere tazminat ödenmesi ve yerlerinden edilenlerin bölgelerine dönüşlerinin sağlanması için talimat verdi.
Ayrıca yerel unsurların resmi kurumlara entegrasyon sürecini denetlemek amacıyla üst düzey bir komisyon kurulması kararlaştırıldı.

SON DAKİKA HABERİ: İran ve ABD arasındaki savaş karşılıklı saldırılarla devam ederken İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD'ye saldırıların hedefiyle ilgili dikkat çeken bir tepki gösterdi.
İran'da sivil ve enerji altyapılarını hedef almayı sürdüren ABD'ye mesaj yollayan Pezeşkiyan, "Savaş adamıysanız, orduyla savaşın. Altyapıyla, insanların ekmeğiyle, geçim kaynaklarıyla derdiniz ne?" ifadelerini kullandı.
![]()
Pezeşkiyan; İçişleri, Petrol, Enerji ile Sanayi, Maden ve Ticaret bakanlıklarından yetkililerin katıldığı Yakıt Komitesi toplantısında yaptığı açıklamada, elektrik üretiminde kullanılan yakıtın tasarrufu kapsamında devlete ait konferans salonları, yüzme havuzları ve binaların büyük bölümünün kapatılacağını söylemişti.
İran’da son dönemde yaşanan peş peşe elektrik kesintilerinin temel nedeninin, termik santrallere yeterli yakıt sağlanamaması olduğu belirtiliyor. Ülkenin elektrik üretiminin yüzde 86’dan fazlasını karşılayan termik santrallerde doğal gaz tedarikinin geçen yıllara göre azalması, buna karşılık sıvı yakıt stoklarının da ciddi biçimde gerilemesi elektrik üretimini olumsuz etkiliyor.
Soğuk hava nedeniyle konutlarda doğal gaz tüketiminin artmasının santrallere ayrılan gazı daha da azaltabileceği ve kış aylarında elektrik arzında daha ciddi sorunlar yaşanabileceği değerlendiriliyor.
Başkent Tahran'da gün aşırı 2 saat elektrik kesintisi uygulanırken, bir taraftan ABD savaşının enerji üretimi ve nakil hatlarına verdiği zarar, diğer taraftan enerji üretim ve dağıtım sisteminin geliştirilememesi ülkede enerji sorununun sürmesine neden oluyor.

Girne açıklarında yolcu gemisinin batmasının ardından görevden alınan Erhan Arıklı'nın yerine Faiz Sucuoğlu Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığına getirilirken, Ekonomi ve Enerji Bakanlığından alınan Olgun Amcaoğlu'nun yerine Hasan Taçoy atandı.
Her iki değişiklik kararının, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman tarafından imzalandığı öğrenildi.
KKTC kabinesindeki değişiklikler, Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Middle East Eye'ın hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberine göre, İngiltere'nin 8 Eylül'de açıkladığı, işgal altındaki Filistin topraklarını gasbeden İsrail yerleşimleriyle ticaret yasağı kararının kapsamı belli olmaya başladı.
Kaynaklar, İngiltere'nin, İsrail işgali altındaki Suriye toprakları olan Golan Tepeleri'ni gasbeden İsrail yerleşimleriyle ticareti de yasaklayacağını belirtirken Doğu Kudüs'teki yerleşimlerin de bu başlık altında yer alacağını kaydetti.
Kapsamı genişletme kararında, Filistin destekçisi kampanya gruplarının yaptığı çağrılar etkili oldu.
Aralarında İngiltere ve Fransa'nın da bulunduğu 12 ülke, 8 Eylül'de İsrail işgali altındaki Filistin topraklarını gasbeden İsrail yerleşimleriyle ticareti yasaklama kararı almıştı.
İngiltere, kararın 6 ile 9 ay içinde yürürlüğe gireceğini açıklamıştı.

Yunanistan merkezli To Vima gazetesinde kaleme aldığı makalede Türkiye'nin potansiyeline ve stratejik hamlelerine dikkat çeken Yunan gazeteci ve köşe yazarı Yannis Marinos, "Türkiye'nin sahip olduğu askeri, ekonomik ve jeopolitik veriler göz ardı edilemeyecek bir tablo ortaya koyuyor." dedi.
Ankara'nın bölgesel bir güç haline geldiğini anlatan Marinos, Türkiye'nin sahip olduğu kapasitenin bölgedeki hiçbir ülke tarafından yok sayılamayacağını belirterek, "Nominal Gayrisafi Yurt İçi Hasılası'nın bu yıl 1,6 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Bu seviye, Türkiye'yi Orta Doğu'daki en büyük ekonomi konumuna taşıyor." ifadelerini kullandı.
![]()
Ekonomideki ticaret hacmine ve ihracat verilerine de değinen Marinos, "2025 yılı itibarıyla toplam ticaret hacmi 635 milyar dolara ulaşan Türkiye'nin ihracatında en büyük payı yüzde 41,5 ile Avrupa Birliği ülkeleri alırken, Yakın ve Orta Doğu ülkeleri ise yüzde 17'lik bir paya sahip." diye konuştu.
Analizinde Türkiye'nin askeri kapasitesine geniş yer ayıran Marinos, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücüne vurgu yaparak, "Türkiye, NATO içinde ABD'den sonraki en büyük ikinci orduya sahip." değerlendirmesinde bulundu.
Türk savunma sanayisinin son yıllardaki hamlesine dikkat çeken Yunan yazar, "Geçen yıl 10 milyar dolarlık ihracat rakamına ulaşan sektör, son beş yıl içinde ihracatını üç katına çıkararak devasa bir büyüme kat etti." dedi.
Yazısında Türkiye'nin komşuları ve bölge ülkeleriyle yürüttüğü çok yönlü diplomasi trafiğini detaylandıran Marinos, Suriye'de yeni yönetimin Ankara için önemli bir müttefik olduğunu kaydetti.
![]()
Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinen Marinos, "Katar ile geleneksel müttefiklik sürerken, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile sağlanan yakınlaşmalar ekonomiye doğrudan yatırımlar olarak yansıyor." ifadelerini kullandı.
Enerji ve sınır güvenliği konularındaki stratejik adımları değerlendiren Marinos, şunları kaydetti:
"Irak ve Erbil yönetimi ile yapılan anlaşmalar, bölge petrolünün taşınmasında kritik bir geçiş güzergahı oluşturuyor. Dört asırdır değişmeyen 560 kilometrelik ortak sınıra sahip olunan İran ile ilişkiler ise bölgesel rekabete rağmen belirli bir denge ve güven iklimi sağlıyor."

Suudi Arabistan'ın önemli petrol ihracat güzergahlarından birinde bulunan petrol boru hattı sistemi, perşembe günü saldırıya uğradı.
ABD'li iki yetkililere dayandırılan bilgilere göre saldırıda, boru hattının yanında bulunan pompa istasyonları hedef alındı. Yetkililer, olay sonrası ABD tarafından istihbarat çalışması yürütüldüğünü aktardı.
Saldırının ardından bazı pompa istasyonlarında yangın çıktı. Cuma günü çekilen bir uydu görüntüsünde istasyonlardan birinde geniş çaplı yangın hasarı görüldü. Perşembe günü çekilen başka bir görüntüde ise farklı bir pompa istasyonundan yoğun siyah dumanların yükseldiği tespit edildi.
![]()
İlk değerlendirmelere göre boru hattının kendisinin zarar görüp görmediği henüz netlik kazanmadı. ABD'li yetkililerden biri, saldırıda boru hattı sisteminin Irak'tan gönderildiği değerlendirilen insansız hava araçlarıyla hedef alındığını söyledi.
Hasarın giderilmesinin ne kadar süreceği konusunda ise henüz bir açıklama yapılmadı.
Saldırının arkasında hangi grubun bulunduğu henüz kesinleşmedi.
İran'la bağlantılı Iraklı milis grupları geçmişte Suudi Arabistan'a yönelik insansız hava aracı saldırıları düzenlemişti. Foundation for Defense of Democracies (FDD) İran Programı Kıdemli Direktörü Behnam Ben Taleblu, CNN International'e, söz konusu grupların yeni saldırının arkasında olabileceğini değerlendirdi.
Taleblu, saldırıların İran'ın bölgedeki Amerikan güçlerine karşı Arap ülkelerinin tutumunu değiştirmeyi amaçlayan daha geniş stratejisinin parçası olabileceğini belirtti.
Saldırı, İran savaşı devam ederken Suudi Arabistan'ın petrol kaynakları ve bu kaynakları dünya piyasalarına ihraç etme kapasitesinin karşı karşıya olduğu riskleri yeniden gündeme getirdi.
Saldırıdan birkaç gün önce, İran yanlısı bir milis grubunun Yemen'deki stratejik bir Kızıldeniz liman kentini ele geçirmesi de bölgedeki enerji taşımacılığına yönelik tehditleri artırmıştı.
Ortadoğu'daki gelişmelerin etkisiyle petrol fiyatlarında bu hafta sert dalgalanmalar yaşanırken, fiyatlar varil başına 100 doların üzerine çıktı.
Suudi Arabistan hükümeti ve ülkenin devlet petrol şirketi Saudi Aramco, saldırıyla ilgili açıklama taleplerine yanıt vermedi. ABD Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray da konuya ilişkin açıklamada bulunmadı. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) ise olay hakkında yorum yapmadı.

İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), 2003 yılında gözaltına alınan ve 2011'de serbest bırakılan Hamas'ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın eski komutanı Farah Hamed'e yönelik suikasta ilişkin görüntüleri paylaştı.
İsrail, Gazze Şeridi'nde yürürlükteki ateşkese rağmen Filistinlilere yönelik saldırılarını sürdürüyor. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), daha önce tutuklanan ve sonrasında serbest bırakılan, Hamas'ın askeri kanadı İzzeddin El Kassam Tugayları'nda komutanlık yapmış olan 43 yaşındaki Farah Hamed'e geçtiğimiz Çarşamba günü suikast düzenledi. İsrail ordusu, bugün saldırıya ilişkin görüntüleri paylaştı.
Görüntülerde, Hamed'in Gazze şehrindeki Reşid Caddesi'nde motosikleti ile ilerlediği sırada insansız hava aracından (İHA) fırlatılan mühimmat ile vurulduğu anlar yer aldı.
İşgal altındaki Batı Şeria'da Kassam Tugayları'nın önde gelen isimlerinden biri olarak değerlendirilen Hamed, geçmişte İsrail askeri hedeflerine yönelik silahlı operasyonlara katılmıştı. İsrail işgal güçleri tarafından 2003 yılında gözaltına alınan Hamed, 7 kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı ve İsrail hapishanelerinde yaklaşık 8 yıl geçirdi. Hamed, 2011 yılının Ekim ayında, esir takası kapsamında serbest bırakıldı ve zorla Gazze Şeridi'ne gönderildi.
Hamed'in öldürülmesi, İsrail'in bölgede 10 Ekim 2025'te ilan edilen ateşkesi ihlal etmeyi sürdürdüğü bir dönemde geldi. Filistin Sağlık Bakanlığına göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana öldürülen Filistinlilerin sayısı bin 359'a, yaralananların sayısı ise 4 bin 571'e yükseldi. Toplam verilere göre, İsrail'in 7 Ekim 2023'te başlattığı saldırılar sonucunda hayatını kaybedenlerin sayısı 73 bin 670'e, yaralananların sayısı ise 174 bin 682'ye yükseldi.

Gazze, tarih boyunca görülen en büyük soykırımlardan biriyle karşı karşıya. Apartheid rejimi İsrail’in saldırıları, insani yardımlara yönelik ağır kısıtlamaları ve altyapının çökmesi sebebiyle Gazze genelinde derin bir gıda, temiz su ve sağlık krizi yaşanıyor. İsrail’in Gazze’de devam eden katliamlarından en fazla etkilenen alanlar arasında sağlık merkezleri ve hastaneler bulunuyor. Ekim 2023’ten beri Gazze’de sağlık tesislerine yönelik 1000’i aşkın saldırı kaydedildi. Mevcut koşullar, salgın hastalık risklerini de derinleştirirken, binlerce salgın vakası tespit edildi. Tıbbi lojistik kısıtlamaları, yakıt eksikliği ve süregelen bombardımanlar nedeniyle Gazze’deki sağlık sistemi işlevini büyük oranda kaybetti.
![]()
İsrail’in Gazzelileri göçe zorladığı bölgelerde çok yoğun nüfusun dar alanlarda yaşaması, su ve kanalizasyon hizmetlerinin yetersizliği, atık birikimi, kemirgen ve ektoparazit istilaları, sağlık hizmetlerine erişim kısıtları, sanitasyon ve hijyen açıkları ile kötüleşen çevresel koşullar, salgın risklerini ciddi boyutlara taşıdı. Çoğu çocuk on binlerce kişi suçiçeği ve diğer bulaşıcı hastalıklar sebebiyle zor süreçler yaşıyor. Ayrıca, Gazze’de binlerce kanser ve diyaliz hastası da tıbbi tahliye bekliyor. Sağlık imkanlarının yetersizliği ve medikal malzeme geçişine yönelik engellemeler sebebiyle bu hastalar acil olarak almaları gereken tedaviye ulaşamıyor.
![]()
Kış aylarının yaklaşmasıyla birlikte resmî kuruluşlar, yağışların başlamasının ardından sel sularının kanalizasyon atıklarını ve kirli suyu yoğun nüfuslu bölgelere taşıyarak hastalık riskini artırabileceği uyarısında bulunuyor.
Gazze’de farklı alanlarda sürdürdüğü insani yardım çalışmalarının yanında sağlık alanında da çalışmalar yürüten İHH, yeni bir projeyi hayata geçirdi. Vakıf, bağışçılarının destekleri vesilesiyle, işgalci İsrail’in saldırıları sebebiyle ağır hasar gören Şifa Hastanesi’nin Girişimsel Radyoloji Bölümünü kapsamlı bir onarımdan geçirdi. Onarım çalışmasının ardından bölümde hasta kabulüne başlandı. Acil cerrahi müdahale gereken vakalar dâhil aylık olarak 6 bin ile 8 bin arasında hasta ve yaralıya hizmet verilmesi bekleniyor.
![]()
İHH, Gazze’de farklı birçok alandaki insani yardım faaliyetlerine devam ediyor.
İHH aracılığıyla Gazze halkına destek olmak isteyen hayırseverler, tüm operatörlerden GAZZE yazıp 3072’ye SMS göndererek 50 TL, 4072’ye SMS göndererek ise 240 TL’lik destekte bulunabiliyor. Daha fazla bağış yapmak isteyenler ise İHH’nın internet sitesinden online bağış yolu ile ya da İHH’nın banka hesap numaralarına açıklama kısmına GAZZE yazarak istediği tutarda yardım edebiliyor.


Suriye Ulusal Kayıp Heyetinden yapılan açıklamada Şam kırsalındaki Katna bölgesinde, rejim güçlerinin askeri karargah olarak kullandığı bölgede bir kuyunun içinde naaş kalıntıları bulundu.
Çok sayıda insana ait olduğu değerlendirilen kalıntıların, kimliklerini belirlemek ve kayıpların akıbetini ortaya çıkarmak üzere belgelenerek muhafaza altına alındığı aktarıldı.
Suriye'de Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te devrilmesinin ardından başkent Şam, Halep,Humus ve Hama gibi birçok ilde sivillere ait çok sayıda toplu mezar ve naaş kalıntısı ortaya çıkarıldı.

SON DAKİKA HABERİ: İsrail'in, Türkiye'ye 55 kilometre mesafedeki Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kentinde yer alan Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü'ne, Türk askerlerinin konuşlanacağını iddia ederek düzenlediği saldırının yankıları sürerken, İsrail ordusu Suriye'ye karadan saldırılar düzenlemeye başladı.
Suriye devlet televizyonu el İhbariyye'deki habere göre İsrail ordusu, Dera'nın batı kırsalındaki Mariye beldesinde sivillerin evlerine ateş açtı.
Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Suriye'nin güneyinde işgalini sürdüren İsrail güçleri, Şam kırsalının batısındaki Beytcin köyünün çevresine çok sayıda topçu atışı gerçekleştirdi.
Söz konusu saldırılarla ilgili henüz ölü ve yaralı bilgisi bulunmuyor.

Yemen’de İran destekli Husilerin silahlı kanadının sözcüsü Yahya Saree, 3 Eylül’de uluslararası toplum tarafından tanınan Yemen hükümeti ve Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerine karşı başlatılan askeri operasyon sonucunda, Taiz ve Hudeyde bölgelerinde 5 bin 400 kilometrekarelik alandaki Suudi destekli kuvvetlerin bölgeden çıkarıldığını açıkladı.
Saree, bölgedeki deniz taşımacılığının Suudi Arabistan’a ait ticari gemiler hariç tüm taraflar için güvenli olduğunu söyledi.
Yemen’de İran destekli Husiler, uluslararası toplum tarafından tanınan Yemen hükümeti ve Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerine yönelik geniş kapsamlı saldırılarına ilişkin açıklama yaptı.
Husilerin silahlı kanadının sözcüsü Yahya Saree, Kızıldeniz kıyısındaki son saldırılar ve Mocha liman şehrinin ele geçirilmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Saree, ülkenin batısındaki Taiz ve Hudeyde bölgelerinde 5 bin 400 kilometrekarelik alanda bulunan Suudi destekli kuvvetlerin bölgeden çıkarıldığını savundu.
Saree, Suudi Arabistan destekli birliklerin bölgeden çıkarılmasına yönelik askeri harekatın 3 Eylül’de başlatıldığını açıkladı. Suudi Arabistan’ın sahadaki kuvvetlere yoğun hava desteği sağladığını belirten Saree, buna rağmen Riyad’ın operasyonun başarılı olmasını engelleyemediğini ifade etti.
![]()
Husi sözcü, saldırılarda Suudi destekli kuvvetlere ait 38 tugaydan oluşan 7 askeri tümenin hedef alındığını, yüzlerce kişinin öldürüldüğünü, yakalandığını veya yaralandığını açıkladı. Saree ayrıca, söz konusu kuvvetler tarafından tutulan Husi esirlerin de serbest bırakıldığını kaydetti.
Saree, son günlerdeki saldırılar sırasında Husilerin Suudi Arabistan’a ait savaş uçaklarını engellemeye yönelik 32 operasyon gerçekleştirdiğini ve bu kapsamda 9 hava aracını düşürdüğünü savundu.
Saree, daha önce yaptıkları açıklamalara da değinerek Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz’de uluslararası deniz taşımacılığının, Suudi Arabistan’a ait ticari gemiler hariç herkes için güvenli olduğunu vurguladı. Saree, "Halkımız üzerindeki abluka kaldırılana kadar kuşatmaya karşılık kuşatma ve gerilimi tırmandırmaya karşılık gerilimi tırmandırma esasıyla hareket etmeye devam edeceğiz" dedi.









İngiltere ile İsrail arasındaki ilişkiler, Londra hükümetinin işgal altındaki Batı Şeria’ya yönelik kapsamlı yaptırımları ve İsrail’in sert misilleme kararlarının ardından son yılların en ağır diplomatik krizine sürüklendi.
Dışişleri Bakanı Ed Miliband, 8 Eylül’de Avam Kamarası’nda yaptığı açıklamada İngiliz hükümetinin artık yalnızca İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında kurduğu yerleşimleri değil, Batı Şeria’daki işgalin tamamını hukuka aykırı kabul ettiğini duyurdu.
Bu açıklama, İngiltere’nin İsrail-Filistin politikasında önemli bir değişiklik anlamına geliyor. Önceki hükümetler yerleşimlerin uluslararası hukuka aykırı olduğunu söylerken işgalin bütünü hakkında aynı açıklıkta bir tutum ortaya koymamıştı.
“Filistinlilere karşı etnik temizlik yürütülüyor”
Miliband, Batı Şeria’daki Filistinli toplulukların evlerinin yıkılması, yollarının ve temel altyapılarının tahrip edilmesi, ailelerin zorla yerlerinden çıkarılması ve İsrailli yerleşimcilerin saldırılarının sistematik hale gelmesi üzerinde durdu.
İngiliz hükümetinin değerlendirmesini son derece açık ifadelerle ortaya koyan Miliband, Batı Şeria’nın bazı bölgelerinde Filistinlilere karşı “yerleşimci teröristler tarafından etnik temizlik” yürütüldüğünü söyledi.
Miliband, Netanyahu hükümetinin bu saldırılara çoğu zaman göz yumduğunu, bazı hükümet üyelerinin ise Filistinlilerin zorla yerlerinden edilmesini destekleyen açıklamalar yaptığını belirtti.
Dışişleri Bakanı, bu nitelemenin ağırlığının farkında olduğunu vurgulayarak, yaşanan ağır ihlaller karşısında gerçeği açıkça söylemenin adaletin ilk adımı olması gerektiğini ifade etti. İngiltere’nin yeni tutumu, Netanyahu hükümetine yönelik Londra’dan bugüne kadar yapılan en sert resmî suçlamalardan biri olarak değerlendiriliyor.
Gazze için “savaş suçu kanıtları” vurgusu
Miliband, Gazze’de yaşanan yıkım ve sivil ölümler konusunda da İsrail hükümetini sert biçimde eleştirdi. Filistin’de uluslararası toplumun gözleri önünde yaşananlardan “derin bir utanç” duyduğunu söyleyen İngiliz Bakan, Gazze’de savaş suçları işlendiğine ilişkin kanıtların bulunduğunu belirtti.
İngiliz hükümeti, Gazze’de yaşananların hukuken “soykırım” oluşturup oluşturmadığı konusunda uluslararası mahkemelerin kararını beklediğini kaydetti. Ancak Miliband, bu hukuki sürecin mevcut savaş suçu kanıtları karşısında hareketsiz kalmak için gerekçe oluşturamayacağını söyledi.
Miliband’ın Avam Kamarası’ndaki konuşmasında aktarılan doğrulanmış ifadeler arasında, Netanyahu hükümetinin Gazze’de yaptıklarının “dünyanın vicdanında bir leke” olduğu şeklindeki sözleri de yer aldı. Bununla birlikte İngiltere’nin açıkladığı somut yaptırım paketinin odağını, Batı Şeria’daki işgal, yerleşimlerin genişlemesi ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi oluşturdu.
Yerleşim mallarına kapsamlı ithalat yasağı
İngiliz hükümetinin açıkladığı pakete göre, işgal altındaki Filistin topraklarında kurulan İsrail yerleşimlerinde üretilen bütün malların İngiltere’ye ithal edilmesi yasaklanacak.
Yasak özellikle yerleşimlerden gelen hurma, narenciye, şarap, bitkisel ürünler ve diğer tarım ürünlerini kapsayacak. Yerleşim malları İsrail’in toplam ihracatı içinde sınırlı bir paya sahip olduğu için kararın doğrudan ekonomik etkisinin düşük kalması bekleniyor. Buna karşın karar, İsrail’in işgal ekonomisine yönelik önemli bir siyasi ve hukuki adım olarak görülüyor.
Miliband, İngiliz halkının süpermarketlerde işgal altındaki yerleşimlerden gelen ürünleri satın alarak işgali desteklemek istemediğini söyledi.
Finansman, inşaat, emlak ve reklama da yasak
Yaptırımlar yalnızca mal ticaretiyle sınırlı olmayacak. İngiliz şirketlerinin ve finans kuruluşlarının İsrail yerleşimlerine aşağıdaki alanlarda hizmet vermesi de engellenecek:
· Finansman ve yatırım
· İnşaat ve mühendislik
· Altyapı hizmetleri
· Gayrimenkul alım-satımı
· Yerleşimlerdeki konutların İngiltere’de pazarlanması ve reklamı
· İşgale maddi katkı sağlayan belirli ihracat ve silah ruhsatları
Yerleşimci şiddetini teşvik eden veya Filistinlilerin topraklarından çıkarılmasında rol oynayan bazı kişiler hakkında ayrıca mal varlığı dondurma ve seyahat yasağı uygulanacak.
Miliband, gerekli yasal düzenlemelerin yaklaşık altı ila dokuz ay içinde yürürlüğe girmesinin öngörüldüğünü açıkladı. İşgale “maddi katkı sağlayan” silahlar ve diğer ürünler için ihracat ruhsatlarının kapsamı da daraltılacak.
![]()
E1 projesi Filistin’i ikiye bölme tehdidi taşıyor
İngiltere, Fransa ve Kanada’yı harekete geçiren başlıca gelişmelerden biri, İsrail’in Doğu Kudüs yakınlarındaki E1 bölgesinde yerleşimleri genişletme girişimi oldu.
E1 projesinin uygulanması halinde Batı Şeria’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki coğrafi bağlantının büyük ölçüde kesilmesi, Doğu Kudüs’ün çevresindeki Filistin yerleşimlerinin birbirinden koparılması ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devletinin kurulmasının fiilen imkânsızlaştırılması bekleniyor.
Netanyahu hükümeti aynı gün Batı Şeria’da yaklaşık bin yeni yerleşim konutu için plan açıkladı. Uluslararası toplumun büyük bölümü, işgalci gücün kendi sivil nüfusunu işgal altındaki topraklara taşımasını yasaklayan Cenevre Sözleşmesi nedeniyle bu yerleşimleri hukuka aykırı kabul ediyor. İsrail yönetimi ise bu değerlendirmeyi reddediyor.
Fransa ve Kanada da harekete geçti
İngiltere’nin kararı Fransa ve Kanada ile eş güdümlü olarak açıklandı. İngiltere Başbakanı Andy Burnham, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Kanada Başbakanı Mark Carney ortak açıklamalarında, yerleşimlerin genişlemesi ile yerleşimci şiddetinin iki devletli çözüm açısından “doğrudan ve acil bir tehdit” oluşturduğunu belirtti.
Üç lider, “çok geç olmadan” harekete geçme kararı aldıklarını ve konuyu eylül ayındaki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na taşıyacaklarını duyurdu.
Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Polonya, Portekiz ve İsveç daha ileri önlemleri destekleyeceklerini açıkladı. Hollanda, İrlanda, Belçika, İspanya ve Norveç ise yerleşim mallarına karşı daha önce yasak getiren veya yasak hazırlığında bulunan ülkeler arasında yer alıyor.
İsrail, Doğu Kudüs’teki İngiliz Başkonsolosluğu’nu kapatıyor
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Londra’nın kararına karşı hazırlanan misilleme paketinin Başbakan Benjamin Netanyahu ile koordine edildiğini açıkladı.
Paketin en ağır maddesini, işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah bölgesinde bulunan İngiliz Başkonsolosluğu’nun kapatılması oluşturuyor.
Başkonsolosluk İngiltere’nin Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerle diplomatik ilişkilerini yürütüyor. İngiltere’nin İsrail nezdindeki büyükelçiliği ise Tel Aviv’de bulunuyor. Dolayısıyla kapatma kararı, İngiltere’nin İsrail Büyükelçiliği’ni değil, Filistin topraklarıyla ilgilenen diplomatik temsilciliğini hedef alıyor.
İsrail, 1967’den beri işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’ün kendi “bölünmez başkenti” olduğunu ileri sürerken bu ilhak uluslararası toplum tarafından tanınmıyor.
İngiliz görevliler Gazze merkezinden çıkarılacak
İsrail yönetimi, İngiltere’nin ABD öncülüğünde İsrail’de faaliyet gösteren ve Gazze’deki ateşkes ile insani yardım çalışmalarını koordine eden merkezdeki görevinin sona erdirileceğini de açıkladı.
Merkezde görev yapan İngiliz askerî planlama personeli ve yetkililerin çalışmasına son verilecek. İngiltere’nin Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi güvenlik güçlerine verdiği eğitim programları da durdurulacak.
Bu kararların doğrudan Filistinlilere yönelik güvenlik ve insani yardım mekanizmalarını zayıflatabileceği, dolayısıyla İsrail’in İngiltere’ye karşı aldığı misillemenin bedelinin kısmen Filistin halkına çıkarılabileceği değerlendiriliyor. İsrail Dışişleri Bakanı Saar, kararların İngiltere’nin yerleşimlere yönelik yaptırımlarına karşı alındığını doğruladı.
Corbyn ve Abbott’ın da aralarında bulunduğu siyasetçilere yasak
İsrail ayrıca milletvekilleri ve siyasi aktivistlerden oluşan 12 İngiliz vatandaşına giriş yasağı getirdi.
Açıklanan isimler arasında eski İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, bağımsız milletvekili Zarah Sultana, İşçi Partili milletvekilleri Diane Abbott, Naz Shah, John McDonnell ve Richard Burgon ile Yeşiller Partisi milletvekilleri Hannah Spencer, Carla Denyer, Siân Berry ve Ellie Chowns bulunuyor.
İsrail yönetimi bu kişileri “antisemitik ve İsrail karşıtı faaliyetlerde bulunmakla” suçladı. Ancak listede yer alan siyasetçilerin önemli bir bölümü, İsrail devletine veya Yahudilere yönelik düşmanlık nedeniyle değil, Gazze’deki saldırıları, işgali ve Filistinlilere yönelik hak ihlallerini eleştiren tutumlarıyla tanınıyor.
İsrail’in hükümet politikalarına yönelik eleştirileri antisemitizmle özdeşleştiren yaklaşımı, insan hakları örgütleri ve ifade özgürlüğü savunucuları tarafından uzun süredir eleştiriliyor.
Ben-Gvir’den Falkland çıkışı
İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı ve işgal altındaki Batı Şeria’da yaşayan bir yerleşimci olan Itamar Ben-Gvir, krizi Falkland/Malvinas Adaları anlaşmazlığına taşıdı.
Ben-Gvir, Netanyahu hükümetine Arjantin’in adalar üzerindeki egemenlik iddiasını tanıma ve İngiltere’ye yaptırım uygulama çağrısı yaptı. İngiltere’nin adalardaki varlığını “işgal” olarak niteleyen Ben-Gvir’in, aynı zamanda Batı Şeria’nın İsrail’e ilhakını savunması dikkat çekti.
Ben-Gvir’in açıklaması şu aşamada İsrail hükümetinin resmî Falkland politikası haline gelmiş değil. Dolayısıyla bunu alınmış bir devlet kararı değil, Netanyahu’ya yapılmış siyasi bir çağrı olarak değerlendirmek gerekiyor.
İngiliz Dışişleri Bakan Yardımcısı Kirsty McNeill ise Avam Kamarası’nda, Londra’nın Falkland Adaları üzerindeki egemenliği ve ada halkının kendi geleceğini belirleme hakkı konusundaki tutumunun değişmediğini söyledi.
ABD yaptırımlara katılmayacak
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, İngiltere’nin yerleşim mallarına yönelik kararını “Yahudi halkına karşı ayrımcılık” olarak niteledi ve Londra’nın ABD’den karşılık görebileceğini öne sürdü.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise daha ölçülü bir açıklama yaparak Washington’ın İngiltere, Fransa ve Kanada’nın ithalat yasağına katılmayacağını bildirdi. Rubio, Batı Şeria’yı istikrarsızlaştırabilecek adımlardan kaçınılmasını istedi ancak İngiltere’ye karşı yaptırım uygulanıp uygulanmayacağı konusunda açıklama yapmadı.
Londra-Tel Aviv ilişkilerinde dip nokta
İngiltere’nin 2025’te Filistin devletini tanıması, şiddet yanlısı yerleşimciler ile bazı yasa dışı karakollara yaptırım uygulaması ve İsrail’in Gazze saldırılarını giderek daha sert biçimde eleştirmesi, iki ülke arasındaki ilişkileri zaten ciddi ölçüde germişti.
Son yaptırım ve misilleme kararlarıyla kriz yeni bir aşamaya taşındı. İsrail’in tepkisi yalnızca ticari veya siyasi karşılıklarla sınırlı kalmadı; Filistinlilerle çalışan İngiliz diplomatik temsilciliğinin, Gazze koordinasyonundaki İngiliz görevlilerin ve Filistin güvenlik güçlerine verilen eğitimin doğrudan hedef alınması dikkat çekti.
İngiltere’nin yeni politikasının pratik etkisi, yaptırımların kapsamının nasıl belirleneceğine ve denetim mekanizmasının ne kadar etkili işletileceğine bağlı olacak. Ancak Londra’nın ilk kez işgalin tamamını hukuka aykırı ilan etmesi ve İngiliz şirketlerinin yerleşim ekonomisine katkısını engellemeye yönelmesi, Netanyahu hükümetinin cezasızlık alanının Batılı müttefikleri arasında da daralmaya başladığını gösteriyor.

[article id="12614" color="bg-dark"][/article]

Granada’daki üç mağarada bulunan yaklaşık 1.000 kemiğin incelenmesi, Neolitik dönemde yamyamlığın sık görüldüğünü, toplu şiddet, olası ritüeller ve kap haline getirilmiş kafatasları bulunduğunu ortaya koyuyor.
Malalmuerzo, Carigüela ve Majólicas'ta bulunan yaklaşık 1.000 insan kalıntısının incelenmesi, bu toplulukların ilk kez tarihlendirilmesini sağladı ve kannibalizm uygulamalarının farklı dönemlerde ve toplumsal bağlamlarda gerçekleştiğini ortaya çıkardı.
En çarpıcı örneklerden biri, araştırmacıların mağaranın MÖ 5000 civarında toplu bir şiddet olayına, ardından da kannibalizm uygulamalarına sahne olmuş olabileceğini öne sürdüğü Malalmuerzo mağarası.
Bu alanların tarihöncesi kannibalizmin incelenmesi için birer referans noktası haline gelmesinden yarım yüzyıldan fazla bir süre sonra, uluslararası bir ekip kalıntıları yeniden ele alarak radyokarbon tarihlemesi ve yeni tafonomik analiz teknikleri uyguladı.
![]()
Sonuçlar, İber Yarımadası'ndaki Neolitik kannibalizmin tekil bir olgu olmadığını, aksine Avrupa'nın diğer bölgelerinde belgelenen kanıtlarla uyumlu biçimde, farklı dönemlerde ve birbirinden farklı toplumsal koşullar altında tekrarlanan bir pratik olduğunu gösteriyor.
Ekip, kasıtlı müdahale izleri aramak için üç mağaradan gelen yaklaşık 1.000 insan kalıntısını inceledi. Araştırmacılar mikroskop altında kesik izlerini, kırıkları ve diş izlerini analiz etti; istatistiksel analizleri, makine öğrenimini ve doğrudan radyokarbon tarihlemesini birleştirerek kemiklerin ne zaman ve nasıl değiştirildiğini belirlemeye çalıştı.
Her üç alanda da kesik izleri, pişirme ve ısırık izleri gibi kannibalizme ilişkin bulgular görülse de, her biri farklı bir hikâye anlatıyor. Malalmuerzo şiddete işaret ederken, Carigüela bu uygulamaların tekrarlandığını ve kafataslarına yönelik sıra dışı bir muameleyi ortaya koyuyor; Majólicas ise muhtemel ritüel uygulamalara işaret ediyor.
![]()
Onlarca yıl boyunca tarihöncesi kannibalizm, tek tip bir olgu olarak yorumlandı. Ancak yeni çalışma, görünüşte benzer uygulamaların farklı toplumsal gerçekliklere karşılık gelebileceğini ve anlamlarının kronoloji, arkeolojik bağlam ve kemiklerde korunan kanıtlar birlikte ele alınarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Bunu, Mérida Arkeoloji Enstitüsü'nde Ramón y Cajal araştırmacısı olan ve çalışmanın yazarlarından biri olarak yer alan Antonio Rodríguez-Hidalgo şöyle açıklıyor.
Malalmuerzo mağarası, araştırmanın en çarpıcı bulgularından birini sunuyor. Kalıntılar, farklı yaş gruplarından bireylerin yer aldığı ve bedenlerinin daha sonra tüketildiği, MÖ 5000 civarında gerçekleşmiş olası bir toplu şiddet olayına işaret ediyor.
Carigüela'da yapılan yeni tarihlendirme, Neolitik boyunca birden çok kannibalizm olayı yaşandığını gösteriyor. En dikkat çekici bulgular arasında, kap olarak kullanılmak üzere değiştirilmiş iki kafatası öne çıkıyor.
![]()
En geç döneme ait olay, yaklaşık MÖ 3800'e tarihlenen Majólicas alanında belgeleniyor ve şiddet içeren bir bağlamla ilişkili görünmüyor. Bazı kemiklerin muhtemelen zencefre (cinnabar) ile kırmızıya boyanmış olması, ritüel nitelikli uygulamalara işaret ediyor.
Granada'daki üç alan, Avrupa'da gözlemlenen daha geniş bir örüntüye uyuyor. Neolitik dönemdeki kannibalizm sürekli bir uygulama değil, belirli dönem ve bölgelerde yoğunlaşan bir olgu olarak görülüyor.
İnsan eti yeme uygulamaları özellikle üç zaman diliminde yoğunlaşıyor: MÖ 6. binyılın sonları, 5. binyılın ortaları ve 3. binyılın sonları; sonuncusu artık Tunç Çağı'na denk geliyor.
Araştırmacılar, tüm bu olayları açıklayabilecek ortak bir neden belirleyememiş olsa da, bunların toplumsal örgütlenmedeki değişimlerle, farklı gruplar arasındaki ilişkilerle ve ölüm ve şiddeti anlama biçimiyle bağlantılı olabileceğini düşünüyor.
![]()
Araştırma, tarihsel arkeolojik koleksiyonların bilimsel değerini de vurguluyor ve yeni tekniklerin, onlarca yıl önce kazılmış malzemeler hakkında daha önce elde edilmemiş bilgiler sunabileceğini gösteriyor.
Yazarlar arasında, o dönemde Granada Üniversitesi Adli Arkeoloji Laboratuvarı'nın direktörü olan Miguel C. Botella da yer alıyor; onun çalışması bu kalıntıların incelenmesinde kilit rol oynadı.
"Çalışmaları, Malalmuerzo, Carigüela ve Majólicas'ı Avrupa'nın geç tarihöncesi dönemindeki kannibalizmin araştırılması açısından başvuru niteliğinde alanlar haline getirmeye katkıda bulundu" diye sözlerini tamamlıyor Francesc Marginedas.
(euronews)

Britanya'ya dönen Prens Harry ve eşi Meghan Markle'a Kral Charles adına gönderilen resmi mektupta sade vatandaş gibi işlem görecekleri bildirildi.
The post Prens Harry'ye sade vatandaş muamelesi appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .Singapur Başbakanı Lawrence Wong'un yıllık maaşına 1,1 milyon dolar (53,2 milyon lira) zam yapıldı.
The post Singapur başbakanına 1,1 milyon dolar zam appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .Japonya Adalet Bakanlığı şartlı tahliye edilen cinsel suçlular için GPS aracılığıyla izleme denemesi başlatılacağını duyurdu.
The post Cinsel suçlular için GPS takibi appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .Fransa'nın Cagnes-sur-Mer kentindeki Renoir Müzesi soyuldu. Çalınan eserlerin 9 milyon avro (yaklaşık 506,5 milyon lira) olduğu tahmin ediliyor.
The post Fransa'daki Renoir Müzesi'nde 9 milyon avroluk soygun appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .İngiltere’de yeni hükümetin İsrail politikasını şekillendirme girişimleri kapsamında, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde üretilen malların ülkeye girişine yönelik ticaret yasağı uygulanacağı belirtildi.
Emeklilik Bakanı Pat McFadden, İngiltere merkezli radyo kanalı Times Radio’ya yaptığı açıklamada, ticaret yasağının nasıl uygulanacağına ilişkin ayrıntı vermedi. McFadden, “Dışişleri Bakanı bugün Parlamento’ya açıklama yapacak” dedi.
İngiliz hükümetinin kararında, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerini genişletmesinin etkili olduğu belirtildi. McFadden, “Bu tehlikenin daha acil hale gelmesinin nedeni, son haftalarda ve aylarda yerleşim faaliyetlerinin genişlemesidir” ifadelerini kullandı.
Dışişleri Bakanı Miliband, geçen hafta yaptığı açıklamada, İsrail’in Batı Şeria’daki E1 yerleşim projesinin, Filistinlilerin gelecekte kuracakları devlet için talep ettiği toprakları böleceğini ve iki devletli çözümü riske atacağını belirtmişti.
İngiltere Başbakanı Andy Burnham da dün ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde “iki devletli çözümün önemini” vurguladı. İngiliz hükümetinin yeni ticaret kısıtlamasının, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerine karşı atılan adımlardan biri olması bekleniyor.
Birleşmiş Milletler (BM) kurumları ve İngiltere dahil çok sayıda ülke, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini uluslararası hukuk kapsamında yasa dışı kabul ediyor ve bölgeyi İsrail’in askeri işgali altındaki Filistin toprağı olarak değerlendiriyor.
İsrail ise Batı Şeria’nın işgal altında değil, statüsü tartışmalı bir bölge olduğunu savunuyor ve Yahudilerin söz konusu topraklar üzerinde tarihsel hakka sahip olduğunu ileri sürüyor.
İsrail Başbakanlık Ofisi ve İsrail Dışişleri Bakanlığı, İngiltere’nin ticaret yasağı kararına ilişkin henüz açıklama yapmadı. (ANKA)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rus medyasına verdiği bir röportajda, Avrupa ülkelerini, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ukrayna savaşına ilişkin girişimlerini sabote etmeye çalışmakla suçladı. Lavrov, Avrupa ülkelerinin, Trump’ın geçen yıl Alaska’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştüğü önerilere geri dönmesini engellemeye çalıştığını ileri sürde. Lavrov ayrıca, iki lider arasında bu yıl 4 Temmuz’da yapılan telefon görüşmesine işaret etti. Lavrov, “Avrupa, Amerikalıların birdenbire Alaska’daki görüşmelerde gündeme gelen ilk önerilerine dönmesinden ölümüne korktu” dedi ve Avrupalı liderlerin bu nedenle Trump’ı Ukrayna’ya ilişkin girişimlerinden vazgeçirmeye çalıştığını savundu.
Lavrov, “Batı diplomasisi makul, dengeli ve uzlaşmaya dayalı girişimlerde bulunan ülkeleri engellemekten ibaretse, öyle olsun” ifadesini kullandı. Rusya’nın hedeflerine müzakere masasında ulaşmayı tercih ettiğini söyleyen Lavrov, bunun mümkün olmaması halinde hedeflerin “savaş alanında” gerçekleştirileceğini kaydetti.
Lavrov’un açıklamaları, Beyaz Saray yönetiminin Ukrayna savaşına ilişkin diplomatik süreci yeniden canlandırma girişimlerinin başladığı bir dönemde geldi. ABD Başkanı Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ile damadı Jared Kushner, haftasonu Moskova’da Putin ile üç saatten uzun süren bir görüşme gerçekleştirdi. İki temsilci Moskova’nın ardından Kiev’e geçti.
Beyaz Saray, görüşmelerde savaşın sona erdirilmesine yönelik “sonraki adımlar için somut planların” ele alındığını açıkladı. Kremlin danışmanı Yuri Uşakov ise görüşmenin “son derece açık sözlü” geçtiğini ve ABD’li temsilcilerin olası bir anlaşmaya ilişkin çeşitli fikirler sunduğunu belirtti. Lavrov ise Kiev ve Batılı ülkelerin diplomasiye ilişkin açıklamalarının büyük bölümünün çatışmalara yeni bir ara verilmesini sağlayarak Ukrayna’ya yeniden silahlanması ve güçlerini toparlaması için zaman kazandırmayı amaçladığını öne sürdü.
Mevcut durumda yapıcı barış görüşmelerinin bulunmadığını savunan Lavrov, “Diplomatik cephede hiçbir şey olmuyor” dedi. Lavrov, gelişmelerin “gerçek cephede” yaşandığını ve Rus güçlerinin burada ilerlediğini ifade etti.
Lavrov, Ukrayna’nın Rusya’daki sivil altyapıya yönelik saldırılarına karşı Moskova’nın misilleme tehdidini hayata geçireceğini de söyledi. Rusya’nın daha önce bu tür saldırılara Ukrayna açısından “çok daha ağır” bir karşılık verileceği uyarısında bulunduğunu hatırlatan Lavrov, “Şimdi olan da bu” ifadelerini kullandı.
İngiltere’nin Ukrayna’ya savaşın sonuna kadar destek verme taahhüdünü de eleştiren Lavrov, “İngiltere adına üzülüyorum” diyerek, söz konusu sonun “mutlu olmayacağını” söyledi. Avrupa ülkelerinin Rusya ile gelecekte yaşanabilecek olası bir çatışmaya yönelik hazırlıklarına da değinen Lavrov, Putin’in Rusya’nın Avrupa’ya saldırma niyetinin bulunmadığı yönündeki açıklamasını yineledi. Lavrov, Avrupa ülkelerinin Rusya’ya saldırması halinde ise bunun “temelden farklı bir savaş” olacağını ve “çok kısa” süreceğini ileri sürdü.
Yemenli Husilerin Suudi Arabistan’ın güneyindeki kentlere düzenlediği operasyonlarda hedef alınan bazı enerji tesislerinde faaliyetler durduruldu.
Suudi Arabistan Enerji Bakanlığı, düzenlenen misillemeler nedeniyle bazı enerji tesislerinde yangın çıktığını bildirdi. İtfaiye ve diğer acil müdahale ekiplerinin yangınları kontrol altına almak ve hasarı tespit etmek üzere bölgelere sevk edildiği belirtildi.
Yemen’de Husilere karşı oluşturulmuş Suudi Arabistan öncülüğündeki askeri koalisyon daha önce yaptığı açıklamada, ülkenin güneyindeki Abha, Hamis Muşayt, Cizan ve Necran kentlerine yönelik Husi misillemelerinde en az 73 kişinin yaralandığını duyurdu.
Koalisyon Sözcüsü Albay Turki el-Maliki, yaşananları “tehlikeli” bir tırmanış olarak nitelendirerek karşılık verileceği tehdidinde bulundu. Maliki, “Koalisyon, bu terörist milisleri caydırmak ve düşmanca yaklaşımına kararlılıkla karşı koymak için gerekli tüm operasyonel önlemleri alacaktır” dedi.
Yemen’in kuzeyinin büyük bölümünü ve ülkenin en kalabalık bölgelerini kontrol eden Husiler, temmuz ayında Suudi Arabistan’a karşı deniz ablukası ilan etmelerinin ardından ülkeye yönelik opreasyonlarını artırmış, Kızıldeniz’de Suudi gemilerini de hedef almaya başlamıştı.
Misillemelerden etkilenen enerji tesislerinin hangileri olduğu resmi açıklamada belirtilmedi. ABD merkezli Financial Times ise Suudi Arabistan’ın devlet kontrolündeki petrol şirketi Saudi Aramco’nun Cizan’daki petrol tesislerinin dün vurulduğunu bildirdi. Bölgede Aramco’nun günlük 400 bin varil işleme kapasitesine sahip Cizan rafinerisi bulunuyor.
Avrupa Parlamentosu (AP) Milletvekili Barry Andrews, bazı Avrupa ülkelerinin yasa dışı İsrail yerleşimlerinden gelen ürünleri yasaklama kararını memnuniyetle karşıladığını belirterek, AB'nin İsrail üzerindeki asıl etkili aracının ise AB-İsrail Ortaklık Anlaşması olduğunu ve anlaşmanın askıya alınmasına odaklanılması gerektiğini bildirdi.
AP'nin Filistin ile İlişkiler Delegasyonu Başkan Yardımcısı İrlandalı vekil Andrews, AA muhabiriyle paylaştığı yazılı açıklamada, "Bazı ülkelerin yasa dışı İsrail yerleşimlerinden gelen ürünleri yasaklama konusunda İrlanda ve İspanya örneğini izleyeceklerini bugün açıklamaları, gecikmiş ancak son derece memnuniyet verici bir adımdır." ifadesini kullandı.
Andrews, "Almanya ve İtalya gibi ülkeler artık Orta Doğu'da uluslararası hukuku görmezden gelme konusunda açıkça yalnız kalmış durumda." değerlendirmesinde bulundu.
Andrews, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'i de eleştirerek, "AB Komisyonu Başkanı von der Leyen'in bir kez daha son derece yetersiz bir liderlik sergilemiş olması ayrıca üzücü." ifadesini kullandı.
Açıklamasında İrlanda hükümetine hitap eden Andrews, "İrlanda hükümetini takdir ediyorum ve şimdi onları bir adım daha atarak, İspanya'nın yaptığı gibi yasa dışı İsrail yerleşimlerinden sunulan hizmetlerin reklamını da yasaklamaya teşvik ediyorum." çağrısında bulundu.
AB'nin İsrail'e karşı kullanabileceği araçlara değinen Andrews, "Bildiğimiz üzere, İsrail'in soykırım politikaları karşısında Avrupa'nın asıl etkili aracı AB-İsrail Ortaklık Anlaşması'dır." ifadesini kullandı.
Andrews, "Filistin haritadan tamamen silinmeden önce bu anlaşmanın askıya alınması bizim odağımız olmalıdır." ifadesini de kullandı.
Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya, İsveç ve İngiltere dışişleri bakanları, yaptıkları ortak yazılı açıklamayla işgal altındaki Filistin topraklarıyla ticareti yasaklayacaklarını duyurmuştu.

Devrim Muhafızları Donanması tarafından yayımlanan yazılı açıklamada, bugün şafak vaktinde gerçekleştirilen "karmaşık bir operasyon" sonucunda ABD'ye ait gelişmiş bir su altı deniz aracının Hürmüz Boğazı girişinde tespit edilerek ele geçirildiği belirtildi.
Açıklamada, aracın ABD filosuna 2025 yılında teslim edilen, ileri denizaltı teknolojileriyle donatılmış "en modern akıllı ve insansız denizaltılardan biri" olduğu öne sürüldü.
Devrim Muhafızları Ordusu, denizaltının ele geçirildiğini gösteren görüntülerin ilerleyen saatlerde yayımlanacağını kaydetti.

İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband, İsrail'in Gazze'deki eylemlerine yönelik hazırlanan inceleme raporlarına ilişkin, "Bu raporların sonuçları, savaş suçlarının işlenmiş olabileceğine ilişkin giderek güçlenen kanıtlara işaret etmektedir." ifadelerini kullandı.
Miliband, İngiltere Parlamentosu'nda İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıyla ticarete ilişkin yaptırım kararını açıklamasının ardından milletvekillerinin konuya ilişkin sorularını yanıtladı.
Geçen aylarda Londra'da yapılan bir emlak fuarında işgal edilen topraklarda inşa edilen mülklerin tanıtımının yapıldığını hatırlatan Miliband, "Bu bir daha yaşanmayacak. Yasa dışı yerleşim yerlerinin İngiltere'deki tanıtımı yasaklanacak." dedi.
"Yaptırımlar İsrail'i değil yasa dışı yerleşim yerleri ve bunların genişletilmesini hedef alacak." diyen Miliband, İsrail'le ticaretin devam edeceğini kaydetti.
Bu nedenle boykot kampanyalarına karşı çıktığını vurgulayan Miliband, işgal altındaki topraklarla ticareti hedef alan yasanın 6 ila 9 ay içinde yürürlüğe gireceğini ve daha fazla adımın bu yasayı takip edeceğini ifade etti.
Miliband, İsrail'in Doğu Kudüs'ü tamamen izole etme ve Batı Şeria'nın kuzey ve güneyini bölme amacı taşıyan E1 yasa dışı yerleşim projesini durdurmak için de hızlı adımlar atılması gerektiğinin altını çizdi.
İngiltere'nin daha önce Gazze'de kullanılabileceği gerekçesiyle İsrail'e yönelik 30 silah satış lisansını askıya aldığını hatırlatan Miliband, Filistin topraklarının işgalinde kullanılan tüm silah ve ekipmanların ihracat lisansı başvurularını reddedeceklerini duyurdu.
Miliband, bu yasakların işgal sürdükçe yürürlükte kalacağının altını çizerek Gazze'deki duruma dikkati çekti.
İnsani yardımların bölgeye girişinin rutin olarak engellendiğini kaydeden Miliband, "Uluslararası insancıl hukukun ciddi ve kasti ihlali, kanıtlandığı halde bir savaş suçudur." diye konuştu.
İsrail ordusunun Gazze'deki eylemlerinin incelendiğini aktaran Miliband, "Birçok kurum ve Birleşmiş Milletler bu eylemleri derinlemesine inceledi. Bu raporların sonuçları, savaş suçlarının işlenmiş olabileceğine ilişkin giderek güçlenen kanıtlara işaret etmektedir." ifadelerini kullandı.
Gazze'de ateşkesten bu yana 1200 Filistinlinin öldürüldüğünün altını çizen Miliband, "Gazze halkı tamamen önlenebilir bir felaketle karşı karşıya. Ne yazık ki bu, İsrail hükümetinin kararlarıyla bu hale geldi." dedi.
İngiltere'nin Gazze halkının ihtiyaçlarının karşılanması için üzerine düşeni yapacağını belirten Miliband, "İsrail yolunu değiştirmezse bölgedeki durumun daha da korkunç hale geleceği bir gerçek." değerlendirmesini yaptı.
Miliband, İsrail'den Gazze ve Batı Şeria konusunda yeni bir yaklaşım beklediklerini sözlerine ekledi.
Miliband, yasanın 6 ila 9 ay içinde yürürlüğe girmesinin dini ürünlere uygulanan istisnanın kaldırılmasıyla ilgili olduğunu, Yahudi toplumuyla bu konunun ele alınacağını anlattı.
İsrail'in kendi güvenliğini tehlikeye attığına işaret eden Miliband, çok sayıda İngiliz siyasetçinin, gittiği yolu değiştirmesi için İsrail'e yalvardığını ancak gelinen noktada bugünkü kararların alınmak zorunda olduğunu söyledi.
Miliband, İsrail'le yapılan istihbarat ve güvenlik işbirliğinin Gazze'deki saldırılara destek verdiği yönündeki soruya verdiği yanıtta ise "İngiltere'nin hiçbir şekilde işgalde, Gazze'deki ve Batı Şeria'daki eylemlerde parmağı yok." dedi.
İsrail'in Filistin topraklarındaki işgaline karşı atılacak diğer adımlara ilişkin soruya da yanıt veren Miliband, "Bu sadece başlangıç." dedi.
İngiltere, Fransa, İspanya ve Kanada dahil 12 ülke, işgal altındaki Filistin topraklarıyla ticareti yasaklayacaklarını bugün duyurmuştu.

Konuya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada von der Leyen, 3,2 milyar avroluk bir sonraki ödemenin Ukrayna'nın Rusya saldırılarına karşı hava sahasını daha iyi korumasını sağlayacağını ifade etti.
Von der Leyen, bu ödemenin hava savunması da dahil olmak üzere Ukrayna Destek Kredisi kapsamında halihazırda sağlanan 8,4 milyar avroya ek olarak yapılacağını kaydetti.
AB Komisyonu Başkanı, üye ülkelerin Ukrayna'nın Patriot hava savunma sistemleri için kritik ürünler satın almasına yönelik muafiyet konusunda anlaşmaya vardığını duyurdu.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, söz konusu anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını belirtti.
NATO müttefiklerinin son 1 yıl içinde Ukrayna için PURL (Ukrayna'nın Öncelikli İhtiyaçlar Listesi) ve ABD Yabancı Askeri Satışlar programlarına 10 milyar doların üzerinde kaynak tahsis ettiğini anımsatan Rutte, "NATO ve AB, Ukrayna'yı desteklemek için el ele çalışmaya devam edecek. Bu, Avrupa'nın sorumluluk üstlendiğini bir kez daha gösteriyor." ifadelerini kullandı.

Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya, İsveç ve İngiltere Dışişleri Bakanları, yaptıkları ortak yazılı açıklamayla işgal altındaki Filistin topraklarıyla ticareti yasaklayacaklarını duyurdu.
Açıklamada, İsrail'in Batı Şeria'daki eylemleriyle iki devletli çözümü baltalayan adımlar attığı belirtilirken, durumun her geçen gün daha da kötü hale geldiği kaydedildi.
Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin sebep olduğu şiddet olaylarına işaret edilen açıklamada, iki devletli çözüm fikrinin korunması gerektiği vurgulandı.
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband da İngiltere Parlamentosu'nda yaptığı açıklamada, işgal altındaki Filistin topraklarından İngiltere'ye gelen malların ithalatının yasaklanacağını açıkladı.
Kendisinin de bir Yahudi olduğunu ve Tel Aviv'de yaşadığı çocukluk günlerini özlemle andığını kaydeden Miliband, İsrail'in 7 Ekim 2023'ten sonra kendisini savunma hakkını kullandığını savundu.
İran'ın İsrail'i ve Yahudileri tehdit etmeyi sürdürdüğünü öne süren Miliband, İranlı kurum ve kişiler ile İran'ın etkisindeki gruplara yaptırımlar uygulandığını kaydetti.
Miliband, İran'ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini savunarak, İran'ın nükleer konusundaki ihlallerini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne taşıyacaklarının altını çizdi.
İran ve Hizbullah'a yönelik yeni yaptırımlar açıklayan Miliband, "Bu tehditlerle mücadele, İsrail'le ortak ulusal güvenlik sorunlarımızdır. Bunlarla mücadelede işbirliğini sürdüreceğiz." dedi.
Miliband, İngiltere'de ve dünyada Yahudilerin korku içinde olduğunu, çocukların okullara korku içinde gittiğini savunarak, "Yahudi olmakla gurur duyuyorum. İsrail'e desteğim sarsılmazdır ancak bu durum, Filistin Devleti'ne desteğimle çelişmiyor." diye konuştu.
İki devletli çözümün hem Filistinliler hem de İsrailliler için tek yol olduğunun altını çizen Miliband, Gazze'de yaşananların ise "dünyanın ve İngiltere'nin vicdanından silinmeyecek bir leke" olduğunu söyledi.
Miliband, İsrail'in Batı Şeria'daki eylemlerinin "Filistin Devleti" fikrini yok etmeyi hedeflediğini de vurgulayarak, "İşçi Partisi hükümetinin tarihi bir adım atarak Filistin Devleti'ni tanımasından gurur duyuyoruz ancak İşçi Partisi yaşananlar karşısında hala yeterli adımları atmadı." ifadelerini kullandı.
Yaşananları kınamak dışında somut adımlar atacaklarını da kaydeden Miliband, bugün 770 bin İsraillinin işgal altındaki Filistin topraklarında inşa edilen yasa dışı yerleşim yerlerinde yaşadığını kaydetti.
İsrail devletinin ve Filistin topraklarını gasbetmek isteyen İsraillilerin saldırıları sonucunda yaklaşık 4 bin Filistinlinin kısa sürede yerlerinden edildiğini anlatan Miliband, İngiltere'nin uzun süredir işgal altındaki Filistin topraklarına inşa edilen yasa dışı yerleşim yerlerini kınadığını ancak bu işgalin yasa dışılığını tamamen sorgulamadığını da vurguladı.
Miliband, şunları kaydetti:
"Bugün, İngiltere hükümetinin resmi görüşünün, İsrail'in (Filistin topraklarındaki) işgalinin, kontrolü kalıcı hale getirmesi, egemenliğini kalıcı olarak genişletme niyeti taşıması ve yasa dışı yerleşimler yoluyla izlediği yayılmacı politika nedeniyle hukuka aykırı olduğu yönünde olduğunu açıklıyorum. Hükümet, işgalin hukuka aykırı olmasının işgal altındaki topraklarla kurmayı tercih ettiğimiz ekonomik ilişkilerde de karşılık bulması gerektiğine inanmaktadır. İngiliz halkının, iş yerlerimiz ve süpermarketlerimizde yasa dışı yerleşimlerden gelen ürünleri kabul ederek işgali desteklememizi istediğine inanmıyorum. Bu nedenle bugün, işgal altındaki topraklardaki yasa dışı yerleşimlerden gelen malların ithalatını yasaklayacağımızı açıklıyorum."
Miliband, kapsamlı bir yaptırım rejimi ortaya koyacaklarını da belirterek, "Yerleşimlerin genişletilmesine yönelik inşaat, altyapı, finansman veya gayrimenkul gibi hizmetler sağlayan belirli şirketler ve kişilere karşı da harekete geçeceğiz. Bu nedenle yasa dışı yerleşimleri finanse eden veya bunların kurulmasını ya da genişlemesini kolaylaştıranlara şunu söylüyorum: İngiltere yaptırımlarının tüm gücüyle karşı karşıya kalacaksınız." ifadelerini kullandı.
Gasbedilen Filistin topraklarında inşa edilecek yerleşim yerlerinin yasa dışı olduğunu yineleyen Miliband, bu yerlerin tanıtımının İngiltere'de teşvik edilmemesi gerektiğini söyledi.
Bloomberg'in haberinde, bu yaptırımların ABD-İngiltere ilişkilerine etkilerine dikkat çekilerek, şu ifadeler kullanıldı:
"İngiliz yetkililer, yaptırım duyurusunun (İngiltere Başbakanı Andy) Burnham'ın ABD Başkanı Donald Trump ile ilişkilerinde gerilemeye yol açabileceğinden endişe duyuyor. Konuya yakın kaynaklara göre, Trump yönetiminin tepkisini yumuşatmak adına İngiliz diplomatlar yaptıkları özel görüşmelerde, ABD'ye bu yaptırımlarının büyük oranda 'sembolik' olduğunu ve İngiltere'nin İsrail ile ticari ya da güvenlik alanındaki ilişkilerine somut bir etkisi olmayacağını bildirdi."
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot da ABD merkezli X şirketinin sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, işgal altındaki Filistin topraklarında yasa dışı yerleşim yerleriyle ticarete son vereceklerini belirtti.
Barrot, "Fransa, aynı yönde taahhütlerde bulunan 11 ülkeyle birlikte işgal altındaki Filistin topraklarındaki İsrailli yerleşim yerleriyle ticarete son verecek." ifadesini kullandı.
İşgal altındaki Batı Şeria'nın "patlama eşiğine" geldiği için böyle bir kararı aldıklarını belirten Barrot, bölgede uluslararası hukukun hiçe sayılarak Filistin topraklarının gasbının devam ettiğini, buradaki aşırıcı İsraillilerin Filistinlilere yönelik şiddet ve terör eylemlerinin arttığını vurguladı.
Barrot, bu durumun Filistinlilerin onuruna ciddi şekilde zarar verdiği ve İsrail'in güvenliğini "ipotek altına aldığı" değerlendirmesinde bulunarak, "Bu (durum) sürekli savaş haline tek alternatif olan iki devletli çözümü tehlikeye atıyor." değerlendirmesinde bulundu.
"İsrail'in güvenliği kesin bir şekilde sağlanmadıkça Orta Doğu'da kalıcı barışın olamayacağını" savunan Barrot, "İsrail makamları yasa dışı sömürgeciliğe ve onu takip eden kabul edilemez şiddete son vermeli. Fransa, ticaretiyle tıpkı İsrailliler gibi Filistinlilerin güvenliğini ve bölgedeki barış ve istikrarı tehdit eden bir durumu destekleyemez. Avrupa da aynı kararlılığı göstermeli." görüşlerini paylaştı.

Jerusalem Post gazetesinin haberine göre, bir güvenlik kaynağı, 7 Ekim 2023'ten kısa bir süre önce dönemin Şin-Bet Direktörü Ronen Bar'ın, Netanyahu'ya "deprem" ifadesini kullanarak Hamas'ın "şiddetli bir şeye" hazırlandığını söylediğini iddia etti.
Güvenlik kaynağı, Bar'ın 1 Ekim 2023'te Netanyahu ile bir araya geldiğini, Hamas'ın Gazze'deki lideri Sinvar’a nokta operasyon düzenlenmesini ve Filistinli grubun diğer üst düzey isimlerine yönelik suikastlar gerçekleştirilmesini önerdiğini savundu.
Hamas harekete geçmeden önce Sinvar ve diğer üst düzey yetkililere suikast düzenlenmesini öngören istihbarat raporunun Netanyahu'ya sunulduğunu, ancak Başbakan'ın bunu kabul etmediğini savunan güvenlik kaynağı, "Bu konuyla ilgili son zamanlarda ortaya çıkan haberler doğru." iddiasında bulundu.
İddialar İsrail'de tartışmalara yol açtı
İsrail basınında Netanyahu’nun 7 Ekim öncesinde BAE Devlet Başkanı Bin Zayid tarafından uyarıldığına dair iddialar tartışmalara yol açtı.
Netanyahu'nun seçimlerdeki en büyük rakibi ve anketlerde önde görünen Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, Demokratlar Partisi lideri Yair Golan ve eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in aralarında bulunduğu çok sayıda siyasetçi Başbakan'a tepki gösteren açıklamalarda bulundu.
BAE liderinin Netanyahu'yu 7 Ekim'den 10 gün önce uyardığı öne sürülmüştü
İsrail'in Haaretz gazetesinin çok sayıda kaynak ve üst düzey yetkililere dayandırdığı araştırma haberinde, BAE liderinin, Eylül 2023 sonunda Netanyahu ile 45 dakikalık bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiği aktarılmıştı.
Doğrudan Bin Zayid'in danışmanına atıfta bulunulan ve telefon görüşmesi hakkında üç üst düzey yabancı yetkiliye bilgi verildiği belirtilen haberde, BAE liderinin İsrail Başbakanı'na, eski Hamas lideri Yahya Sinvar'ın Gazze Şeridi'nde İsrail'e büyük çaplı bir operasyon planladığı uyarısında bulunmasına rağmen Netanyahu'nun bu bilgiyi güvenlik yetkililerine aktarmadığı ve herhangi bir önlem almadığı ileri sürülmüştü.
İsrail Başbakanlık Ofisi ise söz konusu haberi yalanlayarak Netanyahu'nun Muhammed bin Zayid ile görüştüğünü reddetmişti.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’na ilişkin "Beni uyandırmadılar." diyerek kendisini savunurken, eski İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi ile İsrail İç İstihbarat Teşkilatı Şin Bet (Şabak) Başkanı Ronen Bar'ı birçok kez hedef almıştı.

Küresel Sumud Filosu'nun 26 Fransız üyesini temsil eden avukatlar "Küresel Sumud Fransa" internet sitesinde ortak yazılı açıklama yayımladı.
Açıklamada, 26 kişinin, 2025 ve 2026'da Gazze'ye doğru giden insani yardım misyonlarına katıldığı sırada İsrail ordusu tarafından uluslararası sularda alıkonulduğu hatırlatılarak, bu kişilerin alıkonuldukları gemilerde ve İsrail'de özgürlükleri ile onurlarını ihlal eden bir dizi ağır olayın mağduru olduğu ifade edildi.
Söz konusu 26 kişinin bu süreçte "savaş suçlarına", "kasıtlı şiddete", "işkenceye", "cinsel saldırıya", "ölüm tehditlerine" maruz kaldığı iddiasıyla dün avukatları aracılığıyla bu suçların İsrailli failleri hakkında Fransa Ulusal Terörle Mücadele Savcılığına (PNAT) suç duyurusunda bulunduğu aktarılan açıklamada, suç duyurusuna konu olaylardan üst düzey İsrailli yetkililerin sorumlu olduğu kaydedildi.
Fransa'da, İsrail'in Küresel Sumud Filosu'ndaki Fransız aktivistlere kötü muamelesine ilişkin işkence ve savaş suçu iddialarıyla haziranda soruşturma başlatılmıştı.
İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik ablukasını kırmayı ve yaşamsal insani yardım ulaştırmayı amaçlayan Küresel Sumud Filosu 2026 Bahar Misyonu, 29 Nisan gecesi Girit Adası açıklarında, Yunan kara sularından birkaç deniz mili açıkta İsrail ordusunun hukuk dışı müdahalesine maruz kalmıştı.
Gazze'ye 600 deniz mili uzaklıkta, uluslararası sularda düzenlediği saldırıda İsrail ordusu, 177 aktivisti alıkoyup kötü muamelede bulunmuştu.
İsrail ordusu, 44 ülkeden 428 aktivistin yer aldığı, 50 tekneden oluşan filoya 18 Mayıs'ta Gazze'ye doğru uluslararası sularda seyir halindeyken yeni bir saldırı düzenlemiş ve aktivistleri hukuka aykırı şekilde alıkoymuştu. Filoda 78 Türk katılımcı yer alıyordu.
İsrail ordusu, Ağustos 2025'te de 44'ten fazla ülkeden 500 aktivisti taşıyan 40'tan fazla tekneyle Gazze'ye yönelen Küresel Sumud Filosu'na benzer saldırıda bulunmuştu.

Discovery’nin belgeseli, saldırının ardından başlayan 88 saatlik askeri operasyonun nasıl planlandığını gözler önüne seriyor. Üst düzey Hintli yetkililer, Pakistan’da terör örgütlerine ait olduğu belirtilen barınma, eğitim, lojistik ve komuta merkezlerinin nasıl tespit edildiğini ve neden hedef alındığını anlatıyor.
Pahalgam saldırısından Sindoor’a
Hindistan, Keşmir’deki saldırıda 26 sivilin öldürülmesinin ardından Pakistan destekli TRF’yi sorumlu tuttu. Yeni Delhi yönetimi, saldırının ardından Pakistan’daki terör altyapısına yönelik askeri operasyon başlattı.
Belgeselde, istihbaratın toplanmasından hedeflerin belirlenmesine, operasyon emrinden ilk saldırıya kadar geçen süreç Hintli yetkililerin anlatımlarıyla aktarılıyor.
Pahalgam’da 26 can… Pakistan’da hedef alınan terör merkezleri… Ve 88 saatlik operasyon. Discovery, Sindoor Operasyonu’nun perde arkasını ekrana taşıyor.
🇮🇳 Sınır ötesi teröre karşı meşru müdafaa: Sindoor Operasyonu
— Hindistan'ı Keşfet (@hindistanin) September 4, 2026
Pakistan destekli terör örgütü TRF, Keşmir’in Pahalgam kasabasında düzenlenen saldırıda 26 masum sivili katletti.
Pahalgam saldırısının ardından Hindistan, "Sindoor Operasyonu" ile Pakistan’da terör örgütlerine… pic.twitter.com/czg2jQTiHT

Cagnes-sur-Mer Belediye Başkanı Bryan Masson, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, "Bu sabah 2 kişi Renoir Müzesi'ne girerek 4 sanat eserini çaldı." ifadesini kullandı.
Masson, müzenin alarmının yerel saatle 05.48'de çaldığını ve 5 dakika sonra belediyeye bağlı polis ekiplerinin olay yerine intikal ettiğini aktararak, kentin güvenlik kameralarıyla tespit edilen 2 kişinin kaçtığını belirtti.
Faillerin polis tarafından aktif olarak arandığını kaydeden Masson, olayla ilgili açılan soruşturmanın devam ettiğini bildirdi.
Masson, "Renoir Müzesi'ne saldırmak, Cagnes-sur-Mer tarihinin ve mirasının bir bölümüne saldırmaktır." ifadesini kullanarak, ülkedeki müzeleri ve tarihi eserleri korumak adına devasa bir güvenlik projesinin başlatılması gerektiğini vurguladı.
Yerel basındaki haberlere göre, Masson, çalınan tabloların tahmini değerinin 9 milyon avro olduğunu belirterek, hırsızların kaçarken 4 tablodan ikisini geride bıraktığını kaydetti.

Haaretz'e göre, Netanyahu 7 Ekim saldırısından 10 gün önce BAE lideri Muhammed bin Zayed'den uyarı aldı. Netanyahu'nun ofisi iddiayı yalanladı.
Haaretz: “Netanyahu, 7 Ekim’den önce uyarı aldı ama güvenlik yetkililerine iletmedi” Medyascope
11 Avrupa ülkesi ve Kanada, "İsrail'in Batı Şeria'da yasadışı yerleşimlerin genişletilmesi derhal durdurulmalı" dedi.
ETNİK TEMİZLİK UYGULANDIĞINI KABUL ETTİ
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Batı Şeria'da etnik temizlik uygulandığını kabul ettiğini belirterek İsrail'in inşaat, gayrimenkul ve finansman şirketlerine yaptırım uygulanacağını açıkladı.
Fransa Dışişleri Bakanı, Filistin'deki İsrail yerleşimcileriyle ticari ilişkilerin sonlandırılacağını duyurdu.

İngiltere'de yayımlanan yeni bir rapor, evlerde olası acil durumlar için hazırlıklı olunması gerektiğini ortaya koydu. Küresel ısınma ve tedarik zincirinde yaşanabilecek aksamaların gelecekte gıda kıtlığı riskini artırabileceği belirtildi.
İNGİLTERE DİĞER ÜLKELERİN GERİSİNDE
İngiltere Ulusal Denetim Ofisi'nin (NAO) raporunda, İngiltere'nin acil durumlara hazırlıklı olmadığı, diğer ülkelere göre bu konuda geri kaldığı ifade edildi. Küresel ısınmanın etkileri ve tedarik zincirlerinde meydana gelebilecek kesintiler nedeniyle gıda arzında yaşanabilecek sorunların gelecekte daha büyük bir risk oluşturabileceğine dikkat çekildi.
TEMEL İHTİYAÇLAR EVDE BULUNSUN
Raporun ardından İngiliz hükümeti de harekete geçti ve halka kısa veya uzun süreli acil durumlara karşı vatandaşların evlerinde temel ihtiyaç malzemelerini hazır bulundurmalarını önerdi.
Hükümet, evde konserve et, meyve, sebze, şişelenmiş su, pil, powerbank radyo ve evcil hayvan gıdalarını bulundurmaları konusunda uyardı. Bu ürünleri tek seferde almak yerine kademeli şekilde alma da tavsiye edildi.
ACİL DURUM HAZIRLIK SEVİYESİ TARTIŞILIYOR
NAO'nun raporu ve hükümetin hazırlık tavsiyeleri, İngiltere'de gelecekte yaşanabilecek tedarik zinciri kesintileri ve olası gıda krizlerine karşı hanelerin hazırlık seviyesini yeniden gündeme taşıdı.


Şeyh Sabri’nin savunma ekibi, duruşmanın ardından yayımladığı açıklamada, İsrail Başsavcılığına ait tanıklardan birinin dinlendiğini ve savunmanın değerlendirmesine göre söz konusu tanığın Şeyh Sabri’nin taziye evlerine katılımını ve yaptığı açıklamaları suç unsuru olarak göstermeye çalıştığını belirtti.
Savunma ekibi, “kışkırtma” suçlamasıyla uzun süren duruşmada tanığın sunduğu ifadeye itiraz ettiklerini açıkladı.
Savunmaya göre söz konusu ifade genel nitelikteydi, suçlamaların dayandığı somut olaylarla doğrudan bağlantılı veya ilgili değildi ve ayrıca tanıkların dinlenmesine ilişkin yürürlükteki usul ve hukuk kurallarına aykırılık taşıyordu.
Açıklamaya göre mahkeme, savunma ekibinin itirazını kabul ederek söz konusu tanığın dinlenmesine son verdi.
Mahkeme, davayı erteleyerek bir sonraki duruşmanın 23 Kasım 2026 tarihinde yapılmasına karar verdi.
Savunma ekibi, Şeyh İkrime Sabri’nin sağlık durumu nedeniyle duruşmaya katılmadığını, ancak mahkemenin onun yokluğuna rağmen yargılamaya devam etme kararı aldığını belirtti.
- Yüksek İslam Heyeti: Dava “geçersiz”
Ayrı bir açıklama yayımlayan Kudüs Yüksek İslam Heyeti, Şeyh İkrime Sabri’nin yargılanmasını kınayarak davayı “geçersiz” olarak nitelendirdi ve kendisi hakkında yürütülen işlemleri tanımadığını vurguladı.
Heyet, açıklamasında davanın Müslüman din adamlarına yönelik bir müdahale ve İslami inançlara yönelik bir saldırı teşkil ettiğini savundu.
Heyet ayrıca Şeyh Sabri’nin Mescid-i Aksa konusundaki tutumlarında “kararlı olduğunu” vurguladı.
Heyet, Şeyh Sabri’nin Mescid-i Aksa’yı savunma ve bu konudaki kararlı duruşunu sürdürmesinin bedelini ödediğini belirterek, kendisine yönelik takip ve baskıların tutumlarından vazgeçmesini sağlayamayacağını ifade etti.
Açıklamada ayrıca, Şeyh Sabri’nin maruz kaldığı uygulamalar karşısında “sahada tek başına durduğu” ve yaşadığı sıkıntı, kuşatma, tehdit ve kendisine yönelik sürekli takip ve soruşturmalara rağmen Mescid-i Aksa’yı savunan ve “hakikati yüksek sesle dile getiren kişi” olduğu ifade edildi.
Heyet, Arap ve İslam dünyasına Şeyh Sabri’ye destek olma ve kendisine yönelik “haksız takibin ve devam eden ihlallerin” durdurulması için çalışma çağrısında bulundu.
Ayrıca insan hakları kuruluşları ile medya kuruluşlarını, onun davasını takip etmeye ve İsrail hükümetinin gerçekleştirdiği ileri sürülen ihlaller, hukuki emsaller ve devam eden tırmanış karşısında onu yalnız bırakmamaya çağırdı.
Heyet, Şeyh Sabri hakkında alınan ve uygulanan tedbirlerin, açıklamaya göre, onun konumunu sarsamayacağını veya kararlılığını zayıflatamayacağını, aksine, ifadesiyle, Mescid-i Aksa konusundaki tutumlarına daha da bağlı kalmasına ve kararlılığını artırmasına yol açacağını vurguladı.


Cagnes-sur-Mer Belediye Başkanı Bryan Masson, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, "Bu sabah 2 kişi Renoir Müzesi'ne girerek 4 sanat eserini çaldı." ifadesini kullandı.
Masson, müzenin alarmının yerel saatle 05.48'de çaldığını ve 5 dakika sonra belediyeye bağlı polis ekiplerinin olay yerine intikal ettiğini aktararak, kentin güvenlik kameralarıyla tespit edilen 2 kişinin kaçtığını belirtti.
Faillerin polis tarafından aktif olarak arandığını kaydeden Masson, olayla ilgili açılan soruşturmanın devam ettiğini bildirdi.
![]()
Masson, "Renoir Müzesi'ne saldırmak, Cagnes-sur-Mer tarihinin ve mirasının bir bölümüne saldırmaktır." ifadesini kullanarak, ülkedeki müzeleri ve tarihi eserleri korumak adına devasa bir güvenlik projesinin başlatılması gerektiğini vurguladı.
Yerel basındaki haberlere göre, Masson, çalınan tabloların tahmini değerinin 9 milyon avro olduğunu belirterek, hırsızların kaçarken 4 tablodan ikisini geride bıraktığını kaydetti.

Yemen Ordusu Medya Merkezinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, "Ordumuz, Cevf'in Hub ve Şaaf ilçesindeki Yeteme bölgesini Husi milislerin elinden kurtarmayı başardı." ifadesi kullanıldı. Açıklamada, hükümet güçlerinin Husilere karşı sahadaki ilerleyişinin sürdüğü belirtildi.
Yeteme bölgesinin, Suudi Arabistan sınırına yakınlığı ve Yemen hükümetinin kalelerinden biri olan petrol zengini Marib vilayeti sınırına bağlanabilmesi nedeniyle stratejik öneme sahip olduğu belirtiliyor. Bölge ayrıca Cevf ilinin önemli bölgelerinden biri olarak öne çıkıyor.
Yemen'de, başta Taiz, Cevf ve Beyda olmak üzere çeşitli kentlerde hükümet güçleri ile Husiler arasındaki çatışmalar temmuz ayından bu yana şiddetlendi.

İzlanda Dışişleri Bakanlığından, Trump'ın, Kanada, Meksika ve Grönland dahil çevredeki bölgeleri "ABD toprağı" olarak gösteren bir harita paylaşmasına ilişkin basın açıklaması yapıldı.
Açıklamada, konuyla ilgili Büyükelçi Long'un Bakanlığa çağrıldığı belirtilerek, "Paylaşımın tamamen uygunsuz olduğu açıkça ifade edildi." değerlendirmesinde bulunuldu.
Trump, Kanada, Meksika ve Grönland dahil çevredeki bölgeleri "ABD toprağı" olarak gösteren bir harita paylaşmış, haritada İzlanda da ABD bayrağının renklerine boyanmıştı.


İsrail'de 27 Ekim'de yapılacak genel seçimler öncesi siyasi tansiyon yükselirken, eski Başbakan Naftali Bennett'ten tartışma yaratacak bir çıkış geldi. Pazar günü düzenlenen Besheva konferansında konuşan Bennett, işgal altındaki Batı Şeria'da masum Filistinlilerin evlerinin içindekilerle birlikte ateşe verilmesini sert bir dille kınadı.
Bennett, artan yerleşimci şiddetinin milliyetçi gerekçelerle meşrulaştırılamayacağına dikkat çekerek durumu şu sözlerle özetledi:
![]()
"Eğer birileri masum Arapların evini içindekilerle birlikte yakmaya geliyorsa, bu elbette Yahudi terörüdür. Eğer bu milliyetçi nedenlerle yapılıyorsa, tanımı tam olarak budur. Bu tür eylemlerin kınanması gerekiyor, yerleşimci hareketine nasıl hizmet ettiğini anlamıyorum."
Eski başbakanın bu açıklamaları, İsrail ordusunun ve yasa dışı yerleşimcilerin Batı Şeria'daki saldırılarının tırmanışa geçtiği bir döneme denk geldi. Bennett, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile birlikte Başbakan Binyamin Netanyahu'ya karşı öne çıkan en güçlü siyasi aktörler arasında yer alıyor. Bennett'in yerleşimci şiddetine ilişkin bu sert ifadelerinin, seçim sürecinde Netanyahu hükümetinin aşırı sağcı ortakları ve Batı Şeria'daki yerleşim politikası üzerinden yeni bir tartışma başlatması bekleniyor.
Son yıllarda işgal altındaki Batı Şeria'da yasa dışı İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet eylemlerinde ciddi bir artış yaşanıyor. Cinayet, kundaklama, darp ve tarım arazilerinin tahrip edilmesi gibi olaylar sıklaşırken, Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütleri bu şiddet sarmalı ve cezasızlık politikası konusundaki endişelerini sık sık dile getiriyor. Uluslararası hukuka göre yasa dışı kabul edilen İsrail yerleşimlerinin genişlemesi, bölgedeki Filistinlilerin zorla yerinden edilme riskini de her geçen gün artırıyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Körfez bölgesindeki güvenlik mimarisine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Pazartesi günü Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nde (MGIMO) öğrenci ve akademisyenlerle bir araya gelen Lavrov, bölgesel istikrarın sağlanması adına İran'ın Körfez güvenlik sistemine katılımının hayati bir pratik adım olacağını vurguladı.
Rusya'nın 20 yılı aşkın bir süre önce Arap monarşileri ve İran'ı kapsayan bir güvenlik konsepti geliştirmek için toplantı önerdiğini hatırlatan Lavrov, taraflar arasındaki karmaşık ilişkilere dikkat çekerek durumu şu sözlerle özetledi:![]()
"Aralarındaki ilişkilerin karmaşık olduğunun bilincinde olarak, toplantıları, karşılıklı şikayetlerin tartışılmasını ve belirli güven artırıcı önlemler üzerinde anlaşmaya varılmasını kolaylaştıracağımız varsayımıyla hareket ettik. Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin eş zamanlı olarak sürece dahil olması halinde bu tartışmaların daha kolay organize edilebileceğine inandık."
Bölgedeki dinamiklerin, şubat ayında ABD ve İsrail'in Tahran'a yönelik ortak askeri operasyon başlatmasının ardından değişmeye başladığını belirten Rus diplomat, geçmişteki diplomatik temaslara atıfta bulundu. Lavrov, "İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırganlığından birkaç yıl önce, Çin'in girişimi ve bizim aktif teşvikimiz sayesinde İran ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler normalleşmişti" ifadelerini kullandı.
Lavrov'un gündeminde, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye tarafından sunulan ve kolektif güvenlik ile savunma ittifakı için bir çerçeve çizen Mekke Anlaşması da vardı. Anlaşmayı savunanların, kapıların Körfez bölgesi dışındaki ülkeler de dahil olmak üzere diğer devletlere açık kaldığını vurguladığını belirten Lavrov, sürece dair şu değerlendirmeyi yaptı:![]()
"Mısır'ın adı sıkça geçiyor. Eminim ki Cezayir de ilgi gösterirse, bunun da belirli bir aşamada olumlu bir etkisi olacaktır. Eğer böyle bir yapı, İran'ın bu sürece katılabileceği koşullar üzerinde de anlaşmaya varırsa, bence bu, başlangıçta formüle ettiğimiz konsept yönünde atılacak en pratik adım olacaktır."
Rusya'nın bu süreçte lider bir rol arayışında olmayacağının altını çizen Lavrov, Moskova'nın bölgesel aktörlerin inisiyatif almasını desteklediği mesajını vererek sözlerini tamamladı.

Yunanistan’ın İsrail’den tedarik etmeyi planladığı "Aşil Kalkanı" hava ve füze savunma sisteminin kaynak koduna erişiminin olmayacağının ortaya çıkması basın ve muhalefetin eleştirilerine neden oldu.
İsrail Füze Savunma Teşkilatı Direktörü Moşe Patel’in Kathimerini gazetesine verdiği röportajda, Yunanistan’ın kaynak koduna erişemeyeceğini söylemesi sonrasında eleştiriler yoğunlaştı.
Muhalefetteki Panhelenik Sosyalist Hareket (PASOK), hükümetten sistemin kaynak koduna Yunanistan’ın erişip erişemeyeceğinin açıklığa kavuşturulmasını istedi.![]()
PASOK’un savunma alanından sorumlu milletvekili Mihalis Katrinis, yaptığı yazılı açıklamada, Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın 23 Temmuz’daki konuşmasında, Yunan Silahlı Kuvvetleri için alınacak sistemlerin kaynak koduna erişim sağlanmaması halinde tedarikin ilerlemeyeceğini söylediğini hatırlattı.
Katrinis, buna karşılık İsrail Savunma Bakanlığının 31 Ağustos’ta yayımladığı açıklamada, yeni ulusal komuta ve kontrol altyapısının İsrailli Rafael şirketi tarafından geliştirileceğinin belirtildiğine dikkati çekti.
İsrail Füze Savunma Teşkilatı Direktörü Moşe Patel’in Kathimerini gazetesine verdiği röportajda da Yunanistan’ın kaynak koduna erişemeyeceği yönünde açıklama yaptığını hatırlatan Katrinis, bu nedenle kaynak kodunun mülkiyeti ve erişim yetkisine ilişkin soru işaretleri oluştuğunu ifade etti.
Katrinis, "Aşil Kalkanı’nın kaynak kodu sonuçta Yunanistan’a mı ait olacak?" sorusunu yönelterek, konuyu 1 Eylül’de parlamentoya taşıdıklarını ve Savunma Bakanlığından yazılı yanıt beklediklerini belirtti.
Kaynak kodu meselesinin milyarlarca avroluk savunma tedarikinde ulusal çıkarların korunması açısından önem taşıdığını vurgulayan Katrinis, anlaşmanın teknik ve hukuki hükümlerinin kamuoyuna açıklanması çağrısında bulundu.
![]()
Eski Başbakan Aleksis Çipras’ın kurduğu Yunan Sol İttifakı (ELAS), İsrailli yetkili Moşe Patel’in Yunanistan’ın komuta ve kontrol sistemiyle bağlantılı kaynak koduna erişemeyeceği yönündeki açıklamasının, sistemin yönetimi ve "ulusal çıkarların korunması" konusunda ciddi soru işaretlerine yol açtığını vurguladı. Parti, hükümetin bu konuda "açıkta kaldığına" ve Yunanistan’ın sistem üzerinde tam denetim sahibi olmaması halinde ülkenin dışa bağımlı hale gelebileceğine dikkati çekti.
Efimerida ton Syntakton gazetesi ise İsrail tarafından yapılan son bilgilendirmede Yunan Silahlı Kuvvetleriyle teknoloji transferi ile yazılım ve teknolojinin ortak kullanımından söz edildiğini ancak kaynak kodunun teslim edileceğinin açıkça belirtilmediğini yazdı.
Gazete, Patel’in Kathimerini’ye verdiği röportajda, Yunanistan’ın "Aşil Kalkanı"nın komuta ve kontrol kabiliyetleriyle bağlantılı kaynak koduna erişip erişemeyeceği sorusuna, "Hayır çünkü kaynak kodu anlaşmanın kullanım lisansına dahil değildi." yanıtını verdiğini aktardı.
Efimerida ton Syntakton ayrıca, Kathimerini’nin internet sitesinde bu soru-cevap bölümünün bir aşamada çıkarıldığını, daha sonra metnin yeniden güncellenerek İsrail Savunma Bakanlığından gelen yeni bilgilendirmeye dayanılarak "teknoloji transferi" ile "yazılım ve teknolojinin ortak kullanımı" ifadelerinin eklendiğini ileri sürdü.
To Vima gazetesi de "Aşil Kalkanı’nda kaynak kodu konusunda bulanık tablo" başlıklı analizinde, Patel’in "kaynak kodu lisans anlaşmasına dahil değildi" sözlerinin Atina’da ciddi soru işaretleri yarattığını ve Yunan tarafının daha önceki açıklamalarıyla çelişkili görüntü oluşturduğunu yazdı.![]()
İsrail ve Yunanistan arasında 31 Ağustos'ta Tel Aviv'de yaklaşık 3 milyar avro değerindeki "Aşil Kalkanı" hava savunma anlaşması imzalanmıştı.
"Aşil Kalkanı" anlaşması kapsamında İsrail'in, Yunanistan'da David's Sling (Davud Sapanı) sistemleri ve Israel Aerospace Industries (IAI) tarafından Barak MX sistemi dahil çok katmanlı hava savunma ağı kuracağı kaydedilmişti.
Anlaşmanın, Rafael şirketinin Davud Sapanı ve IAI'nın Barak MX sistemlerinin yanı sıra yine Rafael'in Spyder sisteminive IAI'nın hava kontrolüne yönelik MMR tipi çok görevli radarlarını da içerdiği belirtilmişti.
Bunun yanında Rafael'in öncülüğünde geliştirilecek yeni bir ulusal komuta ve kontrol sistemi de anlaşmada yer almıştı.
Yunanistan'da muhalefetteki partiler ise anlaşmanın İsrail'e savunma alanındaki bağımlılığı artıracağını, Yunan vergi mükelleflerine mali yük getireceğini ve ülkenin bölgesel politikasını daha fazla İsrail'e bağlayacağını vurgulamıştı.
Eski Yunanistan Maliye Bakanı Yanis Varufakis, İsrail ile imzalanan "Aşil Kalkanı" anlaşmasının "utanç verici" olduğunu belirterek, "Yunanların büyük bir çoğunluğu soykırımcı Apartheid devletine karşı olmasına rağmen, biz yönetici sınıfımızın bu rezil anlaşmayla Yunanistan'ı lekelemesine izin verdik." değerlendirmesinde bulunmuştu.
Basında yayımlanan değerlendirmelerde de anlaşmanın maliyeti, İsrail'e teknolojik ve stratejik bağımlılık ile Atina'nın Orta Doğu'daki konumuna etkileri eleştirilmişti.

Ortadoğu'da kartların yeniden dağıtıldığı Suriye sahası, Türkiye ve İsrail arasında doğrudan bir askeri gerilimin fitilini ateşleyebilir. İsrail'in Suriye'nin kuzeybatısındaki Ebu ez zuhur hava üssüne sebepsiz düzenlediği saldırının ardından tırmanan gerilim, istihbarat servislerini harekete geçirirken, Ankara'nın Şam ordusunu yeniden inşa etme ve bölgeye gelişmiş savunma sistemleri kurma planları Tel Aviv'in uykularını kaçırmaya devam ediyor.
![]()
İsrail’in 18 Ağustos’ta Ebu ez Zuhur’a saldırmasından beri İsrail medyasında “Türkiye ile bir sorunumuz yok, Onlar bizim düşmanımız değil, Türkiye bizim stratejik rakibimiz” gibi manşetler atılıyor. Bu saldırıdan sonra İsrail’de esen panik havasını manşetlerinden anlamak mümkün. İsrail’in önde gelen yayın organlarından The Jerusalem Post’ta “Sıfır toplamlı bir oyun değil: Suriye’de İsrail-Türkiye çatışmasını nasıl önleyebiliriz” başlıklı analizde, Türkiye’nin Suriye’deki rolünü hesaba katarak diyalog kurulması gerektiğinin altını çizdi.
![]()
Suriye'nin kuzeybatısında yer alan Türkiye’ye ortalama 55 km uzaklıkta bulunan stratejik hava üssüne İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırının ardından, tansiyonu düşürmek amacıyla sıra dışı bir diplomatik temas gerçekleşti. İsrailli bir istihbarat direktörü ile Suriye Dışişleri Bakanı arasında yapılan telefon görüşmesinden günler sonra taraflar yüz yüze bir araya geldi. Görüşmenin temel amacı, hava üssüne yönelik saldırının ardından ortaya çıkan krizin daha da büyümesini engellemek ve olası bir askeri çatışmanın önüne geçmekti.
![]()
İsrail istihbarat kaynaklarına göre Türkiye, söz konusu hava üssüne insansız hava araçları ve radar sistemlerinin yanı sıra gelişmiş hava savunma bataryaları ile askeri personel konuşlandırmayı planlıyordu. Her ne kadar Şam ve Ankara yönetimleri bu üste kalıcı bir Türk askeri varlığı kurulacağı yönündeki iddiaları kesin bir dille yalanlasa da, bu durum soykırımcı Tel Aviv hükümetinin sözde kendi güvenliğini sağlamak adı altında gerçekleştirdiği saldırıları durdurmadı.
Ankara'nın Suriye'deki nüfuzunu her geçen gün artırması, bölgesel tetikçi olan İsrail’de ciddi bir huzursuzluk kaynağı haline geldi. Suriye'deki yeni yönetimin en kritik destekçilerinden biri konumuna yükselen Türkiye; Şam ordusunun yeniden yapılandırılmasında, askeri personelin eğitilmesinde ve ülkenin altyapı projelerinde başrolü oynuyor. Türkiye'nin adımları, İsrail tarafından endişe içinde yakından takip ediliyor. Tel Aviv, bölgeye yerleştirilecek Türk üretimi radar ve gelişmiş hava savunma sistemlerinin, İsrail savaş uçaklarının Suriye ve Lübnan semalarındaki katliamlarına neşter vuracağını düşünüyor.
![]()
İsrail'in, kendisine karşı sert ve mesafeli bir politika izleyen Türkiye'nin Suriye sınırındaki askeri tahkimatına karşı sessiz kalması beklenmiyor. Analizde, bu güvenlik kaygılarının kontrolsüz bir tırmanışa yol açmaması gerektiğine dikkat çekiliyor.
Analizde dikkat çeken bir başka detay ise, “İsrail, Türkiye'nin Suriye'deki rolüne ilişkin güvenlik endişeleri ile diyalog ve istikrarı koruma ihtiyacı arasında bir denge kurmak zorundadır” ifadesi oldu.
Bölgedeki kırılgan dengeler göz önüne alındığında, tarafların atacağı adımlarda son derece temkinli olması gerekiyor. İsrail'in bölgedeki ülkelere saldırmak için bahane ettiği “güvenlik kaygıları”yla yapacağı olası bir müdahale, bölgeyi geri dönülemez bir kaosun içine sürükleyebilir. Analizin yazarları Elie Podeh ve Eitan Yishai, Netanyahu ve soykırım ordusunun sebepsiz saldırılarını eleştirdi. Sahadaki aktörlerin birbirlerinin kırmızı çizgilerini doğru okuması gerektiğini belirterek, “Ancak haklı endişeler bile yanlış hesaplamalara ve aşırı tepkilere yol açarak istenmeyen bir tırmanmaya neden olabilir” Netanyahu hükümetine uyarısında bulundu.


Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Nobel ödüllü Türk bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar'ın "Şöhret" nişanıyla ödüllendirilmesine ilişkin kararnameyi imzaladı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre Aliyev, Anayasa'nın ilgili maddelerini esas alarak Aziz Sancar'ın "Şöhret" nişanıyla ödüllendirilmesine ilişkin kararnameye imza attı.
Kararnamede, Sancar'ın Azerbaycan ile uluslararası bilimsel ve insani işbirliğinin güçlendirilmesine yönelik özel hizmetleri dolayısıyla ödüle layık görüldüğü belirtildi.![]()

İsrail merkezli Haaretz, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) İsrail'i 7 Ekim saldırısından önce uyardığını yazdı: "İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hiçbir şey yapmadı".
The post BAE 7 Ekim için uyarmış, Netanyahu hiçbir şey yapmamış appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .Alman spor giyim şirketi Adidas, reklamında görev sırasında ayağını kaybeden eski bir İsrail askerini oynattı
The post Bacağını kaybeden eski İsrail askeri, Adidas reklamında: Boykot çağrısı appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .Kanada hükümeti, ABD Başkanı Donald Trump'ın yüzde 50'lik gümrük vergisine karşılık hazırladığı misilleme tarifelerini gece yarısı itibarıyla yürürlüğe soktu.
The post Kanada-ABD ticaret savaşı: Misilleme tarifesi geldi appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .ABD Başkanı Donald Trump, Kanada, Meksika ve Grönland dahil çevredeki bölgeleri 'ABD toprağı' gösteren bir harita paylaştı.
The post Trump'ın ABD haritası: Kanada, Meksika ve Grönland'ı da dahil etti appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .Bosna Hersek'in doğusundaki Srebrenitsa'da Temmuz 1995'te Boşnaklara karşı işlenen soykırımdan hüküm giyen Ratko Mladic, Sırbistan'da resmi törenle gömüldü.
The post Srebrenitsa Soykırımı'nın baş sorumlularından Mladic resmi törenle gömüldü appeared first on #site_linkat 08.09.2026 .New York Times (NYT) gazetesinin haberine göre, ABD ile Kanada arasındaki ticaret geriliminin ardından Washington'ın getirdiği tarifelere karşılık Kanada da çeşitli ABD ürünlerine gümrük vergisi uygulamaya başladı.
Giyim, peynir, metal parçaları ve ahşap ürünler dahil ABD'nin 20 milyar dolar değerindeki ürünlerine yönelik uygulanan misilleme tarifeleri, bugün yürürlüğe girdi.
ABD yönetimi, 21 Temmuz'da Kanada'nın Amerikan ürünlerine yönelik "ayrımcı" uygulamalarda bulunduğunu öne sürerek, bu ülkeden ithal edilen bazı mallara yüzde 50 gümrük vergisi uygulanacağını duyurmuştu.
Kanada da 25 Ağustos'ta ABD'nin yaklaşık 20 milyar dolar değerindeki Kanada malına getirdiği yüzde 50'lik tarifelere cevap olarak, 8 Eylül'den itibaren ilgili ABD oranlarıyla eşleşecek şekilde, yüzde 15, 25 veya 50 gümrük vergisi uygulanacağını bildirmişti.

Trump, sosyal medya hesabından konuyla ilgili paylaşımda bulundu.
Paylaşımda, ülkenin mevcut sınırlarının yanı sıra Kanada, Meksika, Grönland ve Küba dahil çevredeki bölgelerin de "ABD toprağı" olarak gösterildiği görüldü.
Söz konusu görsel, Trump'ın ABD'nin New Mexico eyaletinin adındaki "Mexico" kelimesinin üzeri çizilerek yerine "America" yazılan haritayı paylaşmasının ardından geldi.
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, Trump'ın paylaşımına tepki gösterdi.
Sheinbaum, Meksika'nın "özgür, bağımsız ve egemen" bir ülke olduğunu belirterek, "hiçbir yabancı ülkenin himayesi altında olmadığını ve olmayacağını" ifade etti.

İsrail ordusunun Lübnan'ın güneyinde son üç günde düzenlediği saldırılarda aralarında kadın, çocuk ve ambulans görevlisinin olduğu 27 kişinin hayatını kaybettiği, 69 kişinin yaralandığı belirtildi.
Lübnan resmi haber ajansı NNA'nın yayımladığı Sağlık Bakanlığının açıklamasında İsrail'in ülkeye üç günde düzenlediği saldırılardaki kayıplara ilişkin bilgi verildi.
Açıklamaya göre İsrail güçlerinin bugün Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine bağlı Kefr Rumman beldesine düzenlediği saldırıda ikisi bebek, ikisi sağlık çalışanı olmak üzere 12 kişi yaşamını yitirdi, 10'u yaralandı.
İsrail savaş uçaklarının Kefr Rumman'da Dani Ferhat isimli Lübnanlıya ait 3 katlı bir binayı bombalaması sonucu ikisi bebek, dördü kadın 11 kişi hayatını kaybetti; üçü çocuk, biri ambulans görevlisi 8 kişi yaralandı.
Beldede İsrail ordusuna ait insansız hava araçlarının sivil bir aracı hedef alması sonucu ise 1 sağlık çalışanı yaşamını yitirdi; 2 kişi yaralandı.
İsrail ordusunun Lübnan'a dünkü saldırılarında ise 11 kişi hayatını kaybetti, 26'sı yaralandı.
Nebatiye kentine bağlı Arab Salim'e düzenlenen İsrail saldırısında 2 kişi yaşamını yitirdi, ikisi çocuk 6 kişi yaralandı.
Kefr Rumman beldesindeki saldırılarda 4 kişi yaralanırken Nebatiye el-Fevka'ya düzenlenen iki saldırıda 2 kişi öldürüldü, ikisi basın mensubu 5 kişi yaralandı. Nebatiye el-Fevka'ya düzenlenen başka bir saldırı 7 can kaybı ve bir kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.
Nebatiye kentindeki Rahibat Mahallesi'ni hedef alan İsrail saldırısında ise aralarında iki kadın ve bir çocuğun da bulunduğu 8 kişi yaralandı.
Nebatiye et-Tahta'daki saldırısı sonucu ise biri çocuk 2 kişi yaralandı.
İsrail ordusunun Lübnan'a evvelsi gün gece yarısından sonra düzenlediği saldırılarda da 4 kişi yaşamını yitirdi, 33'ü yaralandı.
Nebatiye'deki saldırıda 1 kişi öldürülürken biri kadın 3 kişi yaralandı, Kefr Rumman'da ise 2 kişi hayatını kaybetti.
İsrail ordusunun Nebatiye'nin Meyfidun beldesinde sivil yerleşim yerine hava saldırısı düzenledi. Saldırıda evi bombalanan 18 yaşındaki bir kadın yaşamını yitirdi, üçü kadın ikisi çocuk 9 kişi yaralandı.
Nebatiye el-Fevka'ya düzenlenen saldırılarda 2; Kefur beldesinde 1, Zavtar Garbiyye'de 1 kişi yaralandı.
İsrail askerlerinin, Sur kentinin Ramadiye beldesine düzenlediği saldırıda üçü çocuk, dördü kadın, altısı ambulans görevlisi 16 kişi; Ayn et-Tine'deki saldırıda da 1 kişi yaralandı.
Lübnan'ın güneyinde işgalini genişleten İsrail ordusu, ateşkese rağmen bölgeyi sık sık hava saldırılarıyla hedef alıyor.
Lübnan Sağlık Bakanlığı yaptığı son açıklamada, İsrail'in 2 Mart’tan bu yana Lübnan'a düzenlediği saldırılarda 4 bin 362 kişinin hayatını kaybettiğini, 12 bin 378 kişinin yaralandığını bildirmişti.

Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, kamuoyu araştırmalarında birinci sırada gösterilen "Yashar" Partisi adına 40 adaydan oluşan listesini Merkez Seçim Kurulu'na teslim etti.
Böylece Eisenkot, Naftali Bennett liderliğindeki "Together" (Birlikte) Partisi ile birleşmeyerek seçimlere bağımsız bir listeyle gireceğini netleştirmiş oldu.
Gelişmelerin ardından Bennett liderliğindeki "Together" Partisi de resmi aday listesini Merkez Seçim Kurulu'na sundu.
Söz konusu listede, muhalefet lideri Yair Lapid’in "Yesh Atid" (Gelecek Var) Partisinden isimlerin de yer aldığı bildirildi.
Öte yandan aşırı sağcı Ofer Winter'in "Dini Siyonizm" partisinden bağımsız hareket etme kararı alması İsrail sağında sürpriz olarak değerlendirildi.
İsrail Kamu Yayın Kuruluşu KAN, Winter'in "Amcha Yisrael" Partisi listesini herhangi bir ittifak yapmadan sunduğunu duyurdu.
Aşırı sağcı Dini Siyonizm Partisi lideri ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Winter'in bağımsız adaylık kararından üzüntü duyduklarını belirtti.
Smotrich, Winter'in birlik tekliflerini reddetmesinin düş kırıklığı yarattığını vurgulayarak, bu durumdan yalnızca sol kanat ile yargı mensuplarının kazançlı çıkacağını savundu.
İsrail'de Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi, Dini Siyonizm Partisi ve Arap partilerinin de aralarında bulunduğu bazı siyasi yapılar henüz aday listelerini teslim etmedi.
27 Ekim'de gerçekleştirilecek genel seçimlerin, Netanyahu bloku ile muhalefet bloku arasında başa baş bir mücadeleye sahne olması bekleniyor.

İnsan hakları ve hukuk örgütü "Adalah", 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail üniversitelerindeki Filistinli öğrencilerin karşılaştığı ayrımcı uygulamalara ilişkin bir rapor yayımladı.
Adalah'ın bu süreçte yaklaşık 40 akademik kurumdan onlarca öğrenciye açılan disiplin soruşturmalarını incelediği rapor, İsrail akademi dünyasının Yahudi ve Filistinli öğrenciler arasında "apartheid" niteliğinde iki ayrı disiplin sistemi oluşturduğunu ortaya koydu.
Rapora göre, İsrailli akademik kurumlar, 7 Ekim'i takip eden ilk günlerde siyasi baskı nedeniyle Filistinli öğrencilerin eğitimlerini askıya almaya, aleyhlerine disiplin işlemleri başlatmaya ve paylaşımlarını "teröre destek" olarak sınıflandırmaya başladı.
Bazı durumlarda, akademik kurumlar kendi öğrencilerini polise ihbar etti ve tutuklamalara yol açtı.
Kırka yakın akademik kurumdan 132 öğrenci bu konuda başvuru yaparken; öğrencilerin dörtte üçünden fazlasını kadınlar oluşturdu.
Adalah 100 öğrenciye hukuki temsil ve danışmanlık hizmeti sundu.
Seksenden fazla vakada akademik kurumlar herhangi bir soruşturma yapmadan Filistinli öğrencilere geçici uzaklaştırma uygularken, 20 vakada ise öğrenciler kalıcı olarak okuldan atıldı veya bir ila beş yıl uzaklaştırıldı.
İsrail hükümetinin politikasına, İsrail ordusuna veya Gazze'ye yönelik saldırılara ilişkin eleştiriler, 7 Ekim ile ilgili içerikler, Gazze Şeridi'ndeki vahim insani durum, Kur'an ayetleri dahil dini ifadeler, ve Filistin kimliğini simgeleyen görsel semboller öğrenciler hakkında disiplin işlemlerinin başlatılmasına neden oldu.
Raporda, bazı durumlarda, bir gönderiyi sadece beğenmek, profilde Filistin bayrağı veya "Filistin" kelimesini kullanmak, bir haber paylaşmak ya da Gazze sakinleri için dua etmenin bile bir şikayet veya disiplin işleminin başlatılması için yeterli olduğuna dikkati çekildi.
Kurumların Filistinli öğrencilerin akademik çalışmalarla ilgisi olmayan özel paylaşımları için de disiplin yetkilerini kullandığı belirtilen raporda, aşırı, kışkırtıcı ve ırkçı söylemlerin yer aldığı durumlarda bile Yahudi öğrencilere karşı aynı uygulamanın yapılmadığı vurgulandı.
Raporda, İsrail akademisinin, öğrencilerin eğitimlerini düzenleyen bir kurum olmaktan çıkıp, ifade özgürlüklerini denetleyen ve Filistin kimliğine, dine, dayanışmaya ve eleştiriye ilişkin hangi ifadelerin meşru olduğuna karar veren bir kuruma dönüştüğü savunuldu.
İsrail'de nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini 1948 Arapları diye isimlendirilen Filistinliler oluşturuyor.
Filistinliler, Yahudi toplumunda radikalleşmenin yükselişi ve siyasi baskılar nedeniyle mevcut ayrımcı uygulamalara yenilerinin eklendiğini belirtiyor.

Trump, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Bombardier'in ürünlerinin ABD'ye satışına ilişkin açıklama yaptı.
Açıklamada şirketin gelirlerinin yüzde 50'den fazlasının ABD'den geldiğini ve ürünlerinin ise yeterince iyi olmadığını öne süren Trump, "Artık Bombardier ürünleri ABD'de satılmayacak." ifadesini kullandı.
Trump, Bombardier'in "Amerikalı alıcılar, şirketler ve havalimanlarından" geçindiğini savunarak, buna karşın Kanada'nın ABD'li bankaların ve şirketlerin ülkedeki faaliyetlerini engellediğini iddia etti.
Kanada'nın, ABD merkezli Gulfstream Aerospace şirketinin iş yapmasını engellediğini iddia eden Trump, bu durumu "tamamen haksız ve adaletsiz" olarak nitelendirdi.
Trump, "Önce Amerika" vizyonuna atıfta bulunarak "O dönem artık bitti. Pazarımıza girmek istiyorlarsa, burada yatırım yapmalı ve Amerika'yı bir kumbara gibi görmeyi bırakmalılar. Amerikan ürünlerini satın alın. Amerikan hava yollarıyla uçun. Amerikan içeceklerini için." ifadelerini kullandı.

Güney Kore'de yayın yapan JoongAng Daily gazetesinin haberine göre, "Gangnam Unni" isimli estetik cerrahi platformunu işleten Healing Paper şirketi, uygulamanın programlama arayüzünde olağan dışı erişim tespit edildiğini açıkladı.
Platforma düzenlenen siber saldırıdan çeşitli ülkelerden yaklaşık 220 bin kullanıcının etkilendiğini kaydeden şirket, bu kişilerden yaklaşık 160 bininin Güney Kore'de, 48 bininin Japonya'da bulunduğunu belirtti.
Şirket, kullanıcıların adları, telefon numaraları, e-posta adresleri, doğum tarihleri gibi kişisel bilgilerinin yanı sıra danışmanlık almak istedikleri işlemler, hastane ve doktor isimleri, randevu saatleri, danışmanlık sırasında yüklenen fotoğraflar ile ödeme detayları gibi hassas verilerin sızdırıldığını aktardı.
Söz konusu siber saldırıdan etkilenen erişim kanallarını engellediklerini ifade eden şirket, daha sonra farklı erişim yolları aracılığıyla da saldırı girişiminde bulunulduğunu tespit ettiklerini kaydetti.
Şirket, saldırının Kore İnternet ve Güvenlik Ajansına (KISA) bildirildiğini ve olaya ilişkin soruşturma başlatılmasının talep edildiğini duyurdu.

İsrail'in işgal altındaki Kudüs'teki hukuk dışı uygulamalarına ve politikalarına karşı uluslararası harekete geçilmesini sağlamakla görevli Kudüs'ten Sorumlu Arap Bakanlar Komitesi, Mısır'ın başkenti Kahire'de düzenlenen Arap Birliği Konseyi'nin bakanlar düzeyindeki 166. oturumu sonrasında açıklama yaptı.
Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil Fehmi ve komite üyelerinin katılımıyla gerçekleşen toplantıya Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi başkanlık etti.
Açıklamaya göre, Komite, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin terör eylemlerini durdurmaları ve İslam mukaddesatına saldırıların durdurulması için "kısıtlayıcı ve caydırıcı önlemler" uygulanması yönünde baskı yapmak amacıyla Arap ülkelerinin çabalarını ve etkili uluslararası taraflarla diplomatik temaslarını güçlendirme konusunda mutabık kaldı.
Komite ayrıca, işgal altındaki Kudüs'te gerçekleştirdiği ihlallerin hesabını İsrail'in vermesinin garanti altına alınması, söz konusu uygulamalara karşı uluslararası kararlı bir duruş alınması için çalışma çağrısında bulundu.
Açıklamada bu uygulamaların bölgedeki ve dünyadaki barış ve güvenliğe yönelik sonuçları konusunda uyarıda bulunuldu.
Komite, Katar tarafından ibadet edenlere ve kutsal mekanlara yönelik İsrail ihlallerinin ortaya çıkarılması, belgelendirilmesi ve izlenmesi için bir medya platformunu da içine alan sürdürülebilir bir kurumsal çalışma mekanizması başlatılmasını memnuniyetle karşıladığını kaydetti.
Arap Birliği Genel Sekreterliği, üye devletlerle koordinasyon içinde, mekanizmanın aktif hale getirilmesini takip etmek, çalışma mekanizmalarını ve finans kaynaklarını belirlemekle görevlendirildi.
Ayrıca, Kudüs ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki İsrail ihlallerini ortaya çıkarmak ve bunları durdurmak için uluslararası baskıyı harekete geçirmek amacıyla koordineli bir Arap ve uluslararası diplomatik ve medya kampanyası başlatılması, bunun uygulanmasına yönelik pratik bir plan geliştirilmesi ve finansman kaynaklarının belirlenmesi çağrısı yapıldı.
Ürdün'ün ev sahipliğinde 5 Ağustos'ta düzenlenen ve komite üyeleri ile Türkiye, Pakistan, Endonezya ve Malezya dahil olmak üzere İslam ülkelerinin katılımıyla gerçekleştirilen bakanlar toplantısında, ihlalleri belgelemek için bir medya platformu da içeren kurumsal bir mekanizma kurulması çağrısında bulunuldu.
Komite, İsrail'i Kudüs’teki kutsal mekanlara yönelik ihlallerini durdurmaya ve buralardaki mevcut tarihi ve hukuki statüye saygı göstermeye mecbur kılacak bir tutum oluşturmak amacıyla, başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere uluslararası toplum nezdindeki girişimlerin yoğunlaştırılması konusunda mutabık kaldı.
Ayrıca, İsrail'in Kudüs'teki ve kutsal mekanlardaki ihlallerini belgelemek için bölgesel ve uluslararası örgütler nezdindeki çabaların sürdürüleceğini vurguladı.
İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile koordinasyonun güçlendirilmesi ve bu kapsamda eylül ayı içinde New York'ta düzenlenecek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Yüksek Düzeyli Haftası sırasında, Arap Birliği ile İİT arasında Kudüs konulu ortak bir bakanlar toplantısı yapılması kararlaştırıldı.
Komite, İsrail makamlarının Doğu Kudüs'ün doğusundaki "E1" planı çerçevesinde 1.234 yeni yerleşim birimi inşası için ihale açılmasını "en güçlü ifadelerle" kınadı.
E1 Projesi'nin Batı Şeria'nın kuzeyi ile güneyi arasındaki coğrafi bütünlüğü bozduğunu, Doğu Kudüs'ü Filistin çevresinden kopardığını ve ayrıca bir Filistin devletinin kurulma ihtimalini de baltaladığını belirtti.
İsrail makamları, Doğu Kudüs ile "Ma'ale Adumim" Yahudi kaçak yapıları arasındaki bölgede yaklaşık 3 bin 400 yerleşim birimini kapsayan "E1" planı çerçevesinde 18 Ağustos'ta 1.234 birim için ihaleye çıkmıştı.
Söz konusu plan, Batı Şeria'nın coğrafi bütünlüğüne vereceği zarar nedeniyle uluslararası tepkilerle karşılaşıyor.
Komite, İsrail makamlarının işgal altındaki Kudüs'te bulunan Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı'na (UNRWA) ait Kalendiya Eğitim Merkezi'ne baskın düzenlemesini ve merkezi boşaltmasını kınadı.
Baskını "tehlikeli bir tırmanış, uluslararası hukukun açık bir ihlali ve BM kuruluşlarının dokunulmazlık ile ayrıcalıklarına yönelik bir saldırı" olarak nitelendiren Komite, Ajansın varlığını ve faaliyetlerini hedef alan İsrail'in "sistematik" adımlarını reddettiğini vurguladı.
İsrail güçleri 25 Ağustos’ta merkeze baskın düzenleyerek çalışanları dışarı çıkarmış, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de tahliye işleminin başladığını duyurmuştu.
Kalendiya Merkezi, BM ajansına ait en eski mesleki eğitim tesislerinden biri olarak biliniyor.
Mescid-i Aksa konusuna ilişkin olarak Komite, İsrail'in tarihi ve hukuki statükoyu değiştirmeyi amaçlayan "benzeri görülmemiş tırmanışı" kınadı.
Yahudi yerleşimcilerin ve İsrailli yetkililerin Mescid-i Aksa'ya yönelik baskınları ile içeride Yahudi ayinleri ve dualar edilmesini içeren eylemlerine tepki gösterildi.
Tüm alanlarıyla Mescid-i Aksa'nın (Harem-i Şerif) "yalnızca Müslümanlara ait bir ibadet yeri" olduğu yinelenen açıklamada, Kudüs'teki İslam ve Hristiyan kutsal mekanlarının korunmasında, kimliğinin ve tarihi-hukuki statüsünün muhafaza edilmesinde tarihi Haşimi Vesayetinin önemi vurgulandı.
Ürdün Vakıflar Bakanlığı'na bağlı Kudüs İslami Vakıflar İdaresi'nin, “Mescid-i Aksa'nın tüm işlerini yönetme ve girişleri düzenleme konusunda münhasır yetkili merci" olduğunun altı çizildi.
Komite, "İsrail'in Kudüs ve oradaki kutsal mekanlar üzerinde hiçbir egemenliği olmadığını" ve Doğu Kudüs'ün, iki devletli çözüm, uluslararası hukuk, Arap Barış Girişimi ve ilgili uluslararası referanslar uyarınca 4 Haziran 1967 sınırlarında kurulacak Filistin devletinin başkenti olduğunu bir kez daha vurguladı.

Sağlık sorunları yaşayan 84 yaşındaki Mladic'in, insanlığa karşı suçlar nedeniyle müebbet hapis cezası çektiği Hollanda'nın Lahey kentindeki cezaevinde ölmesinin ardından, cesedi Sırbistan'ın başkenti Belgrad'a resmi törenle getirildi.
Mladic için 5 Eylül'de dini tören düzenlendi. Sabah saatlerinde başlayan resmi tören kapsamında binlerce kişi cesedin bulunduğu Belgrad'daki Aziz Luka Kilisesi'ne geldi.
Binlerce kişi cesedin başında saygı duruşunda bulunurken, törene Sırbistan hükümetinin üst düzey yetkilileri, Bosna Hersek'teki iki entiteden biri olan Sırp Cumhuriyeti'ni (RS) temsilen yetkililer ve Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyinin Sırp üyesi Zeljka Cvijanovic de katıldı.
Daha önce başka bir programı sebebiyle cenazeye katılamayacağını açıklayan Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, törende yer almadı.
Kilisedeki resmi törenin ardından Mladic'in cesedi, resmi üniformalı askerler tarafından cenaze arabasına konularak, binlerce kişinin eşlik ettiği kortejle birlikte Topcider Mezarlığı'na götürüldü.
Mezarlıkta toplanan binlerce kişi savaş suçlusu ve Srebrenitsa Soykırımı'nın baş sorumlusu Mladic için tezahüratta bulundu. Mladic'in cesedi, resmi törenle Topcider Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Bosna Hersek başta olmak üzere Balkan ülkelerinin birçoğunun yetkilileri, Mladic'in resmi törenle gömülmesine tepki gösterdi.
Öte yandan Bosna Hersek'te kablolu televizyon hizmeti veren BH Telecom, RS'de yayın yapan Sırp Cumhuriyeti Radyo Televizyonunun (RTRS) yayınını, Mladic'in cenazesini canlı vermesi sebebiyle engelledi.

Ratko Mladic, 1942 yılında Bosna Hersek'in doğusundaki Kalinovik yakınlarındaki Bozanovici köyünde doğdu. Askeri eğitimini Belgrad'da aldı ve Yugoslav Halk Ordusu'nda (JNA) aktif görev yaptı.
Mayıs 1992'de Bosna Hersek'te yeni kurulan Sırp Cumhuriyeti Ordusu Genelkurmay Başkanlığına getirildi ve 1996'ya kadar bu görevde kaldı.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) tarafından ilk kez 24 Temmuz 1995'te hakkında iddianame hazırlanan Mladic, Bosna Hersek'teki savaşın ardından Sırbistan'a kaçarak yaklaşık 16 yıl saklandı.

Sırbistan makamlarının Mladic'i bulamadıkları yönündeki açıklamalarına karşın, onun yıllarca devlet kurumlarındaki bazı kişiler tarafından korunduğu iddiaları gündeme geldi.
Yerel bir televizyon programındaki görüntülerde, Mladic'in arandığı dönemde kalabalık ortamlarda insanlarla görüştüğü, eğlendiği ve fotoğraf çektirdiği görüldü.
Mladic, 26 Mayıs 2011'de Sırbistan'ın Zrenjanin kenti yakınlarındaki Lazarevo köyünde yakalandı ve 31 Mayıs 2011'de Lahey'e gönderildi.
Yargılaması 16 Mayıs 2012'de başlayan Mladic, hakkındaki suçlamaları kabul etmedi.
Mladic, özellikle Temmuz 1995'te 8 bin 372 Boşnak sivilin katledildiği Srebrenitsa Soykırımı'nın baş sorumlusu ve azmettiricisi olarak kabul ediliyordu.
Hollanda'nın Lahey kentinde tutulduğu hapishanede son zamanlarda ciddi sağlık sorunları yaşayan Mladic, 27 Ağustos'ta öldü.

Rusya-Ukrayna geniş çaplı savaşı başlayalı 4 yıl 5 ay oldu.
İki taraf da kesin zafer konusunda somut bir ilerleme kaydedemezken kalıcı barış konusunda da beklenen adım atılamadı.
Kremlin Sarayı Sözcüsü Dmitriy Peskov, ABD Başkanı Donald Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve Trump'ın damadı Jared Kushner'ın Rusya ve Ukrayna liderleriyle yaptığı barış görüşmelerine ilişkin açıklama yaptı.
ÜÇLÜ FORMATA YEŞİL IŞIK
Üçlü barış görüşmelerinin yeniden başlayıp başlamayacağı sorusuna cevap veren Peskov, "Üçlü formatın yeniden başlatılmasına gelince, dün Kiev'den yapılan açıklamayı duydunuz. Sayın Kushner de bu yönde açıklamalarda bulundu.
Biz de bu üçlü formatın yeniden başlamasını göz ardı etmiyoruz, ancak görüşmelerin nerede yapılacağı ve kesin tarihler hakkında konuşmak için henüz çok erken" dedi.
"ABD'NİN ÇABALARINA DEĞER VERİYORUZ"
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Başkanı Donald Trump arasında bir telefon görüşmesi yapılabileceğini belirten Peskov, "Şüphesiz, her türlü girişim, barışa doğru atılmış küçük bir adımı temsil ediyor ve ABD'li müzakerecilerin barış çabalarına gerçekten çok büyük değer veriyoruz.
Devlet Başkanı Putin de Başkan Trump'ın çabalarına büyük değer verdiğini ve bu barış yoluna olan bağlılığından dolayı Başkan Trump'a minnettar olduğunu bizzat söyledi" ifadelerini kullandı.
ABD İLE UKRAYNA GÖRÜŞMESİNE DAİR HENÜZ BİLGİ YOK
Peskov, Moskova'nın ABD'li temsilciler ile Ukraynalı yetkililer arasında pazar günü Kiev'de gerçekleştirilen temaslar hakkında henüz herhangi bir bilgi almadığını söyledi.

Bosna Hersek İslam Birliği, başkent Saraybosna'da düzenlenen oturumda İslam Birliği Başkanı'nın belirleneceği seçimin 10 Ekim Cumartesi günü yapılacağını açıkladı.
Açıklamada, seçimde yarışacak 3 adayın ismine de yer verildi.
Aday listesinde Mostar Müftüsü Salem Dedovic, Saraybosna Müftüsü Nedzad Grabus ve Bosna Hersek İslam Birliği Din İşleri Müdürü Mensur Malkic yer alıyor.
Bosna Hersek İslam Birliğinin mevcut Başkanı Husein Kavazovic, oturumun ardından yaptığı açıklamada, iki kez üst üste seçildiği görevini başka bir isme devredeceğini anımsatarak, seçim kampanyasında ayrımcılığa yer olmaması gerektiğini söyledi.
Bosna Hersek İslam Birliği üyelerinin oylarının yüzde 50'sinden fazlasını alan 3 adaydan biri, 7 yıl bu görevde kalacak.

Endonezya'nın Anak Krakatau Adası'ndaki yanardağda meydana gelen patlamanın ardından volkanik küllerin ülkenin farklı kesimlerine yayılması üzerine ülke genelinde 2 bin 300'den fazla uçuş iptal edildi.
Ülke genelindeki 7 havalimanında 270 binden fazla yolcu mahsur kaldı.

Aşkabat Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliği, Mevlid-i Nebi Haftası münasebetiyle "Peygamberimiz ve Güzel Ahlak" konulu anlamlı bir konferansa ev sahipliği yaptı. Başkent Aşkabat’ta gerçekleşen programa Türk ve Türkmen halkının yanı sıra diplomatik ve dini erkandan çok sayıda davetli katıldı.
Kur’an-ı Kerim tilaveti ve sinevizyon gösterimiyle başlayan programın açılışını Aşkabat Din Hizmetleri Müşaviri Yusuf Tunç yaptı. Açılış konuşmasında Mevlid-i Nebi’nin manevi iklimine dikkat çeken Aşkabat Din Hizmetleri Müşaviri Yusuf Tunç, etkinliğin önemini vurgulayarak tüm katılımcılara teşekkürlerini iletti.
![]()
Aşkabat Büyükelçisi Şener Cebeci’nin selamlama ve protokol konuşmasının ardından, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Fatih Mehmet Karaca dinleyicilere hitap etti. Konferansta Peygamber Efendimizin örnek hayatından ve ahlaki erdemlerinden bahseden Karaca, günümüz dünyasında bu yüce değerleri yaşatmanın önemine değindi.
Türki Cumhuriyetlerin temsilcileri, Türkmenistan Dini İdare Başkanı ve Başmüftüsünün de hazır bulunduğu etkinlikte, gönüller aynı dualarda buluştu. Program, Türkmenistan Müftüsü Rahman Gurbanmıradov tarafından yapılan hatim duasının ardından sona erdi. Ayrıca Mevlid-i Nebi Haftası programları kapsamında Türkmenistan Müftülüğüne resmi bir ziyaret gerçekleştirilerek göreve yeni başlayan Türkmenistan Müftüsüne başarılar dilendi.
![]()
Program dahilinde Arkadağ şehrinde yapımı süren 30.000 kişilik cami ve külliye başta olmak üzere bölgedeki camiler ve Gurbanguly Berdimuhamedov Himayeye Muhtaç Çocuklara Yardım Vakfı ziyaret edildi.

Jamaika, transatlantik köle ticaretinin ve yüzyıllarca süren İngiliz sömürge yönetiminin günümüze uzanan sonuçlarını uluslararası hukuk gündemine taşıyacak önemli bir adım attı.
Kültür, Toplumsal Cinsiyet, Eğlence ve Spor Bakanı Olivia “Babsy” Grange başkanlığındaki Jamaika hükümet heyeti, 7 Eylül 2026 Pazartesi günü Londra’da Kral III. Charles’a hitaben hazırlanan resmî dilekçeyi sundu.
Başvuruda Kral Charles’tan, 1833 tarihli Judicial Committee Act’in 4’üncü maddesi uyarınca üç temel hukuk sorusunu Londra merkezli Privy Council Yargı Komitesi’ne göndermesi talep edildi. Söz konusu madde, hükümdara hukuki veya anayasal meseleleri görüş bildirmesi amacıyla komiteye sevk etme yetkisi veriyor.
![]()
Üç kritik soru yöneltildi
Jamaika hükümetinin açıklamasına göre Privy Council’dan görüş alınması istenen sorular şöyle:
Olivia Grange, girişimin siyasi bir bildiri olmanın ötesinde, tazminat tartışmasını somut bir hukuk sürecine taşıma amacı taşıdığını söyledi.
Grange, “Biz dilenmeye gelmedik. Adil bir karar için İngiliz hukukuna başvuruyoruz” ifadelerini kullandı. Jamaika hükümeti, dilekçenin mevcut haliyle belirli bir parasal ödeme istemediğinin; öncelikle İngiltere’nin hukuki sorumluluğunun belirlenmesini amaçladığının altını çizdi.
Son söz yalnızca Kral’a ait değil
Dilekçe resmen Kral III. Charles’a hitaben hazırlandı. Bunun nedeni Charles’ın yalnızca İngiltere Kralı değil, aynı zamanda bağımsız bir ülke olan Jamaika’nın anayasal devlet başkanı olması.
Ancak İngiliz anayasal sistemi içinde Kral’ın başvuru hakkında tek başına karar vermesi beklenmiyor. Charles’ın, dilekçenin Privy Council Yargı Komitesi’ne gönderilip gönderilmeyeceği konusunda İngiliz hükümetinin tavsiyesi doğrultusunda hareket etmesi gerekecek.
Dolayısıyla başvuru, doğrudan İngiliz hükümetini hedef alan siyasi ve hukuki bir sınama niteliği de taşıyor. Privy Council’ın görüş bildirmesi halinde bu görüşün kapsamı, bağlayıcılığı ve olası tazminat müzakerelerine etkisi ayrıca tartışılacak.
Başvuru Zong katliamının yıldönümüne denk getirildi
Jamaika, dilekçenin sunulacağı tarihi özellikle transatlantik köle ticaretinin en çarpıcı suçlarından biri olan Zong katliamıyla ilişkilendirdi.
Liverpool’a kayıtlı Zong adlı köle gemisi, 6 Eylül 1781’de Batı Afrika’dan Jamaika’ya doğru yola çıktı. Gemide yaklaşık 442 köleleştirilmiş Afrikalı bulunuyordu. Yolculuk sırasında mürettebat, su kaynaklarının azaldığını öne sürerek en az 132 erkek, kadın ve çocuğu denize attı.
Geminin sahipleri daha sonra öldürülen insanları “kaybedilmiş mal” olarak gösterip sigorta şirketinden ödeme almaya çalıştı. Sigorta şirketinin talebi reddetmesi üzerine uyuşmazlık İngiliz mahkemelerine taşındı. Yargılama, insanların topluca öldürülmesinden çok sigorta kapsamındaki mal kaybı üzerinden yürütüldü.
Jamaika heyeti, dilekçe öncesinde 6 Eylül’de Güney Londra’daki New Park Road Baptist Kilisesi’nde düzenlenen “Anma, Adalet ve Onarım” ayinine katıldı. Zong kurbanları için çelenk bırakıldı.
![]()
Köle sahiplerine ödeme yapıldı, köleleştirilenlere yapılmadı
Jamaika’nın başvurusunda öne çıkan tarihsel çelişkilerden biri, İngiltere’nin 1833’te köleliği kaldırırken köleleştirilen insanlara değil, onları “mülk” olarak elinde tutan köle sahiplerine tazminat ödemiş olması.
İngiliz hükümeti, köle sahiplerinin sözde ekonomik kayıplarını karşılamak amacıyla dönemin bütçesi açısından son derece büyük bir mali kaynak ayırdı. Bu borcun finansman etkisinin İngiliz vergi sistemi üzerindeki izleri 2015’e kadar sürdü.
Olivia Grange, İngiliz devletinin köle sahiplerinin zararını karşılamayı hukuken mümkün görmesine rağmen köleleştirilen insanların torunlarına yönelik telafi talebini reddetmesinin savunulamaz olduğunu belirtiyor.
Milyonlarca Afrikalı zorla taşındı
Tarihsel araştırmalara göre 15’inci yüzyıl ile 19’uncu yüzyıl arasında 12,5 milyondan fazla Afrikalı, Atlantik köle ticareti kapsamında gemilere bindirilerek Amerika kıtasına doğru zorla yola çıkarıldı. Bunların yaklaşık 10,7 milyonu hayatta kalarak kıtaya ulaşabildi; yüz binlercesi yolculuk sırasında hastalık, açlık, şiddet ve insanlık dışı koşullar nedeniyle öldü.
İngiltere, 1655’te İspanya’dan aldığı Jamaika’yı şeker kamışı üretiminin merkezlerinden biri haline getirdi. Plantasyon ekonomisi, Afrika’dan getirilen yüz binlerce köleleştirilmiş insanın zorla çalıştırılmasına dayanıyordu.
Kölelik İngiliz İmparatorluğu’nun büyük bölümünde 1834’te resmen kaldırıldı. Ancak Jamaika’nın doğrudan İngiliz sömürgesi olarak yönetilmesi 1962’de bağımsızlığa kavuşmasına kadar devam etti.
“Etkileri eğitimden sağlığa kadar sürüyor”
Grange, kölelik ve sömürge yönetiminin etkilerinin yalnızca geçmişte kalmış bir insan hakları ihlali olarak değerlendirilemeyeceğini savunuyor.
Jamaika hükümetine göre plantasyon ekonomisinin oluşturduğu servet İngiltere’ye aktarılırken, Jamaika’da eğitim, sağlık, altyapı, toprak mülkiyeti ve ekonomik kalkınma alanlarında kalıcı eşitsizlikler meydana geldi.
Tazminat talebi bu nedenle yalnızca bireysel nakit ödemelerden oluşan bir model olarak görülmüyor. Jamaika ve diğer Karayip ülkeleri; borçların hafifletilmesi, sağlık ve eğitim yatırımları, teknoloji transferi, kültürel varlıkların iadesi, yerli halklara yönelik kalkınma programları ve resmî özür gibi seçenekleri “onarıcı adalet” kapsamında değerlendiriyor.
Jamaika, köleliğin kalıcı etkilerini araştırmak ve tazminat politikasını geliştirmek amacıyla 2009 yılında Ulusal Tazminat Komisyonu’nu kurmuştu.
CARICOM’dan tam destek
Jamaika’nın girişimi yalnızca ulusal bir başvuru değil. Karayip Topluluğu CARICOM, Temmuz 2025’te yapılan devlet ve hükümet başkanları toplantısında dilekçeye tam destek verdi.
CARICOM liderleri, başvurunun bölgenin “On Maddelik Onarıcı Adalet Planı”na katkıda bulunabilecek yeni bir hukuk yolu oluşturduğunu bildirdi. Temmuz 2026’daki zirvede de başvurunun 7 Eylül’de Londra’da yapılacağı teyit edildi.
Jamaika heyeti, bunun bir Commonwealth ülkesinin kölelik tazminatı konusunda söz konusu hukuki mekanizmaya başvurduğu ilk örnek olduğunu belirtiyor.
Buckingham Sarayı: Konunun farkındayız
Buckingham Sarayı, Jamaika hükümetinin dilekçeyi Privy Council Yargı Komitesi’ne taşıma girişiminden haberdar olduğunu açıkladı.
Saraydan yapılan açıklamada Kral Charles’ın kölelik tarihinin daha iyi anlaşılması ve tarihsel yanlışların günümüz toplumları yararına ele alınması konusunda “kişisel ve güçlü bir bağlılık” sergilediği belirtildi.
Ancak açıklamada, dilekçenin Privy Council’a gönderileceğine, İngiltere’nin hukuki sorumluluğunun kabul edileceğine veya tazminat ödeneceğine ilişkin doğrudan bir taahhütte bulunulmadı.
Kral Charles, daha önce köleliğin yol açtığı acılar nedeniyle “derin üzüntü” duyduğunu söylemiş; fakat monarşi adına resmî özür dilememişti.
İngiliz hükümeti tazminata karşı
İngiliz hükümetleri bugüne kadar kölelik nedeniyle mali tazminat ödeme düşüncesine karşı çıktı. Londra yönetimi, transatlantik köle ticaretini insanlık dışı ve utanç verici olarak nitelendirmesine rağmen resmî özür ve tazminat taleplerini kabul etmedi.
Jamaika’nın yeni hamlesi, bu nedenle tartışmayı ahlaki ve siyasi zeminden hukuk zeminine taşımayı hedefliyor. Privy Council’ın soruları ele almayı kabul etmesi halinde İngiltere’nin köle ticareti ve sömürgecilik dönemindeki eylemleri, tarihsel hukuk ile günümüz uluslararası hukuk ilkeleri arasındaki ilişki bakımından incelenebilecek.
Cumhuriyet tartışmasını da etkileyebilir
Başvurunun sonucu, Jamaika’daki cumhuriyet tartışmalarını da doğrudan etkileyebilir. Jamaika 1962’de bağımsızlığını kazanmasına rağmen Kral III. Charles’ı devlet başkanı olarak tanımaya devam ediyor.
Başbakan Andrew Holness hükümeti, ülkenin monarşiyle anayasal bağlarını kopararak cumhuriyete dönüşmesi yönünde çalışmalar yürütüyor. Kral’ın dilekçeyi Privy Council’a göndermemesi veya İngiliz hükümetinin başvuruyu engellemesi, monarşi karşıtı görüşleri güçlendirebilir.
Jamaika’nın girişimi kısa vadede doğrudan bir tazminat kararı doğurmasa bile, İngiltere’nin kölelik dönemindeki sorumluluğunun ilk kez bu düzeyde hukuki incelemeye açılması bakımından tarihî bir adım olarak değerlendiriliyor. Sürecin bir sonraki aşaması, Kral Charles’ın İngiliz hükümetinin tavsiyesi doğrultusunda dilekçeyi Privy Council Yargı Komitesi’ne sevk edip etmeyeceğinin açıklanması olacak.

Uluslararası Adalet Divanı’nın 19 Temmuz 2024 tarihinde açıkladığı tarihî danışma görüşü, İsrail’in Filistin topraklarında onlarca yıldır sürdürdüğü işgal düzenine ilişkin bugüne kadarki en ağır uluslararası hukuk kararlarından biri oldu.
Mahkeme, İsrail devletinin varlığını değil; İsrail’in 1967’den beri işgal ettiği Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki devam eden varlığını hukuka aykırı ilan etti.
“UAD’ın, kararı, İsrail’in Filistin topraklarında kurduğu askerî, idari, ekonomik ve yerleşimci düzenin hiçbir hukuki meşruiyet taşımadığını açıkça ortaya koyuyor.
UAD, İsrail’in işgalci güç sıfatını sistematik biçimde kötüye kullandığını; toprakları parçalayarak, Filistinlileri yerinden ederek ve kalıcı yerleşimler kurarak geçici bir işgali fiilî ilhaka dönüştürdüğünü belirledi.
İşgal “devam eden uluslararası suç oluşturan fiil” olarak nitelendirildi
UAD, 11’e karşı 4 oyla İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğuna hükmetti.
Mahkemeye göre İsrail’in politikaları, uluslararası hukukun iki temel ilkesini ağır biçimde ihlal ediyor:
UAD, İsrail’in işgal altındaki topraklardaki varlığını “devam eden nitelikte hukuka aykırı bir fiil” olarak tanımladı ve bu durumun İsrail’in uluslararası sorumluluğunu doğurduğunu bildirdi.
Mahkeme, İsrail’in güvenlik gerekçelerini öne sürmesinin, Filistin topraklarını ilhak etmesini, kalıcı yerleşimler kurmasını ve milyonlarca Filistinliyi temel haklarından mahrum bırakmasını meşrulaştıramayacağını vurguladı.
İsrail işgali mümkün olan en kısa sürede sona erdirmeli
UAD, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki hukuka aykırı varlığına “mümkün olan en kısa sürede” son vermesi gerektiğine karar verdi.
Bu hüküm yalnızca askerî birliklerin konumuyla sınırlı değil. İsrail’in işgal altında kurduğu kontrol sisteminin, askerî yönetimin, yerleşimlerin, toprak gasbının ve fiilî ilhak uygulamalarının da ortadan kaldırılmasını kapsıyor.
Mahkeme, İsrail’in Doğu Kudüs ve Batı Şeria’nın geniş kesimlerinde egemenlik kurmaya çalıştığını; İsrail hukukunu bu bölgelere yayarak toprakları kalıcı biçimde kendi ülkesine katma niyetini ortaya koyduğunu belirledi.
UAD ayrıca Filistin topraklarının birbirinden koparılmasının, Filistin devletinin kurulmasını engellediğini ve Filistin halkının kendi geleceğini belirleme hakkını fiilen ortadan kaldırdığını kaydetti.
Yerleşimler durdurulmalı, yüz binlerce yerleşimci tahliye edilmeli
Mahkeme, 14’e karşı 1 oyla İsrail’in işgal altındaki topraklardaki bütün yeni yerleşim faaliyetlerini derhal durdurması gerektiğine hükmetti.
Kararda, işgal altındaki Filistin topraklarına yerleştirilen İsrailli sivillerin tahliye edilmesi de açık bir yükümlülük olarak gösterildi.
İsrail’in yerleşim politikası yalnızca konut inşa edilmesinden ibaret değil. Bu politika kapsamında Filistinlilere ait arazilere el konuluyor; evler yıkılıyor, tarım alanlarına ve su kaynaklarına erişim sınırlandırılıyor, yollar ve kontrol noktalarıyla Filistin kentleri birbirinden koparılıyor.
İsrail ordusunun koruması altında hareket eden silahlı yerleşimcilerin Filistinlilere, evlere, iş yerlerine, zeytinliklere ve tarım arazilerine yönelik saldırıları da Batı Şeria’daki zorla yerinden etme politikasının parçası olarak değerlendiriliyor.
![]()
Ayrı hukuk düzeni ve sistematik ayrımcılık
UAD, İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinliler ile İsrailli yerleşimcilere farklı hukuk düzenleri uygulamasının uluslararası ayrımcılık yasağını ihlal ettiğine karar verdi.
Aynı bölgede yaşayan İsrailli yerleşimciler sivil hukuk sistemine bağlı tutulurken Filistinliler askerî mahkemelerde yargılanıyor. Filistinlilerin seyahat, çalışma, inşaat, tarım ve su kaynaklarına erişimleri askerî izinlere bağlanırken yerleşimlerin genişlemesi İsrail makamlarınca destekleniyor.
Mahkemeye göre bu düzen, Filistin halkını kendi topraklarında temel haklardan yoksun bırakan kurumsallaşmış bir ayrımcılık sistemi oluşturuyor.
İsrail Filistinlilere tazminat ödemekle yükümlü
UAD, İsrail’in işgal süresince Filistinli gerçek ve tüzel kişilere verdiği zararı tamamen gidermekle yükümlü olduğuna hükmetti.
Mahkemenin belirlediği yükümlülükler şunları kapsıyor:
Dolayısıyla karar, yalnızca gelecekteki yerleşim faaliyetlerinin durdurulmasını değil, onlarca yıllık işgalin Filistin halkında oluşturduğu maddi ve insani yıkımın telafi edilmesini de öngörüyor.
Diğer devletler İsrail’in işgaline yardım edemez
UAD, İsrail’in işgalini sürdürebilmesinde diğer ülkelerin siyasi, askerî ve ekonomik desteğinin taşıdığı öneme de dikkat çekti.
Mahkeme, bütün devletlerin İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığını meşru kabul etmeme ve bu hukuka aykırı durumun sürdürülmesine yardım etmeme yükümlülüğü bulunduğuna karar verdi.
Bu yükümlülük; yerleşimlerle ticaret yapılması, işgal altındaki bölgelerde yatırım gerçekleştirilmesi, yerleşim ürünlerinin İsrail menşeli kabul edilmesi ve işgalin sürdürülmesinde kullanılabilecek silahların sağlanması gibi alanları doğrudan ilgilendiriyor.
Devletlerin, İsrail’in uluslararası kabul görmüş sınırları ile işgal altındaki Filistin toprakları arasında açık bir ayrım yapması gerekiyor.
BM çekilme için bir yıl süre verdi, İsrail kararı uygulamadı
UAD, İsrail’in hukuka aykırı varlığını sona erdirmesi için belirli bir tarih vermedi ve “mümkün olan en kısa sürede” ifadesini kullandı.
BM Genel Kurulu ise 18 Eylül 2024 tarihinde kabul ettiği ES-10/24 sayılı kararla İsrail’den işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığına en geç 12 ay içinde son vermesini istedi.
Karar, 124 ülkenin desteğiyle kabul edildi. İsrail ve ABD’nin de aralarında bulunduğu 14 ülke karşı oy kullanırken 43 ülke çekimser kaldı.
Tanıdığı süre 17 Eylül 2025’te doldu. İsrail, bu süre içinde işgali sona erdirmedi, yerleşimcileri tahliye etmedi ve Filistinlilere tazminat ödemedi.
BM uzmanları, sürenin dolmasının ardından uluslararası toplumun yalnızca kınama açıklamalarıyla yetinmesinin hukuka aykırı düzenin devam etmesine katkı sağladığını belirterek yaptırım, silah ambargosu ve yerleşimlerle ticaretin durdurulması çağrısında bulundu.
Gazze yerle bir edildi, halk açlık ve zorunlu göçe mahkûm edildi
UAD’nin işgale ilişkin görüşü açıklanırken İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları da bütün şiddetiyle devam ediyordu.
İsrail ordusunun bombardımanları ve kara saldırıları Gazze’de konutları, hastaneleri, okulları, üniversiteleri, ibadethaneleri, su şebekelerini ve elektrik altyapısını geniş ölçüde tahrip etti. On binlerce Filistinli öldürüldü; nüfusun büyük bölümü defalarca yerinden edildi.
İnsani yardımın engellenmesi ve sınırlandırılması sonucunda halk gıda, temiz su, ilaç ve barınma imkânlarından mahrum bırakıldı. Açlık, susuzluk ve sağlık sisteminin çökertilmesi, askerî saldırıların yanı sıra Gazze’deki kitlesel ölümlerin başlıca nedenleri arasına girdi.
BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Eylül 2025’te yayımladığı raporda İsrail’in Gazze’de Filistinlilere karşı soykırım gerçekleştirdiği sonucuna ulaştı. Komisyon, İsrail makamlarının öldürme, ağır bedensel ve zihinsel zarar verme, yaşamı ortadan kaldıracak koşullar oluşturma ve doğumları engellemeye yönelik tedbirler uygulama fiillerinden sorumlu olduğunu bildirdi.
Bu tespit, Birleşmiş Milletler bünyesindeki bağımsız soruşturma komisyonuna ait. Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasında UAD’nin nihai hüküm süreci ise ayrıca devam ediyor.
UAD daha önce de İsrail’e karşı tedbir kararları aldı
UAD, Güney Afrika’nın açtığı davada İsrail’e karşı birden fazla geçici tedbir kararı verdi.
Mahkeme İsrail’den:
istedi.
Buna rağmen Gazze’deki sivil ölümleri, zorunlu göç, altyapı yıkımı ve insani yardım krizi devam etti.
İsrail kararı reddetti
İsrail yönetimi UAD’nin işgale ilişkin görüşünü reddederek bölgenin geleceğinin uluslararası mahkemeler tarafından değil, doğrudan görüşmelerle belirlenmesi gerektiğini savundu.
Ancak UAD, müzakere iddiasının işgali süresiz biçimde devam ettirme hakkı vermediğini ortaya koydu. Mahkeme ayrıca Oslo Anlaşmaları’nın İsrail’e Filistin topraklarını ilhak etme veya buralarda kalıcı egemenlik kurma yetkisi tanımadığını açıkça belirtti.
İsrail’in kararı tanımaması, uluslararası hukuk bakımından yükümlülükleri ortadan kaldırmıyor.
Tarihî görüşün önündeki en büyük engel: Yaptırım eksikliği
UAD’nin görüşü hukuki bakımdan tarihî öneme sahip olsa da doğrudan bir yaptırım veya icra gücü bulunmuyor. Kararın uygulanabilmesi devletlerin, BM Genel Kurulu’nun ve özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin atacağı adımlara bağlı.
Ancak İsrail’in en önemli askerî ve siyasi destekçisi olan ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi, İsrail’e karşı bağlayıcı yaptırım kararlarının alınmasının önündeki temel engellerden biri olmayı sürdürüyor.
Ortaya çıkan tablo açık: Dünyanın en yüksek yargı organı İsrail’in Filistin topraklarındaki varlığının hukuka aykırı olduğunu ilan etti; işgalin sona erdirilmesini, yerleşimcilerin tahliyesini ve zararların tazminini istedi. Buna rağmen İsrail işgali ve yerleşim politikasını sürdürürken uluslararası toplum mahkeme kararını uygulatacak etkili mekanizmaları henüz hayata geçiremedi.

[article id="12610" color="bg-dark"][/article]

İtalya'da 2026 yazı, 1950'den beri ülkedeki en sıcak yaz oldu.
The post İtalya son 76 yılın en sıcak yazını geçirdi appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Meksika'nın merkezindeki bir kasabada, bir azizin anısına düzenlenen festival sırasında havai fişeklerin kontrolden çıkması sonucu bir duvar yıkıldı; en az 10 kişi öldü,, 64 kişi yaralandı.
The post Meksika'da dini törende havai fişek kazası: 10 ölü, 64 yaralı appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Rusya Dışişleri Bakanlığı, Almanya’nın St. Petersburg Başkonsolosluğu ve ülkedeki Goethe Enstitüsü'nün merkezlerini kapatma kararı alındığını duyurdu.
The post Rusya'dan Almanya'ya misilleme: Başkonsolosluk ve Goethe Enstitüsü kapatılacak appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Alman otomotiv üreticisi Volkswagen, Osnabrück fabrikasını İsrailli yatırım fonu Aurelius Capital ve Aşağı Saksonya eyaletine devrederek tesiste savunma araçları üretme konusunda anlaştı.
The post Volkswagen İsrailli şirketle anlaştı: Otomotiv fabrikası artık savunma ekipmanı üretecek appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Almanya Başbakanı Friedrich Merz, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Saksonya-Anhalt Eyalet Meclisi seçimini açık ara farkla 'şok içinde' karşıladı: "Böyle bir sonuç beklemiyorduk".
The post Almanya Başbakanı Merz, AfD'nin zaferi karşısında 'şok içinde' appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Almanya'da Türk esnafları ve iş insanlarını hedef alan silahlı saldırılar nedeniyle Alman polisi yeni nesil Türk mafyasının peşinde.
The post Silahlı saldırılar: Alman polisi yeni nesil Türk çetelerin peşinde appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Endonezya'nın Anak Krakatau Adası'ndaki yanardağın patlaması sonucu volkanik küller ülkenin her kesimine yayıldı. İptal edilen 2 bin 300'ü aşkın uçuş nedeniyle 270 bin yolcu mahsur kaldı.
The post Endonezya'da yanardağ patlaması: 270 bin yolcu mahsur kaldı appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Yeni araştırmaya göre pestisitler, dünyada her yıl çiftçiler ve tarım işçileri arasında 400 milyonu aşkın akut zehirlenmeye neden oluyor.
The post Araştırma: Pestisitler yılda 400 milyonu aşkın çiftçiyi zehirliyor appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Piyasalara yönelik araştırmalar yapan Frankfurt merkezli Sentix, eylül ayına ilişkin Avro Bölgesi Genel Yatırımcı Güven Endeksi verilerini açıkladı.
3-5 Eylül 2026 tarihlerinde 209'u kurumsal olmak üzere 1052 yatırımcının katılımıyla gerçekleştirilen anket sonuçlarına göre, ağustosta 0,9 puan olan endeks, eylülde 4,2 puanlık artışla 5,1 puana yükseldi. Piyasalarda beklenti, endeksin 2 puana yükselmesi yönündeydi.
Yatırımcıların gelecek 6 aya yönelik öngörülerini ölçen Beklentiler Endeksi 10,3 puandan 13,8 puana çıkarken Mevcut Durum Endeksi ise eksi 8 puandan eksi 3,3 puana yükselerek Mart 2022'den bu yana en iyi seviyesine ulaştı.
Sentix Genel Müdürü Manfred Hübner, konuya ilişkin değerlendirmesinde, Avro Bölgesi'ndeki ekonomik yükselişin eylülde ivme kazanmaya devam ettiğini vurguladı.
“Avro Bölgesi’nin resesyon eğilimlerini tamamen geride bıraktığına” işaret eden Hübner, "Mevcut durum endeksindeki artışla birlikte beklentilerin 13,8 puana yükselmesi, Sentix tarafından ankete katılan yatırımcıların Avro Bölgesi'nde ekonomik toparlanmanın başladığına ve bunun devam edeceğine kesin gözüyle baktıklarını gösteriyor." ifadesini kullandı.
Hübner, Saksonya-Anhalt eyaletinde pazar günü yapılan ve Almanya'da sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin birinci parti çıktığı ancak salt çoğunluğu elde edemediği seçimlere de değinerek, "Seçimler yatırımcıları tedirgin etmemiş görünüyor." değerlendirmesinde bulundu.
Avro Bölgesi'nin en büyük ekonomisi olan Almanya da bu iyileşmeye önemli bir katkı sağladı. Almanya için Sentix Yatırımcı Güven Endeksi, ağustos ayındaki eksi 11,9 seviyesinden eksi 2,8 puana yükselerek Temmuz 2025'ten bu yana en yüksek değere ulaştı.

Kalibaf, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in İran tankerlerini "imha edip batıracakları" yönündeki ifadelerine tepki gösterdi.
Bölgedeki petrol ve doğal gaz üretim zincirinin geniş bir alana yayıldığını ve erişilebilir durumda bulunduğunu belirten Kalibaf, şu ifadeleri kullandı:
“Bu sulardaki ve tesislerdeki Amerikan petrol ve doğal gaz şirketleri de aynı ölçüde savunmasız durumda. Varlıklarımıza saldırırsanız siz de saldırıya uğrarsınız. Bunu daha önce kanıtladık. Artık kullanılabilir durumda olmayan üslere sorun.”
ABD Savunma Bakanı Hegseth, 5 Eylül'de X hesabından yaptığı açıklamada, İran'ın ABD gemilerine ateş açması halinde İran petrol tankerlerini "imha edip batıracaklarını" ifade etmişti.
Hegseth ayrıca İran'ın petrol tankerlerinden oluşan filosunun savunmasız olduğunu, ABD uçakları, gemileri ve denizaltılarının bu filoya saldırabilecek kapasitede bulunduğunu savunmuştu.

Avrupa Çelik, Boru ve Metal Dağıtım ve Ticaret Federasyonu (EUROMETAL) öncülüğündeki sektör temsilcileri, "Üretimi Avrupa'da Tutun" teması kapsamında Brüksel'de AB kurumlarının bulunduğu Schuman Meydanı'nda bir araya geldi.
Göstericiler, "Ucuz ithalatı durdurun", "AB'de üretimi koruyun", "AB çelik talebi huzur içinde yatsın", "Avrupa fabrikaları huzur içinde yatsın" yazılı pankartlar taşıdı.

Eylemciler, Avrupa'da üretim kapasitesi ve istihdam kaybına dikkati çekmek amacıyla AB Komisyonunun binası çevresinde üzerinde "Huzur içinde yatsın" yazılı 10 sembolik tabut taşıdı.
Göstericiler, AB'deki çelik fabrikalarının ucuz ithalat nedeniyle zor durumda olduğuna dikkati çekti.
EUROMETAL, Avrupa'daki üreticilerin AB'nin çevre ve iklim kurallarına uymak için yüksek maliyetlere katlandığını, buna karşılık AB dışından gelen bazı ürünlerin aynı yükümlülüklere tabi olmadığını savunuyor.

AB'ye ithal edilen çelik, kota, ticaret savunma önlemleri ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) kapsamında çeşitli kurallara tabi tutuluyor. Ancak çeliğin AB dışında işlenerek makine, otomotiv parçası veya diğer mamul ürünlere dönüştürülmesi halinde bu ürünler aynı kurallara tabi olmadan AB pazarına erişebiliyor.
Sektör temsilcileri, bu durumun ithal ürünlere maliyet avantajı sağladığını, Avrupalı üreticilerin rekabet gücünü azalttığını ve üretimin AB dışına kaymasına yol açabileceğini ifade ediyor.


Yayıncı kuruluşun sitesindeki bilgilere göre, bugün yeni grubun Brüksel saatiyle 09.00'da başlaması planlanan ilk toplantısı iptal edildi.
Brüksel merkezli Euractiv internet sitesine konuşan AB yetkilisi, bazı üye ülkelerin yeni girişimin "bu aşamada izlenmesi gereken doğru yol olmadığı" görüşünü dile getirdiğini aktararak "Bakanlarla yapılan görüşmelerin ardından girişimi sürdürmemeye karar verdik. Üye ülkelerle etkileşim kurmanın yeni yollarını değerlendiriyoruz." ifadelerini kullandı.
Haberde, girişimin Fransa, Almanya ve İtalya'nın karşı çıkmasıyla iptal edildiği öne sürüldü.
Grubun karar alma yetkisine sahip olmayacağı, daha ziyade danışma mercii olarak faaliyet göstermesi öngörülüyordu.
Girişimin üye ülkelerin itirazı üzerine iptal edilmesi, Kallas ve liderliğini yürüttüğü AB Dış İlişkiler Servisi'nin (EEAS) artan eleştirilerin hedefi olduğu bir dönemde geldi.
Eleştiriler, Kallas'ın zaman zaman AB'nin 27 üyesi arasında oluşan ortak görüşün ötesine geçen açıklamalar yapması, bazı başkentlerle yeterli istişare yürütmeden girişimlerde bulunması ve üye ülkeler arasında destek oluşturmakta zorlanmasına dayanıyor.
Haziran başında basına sızan Fransa hükümeti menşeli gayriresmi çalışma belgesinde, Kallas'ın görev ve yetkilerinin yeniden düzenlenmesine yönelik önerilere yer verilmişti.
Fransa ile beraber Almanya'nın da önerilere öncülük ettiği, kulislere yansıyan bilgiler arasında.
Kallas, 1 Eylül'de düzenlenen gayriresmi AB Savunma Bakanları Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamada, NATO bünyesinde Avrupa'nın konvansiyonel askeri gücüne dair tespit edilen eksiklikleri giderme konusunda "yeterince hızlı davranmadıklarını" belirtmişti.
Gelecek hafta bazı AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere ve Ukrayna'dan eski üst düzey siyasi ve askeri liderlerden oluşan yeni üst düzey grubun faaliyete geçeceğini kaydeden Kallas, amaçlarının "en parlak zihinlerle alışılmışın dışında çözümler üretilmesi" olduğunu belirtmişti.
Ayrıca Kallas, grubun Avrupa savunmasında atılması gereken adımlara yönelik somut öneriler içeren bir rapor hazırlayacağını da ifade etmişti.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanlığı, Ünal Üstel'in, Girne açıklarında meydana gelen deniz kazasının ardından kayıplara ulaşmak amacıyla sürdürülen arama çalışmaları ile operasyonda görev yapan TCG Alemdar ve TCG Işın'ın mevcut durumuna ilişkin açıklamasını yayımladı.
Açıklamaya göre Üstel, Girne açıklarında meydana gelen deniz kazasının ardından yürütülen arama çalışmalarının kesintisiz şekilde devam ettiğini belirterek, Türk Deniz Kuvvetlerine bağlı TCG Alemdar'ın bölgede arama faaliyetlerini sürdürdüğünü ifade etti.
Operasyonda görev yapan TCG Işın'ın ise yakıt ikmali amacıyla geçici olarak görev bölgesinden ayrıldığını ve yakıt ikmalinin tamamlanmasının ardından çalışmalarına devam edeceğini aktaran Üstel, her iki geminin de derin sularda yürütülen arama faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için gerekli teknik imkan ve kabiliyetlere sahip olduğunu bildirdi.
Üstel, operasyonun sürekliliğinin sağlanması amacıyla gemilerin yakıt ikmali, bakım ve diğer teknik ihtiyaçlarının karşılanması gereken durumlarda, görev değişimlerinin dönüşümlü olarak gerçekleştirileceğini ve arama faaliyetlerinin kesintisiz şekilde sürdürüleceğini vurguladı.
Bununla birlikte, arama çalışmalarının daha da etkin hale getirilmesi amacıyla İstanbul’da, derin sularda arama ve kurtarma kabiliyeti yüksek özel şirketlerle yürütülebilecek çalışmalara ilişkin hazırlanan raporların bugün değerlendirildiğini kaydeden Üstel, "Dolayısıyla söz konusu olan arama çalışmalarının durdurulması değil, tam tersine mevcut imkanların daha da güçlendirilerek çalışmaların etkinliğinin artırılmasıdır. Hükümet olarak kayıplarımıza ulaşmak için gerekli tüm imkanların devreye alınmasına yönelik çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Arama faaliyetlerimiz 7 gün 24 saat esasına göre aralıksız devam etmektedir." ifadelerini kullandı.
KKTC'deki Girne Limanı ile Mersin'deki Taşucu Limanı arasında sefer yapan "Filo Jet" isimli yüksek hızlı yolcu gemisi, 30 Ağustos Pazar günü öğle saatlerinde Girne'den hareket ettikten kısa süre sonra ön kısmından su almaya başlamış, Girne Limanı'na dönmeye çalıştığı sırada batmıştı.
KKTC Başbakanı Ünal Üstel, gemide toplam 267 yolcu ve mürettebatın bulunduğuna dikkati çekerek, geminin batmasının ardından 239 kişinin kurtarıldığını ifade etmişti.
Batan geminin enkazının Girne açıklarında 554 metre derinlikte bulunduğu bildirilirken, gemideki 14 yolcu hayatını kaybetti, 14 kişinin bulunması için de çalışmalar devam ediyor.

Fransa'nın Saint-Paul-de-Vence kasabasında sinema ve dizi sektörünün geleceğine ilişkin Işık Zirvesi başladı.
Macron ve Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un eş başkanlığında düzenlenen zirvede, sinema ve dizi sektörünün karşı karşıya olduğu değişimler ele alınacak.
Zirveye, yaklaşık 60 ülkeden sinema, dizi ve oyun sektörlerinden isimlerin de yer aldığı 200'den fazla kişi katılıyor.
Macron, zirvenin açılışında yaptığı konuşmada, 19. yüzyılda, Louis ve Auguste Lumiere kardeşlerin tarihteki ilk hareketli görüntüleri perdeye yansıttığını hatırlatarak, "Teknik bir inovasyonun da ötesinde, dünyaya bakmanın, onu göstermenin, anlatmanın yeni bir şekli başlamıştı." dedi.
Fransız sinemasının ve Güney Kore dizilerinin sınırları aşarak dünyada parladığını söyleyen Macron, bu iki ülkeye ait film ve dizilerin, bir kültürün kendi özüne sadık kalarak küreselleşebileceğini gösterdiğini dile getirdi.
Macron, "Sinema ve görsel animasyonlar, kimsenin inkar edemeyeceği değişimlerden geçiyor." diyerek, yapay zekanın ve insanların dikkatinin sosyal medya platformlarınca ele geçirilmesinin "bir çağ değişiminin" göstergesi olduğunu ifade etti.
Mevcut çağda, görsellerin neredeyse sonu yokmuşçasına çoğaldığını belirten Macron, "Bu görseller, sinema perdelerimizde, televizyonlarımızda, oyun konsollarımızda ve akıllı telefonlarımızda hızla akıp geçiyor." şeklinde konuştu.
Macron, bu durumun insanların kültür, ilim ve sanatla olan bağını etkilediğini vurgulayarak, tarihte hiçbir zaman bugünkü kadar insanın, bu denli bilgiye, içeriğe ve esere erişemediğine işaret etti.
"Hiçbir zaman ekranlara bu kadar bakmamıştık. Ne var ki her şeye bakma uğruna sonunda hiçbir şey görmeme riskiyle karşı karşıyayız." değerlendirmesini yapan Macron, insanları içeriklere sürükleyen sosyal medya platformlarının, çocukların ve yetişkinlerin dikkatini yakalamayı ve geçici bir heyecan yaratmayı amaçlayan ekonomik bir modele sahip olduğunu belirtti.
Macron, bu modelin, insanların dikkatini paraya dönüştürmeyi amaçladığının altını çizerek, "Günümüzde toplumlarımızda okumak için zaman ayırmak giderek zorlaşıyor." dedi.
Bugünün dünyasında görsellerin sınır tanımadığını dile getiren Macron, çok taraflı işbirliği anlayışının sinema ve dizi gibi görsel sektörlere taşınması çağrısında bulundu.
Macron, görsel sektöre destek için "Işık Ortaklığı"nın kurulması amacıyla gelecek 5 yıl için toplam 1 milyar avroluk ortak bütçe ayıracaklarını kaydetti.

Bekayi, başkent Tahran'da düzenlediği haftalık basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı.
İran ile Umman arasında Hürmüz Boğazı'nda güvenli rota belirlenmesi konusundaki anlaşmaya ilişkin Bekayi, şu ifadeleri kullandı:
"İki kıyıdaş ülke olan İran ve Umman, Hürmüz Boğazı'nda güvenli denizcilik rotası belirlenmesi konusunda ciddi müzakereler yürütmüş ve ilerleme kaydetmiştir. Önümüzdeki günlerde İran ile Umman arasındaki mutabakatın Uluslararası Denizcilik Örgütü'ne kaydedilmesi bekleniyor."
Bekayi, ABD'nin İran'a uyguladığı deniz ablukası ve "dayattığı ekonomik savaşın" yalnızca İran'a karşı değil, tüm uluslararası topluma, serbest ticarete ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın ilkelerine yönelik bir saldırı olduğunu öne sürdü.
Hürmüz Boğazı'nda artan gerilime de değinen Bekayi, son günlerde bölgede yaşananların bazı çevrelerce ifade edildiği gibi "tanker savaşı" değil, ABD ve İsrail’in saldırganlığı ile başlayan ve daha geniş anlamlar taşıyan bir durum olduğunu, boğazın yine bu iki ülkenin eylemleri nedeniyle güvensiz hale geldiğini söyledi.
Bölgede ve uluslararası sularda ticaret gemilerine yönelik saldırıların ABD tarafından başlatıldığını ve bu saldırıların "terörist bir eylem" olduğunu söyleyen Bekayi, İran'ın yasal olarak kendisini savunma hakkı bulunduğunu ve bu kapsamda gerekli önlemleri almaya devam edeceklerini belirtti.
Bekayi, Katar'da tutulduğu öne sürülen 3 İranlı pilotun durumuna ilişkin de açıklamalarda bulundu.
Teknik bir heyetin pilotların durumuyla ilgili Katar'ı ziyaret ettiğine işaret eden Bekayi, teknik görüşmelerin ve müzakerelerin sürdüğünü, konuyu ciddiyetle takip ettiklerini dile getirdi.
Katar heyetinin cumartesi günü Tahran'da İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile olumlu bir görüşme gerçekleştirdiğini belirten Bekayi, geçen hafta Umman ve Pakistan heyetlerinin de Tahran'a gelerek İranlı yetkililerle görüştüğünü, gerilimin azaltılmasını isteyen bölge ülkeleriyle temasların sürdüğünü kaydetti.
Güney Kore'nin Hürmüz Boğazı'nda askeri varlık gösterme ihtimaline ilişkin de konuşan Bekayi, bu tür girişimlerin bölgedeki meseleleri daha da karmaşık hale getireceğini belirtti.
Bekayi, ABD'nin eylemlerine katılmanın saldırganlığa ortak olmak anlamı taşıyacağını söyledi.

BBC'de ve IKBY yerel basınında yer alan haberlere göre, ABD'nin Peşmerge güçlerine yönelik yıllık 61 milyon doları bulan finansal yardımı içeren desteğinin 30 Eylül'de sona ereceği öne sürülüyor.
Peşmerge güçlerine yardımların kesileceği iddia edilen tarihte, Irak'taki ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı Uluslararası Koalisyon'un da ülkedeki görev süresinin sona ermesi bekleniyor.
AA muhabirine konuşan uzmanlar, Peşmerge güçlerine yardımların kesilmesi ihtimalinin, ABD/İsrail ile İran arasındaki savaşta çok sayıda insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırılarının hedefi olan IKBY'nin güvenliğini ve Washington-Erbil ilişkilerini nasıl etkileyebileceğini ele aldı.
Atlantik Konseyi Kıdemli Üyesi Omar Al-Nidawi, ABD'nin Peşmerge güçlerine yardımının sona ermesi ihtimaline ilişkin "Bu durum, Erbil'de Washington'ın müttefik olarak izlediği yol hakkındaki endişeyi muhtemelen artıracaktır." dedi.
Nidawi, bu duruma örnek olarak, "Iraklı Kürt liderlerin, 2025-2026 çatışmaları sırasında, Suriye merkezi hükümetini güçlendirmek lehine ABD'nin Suriyeli Kürtleri terk ettiği şeklinde gördükleri gelişmeleri endişeyle izlemelerini" gösterdi.
Iraklı Kürtler için en acil güvenlik endişesinin, "İran ve müttefik milislerin IKBY'ye yönelik insansız hava aracı ve füze saldırılarına karşı koruma sağlayacak hava savunma kapasiteleri olduğunu" ifade eden Nidawi, şunları söyledi:
"ABD, son kalan askerlerini çekerken ABD (hava savunma) sistemlerinin de kaybedilmesiyle birleşince, (Peşmergeye) yardım programının sona ermesi IKBY'yi saldırılara karşı daha savunmasız bırakacaktır."
Nidawi, "IKBY'nin, bölgedeki Kürt muhalif grupların varlığı gibi konularda İran'ın taleplerini karşılamak için artan bir baskı altında kalabileceği" görüşünü de paylaştı.
Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi (CNAS) Orta Doğu Güvenlik Programı üyesi Hamzeh Hadad ise "ABD ile Irak Kürdistanı arasındaki ilişkilerin değişeceğini düşünmüyorum. Günün sonunda, Irak'taki Kürt partilerinin ABD'ye ihtiyacı, ABD'nin onlara ihtiyacından daha fazla." diye konuştu.
Hadad, ABD’nin Peşmergeye yardımları konusunun, "güvenlik konusunda hiçbir zaman uzun vadeli bir düzenleme olmadığını" dile getirdi.
Yardımların kesilmesi ihtimalinin IKBY'yi güvenlik reformunu daha ciddiye almaya zorlayacağını söyleyen Hadad, Irak güvenlik güçleri ile daha fazla koordinasyon yapılması gerekebileceğinin de altını çizdi.
Hadad, "ABD'nin varlığı ve desteği, İran'ın ve Irak'taki silahlı grupların (IKBY'ye karşı) saldırılarını önlememiştir. ABD'nin daha az müdahil olması (Peşmergeye yardımların kesilmesi), Irak Kürdistanı'nın hedef olması için daha az bahane oluşturacaktır." değerlendirmesinde bulundu.
IKBY başta olmak üzere Orta Doğu üzerine çalışmalar yapan gazeteci Paul Iddon, Peşmerge güçlerine yardımların durdurulmasının etkisinin mutlaka kötü olacağını düşünmediğini belirterek "Bu yardım başından beri, şu an sona eren (ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon) DEAŞ karşıtı görev çerçevesinde sağlandı ve asla kalıcı olmayacaktı." diye konuştu.
IKBY yetkililerinin de bu durumu son haftalarda kabul ettiğini aktaran Iddon, koalisyonun muharebe görevinin resmi olarak Aralık 2021'de sona erdiğini ve dolayısıyla bunun "ansızın ve birdenbire ortaya çıkan bir gelişme olmadığını" söyledi.
Iddon, "Aynı zamanda, zamanlama Erbil için biraz endişe verici. Erbil, uzun süredir çoğu memur maaşını zamanında ödemek için mücadele ediyor ve Peşmerge Bakanlığı tarafından istihdam edilen Peşmerge birliklerini finanse etmek için Bağdat'a daha da bağımlı hale gelecek." ifadelerini kullandı.
"Koalisyon güçlerinin çekilmesi, en azından kısa vadede, (Peşmergeye) yardımların kesilmesinden daha çok IKBY güvenliğini etkileyecektir." diyen Iddon, Amerikan ve İngiliz hava savunma sistemlerinin, ABD/İsrail ile İran arasındaki savaş boyunca Erbil'e İHA'lara ve füzelere karşı fiilen önemli ölçüde koruma sağladığını ancak bunların çoğunun geri çekilmekte olduğunu dile getirdi.
Iddon, buna rağmen, bu sistemlerin "hiçbir zaman IKBY'nin stratejik savunmasını sağlamadığını" belirterek, ABD/İsrail-İran savaşı sırasında, füzelerle hedef alınan Peşmergelerin hayatını kaybettiğine ve IKBY liderlerinin konutlarının defalarca İHA'larla hedef alındığına işaret etti.
Koalisyon güçlerinin, Mart 2022 ve Nisan 2024'te İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından düzenlenen füze saldırılarına karşı da Erbil kentini "savunamadığını veya savunmadığını" söyleyen Iddon, şöyle konuştu:
"ABD'nin çekilmesinin, İran ve Iraklı milislerin IKBY'ye yönelik saldırılarında bir azalmaya yol açma ihtimali düşük de olsa var ancak ben buna güvenmezdim. İran/Devrim Muhafızları Ordusunun burada (IKBY'de) İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik saldırılarını sürdüreceğini sanıyorum. Bence geri çekilmenin ardından, ara sıra Irak dışındaki üslerden kalkan ABD/koalisyon savaş uçaklarının, bölgeyi hedef alan Iraklı milislerin ve İran'ın insansız hava araçlarını düşürdüğünü göreceksiniz."
Bu durumun, ABD-IKBY ilişkilerinde muhtemelen başka bir geçiş evresi olduğunu kaydeden Iddon, iki aktörün büyük ihtimalle gelecekte yeni bir güvenlik çerçevesi altında faaliyet göstereceği yorumunu yaptı.
Iddon, "ABD yetkilileri, en büyük Amerikan konsolosluğunun Erbil'de inşa edilmesini, devam eden bağların bir kanıtı olarak sürekli vurguluyor. Yine de Irak'ta potansiyel bir güç boşluğu IKBY için endişe verici." ifadelerini kullandı.

Trump, Truth Social hesabından paylaştığı haritada New Mexico eyaletindeki "Mexico" ifadesinin üzerini kırmızı çizgiyle çizerek yerine "America" yazdı. Görseli X hesabından yeniden paylaşan Beyaz Saray henüz resmi bir isim değişikliği girişimi duyurmazken, paylaşım ülkedeki siyasetin gündemine oturdu.
"Savaşı ve benzin fiyatlarını unutturma çabası"
Demokrat Partili New Mexico Valisi Michelle Lujan Grisham, harita hamlesine sert tepki göstererek Trump'ı gündem değiştirmekle suçladı. Grisham yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
"Başkan, İran'daki felaket savaşından ve hızla tırmanan benzin fiyatlarından Amerikalıların dikkatini uzaklaştırmaya çalışıyor. Beyaz Saray haritaları boyamakla vakit kaybederken, biz asıl işimizi yapmayı sürdürüyoruz. Eyaletimizin adı kesinlikle tartışmaya açık değildir."
Eyaleti temsil eden Senatör Martin Heinrich ise "Meksika Körfezi, Ontario Gölü ve New Mexico'yu her zaman gerçek isimleriyle anacağım" diyerek tepkisini dile getirdi.
![]()
Anayasaya göre yetkisi yok: Tarihi ABD'den eski!
Coğrafi İsimler Bilgi Sistemi altındaki su kaynaklarının adlarını değiştirme yetkisini elinde tutan ABD Başkanlarının, anayasal olarak eyalet isimlerini tek taraflı değiştirme yetkisi bulunmuyor. Bir eyaletin adının değişmesi için sürecin bizzat o eyaletin kendi kurumları tarafından yürütülmesi gerekiyor. Ayrıca New Mexico adının 16'ncı yüzyıla dayandığı ve ABD'nin kuruluşundan daha eski bir geçmişe sahip olduğu belirtiliyor.
Sırada okyanuslar mı var?
Görsel alanların isimlerini değiştirmeyi güç gösterisi olarak gören Trump, Ocak 2025'te göreve geldiği ilk gün Meksika Körfezi'nin adını "Amerika Körfezi" yapmış, geçen ay da Kanada ile yaşanan gerilimin ardından Ontario Gölü'nün adını karannameyle "Lake America" olarak değiştirmişti. Trump, son açıklamasında "Artık bir körfezimiz ve bir gölümüz var. Şimdi sırada Atlas Okyanusu veya Büyük Okyanus olabilir, belki ikisini birden değiştiririz" diyerek yeni hamlelerin sinyalini verdi.

Avrupa'da hareketli günler yaşanıyor.
Ukrayna-Rusya savaşının gölgesinde ekonomik ve siyasi krizlerle boğuşan kıtada, Almanya en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor.
Geçtiğimiz haftalarda Leipzig-Halle Havalimanı'nda, Ukrayna'ya ait bir nakliye uçağının yakınında patlayıcı düzeneği tespit edilen bir İHA bulundu.
SORUMLULUK RUSYA'YA YÜKLENDİ
Alman makamları, olayı 'hibrit saldırı' olarak nitelendirerek sorumluluğu Rusya'ya yükledi.
Yaşananların ardından Almanya, Rusya'nın Bonn Başkonsolosluğunun 18 Eylül'de kapatılacağını, Berlin'deki Rus Evi'nin (Rus Kültür Merkezi) sözleşmesinin iptal edileceğini duyurdu.
GOETHE ENSTİTÜSÜ ŞUBELERİ KAPATILDI
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler tamamen kopma noktasına geldi.
Almanya'nın Berlin'deki Rus Evi'ni kapatma kararına misilleme olarak Rusya, ülkedeki Goethe Enstitüsü şubelerinin faaliyetlerine son verileceğini açıkladı.
İki ülke arasındaki tartışmalar devam ederken Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ülkesinin devlet televizyonuna konuştu.
Lavrov, Almanya’nın Rusya’ya yönelik sergilediği yaklaşımı değerlendirdi.
KARŞILIKLI TEPKİ
Almanya'nın Leipzig-Halle Havalimanı'nda insansız hava aracı (İHA) bulunmasını gerekçe göstererek geçen hafta Rusya'ya yönelik kararlar aldığını anımsatan Sergey Lavrov, bu kararların arasında Rusya'nın Bonn Başkonsolosluğu ve Berlin'deki Rus Evi’nin kapatılmasının yer aldığına dikkati çekti.
"YİNE SAVAŞ İSTİYOR"
Dışişleri Bakanı açıklamasına şöyle devam etti:
"Onlar (Almanlar), bir İHA buldular ve bunun Rusya’ya ait olduğunu bildirdiler. Kimse işin aslını araştırmadı. Bu aslında, gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Almanların, İkinci Dünya Savaşı öncesinde de diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Bu, kesinlikle kabul edilemez. Onlar, yine savaş istiyor."
DERS ÇIKARMADILAR
Bakan Lavrov, Almanya'nın tarihinden ders çıkarmadığını vurguladı.

Endonezya ulusal basınındaki haberlere göre, Anak Krakatau'daki yanardağda dün yaşanan patlamanın etkileri sürüyor.
Endonezya Meteoroloji, İklim ve Jeofizik Kurumundan yapılan açıklamaya göre, volkanik kül Java bölgesinde 6 bin metreye, Sumatra bölgesinde ise 15 bin metreye kadar yükseldi.
Patlama sonrası ülke genelinde yerel ve uluslararası 2 bin 300'den fazla uçuş iptal edilirken, 7 havalimanında 270 binden fazla yolcu mahsur kaldı.
Volkanik adanın yer aldığı Sunda Boğazı'ndan geçen gemilere yönelik "kraterin 3 kilometre yarıçapındaki güvenlik bölgesine girmemeleri" uyarısı yapıldı.
Endonezya Ulaştırma Bakanı Dudy Purwagandhi, volkanik külün Batı Java'ya doğru yayıldığının tespit edilmesi sonrası bazı havalimanlarının geçici kapatılması kararını verdiklerini bildirdi.
Purwagandhi, etkilenen havalimanlarının durumuyla ilgili olarak, "Hava koşullarının değişkenliği nedeniyle havalimanlarındaki kapanmaların ne zaman sona ereceğini tespit edemiyoruz." dedi.
Ulusal Afet Azaltma Ajansı (BNPB) sözcüsü Berton Panjaitan yaptığı açıklamada, havalimanlarının durumunun, volkanik kül dağılımı ve havacılık güvenliğine bağlı olarak sürekli olarak gözden geçirildiğini bildirdi.

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın geçen hafta duyurduğu, bazı AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere ve Ukrayna'dan eski üst düzey siyasi ve askeri liderlerden oluşacak savunma alanındaki yeni üst düzey grup girişimini, üye ülkelerin itirazı üzerine iptal etmek zorunda kaldığı bildirildi.
Yayıncı kuruluşun sitesindeki bilgilere göre, bugün yeni grubun Brüksel saatiyle 09.00'da başlaması planlanan ilk toplantısı iptal edildi.
Brüksel merkezli Euractiv internet sitesine konuşan AB yetkilisi, bazı üye ülkelerin yeni girişimin "bu aşamada izlenmesi gereken doğru yol olmadığı" görüşünü dile getirdiğini aktararak "Bakanlarla yapılan görüşmelerin ardından girişimi sürdürmemeye karar verdik. Üye ülkelerle etkileşim kurmanın yeni yollarını değerlendiriyoruz." ifadelerini kullandı.
![]()
Haberde, girişimin Fransa, Almanya ve İtalya'nın karşı çıkmasıyla iptal edildiği öne sürüldü.
Grubun karar alma yetkisine sahip olmayacağı, daha ziyade danışma mercii olarak faaliyet göstermesi öngörülüyordu.
İPTAL KARARI KALLAS'A YÖNELİK ARTAN ELEŞTİRİLERİN ARDINDAN GELDİ
Girişimin üye ülkelerin itirazı üzerine iptal edilmesi, Kallas ve liderliğini yürüttüğü AB Dış İlişkiler Servisi'nin (EEAS) artan eleştirilerin hedefi olduğu bir dönemde geldi.
Eleştiriler, Kallas'ın zaman zaman AB'nin 27 üyesi arasında oluşan ortak görüşün ötesine geçen açıklamalar yapması, bazı başkentlerle yeterli istişare yürütmeden girişimlerde bulunması ve üye ülkeler arasında destek oluşturmakta zorlanmasına dayanıyor.
Haziran başında basına sızan Fransa hükümeti menşeli gayriresmi çalışma belgesinde, Kallas'ın görev ve yetkilerinin yeniden düzenlenmesine yönelik önerilere yer verilmişti.
Fransa ile beraber Almanya'nın da önerilere öncülük ettiği, kulislere yansıyan bilgiler arasında.
SAVUNMADA ÇÖZÜM ÜRETİLMESİ İÇİN YENİ ÜST DÜZEY GRUP
Kallas, 1 Eylül'de düzenlenen gayriresmi AB Savunma Bakanları Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamada, NATO bünyesinde Avrupa'nın konvansiyonel askeri gücüne dair tespit edilen eksiklikleri giderme konusunda "yeterince hızlı davranmadıklarını" belirtmişti.
Gelecek hafta bazı AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere ve Ukrayna'dan eski üst düzey siyasi ve askeri liderlerden oluşan yeni üst düzey grubun faaliyete geçeceğini kaydeden Kallas, amaçlarının "en parlak zihinlerle alışılmışın dışında çözümler üretilmesi" olduğunu belirtmişti.
Ayrıca Kallas, grubun Avrupa savunmasında atılması gereken adımlara yönelik somut öneriler içeren bir rapor hazırlayacağını da ifade etmişti.

İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki saldırılarına yönelik uluslararası tepkiler sürerken, konu bir kez daha uluslararası yargının gündemine taşındı. Orta Amerika ülkesi Nikaragua'nın, İsrail'in Gazze'deki soykırımına siyasi, mali ve askeri destek verdiği iddiasıyla Almanya aleyhine Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) açtığı dava Hollanda'nın Lahey kentinde başladı.
Davanın ilk gün duruşmasında Almanya'yı temsil eden avukatlar, Nikaragua'nın, İsrail'in Gazze'deki soykırımına siyasi, mali ve askeri destek verdiği iddialarına cevap verecek.
Yarın ise Nikaragua tarafı, Almanya'ya yönelik iddialarına ilişkin tezlerini ortaya koyacak. Çarşamba günü Almanya'nın bir kez daha sözlü savunma yapacağı duruşmalar Perşembe günü Nikaragua'nın son açıklamalarıyla tamamlanacak.
UAD'nin davaya ilişkin kararını önümüzdeki 6 ay içinde vermesi bekleniyor. Mahkeme, Almanya lehine karar vererek davayı tamamen reddedebileceği gibi Berlin aleyhine karar vererek yargılamanın devamına da hükmedebilir.
Nikaragua, 1 Mart 2024'te Birleşmiş Milletlerin (BM) yargı organı UAD'de Almanya aleyhine dava açmış, Almanya'nın 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri ile uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerini ihlal etmekle suçlamıştı. Orta Amerika ülkesi, Berlin yönetimini İsrail'e siyasi, mali ve askeri destek sağlamak, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansına (UNRWA) sağlanan fonları keserek soykırımın işlenmesini kolaylaştırmak ve her durumda bunu önlemek için mümkün olan tüm tedbirleri alma yükümlülüğünü yerine getirmemekle de suçlamıştı.
UAD, bugünkü dava öncesi Nikaragua'nın, davanın esasına ilişkin karar verilene kadar Almanya'nın "Gazze Şeridi'nde devam eden muhtemel soykırıma ve uluslararası insancıl hukukun ciddi ihlallerine katılımına" ilişkin geçici tedbir kararı alınması talebini daha önce reddetmişti.
Alman hükümeti, Gazze'de soykırım uygulamakla suçlanan İsrail'e yönelik 8 Ağustos 2025 tarihinde silah ihracatını kısıtlama kararı almış ancak bu kararı 24 Kasım 2025 tarihinde kaldırmıştı. Söz konusu tarihten itibaren ise Almanya'nın İsrail'e yaklaşık 800 milyon euro değerinde askeri teçhizat sevkiyatına onay verdiği ortaya çıkmıştı.
Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanlığı'nın Alman Federal Meclisinde (Bundestag) yer alan muhalefet partisi Sol Parti'nin (Die Linke) soru önergesine verdiği cevaba göre, kısıtlamaların kaldırıldığı 24 Kasım 2025'ten bu yılın ilk yarısına kadar Almanya'nın yaklaşık 800 milyon euro değerinde ihracat izni verdiği bildirilmişti.


İncesu Mustafa Özkan Anadolu Lisesi'nde öğretmenler ve öğrenciler tarafından şiir, makale ve çeşitli edebiyat yazılarının bulunduğu Kıvılcım Dergisi'nin bir nüshası İspanya Başbakanı Pedro Sánchez'e gönderilerek kendisi okula davet edildi.
Dergisi eline ulaşan Sánchez, okula kendisinin imzasını taşıyan bir teşekkür mektubu yollayarak, işlerindeki yoğunluk nedeni ile ziyaret programı gerçekleştiremediğini belirtti.
Başbakan Sánchez'in incelik yaparak kendilerine bir mektup gönderdiğini söyleyen İncesu Mustafa Özkan Anadolu Lisesi Müdürü Fatih Şahin, "Okulumuz bünyesinde öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz hep beraber ortak bir ürün olarak okul dergimizi Kıvılcım ismiyle çıkardık. Ağırlıklı olarak edebiyat dergisi diyebiliriz çünkü öğrencilerimizin yazıları, denemeleri, şiirleri, öngörüleri, hedefleri; ayrıca minik minik röportajlarımız çevresel kişilerle, çevredeki kişilerle konuşmalarımız, okulumuz hakkında bilgilerimiz hepsi mevcut. Öncelikle eğitimciler olarak bizim öncelikli görevimiz öğrencilerimizin ufkunu açmak olarak düşünüyoruz. Bu bağlamda da Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında erdemli ve yetkin öğrenciler yetiştirmek adına dergimizle farklı öğrencilerimizin ufkunu açıcı neler yapabiliriz diye düşündük ve bu bağlamda İspanya Başbakanı Pedro Sánchez'e dergimizi göndermek istedik. Posta yoluyla dergimizi ilettik, sağ olsun kendileri de dergimize ve okulumuza teşekkürlerini ve tebriklerini ileten bir mektup kaleme almışlar. Altına da imzalarını atarak bizi onore etmişler. Kendilerine buradan bu nazik ve ince davranışları için teşekkürlerimizi iletiyoruz, Türkiye'den selamlarımızı gönderiyoruz" dedi.
Şahin, Başbakan Sánchez'in dergiyi çok beğendiğini yazdığını söyleyerek, "Mektubunda dergimizi incelediğini, çok beğendiğini ve ilgi ve merakla okuduğunu kendisine bu dergiyi gönderdiğimiz için teşekkür ettiğini hatta dergimizde bir de okulumuza davet etmiştik kendisini, davetimize icabet edemeyeceğini işlerinin yoğunluğunu bahsetmiş son derece samimi bir dille kaleme almış kendisine teşekkür ediyoruz. Eğitimciler olarak biz Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'ni de baz alarak temel alarak öncelikle öğrencilerimize güzel hedefler çizmek durumundayız. Onlara yeni ufuklar açmak durumundayız. Birinci görevimiz bence bu olmalı. Bu bağlamda da öğrencilerimizle farklı onları geliştirecek daha ileriye taşıyacak etkinlikler yapmak istiyoruz. Diğer okullarımıza da bu tür farklı etkinlikler onların hedeflerini geleceklerini ufuklarını geliştirecek farklı hedeflerle içeren etkinlikler yapmalarını tavsiye ediyoruz" ifadelerini kullandı.

Retailleau, konuk olduğu Fransız BFMTV kanalında gelecek yıl düzenlenecek cumhurbaşkanı seçimleri kapsamındaki vaatlerini açıkladı. Seçimi kazanması halinde spor faaliyetlerinde, okul gezilerinde ve üniversitelerde başörtüsü yasağı getireceğini belirten Retailleau, "ülkede Müslüman Kardeşlere bağlı kuruluşları feshetme" vaadinde bulundu.
Eski İçişleri Bakanı Retailleau, başörtüsü yasağının kamusal alanda pratikte uygulanamayacağını, güvenlik güçlerinin "ideolojik sebepler" veya kanser gibi sağlık sorunları nedeniyle başörtüsü takan kadınlar arasında kolay şekilde ayrım yapamayacağını savundu.
Retailleau, göçü azaltmak istediğini belirterek, cumhurbaşkanı seçilmesi halinde "Fransa'nın Yahudi-Hristiyan köklerine sahip olduğuna" dair anayasaya ekleme yapılacağını dile getirdi.
![]()
Fransa'da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) Partisi milletvekili Jean-Philippe Tanguy da gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanı seçimlerini kazanmaları halinde başörtüsü takanlara para cezası uygulayacaklarını açıklamıştı.
Skandal seçim vaadi! Başörtülülere para cezası!
Başörtüsü yasağı seçim vaadi oldu! Fransız kadınları başörtüsü takma akımı başlattı
Fransa, 2027'de cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken aşırı sağcı vekiller İslam düşmanlığı üzerinden oy devşirme yarışına girdi. Başörtüsü üzerinden skandal seçim vaatleri sosyal medyada tepki çekti. Pek çok Fransız kadın, başörtüsü taktiği videoları yayınlayarak Müslüman kadınlara desteğini ilan etti.
Merkez sağcı Rönesans Partisinin cumhurbaşkanı adayı ve eski Başbakan Gabriel Attal, aynı kanala yaptığı açıklamada, kamusal alanda başörtüsü yasağına "karşı" olduğunu dile getirdi.
Attal, Fransa'daki tüm kadınların bu konuda seçim yapma hakkının olmasını istediğini söyledi.
Fransa'da 2023-2024'te eğitim bakanı olarak görev alan Attal, okullarda öğrencilerin "abaya" olarak adlandırılan uzun elbiseleri giymesine 2023'te yasak getirmişti.

Sarandon, İtalya'da bu yıl 83'üncüsü düzenlenen Venedik Film Festivali kapsamında, rol aldığı "The Echo Chamber" filminin gösteriminin ardından basın mensuplarıyla bir araya geldi. Filistin'in tarihsel önemi ve siyonizmin ABD ile bağları ve siyaseti konusundaki anlatının tamamen değiştiğine işaret eden Sarandon, "Bu, insanlar için büyük bir aydınlanma oldu, ABD'nin İsrail'e ne kadar para verdiği... Bunu kimse tam anlamıyla anlamadı." ifadelerini kullandı.
Sarandon, ABD ordusunu İsrail ordusuyla "birleştirmek" için oy verdiklerini belirterek, dolayısıyla insanların artık pek çok şeyin farkına vardığına dikkati çekti. Yakın zamanda insanlara kendisini işe almamalarını söyleyen ajanslar yüzünden bazı rol tekliflerinin geri çekilmeye devam ettiğini belirten 79 yaşındaki Oscar ödüllü sanatçı, "uyarıları dinlemediği" için filmin yönetmeni Andrea Pallaoro'ya teşekkür etti.
"Sinema sektöründe hala bana karşı tutumlarını yumuşatmamış siyonistler tarafından katı şekilde savunulan görüşler var." diyen Sarandon, ailesini ve kendisini ait hissettiği insanları bulduğunu, artık iyi olduğunu söyledi.
Sarandon'ın çalıştığı yetenek ajansı "United Talent Agency (UTA)", 2023'te Filistin'e destek açıklaması yapan sanatçıyla yollarını ayırmıştı. "Dead Man Walking" filmindeki rolüyle Akademi Ödülü kazanan Sarandon, "Thelma ve Louise" dahil pek çok filmde oynamıştı.

İsrail devlet televizyonu KAN’ın haberine göre, İsrail’de İran’a karşı alarm seviyesi yüksek" düzeyde olmaya devam ederken, gelişmelerin İran’a yönelik İsrail'in de dahil olacağı bir saldırıya dönüşüp dönüşmeyeceği belirsizliğini koruyor.
Güvenlik Kabinesi toplantısı, ABD ile İran arasındaki gerilimin tırmandığı bir dönemde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Tahran'a yönelik tehditlerinin ardından gerçekleştirildi.
Netanyahu, söz konusu toplantıda "İran rejiminin sonunun yaklaştığını ve ana görevlerinin bu olduğunu" iddia etti. Haberde, güvenlik kabinesi toplantısında konuşulanlara ilişkin detaylı bilgi paylaşılmadı.
Öte yandan İsrail ordusu, dün sabah "ani ve çok cepheli savaş senaryosu" kapsamında, ordunun üst düzey karargahlarının işleyişini test eden bir tatbikat gerçekleştirdi.
The Times of Israel’in haberinde, tatbikatın, tüm ordunun seferber edileceği ve İsrail ordusunun bütün cephelerde savunma pozisyonuna geçeceği bir senaryoyla sona erdiği ileri sürüldü.
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir de dün yaptığı açıklamada, "Tel Aviv’in düşmanlarına ordunun yeterli kapasiteye sahip ve inisiyatif alarak saldırmaya hazır olduğu mesajını verdiğini" iddia etmişti.

Uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan, Filistin’de gerçekleştirdiği soykırımlarla kamuoyu vicdanını sızlatan terör devleti İsrail, bu kez de küresel çapta aranan azılı suçluların, dolandırıcıların ve cinsel istismarcıların kaçış noktası olmasını mercek altında aldık. Kendi ülkelerinde yolsuzluktan insan kaçırmaya, cinsel suçlardan dolandırıcılığa kadar birçok ağır suçtan aranan isim, İsrail'in sağladığı yasal zırh sayesinde adaletten kaçmayı başarıyor. İsrail, uluslararası suçlular için bir sığınak haline gelmesi, küresel adalet mekanizmalarını da derinden sarsıyor.
![]()
Meksika Ceza Soruşturma Dairesi'nin eski direktörü Tomas Zeron, İsrail'in iade etmeyi reddettiği en tartışmalı isimlerin başında geliyor. Meksika'nın FBI'ı olarak bilinen teşkilatın başına geçmeden önce İsrail'de eğitim alan Zeron, onlarca üniversite öğrencisinin kaçırılması, işkence görmesi ve öldürülmesi olaylarında doğrudan rol oynamakla suçlanıyor. Hakkındaki Interpol kırmızı bültenine ve Meksika hükümetinin ısrarlı taleplerine rağmen İsrail, bu iadeyi gerçekleştirmemekte direniyor. İddialara göre Tel Aviv'in bu tavrı, Meksika'nın Birleşmiş Milletler platformlarında İsrail'e yönelik eleştirel tutumuna karşı bir tür cezalandırma yöntemi olarak kullanılıyor.
![]()
İsrail'in koruma kalkanı altına giren isimler arasında Ukraynalı nüfuzlu figürler de yer alıyor. Ukrayna merkezli insansız hava aracı üreticisi Fire Point'in mali faydalanıcısı olan Timur Mindich, devletin nükleer enerji şirketini hedef alan 100 milyon dolarlık devasa bir zimmet davasının baş şüphelisi ilan edilmeden hemen önce İsrail'e sığındı. Benzer şekilde, Ukrayna'nın PrivatBank eski Yönetim Kurulu Başkanı Oleksandr Dubilet de 2016 yılındaki özelleştirme sürecinde en az 100 milyon doları zimmetine geçirmekle suçlanıyor. Çok sayıda ceza soruşturması ve iade talebi bulunmasına rağmen, İsrail yönetimi Dubilet'i teslim etmeyi kesin bir dille reddediyor.
![]()
Finansal dolandırıcılık dünyasının önde gelen isimleri de İsrail'de kendilerine güvenli bir alan bulmuş durumda. Ran Amiran ve Pini Peter olarak bilinen Malhaz Patarkazishvili, Spot Option adlı opsiyon işlem platformu üzerinden gerçekleştirdikleri 100 milyon dolarlık dolandırıcılık nedeniyle ABD Sermaye Piyasası Kurulu tarafından suçlanıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun yakın arkadaşı olan Peter, ABD mahkemeleri tarafından 87 milyon dolar ödemeye mahkum edilmesine rağmen bu karara karşı direnişini sürdürüyor.
Öte yandan, taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren bazı İsrail merkezli şirketler de organize dolandırıcılık yöntemleriyle insanları mağdur ediyor. Advanced Moving Systems gibi firmalar, müşterileri düşük fiyatlarla cezbedip eşyalarını teslim aldıktan sonra, fahiş fiyatlar ödenene kadar bu eşyaları rehin tutarak haraç kesiyor. Bu şebekelerle bağlantılı onlarca İsrailli zanlının adaletten kaçarak İsrail'e sığındığı tahmin ediliyor.
Lüks mücevher dünyasının tanınan isimlerinden Mordechai "Moti" Ferder de İsrail'e kaçanlar kervanına katıldı. Kaliforniya merkezli lüks mücevher markasının sahibi olan Ferder, şirketini satmadan önce değerini yüksek göstermek amacıyla hesaplarda usulsüzlük yapmakla ve yüz milyonlarca dolarlık borç gizlemekle suçlanıyor. FBI tarafından başlatılan geniş çaplı soruşturmanın ardından Ferder, 2025 yılında Kaliforniya'dan Tel Aviv'e kaçarak izini kaybettirdi.
![]()
İsrail, sadece finansal suçluların değil, ağır cinsel saldırı suçlamalarla ülkesinden kaçan ünlü isimlerin de sığınağı haline geldi. Eski Meksikalı diplomat Andres Roemer, 61 kadının tecavüz ve cinsel saldırı şikayetlerinin ardından 2021 yılında İsrail'e kaçtı. Kudüs'teki bir mahkeme iade kararı vermiş olsa da Roemer halen İsrail'de ev hapsinde tutuluyor ve iade süreci sürüncemede bırakılıyor.
Hollywood'un ünlü yönetmenleri Brett Ratner ve Bryan Singer da benzer suçlamalarla İsrail'e sığınan isimler arasında. Netanyahu'nun yakın dostu olan ve Bitirim İkili filminin yönetmeni Brett Ratner, setlerdeki cinsel taciz iddialarının ardından 2023'te İsrail'e kaçtı. X-Men ve Olağan Şüpheliler filmlerinin yönetmeni Bryan Singer ise çocuk istismarı da dahil olmak üzere çok sayıda cinsel istismar suçlamasıyla karşı karşıya kaldıktan sonra 2020 yılında İsrail'e sığınarak yargılanmaktan kurtuldu.


Lübnan resmi haber ajansı NNA'ya göre, İsrail ordusu gece saatlerinde Kefr Rumman beldesine saldırılar düzenledi. İsrail savaş uçaklarının Kefr Rumman'da Dani Ferhat isimli Lübnanlıya ait 3 katlı bir binayı bombalaması sonucu ikisi bebek 9 kişi yaşamını yitirdi, 5 kişi yaralandı.
Beldede İsrail ordusuna ait insansız hava araçlarının sivil bir aracı hedef alması sonucu ise 2 sağlık çalışanı hayatını kaybetti.
İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde Yukarı Nebatiye ve Arabsalim beldelerine de hava saldırıları gerçekleştirdi. Lübnan'ın güneyinde işgalini genişleten İsrail ordusu, ateşkese rağmen bölgeyi sık sık hava saldırılarıyla hedef alıyor. Lübnan Sağlık Bakanlığı yaptığı son açıklamada, İsrail'in 2 Mart’tan bu yana Lübnan'a düzenlediği saldırılarda 4 bin 362 kişinin hayatını kaybettiğini, 12 bin 378 kişinin yaralandığını bildirmişti.

Kuzey Kore, 5 bin tonluk nükleer kapasiteli savaş gemisi "Kang Kon"u ülke lideri Kim Jong-un, eşi Ri Sol-ju ve kızı Ju-ae'nin katılımıyla liman kenti Wonsan'da düzenlenen törenle hizmete aldı.

ABD'li yayın kuruluşu Axios'a göre henüz ilk aşamalarındaki plan, Donald Trump'ın görev süresinin geri kalanında ABD'nin Orta Doğu politikasının ana hatlarını belirleyebilir.
Axios haber platformunun iki ABD'li yetkili ile konu hakkında bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberine göre Trump yönetimi, Tahran üzerindeki baskıyı artırarak ve İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki normalleşmeyi genişleterek Orta Doğu'daki güç dengesini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan savaş sonrası strateji üzerinde çalışmaya başladı.
Amerikan haber sitesi, planın henüz ilk aşamalarında olduğunu ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki görev süresinin geri kalanında Washington'ın Orta Doğu politikasının ana hatlarını belirleyebileceğini aktardı.
İsimleri açıklanmayan kaynaklara göre plan kapsamında üç temel unsur ele alındı: İran'ı caydırmak ve sınırlamak amacıyla ABD'nin müttefikleri arasında "bölgesel uyum" oluşturulması, 7 Ekim 2023'te İsrail'e düzenlenen saldırıların bölgesel etkilerinin sona erdirilmesi ve İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hedeflenirken İbrahim Anlaşmaları'nın genişletilmesi.
ABD'deki yaklaşan Kongre ara seçimleri ile İsrail'de ekim ayında yapılacak parlamento seçimlerinden etkilenmesi beklenen görüşmelerde, Washington'ın kurulması planlanan bölgesel yapıya garantör olması, İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşması sağlanması ve Trump'ın Gazze planının bir sonraki aşamasına geçilmesi ihtimalleri de değerlendirildi.
Bölgesel uyum stratejisi, ABD politikasında köklü bir değişiklik anlamına gelmiyor. Washington'da 1979 İran Devrimi'nden bu yana göreve gelen yönetimler, Körfez ülkeleriyle ilişkileri ve ittifakları güçlendirerek Tahran'ın bölgedeki etkisini sınırlamaya çalıştı.
![]()
Ancak Washington, İran savaşıyla birlikte bölgesel güç dengesinin değiştiği değerlendirmesi doğrultusunda bu çabaları, müttefikler arasında daha yakın savunma ve güvenlik eşgüdümü içeren kurumsal bir yapıya dönüştürmek isteyebilir.
Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme anlaşması sağlanması, Washington'ın yıllardır izlediği hedeflerden biri. Ancak Riyad'ın bu yönde atılacak herhangi bir adımı Gazze'deki durumun çözümünde somut ilerleme kaydedilmesine ve bir Filistin devleti kurulmasına bağlaması nedeniyle süreç durma noktasına geldi.
Bu girişimler, Trump'ın ilk başkanlık döneminde 2020 yılında imzalanan ve İsrail'in Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmaları'nın devamı niteliğinde.
Washington o tarihten bu yana anlaşmalara katılan ülkelerin sayısını artırmaya çalışıyor. ABD yönetimi bu anlaşmaları, Orta Doğu'daki ilişkileri ve ittifakları yeniden şekillendirmenin ve İran ile müttefiklerinin bölgedeki etkisini azaltmanın araçlarından biri olarak görüyor.
Planın diğer temel unsuru ise silahlı grup Hamas'ın 7 Ekim saldırısının ve ardından Gazze Şeridi'nde başlayan savaşın bölgesel etkilerinin giderilmesine odaklanıyor. Bu konunun üç temel adımla ele alınabileceği belirtiliyor.
İlk adım, Trump'ın Gazze planının bir sonraki aşamasına geçilmesi olabilir. Önceki haberlere göre bu aşamada Gazze'nin yeniden inşası, Hamas'ın silahsızlandırılması ve geçici bir yönetim kurulmasına ilişkin düzenlemeler bulunuyor.
İkinci adım kapsamında İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına varılması için çalışılabilir. Bu girişim, Beşar Esad yönetiminin 2024'ün sonunda devrilmesinden bu yana Suriye'de yaşanan kapsamlı siyasi değişimlerin ve yeni yönetimin ülkenin bölgesel ve uluslararası ilişkilerini yeniden şekillendirme çabalarının sürdüğü bir dönemde gündeme gelebilir.
Üçüncü adım ise Hizbullah'ın askerî kapasitesini sınırlandıracak bir İsrail-Lübnan anlaşmasının uygulanması olabilir.
Bu girişim, İsrail ile Hizbullah arasında 2024 yılında varılan ateşkes anlaşmasına ilişkin çabaların bir parçası. Anlaşma, Hizbullah mensuplarının Litani Nehri'nin kuzeyine çekilmesini ve Lübnan ordusunun ülkenin güneyine konuşlandırılmasını öngörüyordu.
Ancak İsrail o tarihten bu yana Hizbullah'ı askerî kapasitesini yeniden oluşturmaya çalışmakla suçlarken Lübnan, İsrail'in ülke topraklarına yönelik hava saldırılarının sürdüğünü bildiriyor.
Nihai plan henüz şekillenmedi
Planlama çalışmaları sürerken kaynaklardan biri Axios'a, stratejinin henüz tam olarak oluşturulmadığını söyledi.
"Planı pişiriyorlar ancak henüz hazır değil," diyen kaynak, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Amaç, bölgedeki pek çok konuyu birbirine bağlamak ve savaşın ardından nasıl bölgesel bir uyum oluşturulacağını belirlemek. ABD'nin bölgedeki bütün müttefiklerinin buna katılıp katılmayacağı hâlâ belirsiz."
(Euronews)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Almanya’nın Rusya'ya ilişkin aldığı kararları 'gerçek bir savaşın başlangıcı' diye niteleyerek "Yine savaş istiyorlar" dedi.
The post Rusya: Almanya yine savaş istiyor appeared first on #site_linkat 06.09.2026 .Mısırlı televizyon sunucusu Sarah Khalifa ve 11 kişi, uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla idam cezasına çarptırıldı.
The post Mısır'da ünlü televizyon sunucusuna idam cezası appeared first on #site_linkat 06.09.2026 .Gazze Şeridi'nde binlerce Filistinlinin uzuvlarını kaybetmesine neden olan İsrail ordusundan emekli Shalev Biton'u "tek ayakkabı hizmeti" için reklam yüzü olarak tercih etmesi, markaya karşı tepkileri ve boykot çağrılarını artırdı.
ABD'li sosyal medya fenomeni Guy Christensen, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Gazze'deki çocukların bir daha asla yürüyemeyebileceğini bilmek gerçekten iğrenç." ifadesini kullanarak şirkete karşı boykot çağrısında bulundu.
"Filistinliler için Boykot, Tecrit ve Yaptırım" (BDS) hareketinin parçası olan "İsrail'in Akademik ve Kültürel Boykotu için Filistin Kampanyası"nın (PACBI) koordinatörü Stephanie Westbrook da Adidas'ın kampanyasını "Filistinlilere hakaret" olarak niteledi.
Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) tahminlerine göre Ekim 2023'ten bu yana 5 binden fazla Filistinlinin uzuv kaybı yaşadığına dikkati çeken Westbrook, "Bu, sadece Adidas'ın duyarsızlığı veya hassasiyeti değil. İsrail tarafından öldürülen, sevdiklerini kaybeden veya İsrail yüzünden uzuvlarını kaybeden Filistinlilere karşı mutlak bir hakarettir." değerlendirmesinde bulundu.
"MARKALAR SUÇLULARI SEÇTİĞİNDE İNSANLAR DA DİRENİŞİ SEÇER"
İtalyan aktivist Vincenzo Fullone de sosyal medya hesabından reklam filmine ilişkin paylaşımda bulundu.
Adidas marka ayakkabıların çöpe atıldığı anların videosunu paylaşan Fullone, "Markalar suçluları seçtiğinde insanlar da direnişi seçer." ifadesine yer vererek boykot çağrısında bulundu.
İspanyol aktör Javier Bardem de Fullone'nin çektiği videoyu sosyal medya hesabından paylaşarak Adidas'ın boykot edilmesini istedi.
Arizona Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Prof. Dr. Khaled Beydoun da Adidas'ın reklam filmine tepki gösteren isimlerden oldu.
Gazze'de ampute edilmiş çocuğun görseli ile Adidas'ın reklam filminde oynayan İsrailli askerin fotoğrafını paylaşan Beydoun, "Adidas, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) askerini öne çıkaran tek ayakkabı programını başlattı ancak Gazze'de bacakları kesilmiş çocukları görmezden gelmeye devam ediyor." ifadesini kullandı.
"FİLİSTİNLİ MAĞDURLARIN TRAJEDİSİNİ TAMAMEN GÖRMEZDEN GELİYOR"
Shalev Biton'un ve İsrail'deki Kanal 12'nin Instagram hesaplarından Biton'un reklam yüzü olmasına ilişkin yapılan ortak paylaşıma da çok sayıda tepki geldi.
"Özgür Filistin", "Filistin için Adalet", "Filistinlilerin acılarını görmezden gelmeyin" ve "Boykot Adidas" yazılı yorumlarda Adidas'a ve İsrail'e karşı çok sayıda tepki yer aldı.
Adidas'ın X hesabından yaptığı farklı paylaşımların altına da reklama yönelik birçok tepki gösterildi. Paylaşımlarda, "Asla başka ürün almayacağım", "Ürünlerinizi asla tekrar almayacağım", "Adidas çocuk katillerini desteklememeli", "Bir savaş suçlusuna sponsor oluyorsunuz" ve "İsrail'in soykırımını desteklediği için Adidas'ı boykot ediyorum" gibi çok sayıda yorum yer aldı.
"Eye on Palestine" tarafından Adidas reklamına ilişkin sosyal medya paylaşımında ise markanın ampute bireylere yönelik "tek ayakkabı" hizmetini tanıttığı İsrailli asker Shalev Biton'un 2021'de Gazze'ye yapılan saldırılar sırasında bir ayağını kaybettiği belirtildi.
Paylaşımda, bu reklamın tepki aldığına işaret edilerek, "(Reklam) Dünyada en fazla çocuğun ampute edilmesinden sorumlu bir işgal ordusu mensubuna dikkati çekiyor ve şu anda devam eden saldırılar nedeniyle uzuvlarını kaybeden Filistinli mağdurların trajedisini tamamen görmezden geliyor." ifadesi kullanıldı.
Paylaşıma gelen çok sayıda yorumda reklam tercihi nedeniyle Adidas'a yönelik boykot çağrısı yapıldı.
"ADİDAS'A SOYKIRIMI DESTEKLEMENİN BEDELİNİ ÖĞRETİN"
Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi Rima Hassan da ABD merkezli sosyal medya platformu Instagram hesabından Adidas'ın reklamına ilişkin paylaşımında, dünyada çocukların en fazla ampute edilme oranının Gazze'de olduğuna dikkati çekti. Bu paylaşımın altında çok sayıda boykot çağrısı yapıldı.
Amerikalı yazar ve insan hakları savunucusu Susan Abulhawa, X hesabından yaptığı paylaşımda, "Adidas'a soykırımı desteklemenin bedelini öğretin ve bu ders, şirketin temelleri tamamen sarsılana kadar etkisini sürdürsün." çağrısında bulundu.
İSRAİL'E YÖNELİK "MUAFİYET" ALMAN POLİTİKASI
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslam Dünyası ve Küresel İlişkiler Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Sami Al Arian, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Almanya menşeli firmanın "Alman politikası" izlediğini ve İsrail'e yönelik "muafiyet" uyguladığını söyledi.
Arian, "Şirket, yaşananlardan ders çıkarmıyor. Bu, bir siyonist tavırdır. Burada şirketin ders çıkarabileceği tek yaptırım boykottur. Herkes tarafından desteklenmeli ve tanıtılmalı." dedi.
ADİDAS, FİLİSTİN KÖKENLİ AMERİKALI MODEL HADİD'İ REKLAMDAN ÇIKARMIŞTI
Şirket, 2024 yılında da Filistin’e verdiği destekle bilinen ünlü model Bella Hadid’i reklam kampanyasından çıkarması sonrası boykot çağrılarının hedefi olmuştu.
Paylaşımda Hadid "antisemitizm" ile suçlanmış ve şiddet çağrısında bulunan bir isim olduğu öne sürülmüştü.
Şirketin sözcüsü, Hadid'in, 1972 Münih Olimpiyatları'nda kullanılan ayakkabının reklamında yer almasının "üzüntü ve sıkıntıya" sebep olduğunu savunarak özür dilemişti. Sözcü, ayakkabı reklamı nedeniyle "trajik tarihi olaylar" ile bağlantı kurulduğunu iddia etmişti.
NEDEN BOYKOT EDİLİYOR?
İsrail askeri Biton'un "tek ayakkabı hizmeti" için reklam yüzü olarak tercih edilmesi, markaya karşı tepkileri ve boykot çağrılarını artırdı.
BDS hareketinin sosyal medya hesaplarındaki açıklamalara göre İsrail askerini reklam yüzü seçen Adidas, uzun yıllar İsrail Futbol Federasyonunun (IFA) sponsorluğunu yapmıştı.
İsrail merkezli tekstil şirketi Delta Galil ile 2019'da küresel iç çamaşırı lisans anlaşması yapan Adidas, Maccabi Haifa ve Maccabi Tel Aviv gibi İsrail merkezli spor kulüpleriyle güncel ticari ortaklıklar yürütüyor.
İsrail pazarına özel resmi internet sitesi ve sosyal medya hesaplarına sahip şirket, Tel Aviv, Kudüs ve Hayfa gibi büyük şehirlerde birçok resmi mağaza işletiyor.
Şirket, Tel Aviv Maratonu dahil bazı spor etkinliklerinde de sponsorluklar üstlendi.
Adidas Foundation'ın internet sitesindeki açıklamaya göre, "kurucu şirketle güçlü bir ilişkiye sahip bağımsız bir kuruluş" olarak tanımlanan kurum, Yafa merkezli ve 2007-2014'te İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in kurduğu "Peres Center for Peace and Innovation" (Peres Barış ve İnovasyon Merkezi) kuruluşuna 2025-2028 dönemi için 700 bin avro hibe anlaşması sağlamıştı.
Kendisini "tarafsız" olarak tanımlayan şirket, tek uzvunu kaybeden müşterilere ihtiyaç duydukları tek ayakkabıyı, çift ayakkabı fiyatının yüzde 50'sine satın alabilme fırsatı veriyor.

Mısır’da bir mahkeme, tanınmış televizyon sunucusu Sarah Khalifa ve 11 kişiyi geniş kapsamlı bir uyuşturucu davasında uyuşturucu üretmek ve kaçakçılığını yapmak suçlarından idam cezasına çarptırdı.
Ülke basınında yer alan haberlerde, yetkililerin 750 kilogramdan fazla uyuşturucu madde ve ham madde ele geçirdiği, uyuşturucu üretiminde kullanıldığı belirtilen iki adresin yanı sıra ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulduğu aktarıldı.
Devlete ait Al-Ahram gazetesinin haberine göre, başkent Kahire’deki mahkeme, "uyuşturucu üretiminde kullanılan maddeleri temin ederek uyuşturucu üretimi ve ticareti yapmayı amaçlayan organize suç örgütü kurmak, ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulundurmak ve taşımak" suçlarından Khalifa ve 11 sanığı asılarak idam cezasına mahkum etti.
Mahkeme ayrıca Khalifa ve diğer bazı sanıkları, genç bir erkeğin kaçırılması ve darp edilmesiyle ilgili ayrı bir davada 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı.
İdam kararı öncesinde mahkemenin, Mısır yasaları gereği idam davalarında zorunlu olan dini görüşü almak üzere Mısır Başmüftüsü Nazir Muhammed Ayyad’a başvurduğu kaydedildi. Mahkeme kararının temyize açık olduğu belirtildi.
![]()
Khalifa’nın ayrıca bir estetik cerrahi kliniği ile parti ve etkinlik organizasyonları konusunda uzmanlaşmış bir yapım şirketinin sahibi olduğu belirtildi. 39 yaşındaki sunucu, güvenlik ve suçla ilgili konuları ele aldığı "Mission Impossible (İmkansız Görev)" adlı programıyla tanınıyor.
Mısır’da tasarlayarak adam öldürme, terör eylemleri, bazı tecavüz suçları ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlarında idam cezası uygulandığı biliniyor. Mısır Haklar ve Özgürlükler Komisyonu’na göre, 2025 yılında ülkede 541 idam cezası verildi.

Bir Zeytin Ağacı Dik Vakfı tarafından ülkenin 11 kentinde düzenlenen etkinliklerde, Gazze'deki saldırılara dikkat çekmek ve İsrail'in Gazze Şeridi'nden uçurulan uçurtmaların sınırdaki İsrail yerleşim birimlerine düştüğü gerekçesiyle Filistinlilere yönelik sürgün ve saldırı tehdidinde bulunmasına tepki göstermek amacıyla uçurtmalar uçuruldu.
Rotterdam'daki Noordereiland Meydanı'nda düzenlenen etkinliğe katılanlar, uçurtmalarını Gazze’deki çocuklar için gökyüzüne bıraktı.
Çocukların ve yetişkinlerin katıldığı etkinlikte, uçurtmaların üzerine "Özgür Filistin", "Gazze'yi kurtar" ifadeleri ile Filistin bayrakları ve renkleri çizildi.
Etkinlikte, Filistin bayrağı şeklinde uçurtmalar da uçuruldu.
Eylemin sonunda, kamuoyunda farkındalık oluşturmak ve insanları bilgilendirmek amacıyla el ilanları dağıtıldı.

Lübnan Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail'in Lübnan'a düzenlediği saldırılarda ölen ve yaralananların sayısına ilişkin son veriler paylaşıldı.
İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısının 4 bin 358'e ulaştığı, yaralı sayısının da 12 bin 359'a çıktığı bildirildi.
26 Ağustos'tan bu yana 4 kişinin yaşamını yitirdiği, 34 kişinin yaralandığı ifade edildi.
İsrail'in Lübnan'a saldırılarını başlattığı Ekim 2023'ten bu yana ise hayatını kaybedenlerin sayısının 8 bin 925'e, yaralıların sayısının da 30 bin 595'e ulaştığı bilgisi verildi.
İsrail, Ekim 2023'te Lübnan'a saldırı başlatmış, Eylül 2024'te bu saldırı geniş çaplı savaşa dönüşmüştü. Savaşta 4 binden fazla kişi hayatını kaybetmiş, yaklaşık 17 bin kişi yaralanmıştı.
İsrail ordusu, Lübnan'a 2 Mart'ta yoğun hava saldırıları başlatarak ülkenin güneyindeki birçok beldeyi işgal etmişti.
Lübnan hükümeti, bu süreçte ülkede yerinden edilenlerin sayısının 1 milyonu aştığını açıklamıştı.
Lübnan ile İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren ateşkes daha sonra birkaç kez uzatılmıştı. Ancak İsrail ordusu, ateşkese rağmen çeşitli gerekçelerle ülkeye yönelik saldırılarını sürdürüyor.

Kremlin'den yapılan açıklamaya göre Putin, Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner'i başkent Moskova'da kabul etti.
Görüşmenin başında Putin, Witkoff ile Kushner'i Moskova'da ağırlamaktan memnun olduğunu belirterek, "Bugün ele alacağımız durum basit değil. Görüşmeye başlamadan önce Trump'a şükranlarımı ve en iyi dileklerimi iletmenizi rica ederim." ifadesini kullandı.
Ayrıca görüşme esnasında Putin'in önündeki 'Kırmızı dosya' dikkat çekti.

Warrap eyalet hükümetinden yapılan açıklamada, silahlı bir grubun sabah saat 05.00 sıralarında askeri üsse saldırı düzenlediği belirtildi. Açıklamada, saldırının Mariyal-Wau ve Afokgir toplulukları arasındaki bölgede bulunan askeri tesisi hedef aldığı kaydedildi.
Warrap Eyaleti Enformasyon ve İletişim Bakanlığının açıklamasına göre, saldırıda 10 asker, 6 polis ve aralarında 11 yaşında bir çocuğun da bulunduğu 4 sivil hayatını kaybetti. Çatışmalar sırasında saldırganlardan 6 kişinin etkisiz hale getirildiği, saldırıda ise biri kadın 8 kişinin yaralandığı bildirildi.
Warrap Valisi Bol Wek Agot, saldırının amacının ve askeri üssün neden hedef alındığının henüz belirlenemediğini belirterek, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını ifade etti.
Güney Sudan'da son dönemde özellikle eyaletler arasındaki ve yerel topluluklar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle silahlı çatışmalar yaşanıyor. Warrap eyaletinde de zaman zaman güvenlik sorunları yaşanıyor ve topluluklar arası çatışmalar meydana geliyor.

ABD'de American Airlines'ın Dallas’tan Newark’a giden AA618 sefer sayılı uçağında korku dolu anlar yaşandı.
ABD vatandaşı 67 yaşındaki Arthur Lundeen isimli yolcu uçakta çıkardığı taşkınlık ile panik dolu anların yaşanmasına neden oldu.
Uçakta bulunan ve daha önce kolluk kuvvetlerinde görev yapan Juan Mejia, ABC’ye yaptığı açıklamada, uçuşun yaklaşık dörtte üçlük bölümü tamamlandığında bir gürültü duymaya başladıklarını söyledi.
Mejia'nın iddiasına göre Lundeen, kabin ekibine ve diğer yolculara karşı saldırgan davranmaya, aşağılayıcı ifadeler kullanmaya başladı.
Mejia, yolcunun ırkçı ifadeler kullandığını, küfürler ettiğini ve özellikle arkasındaki kadınlara yönelik rahatsız edici sözler söylediğini öne sürdü.
![]()
Ardından yolculara karşı fiziksel müdahalede bulunduğu iddia edilen şahsa uçaktaki görevliler ve yolcular müdahalede bulundu.
Lundeen'in elleri plastik kelepçelerle bağlanırken, vücudu koli bandıyla koltuğuna sabitlendi.
Yaşanan olay nedeniyle uçak, perşembe günü saat 22.15 sıralarında Baltimore/Washington Uluslararası Havalimanı'na yönlendirildi.
Polis ekipleri inişin ardından uçağa girerek Lundeen'i gözaltına aldı.
American Airlines, yolcunun uçaktan çıkarılmasının ardından uçağın Newark'a doğru yolculuğuna devam ettiğini açıkladı.
![]()

İran ile İsrail arasındaki gerilim devam ederken, bölgede yeni ve geniş çaplı bir çatışma ihtimaline ilişkin dikkat çeken değerlendirmeler ortaya çıktı. İsrail tarafındaki değerlendirmelere göre İran, İsrail'e karşı olası yeni bir çatışmada farklı cephelerin aynı anda harekete geçmesini sağlayacak bir plan üzerinde çalışıyor.
Söz konusu senaryoda Lübnan'daki Hizbullah, Gazze'deki Hamas, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki İran yanlısı silahlı grupların eş zamanlı olarak İsrail'e karşı harekete geçmesinin amaçlandığı öne sürüldü.
İsrail kaynaklı değerlendirmelerde, İran'ın yeni stratejisinin şekillenmesinde 7 Ekim 2023 saldırılarının önemli bir yer tuttuğu belirtiliyor. Hamas, 7 Ekim'de İsrail'e geniş çaplı bir saldırı düzenlerken İran ve Hizbullah aynı anda başka cephelerden saldırıya geçmemişti. Tahran'ın olası yeni bir çatışmada bu durumun tekrarlanmasını istemediği ve farklı cephelerin savaşın başlangıcından itibaren koordineli biçimde hareket etmesini hedeflediği ileri sürüldü.
İddiaya göre İran'ın üzerinde çalıştığı yeni senaryonun en dikkat çekici noktası, İsrail üzerindeki askeri baskının tek bir bölgeyle sınırlı tutulmaması.
Planın hayata geçirilmesi halinde İsrail'in Lübnan sınırında Hizbullah, Gazze'de Hamas, Yemen yönünden Husiler ve Irak'taki İran yanlısı silahlı gruplarla eş zamanlı olarak karşı karşıya kalabileceği değerlendiriliyor.
Böyle bir senaryonun İsrail'in hava savunma sistemleri ve askeri kaynaklarını aynı anda farklı bölgelere yönlendirmek zorunda bırakmayı amaçlayabileceği belirtiliyor.
Ancak İran'ın böyle bir saldırı için karar aldığına veya herhangi bir operasyon tarihi belirlediğine ilişkin doğrulanmış bir bilgi bulunmuyor.
İsrail basınına yansıyan haberlerde İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü'nün faaliyetlerine ilişkin de dikkat çeken iddialara yer verildi.
Üst düzey Kudüs Gücü yetkililerinin Hizbullah, Husiler ve Irak'taki İran yanlısı silahlı grupların komutanlarıyla temaslarda bulunduğu öne sürüldü.
Görüşmelerde olası bir çatışmanın genişletilmesi ve farklı cephelerin koordinasyonunun ele alındığı iddia edildi. İran'ın böylece bölgedeki müttefiklerinin birbirlerinden bağımsız hareket etmeleri yerine ortak bir strateji doğrultusunda hareket etmelerini sağlamaya çalıştığı değerlendiriliyor.
İran uzun süredir Orta Doğu'nun farklı bölgelerinde kendisine yakın silahlı gruplarla ilişkilerini sürdürüyor. Lübnan'daki Hizbullah bu yapının en güçlü unsurlarından biri olarak öne çıkarken Yemen'deki Husiler ve Irak'taki İran yanlısı milis gruplar da bölgesel denklemde önemli rol oynuyor.
Yeni iddialar ise Tahran'ın bu yapıları ayrı ayrı cepheler olarak kullanmak yerine olası bir savaşta eş zamanlı hareket eden daha koordineli bir yapıya dönüştürmeye çalıştığına işaret ediyor.
Bölgedeki askeri ve siyasi dengelerin değişmesi, İran'ın stratejisinde Irak ve Yemen'in önemini artırıyor.
Husiler daha önce İsrail'i balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef alırken, Irak'taki İran yanlısı silahlı gruplar da İsrail'e yönelik saldırılar düzenlediklerini açıklamıştı.
Bu nedenle olası yeni bir çatışmada İsrail'in yalnızca yakın sınırlarındaki tehditlerle değil, yüzlerce hatta binlerce kilometre uzaklıktaki noktalardan gerçekleştirilebilecek füze ve İHA saldırılarıyla da aynı anda karşılaşabileceği değerlendiriliyor.
İSRAİL'İN ENDİŞESİ: TEK CEPHELİ SAVAŞ OLMAYACAK
İsrail tarafındaki değerlendirmelerde en fazla üzerinde durulan nokta ise olası yeni savaşın başlangıç biçimi.
7 Ekim saldırılarında Hamas'ın başlattığı çatışmanın ardından diğer cepheler zaman içerisinde hareketlenirken, yeni senaryoda İran ve müttefiklerinin daha ilk aşamada birden fazla cepheden İsrail'i baskı altına almaya çalışabileceği öne sürülüyor.
Buna göre İsrail aynı anda Gazze, Lübnan, Yemen ve Irak bağlantılı dört ayrı cepheden saldırılarla karşılaşabilir.
Ortaya atılan iddialara rağmen şu aşamada İran tarafından ilan edilmiş bir saldırı planı veya takvim bulunmuyor. Bu nedenle söz konusu senaryo, İsrail kaynaklı güvenlik değerlendirmeleri ve bölge basınına yansıyan iddialar çerçevesinde ele alınıyor.
Bununla birlikte Kudüs Gücü'nün bölgedeki gruplarla temaslarını artırdığı yönündeki haberler, İran'ın müttefikleri arasındaki askeri koordinasyonun seviyesi konusunda İsrail'deki endişeleri artırıyor.

İran Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre Erakçi, Suudi Arabistanlı mevkidaşı Bin Ferhan ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
Görüşmede, ikili ilişkilerin yanı sıra bölgedeki son gelişmeler ve bölgede istikrarın sağlanmasına yönelik diplomatik çabaların mevcut durumu değerlendirildi.
Erakçi ve Bin Ferhan, Hürmüz Boğazı'nda yaşanan sorunların çözümüne yönelik diplomatik girişimler hakkında da görüş alışverişinde bulundu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, İran gemilerine yönelik deniz ablukasına katılan ABD'ye ait bir uçak gemisi ile bir muhrip gemiyi balistik füzelerle hedef aldığını açıkladı.
Devrim Muhafızları Ordusu Hava Kuvvetleri tarafından konuya ilişkin bir bildiri yayımlandı.
Bildiride, İran gemilerine karşı uygulanan deniz ablukasına katılan ABD'ye ait bir uçak gemisi ile bir muhrip gemisinin balistik füzelerle hedef alındığı belirtildi.
![]()
Söz konusu saldırının ardından uçak gemisi ve muhrip geminin hasar aldığı ve bulundukları konumdan farklı bölgelere çekildiği ifade edildi.
Bildiride ayrıca, İran'ın "her zamankinden daha güçlü" olduğu ve ABD'nin girişimlerine kararlı bir şekilde karşılık verilmeye devam edileceği kaydedildi.
BİR SALDIRI DAHA!
İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı'na girmeye çalışan ABD ordusuna ait bir insansız deniz aracına saldırı düzenlediğini duyurdu.
Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yayımlanan bildiride, Hürmüz Boğazı'nda İran'ın kontrolündeki bölgeye girmeye çalışan ABD ordusuna ait bir insansız deniz aracının hedef alındığı belirtildi.
Bildiride, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın yönetiminde bulunduğu ve ABD'nin her türlü hareketine "kesin bir şekilde" karşılık verileceği ifade edildi.
İRAN'DAN SÜRPRİZ SAVAŞ KARARI
İran Ekonomi Bakan Yardımcısı Murteza Zemaniyan, savaş koşullarının yol açtığı sorunlara hızlı çözüm üretmek amacıyla Ekonomi Bakanlığı bünyesinde "Ekonomik Savaş Karargahı" kurulduğunu bildirdi.
İran'ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansına göre Zemaniyan, "Ekonomik Savaş Karargahı" hakkında açıklamalarda bulundu.
Ekonomi Bakanlığı bünyesindeki Ekonomik Savaş Karargahı'nın, savaş koşullarından kaynaklanan ekonomik sorunlara hızlı çözüm üretilmesi ve ilgili kurumlar arasında koordinasyonun sağlanması amacıyla kurulduğunu belirten Zemaniyan, bu mekanizma sayesinde sorunların çözümünde bürokratik gecikmelerin önüne geçileceğini ifade etti.

Yunanistan'ın Aşil Kalkanı macerası
Yunanistan ile İsrail arasında yıllardır gelişen askeri ilişkinin en büyük anlaşması 31 Ağustos'ta Tel Aviv'de imzalandı. Adı oldukça iddialı: Aşil Kalkanı. Bedeli de öyle. 3 milyar 35 milyon euro...
İsrail, Yunanistan'ın hava savunma mimarisini baştan aşağı değiştirecek çok katmanlı bir sistem kuracak. Davud Sapanı, BARAK MX, SPYDER çok görevli radarlar ve bunların tamamını birbirine bağlayacak merkezi komuta-kontrol sistemi aynı mimarinin parçaları olacak. Yunanistan böylece uçaklardan balistik füzelere, seyir füzelerinden kamikaze İHA'lara kadar farklı tehditlere karşı ülke çapında yeni bir hava savunma ağı kurmaya hazırlanıyor.
Atina açısından bakıldığında ilk bakışta son derece rasyonel görünüyor. Ukrayna ve İran savaşları modern orduların güçlü hava savunmasına neden ihtiyaç duyduğunu gösterdi. Ucuz kamikaze İHA'lar, seyir füzeleri ve balistik füzeler artık savaş alanının temel unsurları. Yunanistan'ın hava savunmasını modernleştirmesinde garip bir taraf yok. Problem başka yerde başlıyor. Aşil Kalkanı Türkiye-Yunanistan dengesinin parçası haline gelirse Atina, güvenliğini artırmaya çalışırken Ege'de yeni ve son derece pahalı bir silahlanma döngüsünün kapısını açabilir. Sonra da kötü sonuçlarla karşılaşabilir.
BAKANSIZ TÖREN DİKKAT ÇEKİCİ
Anlaşmanın imzalanma biçimi önemli. Yunanistan tarihinin en büyük hava savunma projelerinden biri imzalanıyor, İsrail-Yunanistan ilişkilerinin en büyük savunma anlaşması yapılıyor. Ancak Tel Aviv'deki masada Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias yok. Anlaşmaya Yunanistan adına Savunma Yatırımları ve Silahlanma Genel Müdürü Tümgeneral Ioannis Bouras imza attı.
İsrail tarafında da Savunma Bakanlığı Genel Müdürü Amir Baram ve savunma bürokrasisinin üst düzey isimleri bulunuyordu. Buradan tek başına siyasi kriz sonucu çıkarmak mümkün değil. Fakat görüntü yine de ilginç. Üstelik anlaşmanın zamanlaması İsrail'in bölgesel politikaları nedeniyle Avrupa'da ağır siyasi eleştiriler aldığı bir döneme denk geliyor.
ANLAŞMA HANGİ SİSTEMLERİ İÇERİYOR?
Programın büyüklüğünü anlamak için satın alınan sistemlere ayrı ayrı bakmak gerekiyor. SPYDER kısa ve orta menzilde hava araçları, İHA'lar ve farklı hava tehditlerine karşı kullanılabilecek mobil savunma sağlayacak. BARAK MX orta ve daha uzun menzilli katmanı oluşturacak. Davud'un Sapanı ise balistik füze ve diğer uzun menzilli tehditlere karşı üst katmanda görev yapacak. Bunlara ELTA'nın MMR radarları eklenecek. Fakat anlaşmanın en önemli parçası ulusal komuta-kontrol sistemi olacak. Yunanistan farklı ülkelerden aldığı silah sistemlerini giderek ortak bir hava savunma mimarisinin içerisinde birleştirmeye çalışıyor. Aşil Kalkanı'nın mantığı tek tek bataryalar satın almak yerine tehdidin bir sensör tarafından görülüp bütün ağ tarafından takip edilebildiği merkezi bir savunma sistemi kurmak. İsrail teknolojisi Yunanistan'ın gelecekteki hava savunmasının sinir sistemine giriyor. Stratejik bağımlılık tartışması da burada başlıyor.
YUNANİSTAN HAVA SAVUNMASINI İSRAİL'E BAĞLIYOR
Bir ülke silah satın aldığında yalnızca teslim edilen sistemi satın almaz. Bakımını, yazılımını, mühimmatını, modernizasyonunu da alır. Bunun teknik eğitimi, yedek parçaları da var. Ayrıca elbette sistemin yıllar sonra nasıl geliştirileceği konusunda üretici ülkeyle ilişki kurar. Aşil Kalkanı'nın merkezi komuta-kontrol mimarisinin de İsrail tarafından geliştirilmesi bu nedenle önemli. Yunanistan önümüzdeki yıllarda hava savunmasının önemli bölümünü İsrail teknolojisi etrafında inşa edecek. Yirmi yıl içindeyse Doğu Akdeniz'deki siyasi dengelerin nasıl olacağını kimse bilmiyor.
EGE'DE KRİZ KAPIDA MI?
Asıl hassas mesele ise sistemlerin nerede konuşlandırılacağı. Resmi açıklamalarda bataryaların ayrıntılı coğrafi dağılımı henüz yayımlanmış değil. Yunan basınındaki bilgiler ise doğu Ege ve Meriç hattının güçlendirilecek bölgeler arasında değerlendirildiğine işaret ediyor. İşte burada askeri modernizasyon doğrudan Türkiye-Yunanistan sorunlarına temas ediyor. Türkiye ile Yunanistan arasında bazı Ege adalarının askeri statüsü konusunda zaten onlarca yıldır devam eden anlaşmazlık bulunuyor. Ankara Lozan ve Paris düzenlemelerine dayanarak belirli adaların gayri askeri statüsünün ihlal edildiğini savunuyor. Atina ise Türkiye'nin güvenlik tehdidini gerekçe göstererek kendi hukuki tezlerini öne sürüyor.
Burada Yunan stratejisinin daha temel problemi ortaya çıkıyor. Aşil Kalkanı'nın resmi belgelerinde Türkiye doğrudan hedef olarak ilan edilmiş değil. Fakat Yunanistan'ın son yıllardaki savunma modernizasyonunun önemli bölümünün Türkiye ile askeri denge düşüncesinden bağımsız olmadığı da sır değil.
Yunanistan'ın dikkatli olması gerekiyor. Türkiye son yıllarda balistik füze, seyir füzesi, kamikaze İHA, elektronik harp ve insansız hava aracı kapasitesini büyütüyor. Hava savunma sistemlerinin temel ekonomik problemlerinden biri tam olarak burada. Savunma pahalı. Saldırı bazen çok daha ucuz. İhtiyaç duyulan Ege ve Doğu Akdeniz'de orduların kapasitenin hiçbir zaman kullanılmasını gerektirmeyecek siyasi düzen. Miçotakis yönetimi bunu bilmeli.
Bartu Eken / Haber7


1887 yılıydı.
Japonya İmparatoru Meiji’nin amcası Prens Komatsu Akihito, kalabalık bir heyetle İstanbul’a geldi. Osmanlı Sultanını ziyaret edip çeşitli hediyeler sundu.
Bu ziyaret Sultan II. Abdülhamit Han’ın talimatıyla sürdürülen diplomatik çabaların sonucuydu. Sultan, nicedir yeni bir güç olarak yükselen Japonya ile münasebet kurmak, Batılı devletler ve Rusya arasında sürdürdüğü denge siyasetini Uzakdoğu’ya kaydırmak, yeryüzündeki Müslümanların lideri olarak hilafetin gücünü hissettirmek istiyordu. Heyeti büyük bir ihtimamla misafir ettikten sonra törenle uğurladı.
Aradan bir yıl geçti.
Gördüğü ilgiden memnun kalan Japon hükümeti, Sultan’ı ülkenin en yüksek ve en prestijli nişanı olan “Büyük Krizantem Nişanı” ile ödüllendirdiğini açıkladı. Osmanlı hükümeti de bu jeste karşılık vererek Japon İmparatoru için murassa bir nişan hazırlattı.
Hem nişanın takdimi hem de iade-i ziyaret için bir heyetin Japonya’ya gönderilmesine karar verildi.
Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, bu yolculuk için Ertuğrul Firkateynini hazırlattı. Bir gelin gibi süslettikten sonra Dolmabahçe önlerine çektirdi.
Ertuğrul Firkateyni donanmanın en bakımlı ve en büyük gemilerinden biriydi. 1863 yılında Abdülaziz tarafından denize indirilmiş genç bir gemiydi. Ne var ki okyanus ötesi bir yolculuk için tasarlanmamış, uzak deniz tecrübesi de olmamıştı.
Geminin boğazda görücüye çıktığı günlerde itirazlar yükseldi. Sultan II. Abdülhamit, itirazların artması üzerine Bahriye Nazırını huzuruna çağırdı. Geminin durumu hakkında etraflıca bir rapor hazırlanmasını istedi. Nazır Paşanın başkanlığındaki “Şurayı Bahriye”, gemiyi baştan sona inceledi. Mükemmel bir tamirat gördüğünü, Japonya’ya gidip gelebilecek nitelikte olduğunu hükme bağladı.
Ancak raporda bir gariplik vardı. Şura Azalarından İstanbul gemisi süvarisi Şükrü Paşa olumsuz rey verdiği halde dikkate alınmamış, itirazına ilişkin bir not düşülmemişti. Bunu öğrenince kendi kanaatlerini içeren yeni bir rapor hazırladı. Ertuğrul’un gerek tekne ve kazanlarının gerekse sair mahallerinin açık denizlere mukavemet edemeyeceğini, bu haliyle Japonya’ya gönderilmesi halinde bir felaketle karşılaşacağını yazdı. Yazdıklarını Kilercibaşı’na verip Padişaha iletmesini istedi.
Benzer bir itiraz Erkan-ı Harp Dairesinde vazifeli İngiliz bir amiral tarafından da dile getirildi. Padişaha hitaben yazılan arizada şöyle denildi:
“Zat-ı şahanelerine hakikati olduğu gibi arz etmezsem vazifeme ihanet ve gufran-ı nimet emmiş olurum. Ertuğrul gemisi gerek makinaları gerek bünyesi itibarıyla açık denizlere tahammül edecek metaneti haiz değildir. Japonya’ya gidip gelebilecek kudret ve kuvvette olduğu hakkındaki iddialar ve mazbatalar yalan ve yanlıştır. Bu hususta iğfal ediliyorsunuz.”
Ne var ki sonuç değişmedi. Ya, Kilercibaşı bu notları padişaha iletmemişti ya da Bahriye Nazırı, Padişahı ikna etmeyi başarmıştı.
Bu hadiseyle ilgili kalem oynatanlar Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşanın akraba kayırmacılığıyla gözlerinin karardığını söylerler. Zira geminin kumandanı Miralay Osman Bey, Nazır Paşanın damadıydı.
Sonunda Ertuğrul Firkateyninin Uzakdoğu seyahati hakkında Padişah iradesi çıktı.
Birinci dereceden murassa nişanlar, el yazması nadide kitaplar, kurmalı saatler, işlemeli kılıçlar, el dokuması halılar... Birbirinden değerli hediyeler Japon İmparatoruna takdim etmesi için gemi komutanı Miralay Osman Beye teslim edildi.
14 Temmuz 1889 günü İstanbul halkı Sarayburnu’na akın etti. Arma ve sancaklarla süslenen liman çevresi adeta bayram yerine dönmüştü. Hocaların duaları ve kalabalığın coşkun tezahüratları arasında 61’i subay ve memur, 548’i er ve erbaş olmak üzere toplam 609 kişilik mürettebatıyla Ertuğrul Firkateyni demir aldı. Japonya yolcuları, ufuktan silininceye kadar geride kalanlara el salladılar.
Çanakkale Boğazını geçen gemi 26 Temmuz’da Port Sait Limanına ulaştı. İki gün sonra Süveyş Kanalında ilk kazasını yaptı. Kılavuza rağmen Nil’in sığ sularına saplanıp dümeni kırıldı. Haber İstanbul’a ulaşınca tedirginlik yaşandı. Bahriye Nezareti seferden vazgeçilmesini istediyse de sonradan vazgeçildi. Gemi üç aylık bir tamiratın ardından yoluna devam etti. Onlarca limana uğradıktan sonra önce Hindistan’a, bahar başlarında da Singapur’a ulaştı. Şimal rüzgârları başlayıp makinaların gücü ilerlemeye yetmeyince dört ay da burada bekledi. Haziran’la birlikte yeniden başlayan yolculuk yaklaşık bir yılın ardından 7 Haziran 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohama Limanında son buldu. Haberi alan İstanbul, gemi komutanı Miralay Osman Beyin rütbesini paşalığa yükselterek ödüllendirdi.
Ertuğrul Firkateyni Japonya’da büyük sevinçle karşılandı. Japon halkı uzaklardan gelen misafirlerini bağrına bastı. İmparator Meiji, komuta heyetini Tokyo’ya davet edip yakından ilgilendi. Osman Paşa başkanlığındaki heyet, Padişahları adına getirdikleri hediyeleri İmparatora takdim edip, ona verilen nişanı teslim aldılar.
Vazife ifa edilmiş, iki ülke arasında tarihi bir dostluğun temelleri atılmıştı.
Eylül’le beraber dönüş hazırlıkları başladı. Japon makamları ani tayfunlara dikkat çekerek biraz daha beklenmesini tavsiye etti. Şehirdeki kolera belirtilerinden tedirgin olan Osman Paşa demir almayı tercih etti.
15 Eylül 1890 günü Yokohama Limanından ayrılan Ertuğrul Firkateyninin dönüş yolculuğu bir gün sonra facia ile sonuçlandı. 16 Eylül’ün akşam saatlerinde başlayan fırtına, yorgun gemiyi Pasifik’in karanlık sularına gömdü.
..................
Tarihimize “Ertuğrul Faciası” olarak geçen yüzyılın en büyük deniz kazasında, Osman Paşanın da içinde bulunduğu 527 denizcimiz şehit oldu. Hayatta kalan 69 denizcimiz Japon İmparatorluğuna ait askeri gemilerle İstanbul’a gönderildi.
Ertuğrul’un trajik sonu o günlerin en çok konuşulan konusu oldu. Gazeteler günlerce yazdılar. Yardım kampanyaları, Japon halkının kadirşinaslığı, şehitlik anıtı, kazadan kurtulanların anlattıkları...
Yolculuk öncesi yapılan ikazları hatırlayan bile olmadı. Hasan Hüsnü Paşanın nazırlığı 23 yıl sürdü.
Zekeriya Yıldız / Haber7

Mısır'da bir mahkeme, güvenlik ve suçla ilgili konuları işleyen bir televizyon programının sunucusu Sarah Khalifa ve 11 kişiyi geniş kapsamlı bir uyuşturucu davasında uyuşturucu üretmek ve kaçakçılığını yapmak suçlarından idam cezasına çarptırdı.
![]()
Ülke basınında yer alan haberlerde, yetkililerin 750 kilogramdan fazla uyuşturucu madde ve ham madde ele geçirdiği, uyuşturucu üretiminde kullanıldığı belirtilen iki adresin yanı sıra ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulduğu aktarıldı.
![]()
Devlete ait Al-Ahram gazetesinin haberine göre, başkent Kahire’deki mahkeme, "uyuşturucu üretiminde kullanılan maddeleri temin ederek uyuşturucu üretimi ve ticareti yapmayı amaçlayan organize suç örgütü kurmak, ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulundurmak ve taşımak" suçlarından Khalifa ve 11 sanığı asılarak idam cezasına mahkum etti.
Mahkeme ayrıca Khalifa ve diğer bazı sanıkları, genç bir erkeğin kaçırılması ve darp edilmesiyle ilgili ayrı bir davada 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı.
![]()
İdam kararı öncesinde mahkemenin, Mısır yasaları gereği idam davalarında zorunlu olan dini görüşü almak üzere Mısır Başmüftüsü Nazir Muhammed Ayyad’a başvurduğu kaydedildi. Mahkeme kararının temyize açık olduğu belirtildi.
![]()

ABD Hazine Bakanlığı'nın Türk bankası Golden Global Yatırım Bankası ile iki iştirakini İran bağlantılı işlemler gerekçesiyle yaptırım listesine almasının ardından ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack konuya ilişkin açıklama yaptı.
Barrack, sosyal medya hesabından yayımladığı açıklamada, yaptırım kararının Türkiye'yi ya da Türk bankacılık sistemini hedef almadığını, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü adına fon transferinde rol oynadığı iddia edilen belirli finans kuruluşlarına yönelik olduğunu belirtti.
ABD Hazine Bakanlığı, Golden Global'in İran rejimine uluslararası para transferlerinde kritik bankacılık erişimi sağladığını ve Kudüs Gücü adına on milyonlarca dolarlık işlemi kolaylaştırdığını öne sürmüştü.
Barrack'ın açıklaması, Washington ile Ankara arasındaki ekonomik ve finansal ilişkiler açısından yaptırım kararının kapsamına ilişkin mesaj olarak değerlendirildi. Kararla Golden Global Yatırım Bankası'nın yanı sıra Golden Global Portföy Yönetimi ve Golden Global Varlık Kiralama da ABD'nin yaptırım listesine alındı.
Golden Global Yatırım Bankası ise, ABD'nin suçlamalarını kabul etmedi. Banka, KAP üzerinden yaptığı açıklamada, OFAC kararında adı geçen ve İran petrol işlemlerine aracılık ettiği öne sürülen kişi ve kurumların bankanın müşterileri olmadığını bildirdi.
Banka ayrıca, söz konusu kişi ve kurumlarla doğrudan veya dolaylı hiçbir iş ve işlem gerçekleştirmediğini savundu. Kuruluşundan bu yana yerel ve uluslararası bankacılık kurallarına ve uyum yükümlülüklerine uygun hareket ettiğini belirten Golden Global, iç ve dış denetimlerden geçtiğini ifade etti.
Golden Global, yaptırım kararına karşı yerel ve uluslararası mevzuat kapsamında tüm itiraz ve hukuki başvuru haklarını kullanacağını da açıkladı. Banka, yaptırım kararına dayanak oluşturan iddiaların "gerçeklikten uzak" olduğunu savundu.
ABD Hazine Bakanlığı ise, yaptırım kararında Golden Global'in İran'ın Çin'den elde ettiği petrol gelirlerini Türkiye üzerinden nakit ve altına dönüştürmesine imkan sağlayan bir finansal ağın parçası olduğunu iddia ediyor

SON DAKİKA HABERİ: ABD Başkanı Donald Trump, NATO ülkesi İspanya'yı hedef almaya devam ediyor. İspanya'nın Fas sınırında yaşanan göçmen krizi sonrası İsrail karşıtı adımlar atan ve İran savaşında ABD güçlerine askeri destek sağlamayan İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ve hükümetine yüklenen Trump, İspanya'nın sınırları üzerinde hiçbir hakimiyetinin olmadığını söyledi.
![]()
Truth sosyal medya platformundaki hesabından İspanya'daki olaylara ilişkin paylaşımda bulunan ABD Başkanı, "İspanya’da yaşananlar çok üzücü; sınırlarını hiç kontrol edemeyen bir ülke. Vay canına." ifadelerini kullandı.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, son dönemlerdeki düzensiz göçmen krizinin arkasında Fas makamlarının olduğunu gösteren hiçbir kanıtın bulunmadığını, ülkesinin Sebte ve Melilla üzerindeki egemenlik hakkından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğini söylemişti.
![]()
Sebte ve Melilla sınırlarında güvenliğin tamamen sağlanmasının mümkün olmadığını dile getiren Sanchez, "O sınırlarda yüzde 100 güvenlik garantisi veremeyiz çünkü sınırın ötesinde eşitsizlik ve fırsat arayışı yatıyor. Sınır ne kadar yüksek olursa olsun, bu gerçeklik her zaman var olacaktır." demişti.
Sanchez, düzensiz göçmen akınıyla ilgili dezenformasyonun arkasında İsrail, Rusya ve aşırı sağcı grupların bulunduğu iddia etmişti.

Türkiye'nin, Somali başta olmak üzere Afrika ülkelerine verdiği askeri ve diplomatik destek her geçen gün artarak devam ederken, Somali'den, Türkiye ile ilgili dikkat çeken bir açıklama geldi. Somali Enformasyon, Kültür ve Turizm Bakanı Abdulfatah Kasim Mohamud, Shabele Media Network'e verdiği röportajda, Türkiye'nin Somali halkına desteğinin yeni olmadığını ve iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun yıllara dayandığını söyledi.
![]()
Türkiye'nin Somali'nin zor dönemlerinde ülkeye destek verdiğini vurgulayan Mohamud, şunları kaydetti:
"Türkiye Somali'ye yeni gelmedi, Somali halkına destek vermeye de yeni başlamadı. Türkiye, farklı ülkelerin bulunduğu bir dönemde buraya geldi ve Somali'nin içinde bulunduğu zor durumdan çıkmasına yardımcı oldu. Ordumuzu eğitti, ekonomik alanda ve kamu hizmetlerinde destek sağladı."
![]()
Türkiye ile Somali arasındaki ilişkileri hedef alan çevrelerin bulunduğunu ifade eden Mohamud, "Türkiye neden şimdi sürekli gündeme getiriliyor? İki ülke arasındaki, insani yardımdan stratejik ortaklığa ulaşan ilişkileri kötülemek isteyen kiralık kişiler var." değerlendirmesinde bulundu.

İran Dışişleri Bakanlığının ABD saldırıları hakkında yayımladığı bildiride, ABD'nin İran'a ait ticari gemilerine yönelik "hukuk dışı" saldırgan girişimlerinin, deniz ablukası ve ekonomik savaşın bir parçası olduğu vurgulandı.
Bildiride, saldırıların Birleşmiş Milletler Şartı'na aykırı şekilde gerçekleştiği, savaş suçu niteliği taşıdığı ve bölgedeki seyrüsefer güvenliğine tehdit oluşturduğu ifade edildi.
Bakanlık ayrıca, ABD'nin bölgedeki saldırgan eylemlerinden doğacak sonuçlardan yine ABD'nin sorumlu olacağını belirtti.
ABD ordusu İran'ın bölgede 2 ABD savaş gemisini hedef almasının ardından Devrim Muhafızlarına ait 3 tankeri yok ettiğini duyurmuştu.
İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemu'l Enbiya Merkez Karargahı Sözcüsü Albay İbrahim Zülfikari de, ABD'yi "sonraki saldırıların daha şiddetli olacağı" konusunda uyarmıştı.
İRAN DEVRİM MUHAFIZLARI: ABD BAĞLANTILI 3 GEMİYİ HEDEF ALDIK
İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD'nin Basra Körfezi'nde İran'a ait ticari gemilere düzenlediği saldırılara misilleme gerçekleştirildiğini, Hürmüz Boğazı'ndan izinsiz geçen 3 petrol tankeri ile diğer bölgelerde ABD bağlantılı 3 gemiyi hedef aldıklarını duyurdu.
İran basınına göre, Devrim Muhafızları Ordusu, konuya ilişkin açıklama yaptı.
Açıklamada, "Hürmüz Boğazı'ndan izinsiz geçen 3 petrol tankeri ile diğer bölgelerde çocuk katili ABD bağlantılı 3 gemiyi hedef aldık." ifadelerine yer verildi.
Devrim Muhafızları Ordusu, Basra Körfezi'nde bulunan gemilerin, ABD'nin "oyunlarına aldanarak" Hürmüz Boğazı'ndan geçiş yapmaması gerektiğini, aksi halde hedef alınacaklarını kaydetti.
ABD ordusu İran'ın bölgede 2 ABD savaş gemisini hedef almasının ardından Devrim Muhafızlarına ait 3 tankeri yok ettiğini duyurmuştu.
İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemu'l Enbiya Merkez Karargahı Sözcüsü Albay İbrahim Zülfikari de ABD'yi "sonraki saldırıların daha şiddetli olacağı" konusunda uyarmıştı.

İsrail ordusu, Gazze Şeridi'nde devam eden ateşkese rağmen saldırılarını sürdürürken, hava savunma sistemleri tarafından "yanlış bir hedefe" füze ateşlendiğini bildirdi.
Ordudan daha sonra yapılan açıklamada, söz konusu hedefin Gazze'nin güney kesimlerindeki askeri faaliyetlerde kullanılan orduya ait bir dron olduğu belirtildi.
Olaya ilişkin incelemenin sürdüğü ifade edildi.

SON DAKİKA HABERİ: ABD ve İran'ın Hürmüz Boğazı ve çevresinde karşılıklı saldırıları devam ederken, Türkiye ve İran arasında önemli bir görüşme gerçekleştirildi.
Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Dışişleri Bakanı Fidan, İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile telefonda görüştü.
Görüşmede, devam eden müzakerelerle ilgili son durum kapsamlı biçimde değerlendirildi.
![]()

Tom Barrack, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından, Suriye'nin güneyindeki Suveyda kentinde, Dürzilerin bir kısmına liderlik eden Hikmet el-Hecri'ye bağlı yasa dışı silahlı grupların düzenlediği saldırılara ilişkin paylaşım yaptı.
Büyükelçi Barrack, "Suveyda’da yeniden tırmanan gerginlik karşısında derin bir üzüntü duyuyoruz." ifadesini kullandığı paylaşımda, yaklaşık bir yıl önce, Suriye Dışişleri Bakanı (Esad Hasan) Şeybani ve Ürdün Dışişleri Bakanı (Eymen) es-Safedi ile Suveyda’da barışa yönelik "üçlü bir yol haritasını imzaladıklarını" belirterek, "Bu yol haritası, Dürzi topluluğuna vatandaşlığın tüm hak ve yükümlülüklerini tanıyarak, ilin Suriye’ye onurlu bir şekilde yeniden entegre edilmesini öngörüyordu. Bu yol, kederden başka bir yere götüren tek yoldur." değerlendirmesinde bulundu.
Paylaşımda, Suriye’deki Dürzilerin, "asil ve köklü" tarihe sahip bir halk olduğunu belirten Barrack, şu ifadeleri kullandı:
"Ancak yönetimin yokluğunda çeteler bu boşluğu dolduruyor ve bugün, zehirli niyetlere sahip çok az sayıda kişi kendi halkına sırt çeviriyor, keyfi olarak gözaltına alınarak evinden kovulan Atef Hunaidi gibi kişiler bunlara örnektir. Ekibimiz, Hunaidi ve bu topluluk içi şiddet kampanyasının ortasında kalan diğer kişilerle temas halindedir. Dürziler, Arap kabileleri ve Suveyda sınırları boyunca yer alan komşu ülkeler arasındaki işbirliği, hoşgörü ve anlayış bağları üzerine kurulmaya devam etmelidir. Çeşitli ve saygı duyulan kültürlere ve inançlara sahip tek bir ulus ve tek bir halk, toplumsal diyalog ve empati yoluyla etkileşim halinde olmalı ve şiddet içeren, düşüncesiz tepkileri ait oldukları yere, yani yalnızca ulus devletin eline bırakmalıdır."
Barrack paylaşımında, "Suriye hükümeti, geçen temmuz ayında kendi güçleri tarafından işlenen ağır suçlarla yüzleşmeye ve sorumluları mahkemeleri önünde hesap vermeye başladı. Umudun yönü budur ve bu süreç devam etmelidir. İleriye giden tek yol, hesap verebilirliği sağlayan, güvenliği yeniden tesis eden ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşüne ve tahrip edilenlerin yeniden inşasına yol açan bir diyalogdur." ifadelerine yer verdi.
Paylaşımda, hem bölgede hem de dünyada hassas bir dönemde olunduğuna işaret eden Barrack, "Tüm taraflara, barışın cesur insanlardan her zaman beklediği iki ilkeyi hatırlatıyoruz, eylemlerde itidal ve samimi iletişim. Konuşmanın alternatifi zafer değildir. Sadece bir sonraki yas dönemidir." değerlendirmesinde bulundu.



Filistin Kurtuluş Örgütüne (FKÖ) bağlı Toprakları Savunma ve Yerleşim Faaliyetleriyle Mücadele Ulusal Bürosu tarafından yayımlanan haftalık raporda, ekim ayında İsrail'de yapılması planlanan seçim arifesinde yerleşim faaliyetlerinin hız kazandığına işaret edildi.
Batı Şeria'da beklenmedik gelişmelerin yaşandığı ifade edilen raporda, İsrail hükümetinin "C" Bölgesi'ni her türlü yağmaya açarak ve Filistin yönetiminin "A" ve "B" bölgelerindeki birçok yetkisini elinden alarak 1995'te imzalanan İkinci Oslo Anlaşması ve sonraki anlaşmaları baltalamaya çalıştığı kaydedildi.
İsrail'in yıllardır C bölgesindeki Filistin varlığını aza indirmeye çalıştığı hatırlatılan açıklamada, son 2,5 yıldır da Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin, B bölgesinde 26 yasa dışı yerleşim ve hayvancılık temelli çiftlik kurduğu ve Filistin kontrolündeki A ve B bölgelerinde 100 bin dönümün üzerindeki araziye el koyduğu vurgulandı.
İsrail makamlarının A bölgesinde arazilere el koymak için çıkardığı askeri emirlerde de benzeri görülmemiş artış yaşandığı dile getirildi.
Filistin yönetimi ile İsrail arasında 1995'te imzalanan İkinci Oslo Anlaşması kapsamında Batı Şeria, A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı.
Batı Şeria'nın yaklaşık yüzde 18'ini oluşturan "A bölgesi"nin idari ve güvenlik kontrolü Filistin yönetimine, yaklaşık yüzde 22'sini oluşturan "B bölgesi"nin idari kontrolü Filistin yönetimine, güvenliği ise İsrail'e bırakılmıştı. Yüzde 60'ından fazlasını oluşturan "C bölgesi"nin idari ve güvenlik kontrolü ise İsrail'e devredilmişti.

İran devlet televizyonuna göre, Zülfikari, ABD'nin İran'a uyguladığı deniz ablukasını sürdürmesi ve İran gemilerine yönelik saldırılara devam etmesi halinde ABD'nin bölgedeki askeri gemilerini hedef almaya devam edeceklerini belirtti.
Zülfikari, "Sonraki saldırılar daha şiddetli olacak." ifadesini kullandı.
İran'ın Tesnim Haber Ajansına göre İran'a ait bir petrol tankeri, sabah saatlerinde Hark Adası'ndan 6 mil uzakta ABD ordusunun füze saldırısına uğramıştı.
Geminin 4 füzeyle hedef alındığı aktarılırken saldırıda can kaybı yaşanmadığı ve mürettebatın tahliye edildiği bilgisi verilmişti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner’i başkent Moskova’daki Kremlin Sarayı’nda kabul etti.
Witkoff ve Kushner, Moskova'daki bir restorandan çıkışlarının ardından konvoy eşliğinde Kremlin Sarayı’na geldi. Putin, konuklarını el sıkışarak samimi bir şekilde karşıladı.
![]()
Görüşmenin Kremlin Senato Sarayı’ndaki tören ofisinde gerçekleştirilen basına açık bölümünde Putin, Witkoff ve Kushner ile Ukrayna’da çözüm sağlanmasına yönelik tüm seçenekleri ele almayı planladığını söyledi.
"BU TÜR TEMASLAR HER ZAMAN FAYDALIDIR"
Putin, Ukrayna’daki çözüm sürecinde arabulucu olarak görev yapan Witkoff ve Kushner’e büyük güven duyduğunu belirterek, Rusya’nın iki ABD’li müzakereciyle çalışmaktan memnuniyet duyduğunu ifade etti.
Putin ayrıca Trump’ın çatışmanın çözümüne yardımcı olma konusundaki kararlılığını sürdürdüğünü ve bu tür görüşmelerin her zaman faydalı olduğunu kaydetti.
Görüşmede, Rusya’nın bu gece yarısı itibarıyla Kiev’e yönelik saldırılarını 3 gün süreyle durdurma kararı da ele alındı. Kiev yönetiminin de buna karşılık Moskova’ya yönelik saldırılarını büyük ölçüde azalttığı belirtildi. Witkoff, söz konusu kararı nedeniyle Putin’e teşekkür etti.
Görüşmenin, Putin’in ABD’nin özel temsilcileri Witkoff ve Kushner ile gerçekleştirdiği altıncı görüşme olduğu kaydedildi.
Trump, dün basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Witkoff ve Kushner’in "savaşı sona erdirecek bir öneriyle" Rusya’ya gittiklerini söylemişti.
Witkoff ve Kushner’in yarın daha fazla görüşme gerçekleştirmek üzere Ukrayna’nın başkenti Kiev’e gitmesi bekleniyor.

1946'dan bu yana cumhuriyetle yönetilen İtalya'da 2022'den beri iktidarda olan Meloni, liderlik ettiği hükümetin ülke tarihinin en uzun ömürlü hükümeti olarak dün tarihe geçmesi dolayısıyla dünya liderlerinden gelen tebrik mesajlarına tek tek yanıt verdi.
Başbakan Meloni, kendisini tebrik eden Cumhurbaşkanı Erdoğan için ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından paylaştığı mesajda, "Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu önemli dönüm noktası dolayısıyla gönderdiğiniz mesajı ve tebriklerinizi almaktan memnuniyet duydum." ifadesini kullandı.
Meloni, mesajında şunları kaydetti:
"İtalya ve Türkiye, tarihi bağlar ve ortak çıkarlarla birbirine bağlıdır, bu da uluslarımız arasında diyaloğu ve işbirliğini geliştirmeye devam etmeyi önemli kılmaktadır. Son yıllarda Roma ile Ankara arasındaki ilişkileri güçlendirdik, ortak çıkarlarımızı ilgilendiren dosyalar ve Akdeniz, güvenlik ve bölgesel istikrarı ilgilendiren başlıca sınamalar üzerinde çalıştık. Bu sürecin somut adımlarla devam edebileceğine ve halklarımızın çıkarları doğrultusunda yeni işbirliği fırsatları yaratabileceğine eminim."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün akşam sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımda, "İtalya Cumhuriyeti'nin 'en uzun süre görevde kalan başbakanı' ünvanını elde eden Sayın Giorgia Meloni'yi yürekten tebrik ediyorum. Sayın Giorgia Meloni ile ülkelerimiz arasındaki işbirliği ve dayanışmayı her geçen gün daha da güçlendireceğimize yürekten inanıyorum." ifadesini kullanmıştı.

Warrap eyalet hükümetinden yapılan açıklamada, silahlı bir grubun sabah saat 05.00 sıralarında askeri üsse saldırı düzenlediği belirtildi. Açıklamada, saldırının Mariyal-Wau ve Afokgir toplulukları arasındaki bölgede bulunan askeri tesisi hedef aldığı kaydedildi.
Warrap Eyaleti Enformasyon ve İletişim Bakanlığının açıklamasına göre, saldırıda 10 asker, 6 polis ve aralarında 11 yaşında bir çocuğun da bulunduğu 4 sivil hayatını kaybetti. Çatışmalar sırasında saldırganlardan 6 kişinin etkisiz hale getirildiği, saldırıda ise biri kadın 8 kişinin yaralandığı bildirildi.
Warrap Valisi Bol Wek Agot, saldırının amacının ve askeri üssün neden hedef alındığının henüz belirlenemediğini belirterek, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını ifade etti.
Güney Sudan'da son dönemde özellikle eyaletler arasındaki ve yerel topluluklar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle silahlı çatışmalar yaşanıyor. Warrap eyaletinde de zaman zaman güvenlik sorunları yaşanıyor ve topluluklar arası çatışmalar meydana geliyor.

SON DAKİKA HABERİ: İngiliz medyasından BBC'nin haberine göre, Bolivya'da bir topçu alayının konuşlandığı kışlada patlama meydana geldi.
BBC'nin haberine göre, Bolivya Savunma Bakanı Ernesto Justiniano, bir topçu alayının konuşlandığı kışlada "piroteknik malzemenin" patlaması sonucu en az 2 kişinin hayatını kaybettiğini, 81 kişinin de yaralandığını açıkladı.
Öte yandan yetkililer, yerel basına yaptığı açıklamalarda olayda daha fazla kişinin hayatını kaybetmiş olabileceğini belirtti.
Patlamaya ilişkin soruşturma başlatıldı.

İngiltere’de hükümet, olağanüstü büyüklüğe ulaşabileceği tahmin edilen El Niño hava olayının yol açabileceği aşırı hava koşullarına karşı hazırlıkları artırıyor.
Çevre Bakanı Dame Angela Eagle, güçlü El Niño’nun İngiltere’de daha yağışlı ve fırtınalı sonbahar ile kış koşullarının görülme ihtimalini yükselttiğini söyledi. Eagle, elektrik veya su kesintisi gibi ciddi bir kriz sırasında acil servislerin bütün hanelere hemen ulaşamayabileceğine dikkat çekti.
Vatandaşların birkaç gün boyunca kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olmasının önemli olduğunu belirten Eagle, evlerde bir miktar dayanıklı gıda ve içme suyu bulundurulmasının haneleri krizlere karşı daha dirençli hale getireceğini ifade etti.
Bakanın çağrısının uzun süreli veya panik amaçlı “stokçuluk” anlamına gelmediği; birkaç gün sürebilecek elektrik, su, ulaşım ya da tedarik kesintilerine karşı makul bir hazırlığı kapsadığı belirtiliyor.
![]()
İngiltere’yi yağışlı ve fırtınalı dönem bekleyebilir
Met Office, ekvatoral Pasifik’teki deniz yüzeyi sıcaklıklarının hızla yükseldiğini ve 2026’daki El Niño’nun modern gözlem döneminin en güçlü olaylarından birine dönüşebileceğini bildiriyor.
Kurumun uzun vadeli tahminleri, El Niño’nun sonbahar ve kış başında Kuzeybatı Avrupa’da, İngiltere dahil olmak üzere, daha yağışlı ve fırtınalı hava görülme ihtimalini artırdığına işaret ediyor. Ancak uzmanlar, El Niño’nun İngiltere’deki her fırtınanın doğrudan nedeni olarak değerlendirilemeyeceğini ve mevsimlik tahminlerin kesin hava tahmini anlamına gelmediğini vurguluyor.
El Niño’nun kış aylarında zirveye ulaşması beklenirken, denizden atmosfere aktarılan ilave ısının küresel sıcaklıkları da yükselteceği tahmin ediliyor. Met Office’e göre 2027’nin kayıtlardaki en sıcak yıl olma ihtimali oldukça yüksek.
Gıda tedarik zincirinde “artan risk” uyarısı
Hükümetin çağrısı, Ulusal Denetim Ofisi’nin (NAO) 4 Eylül’de yayımladığı İngiltere’nin gıda tedarik zincirine ilişkin raporuyla aynı döneme denk geldi.
NAO, gıda üretiminden depolama, dağıtım ve perakendeye kadar uzanan sistemin aşırı hava olayları, siber saldırılar, enerji kesintileri ve hayvan, bitki veya insan hastalıklarından etkilenebileceğini bildirdi. İklim değişikliğinin ise bu riskleri zaman içinde daha da ağırlaştırdığı belirtildi.
Rapora göre İngiltere’nin gıda sistemi, farklı ülkelerden ürün temin edebilmesi sayesinde Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşı gibi son krizler karşısında büyük ölçüde dayanıklılık gösterdi. Ancak sistemin ülke çapında elektrik kesintisi, yeni bir salgın veya birden fazla krizin aynı anda yaşanması gibi “felaket düzeyindeki” olaylara dayanıklılığı kapsamlı biçimde test edilmiş değil.
NAO, Çevre, Gıda ve Kırsal İşler Bakanlığı’nın bugüne kadar büyük ölçüde özel sektörün krizleri yönetme kapasitesine güvendiğini ve son yıllardaki çalışmaların ağır tedarik kesintilerine karşı yeterli güvence sağlamadığını açıkladı.
![]()
Hanelerin yarısından fazlası kendisini hazırlıksız görüyor
Cabinet Office tarafından 2025’te gerçekleştirilen araştırmada katılımcıların yüzde 51’i, hanelerinin acil durumlara “çok az hazır” olduğunu veya hiç hazır olmadığını bildirdi.
Katılımcıların yüzde 75’i önceki bir yıl içinde acil durum hazırlığına ilişkin herhangi bir tavsiye görmediğini veya duymadığını söyledi. Buna karşılık yüzde 66’sı, evinde pişirme gerektirmeden yaklaşık üç gün dayanabilecek gıda bulunduğunu belirtti.
NAO, İngiltere’nin Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde uygulanan toplum temelli hazırlık çalışmalarından yararlanabileceğini kaydetti. Bu ülkelerde vatandaşlara kriz sırasında kullanılacak malzemeler, hane planları ve kamu hizmetlerinin kesilmesi halinde izlenecek yöntemler konusunda daha düzenli bilgilendirme yapılıyor.
Acil durum çantasında neler bulunmalı?
Hükümetin mevcut “Prepare” rehberi, hanelere elektrik veya su kesintisi gibi birkaç gün sürebilecek olağanüstü durumlara göre hazırlık yapmalarını tavsiye ediyor.
Önerilen temel malzemeler arasında şunlar bulunuyor:
· Kişi başına günlük en az 2,5-3 litre içme suyu
· Pişirme gerektirmeyen konserve ve uzun ömürlü gıdalar
· Konserve açacağı
· Düzenli kullanılan ilaçların birkaç günlük miktarı
· El feneri, yedek pil ve taşınabilir şarj cihazı
· Pilli veya kurmalı radyo
· İlk yardım malzemeleri
· Islak mendil ve el dezenfektanı
· Bebek maması, çocuk bezi ve evcil hayvanlar için yiyecek
· Önemli telefon numaralarının yazılı bir kopyası
Yetkililer, bütün malzemelerin bir anda satın alınmasının gerekmediğini; ihtiyaç listesinin bütçeye göre zaman içinde tamamlanabileceğini belirtiyor.
Ulusal bilgilendirme kampanyası yıl sonunda başlayacak
İngiltere hükümeti, vatandaşların aşırı hava, elektrik ve su kesintileri, siber saldırılar ve diğer ulusal acil durumlara hazırlanmasını amaçlayan yeni bir kamuoyu bilgilendirme kampanyasını 2026 yılı bitmeden başlatmayı planlıyor.
Bu çalışma yeni bir “ulusal acil durum stratejisi” olmaktan çok, mevcut UK Government Resilience Action Plan kapsamında GOV.UK/Prepare platformu merkezli bir farkındalık kampanyası olacak. Program; yerel yönetimler, altyapı şirketleri, acil durum ekipleri, sivil toplum kuruluşları ve yerel dayanıklılık forumlarıyla birlikte yürütülecek.

Yunanistan'da Atina Uçuş Haftası kapsamında uçan bir savaş uçağı düştü, iki pilot hayatını kaybetti.
The post Yunanistan'da savaş uçağı düştü: İki pilot öldü appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Nepal'in Çin sınırına yakın Rasuwa bölgesi ve çevresinde meydana gelen sel nedeniyle kaybolan 4 bin kişi aranıyor.
The post Nepal'de sel: 4 bin kişi kayıp appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .İspanya perşembe (3 Eylül) ölçülen 45,7 derece sıcaklıkla rekor kırdı.
The post Aşırı sıcak etkisi sürüyor: İspanya 45,7 dereceyle rekor kırdı appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Rusya ve Ukrayna, ABD'li yetkililerin Moskova ve Kiev ziyaretleri nedeniyle geçici ateşkes uygulayacak.
The post Rusya ve Ukrayna'dan geçici ateşkes appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Filistin Futbol Federasyonu üç yıl aradan ilk kez futbol turnuvası düzenleniyor.
The post Filistin'de üç yıl sonra ilk futbol turnuvası appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Yemen'in batısındaki Taiz ve Hudeyde illerinde 4 Eylül'den itibaren yoğunlaşan çatışmalar, ülkenin farklı bölgelerindeki cephelerde yaşanan karşılıklı saldırılarla tırmanışa geçti.
Yerel basının askeri kaynaklara dayandırdığı haberlere göre çatışmalarda hükümet güçleri ve Husilerden onlarca kişi öldü ve yaralandı.
Çatışmalar sırasında sivil can kayıplarının da yaşandığı belirtilirken, tarafların kayıplarına ilişkin henüz resmi bir sayı açıklanmadı.
Temmuz ayında başlayan ve ağustosta farklı cephelere yayılan saldırılar, Nisan 2022'de Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde sağlanan ateşkesin ardından cephelerde oluşan görece sakinliği sona erdirdi.
AA muhabiri, çatışmaların yoğunlaştığı başlıca bölgeleri, bu noktaların askeri ve stratejik önemini ve son gelişmelerin siviller üzerindeki etkisini derledi.
Taiz'in batısında çatışmalar genişliyor
Son çatışmaların en yoğun yaşandığı bölgelerin başında Taiz'in batısındaki Kedha, Mekbene ve Cebel Habeşi cepheleri geliyor.
Bölgede 3 Eylül'de başlayan çatışmalar daha sonra Müzza ilçesine de yayıldı. Tarafların topçu, füze ve insansız hava araçları kullandığı çatışmalarda karşılıklı saldırılar yaşandı.
Yemen basını, çatışmaların Husilerin hükümet güçlerinin mevzilerine yönelik yoğun saldırılarıyla başladığını, bu saldırılar sırasında Taiz ve batı kıyısındaki bölgelere 14 balistik füze ve insansız hava aracı fırlatıldığını bildirdi.
Hükümet güçleri ise bazı mevzilerin Husilerin eline geçmesinin ardından karşı saldırıya geçtiğini ve Cebel Numan ile çevresindeki bazı noktaların yanı sıra Cebel Habeşi ilçesindeki El-Hazzan tepesinin bir bölümünü yeniden kontrol altına aldığını açıkladı.
Hükümet güçleri ayrıca Cebel Habeşi ve Mekbene cephelerinde bazı insansız hava araçlarını düşürdüğünü, Husilerin toplanma alanları ve takviye birliklerini topçu ve İHA'larla hedef aldığını duyurdu.
Bu cephelerin önemi, dağlık araziye sahip olmalarının yanı sıra Taiz kentini Kızıldeniz kıyısındaki Muha kentine bağlayan ana güzergaha yakın olmalarından kaynaklanıyor.
Hükümete bağlı Yemen televizyonunun haberine göre Husiler, Taiz ile Muha arasındaki ulaşım ağının önemli noktalarından El-Vaziiyye Köprüsü'nü de balistik füzeyle hedef aldı.
Hükümet güçleri, Husilerin Taiz'i batı kıyısından izole etmek, kente yönelik kuşatmayı sıkılaştırmak ve ardından Muha ile Babulmendeb yönünde ilerlemek istediğini belirtiyor.
Kızıldeniz kıyısındaki Muha, Babulmendeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle çatışmaların stratejik açıdan en önemli merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Kent, Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Muhammed Abdullah Salih'in liderliğindeki Ulusal Direniş Güçleri'nin kontrolünde bulunuyor. Bu durum Muha'yı Husilere karşı savaşan güçlerin batı kıyısındaki başlıca askeri konuşlanma noktalarından biri haline getiriyor.
Muha Limanı da Husilerin kontrolündeki Hudeyde Limanı'na karşı hükümetin kontrolündeki bölgeler için önemli ticari çıkış noktalarından biri.
Ağustos ayından bu yana kente ve limana balistik füzeler, İHA'lar ve bomba yüklü teknelerle çok sayıda saldırı düzenlendi.
Saldırılarda liman tesislerinin yanı sıra evler, ticari işletmeler, elektrik santralleri ve askeri noktalar hedef alındı, sivil ve askeri can kayıpları yaşandı.
Saldırıların limandaki ticari ve denizcilik faaliyetlerini durma noktasına getirdiği, hükümet kaynaklarının maddi zararı yaklaşık 79 milyon dolar olarak hesapladığı belirtildi.
Cuma günü Husilerin Muha kavşağı bölgesindeki bir lokantaya düzenlediği füze saldırısında bir sivilin öldüğü, en az 4 kişinin yaralandığı bildirildi. Husilerden saldırıya ilişkin henüz açıklama gelmedi.
Hudeyde'nin güneyindeki çatışmalar ise özellikle Dabas adı verilen geniş dağlık alan çevresinde yoğunlaşıyor.
Dabas'ın askeri önemi, Hays ve Carrahi ilçelerine hakim olması ve Kızıldeniz'in güney kıyılarına uzanan yol ve bölgelere yakın konumundan kaynaklanıyor.
Hükümet kaynakları, güçlerinin Hays cephesindeki Husilerin saldırılarını püskürttüğünü, Dabas Dağı ve çevresinde çatışmaların sürdüğünü açıkladı.
Çatışmalar ve topçu ateşi bölgede yeni bir göç dalgasına da yol açtı.
Hudeyde'deki hükümete bağlı Yerinden Edilen Kamplarını Yönetme Birimi, Hays, Carrahi ve Cebel Ras bölgelerindeki köy ve yerleşimlerden 57 ailenin, yaklaşık 400 kişinin ayrıldığını bildirdi.
Yemen'in orta kesimindeki Marib, petrol ve doğal gaz kaynakları, hükümetin kontrolündeki enerji tesisleri ve hükümet güçlerinin önemli kalelerinden biri olması nedeniyle çatışmalarda kritik bir konuma sahip.
Son tırmanış sırasında Husilerin Seniyye, Ruveyk ve Sahn el-Cin kampları ile Harib ilçesindeki bazı noktaları füze ve İHA'larla hedef aldığı bildirildi.
Hükümet kaynakları, saldırıların Cev en-Nesim ve Bilil bölgelerindeki yerinden edilmiş kişilerin kaldığı kampların yakınlarına kadar ulaştığını ve sivil kayıplara neden olduğunu aktardı.
Husiler, saldırılarının "Suudi Arabistan takviyelerini" hedef aldığını savunurken, Yemen hükümeti saldırıların askeri ve sivil hedeflere yöneldiğini belirtiyor.
Hükümet, saldırıların Marib, Hadramevt ve Şebve çöllerinde silah kaçakçılığı ağlarına yönelik operasyonlarının ardından gerçekleştiğini ifade ediyor.
Hükümet güçleri de Marib'deki Husilerin mevzi, araç ve toplanma alanlarını topçu ve İHA'larla hedef aldığını duyurdu.
Marib, askeri öneminin yanı sıra insani açıdan da kritik bir merkez. Yemen hükümeti, 5 milyondan fazla kişinin yerinden edildiği ülkede vilayetin bu çerçevede 2 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yaptığını belirtiyor.
Güneydoğudaki petrol zengini Şebve vilayetinde de Husiler, hükümet güçlerinin mevzilerine yönelik saldırılar düzenledi.
Hükümet kaynaklarına göre saldırılar, Marib sınırındaki Beyhan ilçesi ile Şebve'deki Ayn ve Marib'in Harib ilçesi çevresinde yoğunlaştı.
Petrol kaynaklarının yanı sıra coğrafi konumu ve Marib'e yakınlığı, Şebve'deki cepheleri çatışmaların seyri açısından stratejik hale getiriyor.
Askeri gerilim Taiz, Hudeyde, Marib ve Şebve ile sınırlı kalmadı.
Husiler, 6 Ağustos'ta doğudaki Hadramevt vilayetinde bulunan El-Aber askeri kampına saldırılar düzenledi. Aynı dönemde Marib'deki bazı askeri kampların da hedef alındığı bildirildi.
Güneybatıdaki Dali vilayetinde temmuz ayından bu yana karşılıklı saldırılar yaşanırken, hükümet güçleri kuzeydeki Cevf ve orta kesimdeki Beyda vilayetlerinde Husilerin mevzi ve toplanma alanlarına yönelik İHA ve topçu saldırıları düzenlediğini açıkladı.
Böylece çatışmalar, ülkenin yalnızca batı kıyısındaki hatlarda değil, askeri ve ekonomik açıdan önemli birçok temas noktasında yeniden yoğunlaştı.
Cephelerdeki hareketlilik, askeri hedeflerin yanı sıra sivil yerleşim alanlarını da etkiliyor.
Taiz'de Mekbene, Kedha ve cephe hatlarına yakın bölgelerde yaşayan onlarca aile çatışmalar nedeniyle evlerini terk ederek daha güvenli bölgelere yöneldi.
Daha önce yerinden edilen bazı ailelerin kaldığı Rahbe ve Raci kampları ile Hicab çevresindeki yerleşimlerde yaşayanların da yeniden göç etmek zorunda kaldığı bildirildi.
Cebel Habeşi, Dabab, Sayahi ve Huzran bölgelerindeki köy ve yerleşimlerin topçu ateşine maruz kaldığına ilişkin haberler, çatışmaların sivil nüfus üzerindeki baskısını artırdı.
Hudeyde'de ise yaklaşık 400 kişinin yeni göç dalgasına katılması, yıllardır süren savaş nedeniyle zaten ağır insani koşullar altında bulunan bölgelerde yeni barınma, gıda ve su ihtiyacı doğurdu.
Son çatışma dalgasının, temmuz ayında başlayan karşılıklı saldırıların devamı olduğu belirtiliyor.
Yemen Savunma Bakanlığı, 13 Temmuz'da İran'a ait Mahan Air şirketinin bir uçağının gerekli izinleri almadan Sana Havalimanı'na inmesini engellemek amacıyla havalimanının pistini hedef aldığını açıkladı.
Husiler saldırının arkasında Suudi Arabistan'ın bulunduğunu öne sürerek "gerilimi azaltma döneminin sona erdiğini" duyurdu ve Suudi Arabistan'daki Abha Uluslararası Havalimanı ile Saudi Aramco'ya ait tesisleri füze ve İHA'larla hedef aldı.
Gerilim ağustosta Marib'deki Seniyye ve Ruveyk, Hadramevt'teki El-Aber kampları ve Muha Limanı'na kadar yayıldı. Ardından Kızıldeniz'deki ticari gemiler de saldırıların hedefi oldu.
Çatışmaların Kızıldeniz ve Babulmendeb Boğazı'na yakın bölgelerde yoğunlaşması, Yemen'deki gelişmelere bölgesel ve uluslararası bir boyut kazandırıyor.
Babulmendeb, Kızıldeniz ile Aden Körfezi'ni birbirine bağlayan ve küresel ticaret açısından önemli deniz geçişlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Husiler, temmuz ayında Kızıldeniz'de Suudi Arabistan'a yönelik "deniz ablukası" ilan ettiklerini açıklarken, petrol tesisleri ve ticari gemilere yönelik saldırılar düzenledi.
BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg de ağustos ayında yaptığı açıklamada, Yemen'in, 2022'deki ateşkesin ardından geniş çaplı savaşa dönme riskinin en ciddi aşamasında olduğu uyarısında bulundu.
Grundberg, deniz taşımacılığına yönelik saldırıların Yemen'i bölgesel çatışmaların içine daha fazla çekebileceği uyarısında bulundu.
Taiz'in batısındaki dağlık alanlar ile Hudeyde'nin güneyindeki cephelerin Babulmendeb'e uzanan güzergahlara yakın olması da bu bölgelerdeki çatışmaların yalnızca kara hakimiyeti açısından değil, kıyı güvenliği, ikmal hatları ve deniz ulaşımı bakımından da önem taşımasına neden oluyor.
Husiler, son Taiz çatışmalarına ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapmazken, daha önce Muha, Marib ve Hadramevt'teki saldırılarının "Suudi takviyeleri ve depolarını" hedef aldığını savunmuştu.
Yemen hükümeti ise kaybedilen mevzileri geri alma kararlılığını açıklarken Marib, Cevf, Beyda ve batı kıyısında Husilerin mevzi ve toplanma alanlarına İHA, topçu ve çok namlulu roketatarlarla saldırılar düzenlediğini duyurdu.
Yemen'de cephe hatlarının yeniden hareketlenmesi, 2022'de sağlanan ateşkesin ardından oluşan görece sakinliğin ne ölçüde korunabileceği ve çatışmaların bölgesel deniz güvenliğine etkisinin ne yönde gelişeceği sorularını yeniden gündeme getiriyor.

Rus basınında yer alan haberlere göre, Witkoff ve Kushner’ı taşıyan uçak başkent Moskova’daki Vnukovo Havalimanı’na iniş yaptı.
ABD’li temsilciler, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Özel Temsilcisi ve Rusya Doğrudan Yatırım Fonu (RDIF) Başkanı Kirill Dmitriyev tarafından havalimanında karşılandı.
Witkoff ve Kushner’ın Rus yetkililerle Ukrayna krizinin çözümüyle ilgili konuları ele almaları bekleniyor.
ABD’li temsilcilerin Moskova'daki temaslarının ardından Kiev’e geçeceği açıklanmıştı.
Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner, son olarak ocakta Moskova'yı ziyaret etmiş, Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından kabul edilmişti.

Yunanistan'ın Tanagra Hava Üssü'nde Atina Uçuş Haftası kapsamında düzenlenen hava gösterisi, kazaya sahne oldu. Yunan Hava Kuvvetleri'ne ait iki kişilik F-4 Phantom savaş uçağı, gösteri sırasında düştü.
Kazanın ardından yangın çıkarken, bölgeden yoğun duman yükseldi. Yunan medyasına göre uçak aniden irtifa kaybetmeye ve yere çakıldı. Hava gösterisinin kazadan sadece birkaç dakika önce başladığı belirtildi. Organizatörler kazanın ardından bölgeyi tahliye etmeye başladı. Atina Uçuş Haftası askıya alındı. Mürettebatın akıbeti ise henüz bilinmiyor.
Atina Uçuş Haftası'nın Yunan ve yabancı askeri uçakların katılımıyla 5 ve 6 Eylül tarihlerinde iki gün boyunca Tanagra Hava Üssünde düzenlenmesi planlanıyordu.

ABD Genelkurmay Başkanlığının üst düzey yaklaşık 50 personelinin, İran'a yönelik saldırılarla ilgili bilgilerin basına sızmasının ardından "yalan makinesi (poligraf)" testine tabi tutulduğu öne sürüldü.
"GİZLİ BİLGİLERİ İFŞA ETTİN Mİ?"
New York Times gazetesine konuşan yetkililer, İran'a yönelik devam eden saldırılarla ilgili basına sızan bilgilere dair iddialarda bulundu.
Yetkililer, saldırılar nedeniyle ABD ordusunun mühimmat sıkıntısı yaşadığına ilişkin bilgilerin basına sızmasının ardından Genelkurmay Başkanlığının üst düzey yaklaşık 50 personelinin poligraf testine tabi tutulduğunu öne sürdü.
Poligraf testinin geçen ay hem sivil hem de askeri personele yapıldığını aktaran yetkililer, bu kapsamda teste tabi tutulanlara gizli bilgileri basına ifşa edip etmediklerine ilişkin soruların yöneltildiğini belirtti.
“SON DERECE CİDDİ”
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Sean Parnell ise, konuya ilişkin yorum yapmayacağını belirtirken ulusal güvenliğe ilişkin gizli bilgilerin sızdırılmasının "son derece ciddiye" alındığını belirtti.
Geçen haftalarda ABD medyasında, İran'a yönelik devam eden saldırılar nedeniyle ABD ordusunun mühimmat sıkıntısı yaşadığına ilişkin haberler sıkça yer almıştı.


İngiltere’nin küçük teknelerle yapılan Manş Denizi geçişlerini azaltmak için Fransa ile uyguladığı “one in, one out” sistemi, beklenen caydırıcılığı sağlayamadığı yönündeki eleştirilerin odağında.
Program kapsamında İngiltere’ye küçük tekneyle ulaşan belirli sayıdaki sığınmacı Fransa’ya geri gönderiliyor; bunun karşılığında Fransa’da bulunan ve İngiltere’ye gelmek için yasal başvuruda bulunan eşit sayıda kişi kabul ediliyor.
Ancak Fransa’ya gönderilen bazı sığınmacıların kamyonlarla veya yeniden küçük teknelere binerek İngiltere’ye dönmesi, sistemin bir “geri dönüş döngüsü” oluşturduğu yorumlarına yol açtı.
![]()
Fransa’ya gönderildiler, İngiltere’ye geri döndüler
The Guardian’ın aktardığı vakalardan biri, İran’dan kaçan Aso ve Baran adlı iki sığınmacıyla ilgili.
Ocak 2026’da küçük tekneyle İngiltere’ye ulaşan iki arkadaş, program kapsamında Fransa’ya gönderildi. Baran, Fransa’ya döndükten sonra insan kaçakçıları tarafından yakalandığını, şiddete ve tehditlere maruz kaldığını, ayrıca çalışmaya zorlandığını öne sürdü.
Daha sonra bir kamyonla yeniden İngiltere’ye giren Baran, dört aydan uzun süre göçmen gözaltı merkezinde tutuldu. Fransa’nın yeniden kabul talebini onaylamasının ardından temmuz ayında ikinci kez Fransa’ya gönderildi.
Aso ise Fransa’ya gönderildikten sonra barınacak yer bulamadığını, Dunkirk çevresindeki kamplarda ve sokaklarda yaşadığını anlattı. Haziran ayında bir kamyonla İngiltere’ye geri dönen Aso, gözaltına alındıktan sonra kefaletle serbest bırakıldı.
Aso’nun anlatımına göre Fransa’daki güvensizlik, evsizlik ve kaçakçıların tehdidi, yeniden tehlikeli bir yolculuğa çıkma kararında etkili oldu.
Yaklaşık 50 kişi ikinci kez gözaltına alındı
Guardian, Fransa’ya gönderildikten sonra yeniden İngiltere’ye dönen 30’dan fazla kişinin durumunu takip ettiğini açıkladı. Sığınmacılar ve destek grupları gerçek sayının yaklaşık 200 olabileceğini ileri sürerken, bu tahmin bağımsız kaynaklarca doğrulanmış değil.
İngiltere İçişleri Bakanlığı ise Fransa’ya gönderildikten sonra yeniden ülkeye giren yaklaşık 50 kişinin ikinci kez gözaltına alındığını kabul etti. Bu kişilerin bir bölümünün kamyonlarla, bir bölümünün ise yeniden küçük teknelerle İngiltere’ye ulaştığı belirtiliyor.
İngiltere ve Fransa, haziran ayında anlaşmayı değiştirerek daha önce Fransa’ya gönderilen ancak kamyonla yeniden İngiltere’ye giren kişilerin tekrar Fransa’ya gönderilebilmesinin önünü açtı. Fakat bu değişiklik, kişilerin İngiltere ile Fransa arasında defalarca taşınabileceği eleştirisini beraberinde getirdi.
Geçişlerin yalnızca küçük bölümünü kapsıyor
İçişleri Bakanlığı verilerine göre programın faaliyete geçtiği 6 Ağustos 2025 ile 30 Haziran 2026 arasında İngiltere’den Fransa’ya 1.087 kişi gönderildi. Aynı dönemde Fransa’dan İngiltere’ye yasal yolla 1.117 kişi getirildi.
Rakamlar, sistemin iki yönlü sayısal dengesinin büyük ölçüde sağlandığını gösterse de Fransa’ya gönderilenlerin, küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların ancak sınırlı bir bölümünü oluşturduğuna işaret ediyor.
Mart 2026 sonuna kadar anlaşmanın yürürlükte olduğu dönemde 16 bin 910 kişinin küçük teknelerle İngiltere’ye ulaştığı, buna karşılık yaklaşık yüzde 3,5’inin Fransa’ya gönderilebildiği açıklanmıştı.
Bu tablo, programın eşit sayıda insanın değiştirilmesi bakımından işlediğini; ancak Manş Denizi geçişlerini geniş ölçekte durduracak kapasiteye ulaşamadığını gösteriyor.
![]()
Yüzde 40’lık düşüş programdan mı kaynaklandı?
2026’da küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 40 azaldı. Ancak uzmanlar, düşüşün ne kadarının “one in, one out” programından kaynaklandığının belirlenemediğini söylüyor.
Avrupa’ya gelen sığınmacı sayısındaki genel gerileme, Manş Denizi’ndeki elverişsiz hava koşulları, Fransız polisinin müdahaleleri ve kaçakçıların tekne bulmakta zorlanması da düşüşü etkileyen faktörler arasında gösteriliyor. Buna karşılık kaçakçıların daha büyük teknelere çok daha fazla insan bindirmeye başlaması, geçişlerin azalırken yolculukların daha tehlikeli hâle geldiğine ilişkin endişeleri artırıyor.
İnsan ticareti mağdurlarıyla ilgili karar hükümeti zorladı
Program yalnızca etkinliği bakımından değil, hukuki açıdan da tartışılıyor.
İngiltere Yüksek Mahkemesi, insan ticareti mağduru olduğunu söyleyen kişilerin olumsuz kararlara yeniden inceleme talebiyle itiraz etmesini sınırlandıran İçişleri Bakanlığı düzenlemesini temmuz ayında hukuka aykırı buldu.
Mahkeme, hızlandırılmış sınır dışı işlemlerinin gerçek insan ticareti mağdurlarının tespit edilmesini engelleyebileceğine hükmetti. Kararın ardından Fransa’ya gönderilen bazı kişilerin İngiltere’ye geri getirilmesi gündeme geldi.
Program kapsamında yetişkin kabul edilerek gözaltına alınan kişilerden 94’ünün daha sonra çocuk olduğunun belirlenmesi de sistemdeki güvenlik ve yaş tespiti mekanizmalarına yönelik eleştirileri artırdı.
Hükümet: Anlaşma tehlikeli yolculukları caydırıyor
İngiltere hükümeti, programın insan kaçakçılarının iş modelini bozmayı ve küçük tekneyle ülkeye ulaşmanın otomatik olarak İngiltere’de kalma hakkı sağlamayacağını göstermeyi amaçladığını savunuyor.
İçişleri Bakanlığı, yeniden İngiltere’ye giren kişilerin gözaltına alınarak tekrar Fransa’ya gönderilebileceğini belirtiyor. Hükümet ayrıca küçük tekneyle gelenlerin iadesine karşılık, Fransa’daki savunmasız kişilere kontrollü ve yasal bir güzergâh sağlandığını vurguluyor.
Buna karşılık insan hakları kuruluşları, Fransa’ya gönderilen kişilerin barınma ve koruma hizmetlerine erişememesi hâlinde sistemin geçişleri engellemek yerine insanları yeniden kaçakçıların eline ittiğini savunuyor.
Ortaya çıkan tablo, “one in, one out” programının sayısal değişim mekanizmasını sürdürdüğünü ancak temel hedefi olan tekrar geçişleri ve kaçakçı ağlarını ortadan kaldırmakta henüz başarılı olduğunun söylenemeyeceğini gösteriyor. Fransa’ya gönderilen kişilerin yeniden İngiltere’ye dönmesi ise programın en zayıf halkası olmaya devam ediyor.

Kraliyet görevlerini bıraktıktan sonra 2020 yılında ABD’ye yerleşen Prens Harry ve Meghan Markle, altı yılın ardından aileleriyle birlikte İngiltere’ye döndü.
İngiliz basınındaki haberlere göre çift, 7 yaşındaki Prens Archie ve 5 yaşındaki Prenses Lilibet ile birlikte 26 Ağustos’ta özel uçakla Birmingham Havalimanı’na geldi. Ailenin İngiltere’de uzun süre kalmayı planladığı, ancak Montecito’daki evini koruyacağı belirtiliyor. Sussex çiftinin temsilcileri, güvenlik gerekçesiyle ailenin özel seyahat hareketleri hakkında ayrıntılı açıklama yapmadı.
Kraliyet görevlerine dönmeyecekler
Harry ve Meghan’ın İngiltere’ye dönüşünün, kraliyet ailesinin çalışan üyeleri arasına yeniden katılmaları anlamına gelmediği vurgulandı. Çiftin Londra dışında, kraliyet ailesine ait olmayan özel bir konutta yaşayacağı ve kamu görevlerini bağımsız olarak sürdüreceği bildirildi.
2020’deki Sandringham görüşmelerinde reddedilen, çiftin zaman zaman kraliyet görevlerini yerine getirirken aynı zamanda ticari faaliyetlerini sürdürmesini öngören “yarı içeride, yarı dışarıda” modelinin yeniden gündeme gelmesinin beklenmediği kaydedildi.
Meghan’ın California merkezli yaşam tarzı markası As Ever üzerindeki çalışmalarına İngiltere’den devam etmesi ve belirli dönemlerde ABD’ye seyahat etmesi bekleniyor.
Archie ve Lilibet İngiltere’de okula başlayacak
Archie ve Lilibet’in eylül ayında İngiltere’de eğitim hayatına başlayacağı bildirildi. Çocukların kaydedildiği okulun adı, mahremiyet ve güvenlik gerekçeleriyle açıklanmadı.
Kraliyet yorumcusu Kinsey Schofield, Sussex çiftinin dönüş kararı öncesinde birden fazla okulla temasa geçtiğini ileri sürdü. Bazı haberlerde çocukların Cotswolds bölgesindeki özel bir hazırlık okuluna kaydedildiği iddia edilse de aile veya okul yönetimi tarafından bu konuda resmî doğrulama yapılmadı.
Okul mektubuyla ilgili önemli ayrıntı
Cotswolds bölgesindeki bir okulun velilere, medyanın ilgisini çekebilecek ailelerin okula katılabileceğini belirten bir bilgilendirme gönderdiği öne sürüldü. Mektupta velilerden başka çocukların izinsiz fotoğraf ve videolarını çekmemeleri, öğrencilere ve ailelerine ilişkin bilgi ve görüntüleri sosyal medyada paylaşmamaları istendi.
Ancak ilk haberlerde oluşan izlenimin aksine, söz konusu yazının Archie ve Lilibet’in öğrenim göreceği okul tarafından gönderildiği doğrulanmadı. Page Six, çocukların mektubu gönderen okuldan farklı bir eğitim kurumuna devam edeceğini yazdı. Bir başka haberde ise Oxfordshire’daki bir okulun, söylentilere rağmen 1 Eylül itibarıyla Archie ve Lilibet adına kendilerine herhangi bir başvuru yapılmadığını velilere bildirdiği aktarıldı. Bu nedenle mektubu doğrudan Sussex çocuklarının kaydıyla ilişkilendirmek için yeterli doğrulanmış bilgi bulunmuyor.
![]()
Cotswolds’da ev aradıkları iddiası
Harry ve Meghan’ın yerleşmek için İngiltere’nin gözde kırsal bölgelerinden Cotswolds’da ev aradığı bildiriliyor. Birmingham Havalimanı’nı kullanmaları da ailenin Midlands veya Cotswolds çevresine yerleşebileceği yönündeki beklentileri güçlendirdi.
Cotswolds; David ve Victoria Beckham, Kate Moss ve Simon Cowell gibi ünlü isimlerin de evlerinin bulunduğu, mahremiyete önem veren varlıklı bir bölge olarak biliniyor.
Harry’nin bölgeye ilgisinde, babası Kral III. Charles ile Kraliçe Camilla’nın Gloucestershire’daki özel konutu Highgrove House’a yakınlığın etkili olduğu ileri sürülüyor. Harry ve ailesinin temmuz ayında İngiltere’ye gerçekleştirdiği kısa ziyaret sırasında Kral Charles ile Highgrove’da bir araya geldiği de bildirilmişti.
Buna karşılık Cotswolds’un, Prens William ve Galler Prensesi Catherine’in çocuklarıyla yaşadığı Windsor bölgesine kara yoluyla yaklaşık iki saat uzaklıkta bulunması dikkat çekiyor.
![]()
Güvenlik konusu henüz netleşmedi
Çiftin dönüşündeki en önemli başlıklardan birini güvenlik düzenlemeleri oluşturuyor. Harry, çalışan kraliyet üyesi statüsünden ayrılmasının ardından İngiltere’de otomatik olarak devlet tarafından sağlanan polis korumasından yararlanma hakkını kaybetmişti.
Ailenin İngiltere’deki korumasının hangi yöntemle sağlanacağı ve maliyetinin kim tarafından karşılanacağı kamuoyuna açıklanmadı. Başbakan Andy Burnham, konunun aileye ait özel bir mesele olduğunu söylerken, koruma kararlarının İçişleri Bakanlığı bünyesindeki ilgili birimlerce risk değerlendirmesi temelinde verileceği belirtildi.
Okul hayatının başlamasıyla çocukların her gün daha geniş bir çevreyle temas edecek olması, ailenin yalnızca fiziksel güvenlik değil, görüntü ve kişisel bilgilerin paylaşılması açısından da yeni önlemler almasını gerektirebilir.
Kral Charles’la yakınlaşma, William’la mesafe
Harry’nin İngiltere’ye dönme kararında, kanser tedavisi gören babası Kral Charles’a daha yakın olma ve çocuklarının büyükbabalarıyla daha fazla zaman geçirmesini sağlama isteğinin etkili olduğu ileri sürülüyor.
Baba ile oğul arasındaki ilişkilerde son aylarda yumuşama yaşandığına ilişkin haberler bulunmasına karşın, Harry ile ağabeyi Prens William arasındaki anlaşmazlığın sürdüğü belirtiliyor. Çiftin İngiltere’ye dönmesi, Sussex ailesinin kraliyet ailesiyle ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilse de kısa vadede resmî görev değişikliği veya kapsamlı bir aile uzlaşması beklenmiyor.

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), ABD Savunma Bakanlığı'na askeri tedarikte dolandırıcılığa karıştığı iddia edilen Onur Şimşek'in yakalanıp mahkum edilmesini sağlayacak bilgi için 150 bin dolara kadar ödül vereceğini açıkladı.
The post FBI, dolandırıcılıkla suçlanan Türk vatandaşını 'en çok arananlar' listesine ekledi appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Beyaz Saray'ın internet sitesinde 'Arcade adlı bir bölüm açtı.
The post Beyaz Saray, göçmenlerin yakalanıp sınırdışı edildiği bir oyun yayınladı appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .ABD ile İran arasındaki gerilim yeniden tırmanmaya başlarken, Yemen ordusu temmuz ayından bu yana ilk kez Husilerin mevzilerini bombaladı.
Yemen Ordusu Basın Merkezi'nden yapılan açıklamada, "Silahlı kuvvetlerimize ait savaş uçakları, Taiz ve Hudeyde vilayetlerinin batı sahil cephelerinde terörist Husilerin mevzi, toplanma alanları ve askeri araçlarına 15'ten fazla hava saldırısı düzenledi." ifadeleri kullanıldı.
Savaş uçaklarının kara birliklerine hava desteği sağladığı ve Taiz'in batısındaki Hays cephesinde Husilere ait mevzilerin temmuzdan bu yana ilk kez hava saldırısıyla hedef alındığı ifade edildi. Saldırılara ilişkin ayrıntı verilmedi ancak bölgedeki bazı kaynaklar çok sayıda can kaybı olduğunu duyurdu.
Yemen'in batısındaki Taiz ve Hudeyde'de 2 gündür hükümet güçleri ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor.

Türkiye ve İsrail arasındaki gerilim devam ederken Arap basını, dikkat çeken bir iddiayı ortaya attı. Al Arabiya'nın Washington'daki kaynaklara dayandırdığı habere göre, Türkiye ile İsrail arasında Suriye üzerindeki nüfuz mücadelesi giderek daha belirgin hale geldiği ileri sürüldü.
İsrail'in aylar önce ABD yönetimine, ayrıca hem doğrudan hem de Washington aracılığıyla Ankara'ya, "Suriye topraklarında Türk askeri varlığına karşı olduğunu bildirdiği" öne sürülürken Türkiye’nin yeni Suriye hükümetiyle birçok alanda rol üstlenebileceği görüşünde olduğu aktarıldı.
Haberde; Ankara’nın Suriye'deki askeri faaliyetleri konusunda İsrail'den çeşitli mesajlar aldığı ancak buna rağmen askeri konuşlanmayı belirli ölçekte sürdürmeye devam ettiği iddia edildi. İsrail güçlerinin Türk ordusunun hareketlerini yakından takip ettiği, Netanyahu hükümetinin Ankara'nın faaliyetlerini, Ebu Zuhur Hava Üssü'nde askeri konuşlanma girişimi olarak değerlendirdiği de kaydedildi.
Al Arabiya kaynakları, İsrail'in Washington'a, Türk ordusunun bölgedeki konuşlanmasını içeren fotoğraflar, bilgiler ve belgeler göndererek şikayette bulunduğunu iddia etti.
İsrail savaş uçakları, yaklaşık iki hafta önce Suriye'deki söz konusu havalimanına saldırı düzenlerken kaynakların, Tel Aviv'in, Türkiye ve Suriye ile gerilimin ulaştığı noktayı ciddi bir mesele olarak gördüğünü aktardığı ifade edildi.
Cumhuriyet'in aktardığına göre, söz konusu haberde İsrail'in temel kaygısının yalnızca Türk askerlerinin Suriye'deki varlığı olmadığı kaydedilirken Washington'daki diplomatik kaynaklara göre Türkiye, ABD yönetimi içerisindeki bazı isimlerin, özellikle ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın desteğiyle Suriye'de daha büyük bir rol üstlenmek istiyor.
İsrail ise Türkiye'nin Suriye üzerindeki nüfuzunun, ülkenin geleceğini şekillendirebileceği konusunda hem Washington'ı hem de Şam yönetimini uyardığı iletildi. Haberde, geçen ay Amman'da yapılan görüşmelerde İsrail tarafının Suriyelilere verdiği mesajlardan birinin "Türkiye'nin sizi kullanmasına izin vermeyin." olduğu ileri sürüldü.
Öte yandan İsrail'in, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın izlediği politikadan da rahatsız olduğu ifade edilirken Washington’un ise Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin yükseldiği dönemde iki müttefiki arasında tarafsız bir konumda görünmeye çalıştığı kaydedildi.

Lübnan'da demir yolları ve limanlarla ilgili çalışmaları değerlendiren Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Fayiz Rasamni, ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gerilim ve bunun dünya ticaretine yansımalarının sürdüğü bir zamanda Lübnan limanlarının önemini artırdığını belirtti.
Rasamni, "Lübnan limanları bölgede inşası süren tüm yeni rotaların temeli. Bu limanların geliştirilmesi ve bunların Türkiye, Suriye ve Körfez'deki bölgesel ulaşım ağlarına bağlanması Lübnan'ın ticari rolünü artıracak bir fırsat." dedi.
Lübnanlı Bakan, limanları ve onların altyapısını geliştirmenin yanı sıra Körfez, Irak ve Türkiye'ye kadar uzanan bölgesel bir ağa ulaşmak amacıyla Suriye ile demir yolu bağlantısı üzerinde çalıştıklarını dile getirdi.
Bölgedeki su yollarında özellikle Hürmüz ve Babu'l Mendeb Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin, Lübnan limanlarının önemini ve yatırım çekme kabiliyetini artırdığına dikkati çeken Rasamni, Beyrut ve Trablus limanlarıyla ilgili verileri ve geleceğe dair planlarıyla ilgili şunları söyledi:
"Beyrut Limanı'nın kapasitesi şu anda yaklaşık yıllık 1,2 milyon konteyner. Bunu yaklaşık 3 milyon konteynere çıkarmak için çalışıyoruz. Trablus Limanı'nın kapasitesini ise yaklaşık 300 bin konteynerden bir milyonun üzerine çıkarmayı hedefliyoruz."
Rasamni, limanların yerel pazar ve üretime hizmet ettiğini kaydederek, asıl fırsat yaratacak durumun, bu limanların bölgesel transit ağlarına bağlanması olduğunu ifade etti.
Lübnan'ın demir yollarıyla ilgili projesinden de bahseden Rasamni, "Demir yolu hatlarının yeniden işletilmesi yalnızca Lübnan ile Suriye'yi birbirine bağlamayı değil, Lübnan limanlarını bölgesel ağlar üzerinden Körfez, Irak ve Türkiye pazarlarına bağlamayı hedefliyoruz." dedi.
Rasamni, Lübnan karayollarının mal ve ürün nakliyesindeki artışı karşılayamayacağını kaydederek, öncelikle işin Lübnan limanlarının ve altyapısının faaliyete geçirilmesi olduğuna değindi.
Lübnanlı Bakan, Trablus Limanı'nı Suriye sınırına ardından da Suriye demir yolu ağına bağlamanın, nakliyeyi kolaylaştıracağını ve tüccarlara ek seçenekler sunacağını vurgulayarak, demir yollarının da bu çözümlerden biri olduğunu söyledi.
Projeyi Suriye ile Lübnan'ın birbirine bağlanmasıyla sınırlandırmanın istenen ekonomik faydayı sağlamayacağını dile getiren Rasamni, "Fayda, Lübnan ve Suriye limanları Basra Körfezi, Irak ve Türkiye'ye bağlandığında gerçekleşir. İşte o zaman hepimiz birbirimize bağlanırız ve ekonomik fayda da, yatırımcıları demir yolu bağlantısına yatırım yapmaya motive eder." diye konuştu.
"Türkiye'nin, Avrupa, Körfez ve Suriye'ye yakınlığı ve demir yolu ağının gelişmiş olması nedeniyle çok büyük bir rolü var." diyen Rasamni, Türkiye'nin gelecekteki herhangi bir bölgesel ulaşım ağında kilit bir rol oynayacağına dikkati çekti.
Rasamni, bu ve benzeri projelerde Ankara'nın kendilerine yardımcı olacağına güvendiklerini dile getirdi.
Rasamni ayrıca, bir davet aldığını ve projeyi ve diğer konuları görüşmek üzere yakında Ankara'ya gideceğini kaydetti.

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, İran ile savaşın ardından Orta Doğu politikasına yön verecek yeni bir strateji üzerinde çalıştığı iddia edildi.
ABD merkezli Axios’un iki ABD’li yetkili ve konuya ilişkin bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, henüz ilk aşamalarında bulunan planın Trump’ın görev süresinin kalan bölümünde Washington’ın bölge politikasının temelini oluşturması hedefleniyor.
Taslak çalışmanın, Trump yönetimindeki üst düzey siyasi kadrolar ile çeşitli kurumlar tarafından yürütüldüğü ve Trump’ın son haftalarda danışmanlarıyla konuya ilişkin iki toplantı gerçekleştirdiği öne sürüldü.
Axios’un aktardığı bilgilere göre planın üç temel başlık etrafında şekillendirilmesi değerlendiriliyor.
Bunlardan ilki, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlandırmak amacıyla ABD’nin bölgesel müttefikleri arasında Washington’ın garantörlüğünde daha güçlü bir iş birliği ve uyum mekanizması oluşturulması.
İkinci başlıkta ise Trump’ın Gazze planının bir sonraki aşamasının güvence altına alınması, İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına ulaşılması ve İsrail-Lübnan arasındaki anlaşmanın uygulanmasının sağlanması yer alıyor.
Planın üçüncü ayağını ise İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki normalleşmenin genişletilmesi oluşturuyor. Bu kapsamda İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamının genişletilmesi ve Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme anlaşmasına varılması hedefleniyor.
Haberde, stratejinin şekillendirilmesinde İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak parlamento seçimleri ile ABD’de kasım ayında düzenlenmesi beklenen ara seçimlerin de dikkate alındığı belirtildi.
Trump yönetiminin, seçimlerin ardından kurulacak İsrail hükümetinin Washington’ın savaş sonrası Orta Doğu stratejisiyle iş birliği yapabilecek bir yapıda olmasını umduğu aktarıldı. Ancak bazı ABD’li yetkililerin, Trump’ın İsrail’deki seçim sonuçlarından bağımsız olarak planı hayata geçirmeye çalışacağını ifade ettiği öne sürüldü.
Axios, Trump’ın özel görüşmelerinde İran ile savaşın ardından Orta Doğu’da "çok daha büyük bir şey" üzerinde çalıştığını söylediğini iddia etti.
Kaynaklardan biri, strateji taslağının tamamlanmasının birkaç hafta daha sürebileceğini belirterek çalışmanın henüz sonuçlandırılmadığını aktardı. Beyaz Saray ise, Axios’un konuya ilişkin sorularına yorum yapmadı.
Trump yönetiminin İran’a yönelik askeri ve ekonomik baskıyı sürdürdüğü bir dönemde hazırlanan taslak, savaş sonrasında bölgedeki güvenlik, diplomasi ve ittifakların yeniden şekillendirilmesine yönelik olası yol haritası olarak değerlendiriliyor.

Kızıldeniz'deki yeni güç dengeleri İspanya basınının gündemine girdi. Güvenlik ve savunma alanında yayın yapan Digital Shield'da eski subay ve güvenlik uzmanı Cuerda Riva imzasıyla yayımlanan analizde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gelişen askeri iş birliği mercek altına alındı.
Analizde, üç ülke arasında gelecekte gerçekleştirilmesi öngörülen deniz tatbikatlarının sıradan bir askeri faaliyet olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekildi.
İspanyol gazete, söz konusu iş birliğini "Batılı güçlerin tarihsel olarak denetiminde bulunan bir bölgede alternatif güvenlik mimarisinin sahneye konulması" olarak nitelendirdi. Türkiye'nin yeni savunma yapılanmasındaki rolüne ilişkin gazete, "Türkiye, kilit teknolojilerin geliştirilmesine öncülük ediyor. Bayraktar ve AKINCI insansız hava araçları, KAAN beşinci nesil savaş uçağı ve Ada sınıfı korvetler bu gücün önemli parçaları" değerlendirmesini paylaştı.
![]()
Analizin dikkat çeken bölümlerinden biri Mısır'ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki iş birliğine dahil olma ihtimali oldu.
Kahire'nin Kızıldeniz'in kuzey girişindeki Süveyş Kanalı üzerindeki stratejik konumuna dikkat çeken Digital Shield, Mısır'ın katılımının mevcut askeri iş birliğini çok daha geniş çaplı bir bölgesel yapıya dönüştürebileceğini açıkladı.
Yazıda Suudi Arabistan'ın finansal gücü, Türkiye'nin sanayi ve teknoloji kapasitesi, Pakistan'ın askeri birikimi ve nükleer caydırıcılığı ile Mısır'ın coğrafi konumu ve askeri kapasitesinin aynı denklemde buluşabileceği ifade edildi.
İspanyol yayın, özellikle Türkiye ile Mısır'ın askeri kapasitesinin birleşmesi halinde oluşabilecek güce dair şunları paylaştı:
"Türk deniz teknolojisi ve savunma sanayisinin, Mısır donanmasının kritik kütlesi, üsleri ve gemileriyle birleşmesi, sadece iki büyük gücün, ABD ve Çin'in ulaşabileceği caydırıcı bir deniz gücü oluşturacaktır."
Analizde Mısır'ın da dahil olması halinde Süveyş Kanalı ile Bab el-Mandeb Boğazı arasındaki stratejik hattın öneminin daha da artacağı, oluşacak yapının Avrupa ile Asya arasındaki ticaret güzergahlarında önemli bir ağırlık kazanabileceği öne sürüldü.
![]()
Digital Shield, olası yeni güvenlik mimarisinin Washington açısından da dikkatle izleneceğini belirtti.
İspanyol yayın, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini koordine edebilme kapasitesine ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
"Bu ülkeler, uluslararası ticaretin en kritik arterlerinden birinin güvenliğini koordine etmek için artık NATO'nun iznine veya liderliğine ihtiyaç duymadıklarını gösteriyorlar."
Analizde bunun bir taraftan ABD Beşinci Filosunun Kızıldeniz'deki operasyonel yükünü azaltabileceği, diğer taraftan Washington açısından bölgedeki siyasi etkinliğin azalması anlamına gelebileceği ileri sürüldü.
İspanyol yayın, yeni denklemin Hindistan açısından neden olabileceği sonuçlara da geniş yer ayırdı. Türkiye'nin savunma teknolojilerindeki kapasitesinin özellikle Yeni Delhi tarafından yakından takip edileceği hatırlattı:
"Türkiye, kilit teknolojilerin geliştirilmesine öncülük ederken, Suudi Arabistan ise seri üretimi finanse ediyor. Pakistan ve Mısır, bu birleşik tedarik zincirine ve istihbarata öncelikli erişim hakkı kazanırsa, Hindistan'ın Pakistan üzerinde konvansiyonel askeri üstünlüğünü sürdürme çabası önemli ölçüde daha maliyetli hale gelecektir"
Analizde Hindistan'ın buna karşı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile savunma bağlarını güçlendirdiği ve Akdeniz'deki askeri faaliyetlerini artırdığı da kaydedildi.
Ayrıca "Basit bir iş birliği anlaşmasına değil, gezegenin en sıcak bölgelerinden birinde güvenlik koşullarını belirleyebilecek yeni bir bölgesel çok kutuplu düzenin doğuşuna tanık olacağız" ifadelerine yer verildi.

SON DAKİKA HABERİ: Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa ile bir araya gelen Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, görüşmenin ardından Türkiye ve Yunanistan ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulundu.
![]()
Türkiye'nin Avrupa yolunu güçlendirmek istediklerini belirten Miçotakis, "Güçlenmesini istediğimiz Türkiye'nin Avrupa yolculuğu, Yunanistan'la iyi komşuluk ilişkileri kurulmasıyla birlikte ilerlemeli. Ankara bizimle iyi geçinmeli." dedi.
Türkiye'nin ilan ettiği deniz milli parklarına atıfta bulunarak Yunanistan'ın egemenliğinin sorgulanmaması gerektiğini anlatan Miçotakis, "Aktif bir savaş tehdidi olmamalı ve egemenliğimiz sorgulanmamalıdır." ifadelerini kullandı.
Ülkesinin savunma politikalarına yönelik eleştirilere de değinen Miçotakis, şunları kaydetti:
"Vatanım barışçıl bir ülkedir ve kimseye tehdit oluşturmaz. Savunmasını nasıl güçlendireceğine dair kimseden öneri kabul etmeyecektir."
![]()
Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in açıklamalarının, İsrail ile imzalanan dev savunma anlaşmasının ardından gelmesi dikkati çekti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti ile Yunanistan arasında 31 Ağustos'ta yaklaşık 3 milyar euro değerinde Aşil Kalkanı hava savunma anlaşması imzalanmıştı.
İsrail Savunma Bakanlığı, söz konusu mutabakatı iki ülke arasındaki bugüne kadarki en büyük savunma ihracatı ve İsrail tarihinin en büyük anlaşmalarından biri olarak nitelendirmişti.

ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i çok iyi tanıdığını belirterek "Putin, NATO topraklarına saldırmayı düşünmüyor." dedi.
ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
![]()
Trump, Almanya'nın, bir Alman havalimanına düzenlenen dron saldırısı için "Rusya'yı suçladığının" hatırlatılması üzerine, Rusya'nın NATO ülkelerine saldırmayacağına inandığını vurguladı.
ABD Başkanı, "Putin'in bunu yapacağını sanmıyorum. Onunla görüşüyorum ve onu çok iyi tanıyorum. Putin, NATO topraklarına saldırmayı düşünmüyor." değerlendirmesini yaptı.![]()

SON DAKİKA HABERİ: Yemen ordusuna bağlı Taiz Askeri Komutanlığından yapılan açıklamada, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Taiz’in batısındaki Cebel Habşi ilçesinde bulunan stratejik Tebbe el-Hazzan adlı mevzinin kontrolünü geri aldığı belirtildi.
Açıklamada, Taiz’in batısındaki Makbene ve El-Kedha cephelerinde ordu güçleri ile Husiler arasındaki çatışmaların şiddetlendiği ve bölgeye askeri takviye birliklerinin ulaştığı sırada mevzinin geri alındığı kaydedildi.
Tebbe el-Hazzan, Taiz’in batısındaki çok sayıda bölgeye hakim stratejik bir dağlık konumda bulunuyor.
![]()
Yemen Ordusu Basın Merkezinden yapılan açıklamada, "Silahlı kuvvetlerimize ait savaş uçakları, Taiz ve Hudeyde vilayetlerinin batı sahil cephelerinde terörist Husilerin mevzi, toplanma alanları ve askeri araçlarına 15'ten fazla hava saldırısı düzenledi." ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, savaş uçaklarının kara güçlerine hava desteği sağladığı ve Taiz'in batısındaki Hays cephesinde Husi mevzilerini ilk kez bombaladığı belirtildi.
Konuya ilişkin daha fazla ayrıntı verilmezken, Husilerden henüz bir açıklama yapılmadı.
Saldırı, temmuz ayında tırmanan gerginlikten bu yana bir ilk olma özelliği taşıyor.
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, İran destekli Husilerin (Ensarullah Hareketi) Babülmendeb Boğazı konusunda girişeceği her türlü maceranın hareket için "ağır bir yıpranmaya" dönüşeceği uyarısı yaptı.
Yemen resmi haber ajansı SABA'da yer alan habere göre, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla Alimi'nin ofisinden bir kaynak, konuya ilişkin açıklamada bulundu.
Kaynak, Alimi ve Başkanlık Konseyi üyelerinin, "İran tarafından desteklenen terörist Husilerin tırmandırdığı gerilim karşısında, Taiz vilayetindeki cephelerde saha durumunu ve askeri operasyonların seyrini günün her saati yakından takip ettiğini" belirtti.
Kaynağın açıklamasına göre, Husileri, gerilimi tırmandırmalarının insani sonuçlarından ve sivillere yönelik ihlallerinden tam sorumlu tutan Alimi, çatışma bölgelerinden yüzlerce ailenin yerinden edilmesine de örgütün yol açtığını kaydetti.
Husileri "Yemenlilerin hayatını hiçe saymakla ve vatandaşları kendi mezhepçi projeleriyle destekçilerinin ajandalarına 'yakıt' yapmaya ısrar etmekle" suçlayan Alimi, devletin ve Silahlı Kuvvetlerin, İran'ın Babülmendeb Boğazı'nı kontrol etme hedefine hiçbir koşul altında izin vermeyeceğini vurguladı.
![]()
Alimi, "Bu bölgelere yönelik her türlü macera, terörist milisler için ağır bir yıpranmaya dönüşecektir." ifadesini kullandı.
Yemen halkına seslenen Alimi, şunları kaydetti:
"Bu mücadeleyi güven ve gururla takip eden halkımız müsterih olsun ki, Silahlı Kuvvetler bugün sarsılmaz bir irade, tek bir komuta kademesi ve mücadelenin doğası ile düşmanın hedeflerini tam olarak kavrayan bir bilinçle savaşmaktadır. Bu milisler, devletini, onurunu ve geleceğini savunan bir halkın iradesi karşısında asla tutunamayacaktır."
Alimi, ayrıca Silahlı Kuvvetlere sivillerin korunması, yerleşim alanlarının güvenliğinin sağlanması ve yerinden edilmiş ailelerin tahliyesi ile insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması için gerekli tüm tedbirlerin alınması talimatını verdi.
Yemen’in batısındaki Taiz ve Hudeyde illerinde perşembe sabahından bu yana çeşitli cephelerde Yemen ordusu ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Çatışmalarda her iki taraftan ölen ve yaralananlar olduğu bildirildi.
Öte yandan hükümete bağlı güçler, Taiz’in batısındaki El-Berah bölgesi semalarında Husilere ait insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğünü duyurdu.
Yemen ordusu konuya ilişkin başka ayrıntı vermezken, Husilerden henüz açıklama yapılmadı.

SON DAKİKA: ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısının ardından gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
Venezuela'nın ardından İran'da da askeri olarak her şeyi yaptıklarını ve çok başarılı olduklarını savunan Trump, aktif olarak bir saldırı halinde olmadıklarını dile getirdi.
Trump, Putin için net konuştu: “Onu çok iyi tanıyorum. Bunu yapmayacak"
Trump'tan küresel ticaret tehdidi: Ticareti durduracağım
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in İran'la yaşanan gerilim için "savaş" ifadesini özellikle kullanmadığı hatırlatılan Trump, "Birçok kişi buna savaş demiyor. Ben buna askeri çatışma diyorum çünkü bizim için önemsiz bir mesele. İran bizim için büyük bir mesele değil. Venezuela'ya müdahale ettik, buraya da müdahale ettik." diye konuştu.
İran'la çatışmalarda sadece 18 ABD askerinin öldüğünü kaydeden Trump, bunun Vietnam veya Afganistan savaşları ile kıyaslandığında çok büyük bir sayı olmadığını söyledi.
Trump, Hürmüz Boğazı ve etrafındaki gelişmeleri çok yakından takip ettiklerini vurgulayarak, Kazma Dağı civarındaki hareketliliği izlediklerini söyledi.
"Eğer o bölgede gelişmeler olursa Kazma Dağı'nı yakında vurabiliriz." diyen Trump, Hürmüz Boğazı'nı ise petrol tankerlerinin geçişi için açık tuttuklarını savundu.
Öte yandan Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Beyaz Saray'da 24 Eylül'de görüşeceğini ifade ederek "Çin Devlet Başkanı Şi ile çok iyi anlaşıyorum. Şi'ye 'Lütfen İran konusunda dahil olmayın' dedim. Onlar da gerçekten pek de dahil olmadılar." dedi.
Çin'in istese bu sürece çok daha aktif katılabileceğini savunan Trump, bununla birlikte Pekin'in, İran gerilimine çok az müdahil olduğunu belirtti.


SON DAKİKA HABERİ: KKTC'nin Girne kenti açıklarında 30 Ağustos’ta alabora olarak batan katamaran tipi yolcu gemisine ilişkin soruşturma ve bölgedeki arama-kurtarma çalışmaları sürerken, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığındaki görev değişiklikleri de devam ediyor.
Başbakan Ünal Üstel tarafından 2 Eylül’de Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı görevinden alınan Erhan Arıklı’nın ardından, bakanlık bünyesinde üç yetkilinin daha görevine son verildi.
Yayımlanan kararnamelere göre, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı Enver Türk, Bakanlık Müdürü Mustafa Ambar ve Limanlar Dairesi Müdürü Emsal Emirzadeoğulları’nın görevden alınmasına karar verildi. Söz konusu görevden almaların bugün itibarıyla yürürlüğe girdiği belirtildi.
Görevden alınan bakandan bomba hamle: Hükümetten çekilme kararı aldılar!
Geçtiğimiz günlerde hükümetin koalisyon ortağı Yeniden Doğuş Partisi (YDP) Genel Başkanı ve Bayındırlık, Ulaştırma Bakanlığı Erhan Alıklı görevden alınmıştı. Alıklı, görevden alınma kararı sonrası Parti Meclisi'nin hükümetten çekilme kararı aldığını duyurmuştu.


SON DAKİKA HABERİ: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin "en uzun süre görevde kalan başbakanı" ünvanını ele geçirerek tarihi bir başarıya imza atan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi tebrik etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "İtalya Cumhuriyeti'nin 'en uzun süre görevde kalan başbakanı' ünvanını elde eden Sayın Giorgia Meloni'yi yürekten tebrik ediyorum. Sayın Giorgia Meloni ile ülkelerimiz arasındaki işbirliği ve dayanışmayı her geçen gün daha da güçlendireceğimize yürekten inanıyorum." ifadelerini kullandı.
![]()

Avrupa Birliği (AB) Genişleme Komiseri Marta Kos, savaş suçlusu Sırp General Ratko Mladic'in cenazesinin karşılanma biçimi nedeniyle Sırbistan ziyaretini iptal etti.
AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, savaş suçlusu Sırp General Ratko Mladic'in cenazesinin karşılanma şeklinde tepki gösterdi. Kos paylaşımında, "Ratko Mladic soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından mahkum edildi. Naaşının Belgrad'a getirilmesi, yakın tarihimizin en karanlık sayfalarını hatırlatıyor. Ölümünün etrafındaki yüceltme, AB'ye giden yolun üzerine inşa edilen değerlerle bağdaşmıyor. Bu yol, geçmişle yüzleşmeyi, gerçek uzlaşmayı ve savaş suçlarının kurbanlarına saygı göstermeyi gerektirir. Ortak geleceğimizin temelini oluşturan değerler, pazarlık konusu değildir. Bu bağlamda Sırbistan'a planladığım ziyareti şimdilik gerçekleştirmeme kararı aldım" ifadelerini kullandı.
Srebrenitsa Soykırımı’ndan suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladiç'in 27 Ağustos'ta Lahey'de tutulduğu hapishanede öldüğü açıklanmıştı. Mladiç'in cenazesi, dün Hollanda'dan Sırbistan'a devlet uçağıyla taşınmıştı. Sırbistan, cenazeyi dün başkent Belgrad'da askeri törenle karşılamıştı. Mladiç'in naaşı, havalimanındaki askeri törenin ardından polis eskortuyla Belgrad'daki bir askeri hastaneye götürülmüştü. Konvoy geçişi sırasında otoyol ve köprüler üzerinde çoğu genç erkeklerden oluşan onlarca kişinin savaş suçlusu Mladiç'i öven pankartlar açtıkları ve meşaleler yaktıkları görülmüştü. Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujic, Mladiç'in askeri ve devlet töreniyle defnedileceğini açıklamıştı. Savaş döneminde Müslüman Boşnaklar ve Katolik Hırvatlara yönelik savaş suçlarının başlıca sorumluları arasında yer alan Mladiç'in devlet töreniyle defnedilmesi planları, Bosna Hersek'in yanı sıra Hırvatistan ve Avrupa Birliği'nde tepkilere neden olmuştu.


Ukrayna’nın Odessa bölgesine gece saatlerinde düzenlenen Rus saldırılarında 1 kişi hayatını kaybetti, 5 kişi yaralandı.
Ukrayna Devlet Acil Durum Servisi ise saldırıda bir depo binasının cam ve cephesinin hasar gördüğünü, çıkan yangında 5 kamyonun yandığını açıkladı.

Irak'ın genelinde yoğun şekilde akaryakıt krizi baş gösterdi.
Bağdat’ın çeşitli bölgelerinde hizmet verebilen benzin istasyonlarının önünde uzun araç kuyrukları oluştu.
Akaryakıt bulmakta zorlanan vatandaşlar, benzin temin edebilmek amacıyla saatlerce birçok istasyonu dolaştıklarını belirtti.
AA muhabirine konuşan Iraklı Ebu Ahmed, akaryakıt krizinin aniden ortaya çıktığını belirterek, "Bir gecede birden akaryakıt krizi başladı. Ülkede herhangi bir savaş da yok. Nedenini bilmediğimiz sürpriz bir kriz birden ortaya çıktı." diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
![]()
Belirli aralıklarla benzer sıkıntıların yaşandığını ifade eden Ebu Ahmed, sorunun kalıcı şekilde çözülmesi için hükümete çağrıda bulundu.
Ebu Ahmed, yaşına rağmen benzin bulabilmek için saatlerce dolaşmak zorunda kaldığını söylerek “Bu yaşta benim gibi yaşlı birinin evde dinlenmesi gerekirken, benzin için istasyonları dolaşıyorun. Cuma namazına bile gidemedik.” ifadelerini kullandı.
Taksi şoförü Ziyad Abdullah da akaryakıt bulabilmek için Bağdat’ın çeşitli bölgelerini dolaştığını ancak uzun süre benzin bulamadığını söyledi.
![]()
Benzin aramak için yaklaşık 2 saat boyunca dolaştığını aktaran Abdullah, "Bütün Bağdat’ı dolaştım ama benzin bulamadım. En sonunda geldiğim istasyonda uzun bir kuyruk oluşmuştu." dedi.
Akaryakıt istasyonlarında yaşanan yoğunluk, vatandaşların günlük yaşamlarını özellikle taksicilerin çalışma düzenini olumsuz etkiliyor.
Irak'ta bazı akaryakıt istasyonlarının hizmet vermemesi nedeniyle "benzin krizi" patlak vermişti.
Bağdat'taki bazı akaryakıt istasyonlarının önünde uzun araç kuyrukları oluşmuş ve bu durum kent trafiğini olumsuz etkilemişti.
Irak Petrol Bakanlığı Sözcüsü Selim er-Rukabi ise akaryakıt istasyonlarının önünde yaşanan yoğunluğun üretim ile tüketim miktarları arasındaki farktan kaynaklandığını belirterek, benzin arzındaki açığın giderilmesi ve stratejik stokun güçlendirilmesi için tedbirler alındığını açıklamıştı.
![]()
Irak, yaklaşık 145 milyar varil kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol üreticilerinden ve ihracatçılarından biri sayılıyor.
Ancak ülkenin petrol üretimi, ABD-İran savaşı nedeniyle özellikle nisan, mayıs ve haziran aylarında, yüzde 60'lık gerilemeyle günlük 3,3 milyon varilden 1,3 milyon varile düştü.
Temmuz ve ağustos aylarında ise toparlanma başlamıştı.
![]()
![]()
![]()

ngiltere'de savunma bütçesindeki sıkıntı, ordunun eğitim faaliyetlerine doğrudan yansıdı. Kara Kuvvetleri birliklerine, operasyon için görevlendirilmek üzere olan askerler dışında “toplu eğitim” faaliyetlerinin durdurulması talimatı verildi.
Karar kapsamında 90 veya daha fazla askerin katıldığı tatbikatlar iptal edilirken, yüzlerce askerin yer aldığı muharebe grubu seviyesindeki eğitimlerde de ciddi kesintiye gidildi.
Kararın en dikkat çeken sonuçlarından biri Galler'de yaşandı. Gelecek hafta başlaması planlanan, tanklar ve savaş helikopterlerinin de katılacağı 6 haftalık askeri tatbikat iptal edildi.
Yeni uygulamayla yalnızca yurt dışında görevlendirilecek veya İngiltere'de acil müdahale için hazır bekleyecek birlikler normal eğitim programlarını sürdürebilecek.
Askerlerin küçük gruplar halinde silah kullanımı, araç sürüşü, fiziksel kondisyon ve drone eğitimi gibi temel faaliyetlerine ise devam edilecek.
![]()
“Bir tank mürettebatı kendi içinde eğitim yapabilecek ancak tank filosu halinde eğitim yapamayacak.”
Kaynaklar, bazı birliklerde yüzlerce askerin geniş çaplı tatbikatlara katılamayacağı için eğitim programlarının önemli ölçüde boşalacağını belirtiyor.
Kararın zamanlaması da tartışmaları beraberinde getirdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in İngiltere'deki hedeflerin vurulup vurulmayacağı yönündeki bir soruya “Bu bir sır” yanıtını vermesinin ardından İngiliz ordusundaki tatbikat kesintilerinin ortaya çıkması dikkat çekti.
Kraliyet Donanması ve Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne de maliyetleri azaltmak amacıyla eğitim faaliyetlerini düşürmeleri yönünde talimat verildiği, ancak kesintinin Kara Kuvvetleri'ndeki kadar kapsamlı olmadığı belirtildi.
İngiltere'nin silahlı kuvvetleri son yıllarda personel açısından tarihi seviyelere geriledi. Kara Kuvvetleri'nin eğitimli asker sayısının yaklaşık 70 bine kadar düştüğü ve bunun 200 yılı aşkın sürenin en düşük seviyelerinden biri olduğu belirtiliyor.
Tatbikatların azaltılmasının nedeninin büyük silah projelerinden ayrı tutulan, ordunun bu yılki günlük faaliyetlerini karşılayan bütçedeki nakit sıkıntısı olduğu ifade edildi.
Savunma Yatırım Planı kapsamında İngiliz ordusunun eğitim faaliyetlerini dönüştürmek amacıyla önümüzdeki 15 yıl için 2 milyar sterlinlik ek kaynak ayrıldı. Ancak söz konusu kaynağın 2027'den itibaren kullanılabilecek olması mevcut bütçe sorununu çözmüyor.
Savunma Bakanlığı ise ordunun faaliyetlerini “önceliklendirdiğini” belirterek operasyonel hazırlık ve görevlendirilebilirliğe doğrudan katkı sağlayan eğitimlerin devam edeceğini açıkladı.
![]()
Karara eski üst düzey askerlerden sert tepki geldi. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı General Sir Patrick Sanders uygulamayı “inanılmaz derecede dar görüşlü” olarak nitelendirdi.
National Army Museum'un başındaki savaş gazisi Justin Maciejewski ise daha sert konuşarak, “Bu bir skandal. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ordunun tarihinde benzeri görülmedi” ifadelerini kullandı.
Maciejewski, Avrupa'nın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerinin arttığı bir dönemde alınan kararın İngiltere'nin askeri hazırlığı açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğini savundu.
Ordu içerisinden karara yönelik tepkiler de geldi. Bir kaynak, geniş kapsamlı faaliyetlerin durdurulmasının birlikleri doğrudan etkileyeceğini belirterek, “Her şey iptal edildi. Komutanların elinde yapacak işi olmayan yüzlerce asker kalıyor. Bu yıkıcı. Ordular eğitim yapar, işleri budur” değerlendirmesinde bulundu.
İngiltere'deki tartışmaların, Rusya kaynaklı güvenlik tehdidinin Avrupa'da yeniden öne çıktığı bir dönemde başlaması ise ülkenin savunma kapasitesi ve ordunun savaşa hazırlık seviyesi konusunda yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.
